© Yeni Arayış

İran... Kanlı direnişlerin ülkesi

İran’daki totaliter rejim, bütün baskılara rağmen İsrail başta olmak üzere, çeşitli istihbarat örgütlerinin organize olmalarını engelleyemiyor. İç siyasetteki gelişmeler, uluslararası kamuoyuna yansımasa da ABD ve diğer ülkelerin bilgisine muhtemelen çoktan aktarılmış bulunuyor. O halde İran’da ABD’nin hedeflediği ne?

1978 yılında, İran halkı Şah Rıza Pehlevi’nin diktasına artık tahammül edemediği için büyük yığınlar halinde sokaklarda ve meydanlara inmeye başladı. Şah Rıza, o dönem hiçbir bölge ülkesinin elinde olmayan silahlarla ordusunu donatabiliyor, 1973 ilk petrol krizinden sonra patlama yapan petrol fiyatları sayesinde bölgenin en zengin ülkesi haline gelen İran’ın etkisi giderek artıyordu.

Rıza Şah, 1953 yılında CIA darbesiyle devrilen laik Başbakan Muhammed Musaddık’ın yerine geçtiğinde, İran’daki asgari demokratik işleyiş de yok edildi. Bu tarihten sonra Şah, iktidarını büyük ölçüde gayet iyi donatılmış silahlı kuvvetlere ve ordu içinde kendisine bağlı “Cavidan” (ölümsüz) hassa alaylarına dayandırmıştı. Bunun yanısıra Şah’ın gizli polisi SAVAK, muhalif hareketlere ve kişilere göz açtırmamayı, onları fiziki olarak yok etmeyi bir yaşam biçimi haline getirmişti.

Şah’ın yaptığı yatırımlar, tepeden inmeci olduğundan ve gereksiz altyapı alanlarına aktarıldığından ülke ekonomisinde beklenebilecek etkileri yaratmadı.  Petrol gelirleri de toplumdaki girişimci, sanayi yaratmak isteyen kesimin bir anlamda önünü tıkadı. Petrol geliri muslukları sonuna kadar açıkken yaratıcılığa, risk alan girişimciliğe yer kalmadığı, ihtiyaç olmadığı hissi yerleşti. Bunun sonunda, Şah Rıza Pehlevi’nin “beyaz devrimi”, toplumun yapısında değişiklik yaptı yapmasına, ancak 1944 sonrası Japonya ya da 1954 sonrası Güney Kore gibi ekonomik bir güç oluşturamadı.

Sağlık hizmetlerinin düzelmesi ve ülke geneline yayılması, İran nüfusunda önemli bir patlama yarattı. 1960 yılında 20 milyona ancak ulaşan nüfus, 1979 yılında 37 milyona çıkmıştı. Kırsal kesimde gerçekleştirilen ve topraksız köylü açısından bir nebze de olsa iyileşme sağlayan reformlara rağmen, artan nüfus büyük ölçüde kentlerin çeperlerine yığıldı. Şah iktidarı yanlısı, çok zenginleşmiş Batılı görünümlü bir burjuva kesiminin yaşam koşulları, büyük kentlerdeki yoksul kesimin büsbütün kutuplaşmasına neden oldu.

Bir diğer yandan çok sayıda iyi yetişmiş üniversite mezunu oluşması için Şah Rıza hem İran’da hem de kendisinin de yetiştiği Avrupa ülkelerinde binlerce burslu öğrencinin tahsil görmesini sağladı. İran toplumu, zengin, petrol gelirlerinden elde edilen parayla olmadık altyapı yatırımları yapan, dönemin en mütekamil silah ve uçaklarını satın alabilen (Şah döneminde alınan F-14 jetler hala kullanımda), çok iyi yetişmiş üniversite mezunları olan, ancak bunları istihdam edebileceği bir ekonomik yapıyı oluşturamayan bir ülke haline geldi.

Şah’ın istibdat rejimi, 1978 yılında milyonlarca insanın katıldığı büyük kent ayaklanmalarına yol açtı. Ne kolluk kuvvetleri, şiddetli baskı ve katliama rağmen bu ayaklanmaları durdurabildi, ne de ilginç biçimde Şah, o güçlü ordusunu kullanarak ihtilali bastırabildi. Şah Mısır’a kaçtı, İran’da ise devrim, Şii ruhban sınıfının muhafazakâr kısmının eline geçti.

İran İslam Devrimi, Humeyni’nin tek adam koltuğuna oturması olarak özetlenebilir. Şah’ın ordusuna hiç güvenmediği için tüm generalleri ve üstsubayları ciddi bir kıyıma tabi tuttu. Ordunun ciddi zayıflamasına yol açan bu durum, Saddam Hüseyin’i Şah zamanında vermek zorunda kaldığı Basra topraklarını geri almak için İran’a saldırmaya sevk etti. Sekiz yıl süren ve büyük can kaybına neden olan bu savaş, İran İslam Devriminin belini kırdı demek yanlış olmaz.

Ne var ki İran içindeki örgütlenme, özellikle de savaş ve Humeyni sonrası, bütün Batı düşmanı retoriğe rağmen gayet Batılı bir örnek alınarak gerçekleştirildi. Üçüncü Reich sistemine çok benzeyen bir yapılanma oluşturuldu, Pasdaran güçleri Allgemeine SS ve Waffen SS örgütlenmesinden esinlenerek toplumdaki gerçek iktidar omurgasını oluşturdular. İki ayrı silahlı kuvvet oluşturuldu. Lonca usulü örgütlenme ile küçük esnaf ve yoksul kentli de bir anlamda iktidara ortak edildi. İslami Parti hiçbir zaman ciddi bir organize güç olamasa da ruhban sınıfı ve Pasdaran, görünürde Cumhurbaşkanı, Bakanlar kurulu ve Meclis olmasına rağmen siyasi ve ekonomik gücü elinde tuttu, tutmayı da sürdürüyor.

Son gelişmeler ışığında, özellikle de İsrail ve müttefikleriyle yapılan 12 gün savaşı boyunca gösterdiği performans ile konvansiyonel Silahlı Kuvvetler, Pasdaran güçleriyle karşılaştırıldığında daha sağlam bir sınav vermiş görüntüsü veriyor.

Son ayaklanmalar, 1978 yılından bu yana görülmemiş bir seviyeye ulaştı, Bassici (3. Reich’ın SA örgütlenmesine çok benzeyen bir kolluk kuvveti) ve polis güçlerinin inanılmaz sert biçimde bastırdıkları ayaklanmalar, muhtemelen on binlerce kişinin hayatına mal oldu. Bu dinamik durmuş da gözükmüyor. Ne Pasdaran güçleri ne de konvansiyonel ordu sokağa inmediler ve bu katliama çok nadir haller dışında karışmadılar.

Bu durumun açıklamasını kimse pek yapamıyor. Acaba yüz yüze gelen bu iki silahlı kuvvet, bir diğerinin hata yapmasını mı bekliyor, yoksa her ikisi de Ayetullah Hameney’e destek vermeye devam mı ediyor? ABD Başkanı Trump’ın attığı zaman mangalda kül bırakmayan demeçleri durumun anlaşılmasını iyice zorlaştırıyor. “Yardım geliyor sıkın dişinizi” derken İran’da kime mesaj vermek istedi? Konvansiyonel ordu, Pasdaran güçlerine ve Hameney’e karşı bir darbe hazırlığı içinde olabilir mi?

İran’daki milli duygular, son derece yüksek olduğundan bir dış müdahalede herkesin yabancı işgalciye karşı birleşeceği bütün analizlerde dile getiriliyor. Pentagon ve Beyaz Saray da, tüm anlamsız gibi gelen çıkışlarına rağmen bunu bilecek kadar deneyimliler. O halde İran’da hedeflenen ne? Umman’da gerçekleşecek görüşmeler için şimdiden gündemin çok sorunlu olacağı ortaya çıktı. Seçilmiş Cumhurbaşkanı ve hükümet, elinden geldiğince esnek tarafı oynamaya çalışsa da, Hameney’e karşı herhangi bir ağırlıklarının olduğunu söylemek çok zor.

İran’daki totaliter rejim, bütün baskılara rağmen İsrail başta olmak üzere, çeşitli istihbarat örgütlerinin organize olmalarını engelleyemiyor. İç siyasetteki gelişmeler, uluslararası kamuoyuna yansımasa da ABD ve diğer ülkelerin bilgisine muhtemelen çoktan aktarılmış bulunuyor. O halde İran’da ABD’nin hedeflediği ne?

Venezuela usulü bir yarı gizli saray darbesi yapılması çok zor. Ancak bir iç savaş türü ortam oluşursa, başta rejimin en temel destekçisi olmaktan tamamen vazgeçen küçük esnaf sınıfı da dahil olmak üzere, kimse dışarıdan İran ordusuna verilecek desteğe karşı çıkmayabilir. Önümüzdeki günler çok ciddi gelişmeleri beraberinde getirecek gibi duruyor.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER