Annem, Pepuk Kuşu, Alona’da yılbaşı
SİYASETHakkârili koğuş arkadaşım içeri girdi: “Ağabey, ne yapıyorsun?” dedi. “Anneme mektup yazıyorum,” dedim. Moralimin bozuk olduğunu fark etmiş olacak ki, “Her tişt serasti?” (Her şey yolunda mı?) diye sordu. “Evet,” dedim. “Anneye selam söyle,” dedi. Onun öldüğünü bilmeden…
O yıllarda Alona’da —Alona doğduğum köyün adıdır— kar, yılbaşı akşamına kadar mutlaka yağardı. Portakal, fındık ve kestaneden oluşan yeni yılı karşılama yemeğimizi, 1–1,5 metreyi bulan kar yağışı nedeniyle kesilen elektrikler yüzünden gaz lambası eşliğinde yerdik.
Sanki sözleşmiş gibi, yılbaşı akşamı kar çok yağar, elektrikler de mutlaka kesilirdi. Büyük bir merakla TV’ye çıkacağı söylenen Zeki Müren’i; yılbaşı gecelerinin evdeki olmazsa olmazı kanto sanatçısı Nurhan Damcıoğlu’nu, dansözleri biz hiç göremezdik. Tüm çocukluğum olmasa da on yaşıma kadar yılbaşı akşamlarında elektrikler kesik olduğu için hiçbir yılbaşını aydınlıkta geçirmedim.
Bugün Silivri’deki hücremin camını açtığımda saat 21.00’di. Cezaevi kampüsündeki halı sahaları aydınlatan lambaların solgun ışığında, sulu kar Silivri’ye yağıyordu.
Ahır ile dam arası, tek göz odamızda yedi kardeşi büyüten annem; böyle soğuk, fırtınalı ve karlı havalarda camı, perdeyi kapatırken, içinde bulunduğu fakirliği, çaresizliği dert etmeksizin şöyle dua ederdi:
“Allah evi olmayana, gidecek bir yeri olmayana, sokakta kalana, bu havada çalışmak zorunda kalana yardım etsin.”
Sanırım aklımda ondan kaldı bu dua.
“Allah’ım,” dedim içimden, “iyi kötü, sıcak olmasa da çok temiz olmasa da çatısı olan bir yerdeyim; şükür.”
Sonra annemin tüm kalbiyle dua ettiği o insanlar geldi aklıma. Kimlerdi onlar?
Evi olmayanlar…
Gidecek yeri, kimsesi olmayanlar…
Sokakta yaşayan evsizler…
Bir de bu havada çalışmak zorunda kalan emekçiler…
Ben hep simit, piyango bileti satan seyyar satıcıları kastettiğini düşünürdüm. Annemin, kamyon şoförü olan babamı da bu duanın içine kattığını yıllar sonra anladım.
Koğuşta birlikte kaldığım Mardinli İbo bana dönüp,
“Ağabey, bu kar tutmaz,” dedi.
Ben, annemin dua ettiği çatısız insanları düşünerek,
“Umarım,” dedim.
Ama bir yandan da uzun süredir su sorunu yaşayan, iyice boşalan barajların tıka basa dolması ikileminde kaldım.
Yazın taze toplanıp serander’de kurutulan mısırları, uzun saatler suda haşlayınca bizim “koliva” dediğimiz o muhteşem yiyeceği ortaya çıkarırdı annem. Yılbaşı akşamının sonuna kadar saklar, sonra mısır koçanlarını tek tek ayıklar; adeta tavuklara yem verir gibi, yedi kardeşe adilce bölüştürürdü.
Bu taksimi o kadar özenle yapardı ki her birimiz, annemizin bizi daha çok sevdiğini ve bu yüzden mısırı en çok bize verdiğini sanırdık.
Benim adalet duygumun bu dünyadaki en temel kaynağının annem olması boşuna değil. Ona minnettarım. Annem, bir–iki koçan mısırı değil; bir tek fındığın içini bile yedi kardeşe adilce bölebilecek kadar güzel bir insandı. Bana bıraktığı ela gözlerim kadar, bu adalet duygusu için de ona dua ediyorum.
Sulu kar ara ara şiddetini artırıyor, rüzgârın yönüne göre havada dans ediyor; sonra ışığın içinden çıkıp karanlıkta kayboluyordu.
Ben ise Hakkârili koğuş arkadaşımızın demlediği çaydan bir yudum alıp, yeni yeni öğrenmeye başladığım Kürtçeyle —bir Karadenizli aksanıyla—
“Spas dikim,” (teşekkür ederim) diyordum.
Cama yakın olduğu için daha net çeken küçük cep radyom açıktı.
Radyoda, “Ben senin kahrını çekemem gönül” çalıyordu.
Dışarısı çok soğuktu. Hayatımda hiç böyle bir soğukta dışarıda kalıp kalmadığımı düşündüm.
Aklıma annem geldi. O yoksullukta bizi nasıl koruyup kolladığını, bir gün bile aç bırakmadığını hatırlayıp şükrettim.
Hiç sokakta kalmamıştım ama Şirinevler’den Ortaköy Dereboyu’ndaki işyerime giderken üç vasıta değiştirdiğim günleri hatırlıyorum. Aldığım maaş yol ve yemeğe ancak yetiyor, gelmeyen, geciken otobüsler yüzünden çok üşüyordum.
O hâlde eve vardığım zamanlarda annem, saat kaç olursa olsun beni bekler,
“Şimdi sen de çalışıp para kazandığını sanıyorsun değil mi?” diye sorardı.
Bunu bana kıyamadığı için söylediğini biliyorum.
Ama ben mutlaka daha iyi bir iş bulacak, annemin benim için üzülmesine son verecektim. Her salı günü, pazarın son saatlerine denk getirip daha ucuza sebze meyve almasını da bitirecektim.
Benim de o yıllardaki hayalim şuydu:
“Seni yeneceğim İstanbul!”
Koğuşta masamın üzerindeki kartpostala gözüm takıldı. Uzun yıllar merkez medyada gazetecilik yapmış arkadaşımın gönderdiği bir karttı. İstanbul martıları serisinden seçilmişti. Arka yüzünde bana güç veren şu cümle yazıyordu:
“Seni, her şartta kendi renklerini keşfedebilen bir kâşif olarak tanıdım.”
Şermin yazmıştı.
Uzun uzun martılara baktım.
“Eşin ve kızların bize emanet, merak etme,” diyen arkadaşıma gülümsedim.
Rüzgâr yön değiştirmiş, sulu kar cama vuruyordu artık. Koğuşumuz ikinci kattaydı. Göz hizamın biraz üstünde, dikenli tellerle çevrili bir duvar vardı. Buradan anlıyordum ki cezaevinin bir ucundaydım.
Yirmi–yirmi beş metre ileride özgür hayat vardı. Yaşam oradaydı. Özgürlüğe kuş uçuşu on saniyelik mesafedeydim.
Bir önümdeki kartta uçan martıya, bir de demir tellerle çevrili yüksek duvarların ardına baktım.
Cam iyice buğulanmıştı. Sulu kar durmuş gibiydi. Yine martılara baktım. Camı açtım; soğuk havanın içeri girmesine izin verdim. Tel örgülerin üzerinde “pepuk kuşu” hikâyesindeki kuşu hayal ettim.
Annem…
Eşim…
Kızlarım…
Kardeşlerim…
Soğukta dışarıda kalanlar…
Elektriklerin kesik olduğu karlı yılbaşı akşamları…
Annemin verdiği haşlanmış mısırlar…
Baba görmeden geçen uzun yıllar…
Bugün kantinden aldığım A4 çizgili kâğıtlardan iki–üç sayfa ayırdım. Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık dostumun mektubuna cevap yazdım. Açık camdan içeri bu kez sadece soğuk değil, sert bir rüzgâr da doluyordu.
Hakkârili koğuş arkadaşım içeri girdi:
“Ağabey, ne yapıyorsun?” dedi.
“Anneme mektup yazıyorum,” dedim.
Moralimin bozuk olduğunu fark etmiş olacak ki,
“Her tişt serasti?” (Her şey yolunda mı?) diye sordu.
“Evet,” dedim.
“Anneye selam söyle,” dedi.
Onun öldüğünü bilmeden…
Elim hücremin soğuktan buğulanmış camına uzandı. Rahmetli annemin yaptığı gibi camı kapatırken, içimden;
“Allah bu havada çalışmak zorunda kalanlara yardım etsin,” dedim.
Döndüm, uzattığı çayı alıp masaya koydum.
“Aleyküm selam. Ser sere, ser çava,” dedim. Başım gözüm üstüne…
Sulu kar tamamen durmuştu. Rüzgâr yön değiştirmişti. Yüksek duvarların üzerindeki dikenli tellerden süzülen küçük yağmur damlaları, volta attığımız avluya düşüyordu.
Annem…
Eşim…
Kızlarım…
Düşündüm.
Düşündüm.
Yine radyoda annemin çok sevdiği hüzünlü türkülerden biri çalıyor; “Gitti canımın cananı…”
İlginizi Çekebilir