Her inanca eşit duran kamu otoritesini nasil kuracağiz, düşünelim!
SİYASETHepimiz toplumumuzda laikliği nasıl hayata geçiririz ve ülkemizde laikliği nasıl yorumlayarak ilerleriz konusunda düşünmek mecburiyetindeyiz. Bunu yaparken şunu da hatırlamamız lazım. İslam dünyasında devletin dışında ve bazen ona rakip bile olabilecek “kilise” diye bir kurum yoktur. Din hizmeti kamunun sağladığı hizmetler arasındadır. Kamunun her inanca saygılı kalmak şartıyla din hizmetini nasıl vereceği üzerinde düşünmemiz, çareler üretmemiz gerekiyor.
Son günlerde toplumumuzda bir laiklik tartışmasıdır gidiyor. Bir yanda televizyonumuz evine dini bakımdan muhafazakar aileyi davet eden laik bir ailenin onlara domuz eti ikram ettiği gibi, ülkemizin gerçekleriyle en ufak bir ilişkisi bulunmayan bir yayın yaptı. Diğer yandan Milli Eğitim Bakanımız sanki her öğrencinin ailesi Ramazan’da oruç tutmakla vazifeliymiş türü bir varsayımdan yola çıkarak, ailenin Ramazanı kutladığını denetlemek, hatta aileyi oruç tutmaya mecbur etmek için girişimlerde bulundu ve yetmemiş gibi, yaptıklarının tamamen laiklik ile uyum içinde olduğunu, anayasayla her bakımdan bağdaştığını ilan etti. Bütün bunlar da yetmemiş olacak ki, bu sefer bir takım aydın “Türkiye laiktir, laik kalacak” türünden daha çok kendilerinin iman ettiği değerleri ifade eden bir bildiri imzalayarak, kamuoyuna sundular. İş burada bitse gene iyi. Bu sefer, aslında her türlü görüşün ifadesinin serbest olması gereken “demokrasinin hakim olduğu” toplumumuzda bu zevat hakkında soruşturma açıldı. Halkı olumsuz bilgileri yayarak galeyana getiriyorlarmış. Tabii, kanbersiz düğün olmaz. Tartışmaya basınımız da katıldı. Bir yazara göre, laik olduğu ileri sürülen birçok toplumda okullarda dini bayramlar kutlanıyordu. Türkiye’de neden kutlanmasın dı? Bu yazar dünyanın muhtelif ülkelerinden örnekler de verdi. Ben dünyayı pek bilmiyorum ama yazarın Birleşik Amerika’yı pek bilmediğini verdiği örnekten anladım. Yine her kafadan bir sesin çıktığı bir ortama sürüklenmiş durumdayız..
Aslında laiklik muhtelif inançlar karşısında kamu otoritesinin alması gereken tavırla ilgilidir. Örneğin, çok koyu dindar olan bir kişi, eğer dinin kamu otoritesinin bir işi olmadığını, dolayısıyla bu alana karışmaması gerektiğini düşünüyorsa, o kişi tam bir laiktir. Buna karşılık, bir kişi kamu otoritesini kullanarak toplumda herhangi bir inanç sisteminin yerleşmesini arzuluyor, o yönde kamunun yaptığı icraatı destekliyorsa, laik değildir. Laiklik, inanç sistemleri karşısında kamu otoritesinin yansız ya da tarafsız kalmasıdır, yoksa bazılarının bizleri inandırmak istediği gibi, devletin inançsızlığı yaygınlaştırmağa çalışması değildir.
Hemen her toplumda yaygın olan inanç sistemleri, şu veya bu şekilde kamu hayatını etkiliyor. Örneğin, çoğunluğun Noel’i kutladığı toplumlarda okul tatilleri ona göre şekillenmiştir. Ama Noel’I kutlamayan toplumlar aynı tarifeye uymayabiliyor. Örneğin, Birleşik Devletler’de üniversitenin kış tatiline girmesi genelde 15 Aralık civarındadır. Buna karşılık çoğu üniversitemizin kış arasına girdiği dönem Şubat’ın ikinci yarısıdır. Bazı durumlarda topluma egemen olan din kökenli yaklaşımlar, kamu otoritesinin vaziyet alışını da etkileyebiliyor. Bilindiği gibi, İrlanda’da olsun, Polonya’da olsun, uzun süreler kürtajın yasaklanması toplumun dini tercihlerini yansıtıyordu. Bu sorunun aslında kişinin tercihine, daha doğrusu inancına bırakılması bu toplumlar açısından oldukça yeni gelişmelerdir. Yine de bu alanda kamu kaynaklarının kullanılması, örneğin kürtaj hizmetinin kamu sağlık kuruluşlarında ücretsiz olarak verilmesi tartışma konusu olabilmektedir.
Toplumumuzda anlaşılabilir nedenlerde laiklik yanlış yorumlanabiliyor. Bilindiği gibi, ülkemiz kurulurken şu veya bu şekilde birçok Osmanlı kurumunu da miras almıştır. Bunlar arasında Halifelik ve ona bağlı olarak çalışan Bab-ı Meşihat gibi kurumlar da bulunmaktadır. Bunun yanında Cumhuriyet çok sayıda vakıf kurumunu da devralmıştır. Hilafetin kaldırılmasına ve 1928’de devletin dini olmadığının ifade edilmesine rağmen, bir dizi kurum yaşamağa devam etmiştir. 1924 Anayasasını okuyanlar, herhalde ülkemizin kurulması sırasında teşkili öngörülen bakanlıklar arasında Şeriye ve Evkaf Nezareti’nin bulunduğunu da hatırlayacaklardır. Bu bakanlığın kaldırılması ve yerini Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın alması ancak devlet dininin anayasa hükmü olmaktan çıkarılmasından sonra mümkün olmuştur.
Yine de devletimizin yapısında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bulunması tam anlamıyla laik bir devlete sahip olmadığımızı gösteriyor. Bu kuruluş Sunni-Hanefi İşleri Genel Müdürlüğü olarak hizmet vermekte, bu mezhebin devletin resmi tercihi olduğu bir bakıma böylece ifade edilmektedir. Devletimiz ise Diyanet İşleri Başkanlığını aynen Osmanlı’nın Şeyhülislamlığı kullandığı gibi kullanmış, ona siyaset alanında yaptığı işleri meşrulaştırmak, kabul ettirmek görevini vermiştir. Osmanlı döneminde Şeyhülislamlar devlete, yani sivil otoriteye karşı çıktıkları durumda kellelerinin vurulması olasılığıyla karşı karşıya kalırken, Cumhuriyet döneminde bunun yerini sadece görevden alınmak almıştır. Fakat her iki durumda da dini otoriteden beklenen sivil idareyi desteklemektir. Belki şimdi unutuldu, bir dönemde Her Cuma camilerde imamların ne diyeceği bile merkezden kararlaştırılır, halkın aşı olması, vergisini ödemesi filan telkin edilirdi. Bugün yönetim değişince, Diyanet fetva eminliğine sıvanarak, milletin yaptığı şeylerin dine uygun olup olmadığını da Sünni-Hanefi görüşü açısından yorumlamağa yönelmişir.
Biliyorsunuz, ülkemizde ilk ve orta öğretimde din dersleri bulunmaktadır. Bu derslerde sadece öğrencilere namaz kılmak, oruç tutmak, bazı duaları ezberlemek ve benzeri Sünni-Hanefi uygulamaları öğretilmektedir. Daha da vahim olarak, bu mecburiyete Lozan’da korumaya alınmamış her türlü İslam dışı veya içi inanç da dahil edilmekte, hatta üniversite girişlerinde bile bu alanda sorular sorulabilmektedir. Kamu yönetiminden sorumlu olanların bundan rahatsızlık duyması bir yana, yapılanları teşvik ettikleri incelenmeğe değer ayrı bir davranıştır. Şimdiye kadar hiçbir yönetim acaba devleti din konularından nasıl uzaklaştırırım, devleti muhtelif inançlar karşısında nasıl eşit konuma getiririm veya dini nasıl kişilerin ilgi alanı kılarım ve orada tutarım diye bir soru sormamıştır. Sanıyorum anayasamızda da yer alan Türk tanımının yazılı olmayan kısmında hakiki Türk vatandaşının Sünni-Hanefi kökenli olduğu hususu da yer almaktadır. Bir dönemde genel olarak Müslüman olmak, daha doğrusu Müslüman kökenli olmak yeterli görülmüşse de, günümüzde bunun geride kaldığı ve daha kapsamlı bir Müslümanlık arandığı görülmektedir. Özellikle dinin başkaları tarafından görülebilecek davranışlar kısmı önem kazanmakta, bu davranışlara uyanlar muteber addedilmektedir. Kimse bu kişilerde ayrıca ahlakilik filan aramamaktadır.
Dine kamu politikasında birçok bakımdan yer verilmesi, Türkçe’de laiklik tanımına da özel bir anlam kazandırmıştır. Günümüz Türkçesinde laik kişi denildiği zaman, genellikle anlaşılan dinle arası iyi olmayan kişidir. Bu yukarda verdiğim laiklik tanımından çok uzaktır. Laik kişi aslında her türlü inancın kamu siyasetinin dışında tutulmasını, devletin inançlar karşısında tarafsız olmasını savunurken, ülkemizdeki laiklik anlayışına inanç karşıtlığı gibi özel bir anlam yüklenmektedir. Dolayısıyla laiklik bildirisine imza atanlar, istemeseler bile, toplumun önemli bir kesimi tarafından din karşıtlığını savunan kişiler olarak algılanmışlardır. Halbuki eminim ki, kastedilen kamu otoritesinini belirli bir dine ve onun belirli bir yorumuna karşı olmaktan ibarettir.
Son yıllarda birçok üniversitede ilahiyat fakültelerinin açılması, bu kurumların mezunlarının orta öğretimde yetiştikleri alan dışında dahi görev alabilmeleri, kamu otoritesinin bir inançla veya din yorumuyla özdeşleştirilmesini güçlendiren bir gelişmedir. Halbuki geliştikçe inanç açısından da giderek daha zengin çeşitlilik kazanan toplumumuzda daha fazla ihtiyaç duyulan yaklaşım bu zenginliğin kamu otoritesinin müdahalesi dışında gelişme göstermesidir. Şu ana kadar, şahit olduğumuz tek olumlu gelişme gençliğin, iktidarın bütün çabalarına rağmen Tanrı inacını korumakla birlikte, belirli doktrine bağlı olmayı kabullenmemesi, bu gelişmeden şikayet edilirken kullanılan deyimi kullanmak gerekirse, “deist” olmayı tercih etmesidir.
Aslında hepimiz toplumumuzda laikliği nasıl hayata geçiririz ve ülkemizde laikliği nasıl yorumlayarak ilerleriz konusunda düşünmek mecburiyetindeyiz. Bunu yaparken şunu da hatırlamamız lazım. İslam dünyasında devletin dışında ve bazen ona rakip bile olabilecek “kilise” diye bir kurum yoktur. Din hizmeti kamunun sağladığı hizmetler arasındadır. Kamunun her inanca saygılı kalmak şartıyla din hizmetini nasıl vereceği üzerinde düşünmemiz, çareler üretmemiz gerekiyor. Benim bu konuda bazı düşüncelerim var. Belki konuyu bir başka yazımızda ele alırız. Bu arada siz de düşünmeye devam edin. Konunun çok önemli olduğuna ilişkin düşüncemi paylaştığınızı ümit ederim.
İlginizi Çekebilir