© Yeni Arayış

G2 Gölgesinde yalnızlaşan Avrupa: Washington ile Pekin arasında sıkışan kıta

G2 belki resmî bir “iki başkent anlaşması”na dönüşmeyebilir. Fakat kararların fiilen iki merkez etrafında şekillendiği bir düzen ihtimali güçleniyor. Avrupa’nın sorusu basit görünüyor, cevabı zor. Bu oyunda izleyen tarafta kalmayı kabullenmek mi, geç kalmış da olsa kendi senaryosunu yazmak mı?

Dünyanın gündemi yine iki başkent arasında daralıyor. Washington ile Pekin aynı anda konuşuyor, kapıları kapatıyor, sonra yeniden pazarlığa dönüyor. Avrupa ise çoğu dosyada sonradan ayar yapan taraf rolüne itiliyor.

Bu tablo, “iki kutuplu dünya geri döndü” gibi kolay bir cümleye sığmıyor. Daha rahatsız edici bir gerçek var. Kuralların yerini takvimler, ilkelerin yerini baskı paketleri, stratejinin yerini kriz yönetimi alınca, kıtanın refleksleri yavaşlıyor.

Üstelik Avrupa için mesele yalnız dış politika başlığı olmaktan çıktı. Güvenlik, sanayi, teknoloji, enerji, hatta seçim dinamikleri tek bir düğümde birleşiyor. G2 tartışması bu yüzden teorik bir etiket gibi durmuyor ve günlük hayatın maliyetine kadar iniyor.

Trump’ın ikinci perdesi ve Çin dosyası

Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü, Washington’un Çin’e bakışını daha öngörülebilir yapmadı. Fakat daha keskin bir pazarlık disiplinine bağladı. Gümrük vergileri, teknoloji kısıtları ve kritik tedarik alanlarında “izin verilen liste” mantığı devam ediyor.

Bu kez fark, pazarlık payının daha görünür hâle gelmesi. Washington, Pekin’i sistemin dışına itmek yerine baskı altında tutup masada tutmaya çalışıyor. Sertlik ile pazarlık aynı anda yürütülüyor ve bu ikili kurgu, müttefiklerden de aynı ritmi istiyor.

Avrupa’nın zorluğu burada başlıyor. ABD çizgisine yaklaştıkça Çin pazarında alan kaybı riski büyüyor. Çin’le mesafeyi korudukça Washington’da güvenlik kuşkusu derinleşiyor. Kıta, iki taraftan gelen baskının kesişim noktasında kalıyor.

Çin–Rusya yakınlaşması ve Avrupa’ya yansıması

Bu gerilimin arka planında Çin–Rusya yakınlaşması var. Ukrayna savaşının uzaması Moskova’yı Pekin’e daha fazla yaslanmaya zorluyor. Enerji ticareti, finansal kanallar ve teknoloji erişimi, Rusya açısından nefes borusuna dönüşüyor.

Pekin ise bu ilişkiyi Avrupa’yı kendi çevresine hapseden bir kaldıraç gibi kullanıyor. Rusya, Batı’yı meşgul ediyor. Avrupa güvenlik ve bütçe yükünü taşıyor. Çin, küresel rekabeti daha rahat bir zeminde sürdürüyor.

Bu ortaklık eşit bir ortaklık hissi vermiyor. Güç dengesi Pekin lehine akıyor. Fakat Avrupa açısından sonuç değişmiyor. Ukrayna’daki savaş bitmiyor, güvenlik faturası kabarıyor, Çin dosyası ticaretle sınırlı kalmıyor.

G2 söylemi ve Avrupa’nın sıkışma hâli

Avrupa’nın sıkışması, iki bağımlılığın çakışmasından doğuyor. Güvenlikte ABD şemsiyesi, üretimde ve tedarikte Çin kapasitesi. Bu ikili bağ, kriz anlarında bir “seçim baskısı”na dönüşüyor.

Trump yönetimi NATO içinde daha yüksek savunma harcaması ve daha sert yük paylaşımı istiyor. Ticarette de “Amerika’nın çıkarı” merkezli bir çizgi güçleniyor. Avrupa başkentleri, ittifakı ayakta tutmak için daha fazla ödeme yapmak zorunda kalıyor.

Çin cephesinde ise tablo daha sessiz, fakat daha yapışkan. Avrupa şirketleri için Çin hâlâ dev bir pazar. Fakat siyasi risk, teknoloji kısıtları ve düzenleyici belirsizlik artıyor. Kıta, iki tarafa da tam güvenemeyen bir pozisyona kayıyor.

Teknoloji, yeşil dönüşüm ve tedarik zincirleri

Rekabetin en sert hissedildiği alan teknoloji. Çipler, yapay zekâ altyapıları, ileri üretim ekipmanları, veri güvenliği. Washington, müttefiklerinden kısıt çizgisine yaklaşmalarını bekliyor. Pekin ise pazar erişimini ve tedarik gücünü koz olarak öne çıkarıyor.

Avrupa’daki şirketler burada iki ayrı riskle karşı karşıya. Çin pazarında kayıp ihtimali bir yanda duruyor. Diğer yanda ABD ile uyumsuz hareket edildiğinde siyasi maliyet ihtimali büyüyor. Bu ikisi birleşince yatırım kararları ağırlaşıyor, stratejik belirsizlik kalıcılaşıyor.

Yeşil dönüşüm bu düğümü daha da sıkıyor. Avrupa, karbon hedefleri için uygun maliyetli teknolojiye ihtiyaç duyuyor. Güneş panelinden bataryaya uzanan birçok başlıkta Çin’in ağırlığı hissediliyor. AB ise kendi sanayisini korumak için daha sert önlemler tartışıyor ve bu tartışma iklim hedefleriyle sanayi politikasını aynı anda geriyor.

İç siyaset baskıları ve stratejik özerklik arayışı

Dış baskılara bir de Avrupa’nın iç gündemi ekleniyor. Aşırı sağın yükselişi, merkez siyasetin daralması, toplumlarda biriken ekonomik yorgunluk. Dış politika, giderek daha fazla iç siyasetin keskin diliyle şekilleniyor.

Bu atmosfer, ortak bir Çin vizyonu üretmeyi zorlaştırıyor. Her ülkenin ticaret önceliği farklı. Her hükümetin seçmen baskısı başka bir yönden geliyor. Ortak duruş, çoğu zaman en düşük ortak paydada kalıyor.

Stratejik özerklik söylemi bu yüzden güçlü bir slogan, zayıf bir uygulama gibi görünüyor. Savunmadan teknolojiye, enerjiden kritik madenlere uzanan geniş alanda somut kapasite artışı yavaş ilerliyor. Bu yavaşlık sürdükçe G2 anlatısı, Avrupa’yı kenara iten bir pratik hâline geliyor.

Avrupa için mümkün çıkış yolları

Avrupa’nın bu sıkışmadan çıkışı, Çin dosyasını dar bir ticaret başlığına indirgemeden ele almasına bağlı. Ukrayna savaşı, Rusya’ya yönelik baskı, Afrika ve Asya’daki yatırım rekabeti, hepsi aynı çerçevede okunmak zorunda. Bu çerçeve netleşmeden kıtanın güvenlik mimarisi de toparlanmıyor.

İkinci çıkış hattı sanayi ve teknoloji kapasitesi. Yarı iletkenlerden yapay zekâya, bataryadan elektrikli araç ekosistemine kadar birçok alanda Avrupa’nın standardı belirleyen aktör rolüne yaklaşması gerekiyor. Bu rol, tek tek ülkelerin parça parça hamleleriyle kurulamıyor. Ortak yatırım, ortak regülasyon, ortak ölçek gerekiyor.

Üçüncü hat, Avrupa’nın yakın çevresinde daha öngörülebilir bir siyaset kurabilmesi. Balkanlar, Doğu Avrupa, Akdeniz, Afrika, Orta Doğu. Bu kuşakta uzun vadeli plan üretebilen bir Avrupa, küresel masada daha ağır konuşur. Bu kuşak yönetilemediğinde, kıta kendi gündemini bile başkalarının takvimine göre ayarlamak zorunda kalıyor.

Sonuç kısmı burada kilitleniyor. G2 belki resmî bir “iki başkent anlaşması”na dönüşmeyebilir. Fakat kararların fiilen iki merkez etrafında şekillendiği bir düzen ihtimali güçleniyor. Avrupa’nın sorusu basit görünüyor, cevabı zor. Bu oyunda izleyen tarafta kalmayı kabullenmek mi, geç kalmış da olsa kendi senaryosunu yazmak mı?

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER