© Yeni Arayış

Demokrasisiz barış kalıcı olur mu?

Bugün Cumhur İttifakı’nın başlattığı “terörsüz Türkiye” hedefine her koşulda destek bekliyor ben ve benim gibi ihtiyatlı iyimserlerden. Bu kez vaatleri barış gelirse demokratikleşme yolu kendiliğinden açılır. Biz bu filmi, demokratikleşme gelince diğer tüm sorunların çözüleceğini beklerken gördük.

“Terörsüz Türkiye” süreci kapsamında İmralı’ya yapılan ziyaretin kendisi kadar sonrası da, süreçte başat rolde MHP-AKP-Dem Parti arasında adı konmayan bir gerilime yol açmış görünüyor.

DEM Parti, ziyaretin tutanaklarını kamuoyuna açıklanmasını talep ederken, görünen o ki özellikle AKP, buna karşı. Bu yüzden olsa gerek komisyon toplantısı 2. kez ertelendi.

Önceki gün Özgür Özel Cumhuriyet Gazetesi’ne verdiği söyleşide önemli bir iddia dile getirdi. AKP’li üst düzey bir siyasetçinin kendileriyle temasa geçerek İmralı heyetine katılması için ikna etmeye çalıştığını ve “Bize ‘Adaya gelin, zaten fotoğraf olmayacak. Ne gün gidildi, dönüldü belli olmayacak’ denildi” dedi.

Bu iddia, AKP kanadında yalanlansa da, ziyaretin yapıldığı gün AKP adına İmralı’ya gidecek, Kürt sorunu konusunda akademik olarak çalışmış ve Kürt Siyasi Hareketi'ni ve aktörlerini yakından tanıyan Hüseyin Yayman’ın gazetecilere ve bağlandığı TV kanalında söylediklerine bakınca; -Yayman’ın değil ama- AKP/Erdoğan’ın bu ziyaret konusunda fazlaca istekli olmadığını, en azından ziyaretin gizli kalması için epey çaba harcandığını görüyoruz. Yoksa bu kadar önem verdikleri süreci sahiplenme konusunda daha cömert davranırlardı.

Özel’in iddiası ve Yayman’ın ziyareti gizleme konusunda çabasını birlikte düşündüğümüzde; akla şu soru geliyor; “AKP ve Erdoğan sürecin neresinde duruyor?”

İHTİYATLI İYİMSERLİK YA DA BİZ BU FİLMİ GÖRMÜŞTÜK

Bu soruya vereceğimiz cevap, süreç konusunda sahip olduğum ihtiyatlı iyimserliğin de bir cevabı niteliğinde olacak.

“Terörsüz Türkiye” süreci başladığından bu yana, sürecin çok önemli olduğunu ancak meselenin sadece PKK’ya silah bıraktırmak olmadığını; PKK’nın bir “sonuç” olduğunu ve o sonucu ortaya çıkarak zihniyet ve uygulamalar yani "nedenler" değişmeden PKK ya da başka adlarla arayışların önünün kesilemeyeceği gerçeğini dile getirdik.

PKK’yı bir sonuç olarak ortaya çıkaran zihniyet ve o zihniyetin pratikleri olarak otoriter zihniyet ve her türlü tekçi anlayıştır. Ve ne yazık ki, bu zihniyet ve pratikleri kültürel ve siyasi kimlikleri başka olsa da siyasi aktörler eliyle bugün de sürüyor.

Açıkçası bu anlayışın panzehiri, demokratlık ve her türlü çoğulculuğa cevaz veren demokratikleşme pratikleri olduğu açıktır.

Bu açıdan içinde olduğumuz süreçte; PKK’nın silah bırakması ne kadar önemliyse eş zamanlı başlatılacak demokratikleşme adımları da o kadar önemlidir.

Ne yazık ki geride kalan bir yılı aşan sürede demokratikleşme adımları ve pratikleri konusunda neredeyse hiçbir adım görmedik. Bu konuda yeni adımlar görmediğimiz gibi; mevcut hukuk sistemi içinde atılması zorunlu adımlar (mesela sembolik tahliyeler gerçekleşmedi. Gerçekleşmediği gibi Demirtaş hakkında yıllar sonra yeni bir dava daha açıldı) dahi atılmadı.

Bu süreci soru işareti olmaksızın destekleyenlerin temel argümanı ise başından bu yana şu oldu; silah ve terörün bir tehdit olarak ortadan kalkmasıyla demokratikleşmenin sonuç olarak kendiliğinden başlayacağı.

 Bu ihtimaliyet yelpazesinde olan seçeneklerden sadece biri. kesin sonuç değil.

AKP’Yİ DEĞİL DEĞERLERİ DESTEKLEMEK

Biraz geriye gidelim. AKP, 2002’de merkez sağ partilerin baraj altı kalması ile aldığı yüzde 34.3 oy ile mecliste yüzde 66.6’lık bir çoğunluk sağlayarak tek başına iktidar oldu.

AKP’nin iktidara gelmesinde 2001’de yaşanan ekonomik kriz kadar, 28 Şubat’ın yarattığı toplumsal mağduriyetin siyasallaşması ve partinin AB üyeliği hedefiyle savunduğu demokratik değerlerin etkisi oldu.

AKP bütün bunları, “muhafazakâr demokrat” bir siyasi kimlik ile sundu. AKP, savunduğu bu demokratik değerleri siyaseten sahiplenen ama AKP’li olmayan farklı toplumsal kesimlerle de bu hedefler bağlamında “taşıyıcı koalisyonlar” kurdu ve geniş bir toplumsal meşruiyet sağladı.

Oyu 2002’de yüzde 34 iken 2007’de, önce 27 Nisan gece yarısı TSK web sitesine konan ve sonrasında neredeyse sahipsiz kalan e-muhtıra, cumhurbaşkanlığı tartışması bağlamında ortaya çıkan 364 vekil tartışması gölgesinde gidilen seçimde yüzde 47’e kadar yükseldi.

Bu süreçte AKP, AB sürecinde atılan demokratikleşme adımlarını Kürt, Alevi ve Roman açılımları izledi. Ancak AKP, atılması en zor ilk büyük adımı attıktan sonra atabileceği daha küçük adımları atmadı. Bunda 2008’de partinin kapatılması için açılan dava ve 10 Aralık 2010’da Fas’ta bir işportacının kendisini yakması ile başlayan Arap Baharı ve demokratikleşme sürecinde devlet içinde siyasi ortağı olan cemaatle kavganın önemli etkisi oldu. Sonuçta siyaseti topluma taşıyan AKP önce kendisini Arap Baharı ile Ortadoğu liderliği hayaline; cemaatle girdiği iktidar kavgası ile devletle örtük uzlaşı ile devlete eklemlendi. Sonrasını yani 2015’de 7 Haziran sonucu beğenilmediği için tekrarlanan 1 Kasım seçim sonuçlarını, 15 Temmuz 2016'daki kanlı darbe girişimin, OHAL sürecini ve nihayet Türk Tipi alaturka başkanlık sistemine giden referandum ve 2018’de bunun hayata geçmesini. 

Bugün Erdoğan/AKP, devletin yasaklı çocukluğundan devleti sahiplenmeye soyunmuş bir siyasi özne olarak karşımızdadır. Yazarken kısa ama yaşarken uzun denebilecek bu süreç, demokratikleşme, temel hak ve özgürlüklerin genişlemesi ortak keseninden AKP ile aynı yerde duran ama AKP’li olmayan farklı kesimlerle kurulan taşıyıcı koalisyonların da yıkıldığı dönem oldu.

AKP, toplumsal talepleri siyasete taşıyan partiden devleti önceleyen, devletin sahipliğine soyunan bir partiye dönüştü. Dahası 2018’de hayata geçen yeni sistem ile AKP siyaseten bir şirkete dönüşüp; tüm yetkilerini de kendiliğinden Erdoğan’a devretti.  

AYNI NEHİRDE İKİ KEZ YIKANMAK YA DA YIKANMAMAK

Sonuç olarak bizler, AKP’nin demokratikleşme ana hedefini önceleyip savunurken; farklı toplumsal katmanlarda AKP antidemokratik denebilecek pek çok adımı hayata geçirdiğini sonradan fark ettik. 

Sonuçta inanç ya da varsayımımız demokratikleşme derinleştikçe, alanı genişledikçe diğer toplumsal sorunlarımızın çözülemesinin daha kolay olacağıydı. Tıpkı bugün PKK'nın silah bırakması ile demokratiklemenin önünün açılacağına olan inanç gibi...

Üstelik kabul edelim, o dönemin siyasal iklim ve koşulları bugünden çok daha iyiydi.

Bugün Cumhur İttifakı’nın başlattığı “terörsüz Türkiye” hedefine her koşulda destek bekleniyor. Bu kez vaatleri, barış gelirse demokratikleşme yolu kendiliğinden açılacak. Dedim ya biz bu filmi, demokratikleşme gelince diğer tüm sorunların çözüleceğini beklerken gördük.

Ve film beklediğimiz gibi bitmedi.

Şimdi devlete yaslanmış otoriter zihniyetin dış tehdit olarak PKK’yı tasfiyesi içerde demokratikleşmenin yolunu açacağı açıkçası iyimser bir varsayım. Sonuç olarak PKK’nın dış tehdit olmaktan çıkması devleti arkasına alan otoriter bir iktidar blokunun otoriterlik dozunu arttırmak gibi kolay bir seçeneği varken; demokratikleşme yönünde adım atacağı temenni edilse de fazlaca iyimser bir beklenti olur.

Hele hele toplumun hiçbir aşamasında içinde olmadığı, siyasetin tamamen devre dışı bırakıldığı, en temel hamlelerin toplumdan gizlenmeye çalışıldığı bu iklimde bu beklenti daha büyük hayaldir.

Dedik ya; biz bu filmi daha demokratik bir ortamda gördük ve finali otoriterleşme oldu. Aynı filmi otoriter bir ortamda izlemek bizi demokratikleşmeden çok otoriterliğin kendini daha konsolide ettiği bir Türkiye’ye götürmesi daha yakın bir olasılıktır.
Sonuçta toplum değil liderlerin inisiyatifine bırakılan süreçlerden demokrasi çıktığı istisnadır.   

Baştaki soruya dönersek, AKP sürece başından bu yana siyasi olarak baktığı için siyaseten sahiplenme konusunda ihtiyatlı. AKP/Erdoğan'ın dahi sürece ihtiyatlı baktığı bir iklimde biz neden demokrasinin de bu sürecin olmazsa olmadığını savunmayalım. 

Süreci desteklemek elbette gereklidir ve sürecin bir parçası PKK'nın silah bırakması ise diğer parçası demokratikleşme olmak zorundadır. 
 

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER