© Yeni Arayış

Bilimkurguya dair birkaç felsefi söz: Aristoteles, lazerler ve uzay gemileri

Bilimkurgu çağına girmekle türün sonu gelmiyor; aksine bilimkurgu, ilerleme fikrinin trajik yönünü ve insanın bu hız karşısındaki yalnızlığını keşfetmeye yeni başlıyor. Bilimin gözlemle sınırlı kaldığı yerde, bilimkurgu 'arı kovanını karıştıran' bir akılla bilinmeyene form vererek felsefenin ve tekniğin yapamadığı o büyük sentezi gerçekleştiriyor. Bu, sadece geleceğin tahmini değil; insanın kendi yarattığı geleceğe karşı verdiği o görkemli ve haylazca tepkidir.

Bilimkurguya ilişkin duymaya alışık olduğumuz bir söz var; artık bilimkurgu çağına geliyoruz. Bilimsel ve teknik ilerlemeler öyle bir noktaya vardı ki Isaac Asimov’un ya da Robert Heinlein’ın dönemindeki tahminlere yaklaştık; bazılarını yakalayamasak bile büyük bir ilerleme kaydettik.

Benim fikrim ise tam tersi. Bilimkurgu -ilerlemeye karşı olmak zorunda olmasa bile- ilerleme fikrinin trajik yönünü ve insanın burada nerede durduğunu ortaya koyan bir edebiyat türü olduğunu belirtmek gerekir. İsmiyle müsemma; ona bilimkurgu dememizin sebebi türün herhangi bir şekilde bilimsel olanın konusuna yönelik bir kurgu yaratmasıdır.

Zaman makinesinin nasıl yapılacağı anlatılmaz; “bir şekilde” yapılır. Yıldızlararası seyahatin nasıl olduğu biraz bilim, biraz da kurguyla karışık “bir şekilde” anlatılır. Bazen bu dengede terazi daha net bilimsel tasvirlere otururken (Arthur C. Clarke’ın Jupiter’in uydusu Europa’da elmas bulunabileceği yönündeki çıkarımından tutun yine aynı yazarın iletişim uyduları, sapan manevrası gibi bilimsel ilerlemelere ilişkin kurgu romanlarında ileri sürdüğü fikirleri bilime ilham olmuştur) bazen de daha uzay operası gibi türlerde olduğu gibi -belki fizik kurallarını zorlayacak- bilimkurgu eserleri de mevcuttur.

Burada Star Trek’e ayrı bir yer ayırmak gerekir. Ancak bunu başka bir yazıya saklıyorum.

Bilimkurgunun ne olduğundan çok, anlam dünyasına ne kattığı asıl sorumuz. Dolayısıyla bilimkurgunun doldurduğu şey bilimsel ilerlemelerin veya bilimsel savların arasındaki boşluklara yönelik tahminler değildir. Kuantum fiziğini ele alalım. Varsayalım ki bu fiziğin henüz gözlemle ulaşamadığı bir konuda bir bilimkurgu eseri yazılıyor olsun; bir boyut kapısı açabilsin bu eserin kahramanı. Eğer bu hikâye arkı iyi anlatabilirse, kuantum fiziğinde bu konudan ne çıkarsayabileceğimizden daha da önemli bir bilgi verir bize; kâinatın şekilde insan yorumuna yadsınamaz şekilde açık olan kapıları, bilimkurgu vasıtasıyla dimağımıza aktarılır.

Dolayısıyla bu çıkarsamanın fizik açısından muhakkak doğru veya yanlış olmasına gerek yoktur; bilimkurgu bilinmeyen üzerindeki bilme çabasının ironik bir aktarımıdır aynı zamanda. Çünkü öyle bilimkurgular vardır ki, bilinmeyeni bilme çabasının da kimi zaman felaketle sonuçlandığını yine “bilmeye yönelik istidadın” “bilinmeyenin sebebinin ilk bakışta elde edilen bir varsayıma dayalı bir dogmayla kabul edilemeyeceğine” yönelik bilimsel düşünce üzerinden anlatır.

Ancak şu günlerde Aristoteles okuyunca aklıma uzay gemileri, Arap saz semaisi ve lazerler geliyor. Arap Saz Semaisi’nin neden geldiğini başka bir yazıda anlatırım. Belki Üstad’ın müzik konusundaki yazdıklarıdır. Belki de Frig, Lidya ve İon modları üzerinden analizleridir. Çünkü uşşak saz semaisinin makamı da bu modlardan pek uzak değildir. Ancak bunu geçelim.

Biz uzay gemilerine, lazerlere geri dönelim; neden bunu çağrıştırdı? Çünkü Aristoteles’in episthetai yani “bilme” olarak adlandırdığı eylemin analizi söz konusu olan. Aristoteles’e göre bilmek, dış dünyanın nesnel varlığını duyumsamak ancak bu duyumsamanın tümellerle ifadesini ortaya koymak gibi tarif edilebilir.

Aristoteles burada, modern bilimin temelini atacak bir şey yapmıştır. Bu duyumsama, gözlemi gerektirir; gözlem olmaksızın herhangi bir iddia bilimsel olarak doğrulanamaz. Ancak bu yeterli midir? Değildir. Belirli bir sistematik akıl yürütme buna eşlik etmezse olmaz. Bunun yapılabilmesi için ise ontolojik olarak yerleştirilmesi gereken tümel önermeler (yani organonlar, araçlar) gerekir.

Peki konumuzla ilgisi ne? Bu beni düşündürdü. Bilimkurgu, tam da bu sistematik akıl yürütmenin neresinde? Örneğin Star Trek’teki meşhur ışınlanma fikrini ele alalım. Bu “fikir” olarak ilk defa bir kurguyla gündeme geldi ancak ışınlanma bugün insan gibi kompleks varlıklarda olmasa da atom seviyesinde başarılı oldu. Dolayısıyla Aristoteles’in öngördüğü şey yine doğrulandı ancak bilimin kimi zaman “uç” düşünmesi sayesinde mi?

Şunu demek istiyorum; bilimsel önermeler kesinlikle belirli bir akıl yürütme ve gözlem sonucu oluşurlar. Kuşları gözlemlerim, martıyı gözlemlerim, kuşların uçma özelliğinin onların bir hassası (yani ilineği) olmadığını gözlemlediğimde martının da bir kuş olduğu sonucunu doğrularım. Fakat penguenlerin kuş olduğunu açıklamak için daha fazla bilimsel veriye ihtiyacım vardır. Aynı şekilde kuantum fiziği ya da astrofiziğin kompleks konularının temeli her ne kadar basit önermelerden komplekse doğru gidiyorsa da tanımlamayan bir yerde de spekülasyon yapabilirler mi? Kısacası tanımlanamayan üzerine düşünceyi de içeremezler mi?

Burada Aristoteles ne gibi bir cevap verirdi bilemiyorum. Bilim insanına sorduğunuzda, o da haklı olarak henüz tanımlanamayan bir şeyi düşünmekte zarar olmadığını ancak bunu bilimin alanın sokmanın problem olduğunu söyleyecektir. Fakat bilimkurgunun bu konudaki özgürlüğü esas itibarıyla muhteşem bir şeydir. O felsefenin (bilimin içerisinde tanımlanamayanın epistemolojisini kurmayı) ve bilimin yapamadığını (tanımlanamayanın gözlem dışında bilinemeyeceği fikrini) bir araya getirir.

Bu sebeple yapay zekâ var olmadan yıllar önce Harlan Ellison Ağzım yok, Çığlık Atmalıyım gibi dehşetengiz bir eseri yazabilmiştir. Bu sebeple daha modern bilimin esamesi bile yokken Yunan mitolojisinde Talos bir robotun arketipidir. Bu sebeple Asimov, yıldızlararası seyahatte kullanabilecek motorları tasvir etmiştir. Sebepler daha da artırılabilir.  

Ancak bilimkurgusal düşüncenin epistemolojik olarak nerede durduğuna yönelik birkaç söz ettik. Peki sosyolojik, psikolojik ya da kısacası insani olarak nerede duruyor? Aslında buna her iyi bilimkurgu hikayesi bir cevap veriyor. İnsanın durduğu yer nereyse orası. Bir kıyamet sonrası durumda insanın çaresizliğinde, yıldızlara gitmiş bir medeniyetin gururunda, ya da P. K. Dick’in romanında olduğu gibi bir insan gibi klonlanan androidin nasıl hissettiğinde. Kısacası, insan, bilimkurgunun merkezinde yer alan bir figür. Lazerler ve uzay gemileri ise bir arka plan, bir atmosfer.

Yukarıda ifade ettiğim sebeplere ek olarak, bilimkurgunun insanın düşünsel ufkuna katkısı da buradan anlaşılabilir. Hepimiz, yapay zekâyı konuşuyoruz ve aslında bilimkurgunun yıllar önce öngördüğü şekilde yapay zekâya karşı nasıl bir tavır belirliyorsak onu belirliyoruz. Şaşırıyoruz kimi zaman korkuyoruz çünkü ne getireceğini ya da götüreceğini tahmin etmekte zorlanıyoruz. İşte esaslı bir bilimkurgu eserinin mahareti burada ortaya çıkıyor; bu yapay zekâ mefhumunun gelecekte nasıl bir şekil alacağına yönelik tahminden çok, o fikrin insanlardaki intibaının ne olduğunu anlatan bir bilimkurgu daha iyi bir bilimkurgu oluyor.

Bu da benim yıllardır üzerinde düşündüğüm şu enteresan sorunun içeriğini oluşturuyor; insan medeniyetinin oluşumunun temelinde kendine rağmen gelişme fikri mi var? Yani insanın en büyük farkı, gelişimi kendisine rağmen kabul edip kucaklayabilmesi mi oluyor? Kendi kültürünün ürettiği bilimsel bir ürün, o kültürün tüm kabul, inanç ve dogmalarına rağmen kabul ediliyor. Ancak buna rağmen bireysel anlamda her bilimsel ve teknik gelişmeyi kabul edemiyoruz.

Ya da daha doğru tanımlayalım. Her gelişme, önceki kabulleri yıkarken, biz onları terk etmekte zorlanıyoruz. Dolayısıyla yeni olana karşı yabancı kalıyoruz. Bilimkurgunun bu konuyu da düşündüğünü tahmin etmek zor değil. Dune gibi esaslı bir bilimkurgu senaryosu buna güzel bir örnek veriyor; kendi kendine düşünen makinelere (yani YZ) karşı verilen Butleryan cihat savaşının kazanılması. Kısacası her gelişim ve değişim medeniyetin bir dönüm noktası oluyor, ister onun kabulü isterse de külliyen reddi olsun. Ancak bu yine de gelişme nosyonunun Hegel’i hatırlatırcasına tarihin bir koşulu olarak koyup koyamayacağımız sorusuna getiriyor bizi.

Bilimkurgunun faydası da burada oluyor; zamanı ve tarihi bilimle yönlendiremeyen insan onun dışında düşünerek kuralı bozuyor. Burada pratik akıl’dan bahsetmiyorum. Tekere çomak sokan, arı kovanını karıştıran insan aklından bahsediyorum.

İşte bilimkurgu benim için de tam bu haylazlığı tarif ediyor.

 

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER