© Yeni Arayış

Öcalan’ın sözleri ve ucu açık gerçekler

son açıklamanın Öcalan’ın daha önce ortaya koyduğu söylem setinin bir hayli gerisinde bir yerde formüle edildiğini görüyoruz. SDG’nin yenilgisi pek çok Kürt milliyetçisi gibi onun da dengesini bozmuş olabilir. Ama açıkta söylese veya ima yoluyla kast etse de aslında vurgulanan husus egemenlik paylaşımı.

Öcalan 27 Şubat’ta geçen seneki açıklamasını teyit eden yeni bir metinle ortaya çıktı. Beklenti terör örgütü liderinin son bir yılda yaşananları kendi penceresinden ele alması ve geleceğe dair bir vizyon ortaya koymasıydı. Bahse konu bu açıklama her iki husus bakımından da yetersiz kaldı. Belki de bu nedenle heyecan ve ilgi düzeyi 2025’in gerisinde kaldı. Kimse şaşırmadı veya heyecanlanmadı. Öcalan’ın hep söylediği şeyleri tekrar ettiği bir ana tanıklık ettik. Son açıklamanın arkasındaki ideolojik kodları ve stratejik yönelimi yapı söküme uğratırken önceliği söylenenlere değil, söylenmeyenlere vermek daha anlamlı olacaktır sanırım. Burada kritik soru “Öcalan ne söyledi değil, ne söylemedi” olmalıdır.

Geçen sene Şubat ayı sonuna geri dönelim. Terör örgütü lideri kapsamlı bir özeleştiri yaparak Kürt siyasal hareketi için silahlı mücadele döneminin kapandığını ilan etti. Kurucusu olduğu tüm örgüt ve yapılara silah bırakma çağrısında bulundu. Bahsi geçen çağrı en azından metnin içeriği bakımından karşılıksızdı. Öcalan’a göre politik şiddetin yerini ucu açık bir demokrasiye bırakması ve bu yeni düzlemde Kürt sorununun konuşulması yeterliydi. Kürt meselesinin gerçek çözümü güçlü bir demokrasi içinde mümkündü. PKK ise bu çağrıyı 12 Mayıs’ta yanıtladı. Örgüt liderinin çağrısına uyacağını ve silah bıraktığını açıkladı. PKK’nın silah bırakmayı kabul ettiği açıklamadaki söylem seti ise bir hayli tehditkar ve toksikti. PKK açıkça 1924 Anayasası ve Lozan Anlaşmasını hedefe koydu.

Bu söylem Kürt sorunundan Atatürk milliyetçiliğini sorumlu tutan klasik ayrılıkçı okumanın tekrarı gibiydi. Ayrıca 1924 Anayasası ile Lozan Anlaşması eleştirisi, bu belgelerin bir önceki versiyonlarına dönüş imasını da içinde barındırıyordu. Yasa dışı Kürt hareketi 1921 Anayasası, adem-i merkeziyetçilik ve Sevr’e özlem duymaktaydı. Peki sonra ne yaşandı? PKK tabii ki silah bırakmadı. Hem Öcalan’ın çağrısı hem de örgütün bu çağrıya verdiği olumlu yanıt havada kaldı. Kuzey Irak’ta yapılan sembolik bir silah bırakma eylemi ile birkaç kampın kısmen boşaltılması dışında PKK ana karargahları ve silahlı gücü yerli yerinde kaldı. Ayrıca son bir yılda yoğun bir şekilde Suriye’yi konuştu Türk kamuoyu. 10 Mart mutabakatının gereği 31 Aralık’a kadar yapılacak mı sorusu gündemi meşgul etti. Ancak SDG uzlaşmaya yanaşmadı. Ocak ayında ABD’nin SDG ile Şam yönetimi arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi Şam lehine çözmesiyle birlikte Suriye PKK’sı bir ölçüde kontrol altına alındı. Tabii sahada olup bitenleri takip etmek lazım. Ama Hasake ve Kobani’deki özerk Kürt yapısı bir ölçüde korunacak. Ayrıca Suriye PKK’sının Suriye ordusuna entegrasyonu bir hayli gevşek bir şekilde, ama yine de gerçekleşecek.

PKK ve SDG ile ilgili yapılan analiz Öcalan’ın konumu ve gücünün sınırları bakımından önemli. Çünkü biz geride bıraktığımız bir yılda şunu gördük: Kimse Öcalan’a açıkça karşı çıkmadı. Ama ne PKK silah bıraktı ne de Suriye PKK’sı entegrasyona yanaştı. Öcalan’ın varlığı ve sözleri örgüte silah bıraktıramadı. Bu arada özellikle SDG konusunda Öcalan’ın da ikircikli davrandığı ve SDG’nin Şam’la entegrasyonunu çok da desteklemediği açık bir gerçek olarak önümüzde duruyor. İşte konuşmada eksik olan husus da bu olgusal durum. Öcalan’ın silah bırakma çağrısına PKK ve SDG’nin niye uymadığı ve silahların şu ana kadar neden bırakılmadığı meselesi terörsüz Türkiye sürecinin nirengi noktasıdır. Öcalan PKK’nın neden silah bırakmadığı sorusuna yanıt vermekten kaçınıyor.

Metnin içeriğindeki retorik kısımları bir kenara bırakırsak -kardeşlik hukuku, pozitif dil gibi- aslında tek bir gündem var: Silah bırakma çağrısının arkasında olduğunu tekrar eden örgüt lideri anayasal-yasal adım bekliyor. Yasal düzenlemelerin bir kısmı elbette infazla ilgili. O hususta da PKK’nin önce “yasa çıksın, sonra silah bırakacağız” söylemine hiç değinilmemekte. Yani infaz yasalarının zamanlaması dün olduğu gibi bugün de büyük bir sorun. Ama Öcalan’ın asıl vurgusu PKK’nın silahsızlandırılmasına eşlik edecek değişikliler değil. Kendi tabiriyle demokratik cumhuriyet ve demokratik bir hukuk talep ediyor PKK liderliği.

Bahsi geçen beklentinin içeriği ise doğrudan doğruya bugünkü ulus devlet düzeninin tasfiyesini içinde barındırmakta. Devletin millet dayatmaması, vatandaşlık ilişkisinin millet bağından bağımsız bir şekilde formüle edilmesi Öcalan’ın siyasal ufkunu ima düzeyinde de olsa ortaya çıkaran ifadeler. Aslında son bir yıl içinde açıkça anayasanın Türk ve Kürt gibi iki etnik sütunun üzerine kurulmasını gerektiğini söylemişti kendisi. Bu bağlamda son açıklamanın Öcalan’ın daha önce ortaya koyduğu söylem setinin bir hayli gerisinde bir yerde formüle edildiğini görüyoruz. SDG’nin yenilgisi pek çok Kürt milliyetçisi gibi onun da dengesini bozmuş olabilir. Ama açıkta söylese veya ima yoluyla kast etse de aslında vurgulanan husus egemenlik paylaşımı.

Tabii ki toplum sözleşmesinin yenilenmesi ve terör sorununun daha geniş bir perspektifle yanıtlanması da mümkün. Kürt kimlik ve tanınma talepleri böylesi bir zeminde düşünülebilecek şeyler. Ancak toplumun büyük bir kısmı anayasanın ilk 3 maddesi, merkezi devlet ve vatandaşlık tanımında değişiklik istemiyor. Atatürk milliyetçiliğini ve cumhuriyetin kurucu değerlerinin tartışmaya açılmaması ise hassasiyet gösterilen başka kırmızı çizgiler. Gelinen yer bakımından geriye tek bir soru kalmakta: Halka rağmen demokrasi, demokrasiye rağmen barış olabilir mi? Daha açık söyleyelim. Öcalan’ın “devlet millet dayatmasın” argümanındaki millet Türk milleti mi? Bu ülkedeki vatandaşların ezici bir çoğunluğu Türk milletini bir dayatma olarak görmediğine göre gerçekten de ulus devletle ve Türklükle çatışan bir çözüm mümkün olabilir mi?     

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER