Eski ve yeni jenerasyon: Almanya’da Türkiye diasporasının ayrışması
DIŞ POLİTİKAYeni diaspora daha hareketli, daha uluslararası, daha esnek, daha bağlantılı, daha açık ve çok yakında yerel siyasette, kamusal tartışmalarda da daha görünür olacaklar. O zaman belki şu gerçek daha net anlaşılacak: Göçmen karşıtlığı, göçmeni korumaz. Görmezden gelmek, yok etmez ve diaspora dediğimiz şey, tek bir blok değildir, çok parçalı olabilir. Görüşmelerimden çıkardığım sonuç şu ki, bu iki diaspora arasında en azından şu an için bir uzlaşma ya da birliktelik sağlanması pek olası değil. Görünen o ki bundan sonrası için herkes kendi yolunda ilerleyecek. Hangi yolun nereye çıkaracağını zaman gösterecek.
ABD’de ırkçı başkan Donald Trump’a oy veren kimi latin Amerika kökenlilerin bugünlerde yaşadıkları panik hâli ibretlik. “ABD’ye benden sonra kimse gelmesin, ben rahat edeyim” refleksiyle yabancı düşmanı bir başkan adayına destek veren bu insanlar, bugün Trump tarafından kurulan, herhangi bir kurala veya denetime tabi olmayan, “Trump’ın Gestaposu„ olarak da bilinen ajan örgütü ICE'ın saldırıları ve baskınları sokaklara kadar inince alışveriş merkezlerinden, kamusal alanlardan hatta okullardan uzak durmaya başladılar. Çünkü devletin bu faşist aygıtı, ten rengine bakarak “şüpheli” gördüğünü durduruyor, sorguluyor ve sınır dışı ediyor, tıpkı Renee Nicole Good ve Alex Pretti cinayetlerinde olduğu gibi bazen de direkt vurup öldürüyor. Göçmen karşıtlığı, kendisini destekleyen göçmeni de eninde sonunda vuruyor. Tarihsel bir sabit vardır: Dışlayıcı siyaset, sadakat tanımaz.
Bu tablo, Almanya için de yabancı değil. Almanya için Alternatif (AfD) adlı neonazi partisine oy veren, hatta açıktan destekleyen hatırı sayılır bir gurbetçi kitlesi var. Gerekçeleri de tanıdık: “Yeni gelenler gönderilsin, biz rahat edelim ya da başka kimse gelmesin.” Oysa ki AfD'nin temel odağı “Müslümanlar”, “yabancılar” ve “entegrasyon sorunu”… Ama nedense -çok ilginçtir- bunlar kendilerini bu kategorilerin tümünün dışında görüyor. Değişik bir psikoloji. Oysa ki Almanlar ısrarla her söylemde, her davranışlarında onları ayrıştırıyor ve “yabancı” olarak gördüklerini açık bir şekilde belli ediyor ama bunlar ısrarla faşistlere yamanmaya çalışıyorlar gibi bir görüntü var. Hatta bu faşist partinin bazı kentlerdeki örgütlerinde görev alan gurbetçiler dahi var. Sanki AfD iktidara gelirse, kapının önüne konulacaklar listesinde sadece son yıllarda gelen göçmenler bulunacakmış da kendileri kıdemli olduğu için sorun yaşamayacaklarmış gibi bir psikoloji içerisinde bazı eski jenerasyon gurbetçiler. Burada artık, bir yanlış anlamadan değil ciddi bir bilişsel kopuştan ve zihni dağılmadan söz ediyoruz. Faşist partiye destek veren göçmenlerin iç dünyalarında ne yaşadıklarını anlamak pek mümkün değil bu nedenle.
Gelgelelim, Almanya’da Türkiye açısından yeni bir durum var artık. Altını kalın çizerek vurgulamak gerekiyor: Bugün Almanya’da fiilen iki ayrı Türkiye diasporası var. Birbirinden son derece farklı bu iki yapıyı daha kolay anlaşılabilmesi açısından “eski” ve “yeni” olarak kategorize edeceğim. Almanya’daki gözlemlerim, deneyimlerim ve her iki gruptan insanlarla gerçekleştirdiğim görüşmelerim beni şu sonuca ulaştırdı: Bu iki grup arasında zihinsel ve duygusal düzeyde neredeyse hiç yakınlık yok. Birlikte anılabilecekleri ya da ortaklaşabilecekleri sınırlı sayıda olgu bulunuyor. Bunların arasında Türkçe konuşmaları, döner, kuru fasulye, pilav vb. sayılabilir...
Bunun yanı sıra eski jenerasyonun büyük ölçüde, bedenleri Almanya’da olan ama ruhen Türkiye’de yaşayan insanlardan oluşması bu ayrışmayı daha da derinleştiriyor. Eskilerin, Almanya ile kurdukları ilişki çoğu zaman salt “para/maaş” üzerinden şekillenmiş görünüyor. Bu kesimde, Almanya’daki politik gelişmelere ilgi zayıf, kamusal alanla temas sınırlı ve geçen onca yıla rağmen Almanca hâlâ büyük bir “engel”. Buna ek olarak, Türkiye’deki siyasal kutuplaşma olduğu gibi Almanya’ya da taşınmış durumda. Yeni jenerasyon ise bambaşka bir zeminden geliyor. Çok daha politik, daha entelektüel, daha uluslararası bir grup. Çok dilli, iletişime açık, ağ oluşturmayı bilen, Almanya’yı salt bir ekmek kapısı olarak değil yaşam kurulacak ülke olarak algılayan bir grup söz konusu olan. Türkiye’den kopuşlarının nedeni ise çoğu zaman sadece ekonomik değil. Politik baskı, otoriterleşme, ifade özgürlüğünün daralması, akademik ve mesleki tıkanmışlık üzerinden gerçekleşen bir entelektüel kopuş süreci (beyin göçü) burada söz konusu olan. İşte çatışma tam da burada başlıyor. Konuştuğum pek çok yeni jenerasyon üyesi, ilk kez temas ettikleri eski jenerasyondan zaman zaman son derece kaba, dışlayıcı ve hatta düşmanca tepkiler aldıklarını anlatıyor. Kimisi hızla temasını kesmiş, kimisine açık açık “Almanya’da istenmedikleri” hissettirilmiş. Bir anlatı özellikle çarpıcıydı: Çalışmak için yakın zamanda gelen bir gence, eski jenerasyondan biri kısa bir tartışmanın ardından sokak ortasında “ülkene dön” diye bağırmış. Bu cümle, meselenin özeti aslında. Göçmenin göçmene kurduğu bir tahakküm dili bu. Bir yabancı düşmanının ya da bir neonazinin ağzından çıkmasına aşina olduğumuz bu cümlenin, bir gurbetçi tarafından sarf edilmiş olması oldukça üzücü doğrusu. Yeni gelen bir ülkedaşına sırf kendisi ülkede daha kıdemli diye “ülkene dön” diye bağıran birinin cehaletinin ve kendini bilmezliğinin derinliği hakkında ne söylenebilir ki?
Diğer yandan, yeni jenerasyon temsilcilerinden sık duyduğum bir olgu daha hayli ilginç. Birçoğu, “Eskiler, yeni gelenleri görmezden gelerek, yok sayarak pasifize edebileceğini sanıyor” şeklinde bir tespitte bulundu. Bu, göçmenin göçmene yönelttiği, çok sık rastlanılan bir ahlâki yozlaşma pratiği. Bilindik bir durum. Burada, “Sosyal hayatta görünmesinler, bizden rol çalmasınlar” duygusal refleksinin hakim olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle, yeni jenerasyona mesafe koyuyorlar, dışlıyorlar, hatta alttan alta düşmanlaştırıyorlar ama yaşamın dinamikleri böyle çalışmıyor maalesef. Yaşam, bir yolunu bulup akmaya devam ediyor. Yeni jenerasyon hızlı bir şekilde kendi ilişki ağlarını kuruyor. Örneğin, “Expat” oluşumları hızla çoğalıyor. Yeni jenerasyon şimdilik sosyal medya mecralarında örgütleniyor. Birlikte çok sayıda sosyal etkinlikler düzenliyorlar. Politika, edebiyat, ekonomi, uluslararası ilişkiler toplantıları, özel günler etkinliklerinde bir araya gelme vs… Bu süreçte dil açığı da hızla kapanıyor. Akademide, medyada, sivil toplumda, kültür-sanat alanında görünürlük artıyor. Yeni jenerasyon dile hâkim oldukça özgürlüğünü kazanıyor, kendi alanlarını ve ilişki ağlarını yaratıyor. Eski jenerasyonun kapı tutmasına, onay vermesine ya da “el vermesine” artık kimse ihtiyaç duymuyor. Almanya’yı tanımayı, hak aramayı ve politik özne olmayı öğrenme aşamasını tamamlamak üzere olan yepyeni bir diasporadan söz ediyoruz. Üstelik bu yeni kuşak, AfD gibi partilerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyor. Çünkü benzerlerini Türkiye’de, Macaristan’da, Polonya’da, ABD’de gördüler. O yüzden “benden sonrakiler Almanya’yı terk etsin” ahlâksızlığına ya da “Biz eski göçmeniz, bize bir şey olmaz” saflığına itibar etmiyorlar.
Sonuç olarak, yeni diaspora daha hareketli, daha uluslararası, daha esnek, daha bağlantılı, daha açık ve çok yakında yerel siyasette, kamusal tartışmalarda da daha görünür olacaklar. O zaman belki şu gerçek daha net anlaşılacak: Göçmen karşıtlığı, göçmeni korumaz. Görmezden gelmek, yok etmez ve diaspora dediğimiz şey, tek bir blok değildir, çok parçalı olabilir. Görüşmelerimden çıkardığım sonuç şu ki, bu iki diaspora arasında en azından şu an için bir uzlaşma ya da birliktelik sağlanması pek olası değil. Görünen o ki bundan sonrası için herkes kendi yolunda ilerleyecek. Hangi yolun nereye çıkaracağını zaman gösterecek.
İlginizi Çekebilir