12 Mart 1971 ve aradan geçen 55 yıl
SİYASET1971 yılında 12 Mart ile başlatılan, 10 yıl sonra 12 Eylül 1980 günü demokrasiyi tümüyle tasfiye eden, kanlı darbeler çağı 28 Şubat 1997 günü bir başka muhtıra ile sürdü. Sonunda Türkiye’nin siyasal mimarisi Türk-İslam sentezi çizgisinde yeniden belirlendi.
Geçtiğimiz hafta TRT’nin öğle bülteninde okutulan, muhtıranın 55.Yıl dönümüydü. Demirel Hükumetine devlet radyosu aracılığıyla iletilen metin, Türkiye’de 1960 yılından başlayarak sıradanlaşan, asker-sivil ilişkilerinde yeni bir aşamaydı.
TSK’nın komuta kademesi demokrasiden hoşnut değildi. Dönemin Genel Kurmay Başkanı Tağmaç, bir konuşmasında 1961 yılında halkoyu ile kabul edilen, anayasanın Türkiye’nin sosyo ekonomik yapısına bol geldiğini, söylemişti. Kısaca; “bu kadar demokrasi fazlaydı”.
Tağmaç TSK’nın demokrasi anlayışının sınırlarını çizmişti. 27 Mayıs darbesinin ardından, Türkiye Cumhuriyet tarihi boyunca rastlanmayan bir özgürlük ortamına kavuşmuştu. Yargı bağımsızdı. Kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sistem, çoğulcu demokrasiye evriliyordu. Düşünceyi suç sayan baskıların kalkmasıyla, kültürel yaşam olağanüstü zenginleşiyordu. Uzun yıllar boyunca yasaklanan, kitaplar basılıyor, sinemalarda sansürlenen filmler izleniyor, tiyatrolar daha önce görülmedik sayılara ulaşan yeni seyircileriyle buluşuyorlardı.
TRT’de 12 Mart 1971 günü okutulan muhtıra, 1963 yılında bastırılan bir başka askeri darbe girişiminin ardından 1965 seçimlerinde tek başına iktidara gelen, Demirel hükumetini doğrudan hedef alıyordu. Demirel direnmedi, istifasını Cumhurbaşkanına sundu.
Cumhurbaşkanı Sunay, Cemal Gürsel’in 1966 yılında sağlık nedeniyle ayrılmasının ardından, TBMM’de yapılan oylamayla bu göreve gelmişti. Daha önce genel kurmay başkanıydı. Halk arasında; general rütbeleri sıralanırken, tuğgeneral, tümgeneral, korgeneral, orgeneral ve Cumhurbaşkanı esprileri yapılıyordu.
Silahlı kuvvetlerde 27 Mayıs ile başlayan, “ihtilal” sürecinin yarım kaldığından yakınanlar ve 1968 olayları ile dünyayı sarsan, devrim dalgasından etkilenen genç subaylar da örgütleniyorlardı. Aralarında siviller de vardı.
Eğitim reformu istekleriyle başlayan hareketler, kısa sürede NATO ve ABD karşıtlığına dönüştü. “Tam bağımsızlık” ve ABD karşıtı sloganları kamuoyunda etkili oluyordu. Gençliğin hareketlenmesi, işçi ve kırsalda köylü eylemlerinin artışı, siyasal çizgisini ABD yanlısı tutumuyla belirleyen, Demirel hükumetini ve sermayeyi de tedirgin ediyordu.
Öğrenci gençlik İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerdeki üniversitelerde, 68 rüzgârından etkilenen eylemlere başlamışlardı. Seçim yerine darbe yöntemi ile iktidara gelme eğilimindeki örgütlenmelerin, kitlesel eylemlerde gençlerden yararlanma girişimleri ile Türkiye yeni bir döneme hazırlanıyordu.
Aynı dönemde 1967 yılında başlayan, Arap-İsrail savaşı bir kez daha Mısır ve müttefiklerinin yenilgisiyle sonuçlanırken, üretiminin sınırlanmasıyla petrol fiyatlarının artışı gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini olumsuz etkiledi.
Savaş öncesinde bölgeye yatırım yapan Sovyetler, Arap ülkelerinin yenilgisinin ardından yeni bir model denediler. Suriye ve Filistin Kurtuluş Örgütünü (FKÖ) destekleyerek, varlıklarını sürdürdüler.
1971 yılında 12 Mart ile başlatılan, 10 yıl sonra 12 Eylül 1980 günü demokrasiyi tümüyle tasfiye eden, kanlı darbeler çağı 28 Şubat 1997 günü bir başka muhtıra ile sürdü. Sonunda Türkiye’nin siyasal mimarisi Türk-İslam sentezi çizgisinde yeniden belirlendi.
İlginizi Çekebilir