© Yeni Arayış

Gediz’in “kuruması” ile toplumun “kuruması” arasında bir korelasyon var mıdır?

Bugün suyumuz çekildiyse, bunun sebebi sadece iklim değil; iktidarların açgözlülüğü, denetimsizliği, doğayı hiçe sayan, hukuku zayıflatan ve toplumu çölleştiren anlayışıdır. Betonu yeşile, rantı doğaya tercih edenler, yalnızca toprağı değil, vicdanı da kurutuyorlar. Nehirlerimizi savunmadıkları gibi, hukuku da, ahlakı da, demokrasiyi de savunmuyorlar.

Asıl tehlike, toplumun hem kendisiyle hem doğanın kurumasının olağanlaşmasına alışmasıdır. Çünkü susuzluğa da adaletsizliğe de vicdansızlığa da alışılmaz., alışılmamalıdır. Alışırsak, geriye ne su kalır ne bereket; ne umut kalır ne gelecek. Arendt’ın dediği gibi kötülük sıradanlaşır.

Son günlerde haber bültenlerinde artık sıradanlaşmış bir doğa manzarası çiziliyor: kuruyan göller, çekilen nehirler, susuz kalan topraklar. Birkaç gün önce, Gediz Nehri’nin de kuruduğu haberi geldi. Oysa Gediz, yalnızca bir nehir değildir. Yüzyıllardır Ege’nin topraklarına bereket taşıyan, tarlalara ürün, köylere umut, şehirlere hayat veren bir damardır. Şimdi kupkuru. Bu görüntü bir fotoğraf değil, bir alarmdır: yaşamın kaynağı olan su elimizden kayıp gidiyor. Ve onunla birlikte bereket de gittikçe bu topraklardan uzaklaşıyor.

Gediz, yalnızca akıp giden bir su değil; belleğin, kültürün, şiirin yatağıdır. Homeros’un dizelerinden Yahya Kemal’in satırlarına, halk türkülerinden köylünün alın terine kadar, bereketin dilidir o. Onun kıyılarında kurulan köyler, onun suyuyla sulanan bağlar ve bahçeler, bizim kültürel hafızamızın ayrılmaz bir parçasıdır. Gediz’in kuruması, yalnızca bir coğrafyanın değil, bir kültürün, bir ilhamın, bir hafızanın da kurumasıdır.

Ama bu “kuruma” yalnızca iklim değişikliğinin değil, yıllardır süregelen hoyratlığımızın sonucudur. Yanlış tarım politikalarıyla, hesapsız sanayi yatırımlarıyla, kontrolsüz kentleşmeyle suyun kökünü kuruttuk. Dereleri yatağından çevirdik, gölleri doldurduk, nehirleri hesapsızca kullandık. Doğayı yalnızca tüketilecek bir kaynak gibi gördük. Bugün çatlamış toprak aslında bize kendi susuzluğumuzu gösteriyor. Çünkü insan doğanın suya olan ihtiyacı ile kendisinin suya olan ihtiyacı olan dengesini korumakta başarısız oldu.

Filozoflar yüzyıllardır insanla doğa arasındaki bağı anlatmaya çalıştı. Aristoteles için doğa, kendi amacını içinde taşıyan bir düzen, bir ilişkiler sistemiydi. Spinoza için insan doğadan ayrı değildi; ona hükmetmeye kalktığında doğanın kendi sistemini yaralıyordu. Heidegger’in dediği gibi insan, ancak doğayla birlikte yaşarsa varoluşunun anlamını bulurdu. Biz bu bağı kopardık. Su yerine betonu seçtik, doğayla uyumlu üretim yerine vahşi tüketimi seçtik. Sonuç: doğa kurudu, nehirler kurudu, toprak kurudu ama insanlık tarihinin en şaşırtıcı bir gelişmesini de yaşadık. Doğayla beraber insanlık da kurudu; ya da belki de insanlık kuruduğu için doğa kuruyor. Çünkü doğa kendi dışında vahşi müdahalelere ve diktatoryal yaklaşımlara teslim olan bir sistem değildi.

Bugün yalnızca Gediz değil, medeni toplum olma ülkümüze kaynaklık eden tüm değerler kurumakta.

Hukuk kurudu. Adaletin itibarı, bir toprak göçüğü gibi çöktü. Hukukun yatağı boşaldığında toplumun damarlarında akan medeni birikimde kuruyor. Bu kurumanın en bariz görüntüsü insanın hakkını arayacak bir gölgesi kalmıyor olmasıdır.

Ahlak kurudu. Çıkar ilişkilerinin gölgesinde vicdan susuz kaldı. İyilik duygusu enerjisini yitirdi.

Neşe kurudu. İnsanların birbirine güveni, dayanışması, dostluğu, coşkusu çatlamış toprak gibi parçalandı.

Ekonomi kurudu. Emekliler, gençler, çalışanlar alın terinin bereketini göremiyor. Emek suyun maruz kaldığı hoyratlığa maruz kalıyor ve kıymeti bilinmiyor.

Fikirler kurudu. Eleştirel akıl, özgür tartışma ve basın özgürlüğü birer birer çekildi. Fikirlerin özgürce akmadığı yerde faşizm gelip kendini dayatıyor, toplum kendi celladının bıçağını yalar hale geliyor.

Kültür kurudu. Edebiyatın, sanatın, müziğin beslendiği doğa ve özgürlük yetim kaldı. Vivaldi bugün yaşasaydı Four Season Konçertosu eserini yapabilir miydi emin değilim.

Sabır kurudu. İnsanlar yorgun; tahammül yerini öfkeye, anlayış yerini bencilliğe bıraktı.

Anlayış kurudu. Empati çekildi, birbirimizi dinleme hassasiyeti kurudu.

Demokrasi kurudu. Sandık, hukuk, özgürlük ve çoğulculuk birer birer çekildi.

Umut kurudu. Gelecek hayalleri, gençlerin ufku, toplumun inancı, kurumakta olan bir Gediz gibi yitip gidiyor. Bir nehir yatağını terk ettiğinde çevresindeki canlılık söner. Tıpkı bunun gibi, fikirlerin, ahlakın ve adaletin kuruması toplumun damarlarını kuruttu.

Gandhi’nin sözünü hatırlayalım:

“Her demokratik sistem kendi geleneklerini geliştirir. Nehri oluşturan yalnızca su değil, aynı zamanda onun yatağıdır.”

Evet, nasıl ki bir nehir yalnızca suyla değil, yatağıyla da var olur; demokrasi de yalnızca sandıktan ibaret değildir. Onu ayakta tutan hukuk, ahlak ve vicdan gibi kurumlarla anlam bulur. Su doğaya nasıl hayat verirse, hukuk da adalete, ahlak da insana, demokrasi de topluma hayat verir.

Fakat biz bu kaynakları hem insan yönünden hem doğa yönünden hoyratça tüketiyoruz. Suyu koruyamıyoruz, toprağı savunamıyoruz, hukuku besleyemiyoruz, vicdanı yeşertemiyoruz. Bugün karşı karşıya kaldığımız manzara, sadece doğanın değil, toplumun da çölleşmesidir. Ya da çölleşen toplumun doğayı da kurutmasıdır.

Gediz’in kuruması bir çevre haberi değil, bir alarmdır. Doğaya gösterilen hoyratlık, siyasette ve toplumda da kendini tekrar ediyor. Yıllardır yanlış politikalarla, günübirlik çıkarlarla, rant uğruna verilen kararlarla hem doğanın yatağı kurutuldu hem de toplumun kendini inşa ettiği kavram fayları kırıldı.

Bugün suyumuz çekildiyse, bunun sebebi sadece iklim değil; iktidarların açgözlülüğü, denetimsizliği, doğayı hiçe sayan, hukuku zayıflatan ve toplumu çölleştiren anlayışıdır. Betonu yeşile, rantı doğaya tercih edenler, yalnızca toprağı değil, vicdanı da kurutuyorlar. Nehirlerimizi savunmadıkları gibi, hukuku da, ahlakı da, demokrasiyi de savunmuyorlar.

Ama asıl tehlike, toplumun hem kendisiyle hem doğanın kurumasının olağanlaşmasına alışmasıdır. Çünkü susuzluğa da adaletsizliğe de vicdansızlığa da alışılmaz., alışılmamalıdır. Alışırsak, geriye ne su kalır ne bereket; ne umut kalır ne gelecek. Arendt’ın dediği gibi kötülük sıradanlaşır.

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER