Bitmeyen Kırmızı Pazartesi
SİYASETYas değil, isyan; acı değil, öfke; umut değil, inat; söylenmek değil, çözümü hep birlikte bulmak yaralarımızı bir nebze olsun sarabilir. Evet, bu düzen değiştirilebilir. Değiştirilmelidir. Kadın cinayetleri bir “trajedi” değil, bir hak ihlalidir. Gerçek bir değişim ise ancak sorumluluklarımızı kabul etmek ve gerekli adımları hep birlikte, kararlılıkla atmakla mümkün olacaktır.
Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanı, herkesin sonucu baştan bildiği ama kimsenin önleyemediği bir cinayeti anlatır. Romanın yarattığı en sarsıcı etki, şiddetin kendisinden çok, önlenebilir olmasına rağmen önlenmemiş olmasıdır. Bugün Türkiye’de kadın cinayetlerine baktığımızda, bu anlatı edebî bir metafor olmaktan çoktan çıktı; sosyal ve hukuki bir gerçekliğe dönüştü.
“Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı” diye başlar Kırmızı Pazartesi. Peki, bu ülkede her gün kaç kadın o gün öldürüleceğini bilerek uyanıyor?
8 Mart’lar bu nedenle bir kutlama günü değil. Devletin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün ve önleyici mekanizmaların hayatı öneminin altını çizen bir tarih. Çünkü kadınlar öngörülebilir risklere, açık tehditlere ve çoğu zaman resmî başvurulara rağmen öldürülüyor.
Koruma talep etmiş, şikâyette bulunmuş, kendilerini tehdit edenler hakkında uzaklaştırma ya da tedbir kararı aldırmış kadınların yaşamlarını yitirmesi alelade birer adli vaka olarak ele alınamaz. Bu durum, önleyici mekanizmaların işlememesi ile açıklanabilir ve bu bakımdan da aslında yapısal bir sorundur.
Münferit Değil, Sistematik
Kadın cinayetlerini hâlâ “bireysel öfke”, “kıskançlık”, “aile içi anlaşmazlık” gibi kavramlarla açıklamak, sorunun kendisini perdelemekten, bir şeylerin üstünü örtmekten başka bir işe yaramıyor. Oysa veriler açıkça şunu gösteriyor:
Kadınlar;
ağırlıklı olarak en yakınları tarafından öldürülüyor.
Bu tablo, toplumsal cinsiyet temelli şiddetin bireysel bir eylem değil, kültürel olarak yeniden üretilen bir şiddet rejimi olduğunu ortaya koyuyor. Cezasızlık algısı, iyi hâl ve tahrik indirimleri bu rejimin temel bileşenleri arasında yer alıyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca ceza hukuku meselesi değil; aynı zamanda idare hukuku, insan hakları hukuku ve kamu politikası meselesidir.
Devletin Hukuki Sorumluluğu
Anayasaya göre herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Yaşama hakkı, bütün hakların temelidir. Bu nedenle, şiddete maruz kalma riski bilinen, korunmak için başvurusunu yapmış ve tehdit altında olduğu açıkça görülen kadınların korunamaması kabul edilemez.
Bu noktada sorulması gereken sorular şunlar olabilir:
Hangi mekanizmalar işlemedi?
Kurumlar sorumluluklarını layıkıyla yerine getirdi mi?
Şayet ihmaller varsa hesap soruluyor mu?
8 Mart’ın Hatırlattığı
8 Mart, bu bağlamda sembolik bir gün olmanın ötesinde, bir hesap sorma çağrısıdır. Talep edilen şey soyut bir “duyarlılık” değil; devletin sorumluluğunu yerine getirmesidir.
Bireylerin yaşam hakkını etkin biçimde koruyamayan bir hukuk düzeni, başka hiçbir alanda güven tesis edemez. Ve her kadın cinayeti, yalnızca bir faili değil, yükümlülüklerini sağlamakta yetersiz kalan sistemi de gündeme getirir.
Mutlak Çözüme Ulaşan Ülke Var Mı?
Hayır. Kadına yönelik şiddeti tamamen yok edebilen bir ülke yok. Ancak önemli ölçüde azaltabilenler var. İzlanda, Norveç, İspanya, Kanada gibi bu konuda nispeten ilerleme kaydetmiş ülkelerde öne çıkan eylem adımları şöyle:
1. Siyasi İrade
Toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme Önleyici ve bütüncül hukuk politikaları Kolluk kuvvetlerinin ihmali hâlinde idari ve cezai sorumluluk Medyada cinsiyetçi dil denetimi Kurumsal koordinasyonun güçlendirilmesi Denetim mekanizmalarının şeffaflaştırılması2. Eğitim
Okul öncesi eğitimden başlayarak erken yaşta insan hakları ve eşitlik temelli eğitim Polis teşkilatına, sağlık ve eğitim çalışanlarına özel programlar3. Mağdura etkin ve zamanında koruma :
Şiddet başvurularında standart değil, bireyselleştirilmiş risk analizi Yaygınlaştırılmış ve erken devreye giren elektronik kelepçe uygulaması Kadınlar için ücretsiz hukuki destek, psikolojik destek ve ekonomik güçlenme programları4. Faile yönelik yaptırımlar:
Caydırıcı ceza ve yaptırım İyi hâl ve haksız tahrik indirimine son verilmesi Kadın cinayetlerinin kavramsal olarak tanınması, toplumsal cinsiyet temelli ağırlaştırılmış suç kapsamında değerlendirilmesi Şiddet uygulayan erkekler için zorunlu terapi, izleme, rehabilitasyon programlarıİstanbul Sözleşmesi Yürürlükte Olsaydı Fatma Nur’lar Yaşayabilir Miydi?
4 Mart Çarşamba günü, öğrencisi tarafından öldürülen Fatma Nur Çelik memleketi Konya’da, “Başıma bir şey gelirse intihar demeyin” diyen Fatma Nur Çelik ve 8 yaşındaki kızı Hifa İkra, Ihlamurkuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Türkiye, gene bir cenaze evi.
Her kadın cinayetinde olduğu gibi, akıllara ilk gelenlerden biri; İstanbul Sözleşmesi. Bu sözleşme ülkemizde halen yürürlükte olsaydı yitirdiğimiz bu kadınlar bugün hayatta olabilir miydi?
İstanbul Sözleşmesi sadece bir metin değil, devletin kadına yönelik şiddetle mücadelede kararlılığını net olarak ortaya koyan bir iradeydi.
Uluslararası hukukta şiddetin; kadın erkek eşitsizliğinin ve kadınlara karşı yapılan ayrımcılığın bir sonucu olduğunun vurgulandığı ilk sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesiyle, kadınlara yönelik şiddet karşı elimizde olan en önemli koruyucu kalkanlardan biri de ortadan kalkmış oldu.
Fail daha cesur, mağdur daha yalnız hissetti. Erkek şiddeti yeniden “özel mesele” olarak görülmeye başlandı.
Son Söz
Yas değil, isyan; acı değil, öfke; umut değil, inat; söylenmek değil, çözümü hep birlikte bulmak yaralarımızı bir nebze olsun sarabilir.
Evet, bu düzen değiştirilebilir. Değiştirilmelidir.
Kadın cinayetleri bir “trajedi” değil, bir hak ihlalidir. Gerçek bir değişim ise ancak sorumluluklarımızı kabul etmek ve gerekli adımları hep birlikte, kararlılıkla atmakla mümkün olacaktır.
İlginizi Çekebilir