© Yeni Arayış

Liderlerin gölgesinde şekillenen kentler: Mekânın siyasetle kurduğu derin ilişki

Bir liderin nasıl bir toplum istediğini anlamak için, sokaklardaki tabelalara değil; sokakların kendisine, meydanların biçimine, boşlukların kaderine bakmak gerekir. Çünkü şehir, en sessiz ama en dürüst siyaset biçimidir. Liderler konuşur; kent ise gerçeği kaydeder.

Bir kentin asıl mimarı çoğu zaman mimar değil, iktidardır. Siyasi liderlerin dünya görüşü, korkuları, arzuları ve topluma biçtiği rol; kentlerin sokaklarına, meydanlarına, boşluklarına ve ritmine siner. Bu nedenle şehir dediğimiz şey yalnızca planlanmış bir dokudan ibaret değildir; yönetme biçiminin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Hangi lider nasıl bir toplum tahayyül ediyorsa, kent de ona göre biçimlenir. Çünkü en sert politika bile en sessiz hâlini mimaride bulur.

Otoriter zihniyetin şekillendirdiği kentlerde ilk değişen şey meydanlardır. Bir zamanlar halkın toplandığı geniş alanlar bir sabah “proje” adı altında yenilenir, ama bu yenilenme yalnızca estetik değildir; toplanma kapasitesini azaltan, kalabalığın akışını kontrol eden, kamusal sesi bastıran bir mekânsal yeniden yazımdır. Meydanın tam ortasına konulan bir süs havuzu, genişliğin ortadan kaldırdığı bir tasarım değil, kalabalığın büyümesini engelleyen bir bariyerdir. Bu tür kentlerde yollar genişler, ama söz daralır. Çünkü geniş cadde hareketi hızlandırır, meydanın küçülmesi ise durmayı imkânsız kılar.

Aynı lider tipinin kentlerinde parklar da dönüştürülür. Çimlerin arasına yerleştirilen sert bariyerler, metal çitler, yönlendirici yürüyüş yolları… Hepsi düzeni sağlamak için değil, kontrol edilebilir kalabalıklar üretmek için tasarlanır. Parkın ortasına devasa bir kafe ya da ticari yapı yerleştirilir; toplumsal boşluk ticarileştirilir, kamusallık parçalanır. İnsan artık parkta değil, parkın “işletilebilir” bir versiyonunda bulunur. Bu, mekânın denetim yoluyla yeniden kurgulanmasının en masum görünen hâlidir.

Ekonomik büyümeyi merkeze alan liderlerin kentlerinde gökyüzü değişir. Bir zamanlar şehrin siluetini belirleyen tarihi yapılar, şimdi yerini devasa ticaret kulelerine bırakır. Bu kuleler yalnızca ofis değildir; yüksekten bakan bir devlet tahayyülünün mimari karşılığıdır. Şehrin eski merkezleri boşaltılır, yeni cazibe alanları “daha parlak bir gelecek” vaadiyle inşa edilir. Fakat bu merkezler aslında toplumun yalnızca bir kesimine hitap eder; geri kalanlar, şehrin hafızasıyla birlikte periferide bırakılır. Kent büyür, ama herkes için büyümez.

Güvenlik kaygısı yüksek liderlerde ise kent bir gözetim laboratuvarına dönüşür. Ana caddelerin üstünde kameralar çoğalır, ara sokaklara girişler tek yön yapılır, kritik bölgelerde yaya akışı dar tutulur. Bu tasarımlar güvenlikten çok şehrin kontrol edilebilirliğini artırmayı hedefler. Kaldırımlar daraltılır, geniş trotuarlar bariyerlerle bölünür, köprü altları boş bırakılır. Suçun değil, toplumsal görünürlüğün kontrol edildiği bir mekânsal düzen kurulur. İnsan yürürken değil, gözlenirken güvende hisseder.

Bu lider tipinde sınır bölgeleri de değişir. Kentin girişlerine dev kemerler, anıtsal kapılar, sembolik güvenlik yapıları eklenir. Bunlar mimari olmaktan çok ideolojiktir: “Buraya giren benim tanımladığım düzene girer” mesajı taşır. Şehir kapısı bir bina değil; bir kimlik beyanıdır artık.

Daha demokratik refleksleri olan liderlerin kentlerinde ise tam tersi olur. Kapanmış kıyılar açılır, surlarla çevrili alanlar kamusallaştırılır, yıllarca unutulmuş boşluklar sosyal merkezlere dönüştürülür. Meydan genişler, ticaret değil nefes öne çıkar. Banklar gölgeliklere göre değil, insan ilişkilerine göre yerleştirilir. Yürüyüş yolları bir koreografi değil, bir davettir. Bu tür kentlerde liderin siyasetini okumak için tabelalara değil, insanların birbiriyle nasıl karşılaştığına bakmak yeterlidir.

Fakat en belirgin mekânsal analiz, boşluklarda ortaya çıkar. Bazı liderler için kullanılmayan bir arsa tehdit demektir; potansiyel bir kalabalık alanıdır. Bu nedenle hızla “dönüşüm” gerekçesiyle işlevsizleştirilir. O boşluk ya bir projeye teslim edilir ya da çevresi kapatılır. Çünkü boşluk, kontrolsüzlük ihtimali demektir. Boş bir alan, toplumun kendiliğinden örgütlenebileceği yerdir. İşte tam da bu nedenle bazı liderlerin kentlerinde boşluklar nadiren özgür bırakılır.

Başka bir lider tipinde ise boşluk bir umut alanıdır. Henüz inşa edilmemiş olduğu için özgürdür, henüz tanımlanmamış olduğu için toplumsaldır. Bu liderler kentleri doldurarak değil, nefes alanlarını koruyarak var ederler. Bu tür kentlerde boşluk, potansiyelin mekânıdır; yeni kamusal sözlerin doğabileceği açıklıktır.

Toplumun bu mekânsal çizgilerde nasıl davranacağı da liderin kent algısıyla belirlenir. “Dar sokaklı şehirler sessizdir” derler; çünkü dar sokakta hızla yürürsün, duramazsın, kalabalık olamazsın. “Geniş meydanlı şehirler özgürdür”; çünkü o meydan seni görünür kılar. Şehir, liderin vatandaşına ne sunduğunu değil; ondan ne beklediğini de gösterir.

Sonuçta bir şehir, liderinin siyasal karakterini taşır. Kimisi kenti bir vitrin gibi parlatır ama kamusallığı siler. Kimisi kenti bir güvenlik hattına dönüştürür ama aidiyeti kaybettirir. Kimisi kenti görünmez bariyerlerle örer; kimisi görünmez bağlarla genişletir. Liderlik değişir, siyaset değişir, dönemler kapanır ama kent kalır. Ve kent, toplumun hangi hikâyeyi hatırlayacağına, hangisini unutacağına karar verir.

Bu yüzden bir liderin nasıl bir toplum istediğini anlamak için, sokaklardaki tabelalara değil; sokakların kendisine, meydanların biçimine, boşlukların kaderine bakmak gerekir. Çünkü şehir, en sessiz ama en dürüst siyaset biçimidir. Liderler konuşur; kent ise gerçeği kaydeder.

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER