© Yeni Arayış

Demokrasi paketi önerisi

Gönül isterdi ki iktidar partisinin bu dönemde bir kez daha gündeme getirmiş olduğu yeni anayasa üzerinde çalışabilseydik. Keşke Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez “ 2. maddesinin” temel unsuru olan laik, demokratik, sosyal hukuk devletini geliştirebilseydik. Ama kamuoyunda bir sonraki seçimleri kazanmak amacıyla siyasi rakibini itibarsızlaştırma çabaları olarak algılanan mevcut anayasanın birçok maddesine aykırı girişimler sürüyor ne yazık ki. Bu girişimlerin demokratlarca kabulü mümkün değil. Demokratlar için hangi siyasi partinin seçim kazanması değil, evrensel ilkeler doğrultusunda, Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olması önemli olan. Çünkü demokratik hukuk devleti, merkezinde halkın olduğu, ilkelere dayalı bir yönetim biçimi. Doğru yapanın iktidarda kaldığı, yanlış yapanın ise önünde sonunda gitmek zorunda olduğu bir sistem. iyi tarafı da bu işte.    

Bir önceki yazımda Sovyet Bloğu’nun yıkılmasıyla birlikte demokratikleşerek Avrupa Konseyi (AK) üyesi olan Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin (MDAÜ) yönetimlerinin eski totaliter rejimle işbirliği yapmış olan yargı mensupları, yüksek devlet memurları ve politikacılar gibi kamu idaresinde anahtar rol oynamış kişilerin tasfiye süreci olan demokratik arınmadan (lustration) ve AK’nin bu amaçla belirlediği kriterlerden söz etmiştim. Devamla, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “çeyiz sandığı” metaforuyla Türkiye’de yürürlükteki anayasa ve yasalarda yer alan kuralları hiçe sayan kararları nedeniyle bazı savcı ve yargıçlar hakkında benzeri bir süreç başlatacağına ilişkin açıklamasına değinmiştim. Türkiye’yi “hibrit rejimler” kategorisine sokan bu kararların, Anayasa’nın Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın HSK’nın (Hakimler ve Savcılar Kurulu) doğal üyesi olduğuna hükmeden 159. maddesinden kaynaklandığına, çünkü yürütmenin bu madde yoluyla yargıya müdahale edebildiğine işaret etmiştim.

Türkiye’de bugün mevcut anayasaya rağmen var olabilen bu hibrit rejim atmosferinden kurtulabilmek için bir arınma sürecine ihtiyaç duyulduğu, ancak bu sürecin, Sayın Özel’in de altını çizdiği gibi, muhalefetin birlikte önümüzdeki seçimleri kazanmasına bağlı bulunduğu görülüyor. Dolayısıyla bu atmosferden rahatsızlık duyan ve sorunları çözmek için Türkiye’nin ivedilikle Strasbourg kriterleriyle uyumlu bir anayasaya ihtiyacı olduğuna inanan, demokrasiyi içselleştirmiş muhalefet partilerinin üzerinde uzlaşı sağlayacakları, bazı zorunlu anayasa değişikliklerini içeren ortak bir demokrasi paketi etrafında birleşmeleri gerekiyor.

Gözlemlerime göre, muhalefet partilerinin çoğu aslında birlikte hareket etmekten yana. Nitekim Özgür Özel, Türkiye İttifakı’ndan, İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu “bütünleşik” muhalefetten söz ediyor. Muhalefeti bütünleştirecek olan da ilkeleri ve kurallarıyla demokrasi elbette. CHP ve İyi Parti’nin yanı sıra izleyebildiğim Yeni Yol, Zafer Partisi, DEVA, Saadet, Yeniden Refah ve DEM Parti temsilcileri de bu konuda benzer görüşleri taşıyor ve yaşanan hibrit rejimlere özgü sorunların çözümünde de benzer yaklaşımları paylaşıyor. Bu partiler aşağıda özetlemeye çalışacağım demokrasi paketi önerisi konusunda ortaklaşabilirler mi bilemem ama bunun demokratların ortak paydası olabileceği düşüncesindeyim.

Anayasa değişikliklerinin gerçekleştirilebilmesi için bugünkü muhalefet partilerinin bir sonraki genel seçimlerde TBMM’nin beşte üç çoğunluğuna, başka bir deyişle, birlikte 360 sandalyeye ulaşmaları şart elbette. Bu eşiğe ulaşabilirler mi bilemem ama bir muhalif adayın Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda, -ki bu ikinci turda çok daha mümkün- yürütmenin yargıya benzeri bir müdahalesinin başlarına gelme olasılığını bertaraf etmek için Cumhur İttifakı’nı oluşturan milletvekillerinin de demokrasi paketine destek vermesi beklenebilir. Keşke milletvekilleri bu konuda iktidar-muhalefet ayrımı olmaksızın bugün yaşanan sorunların önüne geçecek adımları şimdiden atabilse ve aşağıdaki zorunlu anayasa değişiklikleri önerileri bir sonraki yasama dönemine kalmasaydı.

Zorunlu anayasa değişiklikleri

Bugün yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının sağlanması için öncelikli konu, yukarıda altını çizdiğim gibi, Anayasa’nın 159. maddesinde değişiklik yapılmak suretiyle Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın HSK’nın doğal üyeliğinden çıkarılması. Bu zorunlu bir değişiklik. İvedilik taşımasa da AİHM’in üzerinde çok durduğu ilintili bir başka konu daha var: o da HSK’nın Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu olarak ikiye ayrılması ve üyelerinin bir kısmının doğrudan yargı organları, bir kısmının Meclis’te nitelikli çoğunlukla (3/5) seçilmesi. Erkler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının tam olarak sağlanabilmesi için ayrıca Anayasa Mahkemesi üye seçiminde de yürütmenin ağırlığının azaltılması, akademik ve baro kökenli üyelerin sayısının arttırılması gerekiyor.  

Anayasa Mahkemesiyle ilgili 148. maddeye ayrıca anayasaya uymama sorununun büyük ölçüde çözümü için aldığı kararları takip ve icra denetimi fıkrası eklenerek mahkemenin etkinliğinin arttırılması da şart. Örneğin “AYM, verdiği ihlal veya iptal kararlarının uygulanıp uygulanmadığını resen veya başvuru üzerine denetler. Kararın gereğini yerine getirmeyen merciler hakkında anayasal yaptırımların uygulanmasına karar verir. Bu kararlar kesin olup, ilgili tüm devlet organlarını ve kişileri bağlar” gibi. Bu maddeye ilave olarak Anayasa’nın herkesi bağladığına ilişkin 11. maddesine de şöyle bir fıkra eklenmesinde yarar var: “ Anayasa hükümlerini kasten uygulamayan veya yerine getirilmesini engelleyen kamu görevlilerinin bu fiilleri, görev suçları kapsamında hiçbir bağışıklık veya izin şartına tabi olmaksızın doğrudan soruşturulur. AYM’nin ihlal kararlarının gereğini süresi içinde ve tam olarak yerine getirmeyenlerin görevi, başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer."

Bugün uygulanmayan anayasa maddeleri ve AYM kararları sorunu bu şekilde ortadan kalkar ama bir başka sorunumuzun daha olduğu görülüyor. O da uygulanmayan AİHM kararları. Bu sorunu kökünden çözmek için Anayasa’nın 90. maddesinde de değişiklik yapılmasında yarar var. Bu maddeye iki fıkra eklenebilir.  Birincisi, AİHM kararlarının bağlayıcılığı ve icra denetimi: “ AİHM tarafından verilen ihlal kararları, kesinleştiği tarihten itibaren hiçbir merciin onayı veya yorumu gerekmeden doğrudan uygulanır. “ İkincisi uygulamanın gecikmemesi açısından şu içerikte bir fıkra: “Kamu makamları ve mahkemeler, ihlal kararının gereğini en geç otuz gün içinde yerine getirmekle yükümlüdür. Kararların uygulanmamasından doğan hukuki, idari ve cezai sorumluluk şahsidir; hiçbir hiyerarşik talimat bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz.”

Bu dönemde yaşanan ve mutlaka giderilmesi gereken bir başka sorun, örneğin 39. kurultayını tamamladığı halde, CHP’nin geçmiş 38. kurultayı ile ilgili devam eden ve kamuoyunda butlan davası olarak bilinen davada olduğu gibi, ilk ve üst derece mahkemelerinin ihtiyati tedbir, yürütmeyi durdurma veya iptal davaları açabilmeleri. Her ne kadar Anayasa’nın YSK (Yüksek Seçim Kurulu) ile ilgili 79. maddesinin 2. fıkrası “YSK’nın kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz” diyorsa da diğer mahkemeler örnekte görüldüğü üzere konuya müdahil olabiliyor. Bu dönemde siyasi rakibini tasfiye amacıyla yürütmenin yargıya müdahalesi olarak algılanan bu sorunu kökünden çözmek için 79. maddesinin ilk cümlesinde YSK’ya “münhasır yetki” tanımak, ardından şöyle bir fıkra eklemek gerekir: “Hiçbir ilk derece veya üst derece mahkemesi, seçim süreci ve sonuçları üzerinde etkili olacak ihtiyati tedbir, yürütmeyi durdurma veya iptal kararı veremez. Seçim hukuku alanına giren konularda genel mahkemelerin yetkisi yoktur."  

Bugün yaşadığımız sorunların bir bölümü de anayasanın temel hak ve özgürlüklerle ilgili bölümündeki sınırlama nedenlerinin AİHM ölçütlerine uygun olmamasından kaynaklanıyor. Bu nedenler üzerinden birçok hakkın kısıtlandığı görülüyor. O bakımdan temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13. maddeden milli güvenlik ve kamu düzeni gibi muğlak gerekçeler ayıklanmalı, somut delil ölçütü getirilmeli ve sınırlama sadece başkalarının temel hak ve özgürlüklerini koruma ve şiddeti önleme amaçlı olmalı ki hakların özü korunabilsin. Bu madde örneğin şöyle yazılabilir: "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, somut delillerle kanıtlanmadıkça uygulanamaz; hürriyetin asıl, sınırlamanın istisna olduğu gerçeğine, ölçülülük ilkesine ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarına aykırı olamaz.".

Aynı mantıktan hareketle, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti başlıklı 26. madde metninden benzeri sınırlamaları içeren 2. fıkranın çıkarılması ve birinci fıkranın da örneğin şu şekilde yazılması AİHM kriterlerine çok daha uygun olur.  "herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir. Resmi makamların veya toplumun bir kesiminin rahatsız edici, aykırı veya sarsıcı bulduğu fikirlerin açıklanması bu hürriyetin koruması altındadır. Bu hürriyetin kullanımı, sadece başkalarının şöhret veya haklarının korunması ya da şiddete doğrudan teşviki önlemek amacıyla ve yargı kararıyla sınırlandırılabilir."

Bugün IBB davası başta olmak üzere özellikle CHP’li belediyelere yönelik olarak yaşanan makul şüphe olmaksızın alınan tutuklu yargılama kararları ve uzun tutukluluk süreleri sorunu, AİHM’in de en çok ihlal kararı verdiği alanlardan biri. Bu sorunu kökünden çözmek için 19. maddede düzenlenen kişi özgürlüğü ve güvenliğiyle ilgili maddeye şöyle bir fıkra mutlaka eklenmeli: “ tutuklama, ancak suç işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin varlığı ve kaçma veya delilleri karartma tehlikesinin başka bir adli kontrol tedbiriyle önlenemeyeceği hallerde başvurulan en son çaredir. Tutukluluk süresince yargılamanın makul sürede bitirilmesi esastır; aksi halde kişi derhal serbest bırakılır."

Demokrasi paketinde yer alabilecek reformlar

Bugün yaşamakta olduğumuz hibrit rejime özgü sorunları gidermek için zorunlu gördüğüm yukarıdaki anayasa değişikliklerine ek olarak, siyasi partilerle ilgili Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti başlıklı 26. maddeye paralel olarak kapsamlı bir değişiklik yapılması da gerekir. Bu kapsamda demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilere daha fazla hareket serbestisi sağlamak ve faaliyetlerini durdurma ya da kapatma koşullarını AİHM kriterlerine uygun olarak sadece “şiddete çağrı” ve “şiddete teşvik ” ölçütlerine bağlı tutmak uygun olur. Bu bağlamda, bir siyasi partinin ancak resmi program veya tüzüğünün açıkça şiddete çağrı yapması, eylemleriyle şiddeti bir siyasal yöntem olarak benimsediğinin ve şiddeti teşvik ettiğinin somut delillerle kanıtlanması ya da bir terör örgütüyle organik, hiyerarşik ve süreklilik arz eden bir bağ içinde olduğunun yargı kararıyla tespiti halinde kapatılabileceğinin anayasal güvence altına alınması gerekir. Demokratlar, 2008’de iktidarda olduğu halde AK Parti’ye kapatma davası açılmasına nasıl karşı çıktılarsa, bugün CHP’ye kapatma davası açılabileceğinin ima edilebiliyor olmasını da elbette kınıyorlar. Bu saçmalığa son vermenin yolu bu maddelerin artık AİHM standardına kavuşturulmasından geçiyor.   

Öte yandan, bu yasama döneminde TBMM’nin doğal nedenlerle eksilen üyeleri için 78. maddede kayıtlı ara seçim zorunluluğundan kaçınıldığı görülüyor. Bunun nedeninin Meclis’in salt çoğunluğuna sahip siyasi partilerin seçim kararını yürürlüğe koymak istememesi olduğu görülüyor. O bakımdan bu maddede değişiklik yapılarak anayasa hükmünün otomatik olarak yürürlüğe girmesinin sağlanması gerekiyor. Anayasalar doğrudan millet iradesiyle yürürlüğe girerler. Bir anayasa hükmünün milletin seçtiği temsilcileri aracılığıyla ihlal edilmesi anayasada yazmıyorsa mümkün olmamalı. Bu bağlamda, nasıl uygulanacağı açıkta kalmış olan 78. maddeye ilk 30 aylık sürenin dolmasının ardından işleyecek şu hükmün konulmasında yarar var: “üyeliklerdeki boşalma, Meclis Başkanlığı tarafından yedi gün içinde YSK’ya bildirilir. YSK, başka bir makamın onayı gerekmeksizin ara seçim sürecini resen başlatır ve yürütür.”

Anayasalar değişmez metinler değildir. İhtiyaçlar doğduğunda ya da millet iradesinin güncellenmesine dayalı geri çağırma hakkı veya asgari gelir hakkı gibi yeni kuşak haklar geliştiğinde pekâlâ revize edilebilmelidir. Anayasamızda ayrıca erkler ayrılığının pekiştirilmesine ve sosyal hakların geliştirilmesine ihtiyaç var. Ayrı bir yazı konusu ama yeni kuşak haklar dahil daha birçok reform dile getirdiğim demokrasi paketinde yer alabilir elbette.  

Gönül isterdi ki iktidar partisinin bu dönemde bir kez daha gündeme getirmiş olduğu yeni anayasa üzerinde çalışabilseydik. Keşke Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez “2. maddesinin” temel unsuru olan laik, demokratik, sosyal hukuk devletini geliştirebilseydik. Ama kamuoyunda bir sonraki seçimleri kazanmak amacıyla siyasi rakibini itibarsızlaştırma çabaları olarak algılanan mevcut anayasanın birçok maddesine aykırı girişimler sürüyor ne yazık ki. Bu girişimlerin demokratlarca kabulü mümkün değil. Demokratlar için hangi siyasi partinin seçim kazanması değil, evrensel ilkeler doğrultusunda, Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olması önemli olan. Çünkü demokratik hukuk devleti, merkezinde halkın olduğu, ilkelere dayalı bir yönetim biçimi. Doğru yapanın iktidarda kaldığı, yanlış yapanın ise önünde sonunda gitmek zorunda olduğu bir sistem. İyi tarafı da bu işte.    

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER