Değişimin eşiğinde: Bir ihtimal daha var
SİYASETBu süreçler değişim zamanları için ve yeni liderlerin/ihtimallerin görünür olabilmesi için soğukkanlı hareket edilerek çözüm süreci denkleminin çözüm kümesi değişkenlerinin yeni katılımcılar ile zenginleştirilmesi ile sistemin en uygun çözümü belirlemesine de katkı sunar.
Siyasal partilerin halkın talepleri dışında da elit uzlaşması kapsamında yapmak istedikleri politik reform tartışmaları çoğunlukla içerik üzerinden yürütülür: Ne değişiyor, hangi düzenleme geliyor, hangi kurum yeniden yapılandırılıyor? Oysa sosyal değişim konulu çalışmalar daha temel bir soruya işaret eder: Bu değişiklikler kimlerin katılımıyla, hangi süreçlerden geçerek, kimlerin yararına, kimler ihmal edilerek ve ne ölçüde toplumsal sahiplenme üreterek hayata geçiriliyor?
Konuyla ilgili literatürün önemli temsilcilerinden Sidney Tarrow, kolektif eylemin yalnızca toplumsal hoşnutsuzluk düzeyiyle değil, siyasal sistemin sunduğu kurumsal açılımlarla da yakından ilişkili olduğunu savunur. Tarrow, kolektif eylemin yalnızca hoşnutsuzluk düzeyiyle değil, siyasal fırsat yapılarıyla da ilişkili olduğunu belirterek, kurumsal açılımların toplumsal taleplerin görünürlük kazanmasında belirleyici rol oynadığını ileri sürer (2011). Bu perspektife göre: kurumsal reform süreçleri, yalnızca yönetsel düzenlemeler üretmekle kalmaz; aynı zamanda kamusal tartışma alanını da genişletir ve daha önce görünür olmayan taleplerin ifade edilmesine de zemin hazırlayabilir. Reformların bu çift yönlü etkisi, sıklıkla vurgulanan bir durumun oluşmasına da işaret eder: Değişim girişimleri uyum sağlayabilir; fakat aynı anda yeni beklentileri de görünür kılabilir. Örneğin demokratikleşmeden bahsedilen bir reform taslağında sadece bir konunun ele alınması demokratik boyutun inandırıcılığını kaybetmesine neden olabilir. Şili’de 1988 referandumu sonrasında yürütülen geçiş reformlarının başlangıçta elit müzakereleri üzerinden şekillenmesi, ilerleyen süreçte anayasal meşruiyetin toplumsallaştırılması yönündeki yeni talepleri gündeme getirmiştir.
Reformların değerlendirilmesi sadece hukuki geçerlilik ya da teknik etkinlik üzerinden değil, esas olarak toplumun çoğunluğunun katılım ve onay düzeyi kapsamında yapılır. Karar alma süreçleri ile kamusal beklentiler arasındaki mesafenin açılması durumunda, sistemin kurumsal işleyişi devam etse dahi, temsil kapasitesine ilişkin tartışmalar gündeme gelebilir. Bu noktada siyasal meşruiyet tartışmaları önem kazanır. Meşruiyet, yalnızca sonuçların etkinliği ile değil, bu sonuçlara nasıl ulaşıldığına ilişkin algılarla da şekillenir. Meşruiyet krizlerinin, sistem performansından ziyade karar alma süreçlerinin toplumsal temsiliyeti ile ilgili olduğunu savunan Jürgen Habermas, modern devletlerde yönetsel rasyonellik ile demokratik katılım arasındaki dengenin bozulmasının siyasal güveni zayıflatabildiğini ifade eder (1975).[1] Katılım kanallarının sınırlı olduğu veya yeterince kapsayıcı bulunmadığı süreçlerde, reformların içeriğinden bağımsız olarak karar alma mekanizmalarının niteliği kamusal tartışmanın merkezine yerleşebilir. Siyasal meşruiyetin yalnızca performansa değil, karar süreçlerine katılım algısına da bağlı olduğu yönündeki bulgular, Scharpf’ın Avrupa yönetişimi üzerine çalışmalarında da vurgulanmaktadır (1999).[2] Scharpf bu durumu: girdi meşruiyeti (input legitimacy) ve çıktı meşruiyeti (output legitimacy) kavramları üzerinden açıklamaktadır.
Buna göre elit uzlaşması ile kısa vadeli gerçekleştirilen reformlar katılım meşruiyeti eksikliği nedeniyle orta ve uzun vadede girdi meşruiyeti üretmekte başarısız olur ve beklenmeyen sonuçlara da neden olabilirler. Scharpf, katılım kanallarının sınırlı algılandığı durumlarda çıktıların etkinliğinin, kararların toplumsal kabulünü tek başına garanti edemediğini savunur (1999). Örneğin İspanya’da 1977 Moncloa Paktı sürecinde gerçekleştirilen elit uzlaşması temelli ekonomik ve anayasal reformlar, kısa vadede istikrar sağlamış; ancak takip eden yıllarda katılım ve temsil tartışmalarının yeniden gündeme gelmesine neden olmuştur.
Modern siyaset sosyolojisinde, bu tür değişimlerin kalıcılığı açısından belirleyici unsur çoğunlukla toplumsal rıza üretimine dayanır. Nitekim Sidney Tarrow (2011)[3]’un vurguladığı üzere, siyasal sistemlerde istikrar yalnızca yönetenlerin kapasitesiyle değil; yönetilenlerin katılım kanallarını meşru görmesiyle mümkün olabilir. Bu bağlamda, siyasal elitler arasında gerçekleştirilen anlaşmaların veya kurumsal reform paketlerinin, geniş halk kesimlerinde karşılık bulmadığı durumlarda, ortaya çıkan tablo kurumsal değişim ile toplumsal meşruiyet arasında bir aşınma/açıklık oluşabilir. Kamuoyu araştırmalarına göre anılan dönemlerde rıza açığının arttığı gözlemlenebilir ve yeni siyasal alanın sınırlandırıldığı bu dönemlerde yeni aktörlerin sahneye çıkmasını mümkün kılan bir dinamik de oluşur. Siyasal sistemin biçimsel olarak yeniden yapılandırıldığı; ancak bu yeniden yapılandırmanın kamusal alanda yeterince içselleştirilmediği durumlarda, siyaset alanı paradoksal biçimde daha da rekabetçi hale gelir.
Diğer husus ise, bu tür temsil tartışmalarının mevcut siyasal aktörlerin konumunu yeniden değerlendirmeye açabilmesidir. Reform süreçlerinin belirli aktörlerle özdeşleşmesi durumunda, alternatif siyasal söylemler kamusal alanda daha fazla görünürlük kazanabilir. Bu durum, yeni liderlik iddialarının ortaya çıkmasına imkân sağlar. Bu tarz reform süreçlerinde kararsız ve/veya hiçbir mevcut siyasi partiye oy vermeyenlerin sayılarının artış eğilimi gösterdiği yönünde bulgular bulunmaktadır. Siyasal sistemlerin sürdürülebilirliği konusunda David Easton’ın sistem teorisi yaklaşımı da, yönetilenlerin destek düzeyindeki azalışın kurumsal istikrar üzerinde uzun vadeli baskı oluşturabileceğine işaret etmektedir (1965).[4]
Siyasal sistemlerde dönüşümün sürdürülebilirliği, şeffaflığı da gerektirir. 1. Dünya Savaşında yapılan Avrupalı devletler tarafından yapılan gizli anlaşmalara yönelik bir tepki olarak dönemin ABD Başkanı Wilson’un 14 maddelik tavsiyeleri içinde gizli anlaşmalara son verilmesi hususu da önemli bir konu olarak yer almıştır.
Sonuç olarak bu tarz alt yapı ve üst yapı arasında açıklık ve uyumsuz olan dönemlerde: mevcut siyasal partiler (iktidar ve muhalefet), elit koalisyonun ortakları olarak algılanıp geçiş süreci öncesi ile kıyaslandığında toplumsal desteklerini kaybedebilirler. Dolayısıyla, anayasal veya kurumsal değişiklikler yalnızca teknik düzenlemeler olarak değil; aynı zamanda siyasal temsil alanını yeniden şekillendiren süreçler olarak da değerlendirilebilir. Bu süreçler değişim zamanları için ve yeni liderlerin/ihtimallerin görünür olabilmesi için soğukkanlı hareket edilerek çözüm süreci denkleminin çözüm kümesi değişkenlerinin yeni katılımcılar ile zenginleştirilmesi ile sistemin en uygun çözümü belirlemesine de katkı sunar.
[1] Habermas, J. (1975). Legitimation Crisis. Beacon Press.
[2] Scharpf, F. (1999). Governing in Europe. Oxford.
[3] Tower, S. (2011). Power in Movement. Cambridge.
[4] Easton, D. (1965). A Systems Analysis of Political Life. Wiley.
İlginizi Çekebilir