<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Biraz da ruh halimizden konuşalım…</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/biraz-da-ruh-halimizden-konusalim-13059</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/biraz-da-ruh-halimizden-konusalim-13059</guid>
                <description><![CDATA[Bazen en sağlıklı şey, bilgiye değil dengeye yatırım yapmak. Kendimize küçük boşluklar açmak. Sessiz kalabildiğimiz, zihnimizi dinlendirebildiğimiz anlar yaratmak. Kentleri iyileştirmek sadece daha fazla yeşil alan, daha iyi tasarım ya da doğru planlama ile mümkün değil. Aynı zamanda daha sakin, daha dengeli ve regüle olmuş bireylerle mümkün. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her hafta kentten, mekandan, tasarımdan bahsediyoruz. Kamusal alanları, sokakları, meydanları, yeşili ve kenti iyileştirmenin yollarını arıyoruz. Daha yaşanabilir, daha estetik, daha dengeli şehirlerin peşinden gidiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu hafta, biraz yönümüzü içeri çevirelim istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü ne kadar iyi tasarlanmış olursa olsun bir kent, onu deneyimleyen insanın ruh haliyle anlam kazanıyor. Bir meydanın ferahlığı, bir sokağın davetkarlığı ya da bir parkın huzuru; aslında o an orada bulunan insanın iç dünyasıyla birleştiğinde gerçek karşılığını buluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün sokakta yürürken fark ediyor musunuz? İnsanlar artık daha gergin, sabırsız ve tahammülsüz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trafikte, markette, sırada… En küçük bir temas ya da bir gecikme bile orantısız bir öfkeye dönüşebiliyor. Sanki herkes görünmeyen bir yük taşıyor. Ve o yük, her an bir kıvılcımla dışarı çıkmaya hazır bekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki biz neyi bu kadar içimizde biriktiriyoruz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cevap çok net: farkında olmadan, her gün zihnimizi olumsuzlukla besliyoruz. Günün büyük bir kısmında maruz kaldığımız içeriklere baktığımızda, çoğunlukla krizler, felaketler, çatışmalar ve endişe verici haberler görüyoruz. Üstelik sadece görmekle kalmıyor, onları durmadan kaydırarak tüketiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda hayatımıza giren bir kavram var:&nbsp;doomscrolling.&nbsp;Yani sürekli kötü haberleri, olumsuz gelişmeleri, krizleri takip etme ve bundan kopamama hali.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir noktadan sonra bu sadece “haber almak” olmuyor. Zihin, kendini sürekli bir tehdit altında hissediyor. Ve bu durum, fark etmeden sinir sistemimizi sürekli tetikte tutuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun sonucu ne oluyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahammül azalıyor. Kaygı artıyor. Sabır eşiği düşüyor. Ve en önemlisi, insanlar birbirine daha sert davranmaya başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani aslında mesele sadece bireysel bir alışkanlık değil; yavaş yavaş toplumsal bir ruh haline dönüşüyor. Bugün kentte hissettiğimiz gerginliğin, sokaktaki huzursuzluğun, trafikteki agresyonun arka planında biraz da bu birikmiş zihinsel yük var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki ne yapabiliriz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de çözüm düşündüğümüz kadar zor değil. Her haberi bilmek zorunda değiliz. Her gelişmeye maruz kalmak zorunda değiliz. Zihnimizi neyle beslediğimizi seçme hakkımız var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen en sağlıklı şey, bilgiye değil dengeye yatırım yapmak. Kendimize küçük boşluklar açmak. Sessiz kalabildiğimiz, zihnimizi dinlendirebildiğimiz anlar yaratmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kentleri iyileştirmek sadece daha fazla yeşil alan, daha iyi tasarım ya da doğru planlama ile mümkün değil. Aynı zamanda daha sakin, daha dengeli ve regüle olmuş bireylerle mümkün.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öyleyse bu hafta biraz daha az kaydırıp biraz daha derin nefes almak iyi bir başlangıç olabilir. Ne dersiniz?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/biraz-da-ruh-halimizden-konusalim-1775850613.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Habermas’ın vefatı, Kavala davası ve Gezi konusundaki kafa karışıklığı</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/habermasin-vefati-kavala-davasi-ve-gezi-konusundaki-kafa-karisikligi-13018</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/habermasin-vefati-kavala-davasi-ve-gezi-konusundaki-kafa-karisikligi-13018</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa felsefesinin dev ismi Jürgen Habermas’ın 96 yaşında vefatı, sadece bir düşünürün kaybını değil, onun 'Kamusal Alan' teorisinin güncel siyaset üzerindeki izdüşümlerini de yeniden tartışmaya açtı. Habermas’ın İletişim Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan temel eserinden yola çıkarak; Gezi sürecini bir 'hükümeti devirme girişimi' olarak gören indirgemeci mantık ile onu 'tahakkümsüz bir müşterekler deneyimi' olarak okuyan sivil yaklaşım arasındaki derin uçurumu mercek altına alıyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Geçtiğimiz hafta Avrupa merkezli felsefenin en önemli temsilcilerinden Jürgen Habermas 96 yaşında vefat etti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermas günümüz Avrupa siyaseti, felsefesi ve çağdaşları üzerinde çok önemli bir etkisi olan, ister fikirlerini savunsun, ister karşı çıksın herkesin ciddiye almak zorunda kaldığı önemli bir düşünürdü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermas’ın vefat haberi&nbsp;savaş sonrası döneme damgasını vuran bir çok önemli Avrupalı felsefecilerde olduğu gibi geriye dönük&nbsp;bir çok tartışmayı yeniden başlattı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu olay Osman Kavala’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki davasıyla aynı tarihlere geldi. Habermas’ın kamusal alan kavramı konusunda ilk çalışmaları yapan kişilerden biri olması ve söylediklerinin Gezi (ve bu dava) ile ilgisi nedeniyle benim de aklıma bu konuyu tartışmak geldi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Üstelik de birden çok çağrışımla: Habermas’ın “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü” başlıklı çok ses getiren kitabı Kavala’nın kurucuları arasında olduğu İletişim Yayınları tarafından 96 yılında yayınlanmıştı. İlk baskısı 1962 yılında Almanca yapılan&nbsp;bu eser daha sonra neredeyse bütün dünya dillerine çevrilerek defalarca basılmıştı.&nbsp; Bu temel eser kamusal alan kavr</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">amının ortaya çıkışını analiz eden ve tartışmaları başlatan ilk ve temel bir çalışma olarak kabul görür.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:#222222">[1]</span></a></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kitabı okuma fırsatı bulanlar bir başka nedenin de kamusal alan kavramında Habermas’ın temsil ettiği “Avrupa merkezci” yaklaşımın ister kabul görsün, ister reddedilsin (ve eleştirilsin) Kavala davasındaki görüşleri tartışmak için eşsiz ve önemli bir kılavuz niteliği taşıdığını da iddia edebilirler. Bu kitaba bakıldığında Gezi’nin “bir hükümeti devirme girişimi” mi, yoksa “farklı bir kamusal alanı deneyimi” mi olduğu konusundaki tartışmalarda yaşanan kafa karışıklığının ve Kavala’nın mahkumiyeti konusundaki hukuki değerlendirmelerin bu gözden geçirmeyle çok alakalı olduğu zannedersem anlaşılacaktır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Nihayet şunu da söylemeyi unutmayayım, bu gözden geçirme çabasının sıklıkla “son Avrupalı” olarak anılan Habermas’ın kamusal alanı kavramsallaştırma ve analiz çalışmasının çok daha ötesine geçen bir boyutunun olduğu, siyaset kuramındaki önemli gelişmelere yol açtığı da bir iddia konusu olabilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Örneğin onun otobiyografisi üzerinde çalışan Hamid Dabashi şunları söylüyor: “Bugün elbette Habermas’ı, ondan önce ve sonra gelen diğer tüm Avrupalı filozoflar gibi, büyük bir saygı ve hayranlıkla okumaya devam etmeliyiz; ancak bunu, Avrupalı ve Amerikalı antropologların bizim ahlaki ve kültürel özgüllüklerimize yaklaşımında hiç benimsemediği kadar saygılı, köklü bir antropolojik bakışla yapmalıyız.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:#222222">[2]</span></a>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Kamusal alanın mı yoksa kamusal alan kavramının mı ortaya çıkışı?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermas’ın bu erken çalışmasının Avrupa’da kamusal alanın ortaya çıkışı, dönüşümü üzerine bir tarihselleştirme ve kavramsallaştırma çabası olduğu söylenebilir. Ona göre burjuva kamusal alanı tarihsel olarak 18. yüzyılda özel ilgi alanlarından çıkarak müşterek bir tartışma ve görüş paylaşma mekanları olan kafelerde, salonlarda ortaya çıkar.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu alanlar iktidarlardan bağımsız olarak, eleştirel tartışmaların yürütüldüğü, erişime ve katılıma açık yerlerdir.&nbsp; Bu kavramın tarihselleştirilmesinin ve tanımının yapılmasının Avrupa siyasetindeki güncel tartışmalarla yakın bir ilgisinin olduğunu da tahmin etmek zor değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu açıdan Habermas’ın modern kamusal alanın yapısını çözümlemeye çalışan ilk düşünür olduğu söylenebilir.&nbsp;Habermas’ın kamusal alan kavramı, resmi kamu alanındaki yetki ve donanım sahibi kişilerden, bürokrasiden, kurumsal yapılardan ayrıdır. Onun dikkati çektiği şey burjuva kamusal alanının tamamen sivil alanda, daha çok edebi pratikler etrafında şekillenmesidir. Kafeler, salonlar, edebi sohbet ortamları gibi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Buna karşılık onun sözünü ettiği radikal kırılma noktasını kamusal alanın “tasarlanabilir bir nesne” halini almasıdır. Bu durumda modern demokrasilerde olduğu gibi kamusal alanı tasarlayan aktörler, güçler tartışma konusu halini alır. Kamusal&nbsp;alanın tasarlanabilirliği fikri yeni bir şey değildir. Bütün iktidarlar askeri tekniklerle bir takım mekanları, müşterek alanları tasarlama kabiliyetine sahip olmuşlardır. Bu açıdan modern kamusal alanın kurucu paradoksu olan tasarlanabilirlik meselesi Rönesans’a, Antik Roma ve Yunan’a kadar uzanır. Bu açıdan bakıldığında mimaride, edebi alanda, kültürde milli ideallerle inşa edilen,&nbsp; iktidar güçleriyle bir hizaya getirilen,&nbsp;prototipleştirilen ulus-devletlerin neoklasik resmi kamusal alanı kopyanın kopyasıdır . Savaş sonrası Avrupa'daki demokrasileri inşa eden kurucu fikirlerle, Habermasçı&nbsp;idealin, kamusal alan kavramının bu açıdan örtüştüğü söylenebilir.&nbsp; Başka bir deyişle Nazi Almanyası'nın ya da Stalin Rusyası'ndaki kamusal alan fikrinin tam zıddıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şimdi gelelim Habermas’ın işaret ettiği bu kırılma noktasının bizdeki karşılığına.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Konunun çerçevesinin dışına taşmamak için Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu Habermasçı tipolojik tanıma uygun kamusal alan gelişmelerini, mekanları ve ortamları bir kenara koymayı öneriyorum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Habermas’ın “radikal dönüşüm” dediği şeyin yereldeki karşılığı</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">İstanbul’da modern resmi kamusal alanın ilk örneği&nbsp;Tophane’dedir.&nbsp;Nusretiye Camii, Saat Kulesi ve Pera House’u tasarlayan İngiliz mimara (Smith) yaptırılan protokol karşılama binası ve diğer kamu yapılarının oluşturduğu bütün bu açıdan modernleşme sürecindeki kırılma noktasına işaret ederler. 18. yüzyıldaki sivil alandaki kamusal alanların dışında, farklı tipte, iktidarın temsil sahnesi olan yeni bir kamusal alan ortaya çıkar. Onun devamı olan Dolmabahçe ve Yıldız’daki resmi kamusal alanlar gibi Tophane'deki bu ilk örnek de&nbsp;seküler değildir. Bu yeni mekansal düzen burada yer alan ritüeller, katılım biçimleri daha çok neoklasik, yani yeniden tasarlanan, ya da "icat edilen" iktidar aygıtının ideolojik pratiklerinin temsil sahnesidir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu tarihi kırılma noktasında ortaya çıkan radikal dönüşüm kamusal alanın tasarlanabilirliği fikridir. Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün davetiyle İstanbul'a gelen ve şehri planlama işini üstlenen, Paris'in baş plancısı görevinde olan Henri Prost'un gerçekleştirdiği Gezi (Promönad) projesi ile bu resmi kamusal alan sahilden,&nbsp;yani neoklasik devletin tören hattından daha çok piyasa aktörlerinin yer aldığı, burjuva kamusal alanına, yani yukarı taşınır. Avrupa’dakilere benzer kafelerin, kulüplerin, salonların bulunduğu Grand Rue de Pera’nın nihayetindeki Taksim’e ve Gezi’ye taşındığında Avrupa’daki seküler kamusal alan gene resmi bir ideoloji olarak yeni temsil sahnesine kavuşur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Caminin, dini ritüellerin yerini seküler etkinlikler, Şehir Operası, Cumhuriyet Anıtı, Gezi alır. Bu bir bakıma ilk belediyenin, 6. Daire-i Belediyesi’nin gerçekleştirdiği Tepebaşı Parkı’nın Avrupa'daki benzerleri gibi, merkezi devlet aracılığıyla uygulanmış büyük ölçekli bir örneğidir. Paris’in merkezindeki Trocadero Meydanı gibi. Yenilikler, gösteriler buraya taşınır. Müzik yarışmaları, buz üzerinde dans revüleri, açık hava konserleri burada gerçekleşir, hatta ilk uzay kapsülü bu alanda sergilenir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu da sekülerliğin sivil dinamiklerinin yerini ulus-devletin kurulmasıyla tasarlanabilir bir kamusal alan kavramının aldığını gösterir. Modernlik bu alanda seküler olma iddiasıdır ancak resmi bir program olmasıyla da bir sürekliliğe sahiptir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Nitekim 2. Mahmut’tan günümüze uzanan diğer tasarlanmış resmi kamusal alan kavramı merkezi iktidarına doğru gelişen soylulaştırıcı dinamikler ve siyasal gelişmeler içinde ulus-devletin bu temsil sahnesinde Taksim Camii ve AKM tartışmaları ile bir dip akıntı olmaktan yüzeye&nbsp; çıkar. Süreklilik belirgin olur ve ulus-devlet formatında yeni bir karşıtlığa dönüşür.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermasçı idealler, yani erkten bağımsız bir müzareke alanı yaratılarak oluşturulan kamusal alan kavramı her ikisinde de askıya alınmıştır. Ancak savaş sonrası dış etkiler ister istemez Cumhuriyet'in bu ilk ve en önemli kamusal alanında&nbsp;kültür insanlarını, sanatçıları kapsayacak bir özgürlük havası estirir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ancak bugün de tanık olunduğu gibi piyasa ve hayırseverlik kurumlarına, sermayenin desteklediği sanat müzelerine bırakılan müzakere alanları siyaseten yetersizdir ve kırılgandır.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">En ideal koşullarda, katılımcılar eşitsiz ve ilişkisiz koşullarda yer alırlar. Kimileri kamu imkanlarını kullanan bilişsel donanımlara, sermayelere ve pratiklere sahiptirler, kimileri ise bunlardan mahrum kalmışlardır. Bu nedenle kamusal alanı müzakereye açmak, eşitsizlikleri aşmak için yeterli değildir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">80'ler sonrasındaki gelişmeler, 90’larda geçmişten dersler çıkarmaya çalışan, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bağımsızların “Seretonin Sergileri” gibi istisnalar olsa da.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Gezi ne birincisine, ne de ikincisine bir karşılık</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kavala’nın da içinde bulunduğu, kimi zaman toplantılarına&nbsp;evsahipliği yaptığı Taksim Platformu kamusal alan kavramına bir bakıma bu hafıza eşliğinde yaklaşır. Bu girişim her dönem ortaya çıkan tepeden inmeci Taksim ve Gezi projelerine karşı defalarca iktidarlara yöntemi gözden geçirme, farklı bir şey yapma çağrısı yapar.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Taksim Platformu'nun yaklaşımı Habermasçı kamusal alan kavramının bir versiyonu olarak kabul edilebilir. Ama bir gözden geçirme ile. Çünkü resmi kamusal alanın dışında ya da karşısında değil, iki ayrı hattın kesiştiği, örtüştüğü yerde toplulukları tasarlama ideallerinin yarattıkları krize karşı bir alternatifi ortaya koymaktadır.&nbsp; Zaten Seretonin&nbsp;Sergileri, Şenlikli Galata Direnişi, 96 Habitat 2 Birleşmiş Milletler Zirvesi, 99 Felaketi sonrası sivillerin kamusal işlevleri, koordinasyonu üstlenmesi gibi Kavala’nın da içinde bulunduğu,&nbsp;bir bakıma bağımsızların "mucizeler" yarattıkları bir hafızanın devamıdır. Bir&nbsp;dönüm noktası olan ve 80 Darbesi öncesindeki çatışmacı, iktidar merkezci, seküler olmayan. askıya alma haline bir alternatif oluşturan&nbsp;bir deneyimler birikimidir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu açıdan Taksim Platformu'nun başlattığı etkinlikler hiçbir zaman dışlayıcı değildir, her zaman herkese, her görüşten insanlara, topluluklara açıktır. Gezi de kamusal alanı erke bağımlı tasarımların askıya almadığı, tahakkümsüz bir ortamdır. Katılımcıların açık bir biçimde fikirlerini özgürce ifade ettikleri, kimsenin kimse üzerinde üstünlük kurmadığı ve fikirlerinden ötürü insanların birbirini aşağılamadığı, ötekileştirmediği, erişilebilir bir müşterekler deneyimi ve iletişim ortamıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu yüzden zannedersem bu yenilikçi, demokratik deneyimin izlerinin silinmesi için tekrar neoklasik kamusal alanına dönüştürmek için müdahale edildi ve hiç olmayacak bir kişi, Kavala sanki "tasarlayıcı" olarak tam zıddı olan bir kamusal alan kavramının temsilcisi gibi gösterilmiş oldu. Gezi'de de görüldüğü gibi Habermasçı müzakere alanı hep kırılganlık taşıyor. Örneğin müzakere alanı tasarlayanlarla, böyle bir donanıma sahip olmayan insanlarla inşa edildiğinde ortaya kolayca manipüle edilen, askıya alınabilen bir kamusal alan kavramı çıkıyor. Nitekim Gezi’nin kırılganlığını, iktidarların onu çatışma eksenine taşıyarak imha etmeleri ve Kavala’yı da düşmanlaştırıp hapse atmaları bu sayede gerçekleşti.&nbsp;Kavala’nın başına gelenleri Hrant Dink’in durumuna benzetiyorum. Dink de Kavala gibi hiçbir zaman olmadığı şeyle, karşıtıyla suçlandı ve bilirkişi raporuna rağmen hüküm giydi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sonuç olarak:&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermasçı kamusal alan kavramının 80'ler sonrasındaki yaşanan müşterekler deneyimlerinde gözden geçirilmesinin çok ufuk açıcı bir şey olduğu kesin. Birçok&nbsp;düşünürün vefatı sonrasında fikirlerine katılınmasa bile, yaptığı analizler yarattığı sonuçlar itibarıyla oldukça yararlı bir çaba olduğu konusunda fikir birliği içinde oldukları görülüyor. Bu önemli.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Açıkça söylemek gerekirse Kavala’nın Gezi ile ilgilenmesi ile 1999&nbsp;Deprem felaketinden&nbsp;sonra sivillerin kamusal alanla ilgili mucizevi bir koordinasyon deneyimi üretmesi ya da var gücüyle yardım çalışmalarına katılması ya da 1996’daki Birleşmiş Milletler Zirvesi öncesindeki kapsayıcı ve devletin yerleşim politikaları dönüştürücü sivil toplum çalışmalarına destek vermesi arasında hiçbir fark yok. Kavala bugün de hapiste olmasa eminim ki sivil alandaki çalışmaları ile yaşanan her türlü sorun karşısında elinden gelenleri yapmaya&nbsp;uğraşacaktı.&nbsp; Asıl mesele hala iyileşmenin tasarlanabilir bir kamusal alan fikriyle gerçekleşeceğini iddia edenlerin kamusal alandaki tahakküm biçimleri. Bu noktada tasarlanabilir bir kamusal alan tasavvurların bu yaşadığımız krizi çözmekte başarısız oldukları belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bir de bu davada "Türkiye’nin görüşünü temsil ettiği" söylenen bir kişinin, üstelik akademik bir sorumluluğu bulunan bir hukuk insanının, bu gözden geçirmeyi yapmak yerine neoklasik (yani erke bağımlı diyebileceğimiz) kamusal alan kavramına saplanmasının yarattığı çelişkiye de zannedersem ayrıca değinmek gerekiyor.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black"><span style="color:black">[1]</span></span></a><span style="color:#222222">.</span><u><span style="color:#1155cc"><a href="https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://iletisim.com.tr/kitap/kamusalligin-yapisal-donusumu/7035%3Fsrsltid%3DAfmBOorsuei633SPJJMwg7c7OXtznTExvIfIRb5Er5OXILLs8YbhsvV-&amp;ved=2ahUKEwiwkoyd69iTAxUA87sIHTPrB3wQFnoECAcQAg&amp;usg=AOvVaw35bz5z-6cwLqs4cnFaGZnp" style="color:blue; text-decoration:underline">https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://iletisim.com.tr/kitap/kamusalligin-yapisal-donusumu/7035%3Fsrsltid%3DAfmBOorsuei633SPJJMwg7c7OXtznTExvIfIRb5Er5OXILLs8YbhsvV-&amp;ved=2ahUKEwiwkoyd69iTAxUA87sIHTPrB3wQFnoECAcQAg&amp;usg=AOvVaw35bz5z-6cwLqs4cnFaGZnp</a></span></u></span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black"><span style="color:black">[2]</span></span></a><span style="color:black">.</span><u><span style="color:#1155cc"><a href="https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://terrabayt.com/kultur/jurgen-habermasin-vefatiyla-evrensel-bir-avrupa-felsefesi-yanilsamasi-da-sona-erdi/&amp;ved=2ahUKEwjUisue6tiTAxXXSPEDHYpBGJkQFnoECAgQAg&amp;usg=AOvVaw21HXUqjJI3jK7PKM7M3STJ" style="color:blue; text-decoration:underline">https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://terrabayt.com/kultur/jurgen-habermasin-vefatiyla-evrensel-bir-avrupa-felsefesi-yanilsamasi-da-sona-erdi/&amp;ved=2ahUKEwjUisue6tiTAxXXSPEDHYpBGJkQFnoECAgQAg&amp;usg=AOvVaw21HXUqjJI3jK7PKM7M3STJ</a></span></u></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/habermasin-vefati-kavala-davasi-ve-gezi-konusundaki-kafa-karisikligi-1775481848.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Toprağın hafızası, geleceğin tasarımı: Eylemde peyzaj mimarlığı</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/topragin-hafizasi-gelecegin-tasarimi-eylemde-peyzaj-mimarligi-12994</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/topragin-hafizasi-gelecegin-tasarimi-eylemde-peyzaj-mimarligi-12994</guid>
                <description><![CDATA[Peyzaj artık sadece bir manzara değil, iklim kriziyle mücadelenin en ön safıdır. 'Eylemde Peyzaj Mimarlığı' ilkesiyle, estetik bir dekorasyonun ötesine geçiyor; suyu yöneten, toprağı koruyan ve kentlerimizi doğayla yeniden buluşturan dirençli bir gelecek inşa ediyoruz. Yerelden küresele uzanan bu seferberlikte, her dokunuş bir eylem, her tasarım bir yaşam mirasıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her yıl Nisan ayında kutlanan Dünya Peyzaj Mimarlığı Ayı (WLAM), bu yıl “Eylemde Peyzaj Mimarlığı” temasıyla karşılanıyor. Ülkemizde ise bu küresel çerçeve, odamız tarafından “Ölçekler Arası İklim Eylemi: Yerelden Küresele” başlığı altında ele alınıyor. Bu iki güçlü yaklaşım, aslında aynı gerçeğin altını çiziyor: Artık konuşma değil, harekete geçme zamanı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İklim krizi, doğa tahribatı ve hızlı kentleşme gibi sorunlar artık soyut kavramlar değil; her gün yaşadığımız somut gerçeklikler. Ani sel baskınları, uzun süren kuraklık dönemleri, kontrolsüz yapılaşma ve azalan yeşil alanlar… Tüm bu sorunlar, doğa ile kurduğumuz ilişkinin yeniden tanımlanması gerektiğini açıkça gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam da bu noktada peyzaj mimarlığı devreye giriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peyzaj mimarlığı yalnızca estetik düzenlemelerden ibaret değildir. Aksine; suyu yöneten, toprağı koruyan, iklimle uyumlu yaşam alanları tasarlayan ve kentleri daha dirençli hale getiren bütüncül bir disiplindir. “Eylemde peyzaj mimarlığı” ifadesi, bu disiplinin artık teoriden pratiğe geçmesi gerektiğini vurgular.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir sokakta kullanılan geçirgen zemin, bir parkta oluşturulan gölgelik alan, bir kentte kurulan yeşil altyapı ağı… Bunların her biri küçük gibi görünen ama büyük etkiler yaratan müdahalelerdir. İşte “ölçekler arası iklim eylemi” tam olarak burada anlam kazanır. Yerelde yapılan her doğru uygulama, küresel ölçekte bir iyileşmenin parçası haline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye özelinde baktığımızda ise durum hem kritik hem de umut vericidir. Bir yandan yanlış zemin kullanımları, betonlaşma ve plansız kentleşme nedeniyle doğal döngüler zarar görmekte; diğer yandan artan farkındalık ve yeni nesil yaklaşımlar umut vadetmektedir. Yerel yönetimlerin yeşil altyapıya yönelmesi, doğa temelli çözümlerin daha fazla konuşulması ve peyzaj mimarlığının görünürlüğünün artması, bu dönüşümün başladığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu yeterli değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peyzaj mimarlığının planlama süreçlerinde daha erken yer alması, karar alma mekanizmalarında etkin bir rol üstlenmesi ve bir “tamamlayıcı unsur” değil, “temel bir ihtiyaç” olarak görülmesi gerekiyor. Çünkü bugün yapılan her yanlış uygulama, gelecekte çok daha büyük maliyetler ve geri dönüşü zor kayıplar anlamına geliyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu meslek, yalnızca alan tasarlamıyor yaşam kuruyor. Çocukların güvenle oynayabildiği sokaklar, insanların nefes alabildiği parklar, doğayla temas kurabildiğimiz kamusal alanlar yaratıyor. Bunların her biri bilinçli bir peyzaj yaklaşımının sonucudur. Bu yönüyle peyzaj mimarlığı, estetikten çok daha fazlasıdır; sosyal, ekolojik ve hatta etik bir sorumluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya Peyzaj Mimarlığı Ayı, bu sorumluluğu hatırlamak ve yeniden tanımlamak için önemli bir fırsat sunuyor. Kendimize şu soruyu sormanın tam zamanı: Nasıl bir çevrede yaşamak istiyoruz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Betonun hakim olduğu, doğadan kopuk kentlerde mi; yoksa doğayla uyumlu, dirençli ve sürdürülebilir yaşam alanlarında mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cevap aslında çok net.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peyzaj, sadece gördüğümüz bir manzara değil; yaşadığımız, hissettiğimiz ve geleceğe bıraktığımız bir mirastır. Ve bu miras, ancak eyleme geçtiğimizde anlam kazanır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/topragin-hafizasi-gelecegin-tasarimi-eylemde-peyzaj-mimarligi-1775254028.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çeşme’nin Kanal İstanbul’u, ekonomik çıkmazın yeni perdesi mi?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cesmenin-kanal-istanbulu-ekonomik-cikmazin-yeni-perdesi-mi-12971</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cesmenin-kanal-istanbulu-ekonomik-cikmazin-yeni-perdesi-mi-12971</guid>
                <description><![CDATA[Kasa boşalınca kıyılar masaya sürüldü: Çeşme Projesi bir kalkınma vizyonu değil, kamu maliyesindeki büyük yangını söndürmek için doğanın feda edildiği bir 'günü kurtarma' operasyonudur. Otoyolları ve köprüleri satarak bütçe açığını kapatmaya çalışan bir anlayış, Çeşme’nin eşsiz doğasını kime, ne pahasına pazarlıyor? Ekonomi alarm verirken önceliğimiz gerçekten ekolojik bir yıkım mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2021 ve 2022 yıllarda Bakanlık ve AKP İktidarının Yeni Çeşme Projesi adı altında lanse etmeye çalıştığı talan projesi ile ilgili iki yazı yazmıştım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle iktidar milletvekillerinin projeyi tekrar ısıtış tarzından anlıyoruz ki buradan ekonomik bir gelir elde etme anlayışının ötesinde bir anlayış değişikliği olmadığını bir kez daha görmekteyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye ekonomisi bugün artık tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir tablo sunuyor. Bütçe açığı büyümüş, cari açık kronikleşmiş ve kamu maliyesi alarm verir hale gelmiştir. Öyle ki, iktidar artık günü kurtarabilmek adına ülkenin en değerli varlıklarını satışa çıkarmak zorunda kalmaktadır. Otoyollar, köprüler, stratejik altyapılar… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dün “milli servet” denilen ne varsa bugün finansman kalemi olarak masaya konuluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bir tercih değil; bu, açıkça bir zorunluluk. Daha doğrusu, ekonominin geldiği noktanın itirafı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak asıl sorun burada başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yanda kasayı döndürmek için kamu varlıklarını elden çıkaran bir anlayış, diğer yanda milyarlarca liralık yeni projeleri gündeme taşıyor. Bu çelişkiyi görmemek mümkün değil. Çeşme Turizm Projesi ise bu tablonun en çarpıcı örneği olarak karşımızda duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sormak gerekiyor: Ekonomi bu kadar sıkışmışken, öncelik gerçekten bu mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Türkiye’nin ihtiyacı; kaynaklarını verimli kullanan, önceliklerini doğru belirleyen, gerçek sorunlara odaklanan bir ekonomik akıldır. Ancak görüyoruz ki iktidar, ekonomik gerçeklerle yüzleşmek yerine, kamuoyuna “büyük proje” sunarak algıyı yönetmeye çalışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa mesele sadece ekonomi de değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeşme, Türkiye’nin en değerli doğal ve turistik bölgelerinden biri. Eşsiz kıyıları, doğal dokusu, sınırlı ve hassas ekosistemiyle korunması gereken bir alan. Buna rağmen, bu ölçekte bir projenin; çevre derneklerinin, yerel halkın ve meslek odalarının açık itirazlarına rağmen gündeme getirilmesi, sadece bir planlama hatası değil, aynı zamanda demokratik bir sorundur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü burada sadece bir proje tartışılmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada “kime rağmen, ne pahasına?” sorusu tartışılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerel halkın söz hakkının yok sayıldığı, çevresel etkilerin yeterince şeffaf biçimde tartışılmadığı, eleştirilerin dikkate alınmadığı bir süreç; ne kadar büyük olursa olsun hiçbir projeye meşruiyet kazandırmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası, bu yaklaşım uzun vadede çok daha ağır sonuçlar doğurur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün kısa vadeli finansman ihtiyacıyla alınan kararlar, yarının geri dönülmez çevresel tahribatlarına yol açabilir. Çeşme gibi bir bölgeyi geri dönüşü olmayacak şekilde dönüştürmenin bedeli, sadece bugünün ekonomik hesaplarıyla ölçülemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden meseleye doğru yerden bakmak gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimse yatırım yapılmasına, turizmin gelişmesine kategorik olarak karşı değil. Ancak yatırımın zamanı, yöntemi ve önceliği hayati önem taşır. Ekonominin bu kadar kırılgan olduğu, kamu kaynaklarının bu kadar sınırlı olduğu ve toplumsal uzlaşının bu kadar zayıf olduğu bir dönemde; böylesi büyük ve tartışmalı projeleri hayata geçirmek, rasyonel bir tercih değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, planlama değil; günü kurtarma çabasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de en kritik soru şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün otoyolları, köprüleri satarak bütçe kapatmaya çalışan bir anlayış, yarın Çeşme gibi değerleri nasıl konumlandıracaktır?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte asıl endişe burada yatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bu tablo bize şunu gösteriyor: Türkiye’nin sorunu kaynak eksikliği değil, kaynak yönetimidir. Sorun yatırım yapmak değil, doğru yatırımı doğru zamanda yapamamaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeşme Turizm Projesi, bu haliyle bir kalkınma vizyonunun değil; ekonomik sıkışmışlığın, plansızlığın ve merkeziyetçi anlayışın bir yansımasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve ne yazık ki, bu yaklaşım devam ettiği sürece, bugün Çeşme’de tartıştığımız meseleleri yarın başka şehirlerde, başka doğal alanlarda tartışmaya devam edeceğiz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/cesmenin-kanal-istanbulu-ekonomik-cikmazin-yeni-perdesi-mi-1774958044.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kadıköy Ulucamii yereli askıya alan merkeziyetçi bir ideolojinin simgesi</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kadikoy-ulucamii-yereli-askiya-alan-merkeziyetci-bir-ideolojinin-simgesi-12948</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kadikoy-ulucamii-yereli-askiya-alan-merkeziyetci-bir-ideolojinin-simgesi-12948</guid>
                <description><![CDATA[Kadıköy rıhtımına inşa edilmesi planlanan "Ulucami" projesi, Osmanlı'dan günümüze uzanan "egemenlik simgesi" geleneğinin dijital ve modern bir izdüşümü olarak tartışma yaratıyor. Yazar, Çamlıca Camii’nden sonra Anadolu Yakası’nın ikinci büyük mabedi olması beklenen bu yapıyı, yerel dokuyu askıya alan ve rasyonaliteden uzak merkeziyetçi bir ideolojinin simgesi olarak tanımlıyor. Gümüş yazısında, "görmek için değil, görülmek için" tasarlanan bu devasa yapının Kadıköy’ün tarihi ve sosyal mirasıyla olan çelişkisini masaya yatırıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kadıköy rıhtım bölgesindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin "Kadıköy Açık Otoparkı" İstanbul Valiliği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından&nbsp;”cami&nbsp;alanı” olarak planlanmış (ve projelendirilmiş) ve de geçtiğimiz hafta Kadıköy Kaymakamlığı talimatıyla kullanıma kapatılmış.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bu yapının Çamlıca Camii’nden sonra şehrin Anadolu yakasındaki ikinci ”ulucami” olacağı söyleniyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ulucamiler bilindiği gibi egemenliği simgelerler. Ortaçağda suriçi yerleşim alanlarının sosyal ve kültürel merkezini oluştururlar. Çoğu zaman da fetihten sonra şehrin en büyük mabedinin camiye çevrilmesiyle bir tür geçmişle bir süreklilik taşırlar. Ancak sultanlar imparatorluk merkezlerinde kendi adlarına yeni ulucamiler inşa ettirmişlerdir. Klasik dönemlerdeki bu gelenek modernleşme sürecinde değişikliğe uğrar. Cami dışarıdan bakılan, Cuma selamlığının, alaylarının bir tören alanının bir simgesine dönüşür. Bu nedenle boyutları da değişir. Bunun ilk örneği Nusretiye Camii’dir.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">2. Mahmut döneminde yeniçeri ocağının kapatılmasından sonra Suriçi İstanbul’un dışına çıkan ilk saltanat camii Nusretiye’dir. Tophane Avrupa devletlerinin sefirlerinin, yabancı misyonların Akdeniz ve Avrupa ile irtibat kurdukları bölgedir. Padişahın Topkapı Sarayı’ndan karşı tarafa taşınması da Osmanlı İmparatorluğu’ndaki önemli bir kırılma noktasıdır.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bu cami de bu bölgede aynı amaçla inşa ediliyor olabilir.&nbsp;</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bu ”ulucami” projesi şehrin yaşantısını zenginleştiren, tıpkı Kadıköy’deki diğer camiler ve diğer eşsiz mimarlık anıtları gibi değil. Altında otoparkların ve alışveriş merkezlerinin yer aldığı devasa, 20.000 kişilik bir cami. Kadıköy’ün değerli manzarasına (buna mimarlar vista diyorlar) sahip alanına.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Tıpkı Çamlıca’daki gibi görmek için değil, görülmek için elbette.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bu ”ulucami” Kadıköy’ün hiç şüphesiz bir zamanlar İstanbul’un en güzel kıyılarından biri olan Mühürdar sahilindeki bu eşsiz manzaraya sahip olan otoparkının ve gene aynı şekilde İSKİ’nin sözde ”ön arıtma tesisi” olarak adlandırdığı kazuletin yer aldığı dolgu alanına kondurulacakmış.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yıllardır vapurla falan geçerken hep düşünürüm. Otomobillerin deniz manzarasına bu kadar ihtiyaçları var mı? İstanbul’un neredeyse kamuya ait bütün kıyılarının, dolgu alanlarının otopark olarak kullanılmaları, her gün binlerce aracın denizi seyretmeleri ne anlama geliyor?</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Nitekim bunun cevabını merak eden birileri de tıpkı benim gibi bu soruyu sormuş olmalı. Yalnızca sormakla da kalmadıkları belli oluyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ama ne de olsa bu bölge çok değerli. Öyle Osmanlı döneminden kalan ve Kadıköy’ün tarihi dokusu içinde yer alan mütevazi ama bir mücevher gibi değerli mimarlık eserleri gibi değil.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Meğersem bu projenin geçmişi ta 2008’lere kadar uzanıyormuş. Hatta bu mesele meslek kuruluşu tarafından İdare Mahkemesi’ne taşınmış. Ama herkes gibi benim de haberim Büyükşehir’in otoparkına tahliye kararı gelince oldu. İtirazlara şöyle bir baktım. Büyükşehir ”bölgenin otoparka ihtiyacı var” diye itiraz etmiş. Meslek kuruluşu da bilim adına. Burada böyle bir camiye ihtiyaç yok, burası riskli bir dolgu alanı, ulaşım yükü, siluet… falan, filan.&nbsp;Büyükşehir cami yapılacak alanın bölgedeki otopark ihtiyacının yaklaşık yarısını karşıladığına&nbsp;yurttaşların mağduriyet yaşamasına neden olacağına işaret etmiş.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ancak yetkililerinin gönlü ferah olsun, cami projesinde eskisinin misliyle büyüklükte bir yer altı otoparkı yer alıyor. Üstelik çarşıya kadar yürüyerek gitme-gelmeyi gerektirmeyecek koskocaman bir AVM de. Elbette bütün bunlar aynı zamanda sürekli bir gelir yanında caminin inşaatının finansmanı ve bakımı için fazlasıyla yeterli.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#353535">Dikkatimi çeken şu: Açıklamayı Büyükşehir adına İspark yapmış. Ne de olsa yerinden edilen o. Yani İspark sanki kendisi yetkiliymiş -ve karar vericiymiş- gibi yapıyor.&nbsp;</span>Belli ki asıl mesele otopark ve ticari alanlar. Peki diyeceksiniz, madem şehir yönetimi adına bu otopark bu kadar önemli, planları kim hazırlıyor?</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Siz de benim gibi soracaksınız, değil mi? Mesela şehir yönetimi adına neden kimse yaya akışını baypas eden böyle bir girişimin Kadıköy çarşısının küçük üretim ve ticaret yapısını tehdit edeceğini söyleyemiyor? Öyle değil mi? Peki planlama işlerinden kim sorumlu?</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Hadi Büyükşehir’i bir kenara bırakalım. Kabataş Martı Projesi gibi kentsel tasarım projelerinde, kıyı düzenleme uygulamalarında kamu kurumlarının adını kullanarak danışmanlık hizmeti veren, inşaat panolarına isimlerini yazdıran, bu akla ziyan projelere güya meşruluk kazandırmaya çalışan değerli uzmanlar neden bu deniz yaşamı ile ilgili felaketi kamuoyuna anlatmıyor?&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#353535">Büyükşehir “Kadıköy kıyı bölgesi için yıllarca uğraştık. Bu bölgede önce eski ve korunması gereken bir mimari değer granit kıyı bandını araştırdık. Kıyının deniz canlıları açısından nasıl iyileştirilebileceği üzerine bir takım projeler geliştirdik. Bu alan sürekli inşaat işleri, kaplamalar yapıla yapıla iğdiş edilmiş. Bu nedenle çok boyutlu bir konu olarak ele aldık. Mesela bu amaçla bölgede önce arkeolojik kalıntıları, eski ve korunması gereken bir mimari değer taşıyan düzenlemeleri, kayıkçıların kullandıkları taş merdivenleri, mendireği, kıyı bandının ekosistemini araştırdık. Bu araştırmaların ışık tuttuğu mimari yarışmalar düzenledik, uygulama projeleri hazırlattık. Bu projelerde kıyıyı işgal eden otoparkı yer altına alacağız, bu alanı da yeşil alan olarak geri kazanacağız” falan da demiyor. Kamu imtiyazlarını kullanan yandaş bir şirket gibi yalnızca kıyıyı işgal eden deniz manzaralı otoparkı savunuyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#353535">O zaman da kendi argümanını kendisi çürütüyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Geçtiğimiz günlerde Adalar Müzesi’nde Kentsel Tasarım Kılavuzu üzerine yapılan toplantıda kıyılar üzerine araştırmaları ile tanınan bir uzman, Ali Kılıç yalnızca denizle karanın temas hattının ya da bölgesindeki eğim oranının bile birtakım deniz ve kara canlılarınının gelişmesinde nasıl bir rol oynadığını anlattı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Dalgaların kıyıdaki su hareketlerinin, gelgitlerinin bile canlıların gelişmesinde nasıl bir rol oynadığı biliniyor. Dik deniz kıyıları deniz canlılarının üremesini engelliyor, az eğimli olanlar, ya da doğal olarak binlerce yılda oluşmuş olan kıyı habitatları kademelendirme bölgeleri oluşturarak, tıpkı çok iyi tasarlanmış ve enerji tüketimi gerektirmeyen biyolojik bir arıtma tesisi gibi gelişmiş bir ekosistem oluşturuyor. Şöyle bir gözümüzde canlandırmaya çalışalım: Kalamış koyu, bütün Kadıköy kıyıları gibi deniz canlılarının çok özel bir ekolojiye sahip müstesna alanlarından biriydi. Kıyı bölgesi kırlangıç, gümüş, pisi balığı, kefal, iskorpit, yengeç, midye, deniz atı, yıldızı… gibi burada adını sayamayacağım çoklukta, sayısız deniz canlısının üreme alanıydı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Örneğin Kalamış’ın doldurulması hem insanların denizle yaşadıkları çok yönlü ilişkiyi kopardı, hem de bu ekolojik hazineyi yok etti. O tarihte bir kaç yüz kişi olarak protesto gösterilerin düzenlendi, ama çoğunluk da ”ne iyi, emlak değerleri artacak” diyerek bu dolguyu ve evlerin önünden geçen otoyolu destekledi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayrıca Mühürdar kıyısına güya atıksuları arıtmak için inşa edilen ve korkunç bir kazulet olan tesis faydadan çok zarar verdi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bu kıyıya uyduruk bir atıksu arıtma tesisinin yapılmasına, kıyıların doldurulmasına bugüne kadar belediye yönetiminden ya da bilim çevrelerinden kimsenin karşı çıktığını hatırlamıyorum. Kıyıların hiç bir çevresel etki analizi yapılmadan, hiçbir yaratıcı tasarım fikirleri olmadan doldurulmaları bir yaşam kırımıdır.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kadıköy Ulucamii yereli askıya alan merkeziyetçi bir ideolojinin simgesi.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#353535">Bu girişime direnebilmek için de gerekli olan yereli askıya alan tepeden inmeciliğe karşı çıkmak. Bunun için de belediyeleri demokratikleştirmek, yerel halkın kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmasını sağlamak.</span></span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kadikoy-ulucamii-yereli-askiya-alan-merkeziyetci-bir-ideolojinin-simgesi-1774731921.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kentin görünmeyen sistemi: Peyzaj</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kentin-gorunmeyen-sistemi-peyzaj-12940</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kentin-gorunmeyen-sistemi-peyzaj-12940</guid>
                <description><![CDATA[Bugün kentlerde “yeşil alan” üretimi hızla artıyor. Yeni parklar yapılıyor, refüjler düzenleniyor, kent estetik olarak daha “yeşil” bir görüntü kazanıyor. Ama çoğu zaman kritik bir noktayı gözden kaçırıyoruz: Peyzaj, sadece görünen bir düzenleme değil, işleyen bir sistemdir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<div style="text-align:start">
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kentleri genellikle gördüklerimizle tanımlarız.&nbsp;Binalar, yollar, meydanlar…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Oysa bir kenti asıl belirleyen, çoğu zaman gözle görülmeyendir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bir parkta yürürken hissettiğiniz serinlik,&nbsp;bir ağacın gölgesinde durduğunuzda oluşan o kısa rahatlama, yağmurdan sonra suyun birikmeyip toprağa karışması... Bunların hiçbiri tesadüf değildir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">İşte peyzaj, tam da bu görünmeyen ilişkiler bütünüdür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bugün kentlerde “yeşil alan” üretimi hızla artıyor.&nbsp;Yeni parklar yapılıyor, refüjler düzenleniyor, kent estetik olarak daha “yeşil” bir görüntü kazanıyor. Ama çoğu zaman kritik bir noktayı gözden kaçırıyoruz:&nbsp;</span></span></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Peyzaj, sadece görünen bir düzenleme değil, işleyen bir sistemdir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bir ağacı alıp bir noktaya dikmek yeterli değildir.&nbsp;O ağacın yaşayabileceği bir toprak yapısı oluşturulmadıysa, köklerinin gelişebileceği alan bırakılmadıysa, suya erişimi doğru kurgulanmadıysa, o ağaç aslında orada yaşamaz; sadece yaşıyormuş gibi görünür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Benzer şekilde, geniş çim alanlar çoğu zaman “yeşil” bir başarı göstergesi olarak sunulur.&nbsp;Oysa altındaki toprak sıkışmışsa, su yönetimi doğru yapılmamışsa, iklime uygun türler seçilmemişse, o alan sürdürülebilir değildir. Kısa sürede yıpranır, sararır ve sürekli müdahale ister.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">İşte tam bu noktada şu gerçeği hatırlamak gerekir:&nbsp;Peyzaj bir süs değildir. Peyzaj bir sistemdir.&nbsp;Toprağın nefes aldığı,&nbsp;suyun yönlendirildiği, bitkinin yaşadığı, insanın temas kurduğu bir sistem.&nbsp;Ve bu sistem doğru kurulmadığında,&nbsp;en iyi görünen tasarım bile kısa sürede işlevini kaybeder.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bugün kentlerimizin en büyük ihtiyacı daha fazla “yeşil görünüm” değil,&nbsp;daha doğru kurgulanmış ekolojik altyapıdır. Çünkü iyi tasarlanmış bir peyzaj, sadece estetik bir değer üretmez; aynı zamanda suyu yönetir, ısıyı dengeler, bakım maliyetlerini azaltır ve en önemlisi yaşam kalitesini artırır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bu yüzden bir parkı değerlendirirken sadece ne kadar güzel olduğuna değil,&nbsp;nasıl çalıştığına da bakmak gerekir. Toprak canlı mı? Bitki doğru yerde mi? Su doğru yönlendiriliyor mu?&nbsp;Bu soruların cevabı “evet” ise,&nbsp;orada gerçek bir peyzajdan söz edebiliriz. Aksi halde gördüğümüz şey, doğanın bir temsili olmaktan öteye geçmez.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kentler büyümeye devam ediyor.&nbsp;Ama artık sadece büyümek yetmiyor. Doğru büyümek gerekiyor. Ve bunun yolu, peyzajı bir süs unsuru olarak görmekten vazgeçip, onu kentin temel sistemlerinden biri olarak kabul etmekten geçiyor.</span></span></span></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>

<div><br />
&nbsp;</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kentin-gorunmeyen-sistemi-peysaj-1774646400.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Galata direnişi Dalan’ın şişirilmiş karizmasını nasıl yerle bir etti?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/galata-direnisi-dalanin-sisirilmis-karizmasini-nasil-yerle-bir-etti-12891</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/galata-direnisi-dalanin-sisirilmis-karizmasini-nasil-yerle-bir-etti-12891</guid>
                <description><![CDATA[Galata’daki direniş bağımsız insanlar ile birlikte yerinden edilecek yoksul kitlelerin katılımı ile, uzun süreli karma bir çalışma ile örgütlendi. Ancak yalnızca yerel halk değil, bilişsel alanda önemli bir entelektüel çevreyi harekete geçiren bu grup bu direnişin aynı zamanda İstanbul’a, hatta uluslararası planda geniş bir kamuoyuna mal olmasını sağladı. Otoriter Belediye Başkanı bir anda her yaptığını meşrulaştıran zemini kaybetti. Direniş, kurulan ilişkiler sayesinde ana akım medyada dahi geniş yer buldu. Yapılan eylem onun değersiz bulduğu, yıkmak istediği binaları, yaşayanlarla, çalışanlarla birlikte yeniden canlandırdı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c0c0c">1986-1988 yıllarındaki Tarlabaşı Bulvarı yıkımlarını belgeleyen&nbsp;</span></span><a href="https://archives.saltresearch.org/browse?type=subject&amp;value=Tarlaba%C5%9F%C4%B1+istimlak%C4%B1" style="color:blue; text-decoration:underline" target="_none"><span style="background-color:white"><span style="color:#2dcccd">fotoğraf ve harita koleksiyonu</span></span></a><span style="background-color:white"><span style="color:#0c0c0c">&nbsp; SALT Araştırma Kent, Toplum ve Ekonomi Arşivi’nde çevrimiçi erişime açıldı.</span></span><span style="color:#0c0c0c"> <span style="background-color:white">1986 yılında başlayan Tarlabaşı yıkımları sırasında 300’den fazla tarihi yapı yıkıldı ve bölgenin büyük bir kısmı istimlak edildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c0c0c">Tarlabaşı 1942’de Varlık Vergisi, 1955’te 6-7 Eylül Olayları, 1964 tehciri gibi ve burada yaşayan insanların zorla yerinden edilmeleri ve yaşanan göçler sonrası “çöküntü bölgesi” olarak adlandırılmış ve sürekli odak noktası hâline getirilmişti.</span></span><br />
<span style="color:#0c0c0c"><span style="background-color:white">Koleksiyonda yer alan fotoğraflar, istimlak edilen yapıları belgelerken, haritalar, bulvar projesinin sınırları içine giren ve kamulaştırılan ada ve parsellere dair bilgi sunuyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#0c0c0c">Yeşil Dayanışma adlı topluluk nasıl örgütlendi?</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c0c0c">Bu yıkımların benim gibi insanların hayatında çok özel bir yeri var. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">1980 darbesi sonrası örgütlenme sorununa bir çare arayan muhalif aydınlar, yazarlar tarafından Bilsak adını taşıyan bir yer kurulmuştu. Bu binanın birinci katında “Yeşil Dayanışma” adı altında daha çok mimar-şehir plancısı kişilerden oluşan bir topluluk oluşturmuştuk. Buradaki salon kısa bir süre içinde her kesimden aydınların, muhaliflerin buluştuğu bir mekan olmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c0c0c">Yıkımlara direnmenin yollarını arıyorduk. Bir gün dozerin önüne uzandığımı ve işini engellediğim için dozercinin elindeki demirle kafama vurduğunu ve gözümü Taksim İlkyardım Hastanesi’nde açtığımı hatırlıyorum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önce adı sanı bilinen, saygı duyulan tanınmış hocaları ziyarete gittik. Bir kısmı "bu siyasal konu, bizim elimizden bir şey gelmez" dedi. Bir kısmı da bizi azarladı. “Siz halt etmişsiniz! Başkan bizi dinliyor, yurtdışına bile birlikte gidiyoruz. Orada ona nasıl yapılması gerektiğini gösteriyoruz.” Şaşırmıştık. Anlaşılan belediyeden kapalı ilişkilerle proje işleri alıyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mimarlar Odası Başkanı “boşuna uğraşmayın. Siz kimsiniz? Biz bile durduramadık, konu öncelikle siyasi” dedi. Çaresizdik. Ama öğrenciyken gecekondu bölgelerinde zorlu şartlarda çalışmıştık. Ama "Şehircilik bilimine, hukuka aykırı" diye itiraz etmenin ya da "bu önce siyasi bir konu" demenin karşılığının ne olduğunu, ne anlama geldiğini bir parça biliyorduk. Muhalif gibi gözüküp, kendi kamu yararını temsil eden bir topluluk gibi hareket etmiyorduk. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarlabaşı yıkımları ile birlikte sıra Galata’ya gelmişti. Galata Kulesi'ne uzanan Büyükhendek ile Küçükhendek caddelerini birleştirilecek, aradaki yapı adasını yok edilecekti. Kule bir tarafa yanaşmış olarak ortada kalacaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu caddeler 19. yüzyılda Galata surlarının yıkımı sonrası düzenlemeler sırasında oluşmuştu ve adlarını surların çevresindeki hendeklerden alıyorlardı. Yıkımlar sonrasında ortaya çıkacak görünüm aşağı yukarı şöyle tarif edilebilir: Bir tarafta yıkımlarla elde edilen bir boşluk. Diğer tarafta henüz yıkılmamış binalara yaslanan bir Galata Kulesi… Sanki bir kenara konmuş, başka bir yere yerleştirilmiş gibi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orada yaşayan, çalışan halkla birlikte günlerce, aylarca direndik. Evleri boyadık, temizledik. Şenlikler düzenledik. Bülent Erkmen afişleri hazırladı. O tarihte Galata henüz soylulaşmamıştı. Göçmen yoksul insanlar yaşıyordu, o sırada. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Kızdığında esip gürleyen Dalan nasıl püskürtüldü? </span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gezi olayı gibi bir şey oldu. Binlerce insan akın akın Galata’ya geldi. Şehrin eski endüstriyel merkezini ve şehirsel dokuyu kazıyan, arkasına medyayı, seçkinleri de alan Büyükşehir Belediye Başkanı Dalan Galata’da büyük bir hezimete uğradı. Ne yapacağını şaşırdı. “Ben hocalarıma danıştım. Bizim ecdadımızın eseri değilmiş, yıkabilirsin dediler” gibi abuk şeyler söyleyip durdu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Galata’nın kurtarılışı o tarihte İstanbul’da yaşanan en ilginç olaylardan biriydi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu tarihte gençler içlerinde dönemin tanınmış yazarlarının, sanatçılarının da bulunduğu binlerce kişiyi buraya çekerek günlerce süren etkinlikler düzenlediler. Galata yıkımlarına karşı hakları gasp edilmek istenenlerle birlikte direndiler. Yıkılmak istenen binalar içinde yaşayanlarla birlikte temizlediler, fırçaladılar ve boyadılar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu olay medyada geniş yer buldu. Kızdığında esip gürleyen, hukuksuz yıkımlara itiraz edenlerin binasını bizzat kendi kullandığı dozer ile yıkan ve “yıkarım ve cezam neyse öderim” diyen Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan, bu otoriter kişilik, hiç beklenmedik bir şekilde püskürtüldü. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anlayabildiğim kadarıyla ona büyük bir keyif veriyordu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Seçkinlerin, entelektüel kişilerin kamu yararı kavramını temsil ediyormuş gibi gözüken “koruma”&nbsp; gibi kavramları çiğnemek. Büyük ihtimalle eğitimli ve ayrıcalıklı bir azınlığın kariyer fırsatlarını, elde ettikleri imtiyazları temsil ettiğini düşünüyordu. Ayrıca her deneyimli politikacı gibi "itiraz etmesinler diye onları beslemek gerektiğini" de. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Koruma, Şehircilik bilimi gibi kavramların&nbsp; yerel halkı pek ilgilendirdiği de pek söylenemezdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Dalan basını ve entelejansiyayı kendisine bağladığına gerçekten inanıyordu. Ama ilk yerel seçimleri kaybetti. Seçimleri onun yanında izleyen gazeteciler nasıl bir travma yaşadığını hep anlatırlar. Oysa o kadar şişirilmiş ve seçimleri kazanacağından o kadar da emindi ki. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Resim1(1).jpg" style="height:800px; width:447px" /></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Fotoğraf: Ali Öz - Salt Araştırma</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Galata direnişi Dalan’ın şişirilmiş karizmasını nasıl yerle bir etti?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu direniş seçkinci bir itiraz değildi. Onun şişirilmiş karizmasını sarsan, günlerce süren, muazzam bir topluluğu her gün oraya çeken muazzam bir direnişti… Bu yüzden Galata yıkımlarını bir daha ağzına bile alamadı. Arkasını dönüp kaçtı. Ama artık çok geçti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne kadar yanıldığını seçimlerde anladı. Çevresinde saçaklananlar “kralın çıplak” olduğunu söylemediler. Galata direnişi otoritesini fena halde sarstı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bildiğimiz siyasal mücadeleler ile sonuçları itibarıyla hiç benzemeyen bu sıra dışı olayı bu vesile ile hatırlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. O güne kadar itirazları hiç dikkate almayan, hatta fark ettiğinde üzerine giden, çıkar ilişkileriyle bağladığı medyayı, bilim çevrelerini arkasına alan bu otoriter belediye başkanı nasıl oldu da yenilgiye uğradı? Dalan’ın beklenmediği durum şuydu: İtirazların onun otoriter popülist zihniyetini gıdıklayan dar bir mesleki çevreden geleceğini düşünüyordu. Direnenlerin “ideolojik nedenlerle” karşı çıktıklarını söyleyip durdu. Ama yanıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Galata’daki direniş bağımsız insanlar ile birlikte yerinden edilecek yoksul kitlelerin katılımı ile, uzun süreli karma bir çalışma ile örgütlendi. Ancak yalnızca yerel halk değil, bilişsel alanda önemli bir entelektüel çevreyi harekete geçiren bu grup bu direnişin aynı zamanda İstanbul’a, hatta uluslararası planda geniş bir kamuoyuna mal olmasını sağladı. Otoriter Belediye Başkanı bir anda her yaptığını meşrulaştıran zemini kaybetti. Direniş, kurulan ilişkiler sayesinde ana akım medyada dahi geniş yer buldu. Yapılan eylem onun değersiz bulduğu, yıkmak istediği binaları, yaşayanlarla, çalışanlarla birlikte yeniden canlandırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerel halkın katılımıyla günlerce süren şenlikler düzenlendi. Binaların cumbalarından saz çalanlar, sokakta dans edenler, birlikte binaları temizleme boyama eylemleri ilginç bir görüntü oluşturdu. Binlerce insan Galata’ya akın etti. Bunların içinde tanınmış yazarlar, sanatçılar da bulunuyordu.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Resim1.jpg" style="height:443px; width:454px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Fotoğrafta gördüğünüz 1988 yılında Galata’daki pantografa yaptırdığım Büyükhendek Caddesi’ndeki yapılardaki plaketlerden birinin güncel hali. Sonrasında yaşanan bütün olaylara rağmen bu muazzam direnişin küçük bir tanığı olarak hala yerinde duruyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Şimdi aramızda olmayan Semra Somersan, İhsan Bilgin, Raşit Gökçeli, Arhan Kayar, Hrant Dink gibi o tarihte Galata’yı yıktırmayan, orada günlerce, aylarca yerel halkla birlikte direnen insanların anısına saygıyla…</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/galata-direnisi-dalanin-sisirilmis-karizmasini-nasil-yerle-bir-etti-1774110344.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tophane Çeşmesi’ni gerçekte kim yaktı?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tophane-cesmesini-gercekte-kim-yakti-12840</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tophane-cesmesini-gercekte-kim-yakti-12840</guid>
                <description><![CDATA[Sonuç olarak bu yönetimsellik krizi yalnızca bir siyasal tercih, ya da bürokratik bir mesele değil. "Vakıflar" adı ile geçmiş değerleri çağrıştıran, tarihi bir misyonu varmış gibi gözüken bir devlet kurumu. Ama adıyla tam tezat teşkil edecek şekilde merkezi ve resmi bir yapıya dönüştürülmüş. Bu bölgeyi korumak için bir alan yönetimi planı ve organlaşması ihtiyacı var. Böylesine önemli bir şehir alanı tek tek yapılar olarak kavramak ve yönetmek mümkün değil. Çeşmeyi yakan meczubun yakalandığını, suçlunun kim olduğunu haberlerden öğreniyoruz. Ama asıl bu müstesna mekanın denizle ilişkisi koparan, bütün canlılığını yitirmesine yol açan, şehirle arasına bir otoyol inşa etme cüretini gösteren, bu şehircilik cinayetini işleyen asıl suçluyu ne yazık ki hala bilmiyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Hafta başında medyada Tophane Çeşmesi’nin yakıldığı haberleri basında yer aldı. Çeşmenin yakınlarında geceleyen bir evsiz soğukta ısınmak için ateş yakmış. Kamera kayıtlarında ateşin parladığı saatlerde çeşmenin çevresinde hala yayaların ve yoğun bir trafiğin olduğu gözlemleniyor.<br />
<br />
Yangını çıkaran kişi yakalanmış. İlk vukuatı değilmiş. Tartışmalar böylesine önemli bir anıtın çevresinde neden bir önlem alınmadığı, ya da hemen yakınındaki İstanbul Modern ve Galataport giriş noktasındaki güvenliğin neden müdahale etmediği üzerine odaklandı.<br />
Geçmişteki haberlerde ise çeşmenin su haznelerinin “berduşların yatmaması” için kırılmış olduklarından söz ediliyor.</p>

<p>Tophane şehrin surların dışına çıkan modern anlamdaki ilk resmi kamusal alanıdır. Tophane adını taşıyan bölge modernleşme sürecinde Osmanlı imparatorluğunun başkentinin Akdeniz’le, Avrupa’yla ilişki kurduğu en önemli merkezdi.<br />
<br />
İmparatorluk Tophane Çeşmesi’nden başlayan bu hat üzerinde modern kamusal alan kavramını inşa ediyor, anıtlarıyla tanımlıyor.<br />
Su gibi şehre hayat veren bir değeri döneminin dünyadaki en ilginç mimari özelliklere sahip örnekleriyle kamusal alana taşıyor. Bu açıdan hatta Roma'dan, Floransa'dan ileri olduğu bile söylenebilir.<br />
<br />
Tarihi Yarımada dışında ilk defa bir meydan çeşmesi yapılıyor, mekanın anlamını tanımlayacak şekilde (1732). Tophane Çeşmesi gibi sembolleşen şehirsel ögelerin -bugün zannedildiği gibi- yalnızca su ihtiyacını karşılamak, ya da bulunduğu “mekanı süslemek” gibi işlevler üstlenmedikleri çok belli. Su ve mimarinin ilişkisi onun şehirsel bağlamı hakkında bir fikir veriyor.<br />
<br />
Çeşme de, diğerleri de edilgin varlıklar değil. Onların çok yönlü varlıkları ile bölge anlam kazanıyor ve etkileri günümüze kadar devam ediyor. Burası bir bakıma tarihi bir başlangıç noktası.<br />
<br />
<strong>Tophane meydanı Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk modern kamusal alanıydı</strong><br />
<br />
Tophane elçilik saraylarının denizle bağlantı kurdukları yerdir. İstanbul’daki ilk elçilik sarayı Fransa’nındır ve Tophane’ye uzanan yolun tepesinde yer alır. Fransa ile ilk diplomatik ilişkiler Kanuni Sultan Süleyman zamanında başlamıştır. Geniş bir araziye inşa edilen ve 19. yüzyıla gelinceye kadar defalarca yenilenen aynı zamanda Fransa'nın yurtdışında açtığı ilk elçilik binasıdır. Diğer elçilik sarayları da bunu izlemiştir.<br />
İlk resmi kamusal alanın Tophane’de, elçilik saraylarının denizle irtibat kurdukları noktada gerçekleştirilmesi bir tesadüf değildir. Bu bölge modernleşme sürecinde daha sonraki gelişmeleri de etkilemiştir.<br />
<br />
1852 yılında Abdülmecit Han tarafından aynı tarihlerde İngiltere Elçilik Binası’nı (Pera House) yeniden tasarlayan İngiliz Mimar William James Smith’e Tophane Kasrı’nı yaptırması bu nedenledir. Bu alan gelen yabancı konuklar için bir karşılama mekanıdır.<br />
<br />
İmparatorluğun tarihindeki sur dışına çıkan ilk meydan çeşmesi, Nusretiye Camii, ilk saat kulesi, ilk resmi tören alanı ve Tophane askeri yapıları kadar öncesinde İtalya kökenli Kılıç Ali Paşa’nın Camisi… Bu kıyı bölgesi maddi olarak, bir mimarlık ve şehircilik tarihi müzesi olduğu kadar günümüze kadar uzanan gelişmeleri etkileyen eşsiz bir belge özelliği taşır. Bu bölgede İmparatorluğun modernleşme döneminin önemli askeri yapıları yer alır. Tarihi bir kırılma noktasına işaret eden Nusretiye Camii’nin ve ilk saat kulesinin burada yer almıştır. Bundan sonraki resmi kamusal alanlar, camiler, saraylar bu dizinin devamıdır.<br />
<br />
Tophane meydanı İmparatorluğun Akdeniz ve Avrupa kurduğu ağ ilişkilerini gösteren, ilk modern kamusal alanıdır. Yer seçimi de dediğim gibi tesadüf değildi. Belirttiğim gibi bu bölge elçiliklerin denizle irtibat noktasıydı. Tophane’nin günümüzde yeniden yapılandırılan çevresinde şehrin en önemli sanat kurumları bulunuyor.<br />
<br />
<strong>İstanbul’un Akdeniz ve Avrupa ile ilişki kurduğu bu müstesna mekan şehirden nasıl koparıldı?</strong><br />
<br />
Bu açıdan bakıldığında Tophane Çeşmesi, bugünden bakıldığında -belki de diğerlerinden, hepsinden daha fazla- “olay yaratıcı” bir nesnedir. Onun başlattığı “olay” daha sonra radikal bir takım gelişmeler dizisi olarak kamusal alanda ve tarihte devam eder. Gravürlerde, belgelerde, fotoğraflarda hatta sözlü tanıklıklarda bu çeşmenin çevresinde canlı bir şehir hayatının olduğunun izleri sürülebiliyor.<br />
<br />
Ancak bu “olay” yakın tarihlerde mimarlığa hakim olan ve şehir planlama ve mimarlığın işaretsizleştirici, ilişkisizleştirici ve nesneleştirici bakışıyla kayda geçmez. Kayda geçilmediği gibi silinmeye çalışılır. Şehrin en değerli kıyı şeridi neredeyse bir hapishane duvarı gibi kapatılır. Bu eşi benzeri olmayan kıyı bölgesi ile onun hayat verdiği yerleşim alanları arasından altı şeritli bir otoyol ve raylı sistem hatları geçer.<br />
<br />
Klasik dönem çeşmeleri kendileri bir mimari tasarım içermeyen taşlarla yapılırlar. Oysa bu dizi içinde yapılan bütün çeşme ve sebillerin tıpkı Avrupa’daki gibi Barok ögelerle oluşturulduğunu, yani mermerlerin üretilirken yerine göre tasarlandığını görülüyor.<br />
Yapı ögelerinin temsil teknikleri ile tasarlanması mimarlıkta modernleşmenin izleridir.<br />
Bu da “Batılılaşma” denilen şeyden çok daha geniş bir süre içinde yalnızca biçimlerin değil, mimarlık deneyimlerinin Akdeniz üzerinde dolaştığını gösterir.<br />
Tophane gibi bir yerin anlamını, değerini fark etmeyen, adeta onu tarihten silmeye çalışan, imtiyazlı çıkar zümreleri olarak iktidar erkiyle örtüşen şehircilik ve mimarlık yöntemlerinin şehre nasıl zarar verdiklerini anlamak için yalnızca çeşmelere bakmak yeter. Bu yok edilen eşsiz tarihi eserleri hayal etmek için bir tanesine, parçalanıp hurdalığa atılan ve unutulan 1788 tarihli Silahtar Yahya Çeşmesi’ni örnek verelim. Restorasyon çalışmaları yapılırken bu bölgeden alınıp hurdalığa atılan bu anıtları kimse hatırlamaz.<br />
<br />
Oysa temsil edilenleri kendisine dahil eden ve anlamaya çabalamayan günümüzün şehir planlama anlayışına göre çeşmeler, kuleler, camiler, meydanlar, külliyeler sanki bir ihtiyacı karşılamak için yapılmışlar. Bugün de “ecdad yadigarı” oldukları için varlıklarına tahammül edilmekte -yol genişletme falan gibi gerekçeler olmadığı takdirde- adeta varlıklarına tahammül edilmekte, “restorasyon” adı verilen çalışmalarla itaat altına alınmaktalar.<br />
<br />
Hatta böyle bir yaklaşım “olay yaratan” bu tür şehirsel ögeleri edilginleştirmeye çalışıyor. Meydanları düzenlemek onlara göre yeni yer kaplamaları yapmak, oraya buraya birtakım banklar, aydınlatma elemanları serpiştirmek.<br />
<br />
Buna karşılık onların dışarıda bırakılmış olmaları yoklukları ya da hiçbir etkilerinin olmadığı anlamına gelmiyor. Bu tür mimari yöntemleri kullanan imtiyazlı elitler iktidar güçleriyle kenetlenerek, şehri körleştiriyorlar. Kimse şehrin neden böyle bir sonuca maruz kaldığını anlayamıyor.<br />
<br />
Beyoğlu’nun yalnızca denizle değil, Akdeniz’in bütünü ile ilişki kurduğu bu müstesna mekan, bu eşsiz düğüm noktası bir anda şehrin kollarını, ayaklarını kesen bir otoyolun kenarında kalıyor.<br />
<br />
Ama sıkı durun. Dahası hocalarının danışmanlığını yaptığı projelerle burada iki ayrı otoyol tüneli planlanıyor, tıpkı Sütlüce’de iki semti birbirinden koparan.<br />
Taksim, Eminönü, Beşiktaş gibi meydanlarda uygulamalı müteahhitlik projelerinde görüldüğü gibi.<br />
<br />
Şöyle bir hayal edin: Kilitlenmiş trafikte Galata Rum Okulu”nun önünden bir rampayla 12 metre aşağıya dalıyorsunuz ve Nusretiye Camii’nin önünden tekrar yeryüzüne çıkıyorsunuz. Ama o da ne? Biraz ilerleyince, Molla Çelebi Camii’ne gelmeden bir daha dalıyorsunuz, Dolmabahçe Camii önünden çıkıyorsunuz.<br />
<br />
Aslında belediye bu akla ziyan projelerden vazgeçmedi. Sütlüce’de dolgu alanına yapılanın maliyetini fark edince, Kabataş’taki gibi tam uygulama aşamasında çark etti. Görüldüğü gibi anıtlar korunuyormuş gibi yapılsa da bu bölgenin tarihsel birikimi, hafızası sürekli kazınıyor.<br />
<br />
<strong>Bu eşsiz tarihi bölgeyi, anıtları sahi kim yönetiyor?</strong><br />
<br />
Soru şu: Peki bu eşsiz anıt çeşmeyi de, diğerlerini de, bu tarihi önemi olan bölgeyi de kim yönetiyor?<br />
<br />
Merkezi yönetim Tophane’nin şehirsel varlığını yok etmeye çalışıyor. Beyoğlu ve önemli tarihi alanın denizle ilişkisi koparıyor, yıllarca bir hapishane duvarı gibi kapatıyor.<br />
Yıllarca şehir ekonomisini haraca bağlamak için kullandıktan ve keyfi bir şekilde kapalı tuttuktan sonra özelleştirme ile kendisine gelir elde etmeyi hedefliyor.<br />
<br />
Büyükşehir Belediyesi ve onunla kapalı ilişkiler kuran plancılar, mimarlar ise akla ziyan projeler ile bu eşsiz maddi tarihin izlerinin yok edilmesi için uğraşıyorlar.<br />
Şaşırtıcı ama ortada bu eşsiz bölgeyi sürekli parçalamaya, hafızasını yok etmeye çalışan muazzam bir girişim var.<br />
<br />
Sonuç olarak bu yönetimsellik krizi yalnızca bir siyasal tercih, ya da bürokratik bir mesele değil. "Vakıflar" adı ile geçmiş değerleri çağrıştıran, tarihi bir misyonu varmış gibi gözüken bir devlet kurumu. Ama adıyla tam tezat teşkil edecek şekilde merkezi ve resmi bir yapıya dönüştürülmüş. Bu bölgeyi korumak için bir alan yönetimi planı ve organlaşması ihtiyacı var. Böylesine önemli bir şehir alanı tek tek yapılar olarak kavramak ve yönetmek mümkün değil.<br />
<br />
Çeşmeyi yakan meczubun yakalandığını, suçlunun kim olduğunu haberlerden öğreniyoruz. Ama asıl bu müstesna mekanın denizle ilişkisi koparan, bütün canlılığını yitirmesine yol açan, şehirle arasına bir otoyol inşa etme cüretini gösteren, bu şehircilik cinayetini işleyen asıl suçluyu ne yazık ki hala bilmiyoruz.<br />
<br />
“Meczup” olarak tabir ettikleri kişinin bu ilk vukuatı değil, bunu anladık. Peki ya şehir yönetimi açısından durum farklı mı?</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/tophane-cesmesini-gercekte-kim-yakti-1773502307.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Parklar: Doğayla kurulan ilk bağ</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/parklar-dogayla-kurulan-ilk-bag-12832</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/parklar-dogayla-kurulan-ilk-bag-12832</guid>
                <description><![CDATA[Park tasarımı yalnızca estetik bir mesele değildir. Aynı zamanda geleceğin toplumunu şekillendiren bir eğitim alanıdır. Doğayla temas eden çocuklar daha meraklı, daha yaratıcı ve çevreye karşı daha duyarlı bireyler olarak büyürler. Belki de bu yüzden parkları yeniden düşünmemiz gerekiyor. Daha fazla plastik oyuncak koyarak değil, doğayı çocukların hayatına gerçekten dahil ederek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir şehrin parklarına bakarak o toplumun doğayla kurduğu ilişkiyi anlamak mümkün müdür? Kesinlikle evet! Çünkü parklar yalnızca yeşil alan değil, aynı zamanda insanların doğayla ilk temas ettiği kamusal mekanlardır. Özellikle çocuklar için…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa şehirlerinde son yıllarda park tasarımında dikkat çeken bir yaklaşım var: doğayı taklit eden değil, doğayı gerçekten yaşatan alanlar oluşturmak. Bu parklar çoğu zaman kusursuz çim alanlardan ve standart oyun gruplarından oluşmuyor. Aksine, toprağın hissedildiği, ağaçların gölgesinde oyunların kurulduğu, suyun ve doğal malzemelerin çocukların deneyimine açıldığı alanlar olarak tasarlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin birçok Avrupa parkında çocuklar için hazırlanmış alanlarda plastik oyun grupları yerine kütükler, doğal taşlar, kum alanları ve küçük su kanalları bulunuyor. Çocuklar bu alanlarda yalnızca kaydıraktan kaymıyor; doğayla temas ediyor, keşfediyor ve kendi oyunlarını kuruyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşımın arkasında önemli bir fikir var:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocukların yaratıcılığı hazır oyun sistemlerinden değil, açık uçlu deneyimlerden beslenir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir ağaca tırmanmak, bir taşın üzerinden atlamak ya da suyun yönünü değiştirmek gibi. Bunların her biri çocuğun hayal gücünü, problem çözme becerisini ve doğayla kurduğu bağı güçlendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de ise park tasarımlarında hala daha kontrolcü ve standart bir yaklaşım hakim ne yazık ki… Parklar çoğu zaman güvenlik kaygılarıyla fazla düzenlenmiş, doğallığını kaybetmiş alanlardan oluşuyor. Aynı renklerde plastik oyun grupları, sert zeminler ve doğayla sınırlı temas temel tasarım ilkeleri haline gelmiş durumda.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa çocukların gelişimi açısından en değerli alanlar, biraz düzensiz, biraz keşfe açık ve doğayla iç içe olan mekanlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’da giderek yaygınlaşan “doğa temelli oyun alanları” (nature-based playgrounds) bu anlayışın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu alanlarda çocuklar toprağa dokunuyor, suyla oynuyor, ağaçların arasında koşuyor. Doğa yalnızca izlenen bir manzara değil, deneyimlenen bir yaşam alanı haline geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir peyzaj mimarı olarak şuna inanıyorum. Park tasarımı yalnızca estetik bir mesele değildir. Aynı zamanda geleceğin toplumunu şekillendiren bir eğitim alanıdır. Doğayla temas eden çocuklar daha meraklı, daha yaratıcı ve çevreye karşı daha duyarlı bireyler olarak büyürler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de bu yüzden parkları yeniden düşünmemiz gerekiyor. Daha fazla plastik oyuncak koyarak değil, doğayı çocukların hayatına gerçekten dahil ederek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bir çocuğun toprağa bastığı, bir ağaca dokunduğu ya da bir su birikintisinin etrafında oyun kurduğu an, doğayla kurduğu bağın başlangıcıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağ, gelecekte doğayı koruyacak en güçlü bilinçtir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/parklar-dogayla-kurulan-ilk-bag-1773424643.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beton şehirler mi, nefes alan kentler mi?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/beton-sehirler-mi-nefes-alan-kentler-mi-12776</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/beton-sehirler-mi-nefes-alan-kentler-mi-12776</guid>
                <description><![CDATA[Geleceğin şehirlerini planlarken belki de en önemli şey doğayı şehirlerin dışına itmek değil, şehir hayatının doğal bir parçası haline getirmektir. Çünkü bir şehrin gerçek zenginliği gökdelenlerinde değil, gölgesinde dinlenebileceğiniz ağaçlarında saklıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şehirler büyüyor. Her gün yeni binalar yükseliyor, yollar genişliyor, beton yüzeyler çoğalıyor. Modern şehir hayatı hızla gelişirken doğa yavaş yavaş geri çekiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa bir şehri yaşanabilir kılan şey; nefes alabileceğimiz parklar, gölgesinde dinlenebileceğimiz ağaçlar ve çocukların toprağa dokunabildiği alanlardır. Bazen küçük bir park bile bir mahallede yaşayan insanların günlük hayatında düşündüğümüzden çok daha büyük bir fark yaratabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda şehirler yalnızca büyümekle kalmıyor, aynı zamanda giderek daha sıcak hale geliyor. Uzmanlar bu durumu “kentsel ısı adası etkisi” olarak tanımlıyor. Beton ve asfalt yüzeyler güneşin ısısını emerek şehirlerin sıcaklığını artırıyor. Tam da bu noktada ağaçlar ve yeşil alanlar şehirlerin doğal kliması gibi çalışıyor. Ağaçların gölgesi, bitkilerin yarattığı nem ve doğal yüzeyler şehir sıcaklığını birkaç derece düşürebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yanı sıra yeşil alanların önemi yalnızca sıcaklığı düşürmekle sınırlı değil. Ağaçlar havadaki zararlı partikülleri filtreler, karbonu depolar ve şehirlerin hava kalitesini iyileştirir. Aynı zamanda gürültüyü azaltır, sokakları daha yaşanabilir hale getirir. Çok daha önemlisi, insanların doğayla yeniden bağ kurmasına olanak sağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün birçok araştırma gösteriyor ki doğayla temas eden insanlar kendilerini daha sakin, daha mutlu ve daha dengeli hissediyor. Yoğun şehir hayatının yarattığı stres içinde yeşil alanlar bizlere gerçek bir nefes alanı sunuyor. Bir ağacın altında kitap okumak, parkta yürüyüş yapmak ya da sadece birkaç dakika yeşilin içinde oturmak bile insanın ruh halini değiştirebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocuklar için ise yeşil alanlar çok daha özel bir anlam taşıyor. Toprağa dokunan, bir ağacın altında oynayan, çimlerin üzerinde koşan çocuklar doğayı sadece görerek değil, yaşayarak öğreniyor. Doğayla kurulan bu bağ, onların ileride çevreye daha duyarlı bireyler olmalarının da temelini oluşturuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yazık ki hızlı kentleşme sürecinde çoğu zaman ilk kaybedilen şey yine yeşil alanlar oluyor. Yeni bir bina yapılırken, yollar genişletilirken ya da yeni projeler hayata geçirilirken doğaya ayrılan alanlar giderek azalabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa şehir planlamasında belki de en temel soru şu olmalı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha fazla beton mu, yoksa daha fazla nefes mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaşanabilir şehirler yalnızca altyapılarıyla değil, doğayla kurdukları dengeyle de tanımlanır. Bir park, bir ağaç ya da küçük bir yeşil alan bile bir mahallenin karakterini değiştirebilir. İnsanların bir araya geldiği, yürüdüğü, dinlendiği ve sosyalleştiği bu alanlar şehir kültürünün de önemli parçalarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geleceğin şehirlerini planlarken belki de en önemli şey doğayı şehirlerin dışına itmek değil, şehir hayatının doğal bir parçası haline getirmektir. Çünkü bir şehrin gerçek zenginliği gökdelenlerinde değil, gölgesinde dinlenebileceğiniz ağaçlarında saklıdır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/beton-sehirler-mi-nefes-alan-kentler-mi-1772822122.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TRT’den Tepebaşı Parkı’nı geri istiyoruz!</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trtden-tepebasi-parkini-geri-istiyoruz-12735</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trtden-tepebasi-parkini-geri-istiyoruz-12735</guid>
                <description><![CDATA[İlk modern belediyecilik deneyiminin yaşandığı Beyoğlu’ndaki yoğun yapı dokusunun içinde yoktan var edilen parkın, ağaçlarla dolu yeşil alanın Tepebaşı’nın işgal edilmesi ve beton bir kazulete dönüşmesi başka neyin göstergesi olabilir? Artık bu kadar tuhaflık yeter. Parkımızı geri istiyoruz! Tepebaşı Parkı’nı şehrin kamusal hayatına yeniden kazandırmak için Beyoğlu’nda yaşayan insanlar, sanatçılar, mimarlar yıllarca mücadele verdi. TRT’den Tepebaşı Parkı’nı geri istiyoruz!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul’un ilk belediyesinin, 6. Daire-i Belediyye’nin özenle gerçekleştirdiği Tepebaşı Parkı 80’li yılların sonuna doğru hoyratça yok edildi. Beyoğlu’na, şehre bir asır boyunca hayat veren bu parkın yerinde günümüzde beton bir kazulet olan otopark ve TRT’nin kaçak inşa edilmiş azman depo-stüdyo binası var. İlk modern belediyecilik deneyiminin yaşandığı Beyoğlu’ndaki yoğun yapı dokusunun içinde yoktan var edilen parkın, ağaçlarla dolu yeşil alanın işgal edilmesi ve beton bir kazulete dönüşmesi hiçbir zaman kabul görmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#333333">Kırım Savaşı’ndan sonra İstanbul’da kurulan ilk modern belediye (6. Daire-i Belediyye) </span><span style="color:#050505">19. yüzyılın ikinci yarısında muazzam bir dönüşüme sahne olan Beyoğlu’nun yoğun bitişik nizam bina dokusunun içinde </span></span><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#333333">halkın nefes alabileceği, dinlenebileceği, kültürel etkinliklere katılabileceği müstesna bir park gerçekleştirmek istiyor.</span></span>&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:10pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#333333">Ancak park için Beyoğlu’nda yer bulmak kolay değil. Belediye başkanı Blacque bey akıllı ve deneyimli bir kişi.&nbsp; 1870’te yaşanan büyük yangın sonrasında Beyoğlu yeniden yapılandırılıyor. Kırım Savaşı sırasında Fransız donanma bandosunun konser verdiği İngiliz Elçiliği ile -sonradan şehrin ilk büyük otelinin- Pera Palas’ın inşa edildiği yer arasındaki Haliç manzaralı teras, Tepebaşı seçiliyor. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:10pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#333333">Kasımpaşa’dan buraya doğru uzanan mezarlığın üst kısmına 1871’de Tünel inşaatından çıkan hafriyat toprağı </span><span style="color:#050505">yayılarak geniş bir düzlük alan elde ediliyor. Bu işten </span></span><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#333333">hem belediye gelir elde ediyor, hem de Beyoğlu halkı kazançlı çıkıyor.</span></span><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505"> Haliç manzaralı bu müstesna parkın içinde iki tiyatro, garden bar, daha sonra ilk sinema yer alıyor.</span></span> </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:10pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#333333">Bu sıradan bir park düzenlemesi değil. Eski haritalarda “Jardin Publique” olarak adlandırılan şehir parkı günümüze kadar gelen kurumlarıyla, yıllarca burada gerçekleştirilen etkinliklerle ve yönetim modeliyle belediyenin en başarılı uygulamalarından biri. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:10pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#333333">Hazırlanan park projesinde Mimar Hovsep Aznavur tarafından neoklasik üslupta, Avrupa’daki benzerleri gibi bir tiyatro binası yer alıyor. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:10pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#333333">Bu tiyatro yaklaşık yüz yıllık tarihi boyunca, Darülbedayi, Şehir Tiyatrosu, Dram Tiyatrosu olarak önemli gösterilere ev sahipliği yapıyor. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:10pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#333333">Sonra ne oluyor? Bir yangında hasar gören bu tarihi bina restore edilmek yerine “hocalarıma danıştım, bunlar bizim ecdadımızın eseri değilmiş yıkabilirsin dediler” diyerek buradaki tarihi yapıların imhasını bizzat katılımıyla şereflendiren dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı tarafından yıktırılıyor.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:10pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#333333">Ayrıca arkasındaki depo yapısından yaratıcı bir çabayla ve kısıtlı imkanlarla dönüştürülen Tepebaşı Deneme Sahnesi de 1983’te yok ediliyor. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#333333">Büyükşehir Belediye Başkanı elbette ki bununla da kalmıyor. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">Tarlabaşı’ndaki yıkımlar ile birlikte burada bir otopark ve sergi alanı olmak üzere proje hazırlatıyor. Sivil girişimler bu projeye itiraz ediyorlar ama bugünkü kazulet yapı beton hazır kalıp sistemiyle hızla inşa ediliyor. (Bu arada yandaş inşaat şirketiyle çalışan proje müellifi başkanın akrabası.) Şehrin en güzel </span><span style="color:#333333">parkının yerine tam 70 bin ton beton dökülerek devasa bir otopark yapılıyor. </span></span><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">Sergi alanının işletmesini TÜYAP fuarcılık alıyor. Kitap, teknoloji fuarları, söyleşiler ile bu alan renkleniyor. Ancak bu kuruluşun şehir dışında daha büyük bir alana taşınması ile sergi alanı işlevsizleşiyor. </span></span><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#333333">Tepebaşı meydanını otomobiller işgal ediyor. O da yetmiyor. Projede “tiyatro” yapılacağı söylenen bölüm Büyükşehir Belediyesi’nin borcuna karşılık TRT’ye satılıyor. </span><span style="color:black">Onunla da yetinilmiyor. Bugün TRT deposunun bulunduğu alan yakın tarihlere kadar yeşil alan olarak görünüyor. Daha önceki planlarda “yeşil alan” olarak görülen bu alan bir değişiklik yapılarak “işyeri” sahasına dönüştürülüyor. 1989 yılında TRT izin almadan 113 bin 340 metrekare üzerine oturan bina inşa ediyor. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:black">Şaşıracaksınız ama günümüzde şehrin gözü gibi bakması gereken bu alanın, yani Tepebaşı Parkı’nın yüzde 75'i TRT'nin, yüzde 25'i ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:10pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:black">Günümüzde </span><span style="color:#333333">1880’de belediye tarafından gerçekleştirilen, Beyoğlu’na hayat veren bu müstesna parkın üzerinde bugün beton bir kazulet ve TRT’nin kaçak inşa edilmiş kazulet bir depo-stüdyo binası var. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">Sonra ne oluyor? Şehrin merkezindeki bu değerli meydan ve sergi alanı 10 sene boyunca boş kalıyor, işgal ediliyor. Bunun üzerine çevredeki kültür merkezlerini de yanına alan ve mimarlardan oluşan bir sivil girişim harekete geçiyor. Pera Palas'ta toplantılar düzenliyor. Bu toplantılara kültür kurumları, yabancı kültür misyonları temsilcileri yanında zamanın Beyoğlu Belediye Başkanı Kadir Topbaş da katılıyor. Mimar Mehmet Kütükçüoğlu gönüllü olarak bir “geri kazanım” projesi hazırlıyor. Büyükşehir Belediyesi'ne önerilen model, ilk belediye, 6. Daire-i Belediyye zamanındaki gibi misyon odaklı bir yönetim yapısının oluşturulması. Bu kuruluşlar program geliştirmeye, bütçeye katkıda bulunacaklarını taahhüt ediyorlar. Ancak yönetim özerk olacak. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">Bu yeni organlaşma modeli kültür yönetimi açısından bir ilk oluşturacak. Bu sırada İstanbul’un Kültür Başkenti Adaylığı da gündeme geliyor (2006). </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">Tam bu sırada dünyanın müze yapılarıyla en tanınmış mimarlarından Frank Gehry’yi temsilen önemli bir kişi telefonla arıyor. “Siz ilgileniyormuşsunuz, bu girişimi onaylıyor musunuz” diye soruyor. Ama kimsenin olan bitenden haberi yok. Meğersem Kadir Topbaş ve İnan Kıraç Gehry’den randevu istemişler, ofisinde ziyaret etmek için. Sonra ortaya Gehry’nin meşhur “Tepebaşı Projesi” çıkıyor. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan iki defa “dünyanın en gelişmiş kültür merkezi/konser salonu için temel atıyoruz” diyerek basın toplantısı düzenliyor. Böylece İstanbulluların projeden haberleri oluyor. Söylenenlere göre Kıraç Vakfı tarafından proje için 500 milyon dolar ayrılmış. Bu bütçenin yarısı mimari proje için harcanacak, yarısı da yönetiminin finansmanı için kullanılacakmış. Bu arada devletin istihbarat kuruluşu itiraz edilmesin diyerek “ailenin içinde bölünme olduğunu, bu projeyi desteklemenin iktidarın işine geleceği”ni hazırladığı gizli bir raporla kulaklara fısıldıyor. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">Peki sonra ne oluyor? Proje neden gerçekleştirilemiyor? Üstelik de finansmanı, projesi de hazır olduğu halde? </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">Çok tuhaf değil mi? Beyoğlu’nda bir oteliniz, yatırımınız falan olsa, siz olsanız sormaz mısınız? Tuhaf ama kimse bu soruyu sormuyor.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">Yok efendim “TRT Genel Müdürü oradaki depo ve stüdyolardan oluşan binasını vermeye yanaşmamış ondan dolayı proje gerçekleşmemiş.” Düşünün, iktidarın onayladığı projeye TRT direnecek. Sanki çocuk aldatır gibi. “Vakıf otoparkın gelirine el koyacakmış.” Bunu da parti yöneticisi/otopark işletmecisi söylüyor. Bir gece ansızın talimat geliyor, müteahhitler devreye sokuluyor, kendi ofislerinden masalar, dolaplar, koltuklar taşınarak birkaç günde sergi alanı Büyükşehir’in “planlama ofisi”ne dönüştürülüyor. Şehri planlayan kişiler bu alanı ofis olarak kullanıyorlar ve arabalarını meydana park ediyorlar. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">İşin mizahi boyutu ise şöyle: Bir zamanlar şehirde kurnaz mı kurnaz bir belediye başkanı varmış. Oyun kurmasını iyi bilen. Şehrin planlarının hazırlanması için bir büro kurulmasına karar vermiş. Amacı itiraz edebilecek zevatı buraya toplayıp, onlara şehri planladıklarını hayal ettirecek. Anlaşılan “kim şehircilikten anlamıyor” diye çok kurnazca bir test yapmış. Testin cevabı şuymuş: “Şehrin ilk modern belediyesinin gerçekleştirdiği bu müşterek alanı kim yok etmeyi kabul ederse.” </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:10pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">İşte size kıssadan şehrin en güzel parkının işgalinin acıklı hikayesi.</span><span style="color:#333333"> Onun başına gelenler acaba bizi bir parça düşündürüyor mu?</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">İlk modern belediyecilik deneyiminin yaşandığı Beyoğlu’ndaki yoğun yapı dokusunun içinde yoktan var edilen parkın, ağaçlarla dolu yeşil alanın Tepebaşı’nın işgal edilmesi ve beton bir kazulete dönüşmesi başka neyin göstergesi olabilir? </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">Artık bu kadar tuhaflık yeter. Parkımızı geri istiyoruz! </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">Tepebaşı Parkı’nı şehrin kamusal hayatına yeniden kazandırmak için Beyoğlu’nda yaşayan insanlar, sanatçılar, mimarlar yıllarca mücadele verdi. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:11pt"><span style="background-color:white"><span style="font-size:12.0pt"><span style="color:#050505">TRT’den Tepebaşı Parkı’nı geri istiyoruz!</span></span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 01 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trtden-tepebasi-parkini-geri-istiyoruz-1772355136.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sürdürülebilirlik ve iklim odaklı tasarım</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/surdurulebilirlik-ve-iklim-odakli-tasarim-12731</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/surdurulebilirlik-ve-iklim-odakli-tasarim-12731</guid>
                <description><![CDATA[İklim krizine karşı verilecek en güçlü yanıt, doğayla rekabet eden değil, onunla iş birliği yapan tasarımlar üretmektir. Çünkü sürdürülebilirlik bir seçenek değil; birlikte ve uzun vadeli yaşayabilmenin temel şartıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İklim krizi artık soyut bir gelecek senaryosu değil; kentlerimizin gündelik gerçeği. Artan sıcaklıklar, ani ve yoğun yağışlar, kuraklık periyotları, su stresi ve azalan biyolojik çeşitlilik… Tüm bu kırılganlıklar, mekan üretme biçimlerimizi kökten sorgulamayı gerektiriyor. Bu noktada peyzaj mimarlığı, estetik bir düzenleme pratiği olmaktan çıkarak, ekolojik bir strateji disiplinine dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sürdürülebilirlik bugün yalnızca “yeşil alan miktarını artırmak” anlamına gelmiyor. Asıl mesele, tasarlanan her açık alanın ekosistemle kurduğu ilişkinin niteliği. Yerel ve uyumlu bitki türlerinin kullanımı, suyu tutan ve filtreleyen toprak kurguları, geçirgen yüzeyler, yağmur bahçeleri ve mikro-habitatlar; artık tasarımın tamamlayıcı unsurları değil, merkezinde yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İklim odaklı peyzaj tasarımı, üç temel soruya yanıt arıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1. Bu alan suyu nasıl yönetiyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. Bu alan ısıyı nasıl azaltıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3. Bu alan canlı çeşitliliğine nasıl katkı sağlıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin kurakçıl peyzaj yaklaşımı yalnızca az sulama gerektiren bitkiler seçmek demek&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">değil. Aynı zamanda toprağın su tutma kapasitesini artırmak, gölge stratejileri&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">geliştirmek, sert zemin oranını azaltmak ve bakım maliyetini uzun vadede minimize&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">etmektir. Bu yaklaşım, özellikle Akdeniz kuşağında yer alan kentler için yaşamsal&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">önemdedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada yükselen bir diğer eğilim ise “doğa temelli çözümler”dir. Beton altyapı&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">yatırımları yerine, doğal süreçlerden yararlanan sistemler tercih ediliyor. Yağmur&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">suyunun kanalizasyona yük bindirmeden toprakta süzülmesi, kent içi dere yataklarının&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">yeniden canlandırılması, kıyı bölgelerinde doğal tampon alanların oluşturulması bu&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">yaklaşımın örnekleri arasında yer alıyor ve bu sistemler hem ekonomik hem de uzun&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">vadede daha dirençli çözümler sunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karbon ayak izi de artık peyzaj tasarımının bir parametresi. Kullanılan malzemenin&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">üretim süreci, taşınma mesafesi, bakım gereksinimi ve ömrü hesaplanıyor. Yerel taş, geri&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">dönüştürülmüş malzeme ve düşük bakım isteyen bitki kompozisyonları yalnızca estetik&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">değil, etik bir tercih haline geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu perspektif aynı zamanda tasarımcının rolünü de yeniden tanımlar. Peyzaj mimarı&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">yalnızca alan düzenleyen bir profesyonel değil; kentin ekolojik hafızasını okuyan, veriyi&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">analiz eden ve geleceğe dair senaryolar üreten bir aktördür. Her proje, bulunduğu yerin&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">iklim verileri, hakim rüzgar yönü, toprak yapısı ve mevcut bitki örtüsü dikkate alınarak ele&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">alınmalıdır. Tasarlanan bir park, meydan ya da konut bahçesi; yalnızca bugünün&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ihtiyaçlarını değil, on ya da yirmi yıl sonraki iklim koşullarını da öngörebilmelidir. Bu&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">nedenle iklim odaklı tasarım, kısa vadeli estetik beklentilerin ötesine geçerek uzun vadeli&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">dayanıklılığı merkeze alır. Kent ölçeğinde yeşil altyapı sistemlerinin birbiriyle bağlantılı&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kurgulanması, açık alanlar arasında ekolojik koridorlar oluşturulması ve su döngüsünün&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">bütüncül bir yaklaşımla planlanması; geleceğin sağlıklı ve yaşam kalitesi yüksek kentleri&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">için kritik öneme sahiptir. Tasarım süreci, yalnızca çizim ve uygulama aşamasından&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ibaret değil; aynı zamanda farkındalık üreten, kullanıcıyı doğayla yeniden temas ettiren&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">bir kültür inşasıdır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle; iklim krizine karşı verilecek en güçlü yanıt, doğayla rekabet eden değil, onunla iş&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">birliği yapan tasarımlar üretmektir. Çünkü sürdürülebilirlik bir seçenek değil; birlikte ve&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">uzun vadeli yaşayabilmenin temel şartıdır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Feb 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/surdurulebilirlik-ve-iklim-odakli-tasarim-1772202866.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>&#039;Köprü Meselesi&#039; ve siyasetin tersine çevrilmiş dünyası</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kopru-meselesi-ve-siyasetin-tersine-cevrilmis-dunyasi-12685</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kopru-meselesi-ve-siyasetin-tersine-cevrilmis-dunyasi-12685</guid>
                <description><![CDATA[Bu yağma düzenine, yok oluşa, bu şiddete karşı direnebilmek için alternatif üretmek isteyen kim varsa, öncelikle kendisini öncelikle bu merkeziyetçi ideolojinin ürettiği mitolojiden ayrı durmaya ve yerel politika geliştirmeye adamalı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Özelleştirme girişimiyle ülkenin siyasal gündemine gelen “Köprü Meselesi”, geçen yazımda belirttiğim gibi yakın tarihteki en önemli tartışma konularından biri. Neden önemli? Bence önemi görünmeyen tarafının görünenin çok ötesine geçmesinde.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Tartışmanın sınırları merkeziyetçi siyaset tarafından çizildiği ve onu yeniden ürettiği için söylemleştirilen alan “buzdağının suyun üzerindeki görünen kısmı”nı oluşturuyor. Görünmeyen kısmı ise neredeyse ülke siyasetinin temelini oluşturuyor. Ne tuhaf bir çelişki değil mi? Tartışmalar arka planda yereli askıya alan merkeziyetçiliği şekillendiren, yeniden üreten suyun altındaki kısmını perdeliyor.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Gözükmeyen -ya da bilindiği halde bilinmezden gelinen, siyaset tarafından söylemleştirilemeyen- kısmı da zannedersem meselenin “mitolojik” bir hal kazanmasına yol açıyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Mitolojik” bir mesele olduğunun bir göstergesi de “söylem sürçmeleri”. Yani söylenenlerin sürekli çarpıtılıp, tersyüz edilmesi. “Satarım” köprüyü alır götürürüm “sattırmam” çıkışı ise köprüyü sahiplenmek gibi anlaşılıyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Geçen yazımda referans verdiğim gibi 84 seçimleri öncesinde Necdet Calp’ın “sattırmam” karşı çıkışı ile Turgut Özal”ın “bal gibi satarız” sözlerinin sonradan okunuşundaki gibi. Bu durumda solcular köprüyü sahiplenemeyeceklerine göre sağcı oluyor. Hatta “sattırmam” diyenler sağcı, “satarım” diyenler solcu olmalı.&nbsp; İktidar tarafı “köprüleri satmak gibi bir niyetimiz asla yok diyor. Yalnızca gelirini satmayı düşünüyoruz” demek zorunda kalıyor. Bu tuhaflık bile kendi başına bu meselenin tartışmalara bırakılamayacak kadar derinlerde yer alan bir mevzu olduğunu düşündürüyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong>“Köprü Meselesi”nin üzerindeki bu “mitolojik” perdeyi kaldırmak</strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bu yüzden, elbette ki alternatif arayışları içinde olanların, eleştirel bir bakışa sahip olanların sorumluluklarının başında bu “Köprü Meselesi”nin üzerindeki bu “mitolojik” (sihirli de denebilir) perdeyi kaldırmalarının geldiğini düşünüyorum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">19. yüzyıldan kalma toplulukları tasarlama ideallerinin günümüzde krizler yarattığı açık.&nbsp; İster ideolojiler adına olsun, ister "bilim" adına. Bu durumda bu idealler geri çekiliyormuş gibi yapıyor ama arkada işleyen, sorgulanmayan birer "kutsal bagaj" işlevi görüyor. Bu da bildiğimiz siyasetin ve devlet kurumlarının temsili, yani anayasal varlıklarının tamamen dışına çıkması, paralel yapılar haline dönüşmesi demek.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Daha anlaşılır bir şeyler söylemek için şöyle bir benzetme yapayım: Merkez Bankası’nın para basma yetkisi var. Ancak Merkez Bankası başkanının (ya da diyelim matbaasının müdürünün) bastığı parayı harcama yetkisi yok. Teorik olarak bu para halkın parası ve seçtiği yöneticiler eliyle yönetiliyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Buna karşılık şehirleri tasarlamak için hazırlanan, onları fiziksel varlıklar gibi algılayan imar planlarının bu matbaada basılan paraları “eve götürme” imkanı yarattığı söylenebilir.&nbsp; Yönetimlerin diyelim ki bir plan tadilatıyla bir yeşil alana 30 katlı bir bina projesi için imar izni verme yetkisi var. Kimi zaman imar hakkının sınırlandırıldığı bölgelerde ya da tarihi SİT alanlarında, ya da tescilli binaların olduğu bir yerlerde. Gene bir binaya göre bin defa daha az değeri olan bir bostanı ya da bir az katlı küçük bir binayı alıyorsunuz ve ona bir anda geçmişte inşa edilmiş olan binanın diyelim on misli değer kazandırıyorsunuz. Bu durum matbaa müdürünün bastığı parayı alıp evine götürmesine benziyor. Bu şekilde Türkiye bütçesinin belki onlarca katı bir değer el değiştiriyor. Gördüğümüz şehircilik manzarasının özeti bu. Bu nedenle merkezi iktidarı ele geçiren siyasetçiler yerel imar yetkilerini devretmek istemiyorlar. Devrettikleri takdirde de iktidarda kalamayacaklarını biliyorlar.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong>Toplumsal tabakalar arasındaki bloklaşmaları, ayrışmaları köktenci müdahaleler ile yok edip, onların üzerinde sörf yapmak!&nbsp;</strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Çok açık&nbsp;ki köprüler, otoyollar, kanal projeleri ulaşım projeleri değil. Bunlar İstanbul gibi dev bir şehrin rant haritasını değiştirmeye yönelik müdahaleler. Bunlar aracılığıyla muazzam bir gelir transferi yaratılıyor. Şehrin ekonomisi kontrol altına alınıyor. Nasıl 80’ler öncesinde bu kontrol, imtiyaz sahiplerinin zenginleşmesi ithal ikameci modelde devlet aracılığıyla gerçekleştirilen müdahalelere dayanıyorsa, bu mesele de öyle. Bu askıya alma hali merkezi yönetime şehrin ekonomisini düzenleme gücü kazandırıyor. Planları, projeleri kendisi hazırlamasa da, finansmanı kendisi yaratmasa da, patronajını tesis ediyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Geçmişte inşaat sektörü yapsatçı üretim modeliyle küçük sermaye birikimine sahipti. Sanki ulaşım teknik bir konu, şehir ayrı bir konuydu. Günümüzde şehrin rant haritasını değiştirmeye yönelik girişimlerin çok daha komplike bir yapısı var.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">İşte bu nedenle şehirdeki mevcut rant haritası içinde yer alan aktörlere bakarak analiz etmek de yeterli olmuyor. Bu ortamda kamu kimliği, gücü, kariyer imkanları ile gayrımenkul şirketlerine danışman olan uzmanlar, kamu imkanları, ilişkileri ile ortaya çıkan projeciler, hiçbir rekabet ortamı olmadan kamu kurumları ve imkanlarını kullanarak sahnedeki yerlerini alıyorlar. İlginç olan mekanı bürokratik yöntemlerle düzenlemeyi amaçlayan sembolik sınıfların, şehir plancılarının, mimarların temsil ettikleri panoptik bir ilişkileri kutsallaştırmaları. Bu sayede arkasındaki işleyiş görünmez oluyor. Üstelik bu tehlikeleri bize gösterecek olan aktörler bu defa tam tersini yapmakla meşguller. Tek yaptıkları şunu söylemek: “Siz merak etmeyin, biz sizin için ne gerekli, ne doğru biliyoruz. Sizin telaş etmenize, çaba göstermenize gerek yok.“ Oysa kendileri neyi bilmediklerini bilmiyorlar. Faillerin edilginleştirildiği, nesneleştirildiği bir durumda hiç bir çare üretmenin de mümkün olmadığını... Bu nedenle faillerle ilişki kurmak, birlikte öğrenmek ve çareler yaratmak için çırpınmak yerine tersini yapıyorlar.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Proje işlerine şehrin en saygın mimarlık ofisleri dahil oldukları gibi, ülkenin bütün sermaye grupları da, küçük yatırımcıları da, şirketleri de dahil oluyorlar. Dolayısı ile siyasal planda görüldüğünden çok daha girift bir durum ortaya çıkıyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Muhalif” gibi gözüken bir siyasal partiden olan bir belediye başkanı nasıl kendisini bu işin tam göbeğinde buluyorsa, kendilerini ekonomik açıdan var etmek isteyen bütün aktörler, meslek insanları da kendilerini bu işlerin içinde buluyorlar.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">19. yüzyılda Paris’i yıkıp yeniden biçimlendiren 3. Napolyon da, bu muazzam kentsel dönüşümü yöneten Baron Haussmann da aynı şeyi yapmıştı: Şehirde var olan toplumsal tabakalar arasındaki bloklaşmaları, ayrışmaları, eşitsizlikleri görünmez kılıp, karşı çıkışları köktenci müdahaleler ile yok edip, onların üzerinde sörf yapmak!&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Hep söylüyorum: Bu meselenin mitolojisiyle mücadele etmeyen, onu kutsal hale getirmek yerine dünyevileştirmeyen, yalnızca onu ele geçirmeye çalışan hiç bir politik girişim kendisini oligarşik bir yapıya teslim etmekten başka bir şey yapamaz.&nbsp;Bu nedenle bu yağma düzenine, yok oluşa, bu şiddete karşı direnebilmek için alternatif üretmek isteyen kim varsa, öncelikle kendisini öncelikle bu merkeziyetçi ideolojinin ürettiği mitolojiden ayrı durmaya ve yerel politika geliştirmeye adamalı.</span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/kopru-meselesi-ve-siyasetin-tersine-cevrilmis-dunyasi-1771715235.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mimarlık nerede duruyor?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/mimarlik-nerede-duruyor-12655</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/mimarlik-nerede-duruyor-12655</guid>
                <description><![CDATA[Mimarlığın yeni dili sürdürülebilirlikten, teknolojiden ve estetikten ibaret değildir. Bu dil, yetkiyi sorgulayan, katılımı talep eden ve kentin kim için var olduğunu sürekli hatırlatan bir dildir. Kentler ancak bu dille gerçekten yaşanabilir hâle gelir. Aksi hâlde mimarlık, yalnızca değişen iktidarların mekânsal vitrini olmaktan öteye geçemez.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün mimarlık yalnızca bina tasarlama meselesi değildir. Mimarlık, kentin nasıl yönetildiğini, kimin için dönüştürüldüğünü ve hangi değerler üzerinden şekillendiğini açık eden bir siyasal dildir. Kentler büyürken, yapılar yükselirken ve projeler ardı ardına ilan edilirken asıl soru çoğu zaman gözden kaçar: Bu kent kimin adına kuruluyor, hangi ihtiyaçlar merkeze alınıyor ve mimarlık bu sürecin neresinde duruyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son yıllarda mimarlık söyleminde sıkça karşımıza çıkan “sürdürülebilirlik”, “yeşil dönüşüm”, “akıllı şehir” gibi kavramlar, yüzeyde ilerici bir dil kuruyor. Ancak bu kavramların içi çoğu zaman politik bağlamından koparılıyor. Sürdürülebilirlik, yalnızca enerji verimliliği ya da çevreci malzeme kullanımı olarak ele alındığında, kentin sosyolojik ve sınıfsal gerçekliği görünmez kılınıyor. Oysa sürdürülebilir bir kent, yalnızca doğayla değil, toplumla da sürdürülebilir bir ilişki kurabilen kenttir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de mimarlık pratiği uzun süredir merkezi karar alma mekanizmalarının gölgesinde ilerliyor. İmar planları, büyük ölçekli projeler ve kentsel dönüşüm alanları, çoğu zaman yerel ihtiyaçlardan çok merkezi politik önceliklerle şekilleniyor. Bu durum, mimarlığı teknik bir uygulayıcıya indirgerken, kenti de yaşayan bir organizma olmaktan çıkarıp yönetilen bir nesneye dönüştürüyor. Mimarlık burada tasarlayan değil, onaylayan; sorgulayan değil, uyarlayan bir pozisyona itiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güncel mimarlık tartışmalarında sıkça vurgulanan “katılım” meselesi de bu bağlamda kritik. Katılımcı tasarım, çoğu zaman sunumlarda, panellerde ve bienallerde dile getirilen bir ideal olarak kalıyor. Gerçek hayatta ise kentlilerin karar alma süreçlerine dahil edilmediği, itiraz mekanizmalarının zayıflatıldığı ve mimarlığın toplumsal temsil gücünün sınırlandığı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Katılım, yalnızca danışma toplantılarıyla değil; yetkinin paylaşılmasıyla mümkün olur. Yetki paylaşılmadığında, mimarlık yalnızca estetik bir makyaj işlevi görür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada mimarlığın etik sorumluluğu yeniden düşünülmelidir. Mimarlık, kimin için ürettiğini sorgulamadığında, iktidarın mekânsal diline kolayca eklemlenebilir. Büyük projeler, mega yatırımlar ve “prestij yapıları” çoğu zaman mimari başarı olarak sunulurken, bu yapıların kenti nasıl dönüştürdüğü, kimi dışarıda bıraktığı ve hangi yaşam biçimlerini görünmez kıldığı yeterince tartışılmaz. Oysa mimarlık, yalnızca görüneni değil, dışarıda bırakılanı da hesaba katmak zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son dönemde meslek odalarının, üniversitelerin ve mimarlık platformlarının sürdürülebilirlik, yapay zekâ ve yeni teknolojiler üzerine yoğunlaşması önemli. Ancak bu başlıklar, politik bağlamdan koparıldığında eksik kalır. Yapay zekâ ile tasarım üretmek, karbon ayak izini azaltmak ya da yeşil sertifikalar almak, kentin adil ve yaşanabilir olduğu anlamına gelmez. Asıl mesele, bu teknolojilerin ve yaklaşımların kimin yaşamını iyileştirdiğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kentler bugün yalnızca çevresel değil, aynı zamanda derin bir toplumsal krizle karşı karşıya. Barınma sorunu, kamusal alanların özelleştirilmesi, sosyal konut politikalarının yetersizliği ve mekânsal eşitsizlikler, mimarlığın doğrudan temas ettiği alanlardır. Buna rağmen mimarlık çoğu zaman bu sorunların etrafından dolaşmayı tercih eder. Çünkü sorunlarla yüzleşmek, yalnızca estetik değil, politik bir pozisyon almayı gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mimarlığın yeni dili, tam da bu noktada şekillenmek zorunda. Bu dil, yalnızca biçimsel yenilikler ya da teknolojik çözümlerle değil; kentin güç ilişkilerini açığa çıkaran bir bakışla kurulabilir. Kent, bir yatırım alanı değil; toplumsal bir hafızadır. Mimarlık da bu hafızayı ya güçlendirir ya da siler. Arada nötr bir alan yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün mimarlık üretiminin karşı karşıya olduğu en büyük risklerden biri, normalleştirme işlevi görmesidir. Plansızlık, geçici çözümler ve rant odaklı projeler, mimari sunumlarla meşrulaştırıldığında, kentte yaşanan tahribat sıradanlaşır. Mimarlık burada eleştiren değil, alıştıran bir rol üstlenir. Bu alışkanlık hâli, kentin geleceğini sessizce belirler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle mimarlık, yeniden söz kurmak zorundadır. Bu söz, yalnızca meslek içi bir tartışma değil; kentle, toplumla ve siyasetle kurulan açık bir diyalog olmalıdır. Mimarlık, kentte olup bitene “uyum sağlayan” değil, gerektiğinde itiraz eden bir disiplin olabildiği ölçüde anlamlıdır. Çünkü kent, yalnızca planlanan değil; aynı zamanda mücadele edilen bir alandır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, mimarlığın yeni dili sürdürülebilirlikten, teknolojiden ve estetikten ibaret değildir. Bu dil, yetkiyi sorgulayan, katılımı talep eden ve kentin kim için var olduğunu sürekli hatırlatan bir dildir. Kentler ancak bu dille gerçekten yaşanabilir hâle gelir. Aksi hâlde mimarlık, yalnızca değişen iktidarların mekânsal vitrini olmaktan öteye geçemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de bugün sorulması gereken en temel soru şudur: Mimarlık, kentin geleceğini mi tasarlıyor, yoksa ona çoktan verilmiş kararları mı güzelleştiriyor?</span></span></p>

<p style="margin-left:48px">&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/mimarlik-nerede-duruyor-1771229884.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>&#039;Köprü meselesi&#039; nasıl bir kırılma noktasına işaret ediyor?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kopru-meselesi-nasil-bir-kirilma-noktasina-isaret-ediyor-12639</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kopru-meselesi-nasil-bir-kirilma-noktasina-isaret-ediyor-12639</guid>
                <description><![CDATA[Mesele yalnızca köprülerin, kamu mallarının özelleştirilmesinden ibaretmiş gibi anlaşılıyor. Oysa durum neoliberal koşullarda meselenin bir özelleştirmeden ibaret olmadığını, asıl meselenin işleyişte “kamu kararlarının özelleştirilmesi” olduğu söylenebilir. Sonuçta özelleştirme karşıtlığı ile bu “anayasal kriz”in üzeri örtülüyor. Mesele bir siyasal tercihe dönüştürülüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Geçtiğimiz hafta iki Boğaziçi köprüsünün özelleştirilmesi ile ilgili hazırlık yapıldığına dair bilgiler kamuoyuna yansıdı.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Özetle iktidarın yüksek gelir getiren kamu imkanlarını uluslararası sermayeye pazarlayarak seçimler öncesinde kısa süreli bir ferahlama yaratmaya çalıştığı ya da bu girişimin uzun vadede kamu gelirleri açısından önemli kayıplara neden olacağı söylendi.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Uzun zamandır kamu maliyesi vadesi gelen kredi borçlarını gene borçlanarak kapatmaya çalışıyor. Bu da biriken borçlar yanında artan bir faiz yükü yaratıyor. Riskleri yüksek olan koşullarda borçlanma doğal olarak kredi faizlerini de artırıyor. Kamu köprüler, otoyollar gibi gelir garantili araçları devreye sokarak daha iyi koşullarda borçlanmaya -ya da geri ödemeleri yapmaya- çalışıyor. Bir bakıma gelirlerin satılarak kredi alma yöntemi. Eğer “düz” bir mantıkla bir okuma yaparsak, bu köprüleri otoyolları özelleştirme girişimi böyle de yorumlanabilir. Bu ülkenin varlıklarını “satma” girişimini ne kadar farklı çağrışımlar yapsa da kamu maliyesi açısından kredi almaktan çok da farklı bir durum yaratmadığı düşünülebilir. Bu meselenin görünen kısmı.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Ancak bu iki farklı politik pozisyona işaret eder gibi gözüken “satma” ve “sattırmama” gerilimini temsil eden tarafların üzerinde anlaştıkları şey kamu mülkiyetinin ve niteliğinin nasıl bir şey olduğunu ıskalamaları. Bu da meselenin kalıcı etkileri olan ama görünmeyen kısmı.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">“Köprü Meselesi” merkeziyetçiliğin yeniden üretilmesinde mekan politikalarının oynadığı rolü ve bunun içindeki dönüşümü göstermesi açısından hep ilgimi çekti.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu gerilimin tarihi açısından bakıldığında bu meselenin hiç kuşkusuz politik hafızada çok önemli bir yeri var. Bir kaç nedenle.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black"><strong>"Köprü Meselesi" devlet içindeki sınıfsal çelişkilerin semptomlarını ortaya koyan bir kırılma noktası</strong></span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Birincisi bu meselenin 60’lı yıllarda devlet sınıfları arasındaki önemli bir kırılma noktasının işareti olması. Öncelikle meselenin arkeolojisi açıdan: “Arkeoloji” benzetmesini bilerek yapıyorum, çünkü yalnızca tarafların neler söylediklerini, nasıl pozisyonlar aldıklarını -bir arşiv taraması yaparak öğrenmek- kanımca bu meseleyi anlamaya yeterli olmuyor. Karşılaştırmalı, sınıfsal bir perspektife ihtiyaç var. Neyi aradığınızı bilmeyince, neyi bulduğunuzu da bilemiyorsunuz, kısaca.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">“Köprü Meselesi” ortaya çıktığında dönemin elitini temsil eden meslek odaları, uzmanlık kuruluşları yapılmasına karşı çıkıyorlar, bilindiği gibi. Bu uzmanların söylediklerinin gerçekten çok önemli olduklarını, politik bir tartışmanın ötesinde çok değerli analizler içerdiklerini teşhis etmek mümkün. Planlama ve şehircilik konusunda dönemin en bilgili, en deneyimli kişileri oldukları kesin.&nbsp; Söyledikleri özetle şu: “Bu karar şehrin kıyıda gerçekleşmiş makroformunu değiştirecek, yeni köprülerin yapılmasını getirecek, su kaynaklarını tehdit edecek, trafik sorununu çözmek şöyle dursun içinden çıkılamaz hale getirecek, ...” &nbsp;Bugünden bakıldığında işaret edilenler adeta birer kehanet niteliğinde. O tarihlerde “Köprü Meselesi”nde bu uzmanların hazırladıkları raporlar gerçekten bugün bile birer ders kitabı olarak üniversitelerde okutulacak değerde.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Ancak dönemin iktidarı bu raporları, görüşleri elinin tersiyle itiyor. Hatta Boğaziçi Köprüsü yapıldıktan sonra dikkate alınmak şöyle dursun, “bakın itiraz ediyorlardı, ama şimdi kendileri de kullanıyor” gibilerinden küçümseyici bir edayla bu uzmanlar, şehir plancıları etiketleniyorlar. &nbsp;“Köprü Meselesi” ülke siyaseti açısından bir kırılma noktasına işaret ediyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Ancak uzmanlar, şehir plancıları, meslek odaları köprüye karşı çıkarken geçmişte olduğu gibi -kendilerinin de dahil olduklarını varsaydıkları- devlete sesleniyorlar, tıpkı onunla ilişki içinde kendi kamu yararı kavramlarını savunan diğer toplum kesimleri gibi. Raporlar gene özetle şöyle tipik bir pozisyonla sonlanıyor: “Ey devlet, bu iktidar bizi dinlemiyor, sen bizi dinle.” &nbsp;Bu ilişki biçimi hiç değişmiyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Böylece “muhalefet” korporatist yapılar içinde kendi kamu yararı kavramının temsil eden bir zümre gibi gösteriliyor ve konumlanıyor. Bu durumda uzmanlık kimliklerine sahip olmayanlar açısından ne söyledikleri değil, ne yaptıkları -yani eşitsizliği, imtiyazlı konumlarını nasıl ürettikleri- politik bir anlam kazanıyor. Tıpkı yaşanan afetlerden sonra olduğu gibi. Doğal olarak vizyonlarında yerelleşmeci bir perspektif ya da topluluklarla eşitlikçi bir ilişki kurmak gibi bir unsur yok. Oysa “milletin temsilcisi” olduğu iddiasını taşıyan iktidarların olmasa da varmış gibi gözüküyor. Köprü elbette ki bir mesele olarak yalnızca bir ulaşım kararı değil. Aynı zamanda merkezi yönetimin şehir ekonomisi üzerindeki hegemonyasının ve gelir transferine dayanan popülist politikalarının bir enstrümanı. Böylece göçlerle büyüyen şehir merkeziyetçilikle bir kere daha ters köşeye yatırılmış oluyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Politik hafızalardaki ikinci -ve siyasal söylemdeki var oluşu ise- yaygın olarak bilenen 1983 genel seçimleri öncesi Anavatan Partisi lideri Turgut Özal’ın “Boğaziçi Köprüsü’nü satarım” çıkışı sonrasında Halkçı Parti (HP) lideri Necdet Calp’ın TRT’deki bir televizyon tartışması sırasında masaya yumruğunu vurarak “Sattırmam” demesi.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Burada Özal’ın “sattırmam” sözünü köprüyü sahiplenme arzusu olarak okuduğunu söylemek mümkün. Programda “gelirini satacağız, köprüyü değil” diye bir savunma yaptığı görülüyor. Yaşı elverişli olanlar bu olayın dönemin politik hafızasında en önemli tartışma olarak yer aldığını hatırlarlar. Bir televizyon programında dönemin başbakan adayları arasındaki bir tartışmayı. Nitekim aynı kaygıyı 2018 yılında katıldığı bir programda Tayyip Erdoğan da duymuş olmalı ki, bir karışıklık yaşıyor. Solcuların köprüden kurtulmak için satmaya çalıştıkları anlamına gelecek çelişkili sözler söylüyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Çoğu zaman “yanlışlıklar neyin bastırıldığı konusunda doğrulardan daha çok bilgi verir” denir ya. Bu paradoksu dolasıyla düzanlamıyla bir yanlışlık olarak olduğu kadar bastırılmış bir sınıfsal çelişkinin semptomu olarak okumak da mümkün. Ama gerçek gösterilerin dışında arandığı için sürekli bastırılan bastırana dönüşüyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Mesele özelleştirme değil, kamu kararlarının kamusal niteliğini kaybetmesi. Bunun özelleştirmeyle falan bir ilgisi yok. Burada kamuoyu bir siyasal tercihle gibi karşı karşıyaymış gibi gösteriliyor. Oysa bu çok farklı bir durum. Kamu hizmet alabilir. Burada tam tersi. Ulaşım, çevre, kentsel dönüşüm gibi kamusal alandaki kararların özelleştirilmesi anlamına geliyor.</span></span></span></span></strong></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black"><strong>Farklı bir politik duruma geçişin önemli işaretleri</strong></span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Dolayısıyla “Köprü Meselesi” çok daha farklı bir biçimde, kamu yönetimlerinin politik bir analizi açısından okunursa, “Calpçı” tepkinin neyi ıskaladığını da hesaba katmak gerekiyor. Tartışmanın şehvetine kapılmayıp olayın arkasındaki gerçeğe baktığınızda bu tartışmalar farklı bir politik duruma geçişin önemli işaretleri olduğunu görülebilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu kırılma noktasından sonra muhalefetin siyasal meşruiyet meselesi&nbsp; belirginleşiyor ve güya demokrasiyi temsil eden sağ popülist akım güçleniyor. Arkasından diğerleri geliyor. Bu politik pozisyonun karşısındaki gelişmeler “gerçekleşen kehanet” halini alıyor.&nbsp; Sonunda oligarşik ilişkiler içinde köprüler, otoyolların yapımı uluslararası finansmanla ortaya çıkan girişimler tarafından dikte edilen projelere sağ popülist politikaları geliştiren bir praksise dönüşüyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Mesele yalnızca köprülerin, kamu mallarının özelleştirilmesinden ibaretmiş gibi anlaşılıyor. Oysa durum neoliberal koşullarda meselenin bir özelleştirmeden ibaret olmadığını, asıl meselenin işleyişte “kamu kararlarının özelleştirilmesi” olduğu söylenebilir. &nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Sonuçta özelleştirme karşıtlığı ile bu “anayasal kriz”in üzeri örtülüyor. Mesele bir siyasal tercihe dönüştürülüyor. Oysa devlet piyasa aktörlerinden, yani yüklenicilerden hizmet alabilir. Örneğin yol inşaatı, bakımı işlerini yüklenicilere yaptırabilir. Ama ne yapılacağını, nasıl olacağını bilerek. Bu ülkede kamu hizmetlerine şirketler, yatırımcılar karar veriyor. Bu ikisini birbirine karıştırmak, yaşanan skandal mahiyetindeki çelişkiyi gizliyor. Bugün ulaşım, kentsel dönüşüm, çevre, enerji hangi altyapı plan ve projeleri &nbsp;olursa olsun artık finans odakları ile işbirliği yapan girişimciler tarafından hazırlanıyor. Hangi kamu yatırımı olursa olsun. Bu kırılma noktasından itibaren plan ve projeleri iktidarlar değil, finans çevrelerinin ve imtiyazlı yüklenicilerin örgütlediği kişiler yapıyor. Finans meselesine gelince, onu da şehir halkı ödüyor. İlk köprü mücadelesinden beri böyle.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:#000000">Mesele özelleştirme değil, kamu kararlarının kamusal niteliğini kaybetmesi</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Mesela son kamu projesi Marmaray, metropoliten ulaşım şebekesinin omurgası iki bakanlık arasındaki rekabet yüzünden kıyıya yapılıyor. Haydarpaşa, Sirkeci garları gibi şehri iki kıtaya bağlayan simge yapılar, istasyonlar, köprüler endüstri mirası korunarak güncellenmek yerine işlevlerini kaybediyor. Şehrin en kaliteli yapı stoğu yok ediliyor.</span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Marmaray’ı “raylı sistem” diye destekleyenler bunu fark etmiyor ya da görmezden geliyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Sondan başlayalım: Neden daha sonrakiler, yani 3. Köprü yok, Avrasya Tüneli yok? Havalimanı yok? Çünkü onu zaten girişimciler planladı ve yaptı. Bilmeyenler için söyleyeyim. Bu neye işaret ediyor? Çok temel bir değişikliğe. Bunları yatırımcılar planlıyorlar, projelendirdiriyorlar ve yapımlarını finanse ediliyorlar. “Ne iyi, devletin cebinden bir kuruş çıkmadan yapıldılar” diyebilirsiniz. Ancak bu kamu kararlarının yatırımcılar tarafından alındığını gösteriyor. Ayrıca ayrıcalıklı imar hakları getiren plan değişiklikleri de yatırımcılar tarafından yapılıyor.</span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu ne demek? Mesele özelleştirme değil, kamu kararlarının kamusal niteliğini kaybetmesi. Bunun özelleştirmeyle falan bir ilgisi yok. Burada kamuoyu bir siyasal tercihle gibi karşı karşıyaymış gibi gösteriliyor. Oysa bu çok farklı bir durum. Kamu hizmet alabilir. Burada tam tersi. Ulaşım, çevre, kentsel dönüşüm gibi kamusal alandaki kararların özelleştirilmesi anlamına geliyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Oysa “modern kamu” denilen şey, yani üstdillerle, uzmanlık bilgileri ile şehirleri düzenleme fikri mevcut bir ağ ilişkileri sistemi üzerine kurulmuştu. Şehir hayatı nispeten özerk bir biçimde kendi pratikleriyle gelişiyordu. Yönetim yapıları ise havagazı, su borularının yerlerini ve çaplarını belirlemek, yolların yerlerine karar vermek gibi düzenlemelerin gerçekleştirilmesini sağlıyordu. O tarihlerden sonra bu ilişki tamamen değişti. Politik kurumlar uzmanları kendi çıkarlarını temsil eden bir sivil toplum kesimi gibi kavramaya başladılar. Onları devre dışı bırakmadılar ama konumlarını değiştirdiler. Günümüzde kamu adını verdiğimiz bu yapılar kamusal olmayan bir boşluk yaratıyor ve bu boşluk imtiyazlı aktörler tarafından istila ediliyor. Bu ilişki biçimi merkeziyetçi bir rejimin sorgulanmasını engelleyen gizli bir anlaşma gibi.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#000000"><strong>“Köprü Meselesi” kamuoyunun nasıl ve sürekli ters köşeye yatırıldığını gösteren önemli bir örnek</strong></span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Sonuç olarak İstanbul’un durumu vahim. Çünkü nereye doğru koştuğunu bilmiyor. Geçmişte “merak etme biz senin için neyin doğru olduğunu biliriz” diyen -ve sömürgecilik yöntemlerini aratmayan- merkeziyetçi bir yönetime teslim olmuştu. Bu işleyiş günümüzde -Neo-liberal denen düzende- merkeziyetçilikle askıya alındığı için şehir işgal edilen bir boşluğa dönüşmüş durumda. Bu nedenle&nbsp;kimi zaman tepkiler neyin bastırıldığını görünmez kılıyor.&nbsp;Bu pozisyonlar sorunları gösteriyormuş gibi yaparken gerçekte onlarla mücadele etmeyi engelliyor. Kapitalist gerçekçiliğin en tehlikeli yanı dolaysızlık.&nbsp;Semptomu karşımıza çıkaran eylemi gizliyor, dokunulmaz kılıyor.&nbsp;Koruma, imar, planlama, kentsel dönüşüm, çevre söylemleri semptomların nasıl tersine çevrildiğini gösteriyor. Sorunu teşhis ediyor, hatta çözüyormuş gibi yapıyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Ayrıca dediğim gibi politikanın temsil sahnesinde olayın bu tür karşı pozisyonlar üzerine kurulması politikadan uzaklaşma tehlikesi yaratıyor.</span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu açıdan Boğaziçi’ndeki iki asma köprünün özelleştirilmesiyle ilgili başlatılan girişim hafızalarda bir çok şeyi çağrıştırmış olmalı. Merkezi yönetim oldukça yüksek bir gelir getiren bu iki köprünün özelleştirilmesi ile ilgili politikaları ve buna olan itirazlar sürekli aynı minvalde tekrarlanıyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu yüzden bu “Köprü Meselesi” kanımca kamuoyunun nasıl ve sürekli ters köşeye yatırıldığını gösteren belki de en önemli örnek. Tıpkı futbolda penaltı şutu çekilirken diğer tarafta bakarak kalecinin aldatılması gibi.</span></span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 15 Feb 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/kopru-meselesi-nasil-bir-kirilma-noktasina-isaret-ediyor-1771133489.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Felaketin kendisini değil ama korkusunu ortadan kaldırmak</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/felaketin-kendisini-degil-ama-korkusunu-ortadan-kaldirmak-12590</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/felaketin-kendisini-degil-ama-korkusunu-ortadan-kaldirmak-12590</guid>
                <description><![CDATA[Bilmiyorum, farkında mısınız? İstanbul’da çürük yapılar dururken en kaliteli ve depreme dayanıklı yapı stoğu “kentsel dönüşüm” adı altında yok edildi. Anadolu yakasında bir dolu iki-üç katlı masif tuğla ile ya da sert zemin üzerine inşa edilmiş sağlam binalar da, iyi bir proje hizmeti almış kaliteli yapılar da yıkıldı. Ayrıca bostanların bulundukları yerlere, dere yataklarına, dar parsellere dikine kuleler inşa edildi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ülkenin yaşadığı en büyük, 11 ili etkileyen felaketin 3. yıldönümünde 6306 sayılı kanunun uygulama yönetmeliğinde değişiklik yapılmış, kentsel dönüşüme girecek riskli binalar için yıkım ve karar alma süreci hızlandırılmış.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kararın detaylarına burada girmiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Afetlerle birlikte yaşanan travmaların güçlü bir patolojisi var: Felaketlere neden olan şey yarattığı sarsıntıyla birlikte geri çekilmek şöyle dursun, sanki kendisini büsbütün güçlendiriyor. Kendisinden şüphe duymak ve arkasındaki işleyişi gözden geçirmek yerine. Felaketlerin nedenlerini araştırmayı, düşünmeyi, onlarla mücadele etmeyi değil, örtmeyi, gizlemeyi hedefliyor. Yaşanan krizler nedenlerini sorgulatmak yerine onları tahkim ediyor, güçlendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu değişiklikle ısrarla söylenen şey şu: Bu “kentsel dönüşüm” denen şeyi sakın kimse sorgulamaya kalkışmasın. Bu politik bir konu değil.&nbsp; İnsan hayatı söz konusu ve bu yapılması gereken zorunlu bir şey!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki tahayyül bile edemeyeceğimiz acılara neden olurken, afetlerin açgözlülük, acımasızlık ve ahlaksızlık yaratması nasıl açıklanabilir?&nbsp; Burada bir tuhaflık yok mu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soru şu: Piyasacı “kentsel dönüşüm” denen şey -bugün uygulandığı şekliyle- afetlerden kurtulmayı sağlayan bir şey mi? Yoksa onun korkusundan kurtulmayı sağlayan bir şey mi?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oyunun büyüsü ancak felaketlerle bozuluyor</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Piyasacı “kentsel dönüşüm”ün arkasında katı bir toplum ideali, bir ideoloji gizleniyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu modelin arkasında "kutsal" bir güç yer alıyor: Şehrin karmaşık hayatını, insan olanları ve olmayanları düzenlediğini varsayan imar hakları ve şehir planları.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa böyle bir şey yok. İmar planları kutsal falan değil. Onları eğip bükmek mümkün olduğuna göre, en başta bu oyuna katılan herkes onların “kutsal” falan olmadığını biliyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu “kutsal”ı oluşturan kamu tarafının yaptığı planların müşterek hayatı düzenleyeceğine dair olan sorgusuz sualsiz teslimiyet. Bu sayede yaratılan haksızlıklar, eşitsizlikler görünmez oluyor. Bu oyuna katılmak için önce bu teslimiyeti kabul etmek gerekiyor. Sonra da elbette ki özel çıkarlarını sonuna kadar kollamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak imar hakları kutsallaştırılmış bir oyun içinde dağıtılıyor. Kutsal gücü dağıtanlar, paylaşanlar ve elbette ki paylaşamayanlar (ya da dışarıda kalanlar) olarak patolojik, şiddet içeren bir rejimin içine doğru çekiliyor. Rejim basitçe kutsal gücü kullananlar ve kullanmayanlar olarak muazzam bir eşitsizlik üretiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Kutsal”ın arkasında duran şey ise şehirlerin tasarlanabilir nesneler oldukları fikri. Ancak bu eğer bir oyundan, bir kandırmacadan ibaret ise herkes biliyor ki büyüsü yaşanacak bir felaketle aniden bozulabiliyor. Afet bölgelerinde imar planlarına göre ve proje ve denetimlerle yapılmış binaların yıkılmaları, eskimiş, aile yadigarı binaların ayakta kalmaları gibi. Ancak maharet zaten her koşulda, ortaya çıkan krizlere, çelişkilere rağmen bu oyunu sürdürebilmek. Bu yüzden “kutsal” alanda özenle ve sürekli afetlerin “doğa olayları” oldukları fikri işleniyor. Olmadı, birileri suçlanıyor. Felaketlerle sürekli mesafesiz bir ilişki kuruluyor. Sürekli bir depresyon yaratacak şekilde fay hatlarının yerleri, zemin koşulları, depremsellik tarihi sergileniyor. Sihirbazın numarası gibi. Arkasındaki işleyişi gizliyor, gösteriye odaklanmamızı sağlayarak.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürekli afetlere tanık olmaktan, yaşanan gerçeklerden söz ediliyor. Ama tanıklığın imkansız bir şey olduğu söylenmiyor. Devletin ve onun etrafında kendi kamu yararı kavramlarını temsil eden güçlerin “kutsal” alanına kimsenin girmesine müsaade edilmiyor. Felaket korkusu, “kutsal” olanla bastırılıyor. Böylece felaketin kendisi değil ama korkusu ortadan kaldırılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sanki amaçları sağlam yapıya "çürük" raporu alıp para kazanmak değilmiş de “hayat kurtarmak”mış gibi yaparak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla oyunun kuralları kutsallaştırılıyor. Katılan herkes bunun bir oyun olduğunu bilmezden geliyor.&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uydurdukları yalanlara kendilerinin de inanması</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna karşılık elbette ki herkesin bu oyuna katılması mümkün değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu anlamak için imar haklarının nasıl düzenlendiğine bakmak gerekiyor. Oyunda “kutsal” olan yönetimlerle kurulan kapalı ilişki. Planları, uzmanları hiç bir koşulda ciddiye almayan katılımcılar oyunda –sanki eski bürokratik devlet rejimlerindeki gibi ve şaşırtıcı bir şekilde- planlama faaliyetini kutsallaştırıyorlar. Mesela şehrin Anadolu yakasındaki girişimciler aralarında para toplayıp imar haklarını kendileri artırdıklarını sanki bilmiyormuş gibi yapıyorlar. Hiç itibar etmedikleri şeyleri, planlama kararlarını, bürokratik formaliteleri kutsuyorlar. Sonuçta uydurdukları yalanlara kendileri de inanmaya başlıyorlar. “Çürükçü hoca” diye tanınan kişilerden parası karşılığı rapor aldıklarını unutuyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hatta bu bir yarış gibi: Herkesten daha açgözlü ve ahlaksız olma yarışı. Çürük raporu için para verebiliyor, aracılar kullanabiliyorlar. Böylece bu oyuna katılanlar başkalarına, dışarıda kalanlara karşı daha da acımasız olabiliyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Para kazanamayanlar, mülkleri değerli olmayanlar, mülksüzler, en başta da kiracılar, elbette ki bu oyuna katılamıyorlar. Onlar bu oyunda "kural olarak"&nbsp;görünmezleşiyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Kentsel dönüşüm” dedikleri şey, sorunun nedenlerini değil, kollektif olarak yaşanan bir korkuyu yok etmek için başvurulan bir araç gibi. Yok edilen korkuyu yaratan şeyin kendisi değil, korkunun kendisi. Korkuya neden olan şey sanki yokmuş gibi oluyor. Acaip bir şekilde otoriterlikle ve araçsal bir yöntemle takviye edilmiş bir yolculuğa çıkmış gibiyiz. Bu oyun düşünmeyi ve araştırmayı bastırıyor, gerçekliklerle dolaysızlık yaratıyor. İtiraz etmeye falan kalkışmak sanki bir savaşın ortasında komutanın kararını sorgulamak gibi bir şey.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kutsal adına gerçekleştirildiği varsayılan imar planları gibi kararların arkalarında gizlenmiş güç alanları bulunuyor. Bu kavramlarla gerçekler gözümüzün önünde sergileniyormuş gibi yapılırken, topluluklar işaretsizleştirilmiş oluyorlar. “Ulaşım”, “imar”, “kentsel dönüşüm”, “çevre”... gibi kavramları kullanırken bunların ne kadar görünmez ön kabuller içerdiğinin farkında olmuyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilmiyorum, farkında mısınız? İstanbul’da çürük yapılar dururken en kaliteli ve depreme dayanıklı yapı stoğu “kentsel dönüşüm” adı altında yok edildi. Anadolu yakasında bir dolu iki-üç katlı masif tuğla ile ya da sert zemin üzerine inşa edilmiş sağlam binalar da, iyi bir proje hizmeti almış kaliteli yapılar da yıkıldı. Ayrıca bostanların bulundukları yerlere, dere yataklarına, dar parsellere dikine kuleler inşa edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Afetlere dirençli şehirler yaratmak için önce bu kutsal alanı dünyevileştirmek, bu haksızlık ve eşitsizlik yaratan bu imar rejimini dönüştürmek gerekiyor. Bunun da yalnızca bir koşulu var, bilimin, dünyayı görünür kılan sembolik uğraşların sekülerleşmesi. Kapalı ilişkilerle kendilerine imtiyaz yaratan bir ruhban sınıfı haline dönüşmemesi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yoksa büyünün bozulduğu anlar ne yazık ki yalnızca felaketlerle ortaya çıkıyor.&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 08 Feb 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/felaketin-kendisini-degil-ama-korkusu-ortadan-kaldirmak-1770470563.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupa’da demokrasinin geleceği ve sivil alan</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupada-demokrasinin-gelecegi-ve-sivil-alan-12587</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupada-demokrasinin-gelecegi-ve-sivil-alan-12587</guid>
                <description><![CDATA[Toplantının son bölümünde bütün bu başlıklar bir araya getirildi ve “nasıl sonuç alırız?” sorusu masaya yatırıldı. Demokrasinin mahallede, okulda, belediyede ve diğer gündelik yaşam alanlarında somutlaştıkça korunacağı kabul gördü. Bu yönde Avrupa Konseyinin bütünsel ve somut öncelikler ile yönlendirici olması önerildi. Yerel yönetimlerin STK’lara kapasite desteği vererek, katılımcı karar ve bütçeleme uygulamaları ile sivil alanı güçlendirebileceği özellikle dikkat çeken bir öneriydi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Dünya genelinde olduğu gibi Avrupa’da demokrasi uzun süredir sessiz ama derin bir krizden geçiyor. Bu kriz, sandıkların kurulduğu dönemler arasında ve bazen de hükümet seçimleri yapılırken ilerliyor. Çünkü demokrasi giderek yalnızca oy verme anına indirgeniyor; onun asıl taşıyıcıları olan yurttaşların, sivil toplum kuruluşlarının (STK), medya ve diğer aktörlerin sesi, kapasitesi ve etkisi daralıyor. Seçimler yapılıyor, anayasal kurumlar ayakta görünüyor; fakat demokratik değerler ve pratikler zayıflıyor. Bunun arkasında tarihsel ve yapısal sorunlar kadar popülizm, kutuplaştırıcı siyaset de var. Sivil alan; tam da toplumun farklı kesimlerini, ayrı veya karşı siyasi partilere oy verenlerin buluşabilmesini, diyalog kurmasını ve ortak hedefler için hareket etmesini sağladığı için demokrasinin korunmasında sigorta işlevini üstlenebilir.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçtiğimiz günlerde (2-3 Şubat 2026) Strazburg’da düzenlenen ve Avrupa Konseyi’nin öncülük ettiği uluslararası bir konferans, tam da bu gerçeği merkeze aldı. “<strong><em>Demokratik Yenilenmeyi Şekillendirmek: Sivil Alan ve Avrupa için Yeni Demokratik Pakta Giden Yol</em></strong>” başlığıyla yapılan toplantı, Avrupa’da demokrasinin geleceğini sivil alan üzerinden tartışmayı hedefliyordu. Farklı ülkelerden sivil toplum temsilcileri, Avrupa Birliği ve OECD gibi kurumlardan panelistlerinden oluşan 100 kişiden fazla kişi iki gün boyunca aynı sorunun etrafında döndü: Yeni bir demokratik hamle için sivil alanda neler yapılabilir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Salondaki hâkim duygu, iyimserlikten çok temkinli bir farkındalıktı. Sorumluluğun arttığı bilinciydi. Birçok ülkede demokratik kurumların “formel olarak” varlığını sürdürdüğü, ancak işleyişte ciddi sorunlar yaşandığı katılımcılar tarafından açıkça dile getirildi. Güvensizlik, kutuplaşma, otosansür ve korku; yalnızca bireysel hisler değil, kamusal ve toplumsal alanın belirleyici unsurları hâline gelmiş durumda. Bu atmosferde en çok zarar görenlerin başında ise sivil toplum geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son yıllarda Avrupa genelinde sivil toplum için ortak bir eğilim dikkat çekiyor. Sivil toplum kuruluşları üzerindeki baskılar artıyor, örgütlenme ve protesto alanları daraltılıyor, ifade özgürlüğü “güvenlik” gerekçesiyle sınırlandırılıyor. Yabancı fonlar şüpheyle karşılanıyor, banka hesapları dondurulabiliyor, denetimler ve hukuki çerçeve cezalandırma aracına dönüşebiliyor. Bu uygulamaların tekil değil, ülkeler arasında şaşırtıcı derecede benzer olması, meselenin yapısal bir demokratik gerilemeye işaret ettiğini gösteriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Konferansta öne çıkan önemli bir tespit, sivil alandaki ihlallerin çoğu zaman sistematik biçimde kayda geçmediği, veri temelli değerlendirilmediği ve iletişimin yeterli yapılmadığı oldu. İhlal tespit edilse bile hızlı ve caydırıcı bir karşılık üretilemediği ortaya kondu. Bu nedenle, sivil alanın düzenli olarak izlenmesi, erken uyarı mekanizmalarının kurulması ve hızlı tepki kapasitesinin güçlendirilmesi gerektiği vurgulandı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sivil toplumun özellikle kaynak yetersizliği nedeniyle kapasitesi ve gücünün zayıfladığı ikinci önemli tespit olarak sunuldu. Hibeler dışında toplum temelli finansman veya alternatif kaynaklara yönelik çabaların artması yönünde görüşler dile getirildi. Konferans boyunca “yenilik”, “kurumsal yenilenme” ve “sivil güçlenme” kavramlarına sıkça vurgu yapıldı. Bu kavramların arkasında, sivil alanın güçlenmesi için daha fazla enerji ve yaratıcılığa yönelinmesi işaret ediliyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu tartışmanın doğal uzantısı olarak dijital sivil alan da ayrı bir başlık altında ele alındı. Artık dijital alan, “ayrı bir dünya” değil; gündelik hayatın içine gömülü olduğu ve sivil toplum için olumlu sonuçlar sunabileceği örneklerle anlatıldı. Kampanyalar, dayanışma ağları, katılım süreçleri ve yerel sorunların çözümü büyük ölçüde dijital araçlarla güçlendirilebilir. Yapay zekâ, özellikle sesi duyulmayan gruplar için erişilebilirlik, sivil toplum için içerik üretimi açısından ciddi bir potansiyel barındırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Toplantının son bölümünde bütün bu başlıklar bir araya getirildi ve “nasıl sonuç alırız?” sorusu masaya yatırıldı. Tespit yapmanın ötesine geçip somut öneriler ve belirli sonuçları öncelemek gerektiği birden çok defa dile getirildi.&nbsp;Yerel yönetimlere demokrasiyi koruma ve güçlendirmek açısından daha fazla önem verilmesi gerektiği üzerinde genel kabul hâkim oldu. Sivil toplumun gündelik hayatta yurttaşlara daha fazla dokunması ile toplumsal tabanın genişleyebileceği ifade edildi. Demokrasinin mahallede, okulda, belediyede ve diğer gündelik yaşam alanlarında somutlaştıkça korunacağı kabul gördü. Bu yönde Avrupa Konseyinin bütünsel ve somut öncelikler ile yönlendirici olması önerildi. Yerel yönetimlerin STK’lara kapasite desteği vererek, katılımcı karar ve bütçeleme uygulamaları ile sivil alanı güçlendirebileceği özellikle dikkat çeken bir öneriydi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Konferans tartışmalarından süzülen acil öncelikler ise netti: sivil alan için güçlü izleme ve koruma mekanizmaları kurulmalı, fonların kriminalize edilmesini önleyen hak temelli mevzuat zorlanmalı, dijital sivil alanın korunması için çaba gösterilmesi, yargının bağımsızlığını sağlamak için daha fazla çaba verilmesi, yerel düzeye daha fazla enerji harcanması ve gençlerin katılımına öncelik verilmesi gibi öneriler ön plana çıktı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bütün bu tablo ilk bakışta bize doğal olarak karamsar görünebilir. Bu tarz toplantı ve etkinlikler işe yaramaz olarak değerlendirilebilir. Ancak asıl önemli olan şu ki demokratik kaygı, aynı zamanda demokratik enerjinin de kaynağıdır. Demokrasi yalnızca sandıkla sınırlı bir rejim değildir. Yaşayan bir ekosistemdir. Bu ekosistemin nefes alabilmesi için sivil alanın korunması ise şarttır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’da demokrasi kendiliğinden yenilenmesi mümkün görünmüyor. Yenilenme ancak yurttaşların yalnızca seçmen değil, katılımcı ve denetleyici olduğu bir düzenle mümkün. Bunu ise en etkili ve organize yapabilen ise sivil toplum alanında çalışan kurumlar, ağlar ve inisiyatifler. Eğer demokrasi gerçekten “yenilenecekse”, sivil toplum bunun hem ana itici kuvveti hem de vazgeçilmez güçlü sütunu olmalıdır. Böylece dayanıklı ve güvenlik altına alınmış bir demokratik iklim yaratılabilir. &nbsp;Buradan birlikte, barış içinde ve insanca yaşamanın zemini, kültürü süreğen kılınabilir. </span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 07 Feb 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/avrupada-demokrasinin-gelecegi-ve-sivil-alan-1770391107.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İstanbul’un görünmeyen altyapısı: Kuzey Ormanları</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbulun-gorunmeyen-altyapisi-kuzey-ormanlari-12565</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbulun-gorunmeyen-altyapisi-kuzey-ormanlari-12565</guid>
                <description><![CDATA[Kuzey Ormanları meselesi bir çevre meselesi değil, doğrudan bir kent yönetimi ve demokrasi meselesidir. Kent, altyapısını görünmez kıldıkça onu kaybeder. Kayıp fark edildiğinde ise geri dönüş maliyeti çok daha ağır olur. Bugün yapılan, sorunu çözmek değil; geleceğe devretmektir. Ve asıl soru şudur: İstanbul, görünmeyen altyapısını yok sayarak ne kadar daha ayakta kalabilir? Ve mimarlık ile planlama, bu yok saymanın neresinde duracaktır?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul’un Kuzey Ormanları çoğu zaman haritalarda boşluk gibi görünür. Oysa bu alanlar kentin kenarında duran bir doğa parçası değil, İstanbul’un yaşamsal altyapısıdır. Su havzalarını besleyen, mikroiklimi düzenleyen, hava kalitesini iyileştiren, taşkın riskini azaltan ve kenti ekolojik olarak ayakta tutan bir sistemden söz ediyoruz. Kuzey Ormanları, köprüler, yollar ve tüneller kadar gerçek; fakat onlardan çok daha sessizdir. Bu sessizlik ise teknik değil, politiktir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuzey Ormanları’na yönelik müdahaleler genellikle “ağaç kesimi” üzerinden tartışılır. Oysa asıl mesele, tekil ağaçların varlığı ya da yokluğu değildir. Asıl mesele, ormanın bütünlüğünün bozulmasıdır. Ormanlar çoğu zaman doğrudan kesilmez; parça parça bölünür. Bir yol açılır, ardından bir lojistik alan gelir, sonra konut kümeleri eklenir, enerji ve ulaşım yatırımlarıyla bu parçalanma kalıcı hâle getirilir. Her müdahale tek başına makul gerekçelerle savunulur. Ancak toplam etki, ormanın ekolojik işlevini yitirmesidir. Parçalanan orman su tutamaz, iklimi dengeleyemez, kenti koruyamaz. Kent, görünmeyen altyapısını yavaş yavaş kaybeder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreç, İstanbul’un kuzeye doğru genişlemesiyle doğrudan ilişkilidir. Kentin son yıllardaki büyümesi plansız bir yayılma değildir; bilinçli bir mekânsal yeniden örgütlenmedir. Arnavutköy, Başakşehir ve çevresi üzerinden şekillenen yeni konut koridorları, kentin yaşam alanlarını merkezin dışına iten bir stratejinin ürünüdür. Merkezler, konut işlevinden arındırılarak turizm, tüketim ve sermaye için korunurken; yaşam çepere taşınmaktadır. Bu, bir barınma politikasından çok, nüfusun yeniden yerleştirilmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmar planları bu sürecin temel aracıdır. Planlama, uzun vadeli bir kentsel vizyon üretmek yerine, istisnalar ve plan tadilatlarıyla yönetilen bir alana dönüşmüştür. Bu durum, planlama disiplininin öngörülebilirlik ve kamu yararı ilkelerini zayıflatır. Belirsizlik burada bir hata değil, bir yönetim biçimi olarak işler. Çünkü belirsizlik, hesap sorulmasını zorlaştırır; müdahaleleri kolaylaştırır. Kuzey Ormanları bu belirsizlik içinde, korunması gereken bir eşik değil, aşılması gereken bir engel gibi ele alınır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada yetki meselesi belirleyici hâle gelir. Kuzey Ormanları’na dair kararlar, yerel yönetimlerin ve kamusal tartışmanın dışına taşınarak merkezileştirilir. Kentin geleceğini belirleyen mekânsal kararlar, yerelin bilgisi ve katılımı olmadan alınır. Planlama süreci demokratik bir müzakere alanı olmaktan çıkar; teknik bir formaliteye indirgenir. Kamu yararı kavramı ise soyutlaşır ve içeriği boşaltılır. Böylece doğaya yönelik müdahaleler meşrulaştırılırken, kentli karar süreçlerinden dışlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu müdahalelerin en somut sonuçlarından biri, İstanbul’un afetlere karşı kırılganlığının artmasıdır. Kuzey Ormanları yalnızca bir ekosistem değil, aynı zamanda bir afet tamponudur. Yağış rejimini düzenler, sel riskini azaltır, sıcak hava dalgalarını dengeler. Orman parçalandıkça bu işlevler zayıflar. Kısa vadede fark edilmeyen bu kayıplar, uzun vadede su krizleri, ani taşkınlar ve iklim kaynaklı felaketler olarak geri döner. Kent, kendi güvenliğini sağlayan sistemi bilinçli olarak zayıflatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomik söylem bu sürecin en güçlü meşrulaştırma aracıdır. Kuzey Ormanları, planlama belgelerinde ve kamuoyuna sunulan anlatılarda bir ekosistem olarak değil, potansiyel arazi olarak okunur. “Yatırım”, “kalkınma” ve “büyüme” dili, doğayı ekonomik bir kaynağa indirger. Bu dil, kentin yaşam koşullarını değil, piyasa değerlerini merkeze alır. Doğa, korunması gereken bir altyapı değil; dönüştürülmesi gereken bir sermaye alanı olarak sunulur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mimarlık ve planlama pratiği bu noktada tarafsız değildir. Üretilen her proje, belirli bir yaşam biçimini varsayar. Kuzey Ormanları çevresinde üretilen yapılaşma, çoğu zaman otomobile bağımlı, kapalı ve parçalı yerleşimler üzerinden ilerler. Kamusal alan üretimi zayıflar, kolektif yaşam ihtimali azalır. Mimarlık, bu süreçte kamusal sorumluluğunu geri plana iter. “Ben sadece proje yapıyorum” savunusu, mekânsal kararların politik sonuçlarını görünmez kılar. Oysa mimarlık, yaşamın nasıl kurulacağını belirleyen bir disiplindir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kent hafızası da bu dönüşümden payını alır. Orman, yalnızca ekolojik bir alan değil; kentin kendini sınırladığı, durmayı bildiği bir eşikti. Bu eşik ortadan kalktıkça, kent nereye kadar büyüyeceğini bilmez hâle gelir. Sürekli genişleyen, ama derinleşemeyen bir yapı ortaya çıkar. Kent, yaşayan bir organizma olmaktan çıkarak, yönetilen bir yüzeye dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyadaki birçok kent, büyümeyi sınırlamayı planlamanın bir parçası olarak kabul eder. Ekolojik sınırlar, kent politikalarının temel belirleyicisi olur. İstanbul ise sınırlarını zorlamayı ilerleme olarak sunar. Bu yaklaşım, kenti kısa vadeli kazançlar uğruna uzun vadeli risklere açık hâle getirir. Görünmeyen altyapı zarar gördüğünde, kent yalnızca nefessiz kalmaz; yönetilemez hâle gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak Kuzey Ormanları meselesi bir çevre meselesi değil, doğrudan bir kent yönetimi ve demokrasi meselesidir. Kent, altyapısını görünmez kıldıkça onu kaybeder. Kayıp fark edildiğinde ise geri dönüş maliyeti çok daha ağır olur. Bugün yapılan, sorunu çözmek değil; geleceğe devretmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Asıl soru şudur: İstanbul, görünmeyen altyapısını yok sayarak ne kadar daha ayakta kalabilir? Ve mimarlık ile planlama, bu yok saymanın neresinde duracaktır?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 08 Feb 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/istanbulun-gorunmeyen-altyapisi-kuzey-ormanlari-1770112697.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kanal kazılmadan İstanbul değişti</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kanal-kazilmadan-istanbul-degisti-12564</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kanal-kazilmadan-istanbul-degisti-12564</guid>
                <description><![CDATA[Plan yoksa kent de yoktur. Ama plan varsa ve bu plan belirsizlik üzerine kurulmuşsa, yine kent yoktur. Ortada yalnızca kontrol edilen, parça parça yönetilen ve müzakereye kapalı mekânlar vardır. Gerçek bir kent ise ancak şeffaf, katılımcı ve kamusal bir planlama anlayışıyla mümkündür. Bugün Kanal İstanbul tartışması yapılırken, şu soru sorulmalıdır: Kanal iptal edilse bile, etrafında kurulan bu yeni kentle ne yapılacak? Çünkü görünen o ki, İstanbul kanal kazılmadan önce değişti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Kanal İstanbul hâlâ bir “proje” olarak konuşuluyor. Yapılacak mı, yapılmayacak mı, iptal mi edilecek, rafa mı kalkacak? Oysa bu sorular artık gecikmiş sorular. Çünkü kanal kazılmadan önce İstanbul çoktan değişti. Bugün İstanbul’un kuzeyinde yaşanan dönüşüm, kanalın kendisinden bağımsız bir gerçeklik olarak ilerliyor. Kanal bir ihtimal olabilir; fakat kanal etrafında kurulan kent fiili bir durumdur.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dönüşüm, büyük bir ilanla ya da açık bir kamusal tartışmayla başlamadı. Aksine, imar planı değişiklikleriyle, rezerv alan kararlarıyla, parça parça onaylanan konut ve altyapı projeleriyle sessizce büyüdü. Kanalın kendisi hâlâ tartışılırken, kanalın gerektirdiği nüfus artışı, konut ihtiyacı ve ulaşım altyapısı çoktan planlandı. Yani proje belirsiz, ama proje için gerekli kent yapısı şaşırtıcı biçimde net.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, Türkiye’de kent planlamasının nasıl ters yüz edildiğini gösteriyor. Normalde önce ihtiyaç belirlenir, sonra plan yapılır, ardından uygulamaya geçilir. Kanal İstanbul sürecinde ise önce uygulama başladı, sonra ihtiyaç gerekçeleri üretildi. Bu, planlamanın değil; yönetmenin dili. Kent, ortak akılla değil, adım adım oldubittiyle dönüştürülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanal tartışması bu nedenle bir sis perdesi işlevi görüyor. Kamuoyu “kanal olacak mı?” sorusuna odaklandıkça, asıl mesele olan kentin yeniden dağıtımı gözden kaçıyor. Oysa İstanbul’un kuzeyinde yeni bir yaşam alanı, yeni bir nüfus merkezi ve yeni bir ekonomik odak yaratılıyor. Bu odak, mevcut kentin sorunlarını çözmek için değil; kenti başka bir yöne doğru genişletmek için kurgulanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İmar planları bu sürecin anahtarı. Planlar artık kentin geleceğini öngören belgeler olmaktan çıkmış durumda. Sürekli değiştirilen, askıya alınıp yeniden onaylanan planlar, belirsizliği kalıcı hâle getiriyor. Belirsizlik ise tesadüf değil; hesap sorulmasını zorlaştıran bilinçli bir yönetim tekniği. Plan ne kadar sık değişirse, o kadar az bağlayıcı olur. Bağlayıcılığını yitiren plan, kamu yararını koruyamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rezerv alan ilanları da bu yeni kentin sessiz kurucuları arasında. Hukuki sınırları muğlak olan bu alanlar, bir gecede kentin geleceği hakkında karar verilen mekânlara dönüşüyor. Rezerv alan ilan edilen bölgelerde yaşayanlar için kent artık kalıcı değil; geçici bir durak hâline geliyor. İnsanlar evlerinde yaşamaya devam ediyor, ama o evlerin geleceği başkalarının kararlarına bağlı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yeni kent yalnızca fiziksel bir genişleme değil; aynı zamanda toplumsal bir yeniden dağıtım anlamına geliyor. Kimlerin bu bölgede yaşayacağı, kimlerin merkezin dışına itileceği büyük ölçüde belirlenmiş durumda. Yeni konut tipolojileri, orta ve üst gelir gruplarını hedeflerken, mevcut sakinlerin büyük kısmı bu dönüşümün dışında kalıyor. Kent merkezleri değerlenirken, yoksulluk daha uzak alanlara taşınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mimarlık bu süreçte kritik bir eşikte duruyor. Mimar ve plancı, bu yeni kentin kurucu öznesi mi, yoksa alınmış kararların uygulayıcısı mı? Kanal etrafında gelişen projelerin büyük kısmı, planlama kararlarının sorgulanmadığı, yalnızca uygulanmasına odaklanan bir üretim pratiği sunuyor. Oysa mimarlık, yalnızca yapı üretmek değil; kentin nasıl yaşanacağını düşünmektir. Bu soru sorulmadığında, mimarlık kamusal bir disiplin olmaktan çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Katılım meselesi ise neredeyse tamamen devre dışı. Bu ölçekte bir kentsel dönüşüm, kentlilerin bilgisi ve rızası olmadan ilerliyor. Meslek odalarının uyarıları, akademik raporlar ve bilimsel veriler çoğu zaman dikkate alınmıyor. Çünkü burada planlama, ortak bir gelecek kurma süreci olarak değil; hızla yönetilmesi gereken bir engel olarak görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanal İstanbul yapılmasa bile, bu süreç geri döndürülebilir mi? Bu soru giderek daha zor bir hâl alıyor. Altyapı yatırımları, ulaşım kararları ve yapılaşma baskısı bir bütün olarak düşünüldüğünde, İstanbul’un kuzeyinde yeni bir merkez yaratılıyor. Bu merkez, kentin doğal sınırlarını zorluyor; su havzalarını, tarım alanlarını ve ekolojik dengeyi geri dönüşü zor biçimde etkiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl mesele, kanalın kendisi değil. Asıl mesele, kanal olmadan da kentin nasıl dönüştürüldüğü. İmar planlarıyla, rezerv alanlarla ve katılım dışı kararlarla kurulan bu yeni kent, İstanbul’un geleceğini belirliyor. Kanal kazılmadan önce kent kazıldı. Toprak değil belki, ama kent hakkı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Plan yoksa kent de yoktur. Ama plan varsa ve bu plan belirsizlik üzerine kurulmuşsa, yine kent yoktur. Ortada yalnızca kontrol edilen, parça parça yönetilen ve müzakereye kapalı mekânlar vardır. Gerçek bir kent ise ancak şeffaf, katılımcı ve kamusal bir planlama anlayışıyla mümkündür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Kanal İstanbul tartışması yapılırken, şu soru sorulmalıdır: Kanal iptal edilse bile, etrafında kurulan bu yeni kentle ne yapılacak? Çünkü görünen o ki, İstanbul kanal kazılmadan önce değişti.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 06 Feb 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/kanal-kazilmadan-istanbul-degisti-1770365458.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sahi ne oldu şu bizim Yenikapı projesi?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sahi-ne-oldu-su-bizim-yenikapi-projesi-12546</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sahi-ne-oldu-su-bizim-yenikapi-projesi-12546</guid>
                <description><![CDATA[Bir taraftan Yenikapı’da dünyanın en heyecan verici arkeolojik keşifleri yapılıyor. Dünyanın en büyük Roma Limanı bulunuyor. Bu liman şehrin Akdeniz dünyasının başkenti olduğunu gösteriyor. Sonra biraz daha kazıldıktan sonra on metre altından Neolitik döneme ait kalıntılar çıkıyor. ...  Sonra ne oluyor? Dünya arkeoloji tarihine geçen bu keşifleri kalıcı bir şekilde sergilemek için uluslararası bir mimarlık yarışması açılıyor. Dünyanın en tanınmış mimarları bu yarışmaya katılıyor. Amerikalı ünlü mimar Peter Eisenmann’ın projesi birinciliği kazanıyor. Sonra bu mimara uygulama projeleri hazırlatılıyor. Milyonlarca dolar harcanıyor. Sonra ne oluyor? Hem bu heyecan verici keşifler, hem de bu proje unutuluyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c1014">İstanbul hesabını bilmeyen bir şehir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="color:#0c1014; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Oraya buraya doğru koştururken, dünyanın kaynağını savururken neleri kaybettiğinden haberi bile olmuyor. Elindeki dünyanın hiçbir şehrinde olmayan, hazine değerindeki fırsatları nasıl kaçırdığını bilmiyor. Üstelik bir daha geri dönülemez şekilde.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c1014">Bunlardan biri de “şehrin en büyük transfer merkezi” olacağı söylenen Yenikapı’da başına gelenler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c1014">Şöyle bir düşünün: </span></span><span style="color:#292929">Marmaray inşaatı sırasında, 2004–2013 yılları arasında yürütülen kazılarda çok önemli arkeolojik keşifler ortaya çıktı. </span><span style="background-color:white"><span style="color:#0c1014">Burada dünyanın en büyük Roma limanı bulundu. Dünya basını bu keşiflere sayfalar ayırdı. Paris, Lille, Brüksel ve İstanbul’da binlerce insanın ziyaret ettiği sergiler açıldı. Yayınlar yapıldı. Ama burada bulunan 37 adet Roma gemisinin ve on binlerce arkeolojik buluntunun ne olduğu bilinmiyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c1014">Geçtiğimiz hafta araştırmacı yazar ve turizmci Şerif Yenen sormuş:</span></span><span style="color:#111111"> ‘Yenikapı (</span><span style="color:#0f172a">Theodosius) Limanı </span><span style="color:#111111">kazılarında çıkan eserler nerede? Projesi uluslararası bir mimarlık yarışmasıyla elde edilen müze neden hala açılmadı?’ </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#292929">Yenen aradan geçen çok uzun süreye rağmen, söz konusu müzeye ilişkin somut bir gelişme paylaşılmadığını ve bu sessizliğin kamuoyunda ciddi soru işaretleri yarattığını ifade etmiş ve şunları söylemiş: “Dünyanın en büyük sualtı arkeolojisi müzelerinden biri olacağı söylenen bu projenin neden hayata geçirilmediğini sormak, kamu olarak en doğal hakkımız. Bu eserler bugün nerede, hangi koşullarda korunuyor ve bu müzenin gerçekleşme ihtimali hâlâ var mı? Bunları bilmek istiyoruz.” </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#292929"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-01-31%20at%2010_59_20%20PM.jpeg" style="height:106px; width:300px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#292929">Düşünsenize bir taraftan Yenikapı’da dünyanın en heyecan verici arkeolojik keşifleri yapılıyor. Dünyanın en büyük Roma Limanı bulunuyor. Bu liman şehrin Akdeniz dünyasının başkenti olduğunu gösteriyor. Sonra biraz daha kazıldıktan sonra on metre altından Neolitik döneme ait kalıntılar çıkıyor. Bu kalıntılar da Karadeniz’in bugünkünden 150 metre aşağıda bir göl olduğu, Boğazların henüz açılmadığı Büyük Tufan’ın gerçekleştiği tarihi gösteriyorlar. Günümüzden 8&nbsp;bin yıl öncesine gidiliyor, şehrin tarihi yeniden yazılıyor. Paris’teki sergi 2010 yılında Grand Palais’de açılıyor. Açılışına dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan ve bakanlar katılıyor. İstanbul’daki sergi de Sabancı Müzesi’nde gene kendisi tarafından açılıyor. Her iki sergi de muazzam ilgi görüyor. Sonra ne oluyor? Dünya arkeoloji tarihine geçen bu keşifleri kalıcı bir şekilde sergilemek için uluslararası bir mimarlık yarışması açılıyor. Dünyanın en tanınmış mimarları bu yarışmaya katılıyor. Amerikalı ünlü mimar Peter Eisenmann’ın projesi birinciliği kazanıyor. Sonra bu mimara uygulama projeleri hazırlatılıyor. Milyonlarca dolar harcanıyor. Sonra ne oluyor? Hem bu heyecan verici keşifler, hem de bu proje unutuluyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#292929">Böyle muazzam bir keşif başka bir şehirde gerçekleşmiş olsa, hem müze çoktan tamamlanmış olur. Hem de ilk okullardan başlayarak bütün eğitim kurumlarının, metro istasyonlarının duvarlarında kazıdan alınan kesitler çerçevelenerek konur. Din kitaplarında, mitolojik belgelerde şehirlerin sular altında kalmasını anlatan ve “Büyük Tufan” adı verilen olayla ilişki kurulur. Boğazların açılışı, Marmara’nın küçücük bir tatlısu gölü olduğu zamanlarla sonraki tarihler arasındaki bağlantılar kurulur. Arkeolojik keşifler bir taraftan devam ederken orada bir taraftan da müzede buluntular sergilenir, konferanslar düzenlenir. Yenikapı dünyanın ilgi odağı haline gelir. Bugün şehir halkı, herkes Büyük Tufan’ı biliyor, ama bunun İstanbul’un var oluşu ile ilişkisini bilmiyor. 6 yüzyılda dünyanın en büyük dini yapısının, Ayasofya’nın İstanbul’da olduğunu belki biliyor ama şehrin Akdeniz dünyasının başkenti olduğunu, bu nedenle en büyük Roma limanının neden burada olduğunu bilmiyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#292929">Dedim ya. İstanbul elindeki hazine değerindeki değerlerin farkında bile değil.&nbsp; Neleri kaybettiğini bilmiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c1014">Ama bu heyecan verici keşiflerin yapıldığı Yenikapı’da kazı alanının neredeyse tümüyle kaplayan kazulet bir AVM projesi yaptırılıyor, Büyükşehir Belediyesi tarafından. Bu kazı alanında dünyanın en büyük Roma limanın keşfedildiğini bile bile. Bu proje güçlükle sivil bir girişim tarafından durduruyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c1014">Sonra iki ana metro hattı ile burada gerçekleştirilecek olan Marmaray ve o tarihte deniz otobüsleriyle şehrin deniz erişimini sağlayan liman arasında hiçbir bağlantı kurmayan dünyanın herhalde en abuk “herkes kendi işine baksın” merkez istasyonları projeleri ortaya çıkıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c1014">Bu projeler o kadar birbirlerinden habersizler ki, adeta Marmaray’ın güzergahının seçiminde bakanlıkların birbirinden bilgi gizlemesi gibi ortaya acaip bir durum çıkıyor.&nbsp; İstanbul’un en büyük transfer merkezi olacağı söylenen yerde terminaller arasında neredeyse beş yüz metre.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c1014"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-01-31%20at%2010_59_46%20PM.jpeg" style="height:226px; width:300px" /></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c1014">Neyse ki sivillerin sayesinde 2006 yılında şehir 2010 yılı için Avrupa Kültür Başkenti seçiliyor. İşte bu sözü edilen mimari yarışma da o sayede, bir dolu bağımsız insanın gönüllü çabalarıyla gerçekleştiriliyor. Bu amaçla özel bir yasayla çok aktörlü, içine merkezi ve yerel yönetim organlarını alan bir kamu tüzel kişiliği oluşturuluyor. Bu misyon odaklı yapı şehrin ihtiyaç duyduğu çok taraflı, çok katmanlı, katılımcı bir yönetim deneyimi için bir fırsat. Ancak bu organlaşma 2011 yılında sona eriyor. Müze projesi de hayallerde kalıyor. Müzeyi Büyükşehir Belediyesi inşa edip Kültür ve Turizm Bakanlığı’na hediye edecek değil ya. Yalnızca bu müze olayı bile şehirdeki stratejik konuların, yatırımların nasıl bir işbirliği modeli içinde geliştirilme ve yönetilmesi gerektiğini gösteren bir örnek. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c1014">Sonuç olarak ne olduğunun anlaşılması için konuyla ilgili bir tanıklığımı aktarayım:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white">Ajansın Yönetim Kurulu Başkanı (Şekib Avdagiç) ile kapanış için Brüksel’de Avrupa Birliği Eğitim ve Kültür Komisyoneri’ni (Androulla Vassiliou) ziyarete gittiğimizde aldığımız cevap: “Siz oybirliği ile Avrupa’nın kültür başkenti seçildiniz. Bu ünvan bir yıllık değildir, kalıcıdır. Nasıl bir hata yaptığınızın farkında mısınız?” </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white">Bilmiyorum, yalnızca müzeyi değil, daha neleri kaybettiğimizi bir parça anlatabildim mi?&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 02 Feb 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/sahi-ne-oldu-su-bizim-yenikapi-projesi-1769936802.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Büyükada’da İlginç Bir “Mimari Hafıza Kazısı”</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/buyukadada-ilginc-bir-mimari-hafiza-kazisi-12489</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/buyukadada-ilginc-bir-mimari-hafiza-kazisi-12489</guid>
                <description><![CDATA[Kula verdiği konferansta Vallaury’nin bu uzun süremli ve eşine benzerine kolay rastlanmayacak ölçekteki mimarlık pratiğini birkaç yönüyle inceledi: Hem döneminin uluslararası vokabüleriyle ilişki kuran neo-klasik üslup, hem kimi zaman “rejyonalizm” adı verilen oryantalist akım, hem de modernlik sorunsalının içindeki strüktürel rasyonellik arayışı, deneysellik, yeni ölçekler ve özgün biçimler yaratmak gibi. Soğuk havada bu konferansı büyük bir ilgiyle izleyen katılımcılara ve çalışmalarını bizimle paylaşan Seda Kula’ya çok teşekkür ediyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yetimhane Üzerinden Vallaury, Eklektisizm ve Modernlik</strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Entelektüel dünyamız yakın tarihle ilgili her konuda olduğu gibi mimarlıkla ilgili bir unutkanlıktan muzdarip. Bu öyle tuhaf bir unutkanlık ki, yaşlılıkla, hastalıkla, kazayla, fenalıklarla başa gelenlere hiç ama hiç benzemiyor. Çok daha da kötüsü. Bu bilinçli bir unutkanlık.&nbsp; Yaşadığımız zamandaki gelişmeleri anlamak, yorumlamak hatta değiştirmek için ipuçları sunan gelişmeler kayıtlardan siliniyor. Öyle ki, ülkenin en eski mimarlık ve sanat eğitimi veren üniversitesi kendi kurucusunu unutuyor. Öğrencilerine dünyanın başka yerindeki bilgileri aktarıyormuş, öğretiyormuş gibi yaparken bizzat kendi kuruluşuna yol açan gelişmeleri, hatta kendi geçmişini, kurucusunu unutuyor. İzleri, kurumları, teknikleri ortada olduğu, apaçık görüldüğü halde mesleki alanın resmi entelektüel dünyası bu yakın tarihi görmezden geliyor, sanki yokmuş gibi davranıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan Büyükada Rum Yetimhanesi gibi yüzyıl sonunun şaşırtıcı yapılarının nasıl gerçekleştiklerini, başlarına gelenleri öğrenmeye, anlamaya çalışmak bu yakın tarihle ilgili hafıza kaybını telafi etmeye dönük bir merak yaratıyor.&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vallaury: 20. yüzyılın başına doğru İstanbul’da yaşanan büyük değişimin mimarı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Dünyanın en büyük ahşap yapılarından birini buraya, Büyükada’nın Hristos Tepesi’ndeki ormanın içine kim yerleştirdi” diye sorulduğunda karşımıza bu ilginç bir kişilik çıkıyor. 20. yüzyıl başına doğru şehrin küresel bir merkez haline geldiği bu dönemde kamusal alanda ihtiyaç duyulan ve yepyeni mimari programlara, işlevlere sahip olmayı gerektiren modern kamu yapılarını tasarlayan, İstanbul’da bugünlere kadar izleri gelen ilk mimarlık eğitimini başlatan, bir dolu mimar yetiştiren, Sanayii-Nefise’nin (Akademi’nin) kurucusu Alexandre Vallaury.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu alandaki boşluğu mimarlık tarihçisi Seda Kula dolduruyor.<span style="color:#212529"> Kula 19. yüzyıl Osmanlı mimarisinin hiç şüphesiz önde gelen kişiliklerinden biri olan Vallaury hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı ve en yenilikçi çalışmaları ortaya koyan bir akademisyen. </span>17 Ocak Cumartesi Büyükada Anadolu Kulübü’nde bu önemli tarihi kişilikle ilgili önemli bir etkinlik gerçekleştirildi. Bu konferansta izleyiciler Vallaury’nin mimar kimliğinin ve Yetimhane binasının nasıl bir mimari formasyon ya da düşünsel iklim içinde yer aldığını izleme fırsatı buldu.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konferansta Kula, İstanbul’da 19. yüzyıl sonuna doğru mimarlık eğitimini kurumsallaştıran, çok sayıda önemli yapı gerçekleştiren ve mimar yetiştiren, imparatorluğun modernleşme sürecinde şehrin aldığı yeni çehreyi kazandıran Vallaury ve Yetimhane üzerinden dönemin mimarlık, sanat ve felsefedeki izlerini sürdü. Konuşmasında bir taraftan felsefede eklektisizm (seçmecilik) tanımını yaparken bir taraftan da bunun mimarlıktaki ve sanatlardaki karşılığının ne kadar çok boyutlu olduğunu göstermesiydi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul’da <span style="color:#212529">Ecole des Beaux Arts’ın tasarım kriterlerini merkezine alan bir okul</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konferansta izleyiciler Vallaury’nin mimar kimliğinin ve Yetimhane binasının nasıl bir mimari formasyon ya da düşünsel iklim içinde yer aldığını izleme fırsatı buldu. <span style="color:#212529">Kula’nın bu çalışması çok geniş bir alandaki kaynaklardan, görsel malzemelerden, arşiv malzemelerinden hareketle bugüne kadar ortaya konan metinlerin eleştirel bir yaklaşımla, temelleri sağlam, özgün bir araştırmayla ortaya çıkmış. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Bu araştırmanın bir özelliği de “Sanayii Nefise”, Cumhuriyet döneminde “Akademi” adını alan okulun eğitim programında Ecole des Beaux Arts’ın tasarım kriterlerinin oynadığı merkezi role işaret eden ve derinlemesine analizlerle gerçekleştirilmiş ilk çalışma olması.</span> Böylece ilk mimarlık eğitimi kurumu olan Sanayii Nefise Mektebi ile Arkeoloji Müzesi’nin yan yana olmalarının bir tesadüf olmadığını da anlamış olduk.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu eşikte yaşananlar, bir bakıma modernliğin kaynakları ve sorunsalı açısından da bir okuma kılavuzu sunuyor. Mimarlık zamanın en büyük entelektüel ilgi alanlarından biri olan arkeoloji ile ilişki kuruyor. Mısır, Helen, Roma tarihine uzanan, farklı coğrafyaları ilişkilendiren ve Rönesans’taki gibi bunları, o zaman için bilinen ve tanınan uygarlıkların ortaya koyduklarını eşzamanlılık düzleminde birleştiren, bunları Vitrivius’vari bir üst-dillerle yorumlaya girişen yeni bir durum ortaya çıkıyor. Bu bir kırılma noktası. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modernliğin koşullarında resim, heykel gibi uğraşların daha önce mekanın bir parçasını oluştururken ondan ayrışıp, onun üzerine temsillere dönüşüyor (ya da ölçeklendirme, mütekabüliyet ilişkileriyle yerine geçiyor) ve sanki bir” kuluçka alanı” gibi günümüze ulaşan gelişmeleri tetikliyor. Böylece bu modern temsil rejiminde mekan ve zaman kavramı değişiyor. İhtiyaç duyulan yeni kamu yapıları için biçimler repertuarından uygun örnekler seçilmeye çalışılırken, bunların yeniden üretiminde farklı bir akıl yürütme biçiminin ortaya çıkıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yetimhane gibi yeni ve büyük yapıların yalnızca başarılı mimari bir tasarım olmadıklarını, çok kısa bir sürede inşa edilmiş olmalarına rağmen son derece kalifiye bir teknik iş gücüyle ve uygulama bilgisiyle gerçekleştirildiklerine dair yorumlar getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-01-23%20at%206_01_06%20PM.jpeg" style="height:183px; width:192px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vallaury “modernleşmenin mimarı” nasıl oluyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu da söylemeden geçmeyelim: Vallaury’nin İtalyan kökenleri ve Fransız kimliği üzerine de tartışmalar yapılıyor. O tarihlerin kozmopolit dünyasında, özellikle eğitim süreçleriyle kimliklerin yeni sabitlenmekte oldukları söylenebilir. Konferansta Vallaury’nin ailesini, kökenlerini tanımış olduk. Babası (François ya da Françesko) henüz İtalyan Birliği kurulmamış olduğu zamanda, 1850’lerde İzmir’e yerleşiyor. Aile daha sonra İstanbul’a geliyor ve saraya pastalar hazırlayan önemli bir iş kolunda isim yapıyorlar. Lebon gibi ustalar onların yanında yetişiyor. Alexandre ise İstanbul’da hayata gözlerini açıyor, iyi bir lise eğitiminin (Saint Joseph olduğunu söyleyenler var) ardından Paris’e genç yaşta Paris’in mimarlık ve sanat ortamını tanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ortamın içinde yalnızca okulun değil, kurumun dışından farklı ve yeni yaklaşımlar geliştiren Henri Labrouste, Viollet-Le-Duc gibi önemli mimarlık teorisyenlerinin de oldukları tahmin edilebilir. İstanbul’a döndüğünde, şehir kamusal alanda muazzam bir dönüşüm yaşıyor. Şehir Avrupa’nın önemli ticaret limanlarından ve finans merkezlerinden biri olma yolunda. Avrupa’dan ve yakın coğrafyadan birçok sanatçı, iş insanı, emekçi şehre akın ediyor. İşte tam bu dönüm noktasında Vallaury’nin önü açılıyor. Fransız tabiyetini seçiyor.&nbsp; O tarihte aldığı eğitim, formasyonu ile tam da “aranan kişi”. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendisine o tarihe kadar benzeri olmayan kamu yapılarının tasarımı emanet ediliyor. Topkapı Sarayı bahçesinde Arkeoloji Müzesi, Sanayii Nefise Mektebi, Galata’daki Osmanlı Bankası, Tepebaşı’ndaki Pera Palas, Büyükada’daki Yetimhane, Haydarpaşa’daki Mektebi Tıbbiye, Cağaloğlu’nda Duyunu Umumiye, Beyoğlu’ndaki Cercle d’Orient, Bağlarbaşı Abdülmecid Efendi Köşkü, Eminönü ve Selanik liman yapıları gibi sayısız büyük yapıya imzasını atıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-01-23%20at%206_01_22%20PM.jpeg" style="height:600px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kula verdiği konferansta Vallaury’nin bu uzun süremli ve eşine benzerine kolay rastlanmayacak ölçekteki mimarlık pratiğini birkaç yönüyle inceledi: Hem döneminin uluslararası vokabüleriyle ilişki kuran neo-klasik üslup, hem kimi zaman “rejyonalizm” adı verilen oryantalist akım, hem de modernlik sorunsalının içindeki strüktürel rasyonellik arayışı, deneysellik, yeni ölçekler ve özgün biçimler yaratmak gibi.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soğuk havada bu konferansı büyük bir ilgiyle izleyen katılımcılara ve çalışmalarını bizimle paylaşan Seda Kula’ya çok teşekkür ediyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">İlgilenenler için aşağıdaki kitap İBB yayını olarak erişime açık:</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/korhan.jpg" style="height:600px; width:450px" /><br />
<span style="background-color:white"><span style="color:blue"><u><a href="%0d%0bGeç%20Osmanlı%20Mimarlığında%20Alexandre%20Vallaury%20ve%20Eklektizm%0d%0b%0d#
İBB Atatürk Kitaplığı
https://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr › Kitaplik › Yayinlar
" style="color:blue; text-decoration:underline">Geç Osmanlı Mimarlığında Alexandre Vallaury ve Eklektizm</a></u></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:blue"><u><a href="%0d%0bGeç%20Osmanlı%20Mimarlığında%20Alexandre%20Vallaury%20ve%20Eklektizm%0d%0b%0d#
İBB Atatürk Kitaplığı
https://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr › Kitaplik › Yayinlar
" style="color:blue; text-decoration:underline">İBB Atatürk Kitaplığı</a></u></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:blue"><u><a href="%0d%0bGeç%20Osmanlı%20Mimarlığında%20Alexandre%20Vallaury%20ve%20Eklektizm%0d%0b%0d#
İBB Atatürk Kitaplığı
https://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr › Kitaplik › Yayinlar
" style="color:blue; text-decoration:underline">https://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr&nbsp;› Kitaplik › Yayinlar</a></u></span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><br />
&nbsp;</p>

<p style="margin-right:12px">&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 25 Jan 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/buyukadada-ilginc-bir-mimari-hafiza-kazisi-1769337578.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kozyatağı: Sürdürülemez dönüşümün mikro distopyası</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kozyatagi-surdurulemez-donusumun-mikro-distopyasi-12461</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kozyatagi-surdurulemez-donusumun-mikro-distopyasi-12461</guid>
                <description><![CDATA[Semtin bütün apartmanları önce kolayca depreme dayanıksız damgasını yiyor sonra etrafı boğan dumanlar ve beyin yiyen gürültüler eşliğinde enkaza dönüyor enkaz kaya delen makinalar eşliğinde temele sonra birbirine benzeyen beton bloklardan birine dönüşüyor. Hafriyat, malzeme kamyonları ve vinçlerin geçici trafiği apartman yapılınca yetersiz kalan otoparklarla kalıcıya terfi ediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Dünya bize Babalarımızdan miras kalmadı. Biz onu çocuklarımızdan ödünç aldık."&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sözü sıkça duyarız. Teoride kulağa hoş gelse de uygulamada ne ölçüde karşılığı olduğunu ise ancak gerçeklerle karşılaştırarak anlarız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyayı amazon ormanlarından kutuplara kadar ekolojik bir varlık olarak da ele alabilir ve Greta Thunberg’in yaptığı okul grevleri gibi eylemlerle çevreye karşı duyarlık talep edebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldığımız konusundaki farkındalığımızı test etmek için Grönland’ı ve onun balinaları korumak gibi zor işlerden daha basit şeyler de yapabiliriz. Mesela pencereden sokağa bakmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben pencereden sokağa baktığımda İstanbul’un mütevazi bir semti olan Kozyatağı’nda mahalle arasına kadar sirayet etmiş trafik sıkışıklığı görüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gün içinde çift yönlü araç trafiği nedeniyle akülü aracı ile bir engellinin hareket kabiliyeti sıfıra yakın. Bizim gibi bisikletçiler ise arkalarından çalınan kornalara karşı bağışık olmak zorunda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahallenin çıkışı ve girişi ise sabah trafiğiyle çoktan tanışmış durumda. Hala devam eden eski usül semt pazarının olduğu günlerde oluşan cinneti çözmek için trafik ekipleri intikal ediyor sokağa.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2000’lerin başında taşındığım mahalle Bağdat Caddesinin ışıltısı ile E5 Karayolunun patırtısı arasında kendi halinde bir yerdi. Adını aldığı Koz yani Ceviz ağaçları kesileli çok olmuştu. Özal’ın teybe bir kaset koy da neşemizi bulalım diyerek açılışını yaptığı 2. Köprünün Yani FSM Köprüsünün bağlantı noktası olarak inşaatla tanışmış. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Semtin görece planlı olarak sokaklarının geniş ve düzenli olması, evlerin yetecek kadar otoparkı olması bu semtin yakın zamanda imara açıldığını gösteren en önemli artıları idi. Kandilli’de görevli deprem uzmanı Jeolog arkadaşımın dediğine göre zemini de en sağlam yerlerden de biriydi. Hoş eskiden kim zemine bakıyordu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Baştaki lafa dönersek azami 40 yıl önce yani babalarımızın inşa ettiği Kozyatağı mükemmel bir yer olmasa da yolları herkese yeten arabaların işgal etmediği, makul yükseklikte apartmanların birbirine saygı mesafesinde konumlandığı ve pek çoğunun da site şeklinde geniş arazilerde yeşili de dışlamadığı bir mahalleydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maksimum 50 yıllık bu evlerin kentsel dönüşüm adı altında yıkılıp yeniden yapılması görünüşte faydalı bir faaliyet, depreme karşı bir önlem olarak yer aldı. Ama bu modelde bir tuhaflık vardı. Yıkılan evde 10 daire varken yapılan evde daire sayısı 20’ydi. 5 katlı ev gidiyor yerine 10 katlı ev geliyordu. Her nasılsa önceden evde oturanlara yetecek kadar otopark varken yeni yapılan evin otoparkları daire sayısını kurtarmıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2004’yılında 130 metre kare bir evi 100 bin dolara satın alabiliyordunuz. 2026’da bunun yarısı metre karede taze ev için istenen fiyat 300 bin dolara ulaşmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ev sayısı 2 katına fiyatı dolar bazında 6 katına çıkmış olan bu sistemin iktisaden izahı bulunmuyor. Arkasında “tacir bakanın” gözleri kadar parlak ekonomik icatların da rolü bulunan bu sistemin ülkenin sosyo politik macerası ile yakından ilgisi vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Suriye’deki son gelişmelerin keyfini çıkaran iktidar cephesinin Suriye’de yaşanan savaşın Türkiye’de konut piyasasını nasıl çarpıttığını dinlemeye vakti olmadığı kesin. Yine de sonuç değişmiyor. İster ekonomi, ister politika deyin fark etmeyecektir. Türkiye’de çeperlerden merkezlere yönelen nüfusun da etkisiyle her şehirde gözlenen kentsel felaketin mikro düzeyde bir laboratuvarı Kozyatağı’nda; karşımızda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Semtin bütün apartmanları önce kolayca depreme dayanıksız damgasını yiyor sonra etrafı boğan dumanlar ve beyin yiyen gürültüler eşliğinde enkaza dönüyor, enkaz kaya delen makinalar eşliğinde temele, sonra birbirine benzeyen beton bloklardan birine dönüşüyor. Hafriyat , malzeme kamyonları ve vinçlerin geçici trafiği apartman yapılınca yetersiz kalan otoparklarla kalıcıya terfi ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahalledeki tüm apartmanları bekleyen mukadderattan kaçış yok. Tek tek yapılan dönüşüm hem parayla hem sırayla ama mutlaka.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">10 katı 20 ye 20 yi 40 a 40’ı 80’e iblağ eden bu sistemin elbet betonun ömrü ile sınırlı bir yaşam ömrü olacak. Baştaki özlü sözde yer alan çocuk yada torunlar 100 yıl sonra bu apartmanları nasıl dönüştürecek. 1990’da 20 daire olarak yapılan apartman 2100 yılında 80 daire mi olacak?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gelecek distopyasında çocuklar ve torunlara gelene kadar mahallenin bugünkü sakinlerinin yok olan huzur hakkının bedelini kim ödeyecek?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kozyatağı sadece bir simge. Deprem sadece Bağdat Caddesi civarında olacak gibi her evi dönüştüren ve bir koyundan en az iki post çıkaran sistem sürdürülebilirliğini kaybetmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kozyatağı daha fazla kentsel dönüşemiyor. Kadıköy’ün tamamı da farklı değil. Çocuklara miras bırakılacak olan şehir ise bir distopyadan farklı değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kozyatağı, aslında İstanbul’un ve Türkiye’nin pek çok mahallesinin aynası. Deprem korkusu rantın kılıfına dönüştü, “dönüşüm” adı altında katlar ve daireler katlanırken nefes alma hakkı ve yaşam kalitesi eridi gitti. Bugün çocuklarımızdan ödünç aldığımız bu dünya, yarın onların sırtına bırakacağımız bir beton yığını ve trafik cehennemine evrildi.. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer bu sürdürülemez modeli değiştiremezsek, 50 -100 yıl sonra aynı arsalar üzerinde daha da yüksek bloklar yer alacak; ama o bloklarda yaşanacak bir hayat kalmayacak. Değişim, bireysel kazançtan değil, mahallelerin bütüncül planlanmasından, gerçek deprem güvenliğinden ve geleceğe saygıdan geçiyor. Pencereden bakmaya devam edelim, ama izlemekle yetinmeyelim; sesimizi yükseltelim ki çocuklarımıza gerçek bir miras bırakabilelim.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 21 Jan 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/kozyatagi-surdurulemez-donusumun-mikro-distopyasi-1768899456.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Büyükada&#039;da tarihi dönüşüm   </title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/buyukadada-tarihi-donusum-12449</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/buyukadada-tarihi-donusum-12449</guid>
                <description><![CDATA[Kıyıları tehdit eden yalnızca işgaller, kötü kamu uygulamaları, inşaatlar, dolgular, atıklar değil. Yönetim ve koruma işlevlerinin 19. yüzyıldan kalma erkmerkezci yöntemlerle yerine getirilmesi mümkün değil. Kıyıların yönetimi için hem yerel halkın, hem de bağımsız yapıların aktif katılımına ihtiyaç bulunuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<div style="text-align:start">
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">13 Ocak sabahı Büyükada tarihinde bugüne kadar pek eşi benzeri olmayan bir olay yaşandı. Adalar Belediyesi iskele çevresindeki restoranlar tarafından işgal edilmiş olan kıyı şeridindeki kaçak yapıların yıkımına başladı. Büyükada kıyı şeridinin, eğer şehircilik deyimiyle söylersek adanın ziyaretçileriyle, yerel halkıyla en cazip yerini oluşturan “gezinti ” (promönad) yolu adı verilen tarihi kıyı şeridini yeniden kullanıma açması, işgallerden arındırması yalnızca mimarlık ya da şehircilik açısından değil, aynı zamanda siyasal açıdan da üzerinde durulması gereken önemli bir olay.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Bana kalırsa bu tarihi dönüşüm yerel yönetimler açısından önemli ve kalıcı bir siyasal deneyime de dönüşebilir.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Diğer taraftan olayı ilginç kılan önemli bir tartışma konusu da şu: Büyükada’nın öngörünüm bölgesi olan İskele binasının çevresini işgal eden bu kaçak yapıları geçmişte Adalar Belediyesi’nin yaptırdığı biliniyor. Adalar Belediyesi bu kaçak yapılardan, işgallerden ayrıca yüklüce de bir gelir elde ediyordu, tıpkı kıyıları kiraya veren diğer kamu kurumları gibi.&nbsp;Burada da söylentiler muhtelif. Adalar'da bunca kaçak yapı, işgal edilmiş alan varken Belediye geçmişte kendi eliyle yaptırdığı bu yeni düzenlemeleri neden yıktı?</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Eğer öyleyse Adalar Belediyesi hem yapılmalarına destek verip, hatta&nbsp; yenilemeye zorlayıp hem de sonra niye yıktırıyor? Öyle değil mi? Bunca zarar ziyan vermeden, zamanında görevini yaparak, burada yaşanan gelişmeleri hukuka uygun bir yönetim modeliyle düzenlemek varken?&nbsp;</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Büyükada’nın öngörünüm bölgesindeki kıyı şeridini işgal eden bu kaçak yapılarla ilgili bölge koruma kurulundan tebligat gelmiş. Belediye bu nedenle yıkmak zorunda kalmış. Hatta merkezi yönetime bağlı olan&nbsp;kurulların&nbsp;belediyelerin üzerinde sallanan “Demokles Kılıcı”nın olduğunu söyleyenler bile var.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Bu tarihi olay bir siyasal tehdit karşısındaki konjonktürel bir vaka olarak değil, farklı bir yönetim deneyim olarak bir fırsata dönüştürülebilir. Merkezi siyasetin askıya almış olduğu bütün yerel konuların aynı zamanda farklı bir siyaset geliştirmek için bir fırsata dönüşme potansiyeli gibi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Bu nedenle bu tarihi olayın geçmişi üzerinde durmakta yarar olabilir.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222"><strong>Büyükada gezinti (promönad) yolunun hikayesi</strong></span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Sahile dik uzanan parselleri dikine kesen&nbsp;“gezinti yolu” (promönad)&nbsp;olarak düzenleme biçimi Roma döneminden günümüze kadar uzanan bir şehircilik uygulaması modeli.&nbsp; Modernleşme sürecinde, “Belle Epoque” olarak adlandırılan dönemde Akdeniz havzasında birçok deniz şehrinin kıyılarında yaygın bir şekilde uygulanıyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Geçmişin kompartımanlaşmış, mahallelere ayrışmış dünyasına karşı kozmopolit dünyanın bir karşılaşma alanı. Yerliler, yabancılar, farklı inanç toplulukları, toplumsal tabakalar bu müşterek mekanlarda birbirleriyle temas ediyor. Başkalarını görüyor ve kendisini gösteriyor. Bu yüzden daha çok ticaret burjuvazisine, yeni seçkinlere hizmet veren yerel yönetimler tarafından gerçekleştirilen bu tür mekan düzenlemelerinin müşterekleştirme siyasetlerinin bir unsuru olarak geliştiği de söylenebilir</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Ancak 19. yüzyıldan kalan ve yalnızca fiziksel olarak mekanlara müdahale şeklinde gerçekleştirilen bu tür müşterekleştirme biçimlerinin temel bir eksikliğinin olduğu hemen fark ediliyor: Müştereklerin sahipleri ortada yok. Daha doğrusu varmış gibi gözüküyor ama 19. yüzyıldan &nbsp;kalma nesneleştirici, seksiyonlaşmış, tepeden inmeci yönetim modeli içinde yok. Ayrıca toplumsal bir mutabakat üzerine kurulmadıkları, çok yönlü bir kamu fikri içermedikleri ve daha çok seçkinlere hitap ettikleri için bu tür kamusal alan düzenlemelerinde bir tür yönetim boşluğu ortaya çıkıyor. Deniz kıyıları, tabiat parkları gibi küşterek alanlar işgal edilecek boşluklara dönüştürülüyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222"><strong>Müşterekleri fiziksel alanlara müdahaleler ile düzenlemek mümkün mü?&nbsp;</strong></span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Buna karşılık&nbsp;müştereklerin korunmasının ne kadar çok boyutlu ve işbirlikleri gerektiren bir konu olduğunu gösteren “kıyı yönetimi” denen bir şehircilik deneyimi modeli var, geçmişte bu tür dönüşümleri yaşamış olan dünyanın başka şehirlerinde. Müşterekler için yönetim planları ve organlaşmaları geliştiriliyor ve yerel halkın da temsilcilerinin olduğu misyon odaklı kamusal yapılar yönetimi üstleniyor. Ekolojik onarım programları, kültürel peyzajın korunması ve kullanım biçimlerine yönelik planlar hazırlanıyor ve bunlar yerel organlarla ve ortak bütçelerle yönetiliyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Merkezi yönetimler yereldeki bu tür uygulamalar arasında köprüler kuruyor, bütçe destekleri veriyor. Belediyeler bu yeni şehircilik deneyimlerini geliştirmek için pilot bölgeleri belirliyor. Buradaki çok aktörlü yönetim organları yönetim planları metodolojisi içinde yönetim kavramlarını çerçevelendiriyor. Kıyılardaki kullanım biçimlerini, yerel halkın taleplerini, yaşanan sorunları ve yapılması gerekenleri açık bir yapı içinde belirliyor. Sonra bu misyon odaklı yapılar gene katılımcı yöntemlerle içeriklendiriyor, geliştiriyor, yönetiyor. Bu deneyimlerde çok aktörlü yapılar olan kent konseylerinin işlevsel hale getirilmeleri mümkün olabiliyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Bugün İstanbul gibi dev bir metropolde neredeyse “doğal özelliklerini koruyor” denebilecek kıyılar parmakla gösterilecek kadar az. İnsanmerkezci müdahaleler bir deniz şehri olan İstanbul’un her tarafını kaplıyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Adalar’da da kimi yerlerde yerel taşlarla yapılmış, doğayla kucaklaşmış setlemeler de görülüyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Ayrıca kısa vadede, gözümüzün önünde değişebiliyorlar. Kimi zaman sular yükseliyor, alçalıyor. Kimi zaman yosunlar, molozlar, döküntüler, atıklar birikiyor. Falezler, yamaçlar, koylar, kumsallar, çakıllar oluşuyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Kıyıların doğal biçimlenişi insanmerkezci müdahaleler tarafından süreksizliğe de uğratılabiliyor. Dolgular yapılıp, şekilleri değiştirilebiliyor. Kalıptan çıkma betonlarla biçimlendirilebiliyor. Kıyılar başka şeylere, arazilere, binalara, yollara dönüştürülebiliyor. İş makineleri, operatörler devreye girebiliyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Kimi zaman bir önce müdahalenin izleri görülüyor, önlerinde doldurulmuş alanlar bulunan kayıkhaneler, denize diklemesine uzanan yollar, binalar, teraslar, rıhtımlar…</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Kimi zaman önceden belirlenmiş bir tasarıma, plana-projeye göre. Kimi zaman da kimsenin haberi olmadan, izin alınmadan kişilerin kafasındaki amaçlara göre yeniden biçimleniyor. Hatta bu müdahaleler ile birlikte kıyının yaşamı kontrol altına alınıyor, kapatılabiliyor. Beyoğlu’nun, şehrin ticaret merkezinin neredeyse bütün kıyılarının merkezi yönetim tarafından halka kapatılması gibi.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Bunlara “doğal olmayan” kıyı diyoruz. Bunların da hafızada belirleyici bir rolleri oluyor. Kimi zaman kalıcı oluyorlar, kimi zaman da adeta hafızamızı bir anda sarsacak şekilde değişiyorlar. Neler olduğunu, neler yaşandığını, neler yapıldığını kimi yerde hatırlatıyorlar, kimi yerde unutturuyorlar.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222"><strong>"Doğal" olan ve olmayan karşıtlığından vazgeçmenin ve her ikisine&nbsp;de aynı ihtimamı göstermenin zamanı gelmedi mi?&nbsp;</strong></span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Böyle olunca “doğal olan” kıyı da kimi zaman “boşluk” gibi algılanabiliyor. Sahipsiz, bakımsız, işlevsiz… Oysa o değişmeyen kıyılarda da yaşanmışlıkların, tarihi olayların izleri var.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Kıyılar bu kararları verenlerin hiçbir zaman tam kavrayamayacağı karmaşıklıkta bütünler.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Genellikle “doğal olanlar” müşterek, onların korunması ise bildiğimiz koruma yöntemleri ile resmi kurumların sorumluluğunda. “Doğal olmayanlar” ise genellikle özel mülkiyetin izlerini taşıyorlar: El koymalar, kapatmalar, yasaklamalar… Bu yüzden Adalar’da kıyıların sahiplenilmesi, kullanılması bir sorun olarak yaşanıyor. Çoğu yerde kıyılar halka kapalıyken, ayrıcalıklılara, işgalcilere açık. Kıyılar aynı zamanda muazzam bir de eşitsizliğin de yaşandığı ve yeniden üretildiği yerler. Kıyılar işgal edilecek boşluklar gibi. Müdahaleler yaşam alanlarını ortadan kaldırıyor, üreme, gelişme ortamlarını yok ediyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Bu yüzden kıyıları tehdit eden yalnızca işgaller, kötü kamu uygulamaları, inşaatlar, dolgular, atıklar değil. Yönetim ve koruma işlevlerinin 19. yüzyıldan kalma erkmerkezci yöntemlerle yerine getirilmesi mümkün değil. Kıyıların yönetimi için hem yerel halkın, hem de bağımsız yapıların aktif katılımına ihtiyaç bulunuyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#202124"><span style="background-color:rgba(255, 255, 255, 0.8)"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#222222">Bu nedenle artık “doğal” ve “doğal olmayan” çevre ayrımını ret etmenin ve bundan sonra her ikisine de aynı ihtimamı göstermek zorunda olduğumuzu fark etmenin hala zamanı gelmedi mi?</span></span></span></span></span></span></p>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 18 Jan 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/buyukadada-tarihi-donusum-1768653643.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Susturulan kent: Devlet şiddetinin mekânsal anatomisi İran</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/susturulan-kent-devlet-siddetinin-mekansal-anatomisi-iran-12433</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/susturulan-kent-devlet-siddetinin-mekansal-anatomisi-iran-12433</guid>
                <description><![CDATA[Susturulan kent konuşmaz gibi görünür ama biriktirir. Her kapalı meydan, her boş sokak, her susturulmuş üniversite bu birikimi artırır. Kent konuşmaz; fakat hatırlar. Hatırladıkça da ağırlaşır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kent susturuluyorsa, bu bir güvenlik refleksi değil, bilinçli ve süreklilik arz eden bir iktidar tercihidir. İran’da yaşananlar geçici bir kriz ya da anlık bir sertlik değil; kamusal alanın, gündelik hayatın ve mekânsal ilişkilerin sistematik biçimde yeniden düzenlendiği bir yönetim modelinin sonucudur. Devlet artık yalnızca insanları bastırarak değil, insanların nerede duracağını, nerede hareket edebileceğini, nerede toplanamayacağını ve nerede görünmemesi gerektiğini belirleyerek hükmeder. İtaat, açık şiddetten çok alışkanlıklar üzerinden üretilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran kentlerinde mesele protestoların bastırılması değildir. Protesto zaten son aşamadır. Asıl hedef, protestoyu mümkün kılan mekânsal ve toplumsal koşulların kökünden ortadan kaldırılmasıdır. Meydanlar kapatılır, sokaklar güvenlik güçleriyle doldurulur, üniversiteler kuşatma altına alınır, internet kesilir. Böylece siyaset, kentten sökülür. Kent, karşılaşmaların yaşandığı, insanların yan yana geldiği bir alan olmaktan çıkar; yalnız dolaşılan, sessizce geçilen, denetimli bir koridora dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum istisnai bir olağanüstü hâl değil; olağanlaştırılmış bir baskı rejimidir. Devlet, olağanüstü hâl ilan etmeden olağanüstü bir yönetim kurar. Tanklara, büyük yıkımlara, açık şiddet gösterilerine gerek duymaz. Çünkü çağdaş otoriterlik, şiddeti görünür kılmadan da işleyebilir. İnsanlar her gün aynı sokaklardan geçer, ama o sokaklar artık özgür değildir. Sokak, bir hak alanı olmaktan çıkar; potansiyel bir suç mekânı olarak yeniden tanımlanır. Bu, mekân üzerinden kurulan doğrudan bir devlet şiddetidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meydanların kapatılması bu yüzden simgesel değil, stratejiktir. Meydan, kalabalığın görünür olduğu yerdir. Kalabalık ise her otoriter rejim için en büyük tehdittir. Çünkü kalabalık, bireyi yalnızlıktan çıkarır; korkuyu dağıtır, cesareti bulaşıcı hâle getirir. Devlet tam olarak bunu engellemek ister. İnsanları yan yana değil, yan yana gelmekten korkar hâlde tutar. Böylece kent, toplumu birleştiren değil; parçalayan, izole eden, yalnızlaştıran bir aygıta dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yalnızlaştırma politikası korkuyla beslenir. Kent, görünmez sınırlarla bölünür. İnsanlar nerede durabileceklerini, nerede konuşamayacaklarını, nerede bakmamaları gerektiğini öğrenir. Bu öğrenme süreci açık zorlamayla değil; tekrarlarla, cezalarla ve sessizlikle işler. Zihin, mekânın sınırlarına uyum sağlar. Kent artık konuşmaz; itaati öğretir. İtaat bağırarak değil, susarak kurulur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnternet kesintileri bu şiddet rejiminin dijital uzantısıdır. Bağlantının koparılması yalnızca iletişimin engellenmesi değildir; tanıklığın ortadan kaldırılmasıdır. Görüntü yoksa suç da yoktur. Tanık yoksa hesap sorulmaz. Devlet, bu kopukluk sayesinde kendi şiddetini görünmez kılar. Sessizlik burada doğal bir sonuç değil; bilinçli olarak üretilmiş bir karanlıktır. Bu karanlık, çağdaş iktidarın en etkili araçlarından biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın bedeni bu rejimin merkezinde yer alır. Çünkü kadın, kamusal alanda denetlenmesi en zor öznedir. Yürüyen, duran, bakan kadın bedeni; rejimin tahayyül ettiği düzeni bozar. Bu nedenle uygulanan baskı ahlaki bir refleks değil, doğrudan politik bir stratejidir. Kadını kamusal alandan çekmek, kenti yarıya indirmektir. Devlet nüfusu değil, görünürlüğü yönetir. Görünmeyen beden, kontrol altına alınmış bedendir. Kadının kamusal hayattan silinmesi, yalnızca bir cinsiyet meselesi değil; kentin siyasal kapasitesinin düşürülmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üniversiteler de aynı mantıkla hedef alınır. Üniversite yalnızca bilgi üreten bir kurum değil; soru soran, kuşku duyan, itiraz eden bir mekândır. Soru, her otoriter rejim için tehdittir. İran’da üniversitelerin kuşatılması, gençliğin enerjisinin ve düşünsel potansiyelinin sistematik biçimde boğulmasıdır. Kentin entelektüel damarları sıkılır. Düşünce dolaşamaz hâle geldiğinde, kent nefes alamaz. Nefes alamayan kent uzun süre ayakta kalamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu baskı düzeni “istikrar” ve “güvenlik” söylemleriyle meşrulaştırılır. Sokaklar sessizdir, meydanlar boştur, hayat akıyormuş gibi görünür. Ancak bu bir başarı değildir. Bu, zorla yaratılmış bir donma hâlidir. Devlet sessizliği düzen olarak sunar. Oysa bu düzen, bastırılmış bir toplumun askıya alınmış hâlidir. Askıya alınan toplum çözülmez; birikir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’daki sessizlik bu nedenle yanlış okunur. Bu sessizlik rıza değildir. Bu, korkuyla şekillenen bir hayatta kalma stratejisidir. İnsanlar bağırmaz çünkü bedeli ağırdır. İnsanlar görünmez olur çünkü görünmek cezalandırılır. Kent geri çekilir çünkü ilerlemek ölümcül hâle gelmiştir. Ancak bu geri çekilme unutmak anlamına gelmez. Aksine, öfkenin, hafızanın ve itirazın birikmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bastırılan her kent zamanı uzatır. Bastırılan her sokak hafızayı kalınlaştırır. Bastırılan her beden geleceği daha sert hâle getirir. Rejimler bunu bilir. Bu nedenle sessizlikten korkarlar. Çünkü sessizlik, patlamadan önceki en uzun evredir. Gürültüden daha tehlikelidir. Görünmezdir, ölçülemez ve denetlenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran bugün yalnızca bir ülke değildir. İran, devlet şiddetinin kentler üzerinden nasıl kurulduğunu gösteren canlı bir örnektir. Kentleri yıkmadan, insanları tamamen ortadan kaldırmadan, yalnızca birlikte olma ihtimalini yok ederek yönetmek… Bu, modern otoriterliğin en rafine ama aynı zamanda en kırılgan biçimidir. Çünkü bu rejimler sessizliğe mahkûmdur. Ve sessizlik hiçbir zaman sonsuza kadar sürmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kent bu kadar susturulabilir mi sorusu bugün soyut bir soru değildir; yaşanan deneyimin kendisidir. Evet, bir kent susturulabilir. Kamusal alanlar kapatılarak, insanlar birbirinden ayrılarak, birlikte olma ihtimali sistemli biçimde ortadan kaldırılarak kent geçici olarak sessizliğe mahkûm edilebilir. Sokaklar boşaltılabilir, meydanlar işlevsizleştirilebilir, üniversiteler denetim altına alınabilir. Gündelik hayat akıyormuş gibi gösterilirken, kentin siyasal ve toplumsal sesi bastırılabilir. Ancak bu susturma hâli kalıcı değildir. Çünkü kent beton değildir. Kent, insanların yan yana gelme arzusuyla ayakta durur. Birbirini görme, birbirine temas etme ve birlikte var olma ihtiyacıyla şekillenir. Bu ihtiyaç baskıyla ertelenebilir, korkuyla bastırılabilir, şiddetle yaralanabilir; fakat bütünüyle ortadan kaldırılamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Susturulan kent konuşmaz gibi görünür ama biriktirir. Her kapalı meydan, her boş sokak, her susturulmuş üniversite bu birikimi artırır. Kent konuşmaz; fakat hatırlar. Hatırladıkça da ağırlaşır. Rejimler sessizliği başarı olarak okur, gürültünün kesilmesini düzen sanır. Oysa bu sessizlik itaatin değil, ertelenmiş bir çözülmenin işaretidir. Çünkü baskıyla yaratılan sakinlik kırılgandır. Kent ne kadar uzun süre susturulursa, konuştuğunda o kadar sert olur. Ve tarih şunu defalarca göstermiştir: en sert rejimler, en uzun sessizliklerden sonra çöker.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 16 Jan 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/susturulan-kent-devlet-siddetinin-mekansal-anatomisi-iran-1768469764.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir kent acıya ne kadar dayanır?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-kent-aciya-ne-kadar-dayanir-12417</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-kent-aciya-ne-kadar-dayanir-12417</guid>
                <description><![CDATA[Bir kent acıya sonsuza kadar dayanamaz. Ya çatlar ya da hissizleşir. Ve hissizleşen bir kent, yıkılmış bir kent kadar tehlikelidir. Çünkü birincisi sessizdir, ikincisi görünür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bir kent acıya ne kadar dayanır? Bu soru, yıkımın ortasında kalan kentler için olduğu kadar, yıkımı uzaktan izleyen kentler için de geçerlidir. Çünkü kentler yalnızca bombalarla, enkazla ya da kayıplarla sınanmaz; alışkanlıkla, normalleşmeyle ve sessizlikle de sınanır. Bir kentin dayanma sınırı, yalnızca ne kadar yıkıldığıyla değil ne kadar görüp ne kadar hissettiğiyle ölçülür.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazze bugün bir savaş alanı olmanın ötesinde, kentsel hayatın nasıl sistematik biçimde çözüldüğünün açık bir örneğidir. Burada yıkılan yalnızca binalar değildir. Sokakların sürekliliği, mahallelerin hafızası, gündelik hayatın ritmi de hedef alınır. Bir kentin dayanıklılığı, bu ritmin ne kadar sürdürülebildiğiyle ilgilidir. Savaş, bu ritmi keser. Kentin sesi boğulur. Geriye, ayakta kalmış ama yaşayamayan bir mekân kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak asıl zor soru şudur: Bu yıkım başka kentlerde nasıl karşılanır? Gazze’de yıkılan sokaklar, başka şehirlerde hangi duyguyu üretir? Bir kent, uzaktan maruz kaldığı acıya ne kadar dayanabilir? Görüntüler ilk başta sarsar, sonra tekrar eder, ardından sıradanlaşır. Acı, haber akışında yerini alır. Kentli izleyici, bir süre sonra bu görüntüleri gündelik hayatının arka planına iter. Hayat devam eder; kafeler açıktır, sokaklar kalabalıktır, ışıklar yanar. Acı vardır ama kentte yer tutamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, bir duyarsızlık meselesinden çok, mekânsal bir kopuş meselesidir. Çünkü acı, mekâna temas edemediğinde etkisini kaybeder. Gazze’de yıkılan bir ev, orada yaşayan için bir dünyanın sonudur; ama başka bir kentte yalnızca bir görüntüdür. Kentler, kendi sınırlarının dışında kalan acıyı çoğu zaman “başka bir yerin meselesi” olarak kodlar. Bu kodlama, kenti korur gibi görünür; ama aslında onu içten içe aşındırır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kentler yalnızca yıkımla değil, alışarak da yaralanır. Sürekli maruz kalınan şiddet görüntüleri, acıyı olağanlaştırır. Olağanlaşan acı ise politik bir mesele olmaktan çıkar, görsel bir arka plana dönüşür. Kentli hayat, bu arka planın önünde akmaya devam eder. Bu devamlılık, ilk bakışta bir dayanıklılık göstergesi gibi algılanabilir. Oysa bu, çoğu zaman kendini koruma refleksidir. Kent, acıyı içine almamak için mesafe koyar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu mesafe mekânsaldır. Gazze’de yıkılan meydanlar, burada hâlâ doludur. Orada susturulan sokaklar, burada gürültülüdür. Bu karşıtlık, kentler arası bir adaletsizlik üretir. Bir yerde hayat askıya alınırken, başka bir yerde akmaya devam eder. Bu akış, zamanla bir tür suç ortaklığı hissi yaratır. Ama kentli, bu hissi bastırmayı öğrenir. Çünkü bastırmak, yaşamaya devam etmenin en kolay yoludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın kentlere verdiği en büyük zarar, yalnızca fiziksel yıkım değildir. Asıl zarar, birlikte yaşama ihtimalinin yok edilmesidir. Gazze’de insanlar yalnızca evlerini değil, kamusal alanlarını da kaybeder. Okullar, camiler, pazarlar, meydanlar… Bu alanlar yok edildiğinde, kent artık bir araya gelme imkânı sunamaz. Kentin dayanma sınırı burada aşılır. Çünkü kent, ancak birlikte yaşandığında kenttir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzaktan izleyen kentler içinse dayanma sınırı başka bir yerde belirir. Acıya ne kadar bakılabilir? Ne kadar süre hissedilebilir? Hangi noktada alışılır? Bu sorular, kentli vicdanın sınırlarını gösterir. Bir süre sonra acı, gündelik hayatın parçası hâline gelir. Haberler kapatılır, ekranlar değiştirilir. Kent, kendi düzenini bozmamak için acıyı dışarıda tutar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tutum, bilinçli bir kötülükten çok, sistematik bir savunma hâlidir. Kentler, kendi ritmini korumak ister. Çünkü ritim bozulduğunda, düzen sarsılır. Ancak bu koruma refleksi, uzun vadede kenti daha kırılgan hâle getirir. Çünkü acıya kapalı bir kent, empati üretme yeteneğini kaybeder. Empati kaybolduğunda, kamusal vicdan da zayıflar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kentin acıya dayanma kapasitesi, aslında ne kadar duyarlı kalabildiğiyle ilgilidir. Sürekli maruz kalınan şiddet, duyarlılığı köreltir. Bu körelme, sessiz bir çöküştür. Kent ayaktadır, ama içi boşalmaya başlar. Gazze’de yıkılan kent ile burada hissizleşen kent arasında görünmez bir bağ vardır. Biri fiziksel olarak çökerken, diğeri ahlaki olarak aşınır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden “bir kent acıya ne kadar dayanır” sorusu, yalnızca Gazze için sorulmaz. Bu soru, acıyı izleyen, tüketen ve normalleştiren tüm kentler için geçerlidir. Dayanmak bazen direnmek değildir; bazen alışmaktır. Ve alışmak, en tehlikeli dayanma biçimidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazze bugün bir kentin nasıl yaralandığını gösteriyor. Ama aynı zamanda, başka kentlerin bu yaraya nasıl baktığını da açığa çıkarıyor. Savaşın asıl etkisi, yalnızca bombaların düştüğü yerde değil; o bombalara bakan gözlerin alıştığı yerde ortaya çıkar. Kentler bu noktada sınanır. Ya acıyı içselleştirip dönüştürürler ya da onu dışlayıp unuturlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kent acıya sonsuza kadar dayanamaz. Ya çatlar ya da hissizleşir. Ve hissizleşen bir kent, yıkılmış bir kent kadar tehlikelidir. Çünkü birincisi sessizdir, ikincisi görünür. Oysa sessizlik, çoğu zaman en derin çöküştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl mesele, bu dayanma sınırına gelmeden durabilmektir. Acıyı yalnızca izlemek değil, ona yer açabilmek. Kentin ritmini tamamen durdurmadan, ama acıyı da dışlamadan yaşayabilmek. Belki de gerçek dayanıklılık, tam olarak burada başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kent acıya ne kadar dayanır?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de asıl soru şudur: Acıya dayanmak mı, yoksa ona alışmak mı?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 13 Jan 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/bir-kent-aciya-ne-kadar-dayanir-1768212991.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sudan sebepler</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sudan-sebepler-12412</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sudan-sebepler-12412</guid>
                <description><![CDATA[Merkezi yönetim, işini gücünü bırakmış, tamamıyla anti demokratik olan yasalardan aldığı yetkiyle yerel yönetimleri, idari ve mali vesayet altında tutmayı marifet sayıyor. Neredeyse kimin nereden nereye ulaşacağına, kimin ne kadar sağlıklı su kullanacağına merkezi idare karar veriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ankara’da su sıkıntısı var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında, aklı başında herkes biliyor ki su sıkıntısı, her yerde var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin Beyşehir gölü neredeyse kurumuş; efsanelere konu olan pek çok gölün yerinde yeller esiyor. Konya ovasının değişik yerlerinde oluşan obrukların; heybetini yitiren pek çok ırmağın yabancısı değiliz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama Ankara’daki su sıkıntısı, gündem oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olmasın mı? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olsun tabi!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Suyun hayat olduğunu ve su olmadan yaşanamayacağını biliyoruz. Böyle giderse yalnız Ankara’da değil, Türkiye’nin pek çok yerinde çamaşırları elle yıkayacak; kazanda ısıtılan sularla banyomuzu yapacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SU ALARMI, YALNIZCA ANKARA’DA MI?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önce biraz genel bilgi verelim. Uzmanlar, yeryüzünde bulunan suların yalnızca % 2.6’sının tatlı su ve bunun % 2.6’sının % 76’sının buzullardan, % 20’sinn ise kullanılamaz yer altı sularından oluştuğuna dikkat çekiyor. Uzmanlara göre kullanılabilir suların oranı, yalnızca %1 ve ulaşılabilir konumdaki suların % 52’sinin göllerde, % 38’inin yeryüzündeki nemden ibaret olduğunu belirtiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya nüfusunun yaklaşık 1.5 milyarının içilebilir sudan mahrum olduğunu; yaklaşık 2.6 milyarının ise sağlık açısından sakıncalı olan suları tüketmek zorunda kaldığını da hatırlatmak gerekiyor. Bu ülkelerdeki hastalıkların yaklaşık % 80’inin kötü su ve sağlık koşullarından kaynaklandığı da biliniyor. Daha da acısı, 5 yaş altındaki her 5 ölümden 1’i suyla ilişkili bir hastalık nedeniyle gerçekleştiğine vurgu yapılıyor. Kısacası, dünyadaki her sekiz kişiden biri, temiz ve güvenli sudan yoksun yaşıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dayanılmaz çelişki de bu noktada açığa çıkıyor; dünya nüfusu hızla artarken, su kaynakları ise bilinçsiz kullanım ve çevresel kirlilik nedeniyle her geçen gün azalıyor. Yani anlayacağınız kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar fazla!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir ülkenin su kaynakları açısından zengin olmak demek, kişi başına düşen su miktarının 10 bin m3 su olması demektir. Dünya ortalamasının 7600 m3 olduğu söyleniyor. Türkiye’de ise kişi başına yıllık su miktarı, 1430 m3 kadar. Dahası su kaynaklarımızın %70’ini tarım ve sulama için %8’ini ise evde kullanıyoruz. Kısa bir süre sonra nüfusumuzun 90 milyon olacağı düşünülürse suda alarm veriyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SUSUZ BIRAKILMAMIZIN NEDENİ, YAVAŞ’I ADAYLIKTAN ELEMEK Mİ?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hal böyleyken, aralarında bakanların da olduğu koca koca devlet görevlileri, Ankara’da yaşanan su sıkıntısı nedeniyle başlarını ellerinin arasına alıp derin derin düşünmek yerine ellerini ovuşturmayı marifet sayıyor. Sanıyorlar ki böylece kentte yaşanan su sıkıntısını çözemediği için adı Cumhurbaşkanlığı adayları arasında geçen Mansur Yavaş, adaylıktan elenecek ve yeniden bir klasik CHP’li ile Erdoğan’ın girdiği yarışta yüzde 48 ile 52 denkleminin yeniden gerçekleşmesi sağlanacak. Onlar da günlerini gün etmeye devam edecek; saltanatlarını sürecekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam bir “<strong>memleket yanarken saçını tarama durumu</strong>” yani!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir şeyler yapmak gerekiyor ama bunu kim yapacak?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz bireylere de sorumluluk düştüğünü kabul edebiliriz. Ama asıl sorumluluk, kamu yönetiminde… Su kayıplarını önlemek, vatandaşı su tüketimini azaltan teknoloji kullanımı konusunda teşvik etmek ve su kayıplarını kontrol ederek, gereken önlemleri almak, kamunun görevidir. Su kullanımına ait toplumsal bilinç dönüşümünü sağlamak da bu görevler arasındadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yazık ki daha oralara gelemedik. Zira merkezi yönetim, işini gücünü bırakmış, tamamıyla anti demokratik olan yasalardan aldığı yetkiyle yerel yönetimleri, idari ve mali vesayet altında tutmayı marifet sayıyor. Neredeyse kimin nereden nereye ulaşacağına, kimin ne kadar sağlıklı su kullanacağına merkezi idare karar veriyor. Bir başka ifadeyle kentlerin davulu, belediyelerin boynunda ama tokmak, her durumda merkezi idarenin elinde… Herhangi bir belediye, “<strong>kentimizin suya ihtiyacı var”</strong> dediğinde DSİ’nin, “<strong>ulaşım sorununu çözmek için metro yapmam gerekiyor</strong>” dediğinde Ulaştırma Bakanlığı’nın kulakları sağır hale geliyor. Onlar izin vermediği sürece, belediyeler ne baraj yapabiliyor ne de metro…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ASKİ’de yaşanan yönetsel sorunlar, kuraklık ve iklim değişikliği, elbette görmezden gelinemez ama Ankara’da yaşanan su sıkıntısının önemli nedenlerinin başında, bu vesayet sorunu geliyor. Açıkçası günü kurtarmak bile önemli ama iktidar, işini gücünü bırakmış, potansiyel rakiplerini beceriksiz gösterebilmek için toplumun geleceğiyle oynuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çözüm nedir peki?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette liyakatli kadroların göreve getirildiği bir yerel yönetim modeline ihtiyacımız var ama vesayetin hüküm sürdüğü yönetsel bir mekanizma üzerine konuşulmadan çözümden söz edilemez. Katılımcı, demokratik, şeffaf ve hesap verebilir bir yerel yönetim modelini hayata geçirebilmek için herkesin hakkına, hukukuna riayet eden özgürlükçü, demokratik ve ortak akıl ile hareket eden bir Türkiye’nin inşasına ihtiyaç var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ihtiyacı giderecek irade, Türkiye’de vardır; o irade, sudan sebeplerle engellenemez.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 12 Jan 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/sudan-sebepler-1768138531.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akıl sağlığı bir kent meselesi midir?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/akil-sagligi-bir-kent-meselesi-midir-12407</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/akil-sagligi-bir-kent-meselesi-midir-12407</guid>
                <description><![CDATA[Kitabın son bölümleri, akıl sağlığını yalnızca bireysel tedavi ve ilaç üzerinden ele alan yaklaşımlara mesafeli duruyor. Kent planlamasının, barınma politikalarının ve sosyal hizmetlerin de zihinsel yaşamla doğrudan ilişkili olduğu hatırlatılıyor. Yazarlar kesin çözümler sunmuyor; başka türlü bir kentsel hayatın mümkün olup olmadığını açık bir soru olarak bırakıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’da yaşamak, bir tür çelişkiyle yaşamayı öğrenmek demek. Sabah henüz hava aydınlanmadan yola çıkmak, kalabalıkta sıkışmak, işe yetişmeye çalışırken yüzlerde biriken yorgunluğu ve öfkeyi her gün yeniden görmek… Bir yerden bir yere gitmenin başlı başına bir mücadeleye dönüşmesi, zamanın sürekli elimizden kayması, bedenin ve zihnin hiç dinlenememesi. Ama bütün bunlara rağmen İstanbul’dan vazgeçememek de bu hayatın bir parçası.&nbsp;Sadece evden çıkmamayı düşünerek, İstanbul’da yaşamaya devam&nbsp;ediyoruz.&nbsp;Sokağa çıkmak temel bir anksiyete sebebi artık.&nbsp;Şehir hem yoruyor hem tutuyor. İşte tam bu ikili halin içinde, kentte yaşamanın zihinsel ve bedensel bedelini düşünmeye çağıran bir kitap:&nbsp;Kentsel Beyin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nikolas&nbsp;Rose&nbsp;ve&nbsp;Des&nbsp;Fitzgerald’ın birlikte kaleme aldığı&nbsp;The&nbsp;Urban Brain:&nbsp;Mental&nbsp;Health&nbsp;in&nbsp;the&nbsp;Vital&nbsp;City, Türkçede Ayrıntı Yayınları’nın Lacivert Kitaplar dizisinden, Ercan Tugay Akı’nın çevirisiyle yayımlandı. Kitap, şehir hayatını iyi–kötü gibi kolay karşıtlıklara sıkıştırmıyor. Daha çok, şehirde yaşamanın zihinsel hayatta bıraktığı izlere bakmaya çalışıyor. Okurken insanın aklında şu duygu kalıyor: Bildiğimizi sandığımız şeyler, sandığımız kadar net olmayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rose&nbsp;ve Fitzgerald’ın temel itirazı, akıl sağlığını yalnızca bireyin içine kapatan yaklaşımlara. Kaygı, stres, tükenmişlik ya da ruhsal sıkıntılar çoğu zaman kişisel meseleler gibi ele alınıyor; bireyin dayanıklılığına, baş etme becerilerine ya da biyolojisine bağlanıyor. Oysa&nbsp;Kentsel Beyin, bu açıklamaların eksik kaldığını söylüyor. Çünkü şehir dediğimiz şey, yalnızca içinde yaşadığımız bir çevre değil; hayatın temposunu, bedenin ritmini, zihnin çalışma biçimini etkileyen bir düzen.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nikolas&nbsp;Rose, sosyoloji alanında profesör;&nbsp;King’s&nbsp;College&nbsp;London’da&nbsp;Küresel Sağlık ve Sosyal Tıp Bölümü’nün kurucu başkanı ve&nbsp;King’s&nbsp;ESRC Toplum ve Ruh Sağlığı Merkezi’nin kurucu ortağı ve eş direktörü olarak anılıyor. Çalışmaları, modern toplumlarda iktidarın beden, zihin ve öznelik üzerindeki etkilerine odaklanıyor.&nbsp;Des&nbsp;Fitzgerald ise&nbsp;UniversityCollege&nbsp;Cork’ta Tıbbi&nbsp;Beşeri&nbsp;Bilimler ve Sosyal Bilimler profesörü; psikoloji ve nörobilimin sosyolojisi, kentsel akıl sağlığı ve&nbsp;disiplinlerarası&nbsp;araştırma politikaları üzerine çalışıyor. İki yazarın ortaklığı, kitabın karakterini de belirliyor: Ne yalnızca sosyolojik ne de yalnızca psikolojik bir metin; bu iki alanı birlikte düşünmeye zorlayan bir çalışma.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kentsel Beyin’i okurken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Biz bu şehirlerde yaşarken zihnimizde olan biteni gerçekten anlıyor muyuz? Açıkçası bundan ne kadar emin olabiliriz? Yoksa olup biteni “kişisel mesele” deyip geçip, ertesi sabah aynı kalabalığın içine yeniden karışıyor muyuz? Yazarlar, bugüne kadar akıl sağlığı alanında baskın olan birey merkezli yaklaşımların bu soruya tam bir cevap vermediğini düşünüyor. Şehir, onların anlatısında pasif bir arka plan değil; gündelik hayatın akışıyla birlikte zihinsel yaşamı şekillendiren aktif bir unsur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle kitap, sosyal bilimlerle nörobilim arasında bir diyalog kurulması gerektiğini savunuyor. Ama bu diyalogdan kesin tanımlar ya da rahatlatıcı formüller çıkmıyor. Daha çok bakış açısını kaydırmayı öneriyor. Tanılar, istatistikler ve klinik veriler elbette önemli; ama tek başına yeterli değil. Mekânın nasıl kurulduğu, hayatın hangi hızda aktığı, stresin kimlerin üzerinde yoğunlaştığı hesaba katılmadıkça yapılan her okuma bir yerden eksik kalıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Modern Kentler, Göçmen Kentler” bölümünde şehirlerin durağan yapılar olmadığı hatırlatılıyor. Hareket, göç ve yeniden yerleşme modern kentlerin neredeyse değişmeyen özelliği. Özellikle kırsaldan kente göç, bir uyum meselesi olarak değil; bedenin ve zihnin yeni bir hayata zorla ayak uydurmaya çalışması olarak ele alınıyor. Kalabalık, hız ve belirsizlik bu deneyimin ayrılmaz parçaları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şehirlerde ruhsal bozuklukların neden daha sık görüldüğünü tartışan bölümde ise dikkat, bireyin “zayıflığına” değil, yaşamak zorunda bırakıldığı koşullara çevriliyor. Yoksulluk, güvencesizlik, ayrımcılık ve mekânsal eşitsizlikler çoğu zaman arka plana itilirken, sorun bireysel patoloji gibi sunuluyor. Oysa kitap, zihinsel sıkıntıların büyük ölçüde bu yapısal koşullarla ilişkili olduğunu ısrarla vurguluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şangay örneği üzerinden ilerleyen bölüm, kitabın en somut kısımlarından biri. Hız, yoğunluk, konut baskısı, güvencesiz çalışma koşulları… Bunların hepsi zihinsel hayatı etkiliyor. Ama şehir burada yalnızca yıkıcı bir alan olarak sunulmuyor. Aynı zamanda imkânlar, karşılaşmalar ve yeni hayat ihtimalleri de üretiyor. Zihinsel deneyimi belirleyen tam da bu çelişki.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Stres üzerine olan bölümde tanıdık bir kavram yeniden düşünülüyor. Stres, bireysel bir his olmaktan çok, toplumsal olarak dağıtılan bir yük gibi ele alınıyor. Kimlerin daha fazla strese maruz kaldığı sorusu, sınıf ve mekânla birlikte düşünülüyor. Stres, modern şehir hayatının en yaygın ama en az fark edilen deneyimlerinden biri hâline geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitabın son bölümleri, akıl sağlığını yalnızca bireysel tedavi ve ilaç üzerinden ele alan yaklaşımlara mesafeli duruyor. Kent planlamasının, barınma politikalarının ve sosyal hizmetlerin de zihinsel yaşamla doğrudan ilişkili olduğu hatırlatılıyor. Yazarlar kesin çözümler sunmuyor; başka türlü bir kentsel hayatın mümkün olup olmadığını açık bir soru olarak bırakıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçeve, Türkiye’de yaşayan okur için fazlasıyla tanıdık. Büyük şehirlerde gündelik hayat, kitabın tarif ettiği kentsel baskıların somut karşılıklarıyla örülü. Artan kira ve konut fiyatları,&nbsp;barınmayı temel bir hak olmaktan çıkarıp sürekli bir kaygı kaynağına dönüştürüyor. Ulaşım, yalnızca bir yerden bir yere gitme meselesi değil; saatler süren yolculuklarla bedenin ve zihnin yıprandığı bir gündelik deneyime dönüşüyor. Çalışma hayatındaki belirsizlik ise artık istisna değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Psikoloji açısından bakıldığında&nbsp;Kentsel Beyin’in temel fikri net: Zihinsel sorunlar yalnızca bireyin iç dünyasında çözülecek meseleler değil. Psikolojik iyilik hali, kişinin içinde yaşadığı kentin maddi ve sosyal koşullarından bağımsız düşünülemiyor. Kentin nasıl kurulduğu, kamusal alanların kimlere açık olduğu, barınmanın ne kadar güvenceli olduğu, çalışma temposunun nasıl belirlendiği… Bütün bunlar zihinsel yaşamı doğrudan biçimlendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kentsel Beyin, büyük iddialar ortaya atmadan, sakin ama ısrarcı bir dille bugünün şehirlerinde yaşamanın bedelini düşünmeye çağırıyor. Barınma kaygısının, ulaşım yorgunluğunun ve geçim sıkıntısının sıradanlaştığı bir hayat içinde, zihinsel yorgunluğu da “normal” kabul etmeye ne kadar alıştığımızı hatırlatıyor. Belki de asıl mesele, şehirden kaçmayı hayal etmek değil; şehirde nasıl yaşadığımızı ve neyi olağan saydığımızı yeniden düşünmek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/kentsel-beyin-on-kapak.jpg" style="height:800px; width:533px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kentsel Beyin</strong><br />
Dirimsel Kentte Akıl Sağlığı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazarlar: Nikolas&nbsp;Rose&nbsp;–&nbsp;Des&nbsp;Fitzgerald<br />
Çeviren: Ercan Tugay Akı<br />
2025<br />
368 Sayfa</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 11 Jan 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/akil-sagligi-bir-kent-meselesi-midir-1768062307.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şehirlerin suyla imtihanı</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sehirlerin-suyla-imtihani-12404</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sehirlerin-suyla-imtihani-12404</guid>
                <description><![CDATA[Şehirlerdeki su yönetimi merkeziyetçi siyasetin vesayeti altında ve teknokratik bir deneyim olarak şekilleniyor. Bu nedenle şehirler bir krizle karşı karşıya. Ancak bu krizin yalnızca yeni su kaynakları yaratarak, yaşam alanlarının suyunu çalarak çözülmesi mümkün değil. Failleri sürece dahil eden farklı bir yönetim deneyimine ihtiyaç var.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’a tepeden bakıldığında şehir topografyasının bir bant halinde iki deniz arasında uzandığını görülüyor. Bu özel topografik bölgenin vadilerinde, yamaçlarında şehir halkı için tarih boyunca yaşam kaynağı olan çok değerli su kaynakları bulunuyor. Ancak bu dar arazi büyük bir şehir için yeterli olacak miktarda suyun temin edilebileceği genişlikte bir su toplama havzası değil. Kurulduğu tarihten beri İstanbul’un şehir suyu kaynakları çok uzaklarda yer alıyor. İstanbul Roma döneminden beri dünyanın en uzun su aktarma sistemlerine sahip olan şehirlerin başında geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Roma döneminden Sanayi Devrimi sürecinde şehirde yaşanan gelişmelere kadar barajlardan su kemerler, kanallarla şehre doğru az bir eğimle akıtılarak geliyor. Bu sistem halen muazzam bir uygarlık mirası olarak kısmen ayakta. Modernleşme sürecinde buhar makineleri ile pompalanan endüstriyel basınçlı su sistemi bundan tamamen farklı. Basınçlı şehir suyundaki kişi başına tüketim ortalama günde 5-6 litreden yüzlerce litreye ulaşıyor. Temizlik, yıkanma adetleri, tuvaletler tamamen değişiyor. Tüketilen su miktarındaki bu büyük artış, yerleşim alanlarında atıksuların toplanacağı kanalizasyonlara ihtiyaç yaratıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan bakıldığında su gibi maddelerin de iktidarların ve sosyal yapıların izlerini taşıdıkları, yarattıkları etkilerle bir kayıt sistemi oluşturduklarını söylemek mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şehir suyunun klasik dönemlerde, Roma döneminde kanallar ve kemerlerle şehre akıtılarak gelmesi başka. 19. yüzyıl ortasından itibaren buhar makineleri ile şehre getirilen basınçlı suyun yarattığı etkiler başka. Dolayısı su sosyal hayatı köklü bir şekilde etkileyen, dönüştüren bir şey. Temizlik, yıkanma, beslenme, atıkları değerlendirme yöntemlerine, kullanım geleneklerine dahil olan, uzanan değişik veçheleri olan bir kültürel mesele.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi gelelim Ankara ve İstanbul’un durumuna.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ankara’nın suyunun neredeyse bittiği söyleniyor. İstanbul’un durumu zannedersem biraz daha iyi, yaklaşık bir-iki aylık suyu var. Barajların doluluk oranı yüzde 18’ler civarında. Geçtiğimiz yıllarda aynı dönemlerde doluluk oranlarının yüzde 40-60 arasında oldukları söyleniyor. Önümüzdeki günlerde yağışlı bir döneme girileceği için susuzluk tehlikesinin atlatılacağı tahmin ediliyor. Ancak tehlike kapıda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yağış rejimindeki değişikliklerle su sorunları ortaya çıkınca şehirlerdeki su dağıtımı konusunun ülkenin siyasal gündemine taşındığı görülüyor. Böyle durumlarda şehir yöneticilerinden “suyun siyasete konu yapılmaması, taşınmaması” şeklinde savunmalar geliyor. Ayrıca su kaynaklarının yönetimi, barajların yapımı merkezi hükümetlerin elinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne ilginç değil mi? Atıksu arıtma tesisleri için bizim cebimizden müteahhitlere on milyarca lira ödendi. Bir dolu enerji, personel, taşıma, işletme v.s. maliyeti ortaya çıktı. Bütün İBB faaliyet raporlarında çok yakında şehrin bütün atıksularının “yakında tıpkı kaynağındaki gibi temiz” olacağı söylendi. Sonra ne oldu? Su faturaları kanatlandı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer taraftan da bostanlara, ormanlara yüksek yoğunluklu inşaatlar yapıldı ve fosseptikler iptal edildi. Yenilerinin yapılmalarının şart koşulması yönetmeliklerden çıkarıldı. Atıksular doğrudan kanalizasyonlara verildi. Yağmur suları ile atıksular birbirine karıştı, kimse bu derme çatma altyapıyı sorgulayamaz oldu. Oysa bu kaynağındaki kademeli arıtma sistemleri harcanan bütçelerin onda biriyle daha da geliştirilebilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Su faturaları şehir yönetimine katılmak için bir araç olarak görülebilir mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Su faturalarının vatandaş ile şehir yönetimleri arasındaki en önemli iletişim aracı olduğunu düşünüyorum.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Su faturalarının kayda değer bir bölümünü enerji maliyetleri oluşturuyor. Şehirden uzaktaki su kaynaklarına ihtiyaç arttıkça bu maliyet artıyor. Örneğin Melen Barajı’ndan gelecek suyun gelecekte sorunu çözeceği söyleniyor, değil mi? Peki vatandaş bu barajların, aradaki pompa istasyonlarının ve suyu şehre taşımak için kullanılan enerjinin maliyetini biliyor mu? Bilmiyor. Bunlar yalnızca başka yaşam alanlarının suyuna el koyan ve hidroelektrik enerjisi üretimini tersinden yutan barajlar gibi çalışıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca su faturalarında su kadar atıksu bedeli yer alıyor.&nbsp; Hatta artık şehirdeki kuyuların kullanım imkanı kalmadı ama kendi kuyu suyunuzu kullansanız dahi belediyeler sizden su kadar bir atıksu bedeli alınıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki madem bu hizmet için bir bedel ödüyoruz, İstanbul'da atıksular arıtılıyor mu? 80’li yılların ortasından beri İstanbul’un atıksularının tamamen arıtılacağı ve bu işlem sonrası elde edilen suyun kaynağındaki kadar temiz olacağı söyleniyordu değil mi? Bunun için biyolojik arıtma tesisleri, kollektörler inşa edildi. Dünya Bankası’ndan, yurtdışından milyarlarca dolar tutarında krediler alındı. İstanbul halkı geleceğe dönük olarak borçlandırıldı. Su faturaları da insanların canını yakmaya başladı. Peki sonra ne oldu, nasıl kullanıldı alınan bu krediler?&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki o zaman "kaynağındaki kadar temiz hale gelen" bu atıksuların en azından temizlikte, sanayide kullanılmak yerine neden denize verildiğini biliyor muyuz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nedenini ben size söyleyeyim: Yüklenicilerle kamu imkanlarını kullanan projecilerin gerçekleştirdiği atıksu arıtma tesislerinin elektrikli kurutma, santrifüj, elde edilen -aslında çok değerli ama- zehir haline dönüşmüş maddeleri ağır tonajlı kamyonlarla uzaklara taşımak, betonarme depolama tesisleri yapmak ve onlara gömmek çok maliyetli. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca bu yapılanın bir görünürlüğü yok. 80’ler ortasına kadar yapılarda fosseptik yapılarının inşa edilmesi şart koşuluyordu. Özellikle düşük yoğunluklu semtlerde birer biyolojik arıtma tesisi gibi çalışan fosseptiklerin 24 saat içinde temizlediği su bahçelerde, bostanlarda kullanılıyordu. Adalar, Çamlıca, Koşuyolu, Ümraniye, Boğaziçi semtleri… Birçok yerde bahçelerde sarnıçlarda biriktirilen yağmur suları ve atıksular kullanılıyordu. Küçük bir not: Çocukluğumda Çamlıca’da köşkü olan ve ABD’de eğitim görmüş bir profesörün kendi bahçesinde yetiştirdiği sebzelerden getirdiğini ve evde bir tartışma yaşandığını hatırlıyorum. Bu sevimli profesör -ayrıca bir aktivist olarak- motosikletiyle semt semt dolaşıp gençlere bunun eğitimini veriyordu. Çocukluğunu şehrin merkezinde geçirmiş olan annem salgın hastalık korkusuyla benim bu sebzeleri, karpuzları, domatesleri, biberleri, mısırları yememi engellemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih boyunca atıksuların yerinde arıtılması su kullanımının ayrılmaz bir parçasıydı. Kendi yaşam tecrübeleri ile suyun hayati değerinin farkında olan insanlar zehirli kimyasallar kullanmıyordu. Çamaşırda, temizlikte çevreye zarar vermeyen malzemeler kullanılıyordu.&nbsp; </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Failleri sürece dahil etmeyen yönetimlerin başarılı olmaları mümkün değil</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih boyunca olduğu gibi İstanbul sınırları içindeki su kaynakları şehir için yeterli değil. Bu nedenle şehirlere su temini merkezi yönetimlerle yerel yönetimlerin işbirliği yapmalarını gerektiren önemli bir alan. Su hayati bir konu olduğu için şehirlerin kendi yerel siyasal deneyimlerini, iş birliklerini geliştirmeleri için ideal bir çalışma konusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle su yönetimi meselesi özellikle büyük şehirlerdeki çok katmanlı, çok aktörlü, katılımcı, eşitlikçi yönetim deneyimlerini geliştirmek için eşsiz bir siyasal konu.&nbsp; 80'li yıllarda Büyükşehir Yasası ile şehirlerdeki su yönetimleri de yeniden yapılandırılırken dünyadaki örnekleri, havza veya alan yönetimleri gibi farklı yönetimsellik deneyimleri akla gelmiş olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde su yönetimlerinde temel bir eksiklik varmış gibi gözüküyor: Belediyelere bağlı su yönetimleri şeklen şehirlerin su dağıtımı ve atık su toplama ve arıtma işlerini yönetiyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık -belediyelerin ulaşım, imar, kültür, miras çalışmalarında olduğu gibi- neredeyse bütün planları, projeleri yükleniciler hazırlıyor. Dolayısıyla bağımsız olması gereken içerik üreticileri, uzmanlar yüklenicilerin ya da resmi otoritelerin patronajı altına giriyorlar.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sivil toplum kuruluşları, bağımsız uzmanlık kuruluşları, meslek odaları su yönetiminde yer almıyorlar. Bu nedenle kamusal nitelik kaybı yaşanıyor. Sivil toplum yönetim sürecinde pasif katılımcı, yani “tüketici” olarak yer alıyor.&nbsp;Kestirmeden söylersek, bu sorunun da temelinde failleri dahil etmeyen, “ben sizin adınıza gerekeni bilirim ve çözerim” diyen kapalı bir yönetimsellik modeli yatıyor. Şehirlerdeki su yönetimi merkeziyetçi siyasetin vesayeti altında ve teknokratik bir deneyim olarak şekilleniyor. Bu nedenle şehirler bir krizle karşı karşıya. Ancak bu krizin yalnızca yeni su kaynakları yaratarak, yaşam alanlarının suyunu çalarak çözülmesi mümkün değil. Failleri sürece dahil eden farklı bir yönetim deneyimine ihtiyaç var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soru şu: Suyu bir tüketim nesnesi olarak görmek yerine onunla eşitlikçi, öğrenmeye ve deneyim paylaşmaya dayanan şiddetsiz bir ilişki kurabilir miyiz?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 11 Jan 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/sehirlerin-suyla-imtihani-1768045210.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İktidar alanında arandığı takdirde değişimin izlerinin görülmesi imkansız</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidar-alaninda-arandigi-takdirde-degisimin-izlerinin-gorulmesi-imkansiz-12364</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidar-alaninda-arandigi-takdirde-degisimin-izlerinin-gorulmesi-imkansiz-12364</guid>
                <description><![CDATA[Yakın tarihteki önemli değişimler yaratan sivil girişimlerin siyasal açıdan başarılı, ya da başarısız olmaları, günümüzde resmi hafızadan silinmiş ya da süreç olarak kesintiye uğramış olmaları, onların büsbütün kayıplara dönüşmeleri anlamına gelmiyor. Aksine hangi koşullarda ve nasıl yok oldukları, görünmez kılındıkları, hafızalardan silindikleri onları yaratan gelişmelerin izlerini, ipuçlarını açığa çıkarıyor olabilir]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/sahi-ne-oldu-su-bizim-bm-habitat-zirvesi-12327" target="_blank">Bir önceki yazımda</a>&nbsp;</span></span></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">yazımda bundan tam otuz yıl önce gerçekleşen bir olaydan ve bir parça da sonrasında yaşanan gelişmelerden söz etmiştim.&nbsp;1996 yılında İstanbul’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Zirvesi. Daha önceki zirvelerin ilgi alanlarını da kapsayan ve yüzyılın son Birleşmiş Milletler Zirvesi olduğu ilan edilen bu çok taraflı küresel etkinliğin yönetim ve yerleşim politikalarında köklü bir değişime neden olduğu, bir dönüm noktası olduğu söylenmişti. Türkiye’nin imzaladığı “Küresel Eylem Planı” ve bizzat kendisinin hazırladığı “Ulusal Eylem Planı”nın günümüzde yürürlükte olup olmadığı hakkında tahminler yürütmeye bile gerek olduğunu zannetmiyorum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">90’ların devletle özdeşleşen illegal yapıların yarattığı şiddet ortamında, ülkenin güneydoğusunda&nbsp;köyler yakılırken, yargısız infazlar, göz altında kayıplar, zorla tahliyeler yaşanırken insan yerleşimlerini konu alan küresel bir konferansın, bir Birleşmiş Milletler Zirvesi’nin İstanbul’da düzenlenmesi kendi başına olağanüstü bir durumdu. Ama bu süreçte bütün içerden engellemelere, tehditlere, resmi taraftan gelen baskılara rağmen uluslararası bağlar kurmayı başaran, imkansızlıklara rağmen Habitat Evsahibi&nbsp;Komite'yi kuran, süreci şeffaflaştıran bağımsız sivil toplum hareketinin etkin olması hiç şüphesiz ondan daha olağanüstü bir durumdu. Hazırlık toplantılarında hükümet adına düzenleyiciler ile uluslararası sivil toplum temsilcileri arasında yaşanan gerilimlere tanık olanların gördükleri zannedersem hafızalarında hala yerlerini koruyor olmalı.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ancak dönemin hükümeti, o tarihlerde Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel yapılabilecek doğru şeyi yaptı. Devlet güçlerinin her türlü müdahale biçimini denemesine rağmen konferansın resmi hazırlık sürecini TOKİ Başkanı Yiğit Gülöksüz gibi basiretli yöneticilere teslim etti. Tıpkı 99 felaketinden sonra da sivil tarafın kamunun yerine&nbsp;</span><span style="color:#222222">getiremediği</span><span style="color:black">&nbsp;koordinasyon çalışmalarını üstlenmesini engellemeye çalışan devlet güçlerini durdurması gibi. Felaketten birkaç gün sonra devletin acil yardım çalışmalarına müdahalesi sırasında sivil tarafın hazırladığı, Cumhurbaşkanı'na hitaben bütün gazetelerde ücretsiz yayınlanan ve altında yüzlerce kuruluşun imzası olan tam sayfa ilanı hatırlayanlar olabilir. Demirel o ilanda ne talep ediliyorsa aynen yerine getirmişti.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Konumuza tekrar dönersek, bir önceki yazımda bu konferansta elde edilen başarının kalıcı etkileri olması için teklif edilen Fener-Balat Rehabilitasyon Projesi’nin uygulama aşamasında nasıl etkisizleştirildiğini sorgulamıştım. Birleşmiş Milletler kararları ve ülkenin kendi eylem planı ile çelişen bu silinme şekli, kalıcı bir insan yerleşimleri politikası olarak daha sonra Süleymaniye, Sulukule, Tarlabaşı, Ayazma gibi mahallerdeki insanları yaşadıkları, çalıştıkları mekanlardan zorla dışlayan kentsel dönüşüm projelerine uzandı.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Dediğim gibi 96'da İstanbul'da düzenlenen bu tarihi Birleşmiş Milletler Zirvesi'nde bağımsızlar hem başarılı oldular, hem de seslerini dünyaya duyurdular. Peki sonra ne oldu? &nbsp;90’lardan günümüze kadar sivil toplumun bu bir araya geliş şeklinin etkili olduğunu söylemek mümkün: Zirveden sonra geliştirilen ve tarihi bir semti yaşayanları ile birlikte iyileştirmeyi hedefleyen Fener Balat Rehabilitasyon Projesi, Susurluk kazası sonrasında ortaya çıkan temiz toplum hareketi, Aydınlık İçin Yurttaş Girişimi, 99 felaketinden sonra sivillerin acil yardımın koordinasyonu ve yeniden yapılanma işlevlerini üstlenmeleri, 2005 yılında AB adaylığı sürecinin desteklenmesi ve 2010 yılında&nbsp;</span><span style="color:#222222">İstanbul’un</span><span style="color:black">&nbsp;Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi, Gezi’yi AVM’ye ve otoyol kavşağına çevirmeye çalışan projeye karşı 90’lı yıllardan beri süren alternatif yaratma çabaları, kamusal alanlarla,&nbsp;</span><span style="color:#222222">müştereklerle</span><span style="color:black">&nbsp;ilgili sayısız ortak çalışmalar…&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-01-04%20at%2012_17_40%20PM.jpeg" style="height:800px; width:565px" /></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bunlara sayısız örnekler vermek mümkün.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu tarihi sürecin</span>&nbsp;<span style="color:black"><a href="http://30.cu/" target="_blank"><span style="color:black">30'ncu</span></a>&nbsp;yılına gelmiş olmamız, bir değerlendirme yapmayı gerektiriyor diye düşünüyorum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Habitat'tan söz edip de Avrupa Kültür Başkenti adaylık sürecinden söz etmemek olmaz</span></strong>&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Söylediğim gibi bağlantılı olduğuna inandığım başka olaylar daha var. 2006 yılında bağımsız sivil girişim tarafından hazırlanan İstanbul’un 2010 yılı için Avrupa Kültür Başkenti adaylık başvurusunun seçici kurul tarafından oybirliği ile kabul edilmesi. Onun da 20. yılına gelmiş olmamız bu değerlendirmeyi yapmayı bir başka açıdan zannedersem daha da önemli kılıyor.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Seçici kurulun oybirliği ile onayladığı bu kararın en önemli gerekçesi başvurunun bağımsız sivil toplum tarafından yapılmış olmasıydı, elbette ki İstanbul gibi bir şehrin Avrupa Birliği için yarattığı muazzam cazibe ile birlikte.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">2005 yılının Mart ayında İstanbul’un adaylığı için gerekli resmî başvuru gerçekleştirildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu başvurunun hazırlığında ortada ne bir bütçe ne de kullandırılan kamu imkanları bulunuyordu. Başvuru dosyasını bağımsız girişim, binlerce görüşme yaparak, farklı deneyimleri birleştirerek tamamen kendi imkanları ile hazırladı. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan da hiçbir müdahalede bulunmadan bu başvuru dosyasının resmi kanallardan Avrupa Birliği’nin karar verici siyasal organlarına iletilmesini sağladı. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bir yıl sonra seçici kurula yapılan sunumun hemen ardından 2006 yılının Nisan ayında İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak seçildiği resmen ilan edildi. Ardından Avrupa Parlamentosu’nun görüşü ve AB Kültür Bakanları Konseyi’nin onayıyla İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçildiği dünya kamuoyuna açıklandı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Hatırlatmak kadar unutturmak da kamusal hayatımızı etkileyen kalıcı izler</span></strong>&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Tuhaf bir şekilde bu gelişmelerin günümüzde izlerinin resmi gündemden neredeyse tamamen silinmiş olmaları bu değerlendirmeyi belki de daha ilginç kılıyor. Hatta bu gelişmelerin var oluş ve yok oluş koşullarını yeniden okumanın iyileşme sağlayabileceğini,&nbsp;onların izlerini açığa çıkarabileceğini&nbsp;düşünüyorum.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Yakın tarihteki önemli değişimler yaratan sivil girişimlerin siyasal açıdan başarılı, ya da başarısız olmaları, günümüzde resmi hafızadan silinmiş ya da süreç olarak kesintiye uğramış olmaları, onların büsbütün kayıplara dönüşmeleri anlamına gelmiyor. Aksine hangi koşullarda ve nasıl yok oldukları, görünmez kılındıkları, hafızalardan silindikleri onları yaratan gelişmelerin izlerini, ipuçlarını açığa çıkarmak gibi bir işlev de görebilirler. Bir başka bakışla, bu silinmiş halleriyle iyileşme politikalarının da izlerini geleceğe taşıyor bile olabilirler. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">“Ne iyimserlik ama” diyebilirsiniz. Hayır sandığınız gibi değil. Hafızalardan silinmeleri karşısında pasif bir tavır alıp siyasetçileri, iktidarları suçlamanın, bütün gelişmeleri onların niyetlerine bağlamanın iyileşme fırsatlarını ortadan kaldıran, hatta onları güçlendiren bir tercih olduğuna inanıyorum.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu yüzden hatırlanmaları kadar, unutturulmalarının da kalıcı izler olduğunu ve bu yönleriyle değişim yaratmak isteyenlere yardımcı olacağını düşünüyorum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Değişim yaratmaktan söz ediyorsak, öyle başlamayı öneriyorum. Ayrıca alışkanlık da zaten öyle. Yeni bir yıla girince, sanki her şeye yeniden başlamak mümkünmüş gibi yapılır.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ben de öyle yapacağım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Neden böyle hayaller kurulmasın? Ayrıca hayallerin ötesinde her zaman farklı yapılacak çok şey var.</span>&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Değişim, fark yaratmak deyince nedense hep siyaset, iktidar üzerinden okunuyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Oysa bu izler değişimin anahtarının siyasetin gözüktüğü alanda değil, gözükmediği bir alanda olduğunu gösteriyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Elbette ki fark yaratmak için siyaset önemli. Hatta yalnızca önemli değil, tayin edici. Son kertede değişimin temel koşulu.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ama dediğim gibi değişimin izleri yalnızca iktidar alanında arandığı takdirde görülmeleri neredeyse imkansız!&nbsp;</span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 04 Jan 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/iktidar-alaninda-arandigi-takdirde-degisimin-izlerinin-gorulmesi-imkansiz-1767519993.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Umut ne zamandan beri günah?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/umut-ne-zamandan-beri-gunah-12353</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/umut-ne-zamandan-beri-gunah-12353</guid>
                <description><![CDATA[Zaman kontrol altına alındığında, toplumsal ritim de kontrol altına alınmış olur. Yeni yıl ise bu açıdan risklidir. Çünkü yeni zaman, yeni ihtimaller demektir. İnsanların birlikte umut etmesi, birlikte sevinmesi, birlikte beklemesi; denetlenmesi zor bir duygusal alandır. Bu yüzden yılbaşı gecesi yalnızca ahlaki değil, politik bir meseleye dönüştürülür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yılbaşı, yalnızca takvimde bir günün değişmesi değildir. İnsanlık için her zaman bir eşik olmuştur. Mevsimlerin döndüğü, hasadın bittiği, gecenin kısalıp gündüzün uzadığı anlar gibi… İnsan zamanı yalnızca ölçerek değil, durup anlamlandırarak yaşar. Bu yüzden yüzyıllar boyunca insanlar zamanın bitişlerini ve başlangıçlarını ritüellerle karşılamıştır: ateş yakarak, birlikte toplanarak, susarak, dilek tutarak. Yılbaşı, bu kadim ihtiyacın modern bir devamıdır. Ne bir sapmadır ne de köksüz bir alışkanlık; insanın zaman karşısındaki kırılganlığının ve devam etme arzusunun ifadesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle yılbaşı kutlaması basit bir eğlence pratiği olarak okunamaz. O, zamansal bir inanç hâlidir. Tanrılı ya da tanrısız… İnsan yeni bir yıla girerken hayatta kalmaya, yeniden başlamaya, başka bir ihtimalin varlığına inanmak ister. Umut, insanın en eski duasıdır. Meydanlarda toplanmak, geri saymak, ışık yakmak, birbirine sarılmak; hepsi bu duanın seküler biçimleridir. Bu sahne, ibadetlerden çok da farklı değildir. Zaman kutsallaşır, mekân anlam kazanır, birey kalabalık içinde bir topluluğa dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam da bu noktada mesele inanç olmaktan çıkar, denetim meselesine dönüşür. Çünkü iktidarlar yalnızca mekânı değil, zamanı da denetlemek ister. Hangi gün kutsal? Hangi gün yas? Hangi gün sevinç? Hangi gün susulmalı? Zaman kontrol altına alındığında, toplumsal ritim de kontrol altına alınmış olur. Yeni yıl ise bu açıdan risklidir. Çünkü yeni zaman, yeni ihtimaller demektir. İnsanların birlikte umut etmesi, birlikte sevinmesi, birlikte beklemesi; denetlenmesi zor bir duygusal alandır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden yılbaşı gecesi yalnızca ahlaki değil, politik bir meseleye dönüştürülür. Aynı meydan, aynı kalabalık, aynı umut; bir anda “inançsızlık”, “günah”, “sapma” gibi etiketlerle tanımlanır. Oysa sorun yılbaşı değildir. Sorun, insanların birlikte ve denetimsiz biçimde var olmasıdır. Mekân burada masumiyetini kaybeder. Meydan şüpheli hâle gelir, sokak tehdit olarak okunur, kalabalık suç potansiyeli taşır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu suçlama dili beden üzerinden işler. Gülen beden, dans eden beden, ses çıkaran beden rahatsız edicidir. Özellikle kadınların ve gençlerin bedeni… Çünkü kontrolsüz beden, kontrolsüz zaman demektir. Neşe kamusal alana taştığında, düzen bozulmuş sayılır. Sorun alkol, müzik ya da kutlama değildir; sorun bedenlerin görünür olmasıdır. İnanç, bu noktada bedenleri hizaya sokan bir dile dönüşür. Yasaklar ahlaki değil, disiplin edici bir işlev görür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık cami, yalnızca ibadet edilen bir mekân olmaktan çıkar; doğru zamanın ve doğru davranışın simgesi hâline gelir. “Burada olan doğru, orada olan yanlış” çizgisi mekânın içinden geçirilir. Oysa cami de bir mekândır ve her mekân gibi insanla anlam kazanır. Tarih boyunca camiler yalnızca namaz kılınan alanlar olmamıştır; sığınılan, konuşulan, dayanışılan yerler olmuştur. İnsanlar camiye yalnızca secde etmeye değil, umut aramaya gider. Ancak inanç yasak diliyle konuşmaya başladığında, cami de dönüşür. Umudun mekânı olmaktan çıkar, yargının mekânı hâline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada inanç, bir yol olmaktan çıkar; ölçüye dönüşür. Kim doğru inanıyor? Kim yanlış yaşıyor? Kim makbul, kim günahkâr? İnanç, insanı Tanrı’ya yaklaştıran bir bağ olmaktan çıkıp başkalarının hayatını sınıflandıran bir araca dönüştüğünde kutsallığını kaybeder. Çünkü kutsal olan, tekelleştirilemez. Tekelleştirilen inanç artık bir inanç değil, iktidar dilidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dil, mekânları da yeniden tanımlar. Meydanlar “tehlikeli”, sokaklar “ahlaksız”, kalabalıklar “kontrolsüz” olarak kodlanır. Buna karşılık belirli mekânlar mutlak doğruluk alanı ilan edilir. Böylece kent, yalnızca fiziksel olarak değil, ahlaki olarak da bölünür. İnsanlar nereye gideceklerini değil, nerede görünebileceklerini düşünmeye başlar. Kamusal alan daralır, özel alan kutsallaştırılır. İnanç, kamusal olanı dışlayan bir çerçeveye sıkıştırılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa asıl mesele yılbaşı değildir. Asıl mesele, umut etme hakkının kimlere tanındığıdır. Meydanlar kime aittir? Zaman kimin zamanıdır? Sevinç kimin hakkıdır? İnanç birleştirici bir alan olmaktan çıkıp ayrıştırıcı bir hükme dönüştüğünde hem mekân hem zaman yaralanır. İnsanlar ya susmaya ya gizlenmeye zorlanır. Birlikte olma hâli tehlikeli, sevinç şüpheli, umut ise ölçülmesi gereken bir davranış hâline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada yılbaşı tartışması, aslında çok daha büyük bir soruyu açığa çıkarır: İnanç, insanı özgürleştiren bir anlam mı, yoksa toplumu hizaya sokan bir araç mı? Eğer inanç yalnızca yasakla konuşuyorsa, umut düşman ilan ediliyorsa, birlikte sevinmek ahlaki bir suç gibi sunuluyorsa; sorun inançta değil, onu kullanan dildedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yılbaşı, insanın hayata yeniden inanma anıdır. Bu anı yasaklamak, inancı korumak değildir; onu korkuya indirgemektir. Oysa inanç korkuyla değil, anlamla yaşar. Anlam ise çoğullukla mümkündür. Kimi umudunu camide arar, kimi meydanda, kimi evinde. Hiçbiri diğerinden eksik değildir. İnanç, bir yaşam biçimi olarak kaldığında birleştirir; denetim aracına dönüştüğünde yaralar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de asıl soru şudur: Bir yılı geride bırakırken umut etmek ne zamandan beri günah sayılıyor? Yeni bir yıla girerken sevinmek, hangi inanca karşı geliyor? İnsanların birlikte olma hâli neden bu kadar rahatsız edici?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaman akmaya devam eder. İnsan da anlam aramaya. Mekânlar ya bu anlamı taşıyacak kadar genişler ya da yargıyla daralır. Ve ancak umutla dolan bir mekân, gerçekten kutsal olabilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 02 Jan 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/umut-ne-zamandan-beri-gunah-1767273123.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beton ayakta, mekân çöktü</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/beton-ayakta-mekan-coktu-12335</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/beton-ayakta-mekan-coktu-12335</guid>
                <description><![CDATA[Deprem sonrası inşa edilen bu alanlar, insanları yeniden bir araya mı getiriyor, yoksa onları yan yana ama kopuk mu bırakıyor? Mahalle yeniden mi kuruluyor, yoksa yalnızca konut stoğu mu üretiliyor? Kamusal alanlar gerçekten yaşıyor mu, yoksa yalnızca haritada mı var?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Deprem sonrası yeniden yapılaşma çoğu zaman hız, sayı ve görünürlük üzerinden değerlendirilir. Kaç konut yapıldı, kaç blok yükseldi, kaç anahtar teslim edildi… Bu sorular kamuoyuna güven vermek için tekrar edilir. Oysa asıl soru, bu sayılardan çok önce gelmelidir: Bu mekân yeniden yaşam üretebiliyor mu? Daha da önemlisi, bu yapılaşma insanları yalnızca barındırıyor mu, yoksa onları yeniden bir araya getirebiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Deprem yalnızca binaları yıkmaz. Sokakları, alışkanlıkları, komşuluk ilişkilerini, gündelik hayatın ritmini de yerinden eder. Bir mahallenin yıkılması, sadece fiziksel bir kayıp değil; hafızanın parçalanmasıdır. Bu nedenle deprem sonrası yapılan her müdahale, yalnızca teknik bir inşa faaliyeti değildir. Aynı zamanda bir toplumsal yeniden kurma iddiasıdır. Ancak bu iddia, çoğu zaman mimari ve kentsel kararların merkezinde yer almaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün deprem bölgelerinde yükselen yeni yerleşimlerin büyük bir kısmı, mekânı boş bir yüzey gibi ele alır. Sanki deprem her şeyi silmiş, geriye yalnızca yeniden doldurulacak bir alan bırakmış gibidir. Oysa yıkımın altında bir yaşam biçimi, bir sosyal doku, bir birlikte yaşama pratiği vardır. Yeni yapılar bu dokuyu dikkate almadığında ortaya çıkan şey yerleşme değil, yer değiştirme olur. İnsanlar geri döner ama yerleşemez. Çünkü mekân onları çağırmaz; yalnızca içine alır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeniden yapmak ile yeniden kurmak arasındaki fark tam da burada belirginleşir. Yeniden yapmak betonun, planın ve metrajın işidir. Yeniden kurmak ise mekânın sosyal, kültürel ve duygusal katmanlarını da kapsar. Bugün birçok deprem bölgesinde gördüğümüz tek tip konutlar, insanlara çatı sunar ama aidiyet sunmaz. Aynı blokta yaşayan insanlar birbirini tanımaz; sokaklar geçiş alanına dönüşür, kamusal alanlar ya hiç yoktur ya da yalnızca plan üzerinde vardır. Mekân vardır, hayat yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo bir teknik eksiklikten çok, bir yönetim tercihinin sonucudur. Hızın, görünürlüğün ve siyasi takvimin mekânsal iyileşmenin önüne konduğu bir tercihin. Deprem sonrası yapılaşma, çoğu zaman “ne kadar hızlı yaptık” sorusuna odaklanır; “nasıl bir yaşam kurduk” sorusu ertelenir. Oysa hız, burada bir erdem değil; çoğu zaman hesap vermekten kaçınmanın biçimidir. Mekân ne kadar hızlı yükselirse, o kadar az sorgulanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tercihin bedelini ise insanlar öder. Yeni yapılan evine taşınan birinin, eski sokağını bulamaması tesadüf değildir. Aynı mahallede yıllarca selam verdiği komşusunun artık kapı komşusu olmaması da. Ev vardır, ama kapıyı çalacak cesaret yoktur. Çünkü mekân, insanları yan yana getirir; bir araya getirmez. Bu sessiz kopuş, betonun altında görünmez kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl kırılma, depremden sonra değil; depremden önce başlar. Riskli yapıların yıllarca dönüştürülmemesi, plansız büyüme, denetimsizlik ve rant odaklı kentleşme politikaları, felaketi kaçınılmaz hâle getirir. Depremden sonra yapılan her hızlı yapılaşma, aslında geç kalmış bir telafidir. Önleyici planlama, mahalle ölçeğinde dönüşüm ve kamusal alanların güçlendirilmesi hayata geçirilmediğinde; yeniden yapılaşma kaçınılmaz olarak eksik kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mekânı diri tutmak, yalnızca depreme dayanıklı bina yapmak değildir. Mekânı diri tutmak, onu yaşayan bir organizma olarak ele almaktır. İnsanların birbirine temas edebildiği, kamusal alanların işlediği, mahalle dayanışmasının mümkün olduğu bir kent, felaketlere karşı daha dirençlidir. Çünkü dayanıklılık yalnızca mühendislik hesabı değil, toplumsal bağların gücüyle ilgilidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün deprem bölgelerinde ortaya çıkan birçok yeni yerleşim, düzenli ama ruhsuz alanlar üretmektedir. Geniş yollar, birbirinin aynısı bloklar, tanımsız açık alanlar… İlk bakışta “düzenli” görünen bu yapı, insan ölçeğini dışladığında hızla yabancılaşır. Çocukların sokakta oynayamadığı, yaşlıların kamusal alanda duramadığı, komşuluğun tesadüfe bırakıldığı bir mekân, uzun vadede kırılgandır. Çünkü orada yaşayanlar mekânla bağ kurmaz; yalnızca ona uyum sağlamaya çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl soru artık nettir: Deprem sonrası inşa edilen bu alanlar, insanları yeniden bir araya mı getiriyor, yoksa onları yan yana ama kopuk mu bırakıyor? Mahalle yeniden mi kuruluyor, yoksa yalnızca konut stoğu mu üretiliyor? Kamusal alanlar gerçekten yaşıyor mu, yoksa yalnızca haritada mı var?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sorular sorulmadan yapılan her yeniden yapılaşma, gelecekteki felaketlerin zeminini hazırlar. Çünkü mekân yalnızca fiziksel olarak değil, toplumsal olarak da dayanıklı olmak zorundadır. Önleyici politikalar hayata geçirilmediğinde, her yeni yapı bir sonraki yıkımın sessiz provasına dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün beton ayakta olabilir. Ama mekân çöktüyse, kent henüz iyileşmemiştir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 30 Dec 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/beton-ayakta-mekan-coktu-1766933993.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sahi ne oldu şu bizim BM Habitat Zirvesi?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sahi-ne-oldu-su-bizim-bm-habitat-zirvesi-12327</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sahi-ne-oldu-su-bizim-bm-habitat-zirvesi-12327</guid>
                <description><![CDATA[“Habitat” deyince aklıma yönetimlerin yalnızca niyetleri, tercihleri, kabiliyetsizlikleri, hataları, eksiklikleri gelmiyor. Bence bu olay en büyük sorunların, imkansızlıkların yaşandığı bir dönemde bile birlikte olunarak çareler bulunabileceğini, iyileşmenin mümkün olabileceğini gösteriyor. Kim olursak olalım, “biz” adını verdiğimiz özne kategorisinin dışına atılanların, değersiz görülen yaşamların, güvenlik rejimlerinin hedefi haline getirilenlerin olmadığı bir ülke hayaliyle yeni yılınızı kutlarım.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Yılın son yazısında bir hatırlatma yapmak istiyorum.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">2026 Habitat 2, yani Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Zirvesi’nin İstanbul’da düzenlenişinin&nbsp;30.'cu yıldönümü.&nbsp;1976 yılında Vancouver’de toplanan Habitat I Konferansı'ndan 20 yıl sonra&nbsp;30 Mayıs – 14 Haziran 1996 tarihinde İstanbul'da gerçekleşti.&nbsp;Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Konferansı Habitat Zirvesi, 20. Yüzyılın son Birleşmiş Milletler Konferansı oldu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Aradan çok zaman geçti, unutmak olağan bir durum. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Bu yıldönümünü hatırlamak önemli. Ama neden önemli?</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Belki bir dünya zirvesinin İstanbul’da düzenlenmesinin önemli bir olay olduğunu düşünebilirsiniz. Hatta yaşınız tutuyorsa “dünyadan şu kadar insan katılmıştı, hatta önemli kararlar alınmıştı” falan diye hatırlıyor bile olabilirsiniz. Belki basından izlemiş, hatta katılmış da olabilirsiniz. Eğer hatırlıyorsanız kimileri gibi “sahi bu Birleşmiş Milletler Zirvesi ülke ve şehir tarihi açısından da önem taşıyan tarihi bir olaydı” diyebilirsiniz. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Ama benim derdim bu tarihi zirveyi yıllar sonra anmak, hatırlatmak değil. Bugün bence onu asıl önemli kılan ne olduğunun unutulmuş olması. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Bu unutuşun günümüzde yaşadıklarımız açısından önemli şeylere işaret ettiğini düşünüyorum. Bu yüzden amacım dediğim gibi bu tarihi olayı yalnızca hatırlatmak değil. Bu olayın neden unutulduğunu anlamaya çalışmak. Hatta bu unutuşun "hatırlanıyormuş gibi yapılan" birçok önemli tarihi olaylardan bile daha anlamlı olduğunu söyleyebilirim. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Dahası bu tarihi olayı unutmanın hatırlamak kadar iz bırakan bir eylemsellik biçimi olduğunu söyleyebilirim. İstanbul’da devlet başkanlarının, bakanların, bürokratların katıldığı insan yerleşimleri başlıklı bir BM Zirvesi'nin düzenlenmesi elbette ki tarihi açıdan önemli bir olaydı. Ama başka birşeyler daha oldu. Hatta bugünkü gelişmeler içinden bakıldığında akılların hayallerin alamayacağı başka bir şeyler oldu. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">İstanbul’da çok yönlü küresel bağlar kurulması ile ülkenin üzerine karabasan gibi çökmüş ağır hava sanki bir anda dağıldı. Peki bu akılların hayallerin almayacağı nasıl gerçekleşti?</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">90’lı yılların ikinci yarısına doğru köy yakmaların, zorla yer değiştirmelerin, yargısız infazların, gözaltında kayıpların yaşandığı bir dönemde bir takım bağımsız insanlar kimse onlara bir görev vermeden, imkanlar sağlamadan, en önemlisi de korkmadan ortaya çıktılar, kutuplaştırıcı siyaset dinamiklerinin olduğu bir ortamda farklı öncelikleri, görüşleri olsa da bir araya gelmeyi başardılar, kendileri gibi küresel inisiyatiflerle ilişkiler kurdular ve devlet politikalarını değiştirdiler. Onlar bunu yaparken de basiretli, ülkelerini seven yöneticiler, siyasetçiler onların şiddete maruz kalmalarını engellediler, önlerini açtılar. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Bu tarihi olay daha sonra başka sonuçlar yarattı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">1999 felaketinden sonra bu işbirliği deneyiminden aldıkları derslerle bağımsız insanlar bir araya geldiler ve devletin yerine getiremediği kamusal işlevleri üstlendiler. Acil yardım için yerel ve küresel bir işbirliği ortamı yarattılar, koordinasyon sorumluluğunu yerine getirdiler. Devlet güçlerini kullananların sivil alana müdahalesini engellediler. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Susurluk kazasından sonra çok sayıda bireyi bir araya getirdiler, ses getiren eylemler düzenlediler. Tehditler almalarına rağmen hukukun üstünlüğünü savunmak için harekete geçtiler. Aydınlık İçin Yurttaş Girişimi’ni kurdular. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Sivil bir anayasa hazırlığı için çok sayıda aydını bir araya getirdiler.</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Merkeziyetçilikle askıya alınan siyasal bir anlam dünyasına karşı yerelleşmeci, şiddetsiz bir müşterekler politikasının nasıl geliştirilebileceğinin örneklerini ortaya koydular. 3. Köprü mücadelesi... Sulukule’deki gibi yoksulların yaşadıkları semtlerdeki yıkımlara, zorla tahliyelere karşı direnişler...&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Gezi’de müşterek bir kamusal alanın korunmasında olduğu gibi sürekli gündeme gelen otoyol kavşağı projesine karşı direniş... Bunların hepsi neo-liberal kentleşme siyasetine karşı önemli kentsel mücadeleler. Bu nedenle hatırlamayı önemsiyorum. O tarihlerde İstanbul'a mal olan ve yerel halkla birlikte kazanılan bir dolu direniş oldu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Bu yüzden “Habitat” deyince aklıma yönetimlerin yalnızca niyetleri, tercihleri, kabiliyetsizlikleri, hataları, eksiklikleri gelmiyor. Bence bu olay en büyük sorunların, imkansızlıkların yaşandığı bir dönemde bile birlikte olunarak çareler bulunabileceğini, iyileşmenin mümkün olabileceğini gösteriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#313131">Kim olursak olalım, “biz” adını verdiğimiz özne kategorisinin dışına atılanların, değersiz görülen yaşamların, güvenlik rejimlerinin hedefi haline getirilenlerin olmadığı bir ülke hayaliyle yeni yılınızı kutlarım.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 28 Dec 2025 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/sahi-ne-oldu-su-bizim-bm-habitat-zirvesi-1766836720.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Vitrinin arkası: Popüler mekânlar ve Kentin görmezden geldiği suç</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/vitrinin-arkasi-populer-mekanlar-ve-kentin-gormezden-geldigi-suc-12299</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/vitrinin-arkasi-populer-mekanlar-ve-kentin-gormezden-geldigi-suc-12299</guid>
                <description><![CDATA[Vitrin, kentin kendini sakladığı yerdir. Orada her şey düzenlidir; ama bu düzen gerçeğin üzerini örter. Popüler mekânların sessizliği, arka sokakların gürültüsüyle dengelenir. Böylece suç belirli alanlara hapsedilir, merkez korunur, hikâye bozulmaz. Kent, gerçeği dönüştürmek yerine onu yönetmeyi seçer. Ama hiçbir vitrin sonsuza kadar dayanmaz. Cam çatlar. Işık arka tarafa sızar. Ve o an kent şunu fark eder: En güvenli sandığı yerler, en çok sorgulanması gereken yerlerdir. Çünkü kentte hiçbir şey özellikle de suç göründüğü gibi değildir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kentte bazı mekânlar vardır; ışıkları bol, kapıları seçici, içeri girmek zor ama orada bulunmak arzu edilir. Bu mekânlar yalnızca eğlence alanları değildir; statü üretir, aidiyet hissi verir, “merkezde olma” duygusu yaratır. İnsanlar bu alanlara ulaşmak ister, çünkü orada görünmenin bir karşılığı olduğuna inanır. Oysa kentte en az konuşulan gerçeklerden biri şudur: Popüler olan, çoğu zaman en az sorgulanan olandır. Ve en çok gizlenenler, genellikle en parlak vitrinlerin arkasında durur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Popüler mekânlar kentin kendine anlattığı hikâyenin parçasıdır. Temiz, güvenli, düzenli, kontrol altında… Bu alanlar, şehrin dışarıya sunduğu yüzdür. Turistik broşürlerde, yatırım dosyalarında, sosyal medya paylaşımlarında, kentsel anlatılarda hep bu mekânlar vardır. Bu yüzden bu alanlarda olan biten çoğu zaman bir suç olarak değil, bir “rahatsızlık ihtimali” olarak ele alınır. Çünkü mesele yalnızca hukuki değildir; temsildir. Kent, suçla değil, suçun görünmesiyle mücadele eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uyuşturucu gözaltıları bu temsil meselesini en çıplak hâliyle açığa çıkarır. Aynı madde, aynı kullanım, aynı dağıtım ilişkileri… Ama farklı mekânlarda tamamen farklı anlamlar kazanır. Bir mahallede sert operasyon yapılır, diğerinde sessizlik tercih edilir. Bir sokakta gözaltı görüntüleri servis edilir, başka bir kapının önünde “olay büyümesin” denir. Çünkü kent, kendi vitrinine zarar gelmesini istemez. Popüler mekânlar yalnızca ekonomik olarak değil, sembolik olarak da korunur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada devletin rolü görünür hâle gelir. Devlet, her yerde aynı biçimde var olmaz. Bazı mekânlarda serttir, görünürdür, müdahalecidir; bazı mekânlarda ise geri çekilir, sessizleşir, bekler. Bu bir zafiyet değil, bilinçli bir tercihtir. Gücün nerede gösterileceği, nerede gizleneceği siyasidir. Popüler mekânlarda devlet çoğu zaman görünmez olmayı seçer. Çünkü oraya yapılacak her müdahale, yalnızca bir suçla değil, kent imajıyla karşı karşıya gelmek demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tercih doğrudan sermayeyle bağlantılıdır. Popüler mekânlar eğlence ekonomisinin, turizmin, gece hayatının, yatırım akışının merkezleridir. Para burada dolaşır, prestij burada üretilir, vitrin burada kurulur. Bu alanlara yapılacak her sert müdahale, ekonomik dengeleri sarsar. Bu yüzden suç burada çözülmez; ertelenir, bastırılır, görünmezleştirilir. Kent, suçla değil; parayla kurduğu ilişkiyi korur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu koruma açık emirlerle işlemez. Kimse “buraya dokunmayın” demez. Ama herkes bilir. Kolluk da bilir, yerel yönetim de bilir, işletmeci de bilir, medya da bilir. Mekânın itibarı, hukukun sınırını fiilen çizer. Arka sokaklarda adalet sertleşir, merkezde yumuşar. Çünkü merkez bozulursa, yalnızca bir mekân değil, bütün bir anlatı çöker.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Medya bu anlatının en önemli taşıyıcısıdır. Hangi gözaltıların görüntüleneceği, hangilerinin haber yapılacağı, hangi mekânların adının geçeceği, hangilerinin özenle anılmayacağı tesadüf değildir. Arka sokaklar haber olur, popüler mekânlar “olay yeri” olmaktan çıkarılır. Suç görünür kılınırken, mekân titizlikle seçilir. Böylece suçun adresi belirlenir, vitrin korunur. Medya, suçun kendisini değil, nerede görünmesine izin verildiğini yönetir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada toplum da sürecin dışında değildir. İnsanlar gitmek istedikleri, hayranlık duydukları, kendilerini ait hissetmek istedikleri mekânların karanlık yüzünü görmek istemez. Çünkü görmek, sorumluluk getirir. Oysa vitrin konforludur. “Orada olmaz” duygusu, kenti vicdanen temize çıkarır. Böylece sessizlik yalnızca yukarıdan dayatılmaz; aşağıdan da taşınır. Sessizlik, toplumsal bir mutabakata dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet de bu mutabakatın içinde mekânsallaşır. Aynı suç, farklı mahallelerde farklı muamele görür. Arka sokakta suç “temizlenir”, merkezde “denge” korunur. Arka sokakta müdahale görünürdür, merkezde müdahale sessizdir. Böylece adalet evrensel bir ilke olmaktan çıkar, seçici bir pratiğe dönüşür. Kent, kimi koruduğunu, kimi feda ettiğini bu sessizlikle açık eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu seçicilik sorunu çözmez; yalnızca yer değiştirir. Görünmeyen suç yok olmaz, başka alanlara yayılır. Popüler mekânların korunması, kentin bütününe yayılan bir kırılganlık üretir. Çünkü gerçek bastırıldıkça, kontrol yanılsaması büyür. Kent kendini güvende sanır ama aslında yalnızca gerçeği ertelemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uyuşturucu gözaltılarını bu yüzden yalnızca güvenlik politikası olarak okumak eksiktir. Asıl mesele şudur: Kent, hangi mekânlarda gerçeği görmeye tahammül edemiyor? Hangi alanlar dokunulmaz kabul ediliyor? Hangi kapılar sürekli kapalı tutuluyor? Ve bu sessizlik kimlerin hayatı pahasına sürdürülüyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vitrin, kentin kendini sakladığı yerdir. Orada her şey düzenlidir; ama bu düzen gerçeğin üzerini örter. Popüler mekânların sessizliği, arka sokakların gürültüsüyle dengelenir. Böylece suç belirli alanlara hapsedilir, merkez korunur, hikâye bozulmaz. Kent, gerçeği dönüştürmek yerine onu yönetmeyi seçer.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama hiçbir vitrin sonsuza kadar dayanmaz. Cam çatlar. Işık arka tarafa sızar. Ve o an kent şunu fark eder: En güvenli sandığı yerler, en çok sorgulanması gereken yerlerdir. Çünkü kentte hiçbir şey özellikle de suç göründüğü gibi değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de en rahatsız edici gerçek şudur: Kent, suçu yok etmekte değil; nerede görünmesine izin vereceğini seçmekte ustalaşmıştır. Bu seçim ne tesadüftür ne de masum. Işığın altında korunan vitrinler, karanlığa itilen sokaklar, görünmez kılınan ilişkiler ve sessizliğe razı edilen hayatlar arasında kurulan bu denge, bir güvenlik politikası değil, bir iktidar estetiğidir. Kent kendini böyle anlatır, böyle saklar, böyle yönetir. Ve biz, o vitrinin önünde durup hayranlıkla bakmayı sürdürdükçe, arkasında olan biten yalnızca derinleşir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 23 Dec 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/vitrinin-arkasi-populer-mekanlar-ve-kentin-gormezden-geldigi-suc-1766403580.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sahi ne oldu Gehry&#039;nin şu İstanbul&#039;a çağ atlattıracak projesi?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sahi-ne-oldu-gehrynin-su-istanbula-cag-atlattiracak-projesi-12285</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sahi-ne-oldu-gehrynin-su-istanbula-cag-atlattiracak-projesi-12285</guid>
                <description><![CDATA[Yaşanan siyasal gelişmeler içinde bu proje ve şehrin Avrupa Kültür Başkenti olma hayali ortada kalır. Tıpkı gerçekleşmeyen AKM restorasyon projesi gibi. Ancak şurası muhakkak ki Gehry’nin bu gerçekleşmeyen son projesi modern kamusal alan kavramının nasıl dönüştüğünü, merkeziyetçilikle bir girişimin nasıl askıya alındığını ve nasıl kırılganlaştırıldığını kavramak için dünya mimarlık tarihinin zannedersem en ilginç örneklerinden biri halini alır. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Dünyaca ünlü mimar ve tasarımcı Frank Gehry 96 yaşında hayatını kaybetti.&nbsp;</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Söylediğim gibi kimilerine göre günümüzün aykırı mimarıydı, Gehry. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Neden? Çünkü kartezyen mekan temsillerinden gelen mimari anlayışı alt üst etmişti. Üstelik post-modernistler gibi bildik imgelere referanslarla değil, yepyeni biçimler yaratmıştı. Buna karşılık onun referansları da yok değildi: Buruşturulmuş&nbsp;kağıtlarla, metal levhalarla oluşturduğu tek defaya özgü biçimlerle onun da kendi deneylerinin referanslarına sahip olduğu söylenebilirdi. Üstelik bunlarla kurguladığı deneysel biçimler bir kere uygulandıkları zaman kendilerinden sonrakiler için referanslara dönüşüyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Geçen hafta günümüzün en ünlü mimarlarından Frank Gehry’nin ölümü üzerine bir yazı yazmış ve onun nedeni bilinmeden aniden buharlaşan İstanbul’daki son projesinden söz etmiştim. Bu ünlü mimarın İstanbul macerasının ikinci bir yazıyı hak ettiğini düşünüyorum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Eğer Gehry’nin bu son projesi gerçekleşmiş olsaydı, İstanbul AKM ana mekânından daha büyük ve gelişmiş donanımlara sahip sahne sistemleri olan bir büyük bir konser salonu ve kültür merkezi on seneden fazla bir zamandır İstanbullulara hizmet veriyor olacaktı. Proje kamuoyuna defalarca tanıtıldı, sonrasında ne oldu, bunu kimse sormadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Önceki yazıda söylemeye çalıştığım gibi Gehry’nin İstanbul için gerçekleştirdiği proje “yapılmasıyla” değil, (sanki bir anda) “buharlaşmasıyla” modern mimarlık tarihine geçti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Mimarlık tarihi açısından eşi benzeri olmayan bu "buharlaşma olayı" üzerine eminim ki ne kadar kitaplar, tezler hazırlansa, araştırmalar yapılsa, mimarlık teorisi dersleri verilse az gelir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu yazı günümüzün ünlü mimarının İstanbul projesinin neden uygulanmadığının üzerindeki sır perdesini aralamaya çalışıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Gehry'nin projesinin bilinmeyen hikayesi&nbsp;</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Gehry’nin şehri bir çekim merkezine dönüştürecek projesi için seçilen yer İstanbul’daki ilk modern belediyenin&nbsp;</span><em><span style="color:#222222">&nbsp;(Altıncı Daireyi-Belediyye)&nbsp;</span></em><span style="color:black">gerçekleştirdiği ilk kamusal alandır. Bu alanın yakın tarihi ile ilgili gelişmeleri aşağıdaki notlarda özetle anlatmaya çalıştım. &nbsp;&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">2000'li yılların başında şehrin kamusal alanlarının durumunu uzun bir zamandır sorun eden mimarlar ve kültür yöneticilerinden inisiyatif oluşur. Amaçları bu kamusal alanı şehre geri kazandırmaktır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202025-12-21%20at%2012_49_27%20PM.jpeg" style="height:600px; width:800px" /></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Tepebaşı’ndaki TÜYAP&nbsp;terk ettikten sonra bir yangın yerini andıran mekânların ve meydanın, büyük bir inşaat işlemine girişilmeden kültür kuruluşlarının düzenleyecekleri ortak bir program çerçevesinde kullanılması planlanır. Çok taraflı toplantılar ise&nbsp;Pera Palas'ta gerçekleştirilir. Bu toplantılara Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, yabancı kültür misyonlarının direktörleri, belli başlı vakıfların yöneticileri, şehrin tanınmış mimarları da katılır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Girişimin amacı, kültür misyonları ve sanatla ilgili vakıfları, kuruluşları yan yana getirerek müşterek bir yönetim deneyimi yaratmaktır. Bu kuruluşlarla ilişki kurmanın çok sayıda işbirliği fırsatları yaratacağı ortak projeler geliştirileceği görülür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Topbaş yeni iktidara gelmiştir. Bu girişimin kendi başarısında payı olacağını düşünerek destekliyor gibi gözükür, toplantılara katılır. İşte tam bu sırada beklenmedik bir şey olur. Bu girişimin "şehrin gelişmesinde mimarlığın da bir rolü olabileceğini göstermesi" ile olay bambaşka bir veçhe kazanır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Tam bu çalışmalar ilerlerken bir gün girişimin temsilcileri Frank Gehry'nin bürosundan aranırlar. Telefondaki kişi Gehry adına aramaktadır.&nbsp;Kadir Topbaş ile İnan Kıraç isimli iki kişinin Gehry’nin ofisini ziyaret etmek için randevu talebinde bulunduklarını söyler ve&nbsp;<em>“siz konuyla ilgiliymişsiniz, bu kişilere randevu verilsin mi, Gehry bu talebi ciddiye alsın mı, almasın mı"&nbsp;</em>diye sorar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ne garip bir durum değil mi? Kendisine,&nbsp;<em>“istiyorlarsa görüşsünler”</em>&nbsp;cevabı verilir. Ancak mesele bir süre sonra açıklığa kavuşur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Yukarıda sözünü ettiğim toplantılardan birinde Gehry’nin Bilbao projesi tartışılır. Topbaş’a da Bilbao ve Gughenheim Projesi kitabı hediye edilir. Bu toplantıdan sonra Topbaş ve Kıraç Bilbao'ya, Gehry'nin tasarladığı Guggenheim Müzesi'ne bir ziyarette bulunurlar. Belediye başkanı durumdan kendisine bir vazife çıkarır ve hemen bitişiğindeki kültür kuruluşunu, Pera Müzesi’ni gerçekleştiren hayırsever işadamı ile işbirliği yapar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Kısa bir süre sonra Gehry’nin sözünü ettiğim “İstanbul Projesi” ortaya çıkar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Gehry’nin İstanbul projesi kamu kaynakları kullanılmadan gerçekleşecektir. Hem inşaatı, hem de işletmesi için gerekli olan kaynak hazırdır. Suna-İnan Kıraç Vakfı bu önemli projeyi üstlenir. İnan Kıraç isimli hayırsever iş adamının bu iş için 500 milyon dolar ayırdığını, bu kaynağın yarısının gerçekleştirilecek kültür merkezine, yarısının da kültür ve sanat etkinliklerinin gerçekleştirilmesini sağlamak üzere gelir getirici fonlara yatırılacağı, bu merkezin ihtiyaç duyacağı işletme giderlerinin finansmanında kullanılacağı söylenir. Ayrıca ünlü mimar&nbsp;&nbsp;<em>“İstanbul'a fazladan şu kadar milyon turist gelmezse, para almam"&nbsp;</em>diye bir açıklama yapar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Dönemin Başbakanı "İstanbul yakında mükemmel bir kültür merkezine kavuşacak" diye basına projeyi tanıtır. Kıraç&nbsp;<em>"projeyi hem Başbakan, hem İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı inceledi. Her ikisi de çok beğendi ve onayladı"&nbsp;</em>diye basına açıklamalar yapar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em><span style="color:black">"Burası vakfın hakiki evladı. Herkesin sahip çıkması gerek"&nbsp;</span></em><span style="color:black">diyerek&nbsp;Kıraç&nbsp;sözü o sırada hasta ve yatakta olan eşi, Vehbi Koç’un kızı Suna hanıma getirir:&nbsp;<em>"Suna çok akıllı kadındır. Sanayiciden bir kültür ve sanat adamına dönüştüysem bu Suna sayesindedir"&nbsp;</em>diyerek servetinin bir bölümünü bu projeye neden bağışladığını açıklar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Hatta istihbarat kuruluşu hazırladığı bir&nbsp;<em>”siyasal fizibilite raporu”</em>yla ailenin içinde bölünme olduğunu, bu projenin gerçekleşmesinin o zamanın bir takım derin güçlerle arasında gerilimler yaşayan hükümetin işine geleceğini kulaklarına fısıldadığı söylenir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu durumda girişimi başlatanlar devre dışı kalırlar.&nbsp;Belediye, büyük sermaye ittifakına dayanan bu girişim karşısında bu girişimi oluşturan topluluk etkisiz kalır, ya da&nbsp;<em>“pişmiş aşa soğuk su katmamak”</em>&nbsp;için geri çekilir. Kimse dünyanın en önde gelen bir mimarının şehre kazandıracağı eserin tekerine çomak sokmak istemez.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Peki sonra ne olur? Asıl ilginç olan bundan sonra olanlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Kamuoyuna TRT ile vakıf arasındaki&nbsp;<em>"anlaşmazlık"&nbsp;</em>olarak yansıtılır, mesele.<strong>&nbsp;</strong>Basında&nbsp;<em>“proje TRT müdürüne takıldı"&nbsp;</em>şeklinde yorumlar yapılır.&nbsp;Sanki TRT genel müdürü dönemin Başbakanı’nın yoluna taş koyabilirmiş gibi.&nbsp;<em>"İstanbul’a çağ atlattıracak"&nbsp;</em>proje sanki bu anlaşmazlık yüzünden askıya alınmış gibi gösterilir, kamuoyuna.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">TRT Genel Müdürü oradaki depo ve stüdyolardan oluşan binasını vermeye yanaşmamış da ondan olmamış. Şöyle bir düşünün Genel Müdür Başbakan’ın projesine direnecek. Ayrıca Kıraç Vakfı otoparkın gelirine el koyacakmış, bu söylentiyi de parti yöneticisi ve otopark işletmecisi tarafından yayılmaya çalışılır.&nbsp;Absürt ötesi dedikodularla&nbsp;<em>"Kıraç'ın aslında buradaki otoparka göz koyduğunu, bunun sayesinde köşeyi döneceği"</em>&nbsp;iddia edilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu arada çok ilginç bir gelişme daha yaşanır: Burada sanki Gehry’nin projesinden haberleri yokmuş gibi, Büyükşehir için çalışan birtakım uzmanlar tarafından&nbsp;<em>“İstanbul Metropoliten Planlama Ajansı”&nbsp;</em>kurulur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu ajansın kurucusu olduğunu söyleyen şehircilik uzmanı kişi sanki çok övünülecek bir iş yapmış gibi&nbsp;<em>"alelacele mekânı boyatıp, müteahhitlerden buldukları masa, dolap ve sandalyelerle mekanı doldurduklarını"</em>&nbsp;ve hafta sonu çalışarak&nbsp;kısa bir sürede&nbsp;<em>"şu anda burası ofis olarak kullanılıyor görüntüsü"</em>&nbsp;verdiklerini söyler.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Onun söylediğine göre&nbsp;bir gece ansızın talimat gelir, müteahhitler devreye sokulur, bunların kendi ofislerinden masalar, dolaplar, koltuklar taşınarak birkaç günde bu mekan ofise dönüştürülür. Üzerine de devasa bir tabela asılır.&nbsp;Burada çalışan şehircilik uzmanları şehrin bu değerli meydanını kendi özel otoparkları olarak kullanacak kadar da fütursuzlaşırlar.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Böylece Gehry’nin projesini engellemeyi amaçlayan -çok yönlü ve örtük- bir iş birliği koalisyonu oluşur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Benim bu yaşanan süreçte merak ettiğim asıl konu şu: Bugün adı İstanbul Planlama Ajansı (İPA) olan kuruluş, İMP buraya neden yerleştirildi?&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bugün şehrin ilk belediyesinin gerçekleştirdiği kamusal alanın otopark olarak kullanılmasını nasıl içlerine sindirebildiler? Oraya arabalarını gönül rahatlığı içinde park eden ve bu değerli alanı ofis olarak kullanan bu şehircilik uzmanları bu duruma nasıl&nbsp;</span><span style="color:#222222">katlanabildiler</span><span style="color:black">?&nbsp;&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Acaba yönetim dönemin zorlu koşulları içinde, kendisini eleştirenleri bir yere kapatmak için&nbsp;<em>"tuzağa konmuş peyniri yemeye gelen"</em>&nbsp;canlı türüne benzer bir zekice bir yöntem mi bulmuştu?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ne garip bir çelişki değil mi? Bir taraftan birileri&nbsp;"şehri zıplatacak bir yatırım yapıyoruz, bu proje ile İstanbul dünyanın çekim merkezi olacak"&nbsp;derken, birileri de aynı mekanı kendileri için kullanmak üzere işgal eder.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Peki aslında olan nedir? Finansmanı, projesi, her şey hazır olduğu halde bu muazzam proje neden yapılamaz? Kimse bu soruyu sormaz. Şaşırtıcı değil mi?&nbsp; Siz olsanız sormaz mısınız?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte bu durumda sormazlar mı&nbsp;<em>"ne oldu şu bizim Gehry'nin İstanbul'a çağ atlattıracak projesi?"&nbsp;</em>Nerede şehirde ve Tepebaşı’nda hemen yanında büyük yatırımlara imza atan turizmciler, kültür endüstrisinin mümtaz temsilcileri?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Sonuçta şehrin ilk belediyeden kalma kamusal alanını o güne kadar kendi keyfi için kullanan Büyükşehir Belediyesi’nin otoparkı ve kazulet TRT dekor depolama binası kalıcı olur.&nbsp;</span><span style="color:#222222">Ama kimin umrunda?&nbsp; Başka bir yerde böyle bir çelişki yaşansa kıyamet kopar,&nbsp;sorumlular istifa eder.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Örneğin fısıltı gazetesinin manşetlerinde&nbsp;<em>"olayın arkasındaki asıl gerçek"</em>&nbsp;şöyle yer alır: Kıraç’ın destek olduğu gazetenin birinde İnan Kıraç'a atfedilen bir söz manşete taşınır. Deneyimsiz bir muhabir tam seçimler öncesi kendisiyle mülakat yapar. Gazetenin yeni yayın yönetmeni de patronundan itibarını esirgememek için bu sözleri gazetenin ön sayfa manşetine taşır. Söylendiğine göre işte ondan sonra kıyamet kopar. Gehry'nin projesinin artık esamesi okunmaz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Eğer bu doğruysa&nbsp;<em>“Gehry’nin projesi bürokrasi hazretlerine takıldı"</em>&nbsp;gibi martavallar okumaya kimse kalkmasın. Tek itirazım enayi yerine konmamıza.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Görüldüğü gibi Gehry’nin bu müthiş projesinin gerçekleşmemesi için gösterilen gerekçeler hiç tatmin edici değil. Kıraç'ın&nbsp;"<em>Suna Kıraç Kültür Merkezi Projesi Neden Olmadı?</em>"&nbsp;başlığını taşıdığını ve bu yaşanan olayın arkasındaki gerçekleri anlatacağını söylediği kitap gün yüzüne çıkarsa, belki bu süreç aydınlatılmış olacak. Yoksa olan biteni anlayabilmek için daha da çok kıvranacağız.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Tamam İstanbul'a çağ atlatamadık.&nbsp;İstanbul milyonlarca turistten ve çok ünlü bir mimarın önemli eserinden, muazzam bir kültür yapısından mahrum kaldı… Bunların hepsi tamam da bari nedenini öğrenebilecek miyiz?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Tepebaşı: Seküler kamusal alan kavramının kuluçka alanı</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Gehry’nin İstanbul Projesi için seçilen alan şehrin ilk seküler kamusal alanı,&nbsp;Tepebaşı meydanıydı. Bu alana hala “meydan” diyoruz, ortada park kalmadığı için. Ama o da doğru değil, meydan denilen yer de günümüzde otopark olarak kullanılıyor. Oysa bu alan geçmişte yalnızca park da değildi. Aynı zamanda bir gezinti (promenade) ve kültür alanıydı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Gehry’nin projesi için seçilen yer ilk belediyenin (Altıncı Daireyi-Belediyye) Tünel’den çıkan toprakla doldurarak elde ettiği ve şehirde gerçekleştirilen çok işlevli ilk modern kamusal alandı. Mezarlığın üzerine doğru dolgu yapılarak genişletildiği için karşısındaki tarihi bina hala onun eski adını taşıyor: “Petit Champ Des Morts”, (yani Küçük Mezarlık).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Öncesinde&nbsp;Kırım Savaşı sırasında şehre gelen donanma bandolarının burada&nbsp;halka açık&nbsp;düzenli konserler verdikleri ve bunların halk arasında çok rağbet gördüğü biliniyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Beyoğlu'nun Avrupa şehirlerinde olduğu gibi bitişik nizam şehir dokusunun içinde mezarlık alanının parka dönüştürülmesi ile gerçekleşiyor.&nbsp; 6. Daire'nin gerçekleştirdiği ilk kamusal alan Belediye Başkanı Blacque beyin Tünel'den çıkan toprağı buraya yayarak düzlük alanı genişletmesi ile gerçekleşiyor.&nbsp;Haliç manzaralı parkın içinde gezi, iki tiyatro, garden bar, ve bir sinema...</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu kamusal alan Fransız Büyükelçiliği, “Palais de France” karşısında,&nbsp;İngiliz Büyükelçiliği, “Pera House” da yandaki yapı adasının diğer ucunda yer alıyor. İtalyanların da burada önemli bir varlığı sözkonusu.&nbsp; Şehirde kurulan ilk belediyenin yoğun bir yapılaşma dokusuna sahip olan Beyoğlu’nda park ve gezinti alanı için yer aranırken burayı seçmesinin bir nedeni de bu olmalı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ancak şurası kesin ki burası daha sonra Cumhuriyet dönemine intikal edecek olan park, gezi, şehir tiyatrosu, konser alanı, kafe ve restoranlar barındıran ilk çok işlevli modern kamusal alan kabul edilebilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şehrin modern merkezindeki bu bölge geçmişte&nbsp;seküler kamusal alan kavramının bir kuluçka merkezi olarak görülebilir. Bugün de hala öyle. Bir bakıma çevresindeki kuruluşlarla, kültür misyonlarıyla şehrin dünyaya açılan penceresi. 19. yüzyılda neoklasik dünyanın kültür kurumlarıyla köprüler burada kurulur. Dünya savaşlarından sonra bu neoklasik dünya paranteze alınır ve kültür kurumlarının iktidarlarla kurdukları aidiyet ilişkileri yeniden tanımlanır.&nbsp;Buna karşılık bugün otopark olarak kullanılan İstanbul’un ilk seküler kamusal alanı Tepebaşı’nın çevresi hala şehrin en önemli kültür kuruluşlarının, misyonlarının bulunduğu bir yer.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu nedenle Tepebaşı Cumhuriyet dönemindeki seküler kamusal alan kavramının kuluçka merkezi sayılabilir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şehrin modern merkezi 19. yüzyıl “Belle Epoque” döneminin ve kapitalizminin bir sahnesi olan Pera’dan ileriye, 20. yüzyılın yerleşim alanı Şişli’ye doğru uzanır. 1940’lara doğru Atatürk’ün daveti ile Paris Planlama Bürosu’nun başındaki ünlü mimar Henri Prost İstanbul’u planlama işini üstlenir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Böylece şehrin ilk belediyesinin gerçekleştirdiği kamusal alan merkezi yönetimin bir temsil sahnesi halini alır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Tepebaşı’ndaki bu ilk modern kamusal alanın yerini şehir tiyatrosu, açık hava konser alanı, operası (AKM), radyo binası, spor ve sergi alanları, parkları ile Taksim’deki kışla, mezarlıklar ve ahırlardan elde edilen Taksim Gezisi alır. Böylece Cumhuriyet şehrin kamusal kültür hayatına damgasını vurur.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ulus devlet döneminde içindeki işletmelerin yönetimi değişir. Otellerin, kültür kuruluşlarının sahipleri de. Çevredeki binalar el değiştirir. 1950 yıkımlarında amfitiyatro yıkılır. 1970'lerde ise kademeli bir yangınla dram tiyatrosu yok edilir. Ama ilginç olan hala burada Deneme Tiyatrosu gibi depodan bozma bir salonun tiyatro faaliyetlerini gerçekleştirmesidir. Ama farklı bir yönetim modeli için örnek olabilecek bu parlak girişim de kalıcı olmaz. Bedrettin Dalan’ın danışmanlarıyla yürüttüğü Tarlabaşı yıkımları sonrası Büyükşehir Belediyesi burası için otopark, sergi alanı ve meydan olmak üzere bir mimari proje hazırlatılır. Sivil girişimler bu projeye itiraz ederler ama büyük beton kompleks hazır kalıp sistemiyle hızla inşa edilir.&nbsp;</span><span style="color:black">&nbsp;Meydan otoparka çevrilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sergi alanının işletmesini TÜYAP fuarcılık alır. Kitap fuarları, teknoloji fuarları ile burası renklenir. Ancak bu kuruluşun şehir dışında büyük bir alana taşınması ile işlevsizleşir, sergi alanı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Üzerine TRT’nin sahne dekorlarını saklamak için deposu yerleştirilir. Bir bölümünde küçük de olsa kültürel faaliyetlere yer verilir. Tüyap’ın olduğu, kitap fuarlarının da düzenlendiği alan bir süre sonra terk edilir. Bu değerli kamusal alan on yıllarca boş tutulduktan sonra -İstanbullularla dalga geçer gibi- depo ve otopark olarak kullanılır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">2000'li yılların başında, şehrin bu ilk kamusal alanının durumunu (ve bu beton heyülanın inşa tarihi olan 87 ylından beri) sorun eden mimarlar ve kültür yöneticilerinden inisiyatif oluşur, AKM restorasyon projesinde olduğu gibi. Amaç o sırada yıllarca metruk kalmış olan sergi alanları ve üstteki meydanı şehrin kültürel kamusal hayatına yeniden kazandırmak ve canlandırmaktır. Bu inisiyatife o zaman kültür kuruluşları, misyonları da katılır. Çalışmalar gene ünlü bir mimarın bu alana bakan ofislerinde gerçekleştirilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Düzenlenen toplantılara yabancı kültür misyonları yanında meydanın çevresinde yer alan kültür kurumları temsilcileri de katılır. Bu fikir dönemin yöneticileri tarafından da heyecanla karşılanır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Önerilen model, bu kuruluşların katılacağı misyon odaklı bir yönetim yapısının oluşturulmasıdır. Bu kuruluşlar program geliştirmeye, bütçeye katkıda bulunacaklarını taahhüt ederler.&nbsp;Bu yeni organlaşma modeli, sermaye ve piyasa, resmi kurumlar olarak ayrışan kültür yönetimi açısından ülkedeki ilk işbirliği deneyimi olacaktır.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu sırada kültür insanları ve mimarlardan oluşan bu girişim 2005 yılında İstanbul’un Kültür Başkenti Adaylığı’nı gündeme getirir ve bu dönemin hükümeti tarafından benimsenir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu girişim de ortada hiçbir bütçe olmadan, tıpkı '96 BM İnsan Yerleşimleri Konferansı öncesinde, '99 Depremi sonrasında olduğu gibi kendi imkanları ile çalışır, etkinlikler düzenler. Avrupa Birliği organlarına yapılacak başvuru dosyasını hazırlar. 2006 yılında bu başvuru seçici kurul tarafından oy birliği ile kabul edilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bundan sonra Gehry’nin projesine neler olduğunu yukarıda özetlemeye çalıştım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Böylece yaşanan siyasal gelişmeler içinde bu proje ve şehrin Avrupa Kültür Başkenti olma hayali ortada kalır. Tıpkı gerçekleşmeyen AKM restorasyon projesi gibi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ancak şurası muhakkak ki Gehry’nin bu gerçekleşmeyen son projesi modern kamusal alan kavramının nasıl dönüştüğünü, merkeziyetçilikle bir girişimin nasıl askıya alındığını ve nasıl kırılganlaştırıldığını kavramak için dünya mimarlık tarihinin zannedersem en ilginç örneklerinden biri halini alır.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 21 Dec 2025 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/sahi-ne-oldu-gehrynin-su-istanbula-cag-atlattiracak-projesi-1766310883.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kent organizması, kent ağı, kent şirketi</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kent-organizmasi-kent-agi-kent-sirketi-12276</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kent-organizmasi-kent-agi-kent-sirketi-12276</guid>
                <description><![CDATA[Bugün bazı kentler, tıpkı bir start-up gibi sıfırdan kuruluyor: yatırımcı çekmek, yüksek nitelikli iş gücünü cezbetmek ve veri üretmek için. Songdo, Neom, Masdar ya da özel teknoloji şehirleri; konut, altyapı ve kamusal alanı birer hizmet paketi gibi sunarken kentin sakini ise yurttaş olmaktan çok, kullanıcıya benzer. Kent artık büyüyen bir organizma değil, baştan tanımlanmış bir master planın, hatta bir şirket stratejisinin mekânsal karşılığıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir önceki yazıda kenti bir makine olarak okuduk: saat gibi işleyen, parçaları değiştirilebilir, düzeni öngörülebilir bir sistem. Ancak kentler yalnızca kurallar ve tekrarlarla ayakta kalmıyor. Zamanla şunu fark ediyoruz: aynı plan, aynı altyapı, aynı kurallar farklı şehirlerde bambaşka sonuçlar üretiyor. Örneğin ızgara plan, Manhattan’da yoğunluk, çeşitlilik ve sokak hayatı üretirken; Brasília’da mesafeleri uzatan, kamusal karşılaşmaları zayıflatan bir mekânsal deneyime dönüşür (Jacobs, 1961; Holston, 1989; Gehl, 2010). Çünkü kent, yalnızca kurulan bir sistem değil; yaşayan, tepki veren, yorulan ve iyileşen bir varlık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buradan itibaren anlatı, makinenin sınırlarına çarpar. Mekanik düzen, belirli bir noktaya kadar işler; sonra aksar, gürültü çıkarır, aşınır. Trafik sıkışıklığı, altyapı çöküşleri ya da plansız büyüme, makinenin “ayar kaçırdığı” anlar gibidir. İşte bu noktada kent, bir organizma gibi düşünülmeye başlanır.</span></span></p>

<h3><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#1f3763"><strong><span style="color:black">Kent Bir Organizmadır</span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Organizma metaforu, 18. ve 19. yüzyılda biyolojinin yükselişiyle birlikte kent düşüncesine girer. Bu yaklaşıma göre şehir doğar, büyür, yoğunlaşır, yaşlanır, bazen de çürür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mahalleler hücreler gibidir; yollar damarlar, meydanlar organlar gibi çalışır. Sağlıklı bir kent, tek tip değil, çeşitli ve heterojen olandır. Clarence Perry’nin “mahalle birimi”, Howard’ın “bahçe şehir”leri ya da daha sonra Jacobs’un savunduğu sokak hayatı bu organizma fikrinin farklı yorumlarıdır (Perry, 1929; Howard, 1902; Jacobs, 1961). Jane Jacobs’un New York sokaklarında gözlemlediği gündelik hayat, kentin yukarıdan planlanan bir makine değil, aşağıdan yukarıya işleyen canlı bir beden olduğunu gösterir. Sokaklar boşaldığında kent hastalanır; karşılaşmalar arttığında ise kendini yeniler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama organizma metaforu da tek başına yeterli değildir. Çünkü modern kent artık yalnızca bulunduğu yerde yaşayan bir beden değil; sürekli hareket hâlinde olan bir ağdır.</span></span></p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#1f3763"><strong><span style="color:black">Kent Bir Ağdır</span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde kent artık ne yalnızca bir makine, ne de yalnızca yaşayan bir beden olarak açıklanabilir. İnsanlar, mallar, bilgiler, enerjiler ve veriler sürekli hareket eder. Kent, sabit bir formdan çok akışların kesiştiği bir düğüm hâline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada mekânsal ağ kenti ya da akış kenti fikri ortaya çıkar: ulaşım hatları, lojistik koridorlar, dijital altyapılar, veri merkezleri, finansal ve kültürel dolaşımlar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık kent, yalnızca sokaklardan değil; sinyallerden, algoritmalardan ve görünmeyen bağlantılardan da oluşur. Manuel Castells’in dediği gibi, şehir “yerler”den çok “akışlar” tarafından tanımlanmaya başlar (Castells, 1996). Bugün bir paket siparişi verirken, navigasyon uygulamasıyla yön bulurken ya da uzaktan çalışırken aynı anda birden fazla kente bağlanırız; bedenimiz bir yerdeyken kentle kurduğumuz ilişki ağlar üzerinden başka yerlere taşar. Kent, bu anlamda artık tek bir organizma değil, birbirine bağlı çok sayıda sistemin eşzamanlı çalıştığı karmaşık bir ağdır.</span></span></p>

<h3><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#1f3763"><strong><span style="color:black">Kent Bir Üründür</span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">21. yüzyılda ise kent artık yalnızca işleyen bir sistem, yaşayan bir organizma ya da akışların kesiştiği bir ağ değil; giderek daha fazla, tasarlanan, markalaşan ve kâr üreten bir ürün olarak okunabilir. Bu noktada kent, kamusal bir yaşam alanı olmaktan çıkarak, şirket mantığıyla yönetilen bir organizasyona dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bazı kentler, tıpkı bir start-up gibi sıfırdan kuruluyor: yatırımcı çekmek, yüksek nitelikli iş gücünü cezbetmek ve veri üretmek için. Songdo, Neom, Masdar ya da özel teknoloji şehirleri; konut, altyapı ve kamusal alanı birer hizmet paketi gibi sunarken kentin sakini ise yurttaş olmaktan çok, kullanıcıya benzer. Kent artık büyüyen bir organizma değil, baştan tanımlanmış bir master planın, hatta bir şirket stratejisinin mekânsal karşılığıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kentlerde sürdürülebilirlik, yurttaşların talep ettiği bir kamusal değer olmaktan çok, üstten tanımlanan bir performans kriteridir. Hangi ulaşım biçiminin “doğru”, hangi yaşam tarzının “verimli”, hangi davranışın “sürdürülebilir” olduğu baştan belirlenir. Böylece çevre dostu olma iddiası, aynı zamanda davranışları standartlaştıran bir çerçeve üretir. Verimlilik ve hız vaat ederken; aidiyet, spontane karşılaşma ve kamusal müzakere gibi kentsel deneyimleri ikincil plana iter. Kent, artık hataya, yavaşlamaya ya da çelişkiye tahammülü olmayan bir işletme gibi çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Makine olarak kurulan, organizma gibi büyüyen ve ağlar üzerinden genişleyen kent, bugün şirketleşerek başka bir eşiğe geldi. Masdar–Songdo–NEOM üçlüsünü birlikte okuduğumuzda, sürdürülebilirliğin yalnızca çevresel bir hedef değil, kenti yönetmenin, denetlemenin ve önceden programlamanın yeni dili hâline geldiğini görürüz. Bu üç örnek, farklı ölçek ve iddialara sahip olsalar da, sürdürülebilirlik söylemi altında kontrollü bir kentsel sistem kurmanın ortak mantığını paylaşır. Bu mantık kimin kurallarıyla, kimin adına ve kimlerin dışarıda bırakılması pahasına sağlanır?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kaynakça</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Castells, M. (1996). <em>The Rise of the Network Society.</em> Oxford: Blackwell.<br />
Gehl, J. (2010). <em>Cities for People.</em> Washington, DC: Island Press.<br />
Holston, J. (1989). <em>The Modernist City: An Anthropological Critique of Brasília.</em> Chicago: University of Chicago Press.<br />
Howard, E. (1902). <em>Garden Cities of To-Morrow.</em> London: Swan Sonnenschein &amp; Co.<br />
Jacobs, J. (1961). <em>The Death and Life of Great American Cities.</em> New York: Random House.<br />
Perry, C. A. (1929). <em>The Neighborhood Unit.</em> In <em>Regional Plan of New York and Its Environs</em> (Vol. 7). New York: Regional Plan Association.<br />
Cugurullo, F. (2013). How to build a sandcastle: An analysis of the genesis and development of Masdar City. <em>Journal of Urban Technology</em>, 20(1), 23–37.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Dec 2025 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/kent-organizmasi-kent-agi-kent-sirketi-1766133275.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sessiz Odalar: Mevkinin mekânla kurduğu tehdit dili</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sessiz-odalar-mevkinin-mekanla-kurdugu-tehdit-dili-12272</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sessiz-odalar-mevkinin-mekanla-kurdugu-tehdit-dili-12272</guid>
                <description><![CDATA[Bir mekân kadınları susturuyorsa, güvenli değildir. Bir kurum suskunluğu normalleştiriyorsa, güçlü değildir. Bir mevki korku üretiyorsa, orada otorite değil, çürüme vardır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı mekânlar vardır; dışarıdan bakıldığında güvenli, saygın ve ilerlemeye açılan alanlar gibi görünür. Işık altındadırlar, tanıdıktırlar, gündelik hayatın olağan parçalarıdır. Televizyon stüdyoları, haber merkezleri, ofisler, toplantı odaları, kulisler, yöneticinin masası ya da makyaj odası… Ama bu mekânların asıl işlevi görünürlük değildir. Asıl işlevleri, kontrolü sessizce üretmektir. Çünkü kontrol, en rahat biçimini sesin azaldığı, tanıkların dağıldığı, kapıların kapandığı yerlerde bulur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir erkek, kurumsal ya da kamusal bir mevkiyi elinde tuttuğunda, bu mevki yalnızca bir pozisyon olmaktan çıkar. Zamanla mekânın kendisine yayılır. Mikrofon, kamera, yayın saati, kadro listesi, ekrana çıkma sıklığı, karar masasına yakınlık… Bunların her biri bir yetki alanı oluşturur. Bu yetki bağırmaz. Açık tehditler savurmaz. Daha incelikli bir dil kullanır. İma eder, sezdirir, hatırlatır. “Yanlış anlaşılmak istemezsin”, “sektör küçük”, “herkes birbirini tanır” gibi cümleler bu dilin parçasıdır. Tehdit gibi görünmezler; ama etkileri tam olarak budur. Kadının bulunduğu alanı daraltırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl baskı çoğu zaman kelimelerde değil, mekânın kendisinde hissedilir. Kapalı bir odada, kamera kapandıktan sonra, yayın arasında, bir asansörde ya da koridorda durdurulduğunda… Tanıksız anlarda. Bu anlarda konuşan kişi değildir; mevkinin kendisidir. Kadın, duyduğu cümleden çok, o cümlenin sonuçlarını düşünür. İşini, görünürlüğünü, geleceğini. Suskunluk burada başlar. Ve suskunluk büyüdükçe mekân güç kazanır. O oda artık bir çalışma alanı olmaktan çıkar; baskının doğal zemini hâline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden mesele cesaret meselesi değildir. Mesele, konuşmanın mümkün olup olmadığıdır. Mevki yalnızca karar alma gücü vermez; kimin nerede, ne kadar konuşabileceğini de belirler. Hangi sözün hangi odada kalacağını, hangi sesin hangi duvara çarpıp geri döneceğini hiyerarşi tayin eder. Bu hiyerarşi çoğu zaman yazılı değildir ama herkes tarafından bilinir. Sessizlik, böylece bir tercih olmaktan çıkar; öğretilmiş bir davranışa dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sessiz odaların en sarsıcı tarafı zamansız olmalarıdır. Orada yaşananlar tek bir ana ait değildir. Aynı durumlar, farklı günlerde, farklı kadınların bedenlerinde tekrar eder. Kadın için zaman donar; çünkü konuştuğu an her şeyin biteceğini bilir. Mevki sahibi içinse zaman geniştir. Bekleyebilir, erteleyebilir, unutturabilir. Bu zaman farkı, mekânsal eşitsizliğin en görünmez ama en yıpratıcı katmanıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu odalarda tanıklık da askıya alınır. Mekân yalnızca sesi değil, şahidi de dışarıda bırakır. Açık alanda söylenmeyen, kalabalıkta dile getirilmeyen, kayda geçmeyen her şey bu kapalı alanlarda dolaşıma girer. Tanıksızlık, mevkinin en sağlam zırhıdır. Tanık yoksa anlatı kişisel sayılır; kişisel olan ise kolayca yanlış anlama, abartı ya da hassasiyet olarak yaftalanır. Böylece yaşanan, kurumsal bir sorun olmaktan çıkarılıp kadının ruh hâline indirgenir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortaya çıkan tablo bireysel bir ahlaksızlıktan ibaret değildir. Bu, kurumsal olarak üretilmiş bir mekân rejimidir. Erkek, mevkiyi kullanarak kadına doğrudan saldırmak zorunda değildir; onun hareket alanını daraltması yeterlidir. Köşeye sıkıştırmaz, ama yolu kapatır. Kadın, uyumlu olduğu sürece var olabilir hâle getirilir. Bu uyum çoğu zaman suskunlukla başlar. Suskunluk tekrarlandıkça normalleşir. Hiyerarşi, sessizliği doğal bir durum gibi üretir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın bedeni bu düzenin içinde sürekli tetiktedir. Oturduğu sandalyeden kapıya olan mesafesine, bakışın süresinden ses tonuna kadar her şey ölçülür. Mekân bedeni hesap yapmaya zorlar. Bu sürekli hesap, kadını yorar. Yorgunluk ise bastırmanın en sessiz biçimidir. Çünkü yorgun bir beden itiraz edemez. Mevki burada yalnızca dışsal bir güç değil, bedene sızan bir baskıya dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sessiz odalar aynı zamanda çıkışsızlık hissi üretir. Kapı vardır, ama geçilmezdir. Çıkmak çoğu zaman işi kaybetmek anlamına gelir. Kadın içeride kalır. İçeride kaldıkça mekân derinleşir, baskı yoğunlaşır. Bu bir kapatılma değil, kendi kendine kapanma hâlidir. Mevki kadını dışarı itmez; içeride tutar. Baskının en karmaşık biçimi budur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu düzen yalnızca kişiler arasında işlemez; kurum tarafından korunur. Mevkiyi sorgulamak sistemi sorgulamak demektir. Sistem ise çoğu zaman kendi konforunu bozmak istemez. Sessiz odalar bu yüzden kurumların en karanlık ama en işlevsel alanlarıdır. Orada yaşananlar açığa çıkmadıkça kurum “temiz” kalır. Bedeli ise kadınlar öder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle ifşa yalnızca bir anlatı değildir. Mekânı dağıtan bir harekettir. Sessiz odanın kapısı açıldığında yalnızca bir hikâye değil, bir düzen görünür olur. Bu yüzden konuşan kadınlar sorun çıkaran, ortamı geren, düzeni bozan kişiler olarak etiketlenir. Çünkü ifşa, mevkinin en sevmediği şeydir: ışık. Işık geldiğinde sessizlik bozulur; sessizlik bozulduğunda hiyerarşi çatlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu hikâye tek bir yere, tek bir kuruma, tek bir olaya ait değildir. Modern çalışma hayatının birçok alanında aynı desen tekrar eder. Haber merkezlerinde, ofislerde, akademide, sanat dünyasında, özel sektörde… Mevki benzer biçimde çalışır. Mekân benzer biçimde susar. Kadınların isimleri değişir, deneyim değişmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden soru “kim yaptı” değildir. Asıl soru şudur: Hangi mekânlar bunu mümkün kılıyor? Hangi hiyerarşiler sessizliği ödüllendiriyor? Hangi kurumlar suskunluğu koruyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sessiz odalar yıkılmadıkça mevki konuşmaya devam eder. Bu konuşma bağırarak değil, susturarak yapılır. Kadınların sesi kısıldıkça mekân büyür. Ama hiçbir sessizlik sonsuz değildir. Bazı kapılar açılır, bazı odalar aydınlanır. O an tehdit dili çözülür. Çünkü tehdit yalnızca karanlıkta var olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir mekân kadınları susturuyorsa, güvenli değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kurum suskunluğu normalleştiriyorsa, güçlü değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir mevki korku üretiyorsa, orada otorite değil, çürüme vardır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 19 Dec 2025 00:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/sessiz-odalar-mevkinin-mekanla-kurdugu-tehdit-dili-1766123790.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Araba pahalı olsun ama otopark ucuz olsun</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/araba-pahali-olsun-ama-otopark-ucuz-olsun-12268</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/araba-pahali-olsun-ama-otopark-ucuz-olsun-12268</guid>
                <description><![CDATA[Bugünün derin yoksulluğu içinde bulunan çözümlerden birini deneyimledim dün. Öğretmen emeklisi annemi kıramadım. Mercimek çorbası, fiyonk makarna, kıymalı ıspanak ve yoğurttan oluşan menü, Türkiye’de herkesin yakından tanıdığı bir ev yemeği klasiği. Ödeme kartla yapılıyor. Burası bedava yemek dağıtılan bir aşevi değil. Kimse bedavaya yemek istemiyor zaten. Aşevinden yemek bekleyen insanlarla uzun yıllardır iktidar sürdürmüş olanların anlamadığı tam da bu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eyüpsultan Belediye Başkanı Dr. Mithat Bülent Özmen iyi arkadaşımdır. Onun 2024 yerel seçimlerinde CHP'den adaylığını ve sonrasında seçilerek göreve başlamasını yakından takip etmiştim. Finans ve enerji sektöründe uzun yıllar üst düzey yöneticilik yapmış, İGDAŞ Genel Müdürlüğü gibi önemli görevlerde bulunmuş bir isim olan Özmen, Eyüpsultan'a kreşler, halk sağlığı merkezleri ve sosyal projelerle yeni bir soluk getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bülent’in geliştirilmesine katkı verdiği projelerden biri de Askıda Fatura idi. Pandemi döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından başlatılan bu uygulama, toplumsal dayanışmayı somutlaştıran bir mekanizma haline geldi. Temel mekaniği, yoksulluk sınırı altında yaşam mücadelesi veren ailelerin su, elektrik ve doğalgaz gibi kamusal temel ihtiyaç faturalarının, hiç tanımadıkları hayırsever insanlar tarafından anonim olarak ödenmesiydi. Alan elin veren eli görmediği bu sistem, onurlu bir yardım modeli olarak dünyaya örnek oldu ve uluslararası ödüller kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP’nin uzun iktidarının kökeninde derin yoksulluğun bulunmadığını söylemek, Türkiye’yi hiç tanımamak demektir. Makarna ve kömür dağıtımıyla toplumun en yoksul kesimlerini yanına alma stratejisi, Özal’ın “Fak Fuk Fonu” ile başlayan bir gelenekti. Özal “Ben zenginleri severim” sözüyle tarihe geçmiş bir siyasetçiydi; zenginleri sevmekte sorun yoktu ama oy verenlerin çoğu zengin değildi. Türk sağı, çok partili dönemin açılışından bu yana her seçimi kazanmayı başarmıştı. Bu başarının ilk 40 yılı soğuk savaşın gölgesinde geçmişti. 1990’lara kadar komünizm korkusu, NATO doktrinleri ve derin devletin rolü gibi faktörler, sağı çok küçük kesintiler dışında hep iktidarda kıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Solun kafasını her kaldırdığı dönemde ya askeri darbeler ya da arkasında anti-komünist stratejinin olduğu burjuvazi müdahaleleri devreye girmiş, Türkiye kronik bir sağ iktidar ülkesi olarak hayatına devam etmişti. Özal, Türkiye’ye neo-liberalizmi getirmişti. Bu reçetenin yan etkileri ağırdı: Artan eşitsizlik, özelleştirmeler ve derinleşen yoksulluk. Fak Fuk Fon, bu ağır reçetenin etkilerini gidermek için atılan aspirindi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özal’ın görece erken ölümü ile Türk siyasetinde rüzgarın Erdoğan’dan yana esmesi arasında çok az zaman farkı vardır. Erdoğan, Özal’ın neo-liberalizmi ile derinleşen çelişkilerin –yani artan yoksulluğun– tam ortasında parlamıştı. İstanbul Belediyesi ile başlayan zirve yolculuğu, 2002’de Başbakanlıkla taçlandı. Sağ geleneğin sürdürücüsü olarak Özal’ın Fak Fuk Fon’u, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları olarak kurumsallaştı; bu kurumların yeri valilik ve kaymakamlık telefon rehberinde vali ve kaymakamın hemen altında yer aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rahmetli Güngör Uras çok uzun yıllar önce “Sosyal yardımlar iyi de tembelliği teşvik ediyor” diye yazmıştı. AKP’nin oy tabanının toplumun en yoksul kesimleri olması, ev kadınlarının koşulsuz desteği, rahmetli Uras’ın şikayetinin dikkate alınmasını imkansız hale getiriyordu. AKP’nin ilk yıllarını hatırlayanlar, bizzat Ali Babacan’ın sesinden fakirliğin azalmasını dinlediler; gelir dilimlerindeki artışlar, fakir sayısının düşüşüyle övünülürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Sosyal yardımlara ayrılan bütçe rekor seviyede milyonlarca vatandaş çeşitli yardımlarla destekleniyor. Diğer taraftan AKP’nin sosyal yardımlara dayanarak iktidar kalması ise artık olası değil; dünyanın dönmesiyle ilişkili bu durum, yoksulluğun tezahürü değişti. Kömür ısınmada kullanılmıyor, makarna tek başına yetmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünün derin yoksulluğu içinde bulunan çözümlerden birini Kent Lokantası’nda deneyimledim dün. Öğretmen emeklisi annemi kıramadım – İmamoğlu ve tüm hapisteki siyasetçiler için göz yaşı döken o emekli öğretmen, beni pek aklımda olmayan bu mekana sürükledi. Mercimek çorbası, fiyonk makarna, kıymalı ıspanak ve yoğurttan oluşan menü, Türkiye’de herkesin yakından tanıdığı bir ev yemeği klasiği. Ödeme kartla yapılıyor. Burası bedava yemek dağıtılan bir aşevi değil. Kimse bedavaya yemek istemiyor zaten. Aşevinden yemek bekleyen insanlarla uzun yıllardır iktidar sürdürmüş olanların anlamadığı tam da bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kent Lokantaları, 2022’de başlayan bir proje olarak bugün İstanbul’un birçok ilçesinde hizmet veriyor; Aralık 2025 itibarıyla dört çeşit yemek menüsü 70 TL (İstanbulkart'la indirimli) ama hala erişilebilir ve onurlu bir seçenek. Öğrenciler, emekliler, çalışanlar için insan onurunu gözeten bir çözüm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer tarafta bir İSPARK zammı polemiği sürüyor. Başkanı hapse atılmış İBB’nin İSPARK’lara 2025 başında yüzde 115’e varan zam yaptığı iddia ediliyor. İBB’nin açıklamasına göre valiliğe ait otoparklar daha pahalı, özel otoparklardan bahsetmeye bile gerek yok. Bir otomobil aldığınızda bir otomobil de devlete alıyorsunuz ama her gün A Haber izleyenlere göre park yeri pahalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak, Türkiye'nin siyasi tarihinde yoksulluk yönetimi hep bir iktidar aracı oldu; Özal'dan Erdoğan'a uzanan çizgide sosyal yardımlar oy konsolidasyonu için kullanıldı, ama 2025'te bu model tükenmiş görünüyor. Artık vatandaşlar bedava kömür yerine onurlu dayanışma, aşevi yerine uygun fiyatlı kent lokantası istiyor. Askıda Fatura gibi projeler ve yerel yönetimlerin kreş, sağlık merkezi, uygun yemek gibi somut adımları, yoksulluğu gizlemek yerine gerçekten hafifleten, insanı merkeze koyan yaklaşımlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yanda otomobil sahiplerinin üzerinden vergi toplayıp park parasına kükreyenlere de kendilerine çeki düzen vermeleri için sanayiden bir otomobil dikiz aynası önermek gerekiyor. Fişsiz alırlarsa KDV de ödemezler.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Notlar :</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#467886"><u><a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2024/01/eyup-sultanbulent-baskan.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2024/01/eyup-sultanbulent-baskan.html</a></u></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#467886"><u><a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2024/06/eyup-sultan-bulent-baskan-2-kisim.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2024/06/eyup-sultan-bulent-baskan-2-kisim.html</a></u></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#467886"><u><a href="https://www.dunya.com/kose-yazisi/sosyal-yardimlar-iyi-de-tembelligi-de-tesvik-ediyor/18835" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.dunya.com/kose-yazisi/sosyal-yardimlar-iyi-de-tembelligi-de-tesvik-ediyor/18835</a></u></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#467886"><u><a href="https://x.com/gencayozcn/status/2001173746229317925" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://x.com/gencayozcn/status/2001173746229317925</a></u></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 18 Dec 2025 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/araba-pahali-olsun-ama-otopark-ucuz-olsun-1765957949.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Frank Gehry’nin ardından: İstanbul&#039;a çağ atlattıracak Gehry projesi nasıl buharlaştı? </title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/frank-gehrynin-ardindan-istanbula-cag-atlattiracak-gehry-projesi-nasil-buharlasti-12247</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/frank-gehrynin-ardindan-istanbula-cag-atlattiracak-gehry-projesi-nasil-buharlasti-12247</guid>
                <description><![CDATA[Şimdi diyorlar ki, “İstanbul bir Gehry binasını kıl payı kaçırdı.”  Evet, kaçırdı. Ama neler olduğunu acaba mimarlar yeterince sorguladı mı? Diyorlar ki, TRT Genel Müdürü ile anlaşma yapılamadı, bu nedenle proje gerçekleşemedi. Kamuoyuna ise TRT ile vakıf arasındaki "anlaşmazlık" olarak yansıtıldı, mesele. TRT Genel Müdürü yüzünden,"İstanbul’a çağ atlattıracak" proje askıda kalmış, bürokrasi engel olmuştu, her zaman olduğu gibi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern mimarinin efsane isimlerinden, dünyaca ünlü mimar Frank Gehry 96 yaşında hayatını kaybetti. Kimilerine göre günümüzün aykırı mimarıydı, Gehry. Kimilerine göre de turizm pazarlamacıları, kurumsal imajını cilalamak isteyen sermaye kuruluşları için cazibe yaratıcı tasarımlar yapan bir “yıldız” mimar (“starchitect”).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ona “postmodernist mimar” diyenler olsa da herhangi bir kalıba sokulması zannedersem zor. Postmodernistler gibi birtakım referanslar değil, özgün biçimler yarattığı söylenebilir. Onun bir heykeltraş ya da sanatçı olduğunu söyleyenler bile oldu. Buna karşılık referansları yok değildi. Maketlerle, buruşturulmuş kağıtlarla, metal levhalarla oluşturduğu tek defaya özgü biçimlerle, kendi geliştirdiği tekniklere referans sahip yaptığı söylenebilir. Bu artizanal denebilecek kurguların onun kendisine özgü ve ilgi çekici bir mimari tarz yaratmasının ilham kaynakları oldu. Uygulanan projelerin de sonrakiler için referanslara dönüştüklerini söylemek mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin Bilbao Guggenheim Müzesi'nin yarattığı etkinin İstanbul’da da otomatik olarak tekrarlanacağının sanılmasında olduğu gibi.&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaptığı belki de yalnızca modernliğin koşullarında mimarlığın dış gerçekliklerden, araçsal ilişkilerden bağımsız bir praksis (ya da bir metafor) olduğunu göstermekti.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, Gehry de kendisinin bir kopyasına dönüşünce ne oldu?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan gerçekleşmeyen Tepebaşı projesi bu soruya cevap vermek için eşsiz örnek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hep söylenir: Mimarların kariyerleri yalnızca kendilerine ait değildir. İşverenleri ile etkileşimleri de mimarların ortaya koydukları fikirlerin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynarlar. Projenin tamamlanmasını kutlamak için işveren Gehry'nin evine uğramıştı ve gördükleri karşısında şaşkına dönmüştü: Gehry kendi evini, 1920'lerden kalma basit bir bungalovu oluklu saçlarla, çıkmalarla yeniden şekillendirerek mimari açıdan ilginç bir yapıya dönüştürmüştü. Neden böyle bir proje yapmadığı sorulduğunda Gehry, "Çünkü geçimimi sağlamak zorundayım" cevabını vermişti. Bunun üzerine işveren yaptığı ve kabul ettiği proje yerine onun istediği gibi bir proje yapmasını istemişti. Bu olay onun sıradan bir mimar olarak kalmak yerine bir yıldız mimar olarak tanınmasına bir başlangıç olmuştu. Anlatılan hikaye böyle.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gehry’nin kariyerindeki en önemli kırılma noktasını -ilkinde olduğu gibi sonuncusunda da- işvereni yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sahi ne oldu Gehry'nin şu İstanbul'a çağ atlattıracak projesi?</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gehry’nin Bilbao’daki Müzesi şehrin ayda yüz elli milyon dolar gelir elde etmesini sağlıyormuş. İlk bir kaç yılda kendi yapım maliyetini çıkarmak şöyle bir dursun, üç milyar dolara ulaşmış. Kısacası müze şehir için altın yumurtlayan bir tavuk halini almış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mimarlıkla ilgili kimi çevrelerin “ah keşke yapılsaydı” diyerek hayıflandığı projesi eğer gerçekleşmiş olsaydı belki tartışma yaratacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama gerçekleşmemiş olması (gerçekleşmiş olmasından çok daha fazla) modern mimarlık ve kamusal alan sorunsalı içinde sarsıntı yaratacak bir olay olmalı. “Gehry’nin buharlaşan İstanbul projesi” başına gelenler açısından hiç şüphem yok ki modern mimarlık tarihi açısından eşsiz bir örnek.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki nerede yaşandı bu tartışma? Hiçbir yerde.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi diyorlar ki, “İstanbul bir Gehry binasını kıl payı kaçırdı.”&nbsp; Evet, kaçırdı. Ama neler olduğunu acaba mimarlar yeterince sorguladı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mimari çevreleri bırakın, turizmciler bile tartışmadı. Hani sormazlar mı, “şehre fazladan milyonlarca turist getirecek, üstelik kaynağı da hazır olan şu bizim Gehry projesi ne oldu” diye?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diyorlar ki, TRT Genel Müdürü ile anlaşma yapılamadı, bu nedenle proje gerçekleşemedi. Kamuoyuna ise TRT ile vakıf arasındaki&nbsp;"anlaşmazlık"&nbsp;olarak yansıtıldı, mesele.&nbsp;TRT Genel Müdürü yüzünden,"İstanbul’a çağ atlattıracak"&nbsp;proje askıda kalmış, bürokrasi&nbsp;engel olmuştu, her zaman olduğu gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fısıltı gazetesinin manşetlerinde&nbsp;&nbsp;"olayın arkasındaki asıl gerçek"&nbsp;olarak öyle şeyler yer alıyor ki, onları bir duysanız iyice şaşırırsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta şehrin ilk belediyeden kalma kamusal alanını o güne kadar kendi kafasına göre kullanan Büyükşehir Belediyesi’nin otoparkı ve kazulet TRT dekor depolama binası kalıcı oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda sormazlar mı "sahi ne oldu Gehry'nin şu İstanbul'a çağ atlattıracak projesi?"&nbsp;Nerede turizmciler, yatırımcılar, kültür endüstrisinin bilinçli temsilcileri?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimse, “Proje bürokrasi hazretlerine takıldı"&nbsp;gibi bahanelerin&nbsp;arkasına saklanmasın.&nbsp;İtirazım enayi yerine konmamıza.&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 14 Dec 2025 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/frank-gehrynin-ardindan-istanbula-cag-atlattiracak-gehry-projesi-nasil-buharlasti-1766008190.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Yol yaptık” dediler, bisikleti unuttular; Şimdi de “trafik var” diyorlar</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yol-yaptik-dediler-bisikleti-unuttular-simdi-de-trafik-var-diyorlar-12235</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yol-yaptik-dediler-bisikleti-unuttular-simdi-de-trafik-var-diyorlar-12235</guid>
                <description><![CDATA[İstanbul gibi bir şehirde bisiklet yolu deyince akla Caddebostan sahili gelir. Kalamış’tan Pendik’e kadar doldurulmuş sahildeki bu hat bisiklet yolunun diğer adıdır.  Bir kan damarı gibi şehri kaplayamayan bu hatta bisiklet yolu demek bizi ağlatır yabancıyı güldürür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pek çok kişi için&nbsp;imkansız&nbsp;bir faaliyettir İstanbul’da bisiklet sürmek. Bu&nbsp;imkansız&nbsp;faaliyeti uzun süredir yapıyorum. İstanbul’un hemen her köşesine bisikletle gitmişimdir. İstanbul’u kullanım kılavuzuna uygun kullanırsanız bisiklete binmek de&nbsp;imkansız&nbsp;değildir. İstanbul gibi bir şehirde yaşamayı göze alıp onun neoliberalizm inşaat ekonomisiyle suyunu çıkarıp şehre kurulduğu günden 2002’ye&nbsp;kadar atılmayan betonu atıp ihanetinizi yüksek sesle haykırıp trafikten&nbsp;şikayetetmek bu kılavuzu tersten okumaya çalışmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son birkaç gündür&nbsp;twitterı&nbsp;ya da&nbsp;yeni adıyla&nbsp;X’i&nbsp;işgal eden AKP kadrolarının gündem maddesi; TRAFİK.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">4000 sayfalık iddianame ile itibarsızlaştıramadıkları seçilmiş Belediye Başkanı’nı şehrin ortak sorunu olan trafik üzerinden vurarak itibarını aşındırmaya çalışıyorlar.&nbsp;Bakın bu gerçek bir dramdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AKP&nbsp;İstanbul kadroları, ilçe belediye başkanları tek kaynaktan çıkmış&nbsp;twitlerle&nbsp;şehrin trafiği kötü çünkü Belediye Başkanı kötü konulu paylaşım yapıyorlar. (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://x.com/akpartifatih/status/1998441366657925209">https://x.com/akpartifatih/status/1998441366657925209</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer tarafta&nbsp;İsbike bisikletlerinin hurdaya çıkmış görüntüleri servis ediliyor. AKP sonrası dönemde kullanımdan kalkan bisikletlerin toplu mezarlık görüntüsü üzerinden yapılan propaganda trafik başlığını tamamlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu iki gündemi bir arada okuduğunuzda normalde böylesi sorunlu bir trafiği olan şehirde bisikletleri de kullanım dışı bırakmak katmerli günah gibi görünür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vatandaşı olmasak inanacağımız senaryoya göre İstanbul’da trafik sorunundan&nbsp;muzdarip&nbsp;olan vatandaş&nbsp;İsbike&nbsp;bisikletlerine&nbsp;binip işine gitse rahata erecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aristo’nun bile mantıksız bulacağı bu önermeyi vatandaşı olduğumuz için&nbsp;tebessümle karşılıyoruz. Diğer yandan&nbsp;AKP kadrolarının trafikten yakınmaya en az hakkı olan kesim olduğunu iyi biliyoruz.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabii ki İstanbul’un sorunları AKP ile başlamadı trafik sorunu da AKP ile başlamadı. Ama Erdoğan’ın açık yürekli biçimde ifade ettiği kente ihanet ettik söylemi olmasaydı İstanbul’un tüm sorunları gibi trafik sorunu da&nbsp;şimdikinden çok daha az olurdu. (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/emsalsiz-ihanet-ulke-tarihinin-en-buyuk-rant-oyunlarinin-boyutunu-acikliyoruz-1121907">https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/emsalsiz-ihanet-ulke-tarihinin-en-buyuk-rant-oyunlarinin-boyutunu-acikliyoruz-1121907</a>)</span></span></p>

<p style="text-align:center"><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’da bisiklet sürmek hâlâ imkânsız değil; imkânsız olan, 25 yıldır betona, ranta ve geçiş garantili köprüye yatırım yapanların şimdi timsah gözyaşlarıyla “trafik var” diye ağlayarak suçlu araması.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuzey Ormanları pahasına inşa edilen 3. Köprü trafik sorununu neden çözmedi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekte İstanbul’da kentsel dönüşüm modelinin ranta dayalı olması en kadim ve sıradan semtleri bile sabah ve akşam trafiği ile tanıştırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Betonla olan imtihan ekonomik krizle kıyamete dönüştü. Akla ziyan kira narhları ile mobilitesi yok edilen kiralama piyasası inşaat rantını daha da yükseltti. Bu İşbilmezliğin nirvanasının bedelini hep beraber ödüyoruz. Hani siz ekonomisttiniz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sayıştay raporları ile teyitli emsal oyunları en büyük partiydi ve geri kalan her oyuncu buna göre dans etti. Gariban bir gecekondu semti olan ve arabasız insanların yaşadığı Fikirtepe’nin başına gelenler bile yaşananları özetlemeye yeter. (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.youtube.com/watch?v=JvOXnDD7epY">https://www.youtube.com/watch?v=JvOXnDD7epY</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim bisiklet mevzusuna. Malum Erdoğan için söylenen en klasik ve belki de en haklı övgü “yol yaptı”dır. Gerçekten de Türkiye’de duble yol stoğunda Erdoğan’ın acil eylem planını göz ardı etmek haksızlık olur. Peki yol yapıldı da bisiklet yolu yapıldı mı? Tabii ki hayır. Türkiye duble yolları yaparken yanına bir bisiklet yolu eklemeyi aklına getiremedi. Bu büyük fırsatı kaçıran AKP’nin bisiklet için hesap sorması&nbsp; tam bir ironi oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul gibi bir şehirde bisiklet yolu deyince akla Caddebostan sahili gelir. Kalamış’tan Pendik’e kadar doldurulmuş sahildeki bu hat bisiklet yolunun diğer adıdır.&nbsp; Bir kan damarı gibi şehri kaplayamayan bu hatta bisiklet yolu demek bizi ağlatır yabancıyı güldürür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu oyuncak yol için oluşturulmuş İsbike modelini İBB grup başkan vekili e-bike kullananların bile anlayacağı netlikte anlattı. İsbike denen sistemin bugünkü parayla yaklaşık 6 Milyar TL’ye mal olduğunu ifade etti. (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://x.com/gencayozcn/status/1998636200866029800">https://x.com/gencayozcn/status/1998636200866029800</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">3000 İsbike bisikletinin herbirine o zamanın bir araba parası harcandığını ifade etti. Bugün bir araba 2 milyon TL’den başladığına göre yapılan masrafın değeri yaklaşık 6 milyar liraya geliyor. 6 milyar liraya Tadej Pogacar’ın Tour de France’ı kazandığı bisikletlerden 8 bin tane alırsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul’da bisiklet sürmek hâlâ imkânsız değil; imkânsız olan, 25 yıldır betona, ranta ve geçiş garantili köprüye yatırım yapanların şimdi timsah gözyaşlarıyla “trafik var” diye ağlayarak suçlu araması. Zarar şampiyonu İsbike’lar da, trafiği çözemeyen&nbsp;3. Köprü de, Fikirtepe’de gökdelenler arasında artık arabası olanların çaresizliği de aynı hikâyenin fotoğrafları.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şehir talan edildi, mahalleler yok edildi. Sonra da “niye trafik var?” diye soruluyor. Bisiklet yolu yapmayıp, metro yapmayıp, rant dönüşümüyle her sokağı arabaya mahkûm edip, üstüne bir de oyuncak bisiklet sistemine parayı gömenler “İmamoğlu bisikleti öldürdü” diyor. Bu şehirde ve ülkede asıl ölen şey vicdan değil, utanma duygusu. Gerisi zaten betonun altında çoktan gömüldü.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 12 Dec 2025 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/yol-yaptik-dediler-bisikleti-unuttular-simdi-de-trafik-var-diyorlar-1765441854.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Liderlerin gölgesinde şekillenen kentler: Mekânın siyasetle kurduğu derin ilişki</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/liderlerin-golgesinde-sekillenen-kentler-mekanin-siyasetle-kurdugu-derin-iliski-12220</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/liderlerin-golgesinde-sekillenen-kentler-mekanin-siyasetle-kurdugu-derin-iliski-12220</guid>
                <description><![CDATA[Bir liderin nasıl bir toplum istediğini anlamak için, sokaklardaki tabelalara değil; sokakların kendisine, meydanların biçimine, boşlukların kaderine bakmak gerekir. Çünkü şehir, en sessiz ama en dürüst siyaset biçimidir. Liderler konuşur; kent ise gerçeği kaydeder.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bir kentin asıl mimarı çoğu zaman mimar değil, iktidardır. Siyasi liderlerin dünya görüşü, korkuları, arzuları ve topluma biçtiği rol; kentlerin sokaklarına, meydanlarına, boşluklarına ve ritmine siner. Bu nedenle şehir dediğimiz şey yalnızca planlanmış bir dokudan ibaret değildir; yönetme biçiminin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Hangi lider nasıl bir toplum tahayyül ediyorsa, kent de ona göre biçimlenir. Çünkü en sert politika bile en sessiz hâlini mimaride bulur.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriter zihniyetin şekillendirdiği kentlerde ilk değişen şey meydanlardır. Bir zamanlar halkın toplandığı geniş alanlar bir sabah “proje” adı altında yenilenir, ama bu yenilenme yalnızca estetik değildir; toplanma kapasitesini azaltan, kalabalığın akışını kontrol eden, kamusal sesi bastıran bir mekânsal yeniden yazımdır. Meydanın tam ortasına konulan bir süs havuzu, genişliğin ortadan kaldırdığı bir tasarım değil, kalabalığın büyümesini engelleyen bir bariyerdir. Bu tür kentlerde yollar genişler, ama söz daralır. Çünkü geniş cadde hareketi hızlandırır, meydanın küçülmesi ise durmayı imkânsız kılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı lider tipinin kentlerinde parklar da dönüştürülür. Çimlerin arasına yerleştirilen sert bariyerler, metal çitler, yönlendirici yürüyüş yolları… Hepsi düzeni sağlamak için değil, kontrol edilebilir kalabalıklar üretmek için tasarlanır. Parkın ortasına devasa bir kafe ya da ticari yapı yerleştirilir; toplumsal boşluk ticarileştirilir, kamusallık parçalanır. İnsan artık parkta değil, parkın “işletilebilir” bir versiyonunda bulunur. Bu, mekânın denetim yoluyla yeniden kurgulanmasının en masum görünen hâlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomik büyümeyi merkeze alan liderlerin kentlerinde gökyüzü değişir. Bir zamanlar şehrin siluetini belirleyen tarihi yapılar, şimdi yerini devasa ticaret kulelerine bırakır. Bu kuleler yalnızca ofis değildir; yüksekten bakan bir devlet tahayyülünün mimari karşılığıdır. Şehrin eski merkezleri boşaltılır, yeni cazibe alanları “daha parlak bir gelecek” vaadiyle inşa edilir. Fakat bu merkezler aslında toplumun yalnızca bir kesimine hitap eder; geri kalanlar, şehrin hafızasıyla birlikte periferide bırakılır. Kent büyür, ama herkes için büyümez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güvenlik kaygısı yüksek liderlerde ise kent bir gözetim laboratuvarına dönüşür. Ana caddelerin üstünde kameralar çoğalır, ara sokaklara girişler tek yön yapılır, kritik bölgelerde yaya akışı dar tutulur. Bu tasarımlar güvenlikten çok şehrin kontrol edilebilirliğini artırmayı hedefler. Kaldırımlar daraltılır, geniş trotuarlar bariyerlerle bölünür, köprü altları boş bırakılır. Suçun değil, toplumsal görünürlüğün kontrol edildiği bir mekânsal düzen kurulur. İnsan yürürken değil, gözlenirken güvende hisseder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu lider tipinde sınır bölgeleri de değişir. Kentin girişlerine dev kemerler, anıtsal kapılar, sembolik güvenlik yapıları eklenir. Bunlar mimari olmaktan çok ideolojiktir: “Buraya giren benim tanımladığım düzene girer” mesajı taşır. Şehir kapısı bir bina değil; bir kimlik beyanıdır artık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha demokratik refleksleri olan liderlerin kentlerinde ise tam tersi olur. Kapanmış kıyılar açılır, surlarla çevrili alanlar kamusallaştırılır, yıllarca unutulmuş boşluklar sosyal merkezlere dönüştürülür. Meydan genişler, ticaret değil nefes öne çıkar. Banklar gölgeliklere göre değil, insan ilişkilerine göre yerleştirilir. Yürüyüş yolları bir koreografi değil, bir davettir. Bu tür kentlerde liderin siyasetini okumak için tabelalara değil, insanların birbiriyle nasıl karşılaştığına bakmak yeterlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat en belirgin mekânsal analiz, boşluklarda ortaya çıkar. Bazı liderler için kullanılmayan bir arsa tehdit demektir; potansiyel bir kalabalık alanıdır. Bu nedenle hızla “dönüşüm” gerekçesiyle işlevsizleştirilir. O boşluk ya bir projeye teslim edilir ya da çevresi kapatılır. Çünkü boşluk, kontrolsüzlük ihtimali demektir. Boş bir alan, toplumun kendiliğinden örgütlenebileceği yerdir. İşte tam da bu nedenle bazı liderlerin kentlerinde boşluklar nadiren özgür bırakılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka bir lider tipinde ise boşluk bir umut alanıdır. Henüz inşa edilmemiş olduğu için özgürdür, henüz tanımlanmamış olduğu için toplumsaldır. Bu liderler kentleri doldurarak değil, nefes alanlarını koruyarak var ederler. Bu tür kentlerde boşluk, potansiyelin mekânıdır; yeni kamusal sözlerin doğabileceği açıklıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplumun bu mekânsal çizgilerde nasıl davranacağı da liderin kent algısıyla belirlenir. “Dar sokaklı şehirler sessizdir” derler; çünkü dar sokakta hızla yürürsün, duramazsın, kalabalık olamazsın. “Geniş meydanlı şehirler özgürdür”; çünkü o meydan seni görünür kılar. Şehir, liderin vatandaşına ne sunduğunu değil; ondan ne beklediğini de gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta bir şehir, liderinin siyasal karakterini taşır. Kimisi kenti bir vitrin gibi parlatır ama kamusallığı siler. Kimisi kenti bir güvenlik hattına dönüştürür ama aidiyeti kaybettirir. Kimisi kenti görünmez bariyerlerle örer; kimisi görünmez bağlarla genişletir. Liderlik değişir, siyaset değişir, dönemler kapanır ama kent kalır. Ve kent, toplumun hangi hikâyeyi hatırlayacağına, hangisini unutacağına karar verir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden bir liderin nasıl bir toplum istediğini anlamak için, sokaklardaki tabelalara değil; sokakların kendisine, meydanların biçimine, boşlukların kaderine bakmak gerekir. Çünkü şehir, en sessiz ama en dürüst siyaset biçimidir. Liderler konuşur; kent ise gerçeği kaydeder.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 10 Dec 2025 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/liderlerin-golgesinde-sekillenen-kentler-mekanin-siyasetle-kurdugu-derin-iliski-1765186784.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kentin nabzı değil, yarası: Çöküntü alanlarının sosyolojisi</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kentin-nabzi-degil-yarasi-cokuntu-alanlarinin-sosyolojisi-12211</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kentin-nabzi-degil-yarasi-cokuntu-alanlarinin-sosyolojisi-12211</guid>
                <description><![CDATA[Kentin yarası sessizdir, ama etkilidir. Kentin yara aldığı yer, toplumun içten içe kanadığı yerdir. Ve şehir, yarasına ne kadar uzun süre bakmazsa, o yara o kadar derinleşir. Bir çöküntü alanına baktığınızda aslında şunu görürsünüz: kimin için mücadele edildiğini, kimin için edilmediğini. Kimin kent hakkını kullanabildiğini, kimin bu haktan mahrum bırakıldığını. Kimin sesinin duyulduğunu, kimin sessizliğinin normalleştirildiğini.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bir şehrin nabzı meydanlarında atar, sokaklarında hızlanır, kalabalıklarında çoğalır; ama bir şehrin ne yaşadığını anlamak istiyorsanız, nabzına değil yarasına bakmanız gerekir. Çünkü kentler, acılarını en çok terk edilmiş bölgelerinde taşır. Çöküntü alanı denen boşalmış bölgeler, yalnızca yıkılmış binaların değil; yarım kalmış hayatların, ötelenmiş sınıfların, görmezden gelinmiş toplumsal hikâyelerin mekânıdır. Ve her şehir, en çok bu yaralarından okunur.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çöküntü alanı, bir kentin başarısızlığı değil; bir kentin itirafıdır. Yıkılmış binalar, çürüyen duvarlar, otlarla kaplanmış boş arsalar, ne olduğuna dair hiçbir açıklama yapılmayan kapatılmış sokaklar… Bunlar bir şehrin “unutulmuşluk değil, unutturulmuşluk” alanlarıdır. Bir yer ancak terk edilirse çürür; ama çürümeye bırakılıyorsa, bu politika kokar. Kent, bu alanlara bakarak kendini ele verir: Hangi sınıfları dışarıda bıraktığını, hangi bölgelerden vazgeçtiğini, hangi toplulukların yaşamasına göz yumduğunu ve hangilerinin görünmez kılındığını.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir çöküntü alanına baktığınızda yalnızca bir yapı değil; bütün bir kentsel hafıza dökülür ortaya. Yoksulluğun izleri duvar aralarına sıkışmışsa, göçün izi kapı eşiklerinde duruyorsa, deprem sonrası açığa çıkan boşluklarda hâlâ bir evin kokusu kalmışsa orası sadece mekân değildir; travmanın topografyasıdır. Kent, travmalarını asfaltla örtmeye çalışır; ama çöküntü alanları her şehrin en inatçı yaralarıdır. Üzerine beton dökülse bile izleri kolay kolay kapanmaz, çünkü yara yalnızca bedende değil, hafızadadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çöküntü alanlarının sosyolojisi, bir şehrin sınıf düzenini çıplak biçimde dışa vurur. Bu bölgeler çoğu zaman kentin merkezine yakın ama hayatın merkezinden uzak tutulmuş alanlardır. Ne tam yoksuldur ne de tam varlıklı ne tam terk edilmiştir ne de gerçekten sahiplenilmiştir. Bu arada kalmışlık, onu kentin en tehlikeli aynasına dönüştürür. Çünkü burada kent kendi çelişkilerini görmek zorunda kalır: bir yanda parlayan rezidanslar, diğer yanda penceresi olmayan gecekondular; bir yanda dönüşüm vaadi, diğer yanda yıllardır değişmeyen belirsizlik. Çöküntü alanı, şehrin simetrisinin bozulduğu, eşitsizliğin çerçeveden taştığı yerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bölgeler çoğu zaman “kentsel dönüşüm” söylemiyle gündeme gelir, ama dönüşmeyen asıl şey sosyal yapıdır. Bir bölgeyi yıkmak onu iyileştirmez; yalnızca kimliksizleştirir. Çöküntü alanlarının en büyük trajedisi, mekânın değil insanın görünmezleşmesidir. O sokaklarda oynayan çocukların sesini, evlerin içinden sızan yemek kokularını, yıllardır aynı köşede oturan yaşlıların hikâyelerini şehir artık duymaz. Kent, yara izini yalnızca fiziksel olarak değil, duygusal olarak da kaybeder. Bir bölge dönüşmeden önce “boşaltılır”, yani hafızası sökülür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimi zaman bu alanlar ekonomik gerekçelerle ihmal edilir; kimi zaman rantın uygun zamanı beklenir, kimi zaman da siyasal sonuçları öngörülemediği için “askıda” bırakılır. Çöküntü alanlarını yaratan şey çoğu zaman yoksulluk değildir; yoksulluğun yönetimidir. Çünkü yoksulluğun nerede duracağını şehir belirler. Kentin zengin bölgeleri nasıl planlanarak parlatılıyorsa, çöküntü alanları da planlanarak ihmal edilir. İhmal rastlantı değildir: mekânsal eşitsizlik bir tercihtir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çöküntü alanlarının bir başka sessiz gerçeği daha vardır: bir şehirde en çok suçlanan yerler çoğu zaman en çok unutulanlardır. “Tehlikeli bölge” denilen yerlerin çoğu aslında kaderine terk edilmiş mahallelerdir. Kamu hizmeti ulaşmaz, belediye bakım yapmaz, aydınlatma yetersizdir, sokaklar izole edilir. Bu izolasyon fiziksel olduğu kadar sosyaldir. İnsanlar birbirlerine ulaşamaz, devlet halka ulaşamaz, şehir kendine ulaşamaz. Oysa tehlikeyi yaratan çoğu zaman mekânsal şartlardır; yani suç, çoğu zaman mimari bir sonuçtur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaraları iyileştirmek betonla değil, adaletle mümkündür. Bir çöküntü alanı yeniden düzenlenebilir, ama asıl mesele o bölgenin sakinlerinin kent içinde yeniden konumlandırılmasıdır. Çünkü bir şehrin iyileşme kapasitesi yaralı bölgelerine verdiği değerle ölçülür. Bir yer gerçekten iyileşiyorsa, o iyileşme yeni bir bina dikmekle değil; topluluğun yeniden görünür kılınmasıyla başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Türkiye’de birçok şehirde hızla artan bu çöküntü alanları, ekonomik krizin değil, sosyal kırılmanın mekânsal izleridir. Kentin yarası sessizdir, ama etkilidir. Kentin yara aldığı yer, toplumun içten içe kanadığı yerdir. Ve şehir, yarasına ne kadar uzun süre bakmazsa, o yara o kadar derinleşir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir çöküntü alanına baktığınızda aslında şunu görürsünüz: kimin için mücadele edildiğini, kimin için edilmediğini. Kimin kent hakkını kullanabildiğini, kimin bu haktan mahrum bırakıldığını. Kimin sesinin duyulduğunu, kimin sessizliğinin normalleştirildiğini. Bir şehir, en çok bu soruların cevabında ortaya çıkar. Çünkü çöküntü alanları şehrin nabzı değildir; şehrin nabzının nerede durduğunu gösteren yaralarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve kent, ancak yarasına bakabildiği gün gerçekten iyileşmeye başlar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 07 Dec 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/kentin-nabzi-degil-yarasi-cokuntu-alanlarinin-sosyolojisi-1765049616.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ayasofya’nın çığlığı: Ders çıkarmanın zamanı gelmedi mi?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ayasofyanin-cigligi-ders-cikarmanin-zamani-gelmedi-mi-12171</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ayasofyanin-cigligi-ders-cikarmanin-zamani-gelmedi-mi-12171</guid>
                <description><![CDATA[Bugüne kadar olanlardan artık bir ders çıkarmanın zamanı. Bunların her birindeki temel sorun proje işlerini gerçekleştiren mimarların, bilim kurullarının yüklenicilerin altında yer almaları ve alanı kapatmaları. Demek ki mesele yalnızca Ayasofya’nın zemininin kaç ton yük taşıdığı, ya da dev kamyonların İmparatorlar Kapısı’ndan içeriye sokulup, dolaştırılmaları değil.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayasofya’nın içinde dolaşan dev inşaat makineleri, altlarında onlarca ton beton ağırlık konmuş çelilk kuleler… &nbsp;Son olarak da bu kulelerin üst kısımlarını tamamlamak için&nbsp;45 ton ağırlığında iki vinç kamyonu içerde&nbsp;dolaşmaya başladı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortalık karıştı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nasıl karışmasın? Ayasofya Ayasofya olalı böyle bir şey görmedi.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dev kamyonlarının ve beton bloklarla yapılan yüklemelerin zeminde bir tahribat yaratma ihtimali dile getirildi.&nbsp;Altında&nbsp;arkeolojik kalıntılar, boşluklu mekanlar, dehlizlerinin olduğu söylendi.&nbsp;Zeminin homojen bir özellik taşımadığına dikkat çekildi.&nbsp;Kimi yerde tonozlu, kimi yerde düz açıklıklı boşlukların bu yüklemeler karşısındaki davranışlarının öngörüldükleri gibi olamayacağı söylendi.&nbsp;Ayrıca zemin üzerindeki ve değişik tarihsel dönemlere ait mimari eserlerin de zarar görebileceği ifade edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı şunları yazdı:</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Ayasofya bu yükü gerçekten kaldıramaz; mimariden hiç anlamıyorlar. Bırakın kamyonu, vinci… Oraya araba bile giremez.&nbsp;</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu müdahalelerin tesiri er ya da geç ortaya çıkacak. Yapının altı tamamen dehlizlerle dolu; her gelen Ayasofya’ya babasının mülkü gibi davranıyor. Tekrar söylüyorum: O yapı çökerse dünya bunun faturasını Türklere çıkaracak.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki ne kadar ton yük kaldırabileceğini nereden biliyorlar? Bu işleri yapanlar hangi veriye dayanıyorlar? Anthemios’a mı sordular Mimar Sinan’a mı?"</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ayasofya gerçekten iyi yönetiliyor mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatırlarsanız Ayasofya'da 1993 yılında inşa edilen muazzam bir çelik iskele yapısı on yıllarca Ayasofya'nın içinde kurulu kalmış, anıtın neredeyse ayrılmaz -hatta baskın- *parçası* haline gelmişti. Halkın olduğu kadar devlet başkanları, kültür bakanları, önemli konukların hafızalarına da Ayasofya bu görüntü ile yerleşmişti.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Ayasofya’nın kubbesinin üzerine kurşun kaplamalar değiştirilirken yağışlardan etkilenmesin diye ayrı bir çelik konstrüksiyon inşa edileceği söyleniyor. Peki&nbsp;bu içerideki çelik kuleler&nbsp;neden&nbsp;daha öncekiler gibi ince ve hafif değil? Kubbenin üzerindeki yükü taşımak için mi? Eğer öyleyse aradaki bağlantı nasıl kurulacak?&nbsp;<br />
Demek ki önce şeffaflık ve projenin bütünü hakkında bilgi almak gerekiyor. Bunun nasıl olacağını zannedersem açıklama yapan Bilim Kurulu Başkanı Bey de, Bakan bey de açık açık söylemiyorlar. Ya bilmiyorlar, ya da projenin bütünü üzerinde konuşmak yerine, uygulamalar ortaya çıktıkça taksit taksit cevap vermeyi tercih ediyorlar.&nbsp;<br />
<br />
<strong>Şeffaflığın sağlanmaması önemli bir gösterge</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir örnek vereyim: İtalya Milano’daki Duome (kubbe) nin restorasyonunda döner bir sistem kurulmuştu, böylece yapıya yük teşkil etmeyecek bir sistemle restorasyon gerçekleştiriliyordu. İlginç olan şey ise şuydu: Bu restorasyonu gerçekleştiren yetkililer ilgili kişilere bilgi vermek için can atıyor, gezdiriyor, toplantılarla projeyi anlatıyorlardı. Ayrıca çok deneyimli olmalarına rağmen önemli bir işi, örneğin Floransa şehrindeki Uffizi’nin restorasyonunu Japonlara verdiklerini görmüştüm. Nedeni ise şöyle izah edilmişti: “Anıtların dünya mirası olarak farklı deneyimlere açık olmaları gerekiyor.”&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de ise durum tam tersi.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilim kurulları, proje çalışmaları yüklenicilerin altında yer alamaz</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapılan çalışmaların haklı gerekçeleri olabilir.&nbsp;Ama anıtlarda daha biri bitmeden tekrar başlayan restorasyon işleri bir takım çevrelerin bu işlere kuşkuyla yaklaşmasına yol açıyor. Acaba imar işlerinde olduğu gibi burada da bu projeleri yüklenicilerle işbirliği içindeki uzmanlar mı karar veriyor?&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Danışmanların, proje gruplarının yüklenicilere bağımlı olmaları kabul edilemez.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Koruma uygulamalarında bilim kurullarının, proje gruplarının, danışmanların bağımsız &nbsp;olmaları, kamusal nitelikli işleyişler yaratmaları zorunlu bir koşuldur. Yükleniciler tarafından finanse edilemezler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilgi iktidarların ve çıkar amaçlı kuruluşların araçsal mantıklarına bağımlı hale getirilemez.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya mirası olan Ayasofya gibi eşsiz anıtların gerçekleştirildikleri çağlarda da evrensel&nbsp;bilgiye açık oldukları&nbsp;muhakkak.&nbsp;İnsanlığın ortak mirası olan Ayasofya’nın korunması bütün dünyanın&nbsp;sorumluluğu. Bu ilgiyi değerli görmek, hatta teşvik etmek&nbsp;de&nbsp;yönetimlerin bilgeliğinin, iş bilirliklerinin&nbsp;bir göstergesi.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayasofya gibi uygarlığın eşsiz şahaserlerinin yaratılmasının ve bugüne kadar korunmasının insanlığın evrensel deneyimleriyle gerçekleştiğini unutmamak gerekir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu eşsiz anıtları ortaya çıkaran yetenekli mimarlar, ustalar, sanatçılar, hatta yapı malzemeleri o günün koşullarında ve o zamanki&nbsp;evrensel&nbsp;iletişim ağları içinde yer aldılar. Bu nedenle&nbsp;“insanlığın ortak mirası”&nbsp;deyince yalnızca biçimlerin değil, deneyimleri&nbsp;taşıyan kişilerin, bilginin dolaşıma girdiğini&nbsp;dikkate almak gerekir. Bu&nbsp;nedenle bu&nbsp;şaheserleri yaratan yöneticiler bilgi alanını dünyaya açmayı bilenlerdir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan, dünyanın en değerli şehirsel surları olan eşsiz Teodosius surları, eşsiz sivil mimarlık eserlerinin bulunduğu Süleymaniye semti, burada sayamayacağımız bir dolu anıt eser “restorasyon” adı altında yapılan çalışmalarla bu şekilde yok edildi. Topkapı Sarayı gibi mücevher değerinde olan anıtlar zarar gördü.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne kadar olanlardan artık bir ders çıkarmanın zamanı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunların her birindeki temel sorun proje işlerini gerçekleştiren mimarların, bilim kurullarının yüklenicilerin altında yer almaları&nbsp;ve alanı kapatmaları.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demek ki mesele yalnızca Ayasofya’nın zemininin kaç ton yük taşıdığı, ya da dev kamyonların İmparatorlar Kapısı’ndan içeriye sokulup, dolaştırılmaları değil.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu eşsiz anıtın korunması için bağımsız bilim kurullarının katkılarını almak, onlarla diyalog içinde olmak, süreci şeffaflık içinde yürütmek, (UNESCO'nun Anıtlar ve Sitler Konseyi) ICOMOS'un *desteğini almak* İstanbul için, ülke için büyük bir kazanç olarak görülmeli.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Dec 2025 00:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/11/ayasofyanin-cigligi-ders-cikarmanin-zamani-gelmedi-mi-1764407336.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Soruyu değil, yeri değiştir: Mekânın ürettiği sorular her zaman cevaplanmak için doğmaz.</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/soruyu-degil-yeri-degistir-mekanin-urettigi-sorular-her-zaman-cevaplanmak-icin-dogmaz-12166</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/soruyu-degil-yeri-degistir-mekanin-urettigi-sorular-her-zaman-cevaplanmak-icin-dogmaz-12166</guid>
                <description><![CDATA[Anlam sorusu yalnızca şehirde ortaya çıkmaz; ama şehirde keskinleşir. Ritmi, ışığı, yoğunluğu bize sorularımızı büyüten bir ortam sunar. Fakat mekân değiştiğinde — örneğin bir göl kıyısında, bir ormanın içinde ya da sessiz bir patika boyunca yürürken — aynı soruların tonu değişir. Hatta belki bir sorunun çözümünü değil, gerekliliğini yitirdiğini fark ederiz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#000000">Son birkaç yüzyılın en çok konuşulan sorusu — hayatın anlamı — çoğu zaman kent yaşamının içinde görünür olur. Çünkü şehirler yalnızca mekân değildir; modern zamanın hızını, ritmini ve beklentilerini düzenleyen yapılardır. Bir şehirde günlük hayat yalnızca akmaz; bizi yetişmeye, yargılamaya, kıyaslamaya zorlayan bir yoğunluk da üretir. Neden çalıştığımıza, başardığımıza tükettiğimize neden bulmak zorundayız, üstelik çoğu zaman, nedenlerimizin meşruluğunu çevremize de kanıtlama gerekliliğini hissederiz. Bu baskının sosyolojik arka planını en iyi tarif edenlerden biri Georg Simmel’dir. Ona göre “modern hayatın en derin sorunları, bireyin metropolün devasa güçleri karşısında kendi özerkliğini koruma çabasından doğar.” Şehir büyüdükçe, bireyin kendini koruma gayreti de artar — hatta bazen biz küçülüyormuşuz gibi hissederiz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#000000">Bu baskı, gündelik dilde ve kamusal söylemde de iz bırakır. Reklam panolarından belediye duyurularına, kurumsal kampanyalardan kişisel motivasyon cümlelerine kadar pek çok yerde benzer bir vurgu karşımıza çıkar: daha hızlı, daha iyi, daha erken, daha güçlü, daha verimli… Bu ifadeler tek bir kelimeyle açıklanamaz; fakat hepsi modern hayatın aynı yönünü işaret eder: sürekli artması, gelişmesi, çoğalması gereken bir şey varmış gibi yaşamak - Neyseki Uluslararası Olimpiyat Komitesi&nbsp;2021 yılında geleneksel Olimpiyat sloganı "Daha Hızlı, Daha Yüksek, Daha Güçlü” ifadesine bir tire işaretinden sonra “birlikte” kelimesinin eklenmesini onayladı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#000000">Walter Benjamin’in flanörü, vitrinin, pasajın ve hareketli caddelerin arasında dolaşırken, tam da bu artış fikrinin ürettiği modernlik halini hisseder. Kentin vaat ettiği “daha fazla” imgesi, bazen insanı güçlendirir, bazen de içini boşaltır. Bu noktada aklıma Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki o sahne geliyor. Çocuk, anneannesinin yüzündeki tuhaflıkları fark eder ama tehlikeyi henüz göremez; yalnızca “daha büyük gözler, daha büyük kulaklar, daha büyük bir ağız…” diye tekrarlar. &nbsp;Kurdun yüzümüze baktığını göremiyoruz. Kurt çoktan anlama dair sorularımızı mideye indirmiştir bile.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#000000">Oysa anlam sorusu yalnızca şehirde ortaya çıkmaz; ama şehirde keskinleşir. Ritmi, ışığı, yoğunluğu bize sorularımızı büyüten bir ortam sunar. Fakat mekân değiştiğinde — örneğin bir göl kıyısında, bir ormanın içinde ya da sessiz bir patika boyunca yürürken — aynı soruların tonu değişir. Hatta belki bir sorunun çözümünü değil, gerekliliğini yitirdiğini fark ederiz.<br />
<br />
Sanki insan nerede duruyorsa sorusu da o mekânın ritmini alır. Ralph Waldo Emerson’ın Nature denemesinde söylediği gibi: &nbsp;<br />
<br />
“Vahşi doğada, sokaklardan ya da köylerden çok daha yakın ve içsel bir şey bulurum.*”<br />
(Emerson, 1836)<br />
<br />
*<em>“In the wilderness, I find something more dear and connate than in streets or villages.”</em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#000000"><em>---</em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#000000">* Ralph Waldo Emerson, <em>Nature</em>, 1836.<br />
* Henry David Thoreau, <em>Walden; or, Life in the Woods</em>, 1854.<br />
* Georg Simmel, “The Metropolis and Mental Life”, 1903.<br />
* Walter Benjamin, <em>The Arcades Project</em> (Passagen-Werk), Harvard University Press, 1999.<br />
* Charles Baudelaire, “The Painter of Modern Life”, 1863.<br />
* Marc Augé, <em>Non-Places: Introduction to an Anthropology of Supermodernity</em>, 1995.<br />
* Emil Cioran, <em>The Trouble with Being Born</em>, 1976.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 29 Nov 2025 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/11/soruyu-degil-yeri-degistir-mekanin-urettigi-sorular-her-zaman-cevaplanmak-icin-dogmaz-1764329160.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Napolyon’un başkenti, Kanal İstanbul’la rantın Gotham’ına dönüşürken</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/napolyonun-baskenti-kanal-istanbulla-rantin-gothamina-donusurken-12154</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/napolyonun-baskenti-kanal-istanbulla-rantin-gothamina-donusurken-12154</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Napolyon “Dünya tek devlet olsaydı başkenti İstanbul olurdu” dediğinde, bu şehrin bir gün Gotham’ın karanlık bir yansımasına dönüşeceğini öngöremezdi. İnce kalem gibi minareleri ve&nbsp; kuleleri, sisli Boğazı ve geceyi ışıtan yakamozlarıyla;&nbsp; İstanbul, yüzyıllardır çizgi roman sayfalarını andırıyordu. Son çeyrek yüzyıl ise bu benzerliği estetikten koparıp manga gerçeğine taşıdı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkiye’nin yalnızca yüzde birini bile kaplamayan 5.500 km²’lik bir alan, 15,7 milyonluk nüfusla ülkenin %18,3’ünü barındırıyor. Aynı bölge GSYH’nin %30,4’ünü, ihracatın %42’sini, vergi gelirlerinin %46’sını, banka mevduatlarının %55’ini üretiyor. Şehir, Gotham’ın tepelerindeki malikânelerle dar sokaklara sıkışmış yoksul mahalleleri arasında adeta bir&nbsp; uçurumu andırıyor: Bir yanda yeni lüks yerleşimler, diğer yanda şehrin zorlaşan koşullarında mücadele eden milyonlar. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Erdoğan 2013’te “İstanbul’a ihanet ettik, hâlâ da ediyoruz” diyerek bu dönüşümün çorbasındaki tuzu kabul etmişti.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gazeteci Hazal Ocak’ın 2018’de Cumhuriyet’te yayımladığı “Emsalsiz İhanet” haber dizisi, bu sürecin rakamlarını ortaya koydu: 76 mega proje için yapılan imar değişiklikleriyle 12,4 milyon m² fazladan inşaat izni verildi, 240 milyar TL’yi aşan ek ve haksız rant doğdu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kuzey Ormanları, Gotham’ın Narrows bölgesini hatırlatan yeşil bir alandı; üçüncü köprü, dev havalimanı ve tünellerle 8 bin hektarlık kısmı yok oldu. Şehrin akciğerleri daraldı, beton kuleler yükseldi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tam göbekte ise Fikirtepe var: 2012’de “kentsel dönüşüm” diye başlanan proje, bugün İstanbul’un en çarpıcı açık yarası. Gotham’ın bir portresi Kadıköy’ün kalbinde: yolları moloz, beton, &nbsp;cam ve çelik kulelerden ibaret gerçek bir “no man’s land”. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>İstanbul artık sadece bir benzetme değil; Gotham’ın gerçek hayattaki izdüşümü gibi duruyor. Kanal projesi bu metaforun ateşini harlıyor. Nüfus neden artmıyor diye hayıflananlara ise Napolyon döneminden kalma antika bir ayna gerekiyor.</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanal İstanbul ise bu dönüşümün en büyük adımı, Gotham’ın en rakipsiz metaforu olma yolunda: 45 kilometrelik yapay su yolu, şehri fiziksel olarak ikiye ayırıyor. Kanalın rant çeperi yeni bir merkezî bölgeye dönüşüyor. 2025 itibarıyla Arnavutköy Yenişehir’de 24 bin konut hızla inşa ediliyor; Sazlıdere Barajı’nın çevrelenmesiyle İstanbul’un 24 günlük içme suyu kaynağı risk altına giriyor. Proje, aynı zamanda sınıfsal ayrışmayı daha görünür kılıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ekrem İmamoğlu 2019-2025 arasında bu projeye en sert muhalefeti yürüttü. “Bu kanal İstanbul’u bitirir” dedi, planları durdurmaya çalıştı. Uğradığı hukuksal müdahale ve siyasi yasaklar tam da inşaatların ve ihale süreçlerinin hızlandığı döneme denk geldi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ranta dayalı yapılaşma nüfus artışını&nbsp; beslemiyor; tam tersine yavaşlatıp tersine çeviriyor. Bebek arabası yerine hafriya kamyonu görüyoruz artık ana caddelerde; rant kuleleri yükselirken beşikteki bebek sayısı düşüyor, nüfus piramidi ters dönüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gotham’ın en karanlık yanı da bu değil mi? Suç oranı artarken , doğurganlık oranı çöküyor; şehir rantla şişerken &nbsp;yeni nesle &nbsp;yer kalmıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Napolyon’un “dünyanın başkenti” diye imrendiği şehir hala&nbsp; Allahın&nbsp; bahşettiği&nbsp;doğal su yoluyla tanımlanıyor. Boğaz birleştirirken, tasarlanan kanal yeni bir çizgi çekiyor. Şehrin valisi kedilerin fıtratının değişmesinden yakınırken Allahın yarattığı su yoluna kuma getirmenin doğanın dengesini nasıl etkileyeceği konusunda suskunluk yasası geçerli oluyor. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gotham’ın karanlık silueti artık sadece rantla dönüşen&nbsp; Boğaz’ın sırtlarında değil, Kanalla&nbsp; yükselen beton ormanlarında da beliriyor. Türkiye’nin kalan&nbsp; %99’’una &nbsp;&nbsp;dağılmış milyonlar refah talep ederken, bu dar alanda ekonominin üçte birini obez bir&nbsp; hal içinde tüketen bu şehirden hâlâ daha fazlası talep ediliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İstanbul artık sadece bir benzetme değil; Gotham’ın gerçek hayattaki izdüşümü gibi duruyor. Kanal projesi bu metaforun ateşini harlıyor .Nüfus neden artmıyor diye hayıflananlara ise Napolyon döneminden kalma antika bir ayna gerekiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Notlar / Kaynaklar</span></span></span></strong></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hazal Ocak, “Emsalsiz İhanet” haber dizisi, Cumhuriyet, 2018</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“İmamoğlu’ndan Kanal İstanbul tepkisi: Yokluğumu fırsat bilip 24 bin konut inşaatına başladılar”, BBC Türkçe, 2025</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">TÜİK 2024-2025 nüfus ve alan verileri; GSYH, ihracat, vergi payları (ISO &amp; TÜİK 2023-2024)</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Erdoğan’ın “İstanbul’a ihanet ettik” açıklaması, 2013</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanal İstanbul Yenişehir ve 24 bin konut verileri, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı &amp; TOKİ 2025 duyuruları</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">&nbsp;</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 27 Nov 2025 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/11/napolyonun-baskenti-kanal-istanbulla-rantin-gothamina-donusurken-1764152070.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ada ile kent arasında: Türkiye’de tecritin mimarı devlet</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ada-ile-kent-arasinda-turkiyede-tecritin-mimari-devlet-12152</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ada-ile-kent-arasinda-turkiyede-tecritin-mimari-devlet-12152</guid>
                <description><![CDATA[Kent kamusal alan üretir, ada tecrit üretir. Türkiye’nin geleceği, kent mi olacağına yoksa ada mı kalacağına bağlıdır. Şeffaflık kentleşmektir, diyalog kentleşmektir, müzakere kentleşmektir. Sessizlik ise adalaşmaktır. Eğer demokrasi bir gün güçlenecekse, bu adanın duvarları yıkılarak değil, toplumun hafızasının duvarları kırılarak olur. Çünkü o ada, bir kişiyle değil, devletle ve toplumla ilgili bir soruyu temsil eder: Hakikat mekânda saklanırsa, kimin sözü hayatta kalır?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkiye’de bazı mekânlar haritadan silinmiş gibi yaşar; görünürdür ama konuşulmaz, bilinir ama tartışılmaz, vardır ama yok sayılır. Bu mekânlar, coğrafyanın değil, devletin hafızasının en saklı yerleridir. Bir ada işte tam da böyle bir mekân hâline geldiğinde, artık yalnızca toprak parçası değildir; orası devletin konuşulmayan yüzüdür. Türkiye’de bir adanın varlığından çok, yokluğu için uğraşılır. Onu sürekli hatırlatan şey, adada kim olduğu değil; orada hangi bilginin kapatıldığıdır. Çünkü bazı mekânlar insan saklamaz, devlet saklar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir şehir kamusallık üretir, ada ise kamunun erişimini reddeder. Şehirde insanlar birbirine çarpar, tesadüfler kararları değiştirir, söz dolaşır, fikir çatışır. Kent, demokrasinin nefes aldığı yer olur. Ada ise sessizliğin adresi olur. Oraya giden söz geri dönmez, oraya bakan gözler körleşir, oradaki duvarlar yalnızca bedenleri değil, bilgiyi de tecrit eder. Bu nedenle tecrit mekânı yalnızca kişinin değil, kamusal bilginin tecritidir. Sözün cezalandırıldığı yerde düşünce ölmez; fakat görünmezleşir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">O adanın varlığı, Türkiye’de devletin hangi bilgiyi görünmez kılmak istediğinin mekânsal ifadesidir. Bir ada yalnızca denizin ortasında değildir; devlet aklının ortasında da durur. Yıllar boyunca tartışmalar, krizler, pazarlıklar, toplumsal kırılmalar, siyasal değişimler yaşanır ve bu ada hep oradadır. Sanki haritadan silinmesi gereken bir utanç gibi, ama aynı zamanda dokunulamaz bir sır gibi. Televizyon ekranları onun varlığını yalnızca haber değeri taşıdığı anlarda hatırlar. Sessizliği, gündem olup olmadığına göre değişir. Fakat adanın asıl etkisi, haberlerde değil, hafızadadır: Devletin konuşmadığı yer, toplumun asla tam olarak anlayamadığı yere dönüşür.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu yüzden mesele adada kim olduğundan çok, o adanın Türkiye demokrasi tarihinde nasıl bir duvar gibi yükseldiğidir. Duvarların yalnızca somut yapılar olmadığı, bazen devletin stratejileriyle örüldüğü açıktır. Adada örülen duvar, siyasetin de duvarıdır; bir bilgi duvarı, bir bellek duvarı, bir tartışma duvarıdır. O ada, Türkiye’de “söylenemeyenlerin mimarisi”dir. Devlet yalnızca kişiyi tecrit etmez; bilgiyi, müzakereyi, toplumsal hafızayı da tecrit eder. Bu yüzden ada aynı zamanda bir mimari ideolojidir: konuşmayı cezalandıran, müzakereyi yok eden, toplumsal bellekle bağ kurmayı imkânsızlaştıran bir ideoloji.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Olgun hiçbir demokratik toplum, hakikati mekânla saklamaz. Mekânın sınırlarıyla belirlenen bir adalet, aslında adaletsizliğin sürekliliğidir. Oraya erişilememesi, devletin bile konuşmak istemediği bir alan yaratır. Sözün yok edildiği, bilginin duvarların ardında tutulduğu her yer, hukuk düzeninden önce toplumsal vicdanı zedeler. Ada, hukuki bir kurum gibi görünse bile, aslında bir sorgulama mekanizmasının hareketsiz bırakılmasıdır. Devlet orada bir kişiyi değil, toplumu birbirinden koparan iletişim kanalını tutuklar. Toplumun bilmeye hakkı olan şeyler, yalnızca bedenin değil, bilginin tecridine dönüşür.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu nedenle ada, Türkiye’de siyaset ile toplum arasına çizilen kalın bir çizgi gibidir. Siyasal kararlar çoğu zaman toplumdan gizlenir, konuşmalar yalnızca iki odak arasında gider gelir, kamu dışarda bırakılır. Siyaset topluma doğru akmaz; ada gibi kapalı alanlara sıkışır. Demokratik müzakere, kent meydanlarında değil, görünmeyen odalarda yürütülür. Kentin sesi devleti çağırır, ama devlet o çağrıyı kıyıya yanaştırmaz. O ada, Türkiye’de toplumsal müzakerenin ölümü, siyasal hesaplaşmanın kapatılması ve toplumun susmaya zorlandığı bir eşiği temsil eder.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkiye’de kimsenin tam olarak bilemediği o ada, aslında herkesin hayatına dokunmuştur. Seçimlere, barışa, şiddete, krize, siyasi ittifaklara, toplumsal kırılmalara, ekonomik dalgalanmalara… Görünmez bir merkez gibi çalışır ama görünmezliği, onun en büyük etkisidir. Adanın kendisi değil, onun çevresinde dolaşan sessizlik ülkeyi şekillendirir. Çünkü sözün kapatıldığı yerde söylentiler devlete dönüşür, resmî açıklamaların yerine fısıltı gazeteleri geçer, halkın değil kulislerin belirlediği bir siyaset üretilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir adanın dünyadan kopuk oluşu, toplumun siyasetteki söz hakkının da kopmasıdır. Devlet tecridi mekânda uyguladığında, onun etkisi siyasete yayılır. Adalet yalnızca yargı aktörlerinin değil, kamusal katılımın da yokluğu anlamına gelir. Bu yüzden ada, Türkiye’nin demokrasi tarihinde bir nokta değil; bir boşluk olarak yer alır. O boşluk genişledikçe toplum konuşmayı bırakır, konuşmayan toplum demokratikleşemez. Kentin meydanları kalabalık olsa bile, söz dolaşmaz. Çünkü sözün öldüğü yer, yalnızca adanın kıyısında değil, toplumun hafızasındadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir ada bazen kişinin değil, toplumun tecrit edildiği yerdir. Devlet, bilginin akışını keserse, yalnızca bir insanı susturmuş olmaz; milyonların sözünü yarıda bırakır. Demokrasi, haritada görünmeyen bir duvarda kaybedilir. Sessizlik sadece dalgaların sesiyle gelmez; aynı zamanda devletin sesinin hiç değişmemesiyle büyür. Toplumun duyma hakkının ve sorgulama hakkının kapatıldığı her karada, her adada, her kapalı mekanizma içinde aynı karanlık büyür.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kent kamusal alan üretir, ada tecrit üretir. Türkiye’nin geleceği, kent mi olacağına yoksa ada mı kalacağına bağlıdır. Şeffaflık kentleşmektir, diyalog kentleşmektir, müzakere kentleşmektir. Sessizlik ise adalaşmaktır. Eğer demokrasi bir gün güçlenecekse, bu adanın duvarları yıkılarak değil, toplumun hafızasının duvarları kırılarak olur. Çünkü o ada, bir kişiyle değil, devletle ve toplumla ilgili bir soruyu temsil eder: Hakikat mekânda saklanırsa, kimin sözü hayatta kalır?</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 27 Nov 2025 00:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/11/ada-ile-kent-arasinda-turkiyede-tecritin-mimari-devlet-1764253693.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kentte yoksulluğun mekânsal etiği: Sadaka mı, hak mı?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kentte-yoksullugun-mekansal-etigi-sadaka-mi-hak-mi-12148</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kentte-yoksullugun-mekansal-etigi-sadaka-mi-hak-mi-12148</guid>
                <description><![CDATA[Bir şehir, sadece binalarıyla kurulmaz. Bir şehir, hakkın onurla buluştuğu yerde başlar. Ve bir gün kent, sadakayla değil hakla yönetildiğinde, onurlu mekânlar yalnızca insanları değil, toplumu da özgürleştirir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kentte yoksulluk çoğu zaman gelir kısıtından ibaret sanılır; oysa şehir, yoksulluğu yalnızca cebimizde değil, mekânla kurduğumuz ilişkide gösterir. Kimin hangi kapıdan girebildiği, hangi masada oturabildiği, hangi hizmete “hak” iddiasıyla uzanabildiği ya da nerede beklemek zorunda kaldığı, yoksulluğun en görünür yüzüdür. Şehir, bu ilişkileri saklamaz; tam tersine teşhir eder. Market kuyruğunda duran bedenler, halk lokantasında sessizce bekleyen gençler, hastane önünde sabahın köründe sıra alan yaşlılar… Hepsi aynı soruyu zihnimize bırakır: Kent, yoksulla kurduğu ilişkiyi hak üzerinden mi tanımlar, yoksa sadaka üzerinden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de bu soru bugün her zamankinden güçlü biçimde karşımızda duruyor. Sosyal yardımların, belediye uygulamalarının, halka sunulan desteklerin, kentsel hizmetlerin hepsi birer “hak” olmaktan çıkıp politik bir minnet sistemine dönüştürüldüğünde, kent adalet üreten bir alan olmaktan çıkar; sadakat üreten bir makineye dönüşür. Yoksulluğun adresi, para kazanılamayan yerler değil; hak talep edilemeyen mekânlardır aslında. Kent, yurttaşı hak sahibi kılmıyorsa, onu muhtaçlaştırıyordur. Ve muhtaç bırakılan kimse vatandaş değil, bağımlı bir minnet öznesi hâline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kentte yardım dağıtılan yerlerin mimarisi bile bu ilişkileri ele verir. Dar koridorlara sıkıştırılmış kuyruklar, yüksek masaların ardında oturan görevliler, insanlara “teşekkür etmek zorundaymış” hissi veren fiziksel düzenler… Bütün bunlar, yoksulluğun mekânsallaşmış hâlidir. Yardım alan kişi, hakkını talep eden biri değil, şanslı hisseden bir “muhtaç” olmaya zorlanır. Oysa şehir, hayırseverlik üzerinden değil, yurttaşlık üzerinden kurulur. Kreş, ücretsiz ulaşım, sosyal destekler, halk lokantaları, kütüphaneler, burslar, istihdam fırsatları… Bunlar kimsenin minnet duymayacağı, teşekkür etmek zorunda olmadığı kamusal haklardır. Bu hakların mekânları da onurlu olmalıdır. Bir halk lokantası ucuz olduğu anlaşılmasın diye değil; değersiz görülmesin diye restoran estetiğinde olmalıdır. Bir dayanışma merkezi depo gibi değil, kamusal bir mekân gibi tasarlanmalıdır. İhtiyaç karşılanırken insanın onuru da korunmalıdır. Çünkü adalet yalnızca neyin verildiğiyle değil, nasıl verildiğiyle ortaya çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Türkiye’de yoksulluğun en tehlikeli tarafı, kentten dışlanarak görünmezleştirilmesidir. Yoksullar artık şehrin merkezinde değil, kentin dışına itilen, uzak mahallelere sürülen, ulaşımın ve hizmetlerin dışında kalan alanlarda yaşamaya zorlanıyor. Bu durum, ekonomik değil, mekânsal bir ayrıştırmadır. Kent merkezleri vitrinin parlak yüzüne çevrilirken, görünmeyenin üzeri betonla kapatılıyor. Kentsel dönüşüm projeleri yalnızca binaları yenilemez, toplumsal ilişkileri de yeniden tasarlar. Deprem güvenliği söylemi, haklı bir gerekçenin arkasına saklanarak sınıfsal bir mühendisliğe dönüşebildiğinde, dönüşüm adalet değil, yer değiştirme aracı hâline gelir. Riskli alanlar gerekçesiyle yoksul mahalleler boşaltılırken, lüks yerleşimler nasıl oluyor da hiç risk kapsamına girmiyor? Doğal tehlikeler sınıfsız olabilir, ancak dönüşüm kararları sınıfsaldır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kentsel dönüşümle birlikte, yoksul yalnızca evinden olmaz; kentin sunduğu eğitim, sağlık, sosyal yaşam, kültürel katılım gibi tüm fırsatlardan uzaklaştırılır. Böylece yoksulluk sadece maddi değil, mekânsal bir kopuşa dönüşür. Haklar mekândan kopartıldıkça, yurttaş da haktan kopar. Ve tam bu noktada, belediyecilik yalnızca hizmet üretmek değil; toplumsal adalet yaratmak ya da onu yok etmek anlamına gelir. Kamusal hizmetlerin niteliği, hangi sınıfa nasıl ulaştığı, nasıl bir mekânda sunulduğu, yurttaşın nasıl bir kimlikle karşılandığı esas belirleyicilerdir. Eğer hizmet alan kişi “minnet duyması gereken” bir özneye dönüşüyorsa, orada hak yoktur; yalnızca yönetilen bedenler vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle sosyal belediyecilik, yoksulluğu yönetme değil, yoksulluğun nedenini dönüştürme iddiası taşımalıdır. Yardım dağıtırken sadakati büyütmek yerine, toplumun talepkâr olma gücünü büyütmelidir. Yurttaşlık, teşekkür eden değil, sorgulayan bir bilince dayanır. “Neden yardım ediliyor?” sorusu değil “Neden bu duruma gelindi?” sorusu kentte adaleti mümkün kılar. Soru soran yurttaş, kentin kaderini belirler. Çünkü hak, talep edilmedikçe hak olmaktan çıkar; iyilik adıyla verilen bir lütfa dönüşür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kent, bugün tam da bu dönemeçte duruyor. Şehir, yoksulu minnettar kılmaya çalışanlarla, yurttaşını eşit hak sahibi yapmak isteyenlerin karşı karşıya geldiği bir alana dönüşmüş durumda. Hangi belediyecilik anlayışının geleceği belirleyeceği, aslında hangi kentte yaşayacağımızı belirleyecek. Sadaka mı üreteceğiz, hak mı? Sessiz tebaa mı, talepkâr yurttaş mı? Minnet ilişkisi mi kuracağız, adalet mi inşa edeceğiz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bir şehir, sadece binalarıyla kurulmaz. Bir şehir, hakkın onurla buluştuğu yerde başlar. Ve bir gün kent, sadakayla değil hakla yönetildiğinde, onurlu mekânlar yalnızca insanları değil, toplumu da özgürleştirir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Dec 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/11/kentte-yoksullugun-mekansal-etigi-sadaka-mi-hak-mi-1764058590.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mekânın Cinsiyeti: Kadın, Mimarlık ve Kent Üzerine</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/mekanin-cinsiyeti-kadin-mimarlik-ve-kent-uzerine-12070</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/mekanin-cinsiyeti-kadin-mimarlik-ve-kent-uzerine-12070</guid>
                <description><![CDATA[Mimarlığın ve kent planlamasının cinsiyetlendirilmiş doğası yalnızca kadınların değil, tüm toplumun özgürlüğünü sınırlar. Mekânın cinsiyetini fark etmek, bu sınırları yeniden çizmek demektir. Kadın mimarlar, şehir plancıları, akademisyenler ve aktivistler bugün artık yalnızca temsil mücadelesi vermiyor; kentin kendisini yeniden kuruyorlar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kentler asla nötr değildir. Bir kentin sokaklarında yürürken, hangi alanların kadınlara ait hissettirdiğini, hangilerinde yalnızca tahammül edildiğini fark etmek için büyük bir sosyolojik araştırmaya gerek yoktur. Çünkü kent, planlandığı andan itibaren bir güç ilişkisi üretir. Her kaldırım, her meydan, her park bir ideolojinin uzantısıdır. Mimarlık, bu ideolojinin biçimsel dilidir. Ve bu dil çoğunlukla erkektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mimarlık tarihine baktığımızda kadınların neredeyse hiç görünmediği bir “büyük anlatıyla” karşılaşırız. “Usta mimar”, “kahraman şehir plancısı”, “vizyoner tasarımcı” imgeleri hep aynı maskülen hikâyeyi tekrarlar: kent, erkek aklının bir uzantısıdır. Kadınlar ya bu hikâyenin dekorudur ya da görünmeyen emeğiyle var olur. Oysa kadın yalnızca mekânın kullanıcısı değil, aynı zamanda onun biçimlendiricisidir. Fakat bu katkı, tarih boyunca sistematik olarak silinmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modernleşme süreciyle birlikte şehir, kontrolün ve gözetimin sembolü haline geldi. Kent planlaması, “rasyonellik” ve “düzen” adına erkek aklının tahakkümünü yeniden üretti. Geniş bulvarlar, sınır çizgileri, güvenlik kameraları ve yüksek duvarlar… Hepsi birer iktidar metaforuna dönüştü. Kadın bedeni bu düzende “özel alan”a hapsedildi; kamusal alana çıktığında ise bir anormallik gibi algılandı. Türkiye’deki kentleşme modelleri bu ayrımı daha da keskinleştirdi. TOKİ blokları, güvenlikli siteler, AVM’ler ve steril kamusal alanlar; hepsi kadınların kentteki varlığını düzenlemek, denetlemek ve sınırlandırmak üzerine kuruldu. “Güvenli mekân” söylemi, kadını korumak yerine onu görünmez kıldı. Kentin planı, kadın bedeni üzerinde çizilen bir sınır haritasına dönüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mimarlık disiplini uzun süre “tarafsız bir sanat” olarak tanıtıldı. Ancak her “tarafsız” tasarım, aslında bir tercih, bir dışlama biçimidir. Mimari normların çoğu, erkek bedeni ve deneyimi üzerinden şekillenir. Kadınların kentteki hareket biçimleri, zaman algısı ve güvenlik duygusu, mimari planlarda hesaba katılmaz. Örneğin bir meydan tasarlanırken “görünürlük” bir estetik ölçüt olarak alınır ama gece orada yalnız yürüyen bir kadın için bu görünürlük çoğu zaman tehlikedir. Kadın mimarlar bu körlüğe karşı kendi estetik dillerini kurdular. Zaha Hadid’in akışkan formları, Lina Bo Bardi’nin kamusal duyarlılığı, Leman Tomsu’nun erken Cumhuriyet dönemindeki cesareti bu direnişin parçalarıdır. Ancak bu kadınlar bile tarih yazımında “istisna” olarak anıldı. Mimarlığın erkek normları o kadar kökleşmiştir ki, kadının başarısı bile sistem dışı bir mucize gibi anlatılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın için kent yalnızca bir yaşam alanı değil, aynı zamanda bir mücadele alanıdır. Kamusal alanlarda görünür olmanın bedeli, sürekli bir tetikte olma hâlidir. Sokak, gece, park, ulaşım hattı… Kadının kente dair her deneyimi aynı soruyla şekillenir: “Burada güvende miyim?” Bu soru bireysel bir korkunun ötesindedir; sistematik bir mekânsal politikanın sonucudur. Çünkü kentsel düzen, kadın bedenini potansiyel bir risk olarak kodlar. Kenti kadınlar için değil, kadınlara rağmen planlar. Feminist coğrafya ve “kadınların kent hakkı” kavramı tam da bu noktada önem kazanır. Feminist kent kuramcıları, kentin kadınların günlük yaşam pratiklerine göre yeniden tasarlanması gerektiğini savunur. Çünkü adaletli bir şehir yalnızca eşit erişim değil, eşit temsil ister. Kadınların karar alma süreçlerinde yer almadığı, planlamanın eril bakışla yürütüldüğü hiçbir kent gerçekten adil olamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınlar bu düzenin sessiz izleyicisi olmamayı çoktan öğrendi. Türkiye’de feminist hareketin sokaklardaki varlığı, kentsel belleğin yeni bir katmanını oluşturdu. Mor Çatı’nın sığınağı, 8 Mart yürüyüşlerindeki sloganlar, Gezi Parkı’nda yankılanan kadın sesleri… Bunların her biri kente kazınmış bir direniş haritasıdır. Duvar yazıları, pankartlar, sokak eylemleri; kentsel mekânı erkek egemen sembollerden geri almanın yollarıdır. Kadınlar kenti yalnızca kullanmaz; onu dönüştürür. Mekân, direnişin sahnesine, duvarlar hafızanın taşıyıcısına dönüşür. Bu yüzden kadın mücadelesi yalnızca siyasal değil, mekânsal bir devrimdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün artık feminist bir mimarlık yalnızca teorik bir provokasyon değil, yaşamsal bir gerekliliktir. Kadın odaklı mimarlık “kadınlar için tasarım” anlamına gelmez. Bu yaklaşım, adaletli, kapsayıcı ve duyusal bir mimari etik önerir. Kadınların deneyiminden öğrenen, ilişkisel mekânlar kuran, empatiyi estetik bir ilke olarak gören bir mimarlık anlayışı… Ekofeminist yaklaşımlar, çevreyle kurulan ilişkiyi yeniden tanımlarken; katılımcı planlama modelleri kadınların bilgi ve deneyimini sürece dahil eder. Böylece kent, yalnızca bir yaşam alanı değil, kolektif bir bilinç alanına dönüşür. Çünkü mekân, politik olduğu kadar duygusaldır da. Ve kadınlar bu duygusal politikayı sezgisel biçimde bilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mimarlığın ve kent planlamasının cinsiyetlendirilmiş doğası yalnızca kadınların değil, tüm toplumun özgürlüğünü sınırlar. Mekânın cinsiyetini fark etmek, bu sınırları yeniden çizmek demektir. Kadın mimarlar, şehir plancıları, akademisyenler ve aktivistler bugün artık yalnızca temsil mücadelesi vermiyor; kentin kendisini yeniden kuruyorlar. Çünkü kent, tıpkı toplum gibi, kim tarafından kurulduğuna göre şekillenir. Ve kadınlar nihayet kentin yeniden kurucusu olmaya başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, geleceğin kentini kim tasarlayacak: iktidarın gölgesindeki mimarlar mı, yoksa özgürlüğü mekâna dönüştürmeyi bilen kadınlar mı?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Nov 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/11/mekanin-cinsiyeti-kadin-mimarlik-ve-kent-uzerine-1762705160.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Duyguların haritasını kim çizer?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/duygularin-haritasini-kim-cizer-12052</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/duygularin-haritasini-kim-cizer-12052</guid>
                <description><![CDATA[Yaz güneşinde gürültülü, kalabalık bir sahil; kışın boşaldığında başka bir duygusal tona bürünür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">2010 yılından bu yana, gittiğim bazı mekânların sabit bir perspektiften 10 ila 30 saniyelik videolarını kaydediyorum. Zamanla, mekânların değişen hâllerini izlemek bir alışkanlığa dönüştü. Bir yerin doluluğu, boşluğu, renkleri, rüzgârı, yağmuru, bitki örtüsü, mevsimi ve mimarisi - tüm bunlar duyularımızla algıladığımız girdilerdir. Gündüz insan ve gürültüyle dolup taşan sokakların geceleri nasıl tenhalaştığını, yalnızca 24 saat içinde bir çarşının evsizler için yatakhaneye dönüştüğünü fark edebilirsiniz. Akşam 17.00 ile 20.00 arasındaki metrobüs yolculuğu boyunca ferahlama hissedenler ellerini kaldırsın? Mekân, yalnızca içinde bulunduğumuz bir yer değil; ritmini duyularımızla algıladığımız, bedensel ve duygusal bir ortam. Örneğin, son dönemde sıkça adı geçen Japonya’da başlayıp dünyaya yayılan <em>shinrin-yoku</em> olarak bilinen “orman banyosu” pratiği tam da bu nedenle ortaya çıktı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yukarıda örneklemeye çalıştığım mesele, <strong>“</strong>duyguların coğrafyası<strong>”</strong> ya da <strong>“</strong>duygusal coğrafya<strong>”</strong> 1990’lardan itibaren kültürel coğrafyacılar — başta Nigel Thrift ve David Seamon — tarafından geliştirilmişti. Thrift, duyguların yalnızca bireysel değil, mekânsal olarak üretildiğini öne sürer; bir meydanda, bir koridorda ya da bir bekleme salonunda hissettiğimiz şeyler, o yerin düzeni, sesi ve hareketiyle ilgilidir. Yi-Fu Tuan’ın “topophilia” kavramı, insanların mekânlarla kurduğu duygusal bağa işaret eder. Bir yeri sevmek ya da ondan ürkmek, yalnızca oranın atmosferinden de kaynaklanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yaz güneşinde gürültülü, kalabalık bir sahil; kışın boşaldığında başka bir duygusal tona bürünür. Raymond Williams’ın “structure of feeling” kavramı, bir dönemin ya da mevsimin toplumsal ruh halinin mekânlara da sinmesini açıklar. Zaman, ışık, sıcaklık ve kalabalık değiştiğinde, kentin ruhu da değişir. Her mevsim, mekânın duygusal haritasında yeni bir katman oluşturur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/2(6).png" style="height:360px; width:640px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Fakat mekân yalnızca doğa ve zamanla değil, felaketlerle de duygusal biçimini yitirir ya da yeniden kazanır. Pierre Nora’nın <strong>“</strong>lieux de mémoire<strong>”</strong> (hafıza mekânı) kavramı tam da bunu anlatır: olaylar, duygusal izleriyle mekâna kazınır. Berlin Duvarı’nın yıkıldığı alanlarda hissedilen “boşluk” duygusu, yalnızca mimari bir eksiklik değil, bir tarihsel duygunun devamıdır. Bizde, 1999 Marmara ya da 2023 Kahramanmaraş depremleri sonrası kentler, yıkıntıların arasında birer yas topografyasına dönüştü. O alanlar artık sadece coğrafi değil, duygusal koordinatlar haline geldi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir başka dönüşüm hattı ise insan eliyle oluşur. Henri Lefebvre’in <em>Mekânın Üretimi’nde</em> (1974) hiçbir mekân nötr değildir; her biri iktidar ilişkilerinin, ekonomik çıkarların ve estetik ideallerin ürünüdür der . Eylem yasağı getirilen meydanlar, kentsel dönüşümle şantiyeleşen mahalleler, “kendinizi evinizde hissedin” mottosuyla tasarlanan kahveciler… Tüm bu yerler, duygularımızı yönlendiren, bazen rahatlatan, bazen yabancılaştıran düzenlemelerdir. Sara Ahmed’in ifadesiyle, duygular toplumsal olarak dolaşır; bazı mekânları “yakın”, bazılarını “soğuk” hale getirir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Duyguların coğrafyası, mekânların bize değil, bizim mekânlara nasıl dönüştüğümüzü gösterir. Bir yerin sessizliğine, kalabalığına ya da mevsimine hafızamızda yer verdiğimizde, aslında kendi duygusal coğrafyamızı da belgeleriz - Fotoğraf albümlerimiz de bu yüzden var, kendi duygusal coğrafyalarımızda gezinmemizi sağlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sanat da bu coğrafyadan beslenir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Boğaziçi’nin mevsimlerle değişen ruhunu en incelikli biçimde anlatan yazarlardan biri olan Abdülhak Şinasi Hisar, <em>Boğaziçi Mehtapları</em>’nda bu hissi şöyle tasvir eder. Hisar’ın kelimelerinde mekânın duygusal coğrafyası neredeyse görünür hale gelir:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“Yazın altınları ve ateşleri eridikten ve söndükten sonra eylül gelir. Sonbaharın çözülen bağları, uzun rüzgârları, renklerin ağlayışlarıyla Boğaz’ın belki en sisli ve içli, en tesirli ve lezzetli günleri gelir. Koruların kokuları, suların sesleri gamlılaşır. Ağaçlar inanılmaz zenginlikte birtakım vahim inkıraz renklerine bürünürler… Her ses bir sonu söyler, veda eder. Veda ederken de bize sırrını döker gibidir.”&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">—</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000">* Sara Ahmed, <em>The Cultural Politics of Emotion</em>, Edinburgh University Press, 2004.</span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">* Ben Anderson &amp; Susan J. Smith, “Emotional Geographies”, <em>Transactions of the Institute of British Geographers</em>, 2001.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">* Yi-Fu Tuan, <em>Topophilia: A Study of Environmental Perception, Attitudes, and Values</em>, Columbia University Press, 1974.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">* Nigel Thrift, “Intensities of Feeling: Towards a Spatial Politics of Affect”, <em>Geografiska Annaler</em>, 2004.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">* Henri Lefebvre, <em>Mekânın Üretimi</em> (<em>The Production of Space</em>), Blackwell, 1974.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">* Pierre Nora, “Hafıza ve Tarih Arasında: Hafıza Mekânları”, <em>Representations</em>, 1989.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">* Dolores Hayden, <em>The Power of Place: Urban Landscapes as Public History</em>, MIT Press, 1995.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">* Ann Cvetkovich, <em>An Archive of Feelings</em>, Duke University Press, 2003.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">* Raymond Williams, <em>Marxism and Literature</em>, Oxford University Press, 1977.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">* Qing Li, <em>Forest Bathing: How Trees Can Help You Find Health and Happiness</em>, Viking, 2018.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">* John Wylie, <em>Landscape</em>, Routledge, 2007.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">* Abdülhak Şinasi Hisar, <em>Boğaziçi Mehtapları</em>, Everest Yayınları, 2022, s. 46.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Nov 2025 00:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/11/duygularin-haritasini-kim-cizer-1762440937.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Kamu yararıyla” idari devletin anayasal hakları gaspetmesi</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kamu-yarariyla-idari-devletin-anayasal-haklari-gaspetmesi-12042</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kamu-yarariyla-idari-devletin-anayasal-haklari-gaspetmesi-12042</guid>
                <description><![CDATA[Problemlerin çözümü ise her şeyi halka götürerek samimi kişilerce hazırlanan yeni bir anayasayla siyasette lider sultasını bitirmek için dar bölge seçim sistemini inşa edip, temsilcilerin azli kurumuyla milletin hangi seviyede olursa olsun seçtiğini istediği zaman görevden alabildiğive nihayet halkın istediği kanunları ve anayasa değişikliklerini istediğinde yürürlüğe koydurabildiği bir ANAYASAL CUMHURİYETİN inşası artık kaçınılmaz bir yol olarak gözükmektedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2025 Ağustos’unda Haydarpaşa Garı “kültür ve turizm” amaçlı kullanılmak üzere TCDD tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığına devredilmiştir. Haydarpaşa ve Sirkeci garları İstanbul’un ulaşım hafızası, kültürel mirası ve toplumsal kimliğin ayrılmaz parçaları olarak kabul edilmektedir.&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türk Hukukunda Kamu Yararı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamu Yararı; kamusal işlemlerin ve eylemlerin hukuka uygunluğunu ölçmede kullanılan bir kiterdir. Her olayda somut koşullara göre belirlenmektedir.&nbsp;Aquinalı Thomas ise toplum iyiliğinin yani kamu yararının bireyin ve toplumun ortak amacı olduğunu, ikisinin bir bütün oluşturduğunu savunarak toplumun iyiliği, Tanrının yeryüzündeki ifadesidir, der.&nbsp;1789 Fransız Devriminden sonra çıkarılan ve orada bize de gelen hastalıklı Fransız Bonoportist İdare hukuku anlayışı (İmparatoru yaşat ki devlet yaşasın!) ile “yasa, kamu yararıdır.” Bu nedenle yasama organı tarafından yapılan her yasa, kamu yararına uygundur. Bir adım ötesi kanuna uygun yapılan idarenin her türlü işlemi ve eylemi yasaya ugundur ve bu nedenle kamu yararı taşır.&nbsp;Ayrıca Fransız Devrimi Bildirgesi hakların kamu yararı amacıyla sınırlandırılabileceğini söyler. Kamu yararı da yasayla belirlenir. Bunun neticesi de yasa ya da kamu yararı üstündür.&nbsp;Özetle; kamu yararını belirleme gücü yasama organına aittir. Bu ise bizi milli egemenlik teorisine yani elitist demokrasiye götürmektedir.&nbsp;Bu anlamda bizde cumhuriyet yönetiminin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.&nbsp;Sadece seçim zamanı sizi yönetecek kişileri seçer ve bir sonraki seçime kadar sabırla beklemek zorunda kalırsınız.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut anayasalı sistemde temel hak ve hürriyetlerin kamu yararı gerekçesiyle sınırlanmasının sınırı, hakkın özüne dokunma yasağıdır.&nbsp;Türk hukukunda AYM ve Danıştay&nbsp;verdikleri kararlarla, kamu yararının ne olduğunu somut olaya göre belirlemektedir. 1964 tarihli bir AYM kararında,&nbsp;seçim güvenliği;&nbsp;kamu düzeni ve hatta “kamu yararı” kavramları içinde düşünülür, demiştir.&nbsp;AYM’nin 1967 tarihli başka bir kararında ise&nbsp;hukuk devletinin unsurları arasında kanunların kamu yararına dayanması ilkesi de var&nbsp;demiştir.&nbsp;1976 tarihli AYM kararı&nbsp;isetoplum yararının birey yararına üstün tutulmasını sosyal hukuk devletinin temel öğesi olarak&nbsp;görmüştür. &nbsp;1977 tarihli diğer bir kararında ise AYM,&nbsp;kamu yararını kişinin ve toplumun huzurunu sağlamak anlamına geldiğini&nbsp;belirtmiştir. 1980 tarihli diğer bir kararında ise&nbsp;kamu yararı, toplum yararıdır. Kamu yararının takdiri ise&nbsp;yasama organının yetkisindedir, denilmiştir. 1986 tarihli Kıyı Kanununun iptaline ilişkin davada ise “...yasa koyucuya verilen düzenleme yetkisi, hiçbir şekilde kamu yararını ortadan kaldıracak veya engelleyecek ya da doğal niteliğiyle kamu malı olan bu yerler özel mülkiyete konu olacak veya dönüştürülecek biçimde kullanılamaz” ifadesini kullanmıştır. 1989 tarihli kararda ise&nbsp;yargısal denetim sırasında kamu yararına uygunluk araştırılır&nbsp;demiştir.&nbsp;1993 tarihli kararında ise sosyal hukuk devleti...kişi hak ve&nbsp;özgürlükleriyle kamu yararı arasında bir denge kurabilen&nbsp;devlettir. 1999 tarihli diğer bir kararda ise&nbsp;kamu yararı nedeniyle mülkiyet hakkının sınırlanmasısının demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmadığını belirtmiş, sınırlama yapılırken kamu yararı ile kişi yararı arasında dengenin korunmaması sonucunda hakkın kullanılamaz hale getirilmesinin hakkın özüne dokunacağını vurgulamıştır.&nbsp;Özetle; kamu yararı mülkiyet hakkının sınırlanmasında temel sınırlama nedenini oluşturmaktadır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1924 Anayasası, 74. Maddesi kamu yararı (umumi menfaatler) kamulaştırma hususunda kullanılan&nbsp;ilk metindir. 1961 Anayasası, 11. Maddesi&nbsp;temel hak ve hürriyetlerin kamu yararının korunması amacıyla sınırlandırılabileceğini ifade etmiştir. 1982 Anayasası ise Kamu Yararı başlığı altında 43. Madde de Kıyılardan Yararlanma, 44. Madde de Toprak Mülkiyeti, 47. Madde de Devletleştirme ve Özelleştirme olarak yer vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Danıştay’a bakacak olursak; Türk idare hukukunda idarenin her türlü işleminin amacı biçimi ve konusu ne olursa olsun kamu yararıdır, şeklinde yerleşik bir kabul ve tabu oluşturulmuştur. Aynı şekilde kamu hizmetinin gayesi de kamu yararına çalışmaktır şeklinde yerleşik&nbsp;bir&nbsp;kabul vardır.&nbsp;Danıştay’ın geliştirdiği içtihada göre&nbsp;ortada birden fazla ve birbiri ile çelişen kamu yararı varsa karar vericilerin birini tercih etmesinde kullanılan ölçüte üstün kamu yararıdenilmiştir.&nbsp;1992 tarihli Maltepe-Dragos Pendik sahil yolu kararı&nbsp;(Danıştay 6. Dairesi); düzenlemenin ana amacının&nbsp;trafik yükünü hafifletmek, sahil şeridini halka açmak ve kentin kanalizasyon sorununa köklü çözüm getirmek...gerekçesiyle üstün kamu yararı kavramını kullanmış ve imar planının hukuka aykırı olduğu yönündeki ilk derece mahkemesinin imar planını iptal kararını bozmuştur (“...amacın kamu yararının gerçekleştirilmesi olduğu anlaşıldığından İdare Mahkemesince, belirtilen konulardaki üstün kamu yararı gözardı edilerek düzenlenmiş olan bilirkişi raporuna dayanılarak verilen kararda isabet görülmemiştir...”).&nbsp;1998 tarihli Koç Üniversitesi kararında 6. Daire; orman alanının korunması ve bu alanda üniversite kurulması ile elde edilecek kamu yararı arasında bir fayda-zarar değerlendirmesi yaparak...üniversite alanı oluşturulmasında üstün kamu yararı bulunduğuna karar vermiştir. Ayrıca karar da orman alanının varlığının devamı için gerekli önlemlerin alınması gerektiğini de belirtmiştir. 1997 tarihli Danıştay 6. Dairesinin Yeşil Alan Oluşturulması ve Üstün Kamu Yararı kararında; nazım imar plan değişikliği ile 1971’den beri faaliyette olan bir fabrikanın var olduğu sanayi bölgesi bir alanın park ve reakreasyon alanı olarak ayrılmasında üstün kamu yararı olduğuna karar vermiştir...sağlıklı ve düzenli bir çevre oluşturulması çabasında üstün kamu yararı var denilmiştir.&nbsp;Fabrika sahibi ise başka bir alanın park alanı yapılabileceğini davada ifade etmiştir.&nbsp;Bu kararda, mülkiyet hakkının özüne dokunmak yok mudur?&nbsp;Aynı hukuki mantıkla devam ederek üstün kamu yararından bahisle boğazdaki ve sahillerdeki tüm yalıları ve evleri yıkarak halkın kullanımına açabilir miyiz?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçlar ve Çözüm Önerileri</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle adalete bakış açımızı değiştirmemiz lazım yani hukuki pozitivizm hastalığından acilen kurtularak adalet-i mahza yani tam adalet diyerek fertleri önceleyen ve ferdin hakları ve hürriyetlerini her şeyin üstünde gören bir anlayışa acilen geçmek gerekir.&nbsp;Mevcut halde kamu yararı veya üstün kamu yarına karan veren idaredir. Nihayetinde son sözü bu konuda söyleyen ise yargı mercileridir. Adalet-i izafiye ile yani kısmi (eksik) adalet ile toplumun menfaatinin daha önemli olduğu anlayışını da eğitim sisteminde bitirmek lazım.&nbsp;Diğer bir ifadeyle toplum için fert (ler) feda&nbsp;edilemez.&nbsp;Toplumu öncelediğiniz zaman adres doğrudan devlete çıkar. Bu nedenle imparatoru değil, halkı yani milleti yaşatalım&nbsp;ki devlet yaşasın. Bu nedenle nesilleri eğitirken eleştirel modele geçmek aciliyetin ötesine geçmiş bir durumdadır. Ahlaki ve vicdani olmayan fertler geleceğin dünyasında adalet değil, olsa olsa menfaat odaklı bir sistem inşa ederler. Ahlakı olmayan bir hukuk sisteminin de işlemeyeceği ortada olsa gerek.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mekanlar şehirlerin hafızasıdır, hiçbir kimse kendi hafızasının silinmesine müsade etmeyeceğine göre insanların hatıralarının sembolü olan yerlere&nbsp;de&nbsp;dokunmamak gerekir.&nbsp;Bu memlekette 1700’lerden beri yönerge, yönetmelik, tüzük, KHK’ler ve hatta kanunlarla anayasal haklar gaspedilmektedir.&nbsp;Nerdeyse tüm ülke de idari devlet anlayışı hakim kılınmış ve yetkisi olup, sorumluluktan kolayca sıyrılabilen bir idari devlet anlayışı&nbsp;ve de&nbsp;kısmi yani nisbi (adalet-i izafiye) adalet anlayışı ile her şeyin kamu yararı yani halk için yapıldığı safsatası zihinlere empoze edilerek Aytmotov’un ifadesiyle mankutlaştırılan anlayışlar üretilmiş ve son sözü halkın değil devletin hatta mahkemelerin söylediği bir elitist demokrasi inşa edilmiştir.&nbsp;Oysa ki halkın yönetime katılımı doğuştan gelen bir insan hakkıdır. Yönetenlerin denetlenmediği bir sistemin sağlıklı işlemeyeceği ve adaletten sapacağı apaçık bir hakikat olsa gerek.&nbsp;Bu nedenle Haydarpaşa Garı veya Sirkeci Garı veyahut Taksim’e ne yapılacağı konusunda bırakın İstanbul halkı karar versin.&nbsp;Çünkü bu yerler İstanbul’un toplumsal hafızasıdır ve kültürüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Problemlerin çözümü ise her şeyi halka götürerek samimi kişilerce hazırlanan yeni bir anayasayla siyasette&nbsp;lider sultasını bitirmek için&nbsp;dar bölge seçim sistemini inşa edip, temsilcilerin azli kurumuyla&nbsp;milletin hangi seviyede olursa olsun&nbsp;seçtiğini istediği zaman görevden alabildiğive nihayet halkın istediği kanunları ve anayasa değişikliklerini&nbsp;istediğinde yürürlüğe koydurabildiği&nbsp;bir ANAYASAL CUMHURİYETİN inşası&nbsp;artık kaçınılmaz bir yol olarak gözükmektedir.&nbsp;Bunların hiçbiri hayal değil, yakın bir gelecekte&nbsp;tüm dünyada&nbsp;anayasal cumhuriyetlerin tamamı bu üçlü kurum üzerine yoluna devam edecektir. Karar Yüce Türk Milletinin! Anayasal bir Cumhuriyet mi yoksa Anayasalı bir Demokrasi mi yani Elitist bir sistemmi?&nbsp;Unutulmasın ki, namuslu ve çalışkan insanlarla uğraşanlar eninde sonunda kaybederler!..</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 06 Nov 2025 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/11/kamu-yarariyla-idari-devletin-anayasal-haklari-gaspetmesi-1762256135.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zamanın estetiği: Eskiyle yeni arasında mimarlık</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/zamanin-estetigi-eskiyle-yeni-arasinda-mimarlik-12032</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/zamanin-estetigi-eskiyle-yeni-arasinda-mimarlik-12032</guid>
                <description><![CDATA[Zamanın estetiğini anlamak, yeniliği reddetmek değil; yeniyi sorumlu kılmaktır. Yeni olan, eskiye saygı duymayı öğrendiğinde kent olgunlaşır. Aksi halde şehir, geçmişini reddeden bir gençlik gibi sürekli kendi yüzünü değiştirir ama asla kimliğini bulamaz. Gerçek modernlik, kendi tarihine küsmemektir. Zamanın estetiğini koruyan her mimara, her binaya, her hafızaya selamla: çünkü bazı yapılar zamana karşı değil, zamanla birlikte ayakta kalır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zamanın da bir mimarisi vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Taş eskidikçe hikâye derinleşir, ışık yıllar geçtikçe başka türlü vurur aynı cepheye. Fakat biz artık zamanla değil, zamana karşı tasarlıyoruz. Her şeyin yenilenmekle değer kazandığı bir çağda, eskimek sanki kusur sayılıyor. Oysa mimarlık, en çok zamanla anlam kazanır. Yeni olan her şey bir gün eskiyecektir; ama eski olan her şey yeninin vicdanıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün şehirlerimizi gezdiğimizde, geçmişle gelecek arasında sıkışmış bir mimarlık dili görüyoruz. Cam kulelerin gölgesine sığınmış tarihi yapılar, estetikle değil, nostaljiyle korunuyor. Restorasyon adı altında parlatılan duvarlar, aslında geçmişi susturuyor. Çünkü zamanın kendine ait bir estetiği vardır: Eskinin yıpranmışlığı, aslında yaşanmışlığın güzelliğidir. Ama biz o güzelliği, yeninin parlak yüzüyle örtmeyi seçiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kentin karakteri, biçiminden çok zaman katmanlarında gizlidir. Her dönemin mimarisi, bir sonrakine sessizce devreder yerini. Eğer o sessizliği dinleyemezsek, şehir bir kimlik değil, bir katalog haline gelir. Bugün İstanbul’un, Ankara’nın ya da İzmir’in siluetine baktığımızda, zamanın akışını değil; zamanın kesintisini görüyoruz. Her on yılda bir yeniden inşa edilen bir kent, kendi hafızasını kaybeder. Çünkü hafızasız şehir, insanın da belleğini unutturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modernlik aslında geçmişi silmek değil, onunla konuşabilmektir. Ama biz modernliği biçim zannediyoruz. Her cam yüzeyde ilerleme, her yıkımda yenilik görüyoruz. Oysa mimarlık yalnızca yapının değil, devamlılığın sanatıdır. Eskiyle yeninin çatışması değil, konuşması gerekir. Bir yapıyı kurtarmak, onu zamandan koparmak değil; zamana yeniden bağlamaktır. Gerçek restorasyon, geçmişi bugüne boyamak değil, bugünü geçmişin dilinde yeniden okumaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir taş yapının gölgesinde yürürken hissettiğimiz o huzur, aslında mimarinin zamana direnen sadakatidir. Betonun gri yüzeyinde bulamadığımız sıcaklık, taşın dokusunda yaşamaya devam eder. Çünkü taş sabırlıdır; zamana direnir, insanın ömrünü aşar. Beton acelecidir; hemen parlar, hemen solar. Bugünün şehirleri bu aceleyle büyüyor. Her proje bir yarış, her yapı bir gösteri. Fakat estetik, hızla değil, sabırla kurulur. Mimarlığın krizi biçimde değil, zamanda gizlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zamanla yarışan bir mimarlık sonunda kendi anlamını tüketir. Çünkü her yeni yapı, bir öncekini “eski” kılmak için yapılır hale gelir. Bu, mimarlığın değil, tüketim kültürünün estetiğidir. Eskinin yerine yeniyi koyarken, aslında her defasında kendimizi yoksullaştırıyoruz. Çünkü eski yapı sadece bir bina değildir; bir duygunun, bir çağın, bir insan topluluğunun hafızasıdır. Onu yok ettiğimizde, kendi geçmişimizi de sessizce silmiş oluruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mimarlık zamanla kurulan bir dostluktur. Her tuğla bir dönemin nefesini taşır. Bir binayı anlamak, onun biçimini değil, zaman içindeki yolculuğunu okumaktır. Eskiyle yeniyi ayıran çizgi aslında bir algı meselesidir. “Yeni” bazen yalnızca unutmanın kılıfıdır. Çünkü yenilik, hafızasızlıkla birleştiğinde anlamsızlaşır. Zamanın estetiği unutmamakla ilgilidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden bugün mimarlığın en politik eylemi, zamana sadık kalmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir meydanı korumak, bir binayı onarmak ya da eski bir yapıya dokunmadan saygı göstermek artık estetik değil, vicdani bir meseledir. Çünkü geçmişi korumak sadece nostalji değil; geleceğe sorumluluktur. Her yıkılan duvar, her “yenileme” projesi, bir hafızayı susturuyor. Mimarlığın sorumluluğu sadece bugüne değil, yarına karşıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaman iyi bir öğretmendir ama kötü bir tamirci. O yüzden mimarlık zamanla savaşmamalı, onunla iş birliği yapmalıdır. Eskiyle yeninin aynı cümlede var olabildiği şehirler, insanın da ruhunu dengede tutar. Çünkü şehir sadece mekân değil, zamandır da. İnsan geçmişte yaşar, geleceği düşler ama hep bugünü inşa eder. Mimarlığın büyüsü işte bu üç zamanı birleştirme becerisindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün bir cam cepheyle kaplanan eski bir han, belki ekonomik olarak “yenilenmiş” sayılır ama ruhunu kaybeder. Çünkü geçmişi susturulan her yapı, biraz da hafızasız bir toplum yaratır. Modernliğin asıl&nbsp;ölçüsü&nbsp;ne kadar hızlı yaptığın değil&nbsp;ne kadar anlamlı koruduğundur. Estetik, biçimde değil; zamana karşı gösterilen sadakattedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir mimar yalnızca çizgi çizen değil, zamanı şekillendiren kişidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her tasarım bir cümledir; bazıları bağırır, bazıları fısıldar. Ama kalıcı olanlar, zamanı dinleyenlerdir. Bir binanın zamana karşı gösterdiği direnç, aslında insanın kendi varoluşuna dair en samimi aynadır. Çünkü biz binaları yaparız ama sonunda binalar bizi tanımlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zamanın estetiğini anlamak, yeniliği reddetmek değil; yeniyi sorumlu kılmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni olan, eskiye saygı duymayı öğrendiğinde kent olgunlaşır. Aksi halde şehir, geçmişini reddeden bir gençlik gibi sürekli kendi yüzünü değiştirir ama asla kimliğini bulamaz. Gerçek modernlik, kendi tarihine küsmemektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zamanın estetiğini koruyan her mimara, her binaya, her hafızaya selamla: çünkü bazı yapılar zamana karşı değil, zamanla birlikte ayakta kalır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 04 Nov 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/11/zamanin-estetigi-eskiyle-yeni-arasinda-mimarlik-1762165918.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Selimiye Camii’nde tarih icat etmek</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/selimiye-camiinde-tarih-icat-etmek-12022</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/selimiye-camiinde-tarih-icat-etmek-12022</guid>
                <description><![CDATA[Öğrencilik yıllarımdan beri Türkiye’de yaşanan “restorasyon” projeleri felaketini izleyen bir kişi olarak bu karşılaşılan sorunun yalnızca yöneticilerin yanlış kararlarıyla, cehaletiyle falan açıklanabileceğini zannetmiyorum. Ortaya çıkan vakaların, bu süreklilik taşıyan meselenin aynı zamanda mimarlığın entelektüel alanındaki önemli bir soruna işaret ettiğini söyleyebilirim.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1985 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan ve dünyanın en büyük şehirsel sur varlığı Teodosius Surları “restorasyon” adı altında mahvedildi. Gene Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Süleymaniye semti hunharca yapılan yıkımlarla ve müdahale kararlarıyla geri dönülemez kayıplar yaşadı. Ülkenin gene en değerli kültür varlıklarından biri olan ve mücevher gibi korunması gereken Topkapı Sarayı’nda Mukaddes Emanetler, Haremağaları Koğuşları, Matbaayı-Amire gibi mekanlarında koruma kavramıyla hiç alakası olmayan uygulamalar yapıldı. Bunların hepsi ülkenin imkanları, kaynakları kullanılarak,&nbsp; “restorasyon” adı altında keyfi uygulamalara sahne oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkenin eşi benzeri olmayan ve gene UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan anıt yapılarından biri, Edirne’deki Selimiye Camii de yaklaşık bir ay önce kubbesindeki “restorasyon” çalışmaları nedeniyle gündeme geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Selimiye’nin 1700’lü yıllardan kalan kubbe bezemelerinin kazınarak yerine fotoğrafta gördüğünüz şekilde bir uygulama yapılması nedeniyle.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meselenin ilginç tarafı bu son müdahale kararına yol açan bu projeyi koruma kurulu üç kere reddetmiş ve 2. Abdülhamit zamanında gerçekleşen restorasyondaki özelliklerin korunmasına karar vermiş. Ancak sonra ne olduysa olmuş, konuyu üç kez görüşüp reddeden koruma kurulu bu hayali ihya projesini aniden kabul edivermiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kültür mirasını sahip çıkmayı “herkes” nasıl öğrenecek?</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, projenin derhal durdurulmasını istedi ve “İhya mı, imha mı?” başlıklı bir yazı yazdı. X hesabında yaptığı paylaşımda “lütfen herkes 16. asır Türk mimarisine, büyük ustanın en büyük eserine sahip çıkmayı öğrensin. Sinan’ın eserleri her kulun hatta her toplumun kendi tekeline alıp harcayacağı miras değil” diyerek projeye tepki gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Change.org’da da Selimiye Camii için&nbsp;<a href="https://www.change.org/p/selimiye-ye-dokunma-selimiyeyedokunma?utm_source=organic&amp;utm_medium=x&amp;utm_campaign=owned&amp;utm_term=image&amp;utm_content=TR">imza kampanyası</a>&nbsp;başlatıldı. Yazar Ahmet Ümit de, “Barbarlık yapma, Selimiye Camii’nin kubbesini bozma” paylaşımıyla bu ihya projesine tepki gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan, Mimar Sinan’ın ‘ustalık eserim’ diye adlandırdığı Selimiye Camisi’ndeki itirazlara konu olan bu müdahale için bir hukuk mücadelesi başladı, konu bir vatandaş tarafından mahkemeye taşındı. Bu girişimin sonucunda Bölge İdare Mahkemesi tarafından bir ay süreyle durdurma kararı verildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki Ortaylı’nın söylediği gibi kültür mirasını sahip çıkmayı “herkes” nasıl öğrenecek? Dünyada eşi benzeri bulunmayan, her biri döneminin bir mimarlık şahaseri olan anıtyapılar geri dönülemez bir biçimde tahrip edildikten sonra mı? Birer dünya mirası olan, eşi benzeri olmayan bu eserlerin harcanmaması nasıl sağlanacak?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada ilginç olan soru şu: Adı açıklanmayan bir “vatandaş” diye geçiyor, mahkemeye başvurup yürütmeyi durdurma kararı aldıran kişi. Koruma alanında bu kadar kurum ve kuruluş varken bunların uygulama aşamasına kadar neden sesleri çıkmıyor, ya da çıkıyormuş gibi olursa da neden hiç bir şey değişmiyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiç şüphesiz önemli bir anıtyapının nasıl korunacağının yalnızca mahkeme kararlarıyla belirlenmesi mümkün değil. Bir dünya mirası olan anıtyapı için müdahalenin, restorasyon projesinin nasıl yapılacağına dair kurallar, yöntemlerin bilinmesinin “neyin doğru, neyin yanlış” olduğunu tartışmaktan daha önce gelmesi gerektiğini düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Koruma kavramı ve deneyimleri entelektüel düşüncenin bir direniş alanı</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde koruma kavramı modern mimarlığın (ve siyasal düşüncenin) sorgulayıcı eylemselliklerinin, hatta denebilir ki kapitalist düzendeki araçsal politikaların basmakalıp uygulamalarına karşı önemli bir direniş alanı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye”de tanık olduğumuz keyfi uygulamalar geçmiş dönemlerden kalan insanlık mirasını, farklı uygarlık eserlerini anlamak, korumak amacıyla ortaya çıkmış olan restorasyon kavramı ve deneyimleri ile çelişiyor. Günümüzdeki “restorasyon” adı altında kamu eliyle yapılan ihya uygulamaları, kültürel miras alanını ele geçirmiş olan bu basmakalıp ihyacılık, geçmişçilik ideolojisi koruma kavramını tersine çevirmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca her dönemlerin eklerinin, ayrı katmanlarının uluslararası koruma normlarına göre de bir değere sahip oldukları kabul ediliyor. Burada anıtyapının sanki tasarlanabilecek bir nesne olarak kabul görmesinde. Oysa yapıyla diyalog kurmak, anlamaya çalışmaktır, asıl koruma deneyimlerini, eylemselliklerini yönlendiren mesele.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün yapılanların kültürel miras değerleriyle ilişki kuran, kavramaya çalışan deneysel bir çaba olan koruma kavramıyla hiçbir ilgisi yok. Bu şekilde “kültürel miras korunuyor” denerek çok değerli eserler yok ediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Restorasyon” adı altında yaşanan felaketlerin her birinde yaşanan tipik sorun korunması gereken kültür varlıklarının iktidar gücüyle karar verme tekelini ele geçirmiş kişiler tarafından şekillendirilecek bir nesne gibi görülmesinde. Koruma adı altında hayali bir geçmiş yaratılmaya çalışılıyor. Burada kamu gücünü, imtiyazlarını, kariyer imkanlarını kullanarak fikir üretimi alanını felç eden bir şiddet var. Sonuçta koruma uygulamalarında kaybedilmiş hayali bir geçmişin arayışı, ya da yaratılması gibi depressif bir durum ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bağımsız kuruluşların, kişilerin katılımı olmadan sorunu çözmek mümkün değil</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilgi üretimi yöneticilerin ellerindeki basmakalıp teknik şartnameler ile sanki tanımlanabilirmiş ve parayla ölçülebilirmiş gibi önce ihale yapılıyor. Sonra yüklenicilere bağımlı olarak kamu imkanlarını, kuruluşların adını, kariyer imkanlarını kullanarak bir takım “uzmanlar” danışmanlık yapıyor. Yüklenici işi alıyor, sonra danışmanlar olarak ona bağımlı ve sorun çıkarmayacak insanlar görev alıyor. Dolayısıyla resmi patronaj ve altında yükleniciden ibaret karar vericiler. Yani ihale yapıldığında henüz müdahalenin nasıl yapılacağına kadar verilmiş değil. Oysa bilgi üretiminin, yani müdahalenin nasıl yapılacağına karar verilmesi bu şekildeki bağımlı ve kapalı uçlu süreçlerle gerçekleşmesi mümkün değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorun restorasyon işlerinin -tıpkı diğer kamu projeleri gibi- resmi kurumlar ile piyasa aktörleri arasındaki ilişkilerle yönetilmesi. Oysa Türkiye’de bu alanda deneyim sahibi, uluslararası koruma örgütleriyle ilişkili bir çok kuruluş bulunuyor. Örneğin koruma alanında kamuya yol gösterebilecek, yöntemler ve ilkeler konusunda uluslararası deneyim sahibi, UNESCO ile birlikte çalışan ICOMOS&nbsp; (Dünya Anıtlar ve Sitler Konseyi) adlı örgütün yerel bir yapılanması var. Avrupa Birliği’nin siyasal organlarının işbirliği yaptığı Europa-Nostra’nın da&nbsp; yerel bir dernek yapılanması bulunuyor.&nbsp; Ayrıca onlarca üniversitede restorasyon eğitimi veriliyor. Peki bu kuruluşlardaki kişiler, kamu gücünü, kariyer imkanlarını kullanan kişiler ne yapıyor? Bu kuruluşlar aracılığıyla kendilerini mi temsil ediyor, yoksa kamusal nitelikli bir ilişkinin kurulması için mi çaba gösteriyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öğrencilik yıllarımdan beri Türkiye’de yaşanan “restorasyon” projeleri felaketini izleyen bir kişi olarak bu karşılaşılan sorunun yalnızca yöneticilerin yanlış kararlarıyla, cehaletiyle falan açıklanabileceğini zannetmiyorum. Ortaya çıkan vakaların, bu süreklilik taşıyan meselenin aynı zamanda mimarlığın entelektüel alanındaki önemli bir soruna işaret ettiğini söyleyebilirim.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 02 Nov 2025 00:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/11/selimiye-camiinde-tarih-icat-etmek-1762018102.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sömürgeleştirici olmayan ilişki biçimlerini öğrenmek</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/somurgelestirici-olmayan-iliski-bicimlerini-ogrenmek-11976</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/somurgelestirici-olmayan-iliski-bicimlerini-ogrenmek-11976</guid>
                <description><![CDATA[Ulaşım, imar, kentsel dönüşüm, kültürel ve doğal mirası koruma, güvenlik… gibi müşterek alanlarla ilgili kavramların ne kadar görünmez ön kabuller içerdiklerinin, nasıl imal edildiklerinin kimi zaman farkında bile olmuyoruz.  Bu kavramlarla yaşam alanlarına müdahaleler  yapılırken,  topluluklar  nesneleştirilmiş,  işaretsizleştirilmiş olabiliyorlar. Bu kavramlar bu el koyma sürecini haklı çıkarmak için kullanılabiliyor. İnsan olanların ve olmayanların yaşam alanlarına yapılan müdahaleler haklılaştırılıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki biliyorsunuzdur, Adalar’da faytonlar kaldırıldıktan sonra toplu taşıma araçları çalıştırılmaya başlandı. Atlarla ilgili tartışmalardan sonra bu sefer de kedilerin, kirpilerin, köpeklerin, salyangozların…&nbsp;yaşam&nbsp;hakları tartışılmaya başlandı. Kimileri “toplu taşıma bir ihtiyaç” diyerek&nbsp;bu uygulamayı savunuyor. Kimileri de ulaşımın tek boyutlu bir konu olmadığını, çok yönlü ele alınması gerektiğini söylüyor.&nbsp;Tıpkı geçmişte faytonların kaldırılması gibi motorlu araçların kullanımı da insan olanların ve olmayanların hakları açısından üzerinde çalışılması gereken bir konu.&nbsp;Bu tartışmalara&nbsp;bir katkı olarak&nbsp;çocukluğumun geçtiği iki semtten&nbsp;örnek vermek&nbsp;istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gözlerimi dünyaya&nbsp;Koşuyolu denen semtte açtım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Koşuyolu denen yer, Haydarpaşa Garı’nın arkasında, geçmişte deniz kıyısına yakın olduğunu tahmin ettiğim İbrahim Ağa denilen ve antik bir yerleşmenin kurulduğu bir semtten uzaktaki tepeye, Bağlarbaşı’na kadar uzanan bir yolun çevresiydi. Bu bölge geçmişte atlı yolculukların yapıldığı, pırıl&nbsp;pırıl&nbsp;suların aktığı, kuşların sesleriyle uyanılan, her köşesi&nbsp;meyva&nbsp;ağaçları, bostanlarla dolu, cennet gibi bir yerdi.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1950’lerden sonra bu semtin&nbsp;ortasından E-5 otoyolu geçmişti.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şehrin bu yakasındaki tarihi patikalar ve yollar otoyolların ve köprülerin olmadığı bir düzene göre, kıyıya dik bir biçimde şekillenmişti. E-5 ise sanki bunları “bir bıçakla keser gibi” enlemesine kesmişti.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">E-5 İstanbulluların yaşamına giren ilk otoyoldu. Kimi yerlerde derin yarıklar açılmış, eski yollar tepelerde uçları kopuk&nbsp;halde&nbsp;kalmıştı. Semtliler bu&nbsp;derin&nbsp;yarıkların kenarlarından yokuşları inerek ya da çıkarak yol seviyesine inip karşıya geçmeye çalışıyorlardı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bölgede&nbsp;yaşayan insanlar&nbsp;kendi&nbsp;alıştıkları düzeni&nbsp;dikine kesen bu otoyolun ne olduğunu anlayamamışlardı. Yerle ilgili alışkanlıkları oluşturan hafızalarına göre karşıya geçmeye çalışırken sıklıkla eziliyor, sıklıkla bu vahşi otoyolun kurbanı oluyorlardı. Çünkü onların yaşam alışkanlıklarında otoyol diye bir kavram yoktu.&nbsp;Başlangıçta ne yaya geçitleri, ne de köprüleri yapılmıştı.&nbsp;Ayrıca&nbsp;bu ilkel (bilmiyorum olmayanı nasıl olur) otoyolda doğal olarak ne bir yaya geçidi, ne bir&nbsp;trafik lambası bulunuyordu. Bunları da o zamanın yöneticilerinin pek önemsediğini zannetmiyorum.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu otoyol yüzünden hunharca telef olan çocuklar, yetişkinler, yaşlılar herhalde ulaşımın katlanılması gereken bir maliyeti olarak görülüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu geçitlerde neredeyse her gün birilerinin ezilmiş olduklarını görüyorduk.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimi zaman da küçücük arkadaşlarımın.&nbsp;Bir keresinde komşumuz olan, birlikte oyun oynadığım yakın bir arkadaşımın kafatası ve beyin parçalarını asfaltın üzerinde gördüm. Koşarak eve doğru gitmeye çalışan oyun arkadaşımın asfaltın üzerindeki izleri, kalıntıları hala zihnimde.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ezilenler yalnızca kurbağalar değildi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlkokula gittiğimde Kalamış’a taşınmıştık. Fenerbahçe, Caddebostan gibi semtlerde yollar asfaltlandığında motorlu araçlar daha fazla sürat yapmaya başladılar. Sonra ara sokaklar da bunlara&nbsp;dahil&nbsp;oldu.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asfalt kaplanınca sokaklar bir anda&nbsp;-kağıt&nbsp;gibi-&nbsp;ezilmiş kurbağalarla doldu. Ölü kurbağalar tıpkı yollara düşen sonbahar yaprakları gibiydi. Kısa bir süre sonra da semtte kurbağa sesleri tamamen kesildi.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak ezilenler yalnızca kurbağalar değildi. Kediler, kirpiler, köpekler&nbsp;de...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlar zannedersem herkes için olağan şeylerdi. Daha hızlı gitmek için yolların asfaltlanması, parke taşlarının örtülmesinden yanaydı, herkes.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatta deniz kenarının&nbsp;doldurulup,&nbsp;asfaltlanmasını isteyenler bile vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa granit parke taşı döşemeler sınırsız ömre sahipti. Sık sık gerçekleşen yol kazıları için en uygun malzemelerdi, geri kazanılabiliyordu.&nbsp;aynı&nbsp;zamanda Araçların sürat yapılmasını engelliyordu. Yağmur sularını geçiriyordu.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ötekilerin yaşam alanlarına el koyma biçimleri&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zamanlar, yani 70’li yıllar olmalı, kulak misafiri olduğum kadarıyla aynı anda, yani bu asfaltlama bu canlıların hayatlarına mal olurken,&nbsp;müteahhitler&nbsp;de kendi aralarında rüşvet havuzu oluşturmak için para topluyorlardı, imar oranlarını artırmak için.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra semtteki Rumların yok olduklarını fark ettim. Sonradan çevremizdeki zenginlerin, seçkinlerin&nbsp;onların mallarına el koyanlar olduklarını, hatta bu amaçla&nbsp;devletin derin güçleriyle işbirliği yapan bir çete oluşturduklarını… Bu el koyma biçimi ile imara açılma işlerinin bağlantılı olduklarını da öğrendim.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anladığım kadarıyla o zaman imar planlarını bakanlık (Bayındırlık Bakanlığı) hazırlıyordu. Belediye ise asfalt, çöp toplama işlerini yapıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra deniz kıyıları dolduruldu ve kıyılarda kuluçka alanı oluşturan canlıların imhasına sıra geldi. Bu sırada kanalizasyonlara da zehirli&nbsp;toksik&nbsp;atıklar, temizlik malzemeleri karışmaya başladı. Denizdeki canlılara ne oluyor, karadakiler nasılsa kimsenin umurunda değildi. Uzun süre direndiğimiz hatırlıyorum, eve deterjan sokmuyorduk. Sabunları rendelemek de benim işimdi.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlkokula başladığımda taşındığımız Kalamış’taki kirpiler ya da kurbağalar da işte bana bunları hatırlatıyordu. Sonra yakınlarımın, tanıdıklarımın da&nbsp;yok olduklarına tanık oldum. Önce anne ve babamın en yakın arkadaşları. Neredeyse bir aile gibiydik. Biz onları evlerinde beklerken karşıya geçerken bir otobüsün altında kalmışlar. Sonra onların çocukları bizimkilere misafirliğe geldiklerinde bu sefer de&nbsp;kendi&nbsp;anne ve babamın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu&nbsp;yüzden&nbsp;ezilmiş hayvanların asfalt üzerindeki görüntülerinin yıllarca anlayamadığım bir his, hiçbir zaman dile getirmediğim bir korku yarattıklarını söyleyebilirim, belleğime kazınan bu görüntülerin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sömürgeleştirici&nbsp;olmayan ilişki biçimlerini öğrenmek</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ulaşım, imar, kentsel dönüşüm, kültürel ve doğal mirası koruma, güvenlik…&nbsp;gibi müşterek alanlarla ilgili kavramların ne kadar görünmez ön kabuller içerdiklerinin, nasıl imal edildiklerinin kimi zaman farkında bile olmuyoruz.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arkalarındaki bagajlar,&nbsp;eylemsellikler,&nbsp;işleyişler&nbsp;çoğu zaman&nbsp;görülmüyor.Görülmemesinin&nbsp;nedeni de bunların çoğu zaman arkalarında gizlenmiş güç alanları, kamu-özel karışımı güç ilişkileri. Gerçekleri gösteriyormuş gibi yaparken şiddeti gizleyebiliyorlar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlar kimilerinin hayatlarını kırılgan hale getirebilen, yaşamlarını alt üst eden, kimilerine güç veren, şiddet üretebilen kavramlar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kavramlarla yaşam alanlarına müdahaleler yapılırken, topluluklar nesneleştirilmiş,&nbsp;işaretsizleştirilmiş&nbsp;olabiliyorlar. Bu kavramlar bu el koyma sürecini haklı çıkarmak için kullanılabiliyor. İnsan olanların ve olmayanların yaşam alanlarına yapılan müdahaleler&nbsp;haklılaştırılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı zamanda müştereklerle ilgili olmalarına karşılık kişilerin hafızalarında farklı yerleri, anlamları olabiliyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa kavramlar&nbsp;bilmeyi koşullandıran,&nbsp;yani&nbsp;istediklerini gösteren, istemediklerini göstermeyen anlamlandırma biçimleri.&nbsp;Bu nedenle bilgi iki yönlü de kullanılabilir: Yaşam alanlarını sömürgeleştirmek için&nbsp;ya da temsil edilmeyenlerin dışarıda kaldıklarını hatırlamak&nbsp;-ve&nbsp;sömürgeleştirici&nbsp;olmayan-&nbsp;şiddetsiz&nbsp;ilişki biçimlerini öğrenmek için.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 25 Oct 2025 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/10/somurgelestirici-olmayan-iliski-bicimlerini-ogrenmek-1761302517.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sessiz kentin estetiği: Mimarlığın politik dili</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sessiz-kentin-estetigi-mimarligin-politik-dili-11951</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sessiz-kentin-estetigi-mimarligin-politik-dili-11951</guid>
                <description><![CDATA[Bir kent, gücün değil, insanın hikâyesini anlatabildiği gün, gerçek anlamda estetik bir bütünlüğe kavuşur. Kent sustuğunda, mimarlık konuşur. Ama bu ses, kime ait olacak? İktidarın mı, yoksa insanın mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kent, her dönemde yalnızca taşla, çelikle, betonla değil; iktidarın diliyle de inşa edilmiştir. Her meydan, her anıt, her cephe çizgisi bir şey söyler. Bazen övünçle, bazen korkuyla, bazen de suskunlukla. Mimarlık, çoğu zaman sessiz bir ideoloji taşır; ama bu sessizlik hiçbir zaman tarafsız değildir. Çünkü mekân, gücün görünmez yüzüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kent planı, bir meydan düzeni, bir hükümet konağı ya da bir anıt, aslında iktidarın kendini anlatma biçimidir. Gücün estetikle sahneye konduğu en kalıcı tiyatrodur şehir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün yaşadığımız şehirlerde bu sessiz dil hâlâ yankılanıyor. Gökdelenler yükselirken, kamu binalarının devasa cephelerinde “otoritenin estetiği” kendini gösteriyor. Mimarinin biçimi, sadece tasarım değil, aynı zamanda bir gösteri aracıdır. Kentin merkezine konumlanan her anıtsal yapı, o dönemin iktidar tahayyülünü simgeler. Bir hükümet binası, yalnızca hizmet alanı değildir; devleti temsil eden bir sahnedir. Bu yüzden, mimarlık hiçbir zaman nötr bir üretim değildir. Her bina, bir ideolojinin taşlaşmış hâlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak kentin dili yalnızca yukarıdan yazılmaz. Halk da bu dilin gizli ortak yazarıdır. Günlük yaşamın ritmi, sokakların ritmini belirler. Planlanmış mekânın içindeki spontane hareket, bazen en büyük estetik karşı çıkıştır. Bir parkta toplanan kalabalık, bir köprüde yürüyen insanlar ya da terk edilmiş bir binayı dönüştüren sanatçılar, mimarlığın politik anlamını dönüştürür. Çünkü mekân, yalnızca iktidarın değil, direnişin de aracıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kent bu anlamda bir sahne değil, bir mücadele alanıdır: kimliklerin, fikirlerin, hatta sessiz kalmayı seçenlerin bile görünmez mücadelesi burada sürer. Betonun altında bir ideoloji, kaldırımlarda bir hafıza vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mimarlığın politik dili en açık biçimiyle, “gücü temsil etme” arzusunda kendini gösterir. Tarih boyunca iktidarlar, estetiği bir ikna aracı olarak kullanmıştır. Roma’daki zafer taklarından Paris’in Haussmann bulvarlarına, Berlin’deki Reichstag’dan İstanbul’un devasa camilerine kadar her dönemin mimarisi kendi siyasal manifestosunu yazmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yapılarda yalnızca biçim değil, anlam da iktidara hizmet eder. Sütunların büyüklüğü, merdivenlerin yüksekliği, boşlukların oranı bile “insana değil, devlete” hitap eden bir kurgudur. Mimarlık burada bir hizmet değil, bir hatırlatma aracıdır: “Gücün kimde olduğunu unutma.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de özellikle son yıllarda mimarlık, yalnızca estetik bir uğraş değil, doğrudan bir güç gösterisine dönüşmüş durumda. Kamusal alanların yeniden düzenlenmesi, geçmişin sembollerine yapılan göndermeler, yeni yapılarla tarihin yeniden yazılma çabası… Tüm bunlar, mimari biçimin politik içerikle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir cami, bir köprü, bir stadyum veya bir meydan artık yalnızca işlevsel yapılar değil; iktidarın kendini gösterdiği, meşruiyetini mekânsal biçimde yeniden ürettiği alanlar hâline geliyor. Estetik tercih, politik tercihin uzantısı halini alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni yapılarda bile geçmişin taklit edilmesi, geleceğe değil nostaljiye yatırım yapıldığının göstergesi. Oysa geçmişe öykünmek, zamanla yüzleşmek değil; onu dondurmak anlamına gelir. Kent, böylece yaşayan bir organizma olmaktan çıkar, bir ideolojik dekor hâline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama her kentte bir sessizlik alanı da vardır. Bu sessizlik, baskının değil; anlamın sesidir. Bazen bir duvarın sade çizgisi, bir avlunun dinginliği ya da ışığın taş üzerindeki yansıması, politik gürültüye karşı en zarif muhalefet biçimidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü mimarlık, gerçekten insana dokunduğunda gücü temsil etmez, gücü sorgular. Estetik, bir süsleme aracı değil, etik bir duruştur. Ve bu duruş, sadece bir bina biçiminde değil, o binanın ruhunda saklıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de bu yüzden kentler, yalnızca üzerinde yaşadığımız yerler değil; kim olduğumuzu unuttuğumuz veya yeniden hatırladığımız alanlardır. Her köşe, her meydan, her duvar bir hafıza taşır. Mimarlığın politik dili, bu hafızayı ya susturur ya da görünür kılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir toplumun özgürlük kapasitesi, yalnızca konuşma hakkıyla değil; kamusal alanı nasıl kullandığıyla da ölçülür. Eğer meydanlar yalnızca törenler için, parklar yalnızca vitrin için, binalar yalnızca gösteri için varsa&nbsp;orada kent değil, dekor vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat yine de umut var: Kentin estetiği, halkın estetiğine dönüşebilir. Bir sanatçının müdahalesi, bir öğrencinin duvar yazısı, bir mimarın sessiz tercihi bile bu dili dönüştürebilir. Çünkü mimarlık, sadece inşa etmek değil; yeniden anlamlandırmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kent, gücün değil, insanın hikâyesini anlatabildiği gün, gerçek anlamda estetik bir bütünlüğe kavuşur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kent sustuğunda, mimarlık konuşur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu ses, kime ait olacak?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın mı, yoksa insanın mı?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Oct 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/10/sessiz-kentin-estetigi-mimarligin-politik-dili-1760945080.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kent Makinesi</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kent-makinesi-11930</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kent-makinesi-11930</guid>
                <description><![CDATA[Şehir, doğru ayarlandığında hem okunaklı hem de esnek olabilir. Yanlış kullanıldığında ise soğuk bir şablona, eşitsizlikleri büyüten bir mekân makinesine dönüşür. Kentin büyüsünü yitirmeden akıllı bir makine olabilmesi, bu dengenin iyi kurulmasına bağlıdır: Tıpkı insanlar gibi; doğru ayarı bulduğunda yaşamı taşıyan, canlılığı barındıran bir varlık gibi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıllar önce Ankara ziyaretlerimden birinde bir kavşakta dev bir saat görmüştüm. <strong>Memur kenti olarak bilinen, nüfusun büyük kısmının sabit çalışma saatlerine bağlı olduğu bir şehirde işlek bir kavşağa dev bir saat yerleştirmenin pek çok anlamı olabilirdi. </strong>Ankara’da en beklenmedik yerlerde, mesela boş bir arsanın sınırını çevreleyen kaldırımın üzerinde keçi heykelleri görmek de şaşırtıcı değildi. Sonradan bu kavşakta gördüğüme benzer şehrin farklı noktalarına konumlandırılmış başka saatler de olduğunu öğrenecektim. Hatta bu saatlerin bir turizm projesi fikri olduğunu, bu yazıyı hazırlarken hatırladım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saat kuleleri 13. yüzyılda özellikle kiliseler ve kent meydanlarında kullanılmaya başlandı. 16. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı topraklarına da yayıldı. Yeniçağ’ın başlamasıyla birlikte yalnızca zamanı göstermek için değil, aynı zamanda teknolojik ilerlemenin ve kent düzeninin bir işareti olarak da önem kazandı (King, 2004; Rogers, 2020). İnsanların işe gidiş gelişleri, trafik yoğunluğu ve toplu taşımanın ritmi bu saatin mekanizmasındaki çarklara benzetilebilir. Tıpkı bir mekanik saatin çarklarının uyumlu hareketi gibi, makine şehir de öngörülebilir kurallar ve tekrarlarla işler. Saat, yalnızca zamana değil, kentin düzenine, ritmine ve mekanik işleyişine de işaret eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><u><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kentlerin-baslangici-ve-saramagonun-kisir-dongusu-11786" style="color:blue; text-decoration:underline"><span style="color:#2980b9">Bir önceki yazımda</span></a></u>, kentlerin doğuşuna dair iki temel yaklaşımı hatırlatmıştım: İlki, tarımın ürettiği fazlalığın pazarı ve iş bölümünü mümkün kılması; ikincisi ise tanrılardan ilham alan kutsal mekânların merkezinde şekillenen kozmik kent anlayışıydı. Bugüne biraz daha yaklaşalım: Sanayi Devrimi’yle birlikte, kent artık evrenin bir yansıması değil, işleyen bir makine olarak düşünülmeye başlandı. Bu model, Julian Beinart’ın MIT’deki derslerinde belirttiği gibi, büyülü bir kozmos fikrinden serinkanlı bir düzen ve işleyiş mantığına geçişi simgeler (Beinart, 2013). Makine modelinde, şehir artık kutsal bir bütünün simgesi değildir; parçaları değiştirilebilir, eklemlenebilir, sökülüp takılabilir bir işlevsel sistemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makine-şehir en basit haliyle öngörülebilir kurallarla işleyen, modüler, hızlı kurulabilir ve eşitlikçi dağıtımı mümkün kılan bir kentsel düzen olarak ele alınır. Burada bütün yerine parçaların sürekliliği ve değiştirilebilirliği esastır. En tipik ifadesi ızgara şemasıdır. Beinart’ın da vurguladığı gibi, az sayıda kural ile çok farklı bağlamlarda okunaklı bir şehir dili üretir; avantajı az ölçüm ve düşük maliyetle hızlı kurulum sağlamasıdır (Beinart, 2013). Parselleme yoluyla mülk, altyapı ve hizmet dağıtımını basitleştirir, başlangıçta eşitlikçi bir ideal sunar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu modelin erken örneklerinde, Mısır’da işçilerin konutları, Helenistik koloni kentleri ve Roma kamp-kentleri öne çıkar (Kostof, 1991). Grid sistemler dönemsel olarak ticari ve askeri düzenin ifadesi olarak okunabilir (Owens, 1991). Hardoy bu modelin, Yeni Dünya’da makine modelini kolonizasyon aygıtına dönüştürdüğünü öner sürer (Hardoy, 1973). Manhattan’ın 1811 Planı, “en ucuz ve en okunaklı” düzeni hedefledi ve bugün hâlâ bir “büyük makine” olarak işliyor (Reps, 1965).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde şehir-makine farklı katmanlarda yaşamaya devam ediyor. Parsel ve imar sistemleri, ulaşım ve enerji altyapıları ve parametrik planlama araçları bu modelin güncel uzantıları. Lineer kent vizyonları –örneğin transit koridorları ya da lojistik hatları– makine fikrinin modern türevleri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makine modelinin faydaları oldukça belirgindir: hız ve ölçeklenebilirlik sağlar, okunaklıdır, başlangıçta eşitlikçi dağılım vadeder ve parçaların dönüşümüne izin verir. Ancak monotonluk ve kimlik erozyonu yaratabilir, eşitsizliği hızlandırabilir, ekolojik ve topografik koşulları görmezden gelebilir. Kolonyal bağlamlarda olduğu gibi siyasal araçsallaşmaya da açık bir yapıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lewis Mumford grid planını modern ticaretin standardizasyonuyla ilişkilendirir (Mumford, 1961). Richard Sennett, ızgaranın kenti bir “satranç tahtasına” indirgediğini savunur (Sennett, 1990). Buna karşı çıkanlar ise Manhattan örneğinde olduğu gibi ızgaranın yaratıcılığı tetikleyebildiğini, farklı ölçeklerde çeşitlilik ve yoğunluk üretme kapasitesine sahip olduğunu öne sürer.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şehir, doğru ayarlandığında hem okunaklı hem de esnek olabilir. Yanlış kullanıldığında ise soğuk bir şablona, eşitsizlikleri büyüten bir mekân makinesine dönüşür. Kentin büyüsünü yitirmeden akıllı bir makine olabilmesi, bu dengenin iyi kurulmasına bağlıdır: Tıpkı insanlar gibi; doğru ayarı bulduğunda yaşamı taşıyan, canlılığı barındıran bir varlık gibi.</span></span><br />
&nbsp;</p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaynakça</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beinart, J. (2013). <em>Normative Theory II: The City as Machine</em> [Lecture notes]. MIT OpenCourseWare. https://ocw.mit.edu/courses/4-241j-theory-of-city-form-spring-2013/pages/lecture-notes/lec-3-normative-theory-ii-the-city-as-machine/<br />
Hardoy, J. E. (1973). <em>Urban planning in Latin America: Colonial heritage and modern challenges</em>. Greenwood Press.<br />
Kostof, S. (1991). <em>The City Shaped: Urban Patterns and Meanings Through History</em>. Thames &amp; Hudson.<br />
Mumford, L. (1961). <em>The City in History: Its Origins, Its Transformations, and Its Prospects</em>. Harcourt, Brace &amp; World.<br />
Owens, P. (1991). <em>Literary &amp; Historical Essays on the City</em>. Routledge.<br />
Reps, J. W. (1965). <em>The Making of Urban America: A History of City Planning in the United States</em>. Princeton University Press.<br />
Rogers, J. (2020). Why do old towns have clock towers? <em>History Facts</em>. Retrieved from https://historyfacts.com/world-history/article/why-do-old-towns-have-clock-towers/<br />
King, A. D. (2004). <em>The clock tower and the city: Timekeeping and urban life in Europe</em>. Routledge.<br />
Sennett, R. (1990). <em>The Conscience of the Eye: The Design and Social Life of Cities</em>. Knopf.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Oct 2025 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/10/kent-makinesi-1760684931.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kültürel miras, belediyeler ve Otonom Yönetim</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kulturel-miras-belediyeler-ve-otonom-yonetim-11922</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kulturel-miras-belediyeler-ve-otonom-yonetim-11922</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa Konseyi’nin Yerel Yönetimler Özerklik Şartı kapsayıcılığındaki “yerindenlik” ilkesini ele aldığımız sorunlarda nasıl somutlaştırabiliriz?  Yerindenlik İlkesinin temel vurgusu, yerel düzeyde karar alma veya başka bir deyişle kamu işlerinin mümkün olan en yakın düzeyde, yani vatandaşlara en yakın olan yerel makamlar tarafından yürütülmesini öngörür. Bu su krizi için de, kültürel mirasın korunması için de geçerdir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye Coğrafyası, ‘Kültürel Miras’ açısından dünya karşılaştırmasını düşündüğümüzde &nbsp; müthiş bir zenginliğe sahip. Bu mirasa yeterince sahip çıkıyor, koruyor ve gelecek kuşaklara aktarımı için gerektiği gibi çaba gösteriyor muyuz? Kültürel miras, uzmanlık eğitimleri dışında eğitim sistemimizin bir parçası mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merkezi idarenin Kültürel Miras koruma çabaları yerel yönetimleri de kapsayan bir entegrasyon içinde mi? Daha da önemli soru, bu kültürel miras belediyelerimiz tarafından sahiplenilmeye açık mı?&nbsp; Soruları çoğaltabiliriz. Merkez -Yerel yetki paylaşımında, merkezin yerel üzerindeki ağır vesayetinin bir alanı da kültürel miras.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu bu alanda geniş bir düzenleme yapmış olsa da, 2872 Sayılı Çevre Kanunu “Jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli, yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan değerlerdir.” dese de uygulamada kültürel varlığın yer aldığı yerelin kendisi, daha doğrusu Yerel Yönetimler yok sayılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Taşınmaz Kültür Varlıkları, Taşınır Tabiat Varlığı, Doğal Varlıklar, Korunması Gerekli Taşınır/Taşınmaz&nbsp; Kültür ve Tabiat Varlığı, Anıt Eser, Sit Alanı, Kültürel Peyzaj, Kültür Rotası, Endüstri Mirası, Sualtı Kültür Mirası, Kırsal Sit, Mimari Miras, Geleneksel Mimari Miras, Modern Mimari Miras, Arkeolojik Miras, Somut Olmayan Kültürel Miras, Güzel Sanat Eserleri vb. başlıkları şemsiye tanım olarak kapsayan Kültürel Miras tamlaması akademik, kültürel, yasal olarak tanımlama olarak neredeyse bir eksiklik taşımasa da uygulamanın kendisi merkezin vesayeti altında. Daha da vahimi:</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ülkemizde son dönemde yaşanan hızlı ve çarpık kentleşme, ekonomik canlanma ve globalleşme süreçleri sonucunda meydana gelen ranttan pay alma istekleri, tarihi-kültürel varlıkları koruma konusunda bilinçsizlik, koruma isteksizliği ve fon yetersizliği (abç) sebebiyle tarihi-kültürel ve anıtsal değer taşıyan varlıklarımız yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Merkezi İdarenin nasıl bir düzenlemesi var?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. Kültür ve Turizm Bakanlığı – Ana Yetkili Kurum olarak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü:</strong> Taşınır ve taşınmaz kültür varlıklarının korunması, müzelerin yönetimi, restorasyon ve konservasyon faaliyetleri bu müdürlük tarafından yürütülür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Koruma Yüksek Kurulu:</strong> Koruma ilkelerini belirler, bölge kurulları arasında koordinasyonu sağlar, itirazları değerlendirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Koruma Bölge Kurulları:</strong> Sit alanları, anıt eserler, kültürel peyzaj gibi varlıkların tescil, koruma ve müdahale kararlarını alır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle doğal varlıklar, jeolojik miras, çevresel sit alanları gibi unsurlar 2872 Sayılı Çevre Kanunu kapsamında bu bakanlığın denetimindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak uygulamada bu varlıkların kültürel boyutu göz ardı edilmekte, yerel yönetimlerin katkısı sınırlı kalmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3. TBMM ve Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kültürel mirasla ilgili temel yasal çerçeve TBMM tarafından çıkarılan 2863 Sayılı Kanun ile belirlenmiştir. 2018 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün görevleri yeniden düzenlenmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tabloda Yerel Yönetimlerin en önemli aktörü olan Belediyeler yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merkezi idare –Yerel yetki paylaşımında yeni bir Kültürel Miras Envanter ve Uygulama Çerçevesi çizilmeli. Merkezi İdare bu envanterin oluşturulmasında planlayıcı ve düzenleyici bir rol üstlenirken uygulama yetkisi belediyeler ve yereldeki üniversitelerde olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kültürel mirasın ulusal çapta dijital envanteri, örneğin Kültür Bakanlığı ( turizm popülizmi &nbsp; olmaksızın )&nbsp; koordinasyonunda oluşturulmalı; fakat bu envanterin güncellenmesi, sahip çıkılması, uygulama projelerinin geliştirilmesi, yerel düzeyde üniversiteler ve belediyelerle ortak yönetiminde olabilmeli. Halihazırda Büyükşehir, İl Özel İdareleri&nbsp; ve&nbsp; ilçe belediyelerinde kurulu “Koruma, Uygulama ve Denetim Büroları, Proje Büroları ( KUDEB ) ile önemli bir adım atılmış olmasına rağmen bu birimlerde yalnızca uzman kadroların çalışmalarını görmekteyiz. Oysaki bu birimlerin Üniversite ve Sivil Toplum katılımı ile daha bağımsız ve yetkin çalışabilmesi mümkün. Kaldı ki bu konuyu düzenleyen yönetmelikte KUDEB için:</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“İlçe belediyeleri ile diğer belediyeler Kültür ve Turizm Bakanlığına başvurarak talepte bulunurlar. Bakanlıkça, ilçedeki kültür varlıklarının yoğunluğu göz önüne alınarak belediyenin talebi değerlendirilir, uygun bulunursa izin verilir.” </em>denilerek merkezi vesayet zincirine bir halka daha eklenmiştir.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3 Ekim 2025 tarihli AGOS gazetesi haberinde, Alanya Syedra Antik Kentinde kazı çalışmalarını yürüten Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi’nin Vaftiz Mağarası’nda İsa Mesih, Meryem Ana ve Aziz Pavlus figürlerininin bulunduğundan bahsediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sizce bu buluntu envantere ne zaman girer?&nbsp; Oysa ki Belediye-Üniversite işbirliği olabilirse her il ve ilçe için “Kültürel Miras Haritası” çıkarılarak, somut ve somut olmayan miras unsurlarını yereldeki uygulama projeleri ve kamu-sivil toplum iş birliği ile katılımcı biçimde koordine etmek mümkün olabilir. Nasıl?</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerelde üniversite ve belediye ortaklığı ile hazırlanacak bir Kültürel Miras Strateji Belgesi adımlarının nasıl olması gerektiğini aşağıda&nbsp; adım adım işlemeye çalışacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. Yetki Dağılımı ve Yerel Sahiplenme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Üniversiteler ile Büyükşehir, İl ve İlçe Belediyeleri kendi sınırları içindeki kültürel miras unsurlarının korunması, restorasyonu ve tanıtımı konusunda tam yetkili kılınır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bu yetki, merkezi idareyle planlama düzeyinde koordineli ama yerel önceliklere göre biçimlenen, yetkinin yerelde olduğu&nbsp; bir çerçevede tanımlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Belediyeler, miras alanlarında yapılacak her türlü müdahalede karar alma ve uygulama sorumluluğuna sahiptir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bergama (Pergomon) örneğinden gidersek; Bergama Sunağı’nın ( MÖ 180-160 ) Berlin’de bulunma öyküsünü bir tarafa bırakarak, Pergomon’daki günlük yaşamı anlatan, Yadegar Asisi’nin müthiş çalışması 360 derece Pergomon Panorama’nın&nbsp; yerinde, yani Bergama’da&nbsp; değil de Berlin’de 2011-12 de gerçekleştirilmesini de aynı sorunsalın içerisinde düşünebiliriz. Tek başına bu daimi serginin bile, Merkezi İdare’nin kolaylaştırıcılığı, Yadeger Azizi, Bergama Belediyesi ve Kazı Heyeti işbirliği ile Bergama’da gerçekleştirilebilir olması, kültürel mirasın korunması, kavranması ve sürdürülebilir olmasının teminatlarından biri olabilirdi. Bu kaçırılmış veya tekrarlanabilir&nbsp; bir fırsat olmaktan öte kültürel miras olanakları ve sürdürülebilirliğine ilişkin bir bakış açısı da sunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devamla,&nbsp;ülkemizde halen devam eden Arkeolojik Kazı ve Canlandırma Sergileri ( örnek Bergama Panorama Sergisi –Berlin ),</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Müze Mağazası (Örnekler: Kuşadası Davutlarda bulunan Oleatrium Zeytin ve Zeytinyağı Tarihi Sergi Alanı ve Urla’da bulunan Köstem Zeytinyağı Müzesi),</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kent Merkezli Koruma ve Uygulama Projeleri (Örnekler: Sütlüce Mezbahası Kongre ve Kültür Etkinlikleri Merkezi&nbsp; ve&nbsp; Feshane Rehabilitasyon ve Yeni Kullanım Projesi),</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kent Müzesi (Örnekler: Beypazarı Kent Tarihi Müzesi, Bolvadin Kent Müzesi, Bornova Kent Arşivi ve Müzesi, Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi, Çorum Kent Arşivi, Darende Kent Müzesi),</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaşayan Kültürel Müze (Örnekler: Sivas Sanayi Mektebi Müzesi , Beypazarı Yaşayan Müze),</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kültürel Rota (Örnekler: Frig Yolu, Hitit Yolu, ikya Yolu, Mimar Sinan Gezi Yolları, Troya Kültür Rotası),</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mutfak Lezzetleri Festival ve Müzesi (Örnekler: Uluslararası Adana Lezzet Festivali, Bursa Gastronomi Festivali,&nbsp; GastroRize Festivali).</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda verdiğimiz tüm örneklerin ortak bileşkesi, bu kültürel miras örneklerinin yerele ait ve yerinden yapılabilirliği olması; şüphesiz merkezin vesayeti olmaksızın planlama kolaylaştırıcılığı ile…</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2. Üniversite -Belediye İşbirliği Mekanizması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Arkeolojik kazılar, restorasyon projeleri ve kültürel miras araştırmaları üniversitelerle ortak yürütülür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Belediyeler, üniversitelerle “Kültürel Miras Araştırma ve Uygulama Merkezleri” kurar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bu merkezler, bilimsel bilgi üretimi ile yerel uygulamaları birleştirir; aynı zamanda genç araştırmacılara sahada deneyim imkânı sunar</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3. Eğitim Yoluyla Toplumsal Katılım</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* İlkokul ve ortaokul müfredatına “Yerel Kültürel Miras” temalı dersler entegre edilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Belediyeler, okullarla iş birliği içinde miras alanlarına geziler, atölyeler ve gönüllülük programları düzenler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bu sayede çocuklar erken yaşta miras bilinci kazanır, yerel aidiyet güçlenir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>4. Finansman: Kültürel Miras Vergisi ve Havuz Sistemi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Önce tekraren bir not: Bilindiği üzere, dünya ülkelerinde city-tax de denilen bizdeki adıyla Konaklama&nbsp; Vergisi, turistten alınarak belediyeler yerine Hazine’ye gidiyor. Oysa ki turizme hizmetin esas yükünü çeken Belediyeler. Alınan verginin dünya örneklerinde olduğu gibi ağrılıkla gitmesi gereken yer de Belediyeler. Diğer yanda. Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı (TGA) kurulduktan sonra işletmelerden alınan CİRO PAYI var ki bu da örtük bir vergilendirme ve TGA havuzunda toplanan para BAKANLIK tarafından tanıtım amaçlı tasarruf ediliyor ve bu harcamada da&nbsp; yerel, kültürel miras çok az. Burada da Yerel Yönetimlerin payı olması kaçınılmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Devamla, Türkiye açısından&nbsp; bütünleşik bir Kültürel Miras Koruma, kollama ve sürdürülebilir bir sistem için radikal bir değişiklikle, mevcut kurumlar ve gelir vergisi&nbsp; sistemine ek olarak, % 5&nbsp; oranında “Kültürel Miras Vergisi” alınmasını tartışmalıyız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bu vergi, merkezi bir “Kültürel Miras Havuzu”nda toplanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Havuzdaki kaynaklar, Merkez ve Yerel tarafından oluşacak ortak komisyonca yerel yönetimlerin projelerine adil, şeffaf ve ihtiyaç öncelikli kriterlerle dağıtılır ve başkaca bir amaç için kullanımının önüne geçilecek denetim mekanizması kurulur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Belediye ve Üniversite ortaklığı bu fonla kazı, restorasyon, dijital arşivleme, eğitim ve tanıtım faaliyetlerini yürütür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Halihazırda, belediyelerin görev alanlarında kalan kültür varlıklarının korunması ve değerlendirilmesi amacıyla kullanılmak üzere 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’nun 8. ve 18.&nbsp; maddeleri uyarınca mükellef hakkında tahakkuk eden emlak vergisinin %10'u nispetinde "Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Katkı Payı" alınmakta. Olumlu uygulamalarının da görüldüğü bu düzenlemenin toplam bütçesinin kültürel mirasın yukarıda çizdiğimiz çerçevesinin sürdürülebilirliğinde son derece yetersiz kaldığını&nbsp; ve uygulamada fonun dağıtımında belediyelere eşit davranılmadığını,&nbsp; hatta sorumluluk alanlarının da neredeyse yok sayıldığın gözlemlemekteyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Ören yerlerinin girişlerinden alınan bilet ücretlerinden önceki yıllarda %40 oranında belediyelere pay verilirken bu pay yüzde beşlere kadar düştü ve en son düzenlemeyle de ören yeri girişleri özelleştirildi. Üstelik buralardaki hediyelik eşya satışları da yine DÖSİM ve BİLİMTUR’un tekelinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>5. Denetim ve Katılımcı İzleme: Katılımcı Kent Kurulu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“ALAN YÖNETİMİ”ni düzenleyen yönetmelik gereği&nbsp; Alan Başkanı Bakanlık tarafından atanıyor. Öncesinde yerel yönetimin inisiyatifinde olan bu yetki Diyarbakır Suriçi’nin UNESCO DM listesini alınması ile birlikte Bakanlığa alındı.( Md. 14 )&nbsp; Oysaki her kentte Belediyenin de içinde bulunduğu ve &nbsp; ilgili STK’lar, meslek odaları, ticaret odaları, üniversiteler ve yurttaş temsilcilerinden oluşan “Kent Kültürel Miras Komisyonu” kurulmasıyla Alan Başkanı dahil yetki ve iradenin bu komisyonda olabilmesi yerindeliğin gereğidir. Bu komisyonun aktif yurttaş girişim veya inisiyatiflerine açık olması, vatandaş katılım ve denetiminin gerçekleştirilmesi Kültürel Miras’a sahip çıkılmasında ortak iradeyi egemen kılacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bu komisyon, belediyelerin kültürel miras harcamalarını denetler, raporlar ve kamuoyuna açıklar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Aynı zamanda proje önerileri sunar, önceliklendirme süreçlerine katılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>6. Otonom Yapının Kurumsallaşması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir önceki <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/su-krizi-belediyeler-ve-otonom-cozum-11782"><span style="color:#2980b9">“Su Krizi, Belediyeler ve Otonom Çözüm”</span></a> yazımda da yerindenlik ilkesine vurgu ile yerelin, belediyelerin su sorununun çözümünde nasıl aktör olabileceğine&nbsp;değinmiştim. Benzer yaklaşım ve otonom önerilerimi burada da sürdürmek isterim. Avrupa Konseyi’nin Yerel Yönetimler Özerklik Şartı kapsayıcılığındaki “yerindenlik” ilkesini ele aldığımız sorunlarda nasıl somutlaştırabiliriz?&nbsp; Yerindenlik İlkesinin temel vurgusu, yerel düzeyde karar alma veya başka bir deyişle kamu işlerinin mümkün olan en yakın düzeyde, yani vatandaşlara en yakın olan yerel makamlar tarafından yürütülmesini öngörür. Bu, kararların merkezi otoriteden değil, yerel ihtiyaçlara göre yerel yönetimlerce alınmasını teşvik eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Yukarıdaki tüm bileşenler, “Yerel Kültürel Miras Katılım&nbsp; Sistemi” adı altında kurumsallaştırılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bu sistem, yerel yönetimlerin bünyesinde özel bir birim olarak yapılandırılır; teknik kadro, akademik danışma kurulu ve toplumsal katılım mekanizmaları içerir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Ulusal düzeyde ise “Kültürel Miras Yüksek Kurulu” bu sistemin koordinasyonunu ve standartlarını belirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu model, yerel yönetimlerin kültürel mirasın korunmasında daha etkin, katılımcı ve sürdürülebilir bir rol üstlenmesini hedefleyen kapsamlı bir strateji belgesine dönüştürülebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de, Türkiye'deki belediyelerin mali ve teknik kapasiteleri arasındaki büyük farklılıklar nedeniyle, bu model önerisinde bazı eksik noktalar ortaya çıkabilir. “Altyapı, teknik personel ve arkeolog/konservatörlere erişim" gibi konular, özellikle küçük belediyeler için önemli bir engel oluşturacaktır. Bu noktada, belediye kapasitelerinin ayrıca bir değerlendirmeye alınması, sağlanan kaynakların adil ve oransal eşitlikte&nbsp; dağılması açısından yerinde&nbsp; olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önümüzdeki süreçte hazırlanacak YEREL YÖNETİMLER REFORM PAKETİ açısından yukarıda yazılanların tartışma başlangıcı olması umudu ile…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Oct 2025 00:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/10/kulturel-miras-belediyeler-ve-otonom-yonetim-1760540473.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sahi ne oldu şu bizim İDO’nun deniz otobüsleri?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sahi-ne-oldu-su-bizim-idonun-deniz-otobusleri-11892</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sahi-ne-oldu-su-bizim-idonun-deniz-otobusleri-11892</guid>
                <description><![CDATA[Deniz ulaşımında ürün ve hizmet geliştirme, fiyatlandırma, tarifelendirme, güvenlik, teknik standartlardaki koşullar açısından kriz yaşanmakta. İskele mekanları, araç tasarımları ve ürün seçimleri kararlarına kadar bir yönetimsellik sorunu olduğu görülmekte ve plansız-projesiz uygulamalar yapılmakta.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalar’la ilgili İDO deniz otobüsleri seferlerinin kaldırılma gerekçesi olarak Kabataş’taki 10 senedir bir türlü tamamlanamayan&nbsp;transfer merkezi düzenlemesi gösterilmişti.&nbsp;Şimdi bu düzenleme tamamlandığına ve gerekçe ortadan kalktığına göre seferler yeniden başlatılacak mı?&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’un&nbsp;İDO deniz otobüslerinin Ege’deki Yunan adalarına sefer yaptıkları&nbsp;ve orada çalıştırıldıkları görülüyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle düşünenler olabilir: “İDO’nun&nbsp;deniz otobüslerini zaten sevmiyorduk, iyi ki yok oldular.”&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demek ki İstanbullular tercihlerini&nbsp;deniz otobüsleri ile&nbsp;aynı fiyata iki üç misli daha fazla yolculuk zamanı gerektiren, gürültülü, kötü tasarımlı, konforsuz, deniz taşımacılığı standartlarına&nbsp;uymayan ve&nbsp;azmanlaşan&nbsp;motorlardan yana kullandılar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Acaba sahiden&nbsp;öyle mi?&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vapurları seviyorduk. Vapurlar sanki İstanbullulara geçmişten kalan bir miras, bir&nbsp;armağandı. Yüzlerce yıllık muazzam bir altyapıya sahip, dünyada eşi benzeri bulunmayan&nbsp;bir&nbsp;metropoliten ulaşım&nbsp;sistemiydi. İskeleleri şehrin en güzel yapılarıydı.&nbsp;İDO’nun&nbsp;deniz otobüslerini, iskelelerini&nbsp;pek sevemedik.&nbsp;Peki&nbsp;onlar yerine&nbsp;aynı&nbsp;mesafelerde, gene&nbsp;aynı&nbsp;ücrete şehirlileri&nbsp;kötü koşullarda&nbsp;taşıyan motorları, onların&nbsp;derme çatma iskelelerini, yolculuk koşullarını, yönetilme&nbsp;biçimlerini&nbsp;daha&nbsp;çok mu sevdik?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne dersiniz?&nbsp;Hiç zannetmiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne olduğunu&nbsp;size söyleyeyim:&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İDO deniz otobüsleri hatalı bir özelleştirme uygulamasına kurban edildiler.&nbsp;Bu meselenin üstü bir siyasal bir nedenle örtüldü. Ne özelleştirme aşamasında, ne işletmenin aldığı kararlarda kimse İstanbullulara&nbsp;bu&nbsp;gerçeği söylemedi.&nbsp;Şehir yönetimi bu skandalı örtbas etti.&nbsp;Kamusal alanda söz söyleme hakkı ve gücü olan kişiler, kamu ulaşım politikaları üzerinde çalışan STK’lar, uzmanlar seslerini çıkarmadılar. Bir de onların&nbsp;arkasına gene özel çıkarlar gizlenince&nbsp;başlarına ne geldiğini anlayamadan&nbsp;İstanbullular&nbsp;bir gün bir baktılar ki deniz otobüsleri “buhar” olmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hizmet özelleştirilebilir, peki ama kamusal nitelikli kararlar?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İDO özelleştirilirken yönetimin yapacağı iş kamu hizmetinin yönetimini, kamusal nitelikli kararları tümüyle devretmek değil, yalnızca hizmet alımı için ihale açmaktı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasalara göre işletme, hizmet alımı özelleştirilebilir, ama&nbsp;kamusal nitelik taşıyan&nbsp;idari kararlar, planlama, projelendirme&nbsp;işleri&nbsp;özelleştirilemez. İşletmelerin kar veya zarar etmesi&nbsp;ayrı, kamu hizmeti ayrı bir konudur. Hukuk sistemi olan bir yerlerde müştereklerle ilgili&nbsp;kamusal nitelikli&nbsp;kararlar piyasa aktörleri tarafından alınamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altını bir kere daha&nbsp;çizelim: Hizmet alımı&nbsp;istenirse özelleştirilebilir. Ama kamusal nitelik taşıyan yönetim ve idari tasarruflar özelleştirilemez.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu önemli meseleyi örnekler üzerinden de düşünebiliriz: Boğaziçi’ndeki köprüleri sevmeyebilirsiniz. İstemiyorsanız, kullanmayabilirsiniz. Ama bu köprülerdeki diyelim işletmecinin “ben yeterince kar etmiyorum, bu köprüleri söküp daha karlı olan bir başka yere taşıyacağım” demesi durumunda ne yaparsınız?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Boğaziçi’ne bu köprüler hiç yakışmıyordu. Hatta meslek odaları, uzmanlar, bilim insanları&nbsp;yapılmalarına&nbsp;zaten geçmişte&nbsp;karşı çıkmışlardı. Oh olsun, iyi ki kaldırıldılar” diyebilirmisiniz?&nbsp;Üzülmek veya sevinmek hakkınız elbette. Ama bu durumda&nbsp;“yahu ne oluyor, bu karar nasıl alındı, köprüleri kim kaldırıp götürdü” diye sormaz mısınız?&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şirketin hiçbir gerekçesi bir kamusal nitelikli kararlardan, tasarruflardan&nbsp;üstün&nbsp;olamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte “hukukun üstünlüğü” kavramı&nbsp;da&nbsp;tam da burada karşımızda beliriyor.&nbsp;Demokratik hukuk düzenlerinde temsil edilenlerin haklarıyla ilgili olarak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Köprüleri sökecek, başka bir yere taşıyacak&nbsp;ya da kapatacak olan ancak kamu&nbsp;olabilir.&nbsp;Özel&nbsp;kuruluşlar hangi alanlarda olurlarsa olsunlar, kamusal varlıkların&nbsp;nasıl olacaklarına, ya da olup-olmayacaklarına&nbsp;karar veremezler. Eğer verirlerse kamu&nbsp;hizmelerini&nbsp;engellemek, hatta anayasayı ilga etmek gibi büyük&nbsp;suç işlemiş olurlar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamu sisteminin kalıntıları hala gözümüzün önünde duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vapurlar, Sanayi Devrimi&nbsp;sonrası&nbsp;sur içi şehri, tarihi merkezi&nbsp;banliyölerine&nbsp;bağlayarakmetropoliten bir havzaya dönüştüren muazzam bir sistemdi. İstanbul’u&nbsp;topografiközelliklerine göre&nbsp;geliştirilmiş,&nbsp;dünyanın en konforlu şehirlerinden birine dönüştürmüşmetropoliten&nbsp;ulaşım&nbsp;sisteminin&nbsp;araçlarıydı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anadolu yakasında yerleşim artınca mecburen 2. Dünya Savaşı’nda Amerikan ordusunun hurdaya çıkardığı ahşap teknelerden bozma motorlar (motorboats) devreye girdi. Sonra onlar büyüdüler, çoğaldılar ve günümüzde&nbsp;vapurlardan daha fazla yolcu taşır hale geldiler.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">80’li yıllardan sonra bir şeylerin&nbsp;değişmeye başladığını hissedildi. Vapurların tasarımı artıkeskisi gibi değildi, bozulmaya başladılar.&nbsp;Ama asıl sorun yerel yönetimlere devredilince ortaya çıktı.&nbsp;Önce içlerinden buharlı olanlar hurdaya atıldılar. Oysa bu kaliteli vapurlar güncellenip, kullanılabilirler ve şehre değer katarlardı. Vapurların&nbsp;şehrin bir kültürel miras değeri olduğu fark edilmedi. Sonra vapurlar azalmaya, motorlar artmaya başladı. Sonra bir de&nbsp;–tepkileri önlemek için&nbsp;güya şehirlilere sorularak yapılan-&nbsp;o ucube vapur tasarımları ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüzlerce yıllık bir deniz ulaşımı sistemine, deneyimine sahip olan bir şehrin bugün geldiği aşama içler acısı.&nbsp;Deniz ulaşımında&nbsp;ürün ve hizmet geliştirme,&nbsp;fiyatlandırma,&nbsp;tarifelendirme, güvenlik, teknik standartlardaki koşullar&nbsp;açısından kriz yaşanmakta.&nbsp;İskele&nbsp;mekanları, araç tasarımları&nbsp;ve ürün seçimleri kararlarına kadar bir&nbsp;yönetimsellik&nbsp;sorunu olduğu görülmekte ve plansız-projesiz uygulamalar yapılmakta.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde deniz ulaşımının yönetiminde uzun süredir bir boşluk, kamusal bir deneyim geliştirme sorunu olduğu görülmekte.&nbsp;Sonuçta&nbsp;karşılaştırmalı olarak&nbsp;İstanbul’da&nbsp;deniz&nbsp;ulaşımının yakın tarihi&nbsp;aynı zamanda&nbsp;kamu yönetimlerinin nasıl değiştiği, şehrin nasıl planlandığı, kararların nasıl alındığını bize yansıtan&nbsp;bir ayna.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Oct 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/10/sahi-ne-oldu-su-bizim-idonun-deniz-otobusleri-1760100304.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması ABD Başkanı Trump’a verilen bir ödün mü?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/heybeliada-ruhban-okulunun-acilmasi-abd-baskani-trumpa-verilen-bir-odun-mu-11860</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/heybeliada-ruhban-okulunun-acilmasi-abd-baskani-trumpa-verilen-bir-odun-mu-11860</guid>
                <description><![CDATA[“Bu devletin kafası da amma karışık” diyeceksiniz, biliyorum: Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması ABD Başkanı Trump’a verilen bir ödün mü? Yoksa tam tersine binlerce yıldır imparatorluklara başkentlik yapmış bir şehrin elindeki en önemli miras değerlerinden biri mi?... Hangisi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Medyada yer alan görüntülerde Beyaz Ev’in o ünlü şöminesinin her iki yanında Donald Trump ve Tayyip Erdoğan samimi bir pozda oturuyorlar. Anlaşmaya vardıkları başlıklar da arkalarındaki listede maddeler halinde yer alıyor. Erdoğan’ın arkasındaki Türkiye’nin taahhütleri arasında <strong><em>“Türkiye Heybeliada Ruhban Okulu için üzerine düşeni yapacak</em></strong><em>”</em> başlığı&nbsp; yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kararın da çok önce verildiği anlaşılıyor: Şu anda Ruhban Okulu’nu tam donanımlı bir “teoloji üniversitesi”ne -ya da belki başka bir şeye- dönüştürecek inşaatlar devam ediyor. Tanınmış bir mimarın hazırladığı mimari projeler çoktan tamamlanmış, onaylanmış ve uygulamaya geçilmiş. Proje için gerekli finansman kaynakları bulunmuş. İşlevlere göre tasarlanmış mekan düzenleri, toplantı ve seminer salonları, çalışma mekanları için kararlar verilmiş. Bu çalışmaların devletin onayı ve izni olmadan yapılması imkansız. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belli ki anlaşma bu açıklamanın epey öncesine uzanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyük bir ihtimalle, tam da bu karar arifesinde devlet içindeki milliyetçi çevrelerin, Türk Tarih Kurumu önderliğinde Heybeliada’daki lisede çocukların karşısında bir konferans düzenlediklerini hatırlıyorum. Konuşmacıların kürsüye vurarak, <strong><em>“Patrikhane ve Ruhban Okulu içimizdeki hainlerdir, buradan atılıp, Yunanistan’a gönderilmelidirler”</em></strong> gibilerinden sözler sarf ettiklerini de.&nbsp; O tarihlerde devlet içinde iki görüşün çatışma evresinde oldukları belli oluyor. Milliyetçi tarafın böyle gerilimli bir toplantı düzenleyerek hükümeti geri adım attırmaya çabaladıklarını tahmin etmek zor değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak hükümetin başındakilerin yalnızca <strong><em>“ABD istedi”</em></strong> diye bu kararı verdiklerini düşünmüyorum.&nbsp; Ruhban sınıfının İstanbul’dan yetiştirilmesinin <strong><em>“anlam ve önemi</em></strong>”ni –Ukrayna-Rusya Savaşı ile- anladıklarını ve tercihlerini bu yönde yaptıklarını varsayıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Patrikhane, Ruhban Okulu Osmanlı modernleşme sürecinin kurumları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1971 yılında Anayasa Mahkemesi’nin “özel” yüksek okulların kapatılmasına dair aldığı kararla kapatılan olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun durumu on yıllardır uluslararası platformlarda tartışılıyor. Lozan Anlaşması’nın İstanbul’daki Rum topluluğuna tanımış olduğu hakların ihlali yanında Ruhban Okulu ve Patrikhane’nin statülerindeki tanımsızlık önemli bir çelişki oluşturuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimileri Ruhban Okulu’nu (ve Rum Ortodoks Patrikhanesi’ni) <strong><em>“Bizans’tan kalma”</em></strong> kurumlar olarak görüyor. Adalar’daki –ülkede yegane açık kalmış olan- Ortodoks manastırlarını da. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa Patrikhane, Ruhban Okulu gibi dini kurumlar (tıpkı Rum topluluğunun kültür ve eğitim kurumları gibi) Osmanlı modernleşme sürecinin kurumları.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlar modernleşme sürecinde Ortodoks kimliğinin inşa kurumları.&nbsp; Diğer taraftan Patrikhane, Ruhban Okulu, Halki Ticaret Mektebi, Büyükada Yetimhanesi Yunan kimliğinden ayrı, “milli olmayan” imparatorluk yönetimselliği içinde yer alıyorlar. Ruhban Okulu’nun mekânsal düzeni bu Bizans geçmişine referansla oluşturulmuş. Tıpkı Halki Ticaret Enstitüsü (Üniversitesi) gibi buradaki önemli bir manastırın etrafına inşa edilen binalardan oluşuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kurumlar modernleşme sürecinde Ortodoksluğun yeniden keşfiyle yeniden canlandırılan ulus-aşırı ağlara sahip bir yapılar. İmparatorluğun modernleşme sürecinde şehrin bu yeni dönemdeki ticari, siyasal, kültürel ağ yapısının içinde yer alan eğitim kurumları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul klasik dönemde olduğu gibi, Sanayi Devrimi sonrasında da eşsiz konumu nedeniyle bir Avrupa’nın en önemli ticaret ve finans merkezlerinden biri halini alıyor. Taşınan emtialar açısından Avrupa’nın en büyük limanlarından biri. Çok geniş bir coğrafyadan, birbirinden çok farklı toplulukların göçleri yaşanıyor. Şehrin nüfusu üç kat artıyor. Bu diğer topluluklarda olduğu gibi farklı Rum-Ortodoks toplulukları -aynı kimlik altına alabilmek- için eğitim kurumları inşa ediliyor. Bu kurumların kurulmasını padişahlar teşvik ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece imparatorluğun merkezinde dünyada eşi benzeri olmayan kimlik inşa kurumları yer alıyor: Hem <strong><em>“Bizans’ın icadı”</em></strong> ile inşa edilen İstanbul merkezli bir Ortodoks kimliği…&nbsp;&nbsp; Hem de aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimsellik kurumları . Bunlar bir taraftan “millet” kavramını inşa ederlerken bir taraftan da -bugün dahi- ulus-aşırı özellikler taşıyorlar. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Farkındaysanız aynı zamanda bir kutuplaştırma alanı, “kültürel miras” denen şey. Şehirdeki kozmopolit yaşamın yok edilmeye çalışılması -tıpkı diğerleri gibi-&nbsp; Yunan milliyetçiliğinin ideallerine denk düştü. Böylece Ortodoks dünyası üzerindeki güçlü bir kültürel merkez, İstanbul devre dışı kalmış oldu. Şimdi bir parça neyin, nasıl bir değerin kaybedildiği biraz olsun fark ediliyor.</span></strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Osmanlı yurttaşlığı fikri klasik Osmanlı mirası değil, modern bir politik bir tasarımdı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Osmanlı modernleşme süreci, sonradan <strong><em>“millet”</em></strong> adı verilen toplulukları kendi kompartımanları içinde benzerlikler üzerine kurulmuş prototiplere dönüştürdü. Her millet kendi diniyle, diliyle, edebiyatıyla, kültürüyle, alfabesiyle nispeten ayrı bir kamusal alana kavuştu. Bu geleneksel cemaat yapılarından farklı bir durumdu. .Aynı millet topluluğu içine girenler arasında farklı dilleri konuşanlar vardı. Modernleşme sürecinde bu kültürel merkezler önemli bir rol oynadılar. Kimlikler, benzerlikler üzerinden din ve eğitim kurumları tarafından prototipleştirildi. Milletlerin inşasında kültür ve sanat başat bir rol oynadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white">Osmanlı yurttaşlığı fikri, klasik Osmanlı, ya da Roma mirası değildi. İmparatorluğun modernleşme sürecinde, ulus-devletler kurulurken hayatta kalmak için inşa etmeye çalıştığı politik bir tasarımdı. Bu nedenle geleneksel olarak devralınmış bir yapı değil, kamu gücüyle uygulanmaya çalışılmış bir projeydi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan bakıldığında Osmanlı modernleşme sürecinde&nbsp; inşa edilen bu kurumların dünyada eşleri benzerleri yok. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Heybeliada’daki Ruhban Okulu örneğin. Bizans döneminde burada bulunan manastır yeniden yapılandırılarak Ortodoks dünyasının bir kimlik inşa merkezi halini alıyor. Patriklik makamının temel kurumu. Hatırlatalım: Büyükada’nın Hristos tepesine o tarihlerde <strong><em>“şehrin en görkemli oteli”</em></strong> olarak inşa edilen Prinkipo Palace 2. Abdülhamit’in desteğiyle Patrikhane tarafından Yetimhane’ye dönüştürülüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu eğitim kurumlarının varlığı bir bakıma imparatorluk ağlarıyla bütünleşen, ulus-devletler gibi ayrışmayan, hayırseverlik mekanizmalarıyla zenginleşen farklı bir kamu anlayışının zaferi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık hala ulus-devletin kamu kavramı içinde Ruhban Okulu’nun ve Patrikhane’nin varlığı bu nedenle hala bir sorun gibi algılanıyor. Onun Yunanistan’a gitmesini isteyenler farkında olmadan savaş sonrası yaşanan farkındalığa sahip olmadıklarını gösteriyorlar. Osmanlı imparatorluğunun -Avrupa Birliği daha yokken- nasıl bir modernleşme deneyimi yaşadığını görmezden geliyorlar. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birisi Ruhban Okulu’nu neredeyse “Yunan devletinin bir kuruluşu” olarak görürken ve onu ülke dışına atmak isterken, diğeri onun -belki de bir takım dürtülerle- başka bir şey olduğunu ve bölge için nasıl bir değer, bir miras özelliği taşıdığını anlıyor. Birisi onu Fatih kaymakamlığının altına yerleştirirken -ve şehirde mevcudiyeti kalmamış Rum topluluğunun müftülük benzeri bir kurumu olduğunu düşünürken- diğeri onun küresel ağlar içinde yer aldığını ve bunun nasıl bir önem taşıdığını fark ediyor.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#222222">İşte o zaman o birileri “kendi kalesine gol atan” futbolculara benziyor</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>“Bu devletin kafası da amma karışık” </em></strong>diyeceksiniz, biliyorum: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması ABD Başkanı Trump’a verilen bir ödün mü? Yoksa tam tersine binlerce yıldır imparatorluklara başkentlik yapmış bir şehrin elindeki en önemli miras değerlerinden biri mi? Hangisi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birisi Ruhban Okulu’nu neredeyse “Yunan devletinin bir kuruluşu” olarak görürken ve onu ülke dışına atmak isterken, diğeri onun -belki de bir takım dürtülerle- başka bir şey olduğunu ve bölge için nasıl bir değer, bir miras özelliği taşıdığını anlıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birisi onu Fatih kaymakamlığının altına yerleştirirken -ve şehirde mevcudiyeti kalmamış Rum topluluğunun müftülük benzeri bir kurumu olduğunu düşünürken- diğeri onun küresel ağlar içinde yer aldığını ve bunun nasıl bir önem taşıdığını fark ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Farkındaysanız aynı zamanda bir kutuplaştırma alanı, <strong><em>“kültürel miras”</em></strong> adı verilen şey. Şehirdeki kozmopolit yaşamın yok edilmeye çalışılması -tıpkı diğerleri gibi-&nbsp; Yunan milliyetçiliğinin ideallerine denk düştü. Böylece Ortodoks dünyası üzerindeki güçlü bir kültürel merkez, İstanbul devre dışı kalmış oldu. Şimdi bir parça neyin, nasıl bir değerin kaybedildiği biraz olsun fark ediliyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Anladığım kadarıyla kafaların nerede karıştığı belli. </span>Asıl sorun İstanbul’un küresel ağlar içindeki rolünün iptal edilmeye çalışılması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">İşte o zaman o birileri <strong><em>“kendi kalesine gol atan”</em></strong> futbolculara benziyor.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Oct 2025 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/10/heybeliada-ruhban-okulunun-acilmasi-abd-baskani-trumpa-verilen-bir-odun-mu-1759585167.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kentlerin başlangıcı ve Saramago’nun kısır döngüsü</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kentlerin-baslangici-ve-saramagonun-kisir-dongusu-11786</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kentlerin-baslangici-ve-saramagonun-kisir-dongusu-11786</guid>
                <description><![CDATA[yaşadığımız bu kozmos içinde, zaman yalnızca doğrusal bir çizgi değil, aynı zamanda tekrarlar ve dönüşlerle işleyen bir döngü. Nasıl anlatılar kaosu düzenlerken geçmişle bugün arasında görünmez köprüler kuruyorsa, kentler de bu döngünün mekânsal izdüşümlerini sunuyorlar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bazen zamanda bir anı işaretler, oradan geriye bakarız. Her şeyin nasıl başladığını anımsamaya çalışırız, çünkü zihnimiz olayları tek tek değil, ancak onları geriye dönük olarak birbirine bağlayarak anlam kurar. Anlatı, kaotik deneyimleri sıraya sokar; parçaları birbirine bağlayarak dünyayı organize etmemizi sağlar (Bruner, 1990). Zihnimiz yaşantılarımızı ancak hikayeler sayesinde anlamlandırabilir.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mekânı anlamak da aslında hikâye kurmaktan çok farklı değildir; kentleri de geriye dönük olarak okur, katman katman çözümleyerek bugün yaşadıklarımızı anlamlandırmaya çalışırız. Bugün kentlerde gördüğümüz manzara, belki de insanlık tarihinin en karmaşık tablosunu sunuyor. Bu yoğunluk içinde bir adım geri atıp “her şey nasıl başlamıştı? diye sormak, aslında kentlerin binlerce yıllık hikâyesini yeniden açıyor. Uruk’un zigguratından günümüzün mega-projelerine uzanan bu çizgide, kentlerin kökenine ilişkin teoriler geçmişle bugün arasında yeni bağlantılar kurmamıza imkân veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kentlerin ortaya çıkışıyla ilgili en yaygın görüş, tarımsal artığa dayanır (Childe, 1950). İnsanlar ihtiyacından fazla üretmeye başlayınca bu fazlalığı yönetmek için yeni düzenler kurdu. Artık üretim, sulama sistemlerini, kayıt tutmayı ve ticareti zorunlu hale getirdi. Böylece kâtipler, zanaatkârlar, rahipler, askerler gibi farklı işlerde uzmanlaşan gruplar ortaya çıktı. Yani fazla üretim, bir yandan bazı insanları geleneksel işlerden özgürleştirirken, öte yandan bürokrasi ve iş bölümü sayesinde kentlerin doğmasına zemin hazırladı (Childe, 1950).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bir başka teori ilk kentlerin törensel merkezler olduğunu, kentlerin doğuşunu tarımsal artıktan çok, toplumu bir arada tutan dini ritüellerin ve kutsal mekânların örgütlediğini öne sürer. Kozmik kent tanımı bu temele dayanır. Kozmik kent modelinde kent yalnızca işlevsel değil, <strong>evrenin bir aynasıdır </strong>ve temelinde insanların böylesine yoğun çabayı ancak tanrılar için gösterdiği düşüncesini öne sürer. <strong>Kozmik kentlerde</strong> biçim gerçekten <strong>sınırları belirlenmiş, geometrik ve simgesel</strong>dir (MIT OpenCourseWare, 2013). Bunun nedeni de kentin yalnızca işlevsel değil, <strong>evrenin bir modeli</strong> olarak düşünülmesi. Yani kent, “dünyevi” olmaktan çok “kozmik düzenin” yeryüzündeki izdüşümü gibi tasarlanır. Zaman döngüseldir. Ritüellerle sürekli aynı düzen yeniden üretilir edilir (Eliade, 1959). Merkez kutsal, yönler göksel, sınırlar ritüelle teyit edilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern kentlerin de çoğunda “merkez” hala değerli ve anlamlı bir noktadır. Kentlerin logoları, simge yapıları (Eiffel Kulesi, Kâbe, Empire State) kent kimliğini tıpkı kozmik şehirdeki kutsal simgeler gibi temsil eder. Uruk’un zigguratından Mısır’ın Gize piramitlerine, Atina Akropolü’nden Babil Kulesi’ne kadar birçok kent kozmik kent modelinin farklı biçimlerini temsil eder (MIT OpenCourseWare, 2013).</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Saramago’nun Kısır döngüsü</em></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kozmik şehir ile modern şehir arasındaki uzun tarihsel süreyi düşündüğümüzde, kabaca 9 bin yıllık bir süreklilik ve dönüşüm hattından bahsediyoruz. Arada Ortaçağ kentleri, Rönesans kentleri, Barok düzenlemeler, Sanayi kentleri var. Yani her kent bir anda “modern” olmadı. Yine de 9 bin yıl önce var olan kozmik kent modeli ile, modern kentin dinamikleri arasında kolaylıkla bağlantı kurabileceğimiz inancındayım. Örneğin, Saramago’nun <em>Ölümlü Nesneler</em> (1978/2005) kitabındaki <strong>Kısır&nbsp;</strong></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>döngü öyküsü</strong>, krallığın tam merkezinde <strong>kusursuz bir kare mezarlık</strong> inşası etrafında dönüyor: “Başlangıçta dört tane yol inşa edildi… her bir kenarı on kilometre uzunluğunda mükemmel bir kare… mezarlık ülkenin geometrik merkezindeydi; dört ana rüzgârın kesiştiği noktada.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saramago’nun Kısır döngü öyküsü, kozmik kent mantığının modern bir alegoriyle yeniden yazımı gibi. <strong>İktidarın mekânı biçimlendirmesi</strong>, bu biçimi <strong>geometrik/kutsal bir düzen</strong> içinde sunması ve toplumun böylesi bir <strong>merkezi projeye seferber edilmesini ele alır. </strong>Saramago’nun kenti ne tam kozmiktir ne de moderndir; ama <strong>“düzenin kendini yeniden üretmesi”</strong> temasıyla her iki dünyaya da ayna tutar: Kozmik kent <strong>ritüellerle</strong>, modern kent <strong>piyasa ve teknolojiyle</strong> aynı döngüyü sürdürür. 21. yüzyılın mega-projelerinden Uruk’un zigguratına baktığımızda merkez fikri, ritüel, simgesel yapılar, iktidar ve mekân arasındaki ilişkiler hiç kaybolmadı, ancak biçim ve anlam değiştirdi. Kentlerin 9 bin yıllık serüveninde bir uçta <strong>kozmik şehirler</strong>, diğer uçta ise <strong>modern, akıllı, yeşil, yavaş, mega… kentler</strong> var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi bu noktada durup, hikâyelere ve bu yazının başına yeniden dönmeyi anlamlı buluyorum. Çünkü yaşadığımız bu kozmos içinde, zaman yalnızca doğrusal bir çizgi değil, aynı zamanda tekrarlar ve dönüşlerle işleyen bir döngü. Nasıl anlatılar kaosu düzenlerken geçmişle bugün arasında görünmez köprüler kuruyorsa, kentler de bu döngünün mekânsal izdüşümlerini sunuyorlar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaynaklar</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bruner, J. (1990). <em>Acts of meaning</em>. Harvard University Press.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Childe, V. G. (1950). The urban revolution. <em>Town Planning Review, 21</em>(1), 3–17. https://doi.org/10.3828/tpr.21.1.u3502037p6v60450</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eliade, M. (1959). <em>The sacred and the profane: The nature of religion</em>. Harcourt, Brace &amp; World.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Jobs, S. (2005, June 12). <em>‘You’ve got to find what you love,’ Jobs says</em> [Commencement address]. Stanford University. https://news.stanford.edu/2005/06/14/jobs-061505</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">MIT OpenCourseWare. (2013). <em>Normative theory I: The city as supernatural</em> (Lecture notes, 4.241J Theory of City Form). Massachusetts Institute of Technology. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mumford, L. (1961). <em>The city in history: Its origins, its transformations, and its prospects</em>. Harcourt, Brace &amp; World.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Polkinghorne, D. E. (1988). <em>Narrative knowing and the human sciences</em>. State University of New York Press.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saramago, J. (1978). <em>Objecto quase</em>. Editorial Caminho.<br />
Saramago, J. (2005). <em>Ölümlü nesneler</em> (Çev. I. Ergüden). Can Yayınları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trigger, B. G. (2003). <em>Understanding early civilizations: A comparative study</em>. Cambridge University Press.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 19 Sep 2025 00:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/09/kentlerin-baslangici-ve-saramagonun-kisirdongusu-1758185297.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Su krizi, belediyeler ve otonom çözüm</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/su-krizi-belediyeler-ve-otonom-cozum-11782</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/su-krizi-belediyeler-ve-otonom-cozum-11782</guid>
                <description><![CDATA[Devlet Su İşleri’nin (DSİ) yatırımcı kuruluş olmaktan çıkarak planlama ve koordinasyonda kalması, belediyelerin kendi yatırımını planlayan, koordine eden, finans bulan ve yatırımı gerçekleştiren otonom bir yapısı olması yerinde, hızlı ve kaynakları doğrudan kullanan bir çözüm olacaktır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2025 yaz aylarında Türkiye, ciddi bir <strong>kuraklık ve içme ve kullanma su krizi</strong> ile karşı karşıya kaldı. Özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında yağış miktarlarının olağan seviyelerin çok altında kalması, baraj doluluk oranlarını kritik eşiklerin altına çekti. İşte son aylarda en çok etkilenen bölgeler için gazete başlıklarından seçtiklerim: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Su Krizinin En Yoğun Yaşandığı Kentler: </strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ankara’da</strong> baraj seviyeleri alarm veriyor. Meteorolojik veriler, yağışların geçen yıla göre %40’tan fazla azaldığını gösteriyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bodrum için kritik uyarı:</strong> Mumcular Barajı'ndan Bodrum'a verilen suyun kesilmesi nedeniyle başta Bodrum merkez mahalleleri olmak üzere ilçe genelinde planlı su kesintileri uygulanacak.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bursa</strong>: Nilüfer Barajı tamamen kurudu, Doğancı Barajı %18 dolulukta. Kentte yaklaşık <strong>bir aylık su kaldığı</strong> bildirildi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul</strong>: Baraj doluluk oranı iki ayda %66’dan %41’e düştü. Elmalı Barajı %60 ile en dolu, Kazandere ise %23 ile en düşük seviyede.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İzmir’de</strong> barajlar hızla boşalıyor. <strong>Vahşi sulama</strong> ve bilinçsiz yeraltı suyu kullanımı, krizi derinleştiriyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uşak’ta su krizi büyüyor</strong>: Bütün barajlar kurudu, kente sadece 6 saat su verilecek!</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ’da</span></strong><span style="color:black"> su ihtiyacını karşılayan 14 barajın ortalama doluluk oranı, yağışların yetersizliği nedeniyle yüzde 32’ye kadar geriledi. Uzmanlar, su tüketiminde tasarruf çağrısı yaparken, barajlardaki düşüş bölge halkı için ciddi bir risk oluşturuyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gaziantep ve çevresi</strong>, hem içme suyu hem de tarımsal sulama açısından kritik seviyelere geriledi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Hatta su sorunu yok diye bildiğimiz <strong>Antalya’da da kriz kapıda:</strong> Jeoloji Mühendisleri Odası Antalya Şube Başkanı Mustafa Karancı, Antalya hakkında ekibinin yaşanan su krizini yerinde gözlemlediği Ekşili Göleti ve Kırkgöz Gölü'nde önemli açıklamalarda bulundu. Karancı, “Üç ila beş yıl içinde Antalya hem içme suyu hem tarımsal sulamada büyük bir krizle karşı karşıya" diyerek tehlikenin önemini vurguladı. Liste uzayıp gider.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong>Genel olarak:&nbsp; </strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye genelinde <strong>barajların doluluk oranı hızla düştü</strong>. Temmuz 2025’te metrekareye düşen yağış miktarı sadece <strong>9,6 kg</strong> oldu (geçen yıl aynı dönemde 15,6 kg idi). Tarımsal üretimde %4 ila %24 arasında düşüş beklendiği açıklandı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Birleşmiş Milletler (BM) destekli “Dünya Genelinde Kuraklığın Yoğunlaştığı Bölgeler”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><span style="color:black">[1]</span></a> adlı raporuna göre Türkiye, 2030 yılına kadar ciddi su krizi, çölleşme ve tarımsal üretimde daralma riskiyle karşı karşıya. Rapora göre, Türkiye, çöl iklimine benzer koşulların görülme olasılığının artması nedeniyle, kuraklıktan en fazla etkilenme riski taşıyan ülkeler arasında yer alıyor. <strong>Şunun şurasına 2030’a kaç yıl kaldı?</strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Su Ekonomisi Küresel Komisyonlarının 2023 raporunda, dünya nüfusunun 2050 itibarıyla 9,7 milyara çıkması beklenirken, 2030 itibarıyla tatlı su talebinin, arzı %40 oranında aşması bekleniyor. Sanayi ve madencilik gibi sektörlerde su israfının önlenmesi, su ayak izlerinin raporlanması ve hassas tarıma geçilmesi gibi somut adımlar öneriliyor. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu, dünya genelinde ciddi bir su kıtlığı anlamına geliyor. <strong>Felaket kapıda. Eşik aşıldı.</strong>&nbsp; </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İçme ve kullanma suyu sorunu Türkiye ve Dünya’nın sorunu. Varlığı kabul edilmeyen iklim krizi, son gaz devam eden sera gazı üretimi, tüketim çılgınlığı, ölçüsüz tarımsal sulama<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><span style="color:black">[2]</span></a>, hesapsız ve ölçüsüz imar ruhsat izinleri, şebeke kaçakları <strong>ve “bedava su”&nbsp; </strong>şimdilik yalnızca Orhan Veli şiirinde ( yazının devamında Orhan Veli’ye nasıl hak vereceğimizi tekrarlayacağız). </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Başka bir yazının konusu olmakla birlikte gerçek şu ki Ekosistem taşıyacağı kapasiteyi geçmiş durumda. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em><span style="color:black">“Son</span> sekiz bin yıldır yaklaşık olarak her bin<strong> </strong>yılda bir ikiye katlanan dünya nüfusu, sadece bir yüzyıl içinde ikiye katlandı.1830 yılında 1 milyar olan insan nüfusu1930 yılında 2 milyara çıktı. Ardından daha da hızlandı bu süreç. Nüfusun bir kez daha iki katına çıkması yalnızca kırk yıl aldı.1970’e gelindiğinde dört milyar kişi olmuştuk. Günümüzdeyse sekiz milyar.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><strong>[3]</strong></a></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ve dünya aynı dünya, her yeni buluş ve ilerleme ile doğayı biraz daha sömürüyoruz. Daha fazla büyüme, daha fazla tüketim, daha fazla fosil yakıt kullanımı ve neleri kaybettiğimizi sorgulamıyoruz bile. Hızla yok ettiğimiz doğal kaynakların başında gelen tatlı su rezervi ise yolun sonunun uzak olmadığının habercisi. Yukarıda alıntıladığımız BM raporu tatlı su kaynaklarının, mevcut suyun sadece 0.5’i olduğuna dikkat çekiyor. Ve iklimin bu ivmelenmesinin bu oranı daha da aşağıya çekeceği kaçınılmaz olarak görünen köy. Bir de diğer bir gerçeklik var ki yalnızca değinip geçelim: </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">“<em>İçilemez su, insanlar ve çiftlik hayvanları için zehirli siyanobakteri popülasyonlarının patlaması ve ilgili alanlarda oksijen eksikliği nedeni ile sucul faunanın ölmesi”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><strong><span style="color:black">[4]</span></strong></a></em>&nbsp; </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Muğla’da su idareleri bir metreküp suyu evlere 65-75 TL ( 1.5 – 1,80 USD ), işyerlerine ortalama olarak 92-199 TL ( 2.2- 4,8 USD)’den satıyorlar. Yani bugün, büyükşehir su idarelerinin su satış fiyatlarını değiştirmeden bu yatırımların yapılması, bakımı ve geri ödemesi mümkündür.</strong></span></span></em></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Krizden çıkış: Desalinasyon; </strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Desalinasyon veya başka bir deyişle tuzdan arındırma; ters ozmos<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> membranlar yardımı ile yüksek tuzluluk seviyesindeki deniz suyunun (özellikle deniz suyunun), ırmak veya yeraltı sularının arıtılarak, içilebilir veya sulamaya uygun tatlı suya dönüştürülmesi<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> gerek teknolojinin hızlı gelişmesi gerekse ucuzlayan maliyetler nedeniyle belediyelerin önünde yeni bir yol olarak durmaktadır. Yirmi yıl önce, deniz suyundan içme ve kullanma suyu elde etmenin metreküp maliyeti 1,5 dolar civarında iken bugün bu rakam 35-40 cente inmiş durumda. Bugün dünyada ABD, Japonya, Singapur, İspanya, İtalya, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Libya, İsrail, Güney Afrika, Avustralya olmak üzere yaklaşık 160 ülke bu yöntemi kullanıyor. <strong>Özellikle ada devletleri (Maldivler, Bahamalar, Seyşeller gibi) ve kıyı kentleri bu teknolojiyi yerel düzeyde uyguluyor.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Büyükşehirlerde suyu kaça tüketiyoruz? <a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><strong>[7]</strong></a></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bugün (Eylül 2025 itibarıyla), Türkiye’nin büyükşehirlerinde su idarelerinin konut ve işyeri abonelerine uyguladığı 1 metreküp su + atıksu toplam fiyatları aşağıdaki gibidir. Fiyatlar KDV hariçtir ve ortalama tüketim düzeyine göre 2. kademe üzerinden verilmiştir.</em></span></span></p>

<div style="text-align:center">&nbsp;</div>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>2025 Su Tarifeleri – Ortalama (2. Kademe) Tüketim</em></span></span></p>

<table class="Table">
	<tbody>
		<tr>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Şehir</em></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Konut (16–30 m³/ay)</em></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>&nbsp;İşyeri (16–50 m³/ay)</em></span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>İstanbul (İSKİ)</em></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>75,45 TL</em></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>137,31 TL</em></span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Ankara (ASKİ)</em></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>50,79 TL</em></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>92,46 TL</em></span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>İzmir (İZSU)</em></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>99,83 TL</em></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>199,65 TL</em></span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Antalya (ASAT)</em></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>87,87 TL</em></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>105,15 TL</em></span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Muğla (MUSKİ)</em></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>~65–70 TL (tahmini)</em></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>~110–120 TL (tahmini)</em></span></span></p>
			</td>
		</tr>
	</tbody>
</table>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Notlar:</em></span></span></p>

<ul>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Kademeli tarife uygulanıyor: Tüketim arttıkça birim fiyat da yükseliyor.</em></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Kırsal bölgelerde ve sosyal yardım alan abonelere özel indirimler mevcut.</em></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>İzmir ve İstanbul’da atıksu bedelleri toplam fiyatın yaklaşık %45–50’sini oluşturuyor.</em></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Muğla için net rakamlar MUSKİ’nin Eylül tarifesinde<strong> yer almadığı için tahmini aralık verildi.</strong></em></span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu tablo, suyun artık sadece doğal değil aynı zamanda ekonomik bir kaynak olduğunu net biçimde gösteriyor. </strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Muğla’da su idareleri bir metreküp suyu evlere 65-75 TL ( <strong>1.5 – 1,80 USD</strong> ), işyerlerine ortalama olarak 92-199 TL ( <strong>2.2- 4,8 USD</strong> )’den satıyorlar.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani bugün, büyükşehir su idarelerinin<strong> su satış fiyatlarını değiştirmeden </strong>bu yatırımların yapılması, bakımı ve geri ödemesi mümkündür. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Otonom Çözüm: </strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merkezi devlet ve yerel yönetimler açısından yetki paylaşımını yeniden konuşurken, su konusunda Devlet Su İşleri’nin (DSİ) yatırımcı kuruluş olmaktan çıkarak planlama ve koordinasyonda kalması, belediyelerin kendi yatırımını planlayan, koordine eden, finans bulan ve yatırımı gerçekleştiren otonom bir yapısı olması yerinde, hızlı ve kaynakları doğrudan kullanan bir çözüm olacaktır. Yazının başında adı geçen kentlerin kendi alanlarındaki deniz, ırmak, yeraltı ve göl kaynakları üzerinde tasarrufun kendilerine ait olması, bulunacak hibe veya <strong>kredilerin merkezi onaya tabii olmaksızın yalnız bildirimin yeterli olması,</strong> yatırımın konusu olan teknolojiyi kendisinin seçmesi ve yapılacak yatırımın yerinde denetimi su krizinin çözümünde akılcı bir yönetim gerçekleşmesine neden olacaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tam da, Avrupa Konseyi’nin Yerel Yönetimler Özerklik Şartı kapsayıcılığındaki “<strong>yerindenlik</strong>” ilkesinin bir gereğidir. &nbsp;Yerindenlik İlkesinin temel vurgusu, yerel düzeyde karar alma veya başka bir deyişle kamu işlerinin mümkün olan en yakın düzeyde, yani vatandaşlara en yakın olan yerel makamlar tarafından yürütülmesini öngörür. Bu, kararların merkezi otoriteden değil, yerel ihtiyaçlara göre yerel yönetimlerce alınmasını teşvik eder. Temiz, içilebilir ve kullanım suyuna ulaşma en temel haklardan biri olarak, su kaynağının bulunduğu yerdeki belediye yönetiminin karar alması, işlemesi ve dağıtıma sokulması belediyelerin hüküm ve tasarrufu altında olmalıdır.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Su Kooperatifi girişimi bileşenlerin, kentte suyu kullanan tarafların sektörel ( tarım, sanayi ve hizmet sektörleri) temsilcileri, aktif yurttaş girişim veya inisiyatifleri, varsa üniversite temsilcileri gibi karma kent kurulu katılımıyla oluşturulması suyun kamusal kullanımında ortak iradeyi egemen kılacaktır</strong></span></span></em></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İçme ve Kullanma Suyu Kooperatifleri</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dikili eski Belediye Başkanı <strong>Osman Özgüven </strong>“su temel haktır satılamaz ve ticarete konu olamaz” dediği ve uyguladığı için yargılandı ve ceza aldı. Eğitim ve sağlık gibi İçme ve Kullanma Suyuna ulaşım da dünyada temel haklar statüsüne girmiş durumda.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>2023 tarihli Akıntıyı Tersine Çevirmek: Toplu Eylem Çağrısı başlıklı raporda</em> “<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> <span style="color:black">su kaynaklarının “küresel ortak varlık” olarak yönetilmesi öneriliyor.” &nbsp;Bu, uluslararası işbirliği ve adil paylaşım çağrısı anlamına geliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu temel hakkın kullanımı için üretim, dağıtım ve tüketiminin ulaşılabilir ve gerçekleştirilebilir olması için yerel kaynaklar üzerinde söz ve kararının yerelde olması ve üretimden tüketime kadar, yalnızca kaynağın kullanıma sunulması değil üretilenin israf edilmemesi ve verimli kullanıyor olması da gerekir. Bunun için Belediyelerin su idarelerinin yanında kaynaktan tüketime kadar denetimin de esas olabilmesi için <strong>Su Kooperatiflerinin</strong> kurulması yatırımı, hibe veya kredi kullanım ve geri ödenmesinin şeffaf ve izlenebilir olması, geri ödemenin tamamlanması sonrası su fiyatlarının önce düşürülmesi sonra da kademeli olarak, <strong>ilk kademenin ( 0-5 m3) &nbsp;bedavaya yakın</strong> kullanımı dahil her kademede suyun ödenebilir ve verimli kullanılması için su kullanan herkesin sürece dahil edilmesi kolektif aklın gereği olacaktır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Su Kooperatifi girişimi bileşenlerin, kentte suyu kullanan tarafların sektörel ( tarım, sanayi ve hizmet sektörleri) temsilcileri, aktif yurttaş girişim veya inisiyatifleri, varsa üniversite temsilcileri gibi <strong>karma kent kurulu</strong> katılımıyla oluşturulması suyun kamusal kullanımında ortak iradeyi egemen kılacaktır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Önemli bir onay:</strong></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muğla Büyükşehir Belediyesi ve Su İdaresi MUSKİ, Bodrum Yarımadası içme suyu sorununu yukarda ele aldığımız <strong>desalinasyon yaklaşımı ile İTÜ’lü akademisyenlerin koordinasyonunda ele alarak önemli bir adım attı. </strong>.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">MİLAS EKİNANBARI KAYNAĞINDAN İÇME VE KULLANMA SUYU TEMİNİ (DESALİNASYON) PROJESİ FİZİBİLİTE RAPORU’u tamamlanarak&nbsp; MUSKİ’ye teslim edildi. Ve ardından da&nbsp; Tarım Orman Bakanlığı SU YÖNETİMİ &nbsp;GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’nden de&nbsp; ONAY ALINDI.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a> &nbsp;BU TÜRKİYE’DE BİR İLK. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerek Bodrum Yarımadası içme ve kullanma su sorunun yeraltı ve deniz suyu kaynakları ile çözülmesi,&nbsp; yılda 20 milyon metreküp yeraltı suyu potansiyelinin ekonomik olarak kullanıma sunulabilecek olması ve gerekse projenin SU YÖNETİMİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ tarafından da onaylanması ülkemiz açısından yeni ve yaratıcı çözümlerin önünü açmaktadır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazının başında belirttiğimize sonunda da vurgu yaparak, tatlı su kaynaklarının giderek azalması, yeni teknolojik gelişmelerle enerji maliyetlerinin düşmesi deniz suyunu bir alternatif olarak gündeme getirmiştir. Üstelik bu yatırımın, kamu kaynakları kullanılmadan Büyükşehir Su İdarelerinin birim fiyatları esas alınarak da yapılması mümkün. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">----</p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> https://tr.euronews.com/2025/08/05/izmirde-susuzluk-riski-bilincsiz-yer-alti-suyu-kullanimi-ve-vahsi-sulama-tehlike-arz-ediyo</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> https://turkeyoutdoor.org/unep-arazi-bozulmasi-ve-kuraklik/</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Pablo Servigne ve Raphael Stevens,“Her Şey Nasıl Çökebilir”,Türkiye İş Bankası Yayınları,1. Basım Ekim 2024, s.6</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Age, s.41 </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Deniz Suyundan Tatlı Su Eldesinin Teknik ve Ekonomik Analizi, &nbsp;Muhiddin CAN* Akın B. ETEMOĞLU Atakan AVCI, Uludağ Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Dergisi, Cilt 7, Sayı 1, 2002</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Deniz Suyundan Tatlı Su Üretiminin Teknik ve Ekonomik Etüdü, Erkan Akdemir, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2009</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> Bu soruyu Microsoft Copilot’a sordum ve tabloyu kendisi yaptı. Rakamlardaki hata yapay zekaya aittir.:) </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> https://yesilgazete.org/rapor-kuresel-tatli-su-talebi-2030a-kadar-arzi-yuzde-40-asacak/</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a> https://www.milliyet.com.tr/ege/bodrumun-su-sorunu-cozuluyor-mugladan-turkiyeye-ornek-proje-7436148</span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 18 Sep 2025 00:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/09/su-krizi-belediyeler-ve-otonom-cozum-1758122817.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gediz’in “kuruması” ile toplumun “kuruması” arasında bir korelasyon var mıdır?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gedizin-kurumasi-ile-toplumun-kurumasi-arasinda-bir-korelasyon-var-midir-11679</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gedizin-kurumasi-ile-toplumun-kurumasi-arasinda-bir-korelasyon-var-midir-11679</guid>
                <description><![CDATA[Bugün suyumuz çekildiyse, bunun sebebi sadece iklim değil; iktidarların açgözlülüğü, denetimsizliği, doğayı hiçe sayan, hukuku zayıflatan ve toplumu çölleştiren anlayışıdır. Betonu yeşile, rantı doğaya tercih edenler, yalnızca toprağı değil, vicdanı da kurutuyorlar. Nehirlerimizi savunmadıkları gibi, hukuku da, ahlakı da, demokrasiyi de savunmuyorlar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl tehlike, toplumun hem kendisiyle hem doğanın kurumasının olağanlaşmasına alışmasıdır. Çünkü susuzluğa da adaletsizliğe de vicdansızlığa da alışılmaz., alışılmamalıdır. Alışırsak, geriye ne su kalır ne bereket; ne umut kalır ne gelecek. Arendt’ın dediği gibi kötülük sıradanlaşır.</span></strong></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son günlerde haber bültenlerinde artık sıradanlaşmış bir doğa manzarası çiziliyor: kuruyan göller, çekilen nehirler, susuz kalan topraklar. Birkaç gün önce, Gediz Nehri’nin de kuruduğu haberi geldi. Oysa Gediz, yalnızca bir nehir değildir. Yüzyıllardır Ege’nin topraklarına bereket taşıyan, tarlalara ürün, köylere umut, şehirlere hayat veren bir damardır. Şimdi kupkuru. Bu görüntü bir fotoğraf değil, bir alarmdır: yaşamın kaynağı olan su elimizden kayıp gidiyor. Ve onunla birlikte bereket de gittikçe bu topraklardan uzaklaşıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gediz, yalnızca akıp giden bir su değil; belleğin, kültürün, şiirin yatağıdır. Homeros’un dizelerinden Yahya Kemal’in satırlarına, halk türkülerinden köylünün alın terine kadar, bereketin dilidir o. Onun kıyılarında kurulan köyler, onun suyuyla sulanan bağlar ve bahçeler, bizim kültürel hafızamızın ayrılmaz bir parçasıdır. Gediz’in kuruması, yalnızca bir coğrafyanın değil, bir kültürün, bir ilhamın, bir hafızanın da kurumasıdır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bu “kuruma” yalnızca iklim değişikliğinin değil, yıllardır süregelen hoyratlığımızın sonucudur. Yanlış tarım politikalarıyla, hesapsız sanayi yatırımlarıyla, kontrolsüz kentleşmeyle suyun kökünü kuruttuk. Dereleri yatağından çevirdik, gölleri doldurduk, nehirleri hesapsızca kullandık. Doğayı yalnızca tüketilecek bir kaynak gibi gördük. Bugün çatlamış toprak aslında bize kendi susuzluğumuzu gösteriyor. Çünkü insan doğanın suya olan ihtiyacı ile kendisinin suya olan ihtiyacı olan dengesini korumakta başarısız oldu.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filozoflar yüzyıllardır insanla doğa arasındaki bağı anlatmaya çalıştı. Aristoteles için doğa, kendi amacını içinde taşıyan bir düzen, bir ilişkiler sistemiydi. Spinoza için insan doğadan ayrı değildi; ona hükmetmeye kalktığında doğanın kendi sistemini yaralıyordu. Heidegger’in dediği gibi insan, ancak doğayla birlikte yaşarsa varoluşunun anlamını bulurdu. Biz bu bağı kopardık. Su yerine betonu seçtik, doğayla uyumlu üretim yerine vahşi tüketimi seçtik. Sonuç: doğa kurudu, nehirler kurudu, toprak kurudu ama insanlık tarihinin en şaşırtıcı bir gelişmesini de yaşadık. Doğayla beraber insanlık da kurudu; ya da belki de insanlık kuruduğu için doğa kuruyor. Çünkü doğa kendi dışında vahşi müdahalelere ve diktatoryal yaklaşımlara teslim olan bir sistem değildi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yalnızca Gediz değil, medeni toplum olma ülkümüze kaynaklık eden tüm değerler kurumakta.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hukuk kurudu.&nbsp;Adaletin itibarı, bir toprak göçüğü gibi çöktü. Hukukun yatağı boşaldığında toplumun damarlarında akan medeni birikimde kuruyor. Bu kurumanın en bariz görüntüsü insanın hakkını arayacak bir gölgesi kalmıyor olmasıdır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ahlak kurudu.&nbsp;Çıkar ilişkilerinin gölgesinde vicdan susuz kaldı. İyilik duygusu enerjisini yitirdi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neşe kurudu.&nbsp;İnsanların birbirine güveni, dayanışması, dostluğu, coşkusu çatlamış toprak gibi parçalandı. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomi kurudu.&nbsp;Emekliler, gençler, çalışanlar alın terinin bereketini göremiyor. Emek suyun maruz kaldığı hoyratlığa maruz kalıyor ve kıymeti bilinmiyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fikirler kurudu.&nbsp;Eleştirel akıl, özgür tartışma ve basın özgürlüğü birer birer çekildi. Fikirlerin özgürce akmadığı yerde faşizm gelip kendini dayatıyor, toplum kendi celladının bıçağını yalar hale geliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kültür kurudu. Edebiyatın, sanatın, müziğin beslendiği doğa ve özgürlük yetim kaldı. Vivaldi bugün yaşasaydı Four Season Konçertosu eserini yapabilir miydi emin değilim. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabır kurudu.&nbsp;İnsanlar yorgun; tahammül yerini öfkeye, anlayış yerini bencilliğe bıraktı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anlayış kurudu.&nbsp;Empati çekildi, birbirimizi dinleme hassasiyeti kurudu.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi kurudu.&nbsp;Sandık, hukuk, özgürlük ve çoğulculuk birer birer çekildi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Umut kurudu.&nbsp;Gelecek hayalleri, gençlerin ufku, toplumun inancı, kurumakta olan bir Gediz gibi yitip gidiyor. Bir nehir yatağını terk ettiğinde çevresindeki canlılık söner. Tıpkı bunun gibi, fikirlerin, ahlakın ve adaletin kuruması toplumun damarlarını kuruttu.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gandhi’nin sözünü hatırlayalım:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Her demokratik sistem kendi geleneklerini geliştirir. Nehri oluşturan yalnızca su değil, aynı zamanda onun yatağıdır.”</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet, nasıl ki bir nehir yalnızca suyla değil, yatağıyla da var olur; demokrasi de yalnızca sandıktan ibaret değildir. Onu ayakta tutan hukuk, ahlak ve vicdan gibi kurumlarla anlam bulur. Su doğaya nasıl hayat verirse, hukuk da adalete, ahlak da insana, demokrasi de topluma hayat verir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat biz bu kaynakları hem insan yönünden hem doğa yönünden hoyratça tüketiyoruz. Suyu koruyamıyoruz, toprağı savunamıyoruz, hukuku besleyemiyoruz, vicdanı yeşertemiyoruz. Bugün karşı karşıya kaldığımız manzara, sadece doğanın değil, toplumun da çölleşmesidir. Ya da çölleşen toplumun doğayı da kurutmasıdır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gediz’in kuruması bir çevre haberi değil, bir alarmdır. Doğaya gösterilen hoyratlık, siyasette ve toplumda da kendini tekrar ediyor. Yıllardır yanlış politikalarla, günübirlik çıkarlarla, rant uğruna verilen kararlarla hem doğanın yatağı kurutuldu hem de toplumun kendini inşa ettiği kavram fayları kırıldı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün suyumuz çekildiyse, bunun sebebi sadece iklim değil; iktidarların açgözlülüğü, denetimsizliği, doğayı hiçe sayan, hukuku zayıflatan ve toplumu çölleştiren anlayışıdır. Betonu yeşile, rantı doğaya tercih edenler, yalnızca toprağı değil, vicdanı da kurutuyorlar. Nehirlerimizi savunmadıkları gibi, hukuku da, ahlakı da, demokrasiyi de savunmuyorlar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama asıl tehlike, toplumun hem kendisiyle hem doğanın kurumasının olağanlaşmasına alışmasıdır. Çünkü susuzluğa da adaletsizliğe de vicdansızlığa da alışılmaz., alışılmamalıdır. Alışırsak, geriye ne su kalır ne bereket; ne umut kalır ne gelecek. Arendt’ın dediği gibi kötülük sıradanlaşır.</span></span></p>

<p style="text-align:right">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 31 Aug 2025 00:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/08/gedizin-kurumasi-ile-toplumun-kurumasi-arasinda-bir-korelasyon-var-midir-1756551644.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Haydarpaşa Garı Vakası’nın arka planı</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/haydarpasa-gari-vakasinin-arka-plani-11672</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/haydarpasa-gari-vakasinin-arka-plani-11672</guid>
                <description><![CDATA[Mesele elbette ki yapı ölçeğindeki bir kültürel mirası koruma söylemi ve yalnızca Haydarpaşa Garı’nın işlevini sürdürmesinden ibaret değildi. Mesele dar bir perspektiften bakan resmi ve merkeziyetçi şehircilik ideolojisinin nasıl yönetimsellik meselesini arka plana itip, konuyu anıt-yapının korunması gibi göstermesiydi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elbette ki yapı ölçeğindeki bir kültürel mirası koruma söylemi ve yalnızca Haydarpaşa Garı’nın işlevini sürdürmesinden ibaret değildi. Mesele dar bir perspektiften bakan resmi ve merkeziyetçi şehircilik ideolojisinin nasıl yönetimsellik meselesini arka plana itip, konuyu anıt-yapının korunması gibi göstermesiydi.&nbsp; Bu süreçte bu neoliberal gelişmeye karşı dirençli şehirselleştirilmiş bir yönetimsellik meselesi de bastırılmış oldu.</span></span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Haydarpaşa Garı Vakası İstanbul’da kamu sisteminin nasıl çöktüğünü gösteren eşsiz bir örnek.</span></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">“<span style="color:#222222">Haydarpaşa Garı müze ve sanat (ve turizm) için özel proje alanı yapılmak üzere Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilmiş. Bakanlık bu anıt yapıyı kültürel amaçla kullanacakmış. Burada sanat, tasarım etkinlikleri için alanlar, müze oluşturulacakmış. Tarihi gar binasının alt katı demiryolu personeli tarafından demiryolu taşımacılığı için kullanılacakmış.</span> <span style="color:#222222">“Garın kültüründe demiryolu ve tren varmış…” Tarihi yapı 2010 yılında çıkan talihsiz bir “kaza” sonucu ortaya çıkan yangından sonra “işlevsiz” kalmış…”</span></span></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">17 Kasım 2024’deki <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/sanki-birileri-aklimizla-alay-ediyor-8832">yazım</a> böyle başlıyordu.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Geçtiğimiz günlerde Kültür ve Turizm Bakanı, “şehrin kalbinin sanat ve kültürle atacağı yer” olarak tanıttı, projeyi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Yazıda değindiğim gibi tren seferlerinin durdurulduğu 2012 yılından beri Haydarpaşa Garı’nın ne olacağını konuşuluyor.&nbsp; Ama buna konuşuluyor demek de yanlış. Marmaray projesinin geçmişi yarım asırdan fazla olduğuna göre birileri aklımızla alay ediyor olmalı. Bu süre içinde işlevsiz kalacak anıt yapı(lar diyelim, Sirkeci Garı’nı da katarak) için hiçbir şey düşünülmedi mi? Şimdi mi aklınıza geldi? Bu arada unutmadan: Garın çevresindeki 500 dönümlük alan için İstanbul halkıyla alay eder gibi uluslararası gayrımenkul fuarlarına da taşınan gökdelen ve marina projeleri ortaya atıldı. Sanki kamunun işlevi buymuş gibi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Böyle tuhaflıkları görünce nedense aklıma kamusal alanların dönüşümünü sorgulayan 10. Uluslararası İstanbul Bienali’nin küratörü Hou Hanru geliyor. Bir gazetecinin “Bienal’in ana mekanlarından biri olan AKM’yi nasıl kullanacaksınız, sergi, sinema, konser salonlarını?..” sorusuna Hanru şöyle cevap vermişti: “Benim öyle bir derdim yok, merdivenlerini de, cephelerini de, neresini bir sanatçı kullanabilir…” </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu soru resmi devlet ideolojisinin kompartımanlara ayırdığı bir kültür ve sanat dünyasını ifade ediyordu. Bu ideolojiye göre örneğin kadrolu sanatçıların aynı bakanlığın bürokrasisinin altında olduğu gibi AKM’yi kullanmaları bekleniyordu. Oysa Hanru, Bienal’de tam da bunu sorguluyordu. Hanru’nun yaptığı bu Bienal, resmi kültür ve sanat ideolojisinin imtiyazlı seçkinlerini fena halde rahatsız etti. Onun devletin temel değerlerine, kurumlarına saldırdığını iddia eden ve ölçüyü iyice kaçırıp, sınırdışı edilmesini isteyen sanatla ilgili üniversite dekanları falan oldu. Bunun üzerine ben de Birgün gazetesinde yayınlanan bir yazı döşendim. (Not: Bu yazı kendisine iletilmiş. O tarihte resmi ve imtiyazcı ideoloji tarafından ötekileştirilmesine karşı durduğum için ne zaman görsem bana hala minnet borcu olduğunu ifade ediyor.) </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama yalnızca kendi başına sanat resmi ideolojik yeniden üretimin alanı değil. Aynı durum bugün “neoliberal sistem” içinde çöken bütün kamu sistemi için de geçerli. AKM’nin başına gelenleri çoğu kimse bilmiyor. Onu hükümetin yıktırdığı zannediliyor. Oysa bağımsız mimarlar inisiyatifi büyük bir mücadele vererek, kamuoyu oluşturarak AKM’nin restorasyonunu hükümete kabul ettirmişti. Bundan bir takım derin güçler rahatsız oldu ve sonrası malum. Restorasyonu engelleyerek hükümetin üzerindeki baskıları kaldırdı! </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şimdi size AKM meselesi gibi kimsenin konuşmaya cesaret edemediği (ya da bilmezden geldiği) ama Hanru’nun sorunsallaştırdığı konuyla çok ilgili bir tanıklığı aktarmaya çalışacağım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir gün beni dönemin (1997) ulaştırma bakanı aradı ve; "Siz ilgileniyormuşsunuz 3. Köprü meselesiyle. Bizim bir projemiz var, uygulanırsa kabus sona erer" dedi. O sırada Tayyip Erdoğan da bu mücadeleye destek veriyordu ve İBB Meclisi salonunu sivillerin kullanması için talimat vermişti, toplantılar için. O sırada İnsan Yerleşimleri Derneği,&nbsp; bu toplantıları düzenliyordu. Bakanlık müsteşarı sonraki ilk toplantıya katıldı. Topluluğa -ilk defa adını duydukları-&nbsp; Marmaray projesinden söz etti. “Bakanlığın 25 yıldır proje üzerinde çalıştığını ancak karayolcuların (ve köprücüleri) bu önemli projeyi sürekli engellediğini” söyledi. Müsteşarın söylediğine göre “eğer Marmaray projesi tarafımızdan desteklenirse, 3. Köprü tehdidi de sona erecek”ti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Meslek odaları “raylı sistem” diye Marmaray’ın üstüne atladı. Bütün endüstriyel arkeoloji peyzajı yok edilecek, ayrıca optimum ulaşım ihtiyacı metropoliten ulaşımın omurgası olacak bir proje için E-5 güzergahı dediysek de anlatamadık. Aynı hükümetin iki bakanlığı birbirine rakipti, bu nedenle proje şehirselleştirilmedi.&nbsp; Oysa iki gar şehri iki kıtaya bağlıyordu. Elbette ki Hanrou’nun işaret ettiği gibi “sanatsal” kullanıma açılabilirdi ama bu şekilde değil. Sonra diğer projeler ortaya çıktı. Marmaray sahili yıktı yeniden yaptı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mesele elbette ki yapı ölçeğindeki bir kültürel mirası koruma söylemi ve yalnızca Haydarpaşa Garı’nın işlevini sürdürmesinden ibaret değildi. Mesele dar bir perspektiften bakan resmi ve merkeziyetçi şehircilik ideolojisinin nasıl yönetimsellik meselesini arka plana itip, konuyu anıt-yapının korunması gibi göstermesiydi.&nbsp; Bu süreçte bu neoliberal gelişmeye karşı dirençli şehirselleştirilmiş bir yönetimsellik meselesi de bastırılmış oldu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuçta İstanbul’un mevcut ulaşım sisteminde ve yerleşim düzeninde radikal bir değişiklik yaratması muhtemel olan Marmaray projesi şehirselleştirilmedi. Yalnızca büyük bir fırsat ortaya çıkaran kentsel arkeoloji, ya da şehirde yaratacağı etkiler açısından değil, ulaşım kararları açısından dahi öyle. Oysa çok taraflı, çok aktörlü, çok öncelikli, misyon odaklı bir yerel örgütle, işbirliği içinde bu proje yönetilebilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şehiriçi (metropoliten) bir ulaşım hattı olan ve şehrin eşsiz bir endüstri mirası bütünü oluşturan bu banliyö sistemi köprüleri, kanyonları, istasyon binaları ve çevresindeki şehirsel dokuyla birlikte güncellenip, korunabilirdi. Şehrin bu eşsiz endüstri mirası, kültürel peyzaj yok edildi. Bunun hesabını kimse sordu mu?&nbsp; Sonra sıra şehrin en kaliteli yapılarına geldi. Onlar yok edildi, riskli olan yoksul semtler dururken.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Marmaray projesi olması gerektiği gibi, metropoliten ulaşım şebekesinin ana omurgası olarak E-5 hattına yakın bir yerde konumlanabilirdi. Ancak bu durumda projenin yönetimi Ulaştırma Bakanlığı’nda olmayacaktı. Nitekim Büyükşehir ulaşım ihtiyacının optimum olduğu yer olarak bunu fark etti ve buraya bir metro sistemi inşa etti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu metropoliten ulaşım omurgası, Marmaray Darıca ve Halkalı gibi noktalarda (ya da başka yerlerde) tren hatlarıyla buluşabilirdi. Şehirlerarası ulaşım, banliyö sistemi iyileştirilerek eskisi gibi devam edebilirdi. Böylece Haydarpaşa, Sirkeci Garları ve istasyonlar ve güncellenen, restore edilen bu hat bütünüyle kullanılmaya devam edebilirdi.&nbsp; Ama yönetimlerin birbirlerinin ne yaptıklarından bile haberleri yoktu. Yanlış söyledim, birbirlerine rakip oldukları için bilgi paylaşmak şöyle dursun, ayrı iş görüyorlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aklımızın alması biraz zor bir mesele: Yenikapı’daki transfer merkezinde iki önemli metro hattının başlangıç noktaları, ana istasyonları ile Marmaray arasında bir bağlantı bile öngörülmemişti. Aralarında beşyüz metre mesafe bulunuyordu! Daha da vahimi proje ve planlama işini alan kurumlar ve kişiler Büyükşehir’den büyük bütçeler alarak buraya devasa bir AVM kondurmayı planlıyorlardı!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şimdi bakanlığa göre şehrin hafızası korunuyormuş! Buradaki aldatmaca çift yönlü: Bir taraftan sizi yalnızca yapıya odaklandırıyor. Sanki bir bütünden ayrıştırıldığında geriye kalan fiziki varlığı korunuyormuş gibi. Sonra da her şey olup bittikten, kararlar alındıktan, uygulamalar yapıldıktan (ve geriye dönülemez bir noktaya gelindikten) sonra size sonucu tebliğ ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Marmaray bir şehir için ulaşım ağı sisteminin omurgası olarak değil, Asya ile Avrupa demiryollarını birleştiren bir TCDD projesi olarak geliştirildi. Bu çaptaki şehir içi ulaşım omurgası için elbette ki bakanlığın aklına “en uygun güzergah acaba neresi olabilir” diye araştırmak gelmedi. Böylece Marmaray’ın şehirselleştirilmemiş (şehir politikaları, öncelikleri açısından düşünülmemiş) olması galip geldi. Sivil muhalefet “köprüye karşı demiryolu iyidir, destekleyelim” söylemi ile bastırıldı. Pek ala Marmaray Anadolu yakasında E-5 hattını, Avrupa yakasında da Tarihi Yarımada’ya dokunmadan Kabataş-Kağıthane&nbsp; güzergahını izleyebilirdi. Ama Ulaştırma Bakanlığı bu takdirde Marmaray projesinin rakibinin, yani Bayındırlık Bakanlığı’nın eline geçeceği kaygısını taşıyordu. Bu yüzden “kamulaştırma maliyeti” gerekçe gösterilerek bu itiraz sümen altı edildi. Oysa Marmaray şehirselleştirilmiş olsaydı, Haydarpaşa, Sirkeci garları gibi anıt yapılar yanında tarihi köprüler, istasyonlar, kanyonlar gibi endüstriyel miras alanı ve şehrin nitelikli sahil yerleşim dokusu korunmuş olacaktı. Mevcut banliyö ulaşım sistemi de hızla güncellenerek hizmet verecekti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nitekim asıl ihtiyacın E-5 üzerinde olduğunu fark eden Büyükşehir Belediyesi hızla bir metro inşaatını tamamladı. Şehirselleştirilmemiş, merkezi politikaların altında şekillenen 3. Köprü ve Marmaray projelerinin rekabeti yüzünden ulaşım yatırım maliyetleri arttı, Marmaray gecikti ve etkili olamadı, değerli yapı kapitali heba oldu, anıt yapılar işlevsiz kaldı ya da yok edildi, her şeyden önemlisi de korunması gereken endüstriyel mirasın üzerinden devasa bir demiryolu otobanı silindir gibi geçirildi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sesi çıkan imtiyazcı seçkinler kendi perspektifleri, kendi kamu yararı anlayışları açısından Marmaray projesini değerlendirdiler. İlginç olan ise Bayındırlık Bakanlığı içindeki deneyimli uzmanların kuzeye yapılacak 3. Köprü’ye karşı muhalefetiydi. Israrla optimum ulaşım ihtiyacının E-5 üzerinde gerçekleştiğini, kuzeydeki güzergahın değiştirilmesini savunuyorlardı! Marmaray’ın şehirselleştirilmesi perspektifi ise hiçbir kurum tarafından sahiplenilmedi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son bir çabayla sivil girişim tarafından Yenikapı’daki transfer merkezi projesi çok öncelikli ve ilişkisel yöntemlerle, bir mikrobölgeleme örneği olarak ve alan yönetimi gibi yenilikçi bir şehircilik deneyimi ile ele alınmaya çalışıldı. Böylece İTÜ tarafından Büyükşehir için hazırlanan devasa AVM projesi son aşamada kamuoyu yaratılarak engellendi. İki ana metro hattının,&nbsp; şehirlerarası&nbsp; deniz ulaşımının düğüm noktası olan bu alan 2010 Avrupa Kültür Başkenti programına alındı. Proje bir mikrobölgeleme çalışması içinde ilişkisel hale getirilmeye çalışıldı. Ama bu girişim de kamu imkanları ile şehir projelerinin rantını kullanan imtiyazlı projeciler tarafından engellendi. Kurnazlıkla arkasına yap-işlet Avrasya tüneli de gizlenerek, algı yönetimi gerçekleşti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Böylece filizlenen açık ve bağımsız yapılar çökertildi. Kamu imkanlarını, kariyer ilişkilerini kullanan oligarşik yapılar yeniden hakim hale geldi. Haydarpaşa Garı Vakası kendi başına kamusallık kavramının nasıl bir boşluğa dönüştüğünün kanıtı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuç olarak 3. Köprü, İstanbul Havalimanı, Kanal İstanbul gibi projelerin önü açıldı. Bu yakın tarihin hafızası hala ders çıkarmak için bir kenarda duruyor. </span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 29 Aug 2025 00:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/08/haydarpasa-gari-vakasinin-arka-plani-1756406309.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Farklı bir kamusal alan deneyimi açısından Yetimhane eşi benzeri olmayan bir fırsat</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/farkli-bir-kamusal-alan-deneyimi-acisindan-yetimhane-esi-benzeri-olmayan-bir-firsat-11637</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/farkli-bir-kamusal-alan-deneyimi-acisindan-yetimhane-esi-benzeri-olmayan-bir-firsat-11637</guid>
                <description><![CDATA[Bugüne kadar eski kamusallık modeline tıkıştırıldığı için ne yapılacağı bilinmeyen Büyükada’daki Rum Ortodoks Yetimhanesi’nin modern kamusal alan deneyimi açısından keşfedilmeyi bekleyen eşi benzeri olmayan bir fırsat olduğunu düşünüyorum.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Yetimhane’nin dönüşümü konusunda izlenecek yol da hangisinin tercih edildiğinin işaretlerini verecek: Hangi modernleşme tipini tercih ediyoruz? Farkılıkları dışlayan, ötekileştiren, özel alana tıkıştıran mı? Yoksa kapsayıcı olan, geliştiren, şehrin kamusal hayatını zenginleştiren bir kamusallığı mı? </span></span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Patrikhane tarafından yıkılıp bir otel olarak yeniden inşa edileceği söylenen Büyükada’daki Rum Yetimhanesi’nin bir “kamusal alan” olduğunu söylediğim için birtakım arkadaşlarımdan, çevremden sık sık şöyle bir tepki alıyorum: </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">“Yetimhane devletin değil, Ortodoks sivil toplumunun malı.” Açıkça söylemem gerekirse bunu söyleyenlere nasıl cevap vereceğimi şaşırıyorum. Yıllarca mücadele verip sahiplerine iadesi için sanki çaba göstermemişim ya da bunları söyleyerek sanki Patrikhane’nin Yetimhane’den kendi mülkünden gelir elde etmesini engellemek istiyormuşum gibi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Hiç şüphem yok ki onlar benim ne söylemek istediğimi anlamıyorlar. Ama ben galiba onların kaygılarını ve ne söylemek istediklerini bir parça anlıyorum: Büyük bir ihtimalle şöyle düşünüyor olabilirler: “Yetimhane’nin bir kamusal alan olduğu kabul edilirse sahiplerinden, Rumlar’dan geri alınır. Sonra devlet her işe devlet karışır, elde edilecek gelire el koyar.” Sanki şu anda karışmıyormuş gibi. Doğrusu kamusal alan kavramını tartışmak ve katılımcı hale getirmek için hazır karşımıza böyle bir fırsat çıkmışken bu teslimiyetçiliğe söyleyecek söz bulamıyorum. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Onlara göre Büyükada Yetimhanesi, Ruhban Okulu, Ticaret Mektebi gibi okullar özel kurumlar. Hatta kimilerine göre Osmanlı öncesinden, Bizans’tan, kalma ne oldukları bilinmeyen gariplikler. Bu nedenle “onları nereye koyacağımızı bilmiyoruz” deseler pek yerinde olur. Ne de olsa bize ait değiller. Tıpkı binaları gibi geçmişe ve başkalarına aitler. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bu yüzden onların kiliseleri, okulları, hastaneleri, ihtiyarhaneleri kamusal hizmetler yerine getirseler de öyle değiller.&nbsp; Karanlıkta ve muallakta bir yerlerde kalmaları gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kamusal alanı içinde onlara yer yok. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Olsa olsa kendi vakıflarına, özel kuruluşlarına falan ait olabilirler. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Oysa bu yapılar Osmanlı (ve Rum da diyebiliriz) modernleşmesinin kimlik inşa kurumları. Tıpkı fiziki varlıkları gibi. Bu yapılar endüstriyel malzemelerle, pres tuğla, putrel, buhar makinesi ile şantiyeye gelmeden önce projesine göre biçimlendirilmiş ahşap ve kaplama malzemeleri ile inşa edilmiş binalar. Modernleşme sürecinde bu kamu modeli din, eğitim ve sağlık kurumları etrafında yapılanıyor. Aynı modeli daha sonra Yeni Osmanlıcılar da devralıyor ve onu resmi kamu alanı olarak inşa etmeye çalışıyor. Böylece imparatorluğun elitleri aracılığıyla bir araya getirilen farklı kamusal alanlar hayali şiddet yöntemleriyle berhava ediliyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Dolayısı ile bugün farklı kamusal alanları kapsayabilen, onları özel alana tıkıştırmayan bir devlet anlayışını kavrayabilmek için bu mesele çok önemli. Ruhban Okulu, Yetimhane, Galata Rum Okulu gibi yapıların şehrin kamusal hayatına nasıl ve hangi yöntemlerle katılacakları çok önemli. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#313131">&nbsp;Bugüne kadar eski kamusallı</span></strong><strong><span style="color:#313131">k modeline t</span></strong><strong><span style="color:#313131">ıkıştırıldığı için ne yapılacağı bilinmeyen Büyükada</span></strong><strong><span style="color:#313131">’</span></strong><strong><span style="color:#313131">daki Rum Ortodoks Yetimhanesi</span></strong><strong><span style="color:#313131">’</span></strong><strong><span style="color:#313131">nin modern kamusal alan deneyimi açısından keşfedilmeyi bekleyen eşi benzeri olmayan bir fırsat olduğunu düşünüyorum.</span></strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#313131">Yetimhane iki farklı kamusallık biçimine işaret ediyor</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında zannedersem iki ayrı modernleşme tipi üzerinde durmak mümkün.&nbsp;&nbsp; </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bunlardan birincisi toplulukları “milletler” olarak inşa etmeye dayanan ve imparatorlukta ve onun ekümenik dünyasında ve elbette ki şehirsel mekanlarında kompartımanlaşmış bir kamusal alanını yeniden inşa eden dinamikler. Dini kurumların, okulların altında kimlikler prototiplere dönüştürülüyor, seküler olmayan bir kültürel kamusal alan oluşturuluyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Buna neo-klasik tipteki modernleşme adı verilebilir. Bugünkü ulus-devletler genellikle bu modernleşme tipinin uzantısı. Bu tipteki bir kamusal alan kapsayıcı değil, doğal olarak. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">19. yüzyılda dediğim gibi imparatorluğun yerleşim alanları, coğrafyaları, şehirleri geleneksel olarak kompartımanlaşmış toplulukları barındırıyor. Topluluklar dini yapıları, eğitim kurumlarıyla, sosyal yapılarıyla ayrışmış durumdalar. Modernleşmenin kurumları da bu açıdan tarihselci ve milli mirası (ya da canlandırmacı akımı) yeniden icad ediyorlar. Bunun izlerini yalnızca siyasette değil, mimarlıkta, edebiyatta, müzikte görüyoruz. Osmanlı imparatorluğunda bu tür bir modernleşme süreci yaşayan ve başı çeken Ortodoks Rumlar. Alfabenin standartlaştırılması, konuşulan farklı lehçelerin yerini resmi Rumca’nın alması, yeni eğitim kurumları yanında tıp, tarih, edebiyat, müzik, spor, bilim alanlarında entelektüel bir gelişme yaşanıyor. Ancak bu kamusal alan milli, yani kapsayıcı değil. Entelektüel alan da dini ve yönetsel kurumlara bağımlı ve patronaj altında. Kültür ve sanat alanı aynı zamanda sınıfsal çelişkileri örten bir işlev görüyor. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#313131">&nbsp;Bugün farklılıkları kapsayan bir kamusal alan kavramını tartışmaya çalışırken kuruluşunda bu gerilimin hafızasını taşıyan kurumları</span></strong><strong><span style="color:#313131">n ele al</span></strong><strong><span style="color:#313131">ınma biçimlerinin ç</span></strong><strong><span style="color:#313131">ok de</span></strong><strong><span style="color:#313131">ğerli olduklarına inanıyorum. </span></strong></span></span></span></em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#313131">Yetimhane modern kamusal alan deneyimi açısından keşfedilmeyi bekleyen eşi benzeri olmayan bir fırsat</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bir de ikinci modernleşme tipi var, iktidar gücünü kullanarak elde edilen imtiyazlarla, yani &nbsp;birincisi tarafından bastırılan. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bu toplulukların iç içe geçtikleri, dışarısı ile ilişki kurdukları “seküler” mekanlar. Bugünkü modern kamu yönetimleri kavramının geliştiği yerler olarak bakılabilir Bu mekanlar özel konumları, sosyal yapıları nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti’nin modern kamu kavramının “kuluçka alanları”. Kültür ve sanat kurumları, entelektüel hayatın yenilikçi yapıları bunun etrafında saçaklanıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Seküler olmayan, neo-klasik millet modeli ile toplulukları, farklılıkları kapsayıcı kamu modeli arasındaki gerilim Türkiye Cumhuriyeti gibi ulus-devletlerin siyasal hayatını belirleyen temel dinamiklerden biri olarak günümüze kadar geliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Türkiye’nin modern kamu yönetimleri modeli de, kurumları da, hatta kültürel kamusal alanı da, siyasal elitleri arasındaki mücadelelerin tarihi de hem bu sekülerleşmemiş (kompartımanlar içindeki) soylulaştırma dinamiklerini, hem de - bastırılmış olsa da- &nbsp;hem de diğerini içeriyor. Kırım Savaşı ve sonrasındaki büyük savaşların yarattıkları krizler sonrasında ortaya çıkan, Birleşmiş Milletler, UNESCO, AB gibi ulus-devletler ötesi yapıların ortaya çıkmasını sağlayan farklı bir modernleşme biçiminin izlerini taşıyor.&nbsp; &nbsp;&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bugüne kadar eski kamusallık modeline tıkıştırıldığı için ne yapılacağı bilinmeyen Büyükada’daki Rum Ortodoks Yetimhanesi’nin modern kamusal alan deneyimi açısından keşfedilmeyi bekleyen eşi benzeri olmayan bir fırsat olduğunu düşünüyorum. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Yetimhane’nin dönüşümü konusunda izlenecek yol da hangisinin tercih edildiğinin işaretlerini verecek: Hangi modernleşme tipini tercih ediyoruz? Farkılıkları dışlayan, ötekileştiren, özel alana tıkıştıran mı? Yoksa kapsayıcı olan, geliştiren, şehrin kamusal hayatını zenginleştiren bir kamusallığı mı? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bugün farklılıkları kapsayan bir kamusal alan kavramını tartışmaya çalışırken kuruluşunda bu gerilimin hafızasını taşıyan kurumların ele alınma biçimlerinin çok değerli olduklarına inanıyorum. </span></span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 22 Aug 2025 02:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/08/farkli-bir-kamusal-alan-deneyimi-acisindan-yetimhane-esi-benzeri-olmayan-bir-firsat-1755820469.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sistemin enkazı altında kalan hafızayı kurtarmak</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sistemin-enkazi-altinda-kalan-hafizayi-kurtarmak-11608</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sistemin-enkazi-altinda-kalan-hafizayi-kurtarmak-11608</guid>
                <description><![CDATA[Çok açık ki afetlere dirençli olma meselesi yöneticilerin dilinden düşmeyen “kentsel dönüşüm”den ibaret değil. Gerçeğin üzerinde farklı bir politik eylem biçimi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>“</strong><strong>17 Ağ</strong><strong>ustos</strong>’<strong>u unutmadık.” Her yıldönümünde bu sözü tekrarlayıp duruyoruz. Bu durum bana ister istemez unutulduğunu düşündürüyor. 17 Ağustos felaketi ile birlikte ortaya çıkan sivil toplum seferberliği yaşanan afetten sonra sanki karanlıkta önümüzü aydınlatan bir işaret fişeği gibiydi. Ama sonrasında bu olağanüstü deneyim hafızalardan silindi.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Felaketlerin kendilerine değil, yalnızca imgelerine tanık oluyoruz. Medya sistemleri, aygıtları izleyicileri tek yönlü bilgilendiriyor, edilginleştiriyor. Ne kadar olanları anlamaya, yaşanan acıları hissetmeye çaba göstersek de, öyle. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Felaketlerle karşılaşınca bir şeyleri fark eder gibi oluyoruz. Ama herkes biliyor ki, gerçek bir tanıklık imkansız. Peki o zaman gördüğümüz şey ne?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Felaketin hayalet -vari bir varlığıyla karşı karşıyayız. Hafızamızda tam kendisine yer bulamayan, gerçekle karışan hayalet-vari ve rahatsız edici bastırılmış bir olay halini alıyor. Mistifikasyon felaketlerin, savaşların acımasız gerçekliğini örten bir hikaye yaratıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gerçeklik denen şey çoğu zaman medyayı, bilgiyi manipüle edenlerin güç istencinden başka bir şey değil. Bir eşitsizlik yaratma ve imtiyaz elde etme biçimi. Krizler, felaketler sistemin sorgulanmasına yol açmıyor. Tam tersine sistem krizlerden güç alıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her bir deprem olduğunda fay hatlarının yerlerini, felaketin boyutlarını öğreniyoruz. “Ölenler için rahmet diliyor ve Yüce Allah hepimizi deprem afetinden korusun” şeklindeki sözlerle afetler karşısında çaresiz olduğumuz en yetkili ağızlar tarafından hatırlatılıyor. Karşımıza çıkan felaket yalnızca bizim çaresizliğimizi pekiştiriyor. Medyada boy gösteren uzmanlar bilimsel açıklamalarla afetlerin doğa olayları olduğunu gösteriyorlar. Afetlerin asla bilemeyeceğimiz muazzam teknik konularla ilgili olduklarını ispatlayacak şekilde. Böylece afetlerin üzerinde hiçbir etkimizin olamayacağını öğreniyoruz.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Afet tıpkı ölüm gibi unutmak, gündelik yaşantımızda bir kenara koymak zorunda olduğumuz bir gerçeklik. Hiç olmamış gibi yapıyoruz ve hayatımıza devam ediyoruz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ne kadar infial içinde olunsa da, bu karşılaşma biçimi değiştirilemiyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnfialin müşterek hayatımızda önemli sorunlara işaret ettiği muhakkak. Ama yapılar, işleyişler üzerinde hiçbir etkisi yok. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Felaketler tek yönlü çalışan medya aracılığıyla bir kurmacaya dönüşüyor</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Körfez Savaşı sırasında Cumhuriyet gazetesine bir yazı yazmıştım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yazı gözümüzün önünde cereyan eder gibi gözüken savaşın canlı yayında bir kurmacaya dönüştüğü, ya da onun gibi sunulduğu varsayımından hareket ediyordu. Naklen canlı yayınlar, bombalamayı yapan uçakların kayıtları, yerleşim alanlarında gerçekleşen patlamalar bunların hepsi bir kurmacadaki gibi bir forma kavuşuyordu. Yazının teması hatırladığım kadarıyla şöyleydi: “Irak’ta savaş hiç olmadı. Biz tıpkı bir dizide, bir filmde olduğu gibi yalnızca kurmaca sahneleri izliyoruz.” </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İzleyicilerin savaşı herhangi bir gösteriyi, bir diziyi izler gibi izlediklerine, kendilerini rahat hissettiklerine, pasif kalabildiklerine işaret ediyordu. Medya tek yönlü bir bilgi akışı sağlayarak izleyicilerle yaşanan korkunç olay, savaş arasında aşılması mümkün olmayan bir mesafe koyuyordu. Karşımızdaki gözümüzü kamaştıran gerçeklik yaşanan felaketi gizlemekten başka bir şey yapmıyordu. Yoksa bu savaş sahnelerine, binlerce insanın öldürülmesine seyirci kalınabilir miydi?&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yaşanmakta olan savaş felaketini sanki Saddam Hüseyin’in şeytani kötülüğü ve ona bağlı askerlerin imha edilmesi oyununa çevrilmişti. Yayınlar gerçeği göstermek şöyle dursun, gerçekten kaçmayı sağlıyordu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yazı yayınlanır yayınlanmaz, telefonum çaldı. Telefondaki sevgili hocam Hilmi Yavuz’du. “Sen Jean Baudrillard’ın makalesini okudun mu? Aynı senin söylediklerini söylüyor.” Okumadığım veya üzerine konuşulduğunu hiç duymadığım için şaşırmıştım. Ama sonra buldum ve okudum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sembolik bir kriz anındayız. Teknik gibi gözüken konular bile teknoloji ile bağlarını kopardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bağ koptu. Medyada tek yönlü bilgi akışıyla, göz kamaştırıcı görüntülerle, nesneleştirici şiddetle karşımıza konulan dünya bir masal halini aldı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gerçeklik bu nedenle travmayla eş anlamlı. Felaketlerin görüntüleri&nbsp; sistemin sorgulanmasında değil, üzerinin örtülmesinde kullanılıyor. Felaketlerin, krizlerin sistemi değiştirme ihtimalleri yok. İnfial içinde olmak da bir işe yaramıyor. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Çok açık ki afetlere dirençli olma meselesi yöneticilerin dilinden düşmeyen </strong>“<strong>kentsel d</strong><strong>önüşüm”den ibaret değ</strong><strong>il. Ger</strong><strong>çeğin üzerinde farklı bir politik eylem biçimi. Çevre mücadeleleri, afetlerle baş etme çabaları sınıf temelli meselelerin başında geliyor. Köklü ve kolektif bir dönüşümden söz ediyorsak, siyaseti karşılıklı bir öğrenme biçimi olarak yeniden kurgulamanın zamanı geldi. Sembolik eylemselliklerin, siyasetin temsil ettikleriyle ilişkilerini gözden geçirmek durumundayız.</strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Felaketlere karşı ilk yapılması gereken şey sistemin enkazı altında kalan hafızamızı kurtarmak</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Felaket böylece unutulmak zorunda olan bir travma ya da hayatımızın bilinç dışında kalan, bastırılmış olan bir olay olmaktan çıkar. Felakete tanıklık etmek mümkün değil. Ama vahşi bir ölüme maruz kalabileceğimizi bilmemiz ve buna rağmen imkansız bile olsa müşterekler için direnmeye devam etmemiz bunun bir göstergesi. Kayıplar karşısında yas tutmanın edilgin bir var oluş biçimi değil, kolektif eylemliliklere yol açan bir müştereğimiz olduğu söylenebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hani geçmişte, bizim öğrenciliğimizde “sol” adına şöyle bir laf duyardık ya, biraz öyle: “Çevre gibi konularla da elbette ki ilgileneceğiz. Ama şimdiki asıl sorunumuz iktidar. İktidara gelince hiç merak etmeyin, çevre sorunları da çözülecek. Şaşırtıcı değil mi, hem solda, hem sağda aynı iktidar merkezci yaklaşımın hakim olması? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İklim krizi, kuraklıklar, seller ve orman yangınları ile afetlerin yaşam alanlarını tehdit ettikleri yeni bir dönemin başlangıcındayız. Bunların her birinin diğerleriyle ilişkili olduğunu fark ediyoruz. Yönetimlerin bu krizlerle baş edemediklerini görüyoruz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Afetlerin boyutları karşısında özneleri dışlayan, edilgin seyirciler hale getiren, ilişki kurmayan, ayrışmış, hiyerarşik, merkezci yönetim yapıları yetersiz kalıyor. Bu nedenle yerel ile merkezi yönetimlerin, sivil toplumun yeni bir işbirliği modelini savunuyoruz. Artık seyirci değil katılımcı, tüketici değil, üretici, yardım bekleyen değil kendi sorunlarını çözebilen, sorumluluklarını üstlenebilen aktif yurttaşlar olmak zorundayız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çok açık ki afetlere dirençli olma meselesi yöneticilerin dilinden düşmeyen “kentsel dönüşüm”den ibaret değil. Gerçeğin üzerinde farklı bir politik eylem biçimi. Çevre mücadeleleri, afetlerle baş etme çabaları sınıf temelli meselelerin başında geliyor. Köklü ve kolektif bir dönüşümden söz ediyorsak, siyaseti karşılıklı bir öğrenme biçimi olarak yeniden kurgulamanın zamanı geldi. Sembolik eylemselliklerin, siyasetin temsil ettikleriyle ilişkilerini gözden geçirmek durumundayız.<em> </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><em>“</em><strong>17 Ağ</strong><strong>ustos</strong>’<strong>u unutmadık.” Her yıldönümünde bu sözü tekrarlayıp duruyoruz. Bu durum bana ister istemez unutulduğunu düşündürüyor. 17 Ağustos felaketi ile birlikte ortaya çıkan sivil toplum seferberliği yaşanan afetten sonra sanki karanlıkta önümüzü aydınlatan bir işaret fişeği gibiydi. Ama sonrasında bu olağanüstü deneyim hafızalardan silindi.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Eğ</strong><strong>er hat</strong><strong>ırlamak ve yas tutmaktan söz ediyorsak,&nbsp; gerçekliğine nüfuz edemediğimiz olayların travmaları altında yaşamak yerine siyaseti kolektif öğrenme eylemselliği olarak yeniden düşünmek, temsil ettikleriyle ilişkilerini gözden geçirmek durumundayız. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Müşterekler alanında yas tutma edilgin bir var oluş biç</strong><strong>imi de</strong><strong>ğil, kolektif ve köklü bir değişim yaratma eylemi. Felaketlerin hafızamızın üzerindeki tortuların deneyim kopuklukları ile tekrarlandığını unutmadan.</strong></span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 17 Aug 2025 01:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/08/sistemin-enkazi-altinda-kalan-hafizayi-kurtarmak-1755380903.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şehirleri dinlemek: Yerel karar alma süreçlerinde veri neden önemli?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sehirleri-dinlemek-yerel-karar-alma-sureclerinde-veri-neden-onemli-11602</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sehirleri-dinlemek-yerel-karar-alma-sureclerinde-veri-neden-onemli-11602</guid>
                <description><![CDATA[Veriye dayalı karar alma (EBDM) yaklaşımı, dünya genelinde kamu yönetiminde etkili hizmet sunumu ve kaynak kullanımını sağlamak için giderek daha fazla benimseniyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Veriye dayalı karar alma, yalnı</strong><strong>zca say</strong><strong>ı</strong><strong>lar</strong><strong>ı</strong><strong>n diliyle konu</strong><strong>ş</strong><strong>mak anlam</strong><strong>ı</strong><strong>na gelmiyor. Ayn</strong><strong>ı </strong><strong>zamanda vatanda</strong><strong>ş</strong><strong>lar</strong><strong>ı</strong><strong>n deneyimlerini, yerel bilgi birikimini, sosyal medyadan gelen sinyalleri ve k</strong><strong>üçü</strong><strong>k </strong><strong>ö</strong><strong>l</strong><strong>ç</strong><strong>ekli deneyleri de karar s</strong><strong>ü</strong><strong>re</strong><strong>ç</strong><strong>lerine dahil etmek demek. K</strong><strong>ı</strong><strong>sacas</strong><strong>ı</strong><strong>, hem veriye hem de topluma kulak vermek gerekiyor. G</strong><strong>ü</strong><strong>venilir veri ve g</strong><strong>üç</strong><strong>l</strong><strong>ü </strong><strong>kat</strong><strong>ı</strong><strong>l</strong><strong>ı</strong><strong>m, yaln</strong><strong>ı</strong><strong>zca merkezi h</strong><strong>ü</strong><strong>k</strong><strong>ü</strong><strong>metlerin de</strong><strong>ğ</strong><strong>il, kentlerin de demokrasiye katk</strong><strong>ı </strong><strong>sunmas</strong><strong>ı</strong><strong>n</strong><strong>ı</strong><strong>n etkili bir yolu. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir belediyenin şehir içi otobüs saatlerini düzenlemesi, bir mahallede sosyal hizmetleri artırması ya da orman yangınlarına karşı erken uyarı sistemi kurması... Tüm bu kararlar, basit görünen ama toplumsal etkisi büyük hamleler. Bu kararların, sezgisel ya da siyasi önceliklerden ziyade, gerçekten ihtiyaçları gösteren güvenilir verilere dayandırılması hem kent yaşamının kalitesini hem de kamu kaynaklarının verimli kullanımını belirliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Veriye dayalı karar alma (EBDM) yaklaşımı, dünya genelinde kamu yönetiminde etkili hizmet sunumu ve kaynak kullanımını sağlamak için giderek daha fazla benimseniyor. Bu yaklaşıma dair başarılı örnekler, şehir yönetimlerinden eğitim sistemlerine ve davranışsal ekonomi temelli kamu politikalarına kadar birçok alanda uygulanıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya genelinde, veriye dayalı karar alma yaklaşımının uygulandığı çok sayıda yenilikçi örnek bulmak mümkün. Örneğin, 2003’ten bu yana New York City<strong>,</strong> vatandaşlardan gelen taleplerin toplandığı 311 hattı üzerinden hizmet ihtiyaçlarını analiz ederek, çöp toplama gibi temel hizmetleri daha adil şekilde planlamak için çalışıyor. Finlandiya<strong>,</strong> eğitim sistemini sürekli veri ve değerlendirme ile şekillendirerek dünyanın en kapsayıcı ve başarılı bulunan eğitim modellerinden birini inşa etti. Model sadece başarı testlerine değil; öğrenci refahı, öğretmen özerkliği ve uzun vadeli istihdam verilerine dayalı düzenli değerlendirmelere dayanıyor. Bu sistematik ve kanıta dayalı yaklaşım sayesinde reformlar aceleci siyasi baskılardan uzak, uzun vadeli verilerle şekilleniyor. Birleşik Krallık’taki Nudge Unit<strong>,</strong> küçük davranış değişikliklerinin etkisini test ederek, rastgele kontrollü deneyleri kamu politikalarında standart hale getirdi. Kanada, evsizlikle mücadele için veri altyapısına dayanan bir model ortaya koydu. HIFIS (Homeless Individuals and Families Information System)<strong> </strong>adlı ortak veri platformu barınaklar ve sosyal hizmetlerin daha iyi koordine edilebilmesini, bireylerin kalıcı konutlara daha kolay yönlendirilmesini amaçlıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de de stratejik planlama ve performansa dayalı bütçeleme gibi alanlarda güçlü yasal çerçevelere sahip. Ancak bu çerçevenin yerel düzeyde ne kadar hayata geçtiği halen tartışmalı. OECD’nin 2023 verilerine göre Türkiye, düzenleme süreçlerinde paydaş katılımında OECD ortalamasının oldukça gerisinde kalıyor. Belediyelerde açık veri sistemleri ise birkaç il dışında yaygın değil, fakat uygulamaya geçmiş öncü örnekler de var. Örneğin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi<strong>,</strong> açık veri portalı üzerinden sunduğu ulaşım, hava kalitesi ve kentsel hizmet verilerini kamuoyuna açarak, veri temelli şeffaf yönetim konusunda adımlar attı. Eskişehir Belediyesi<strong>, </strong>Bi’fikirle ile katılımcı bütçeleme sürecinde vatandaş anketlerinden elde ettiği sonuçları dikkate alarak, kaynakları halkın önceliklerine göre yönlendirmeyi amaçladı. Konya Büyükşehir Belediyesi, 2023–2025 yıllarını kapsayan Açık Veri Stratejisini yayımlayarak, şehir yönetiminde katılım ve veri temelli karar alma kültürünü kurumsallaştırma yönünde adımlar attı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Belediyelerin çoğunda veriler hâlâ departmanlar arasında parçalı duruyor ya da karar süreçlerine entegre edilemiyor. Bu uygulamaların yaygınlaşmasındaki önemli zorluklardan biri. Oysa kamuda güvenin azaldığı, kaynakların daraldığı ve krizlerin arttığı dönemde, yerel yönetimlerin daha akıllı, daha adil ve daha esnek hale gelmesi kritik. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Veriye dayalı karar alma, yalnızca sayıların diliyle konuşmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda vatandaşların deneyimlerini, yerel bilgi birikimini, sosyal medyadan gelen sinyalleri ve küçük ölçekli deneyleri de karar süreçlerine dahil etmek demek. Kısacası, hem veriye hem de topluma kulak vermek gerekiyor. Güvenilir veri ve güçlü katılım, yalnızca merkezi hükümetlerin değil, kentlerin de demokrasiye katkı sunmasının etkili bir yolu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">----</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Kaynaklar:</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Employment and Social Development Canada (ESDC). (2023). <em>Homeless Individuals and Families Information System (HIFIS)</em>. Government of Canada. Retrieved from:<br />
<span style="color:#0563c1"><u><span style="color:black"><a href="https://www.canada.ca/en/employment-social-development/programs/homelessness/hifis.html"><span style="color:black"><span style="color:black">https://www.canada.ca/en/employment-social-development/programs/homelessness/hifis.html</span></span></a></span></u></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gaetz, S., Dej, E., Richter, T., &amp; Redman, M. (2016). <em>The State of Homelessness in Canada 2016</em>. Canadian Observatory on Homelessness Press. Retrieved from:<br />
<span style="color:#0563c1"><u><span style="color:black"><a href="https://www.homelesshub.ca/SOHC2016"><span style="color:black"><span style="color:black">https://www.homelesshub.ca/SOHC2016</span></span></a></span></u></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Wiseman, J. (2015). <em>Can 311 Call Centers Improve Service Delivery? Lessons from New York and Chicago</em>. Inter-American Development Bank. Retrieved from https://publications.iadb.org/publications/english/document/Can-311-Call-Centers-Improve-Service-Delivery.pdf</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hussey, D., &amp; Yan, J. (2025). <em>Principles for Open Data Curation: A Case Study with the NYC 311 Service Request Data</em>. arXiv. <span style="color:blue"><u><span style="color:black"><a href="https://arxiv.org/abs/2502.08649"><span style="color:black"><span style="color:black">https://arxiv.org/abs/2502.08649</span></span></a></span></u></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Finnish Education Evaluation Centre. (n.d.). <em>About FINEEC</em>. Retrieved from <span style="color:#0563c1"><u><span style="color:black"><a href="https://karvi.fi/en/"><span style="color:black"><span style="color:black">https://karvi.fi/en/</span></span></a></span></u></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İstanbul Büyükşehir Belediyesi. (n.d.). <em>İBB Açık Veri Portalı</em>. <span style="color:#0563c1"><u><span style="color:black"><a href="https://data.ibb.gov.tr/dataset/"><span style="color:black"><span style="color:black">https://data.ibb.gov.tr/dataset/</span></span></a></span></u></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eskişehir Büyükşehir Belediyesi. (n.d.). <em>Bir Fikirle – Katılımcı Bütçe Platformu</em>. <span style="color:#0563c1"><u><span style="color:black"><a href="https://bifikirle.eskisehir.bel.tr/"><span style="color:black"><span style="color:black">https://bifikirle.eskisehir.bel.tr/</span></span></a></span></u></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Konya Büyükşehir Belediyesi. (2023, Temmuz 11). Konya Büyükşehir 2023–2025 Açık Veri Stratejisini Hazırladı. https://www.konya.bel.tr/haber/konya-buyuksehir-2023-2025-acik-veri-stratejisini-hazirladi</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sahlberg, P. (2011). <em>PISA in Finland: An Education Miracle or an Obstacle to Change?</em> CEPS Journal. Retrieved from https://pasisahlberg.com/wp-content/uploads/2013/01/PISA-in-Finland-CEPS-2011.pdf</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Halpern, D., &amp; Sanders, M. (2017). <em>Nudging by Government: Progress, Impact, and Lessons Learnt</em>. Behavioral Policy Report. https://behavioralpolicy.org/wp-content/uploads/2017/06/Sanders-web.pdf</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 16 Aug 2025 08:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/08/sehirleri-dinlemek-yerel-karar-alma-sureclerinde-veri-neden-onemli-1755321032.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İstanbul’da ilk rasathane nasıl kuruldu?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbulda-ilk-rasathane-nasil-kuruldu-11560</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbulda-ilk-rasathane-nasil-kuruldu-11560</guid>
                <description><![CDATA[Dünyadaki bilim kurumlarının dikkatini çekmek, bu anıtyapıyı hak ettiği bir yere taşımak… Böyle bir girişim hiç şüphesiz şehre değer katar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">Bu yapının şehrin kamusal hayatını zenginleştirecek bir işlev kazanması düşünülebilir. Bu değerdeki sosyal tarihin de müstesna bir örneği olan bir anıt yapının otel olmasının İstanbul’un ve Adalar’ın lehine olmadığı da. Bakanlıkla Büyükşehir Belediyesi’nin işbirliği yapmalarını, aynı İstiklal Caddesi’ndeki Raimondo d'Aronco'nun Casa Botter'i gibi şehrin kamusal hayatına katılması mümkün. Bu anıtyapı, bu kişilerin anısını yaşatmak için belki uluslararası ilişkiler geliştiren bir enstitü, bir araştırma merkezi olarak işlevlendirilebilir. </span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Astronomiyle, sismolojiyle, meteoroloji ile ilgili bir gözlem merkezi, bir enstitü falan deyince aklımıza hemen üniversiteler veya kamu kurumları geliyor, doğal olarak. Dünyada devletten, kamu kurumlarından bağımsız olarak kurulmuş birçok örnek de var. Ama bunların büyük bir bölümü de gene kamu kaynakları ile destekleniyor. Bu tür bilim kurumlarının arkasında devletten ve kamu kurumlarından bağımsız girişimler, bilim ve araştırma çevreleri de var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bu coğrafyada ilk rasathane nasıl kuruldu? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’da bu eksikliğin bir Büyükadalı tarafından karşılandığını biliyor muydunuz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya da şöyle sorayım: İmparatorlukta ilk gözlem merkezinin, rasathanenin astronomiye ve yerbilimlerine büyük bir merakı olan, önemli bir hukukçu olan Lewis Mizzi tarafından kurulduğunu biliyor muydunuz? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurulmasının nedeni 1894 depremi sonrası şehrin sismoloji konusundaki deneyiminin yetersiz olduğunun anlaşılması. İlginç olan bu bağımsız rasathanenin depremden önce düşünülmüş olması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyükada’daki bu rasathane dünyadaki benzerlerinden ileride.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukukçu Lewis Mizzi’nin astronomiye duyduğu ilgiyle Büyükada’daki köşküne yaptırdığı kule imparatorluk başkentindeki gözlem imkânı sunan ilk ve yegane rasathane.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık ülkede çağdaş standartlara uygun bir astronomi gözlemi yapabilmek için gerekli teçhizata, teleskoplara sahip ilk gözlem kulesi ancak 1930’la doğru gerçekleştiriliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mizzi uluslarası çapta bir deneyime sahip, İstanbul gibi Avrupa’da önde gelen bir deniz ticareti ve finans merkezi olan bir şehirde yaşayan ve çalışan bir hukukçu. Ama aynı zamanda bir yer bilimci, gökbilimci…İstanbul’da çıkan ve İngilizce yayınlanan The Levant Herald ve Eastern Expres gibi gazetelerin imtiyaz sahibi ve editörü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir düzine dili anadili gibi konuşan. İngiliz tabiyetinde bir Maltalı. İstanbullu Levantenler arasında saygın bir yere sahip</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun 94 depremi sonrasında yazlık konutuna eklettiği, ünlü İtalyan mimar Raimondo d’Aronco’ya yaptırdığı, çağdaş standartlara uygun, döneminin en iyi donanımlara sahip gözlem kulesi İmparatorluğun bilimsel açığını telafi edecek önemli bir adım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">45 yıl yaşadığı İstanbul’dan ayrıldığında, Malta’nın eski başkenti Medina’daki doğa bilimleri müzesine kendi koleksiyonunu bağışlıyor. Bugün bu müzede onun koleksiyonunun sergilendiği ve adını taşıyan bir seksiyonu var. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#080809">Mizzi hakkındaki bu ayrıntılı bilgileri Büke Uras’ın&nbsp; kitabından öğreniyoruz .Çalışmalarıyla Osmanlı imparatorluğunun mimari alanındaki modernleşme sürecine ışık tutan mimarlık tarihçisi Uras, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Büyükada Moris Danon Koleksiyonu” kitabıyla şehrin tarihine ait bilinmeyen birçok önemli konuyu aydınlatıyor (*).</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Sahibinden söz ettim. Bu mimari eseri gerçekleştiren mimar ise gene dünyaca tanınmış İtalyan bir mimar, Raimondo d’Aronco.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu mimar 2. Abdülhamit tarafından şehre dünya fuarını düzenlemek için davet ediliyor. İnşaat işleri başladığında, projeyi tamamladığında 94 Depremi oluyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Dünya fuarı deprem nedeniyle gerçekleşemiyor. Ama d’Aronco Mizzi köşkünde olduğu gibi şehirde çok önemli projelere imza atıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Mizzi köşkü Ortaçağ canlandırmacılığı (Neo-Gotik) ya da onu takip eden Yeni-Sanat (Art- Nouveau) akımının dünyadaki önemli örneklerinden biri.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu önemli mimarlık eserinin İstanbul’un eşsiz kültür varlıklarından biri olduğu açık. Yalnızca mimarisi ile değil, şehrin tarihiyle ilgili önemli gelişmelerin bir belgesi olarak.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bugünlerde yapının satışa çıkarıldığını duyduk.</span> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Büyükada’daki Mizzi Köşkü’nün satışa çıkarıldığı haberi basında yer aldı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">En yüksek fiyatı verene </span><a href="https://gazeteoksijen.com/.../maltali-avukat-lewis..." target="_blank"><span style="color:#2980b9">satılacakmış</span></a><span style="color:#080809">. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu önemli mimari eseri Finlandiyalı bir zenginin satın alması başlangıçta Adalıları umutlandırmıştı. Çünkü yapının bakıma ihtiyacı vardı. İyi bir restorasyon geçireceği düşünüldü. Sonrasında fasılalar halinde uzun bir süreç yaşandı. Bir süre şantiye mühürlü kaldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">İşlemeli iç duvarlarının, orijinal döşemelerinin tahrip edildiği görülünce yaşanan umutlar bir parça hayal kırıklığına dönüşmüştü. Ancak bir süre sonra onarım işleri yeniden başladı ve restorasyon tamamlandı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bugün de umutlu olmak için nedenler var. Yapı ticari bir amaçla dönüştürülmedi.&nbsp; </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu anıtyapının ev olarak kullanılması biraz zor. Bir hayırsever bulmak gerekiyor, onu koruyacak. Otel olması mümkün ama bahçesinde havuz yok, ayrıca hangi turizmci bu kadar parayı ödeyebilir? Bu yapıya yalnızca değerli bir mülk, bir bina olarak bakmak haksızlık olur. Bu durumda akla başka bir fikir geliyor: </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Dünyadaki bilim kurumlarının dikkatini çekmek, bu anıtyapıyı hak ettiği bir yere taşımak… Böyle bir girişim hiç şüphesiz şehre değer katar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Şu anda satışta olan Mizzi Köşkü sıradan bir yapı değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Dünya mimarlık tarihine geçmiş Art-Nouveau tarzının şehirdeki en önemli örneklerinden biri.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu yapının şehrin kamusal hayatını zenginleştirecek bir işlev kazanması düşünülebilir. Bu değerdeki sosyal tarihin de müstesna bir örneği olan bir anıt yapının otel olmasının İstanbul’un ve Adalar’ın lehine olmadığı da. Bakanlıkla Büyükşehir Belediyesi’nin işbirliği yapmalarını, aynı İstiklal Caddesi’ndeki Raimondo d'Aronco'nun Casa Botter'i gibi şehrin kamusal hayatına katılması mümkün. Bu anıtyapı, bu kişilerin anısını yaşatmak için belki uluslararası ilişkiler geliştiren bir enstitü, bir araştırma merkezi olarak işlevlendirilebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Diyeceksiniz ki önemli bir hafıza mekanı, Troçki’nin kaldığı ev bile yıllardır bir müzeye, bir araştırma mekanına dönüştürülemedi. Ama bu mekanın nasıl bir potansiyel taşıdığını anlayan bir “beyaz atlı prens”in yakında gelebileceğini hayal ediyorum. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Umutla Mizzi Köşkü’nün halka açık bir bilim ve deney mekanı olarak şehre muazzam bir prestij kazandıracağını, bunun için ilgili kurumların (Bakanlığın ve Büyükşehir'in) dikkatini çekmenin&nbsp; gerekli olduğunu düşünüyorum. . </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#080809">*Büke Uras, Büyükada-Moris Danon Koleksiyonu, Yapı Kredi Yayınları 2023, sayfa 274.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 Aug 2025 09:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/08/istanbulda-ilk-rasathane-nasil-kuruldu-1754719858.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kent, Mekân, Geçicilik (2)</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kent-mekan-gecicilik-2-11520</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kent-mekan-gecicilik-2-11520</guid>
                <description><![CDATA[Bugün geçicilik kavramı, kentsel planlama ve tasarım disiplininde, kentteki boş otoparkların kamusal alana dönüştürülmesinden pop-up dükkânlara, kent merkezindeki enstalasyonlardan rastlantısal aktivitelere kadar oldukça kapsayıcı bir çerçeve sunmaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Belki de geçiciliğin bu idraki sayesinde, kalıcılık algımızın getirdiği konfor alanının dışına çıkmaya cesaret ederiz. Mevcut koşulları yönetmeye, güncel ihtiyaçları değerlendirmeye, inisiyatif almaya; söylem üretmek için iş birlikleri ve dayanışma ağları kurmaya başlarız</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(İlk yazıyı okumak için </span><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kent-mekan-gecicilik-1-11427" target="_blank"><span style="color:#2980b9">buraya tıklayınız</span></a><span style="color:black">)</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih, geçici olduğu anlaşılan pek çok görkemli uygarlığa ev sahipliği yaptı: Troya, Pompei, Kartaca ve Babil... Yine de bizler, çağdaş çalışmaların ve rasyonel planların bugünün kentlerinde, daha istikrarlı bir dünya düzeninde kalıcı bir miras yaratacağına inanmaya meyilliyiz. Fakat aslında, kendi türümüzün sebep olduğu felaketler ve doğal afetler hâlâ kentleri ve farklı ölçekteki yerleşimleri değiştirmeye, dönüştürmeye, yok etmeye devam ediyor. Kalıcı ve zengin bir tarihî miras bırakma düşüncesi, aslında tüm insanlığın ihtiyaç duyduğu güven duygusunu pekiştirirken, geleceğe dair olası riskli durumları kısıtlayan bir rahatlık sunar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün geçicilik kavramı, kentsel planlama ve tasarım disiplininde, kentteki boş otoparkların kamusal alana dönüştürülmesinden pop-up dükkânlara, kent merkezindeki enstalasyonlardan rastlantısal aktivitelere kadar oldukça kapsayıcı bir çerçeve sunmaktadır. Geçicilik ile ilgili olan en önemli husus, geçici uygulamaların ve aktivitelerin çoğu zaman belirli bir “son kullanma tarihi”nin olmamasıdır. Eğer dikkat ederseniz, geçicilik, tahammül, mücadele, taktik ve kısa vadeli çözümler gibi kavramlarla birlikte anılır. Nadiren kentlerin açık ve hayati nitelikleri olarak görülür; ancak büyümenin ve yeniliğin de önemli bir bileşeni olduğu kabul edilir. Geçicilik onu benimseyebildiğimiz ölçüde kent planlamasına ve tasarımına etki edebilir. Mevcut bina ve arazi kullanım kararlarında işlevsel değişiklikler, modüler ve çoklu fayda sağlayan tasarımlar gibi daha temel bir değişimi temsil etme olasılığı da vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan taktik ve kısa vadeciliğin eleştirisi ise, kalıcı bir vizyona göre ikincil öneme sahip olmasıdır<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[1]</a>. Kısa vadeli çözümler sıklıkla ömrünü dolduracak ve yerine yeni çözümlerin üretilmesini gerektirecektir. Oysa bizler, kalıcılık, bağlılık, devamlılık isteriz ve kontrol dışı değişimlere risk ve problem olarak bakmaya eğilimliyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kalıcılık algısı coğrafyaya göre değişkendir ve bu, kentlere dair koruma anlayışını da etkiler. Batı kültürlerinde koruma anlayışı, materyalin kendisini korumaya yönelikken; Uzak Doğu kültürlerinde nesnenin özüne sadık kalarak yeniden üretimine dayalıdır. Örneğin, Japonya’da Shinto tapınakları belki her 20 yılda bir, orijinaline sadık kalınarak yeniden inşa edilir. Burada önemli olan materyalin kendisi değil, mekânın spiritüel doğasıdır<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[2]</a>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bununla birlikte, kalıcı olduğunu düşündüğümüz çözümlerin gerçekleşmesi diğer koşullara bağlı olduğunda, geçiciliğin ne zaman ortadan kalkacağı her zaman kesin değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin, dünya çapında ünlü festivaller için kurulan geçici yerleşimlerin yaşam ömrü bilinmektedir. Diğer yandan, mülteci kampları için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Ritüellerin, törenlerin ya da pazarların genellikle bilinen bir sona erme tarihi vardır ve bunlar için kurulan geçici mekânların yaşam ömrü bellidir. Diğer yandan, maden ocakları, askerî üsler, geçiş merkezleri, yol istasyonları, bekleme alanları ve kamplar bir süreliğine mekânı dönüştürür. Bazen bu mekânlar varlıklarını tahmin edilenden daha uzun süre devam ettirir ve geçiciliklerine kalıcı bir nitelik atfedilir. Örneğin, dünyanın farklı yerlerindeki mülteci kampları geçici yerleşimler olarak kurulmuş olsalar da, varoluş süreleri azımsanamayacak kadar uzundur. Günümüzde, iki hatta üç insan nesli boyunca işlevini koruyan kamplar, orada doğan, büyüyen, yaşayan ve ölen insanlara ev sahipliği yapmaktadır<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[3]</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Afetlerin neden olduğu hasarlar sonucunda oluşan acil durum koşullarını desteklemek üzere kurulan mekanlar çadır kentler, temiz su tankları, prefabrik okullar ve hastaneler de geçici yerleşimler olarak değerlendirilebilir. Şubat 2023 depremlerinden sonra kurulan çadır kentlerde ya da çadır kentlerin dışında kendi mahallelerinde kalan depremzedelerin yaşam alanlarında, kriz ve belirsizlik ortamlarında geçiciliğin fiziksel özelliklerinin ötesinde başka katmanlarını da görürüz: Eğer mekâna insanlar ve şeyler arasındaki ilişkilerin bir ürünü olarak bakarsak, sıradışı dayanışma becerileri, kendi kendine organize olabilme kapasitesi, uzlaşma ve iş birliği biçimlerine tanıklık edebiliriz<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[4]</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de geçiciliğin bu idraki sayesinde, kalıcılık algımızın getirdiği konfor alanının dışına çıkmaya cesaret ederiz. Mevcut koşulları yönetmeye, güncel ihtiyaçları değerlendirmeye, inisiyatif almaya; söylem üretmek için iş birlikleri ve dayanışma ağları kurmaya başlarız, bir diğer değişle taktiksel davranırız<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[5]</a>. </span></span></p>

<p>---</p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[1]</a>Bishop, P., &amp; Williams, L. (2012). <em>The temporary city</em>. Routledge.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[2]</a> ArchDaily. (2023, July 10). <em>The eternal ephemeral architecture of Shikinen Sengu: The Japanese temple rebuilt every 20 years</em>. <a href="https://www.archdaily.com/1002972/the-eternal-ephemeral-architecture-of-shikinen-sengu-the-japanese-temple-rebuilt-every-20-years" style="color:blue; text-decoration:underline" target="_new">https://www.archdaily.com/1002972/the-eternal-ephemeral-architecture-of-shikinen-sengu-the-japanese-temple-rebuilt-every-20-years</a></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[3]</a> Arendt, H. (1943). We refugees. <em>Menorah Journal</em>, <em>31</em>(1), 69–77. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[4]</a> Massey, D. (2005). <em>For space</em>. Sage.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[5]</a> de Certeau, M. (1984). <em>The practice of everyday life</em>. University of California Press.</span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 Aug 2025 01:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/08/kent-mekan-gecicilik-2-1754084531.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tersine dönen modernleşme</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tersine-donen-modernlesme-11516</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tersine-donen-modernlesme-11516</guid>
                <description><![CDATA[Açıkça söylemek gerekirse demokratikleşmenin karşısındaki en büyük engeller yalnızca siyasal tercihler değil, bu kamu iradesini, erkini şekillendiren ve kullanan bu sınıfların elde ettikleri imtiyazları koruma uğraşları.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Açıkça söylemek gerekirse demokratikleşmenin karşısındaki en büyük engeller yalnızca siyasal tercihler değil, kamu iradesini, erkini şekillendiren ve kullanan bu sınıfların elde ettikleri imtiyazları koruma uğraşları.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">&nbsp;Geçen sene Mayıs ayında şunları yazmıştım:&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>“</strong>Eşsiz Adalar manzarası…&nbsp; Güzellikleriyle, tarihiyle, doğasıyla karşınızda…"</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Durup dururken -ve neden- ısrarla bunu söyleyip duruyorlar diye kendime sorduğumu çok iyi hatırlıyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Doğrusunu söylemek gerekirse reklamlarda dikkatimizin neden Adalar’a çekildiğini pek anlayamamıştım. Kendime soruyordum: Ne var ki şu "Adalar manzarası"nda?&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Meğersem bu iş sihirbazın numarası gibiymiş: "Karşıya bakın, karşıya... Adalar'a… Ama sakın buraya bakmayın!&nbsp; Ne zaman ki Adalar manzarasının değerli olduğunu duyduk, anlamalıydık ki şehir bir kere daha soyulacak.”&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Çok şık adları, PR şirketleri, paragöz mimarları, baştan çıkarıcı sloganları ve doymak bilmeyen spekülatörleri eşliğinde şehir bir kere daha yağmalanacak. Şehrin yoksul mahalleleri daha da yoksullaşacak...</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Soruyordum kendime: Şimdi anladın mı “Adalar manzarası”nın ne kadar değerli olduğunu? Öyle az buz bir yağma değil. Bağdat Caddesi’nde yıkılıp yeniden yapılan bir apartman birkaç yüz metre fazlası ile yeniden yapılabiliyor. Oysa burada plan tadilatları ile şehrin geçmişte birkaç katlı yapıların ya da bostanların bulunduğu bu bölgesinde elde edilen yapılaşma miktarları dudak uçuklatıcı…”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir taraftan şehrin depreme dayanıklı ve kaliteli yapı stoğu yok edilirken diğer tarafta İstanbulluların yaşam haklarını tehdit altına sokan bu yapıların dönüşümü için kaynak bulunamazken, kamu arazilerine, tarlalara, bostanlara muazzam bir haksız gelir transferi yaratan, eşitsizlikleri artıran gökdelenler dikildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>İstanbul haksız kazançların biriktirildiği bir malzeme deposunu andırıyor.&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ancak bu karşımızdaki manzarayı “politikacıların –ya da halkın- rant hırsı” olarak okumak yanıltıcı. Asıl mesele inkar edilen sınıfsal çelişkilerin eşitsizlik üreten mekan pratikleriyle dengelenmeye çalışılması.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu yüzden bana kalırsa karşımızdaki manzarayı sermayesizleri ve sermaye sahiplerini de aynı hayatta kalma stratejilerine bağlayan “sembolik şiddetin semptomları” olarak okumak mümkün.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir önceki yazımda söylediğim gibi bu yapıların hiçbiri kaçak değil. Hepsi imar planlarına göre ve projelendirilerek inşa edilmiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu dönüşümü, karşımızdaki manzarayı yalnızca kendi perspektiflerinden -ve neden sonuç ilişkileriyle- kırlardan kentlere göçlerin artmasıyla açıklamaya çalışanlar var.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şehirleşmenin, göçlerin yarattığı nüfus baskısının elbette ki dikkate alınması gerekli. Ama nasıl?&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Kapitalist gerçekçilik politikaların arkasındaki işleyişleri gizleme işlevi görüyor.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kapitalist gerçekçilik, günümüzün en tehlikeli kavramı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Neden derseniz, yalnızca eşitsizlikleri, işaretsizleştirici sembolik pratiklerin arkasındaki şiddeti, “sınıfsal perspektifi” gizlemekle kalmıyor. Aynı zamanda alternatifleri de felç etme işlevi görüyor.&nbsp; Felaketleri gösteriyormuş gibi yapıyor. Felaketlerden, deprem sonrası insanların yaşadıkları travmalardan besleniyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Karşımızdaki afet, müsilaj, kırım v.b. olunca fark ediyormuş gibi yapan, tanıklıkları, deneyim birikimlerini, hafızasını silmeye çalışan, arkasındaki işleyişi gizleyen, oligarşik sistemin oluşmasına böyle katkıda bulunan, felaketlerden, sorunlardan beslenen bir şehirleşme politikası var.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu şehirleşme politikası yereli askıya alarak, şehirlileri kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmalarını engelliyor, donanımsız bırakıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu nedenle yaşanan bütün sorunlara, krizlere, felaketlere rağmen şehirler bu nesneleştirici planlama teknikleriyle bir türlü düzenlenemiyor. Buna karşılık erkle bütünleşen, sekülerleşmeyen temsil pratikleriyle oligarşik ilişkiler kurumsallaşıyor. Şehirler, yerleşim alanları seksiyonlaşmış kamu zekasının eseri olan, şiddet üreten imar planlarıyla hiçbir zaman düzenlenemiyor ama onların travmatik şiddetine sürekli maruz kalınıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dolayısı ile yereli askıya alan imar planlama yöntemleri yaşanan bütün sorunlara rağmen geçen yazımda söz ettiğim gibi modernleşmenin başındaki hayallerin, tasarlama ideallerinin yok oluşlarına değil, tam tersine sembolik var oluşlarına ve merkeziyetçiliğin sembolik şiddetinin yeniden üretimine işaret ediyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Böylece yalnızca şehirlerin değil, ülkenin politik hayatının biçimlenişinde “maddi” bir rol oynuyor. Şehirler temsil edilebilir şeylermiş gibi düşünen, planlamayı, geçmişten günümüze kalan değerleri koruma uğraşlarını sanki toplulukların kendilerine eziyet etmek için uydurulmuş kurallar gibi algılamasına yol açan ve sorunlardan beslenen imtiyazlı zümreler ortaya çıkıyor. Planlama, koruma gibi tercihler iktidarlar aracılığıyla uygulanması beklenen pratikler gibi ya da daha açık söylersem tepeden inmeci seçkinlerin kendi kamu yararı kavramlarının temsilleri gibi algılanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Açıkça söylemek gerekirse demokratikleşmenin karşısındaki en büyük engeller yalnızca siyasal tercihler değil, bu kamu iradesini, erkini şekillendiren ve kullanan bu sınıfların elde ettikleri imtiyazları koruma uğraşları.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Nesneleştirici ve ayrışmış teknokratik işlevlerle tanımlayan bürokratik imar planlama yöntemleri kamu alanlarını, müşterekleri imtiyazlı piyasa güçleri tarafından yağmalanmaya hazır bir boşluk haline getiriyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Böylece bürokratik, seksiyonlaşmış bir kamu zekasını yeniden üreten imar planları karşıtını, popülist politikaları motive ediyor. Böylece “sınıf perspektifi” buharlaşıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Oysa dünyadaki alternatiflere baktığımızda, hukuk toplumlarında sol politikaların, sekülerleşmiş aydınların farklı yöntemler izledikleri, deneyimler geliştirdikleri görülüyor. Barthes’ın da bir örneğini sergilediği gibi “sınıf perspektifi”ne, temsillerin sorunsallaştırılmasına dayanan entelektüel uğraşlar, sol politikalar şiddetsizleştirilmiş temsil pratiklerinde, şehircilik deneyimlerinde tayin edici bir rol oynuyorlar.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Modern demokrasilerde 19. yüzyıldan yakın tarihlere kadar daha çok iktidarla bütünleşik ve insan topluluklarının yerleşim alanlarını tasarlayıcı bir işlev görmesi beklenen sembolik sınıflar erkten ayrıştılar, sekülerleştiler.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Modern kamu yönetimi fikri, kamusal alandaki kararların başkaları adına alındığını ortaya koyan uzmanlık pratikleri ve mesleki-akademik-kurumsal mekanizmalar ile geliştirildi. Bu şehircilik deneyimleri akademik alandaki en dirençli eleştirel çalışmaları oluşturdu, kapitalist modernleşmeyi kamuoyunu güçlendirerek kuşattı. Politik gözükmeyen yerel hareketler, politikalar dahi eşitsizlikleri engelleyecek demokratik yöntemleri, kuralları kullanmak zorunda kaldılar.&nbsp;</span></span></span></p>

<h2 style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Roland Barthes temsillerin hayatın yerine geçmelerini sorgulamıştı. Sınıf perspektifinden ben bunu anlıyorum. Yani şehirlerin, yaşam alanlarının nesneleştirilmesini. Bu sorgulama biçimi zannedersem hala -ve üstelik fazlasıyla- güncelliğini koruyor</em></strong></span></span></span></h2>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Türkiye’de ne oldu? </strong></span></span></span></h2>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Modernleşme tersine döndü.</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Entelektüel alanda sekülerleşme hiçbir zaman gerçekleşmedi. İktidarların sembolik alanına sığındılar. “Çarpık şehirleşme” söylemiyle iktidara geldiklerinde şehirleri düzelteceklerini iddia etmekten ve kendilerine imtiyaz alanları yaratmaktan başka bir iş yapmadılar. Böylece şehirler, yerleşim alanları kamu imtiyazlarını kullanan seçkinlerin araçlarına dönüştü. Herkes daha fazla imar hakkı peşinde koşar ve siyaset üzerinde baskı yapar hale geldi. Bir taraftan planlama eşitsizlik üreten, yerelliklere yukarıdan bakan, yolsuzluklara neden olan, hile ve kurnazlıkları teşvik eden bir politik araç olarak kurumsallaştı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kölelik düzenlerinden kapitalist toplumlara, yani günümüze imgeleri temsillerle tanımlayarak, ayrıştırarak farklı bir gramere kavuşturan insan yerleşimlerine, mekana dair pratikler tek yönlü, temsil edilenlere edilgin bir faillik kavramını dayattı, müşterek alanlara, yapılara dair faaliyetler içinde. Bugün şehirler, yerleşim alanları, doğal ortamlar oligarşik yapıların manipüle ettikleri bir oyun alanı haline geldi.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bunun en tipik göstergesi de fikir üretimini piyasalaştıran ihale sistemi. Plan, proje işlerinin de yatırımcılara veya müteahhitlere yaptırıldığı görülüyor. Ne kadar tuhaf değil mi?&nbsp;Plan ve projeler, araştırmalar, fikir ürünleri parayla ölçülerek ya da kiloyla tartılarak ihale ile yaptırılabilir mi?&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ama dahası da var: Bu kompleks işleyişin içinde dünyada örneği olmayan istisnai bir yöntemin de olduğu gözlemleniyor: Kamu ile kamu adına bilgi üreten kurumların protokol yapmaları. Bunun dünyada başka örneği yok. Hukuk toplumlarında yolsuzluk olarak sınıflandırılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Buna karşılık kamu-özel karışımı oligarşik ilişkiler -bu karşımızdaki manzaranın oluşumunda- süreklilik gösteriyor: Örneğin neredeyse şehir planları, bütün ulaşım projeleri, metro istasyonları, meydan düzenlemeleri, kentsel tasarım, peyzaj, restorasyon işleri...&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Böylece kamu gücü, kaynakları, kariyer imkanları ile kişilerin imtiyazlarına dönüşebiliyor.Bunun en önemli göstergesi de oligarşik ilişkiler içinde seçkinlerin kamu imtiyazlarını, gücünü kullanarak kendilerini temsil eden sınıflara dönüşmeleri.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Barthes temsillerin hayatın yerine geçmelerini sorgulamıştı. Sınıf perspektifinden ben bunu anlıyorum. Yani şehirlerin, yaşam alanlarının nesneleştirilmesini.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu sorgulama biçimi zannedersem hala -ve üstelik fazlasıyla- güncelliğini koruyor: Şehirler, yaşam alanları yalnızca fiziksel çevreyi düzenleme amacı taşıyan imar planları ile hayatta kalabilir mi?</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 Aug 2025 06:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/08/tersine-donen-modernlesme-1753997586.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Karşımızdaki şehir manzarası bize neyi gösteriyor?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/karsimizdaki-sehir-manzarasi-bize-neyi-gosteriyor-11487</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/karsimizdaki-sehir-manzarasi-bize-neyi-gosteriyor-11487</guid>
                <description><![CDATA[Şehirler, yaşam alanları yalnızca fiziksel çevreyi düzenleme amacı taşıyan imar planları ile hayatta kalabilir mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yüzden karşımızdaki manzarayı sermayesizleri ve sermaye sahiplerini de aynı hayatta kalma stratejilerine bağlayan sembolik şiddetin -ya da inkar edilen sınıfsal çelişkilerin- semptomları olarak okumak mümkün. Bu yüzden inanıyorum ki başımıza nasıl felaketler gelirse gelsin, hiçbir zaman kapitalizmin ve sınıfsal şiddetin ne olduğunu anlamak ve ona karşı dirençli şehirler kurmak için geç değil. </span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Medyada gayrımenkul pazarlama reklamlarında sürekli Adalar manzarasından söz edildiğinde içime bir şüphe düşmüştü. Şunu söylemek istiyorlardı: Adalar’a bakın, Adalar’a… Ama sakın buraya bakmayın!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir önceki yazımda söylediğim gibi bu yapıların hiç biri kaçak değil. Hepsi imar planlarına göre ve projelendirilerek inşa edilmiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu dönüşümü, karşımızdaki manzarayı yalnızca kendi perspektiflerinden -ve neden sonuç ilişkileriyle- kırlardan kentlere göçlerin artmasıyla açıklamaya çalıştılar. Şehirler bir türlü planlanamadı ama erkle bütünleşen, sekülerleşmeyen temsil pratikleriye oligarşik ilişkiler kurumsallaştı. Şehirler, yerleşim alanları imar planlarıyla hiçbir zaman düzenlenemedi ama onların travmatik şiddetine maruz kalındı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’deki imar planlama yöntemleri modernleşmenin başındaki bu hayallerin yok oluşlarına değil, tam tersine sembolik var oluşlarına ve şiddet üretimine işaret ediyor. Politika alanında şehirler temsil edilebilir şeylermiş gibi düşünen, planlamayı, geçmişten günümüze kalan değerleri koruma uğraşlarını sanki toplulukların kendilerine eziyet etmek için uydurulmuş kurallar gibi algılamasına yol açan ve sorunlardan beslenen imtiyazlı zümreler ortaya çıktı. Modernleşme süreci iktidarlar aracılığıyla uygulanması beklenen tepeden inmeci bir seçkinler hareketi gibi algılandı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Günümüzde demokrasinin karşısındaki en büyük engel de bu kamu erkini kullanan bu sınıfların elde ettikleri imtiyazları koruma uğraşları.&nbsp; Nesneleştirici ve ayrışmış teknokratik işlevlerle tanımlayan bürokratik imar planlama yöntemleri kamu alanlarını, müşterekleri imtiyazlı piyasa güçleri tarafından yağmalanmaya hazır bir boşluk haline getirdi. Karşıtını, popülist politikaları motive etti. Böylece temsil problematiği, yani “sınıf perspektifi” buharlaştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa hukuk toplumlarında sol politikalar, sekülerleşmiş aydınlar farklı bir yol izlediler. Barthes’ın da bir örneğini sergilediği gibi “sınıf perspektifi”ne, temsillerin sorunsallaştırılmasına dayanan entelektüel uğraşlar, sol politikalar şiddetsizleştirilmiş temsil pratiklerinde, mekan deneyimlerinde tayin edici bir rol oynadılar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Modern demokrasilerde 19. yüzyıldan yakın tarihlere kadar daha çok iktidarla bütünleşik ve insan topluluklarının yerleşim alanlarını tasarlayıcı bir işlev görmesi beklenen sembolik sınıflar erkten ayrıştılar, sekülerleştiler. Giderek iktidardan bağımsız bir rol oynamaya başladılar. Modern kamu yönetimi fikri, kamusal alandaki kararların başkaları adına alındığını ortaya koyan uzmanlık pratikleri ve iktidardan bağımsız, seküler ortamlar, mesleki-akademik-kurumsal mekanizmalar ile gelişti. Gayrı maddi emek alanının bir sermaye gücü olarak sorgulanması, akademik alandaki en dirençli eleştirel çalışmaları oluşturdu, kapitalist modernleşmenin yarattığı politik ortamı içeriden kuşattı. Sol içinde olmayan, hatta politik gözükmeyen hareketler dahi gayrı maddi sermayenin yarattığı eşitsizlikleri engelleyecek demokratik yöntemleri, kuralları kullanmak zorunda kaldılar. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><strong><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de şehirlerin, yaşam alanlarının dönüşümünü -ya da bu karşımızdaki manzarayı- failleri olanların iddia ettikleri gibi “halkın ve politikacıların rant hırsı”yla okumak yanıltıcı. Asıl mesele Barthes’in işaret ettiği gibi temsillerin temsil ettiklerinin yerine geçmeleri ve bunun hakikat inşa etme yöntemleriyle ve pratikleriyle inkar edilmesi. Daha doğrudan söylersek: Şehirleri, yerleşim alanlarını nesne olarak gösteren “sınıfsal perspektif” yokluğu. </span></span></em></strong></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki Türkiye’de ne oldu? Modernleşme perspektifi nasıl tersine döndü? </span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de entelektüel alanda bu sekülerleşme hiçbir zaman gerçekleşmedi. İktidarlarıyla, muhalefetleriyle neredeyse bütün siyasal hareketler, meslekçi aydınlar sınıf perspektifinden yoksun kaldılar. İktidarın sembolik alanına sığındılar. “Çarpık şehirleşme” söylemiyle iktidara geldiklerinde şehirleri düzelteceklerini iddia etmekten ve kendilerine imtiyaz alanları yaratmaktan başka bir iş yapmadılar. Böylece şehirler, yerleşim alanları kamu imtiyazlarını kullanan seçkinlerin araçlarına dönüştü. Bu şiddet karşısında sermaye sahipleri ve sermayesizler aynı hayatta kalma stratejilerine sahip oldular. Herkes daha fazla imar hakkı peşinde koşar ve siyaset üzerinde baskı yapar hale geldi. Bir taraftan planlama eşitsizlik üreten, yerelliklere yukarıdan bakan, yolsuzluklara neden olan, hile ve kurnazlıkları teşvik eden bir politik araç olarak kurumsallaştı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bunun en önemli göstergesi de oligarşik ilişkiler içinde seçkinlerin kamu imtiyazlarını, gücünü kullanarak kendilerini temsil eden sınıflara dönüşmeleri. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Barthes bana kalırsa temsillerin hayatın yerine geçmelerini sorgulamıştı. Sınıf perspektifinden ben bunu anlıyorum. Yani şehirlerin, yaşam alanlarının nesneleştirilmesini. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bana kalırsa soru hala ve üstelik fazlasıyla güncelliğini koruyor: Şehirler, yaşam alanları yalnızca fiziksel çevreyi düzenleme amacı taşıyan imar planları ile hayatta kalabilir mi? </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İmar planları canlı olanı temsil edebilir mi?</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kölelik düzenlerinden kapitalist toplumlara, yani günümüze imgeleri temsillerle tanımlayarak, ayrıştırarak farklı bir gramere kavuşturan insan yerleşimlerine, mekana dair pratikler tek yönlü, temsil edilenlere edilgin bir faillik kavramını dayattı, müşterek alanlara, yapılara dair faaliyetler içinde. <span style="background-color:white">Bugün şehirler, yerleşim alanları, doğal ortamlar oligarşik yapıların manipüle ettikleri bir oyun alanı haline geldi.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bunun en tipik göstergesi de fikir üretimini piyasalaştıran ihale sistemi. Plan, proje işlerinin de yatırımcılara veya müteahhitlere yaptırıldığı görülüyor. Ne kadar tuhaf değil mi?&nbsp; Plan ve projeler, araştırmalar, fikir ürünleri parayla ölçülerek ya da kiloyla tartılarak ihale ile yaptırılabilir mi?&nbsp; </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ama dahası da var: Bu kompleks işleyişin içinde dünyada örneği olmayan istisnai bir yöntemin de olduğu gözlemleniyor: Kamu ile kamu adına bilgi üreten kurumların protokol yapmaları. Bunun dünyada başka örneği yok. Hukuk toplumlarında yolsuzluk olarak sınıflandırılıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Buna karşılık kamu-özel karışımı oligarşik ilişkiler -bu karşımızdaki manzaranın oluşumunda- süreklilik gösteriyor: Örneğin neredeyse şehir planları, bütün ulaşım projeleri, metro istasyonları, meydan düzenlemeleri, kentsel tasarım, peyzaj, restorasyon işleri... </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Böylece kamu gücü, kaynakları, kariyer imkanları ile kişilerin imtiyazlarına dönüşebiliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de şehirlerin, yaşam alanlarının dönüşümünü -ya da bu karşımızdaki manzarayı- failleri olanların iddia ettikleri gibi “halkın ve politikacıların rant hırsı”yla okumak yanıltıcı. Asıl mesele Barthes’in işaret ettiği gibi temsillerin temsil ettiklerinin yerine geçmeleri ve bunun hakikat inşa etme yöntemleriyle ve pratikleriyle inkar edilmesi. Daha doğrudan söylersek: Şehirleri, yerleşim alanlarını nesne olarak gösteren “sınıfsal perspektif” yokluğu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yüzden karşımızdaki manzarayı sermayesizleri ve sermaye sahiplerini de aynı hayatta kalma stratejilerine bağlayan sembolik şiddetin -ya da inkar edilen sınıfsal çelişkilerin- semptomları olarak okumak mümkün. Bu yüzden inanıyorum ki başımıza nasıl felaketler gelirse gelsin, hiçbir zaman kapitalizmin ve sınıfsal şiddetin ne olduğunu anlamak ve ona karşı dirençli şehirler kurmak için geç değil. </span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 27 Jul 2025 00:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/karsimizdaki-sehir-manzarasi-bize-neyi-gosteriyor-1753566477.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anadolu Hisarı: Betona inat, tarihe saygı</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/anadolu-hisari-betona-inat-tarihe-saygi-11485</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/anadolu-hisari-betona-inat-tarihe-saygi-11485</guid>
                <description><![CDATA[Betonarme yokken mekanı aşmak için kullanılan kubbeyi bugün betondan yapıp geçmişi taklit etmenin sakilliği ile komik duruma düşenlerin izanlarının yetmeyeceği bir seviyede Hisar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hani bir söz var ya; Her şey çok güzel olacak diye, Anadolu Hisarı için gerçek olmuş bile. Darısı ülkenin başına.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu cumartesi, 1994’ten beri yaşadığım İstanbul’da uzun zamandır ertelediğim bir yolculuğa çıktım. Şehrin en büyüleyici köşelerinden biri, Anadolu Hisarı’na ilk kez adım attım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Boğaz’ın sakin sularıyla Göksu Deresi’nin kucaklaştığı bu nokta, İstanbul’un tarihine damga vuran bir kale. 1395’te Yıldırım Bayezid’in emriyle, Bizans’ı kıskaca almak ve Boğaz’ı kontrol etmek için bir köprübaşı olarak inşa edildi. Osmanlı’nın fetih yolunda ilk adımlarından biriydi bu hisar. Ama bunca yıl, bu “ecdad yadigârı”nı görmemiştim. Çünkü gezilecek bir mekân yoktu. Anadolu Hisarı, yıllarca öğrenilmiş bir çaresizlikte, geçmişin anılarıyla baş başa bırakılmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’u beş bin yılda görmediği betona boğan AKP’nin 25 yıllık belediye ve hükümet iktidarında ihmal edildi. İktidara oy getirmeyen tek bir taş yerinden oynatılmadı. “Ecdad” sözünü sakız gibi çiğneyenler, bu mirası unuttu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hisara girince anlıyorsunuz: Burayı canlandırmak, bir kuyumcunun titizliğini ve 14. yüzyıl ustalarının vizyonunu gerektirir. Ama rant sevdasına kapılmış bir anlayış, taşlara değil, altına talip oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anadolu Hisarı’nda hiçbir şey “yeni” değil. Çünkü mükemmel yeniden yaratılmaz; yorgun taşları tutup güncele taşırsınız. İBB Kültür Varlıkları Daire Başkanı Mahir Polat ve ekibi, İstanbul Miras projesiyle bunu başardı. Geçmişe saygının lafla değil, emekle olduğunu gösterdiler. Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hisar, adının hakkını veriyor: Taşlar. Her biri tek tek elden geçirilmiş, derzler yenilenmiş, seğirdim yolları, dendanlar, kuleler aslına uygun restore edilmiş. Şile’deki “Sünger Bob kalesi” gibi karikatür bir onarım değil bu. İBB, Yıldırım Bayezid’in mimarbaşısının aklını rehber almış. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2023’te müze olarak açılan hisar, bugün dimdik ayakta. Müzeye adım atar atmaz bir video gösterisi sizi karşılıyor. Türkiye’nin tarih ve arkeoloji dünyasının yıldızları konuşuyor: İlber Ortaylı, Feridun Emecen, Feridun Çıllı, Füsun Alioğlu, Kahraman Şakul. Ne yapıldığını, neden yapıldığını anlatıyorlar. Mahir Polat ve Oktay Özel, bu öksüz mirasın nasıl geleceğe taşındığını aktarıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onların emeği, taşlara can vermiş. Hisarın içinde dolaşırken kelimeler yetersiz kalıyor. Boğaz’ın ebedi güzelliği büyüleyici, evet. Hisarın içinde gezerken hissedilen duyguyu tarif etmek için kelime bulmak zor. İstanbul’u ve boğazı en güzel noktasında görmek işin en basit yanı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu basitliği şehrin siluetinde yükselmeye devam eden ve her bir dairesi 3.5 milyon dolara satılan gökdelenlerde parayla da satın alırsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama dirayetli insanlar bilir ki bazı şeyler parayla değil. Nasiple olur. Anadolu Hisarını ayağa kaldırmak AKP’nin 25 yılına nasip olmadı. Para ile satın alınan manzara betonarme ve çeliğin iğfal ettiği kamusal alanlarda İstanbul manzarasına kuma olarak gelse de hiçbiri Anadolu Hisarı’nın tırnağı olamayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anadolu Hisarı’nı bugünlere taşıyan bir ekibi cezalandırmak için yapılanlar ise bu ülkeye dert olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anadolu Hisarı’nın seğirdim yolları ve kuleleri arasında İstanbul Boğazı’nın ebedi güzelliğinden fazlasını görüyorsunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üzerinde dolaştığınız yapı Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı yapı. Ne fazlası ne eksiği var. Betonarmenin olmadığı zamanlarda bu işler nasıl yapılıyorsa tam da öyle yapılmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Betonarme yokken mekanı aşmak için kullanılan kubbeyi bugün betondan yapıp geçmişi taklit etmenin sakilliği ile komik duruma düşenlerin izanlarının yetmeyeceği bir seviyede Hisar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hani bir söz var ya.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her şey çok güzel Olacak diye.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anadolu Hisarı için gerçek olmuş bile.<br />
Darısı ülkenin başına</span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 27 Jul 2025 00:28:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/anadolu-hisari-betona-inat-tarihe-saygi-1753565419.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şehirler nasıl atık depolarına dönüştü?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sehirler-nasil-atik-depolarina-donustu-11482</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sehirler-nasil-atik-depolarina-donustu-11482</guid>
                <description><![CDATA[Modernleşme tarihi aynı zamanda bu temsil pratiklerinin sorunsallaştırılmasına yol açan, “sınıf perspektifi”ne sahip olan eylemliliklerin alanı olarak da görülebilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>M</strong><strong>odernleşmeyi -tıpkı Barthes gibi- alternatif bir açıdan da okumak mümkün: Modernleşme tarihi aynı zamanda bu temsil pratiklerinin sorunsallaştırılmasına yol açan, </strong><strong>“</strong><strong>sını</strong><strong>f perspektifi</strong><strong>”ne sahip olan eylemliliklerin alanı olarak da görülebilir.</strong><strong> </strong><strong>Modern demokrasiler nesneleştirici pratikler üzerine değil, katılımcılık ve şiddetsizlik pratikleri üzerine kuruldu.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ne kahince bir okuma! Öğrenciliğimde, 80’li yıllara doğru, o zamanki adıyla Akademi'nin kütüphanesinde rastladığım bir mimarlıktan çok bir felsefe dergisine benzeyen o sayıyı tekrar bulmaya çalışıyorum. Architecture D'Aujourd'hui (A.A.) adlı tanınmış mimarlık dergisinin 1971 yılında çıkardığı “şehir özel sayısı”.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fransız denemeci, eleştirmen ve göstergebilimci Roland Barthes Victor Hugo'nun Notre Dame de Paris adlı romanından ilginç bir alıntı yapıyor. Hugo keşişin ağzından 'bu, onu öldürecek! (Celui-ci tuera celui-la)' diye seslenmektedir. Keşişin 'bu', dediği kağıt. 'O', dediği ise taş... </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Romandaki bu diyalogda kitapların katedrallerin yerini aldığına işaret ediliyor. Ama yalnızca dinsel olanların değil, geniş manada da taşla, ahşapla, demirle iletişimin yerini de mimari temsiller. Hatta şehirlerin düzenlenmesi... Okuryazarlığın, matbaanın yaygınlaşması da buna işaret ediyor. Ansiklopediler, Quatremere de Quincy, Viollet-le-Duc'un kitapları gibi eğitimi sorgulayanlar...</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Özetle Barthes’ın söylemek istediği iki “yazı” çeşidi, “taşla yazı” ve “kağıt üzerinde yazı” arasındaki rekabet. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama bu tespit yalnızca dinsel olanlarla ilgili değil. Zannedersem Barthes’ın bu diyaloga yüklediği anlam bunun, yani Hugo’nun keşişin ağzından ifade ettiğinin çok ötesinde. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ya da o zamanki halimle, öğrencilik heyecanıyla söylediklerini ben öyle anlıyorum: Geniş manada da taşla, ahşapla, demirle iletişimin yerini temsillerin alması. Mesela imar planları ile şehirlerin düzenlenmesi... İmar planları, koruma planları ya da ne planları ile olursa olsun. Onlar ile şehirler temsil edilebilir mi? Böyle bir şey mümkün mü?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şimdi Barthes’ın bu makalesi durup dururken nereden aklıma geldi? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şöyle bir İstanbul’un haline bakıyorum. Karşımdaki manzarayı görünce işte diyorum ‘taşla yazı”nın yerine “kağıtla yazı” alınca böyle oldu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama bu defa “kağıt” dediğimiz yalnızca para. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Barthes da temsillerin şeylerin yerine geçtiğini söylüyor. Mesela ilk akla gelen bir örneği verirsem, şehirleri fiziksel bir nesne gibi gösteren imar planları.&nbsp; Modernleşme öncesinde, “geleneksel” adı denilen yerleşim düzenlerinde imgeler imgeleri temsil ediyordu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yalnızca çok sınırlı bir alanda askeri ve dini yapılar, külliyeler, saraylar araziler üzerinde çizimlerle tanımlanan bir takım düzenlemelere sahipti. Gene de ustalıklar, “geleneksel” denilen yöntemler kullanılıyor, onlardan devşirilen ögeler bir araya getiriliyordu. Günümüzde olduğu gibi temsillerle gerçekleştirilen, imar planları ve mimari projeler yoktu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buna karşılık insanlık tarihi boyunca geliştirilmiş “usüller” vardı ve ne yapılacağı önceden biliniyordu. Bu nedenle binaların depremlere karşı dayanıklı olması mesela. Risklere karşı dirençlilik meselesi kuşaktan kuşağa aktarılan yapma bilgileri ile sağlanıyordu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elbette modernleşmenin öncesi de var: Rönesans’ta ressamlar, Antik Roma’dan aldıkları ilhamla tasarımlar yapmaya başladılar. 19. yüzyılda imgeler temsil edenler, edilenler (uzmanların diliyle söylersek: Var oluşsal olarak “ikonik” ve “anikonik” olanlar) olarak ayrıştılar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Modernleşme ile birlikte şehirler imar planlanmaya düzenlenmeye çalışıldı. Binaların ne kadar yer kaplayacakları, yüksekliklerinin ne kadar olacağı önceden belirlenmeye çalışıldı. Ancak başlangıçta temsiller şehirlerin çok sınırlı bir alanını kontrol edebiliyorlardı. Şehirlerin karmaşıklığını, çok katmanlılığını, ilişki ağlarını bütünüyle belirleme güçleri yoktu. Şehirlerin “eşyalar gibi tasarlanması” yalnızca mimarların gelecek hayalleriydi.&nbsp; “Bir gün gelecek şehirler tıpkı endüstri ürünleri, makineler gibi tasarlanacak”tı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ünlü mimar ve şehir plancısı Le Corbusier 1930’larda konutları “yaşamak için makineler” olarak adlandırıyordu. Bu benzetmenin arkasında büyük olasılıkla ünlü mimarın uçak, otomobil gibi sanayi ürünlerine duyduğu hayranlığın olduğunu tahmin etmek yanlış olmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Modernliğin koşullarında şehirler ve konut tipleri için 'doğru', 'akla uygun' tasarımlar geliştirilecek ve yerleşim alanları bilim ışığında planlanacaktı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Soru şu: Böyle bir modernlik oldu mu? Hayır, hiçbir zaman!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Karşımızdaki manzara da bunu gösteriyor. Dikkatinizi çekmek isterim: Karşımızdaki yapıların hiç biri kaçak değil.&nbsp; Hepsi onaylanmış planlara ve gene onaylanmış projelere göre yapılmış!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şimdi kısa sürede karşımızda şekillenen şehir manzarası neyi andırıyor? Bir malzeme deposunu. Daha doğru söylemek gerekirse bir atık deposunu!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu hayaller hiçbir zaman gerçekleşmedi. Ama bu asimetrik temsillerin şiddetine maruz kalındı. Buna karşılık unutmayalım ki hayatın yerine geçen bu temsillere karşı Avrupa’da muazzam bir tarihi çevreyi koruma bilinci gelişti. Ortaçağ’dan, Rönesans’tan, Barok dönemden ya da aklınıza ne gelirse geçmişten kalma kamu yapıları, anıtlar için değil yalnızca. Yerleşim alanları, kasabalar, şehirler “kültürel” adını verdikleri özellikleriyle korunmaya çalışıldı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hatta onları yok eden modern yerleşim düzenleri, mimarlık eserleri bile. İlginç olan koruma faaliyetinin yalnızca yıkımları durdurması, ya da tarihi çevreyi koruma altına alması değil, kendisinin de modern mimarlığın bir araştırma ve yaratıcı deneyimlerin alanı halini almasıydı. Modern şehircilik yerleşim alanları üzerine çok yönlü düşünmeyi, yaratıcı fikirlerin sergilenmesini sağlayan, yerel halka yaşam çevresinde akılcılaştırma fırsatları sunan ilişkisellik yöntemleriyle gelişti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yüzden modernleşmeyi -tıpkı Barthes gibi- alternatif bir açıdan da okumak mümkün: Modernleşme tarihi aynı zamanda bu temsil pratiklerinin sorunsallaştırılmasına yol açan, “sınıf perspektifi”ne sahip olan eylemliliklerin alanı olarak da görülebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Modern demokrasiler nesneleştirici pratikler üzerine değil, katılımcılık ve şiddetsizlik pratikleri üzerine kuruldu.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 26 Jul 2025 00:53:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/sehirler-nasil-atik-depolarina-donustu-1753480709.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ani Katedrali’ni &quot;Fethiye Camii&quot; olarak adlandırmak ne anlama geliyor?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ani-katedralini-fethiye-camii-olarak-adlandirmak-ne-anlama-geliyor-11442</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ani-katedralini-fethiye-camii-olarak-adlandirmak-ne-anlama-geliyor-11442</guid>
                <description><![CDATA[Bu karşı-hafıza girişimi Osmanlı mirasını da reddediyor. Ne klasik Osmanlı döneminde böyle bir şey yaşandı, ne de Tanzimat sonrası.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#080809">Herkes istediği şekilde burada ibadet edebilir.</span></strong><strong> Bir ören yerindeki, bir arkeolojik alandaki bir anıt yapının günümüzde -resmi olarak- camiye dönüştürülmesi ise zannedersem üzerinde düşünülmesi gereken bir tuhaflık. Ayrıca bir Roma tapınağı da, bir kilise de, herhangi bir mekan da ihtiyaç duyulduğunda cami olarak kullanılabilir. Devlet gücüyle bir yerin anlamını, adını askıya alma girişimi ise başka bir şey. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Ani önemli bir Ortaçağ şehri. </span>&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Ermeni Krallığı'nın başkenti, tıpkı bölgedeki yönetim başkentleri ve büyük ticaret şehirleri gibi çok farklı inanışlara sahip insanlara da kucak açmış, önemli bir kültürel merkez halini almış. Bu önemli şehir yaşanan deprem felaketi nedeniyle 15. yüzyıla doğru terk edilmiş. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Meryem Ana’ya ithaf edilen Ani Katedrali’nin temeli 10. yüzyılda atılmış. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Ayasofya’nın kubbesini onarmak üzere İstanbul’a davet edilen Anili ünlü mimar Trdat tarafından inşa edilen anıtyapı Ortaçağ (Gotik) mimarisinin öncü eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Şehir depremler nedeniyle terk edilmiş olmasına rağmen Ani Katedrali’nin bin sene boyunca tek başına ayakta kalmış olması bile kendi başına onun eşsiz bir insanlık mirası, mimarlık ve mühendislik eseri olarak görülmesi için önemli bir neden. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Bu eşsiz anıtyapı mimari özellikleri nedeniyle 2016 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Yıkıntılar halindeki bir şehrin içinde ayakta kalmış olan bu katedral günümüzde çok sayıda bilim insanlarının, mimarlık tarihçilerinin ve elbette ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Bu ilgi karşılıksız kalmamış. Günümüzde Dünya Anıtlar Fonu (WMF) ve STK’ların desteği ile yürütülen restorasyon çalışmaları Kültür ve Turizm Bakanlığı denetiminde ve etaplar halinde sürdürülüyor.</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#080809">“</span></strong><strong><span style="color:#080809">Dünya Mirası” kavramı ne anlama geliyor?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Ani Katedrali’nin bir “Dünya Mirası” olarak kabul edilmesi anlama geliyor? Yalnızca Birleşmiş Milletler’in Eğitim ve Kültür Örgütü UNESCO tarafından listeye alındığına, “Dünya Mirası” olarak tescil edildiğine, tanındığına değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Aynı zamanda dünyanın her tarafından, farklı inanışlardan toplulukların, bilim insanlarının sahiplendikleri bir uygarlık eseri olarak kabul gördüğüne. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Bu zannedersem önemli bir kıstas. UNESCO’nun büyük savaşlar sonrası hangi nedenlerle kurulduğu hatırlanırsa, kuruluş amacının kültürel alanda yapılan ayrımcılıkların bu felaketlere neden olduklarının farkındalığı denebilir: “Dünya Mirası” kavramı, aynı zamanda farklılıklarla bir arada yaşamayı, küresel barışı inşa etmek için gerçekleştirilen işbirliklerine işaret ediyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Peki bilim çevrelerinin, toplulukların, resmi kurumların, neredeyse herkesin “Ani Katedrali” olarak tanıdıkları bir anıtyapıyı günümüzde -resmi olarak- ibarede açmak ve “Fethiye Camii” olarak adlandırmak ne anlama geliyor? &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Hiç şüphe yok ki onun geçmişini inkar etmeye çalışmak anlamına geliyor. Bir “hafızayı silme girişimi” olarak görülmekten öte bir anlam taşımıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Herkes istediği şekilde burada ibadet edebilir.</span> Bir ören yerindeki, bir arkeolojik alandaki bir anıt yapının günümüzde -resmi olarak- camiye dönüştürülmesi ise zannedersem üzerinde düşünülmesi gereken bir tuhaflık. Ayrıca bir Roma tapınağı da, bir kilise de, herhangi bir mekan da ihtiyaç duyulduğunda cami olarak kullanılabilir. Devlet gücüyle bir yerin anlamını, adını askıya alma girişimi ise başka bir şey. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Müslümanların onu sahiplenmiş olmaları da onun insanlığın ortak mirası olduğunun ve tarihi değerlerinden biri olarak görüldüğünün bir işareti. Selçuklular’ın bölgedeki hakimiyeti döneminde de Ermenilerin kullanımında olması, şehir halkının yönetimden memnun olması, inançlarını yerine getirebilmeleri bölgedeki tarihten bugünlere gelen birlikte yaşama kültürünün bir göstergesi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Uygarlık eserlerini ve onları gerçekleştiren insanların emeklerine saygı duyulması, onların hatırlanarak onurlandırılmaları günümüzün kültürel alandaki demokratik deneyimlerin göstergelerinden biri. Onların yok sayılmaya, silinmeye çalışılmaları ise -bunu yapmaya çalışanlar açısından- küçültücü. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Ani Katedrali ne yazık ki bu konuda yalnız değil. Dünyadaki çatışmacı politik yapıların geliştiği yerlerde kültürel alan sürekli ve yıkımlara, tahribatlara kadar uzanan karşı-hafıza girişimlerine sahne olabiliyor. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#080809">Bu karşı-hafıza girişimi Osmanlı </span></strong><strong><span style="color:#080809">miras</span></strong><strong><span style="color:#080809">ını da reddediyor. Ne klasik Osmanlı döneminde böyle bir şey yaşandı, ne de Tanzimat sonrası. Bu </span></strong><strong><span style="color:#080809">“</span></strong><strong><span style="color:#080809">reddi-miras” gerçekte hem Osmanlı </span></strong><strong><span style="color:#080809">imparatorlu</span></strong><strong><span style="color:#080809">ğunun, hem de onun sahiplendiği binlerce yıllık insanı emeklerinin bu topraklarda bıraktığı izlerin silinmeye çalışılması, hem de ayrıca vatandaşlık prensiplerinin!</span></strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#080809">Bu depressif durum neye işaret ediyor?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Bu girişim aslında yok etmeye çalıştığını işaretsizleştirmeye çalışarak tuhaf bir şekilde kendi kimliklerine musallat ediyor. Şehirde neredeyse hiç Rum kalmadığı halde “Bizans’ın hortlatılması” korkusu gibi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Bu depressif durum ayrıca ideolojinin nasıl işlediğini ifşa eden bir belirti olarak kabul edilebilir: Sürekli “fetih” ideolojisi içinde yaşamak -güncel anlamıyla- bir metafor değilmiş gibi gözüküyor. Doğrudan devlet imtiyazlarını kullanan sınıflara kariyer, çıkar sağlıyor. Eşitsizlik yaratıyor. Toplulukların geleceğini ipotek altına alıyor. İnsan emeğine saygıyı, işini hakkıyla yapanları dışlamayı hedefliyor. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Bu nedenle fetih tarihte olmuş, yaşanmış, bitmiş değil, sürekli yaşanmakta olan ve günümüzde politikaları koşullandıran bir şey. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Bu korku, sürekli fetihleri hatırlatma çabaları geçmişle ilgili olmaktan çok günümüzde yaşanan travmatik bir duruma işaret ediyor: Kendisini en başta silerek, yaratıcılığını engelleyerek kültürü yüceltmek yerine tam tersi bir sonuca yol açıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Tıpkı geçmişte fetihlerden sonra ganimet paylaşımı gibi.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Bu karşı-hafıza girişimi Osmanlı mirasını da reddediyor. Ne klasik Osmanlı döneminde böyle bir şey yaşandı, ne de Tanzimat sonrası. Bu “reddi-miras” gerçekte hem Osmanlı imparatorluğunun, hem de onun sahiplendiği binlerce yıllık insanı emeklerinin bu topraklarda bıraktığı izlerin silinmeye çalışılması, hem de ayrıca vatandaşlık prensiplerinin!</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Kimi yerlerde devlet imtiyazlarını kullanan kesimler bu uluslararası bilim çevrelerinin ilgisinden dolayı mutluluk duyacaklarına kendi çıkarlarını, imtiyazlarını kaybedebileceklerini, yetersiz kalacaklarını hissediyorlar ve “yabancılar”ın gösterdiği ilgiden rahatsız oluyorlar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Bu nedenle bu karşı-hafıza girişimleri depresyon içindeki sosyal politik oluşumların kendi öz yıkımına dönüşüyor. Bu yüzden ülke halkları iş bilmez insanlar tarafından rehin alınıyor, kapalı ilişkiler içinde geliştirilen ve dünyanın kaynakları harcanan projelerle yaşam çevreleri, tarihi anıtlar mahvediliyor. Toplulukların yaratıcı enerjisi harekete geçirilemiyor. Yerel halklar yoksullaşıyor, ekonomik krizler kalıcı hale geliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Umarım politikanın bu tür popülist girişimlerle toplulukların yaşam değerlerini, geleceklerini nasıl yok ettiği anlaşılır. Bilim çevreleri, STK’lar, yaşam değerlerine sahip çıkanlar UNESCO’nun kuruluşuna yol açan felaketlerden dünyada nasıl dersler çıkarıldığını göstermekte başarılı olurlar.</span></span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 20 Jul 2025 08:59:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/ani-katedralini-fethiye-camii-olarak-adlandirmak-ne-anlama-geliyor-1752991417.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kent, Mekân, Geçicilik (1)</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kent-mekan-gecicilik-1-11427</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kent-mekan-gecicilik-1-11427</guid>
                <description><![CDATA[İstanbul gibi çok çekirdekli metropoller, doğal afetler sonrası yeniden inşa süreçleri tartışmalı kentler, kalkınma zorluklarıyla boğuşan, göç veren kentler artık topluluk temelli, pratik, kapsayıcı, katılımcı ve sosyal fayda odaklı girişimlerle kendileri için aşağıdan-yukarı (bottom-up) kısa ve orta vadeli çözümler geliştiriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Mekânın geçiciliğini odağına alan yaklaşımlar, bu özellikleriyle hem geleneksel bürokratik kent planlamasına hem de özel sektörün büyük ölçekli projelerine karşı alternatif bir zemin sunuyor. Bu durum onları yalnızca katılımcı değil, aynı zamanda politik bir araç haline getiriyor. Siyaset ve kurumsal yapılar merkezileştikçe, taktiksel müdahaleler de artıyor. Taktiksellik, kent mekânında “kalıcılığın kutsallığını” sorguluyor.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yaşadığımız çağı tanımlamak için enformasyon çağı, hızlanma çağı, risk toplumu ya da Antroposen gibi birçok kavramsal çerçeve öneriliyor. Bu bağlamda geçicilik kavramını, sabit formların çözünüp görünmezleştiği bir süblimleşme metaforuyla düşünebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bilgi, kültür ve teknoloji baş döndürücü bir hızla yayılıyor; kapitalizm yeni bir evreye geçiyor, insanlar göç, seyahat, iş gibi nedenlerle daha önce hiç olmadığı kadar hareketli hale geliyor. Teknolojik gelişmeler ise neredeyse üssel bir ivmeyle ilerliyor. Her şey daha hızlı, daha akışkan, daha uçucu. Ancak bu hız çağının ortasında; finansal krizler, doğal afetler, salgınlar, iklim krizleri, siyasi çıkmazlar ve savaşlar, bize sandığımızdan çok daha kırılgan ve geçici olduğumuzu hatırlatıyor. Bu kırılganlık hali gündelik hayatımıza da sirayet ediyor. Satın aldığımız ürünlerden insan ilişkilerine kadar şu örüntüyü görmek mümkün: Şeyler gerçekten geçene kadar kalıcıdır. Bazen etiketinde yazmasa da şeylerin bir son kullanma tarihi olduğunu biliyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sosyolog Zygmunt Bauman (2012, s.140) modernizmin, son 40 ya da 50 yıldır katı fazından sıvı fazına geçtiğini ifade ederek buradaki ‘katı modernizmin’ yani kalıcı bir sistemin mümkün olduğu fikrinin yerini uzun süre biçimini koruyamayan, sürekli değişen sıvı modernizme bıraktığını öne sürüyor. Sıvı modernizmde mükemmeli aramaktan vazgeçiyoruz. Uzun vadeli planlar yapmak ya da katı modernizmin güvenilir kurumlarından uzun vadeli planlar beklemek yerine, insanlar gruplaşarak, topluluklar oluşturarak kendi kısa vadeli planlarını yapıyorlar. Bireysel ve toplumsal yaşayış, artık daha çok yer değiştirme, ev değiştirme, ülke, iş, arkadaş, eş değiştirme, zamanın koşullarına uyumlanma odaklı şekilleniyor. Bu durum şimdiye kadar kaçındığımız bilinmezlik ve belirsizlik kavramlarını tekrar masaya getirdi: “<em>Bugün güvenilir olan, yarın güvenilir olmayabilir. Önemli olan, koşullara uyum sağlayabilmek ve esnek olabilmektir.”</em> Spekülatif olarak, böylesine bir dünyada her çeşit geçici aktivitenin ortaya çıkması beklenebilir. Kent mekânı da bu dinamiklerle tekrar üretilir, biçim değiştirir, kendi çözümlerini üretir. İşte tam burada, Michel de Certeau’nun (1984) ‘mekânsal taktik’ olarak adlandırdığı, gruplar ve kişilerin kontrol mekanizmalarının dışına çıktığı zamanlardan, geçici aktivitelerin kendi deneyim baloncuğunu, hava deliğini yarattığı anlardan bahsedebiliriz.&nbsp;<br />
<br />
Söz konusu kent mekânı ise, geçici şehircilik (temporary urbanism), süreksiz şehircilik (ephemeral urbanism), taktiksel şehircilik (tactical urbanism) gibi birbirine yakın fakat bağlamsal olarak ayrışan kavramlar Certeau’nın mekânsal taktik tanımından besleniyor. Büyük ölçekli stratejik planlara karşı belirsizlik; belirsizliğe karşı adaptasyon ve güncel sorunlara pratik çözümler. Eylemi önceleyen bu yaklaşımlar modern kent planlamasında yalnızca bir geçiş aşaması değil, kalıcılık fikrini sorgulayan, tasarımın katılımcı ve dönüştürücü gücünü gösteren araçlar haline geldi. Bu belirsizlik ortamı içerisinde geçici kullanım projelerinin ya da oluşumlarının başarılı olmasının sebebi geçici kullanıcıların girişimci eğilimlerine de bağlı. Buradaki girişimcilikten kasıt, ekonomik sermayenin büyüklüğünden çok kullanıcıların, organize olabilme, dayanışma, hızlı ve esnek bir çalışma eğilimi göstermesi; problem çözmeye deneysel, büyük oranda doğaçlama bir yaklaşım uygulamak; düşük maliyetle çalışmak, kısa ya da uzun vadeli kiralama sözleşmesi ya da tamamen bir kiralık sözleşmesinin bulunmaması veya yasa dışı kullanımı şeklinde olsun geçici bir güvensizlik ve belirsizlik unsurunu tolare edebilmeleridir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İstanbul gibi çok çekirdekli metropoller, doğal afetler sonrası yeniden inşa süreçleri tartışmalı kentler, kalkınma zorluklarıyla boğuşan, göç veren kentler artık topluluk temelli, pratik, kapsayıcı, katılımcı ve sosyal fayda odaklı girişimlerle kendileri için aşağıdan-yukarı (<em>bottom-up</em>) kısa ve orta vadeli çözümler geliştiriyor. Bu tür bir duruş, sistemin bir parçası olarak ele alındığında insan odaklı tasarımın, toplum temelli planlama yaklaşımlarının yani yukarıdan-aşağı hiyerarşiye cevap veren bir geri besleme mekanizmasının da varlığına<strong> </strong>işaret ediyor<strong>. </strong>Geleneksel şehircilik kalıcı olanı yüceltirken: Devasa yapılar, master planlar, uzun vadeli stratejiler... Yukarıda bahsettiğim ve daha sonraki yazılarda değinmeyi umduğum kavramlar şehircilik bakımından bu anlayışı ters yüz ediyor. Çünkü planlamanın mutlak olmadığını, mekânın sürekli değiştiğini, kullanıcıların da tasarımcı olabileceğini savunuyorlar. <strong>&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mekânın geçiciliğini odağına alan yaklaşımlar, bu özellikleriyle hem geleneksel bürokratik kent planlamasına hem de özel sektörün büyük ölçekli projelerine karşı alternatif bir zemin sunuyor. Bu durum onları yalnızca katılımcı değil, aynı zamanda politik bir araç haline getiriyor. Siyaset ve kurumsal yapılar merkezileştikçe, taktiksel müdahaleler de artıyor. Taktiksellik, kent mekânında “kalıcılığın kutsallığını” sorguluyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">—</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Certeau M. (1984). The Practice of Everyday Life. Berkeley: University of California Press.Chase.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bauman, Z. (2000). Liquid Modernity. Cambridge, UK: Polity Press.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 17 Jul 2025 03:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/kent-mekan-gecicilik-1-1752711068.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çelik Gülersoy’un sıra dışı kamusal alan deneyimi </title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/celik-gulersoyun-sira-disi-kamusal-alan-deneyimi-11397</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/celik-gulersoyun-sira-disi-kamusal-alan-deneyimi-11397</guid>
                <description><![CDATA[Çelik Gülersoy adıyla özdeşleşen Turing Kulüp neler yaptı? Kulübün triptik plaka verilmesi gibi işlerden elde ettiği gelirlerle muazzam bir işe girişti. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>İstanbul'da Çelik Gülersoy’un adıyla özdeşleşen “Turing Kulüp”ün gerçekleştirdiği sıra dışı kamusal alan deneyiminin neden hiç tartışılmadığına hep şaşırır dururum. Kimi zaman Gülersoy’un elde ettiği başarılara, yaptığı işlere methiyeler dizilir, ya da tam tersine “seçkinci ve soylulaştırıcı bir deneyim” olduğu söylenerek burun kıvırılır. Oysa bu girişim İstanbul’un tarihindeki kayda değer kamusal alan deneyimlerinden&nbsp; biri olarak görülebilir.&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gülersoy’u yirmi iki yıl önce kaybetmiştik.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Çelik Gülersoy adıyla özdeşleşen Turing Kulüp neler yaptı? Kulübün triptik plaka verilmesi gibi işlerden elde ettiği gelirlerle muazzam bir işe girişti.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Soğukçeşme sokağını restore ettirdi ve köşesinde kendi kitaplarını bağışlayarak İstanbul kütüphanesi açtı. Yeşil Ev gibi tarihi konakları otele dönüştürdü. El sanatları çarşısı yapmaya girişti. İstanbul’da Yıldız Parkı, Emirgan Parkı gibi parkların içindeki Osmanlı döneminden kalan köşkleri ve Kanlıca’daki Hidiv Kasrı’nı restore ettirdi ve işletmeye açtı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Fenerbahçe, Çamlıca tepesi, Bebek, Büyükada iskelesi gibi yerleri düzenledi, “Turing </span><span style="color:#102e41">Café</span><span style="color:#000000">”ler açtı.&nbsp;Büyükada’da Fabiato Köşkü’nü bir kültür merkezine çevirdi. </span><span style="color:#102e41">Sonrasında 1994 yılında </span><span style="color:#000000">Büyükşehir’in yönetimi değişti. Refah Partisi yönetime geldi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Büyükşehir Belediyesi bu yerleri geri aldı.&nbsp;Gülersoy’un Turing Kulüp aracılığıyla gerçekleştirdiği mekanları kendi kurduğu şirkete, Beltur’a devretti. Günümüzde aynı mekanlarda Büyükşehir şirketi Beltur hizmet veriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gülersoy Büyükada’ya sığındı. Vefatından sonra Turing Kulüp’e kayyum atandı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Adalar Vakfı’nın yayınladığı Adalı dergisinde Adalar Müzesi’nin kurucusu Halim Bulutoğlu’nun bir yazısı yer alıyor. Bu yazıdan çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">5 Temmuz akşamı rahatsızlığı artmış olmasına rağmen Turing Kültür Evi’ndeki etkinliği izlemiş, sonra ambülansla şehre götürülmüş ve sabaha karşı vefat etmiş.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bulutoğlu Gülersoy’un o son günlerini şöyle anlatıyor:</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“O yıl Turing’in geleneksel yaz konserleri Büyükada Turing Kültür Evi’nde başlamıştı. İlk konser 27 Haziran 2003 Cumartesi günü düzenlenen İnci Çayırlı konseriydi ve Çelik Bey, rahatsızlığına rağmen konsere katılmış, bir de konuşma yapmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hafta içinde tetkikler için şehre inmiş, hafta sonunda, bu defa 5 Temmuz’daki konser için dündüğünde rahatsızlığı artmış, o gece Turing Kültür Evi’nin giriş katındaki odasından konseri izlemiş, sonra da ambulansla iskeleye, oradan da şehre götürülmüş, sabaha karşı vefat etmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Turing’in efsanevi başkanıydı. Yoktan var edilmiş ya da restore edilerek yaratılmış çok sayıda Turing eserinin arkasındaki isim O’nundu. Neredeyse “Turing eşittir Çelik Gülersoy” denecek kadar.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sağlığında O’nun şahsında Turing’i teslim almak, içini boşaltmak için saldırılar başlamıştı. İstanbul’da Recep Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanlığı dönemiydi. 2002’den sonra da Erdoğan AK Parti hükümetinin başbakanı olarak göreve başlayacaktı. Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Turing’in elinden Yıldız Parkı, Emirgan Parkı, Çamlıca Tepesi gibi yerlerin alınması, kurumun içini boşaltmak için yapılan saldırıların ilk örnekleri olacaktı. Ardından Turing’in en önemli gelir kaynağı olan triptik gelirleri başta olmak üzere gelir kaynaklarına yapılan yasal düzenlemelerle el konulması gelecek, son olarak da icat edilen büyük bir vergi borcuyla kurum köşeye sıkıştırılacaktı. Erdoğan iktidarlarının bugünlerde artık alıştırıldığımız uygulamalarının ilk örneğiydi Turing. Çelik Bey yaşamının son günlerinde bu saldırılarla baş etmek ve kurumu korumak için uğraşmış, Büyükada da O’nun son sığınağı olmuştu…” (*)</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Öncelikle yalnızdı. Entelektüel kesimi, sivil alandaki bağımsız bireyleri harekete geçirmek, arkasına almak yerine kendi başına hareket ediyordu. Böyle hareket etmesinin de bir takım nedenleri vardı. Entelektüel alandaki ilişkilere kapalıydı, fazlasıyla ben-merkezciydi bütün seçkinler gibi.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gülersoy gibi bir kişinin bu şehirde bir şeyler yapmak için kendisini vakfetmesi, hiç bir karşılık beklemeden emek vermesi hiç şüphesiz çok değerli.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yapılanların eksiklikleri olabilir, ama eğer yararlı olmalarını istiyorsak eleştirel yaklaşımın daha objektif koşullara kavuşturulması amaçlanmalı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şahsen tanıdığım, görüştüğüm, zaman zaman sohbet ettiğim Çelik Gülersoy'un yaptıklarını da bu açıdan değerlendirmek yararlı olur, kanımca. 83 yılında öğrenciyken&nbsp; “Çağdaş Eleştiri” adlı dergide onun yaptıklarını eleştirmiştim ve bu yazının mimarlık çevrelerinde elden ele dolaşması beni hayli şaşırtmıştı. Anladığım kadarıyla o tarihlerde mesleki çevrelerde kimse buna cesaret edemiyordu. Gülersoy’a ya methiyeler diziliyor, ya da yaptıkları nedeniyle ona kızılıyor ve susuluyordu.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Zannedersem Gülersoy’un iki temel meselesi vardı, o günün koşullarında.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Öncelikle yalnızdı. Entelektüel kesimi, sivil alandaki bağımsız bireyleri harekete geçirmek, arkasına almak yerine kendi başına hareket ediyordu. Böyle hareket etmesinin de bir takım nedenleri vardı. Entelektüel alandaki ilişkilere kapalıydı, fazlasıyla ben-merkezciydi bütün seçkinler gibi. Mimarlığın niteliksizleşmesini, kültürel mirasın kaybını nostaljik bir refleksle kavrıyor ve Soğukçeşme, Yeşil Ev, Çamlıca</span><span style="color:#102e41"> Turing Café</span><span style="color:#000000"> gibi projeler yaparak canlandırmacı müdahaleler ile kamusal mekanları soylulaştırmaya çalışıyordu. Oysa elindeki bu imkanlarla kamusal alanda çok farklı bir entelektüel potansiyel yaratabilirdi. Ama kendi bildiği, kişiliğinin elverdiği ölçüde bir turizmci, bir “kültür esteti” gibi yaklaşıyordu, şehrin kültürel miras sorunsalına.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Askeri darbe sonrası aydınlar özel alanlara sıkışmışlardı. Öncesinde de örgütlü sol hareketler genellikle iktidar merkezciydi ve şehirle ilgili konuları küçümsüyorlardı. Onlara göre bu meseleler iktidara geldikten sonra tartışılacak konulardı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İkinci mesele kamu ile ilişkiler.&nbsp; O günün koşullarında da bugün olduğu gibi eğer kamu sahasını, imkanlarını kullanıyorsanız, resmi otorite ile özel bir ilişki kurmanız gerekiyordu. Bunun da sakıncaları ortadaydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Buna karşılık kamu ile ilişkilerin bağımsız olarak kurulabildiği örnekler çok sınırlıydı ama etkileri çok büyük oluyordu. Kamusal alanların, imkanların kullanımının daha sonraki yıllarda nasıl önemli bir soruna dönüştüğü daha sonraki yıllarda görüldü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bağımsız sanatçılar ve mimarlar tarafından gerçekleştirilen Seretonin sergisinin şehirde büyük bir yankı yaratmasının ardından (1989) İKSV de Modern Sanatlar Müzesi yapmak amacıyla Feshane ana binasını Büyükşehir’den devralmış, Orsay Müzesi’nin mimarı Gae Auelanti’ye bir proje hazırlatmıştı. Ancak 1994 seçimlerinde Büyükşehir yönetimi değişince bu mekanı kendiliğinden terk etti. Refah Partisi ve Recep Tayyip Erdoğan ile çalışılamayacağını düşündü. Arkasından Kültür ve Turizm Bakanlığı desteği ile Maslak’ta bir kampüs kurmaya girişti. Ancak bu girişim de yarı yolda kaldı ve başarısız oldu.&nbsp; Mimarlar Odası İstanbul Şubesi de Yıldız Sarayı Dış Karakol binasından olaylı bir şekilde tahliye edildi. 96 yılında BM Zirvesi için İstanbul Sergisi’ni hazırlayan Tarih Vakfı da Topkapı Sarayı külliyesinde yer alan Darphane-i Amire’den zorla çıkarıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gülersoy’un Turing Café olarak adlandırdığı Büyükada İskelesinin sosyal mekanı da bugünlerde hala tartışılan bir örnek. Yönetim değişince Büyükada Turing Café’ye Büyükşehir tarafından el konuldu. Bir süre Beltur Café olarak işletilmeye çalışıldı. 2017 yılında TÜGVA’ya devredildi ve yerel halka tamamen kapatıldı. Ekrem İmamoğlu döneminde TÜGVA tahliye edilmeye çalışıldı. Ancak hala kapalı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Görüldüğü gibi sivil toplumun kamusal alanda var oluşuna, nasıl var olacağına, hangi imkanlara kavuşacağı iktidarla ilişkiler bağlamında belirleniyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Gülersoy bu sıra dışı deneyimi özel alanlarda değil, müşterek alanlarda, sokaklarda, parklarda, kamuya ait tarihi yapılarda gerçekleştirir. Kamu yöneticilerini ikna eder ve söylediklerini büyük bir başarıyla yapar. Bu o güne kadar pek görülmüş bir şey değildir.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gülersoy da bütün kazanımlarını iktidar değişimi ile kaybetti, küstürüldü. Bu yüzden başlattığı devasa girişim kalıcı olamadı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Oysa onun bu gayretleri, bu kamu imkanları ile daha iyi ve kalıcı şeyler yapılabilirdi.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İstanbul'da Çelik Gülersoy’un adıyla özdeşleşen “Turing Kulüp”ün gerçekleştirdiği sıra dışı kamusal alan deneyiminin neden hiç tartışılmadığına hep şaşırır dururum.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">1970’li yıllardan başlayarak 2000’li yıllara uzanan bu deneyiminin hangi sebeplerle kalıcı olamadığı, kırılganlığı, iktidarla ilişkileri nedense hiç sorgulanmaz. Her zaman olduğu gibi izlerinin silinmesi yalnızca iktidar değişimi ile açıklanmaya çalışılır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kimi zaman Gülersoy’un elde ettiği başarılara, yaptığı işlere methiyeler dizilir, ya da tam tersine “seçkinci ve soylulaştırıcı bir deneyim” olduğu söylenerek burun kıvırılır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Oysa bu ilginç girişim İstanbul’un tarihindeki kayda değer kamusal alan deneyimlerinden biridir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gülersoy bu sıra dışı deneyimi özel alanlarda değil, müşterek alanlarda, sokaklarda, parklarda, kamuya ait tarihi yapılarda gerçekleştirir. Kamu yöneticilerini ikna eder ve söylediklerini büyük bir başarıyla yapar. Bu o güne kadar pek görülmüş bir şey değildir. Şehir yönetimi müşterek alanların projelerini, işletmesini ona devreder. Sonraki yıllarda bu işletme modeli Büyükşehir’in kendi kurduğu şirketler tarafından devralınır. Böylece iktidarlar şirketler aracılığıyla şehrin kamusal alanları kontrolleri altına alırlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Daha sonraki yıllarda ise iktidarlar -zannedersem kamusal alandaki varlıklarını iyice konsolide ettikten sonra- büyük sermayenin desteklediği hayırseverlik kurumlarını -özel alanlara izole edilen- “kültür ve sanat müzeleri” oluşturmaya teşvik ederler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yakından tanıma fırsatı bulduğum ve sıra dışı bir entelektüel kişi olan Adnan Benk’in çıkardığı Çağdaş Eleştiri dergisinin 1983 yılındaki Şubat/Mart sayısında bu konu üzerine bir şeyler yazdığımı hatırlayarak 22. ölüm yıldönümünde görüşlerimi paylaşmak istedim (**).&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">*</span><a href="https://adalidergisi.com/category/tum-sayilar/2025/temmuz-sayi-241/" style="text-decoration:none"><span style="color:#1155cc"><u>https://adalidergisi.com/category/tum-sayilar/2025/temmuz-sayi-241/</u></span></a><span style="color:#000000">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">**Korhan, Gümüş, “Çamlıca'da Bir XVIII. Yüzyıl Kahvehanesi”, Çağdaş Eleştiri, 1983, sy. 2/3, s. 28-29.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></span></a></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 12 Jul 2025 06:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/celik-gulersoyun-sira-disi-kamusal-alan-deneyimi-1752274750.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>​​Sancaktan Devlete sonra vilayete: Hatay&#039;ın Güncesi</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sancaktan-devlete-sonra-vilayete-hatayin-guncesi-11356</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sancaktan-devlete-sonra-vilayete-hatayin-guncesi-11356</guid>
                <description><![CDATA[Tarihler 29 Haziran 1939'u gösterdiğinde, yani Saint Pierre Kilisesinde ki tören gününde meclis olağanüstü toplanır. 38 milletvekilinin imzaladığı önerge ile Hatay Devletinin Anavatana bağlanması teklif edilir. Alkışlar arasında kabul edilen teklif sonrası meclis kendisini feshetmiş olur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Tarihte 23 Temmuz 1815 günü Napoleon, nice zaferlerin peşinden aldığı mağlubiyet sonrası bir gemiye bindirilerek sürgüne gideceği Saint Helena adasına doğru yola çıkarken, kendisinden tam 124 yıl sonra aynı gün <em>''Grande Armée'nin''</em> torunları da kamyonlara binerek Saint Pierre Kilise'nin bulunduğu kente veda eder ve yedi yıl daha kalacakları Halep'e doğru yola çıkarlar.&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bazı yıllar güzel filmlerin yılı olur. 1989 da kanımca öyle idi. '<strong>'Ölü Ozanlar Derneği''</strong> ve <strong>''Harry Sally ile Tanışınca''</strong> gibi unutulmazların yanında <strong>''Geleceğe Dönüş'' </strong>ve <strong>''Indiana Jones'' </strong>serisinin de devam filmleri bu sene çekilmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Indiana Jones'un 3. filmi olan <strong>''Son Macera da (The Last Crusade)''</strong> o sene yayınlanmış ve ben de sinemada izlemiştim. Film aslında Dan Brown'un <strong>''Da Vinci Şifresi''</strong> kitabında olduğu gibi Kutsal Kase'yi arayış ile geçer. Senaryoya göre Kutsal Kase'nin, Alexandretta, yani bizim adlandırdığımız hali ile İskenderun'da bulunduğuna inanan başrol oyuncuları, 1939 yılında geçen hikayede buraya gelir ve Kase'yi aramaya koyulur. Kase'nin, O'ndan içen kişiye ölümsüzlük vereceği inancı ile peşinde olanlar sadece bizim kahramanımız <strong>''Indy''</strong>değildir elbette. Artık bir Dünya Savaşına doğru ilerlemekte olan Hitler de (seride klasik olduğu hali ile) askerlerine ölümsüzlük sağlamak amacı ile bu Kase'nin peşine kendi adamlarını yollamıştır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Indy'nın babası rolünde Sean Connery'nin de farklı bir tat kattığı filmin bir bölümü 1939 yılında ayrı bir devlet görünümünde olan Hatay Cumhuriyeti'nde geçmesi nedeni ile kısa ömürlü olan bu Cumhuriyetin tek Cumhurbaşkanı olan Tayfur Sökmen ile buraya gelen Alman ekibinin de bir görüşme yapmasına sahne olur. Sinema görselliğine uygun olacağı düşüncesi ile filmin yönetmenleri gerek Tayfur Sökmen'in karakterini ve gerekse o dönemin özellikle yönetici kesiminin genel görünümünü gerçeğinden farklı olarak oryantalist bir havada göstermeyi tercih etmişlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Filmi bizler için daha da ilginç kılan nokta ise, Tayfur Sökmen'in torunu ile aynı salonda ve seansta izlemiş olmamızdır. Bunu nereden mi biliyorum. Çünkü torunu bizim sınıf arkadaşımız ve filmi izlemeye de aslında bu detayları bilmeden sınıftan kalabalık bir grup ile gitmiştik. Arkadaşımızın her zamanki olgunluğu, film sonunda kendisine takılmalarımıza karşın sergilediği samimi tepkilerde de kendini göstermişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Film elbette Hatay'ın tarihi ile ilgili değildi ve olandan farklı gösterdiği (örneğin Hatay Cumhuriyeti Bayrağı, filmin sonunda Antakya yerine Ürdün Petra'nın gösterilmesi gibi) konulara karşın, Hatay'da geçmesinin aslında gerçekçi bir nedeni vardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Saint Pierre Kilisesi Antakya'nın bir yanını saran Habibi Neccar (Stauris) Dağı'nın hemen yamacında bulunur. İnanışa göre İsa'nın 12 Havarisinden biri olan Aziz Petrus'un ilk vaaz verdiği ve aslen de dağ yamacında bir mağara olan bu yer Hristiyanlığın da ilk kilisesidir. Daha da ötesi aslında Hristiyanlık (Christian) sözünün de Antakya'da ortaya çıktığı söylenir. Yahudi inancına göre bir kişinin kutsanması, başına yağ sürülmesi ile olur ve bu kişilere mesh edilmiş (mesih) anlamına gelen&nbsp;Yunanca <strong>Christos (Χριστός)</strong> denir. İşte Hristiyanlar için bu kullanım ilk olarak Antakya'da başlamıştır. 1983 yılında Papalık tarafından bir Hac yeri olarak da ilan edilen Kilisede, her yıl 29 Haziran'da ayinler düzenlenmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Antakya'nın tarihsel dokusu sadece bundan ibaret de değildir. MS'den sonra 1. yy'da Filistin Bölgesinde çıkan Yahudi isyanını bastırmakla görevli general ve babasından sonra da Roma imparatoru olacak kişi olan Titus'un kendi adını taşıyan ve tarihte kas gücü ile yapılmış en büyük tünellerden birisi Samandağ ilçesinde yer almaktadır. Yine Akdeniz'in en doğu ucunda olan bu ilçedeki sahil 14 km uzunluğu ile Türkiye'nin en uzun sahili konumundadır. Öyle ki bu sahil yerinden alınıp Akdeniz'in en batı ucu olan Cebelitarık'a yerleştirilmiş olsa, boğazı baştan başa kapatarak iki kıtayı birleştirebilir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bunun yanında tarihte bir ticaret merkezi olan Antakya'da, muhtemelen zamanında farklı kıtalardan gelen kervanların yaptığı ticaretin gün sonunda da kesintiye uğramadan devam edebilmesi amacı ile şimdi adına Kurtuluş Caddesi denilen ve eskiden Herod diye anılan caddenin yine tarihte gece aydınlatması yapılan kamusal ilk açık alan olduğu söylenir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Osmanlının son dönemine kadar hatırı sayılır bir ermeni nüfusuna da sahip olan bu bölge, yaşanan göçler sonrası cemaatin önemli ölçüde azalmasına karşın yine Türkiye'deki tek Ermeni köyü olan Vakıflı Köyünün de bulunduğu yerdir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">M.Ö. 333'de bu bölgede yer alan İssos'ta (Erzin) Pers Kralı III. Darius'u yenen Büyük İskender, bölgedeki <strong>''Myriandos''</strong> isimli kentin adını değiştirerek <strong>''Alexandreia''</strong> adını vermiştir. Büyük İskender'den sonra buranın hakimiyeti, komutanlarından Seleucus Nicator'a geçer. O da Amik Ovasında Asi Nehri'nin kenarında yer alan kıyıya uzak daha iç bir bölgede <strong>''Antiochus''</strong> olan babasının adına atfen <strong>''Antiocheia (Antakya)''</strong> isminde yeni bir kent kurar. Kurulan şehir özellikle Roma döneminde ticaret ve tekstil alanında gelişerek büyür ve İtalya'da Roma ve Mısır'da İskenderiye'den sonra İmparatorluğun 3. büyük kenti konumuna gelir. Şehirde üretilen <strong>''Antakya Kumaşı'' </strong>zamanında o kadar ünlenir ki İngiltere'de III. Henri'nin (1216-72) kullandığı saraylarda <strong>''Antakya Odaları''</strong> olduğu söylenir.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bölgenin tarihi dokusu, özellikleri, eşsiz mutfağı ve zenginliğinin bir işareti olan mozaikleri konusunda çok daha uzun şeyler anlatılabilir. Ama bu yazının asıl konusu yakın tarih. Yani filmde de geçen dönemler, Hatay'ın anavatana katılma dönemleri. Bunu anlatmak için yine de az da olsa biraz geriye gitmek gerekir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Yörenin insanı ve özellikle de Tayfur Sökmen bağımsızlık mücadelesinde ne kadar uğraştı ise de sonuca ulaşamamıştır. Ancak yaptığı bu çalışmalar ile Anavatan da saygınlık kazanırken Fransızlar nezdinde de bir suçlu olarak nitelenir ve gıyabında idam cezasına çarptırılır.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">1. Dünya Savaşı sonunda kimi cephelerde başarı kazansa da aslında özellikle Arap İsyanı da kaynaklı olarak Ortadoğu Cephesinde Osmanlı Ordusu geriler. Üç din için kutsal sayılan Kudüs elden çıkmış, düşman Halep Vilayetine dayanmış durumdadır. 7. Ordu Komutanı olarak Mustafa Kemal de, o dönem bu bölgede görev yapmaktadır. 26 Ekim 1918'de Halep'e taarruza geçen düşmanı durdurmuş ve Halep'in kuzeyi ile Antakya hattını tutarak Anadolu yolunu kapamıştır. Ancak 30 Ekim'de Mondros Mütarekesini imzalayan Osmanlı teslim olur. Orduda görevli Alman subayların ayrılması ile Mustafa Kemal, 31 Ekim'de Adana'da bulunan Yıldırım Orduları Komutanlığına atanır. Mütareke koşullarının belirsizliği nedeni ile İtilaf Devletlerinin İskenderun Limanını ele geçirmek için askeri harekat düzenleyeceğini ve kendisinin buna engel olmak istediğini İstanbul'a bildirir. Ancak her türlü askeri müdahaleden çekinen Başkentin artık böyle bir savunma yapmaya niyeti yoktur. Hükümet henüz yeni imzalanan mütareke sonrası İtilaf Devletleri ile arasını bozmak istemez, ülkenin yer yer işgal edilmesi pahasına orduları terhis etmek yönünde karar alır. Mustafa Kemal'in başında bulunduğu Yıldırım Orduları lağvedilirken kendisi de İstanbul'a çağrılır. Mustafa Kemal'in kendi askerlik hayatı içinde hiçbir zaman kabullenemeyeceği bir&nbsp; karardır bu ve tarihin garip bir cilvesidir ki 10 Kasım 1918 günü Adana'dan İstanbul'a doğru hareket eder. Ancak herhangi bir savunma yapmadan işgalci kuvvetlere sunulan bu bölgeyi hiç bir zaman unutmayacak ve aradan ne kadar zaman geçerse geçsin buranın kurtuluşunu kendi şahsi meselesi yapacaktır!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İşgale karşı savunmada yerel örgütlenmeler de önemlidir ve yurdun birçok yerinde direnişler başlar. Bunlardan birisi de o dönem Halep Vilayetine bağlı bir sancak konumunda olan İskenderun'da olur. Direniş örgütlenmesinde önemli rol oynayanlardan birisi de bölgede yer alan Reyhanlı kökenli Tayfur Sökmen'dir. Sökmen'in babası da aslen bir Osmanlı bürokratı olup son olarak Halep Valiliği görevinde bulunan Mürselzâde Mustafa Şevki Paşa'dır. Zaten Tayfur Sökmen de 1918 yılında Mustafa Kemal'i ilk olarak Halep'te bulunan Baron Otelin'de görmüş ve tanışma fırsatları olmasa bile herkesten ayrı bir duruşu olan bu askeri merak ederek kim olduğunu öğrenme gereği hissetmiştir. Kader onları daha sonra <strong>''Kurtuluş Mücadelesinde''</strong> bir araya getirecek ve hatta Tayfur Beye soyadı olan "Sökmen" bizzat Atatürk tarafından verilecektir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hikayenin bilinen kısmında Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkarak örgütlediği mücadele, 1921 yılına gelindiğinde Yunan Orduları karşısında Sakarya Zaferini de kazanmış ve artık Türklerin Anadolu'dan atılamayacağını herkese göstermiştir. Fransızlar da ele geçirdikleri bölgelerden bir kısmını korumak adına TBMM Hükümeti ile Ekim 1921'de Ankara Antlaşmasını imzalar. Buna göre Anadolu'da işgal edilen bazı bölgelerden çekilirken, Suriye bölgesi ve&nbsp; bir limana sahip olması nedeni ile stratejik konumda olan İskenderun Sancağını bırakmazlar. Ancak Ankara Hükümeti en azından antlaşmada İskenderun bölgesi için ayrı bir yönetim olması gerektiğini, buradaki Türk varlığının ve&nbsp; kültürünün korunması için her türlü kolaylığın sağlanacağını ve ayrıca bu bölgede Türkçe'nin resmi dil olarak kabul edileceğini Antlaşma metnine ekletmeyi başarır (Ankara Antlaşması Madde 7).&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İskenderun Sancağında bağımsızlık mücadelesi verenler için çok da iyi bir haber değildir bu. Onlar yaşadıkları yerin Misak-Milli sınırları içerisinde kaldığına inanarak Anavatan ile beraber olma arzusundadırlar.&nbsp; Ancak bu&nbsp; arzularını bir süre bekletmek durumunda kalırlar. 1923 yılında savaş bitip nihai barış anlaşması esnasında yeniden bu arzuları canlanır. Hatta, Mart 1923'te Atatürk'ün Adana ziyareti esnasında oraya gelen ve kendilerinin de Anavatana dahil ettirilmesini isteyen Antakyalılara <strong>''Kırk asırlık Türk Yurdu düşman elinde esir kalamaz''</strong> diyerek bu konudaki görüşünü de açıklar. Ancak ne var ki, Lozan Görüşmeleri sonunda Anavatan için bir çok başarı kazanılmış olmasına karşın İskenderun Sancağının statüsü konusunda Ankara Antlaşması’nın geçerli olduğu hükmüne varılır ve bölgenin kurtuluşu en azından o dönem için artık mümkün olmaz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Sökmen, milletvekili seçildikten sonra TBMM'de yapılan bir toplantıya, bunun bir parti içi toplantı olduğu, kendisinin bağımsız milletvekili olması nedeni ile bu toplantıya katılamayacağını bildirmelerinden sonra istifa etmeye karar verir. Durumu öğrenen Atatürk kendisine ''Üzülmeyin Sökmen, Sancak davasında daha yakından çalışabilmeniz için müstakil saylav (bağımsız milletvekili) seçildiniz. Vakti gelince sebebini anlarsınız, sabırlı olun, mesainize devam ediniz'' der.</em></strong>&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yörenin insanı ve özellikle de Tayfur Sökmen bağımsızlık mücadelesinde ne kadar uğraştı ise de sonuca ulaşamamıştır. Ancak yaptığı bu çalışmalar ile Anavatan da saygınlık kazanırken Fransızlar nezdinde de bir suçlu olarak nitelenir ve gıyabında idam cezasına çarptırılır. Görüldüğü yerde ilave bir mahkemeye gerek kalmaksızın vurulacaktır. Dolayısı ile artık bu bölgede yaşamasına imkan kalmaz ve Anavatan'a dönerek yurdunun bağımsızlığı için çalışmalarına Türkiye'de devam eder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Atatürk, kendisi açısından şahsi bir mesele olan İskenderun Sancağının bağımsızlığı için uluslararası konjonktürün olgunlaşmasını beklemektedir. Bunun ilk adımı 1920 yılında kurulmuş olan Milletler Cemiyetine Türkiye'nin 1932 yılında üye olmasıdır. Böylece Türkiye, kendisi ile ilgili meselelerde büyük devletler ile doğrudan görüşmenin yanında uluslararası bir zeminde de taraftar bulma imkanına kavuşmuş olacaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tarihler 1936 yılını gösterdiğinde uluslararası siyasi ortam, Avrupa'da yükselen savaş ihtimaline karşı Türkiye'nin lehine işler. Atatürk öncelikle Boğazlar konusunu çözmek için uygun zamanın oluştuğuna kanaat getirir ve bu çerçevede Montreux Konferansında (22 Haziran - 20 Temmuz 1936) konu ele alınır ve Boğazları yeniden tahkim hakkımız elde edilir. O dönem Boğazların kontrolü ile beraber tüm uluslararası sorunların çözüldüğünü düşünenler vardır ve bunlardan birisi de Afet İnan'dır. Atatürk ise 20 Temmuz 1936'da kendisi ile görüşmesinde <strong>''Şimdi Antakya, İskenderun, yani Sancak meselemiz var''</strong> diyerek halen yapılacak işlerin olduğunu belirtir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Aslında Atatürk daha öncesinden bu konudaki hazırlıklara, detayları çevresi ile paylaşmasa da başlamıştır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">1935 yılında yapılan milletvekilliği seçimlerinde Tayfur Bey'in Antalya'dan Bağımsız milletvekili olması için başvuru yapması haberini gönderir. Tayfur Bey'in Adana, Antep ve hatta İstanbul ile bağlantısı olmasına karşın Antalya ile hiçbir ilişkisi yoktur aslında. Ve üstelik neden CHP'ye bağlı değil de bağımsız bir aday olmasının istendiğine hiçbir anlam veremez. Seçimler yapılır ve Şubat 1935'de Tayfur Bey Antalya Bağımsız milletvekili olarak seçilir. Şükranlarını sunmak için Dolmabahçe'de Ata'yı ziyarete gittiğinde ise henüz bir ay evvel yürürlüğe giren yeni kanununa göre Atatürk <strong>''Soyadı kanunu dolayısıyla sökücü bir kimse olduğun için, Mürselzade yerine size Sökmen soyadını muvafık görerek veriyorum, yadigârım olsun.''</strong> diyerek kendisine yeni soyadını verir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sökmen, milletvekili seçildikten sonra TBMM'de yapılan bir toplantıya, bunun bir parti içi toplantı olduğu, kendisinin bağımsız milletvekili olması nedeni ile bu toplantıya katılamayacağını bildirmelerinden sonra istifa etmeye karar verir. Durumu öğrenen Atatürk kendisine <strong>''Üzülmeyin Sökmen, Sancak davasında daha yakından çalışabilmeniz için müstakil saylav (bağımsız milletvekili) seçildiniz. Vakti gelince sebebini anlarsınız, sabırlı olun, mesainize devam ediniz'' </strong>der.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sökmen, o zaman dahi bu gereksinimi tam olarak anlayamaz. Mücadelenin ileri aşamalarında, 1936 yılında Adana Dörtyol'da yapmış olduğu faaliyetlerin Sancak'ta kargaşa çıkardığı gerekçesi ile kendisinden rahatsızlık duyan Fransız Elçisinin Atatürk'e şikayeti sonrasında Atatürk, Elçiye;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>''O mebusumuz müstakildir. Anayasamız, müstakil mebuslara istediği yerde istediği şekilde konuşma hakkı vermektedir. Bu itibarla o mebusa müdahale edemeyiz”</strong> cevabını verir. Tayfur Sökmen ve diğerleri ancak bu olay sonrasında neden bağımsız milletvekili seçildiğini anlayacak ve Atatürk'ün ileri görüşlülüğünü kendi anılarında hayranlıkla anlatacaktır. Hiç ilgisinin olmadığını düşündüğü Antalya'nın nedeni ise Antakya ile arasında sadece bir harf kadar farkın olmasıdır!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">1. Dünya Savaşı sonrası Suriye Bölgesi Fransızlarda, Irak Bölgesi ise İngilizlerde kalmıştır. Yaklaşan yeni savaş dönemine kadar bu bölgelerdeki Büyük devletler, hem yörede ki isyanlar hem de kendi aralarındaki rekabet ile uğraşmak durumunda kalmışlardır. Fransa, Suriye tarafını en azından güven altına almak amacıyla bir anlaşma zemini oluşturmaya çalışır. Bu çerçevede 9 Eylül 1936'da Paris'te bir anlaşma imzalanarak, Suriye'ye bağımsızlık taahhüdünde bulunulur. Buna göre Kasım ayında Suriye'de seçimler yapılacak ve anlaşma her iki ülke meclislerinde onaylanarak yürürlüğe girecektir. Bu anlaşmada İskenderun Sancağı’nı ilgilendiren ayrıca bir madde bulunmamakla beraber antlaşmaya göre Fransız Hükümetinin daha evvel Suriye ile ilgili olarak diğer devletlerle imzaladığı bütün antlaşma ve milletler arası taahhütlerden doğan haklar Suriye Hükümeti'ne devredilmektedir. Paris'ten dönen Suriye Heyeti 23-24 Eylül tarihlerinde İstanbul'da iki gün geçirerek Türk Hükümeti ve basını ile temasta olurlar. Bu süre zarfınca İskenderun Sancağının geleceği konusundaki sorulara ise net cevaplar vermekten kaçınırlar. Muhtemelen hedefleri bir oldu bitti sonrasında Sancak'ın kendilerinde kalmasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Suriye'de düzenlenecek seçimler için nasıl bir tepki verileceği konusunda Türk Hükümeti karar vermek durumundadır. Sancakta yaşayan Türklerin seçimlere katılması gerektiğini düşünen Başvekil İsmet İnönü'nün tersine Tayfur Sökmen bu seçimlere katılınmaması gerektiğini, Fransızların seçimi Türklerin kazanmasına asla müsaade etmeyeceklerini, meclise girecek 3-5 mebusa da söz hakkı verilmeyeceğini belirtir. Hükümet Kadrosu ile yapılan bu toplantıdan Türklerin seçimi boykot etmesi kararı çıkar.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Bu süre içerisinde Türk Hükümetinin çalışmaları da devam etmiş ve Şeyh Maruf Cilli gibi bazı Alevi ileri gelenleri Türkiye yanlısı tavır takınmış, bu durum Suriye yanlılarını kızdırarak bölgede yer yer çatışmalara neden olmuştur.&nbsp;</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">O dönemde Fransız Yönetiminin yapmış olduğu nüfus sayımına göre Sancakta yaşayan toplam nüfus 220 bin kadardır. Bunun 85 binini Türkler, 62 bini Aleviler, 25 bini Sünni Araplar, 22 bini Ermeniler,&nbsp; 18 bini Ermeniler haricindeki diğer Hristiyanlar (Rum ve Araplar) oluşturur. Ayrıca 5 bin kadar Kürt, bin kadar Çerkez ve 500 kadar da Yahudi cemaati vardır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Görüldüğü üzere Türkler bölgede en büyük nüfusu oluşturmalarına karşın (%39) çoğunluk olarak görünmemektedir. Oysa Atatürk'ün henüz 1923 yılında Lozan Konferansının arifesinde söylediği bölgenin 40 asırlık Türk Yurdu olduğu görüşünün bir nedeni vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Atatürk'ün, Türk Tarih Tezine göre yaklaşık 4 bin yıl önce Orta Asya'da Çin'in Kuzeyinde bulunan Hitay Türkleri bu bölgeye göç etmiş ve burada (Hitit) Eti Türkleri olarak varlıklarına devam etmişlerdir. İşte Alevi inancına sahip kişilerin bu Eti Türklerinin soyundan gelen kişiler olduğu görüşünü savunur. Bu nedenle de aslında bölgedeki çoğunluğun (%67 ile) Türklerin oluşturduğuna inanılmakta ve savunulmaktadır.&nbsp; 2000'li yıllarda bu bölgede bulunan ve tarihi 3500 yıl öncesine dayanan insan iskeletlerinin, o dönemki Orta Asya insanı ile benzer DNA yapısına sahip olması, günümüzde bu görüşü destekleyen bulgulardan birisi olarak nitelenir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türklerin yapılacak seçimi boykot kararı Alevi, Ermeni ve Çerkez gruplarını da etkiler ve seçimlere iştirakin bu gruplar arasında da az olmasına neden olur. Türkiye'de çıkan haberlere göre de Fransızlar seçimlere katılım oranını artırmak adına Halep Bölgesinden güvenlik kuvveti getirerek halkı zorla sandığa götürmeye çalışır. Buna karşın yine de katılım oranı -Türk yetkilere göre - % 10 seviyesinde kalır.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türk Hükümeti ise olan bitene kayıtsız kalmayacak ve Fransızların yaklaşımını desteklemeyecektir. Hükümete göre İskenderun Sancağı <strong>''Ayrı Bir Varlık''</strong> olması nedeni ile Fransızların, Suriye ile yaptığı gibi aynı şekilde Sancakla da bir anlaşma yapması ve bağımsızlığını tanıması gereklidir. Ancak bu hemen kabul ettirilecek bir durum olmayacak ve hem anavatanın hem de Sancakta Tayfur Sökmen ve arkadaşlarının bunun için yoğun uğraşısı gerekecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">1 Kasım 1936'da TBMM'nin yeni yasama döneminin açılışı vardır ve Atatürk açılış konuşmasında, İskenderun Sancağı’nın geleceği konusuna ciddiyetle durulacağını belirten bir konuşma yapar. Ardından Tayfur Sökmen ile görüşerek bölgenin adının bundan sonra Hatay olarak anılacağını ve Bağımsızlık için mücadele veren cemiyetin adının da <strong>''Hatay Egemenlik Cemiyeti''</strong> olarak değiştirilmesini söyler.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kasım 1936 tarihinde Suriye'de 2 aşamalı olarak seçimler yapılır. İskenderun Sancağı’nda seçimlere boykot kararına genel olarak uyulsa da özellikle toprak sahibi elit kesim Suriye Hükümeti ile ilişkileri iyi tutmak adına bu seçimlere katılırlar. Hatta Sancaktan Meclise girme hakkını elde eden Mehmet Adalı, Suriye Meclisinin ilk toplantısında en yaşlı üye sıfatı ile Meclise başkanlık da yapar. Tarihin garip cilvesidir ki, iki sene sonra Antakya'da kendisine ait olan Cine Empire adlı sinema salonunda (adını daha sonra şehre gelen Türk Askeri komutanına atfen Gündüz Sineması yapılan binada) açılacak olan Hatay Meclisinde de Mehmet Adalı mebus olarak seçilecek ve yine en yaşlı üye sıfatı ile başkanlık yapacaktır!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Atatürk, Hatay meselesindeki ciddiyetini ve bunun toplumca da sahiplenilen bir duygu olduğunu Fransızlara her şekilde göstermek istemektedir. Buna örnek ise bu dönemlerde Fransız Elçisi ile bir akşam yemeği programı varken manevi kızı Sabiha Gökçen'i çağırarak, elçi ile olan yemekte üniforması ve silahı ile gelmesini ve kendisine sadece Onun anlayacağı işareti verdiği anda havaya ateş etmesini ister. Daha sonra Fransız Elçi ile yemekte önce kendisi Hatay meselesi ile ilgili bir konuşma yapar ve sonrasında Sabiha Gökçen'in devreye girmesini isteyen işaretini yapar. O da ayağa kalkarak Fransa'nın diplomasi yolu ile Türkiye'yi oyaladığını, Türk gençliğinin tahammülünün kalmadığını ve Hatay için gerekirse canlarını vereceklerini belirten bir konuşma yaparak havaya üç el ateş eder. Fransız Elçinin hayretler içerisinde kaldığı bu anda Atatürk güvenlik kuvvetlerinin çağırılmasını ve manevi kızı da olsa gereğinin yapılmasını ister. Sabiha Gökçen bir gün nezarette tutulur ancak Fransız elçisi de Hatay meselesinin Türkler için ne derece önemli olduğuna ilişkin mesajı almış olur!&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Suriye de seçimler sonrası Aralık ayı içerisinde Mehmet Adalı ve Suphi Bereket gibi İskenderun Türklerini de temsil eden mebusların bulunduğu meclis Şam'da toplanır ve Fransa ile yapılmış olan anlaşmayı onaylar.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu dönemde Milletler Cemiyeti de bir heyet göndermeye karar vermiş ve heyet 31 Aralık 1936'da Sancak'a ulaşmıştır. Türk Hükümeti, gelen heyeti etkilemek amacı ile Sancakta büyük gösteriler yapılması için çalışmalar yaparken,&nbsp; Atatürk de tek çözümün diplomasi olmadığını göstermek istercesine Ocak 1937'de Konya'da bulunan askeri birlikleri denetlemek üzere trenle İstanbul'dan yola çıkar.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tüm bunlar olurken Suriye ile Fransa arasında yapılan antlaşmayı Suriye Meclisi onaylamış olmasına karşın Fransa tarafında bu onay halen gerçekleşmez. Suriye'de oluşan muhalefet neticesinde dönemin Suriye Başbakanı (Cemil Mardam) Şubat 1937'de Paris'e giderek görüşmelerde bulunur ancak Nisan ayına kadar devam eden bu görüşmelerden somut bir sonuç elde edemez. Suriye tarafının İskenderun Sancağı konusundaki uzlaşmaz tutumu kendilerine pahalıya mal olacak ve bağımsızlık için yaklaşık bir 10 yıl kadar daha, 2. Dünya Savaşı sonrasını beklemeleri gerekecektir!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">27 Ocak 1937 tarihinde bu defa Milletler Cemiyeti Sancakta <strong>''Ayrı Bir Varlık''</strong>kurulmasına ilişkin kararı kabul eder. Bu, Türk tarafı için nihai zafer olmasa da süreç içerisinde çok önemli bir adımdır!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu süre içerisinde Türk Hükümetinin çalışmaları da devam etmiş ve Şeyh Maruf Cilli gibi bazı Alevi ileri gelenleri Türkiye yanlısı tavır takınmış, bu durum Suriye yanlılarını kızdırarak bölgede yer yer çatışmalara neden olmuştur.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">29 Mayıs 1937'ye gelindiğinde ise Türkiye bir başka diplomatik zafer daha kazanacak ve Fransa ile bir antlaşma imzalanarak Sancak'ın <strong>''Ayrı Bir Varlık''</strong> statüsü ve ayrı bir anayasasının olacağını&nbsp; karara bağlayacaktır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tüm bu gelişmeler Sancakda, Türkiye yanlıları ile Suriye yanlıları arasındaki tansiyonu giderek yükseltir. Ağustos 1937'ye gelindiğinde Türkiye Sancak'taki durumu daha iyi izlemek adına Antakya'da konsolosluk açar.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Artık <strong>''Ayrı Bir Varlık''</strong> statüsünde olması nedeni ile,&nbsp; Ekim 1937'de Milletler Cemiyetinin atamış olduğu Seçim Komisyonu göreve başlar. Komisyonun öncelikli görevi ise her kimliğe ait seçmen sayısını belirlemek adına seçmen kayıtlarının yapılmasıdır. Bu çalışmada Türkiye, seçmenlerin belge sunmaksızın kendilerinin beyan ettikleri kimliğe göre kayıtlarının&nbsp; yapılmasını ister. Buradaki hedef ise özellikle Alevi kökenlilerin Türk grubuna kayıtlarının yapılmasının sağlanmasıdır. Artık 1938 yılına gelinmiş ve dünyayı yeniden savaş tehlikesi sarmaktadır. Böyle bir ortamda Fransa da Türkiye'yi karşısına almak istemez. Ve Türkiye'nin tezi kabul edilir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Varılan anlaşmaya göre 40 sandalyeli olacak mecliste grupların en az alacağı vekil sayısı belirlenir. Buna göre Türk cemaati en az 8, Alevi cemaati 6, Arap cemaati 2, Ermeni Cemaati 2 ve Rum Ortodoks Cemaati 1 vekil olmak üzere 40 vekilin 19 unun hangi cemaate ait olacağı belirlenmiştir. Kalan 21 mebus ise seçmen kayıtları sonrasında oluşacak orana göre belirlenecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkiye bu çalışmaları da yakından izleyerek durumun Türk Cemaati lehine çıkmasına çalışmış ve hatta seçim düzenlemesine göre oy kullanma hakkı olan ve o dönem Türkiye'de yaşayan kişilerin yeniden Sancağa dönerek seçmen yazılması için çalışma başlatır. Buna yönelik ilk kafile 10 Aralık 1937'de İskenderun'a gelir. Bu şekilde yaklaşık 3 bin kişinin Sancağa gittiği ve seçmenlerin kayıt tercihlerini Türk cemaati lehine kullanmaları için çalıştıkları tahmin edilmektedir. Bu gidenler arasında o dönemde Türkiye'de memuriyet görevinde bulunanlar da yer almakta ve yapılan düzenleme ile bu kişilerin iki yıl boyunca izinli sayılacakları, bu süre zarfında maaş almaya devam edecekleri ve ayrıca Sancakta bulundukları sürenin terfi almak için göz önünde bulundurulacağı da karara bağlanır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu süreç içerisinde Türkiye ile Fransa da bir taraftan düzenlenecek seçim ve oluşacak meclis için görüşmelere devam eder. 10 Mart 1938'de de her iki ülke, oluşacak mecliste çoğunluğu sağlayacak şekilde 22 vekilin Türk cemaatine verilmesi konusunda anlaşırlar.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ancak MC'ye bağlı seçim komisyonunun kayıtları Fransızlar ile yapılan bu anlaşmayı destekleyecek şekilde ilerlememekte, Mayıs 1938'e gelindiğinde yapılan kayıtlara göre Türk cemaat oranı ancak % 48'e ulaşmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Atatürk bir kez daha mesaj vermek adına, o dönem rahatsızlığı da iyice belirginleşmesine karşın 19 Mayıs 1938'de Mersin'e askerleri birlikleri denetlemek üzere hareket eder.&nbsp; Ertesi gün ilerleyen hastalığı nedeni ile halsiz olmasına karşın geçit töreni yapılmasını ister. Tören boyunca yanındakiler çektiği ızdırabı görür ve ayakta dururken kendilerinden fiziki destek almasını isterler. O ise herhangi bir zafiyet göstergesi olmaması için bunu reddeder. Hatay Davasına destek için katlandığı bu durum yakın çevresinin belirttiğine göre hastalığını daha da hızlandıracak ve ölümünü de erkene alacaktır!</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Tarihler 29 Haziran 1939'u gösterdiğinde, yani Saint Pierre Kilisesinde ki tören gününde meclis olağanüstü toplanır. 38 milletvekilinin imzaladığı önerge ile Hatay Devletinin Anavatana bağlanması teklif edilir. Alkışlar arasında kabul edilen teklif sonrası meclis kendisini feshetmiş olur.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu gelişmeler üzerine Fransız Dışişleri Bakanlığı Sancakta bulunan komiserliğe telgraf göndererek Türk çoğunluğun sağlanabilmesi için gerekli tedbirlerin alınmasını ister. Bunun üzerine Komiserlikte görev değişikliği olur ve yeni gelen komiser de hem tansiyonu düşürmek hem de Türk tezlerinin uygulamasında destek olması adına, daha sonrasında Hatay Devletinde Başvekillik görevi yapacak ve Hatay'ın anavatana katılımından sonra da Gaziantep Mebusluğu görevini yerine getirecek olan Abdurrahman Melek'i Sancak Valiliğine tayin eder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ancak tüm bu tedbirlere rağmen Türk Cemaati oranının %50'nin altında kalıyor olması nedeni ile Türk tarafı bu durumu Milletler Cemiyeti Komisyonunun çıkardığı zorluklardan kaynaklandığını belirtir ve durumun bu şekilde devam edemeyeceğini ileri sürer. Yükselen tansiyon sonrasında 21 Haziran 1938 günü çıkan olaylar nedeni ile MC komisyonu görev yapamayacağını belirterek çalışmasını durdurur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türk tarafının da aslında beklediği budur. Güvenliğin sağlanabilmesi amacıyla Fransız tarafı ile 2.500 Türk askerinin Sancağa girmesi konusunda anlaşılır. Bu esnada bir taraftan da Suriye yanlısı örgüt (UEB) kapatılarak lideri (Zeki Arsuzi) tutuklanır. 5 Temmuz'da İskenderun'a, 7 Temmuz'da da Antakya'ya giren Türk Ordusu her şeyin artık iyice değiştiğini gösteren başka bir gelişme olur. Türkiye yanlıları Hatay'ın geleceği konusunda artık bir adım daha öne geçmişlerdir!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türk Ordusunun sağladığı ortamda seçmen kayıtları yeniden başlayarak 1 Ağustos'ta tamamlanır. Buna göre Türk Cemaati %63'e ulaşarak meclisteki 22 milletvekili garantilenir. Bunun yanında Alevi Cemaati de %20 gibi bir oran ile 9 milletvekili alacaktır. Ermeni Cemaati 5, Rum-Ortadoks Cemaati ile Arap Cemaatleri ise 2'şer milletvekili ancak çıkarabileceklerdir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Henüz nihai sonuca ulaşılmamış ve Türk Hükümeti için halen halledilmesi gereken konular vardır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">10 Ağustos 1938'de Türkiye'den Hatay davasını bizzat takip ile görevli kişilerden Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer, Dörtyola'a gelerek seçilecek milletvekillikleri ve oluşacak yeni yönetimde kimler olacağı ile ilgili görüşmeler yapar. Buna göre devlet başkanı, başbakan ve bakanlar meclis dışından seçilecek ve böylece mecliste Türk tarafının sayısal üstünlüğü korunacaktır. Ayrıca Atatürk tarafından Devlet Başkanı olması istenen Tayfur Sökmen'e durum iletilir. Tayfur Sökmen bu görev için yeterli devlet yönetim tecrübesinin olmadığını, Atatürk'e mahcup olmayı istemediğini belirterek görevi kabul etmek istemese de, Atatürk'ün bu konuda ısrarlı olduğu belirtilince kabul eder. Başbakanlık ise halen Fransızların Vali olarak görevlendirdiği Abdurrahman Melek tarafından yerine getirilecektir. Melek'e verilen bir başka görev de, meclise, Türk Cemaati haricinde girecek diğer cemaat mensuplarının da Türkiye'ye muhalif olmayan kişilerden seçilmesinin sağlanmasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Milletvekili seçimine katılacak kişilerin 20 Ağustos'a kadar başvuru yapması gerekmektedir. Bu tarih geldiğinde cemaatlere göre seçilecek mebus sayısı ile başvuru sayısının aynı olması nedeni ile komisyonun aday incelemesinden sonra, başvuru yapanların hepsi mebus sayılır. Oluşan meclisin 2 Eylül 1938 tarihinde ilk oturumunu yapmasına karar verilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkiye tarafından Devlet Başkanı olarak belirlenen Tayfur Sökmen de 25 Ağustos 1938&nbsp; tarihinde yıllarca bağımsızlık mücadelesi verdiği ve bu nedenle bir dönem idama da mahkum edildiği için giremediği Sancak'a gelir.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">2 Eylül 1938'de Hatay Meclisi Atatürk'ün bizzat çizdiği bayrağını (Türk Bayrağı ile farkının sadece yıldızın içinin al olmasıdır)&nbsp; İstiklal Marşını da okuyarak göndere çeker. Belirlendiği gibi Tayfur Sökmen -aslında halen de TBMM'de Antalya Mebusu olmasına karşın- oybirliği ile Devlet Başkanı seçilir ve kendisine tebliğ için Turizm Oteline gidilir. Meclise gelen Sökmen konuşmasını yaptıktan sonra Başbakan olarak Melek'i atar ve sonrasında 4 kişiden oluşan Bakanlar Kurulu belirlenir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Daha sonrasında Anavatana bağlanmak, kurum ve kanunları uyumlandırmak adına bir çok çalışma yapılır. Örneğin tedavüldeki Suriye Lirası kaldırılır ve yerine Türk lirası kullanımına geçilir. Halkın elindeki paranın değişimi için günümüzde de halen bir ilçede bulunan tek Merkez Bankası Şubesi konumunda olan TC Merkez Bankası İskenderun Şubesi açılır. Halkın yabancı bankalara olan bağımlılığının azaltılması için İş Bankası Şubesi de yine bu dönemde açılır. En büyük adımlardan birisi de Hatay ile Suriye arasına gümrük kapısı koyma girişimidir. Hataylı yerel tüccarlar buna itiraz etse ve Fransız tarafı da bunun aleyhinde tavır alsa da Tayfur Sökmen bunun, Suriye ile bağları koparmak adına çok isabetli olacağı görüşündedir ve Türk Hükümeti’nin Gümrük İdari personel desteği ve Türkiye ile Hatay'ın yapacağı ticarette gümrükleri nerede ise sıfırlaması ile Hatay'ın ticaret yönü anavatana kayar. Daha bir çok alanda yapılan düzenlemeler devam ederken 10 Kasım'da Atatürk'ün vefat haberi gelir. Hataylılar üzgündür ancak ana gayelerinden vazgeçmezler. Sonrasında İnönü Hükümeti ile de süreç devam ettirilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tarihler 29 Haziran 1939'u gösterdiğinde, yani Saint Pierre Kilisesinde ki tören gününde meclis olağanüstü toplanır. 38 milletvekilinin imzaladığı önerge ile Hatay Devleti’nin Anavatana bağlanması teklif edilir. Alkışlar arasında kabul edilen teklif sonrası meclis kendisini feshetmiş olur. Meclis önünde düzenlenen tören ile Hatay Bayrağı indirilerek yerine Türk Bayrağı çekilir. Kararın TBMM'de onaylanmasından sonra 20 yılı aşan mücadele nihayet sona ermiş ve Hatay hukuken anavatana bağlanmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ancak o zamana kadar Türkiye ile beraber Fransa'nın da söz hakkının olduğu bölgede halen Fransız askerleri yer almaktadır. Bu konuda da Fransız ve Türk Hükümetleri anlaşır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tarihte 23 Temmuz 1815 günü Napoleon, nice zaferlerin peşinden aldığı mağlubiyet sonrası bir gemiye bindirilerek sürgüne gideceği Saint Helena adasına doğru yola çıkarken, kendisinden tam 124 yıl sonra aynı gün <strong><em>''Grande Armée'nin''</em></strong> torunları da kamyonlara binerek Saint Pierre Kilise'nin bulunduğu kente veda eder ve yedi yıl daha kalacakları Halep'e doğru yola çıkarlar.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hatay artık fiilen de özgürdür!</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Notlar</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>1.</strong> Tayfur Sökmen, milletvekilliği görevine 1950 yılına kadar Antalya'yı, o yıl yapılan seçimlerde de Hatay'ı temsil ederek TBMM çatısı altında çalışmalarına devam eder. 3 Mart 1980 tarihinde İstanbul'da vefat eden Tayfur Sökmen'in naaşı, bu tarihteki hava muhalefeti nedeni ile İstanbul'da kalır ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedilir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Antakya'da bulunan üniversiteye Hatay mücadelesinin iki ana kahramanına atfen üniversitenin ismi Mustafa Kemal, yerleşkenin ismi ise Tayfur Sökmen olarak konur ve halen üniversitenin girişinde bu iki isim beraber anılır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>2.</strong> Hatay Devleti sınırları ile günümüz Hatay ilinin sınırları farklıdır. Hatay'ın anavatana katılması sonrasında o dönem mevcutta Türkiye'ye bağlı olan Dörtyol, Erzin, Payas ve Hassa bölgeleri Hatay vilayetine bağlanmıştır. Böylelikle Hatay Devleti'nin 4700 km2 olan yüzölçümü, Hatay Vilayeti oluşunca 5600 km2 ye çıkmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>3.</strong> Bölgede yaşayan Aleviler için kimi kaynaklar Arap Alevisi tanımını kullanılmak ile beraber Hatay'ın anavatana katılım sürecinde Türk Hükümetinin tezi de göz önüne alınarak, yazıda etnik kimlik tanımlaması yapılmaksızın sadece inanç kimliğine yer verilmiştir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>4.</strong> Asrın felaketi olarak nitelenen 6 Şubat 2023'te yaşanan deprem sonrası kent nerede ise tamamı ile yıkılmıştır. Bölge insanı bir asır önce verdiği kurtuluş mücadelesi sonrasında bugün de yaşam mücadelesi vermektedir. Durumu yerinde görmenin tasvirini hiç bir sözün yapamayacağı için bu yazı sadece ilk mücadelenin anlatımı ile sınırlı kalmıştır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">(Bu yazıyı yazarken genellikle Craig Wedren'den ''Looked Up to You'' isimli parçayı dinledim).</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/hatay2.png" style="height:360px; width:640px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 05 Jul 2025 06:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/sancaktan-devlete-sonra-vilayete-hatayin-guncesi-1751651164.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şehri yaşanabilir kılmak için bisiklet</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sehri-yasanabilir-kilmak-icin-bisiklet-11342</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sehri-yasanabilir-kilmak-icin-bisiklet-11342</guid>
                <description><![CDATA[Eğer zihinsel üretimi destekleyen, nesneleri, mekanları araçsallaştırmayan katılımcı müşterek alan siyaseti olsaydı, şehir piyasa odaklı şiddete teslim olmazdı. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">İcad edildiğinde -görenleri şaşkınlık içinde bıraktığı için- “şeytan arabası” denen bu alet bugün şehrin yaşanabilir bir yer olması için neden yeni deneyimlere yol açmasın? </span><span style="color:#222222">Her pedal çeviri</span></strong><strong><span style="color:#222222">ş</span></strong><strong><span style="color:#222222">imde bu heyecan verici aletin </span></strong><strong><span style="color:#222222">şehirleri iyileştirmek için </span></strong><strong><span style="color:#222222">nasıl bir dönü</span></strong><strong><span style="color:#222222">ş</span></strong><strong><span style="color:#222222">ü</span></strong><strong><span style="color:#222222">m ya</span></strong><strong><span style="color:#222222">rat</span></strong><strong><span style="color:#222222">abilece</span></strong><strong><span style="color:#222222">ğini hayal ediyorum.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bisikletten söz ederken önce aklıma Marcel Duchamp'ın hazır nesne (ready-made/objet-trouv<span style="background-color:white"><span style="color:black">é</span></span>) olarak ikonik sanat yapıtı&nbsp; "Bisiklet Tekerleği” (1913) geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Duchamp dizisel üretilmiş, gündelik yaşamda hazır bulunan, sıradan nesnelerin sanat yapıtına dönüşebileceğini iddia ederek önemli bir kırılma yaratmıştı. &nbsp;Seçme eyleminin kendisinin bir nesneyi sanat yapıtına dönüştürebileceğini göstermişti. Eylemin kendisi hiçbir beceri, ustalık gerektirmediği için de sanatın herkesin yapabileceği bir uğraş olduğunu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bisiklet bu iddiasını kanıtlamak için zannedersem biçilmiş kaftan. Her bir parçası dizisel olarak üretiliyor. Değişik parçaların hiç birinin üzerinde ustaların izleri, işaretleri yok. Ama bisiklet kullanmak, onu yaşama katmak ustalaşmak anlamına gelebiliyor. Yaptığınız seçmelerle kendinize özel bir bisiklet üretebiliyorsunuz. Kullanım amacınıza göre bisikletinizi değiştirebiliyorsunuz. Eskiyen, bozulan parçaları ikinci el başka parçalarla yenileyebiliyorsunuz.&nbsp; Her işe yarayacak parça geri kazanılmak üzere saklanabiliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanki bisiklet bir kere üretildikten sonra geçen her dakika, her pedal çeviriş onu ustalığa dönüştürebiliyor. &nbsp;İstanbul gibi şehirlerde ve zor koşullarda kullanmak üzere. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bisiklet bir taraftan bir dizisel üretilmiş bir nesne iken aynı zamanda onun metalaştırıcı koşullarına sanki bir karşı koyuş. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bisiklete binerken herkesin heyecan duyması bana şunu hatırlatıyor: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her şey, kuşatıldığımız bütün kullanım nesneleri, dizisel üretiminin konuları… Ama şurası önemli, onun dediği gibi: &nbsp;“Her şey bir sanat eseri” olabilir. Bu hayatı estetikleştiren bu karşılık olmalı…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bisiklet kullandıkça nasıl bir meta olmaktan çıkıyorsa, öyle.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Duchamp’ın &nbsp;"Bisiklet Tekerleği" işlevden bağımsız, amaçsız bir imgeye dönüşerek seçimin bir sanat olduğunu gösteriyor. O zaman “imar” planları, ulaşım projeleri, yatırım projeleriyle, onları yaratan mimarlıkla kavramaya ve şekillendirmeye çalıştığımız şehirler, mekanlar neden her birimiz için sanat yapıtlarına dönüşmesin? Neden her şey, kuşatıldığımız bütün kullanım nesneleri de araçsal varlıklar olmaktan çıkıp bir tür sanatsal deneyim yaşayabileceğimiz eylemliliklerle kavranmasın? &nbsp;Hem sanat, hem de politika: Hazır kalıplar, dayatmalar, işlemeyen kurallar, piyasa aracılığıyla gerçekleşen değil, özgürleştirici bir pratik olarak müşterek alan. &nbsp;Sanatsal bir işlev kazanan objeler ve özgürleşen hayatlar… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İcad edildiğinde -görenleri şaşkınlık içinde bıraktığı için- “şeytan arabası” denen bu alet bugün şehrin yaşanabilir bir yer olması için neden yeni deneyimlere yol açmasın? </span><span style="color:#222222">Her pedal çevirişimde bu heyecan verici aletin şehirleri iyileştirmek için nasıl bir dönüşüm yaratabileceğini hayal ediyorum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bisiklet hatıraları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’da kimi seyyar esnaf bisikletten bozma “üçteker” kullanırdı. (“Üç tekerlekli bisiklet” diyenler oluyor, “üçteker” ya da “trisiklet” demenin daha doğru olacağını düşünüyorum.)<br />
<br />
Süt, yoğurt, yumurta örneğin kimi semtlerde kapıya gelirdi. O zaman sütçülerin “üçteker”lerinin ön kısmında taşıma sürme kapaklı bir taşıma kutusu olurdu. Cam kase içindeki yoğurtlar (tozlanmasınlar ve kaymasınlar diye) kutunun içindeki raflara yerleştirilirdi.<br />
<br />
Bu kutunun sürücüye dönük kapalı kısmına yerleştirilen bir tutamak “gidon” işlevi görürdü. Ancak o zamanın teknolojisiyle öndeki tekerlere fren tertibatı yapmak zannedersem biraz zor olduğu için ortada büyük bir pedal bulunurdu. Bu pedal yalnızca arka tekeri durdurmaya yarardı.<br />
<br />
Bu durumda yüklü haldeki bir “üçteker”i durdurmak zannedersem bayağı zor olmalıydı. Bizim mahallenin sütçüsünün, denize doğru yokuştan inerken bir ayağı ile fren yaparken diğer ayağını yere sürterek yavaşlatmaya çalıştığını hatırlıyorum. ekmek teknesini. Bu yüzden bir ayakkabısı hep delikti. Yakın bir mesafeden, göçmenlerin yaşadığı arka semtte, Fikirtepe’deki mandırasından mahalleye getiriyordu, sütü.<br />
<br />
Ambalajlı sütler çıkınca ona karşı aleyhte bir kampanya başlatıldığını hatırlıyorum. “Süte ne kadar su katıyorsun, içinde sütün dışında ne var” gibi sorular sorulmaya başlanmıştı. Sonra ortadan kayboldu. Zannedersem biraz da yaşlanmıştı. Ama çocukları bu işi sürdürmediler.<br />
<br />
‘Bana başka hangi “üçteker”li esnaf hatırlıyorsun’ diye sorarsanız, ki tek tük de olsa bazı semtlerde onlardan hala var, benim aklımda kalanlar mısırcılar, pamuk helvacılar, kestaneciler, simitçiler, poğaçacılar, tatlıcılar, turşucular, dondurmacılar…<br />
Yani aklınıza gelen ne kadar seyyar satıcı varsa, hepsinin ekmek teknesi “üçteker”di. Yakındaki fırından taze ekmek dağıtımının da bunlarla yapıldığını hatırlıyorum.</span></span><br />
&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seyyar esnaf için bu araçları üreten küçük atölyeler vardı.<br />
<br />
Eğer zihinsel üretimi destekleyen, nesneleri, mekanları araçsallaştırmayan katılımcı müşterek alan siyaseti olsaydı,&nbsp;şehir piyasa odaklı şiddete teslim olmazdı.&nbsp;Her eylemlilik biçimi plancılar ve tasarımcılar için yerel gelişmeyi destekleyecek eşsiz deneyim fırsatları olarak görülürdü.<br />
<br />
Kamusal niteliğin kaybı ve piyasa bağımlısı gelişme modeli şehirle ilgili her şeyi birer metaya çevirmeye, şehrin zenginliği olan küçük ölçekli üretimi imha etmeye çalışırken, bisiklet bizi dönüştürebilir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün şartlar de</strong><strong>ğ</strong><strong>i</strong><strong>ş</strong><strong>ti. Bisikletçilik artık ustalık de</strong><strong>ğ</strong><strong>il, sanki bir sermaye i</strong><strong>ş</strong><strong>i halini alm</strong><strong>ı</strong><strong>ş</strong><strong> durumda. Artık üç beş liraya Kuşdili Çayırı’nda bisiklet tamiri yapan ustalar yok. Bağdat Caddesi’nde falan gösterişli mağazalar var. Bak</strong><strong>ı</strong><strong>yorum sanki bisiklet de bir tüketim objesi gibi. Bisiklet</strong><strong>ç</strong><strong>iler eskisi gibi değil.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişisel bisiklet hikayem</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bisiklet hayatımızı, kişiliğimizi değiştiriyor.&nbsp; Hayatımızın dönüm noktalarına işaret ediyor. Bisikleti her şeyiyle kimliğimizin bir parçasına dönüştürüyoruz. Hayatımızı onunla hatırlıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3-4 yaşlarında üç tekerlekli, tahta gövdeli küçük bir bisikletim olmuştu. Üzeri kırmızı muşamba kaplı. Onun eve geldiği günün ertesi sabahı hiç aklımdan çıkmaz. Pazar günü olduğu için annem babam daha uykudaydı. Koşuyolu’ndaki evin önündeki terasın parmaklıkları henüz yapılmamıştı. Bu terasta dönüp dururken bir anda aşağı uçtum. Sonra hiçbir şey olmamış gibi, sokak kapısına geldiğimde yataktan fırlayan babamın pijamasının yırtıldığını hatırlıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlkokula başlarken, en yakın arkadaşıma babası Galata’dan Olmo marka İtalyan malı, mavi renkli bir bisiklet aldı. Babam (ben bir şey söylemeden) ertesi günün akşamı o bisikletin aynısı ile eve geldi. Artık bisiklet cambazı olmuştum. O tarihlerde uçurum kenarlarında, tepelerde bisikletle dolaşıyorum diye ailemin uyarıldığını, hatta bisikletle takla attığımı falan hatırlıyorum. Bisiklet ayrılmaz bir parçam olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra aklıma ilkokulu bitirdiğimde bana alınan Fenerbahçe’nin en güzel bisikleti geldi. &nbsp;Babamla Galata’ya gittik, istediğim renkte bir Peugeot&nbsp; bisiklet almak üzere. O zamanın bilinen en iyi bisikleti. Böylece 28 jant bir bisikletim olacaktı. Kuledibi’ndeki mağazaya girdiğimizde zeminde sergilenenlerin üstünde, tavana asılmış pırıl pırıl parlayan bir yarış bisikleti gözümü aldı. Peugeotlar’dan gözümü kaldırıp, “ onu istiyorum” dedim. Bisiklet <span style="background-color:white"><span style="color:black">Motobécane markasını taşıyordu</span></span>. Satıcı onu mağazaya hava katsın diye getirmiş. Babam bana baktı, bana ödül olarak alacak. Artık geri dönüşü yok. Sonra satıcıya fiyatını sordu, Diğerlerinden kat kat fazlaydı. Satıcı (Alber miydi adı?) babama “bunun kadrosu, jantları çok özeldir, Tour de France’da yarışçıların kullandığı cinstendir ama bu küçük çocuk için bu yarış bisikleti biraz fazla gibi” bir şeyler söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yapacak bir şey yoktu, artık. Bisiklet alındı, arabaya kondu. Eve geldik. Diğerini bir akraba çocuğuna hediye ettik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim kıpkırmızı yanan <span style="background-color:white"><span style="color:black">Motobécane</span></span> Fenerbahçe'nin en güzel bisikleti olarak ün yapmıştı. Büyükler benden onu “bir tur atabilir miyim” diye istiyordu. Onun sayesinde bir dolu arkadaşım oldu. Onlar da babalarına aldırmak istiyorlardı ama bulabildikleri ancak Peugeot’nun yarış bisikletleriydi. Eşi benzeri yoktu. Artık Fenerbahçe, Moda arasında turluyordum. Bazen de Çamlıca’ya bile çıktığımı, Acıbadem inişinde 100 km/saati aştığımı, Beykoz’a kadar gidip döndüğümü hatırlıyorum. Ama bu hafif bisikletin bir kusuru vardı. Lastikleri çok inceydi. Bu yüzden birkaç kere kaza geçirdim. Bir keresinde önümde aniden fren yapan dolmuşa arkadan çarpmış, üzerinden uçarak önüne düşmüştüm. Bisiklet de dolmuşun altına girmişti. Neyse ki jant akorları falan yapmayı öğrenmiştim. Ayarı bozulan furçları da üzerine çıkıp, “zıplama presi”yle düzeltmeyi. Yıllar geçti. Üniversiteyi bitirdim. Kalamış’ta çocukluğumun geçtiği eve taşındım. Artık araba kullanıyordum. Bisiklet çocuklukta kalmıştı. Ama gene de içimde arzu uyandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bisikleti merdiven altından çıkardım, Kuşdili çayırındaki ustaya götürdüm. Aynı usta hala oradaydı. Beni şaşırtan ustanın aynı geçmişte benim geçmişte olduğu gibi çocuklarla haşır neşir olmasıydı. Görünürde benden başka bir tane yetişkin müşterisi de yoktu. Bisikleti aldı, gözümün önünde ayarlarını, akorlarını yaptı, zinciri temizledi, yağladı, lastiklerini şişirdi, fren pabuçlarını değiştirdi... sonra benden komik sayılabilecek bir para aldı, 5 lira gibi. Yaşlı usta galiba şaşırdı diye düşündüm. Sordum: “Bu kadar mı?” O da şaşırdı, fazla aldım zannetti. “Hayır hiç olur mu” dedim. İkimiz de demek ki aynı şaşkınlığı yaşa. Adamcağız çocuklarla o kadar iç içe geçmişti ki baktım o zamanın madeni paralarıyla her işlerini yapıyor. O zamanın bisikletleri de şimdikilerden daha zarifti. Günümüzde zannedersem ustaların emeği daha da değer kazandı ve sanki erişilmez hale geldi. Ancak benim yaşadığım örnekte olduğu gibi hala sermaye sahibi olmamış, emeğiyle işini sürdüren, yerelde hizmet veren ustalar bulmak mümkün. Büyükada'ya ilk geldiğimde çocukluk yıllarımdan kalan eski ustalardan hala vardı. Zannedersem çocuklarla haşır neşir oldukları için fazla bir sermayeleri yoktu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle elden düşme eski bisikletleri birkaç liraya kiraya verirlerdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O bisikletlerin de lastikleri de eski olduğu için Büyüktur’da patlar, bisikleti saatlerce yürüyerek geri getirmek zorunda kalırdık. Solüsyonla tamir etmeyi iyi bildiğim için –elbette ki bulursam- pompa takılı olanları ve küçük sele arkası çantalı olanları tercih ederdim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün şartlar değişti. Bisikletçilik artık ustalık değil, sanki bir sermaye işi halini almış durumda. Artık üç beş liraya Kuşdili Çayırı’nda bisiklet tamiri yapan ustalar yok. Bağdat Caddesi’nde falan gösterişli mağazalar var. Bakıyorum sanki bisiklet de bir tüketim objesi gibi. Bisikletçiler eskisi gibi değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bakım mı istiyorsun? Şimdi zamanım yok… Kışın, hafta içinde gel.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık bisikletçiler sanki daha da iyi organize olmuş gibiler. Toplu geziler düzenliyorlar. &nbsp;Kar amacı gütmeyen kuruluşlar, bisiklet üzerine fikir üretenler var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neler, neler, neler yapılmaz? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Antika bisiklet paradları… &nbsp;Pazar yerinde parça takası, bisiklet değiş tokuşu… Amatör tamircilik… Hatta sosyal faaliyetler, hafıza turları. Ne iyi olur diye düşünüyorum</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bisiklet Tekerleği (Roue de Bicyclette)</span></span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">Duchamp’ın ilk </span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">“</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ready-made</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">”</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black"> eseri olarak kabul edilen Roue de Bicyclette, bisiklet tekerle</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ğ</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">i ve mutfak taburesinin, amacı olmayan bir eşyaya dönü</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ş</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">t</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ü</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">r</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ü</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">lmesi. Zaman</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ı</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">n yerleşik sanat kavram</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ı</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ndan olduk</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ç</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">a farkl</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ı</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black"> olan 1913 yap</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ı</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">m</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ı</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black"> Roue de Bicyclette</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">‘</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">in orijinali kayıp. Ancak Duchamp 1951 y</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ı</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">l</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">ı</span></span></em><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">nda tekrar yarattı. </span></span></em></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 01 Jul 2025 05:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/sehri-yasanabilir-kilmak-icin-bisiklet-1751345941.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Büyükada’nın iki yüzü: Huzurun gölgesinde kalabalık</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/buyukadanin-iki-yuzu-huzurun-golgesinde-kalabalik-11322</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/buyukadanin-iki-yuzu-huzurun-golgesinde-kalabalik-11322</guid>
                <description><![CDATA[Büyükada’ya gitmek hâlâ güzel. Ama  oraya giden herkesin “Ben bu adaya ne bırakıyorum?” sorusunu kendine sorması gerekiyor. Yalnızca ayak izi mi, yoksa plastik atık mı? Sessizlik mi, yoksa bluetooth hoparlör müziği mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#313131">Bir yeri sevmek, sadece ona gitmek değildir. Hatta belki gitmemektir bazen. Gittiğinizde ona zarar vermemektir. Herkesin sosyal medyaya koyduğu gün batımı fotoğraflarının ardında, çöpünü toplamak zorunda kalan bir belediye işçisi, balkona çıkmaya çekinen bir yaşlı kadın olabilir.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bazen İstanbul’dan kaçmak istersiniz ama çok uzağa gitmeden, bir vapur mesafesinde başka bir dünya olsun istersiniz, işte tam bu ihtiyaçtan doğan bir hayal gibi uzanır Marmara’nın ortasında: Büyükada.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">O vapura her binişimde, denizin üzerindeki o yavaş salınımın içinde içim de yavaşlar. Şehrin uğultusu geride kalır, onun yerini martı sesleri ve tuzlu rüzgâr alır. İskeleye yanaşırken gözünüze ilk çarpan şey rengârenk begonvillerin sardığı köşklerdir. Motor sesi yerine bisiklet zilleri çalar, köşe başında bir limonata tezgâhı, arka sokakta çocukların gülüşü… Burası gerçekten başka bir yer midir, yoksa İstanbul’un hâlâ bozulmamış bir hayali mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Büyükada’nın gerçek büyüsü, sabahın erken saatlerinde, henüz kalabalık iskeleye ayak basmadan yaşanır. O saatlerde adanın ruhu hâlâ yerindedir. Sokaklar sessiz, ağaçlar dingin, evlerin perdeleri aralıktır.</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bu saatlerde Ada, bir kartpostal gibi görünüyor olabilir ama içine girince başka gerçeklerle karşılaşırsınız. Özellikle yaz aylarında... </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">O kartpostaldaki huzurlu görüntünün üzerine, birdenbire koca bir kalabalık biner. Sabahın ilk vapurundan akın akın gelen günübirlikçilerin ayak sesleri, ada sokaklarının tüm ritmini değiştirir ve saat 11’i geçti mi, o büyü bozulur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Yollar bisiklet yarış pistine döner, sokaklar plastik atıklarla dolar, sahilde müzikler birbirine karışır. Piknikçiler geldikleri gibi değil, fazlasıyla iz bırakarak gider. Kimse dönüp ardına bakmaz. Çünkü burası onların değil, sadece bir günlüğüne kullandıkları bir “etkinlik alanı” gibidir artık.</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Ve sonra…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Ada sakinlerinin yıllardır biriktirdiği komşuluk ilişkileri, eski bakkallar, sabah gazetesini alan yaşlılar… Şimdi onlar yerini her yaz artan kira fiyatlarına, sezonluk gelen kiracılara ve her gelenin “Ben burada yaşasam…” diye başlayan romantik cümlelerine bırakıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bir zamanlar yazlık olarak kullanılan eski evler, şimdi sezonluk kiraya verilen “konaklama yatırımlarına” dönüşüyor. Komşuluk ilişkileri zayıflıyor, esnaf eski müşterilerini değil, kısa süreli kalabalığı hedef alıyor. Mahalle kültürü yerini geçici kalabalığın tüketim alışkanlıklarına bırakıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">O çok sevilen sessizlik, gün ortasında yerini kalabalığın uğultusuna bırakıyor. Kalabalıkla birlikte gelen değişim, yalnızca birkaç saatlik gürültüyle sınırlı kalmıyor. Her gelen, adaya bir şeyler getiriyor ama çok daha fazlasını geride bırakıyor; pet şişeler, tek kullanımlık tabaklar, izmaritler, doğaya bırakılmış poşetler...</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Tüm bunlar, adanın dokusunu her yaz biraz daha aşındırıyor. Doğal yaşam alanları tahrip ediliyor, sokak hayvanları kalabalıktan kaçıyor. Günübirlik ziyaretçilerin hızla tüketip terk ettiği bu huzur adası, artık kendini savunamaz hale geliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Gelen gidiyor, ama izleri kalıyor. Ve Büyükada, her yazın sonunda biraz daha yorgun, biraz daha yalnız kalıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bu yorgunlukta yalnızca ziyaretçilerin değil, denetimsizliğin de payı büyük. Özellikle yerel yönetimin, yani belediyenin bu yoğunluğa karşı yeterli ve sürdürülebilir bir düzenleme ve denetim mekanizması kuramaması, sorunun giderek derinleşmesine neden oluyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Kuralsızlığın olduğu yerde, doğal olarak duyarlılık da giderek azalıyor. Oysa geçici olmak, sorumsuz olmak anlamına gelmemeli. Adaya ayak basan herkes, bir misafir gibi değil; bir ev sahibine saygı duyar gibi davranmalı. Ama bu bilinci oluşturmak da yine kamunun görevi. Ve bu görev, özellikle yaz aylarında Büyükada sokaklarında pek görünmüyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#313131">Sevmek yetmez, korumak gerek</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bir yeri sevmek, sadece ona gitmek değildir. Hatta belki gitmemektir bazen. Gittiğinizde ona zarar vermemektir. Herkesin sosyal medyaya koyduğu gün batımı fotoğraflarının ardında, çöpünü toplamak zorunda kalan bir belediye işçisi, balkona çıkmaya çekinen bir yaşlı kadın olabilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Büyükada’ya gitmek hâlâ güzel. Ama&nbsp; oraya giden herkesin “Ben bu adaya ne bırakıyorum?” sorusunu kendine sorması gerekiyor. Yalnızca ayak izi mi, yoksa plastik atık mı? Sessizlik mi, yoksa bluetooth hoparlör müziği mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Ada hâlâ güzel, evet. Ama bu güzellik kırılgan. Ve biz kırılgan şeyleri en çok sevdiğimizi söyleriz ama en çabuk unuturuz. Büyükada, bize çok şey hatırlatıyor. Belki de unutmamamız gereken en önemli şey şu: Gittiğimiz yeri götürmemek.</span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Jun 2025 00:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/06/buyukadanin-iki-yuzu-huzurun-golgesinde-kalabalik-1751061861.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yetimhane dünyanın en ilginç mimari koruma projelerinden biri olabilir</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yetimhane-dunyanin-en-ilginc-mimari-koruma-projelerinden-biri-olabilir-11229</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yetimhane-dunyanin-en-ilginc-mimari-koruma-projelerinden-biri-olabilir-11229</guid>
                <description><![CDATA[Dünyanın en büyük ahşap yapılarından biri olan ve önemli bir tarihsel belge değeri taşıyan Büyükada’daki Rum Yetimhanesi’nin korunması ve yeniden işlevlendirilmesi son derece çetrefilli ve zor bir mimari mesele.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#080809">Dünyanı</span></strong><strong><span style="color:#080809">n en b</span></strong><strong><span style="color:#080809">üyük ahşap yapılarından biri olan ve önemli bir tarihsel belge değeri taşıyan Büyükada</span></strong><strong><span style="color:#080809">’</span></strong><strong><span style="color:#080809">daki Rum Yetimhanesi</span></strong><strong><span style="color:#080809">’</span></strong><strong><span style="color:#080809">nin korunması ve yeniden işlevlendirilmesi son derece çetrefilli ve zor bir mimari mesele.&nbsp;</span></strong><strong>Ancak bu&nbsp;sürecinin zorluklarla dolu olduğu kadar çok büyük fırsatlar da yarattığı açık</strong></span>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black"><span style="color:#212529">İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi, Büyükada’da yıkılmakta olan Rum Yetimhanesi için önemli bir karar almış.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Patrikhanenin en yüksek karar organı olan Sen Sinod Meclisi “yıllardır kaderine terk edilmiş yapının ekolojik standartlara uygun bir otel olarak” yeniden işlevlendirilmesine karar vermiş.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Yetimhane binası “Prens Adaları’nın mimari ve sosyal dokusuna uyumlu bir turizm yapısı” olarak değerlendirilecekmiş.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Yetimhane’den otel olur mu? Hem de 5 yıldızlı bir otel?</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Olur. Zaten otel olarak yapılmıştı. </span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O<span style="color:#212529">tel olmaz mı? Olur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Konut olmaz mı? O da olur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Bir yatırımcı&nbsp;Yetimhane’yi imar kısıtlamalarının olduğu doğal ve tarihi bir bölgenin içinde ayrıcalıklı bir imar izni olarak değerlendirebilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Yetimhane, ya da yapıldığı tarihteki adıyla “Prinkipo Palace”, bundan tam 127 yıl önce -sonradan işlevlendirildiği gibi bir eğitim yapısı olarak değil- süitlerden oluşan, uzun süre kalınabilecek&nbsp;lüks bir otel olarak tasarlanmış ve Büyükada’nın Hristos tepesine, ormanın içine inşa edilmişti. Dönemin saray mimarı,&nbsp;Osman Hamdi beyle birlikte Sanayii Nefise'nin kurucusu, yöneticisi, İstanbul’da Arkeoloji Müzesi, Osmanlı Bankası, Duyunu Umumiye, Mektebi Tıbbiye, Pera Palas gibi önemli yapıların projelerine imzasını atmış olan ünlü mimar Alexandre Vallaury tarafından.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Ancak günümüzde dünyanın en büyük ahşap yapılarından biri olan ve önemli bir tarihsel belge değeri taşıyan Büyükada’daki Rum Yetimhanesi’nin günümüzün koşullarında bir hafıza mekanı olarak korunması ve yeniden işlevlendirilmesi son derece çetrefilli konu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Tarihi duvarların örneğin camlı çerçeveler içinde korumaları, yapının bütünün içine çok iyi yerleştirilmiş tümüyle çelik strüktürel bir askıya alınması, tarihi mekanlarının yüksek teknolojili tasarımlarla güvenlik ve konfor açısından geliştirilerek yeni standartlara kavuşturulması…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Bu zorlu restorasyon sürecinin hangi yaratıcı mimari yöntemlerle, nasıl gerçekleştirilebileceği çok yönlü bir tartışma konusu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Yeniden işlevlendirme ve koruma sürecinin zorluklarla dolu olduğu kadar çok büyük fırsatlar da yarattığı açık. Ancak dünyada ses getiren, ufukları geliştiren mimari projeler de zor koşullarda elde edilen yaratıcı deneyimlerle ortaya çıkıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Bu da baştan beri hep işaret edildiği gibi bu amaç için yaratıcı bir proje yönetimi sürecine ihtiyaç olduğu açık.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Bu dönüşüm projesi dünyada bir mimarlık olayı olabilir. Yetimhane’nin yıldızı “Tehdit Altındaki Mimari Miras Listesi”nde olmak yerine &nbsp;“En Başarılı Mimari Koruma Uygulaması” olarak yeniden parlayabilir. Bu proje şehrin, ülkenin, hatta bölgenin "kamusal hayatı"nda büyük bir gelişme sağlayabilir.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><strong><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">İstanbul’un kadim nüfusu olan Rumlar 20. yüzyılda şehirlerinden sürüldüler, yok oldular. Dolayısı ile geçmişte olduğu gibi eğitim amaçlı kullanılması mümkün değil. &nbsp;Ancak Patrik Hazretleri’nin iade edilirken dönemin başbakanına söylediği gibi “küresel bir çevre ve diyalog enstitüsü” yapma fikri de zihinlerde yeni ufuklar açabilir.</span></span></span></span></em></strong></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/korhangu%CC%88mu%CC%88s%CC%A72.png" style="height:800px; width:640px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Eğer Yetimhane’de ses getirecek, dünyanın en iyi koruma uygulamalarından birinin gerçekleştirilmesi isteniyorsa, &nbsp;o zaman -bugüne kadar yürütüldüğü gibi kapalı uçlu süreçlerle zaman kaybetmek yerine daha sıfır noktasından itibaren- yaratıcı bir projelendirme sürecini hayata geçirmek gerekli.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Bu yapılmadığı takdirde yatırımcı -araçsal bir bakışla, kar amacıyla-&nbsp; ayrıcalıklı bir yapılaşma fırsatı olarak değerlendirecek. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Bu durumda &nbsp;“altın yumurtlayacak bir tavuk yalnızca karın doyurmak” için kullanılmış olacak.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Bilmiyorum, hangisi tercih edilecek? Sonuçta şehrin geleceğini ilgilendiren muazzam önemli bir uğraş. Dünyada ses getirecek, dünyada herkesin örnek olarak göstereceği, adından söz edeceği bir başarı hikayesi mi? Yoksa kar amaçlı, araçsal bir bakışın hakim olduğu basmakalıp bir mimari dönüşüm projesi mi? </span>&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Dünyanın en büyük ahşap yapılarından biri olan ve önemli bir tarihsel belge değeri taşıyan Büyükada’daki Rum Yetimhanesi’nin korunması ve yeniden işlevlendirilmesi son derece çetrefilli ve zor bir mimari mesele.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Ancak unutmayalım, mimarlık zor koşullardan doğar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Yalnızca bir yapının fiziki özelliklerinin korunmasından söz edenler, bu zorluğu kimi zaman unutmuş gibi yapabilirler. Bu romantik yaklaşımın karşısında ise gerçeklerden söz ediyormuş gibi yapanlar yer alır. Finansman sorunlarından, yapının onarım maliyetinden, yönetim giderlerinden söz ederler. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Mimarlık uygulamayla ilişkili ama ondan bağımsız zihinsel eylemsellik. Onun bağımlı hale getirilmesi, zihinlerin felç olmasına yol açabilir. Araçsal yaklaşımlar mimarlığın mezarıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Bu nedenle mimarların da içinde olduğu yaratıcı bir proje yönetimi ekibinin kararlar verildikten sonra değil, daha başlangıçta sürece katılmaları beklenir. Mimarlık kapsayıcı ilişkiler içinde, yaratıcı çözümlerle, programlarla bağlar kurarak çetrefilli bir konu olan koruma ve yeniden işlevlendirme süreçlerinde bir kaldıraç işlevi görebilir.</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Soru şu: Yetimhane aklımızın alamayacağı tarihsel koşulların eşsiz bir belgesi. Eğer öyleyse onun geleceği için kurulan hayaller de, bu hayalleri hayata geçirmek için gerçekleştirilecek eylemsellikler&nbsp;de öyle olmasın?</span>&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">İstanbul’un kadim nüfusu olan Rumlar 20. yüzyılda şehirlerinden sürüldüler, yok oldular. Dolayısı ile geçmişte olduğu gibi eğitim amaçlı kullanılması mümkün değil. &nbsp;Ancak Patrik Hazretleri’nin iade edilirken dönemin başbakanına söylediği gibi “küresel bir çevre ve diyalog enstitüsü” yapma fikri de zihinlerde yeni ufuklar açabilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#212529">Şehrin kadim nüfusu, Rumların yokluğunu&nbsp; hafızalarımızda olduğu kadar bilimsel çalışmalarla yeniden bir varlığa dönüştürecek yaratıcı, zorlu, sürekli bir uğraş...</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Görüldüğü gibi Yetimhane'yi koruma ve yeniden işlevlendirme sürecinin zorluklarla dolu olduğu kadar çok büyük fırsatlar da yarattığı açık.</span></span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Jun 2025 06:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/06/yetimhane-dunyanin-en-ilginc-mimari-koruma-projelerinden-biri-olabilir-1749879132.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kıraç’ın Gehry’ye yaptırdığı proje nasıl buharlaştı?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kiracin-gehryye-yaptirdigi-proje-nasil-buharlasti-11113</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kiracin-gehryye-yaptirdigi-proje-nasil-buharlasti-11113</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu proje bir kazaya kurban gitti. Kıraç’ın sanat hamisi imajının öncesinden gelen bir hayalet projeyi bir anda buharlaştırdı. Olay şöyle gerçekleşti: Cumhuriyet gazetesinin bir muhabiri seçimler öncesi onunla bir mülakat yapmıştı. Onun sayesinde ayakta durduğu için işgüzar gazete yönetim onun sarf ettiği bir cümleyi ön sayfa manşeti yaptı. Böylece Kıraç yeni imajına hiç uygun olmayan bir pozisyon almış gibi oldu. Dönemin başbakanını kızdırdı ve ilişkisi bir anda tersine döndü. Kendisini af ettirmek için altı sene uğraşması gerekti.</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Medyada günün konusu Kıraça Holding sahibi İnan Kıraç’ın tedavi gördüğü Koç Üniversitesi Hastanesi’nden kaçırıldığı iddialarıydı. Kıraç hastaneden kaçırıldı mı, kaçtı mı?&nbsp; Kıraç’ın daha sonra Vaniköy’deki yalısında olduğu ortaya çıktı. Hastanenin açıklamasında da zaten “kaçırıldığı iddiası asılsız olup, vasilerinin bilgisi olmadan ayrılmıştır” bilgisi yer alıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim fikrimi sorarsanız, vesayet ya da vasilik gibi düzenlemelerin bir insanın hürriyetlerinin elinden alınması anlamına gelmediğini düşünüyorum. Vasi(ler) tayin edilmişse, bunların görevleri kişiyi sürekli gözetim tutmak için değil. Varlıklarını yönetmek, çeşitli kurumlar nezdindeki alım, satım, devir gibi işlerde olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu olayı çarpıcı kılan ise vesayet altına alınmaya çalışılan kişinin bir zamanlar “patronların patronu ve ülkenin en kudretli kişisi” diye tanınmış olması. Kamuoyunda bu olayın bu kadar büyük bir yankı yaratmasının zannedersem asıl nedeni bu. İzlediğim kadarıyla haber programlarında birçok kişi bu nedenle Kıraç’ın siyaset üzerindeki etkilerine dönük imalı sözler sarf ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak asıl kırılmanın bugün gerçekleşmediğini düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kıraç 2000’li yıllarda Türkiye’nin en kudretli kişisi olma özellikleri siyaset üzerindeki etkileriyle değil, özellikle hayırsever, sanatın hamisi kişiliği ile öne çıktı. Kıraç gibi bir çok iş insanı sanat alanına yatırım yapıyordu. Suna-İnan Kıraç Vakfı kuruldu ve başarılı bir şekilde yönetilen bir sanat kurumu oluşturuldu. Bunun yanında düzenlenen sempozyumlar, sergiler, yayınlar ile öne çıkan İstanbul Araştırmaları Merkezi de onun sayesinde gerçekleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunların içinde belki de en ilginç olanlardan biri Tepebaşı’nda gerçekleştirmek istediği Suna Kıraç adını taşıyacak olan ünlü ABD’li mimar Frank Gehry’nin tasarladığı muazzam gösterişli kültür merkeziydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yapıda sergi mekanları, tiyatro salonu, konferans salonları yanında büyük bir konser salonunun da yer alması hedefleniyordu. . Şehrin en cazip modern mimarlık eserlerinden biri olması planlanan bu yapının gerçekleştirilmesi onun hasta olan eşine olan vefa borcuydu. Hiç şüphesiz kudretinin arkasında Vehbi Koç’un damadı olması, bu sayede otomotiv grubunu yönetmesi vardı. Merkezin gerçekleştirilmesi için yirmi yıl öncesinin parasıyla toplamda beşyüz milyon Dolar bütçe ayırdığı söyleniyordu. Bunun yaklaşık yarısı binaya, yarısı da etkinliklerin yönetim bütçesini karşılamak üzere gelir elde edilecek şekilde kullanılacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu büyük mimarlık eseri dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a göre şehre fazladan milyonlarca turistin gelmesini sağlayacaktı. Gehry’nin Bilbao’da gerçekleştirdiği Guggenheim modern sanatlar müzesi örnek olarak gösteriliyordu. Bu bina şehrin sembolü halini almış ve gelen turistlerin ziyaret etmek istedikleri ilk yer olmuştu. Buna “Bilbao Effect” adı verilmişti. Zaten Gehry de eğer bu gerçekleşmez ise proje için para almayacağını söylüyordu. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan projeyi sahiplenmiş, basın toplantıları düzenlemişti. Her şey mükemmel planlanmıştı: Dünyanın en ünlü mimarına gösterişli bir proje hazırlatılmış. Bütçesi devlet kaynakları kullanılmadan karşılanmış. Sıra inşaatın başlamasına gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O tarihlerde Erdoğan iş insanlarını, sanayicileri kendi yanına çekmek için sanat kurumlarını destekliyor, hatta müzelerin açılışlarına bizzat kendisi katılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aile içindeki kırılmanın geçmişi ise 2000’li yılların başına uzanıyor. Devletin derin istihbarat güçleri projeyi desteklemek için iktidarı ikna edecek bir rapor hazırlamışlardı. “Koç ailesindeki bu ayrışma sizin lehinize olacaktır, destekleyin” anlamında.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki sormazlar mı, şu bizim Gehry projesi ne oldu?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte o sırada hiç beklenmedik bir olay gerçekleşti. Bir anda Tepebaşı’na müteahhitlerden masalar, koltuklar toplandı. Mekan Büyükşehir’in Planlama Merkezi’ne dönüştürüldü. Anlaşmazlık görüntüsü vermek için dönemin TRT Genel Müdürü yandaki binayı vermiyormuş gibi yaptı. Oysa talimat olmasa, bunu yapması, projeye engel çıkarması mümkün değildi. 2010 Avrupa Kültür Başkenti programına yetiştirilmesi planlanan proje bir anda buharlaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun nedenleri konusunda bugün kimsenin ağzından laf almak mümkün değil. Tepebaşı üzerine yapılan İstanbul Araştırmaları Merkezi’nde hazırlanan sergide bile bu projeden hiç söz edilmedi. Oysa mimarlar, sanatçılar, kültür kurumları değil yalnızca,&nbsp; Beyoğlu’nda yatırımları olan otel, restoran sahipleri, işletmecileri sormazlar mı, “sahi ne oldu şu bizim Gehry projesi” diye?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben size Gehry projesi hakkında kimsenin konuşamadığı şeyi söyleyeyim:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu proje bir kazaya kurban gitti. Kıraç’ın sanat hamisi imajının öncesinden gelen bir hayalet projeyi bir anda buharlaştırdı. Olay şöyle gerçekleşti: Cumhuriyet gazetesinin bir muhabiri seçimler öncesi onunla bir mülakat yapmıştı. Onun sayesinde ayakta durduğu için işgüzar gazete yönetim onun sarf ettiği bir cümleyi ön sayfa manşeti yaptı. Böylece Kıraç yeni imajına hiç uygun olmayan bir pozisyon almış gibi oldu. Dönemin başbakanını kızdırdı ve ilişkisi bir anda tersine döndü. Kendisini af ettirmek için altı sene uğraşması gerekti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu kaza yüzünden bugün şehrin ilk modern kamusal alanı bugün hala otopark olarak kullanılıyor. Yoksa otoparkın yerinde Avrupa’nın en cazibeli kültür merkezlerinden biri olacaktı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sivil girişimin yerini nasıl Kıraç aldı?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olayın bir de evveliyatı var, onu da hatırlamakta fayda var:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2000’li yılların başında, Tepebaşı Meydanı için bir gönüllü mimarlar ve kültür yöneticileri inisiyatifi oluştu, tıpkı AKM’de olduğu gibi. Bu tanınmış mimarlar gönüllü olarak bir proje hazırladılar. Bu kişilerin içinde İhsan Bilgin gibi 1988 yılındaki projeye karşı çıkanlar da vardı. Amaç şehrin ilk modern kamusal alanını şehre yeniden kazandırmaktı. Bu inisiyatife o zaman kültür kuruluşları da katılmıştı. Tanınmış mimarların ofislerinde çalışma toplantıları düzenleniyordu. Büyük katılımlı toplantılar ise&nbsp;Pera Palas’ta gerçekleşiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu toplantılara kimler katılıyordu? Kültür misyonlarının direktörleri, belli başlı vakıfların yöneticileri, şehrin tanınmış mimarları…&nbsp;TÜYAP adlı kuruluş terk ettikten sonra bir yangın yerini andıran iç mekânların ve otopark olarak kullanılan meydanın, inşaata girişilmeden kültür kuruluşlarının düzenleyecekleri ortak bir program çerçevesinde kullanılması düşünülüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Topbaş yeni iktidara gelmişti ve belki de bu tür mimari girişimlerin başarısında payı olacağını düşünerek destekliyor gibi gözüküyor, toplantılara katılıyordu. İşte tam bu sırada beklenmedik bir şey oldu. Girişimin “şehrin gelişmesinde mimarlığın da bir rolü olabileceğini göstermesi” ile olay bambaşka bir veçhe kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir gün Gehry’yi temsilen tanınmış bir işadamının mimar olan kızı aradı. “İnan Kıraç ve Kadir Topbaş kendisinden randevu istemişler. O da sizin konuyla ilgilendiğinizi duymuş. Randevu verme konusunu size sormamı istedi” Ben de nasıl bir gelişmenin yaşanacağını bilmediğim için “ne sakıncası var, versin” diye cevap verdim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplantılardan birinde Gehry’nin Bilbao projesini tanıtan bir kitabı kendisine hediye etmiştim. Önce birlikte Bilbao’ya gitmişler. Sonra da kendisinden randevu istemişler. Böylece bu kamusal alanı şehre kazandırmayı amaçlayan sivil girişimin yerini Kıraç almış oldu.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 25 May 2025 06:48:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/05/kiracin-gehryye-yaptirdigi-proje-nasil-buharlasti-1748171628.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kanal İstanbul projesinin müellifi kim?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kanal-istanbul-projesinin-muellifi-kim-10977</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kanal-istanbul-projesinin-muellifi-kim-10977</guid>
                <description><![CDATA[Şehirlerin neo-liberal yağmaya dirençli hale gelmeleri için fikir üretimi alanının sekülerleşmesinden başka bir çare yok.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Kanal İstanbul projesinin asıl faillerinin görünen özneler -yani siyasetçiler ve sermaye değil- onların arkasına saklanan, bu nedenle görünmeyen, ama anahtar bir rol oynayan başka aktörler oldukları söylenebilir. Bunları “hakikat üreticileri” olarak adlandırmak zannedersem mümkün. Çünkü her koşulda kendilerini göstermedikleri için sembolik faaliyetlerin kurgusal olduğunun inkar edilmesine dayanan bir politik durum yaratıyorlar. Bu görünmeyen failler, karanlık düğüm noktaları oluşturarak oligarşik ilişkilerin inşa edilmesinde rol alıyor. Planlar ve projeler objektif kriterlerle sorgulanamıyor, alternatifleri ortaya çıkmıyor. Temsil edilenler de böylece taraf seçmek zorunda kalan donanımsız, bilgisiz kitleler haline dönüşüyor.&nbsp; </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kamusal bir projeyi tartışabilmek için bu soruyla&nbsp; başlamak yerinde olabilir. Bu projenin müellifi kim sahiden, biliyor muyuz?&nbsp; Projeye itiraz edenlerin ve yandaş olanların zannedersem ihmal ettikleri soru bu. Son olarak Kanal İstanbul’a çevresine olan etkileri nedeniyle itiraz eden bilim çevrelerinin, uzmanların yanında muhalefetten referandum yapılması, projenin halk oylamasına sunulması talebi de geldi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki diyelim ki bu talep gerçekleşse, halk karşısına konan projeyi kabul etse ya da etmese, yöntemde bir değişiklik olacak mı? Hiç zannetmiyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçtiğimiz hafta Ulaştırma Bakanı Sayın Uraloğlu ve Çevre ve Şehircilik (ve İklim) Bakanı Sayın Kurum’un kafaları karıştıran çelişkili açıklamalarının arkasındaki mesele bu olmalı. Projeyi bir fikir ürünü olarak değil, uygulama gibi görmeleri. Bu nedenle bir taraftan sanki proje uygulama aşamasındaymış gibi milyarlarca liralık ihaleler yapıyorlar. Diğer taraftan da merkezi yönetimin geleceğindeki belirsizlikten dolayı yatırımcılarda oluşması muhtemel tereddütleri aşmak için ellerinden gelenleri yapmaya çalışıyorlar. Böylece Kanal İstanbul bir proje olmaktan çıkıyor, betonla, uygulamayla vücut bulan bir hayalete dönüşüyor.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kafaları karıştıran bu durumdan kurtulmanın çaresi ise Kanal İstanbul’un bir proje olduğunu hatırlamak. Bunun için sormak istiyorum: Marmara Denizi ile Karadeniz’i birleştirecek bir kanal açma fikri kimden çıkmış olabilir? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Kanal İstanbul Projesi</strong><strong>’ni kim yaptı</strong><strong>?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Birinci -ve bilinen- cevap: Projeyi iktidar çevreleri geliştirdi.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yaygın kabul görse de bu cevap benim için tatmin edici değil. Yakın tarihlerde kamusal alanda gerçekleştirilen tünel, köprü, enerji, kentsel dönüşüm gibi kamusal alandaki büyük projelerin iktidarlar tarafından geliştirildiğinden şüphe duyuyorum Gerçekleştirilen birçok projede söz konusu olduğu gibi iktidarların da bizim gibi sonradan haberlerinin olduğunu düşünüyorum. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki başka kimler olabilir? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>İkinci cevap: Projeyi bölgede gayrimenkul yatırımları ile kar elde etmeyi amaçlayan sermaye grupları </strong><strong>geliştirdi. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Belki projenin kaynağına biraz daha yaklaşmış olabiliriz ama sermaye gruplarının kendi başlarına bu işi yapabileceklerini zannetmiyorum. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ayrıca sermaye gruplarını arasında petrol zengini bir ülkedeki sermaye grubunun pay sahipleri gibi emeklilik sigortaları, belki Japonya’daki bir işçi bile olabilir. Çeşitli fikirleri olsa bile sermaye sahiplerinin, yatırımcıların bir girişimde bulunmaları için başka bir şeye daha ihtiyaçları var.&nbsp; Kendi başlarına proje geliştirmeleri de zannedersem pek mümkün değil. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Üçüncü -ve ihmal edilen- cevap: Kamunun arkasına saklanan failler, yani </strong><strong>“hakikat üreticileri”.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siyasetçiler ya da sermaye sahiplerinden önce plan ve projeleri geliştiren ve onlardan farklı özellikleri olan, araştırma alanlarında çalışan, bilgiyi işleyen, çok yönlü teknik meselelere vakıf başka birilerinin harekete geçmeleri gerekiyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak sembolik sınıf denen ve kamu imtiyazlarını kullanan bu toplulukların görülmemelerinin nedeni teknik bir iş yaptıklarını iddia etmeleri ve iktidarların arkasına saklanarak kendilerini gizlemeleri. Onların asıl işlevi bir şeyleri gösterirken işleyişi gizlemek. Çünkü eğer iktidarların arkasına saklanmasalar, projeler karşımıza uygulama olarak çıkmayacak. Farklı fikirlerin de olabileceği görülecek. Yalnızca ulaşım, enerji, çevre konularında değil, Sulukule, Süleymaniye, Sütlüce, Taksim, Tarlabaşı, Kabataş’a Martı gibi uygulama aşamasında karşımıza çıkan birçok proje de böyle. Bunların arasında yabancı bir mimarlık şirketinin ve Türkiye’nin önde gelen bir üniversitesinin adı geçiyor. Büyük ihtimalle bir konsorsiyum halinde hareket ediyorlar. Ama tuhaf bir şekilde, işveren kamu gibi gözüktüğü halde, projenin asıl sahipleri yani İstanbullular bunları bilmiyor.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kanal İstanbul projesinin asıl faillerinin görünen özneler -yani siyasetçiler ve sermaye değil- onların arkasına saklanan, bu nedenle görünmeyen, ama anahtar bir rol oynayan başka aktörler oldukları söylenebilir. Bunları “hakikat üreticileri” olarak adlandırmak zannedersem mümkün. Çünkü her koşulda kendilerini göstermedikleri için sembolik faaliyetlerin kurgusal olduğunun inkar edilmesine dayanan bir politik durum yaratıyorlar. Bu görünmeyen failler, karanlık düğüm noktaları oluşturarak oligarşik ilişkilerin inşa edilmesinde rol alıyor. Planlar ve projeler objektif kriterlerle sorgulanamıyor, alternatifleri ortaya çıkmıyor. Temsil edilenler de böylece taraf seçmek zorunda kalan donanımsız, bilgisiz kitleler haline dönüşüyor.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Projenin müellifi kim diye sorgularken Taksim’e tüneller ve Gezi’ye AVM yapmayı hayal eden kişilere söylediklerimi -Kanal İstanbul için- hatırladım: “Kanal İstanbul gibi bir projeyi hayal edebilirsiniz. Tartışmaya açabilirsiniz. Bu hayali dile getirme hakkınızı sonuna kadar (Voltaire’in dediği gibi hayatım pahasına) savunurum. Ama bu hayali zorla dayatamazsınız. Sorun sizin böyle bir hayal kurmanız değil, başkalarına dayatmanızdadır.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(Sözlerime yalnızca Taksim ve Gezi yerine Kanal İstanbul’u koymuş oldum.)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dikkat ederseniz iktidar tarafı da bu durumun farkında olmalı ki tartışmaları “ya bizden yanasın ya karşı taraftansın” formatına sokmaya, başka bir deyişle ideolojik markajla üzerini örtmeye çalışıyor. Gezi’deki tam da böyle filizlendiğini ve bu mucizevi müşterek alan yönetimi deneyiminin bu şekilde, şiddetsizlikle ortaya çıktığını ve tam da bu yöntemle, yani çatışmayla ve şiddetle üzerinin örtülmeye çalışıldığını hatırlayalım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Demek ki mesele Kanal İstanbul projesinin (ya da hayalinin) kendisi değil. Mesele hayal ile gerçekliğin birbirine karıştırılmasında.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mc Luhan “içerik hırsızların bekçi köpeklerini aldatmak için yanında taşıdıkları et parçasına benzer” boşuna dememişti. Çatışma ve şiddet içeren yöntemler toplulukları gerçeklikler üzerinden konuşmaya zorlarlar. Neo-klasik siyaset dünyası “simülakr” denilen temsillerle gerçekleri karıştırır. Bu karışıklığın maddi, yani eylemsel nedenlerinin de olduğu belli. Çünkü bu karışıklıktan istifade eden imtiyazlı bir sınıf ortaya çıkar. Toplulukları temsil iddiası altında müştereklere dair hayallerin üretildiği alan kamusal niteliğini kaybeder, özelleşir. Fikir ürünlerini geliştirme alanı, şehircilik ve mimari tasarımlar, araştırmalar güce bağımlı hale gelir ve araçsallaşır. Bu hayallerin toplulukların karşısına uygulama ya da hakikat olarak çıkması demektir. Neo-klasik dünya nasıl siyaseti ve sanatı figüratif alana hapsettiyse, tasarımı da öyle yapar. Nazi yönetimi bu yüzden taklitlerle bağları koparmaya çalışan modern denilen sanattan nefret ediyordu. Otoriterlik temsillerin sorunsallaştırılmasını kabul etmez. Bu nedenle zannedersem Goebbels “kültür deyince silahıma sarılırım” demişti. Onun kültürden anladığı da büyük ihtimalle piyasa koşullarında müzelere ve hayırseverlik kurumlarının müzelerine hapsedilerek etkisizleştirilen kamusal alandaki dolaşımı ve erişimi engellenen bağımsız sanat ve tasarım faaliyetleriydi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black"><strong>Hayallerin hakikate dönüşmesi yalnızca iktidarların politik tercihlerinden ibaret değildir. İtiraz edenlerin, ya da diyelim ki muhalefetin de projeleri uygulama gibi algılamasının düştükleri tuzak tam da budur. Çünkü bu hayallerin hakikate dönüşmesinin arkasında maddi işleyiş</strong><strong>ler, Althusser</strong><strong>’in işaret ettiği ideolojik aygıtlar bulunur.</strong></span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Otoriterlik ve demokrasi: İki karşıt tasarım ontolojisi </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Goebbels’in şiddet içeren veciz ifadesinden hareketle zannedersem kültürün politika ile nasıl bir ilişkisinin ya da işlevinin olduğunu görmek mümkün: Kültür ya bir silah, bir şiddet aleti gibi ya da özgürleştirici, şiddeti engelleyici, iyileştirici bir işlev görebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Otoriter ve demokratik rejimler, ya da “figüratif” ve “non-figüratif” politika iki ayrı tasarım ontolojisine tekabül ederler: </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Birincisi imgenin bir hayal ürünü, bir temsil olduğunu inkar eder. Ona gerçeklik statüsü tanır. İkincisi imgenin bir temsil, bir hayal olduğunu gösterir. Birincisi imgenin özelleşmesini, kamusal niteliğini kaybetmesini sağlar ve şiddet üretir. İkincisi imgeyi özgürleştirir, erkle örtüşmemesini ve toplulukların nefes almasını, şiddet görmemesini sağlar.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak hayallerin hakikate dönüşmesi yalnızca iktidarların politik tercihlerinden ibaret değildir. İtiraz edenlerin, ya da diyelim ki muhalefetin de projeleri uygulama gibi algılamasının düştükleri tuzak tam da budur. Çünkü bu hayallerin hakikate dönüşmesinin arkasında maddi işleyişler, Althusser’in işaret ettiği ideolojik aygıtlar bulunur. Bu tuzağa düşmeyi alışkanlık edinmiş olan muhalefet odakları da tıpkı otoriter iktidarlar gibi, aynı hakikatler üzerinden konuşurlar. Gözlerimizi gerçeklerle kamaştırarak bu maddi işleyişlerin gizlenmesini, karanlıkta kalmasını sağlarlar. Böylece kendileri de iktidardaymış gibi hareket etmeye, hakikatler altında imtiyaz ilişkileri yaratmaya çalışırlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hakikat üreten sınıfların iktidar gücüyle örtüşmeleri, yarattıkları ideolojik markaj o kadar güçlüdür ki, topluluklar hipnotize olmuş gibi rehin alınırlar. Taraf olmaya zorlanırlar. Şiddet karşısında kitleler de imar rantlarını takip etmeye, ayrıcalıklarını kollamaya çalışırlar. Çünkü başka türlü hayatta kalma imkanları kalmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son bir not: Bu sınıflar aslında kapitalist dönüşümden önce de vardılar ve sınırlı bir alanda olsa iktidarı paylaşıyorlardı ve imgeler düzeninin üzerinde temsiller yaratabiliyorlar ve kuralların koyulmasını sağlıyorlardı. Ancak günümüzde, neredeyse her şey “simülakr”lara, taklitlere dönüştüğünde bu hakikat sınıfları iktidar üzerinden muazzam güç biriktiren, oligarşik ilişkiler kuran, yeni feodal düzenin kurucuları halini aldılar. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Modern demokrasilerin hukuki düzenlemelerinin –ya da hukukun üstünlüğü kavramının- anayasal temeli olan temsil meselesi üzerine kurulduğu açık. O zaman kararlar karşımıza uygulama olarak çıkmayabiliyor. En azından işaretsizleştirici olmayan, şiddetsiz bir dünya arayışının şehircilik deneyimleri böyle…</strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Şehirlerin neoliberal yağmaya dirençli olmasını istiyor muyuz?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kanal İstanbul ve başkaları… Bilimi hakikat olarak inşa edenlerle, onların yarattıkları hayaletlerin birbirlerine sımsıkı sarılı olduklarını düşünüyorum, hep. En uç durumlarda, çatıştıkları durumda bile. Hayatın karmaşıklığını kendi kurgularıyla kavrayamadıkça dışarıda bıraktıklarının hayaletler olarak geri dönmelerine, vücut bulmalarına daha çok ihtiyaç duyuyorlar. Onları ötekileştirdikçe daha çok güçleniyorlar. Otoriterliğin inşasında yer alıyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kamu-özel karışımı ilişkilerle katılaşan hakikatler bilimle topluluklar arasında mesafe koyuyor, bilgi iyileştirici etkisini kaybediyor. Planlar ve projeler bu nedenle kurgulama aşamasında yapılandırılamıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa modern demokrasilerin hukuki düzenlemelerinin –ya da hukukun üstünlüğü kavramının- anayasal temeli olan temsil meselesi üzerine kurulduğu açık. O zaman kararlar karşımıza uygulama olarak çıkmayabiliyor. En azından işaretsizleştirici olmayan, şiddetsiz bir dünya arayışının şehircilik deneyimleri böyle…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu nedenle uygulama olarak karşımıza çıkan plan ve projelere itirazlarla yetinmek mümkün değil. Bu baştan eşitsizliği kabul etmek demek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şehirlerin neo-liberal yağmaya dirençli hale gelmeleri için fikir üretimi alanının sekülerleşmesinden başka bir çare yok. Meselenin ciddiye alınmayacak, geçiştirilecek bir durumu kalmadı. Meslek kuruluşları, STK’lar, akademik alanda çalışanlar olarak sorumluluklarımızı yeniden düşünmek zorundayız.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 04 May 2025 08:43:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/05/kanal-istanbul-projesinin-muellifi-kim-1746337740.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Depreme dirençli şehirler mi istiyoruz, önce TOKİ’den başlayalım</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/depreme-direncli-sehirler-mi-istiyoruz-once-tokiden-baslayalim-10925</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/depreme-direncli-sehirler-mi-istiyoruz-once-tokiden-baslayalim-10925</guid>
                <description><![CDATA[Afetlere dirençli ülkelerde, şehirlerde şehircilik deneyimleri yerle temas ederek, süreç odaklı olarak tasarlanıyor, çok yönlü, çok öncelikli ilişkilerle.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Bu ülkede felaketleri ortaya çıkaran, tanımlayan modernlik biçiminin aynı zamanda felaketleri olanaklı kılan şey olabileceğinden şüphe duyuyorum.&nbsp;Bu modernleşme biçimi akıl dışı, kuralsız olanla karşıtlık içindeymiş gibi gözükürken ona güç sağlıyor da olabilir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Afetlere dirençli ülkelerde, şehirlerde şehircilik deneyimleri yerle temas ederek, süreç odaklı olarak tasarlanıyor, çok yönlü, çok öncelikli ilişkilerle. Oysa kamu-özel karışımı ilişkilerle katılaşan hakikatler bilimle topluluklar arasında mesafe koyuyor, bilgi iyileştirici etkisini kaybediyor.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’a göre depreme dirençli şehirler oluşturmak için “kentsel dönüşüm” gerekliymiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Peki Sayın Bakan, soruyorum: “Kentsel dönüşüm”e konu olacak yapılar nasıl seçiliyor?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Japonya’da olduğu gibi semt semt, sokak sokak, ev ev “mikro bölgeleme” adı verilen ayrıntılı analizler yapılıyor mu? Planlar çok yönlü, süreç odaklı, yerle temas ederek, yöneticilere, uzmanları, toplulukları farklı bir eşiğe taşıyacak yöntemlerle ele alınıyor mu?&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hayır. Piyasaya bırakılıyor!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kamu kendi seksiyonlaşmış zekasıyla kavrayamadığı ve çok karmaşık yapılar olan şehirsel hareketliliği, gelişmeleri düzenleyemediği için bu meseleyi bir inşaat sorunu gibi görüyor. Kendisini gözden geçirmek yerine.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Piyasaya bırakılınca ne oluyor? Şehrin depreme dirençli olmayan yapılarının bulunduğu semtlerindeki yapılar dururken en kaliteli yapı stoğunun bulunduğu bölgelerdeki sağlam yapıların parası karşılığı alınan çürük raporları ile yıktırılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Depreme dirençli şehirler mi istiyoruz? Önce TOKİ’den başlayalım. TOKİ sizin de söylediğiniz gibi ayrı çalışmasın, yerel yönetimlerle işbirliği yapsın. Şehirlerin daha iyi planlanması için yerel yönetimlere destek versin. Onlara kaynak kullandırsın.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">TOKİ şehirlerin bir eşya gibi, bir bina gibi inşa edilebileceğini varsayan ilkel bir şehircilik anlayışının kalıntısı. Şehirlerin dönüşümü yalnızca piyasa aktörlerine bırakılamaz. Bu kuruluş devlet gücüne, kamu imtiyazlarına sahip bir piyasa aktörü gibi konutlar inşa ettirerek afetlere dirençli kentlerin oluşmasını sağlayamaz.</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Topluma bilim enjekte edilmesi gerektiğini söyleyen bir bilim insanı</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Son olarak “afet kültürünün topluma eğitimle -yani zorla- enjekte edilmesi gerekiyor” sözünü de duyduk.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Neden bu ülkede bilim insanlarının neredeyse çoğu deprem gibi afetler konusunda böyle sözler söyleyebiliyorlar? Karşılıklı bir öğrenme süreci yaşamak yerine toplulukları nesne olarak görüyorlar?&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Topluluklar bu nedenle afetleri tıpkı başlarına gelebilecek kazalar gibi algılıyor. Başlarına gelmedikçe ya unutmaya çalışıyor, ya da nafile bir çabayla jeofizikçiler gibi fay hatlarının, zemin yapılarının haritalarını, binaların durumunu öğrenmeye çabalıyor. Ama neyle karşı karşıya olduklarını, afetlerle nasıl başa çıkabileceklerini bilemiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">99 felaketi sonrasında muazzam bütçeler ayrılarak hazırlanan ve Büyükşehir’e ait billboardlarda ciltlenmiş olarak görseli yer alan “Deprem Master Planı”nın 26 sayfalık “katılım” bölümüne bakıldığında bile yalnızca cahil olan vatandaşların nasıl bilinçlendirileceğini sorun ettikleri görülüyordu, bu uzmanların. Bu planı hazırlayanlar 99 felaketinden sonra bile, hala “biz fay hatlarının yerlerini biliyorduk. Ama siyasetçiler bizi dinlemedi” demekten başka bir şey söylemiyorlardı. Ne paradoks değil mi, ama: Hem kamu adına konuştuklarını zannediyorlardı. Hem de bir sivil toplum kesimi gibi kendi kamu yararı anlayışlarını temsil etmeyi yeterli görüyorlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Çünkü en uç durumlarda, çatıştıkları durumda bile biri olmadan diğerinin de olamayacağının bilinciyle hareket ederler. Örneğin yolsuzluk yapabilmek, rüşvet alabilmek için çok katı koruma kurallarının olması gerekir. Neredeyse diktatörlük yöntemleri ile hazırlanmış öngörünüm yasaları, koruma planları gibi… Hayatın karmaşıklığını kendi kurgularıyla kavrayamadıkça dışarıda bıraktıklarının hayaletler olarak geri dönmelerine, vücut bulmalarına daha çok ihtiyaç duyarlar. Onları ötekileştirdikçe daha çok güçlenirler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu nedenle bilimi bir hakikat olarak inşa edenlerin ve onların yarattıkları hayaletlerin birbirlerine sımsıkı bağlı olduklarını düşünürüm hep.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>&nbsp;Bu durumda gösterdikleri şey aslında göstermedikleri olandır. Yani onların felaketleri, korkuları kullanarak kendilerine ayrıcalık sağlama, çevreyi, dünyayı sahiplenme arzularıdır.Bu koşulları değiştirmek isteyenlerin sorumluluğu ise bu bilme biçiminin - seküler olmayan, iktidar üzerinden oluşturulan bilimsel kapasitelerin- düpedüz ideolojik olduğunu göstermektir.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>9 şiddetindeki bir depremde bile can kaybı yaşamamayı öğrenmek&nbsp;</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İnsanlık felaketlerle karşılaşarak kendisini var eder. İnsan olmanın, yani bir hayvan türü olmanın özelliğidir bu. Modern toplum ise kurgularla müşterek alanı düzenlemeye çalışır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kurgularla akılcılaştırma fırsatları yaratır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Peki bu ülkede öyle mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">99 felaketi bu açıdan oldukça ufuk açıcıydı. Çünkü yardıma uzaktan gelenler arasında farklı “insanlık” deneyimlerine sahip insanlar vardı. Bir bakıma bu açıdan da bir karşılaşma alanı oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Çok sayıda örnek var. Ama bunlardan en çarpıcı olanlarından biri de 99 felaketi sonrasında gelen Japon yardım heyetinin çalışma şekliydi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Japon İmparatoru’nun başdanışmanın liderliğinde gelen heyetin yerellikle bambaşka bir ilişki biçimi kurduklarını gördük. Onlar için koşullarda bir değişiklik yaratmak, uzmanların didaktik bir şekilde bildiklerini aktarmaları değil, sorun sahiplerinin bildiklerini açığa çıkarmaya, öğrenmeye ve anlamaya çalışmasıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Onlar müşterek alanı düzenleyen bilginin, kuralların, kurguların işlev görebilmeleri için arizi olarak değil, sürekli hayatla temasta olmaları, canlı tutulmaları gerektiğini düşünüyorlar, ileri yaşlarına rağmen ilişki kurmak için çırpınıyorlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ne tuhaf değil mi? Felaketler yaşayarak yalnızca 9 şiddetindeki bir depremde bile can kaybı yaşamamayı öğrenmiş olan Japon heyetinin değil, Hollanda, Almanya gibi ülkelerden gelen uzmanların da çalışma şekli buydu.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Japon İmparatoru’nun baş danışmanının son nefesini verene kadar “üst-dil” denen şeyin eylemsel olduğunu, hakikat olmadığını kavrayarak uğraştığını gördüm. Kendisini yok edercesine...</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Onlarla ancak gene kendileri gibi gönüllü insanlar çalışabildi. Karşılarında kamu gücünü, kariyer imkanlarını kullandıkları halde onlarla ilişki kurabilecek bir muhatap bulamadılar.<strong>&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Felaketleri bilme biçimimiz onları hazırlıyor olabilir</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu gözlemlerden hareketle, bu ülkede felaketleri ortaya çıkaran, tanımlayan modernlik biçiminin aynı zamanda felaketleri olanaklı kılan şey olabileceğinden şüphe duyuyorum.&nbsp;Bu modernleşme biçimi akıl dışı, kuralsız olanla karşıtlık içindeymiş gibi gözükürken ona güç sağlıyor da olabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Nesnelleştirici eylemsellikler, bilim bilinenlerin sürekli olarak sorgulanmasını, temsilin bir eksiklik olduğunu fark etmeyi zorunlu kılıyor, “modern” adı verilen topluluklarda. Oysa kamu-özel karışımı ilişkilerle katılaşan hakikatler bilimle topluluklar arasında mesafe koyuyor, bilgi iyileştirici etkisini kaybediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İşte bu yüzden bilginin eşitlikçi ilişkiler kurması, işaretsizleştirici yöntemlerle erkin bir gösterisi halini almaması, yerle sürekli teması çok önemli. Afetlere dirençli ülkelerde, şehirlerde şehircilik deneyimleri yerle temas ederek, süreç odaklı olarak tasarlanıyor, çok yönlü, çok öncelikli ilişkilerle...</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bilindiği gibi projeler, planlar, temsiller yalnızca hayali nesneleri olan kurgulardır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Onlara gerçeklik statüsünün tanınması ve potansiyel sözleşmeleri sembolik şiddeti üreten eylemsellikler ve bu kurguları hazırlayan sembolik sınıfların iktidar yapıları ile örtüştükleri anlamına gelebilir. Ya da imtiyazlı bir çıkar grubu gibi kendilerini temsil etmeleri.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu durumda gösterdikleri şey aslında göstermedikleri olandır. Yani onların felaketleri, korkuları kullanarak kendilerine ayrıcalık sağlama, çevreyi, dünyayı sahiplenme arzularıdır. Bu koşulları değiştirmek isteyenlerin sorumluluğu ise bu bilme biçiminin - seküler olmayan, iktidar üzerinden oluşturulan bilimsel kapasitelerin- düpedüz ideolojik olduğunu göstermektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></span></a></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 26 Apr 2025 05:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/04/depreme-direncli-sehirler-mi-istiyoruz-once-tokiden-baslayalim-1745584759.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Katılımcı bütçe için belediye başkanlarına çağrı (2)</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/katilimci-butce-icin-belediye-baskanlarina-cagri-2-10917</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/katilimci-butce-icin-belediye-baskanlarina-cagri-2-10917</guid>
                <description><![CDATA[Yasal çerçeve böyle çizilmiş olsa da kadınlar, gençler ve özel ilgi gerektiren grup örgütlenmeleri kent konseyinin içinde ayrıca örgütlenebilmektedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Her kent katılımcı bütçeyi hayata geçirirken kendine özgü pratikler geliştiriyor. Az sonra ele alacağımız form, bir yandan katılımcı bütçenin insani ölçek temelinde aşağıdan yukarıya, mahalleden belediyeye doğru kurgulanmasına, diğer yandan da yerel iktidarın aktif yurttaş ile yönetim aygıtı arasında paylaşılmasına dayanır.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/belediye-baskanlarina-cagri-1-katilimci-butce-10863"><span style="color:#3498db">Bir önceki yazımızın devamı</span></a></strong><span style="color:#000000"><strong>&nbsp;olarak şimdi katılımcı bütçenin Türkiye gerçekliğine geçebiliriz</strong>.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bütçeye ve Katılımcı Bütçeye gelebilmek için öncelikle 5393 ve 5216 sayılı yasaların zorunlu kıldığı Stratejik Plan ve Performans Planından bahsetmeliyiz.</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>5393 sayılı Belediye yasası ne diyor?&nbsp;</strong></span></span></span></h2>

<p style="margin-left:38px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Stratejik plân ve performans programı</em></strong></span></span></span></p>

<p style="margin-left:38px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Madde 41-</em></strong><em>&nbsp;Belediye başkanı, mahallî idareler genel seçimlerinden itibaren altı ay içinde; kalkınma plânı ve programı ile varsa bölge plânına uygun olarak stratejik plân ve ilgili olduğu yıl başından önce de yıllık performans programı hazırlayıp belediye meclisine sunar.</em></span></span></span></p>

<p style="margin-left:38px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Stratejik plân, varsa </em><strong><em>üniversiteler ve meslek odaları ile konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin görüşleri alınarak hazırlanır</em></strong><em> (abç )&nbsp; ve belediye meclisi tarafından kabul edildikten sonra yürürlüğe girer.</em></span></span></span></p>

<p style="margin-left:38px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Nüfusu 50.000'in altında olan belediyelerde stratejik plân yapılması zorunlu değildir.</em></span></span></span></p>

<p style="margin-left:38px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Stratejik plân ve performans programı bütçenin hazırlanmasına esas teşkil eder ve belediye meclisinde bütçeden önce görüşülerek kabul edilir.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yasa böyle diyor da, hazırlanmış mevcut stratejik planlarda üniversite, meslek odası, sivil toplum örgütlerinin görüşleri dikkate alınmış mı? Bırakalım bu kurumları<strong>, kentte yaşayanlar için hazırlanan bu planda kent sakinlerinin sesi, sözü, önerisi ve kararı var mı? </strong>Kim için yapılıyor bu plan? Yasa, yerel seçimlerden sonraki 6 ayı işaret ettiği için, seçimden sonraki tebrik, kabul ve ziyaretler, kadro yenilenmeleri mesaisi, <strong>seçim öncesi demokrasi vaatlerinin unutulması</strong>, Stratejik Planın bir iş planı dahilinde ve de hepsinden önemlisi demokratik yapılabilmesini neredeyse imkânsız kılıyor. Bu planlar halka soruluyormuş gibi yapılarak hazırlansa da, aslında <strong>“tecrübeli”!</strong> bürokratların elinden çıkmış oluyor. Hal böyle olunca da stratejik plan temel alınarak yapılan yıllık performans planı ve devamında bütçe de bürokratların egemenliğinde hazırlanıyor. Oysa yıllık performans planına bağlı olarak hazırlanan bu bütçenin, nihayetinde o kentte ve mahallede yaşayanlara sunulacak hizmetlerin, projelerin ve kentteki yaşam kalitesinin artırılması amacıyla hazırlanması icap eder, değil mi? <strong>Mahallede yaşayanlar sokağında nasıl bir hizmet bekliyor, ne talep ediyor, yeni bir önerileri var mı?</strong> Bunu anlamak için ne yapılıyor? İşte Katılımcı Bütçenin ilk adımlarının atılacağı yer burası.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Sokakta katılım, mahallede katılım, kent konseyine katılım, dijital katılım, bütçeye katılım, meclis bütçe görüşmelerine katılım</strong> ve sonuçta katılımcı demokrasinin araçlarını kullanarak topluluk oluşturma. Topluluk Arzusu ve örgütlenmesi, hak temelli arayışları, dünyanın farklı ülkelerinde farklı formlarda buluştursa da hemen hemen hepsinin en üst bağlayıcı kirişi, kişisel olanla toplumsal olanın bağlacı olan <strong>meclis örgütlenmesidir</strong>. Antik Yunan’da Attika, Rönesans Avrupası kentleri ve Komün Paris’i, bugünkü meclis anlayışının tarihsel geçmişini oluşturur. Bu tarih, iktidarlar ve bürokrasi aygıtlarından bağımsız olarak, toplumsal yaşamda yer alan bireylerin, kendi gündelik yaşam ihtiyaçlarına ilişkin kararlardan haberdar olma, bu kararlar üzerinde söz söyleme, yeni öneriler getirme, var olan kararları değiştirme, yeni kararlar alma ve denetleme görevini -devretmeden- kendi ellerinde tutmasının tarihidir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Meclis tam da bu kararların alınması için bir araya gelmenin formudur. Meclisler, kentlerde aşağıdan yukarıya yönetimin yeniden organizasyonuna, insani ölçek formunda mahalle ve semtlerden başlayarak kentin demokratikleştirilmesine giden yoldur.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Her ne kadar 31 Mart 2024 seçimlerinden hemen sonra, yasanın öngörüsü doğrultusunda ilk 6 ay içerisinde Stratejik Planlar yapılmış olsa da, bundan önceki yazımızda bütçe hazırlığı için yazdıklarımız stratejik plan için de büyük ölçüde geçerli olup, maalesef <strong>imzanın iktidarı</strong> diye tanımladığımız bürokrasinin elinden çıkmış ve rafa kaldırılmıştır. Yasanın gerektirdiği yapılmış ve idari denetime uygunluk sağlanmıştır. Bu zaafı ortadan kaldırabilmek için mevzuat bir fırsat sunmaktadır:(1)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Stratejik planın uygulanması&nbsp;</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>MADDE 14- (1) Stratejik plan, performans programları ve bütçe aracılığıyla uygulamaya konulur. (2) İdare tarafından alınacak kararlar, yapılacak düzenlemeler ve bunlara bağlı uygulamalarda </em><strong><em>stratejik plana uyum gözetilir</em></strong><em>.&nbsp;</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Stratejik Planın Güncellenmesi ve Yenilenmesi Güncelleme&nbsp;</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>MADDE 15- (1) </em><strong><em>Güncelleme;</em></strong><em> misyon, vizyon ve amaçlar değiştirilmeden stratejik plan döneminin kalan yılları için hedef kartlarında yapılan değişikliklerdir.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yani başlangıçta, stratejik plan yapılırken yapılamayanı, demokratik katılımı iki yıllık bütçe uygulamasından sonra yapabilmek, yapılmış olanı masaya ve mahalleye ve kente yatırarak yapmak mümkün olabilecek. <strong>2026 senesi için</strong> yapabileceğimiz, katılımcı bütçe deneyimi kalan üç yıl için stratejik planın da yeniden ele alınmasını, katılımcı demokrasi yaklaşımının uygulanarak kent hakkı ve talebinin önce stratejik plana, sonra belediye performans planına en sonunda da bütçeye yansımasını sağlayabilecek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Parti ayrımı olmaksızın, siyasal partilerin Kent Konseylerini, Belediye Başkanlarının arka bahçesi olarak görme yanlışına karşın, kent konseyleri yerelin denetlenmesi, saydamlığın savunulması ve hesap verilebilirliğin sağlanması açısından gerek Stratejik Plan gerekse Performans Planı ve Bütçe hazırlıklarında önemli bir katılım argümanıdır.</strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şüphesiz her ülkenin topluluk arzusunun o ülke ve kente özgü bir formu var. Her kent katılımcı bütçeyi hayata geçirirken kendine özgü pratikler geliştiriyor. Az sonra ele alacağımız form, bir yandan katılımcı bütçenin insani ölçek temelinde aşağıdan yukarıya, mahalleden belediyeye doğru kurgulanmasına, diğer yandan da yerel iktidarın aktif yurttaş ile yönetim aygıtı arasında paylaşılmasına dayanır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Burada, katılımcı bütçenin kent ve mahalle düzeyinde aktif katılımla gerçekleşebilmesi için önemli bir örgütlenme olarak <strong>Kent Konseyi</strong> üzerinde durmamız gerekecek.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tohumlarının Yerel Gündem 21’de atıldığı kent konseylerinin yasal dayanağını oluşturan 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. Maddesine göre;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Kent konseyi, kent yaşamında; kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye çalışır. Belediyeler kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, sendikaların, noterlerin, varsa üniversitelerin, ilgili sivil toplum örgütlerinin, siyasî partilerin, kamu kurum ve kuruluşlarının ve mahalle muhtarlarının temsilcileri ile diğer ilgililerin katılımıyla oluşan kent konseyinin faaliyetlerinin etkili ve verimli yürütülmesi konusunda yardım ve destek sağlar.&nbsp;</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yasal çerçeve böyle çizilmiş olsa da kadınlar, gençler ve özel ilgi gerektiren grup örgütlenmeleri kent konseyinin içinde ayrıca örgütlenebilmektedir. Kadın konseyi, gençlik konseyi, engelliler konseyi ve cinsel ayrımcılıkla mücadele konseyi gibi. Kent Konseyleri yapıları ve çalışma yöntemleri kentten kente farklılık göstermekle birlikte, kent konseylerinin genel (ve belki de en önemli) işlevi, kentteki tüm “paydaşları”, örgütlü veya örgütsüz sivil toplum girişimlerini bir araya getirerek, tüm kenti kucaklayan bir “ortak akıl” oluşturulmasını sağlamasıdır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kent Konseyi <em>Yönetmeliği’nde:&nbsp;&nbsp;</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>“Merkezi yönetimin, yerel yönetimin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının ve sivil toplumun ortaklık anlayışıyla, hemşerilik hukuku çerçevesinde buluştuğu; kentin kalkınma önceliklerinin, sorunlarının, vizyonlarının sürdürülebilir kalkınma ilkeleri temelinde belirlendiği, tartışıldığı, çözümlerin geliştirildiği ortak aklın ve uzlaşmanın esas olduğu demokratik yapılar ile yönetişim mekanizmalarıdır.”</em> denilmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Katılımcı Bütçe</strong> açısından baktığımızda mevzuat düzenlemesinin tam da, “<em>kent kaynaklarının etkili, verimli ve adil kullanımına katkıda bulunmak” </em>diye tarifiyle <strong>Belediye ve Kent Konseyi işbirliğinin </strong>adeta kaçınılmaz olduğunu tespit edebiliriz. Katılımcı Demokrasi açısından kentte hazır bir örgütlenme formu bulunan kent konseyinin, <strong>yerel iktidarın mahalleye inmesi ve iktidarın paylaşılması</strong> açısından önemli bir avantaj olduğunu belirtmeliyiz.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Parti ayrımı olmaksızın, siyasal partilerin Kent Konseylerini, Belediye Başkanlarının arka bahçesi olarak görme yanlışına karşın, kent konseyleri yerelin denetlenmesi, saydamlığın savunulması ve hesap verilebilirliğin sağlanması açısından gerek Stratejik Plan gerekse Performans Planı ve Bütçe hazırlıklarında önemli bir katılım argümanıdır. İşte bu bakış açısı ile Kent Konseyi, Katılımcı Bütçe sürecinde Belediye ve Kent Konseyi işbirliğini gerçekleşmesi, bütçe hazırlığında ihtiyaç analizi ve önceliklerin belirlenmesinde, kapsama alanında bulunan paydaşları dışında aktif yurttaşın, mahallede yaşayan komşuların sürece katılmasında önemli bir demokratik örgütlenme olarak sürecin lokomotifi işlevini görür.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gelecek yazımızda Katılımcı Bütçe’nin nasıl örgütleneceği üzerinde duracağız.&nbsp;</span></span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">----</span></span></span><br />
<span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">(1) KAMU İDARELERİNCE HAZIRLANACAK STRATEJİK PLANLAR VE PERFORMANS PROGRAMLARI İLE FAALİYET RAPORLARINA İLİŞKİN USUL VE ESASLAR HAKKINDA YÖNETMELİK</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 26 Apr 2025 05:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/04/katilimci-butce-icin-belediye-baskanlarina-cagri-2-1745523083.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kanal İstanbul: Şehre musallat olan hayalet</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kanal-istanbul-sehre-musallat-olan-hayalet-10878</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kanal-istanbul-sehre-musallat-olan-hayalet-10878</guid>
                <description><![CDATA[Bu kararın alınmasında, aynı geçmişteki köprü kararlarının alınmasında olduğu gibi buraya yatırım yapan ve buradaki imar hareketlerinden elde ettikleri imtiyazlarla kar elde etmeyi amaçlayan sermaye olduğunu tahmin etmek zor değil.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#313131">Kanal İstanbul elbette ki basit bir suyolu projesinden ibaret değil. Bu kararın alınmasında, aynı geçmişteki köprü kararlarının alınmasında olduğu gibi buraya yatırım yapan ve buradaki imar hareketlerinden elde ettikleri imtiyazlarla kar elde etmeyi amaçlayan sermaye olduğunu tahmin etmek zor değil.</span></strong><strong> </strong><strong><span style="color:#313131">Kanal İstanbul, tıpkı iktidarı</span></strong><strong><span style="color:#313131">n ge</span></strong><strong><span style="color:#313131">çmişteki diğer projeleri gibi şehre musallat olan bir hayalet. Betonla, inşaatlarla vücut bulmuş gibi olması onun bir hayalet olma halini değiştirmiyor.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Soru şu: İktidar biz farkında olmadan -ve hiçbir şey söylemeden- Kanal İstanbul’u inşa mı ediyor? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Fotoğrafta yer alan devasa viyadüke bakarsanız ortada geniş bir açıklık bırakılmış. Kanal İstanbul projesindeki 6 köprüden ilki olan Sazlıdere Köprüsü’nün ayakları yükselerek yolun geçeceği seviyeyi aşarak yaklaşık 90 metreyi geçmiş.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Ortasında bir köprü olan bu muazzam viyadük neden inşa edilmiş? Burada bir yol yapılacak olsa, gerekiyorsa bir parça bir dolgu yapılır, üzerinden geçer. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Viyadük masraflı, maliyeti yüksek bir inşaat. Önce betonarme kazıklar çakılıyor. Sonra zemin yükseltilerek muazzam bir betonarme strüktür (yapı) inşa ediliyor. Ortasında ise Kanal İstanbul’un altından geçebileceği uzunlukta bir köprü yer alıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Son olarak Sayın İmamoğlu’nun hesabından Sazlıdere Barajı’nın su toplama havzasına 24 bin konutun yapımına başlandığı haberi paylaşıldı. Baraj gölü manzaralı lüks konutlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Hani Kanal İstanbul’u yapılabilir kılan Çevre Düzeni Planları iptal edilmişti. Bu kararla birlikte bu projeye karşı olan uzmanlar, toplum kesimleri rahat bir nefes almıştı. Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da Kanal İstanbul projesini yaptırmayacaklarını söylemişti. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">İmamoğlu’nun kamuoyunu ikna etmeyen haksız gerekçelerle görevden alınmasının arkasındaki nedenlerden biri de bu mu?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#313131">Kanal İstanbul nasıl bir hayalet?&nbsp;</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Kanal İstanbul elbette ki basit bir suyolu projesinden ibaret değil. Bu kararın alınmasında, aynı geçmişteki köprü kararlarının alınmasında olduğu gibi buraya yatırım yapan ve buradaki imar hareketlerinden elde ettikleri imtiyazlarla kar elde etmeyi amaçlayan sermaye olduğunu tahmin etmek zor değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Kanal İstanbul, tıpkı iktidarın geçmişteki diğer projeleri gibi şehre musallat olan bir hayalet. Betonla, inşaatlarla vücut bulmuş gibi olması onun bir hayalet olma halini değiştirmiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bir hayalet olduğu için Kanal İstanbul’u bir proje olarak değil, uygulama olarak algılıyoruz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bu nedenle Kanal İstanbul gibi projeleri iktidarların geliştirdiklerini zannedenlerin fena halde yanıldıklarını söyleyebilirim. Şehirdeki neredeyse hiçbir projeyi iktidarlar geliştirmiyor. Enerji, madencilik, kentsel dönüşüm, silah sanayii, ulaşım altyapısı… Aklınıza hangi alan, hangi proje, hangi konu gelirse bunları iktidarlarla kapalı ilişkiler kuran, bunlardan çıkar elde eden oligarşik yapılar içinde geliştiriyor. Hatta biraz abartma pahasına şunu da söyleyebilirim, bunlardan tıpkı bizim gibi sıradan vatandaşlar gibi, iktidarların da sonradan haberleri oluyor. Abartma pahasına dedim, bu konuyu da şöyle açıklayarak: Biraz farkla, bir parça oligarşik ilişkilerdeki önceliklerini ihmal ederek.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">İşte bu nedenle neo-liberal yağmaya karşı dirençli şehir yönetimlerinin yalnızca sıradan vatandaşlar gibi karşı çıkarak, ya da onaylayarak değil, fikir geliştirme alanının iktidar yapılarından bağımsız olmasını sağlayacak hukuki yöntemlere sahip olmaları gerektiğini söyleyebilirim.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Kamu imkanları ile güç elde edenler, iktidarlarıyla muhalefetleriyle hep birlikte figüratif bir dünya inşa ederler. Gerçekmiş gibi hissedilen, kavgası edilen. Uğruna savaşlar verilen Ancak bu mücadelede bilerek ve isteyerek eksik bıraktıkları-ya da özenle gizledikleri şey bunların kurgu olduğunun inkar edilmesidir. Böylece kurgular gerçekmiş gibi işlem görürler. Kurgulara gerçek muamelesi yapanların garantiye aldıkları şey ise yalnızca kendi imtiyazlarıdır.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#313131">Kanal İstanbul gibi projeleri iktidarların geliştirdiklerini zannedenlerin fena halde yanıldıklarını söyleyebilirim. Şehirdeki neredeyse hiçbir projeyi iktidarlar geliştirmiyor.&nbsp; Aklınıza hangi alan, hangi proje, hangi konu gelirse bunları iktidarlarla kapalı ilişkiler kuran, bunlardan çıkar elde eden oligarşik yapılar içinde geliştiriyor.</span></strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#313131">Türkiye</span></strong><strong><span style="color:#313131">’</span></strong><strong><span style="color:#313131">de politika figüratif alana hapsedildi</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Modern hukuk toplumlarında projeler -adlarından da anlaşıldığı gibi- kavramsal olarak kurmaca bir alandadırlar, uygulanması muhtemel fikirleri, düşünceleri ortaya koyan temsillerdir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Fikir üretiminin varoluşsal özelliği iktidardan, güçten ayrı olmasıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Fikir üretimi, “sembolik üretim” dediğimiz proje faaliyetleri yerine geçtiği nesnesi üzerine olan ayrı bir pratiktir. Bir tür zanaate de benzetilebilir, dizisel üretime, kapitalist sisteme karşı geçmişten kalan insani bir eylemlilik biçimi gibi. Bu nedenle “sembolik üretim”in başka şeylerin yerine geçme özelliği bulunduğu için demokratik toplumlarda kontrol altında ve bağımlı olmaması gerekir. Sanat, bilim, tasarım bağımlı olduğu takdirde, güç ilişkileriyle örtüştüğü takdirde demokratik sistem çöker, Nazi rejiminde olduğu gibi şiddete dayalı bir düzen inşa edilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Bu nedenle iktidarların projelerini çıkar gruplarıyla ilişkili olarak geliştirmesi, fikir üretimini bağımlı kılmaları hukuk toplumlarında yasaklanmıştır. Yolsuzluk anlamına gelir ve anayasal düzenler için bir tehdit oluşturduğu için suç teşkil eder. Aynı şekilde kamu imkanlarını, gücünü kullanan bireylerin ve kurumların da serbest ve bağımsız olması gereken yaratıcı faaliyetlere müdahil olmaları yasaklanmıştır. Kamusal işlevlerini yerine getirirken kendilerine kariyer imkanları, çıkar sağlayamazlar. Örneğin üniversite, koruma kurulu üyeleri, bürokrasi içindeki bireyler konumlarını kullanarak proje işleri alamazlar. Aldıkları takdirde suç işlemiş olurlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#313131">Türkiye’de ise bürokrasi, üniversiteler, meslek insanları gibi edinilmiş uzmanlık kimliklerine sahip sembolik sınıf, kendilerini temsil eden bir sivil toplum kesimine dönüşüyor. Bu politikanın figüratif alana sıkışmasıdır. Figüratif bir politika şiddet içerir. Çünkü Kanal İstanbul örneğinde olduğu gibi toplulukları politikayı uygulama üzerinden algılamaya zorlar. Oysa uygulama disiplin gerektirir, kurmaca dünyada olduğu gibi açık uçlu ve çok yönlü düşünmeye imkan tanımaz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#080809">Bu kapalı uçlu, kamu imtiyazları ile güç kazanan, sekülerleşmemiş ilişkilerin felç ettiği bir dünyada yıkım kaçınılmaz. </span><span style="color:#313131">Bu rejimden kurtulmanın yalnızca karşı çıkmakla olabileceğini zannetmiyorum.</span></span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 20 Apr 2025 08:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/04/kanal-istanbul-sehre-musallat-olan-hayalet-1745128538.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Katılımcı bütçe için belediye başkanlarına çağrı (1)</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/katilimci-butce-icin-belediye-baskanlarina-cagri-1-10863</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/katilimci-butce-icin-belediye-baskanlarina-cagri-1-10863</guid>
                <description><![CDATA[Katılımcı Bütçe, yaşam hakkının her gün yeniden ele alınmasıyla, temsilcilerle yapıldığı söylenen kent politikalarının, aktif vatandaş tarafından doğrudan yapılmasının araçlarından biri olarak söz, karar ve yetkinin mahallede ve kentte olmasını sağlayacaktır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">Katılımcı Bütçe, vergilerin kaynağında yer alan yurttaşın, aktif yurttaş olarak vergilerin nereye ve nasıl harcanacağı konusundaki söz hakkıdır. Şüphesiz bu hakkın kullanılabilmesi için mahallede yaşayan komşuların bütçeyle ilgili bilgilere erişim hakkını ama klasik ama dijital yöntemlerle kullanabiliyor olması gerekir.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Belediyeler açısından bir sonraki, yani 2026 yılının bütçe hazırlık dönemi yaklaşıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">5393 sayılı Belediye Kanununun 38. Maddesine göre Belediye Başkanlarının, her yıl Haziran ayının sonuna kadar stratejik plan ve performans programına uyumlu olarak gider bütçelerini hazırlamak üzere birimlere çağrı yapacağı hüküm altına alınmıştır.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><em><span style="background-color:white">Yine aynı yasanın 62. Maddesine göre Belediye başkanı tarafından hazırlanan bütçe tasarısı eylül ayının birinci gününden ö</span></em></strong><strong><em><span style="background-color:white">nce enc</span></em></strong><strong><em><span style="background-color:white">ümene sunulur ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığına gönderilir. Encü</span></em></strong><strong><em><span style="background-color:white">men, b</span></em></strong><strong><em><span style="background-color:white">ütçeyi inceleyerek görüşüyle birlikte kasım ayının birinci gününden önce belediye meclisine sunar.</span></em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Yani her yıl Nisan/Mayıs- Ağustos arası yaklaşık 5 ay bütçenin hazırlanma dönemi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white"><span style="color:#505050">Yasa ve yönetmeliğin öngörüsü doğrultusunda <strong>belediye&nbsp;harcama birimlerinin, </strong>stratejik plan ve performans programına uyumlu olarak bütçe tekliflerini hazırlayarak, temmuz ayı sonuna kadar Mali Hizmetler/ Strateji Birimine koordinasyon açısından göndermeleri gerekmektedir. Belediye Başkanın çağrısıyla başlayan süreç <strong>harcama birimlerinin inisiyatifiyle</strong> devam eder. Burada stratejik planın yapılması &nbsp;ve uygulamaya alınmasındaki düşüncelerimizi, tıpkı bütçe hazırlığındaki bürokrasi egemenliği ve &nbsp;zaafları başka bir yazı konusu ( Bu yazının devamında bu konuya değineceğiz ). Başkanların ilk seçildikleri 6 ay içerisinde 5 yıllık stratejik planlar yapıldı ve rafa kalktı. Kapağını çevirip bakan olursa ne ala, yoksa tozlanmadadır pekala. Şimdi bütçeye &nbsp;devam edebiliriz. &nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">Peki belediye bütç</span></strong><strong><span style="background-color:white">esi nas</span></strong><strong><span style="background-color:white">ıl hazı</span></strong><strong><span style="background-color:white">rlan</span></strong><strong><span style="background-color:white">ıyor ?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Her yıl harcama birimleri, yani ilgili müdürlükler, yani <strong>bürokrasi</strong> yönetimi tarafından: </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">a) Bir önceki yıla bakılıyor (bir önceki yılın kesin hesaba genellikle bakılmıyor),</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">b) Enflasyon göz önüne alınıyor,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">c) Yönetim veya bürokratlarca öne çıkması uygun görünen hizmetlerde artış yapılıyor, </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">d) Beş yıl için hazırlanan stratejik planın kapağı kaldırılarak içine şöyle bir bakılıp kavramlar bütçe hazırlığına ilave ediliyor.</span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:48px"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">Burada sormamız gereken temel soru bütçe kimin için hazı</span></strong><strong><span style="background-color:white">rlan</span></strong><strong><span style="background-color:white">ıyor, belediyelerinhizmet götüreceği mahalleler ve mahalle sakinlerine, bütçenin temeli olan ihtiyaçlar ve nasıl giderileceği, harcamaların nasıl ve hangi öncelikle harcanacağı soruluyor mu? Kentin ve mahallelerin ihtiyaç analizi nasıl yapılıyor veya yapılıyor mu? </span></strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">Belediye Bütçeleri genelde halkın katılımı olmadan bürokratlar tarafından hazı</span></strong><strong><span style="background-color:white">rlan</span></strong><strong><span style="background-color:white">ıyor ve halk için hazırlanan bütçede halkın kendisi olmadan uygulamaya alınıyor. Gerçek bu. </span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">Oysa ki,</span></strong><span style="background-color:white"> yerelde demokrasinin gerçekleşme araçlarından biri olarak, aktif vatandaşın, mahallede yaşayan <strong>komşuların katılımının sağlanması</strong> ve doğrudan demokrasinin gerçekleşme süreç adımlarından ve en etkili yöntemlerinden biri olarak <strong>katılımcı bütçe</strong>&nbsp;belediye başkanlarının önünde bir fırsat olarak durmaktadır. Aşağıda ana hatlarını çizeceğimiz bu süreç seçimden seçime oy kullanan vatandaşın her yıl, her ay, her gün kendi adına, yaşam hakkı adına kent politikalarının içinde ve belirleyicisi olabilmesinin toplumsal tabanını oluşturmaktadır. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">Sü</span></strong><strong><span style="background-color:white">reci ad</span></strong><strong><span style="background-color:white">ım adım izleyebilmek için öncelikle bütçe hakkı kavramından bahsetmemiz gerekiyor. </span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Katılımcı Bütçenin, gerek başkanlar gerekse bürokratlar tarafından, ama ille de mahallede yaşayan komşularca sorulması gereken basit ve temel bir soru zinciri var: </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">1- Belediyede hazırlanan bütçenin kaynağında kim var, vergileri kim ödü</span></strong><strong><span style="background-color:white">yor?</span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">2- Vergi </span></strong><strong><span style="background-color:white">ödeyen komşularımız, vergilerin nereye gittiğ</span></strong><strong><span style="background-color:white">ini, nas</span></strong><strong><span style="background-color:white">ı</span></strong><strong><span style="background-color:white">l harcand</span></strong><strong><span style="background-color:white">ığını biliyor mu?</span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">3- B</span></strong><strong><span style="background-color:white">ütçe, komşularımızın ihtiyaç ve önceliklerine, kentin, yerelin, mahallenin ihtiyaçlarına göre biçimleniyor mu? </span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">4- Vergi gelirlerinden oluşan bütçe, komşularımızın ihtiyaç ve önceliklerine gö</span></strong><strong><span style="background-color:white">re harcan</span></strong><strong><span style="background-color:white">ıyor mu?</span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">5- Daha da önemlisi yapılan harcamalar web veya başka araçlarla izleniyor mu, denetleniyor mu, hesabı veriliyor mu?</span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">6- Her yı</span></strong><strong><span style="background-color:white">l May</span></strong><strong><span style="background-color:white">ıs ayında belediye meclisine gelen kesin hesap incelenip kent yaşayanları ile paylaşılıyor mu?</span></strong></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">Katılımcı Bütçe, yaşam hakkını</span></strong><strong><span style="background-color:white">n her g</span></strong><strong><span style="background-color:white">ün yeniden ele alınmasıyla, temsilcilerle yapıldığı söylenen kent politikalarının, aktif vatandaş tarafından doğrudan yapılmasının araçlarından biri olarak söz, karar ve yetkinin mahallede ve kentte olmasını sağlayacaktır.</span></strong></span></span></span></em></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Katılımcı Bütçe, yukarıdaki sorular ışığında bakıldığında, vergilerin kaynağında yer alan yurttaşın, aktif yurttaş olarak vergilerin nereye ve nasıl harcanacağı konusundaki söz hakkıdır. Şüphesiz bu hakkın kullanılabilmesi için mahallede yaşayan komşuların bütçeyle ilgili bilgilere <strong>erişim hakkını</strong> ama klasik ama dijital yöntemlerle kullanabiliyor olması gerekir. Bu ise bütçe taslaklarının, harcama raporlarının ve mali tabloların şeffaf bir şekilde kamuya sunulmasını ve okunup incelenebilir olmasını gerektirir. Burada da bütçe okur-yazarlığı devreye giriyor. &nbsp;Bilgiye erişim, yurttaşların bilinçli kararlar alabilmesi ve bütçe süreçlerini etkin bir şekilde denetleyebilmesi için kritiktir. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Bütçe Hakkının kullanılabilmesi için ilk adım <strong>saydamlıksa</strong>, ikinci adımda <strong>katılım kanallarının açık olması,</strong> sonuncu ve üçüncü adımda <strong>hesap verilebilirliğin sağlanması </strong>da bütçe hakkının katılımcı bütçeye evrilmesinin olmazsa olmaz şartlarıdır.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">Nasıl hazı</span></strong><strong><span style="background-color:white">rlan</span></strong><strong><span style="background-color:white">ıyor bütç</span></strong><strong><span style="background-color:white">eler?</span></strong><span style="background-color:white"> Bürokratlar aylar öncesinden hazırlıklara başlayarak, kentsel ihtiyaçları ve götürülmesi zorunlu hizmetleri gözetip, bir önceki yılın faaliyet ve harcamalarına nazaran makul bir artış hedefiyle (bazen enflasyonu da dikkate alarak) yeni yıl bütçesini oluşturmaya çalışıyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Yetkili bürokrat bu çalışmayı nerede yapıyor? Masasında.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Kime soruyor? </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Bir önceki yılın verilerine, kendisine ve “uzman”lara.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">İhtiyaç kimin? </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Kentin. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Kente soruluyor mu? </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Hayır. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">İşte katılımcı bütçe bu </span><strong><span style="background-color:white">“</span></strong><strong><span style="background-color:white">hayır”a hayır</span></strong><span style="background-color:white"> demenin mahalle ve kent düzeyinde örgütlenmesidir. “Kent kimin?” sorusuna kent hakkı adına verilen yanıtlarda, belediye bütçesinin katılımcı sıfatını kazanması demek, kent yaşamının mahalle dilinde yeniden kurulması demektir.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Katılımcı Bütçe, stratejik plana göre hazırlanması gereken yıllık performans planını temel alarak belediye bütçesinin projeksiyonu yapılırken, yatırım ve hizmetlerin belirli bir bölümünün yurttaşa ama mahallede, ama forumlarla ama dijital araçlarla sorulması ve önceliklerinin anlaşılması, bütçe projeksiyonunun bu istek ve öneriler doğrultusunda gelirlerle orantılı olarak yapılmasını içerir. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">1988 yılında ilk kez Porto Alegre’de uygulanan Katılımcı Bütçenin, azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerden tutalım da gelişmiş kapitalist ülkelere kadar bugün dünyanın dört bir yanında yaklaşık 12 bin yerel yönetimde uygulanıyor olması, iktisadi gelişmişlik düzeyinden bağımsız olarak aktif yurttaş sorumluluğunun her yerde gelişebileceğini, demokrasinin her yerde demokratikleştirilebileceğini gösteriyor bize. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Katılımcı Bütçenin tarihsel sürecinin ilk uğrağı olan Porto Alegre deneyimi öncesi bir bilgi paylaşmalıyım:</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><em><span style="background-color:white">Dünyaya ve Türkiye</span></em><em><span style="background-color:white">’</span></em><em><span style="background-color:white">ye baktığımız zaman, katılım ve katılımcı bütçenin ya ekonomik kriz ya da siyasal kriz zamanlarında ortaya çıktığını görüyoruz. Bunun dünyadaki ilk örneği, 1929 krizinde New York'ta yaşanıyor. Eyalet yönetimi çok çaresiz kalıyor; işsiz kalan ve çok kötü durumda olan binlerce insan var. Pek çok kişi çaresizlikten intihar ediyor. Kent hizmetleri görülemiyor. Eyalet Meclisi</span></em><em><span style="background-color:white">’</span></em><em><span style="background-color:white">nde yapılan toplantıda diyorlar ki </span></em><em><span style="background-color:white">“</span></em><em><span style="background-color:white">Buradaki bir avuç </span></em><em><span style="background-color:white">adam</span></em><em><span style="background-color:white">ın bir yıl için karar vermesi doğru değil, onun için mümkün olan herkesin, sendikaların, sivil toplum örgütlerinin fikrini alalım.” Dünyadaki hemen hemen ilk uygulama budur.</span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo bunu </span><em><span style="background-color:white">“</span></em><em><span style="background-color:white">politikanın kapılarını sonuna kadar açmak ve yurttaşlarımızı kendilerini ilgilendiren bütün düşünme ve karar alma süreçlerine katılmaya davet etmek” </span></em><span style="background-color:white">olarak tanımlıyor<em>. </em>Anne Hidalgo kent yaşayanına kent hakkına sahip çıkmasını teklif ederken, yaşamsal gerçekliğini tayin hakkının yurttaşta olduğunun altını çiziyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Katılımcı Bütçe, yaşam hakkının her gün yeniden ele alınmasıyla, temsilcilerle yapıldığı söylenen kent politikalarının, aktif vatandaş tarafından doğrudan yapılmasının araçlarından biri olarak söz, karar ve yetkinin mahallede ve kentte olmasını sağlayacaktır. (Devam edecek) </span></span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 17 Apr 2025 08:13:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/04/belediye-baskanlarina-cagri-1-katilimci-butce-1744867031.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnşaat ve İstihracın Otoriterlik Tutkusu</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/insaat-ve-istihracin-otoriterlik-tutkusu-10813</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/insaat-ve-istihracin-otoriterlik-tutkusu-10813</guid>
                <description><![CDATA[Son dönemde ekonomiyi yönetenlerin  kamusal alana hediye ettikleri  en önemli yapıların camiler, adliye, adli kontrol merkezleri, cezaevi binaları ve dijitalleşmiş tapu daireleri olması da tesadüf değil. Aynı şekilde kıymetli tarım arazilerinin de “eşelenerek” enerji ya da maden aramaları için yok edilmesi de.. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Bu arada dikkatimizi çeken bir başka durum da doğanın inşaat, maden, enerji gibi amaçlar iç</strong><strong>in h</strong><strong>ızla tüketilmesinin&nbsp; ancak otoriter yönetimlerin hüküm sürdüğü toplumlarda kolayca&nbsp; gerçekleştirilebilmesidir.&nbsp; İnsanları alıştıkları kendi yaşam alanından zorla&nbsp; koparan ve doğ</strong><strong>ay</strong><strong>ı hızla tüketen bu acımasız faaliyetler, nedense bireysel ve kitlesel tepkinin olmadığı otoriter yönetimler olduğunda&nbsp; kolayca kök salabiliyor.&nbsp; </strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><em>Sevgili Tayfun Kahraman ve Sevgili Resul Emrah Şahan İçin </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sıcak olayların yaşandığı bu günlerde, bu yazıyı yazmaktansa, hissettiğim&nbsp; öfkeyi ve&nbsp; acıyı dile getirebilen bir sanatçı olmayı doğrusu tercih ederdim. Ama maalesef&nbsp; öyle bir yeteneğe sahip değilim. Yapabildiğim tek şey, bu tuhaf ve sıra dışı olayların anlamını ilgi alanım ve birikimimin sınırlarında kalarak değerlendirebilmek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son dönemde olan bitenleri, önceki&nbsp;<em>Yeni Arayış</em>&nbsp;yazılarımda olduğu gibi burada da siyasal alanda yapılan söylem tartışmalarını değil, toplumsal yapıyı derinden etkileyen uygulamaları&nbsp; yorumlayarak anlamaya ve anlatmaya çalışacağım. Zira siyasal alandaki söylemler çoğu zaman toplumsal&nbsp; gerçekliği örtmeye çalışır. Büyük toplumsal değişim dönemleri, siyasal alanın da sarsıldığı ve dönüştüğü dönemlerdir. Bu ara yaşadığımız siyasal çalkantılar da hem değişimin habercisi hem de sonucudur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son kırk yıldır gerek yerel gerekse ulusal siyasetin hevesle desteklediği ekonomik alanların&nbsp; “inşaat” ve maden çıkarmada olduğu gibi toprağı “eşeleyerek” yapılan faaliyetler gibi “istihraç” (extraction)&nbsp; sektörleri olduğunu biliyoruz. Özellikle, daha göz önünde olan&nbsp; inşaat ve emlak sektörünün her dönem değişen aktörlerinin devlet destekli ihalelerle palazlandığı da hemen hepimizin bildiği bir gerçeklik. Zaman içinde gittikçe güçlenen ve yönetime hakim olan “inşaat/emlak” sektörü aslında son dönemlerde sadece&nbsp; yerel değil küresel ilişkilerin de odağında yer alıyor. Bu alanın uluslararası hukuka aykırı paraların&nbsp; aklanmasında da kolaylaştırıcı olması konunun başka bir boyutu. Küreselleşmeyle ilgilenen sosyal bilimciler Güney ülkeleri diye adlandırdığımız, Batı dışındaki büyük çoğunluğu&nbsp; otoriter&nbsp; yönetimlere sahip ülkelerde canlanan olan “inşaat/istihraç” sektörlerinin anlamını açıklamaya çalışıyorlar. Aslında Trump’ın da bu alanda etkili olmuş&nbsp; biri&nbsp; olarak dünya sahnesinde yerini alması hiç de tesadüf değil. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Burada son dönemlerde olan bitenleri sadece siyasal alandaki söylemleri dikkate alarak yorumlamaya çalışanların dikkatini çekmek istediğim bir nokta var. Türkiye’de ve diğer Güney ülkelerinde siyasal alanda faal olan aktörlerin dillerine pelesenk olmuş olan farklı ideolojileri kazıdığınızda altından&nbsp; bir inşaatçının, emlakçının&nbsp; ya da istihraç işleriyle uğraşan birinin&nbsp; çıktığını görmek mümkün. Bu aktörlerin, aynı zamanda hem dünyada hem de yerelde&nbsp; riskli piyasa ortamını ve demokrasiyi sevmedikleri, buna karşılık otoriter devletlerin koruması altındaki ekonomiyi tercih ettikleri de açık. Türkiye’ye baktığımızda&nbsp;da kentlerde artan inşaatların konut ihtiyacını karşılamak ya da ülkenin hemen her yerinde açılan yeni maden ocaklarının istihdamı arttırmak gibi özgeci bir amacı olmadığı açık.&nbsp;Son dönemde ekonomiyi yönetenlerin&nbsp; kamusal alana hediye ettikleri&nbsp; en önemli yapıların camiler, adliye, adli kontrol merkezleri, cezaevi binaları ve dijitalleşmiş tapu daireleri olması da tesadüf değil. Aynı şekilde kıymetli tarım arazilerinin de “eşelenerek” enerji ya da maden aramaları için yok edilmesi de..&nbsp; </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Devlet/insan/toprak ilişkilerinin değişmesinin sonucu olarak etkisini arttıran bu&nbsp; iki faaliyet alanı da&nbsp; aslında toprağın geleneksel kullanımına son verilmesi, toprağın doğal yaşam alanı&nbsp; olmaktan çıkarılması ve aynı zamanda -tıpkı çitleme hareketinde olduğu gibi- toprağın kullanım hakkını</strong><strong>n el de</strong><strong>ğiştirmesi anlamına da gelebilir.</strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">KEŞKE TOPRAK KONUŞABİLSE</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Makro perspektiften baktığımızda, inşaata dayalı büyüme modelinin aslında devlet/insan/toprak ilişkilerinin değişmesinin çok boyutlu sonuçlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Bu yazıda ben bu çok yönlü değişmenin&nbsp; sadece “toprağa” ya da&nbsp; genel olarak “doğal yaşama” etkisinden söz etmeye çalışacağım. Keşke toprağın ya da doğanın sesi ya da dili olsa da “bağzı” insanlardan çektiklerini bir anlatabilse.! Neyse ki Batının geçirdiği tarihsel deneyimleri yorumlayan sosyal bilim çevreleri benzeri süreci daha önce yaşamış kendi toplumlarını&nbsp; gözlemleyerek önemli bilgi birikimini bize bıraktılar. Bu birikimin tümünü aktarmak imkansız.&nbsp; Burada sadece&nbsp; konuyu sembolik olarak yansıtması&nbsp; açısından bu literatürün&nbsp; ürettiği “emeğin özgürleşmesi” kavramsallaştırmasını hatırlatmakla yetineceğim. Bu kavram, toprağın toplumdaki üretimin ve servetin ana unsuru olmaktan çıkmasıyla tarımsal üretim yapan emeğin de topraktan kopması anlamında kullanılmaktaydı. “Bugün yapmamız gereken belki de tekrar bu kavramı gündeme getirmek ve günümüz koşullarında gerçekleşen bu yeni nesil “özgürleşmenin” doğaya ve insana nasıl etki yapacağını tartışmaktır.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İktisatçılar arasında “inşaat” ve “istihraç” sektörleri göreli olarak demokratik toplumlarda mevcut olan göreli olarak yarışmacı ve özerk kapitalist piyasa varsayımıyla üretim yapan&nbsp; ekonomik sektörlerden biri olarak analiz edilir.&nbsp; Ben burada hem bugünkü&nbsp; köylülükten çıkış sürecinin geçmişte yaşanmış olandan, hem de geç kapitalistleşen ülkelerde bugün canlanan “inşaat” ve “istihraç” faaliyetlerinin kapitalist ülkelerdeki benzeri sektörlerden&nbsp; farklı olduğunu ifade etmek istiyorum. Bu amaçla, burada “istihraç” faaliyetlerinin “inşaat” faaliyetleriyle de birleştirilerek daha geniş anlamda ele alınmasını öneriyorum. Devlet/insan/toprak ilişkilerinin değişmesinin sonucu olarak etkisini arttıran bu&nbsp; iki faaliyet alanı da&nbsp; aslında toprağın geleneksel kullanımına son verilmesi, toprağın doğal yaşam alanı&nbsp; olmaktan çıkarılması ve aynı zamanda -tıpkı çitleme hareketinde olduğu gibi- toprağın kullanım hakkının el değiştirmesi anlamına da gelebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Burada yapmamız gereken belki de yeni teknolojilerin ve güçlü sermayeye sahip küresel şirketlerin egemen olduğu yaşadığımız dönemde bu değişimin kendine has koşullarının&nbsp; farkına varmak olacak. İlk gözümüze çarpan olgu, günümüzde “özgürleşen” köylülerin,&nbsp; bir taraftan bu acımasız süreci çok daha hızlı yaşamak zorunda kalmaları, diğer taraftan artan iletişim olanakları sayesinde bu acımasızlıkla baş etmenin yollarını da daha kısa sürede öğrenmeleri oldu. Bu arada dikkatimizi çeken bir başka durum da doğanın inşaat, maden, enerji gibi amaçlar için hızla tüketilmesinin&nbsp; ancak otoriter yönetimlerin hüküm sürdüğü toplumlarda kolayca&nbsp; gerçekleştirilebilmesidir.&nbsp; İnsanları alıştıkları kendi yaşam alanından zorla&nbsp; koparan ve doğayı hızla tüketen bu acımasız faaliyetler, nedense bireysel ve kitlesel tepkinin olmadığı otoriter yönetimler olduğunda&nbsp; kolayca kök salabiliyor.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yine yaşadığımız bu dönemin önemli farklılıklarından biride doğanın ve insanların yaşamlarının tahribinin geçmişte yarattığı etkiler konusunda geniş bilgi ve düşünce birikiminin elimizde olmasıdır. Belki de otoriter yönetimler akademik ve teknokratik&nbsp; bilgi birikimine bu nedenle karşılar ve bu bilginin yayılmasını önlemenin yollarını arıyorlar. Bu nedenle, yeni nesil “özgürleşme” sürecinin yaşandığı&nbsp; şimdiki dönemde zamanın ve yerin&nbsp; ruhuna egemen olan “otoriterlik tutkusu” eleştirel ve teknokratik bilgi birikimini kendisine en önemli rakip olarak görüyor olabilir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Son d</strong><strong>önemlerdeki en ümit verici olgu, İstanbul</strong><strong>’</strong><strong>un öncülük ettiği&nbsp;yeni yerel siyaset anlayışının bu meslek grubunun duyarlı uzmanlarını yönetime getirmeleri kadar, toplumun da bu duyarlılığın farkına varması ve uzmanları seçimle yönetime getirmiş olmasıdır. Bu da siyasal alandaki değişmenin mümkün olabileceğinin bir işareti olduğu gibi </strong><strong>“</strong><strong>istihra</strong><strong>ç otoriterliğinin” gücünün kırıldığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir. </strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>“</strong><strong>BİZE PLAN DEĞİL, PİLAV MI LAZIM!” MI?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Göreli olarak demokratik toplumlarda insanlığa ait bilgi birikimini doğayı ve insanı korumak için kullanma ve&nbsp; geçmişin deneyimleriyle geleceği öngörme yeteneğine sahip plancılar ve teknokratlar vazgeçilmez meslek grupları arasında kabul edilir. Günümüzde gerek küresel faaliyet haline gelmiş olan istihracın&nbsp; ve gerekse aşırı tüketimin yarattığı ve yaratacağı tehlikeleri öngören iklim bilimciler gibi plancılar da&nbsp; kamu otoritelerince alınan kararların etkilerini tahmin edebilirler. Türkiye’de de hepimizin gözlemlediği gibi bütün otoriter popülist yönetimlerin en çok rahatsız oldukları uzmanlıkların yeni ve eleştirel bilgi üreten akademisyenler ve teknokratlar olduğu açıktır. Nitekim, hatırlanacağı üzere plancılara ilk açık karşı çıkışı, günümüzde iyice palazlanmış olan&nbsp; inşaat sektörünün banisi olan Süleyman Demirel&nbsp; “Bize plan değil, pilav lazım!” diyerek yapmıştı. Son otuz yıl içinde bu karşı çıkış anlayışı, siyasal çevrelerde&nbsp; iyice kabul görmüş ve bürokrasi içinde kısa bir ömrü olan planlama kurumu ve teknokrasi neredeyse lağvedilerek dışlanmış, akademik dünyanın eleştirel bilgi üreten kesimleri ise saf dışı edilmiştir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öte yandan, bürokrasideki teknokrat ve plancı tasfiyesinin beklenmedik bir sonucu, teknokratik ve eleştirel akademik bilgi birikiminin bürokrasi dışındaki toplumsal kesimlerle paylaşılması ve sivil toplumu canlandırması oldu.&nbsp; Plancılar, hukukçular&nbsp; ve eleştirel akademik dünya elinden geldiği kadar, bu faaliyetlerden zarar gören toplumsal kesimlere bilgilerini taşıdılar.&nbsp; Yakın dönemlere kadar “inşaat/istihraç” uygulamalarının kötü kullanımına karşı çıkanların,&nbsp; muhalif siyasetçilerden&nbsp; çok şehir plancıları gibi teknokratik bilgiye sahip olan uzmanların&nbsp; olması tesadüfi değil. Onların uyarıları ve bilgi birikimi diğer profesyonel mesleklerle birlikte, devlette ya da yönetimde etkili olmasalar da&nbsp; önce sivil toplumda ve süreç içinde siyasal alanda etkili olmaya başladılar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="color:black"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemlerdeki en ümit verici olgu, İstanbul’un öncülük ettiği&nbsp;yeni yerel siyaset anlayışının bu meslek grubunun duyarlı uzmanlarını yönetime getirmeleri kadar, toplumun da bu duyarlılığın farkına varması ve uzmanları seçimle yönetime getirmiş olmasıdır. Bu da siyasal alandaki değişmenin mümkün olabileceğinin bir işareti olduğu gibi “istihra</span></span><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ç otoriterliğinin” gücünün kırıldığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 10 Apr 2025 07:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/04/insaat-ve-istihracin-otoriterlik-tutkusu-1744239075.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir başkan ve sürgün bir camiinin hikayesi: Vedat Dalokay ve Kocatepe Camii</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-baskan-ve-surgun-bir-camiinin-hikayesi-vedat-dalokay-ve-kocatepe-camii-10690</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-baskan-ve-surgun-bir-camiinin-hikayesi-vedat-dalokay-ve-kocatepe-camii-10690</guid>
                <description><![CDATA[O zamanlar ''Toplumcu Belediyecilik'' olarak tariflenen alanda Türkiye'de büyüyen kent nüfusuna rağmen şehrin sorunlarını çözmek konusunda ilk sıradadır Ankara Belediyesi ve Vedat Dalokay.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Bu yazı Vedat Dalokay'ın başkanlık döneminde hayal edip yaptıklarını, projelendirmesine karşın fırsat verilmediği için yapamadıklarını anlatmaya yetmez! Zaten bizim anılarımızda kalanlar da bunlardan daha başka birşey. Cumhuriyet Dönemi sonrası Ankara'ya inşa edilmesi planlanan modern bir camii projesi yani mevcut ismi ile Kocatepe Camii ile ilgidir.&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>“O Güzel İnsanlar O Güzel Atlara Bindiler, </em></span></span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Gittiler.<br />
Dalokay'da Gitti''</em></span></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Yaşar Kemal'den Alıntı ile Demirtaş Ceyhun&nbsp;</em></span></span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Mimarlık Dergisi, Sayı: 1991/2</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">80'li yılların ilk yarısıydı. Bizler yedi yıl sürecek okulumuzda Hazırlık sınıfına, ülke de Özal'lı zamanlara yeni başlamıştı. Birbirini tanımaya çalışan ilk gençlik çağına girecek 30 çocuk aynı sınıftaydık. İlk ayımız biterken daha sonrasında bir rutin olacağını öğrendiğimiz aylık değerlendirmeler için hocalarımız notlarımızı belirlemek adına sınav yada ders içi çalışmalar yapıyordu. Resim dersinde ise ilk ayın ödevi elişi olarak yaptığımız renkli kağıtlardan oluşan çalışmalardı. Numara sırasına göre herkes öğretmene bir aylık ders dönemi sonunda yaptığı çalışmayı gösteriyor, ilgili görsele göre öğretmenimizde bizim için bir ilk olacak aylık notu veriyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Herkes sıra ile çalışmasını ayağa kalkarak gösterirken, sıra bir arkadaşımıza gelmişti. Sakince ve kendinden eminliğini de göze sokmadan ayağa kalktı ve elindekini hocaya doğrulttu. Yaptığı çalışmayı görünce öğretmen mi ben mi daha çok şaşırdık bilemiyorum. Herkesin güzel olsa bile birbirine benzer el emeklerinin yanında O'nunkinin başka bir zihnin eseri olduğu hemen belli oluyordu. Elbette öğretmen en yüksek notu vermenin yanında <strong><em>''İşte sanat budur''</em></strong> manasına gelen bir şeyler de söylemeden edemedi. Arkadaşımızın o gün farkettiğimiz yeteneğinin aslında babadan gelen bir resim sanatı etkisi olduğunu, hatta babasının Ankara'nın ileride daha da efsane olarak anılacak ve 70'li yıllarda görev yapan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunu ve darbe sonrasında ise ilk kez o yıl yani 1984'de ki&nbsp; Belediye Başkanlığı seçimlerinde TBMM'de bile bulunmayan bir sol partiden (Erdal İnönü'nün kurduğu SODEP) aday olmasına rağmen artık ülkenin gittikçe sağa kayan seçmen yapısından ve iktidarı da henüz bir yıl önce ele geçiren partinin (ANAP) sağladığı rüzgar ile gösterdiği aday karşısında geride kaldığından daha sonra haberimiz olacaktı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">O arkadaşımızın adı Gözde, babası ise Vedat Dalokay'dı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gözde'nin yetenek ve hayatta iz bırakmak adına eğitim dönemimiz ve benim de kişisel dünyamda ne kadar etkili olduğu belki başka bir yazı konusu olur. Bu yazının konusu ise Vedat Dolakay.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Biz belki o yaşlarda henüz tanımıyorduk ancak Ankara'da yaşayanlar O'nu 70'li yıllarda başkanlık döneminde yaptıklarına ve vizyonuna aşinaydı. Kendisi 1973 yılında CHP'den bir daha hiç kırılamayan bir oy oranı olan %63 ile seçilerek Başkanlık makamına oturur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">O zamanlar <strong><em>''Toplumcu Belediyecilik'</em></strong><em>'</em> olarak tariflenen alanda Türkiye'de büyüyen kent nüfusuna rağmen şehrin sorunlarını çözmek konusunda ilk sıradadır Ankara Belediyesi ve Vedat Dalokay.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bunu yaparken de sadece kendi aklını yeterli görmez. Belediye tarihinde bir ilk olarak Danışmanlar Kurulu oluşturur, kentin sorunlarının ve çözüm önerilerinin üretilmesi konusunda destek alır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Örneğin o dönemde Kent'te park alanı azdır, günümüz Altınpark'ın bulunduğu yerde olan Golf Kulübü'nün yerini tekrar Belediye'ye kazandırarak, kentin elit kesimini kızdırmak pahasına şehre yeni bir soluk aldırır. Bizim de anılarımızda yer alan Seymenler Parkının günümüz haline getirilmesinde, adı o zaman Kavaklıdere olan parka Avusturya'dan iki kuğu getirilerek (isimleri <strong><em>Ankara ve Viyana</em></strong>) ve adına da zarafet katılarak Kuğulu Park olmasında hep O'nun payı vardır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şehirde araç trafiği artmıştır. Çözümü ana meydanlara döner kavşak oluşturarak çözer. İlkini ise 90'lı yıllardaki metro inşaatı esnasında kaldırılacak olan Kızılay Meydanı'nda yapar. Proje ve çözüm işe yarayınca kavşakların devamı gelir. Hemşehrilileri de O'na <strong><em>''Göbek Başkan'</em>'</strong> adını verirler. Ama bu göbek günümüz dünyasındaki gibi sindirim sistemine değil, çözüm üretimine atıftır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Toplu taşımayı daha da geliştirmek adına Ankara'da metronun şart olduğunu düşünür. Moskova Beledisini ziyaret ederek o dönem Soyyetler'den yıllık % 2.5 gibi cüzi bir faiz ile kredi de bulur. Üstelik bu kredinin geri ödemesinin tıpkı Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi nakit değil, tarım ürünleri ile yapılması konusunda da anlaşır. Ancak Merkezi Hükümet, Demir Perdenin diğer tarafı ile kurulacak bu tür bir ilişkiye karşıdır ve onaylamaz. Ankara'da metronun yeniden gündeme gelmesi böylece bir 20 yıl daha ötelenir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Bir çok eserleri vardır Dalokay'ın. Ancak en önemli projelerinden birisi de artık kendi kabuğuna sığamayan kente yeni bir yerleşim alanı yaratmaktır. Batıkent projesini geliştirir. Ancak görev süresi bu projeyi başlatmaya yetmez. Danıştay kararı ile yeniden göreve dönse bile şimdi de kendi partisi CHP -belki de uluslararası baskıdan- 1977 yılında yapılan Yerel Seçimlerde O'nu yeniden aday göstermez. Yerine aynı partiden Ali Dinçer bir sonraki Belediye Başkanlığı görevini devralır.</strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şehrin bir kent sembolü olması gerektiğini düşünür ve <strong><em>''Hitit Güneşi''</em></strong> böyle doğar. Sıhhiye Meydanı'na bu sembolün inşaatını başlatır. Ancak Hükümet ve Vali yine buna karşıdır ve trafik polisleri inşaatı yapan işçilere yaya yolunu kullanmadıkları gerekçesi ile (zaten inşaat yapılan orta meydana yaya yolu da yoktur) ceza keserler. Ancak Belediye kararlıdır ve zabıtalar da&nbsp; polislere Belediye'ye ait alandaki çimlere bastıkları için tutanak tutarak ceza keserler!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dalokay'a göre <strong><em>''Yiğit biraz da deli olmalıdır!''</em></strong>. Ve bunun sadece sözde kalan bir durum olmadığını da gösterir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Atatürk Bulvarı'nı genişletme çalışmalarında sıra Amerikan Büyükelçiliği'nin olduğu alana&nbsp; geldiğinde elçilik çalışanları bir sabah işe vardıklarında gördükleri manzaraya inanamaz. Belediye işçileri Elçilik bahçe duvarlarını yıkmış ve alanı bulvara katmak için çalışmaktadır. Durum diplomatik krize yol açar. Yapılan görüşmeler sonunda bahçe duvarı 1.5 metre içeri alınarak ve bulvarda bu sayede genişletilerek sonlanır. Ülke, tarihinde ilk kez Amerika'dan toprak kazanır!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şimdilerde muhalefet görevindeki kişilerin pasifliğine karşın, O tam bir aktivisttir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">1975 yılında, İspanya'da Franco rejiminin sonlarında 5 ETA üyesinin idam edilmesini protesto etmek ve artık özgürlük isteyen İspanya Halkına da destek vermek için Elçiliğin elektrik, su ve havagazını keser. Hatta bundan dolayı da yargılanır. Yaptığı savunma etkili olur ve serbest kalır.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Halk ekmek, öğrencilere süt ve daha birçok projesi vardır Dalokay'ın. Ancak Hükümet de dur demekte kararlıdır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Önce ödeneklerini keserler Belediye'nin. İşçiler maaşlarını alamayacak duruma gelir. Eğer işçiler aç ise O da tok olmayacaktır. Açlık grevine başlar. Yeterli olmayınca dönemin Başbakanı Demirel'in Güniz Sokak'ta olan konutunun önünde sabahları bekler. Başbakan evden çıkınca korumaları da atlatarak kendisinden ödeneklerin devam etmesini ister.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Devrim Arabaları filminde Latif Ustanın söylediği gibi <strong>''Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz!'</strong>'.&nbsp; Ve sonuçta tarihte ilk kez yaşanan bir durum olarak İçişleri Bakanlığı'nca Dalokay görevden alınır!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir çok eserleri vardır Dalokay'ın. Ancak en önemli projelerinden birisi de artık kendi kabuğuna sığamayan kente yeni bir yerleşim alanı yaratmaktır. Batıkent projesini geliştirir. Ancak görev süresi bu projeyi başlatmaya yetmez. Danıştay kararı ile yeniden göreve dönse bile şimdi de kendi partisi CHP -belki de uluslararası baskıdan- 1977 yılında yapılan Yerel Seçimlerde O'nu yeniden aday göstermez. Yerine aynı partiden Ali Dinçer bir sonraki Belediye Başkanlığı görevini devralır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu yazı Vedat Dalokay'ın başkanlık döneminde hayal edip yaptıklarını, projelendirmesine karşın fırsat verilmediği için yapamadıklarını anlatmaya yetmez!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Zaten bizim anılarımızda kalanlar da bunlardan daha başka birşey. Cumhuriyet Dönemi sonrası Ankara'ya inşa edilmesi planlanan modern bir camii projesi yani mevcut ismi ile Kocatepe Camii ile ilgidir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Cumhuriyet Dönemi'nde kentin merkezi Ulus'tan, Bakanlıklar bölgesine doğru kaydırılmış ve kamu binaları da daha çok bu güzergahta yapılmıştır. Üst düzey bürokratlar da Yenişehir denilen bölgeye yerleşmeye başlamıştır. Bu bölgede bir camiinin bulunması gerektiği de işte bu dönemlerde yani 1940'larda gündeme gelmeye başlar. 1947 yılında bir yarışma düzenlense de inşaa edilmeye değer bir eser seçilemez. Sonrasında ise uzun yıllar gündemde kalsa bile çok partili dönemin de başlaması ile ilgili otoriteler hemen harekete geçmez. Ancak 1957 yılına gelindiğinde yeniden bir yarışma düzenlenmesine ve alanın da Yenişehir'den bugün ki bölgeye taşınmasına karar verilir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Düzenlenen yarışmayı ortak mimarlık ofisleri de bulunan Vedat Dalokay - Nejat Tekelioğlu ikilisi kazanır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Burada Nejat Tekelioğlu'ya da kısa bir parantez açmak gerekir ise kendisi Ankara'da sinemalı apartman olarak anılan konsepti oluşturan kişi olduğunu ve zamanında bizlerin de filmler izlediği Talip ve Kavaklıdere Sinemalı apartman projelerinin O'na ait olduğunu belirtmek gerekir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Dalokay'ın çevre, alan ve yerleşim ile uyumlu projesinin tersine bugün gidenlerin de göreceği şekilde çevredeki yapıları ezen, betonun dışında bir alan bırakmayan bir yapı üretilir. O dönemler farkında değildir ülke belki ama Cumhuriyet Değerlerindeki aşınmanın bir başka mihenk taşı olur bu proje değişikliği.</strong></span></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Biz yeniden Kocatepe Camii projesine dönecek olursak o dönem bu yarışmayı <em>''Türkiye Diyanet Sitesi Yaptırma ve Yaşatma Derneği''</em> üstlenmiştir. Projeyi değerlendiren Jüri ise Başbakanlık, Üniversiteler ve Mimarlık Odasının temsilcilerinden oluşan toplam 15 kişilik bir komitedir. İhtiyaç olarak,&nbsp; toplamı 2000 kişilik bir camii, Diyanet İşleri Hizmet Binası, Yüksek İslam İlimleri Akademisi, Müze, Konferans Salonu, Poliklinik ve otopark alanı gibi bir yapı konsepti belirlenmiştir.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dalokay'a göre bir camii çevresindeki alanla uyumlu olmalı ve mekanı iyi kullanmalıdır. Bu nedenle de proje alanındaki yer kısıtı nedeniyle camiinin yarışma kriterinden az bir alanı kapsayacak şekilde 600 kişilik olması hedeflenmiştir. Daha sonra projenin iptal gerekçeleri arasında nitelik yerine niceliğe önem verenlerce bu sayı kısıtı da söylenecektir!&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Projenin en önemli ve modern yanı ise o dönem uluslararası alanda yeni yeni kullanılmaya başlanılan kabuk kubbe sisteminin varlığıdır. Buna göre 50x50x50 metre bir ebata sahip olacak kabuğun altındaki camii de 25x25 metrelik bir alanda bulunacaktır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">O zamanlarda&nbsp; kabuk sistemi dünyada revaçtadır ve <strong>Sydney Opera Binası</strong> da&nbsp; aynı yıl daha da iddialı bir kabuk sistemi ile yarışmayı kazanmış ve günümüzde de halen şehrin sembolüdür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ancak Türkiye'deki yarışma sonrasında aksilikler başlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Önce yine bir kabuk sistemi ile inşaa edilmiş olan&nbsp; Ankara Spor Sarayı 1958 yılında yıkılır. Yapılan incelemede proje hesapları ve malzemede bir sorun tespit edilmez. Kubbe konusunda uzman görüşü almak adına Türkiye'ye Alman Profesör Wolfgang Zerna davet edilmiş ve o da kabuk sistemi inşasında kullanılan kalıp ve işçilik sisteminin kritik önemde olduğunu belirtmiştir. Yıkıma ilişkin Soruşturma Raporu'nda da bu işçilik ve kalıp sisteminde ki eksikliklere vurgu yapılır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yarışmayı bir mimarlık projesi kazanır ancak inşaatın tamamlanabilmesi için mühendislik projesinin de sonrasında tamamlanması gerekir. Yaşanan bu talihsizlik nedeni ile mimarlar, mühendislik projesinin temin edilmesi konusunda zorlanır. Kimsenin de Floransa'daki Duamo Katedrali'nin Kubbesi kadar beklemeye tahammülü yoktur. Değil ise, belki bizde de bir saatçi ustası çıkacak ve projeyi mümkün kılacaktır kim bilir!&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dernek, kubbenin mukavemeti konusunda ODTÜ'den görüş ister. Oradan gelen yorum ise yine işçilik ve kalıp konusuna dikkat edilmesi gerektiği, ülkenin mevcut işçilik tecrübesi çerçevesinde bu projenin inşaa edilmesinin riskli olduğu şeklindedir.&nbsp; Bu zaman zarfında ülkede bir taraftan 27 Mayıs Darbesi gerçekleşmiş ve sonrasında Dernek Yönetimine <em>'</em><strong><em>'Namaz kılmayan kişinin çizdiği camide ibadet de yapılmaz!''</em></strong> fikrini benimseyen kişiler gelmiştir. Hatta Dernek Yönetimi Nejat Tekelioğlu ile görüşerek, Vedat Dalokay'dan bu işte ayrılmasını, projeye sadece kendisinin devam etmesini teklif ederler. Tekelioğlu ise bunu reddeder. Mimarların Almanya'dan mühendislik projesinin tamamlatılması önerisini de Dernek kabul etmez ve projeyi iptal eder. İnşaatına bile başlanan projenin temelleri dinamitlenir ve yeni proje için alan yaratılır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Sunumun üzerinden aylar geçti. Farkında olduğumuz hayatımızı şekillendirecek olan sınav zamanının gittikçe yaklaşmakta olduğu ama bilmediğimiz ise&nbsp; arkadaşımızın hayatının tümden değişecek olduğu idi. Coğrafi bilgimize göre kışın bitip doğal hayatın canlandığı bahar ayının başlangıcı olan o 21 Mart gününde sınıf kapımız ders ortasında açıldı.</strong></span></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">1967 yılında yeniden düzenlenen yarışmayı Hüsrev Tayla ve Fatin Birleşik Uluengin'in hazırladığı çizimler kazanır. Eser, Derneğin yeni yönetiminin de isteği çerçevesinde Klasik Osmanlı yapılarından esinlenen, Selimiye ve Sultanahmet Camii'lerinden alıntılar olduğu belirtilen ve ciddi mimarlarca zevksizlik abidesi olarak görülen bir eserdir. Dalokay'ın çevre, alan ve yerleşim ile uyumlu projesinin tersine bugün gidenlerin de göreceği şekilde çevredeki yapıları ezen, betonun dışında bir alan bırakmayan bir yapı üretilir. O dönemler farkında değildir ülke belki ama Cumhuriyet Değerlerindeki aşınmanın bir başka mihenk taşı olur bu proje değişikliği.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sonrasında işin daha da garibi, mimarlardan Hüseyin Tavla'nın yıllar sonra Karacaahmet Mezarlığı'nda projesini yaptığı Şakirin Camii'nde bu kabuk kubbe sistemini kullanmasıdır. Ama ne yaparsa yapsın, sonrasındaki kariyer döneminde Kocatepe'nin iptal edilen projesinin gölgesi bırakmaz peşini.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sonra aradan yıllar geçti. Lisenin son senesinde Vedat Dalokay bizlerin üniversitede bölüm seçmeleri için davet edilenler listesinde yer alarak okula geldi. Son sınıflar olarak okulun kapalı spor salonunda toplandık. Görsellerini sunmak için bir barkovizyon ve bir resim şövalesi hazırlanmıştı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Önce Mimar Sinan'dan bahsetti. Süleymaniye Camii minarelerinin ana camii bloğu yerine bahçe duvarının etrafına yerleştirilmesinin nedenini anlattı. Ayasofya'da, Sinan'ın inşaa ettiği minareler ile O'ndan daha önce yapılanların farkını gösterdi. Kocatepe Camii'nde kaçırılan fırsattan bahsetti. Sonrasında ise zihnimde hala canlı olan Pakistan'da yine bir uluslararası yarışmayı O'nun eserinin kazanarak inşa edilen <strong><em>Kral Faysal Camii</em></strong> resimlerini paylaştı. Kocatepe Camii projesinden esinlenmesine karşın yerele de uyumlanarak camii alanın arkasında kalan o dağlar ve çevresinde göçebe yaşayan insanların çadırlarının arasındaki uyuma işaret etti. O zamanlar hislerimizin hayranlık ve gurur duygusu olduğunu belki bilemiyorduk ve belki de tam olarak ne hissettiğimizi de bilmiyorduk. Ama adını koyamadığım tanıdık bir duygu içimde canlandı. Tıpkı henüz <strong>Hazırlık Sınıfında</strong> iken hissettiğim o "<strong><em>Bu başka bir şey!"</em></strong>&nbsp;hissi benliğimi sardı. Yıllar geçse de ne o duygu, ne de o an zihnimden çıkmadı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sunumun üzerinden aylar geçti. Farkında olduğumuz hayatımızı şekillendirecek olan sınav zamanının gittikçe yaklaşmakta olduğu ama bilmediğimiz ise&nbsp; arkadaşımızın hayatının tümden değişecek olduğu idi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Coğrafi bilgimize göre kışın bitip doğal hayatın canlandığı bahar ayının başlangıcı olan o 21 Mart gününde sınıf kapımız ders ortasında açıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gelen hocamız Dalokay'ın eşi ve oğlu ile beraber Kırıkkale yakınında bir trafik kazası geçirdiğini, oğulları hariç iki ebeveynin hayatını kaybettiğini, kardeşin ise yoğun bakımda olduğunu söyledi!&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Haber sonrası sınıfımız önce buz kesti. Sonra ağlayabilenler ağladı. Ağlayamayanlardan bazıları da henüz hazırlık sınıfında iken bir arkadaşımızın hayata vedasının, şimdi son sınıfta bu sefer yine bir arkadaşımızın ailesinin yok olmasının nasıl bir kader olduğunu düşündü sanırım.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir camii yurdundan uzakta sürgüne, mimarı ise zamansız bir şekilde ölüme gitmişti!</span></span></span><br />
<strong><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">--------------</span></span></span></strong><br />
<span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Not 1: </strong>Kazada yaralanan oğulları Barış, 1 hafta sonra vefat etti. Barış ismi aslında Dalokay'ın 70'lerin başında sahibi olduğu bir gazetenin de ismidir. Yazı dünyasında sadece patron olarak değil kalemi ile de yer almış ve 1980 yılında Türk Dil Kurumu Çocuk Yazını ödülünü alan <strong><em>''Kolo''</em></strong> isimli kitabın da yazarıdır.&nbsp;</span></span></span><br />
<span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Not 2: </strong>Dalokay, Doğan Kuban ve Bozkurt Güvenç ile İTÜ Mimarlık fakültesinden aynı sınıftadır. Lisans sonrası 1951-1952’de Paris'teki Sorbonne Şehircilik Enstitüsü’nde lisansüstü çalışması yapmıştır. Sonrasında Fransa da ünlü mimar Le Corbusier'nin ofisinde de çalışmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ailenin naaşları hala&nbsp;Ankara Cebeci Asri Mezarlığındadır.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 22 Mar 2025 06:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/bir-baskan-ve-surgun-bir-camiinin-hikayesi-vedat-dalokay-ve-kocatepe-camii-1742594290.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mahalle’nin Yeniden Yapılanması</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/mahallenin-yeniden-yapilanmasi-10654</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/mahallenin-yeniden-yapilanmasi-10654</guid>
                <description><![CDATA[Demokratik mahalle birimi katılımcıları her mahalleye göre elbette farklılıklar gösterecektir. Ama ne olursa olsun burada vazgeçilmez olan, muhtar ve ihtiyar heyeti gibi seçilmiş, mahalli STK’lar gibi oluşmuş, okul müdürü ve aile hekimleri gibi atanmış katılımcıların mahalle sakinlerinden daha çok ağırlığa sahip olmaması, yani mahalle sakinlerinin aktif yurttaş olarak iradesinin gerek niceliksel gerek niteliksel olarak daha belirgin olmasıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni mahalle yapılanmasında vazgeçilmez olan, muhtar ve ihtiyar heyeti gibi seçilmiş, mahalli STK’lar gibi oluşmuş, okul müdürü ve aile hekimleri gibi atanmış katılımcıların mahalle sakinlerinden daha çok ağırlığa sahip olmaması, yani mahalle sakinlerinin aktif yurttaş olarak iradesinin gerek niceliksel gerek niteliksel olarak daha belirgin olmasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bundan önceki Toplumcu Demokratik Belediyecilik yazılarında <strong>KENT HAKKI’</strong>nı esas alan <strong>katılımcı, saydam, izlenebilir, </strong>neden ve sonuçları ile<strong> hesap verilebilir </strong>bir yerel işleyişin kurulabilirliğini sorgulamıştık. Anahtar sözcük olan “katılım”ın gerek stratejik planlarda gerekse <strong>Katılımcı Bütçe</strong> uygulamalarındaki mümkünlüğünden hareketle komşu dayanışması veya mahalle meclislerinin doğrudan demokrasi açısından nasıl bir yerindenlik sağlayabileceğinin üzerinde durmuştuk. Gelinen durumda,&nbsp; <strong>mahalle </strong>biriminin iki yüz yıldır geçirdiği evrim, mahalle örgütlenmesinin idari ve &nbsp;hukuki olarak yeniden ele alınmasını kaçınılmaz kılmakta. Belki de yerel yönetimlerdeki paradigmal değişikliğin&nbsp; en altta, mahalleden başlayarak ele alınması gerekmekte. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa’da sayılan idari yapılar olarak İl Özel İdaresi, Belediye ve Muhtarlıkların yanında, <strong>mahalleyi yeni bir idari yapı olarak öne sürebilir miyiz?</strong> Ama burada öncekilerin yanına eklenecek dördüncü bir yerel yönetim yapısından da öte, yerel yönetimlerin mevcut merkeziyetçi örgütlenmesinden uzak, vesayet altındaki bir şube gibi işlemeyen, temsili demokrasinin zaaflarını reddeden, doğrudan demokrasinin en temel yaşam alanında vücut bulacak bir demokratik yerel yönetim yapısından bahsediyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her şey bir kenara, Osmanlı’dan devraldığımız muhtarlığın 1800’lü yıllarda 250-300 kişilik bir yaşam alanının yönetim birimi olarak ortaya çıktığını düşünürsek, günümüzde kentleşmenin kırı yutmasıyla oluşan 10, 15, 20 bin nüfuslu kent irisi mahallelerde aynı örgütlenmeyle yola devam etmek ne kadar doğru? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TÜİK 2024 verilerine göre Türkiye’nin en kalabalık mahallesi <strong>151 459 kişi ile </strong>Diyarbakır’ın Bağlar ilçesindeki Bağcılar Mahallesi’dir.<strong> </strong>İkinci sırada ise<strong> 111 000 kişi</strong>, İstanbul’un Beylikdüzü ilçesindeki Adnan Kahveci Mahallesi yer alıyor. <strong>Nüfusu 50-100 bin arası olan mahallelere baktığımızda:&nbsp; </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Konya - Selçuklu - Yazır Mahallesi, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Kayseri - Talas - Mevlana Mahallesi,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Adana&nbsp; - Çukurova - Huzurevleri Mahallesi,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Çorum - Merkez - Ulukavak Mahallesi,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Şanlıurfa - Haliliye - Devteyşti Mahallesi,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Antalya - Alanya- Mahmutlar Mahallesi,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bursa -Osmangazi – Hamitler Mahallesi.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Demokratik mahalle birimi mahallede, ev sahibi/kiracı sıfatlarından bağımsız olarak, komşuluk hukukuyla birbirine bağlı mahalle sakinleri, mahallede faaliyet gösteren işletmeler, mahalle muhtarı ve ihtiyar heyetinin asil ve yedek üyeleri, mahallede faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri, aile hekimliği ya da sağlık kuruluşu temsilcileri, okul aile birliği temsilcileri, veli örgütlenmesi temsilcileri, okul yönetimleri, inanç grubu temsilcileri ve benzeşen sosyal gruplar ve sosyokültürel kümelenmelerden katılımcılardan oluşabilir.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nüfus faktörünün yanında daha da &nbsp;önemlisi, her gün bir yenisi uygulamaya konan kamusal politikaların yaşamımızdaki olumlu veya olumsuz etkileriyle başa çıkabilmek için evimiz, apartmanımız, sokağımız ve mahallemizde nasıl bir örgütlenme gerekir? Bir bakıma kişisel özellikleriyle öne çıkanlardan oluşan muhtar ve ihtiyar heyetlerine genç, kadın, emekli, engelli, STK temsilcisi üyelerin eklenmesiyle, diğer seçilmiş ve atanmışlarla birlikte, <strong>yeni bir yerel yönetim koordinasyonu </strong>yaratılabilir mi? Yani mahalle tabanlı, kamu ve özel politikalar hakkında sözü olan aktif yurttaşların ve mahalledeki diğer örgütlenmelerin de içinde olacağı yeni ve yatay bir yerel yönetim mümkün mü? Yıllara dayanan yerel yönetim gözlemlerimiz, bunun hem mümkün hem de gerekli olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hükümet veya yerel yönetimlerin merkezi ve yerel düzeyde kararlaştırdığı, bireylerin yaşamlarını ve toplumun bütününü doğrudan etkileyen ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel kamu politikaları hakkında yurttaşların görüş ileri sürmesi, itirazda bulunması ya da onayını bildirmesi, alternatif politikalar önerebilmesinin ilk koşulu, <strong>mahallede katılımın</strong> örgütlenmesidir. Bu ise aracısız, dikey değil yatay ve insandan insana, bireylerin kendi yaşamları üzerinde doğrudan söz sahibi olduğu bir doğrudan demokrasi süreci içinde mümkün olabilir. Katılımcılık, bireylerin, kendi yaşamlarını ve toplumu doğrudan etkileyen kamu politikalarını yönlendirmek üzere, karar ve yönetim süreçlerine doğrudan ya da dolaylı biçimde dahil olmaları ya da bu süreçlerin yürütülmesinde kendileriyle işbirliği yapılmasını talep etme özgürlüğüdür. Kent Hakkı mahallede “demokratik mahalle yapılanması” yoluyla kullanılabilir, bunu “demokratik mahalle birimi” olarak adlandırabiliriz. Veya adını siz koyun!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni bir Demokratik Mahalle Birimi önerisini tartışmaya geçmeden önce, var olan mahalle yapılanmasını kısaca yeniden hatırlatalım. Mevcut idari biçimlenişin ürettiği, iki yüzyıldır devam eden uygulamalarla pekiştirilen kültürel kabullerden başlayabiliriz. Sözgelimi mahalle yapılanması ve muhtar-ihtiyar heyeti nasıl ortaya çıktı, bunlar süreç içinde nasıl bir toplumsal iktidar aygıtına dönüştü? Sahi siz, geçtim muhtarı, son yerel seçimlerde seçtiğiniz mahallenizdeki İhtiyar Heyeti (muhtar azaları) üyelerini tanıyor musunuz? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahallelerle ilgili ilk yasa ve düzenlemeler, daha evvel de bahsettiğimiz gibi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapıldı. Osmanlı kent yönetiminde mahalleler, idari ve sosyal birimler olarak önemli bir rol oynamıştır. Her mahallenin bir muhtarı ve imamı vardı, bu kişiler mahalle sakinlerinin sorunlarını çözmekle görevliydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyet döneminde ise mahalle yönetimleri, daha modern ve sistematik bir yapıya kavuşturuldu. Türkiye'de mahalle yönetimlerinin hukuki statüsü ve tarihsel gelişimi üzerine araştırmalarda, mahalle yönetimleri demokrasinin gelişmesi ve yerel yönetim süreçlerine katılım açısından önemli bir araç olarak kabul edilmektedir. 1930 yılında çıkarılan 1580 sayılı Belediye Kanunu, mahallelerin idari yapısını belirleyen ilk yasal düzenlemelerden biriydi. Bu kanun, mahalle muhtarlarının ve ihtiyar heyetlerinin görev ve sorumluluklarını tanımlıyordu. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı yasayla, büyükşehir belediyeleri ve mahalle yönetimleri yeniden düzenlendi. Büyükşehir belediyelerinin sayısı artırıldı ve köyler mahalle olarak tanımlandı. Bu düzenleme, mahallelerin idari yapısını ve işleyişini önemli ölçüde değiştirdi. Mahalleye çevirme adı altında, aslında köyler yutulmuş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Demokratik Mahalle Birimi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratik mahalle birimi mahallede, ev sahibi/kiracı sıfatlarından bağımsız olarak, komşuluk hukukuyla birbirine bağlı mahalle sakinleri, mahallede faaliyet gösteren işletmeler, mahalle muhtarı ve ihtiyar heyetinin asil ve yedek üyeleri, mahallede faaliyet gösteren (dernek, vakıf, toplum tabanlı örgütlenmeler, meslek örgütleri, mahalle gönüllü dayanışmaları, kooperatif, sendika, spor kulübü vb.) sivil toplum örgütleri, aile hekimliği ya da sağlık kuruluşu temsilcileri, okul aile birliği temsilcileri, veli örgütlenmesi temsilcileri, okul yönetimleri, inanç grubu temsilcileri ve benzeşen sosyal gruplar ve sosyokültürel kümelenmelerden katılımcılardan oluşabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratik mahalle birimi katılımcıları her mahalleye göre elbette farklılıklar gösterecektir. Ama ne olursa olsun burada vazgeçilmez olan, muhtar ve ihtiyar heyeti gibi <strong>seçilmiş,</strong> mahalli STK’lar gibi <strong>oluşmuş</strong>, okul müdürü ve aile hekimleri gibi <strong>atanmış </strong>katılımcıların mahalle sakinlerinden daha çok ağırlığa sahip olmaması, yani mahalle sakinlerinin <strong>aktif yurttaş</strong> olarak iradesinin gerek niceliksel gerek niteliksel olarak daha belirgin olmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atanmış, oluşmuş ve seçilmişleri bir arada düşünen ve adımları daha önce gerek mahalle meclisi gerekse Katılımcı Bütçe örgütlenmelerinde atılmış bir adımdan, &nbsp;bir öneriden bahsetmek istiyorum:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Picture1eqeqwqw.png" style="height:451px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahallede oluşacak yeni yapılanmada seçilmiş, oluşmuş ve atanmışların en fazla 1/3 nispetinde, komşuların ise 2/3 nispetinde yer alması önerisi, mahallede soluk alıp veren aktif yurttaşın sözünün iradeye dönüşmesini güvence altına alacak niceliksel bir koşul olarak düşünülmüştür. İnsandan insana doğrudan bir demokrasiyi gerçekleştirmeye dönük bu öneri, nispi temsilin ürettiği profesyonel temsilcilerin yabancılaşmasının önüne geçmeyi sağlayabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu yeni demokratik mahalle biriminin bütçesi olacak mı ve nereden karşılanacak? En pratik çözüm, tıpkı belediyelerin nüfusu oranında aldığı mali destek örneğinde olduğu gibi, mahalle nüfusu oranında belediye bütçesinden pay alınması olabilir.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Demokratik mahalle biriminin organları ve bütçesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yatay ve eşit örgütlenmeler için, ister Atina şehir devletine, ister Paris Komünü’ne, ister eşitlikçi İslam cumhuriyetlerinden Karmati topluluğuna dönüp bakalım. Hiyerarşik olmayan, dikey örgütlenmeyi reddeden bütün yapılarda, bu yapı ister köle sahibi yurttaşlardan, ister monarşiye ve işgale itiraz eden Paris yurttaşlarından oluşsun, topluluk için alınan kararların uygulanması doğrudan bir yaşam pratiğine karşılık gelir. Bu pratik ise dikey olarak örgütlenmiş hiyerarşik bir yönetim tarafından değil, bir sözcüler koordinasyonu tarafından kararlaştırılır. Adı üzerinde: koordinasyon; hiyerarşik bir yönetim değil. Mahallede yaşayan komşular ve katılımcılardan oluşan hazirunun bir araya geldiği <strong>genel kurul</strong>, genel kurulca seçilen sözcülerden oluşan <strong>koordinasyon</strong>, <strong>koordinasyon sözcüleri</strong>, &nbsp;ihtiyaca göre biçimlenen <strong>çalışma grupları</strong> mahalle biriminin yatay ve doğrudan demokratik organları olmaya adaydır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, bu yeni demokratik mahalle biriminin bütçesi olacak mı ve nereden karşılanacak? En pratik çözüm, tıpkı belediyelerin nüfusu oranında aldığı mali destek örneğinde olduğu gibi, mahalle nüfusu oranında belediye bütçesinden pay alınması olabilir. Belediyeden ya da devletin ilgili kurumlarından alınacak desteğin yanı sıra, mahalle halkının oluşturacağı ve doğrudan yöneteceği sivil bir fon da bu mali kaynağa eklenebilir. Osmanlı’da kurulan Mahalle <strong>Avarız Sandıkları</strong> bu mahalle dayanışmasının geçmişteki pratiklerinden biridir. Ayrıca mahalle ekonomisinin büyüklüğü oranında, yerel esnaf, iş dünyası, mahallede faaliyet gösteren diğer işletmelerin, birimin ortak kararlarıyla uyumlu doğrudan yatırımlarıyla daha yaşanır, daha gelişkin bir mahalle yaratılabilir.</span></span> </span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Mar 2025 06:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/mahallenin-yeniden-yapilanmasi-1742194815.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Felaketlere dirençli bilgi nedir, nasıl üretilir: Turgut Cansever’den önemli bir ders</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/felaketlere-direncli-bilgi-nedir-nasil-uretilir-turgut-canseverden-onemli-bir-ders-10497</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/felaketlere-direncli-bilgi-nedir-nasil-uretilir-turgut-canseverden-onemli-bir-ders-10497</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cansever, ki muhafazakar felsefi kimliği ile iktidar nimetlerini kullanmak yerine bilginin üretim biçimini, iktidarla ilişki biçimini sorun ediyordu. Eğer onun dikkati çektiği sorun dikkate alınsaydı, büyük ihtimalle 99 felaketinden sonra geçen çeyrek asırlık süreç çok daha farklı yaşanabilir, çok sayıda insanın hayatı kurtarıldığı gibi ekonomik açıdan da bugünkü sorunlar yaşanmazdı. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>“</em></strong><em>Modern” denilen mimarlık, tıpkı sanat gibi kendisini gerçekliğe, yani taklite karşı konumlandırır. Modern denilen mimarlık ya da sanat kapitalizmin bir yansıması olmaktan çok onun temelindeki paradoksu sergiler, deşifre eder.&nbsp; </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bu paradoks “figüratif” politika için de geçerli olabilir. O gösterdikleri ile ne kadar gözümüzü kamaştırıyor olursa olsun, kendisinin nasıl eşitsiz, işaretsizleştirici bir işleyiş üzerine kurulduğunu, yani kurucu paradoksunu gizlemeyi amaçlar. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Afetlere dirençli olmak için de politikanın “figüratif” alana sıkıştırılmasına, arkasındaki işleyişin gizlenmesine karşı çok yönlü bir mücadele gerekli”.&nbsp;&nbsp;&nbsp; </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2000’li yıllar siyasal açıdan zor zamanlardı. İktidar devlet gücünü kullanan sınıflar tarafından köşeye sıkıştırılmıştı. Birtakım söylentiler ortada dolaşıyordu. Belki de bu nedenle ama daha çok iktidar “figüratif” ya da neoklasik politik alana dahil olmaya çalıştığı için kendi danışmanı olan Mimar Turgut Cansever’i değil, karşı tarafı, böyle bir derdi olmayan, devlet gücünü, kariyer imkanlarını kullanan imtiyazlı uzmanları dinledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onlara bu süreçte daha fazla araştırma, plan ve proje işleri verdi. Cansever ise hiçbir zaman iktidarla böyle bir ilişki kurmadı, kendisine imtiyazlar sağlamadı. Tam tersine bağımsız kalabilmek için çeşitli zorluklara göğüs gerdi. Cansever, ki muhafazakar felsefi kimliği ile iktidar nimetlerini kullanmak yerine bilginin üretim biçimini, iktidarla ilişki biçimini sorun ediyordu. Eğer onun dikkati çektiği sorun dikkate alınsaydı, büyük ihtimalle 99 felaketinden sonra geçen çeyrek asırlık süreç çok daha farklı yaşanabilir, çok sayıda insanın hayatı kurtarıldığı gibi ekonomik açıdan da bugünkü sorunlar yaşanmazdı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onunla birlikte yaptığımız Açık Radyo programlarında “modernleşme” ile ortaya çıkan önemli bir paradoksa işaret ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin gözlemlerini anlatıyor ve şöyle diyordu: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>“</em></strong><em>Şehir plancıları Anadolu ‘daki şehirleri planlarken, geçmişte yapıldığı gibi yamaçların yerleşime daha uygun olduğunu düşünerek, yapılaşma için bu bölgelere izin veriyorlardı, tarım arazilerinin korunması için. Ayrıca zannedersem deprem, sel gibi afetlere karşı dirençli olunması, hem içme suyuna yakınlık açısından… </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Ama sonuçlar tam tersine oluyordu. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Plan yapılan bölgelerde yaşayan vatandaşlar tersini yapıyorlardı.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Alınan bu kararlara, yasaklara rağmen inşaatlarını yapabileceklerini fark ettiklerinde, izin verilen yerlere değil, önce imar izni olmayan tarım arazilerine doğru yöneliyorlardı. Binalarını, yerleşim alanlarını bereketli tarım arazilerinin üzerine kaydırıyorlardı. Tarım arazilerine inşaat yapabildiklerini gördüklerinde bu şaşmaz bir davranış tipi oluşturuyordu. Bu konuda, yani değerli tarım arazilerini yok etmek için büyük bir arzu içinde oluyorlardı, gelecekte yasaklanabileceğini düşünerek… Anlayacağınız “bindikleri dalı kesmek” gibi bir davranış içine giriyorlardı…”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tuhaflık şurada ki, sözde planlı ve projeli uygulamalarla örneğin afet bölgelerindeki mevcut yapı dokuları yerleşim alanları afetlere açık hale geldi. Oysa neredeyse bütün geleneksel yerleşim alanlarında kendiliğinden, yani plan ve proje yapılmadan önce çoğunlukla Cansever’in işaret ettiği yamaçlar kullanılıyordu. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Siyasetçiler de -kimi zaman bir şeyler karşılığında- görünüşte onların bu sorunlarını çözmeye çalışıyorlar. Kaçak uygulamaları görmezden geliyorlar.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu şekilde hem su kaynaklarına yakın olmak, hem tarım alanlarını korumak mümkün oluyordu. Hem de böylece sert zeminler üzerinde gerçekleştiriliyordu, yerleşim alanları…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapıların kültür mirası değeri taşıdığını fark ettiklerinde -ya da birileri söylediğinde- yapıların sahipleri gelir kaybına uğrayacaklarını bile bile onu yıkmaya çalışıyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki bir gün bir çivi bile çakamayacaklarını düşünerek… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kültürel veya doğal mirası koruma meselesinin bunu dert eden seçkinlerin kendilerine eziyet etmek ve ayrıcalıklarını geliştirmek için uydurdukları birtakım kurallar olduğuna inanıyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca elbette ki kurullar tarafından talep edilen rölöve projelerinin maliyeti kimi yerde onarım için gerekli bütçeleri bile geçebiliyor. Bu yüzden sorun sahipleri uzman desteği almadan işlerini halletmeye, kaçak uygulamalar yapmaya yönlendiriliyorlar. Sanki koruma kurallara uymak, cezalandırılmak gibi bir şey. Kamu yararı kavramını ileri sürerek devlet gücünü kullananlar büyük çıkarlar elde ediyorlar. Muhataplar kamu yararı açısından desteklenmek, teşvik edilmek şöyle dursun, cezalandırılıyorlar. Bu durum tam anlamıyla halkı nesne olarak gören ve tahakküm altına alınmasını öngören otoriter bir dünya görüşünün uzantısı.&nbsp;&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasetçiler de -kimi zaman bir şeyler karşılığında- görünüşte onların bu sorunlarını çözmeye çalışıyorlar. Kaçak uygulamaları görmezden geliyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üstelik kimi yerde ilgisizlik, yoksulluk ya da başka nedenlerle yapılamayan onarım işleri nedeniyle kültürel miras değeri taşıyan varlıklar planlara, projelere göre yapılanlara göre çok daha iyi korunuyor. Bu çelişkiyi fark etmek için İstanbul Surları, Sulukule, Sütlüce, Süleymaniye gibi yerlerde küçük bir gezinti yapmak yetiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne müthiş bir paradoks ama değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzmanların doğruyu göstermeleri, geliştirdikleri bilgi, planların yapılması, üniversitelerin eğitim vermeleri, kuralların konması, planların yapılması yetmiyor. Hatta yetmiyor demek de doğru değil.&nbsp; Sanki inadına cehaleti, bilim karşıtlığını kışkırtıyor.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demek ki bilme eyleminde bir problem var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Siyasette tepeden inmeciliğin hile ve kurnazlıkları teşvik ettiğini düşünenler var. Yasakların kimi yerde çiğnenmek için konduklarını, hatta kışkırtıcı olduklarını.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vatandaşlar haklarını biliyorlar, öğreniyorlar. Ama geri kalanını bilmiyorlar. Geleneksel yapıların kimi yerde daha dayanıklı olduğunu biliyorlar, hiçbir bilimsel yöntem kullanılmadığı halde. Ama planlı projeli yapılanların bilgisine felaket olmadan erişemiyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Felaket gerçekleştikten sonra bunları öğrenmek ise travmatik.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demek ki bilme ile cehalet karşı karşıya olan durumlar değil, asimetrik işlevleriyle birbirlerini tetikleyebiliyor. Mesele bu asimetrinin iktidar gücüyle inkar edilmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna cehalet denebilirse, acaba bu durumda bilginin üretim koşullarıyla aralarında karşılıklı bir etkileşim olabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilgi bir zümrenin kamu yararı kavramını temsil ettiğinde, “yan anlam”a dönüştüğünde, bilginin cehaleti kurumsallaştırmakla kalmayıp, aktif bir şekilde onu yeniden ürettiğini, kötülüklerin tekrarlanmasına yol açtığını söylemek mümkün. Bilgi yan anlama dönüştüğünde tersine bir işlev görüyor, kimi zaman afetlerde ortaya çıkan gerçekliğin izlerini dahi silebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa planlı ve projeli bir yapılaşma süreci başlamadan, uzmanlık bilgileri ile akılcılaştırma fırsatları ortaya çıkmadan önce, “geleneksel” denilen yerleşimlerde böyle bir paradoks yaşanmıyor. Bilgiler praksisler, etkileşimli edimsellikler olarak kuşaktan kuşağa aktarılıyor. “Geleneksel” denilen yapım tekniklerinde risk bilgisi yapma eylemliliğinin içinde yer alıyor. Yapılaşma normları, plan ve projeler ile değil, kuşaktan kuşağa aktarılan yapma bilgileri ile. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>99 felaketinden sonra üniversitelerin katılımı ile hazırlanan Deprem Master Planı’nın 22 sayfalık katılım bölümü dahi katılımla hazırlanmamıştı. Halk eğitilmesi gereken bir nesne olarak görülüyordu. Böylece büyük bütçelerle planı hazırlayan kurumlar “sivil toplum katılımı” bölümünü hazırlarken dahi afetten sonra ortaya çıkan ve koordinasyonu sağlayan sivil yapılanmaları, yani kendi burunlarının dibindeki gelişmeleri bile görememişlerdi.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık “modern” dediğimiz yapılaşma tekniklerinde risk bilgisi yapma eylemine içkin değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çelişkinin farkındalığını üreten modern tasarım, şehircilik yöntemleri, afetlere dirençli şehirler oluşturmak için işaretsizleştirici bir asimetri oluşturmak yerine bilgiyi erişilebilir hale getirmeye, bir sınıfın kendi kamu yararı anlayışını temsil etmesini engellemeye, yaratıcı zihinleri harekete geçirmeye ve yerel halkla etkileşimli, karşılıklı olarak öğrenmeye dayanan bir süreç öngörüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin 99 felaketinden sonra üniversitelerin katılımı ile hazırlanan Deprem Master Planı’nın 22 sayfalık katılım bölümü dahi katılımla hazırlanmamıştı. Halk eğitilmesi gereken bir nesne olarak görülüyordu. Böylece büyük bütçelerle planı hazırlayan kurumlar “sivil toplum katılımı” bölümünü hazırlarken dahi afetten sonra ortaya çıkan ve koordinasyonu sağlayan sivil yapılanmaları, yani kendi burunlarının dibindeki gelişmeleri bile görememişlerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden bu çalışma depreme güya bir çözüm olarak Büyükşehir billboard tanıtım materyallerinde yer aldı ve unutuldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soru şu: Seksiyonlaşmış, işaretsizleştirici ve nesneleştirici bir kamu zekasıyla -ulaşım, imar ya da koruma gibi başlıklarla- hazırlanan şehir planları örneğin hayatın karmaşıklığını, gelişmeleri ne ölçüde temsil edebilirler ve yönlendirebilirler?&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hani “bu kadar cahillik ancak eğitimle mümkün” gibi bir deyiş var, onun gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ülkede modernliği bir stil meselesi gibi kavramayan, felsefi diyebileceğim farkındalıkla sorgulayan nadir mimarlardan Turgut Cansever’i 16 yıl önce dün (22 Şubat 2009) kaybetmiştik. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cansever, ki muhafazakar felsefi kimliği ile iktidar nimetlerini kullanmak yerine bilginin üretim biçimini, iktidarla ilişki biçimini sorun ediyordu. Eğer onun dikkati çektiği sorun dikkate alınsaydı, büyük ihtimalle 99 felaketinden sonra geçen çeyrek asırlık süreç çok daha farklı yaşanabilir, çok sayıda insanın hayatı kurtarıldığı gibi ekonomik açıdan da bugünkü sorunlar yaşanmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onu vefatının yıldönümünde bu yönüyle anmak istedim.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 23 Feb 2025 01:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/felaketlere-direncli-bilgi-nedir-nasil-uretilir-turgut-canseverden-onemli-bir-ders-1740250384.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyoğlu - 5</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/beyoglu-5-10491</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/beyoglu-5-10491</guid>
                <description><![CDATA[Fatih, Galata ve Pera’nın yönetimin artık Osmanlı devletinde olduğunu simgelerle gösterdi. Galata surlarının kapılarını genişleterek duvarların işlevini kaybetmesini sağladı. İsa Kulesi, üzerindeki Haç’ın indirilmesiyle artık Galata Kulesi olmuştu. Bölgeye Müslüman tüccarlar da gelmeye başladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Fatih, Galata ve Pera’nın yönetimin artık Osmanlı devletinde olduğunu simgelerle gösterdi. Galata surlarının kapılarını genişleterek duvarların işlevini kaybetmesini sağladı. İsa Kulesi, üzerindeki Haç’ın indirilmesiyle artık Galata Kulesi olmuştu.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden itibaren Galata ve Beyoğlu bölgesi hızla büyük değişim geçirdi. Fatih’in politikasının İtalyan şehir devletlerinin ticaret faaliyetini devam ettirmesiyle birlikte bölgenin etnik çeşitliliğini arttırmak yönünde olduğu söylenebilir. İstanbul’un kuşatması sırasında Galata’dan kaçan tüccarları geri çağırıp iki ay içinde dönerlerse mallarının geri verileceğini bildirdi. Bunun üzerine kuşatma sırasında kaçan pek çok tüccarın geri döndüğü dönemin noter kayıtlarıyla ispatlanmıştır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Fatih, Galata ve Pera’nın yönetimin artık Osmanlı devletinde olduğunu simgelerle gösterdi. Galata surlarının kapılarını genişleterek duvarların işlevini kaybetmesini sağladı. İsa Kulesi, üzerindeki Haç’ın indirilmesiyle artık Galata Kulesi olmuştu. Bölgeye Müslüman tüccarlar da gelmeye başladı. İlk gelenlerin bir kürk tüccarı ve bir hamamcı olduğu kayıtlarda yer alıyor. Galata ve Beyoğlu’nun yönetimi tamamen Müslüman idaresine geçti.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İlk caminin Berekatzade Ali Efendi tarafından yaptırıldığı biliniyor. Bugün Avusturya ve İngiliz hastaneleriyle aynı sokakta bulunan Bereketzade camisi zaman içinde hasar aldığı için yıkılmıştır ve şimdiki cami 1990’lı yıllarda inşa edilmiştir. Camiye ait çeşmeler de zaman içinde hasar görmüştür. 1732 yılında Lale devrinin modasına göre Bereketzade cami için yapılan ihtişamlı çeşme ise hala Galata Meydanında bulunmaktadır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yine Fatih Sultan Mehmet’in bugün Arap Camii adıyla tanınan Katolik kilisesini camiye çevirdiği kaynaklarda yer alıyor. <span style="background-color:#ffffff">San Paolo ve San Domenico adına Dominiken rahiplerin inşa ettirdiği kiliseye XIV ve XV. yüzyılın ilk yarısında bu mezhebe üye İtalyanlar da gömülmüştür. Bu cami hakkında bazı kaynaklarda yazılan İstanbul’u kuşatan Arap kumandanlar tarafından inşa edildiği fikri ise asılsızdır. Yapıda pek çok Bizans mimari unsuru uzmanlar tarafından saptanmıştır. Döşemenin altında bulunan XIV-XV. yüzyıllara ait yüzden fazla İtalyan mezar taşı İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne gönderilmiştir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">2. Beyazıt devrinde ise Osmanlı devletinin üst düzey devlet adamlarından İskender Paşa’ya Galata surlarının çevresinde büyük bir alan hediye edilmişti. Muhtemelen Bizans döneminde bölgede var olduğu bilinen Thedosius Manastırı da bu alanda yer alıyordu. İstanbul’un fethinden sonra Afyonkarahisar’dan gelen dervişler Galata’da bir Mevlevihane açmak isteyince 1491 yılında İskender Paşa kendisine hediye edilen araziden içinde manastırın da bulunduğu bölümü dervişlere hediye etti. Böylece Galata Mevlevihanesi inşa edildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu Mevlevihane de tarih boyunca pek defa yıkılmış ve meşhur Pera yangınlarında zarar görmüştür. Özellikle 1509 depreminin bölgede yıkıcı etkisi olduğu bilinmektedir.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff"><strong>Bugün İstiklal Caddesi’nin Tünel tarafında karşımıza çıkan Mevlevihane, özellikle 1824 yılı yangınlarında büyük zarar gördü. 2. Mahmut’un kızı Adile Sultan’ın onarım çalışmalarına büyük destek verdiği bilinmektedir.</strong></span></span></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Galata Mevlevihanesi, gerçek bir Mevlevi asitanesiydi. Asitane semahane haricinde mutfak, muvakkithane, kütüphane, selamlık, harem, çamaşırhane, somathane (fırın), derviş odaları, çilehane, hamuşan gibi bölümleri olan tam teşekküllü Mevlevihaneler için kullanılır. Her Mevlevihane’de çileye oturulmaz. İstanbul’da ancak Galata ve Yenikapı Mevlevihanelerinde çileye oturulabilirdi. Yine Kasımpaşa’da da çok önemli bir Mevlevihane vardı. Galata Mevlevihane’sinde çile odalarının zemin altında kalan Thedosius Manastırı’nın sarnıçlarına ait olabileceği düşünülür. Osmanlı Sarayı’nda görevli pek çok müzisyenin Galata Mevlevihane’sinde yetiştiği bilinmektedir. Yine buranın muvakkitti bizzat Topkapı Sarayı müneccimbaşısı tarafından atanıyordu.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bilindiği gibi Mevlevilikte ölüm, insanın yuvaya dönmesini anlattığı için acı verici bir durum değildir. Bu nedenle insan ölünce, mezarlığa gömüldüğü değil hamuşan/ suskunlar alanında dinlenmeye çekildiği, söylenir. Galata Mevlevihanesi Hamuşan bölümüyle de ilgi çekmektedir.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Elbette Osmanlı döneminde arazisinin genişliği şimdikinde çok daha fazlaydı. Bugün İstiklal Caddesi’nin Tünel tarafında karşımıza çıkan Mevlevihane, özellikle 1824 yılı yangınlarında büyük zarar gördü. 2. Mahmut’un kızı Adile Sultan’ın onarım çalışmalarına büyük destek verdiği bilinmektedir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Galata Mevlevihane’sini anmışken buradaki son büyük divan sahibi ve Hüsn-ü Aşk’ın yazarı Galip Dede’den saygıyla söz etmeden geçmek doğru olmaz. Bilindiği gibi kıymetli bir tasavvuf ehli olan Galip Dede Galata Mevlevihane’sinde çileye durmuş son dervişlerdendir ve türbesi burada bulunmaktadır.</span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 23 Feb 2025 00:59:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/beyoglu-5-1740245007.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Figüratif politikanın mimarisi</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/figuratif-politikanin-mimarisi-10441</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/figuratif-politikanin-mimarisi-10441</guid>
                <description><![CDATA[Muhalefetin demokratikleşmek için sivil alanı özgürleştirmesi, seküler bir kamusal alan yaratması gerekirken tam tersine iktidarla aynı araçları kullanması, iktidarla bakışımlı ve koşullandırıcı bir süreç yaratmasıdır, otoriterleşme.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Otoriterleşme yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de içinde rol aldığı bir süreç olarak okunmalı. Muhalefetin demokratikleşmek için sivil alanı özgürleştirmesi, seküler bir kamusal alan yaratması gerekirken tam tersine iktidarla aynı araçları kullanması, iktidarla bakışımlı ve koşullandırıcı bir süreç yaratmasıdır, otoriterleşme. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Bu yazının cevap aradığı soru şu: Türkiye’de iktidar değişimleri neden sancılı oluyor?&nbsp; Basitçe cevabım şu: “İktidarlar yalnızca siyasal alanda kalamadıkları ve sivil alana taştıkları için.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Sorunun cevabı bu kadar basit. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Basında sesiniz çıkacaksa, kültürel alanda var olacaksanız, ya da haklarınız savunulacaksa, kamu imkanlarını, kariyer fırsatlarını kullanmak istiyorsanız mutlaka iktidarlarla ilişkili olmanız gerekiyor.&nbsp; Buna karşılık iktidar değiştiğinde imtiyazlarınızı, kariyer imkanlarınızı, haklarınızı kaybedeceğinizi biliyorsunuz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Öyle değil mi? Hukukun üstün olduğu siyasal düzenlerde iktidarlar değişiyor ama bu sivil toplum için bir beka sorununa dönüşmüyor. Sivil toplum bütün kurumlarıyla süreklilik taşıyor, birikimlerini, yapılarını koruyor. İktidar değişimi sivil toplumu, basını, üniversiteleri, hukuk kurumlarını etkilemiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Ama Türkiye’de öyle mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">İktidarın değişmesi Türkiye’de sivil toplum için de bir beka sorunu. Çünkü iktidar sivil alanla içe geçiyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Basında yer alıyorsanız mesela, mutlaka patronunuzun çıkarları doğrultusunda haber yapmak zorundasınız. Patronların çıkarları da iktidarlarla ilişkili. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Yalnızca bürokrasi, yargı, üniversiteler iktidarla iç içe geçmiş değiller. Kamu imtiyazlarıyla donatılmış, imkanlara kavuşmuş muazzam bir siyasal taban oluşuyor. Politikanın da asıl öznesini onlar oluşturuyor diyebilirim. Kimi zaman diğer saydıklarım ile rekabet içine girseler de.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Görünüşte iktidar kimin sesinin çıkacağına, kimin çıkmayacağına, kimin hayatta kalacağına, kimin kalmayacağına karar veriyormuş gibi gözüküyor. İktidar sanki basını, yargıyı, üniversiteleri, yani kimin sesinin çıkacağını kontrol ediyormuş gibi gözüküyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Ama bu görüntü aldatıcı. Çünkü iktidar yalnızca görünenden ibaret değil. İktidar bir değişimle bir beka sorunu yaşayacak, ayrıcalıklarını kaybedecek kitleleri, yani çıkar gruplarını temsil ediyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Bu nedenle bu ayrıcalıklı kitle iktidardan asla bağımsız olamıyor. Hatta onlar bağımsız olmak şöyle dursun, iktidar onlardan bağımsız olamıyor. İktidardakiler değil yalnızca… </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Sivil toplumdakiler varlıklarını, koltuklarını korumak için ellerinden geleni yapıyorlar, ellerindeki güçleri kullanıyorlar. Hukuku araçsallaştırıyorlar, medyayı manipüle ediyorlar, sivil toplumu bir motor güç olarak kullanıyorlar. Hatta çoğu zaman onlar kraldan daha çok kralcı oluyorlar. İktidarlarını korumak için her türlü oyunu, siyaseti dizayn etmeyi, hatta hukuku çiğnemeyi bile göze alıyorlar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Bu yüzden baştaki yalnızca görünen iktidar üzerinden cevap vermenin yeterli olmadığını düşünüyorum.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">İktidar dediğimizde gördüğümüz buzdağının yalnızca denizin üzerinde görünen kısmına benziyor.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Özgürlüklerinden mahrum bırakılanlar, haksızlıklara uğrayanlar iktidarlardan yakınıyorlar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Otoriterleşmeyi iktidarın tercihi gibi algılıyorlar. Ama dediğim gibi bu görüntü aldatıcı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Kalıcı bir değişim hedeflemeyen, yalnızca imajlar üzerinden politika üretmeye çabalayan muhalefetin de gidişattaki belirleyici bir işlevi olduğunu düşünüyorum. İtirazlar üzerine kurulan ve sürekli bir görüntü kırılması yaratan imtiyazlı bir sembolik sınıflara yaslanan bir muhalefet politikayı “figüratif” alanda kalmaya mahkum ediyor.&nbsp; </strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Otoriterleşme yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de içinde rol aldığı bir süreç olarak okunmalı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Muhalefetin demokratikleşmek için sivil alanı özgürleştirmesi, seküler bir kamusal alan yaratması gerekirken tam tersine iktidarla aynı araçları kullanması, iktidarla bakışımlı ve koşullandırıcı bir süreç yaratmasıdır, otoriterleşme. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Kuruluşundan beri sürekli darbe beklentisi içinde olan, sürekli ayar çekilen Ak Parti hükümetini hatırlayalım. Hayatta kalma stratejisi kendisi için tehdit oluşturan ayrıcalıklı zümrelerle iyi geçinmekti. İktidarın el değiştirme sürecinin, aynı zamanda bürokraside, üniversitelerde, meslek kuruluşlarındaki güçler tarafından engellendiğinin farkındaydılar. Bu yüzden kendilerine karşı en büyük tehdidi oluşturan kesimlere daha çok çıkar sağlamak gerekiyordu. Bu da aslında muhalefetin iktidar olduğunun bir göstergesiydi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Ak Parti’ye karşı olduklarını söylüyorlardı. Hatta içlerinde üniversite kapılarında öğrencilerin başını açmak için bekleyenler dahi vardı. “Bilim adına” büyük proje işlerinde, planlarda görev aldıklarını söylüyorlardı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Buna karşılık AB uyum sürecinde katılım esaslarını belirleyen kuralları gibi temel meseleleri gündeme getiren, bunların uygulanması için yasalar hazırlayan Ömer Dinçer gibi AB uyum sürecinde Türkiye’de hukuk düzenine dönüşümün mimarı olabilecek Ak Parti’nin önde gelen kişileri tasfiye ediliyordu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Bizi bugünlere getiren bu yaşanan süreci hiç unutmayalım. Ak Parti iktidara geldiğinde eksik olan iktidar değildi, muhalefetti. Yani devlet imtiyazlarını kullanan ve bunları korumak için çırpınan muhalefet...&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Burada siyaset sınıfından çok bürokrasiye hakim olan, kamu gücünü kullanan, bir çıkar grubu gibi kendisi de temsiliyet kazanan ve “sembolik sınıf” denilen -ve bilgiyi işleyen- kesimin rolü önemli. Bu sınıf sekülerleşmediği, yani fikir üretimi özgürleşmediği sürece politika alanının demokratikleşmesi de mümkün değil. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Onun rekabete kapalı, eşitsizlik yaratan işleyişi politik iktidarları güçlendiriyor, sınırlarını tahkim ediyor. Sivil toplumu çökertiyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Zannedersem bugün gene eksik olan muhalefet...&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Kalıcı bir değişim hedeflemeyen, yalnızca imajlar üzerinden politika üretmeye çabalayan muhalefetin de gidişatta bir işlevi olduğunu düşünüyorum. İtirazlar üzerine kurulan ve sürekli bir görüntü kırılması yaratan imtiyazlı bir sembolik sınıflara yaslanan bir muhalefet politikayı “figüratif” alanda kalmaya mahkum ediyor.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Çok açık ki “figüratif” politikanının mimarisi bu sınıfın kendi kamu yararı anlayışını temsil eden bir zümreye dönüşmesi üzerine kurulu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">Bu nedenle “bu başımıza gelen nedir” demem gerekir, biliyorum ama diyemem. Çünkü bu tür durumlarda başımıza gelenin tanıklığını yapmamız kolay değil. Ama şunu söyleyebilirim: Tanıklığın ne kadar zor olsa da, yalnızca imajlar üzerinden yapılamayacağını biliyorum.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 15 Feb 2025 06:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/figuratif-politikanin-mimarisi-1739573113.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Haleva’nın yolu daima açık olsun</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/halevanin-yolu-daima-acik-olsun-10035</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/halevanin-yolu-daima-acik-olsun-10035</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Güleryüzlü, sakin, mütevazi bir kişilikti Haleva. Uzaktan da olsa onun kişilik özelliklerini hissettim. Zor zamanlarda görev yaptı. Terör saldırıları, İstanbul’da Yahudi nüfusunun azalması, vakıfların, sinagogların, okulların yönetim zorlukları.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yahudi toplumunun dini lideri Hahambaşı İsak Haleva bu dünyadan sessizce uzaklaştı…&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir ilişkim olmasa da, çok karşılaşmışlığım var. İstanbul’a değer katan insanlardan birinin kaybından dolayı üzüldüm. İçimden bir şeyler söylemek geldi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Güleryüzlü, sakin, mütevazi bir kişilikti Haleva. Uzaktan da olsa onun kişilik özelliklerini hissettim. Zor zamanlarda görev yaptı. Terör saldırıları, İstanbul’da Yahudi nüfusunun azalması, vakıfların, sinagogların, okulların yönetim zorlukları. Şehrin kadim topluluklarından biri olan Yahudiler’in kamusal alandan silinmesi.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Belki de 2003’teki Galata’daki patlamadan tesadüfen kurtulmuş olmamız bende bu yakınlık hissini yaratmış olabilir. Her Cumartesi sabahı, tam da patlamanın olduğu saatte Büyük Hendek Caddesi’ndeki Neve Şalom’un karşısındaki pastaneden semtte çalışma yapan dernekteki gönüllülere bir şeyler almaya gidiyordum. Bir arkadaşımın telefonu beni birkaç saniye geciktirdi.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dediğim gibi özel bir dostluğumuz, tanışıklığımız olmadı. Kendisiyle birkaç kere karşılaştık, küçük bir yakınlığımız oldu. Her seferinde onu güler yüzüyle karşılaştım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Çevresinde de hep aynı güler yüzlü, mütevazı, çalışkan insanları gördüm.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Haberi duyunca ister istemez bu karşılaştığımız anları anımsadım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bunlardan biri Bankalar Caddesinde yer alan Kamondo merdivenlerine plaket çakma töreni.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kamondo merdivenleri hiç şüphem yok, şehrin en güzel merdivenleridir. Bu mücevher değerindeki şehirsel anıtın 80’li yılların sonuna doğru yüzeyleri kötü vaziyette taraklanmış, kenarlarındaki çiçeklikler de toprak akmasın diye betonlanmıştı. Bu ünlü merdivenlerinin üzerinde yalnızca “sponsor” olarak bu berbat işi yapan inşaat şirketinin adı yer alıyordu. Bu da bana dert olmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Plaketi Galata’daki bir pantografa hazırlattım. Elimde kocaman bir çekiç ve beton çivileri ile önceden gittim, Haleva’yı beklemeye başladım. İçimden ya gelmezse? Ya ciddiye almazsa diye geçiriyordum. Öyle ya, cemaatten olmayan bir kişiyim. Böyle işler hiçbir sorumluluğu, yetkisi olmayan benim gibilere mi kalır? Hayret, tam zamanında geldi. Belediye başkanı da geldi. Plaket küçüktü, ama zannedersem simgesel değeri yüksekti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Benzer bir başka olay: İlk modern belediyenin kurucularından olan Abraham Salomon döKamondo ve ailesinin Hasköy tepesindeki anıt mezarının onarımı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Viyadük yapıldığında öğrenciydim. Hasköy’ün tepedesinki neo-gotik yapı ilgimi çekmişti. Babam da Kamondolar’ın hikayesini bana anlatmıştı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Neredeyse bir otuz yıl sonra bir gün Beyoğlu Belediyesi’ndeki bir toplantıya gittiğimde Hasköy’deki Kamondo ailesinin anıt mezarının yerine yapılacak Beyoğlu Belediyesi’nin hizmet binasının projelerini gördüm.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Belediye Başkanı’nın Abraham Kamondo’nun ilk modern belediyenin kurucularından olduğundan haberi yoktu. Elbette ki tramvay, vapur gibi şehirsel altyapı hizmetlerinin geliştirilmesindeki rolünden de, İtalyan birliğinin kurulmasına verdiği destekten dolayı aldığı kont ünvanından, 2. Abdülhamit’in yakın arkadaşı olduğundan falan da. Bunları anlatınca zamanın belediye başkanı Kadir Topbaş bana sordu: “Çöp kamyonlarını da oraya yerleştirdik, bu binayı da yapmayalım mı?” Ben de “evet belediyenin kurucusunun mezarının üzerine bunu yapmayın, çok ayıp olur” dedim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ama bir zamanlar 25 bin Yahudi’nin yaşadığı Hasköy’deki mezarlık alanı çoktan çöp toplama alanına dönüştürülmüştü. Belediyenin “yaparsanız, çok ayıp olur” denmesine rağmen duracağı yoktu. Mezarlık alanını inşaat yapılacak bir boşluk gibi görülüyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu bana dert oldu. Bir çare aramaya başladık.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Kurban kesim merkezi yapılmak istenen anıt mezar ve mezarlık alanı gönüllü çalışmalar ve onun da desteği ile kurtarıldı. Hahambaşılık projeyi sahiplendi. Son ana kadar yapılan engellemelere rağmen çalışmalar başarıyla gönüllüler tarafından yürütüldü ve Abraham Kamondo’nun kendisinin, çocuğunun ve eşinin kırılan ve kaybolan mezar taşı parçaları bulundu, restore edildi.</strong>&nbsp;</span></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Galata'da Ahde Vefa Etkinlikleri düzenledik. Hahambaşılık ve belediye etkinlikleri sahiplendi. Başlığı Cengiz Aktar koydu. Nora Şeni programı geliştirdi. Naim Güleryüz dirayetiyle çalışmaları koordine etti. Stefan Yerasimos'u, Zafer Toprak’ı verdikleri destek için anmak gerekli. Bir hafta süren etkinliklerde yürüyüş rotaları oluşturuldu, Osmanlı Bankası Müzesi'nde konferanslar düzenlendi, Karaköy sinagogunda sergi açıldı, yemekler tanıtıldı. Bilgi Üniversitesi broşürleri bastırdı. Bunların hepsi gönüllü çalışmalarla gerçekleşti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kurban kesim merkezi yapılmak istenen anıt mezar ve mezarlık alanı gönüllü çalışmalar ve onun da desteği ile kurtarıldı. Hahambaşılık projeyi sahiplendi. Son ana kadar yapılan engellemelere rağmen çalışmalar başarıyla gönüllüler tarafından yürütüldü ve Abraham Kamondo’nun kendisinin, çocuğunun ve eşinin kırılan ve kaybolan mezar taşı parçaları bulundu, restore edildi. Hahambaşı olarak sessizce, hiçbir şey söylemeden meseleyi sahiplendi. Doğru kişileri görevlendirdi, sakince, hiçbir tartışmaya girmeden işlerin yolunda gitmesini sağladı. O sırada Yeni Akit isimli gazetenin ön sayfasındaki yapılan çalışmaları ötekileştiren “Kamondolar hayırsever değil, vampirdi” başlığını hatırlıyorum.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dedim ya zor zamanlardı. Galata’daki patlamada az kalsın hepimiz havaya uçuyorduk. O kendi başına ayrı bir hikayedir. Hasköy'de gene Mayor Sinagogu ve çevresinde yapılan çalışmalar. Neve Salom saldırısından sonra mağdurlara yardım çalışmaları…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Helava bunların hepsinde kucaklayıcı bir rol üstlendi. Çevresindeki insanlarla en zor durumlarda dahi ihtimamlı ilişkiler nasıl hayata geçirilir, nasıl dostluklar geliştirilir ve yaşatılır...</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu açıdan da örnek oldu. Zannedersem zor zamanlarda aynı duyguları, aynı dertleri paylaştık.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hatırası önünde dostlukla, saygıyla, sevgiyle eğiliyoruz. Yolu açık olsun.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Jan 2025 07:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/halevanin-yolu-daima-acik-olsun-1737059632.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Su şehrin geçmişi ve geleceği ile ilgili hayati bir sırrı gizliyor </title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/su-sehrin-gecmisi-ve-gelecegi-ile-ilgili-hayati-bir-sirri-gizliyor-9935</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/su-sehrin-gecmisi-ve-gelecegi-ile-ilgili-hayati-bir-sirri-gizliyor-9935</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu sırrı ortaya çıkarmak için de (belki) tarih boyunca İstanbul ile karşılıklı bir rekabet ve öğrenme ilişkisi içinde olan Venedik gibi tarih boyunca çaresizliklerden ve olağandışı zorluklardan ders çıkarmaya çalışmış bir şehir belki yardımcı olabilir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekliğin çölüne hoş geldiniz!</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu söz bana ait değil. Slavoj Zizek kitabındaki bir bölümün başlığını böyle koymuş (*)&nbsp;Matrix adlı hit filmdeki direniş lideri Morpheus’a referansla.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçeklikle karşılaşma biçimi travmatik. Kitleleri edilginleştiriyor. Bir şeyleri değiştirmelerine, öğrenmelerine ya da önlem almalarına değil, tam tersine daha da çaresiz hale gelmelerine yol açıyor. Ancak bir deprem olup, binlerce insan öldükten sonra geçici olarak bir şeylerin farkına varır gibi oluyoruz. Yapılaşma biçiminde bir sorun olduğunu hissediyoruz. Felaketlerle karşılaşınca gerçeklerle karşılaşıyor gibi oluyoruz.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marmara Denizi’nin can çekiştiğini gösteren müsilaj dedikleri şey de öyle. Felaket ortaya çıkınca müsilajın ne olduğunu öğreniyor, sorunu biliyor gibi oluyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekler yalnızca travmatik etkileri, yarattıkları sonuçlar ile görülebilir hale geliyorlar.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sürekli imajlar üzerinden konuşmaya zorlanmak tuhaf değil mi?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modernleşme öncesi, geleneksel adı verilen toplum biçimlerinde evet, insanlar görüntüye sıkıştırılmışlardı, ama hiç olmazsa önceden ne yapılacağını --örtük olarak- gösteren usuller vardı ve ne olacağı biliniyordu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Müsilaj ortaya çıktıktan sonra Marmara’daki yaşamı kırıma uğratan kirlenme, oksijensizleşme durumundan söz etmek…Bir zamanların çok sayıda canlı türünün yaşadığı denizin öldüğünü tespit etmek. Bilim, akıl, fikir üretimi adeta yankı odasına alınmış durumda.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİLİM YANKI ODASINA ALINMIŞ DURUMDA</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Müsilaj ortaya çıktıktan, Marmara denizinde ölüm gerçekleştikten sonra, toplulukların gerçeklikle temas eder gibi olmaları gayet anlaşılır bir durum. Ama yönetimlerin, bilgi sermayesinin sahiplerinin ortaya çıktıktan, her şey olup bittikten sonra felakete işaret etmeleri anlaşılır bir durum değil.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Müsilaj ortaya çıktıktan sonra Marmara’daki yaşamı kırıma uğratan kirlenme, oksijensizleşme durumundan söz etmek…Bir zamanların çok sayıda canlı türünün yaşadığı denizin öldüğünü tespit etmek.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilim, akıl, fikir üretimi adeta yankı odasına alınmış durumda.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçte bir taraftan da denizde yaşayan canlıların kuluçka alanları, kıyılar inşaat molozları ile dolduruluyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sürekli nüfus artışı, endüstrinin gelişmesi gibi gerçeklere dikkat çekiliyor. İstanbulluların gözleri nesneleştirici bir şiddetle kamaştırılıyor. Ama bu bilgilerin göz kamaştırıcı ışığının arkasındaki karanlıkta kalan şehrin ve suyun nasıl yönetildiği…</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbulluların ödedikleri su faturaları şişiriliyor. Atıksu bedeli denerek, faturalar birkaç misliyle çarpılıyor.</span></span></span><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu projelerle müteahhitler, imtiyazlı piyasa aktörleri zengin ediliyor. Tıpkı diğer koruma, ulaşım, afete hazırlık projelerinde olduğu gibi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halka ise sürekli “siz merak etmeyin, istediğiniz kadar kirletin… yaşam çevrenizi zehirleyin… biz gerekeni yapıyoruz” deniyor.&nbsp; Sanki su yönetiminde şeffaflık sağlanmadan, katılım olmadan, failler yönetime dahil edilmeden sorun çözülebilirmiş gibi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa şehrin yakın tarihinde suyu zehirlemeden geri kazanmak için kademeli olarak geliştirilmiş bir ilişki biçimi var.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut kent morfolojisi içinde derelerin su havzalarını koruyan lokal arıtma yapıları fosseptikler, yerel çözümler devre dışı bırakılıp, şehirdeki yüz milyonlarca dolara mal olan ve olmakta devam eden projelerle dereler örtülüp, kanalizasyon ve kolektörlerle pis sular denize boşaltılınca aniden sorun büyüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi kuyruğunu kovalayan köpek gibi bir şehirleşme modeli ortaya çıkıyor. "Nüfus arttı, yollar genişletilsin. Zehirlenen derelerin üstleri otoyollarla kapatılsın. Arıtma tesisleri sorunları çözsün!" Bu yüzden zaman zaman doğru şeyler söyleniyormuş gibi gözükse de tıpkı durmuş bir saatin iki kere doğruyu göstermesine benzer şekilde ve bütün planlama konularında olduğu gibi istikrarlı, kurallı, planlı bir süreç yönetimi gelişmiyor. Atık su yönetimi için bugüne kadar Dünya Bankası'ndan alınan kredilerle muazzam bir kaynak kullanılıyor. Su faturaları içinde atık su neredeyse yarısı. Ancak, arıtma tesisleri erk merkezci yönetimle soruna dönüşüyor, iyi projelendirilmiyor, iyi çalışmıyor. Çözüm olarak gösterilen sorunun kendisini oluşturuyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İmtiyazlı piyasa aktörlerine terk edilen, nesneleştirici bilgi ile su yönetimi ile atık sular arıtılmıyor.&nbsp; Sonunda bugünkü felaket sonuçlara varılıyor. Ama hala sanki bu sistemle sorun çözülüyormuş gibi yapılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İSKİ’nin söylediklerine bakarsanız Marmara çok yakında -eskisi gibi- pırıl pırıl olacak… Faaliyet raporlarına bakılırsa, şehirsel atık su meselesi dev yatırımlarla ileri biyolojik arıtmadan geçirilerek sorunlar çoktan çözülmüş!</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa plan, proje, araştırma, uzmanlıklar gibi faaliyetlerin olmadığı ya da sınırlı bir alanda bulunduğu zamanlarda dahi geleneksel su sistemi çok daha iyi yönetiliyordu. Sahip çıkma bilinci yaratarak gelişiyordu. Bugünkü erk-merkezci şehir planlama ve su yönetimi teknikleri suyu metalaştırdı ve katılımı engelledi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bağımsız uzmanlık, STK katılımı, değil, işletme aşamasında bile bağımsız bir gözlem, izleme yok. İSKİ'nin kuruluşunda, AB'deki gibi özerk, misyon odaklı bir yapı öngörülmüş, biraz da kredi veren finans kurumları dayatmış, ama bu gerçekleşmemiş. Oysa dünyada havza yönetimi, alan yönetimi gibi kavramlar kullanılıyordu, o tarihlerde.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki o zaman Dünya Bankası’ndan Marmara’yı ve su havzalarını korumak için milyar dolarları bulan krediler neden alındı? O muazzam bütçelerle inşa edilen kolektörler, arıtma tesisleri ne işe yarıyor? Bunların hepsi çöpe gitti. Çünkü bu erk merkezci, yaratıcı enerjiyi ve failleri sürece dahil etmeyen yönetimsellik modeli çöktü. Yapım ve işletme maliyetleri çok yüksek.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yönetimsel konularda olduğu gibi, bu erk merkezci teknokratik -ve elbette ki popülist- model, neo-liberal koşullara dirençli, demokratik ve katılımcı politikaların geliştirilmesini engelliyor.&nbsp; Şehirsel altyapı sistemleri örneğin yaşanan dönüşümlerin, gelişmelerin bir gölgesi gibi algılanıyor. Merkeziyetçi politikaların kutsal bagajını oluşturan ideallerin arkasına gizlenerek, şehir spekülatif imar hareketlerinin sahnesi halini alıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu projelerinin şehir merkezindeki trafik sorunun çözmek için otoyol kavşakları yapmaktan hiçbir farkı yok.&nbsp; Ya da deprem riskine karşı -sağlam yapılara parası karşılığı çürük raporu verilerek- gerçekleştirilen kentsel dönüşüm uygulamaları veya surlarda olduğu gibi tarihi eserleri mahveden “restorasyon” uygulamaları…&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Suyun yalnızca görünür maliyetinin yüzde sekseni taşıma bedeli, elektrik enerjisi. Biyolojik arıtma, elde edilen katı atıkların santrifüj yoluyla yoğunlaştırması, kurutulması, taşınması gibi işlemlere baksanız bu işlemlerde de en az kaynağındaki suların şehre taşınmasından daha fazla bir enerji gerektiği ortaya çıkıyor. Yapılan devasa yatırımlar, işletme maliyetleri de cabası.</span></span></span><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Atık su bedeli su faturalarının yarısını oluşturuyor. Ancak bağımsız uzmanlık, STK katılımı, bağımsız bir gözlem, izleme yok. Bir zamanlar dünyanın en gelişmiş su sistemine sahip olan şehrin, günümüzde, kırk yıl önceden başlayarak yönetim dönüşümünü ıskalamasına yol açıyor.&nbsp;</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ATIK SU BEDELİ SU FATURALARININ YARISINI OLUŞTURUYOR</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">80’ler önemli bir kırılma noktası. Yönetimin bir şubesi olarak Sular İdaresi yerini İSKİ’ye bırakıyor. Diğer büyükşehirlerde misyon odaklı yönetim yapıları öngörülüyor, belki biraz da kredi veren finans kurumları dayatması ile... O tarihlerde dünyada havza yönetimi gibi kavramlar gündeme geliyor. Su yönetimi yeniden yapılanırken sistem kamu ile piyasa aktörlerinin ilişkisi üzerine inşa ediliyor. İSKİ’nin faaliyet raporlarına bakılırsa, şehirsel atık su meselesi dev yatırımlarla ileri biyolojik arıtmadan geçirilerek sorunlar çoktan çözülüyormuş gibi yapılıyor. Dünya Bankası'ndan alınan milyar dolarları bulan kredilerle muazzam bir kaynak kullanılıyor. Atık su bedeli su faturalarının yarısını oluşturuyor. Ancak bağımsız uzmanlık, STK katılımı, bağımsız bir gözlem, izleme yok.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir zamanlar dünyanın en gelişmiş su sistemine sahip olan şehrin, günümüzde, kırk yıl önceden başlayarak yönetim dönüşümünü ıskalamasına yol açıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kullanılan teknoloji güya ileri biyolojik arıtma… Suyun şehre taşınmasının, yani ait olduklarının havzaların suyunun çalınmasın hiç şüphesiz ekosistemlerinin, canlı sistemlerinin tahrip olmasının doğaya büyük bir maliyeti var. Soru şu: “Atık suları kaynağındaki gibi temiz yapacağız” diyordunuz. Peki o zaman elde ettiğimiz arıtılmış, kaynağındaki kadar temizlenmiş suları “derin deşarj” adı verilen sistemle neden denize veriyorsunuz? Kendileri de pekala durumun farkındalar. Ama bu erk merkezci rejimin yeniden üretimi bütün imtiyazlı çıkar zümrelerin işine geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Projeler kapalı ilişkiler ile geliştiriliyor. Yani piyasa aktörleri ile kol kola giren, kamu imkanları kariyer yapan uzmanlar, şirket temsilcileri.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamusal nitelikli kararların içeriğini oluşturan projeleri “çekmece şartnameleri” ile yapılan ihaleleri alan müteahhitler hazırlıyor. Onlar üniversitelerdeki, şirketlerdeki uzmanlara iş veriyor. Bilgi üretimi oligarşik ilişkiler ile koşullandırılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Su şehrin geçmişi ve geleceği ile ilgili hayati bir sırrı gizliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sır büyük ihtimalle failleri de dahil edecek, etkin kılacak “antroposen sonrası bir şehir yönetimi” olsa gerek. Bu sırrı ortaya çıkarmak için de belki tarih boyunca İstanbul ile karşılıklı rekabet ve öğrenme ilişkisi içinde olan Venedik gibi- tarih boyunca çaresizliklerden ders çıkarmaya çalışmış- bir şehir yol gösterici olabilir.&nbsp; Venedik’te sanat, miras gibi konularda olduğu gibi denizdeki canlılar, hareketler, atık su yönetimi konusunda araştırmalar yapan, projeler geliştiren misyon odaklı bir örgüt var.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soru şu: 20. yüzyıldan kalma azman bir kuruluş, bugün devasa bir bütçeye sahip olan.&nbsp; İSKİ bugün erk merkezci, yaratıcı enerjiyi dışlayan ve şehri edilgin kılan nesneleştirici bir modelle yönetilebilir mi? Günümüzde İSKİ’yi şehirsel su ve atık suların yönetiminden -ya da geçmişte olduğu gibi su ihtiyacının karşılanmasından- sorumlu görmek yeterli değil. Marmara’nın ve havzaların korunmasında, su yönetiminde yerel halkın söz sahibi olabilmesi için yönetimin İstanbullular adına politika geliştirme yükümlülüğü var.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Jan 2025 07:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/su-sehrin-gecmisi-ve-gelecegi-ile-ilgili-hayati-bir-sirri-gizliyor-1736615690.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kapitalist şehrin sonu</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kapitalist-sehrin-sonu-9660</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kapitalist-sehrin-sonu-9660</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>“Kapitalist” adı verilen bu mekan düzeni ve yaşam biçiminin burjuvaziye mal olması. 19. yüzyılda endüstri devrimi sonrası bu mekan ve yaşam biçiminin burjuvazi tarafından kopyalandığını görüyoruz. Post-kapitalizm bunun tüm topluluklara mal olması. Bu şehirleşme ve yaşantı biçiminin Rönesans mimarları tarafından antik dönemlerden aktarıldığını biliyoruz. Ancak daha sonra sanki Roma’yı hatırlatır bir şekilde kendi çöküşünü hazırlıyor. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında “Roma’nın sonu” da diyebilirdim. Çünkü bu köleleştirici düzeni Rönesans döneminde zengin toprak sahiplerine hizmet veren mimarlar, şehir yöneticileri yeniden icat etti. 19. yüzyılda da zenginleşen tüccarlara, bürokrasiye tatlı bir yaşam sunmayı amaçlayan mimarlar ve yöneticiler de onlardan kopyaladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürekli tekrarladıkları şey şu:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Hiç merak etmeyin. Sizin zahmet etmenize gerek yok. Sizin kendinizi düşünmekten başka yapacağınız bir şey yok. Biz bütün sorunlarınızı çözüyoruz…”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Komşum yeşillikleri, yaprakları çöp konteynerine dolduruyor, kolayca bahçede çürütebileceği halde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yirmi tonluk kamyonlarla preslenip uzaklara taşınması amacıyla. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik her yıl uzaklardan bahçesi için bir o kadar da gübreyi kamyonla getirtiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunları elbette kendisi yapmıyor. Çöplerin içinde yeşillikler, boyalar, plastikler birbirine karıştırılıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ev işlerine mahkum edilmiş olan çalışanlar sanki efendilerinin yaşam modelini bilinç dışında yeniden üretircesine davranmak durumunda kalıyorlar. Marketlerde plastik ambalajlar içinde satılan zehirli kimyasalları, renkli temizlik malzemelerini sanki emirlerindeki köleler gibi görüyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunları kullanırken emirlerindeki kimyasalın en zehirleyici olanını arar gibi bir arzularının olduğunu hissediyorum. Bol bol tüketmekten büyük bir keyif aldıklarını, temizlik için gerekenin on mislini tükettiğini söyleyebilirim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çöpe attıkları plastik ambalajların içinde kalanla bile fazlasını yapmak mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marketlerde bütün yiyecekler artık kat kat plastiklerle sarmalanmışlar. Beslenmek için onları açmak ve ortalığa saçmak yetiyor. Sokaklar, yeşil alanlar, çöp konteynerleri ve çevreleri plastikten geçilmiyor. Rahatlamamız için gözümüzün önünden uzaklaştırılmaları gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belediyenin fırçalı kamyonu büyük bir gürültüyle geliyor, deterjanla asfaltı fırçalıyor. Arkasından onlarca işçi yaprakları plastik poşetlere koyuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunları taşımak için de saatte 50 litre mazot yakan yirmi tonluk kamyon kullanılıyor. Oysa yolların kenarlarına beton bordürler konmasa bunlar kendiliğinden toprağa kavuşacaklar.&nbsp; Bir ay içinde yok olacaklar ve yol kenarlarında kokulu çiçekler açacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Budama yapılan dallar yoldan kepçeyle toplanıyor. Arkasından gene yirmi tonluk bir kamyon geliyor, altı işçiyle. Bir de onları seyreden amir ve şoförle. En fazla üç yüz kilo tutacak dalları birkaç saatte, yirmi tonluk kamyona yüklerken oturup birlikte seyrediyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürekli atık su arıtma tesislerinin yapılacağı, Marmara’nın bu yolla temizleneceği söyleniyor. Güya kimyasal ve biyolojik arıtmadan geçirilerek, santrifüjle toplanan zehirli atıklar kurutularak ağır kamyonlara yüklenerek karşıya, betonarme olarak yapılan yer altı depolarına sevk edilecekmiş. Bilgi almak istiyorum. Nereye, ne kadar sürede yapılacak?&nbsp; Ne zaman tamamlanıyor? </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Doksanlı yıllara kadar atık suyun fosseptiklerde arıtılarak, sulamada kullanıldığını hatırlıyorum. Kullanıcıların kendi ihtiyacı olan suyu zehirlemediğini. Bunun üzerine planlarda atık suların arıtılacağının söylenmesine rağmen projesinin ve ne zaman yapılacağının belli olmadığı ortaya çıkıyor. 1987 yılından itibaren yerel arıtmalar iptal edildi, Adalar'da olduğu gibi. Atıksular zehirlenerek denize verilmeye başlandı.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>ATIKSULAR ZEHİRLENEREK DENİZE VERİLMEYE BAŞLANDI</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">90'lı yıllardaki İSKİ’nin faaliyet raporlarına bakın: Hani pırıl pırıl olacaktı, Marmara? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimse bilmiyor. Oysa hala yerinde suyu geri kazanma imkanları mevcut. Büyük bir enerji israfı ile, başka yaşam havzalarının suyu çalınıyor. Temizlenen sular da denize verilecekmiş. Soruyorum: Yüzlerce kilometre öteden, başka yaşam havzalarından alınan, büyük bir maliyetle, elektrik enerjisiyle pompalanan suları tam arıtmadan geçirip, yani söylendiğine göre temizleyip sonra denize vermenin mantığı nedir? Aldığım bilgilerden arıtmanın maliyeti nedeniyle ve zehirlenmiş olan suları arıtmak da kolay olmadığı için bu kadar yatırımın sözde yapılacağını anlıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doksanlı yıllara kadar atık suyun fosseptiklerde arıtılarak, sulamada kullanıldığını hatırlıyorum. Kullanıcıların kendi ihtiyacı olan suyu zehirlemediğini. Bunun üzerine planlarda atık suların arıtılacağının söylenmesine rağmen projesinin ve ne zaman yapılacağının belli olmadığı ortaya çıkıyor. 1987 yılından itibaren yerel arıtmalar iptal edildi, Adalar'da olduğu gibi. Atıksular zehirlenerek denize verilmeye başlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şehri bir nesne olarak düzenleme, planlama hayali bir uyuşturucu işlevi görüyor. Eşitsizlikleri, şiddeti gizliyor.&nbsp; Post-kapitalist şehir bir büyü makinesi: Köleleri efendileri gibi düzenin içine yerleştiriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Kapitalist şehir” yeni bir şey değil. Hafızası antik zamanlara, köle emeğine uzanıyor. Şehrin bir nesne olarak tasarlanması, yeniden üretimi. Bu bir hayalin ürünü. Hayal diyorum çünkü ne ölçüde gerçekleştiği müphem. Kimi zaman şehrin küçük bir bölümünün, yapı adalarının, sokakların düzenlenmesi ile sınırlı kalıyor. Kimi zaman külliyelerde gördüğümüz gibi şehrin yalnızca iktidarı simgeleyen bir yapı bütünü ile sınırlı kalıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak hiçbir zaman tam anlamıyla tasarlanmış değil. Yönetimin hizmetindeki mimarlar, ya da askerler geleneksel dediğimiz tipik bilgileri ihtiyaca göre devşirmekle yetiniyorlar. Sivil alandaki örnekleri ise Rönesans ile belirginleşiyor. Daha geniş bir seçkinler zümresinin hizmetindeki mimarlar efendileri için antik dönemden kalan bu villa (domus) yapı tipini ve onun içindeki yaşantı biçimini kopyalıyorlar. Burada mimari kadar yaşantı biçimi önemli. Önemli, çünkü bu efendiler sanatkarlardan da hizmet almaya başlıyorlar. Ancak bu da tam anlamıyla kapitalist bir mekan kurgusu değil. Henüz efendilerin sınırlı ve göz kamaştırıcı yaşantısı. “Kapitalist” adı verilen bu mekan düzeni ve yaşam biçiminin burjuvaziye mal olması. 19. yüzyılda endüstri devrimi sonrası bu mekan ve yaşam biçiminin burjuvazi tarafından kopyalandığını görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Post-kapitalizm bunun tüm topluluklara mal olması. Bu şehirleşme ve yaşantı biçiminin Rönesans mimarları tarafından antik dönemlerden aktarıldığını biliyoruz. Ancak daha sonra sanki Roma’yı hatırlatır bir şekilde kendi çöküşünü hazırlıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Post-kapitalist şehrin işlevi büyü yapmak, muktedirlerle, iktidarın sahipleri, yani efendilerle onları, yani sıradan insanları aynı yere yerleştirmek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onların kumanda ettiklerini zannettikleri yapılar, güçler sanki onları kontrol altına alan bir sistem olarak çalışıyor. Zannettikleri diyorum, çünkü aslında yöneticiler, iktidar gibi gözükenler de bunun farkında değiller. Bu muazzam iş makineleri de onları inşa ediyor, güç ve imtiyaz sahipleri olarak yeniden üretiyor. İktidar sıradan insanları da büyülüyor, onlar da makinelere ve şiddete tapınır hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle “çevrenin korunması” falan deyince bir seçkinler hareketi olarak boğulup kalıyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden bildiklerimizi yeniden düşünmeliyiz.&nbsp; Hatta özellikle hayata tutunmaya çalışan ve bunun için iktidarın içinden konuşmaya zorlanan sermayesizleri gözeten (ihtimam pratikleri) bir ahlak ve politika üretmeye çabalamalıyız. Bu çaresiz insanları suçlayıp durmak, kimlik aidiyetleri ile hep haklıymış gibi davranmak yerine. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Failler sistemin içinde olmakla birlikte sanki sistemin dışındaymış gibi hareket etmeye yöneliyorlar.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Felaketin görünür olması -ki nasıl göründüğü bile müphem- hiçbir zaman yetmiyor. Teşhir yoluyla da eşitsizlik yeniden üretiliyor, insanlar edilginleştiriliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kötülüklerin bilinmesi, sergilenmesi bile bu büyünün bir parçası. Bu yüzden faillerin içinde olmadığı yeni bir politik durum ya da geleceğin olamayacağını düşünüyorum.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Dec 2024 06:54:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/kapitalist-sehrin-sonu-1735336691.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyoğlu - 4</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/beyoglu-4-9564</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/beyoglu-4-9564</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Fatih Sultan Mehmet, Galata’daki Venedik, Ceneviz hakimiyetini kırmak için Pisa, Amalfi ve öteki İtalyan şehir devletleriyle anlaşmalar yapmıştır. Yine Osmanlı Devleti dileyen Müslüman halkın Galata’da ticaret yapmasına ve bu bölgede bir Müslüman Mahallesinin kurulmasına özen göstermiştir. Bu Müslüman mahallesi Tophane merkezli olarak Anadolu’dan getirilen ailelerin bölgeye yerleştirilmesiyle hızla kurulmuştur.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bugün Beyoğlu/Pera ismini verdiğimiz alanda ilk yerleşimlerin Karaköy ve Galata merkezli olarak geliştiğini önceki yazılarımızda vurgulamıştık. İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethinden önce bölgeye ticaret odaklı olarak yerleşen İtalyan şehir devletlerinin varlığı Akdeniz- Karadeniz hattında ekonomik hayata büyük katkı sunuyordu. Fatih Sultan Mehmet fetihten sonra bu ticaretin daha da yoğunlaşarak devamını istiyordu. Bu nedenle 29 Mayıs 1453 günkü fetihten hemen sonra 01 Haziran 1453 günü bir Amanname/ Ahitname yayınladı. Buna göre Hristiyan halkın canlarına, mallarına, dinlerine karışılmayacağı devlet tarafından resmi olarak açıklandı. Fetih sırasında bazı tüccarların korkarak şehirden ayrıldığı resmi belgelerle kanıtlanmıştır. Ticaret evrakı ve noter kayıtlarına göre Fatih Sultan Mehmet’in resmi ahitnamesi sonrası şehirden ayrılan tüccarların önemli bir kısmı geri dönmüştür. İki ay içinde geri dönen tüccarlara evleri ve antrepolardaki malları,yağmalanmadan teslim edilmiştir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Elbette Bizans İmparatorluğu döneminde Galata civarında adeta bağımsız hareket edebilen koloni yerleşimleri üzerinde önemli yapılandırmalar da hayata geçirildi. Fatih Sultan Mehmet Galata’daki Hristiyanlardan isteklerde de bulunmuştur. Buna göre bugün Galata Kulesi adını verdiğimiz, o dönemde adı Christea Turris olan kulenin üzerindeki haçın indirilmesi, Galata surlarının kapılarının genişletilerek sur duvarlarının zayıflatılması, kiliselere kubbe yapmamave çan çalmada kısıtlama gibi bazıları sembolik yeni kurallar getirildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ahitname çevirisinin bir kısmı şöyledir;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#474f51"><span style="background-color:#ffffff"><em>“Galata surları yıkılacak ise de mallarını, evlerini, dükkânlarını, bağlarını, değirmenlerini, gemi ve sandallarını, ticaretlerini eş ve çocuklarını istedikleri gibi idare etmek üzere muhafaza edeceklerdir. Ticaret mallarını memleketimin her tarafında satabilirler. Denizde ve karada serbestçe seyahat edebilirler. Hiçbir gümrüğe, hiçbir angaryaya tabi olmayacaklardır. Ancak itaatim altında bulunan diğer memleketlerde olduğu gibi, vergi ile mükellef olacaklar. Bu kanunlar ve adetler bugünden itibaren ve ebedi olarak devam edecektir. Ben onları kendi şahsım gibi himaye ve müdafaa edeceğim…”</em></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Fatih Sultan Mehmet Galata’daki Venedik, Ceneviz hakimiyetini kırmak için Pisa, Amalfi ve öteki İtalyan şehir devletleriyle anlaşmalar yapmıştır. Yine Osmanlı Devleti dileyen Müslüman halkın Galata’da ticaret yapmasına ve bu bölgede bir Müslüman Mahallesinin kurulmasına özen göstermiştir. Bu Müslüman mahallesi Tophane merkezli olarak Anadolu’dan getirilen ailelerin bölgeye yerleştirilmesiyle hızla kurulmuştur.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşayan ünlü tarihçi Tursun Beg’den günümüze ulaşan bir belgede şöyle bir kayıt vardır; “Frengistan’a geçmek için kayıkçıya 10 akçe vermek kafidir.” Bu cümlede günümüz tarihçileri en çok Frengistan kelimesinin rahatlıkla kullanılmasına dikkat çekmektedir. Demek fetihten sonra Osmanlı yönetimi Galata bölgesine Frengistan demekten çekinmemişlerdir.&nbsp;</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>FRENGİSTAN</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bilindiği gibi Bizans İmparatorluğu’nda olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu zamanında da aileler dinsel kimliklerine göre mahallelerde yaşarlardı. Müslüman mahallesi, Ermeni mahallesi, Rum mahallesi genel olarak ayrı ayrı olurdu. Örneğin Müslüman mahallesinde bir Katolik ailenin gelip yerleşmesine sıcak bakılmazdı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kayıtlara göre bölgeye ilk yerleşen ve ticarete başlayan Müslümanların bir ipek tüccarı, bir kürk tüccarı, bir hamamcı ve bir nakkaş olduğu bilinmektedir. 1453 yılından sonra yaklaşık elli sene içinde Galata, Tophane arasında Müslüman mahallelerin sayısı hızla artmıştır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşayan ünlü tarihçi Tursun Beg’den günümüze ulaşan bir belgede şöyle bir kayıt vardır; “Frengistan’a geçmek için kayıkçıya 10 akçe vermek kafidir.” Bu cümlede günümüz tarihçileri en çok Frengistan kelimesinin rahatlıkla kullanılmasına dikkat çekmektedir. Demek fetihten sonra Osmanlı yönetimi Galata bölgesine Frengistan demekten çekinmemişlerdir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Fatih Sultan Mehmet, Galata bölgesinde yaşayan tüccar ailelerin erkek çocuklarının Yeniçeri olarak devşirilmeyeceğini de resmi olarak duyurmuştur. Tarihçilere göre bu oldukça varlıklı, Katolik dinine mensup ve çok çocuklu ailelerin sayısı 20 civarındaydı. İstanbul’da yaşayan gerçek Levantenlerin Fatih Sultan Mehmet’in kendilerine “Amanname” verdiği bu yirmi ailenin mensupları olduğunu söylenir. Sonraki dönemlerde farklı nedenlerle batıdan İstanbul’a gelen ve Galata’ya yerleşen ailelerden ayrı olarak, onlar kendi kiliselerine sahipti. Dini liderlerini kendi aralarında seçerlerdi ve bölgedeki ticareti kendi aralarında yaptıkları anlaşmalarla kontrol ederlerdi.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 24 Dec 2024 07:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/beyoglu-4-1734970697.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Arhan Kayar’sız bir İstanbul olabilir mi?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/arhan-kayarsiz-bir-istanbul-olabilir-mi-9535</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/arhan-kayarsiz-bir-istanbul-olabilir-mi-9535</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Arhan Kayar 90’lı yıllarda Taksim’e musallat olan heyulaya, meydanı otoyol kavşağına, Gezi’yi de AVM’ye dönüştürmeyi amaçlayan projeye karşı ilk direnişi başlatan kişilerden biridir. Direniş deyince de uygulama başladıktan sonra değil. Kurgulama aşamasında ve çok farklı bir şekilde. &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arhan Kayar’ın kaybı çok sarsıcı oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her güzel insanın gidişi bir boşluk bırakır. Arhan Kayar’ın gidişi bunun çok ötesinde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onsuz bir İstanbul’u hayal etmek mümkün değil. Yalnızca onu tanıyanlar ya da hayatına dokunduğu kişiler açısından değil. Yarattığı etkiler açısından. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hafıza seçicidir. Herkes Arhan Kayar gibi çok yönlü, yaratıcı ve üretken bir kişinin farklı özelliklerini hatırlıyor olabilir. Ama o mutlaka bu çok yönlü kişiliğiyle anılacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onunla arkadaşlığımızın da üniversite yıllarına uzanan bir geçmişi var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun sayesinde çok insan tanıdım. Birlikte epey bir uğraş gerçekleştirdik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun sıra dışı insanları buluşturma, kimsenin aklının almayacağı hayalleri gerçekleştirme kabiliyeti vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arhan hep arkada durduğu ve kendisini öne çıkarmaktan hoşlanmadığı için olacak bunların bir kısmını az sayıda kişi hatırlar.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada söz etmek istediğim bunlardan yalnızca iki tanesi. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Arhan Kayar’ın başını çektiği topluluk yalnızca işlevini yitiren endüstriyel alanlarda Seretonin etkinlikleri düzenlemekle, kamusal alanlarla ilgili programlar, projeler geliştirmekle kalmadı. Düzenlediği toplantılarla müştereklerin nasıl yapılandırılmaya çalışıldığını, mimari projeleri araştırıyordu.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Feshane’de ve Yedikule Gazhanesi’ndeki Seretonin etkinlikleri </strong></span></span></h2>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arhan Kayar’ın kurduğu ilişki ağlarıyla, harekete geçirdiği sıra dışı insanlarla 90’larda sanat dünyasında bir kırılma yarattı. </span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arhan Kayar’ın başını çektiği topluluk yalnızca işlevini yitiren endüstriyel alanlarda Seretonin etkinlikleri düzenlemekle, kamusal alanlarla ilgili programlar, projeler geliştirmekle kalmadı. Düzenlediği toplantılarla müştereklerin nasıl yapılandırılmaya çalışıldığını, mimari projeleri araştırıyordu. Yıkımlarla, tepeden inme projelerle ve özelleştirmelerle dayatılan neo-liberal dönüşümüne karşı yerelleşmeci, şehrin enerjisinin kamusal hayatına özgürleştirici yöntemlerle katılmasını amaçlayan bir farklılıktı bu. </span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1989 yılında Haliç yıkımlarından kısmen kurtulmuş olan Feshane’de ilk Seretonin etkinliği düzenlendi. O tarihlere kadar tarihi mekanlar elbette ki sanat etkinlikleri için kullanılıyordu. Ama büyük bir şehir kırımına yol açan yıkımlardan tesadüfen kurtulmuş ve makineleri hurdaya atılmış metruk bir mekanda zannedersem ilk defa böyle bir şey oluyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok sayıda sanatçının katıldığı ve on binlerce insanın izlemeye geldiği bu etkinlik hiçbir destek olmadan Arhan Kayar ve çevresindeki mimar ve sanatçılar tarafından gerçekleştirildi. 1992 yılında henüz faaliyetleri sona ermeden Yedikule Gazhanesi’nde tamamen bağımsız mimarların ve sanatçılarla düzenlediği Seretonin etkinlikleri zannedersem yalnızca 80 darbesi sonrasında şehrin kamusal hayatında nefes alacak bir özgürlük alanı açmakla kalmadı. Aynı zamanda bu mekanları işlevlendirmek için hiçbir çabası, hazırlığı, planı olmayan yönetimlerin karşısına bağımsız mimarların ve sanatçıların çıkmalarını sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uluslararası doğalgaz ağına bağlanması planlanan İstanbul’da yönetimin henüz hiçbir hazırlığı yoktu. Ayrışmış bürokratik yapısıyla, bu dönüşümü karşılayabilecek ve neo-liberal koşullara dirençli politikalar geliştirebilecek bir durumda değildi. İşlevini yitiren endüstri mirası için bir planı, vizyonu hatta bugün de olduğu gibi bu dönüşümü yönetebilecek bir organlaşması da yoktu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplantılar için sürekli kullanılan mekan Cihangir’deki Bilsak adlı 80 darbesi sonrasında çok sayıda aydının bir araya gelerek kurduğu bir kültür ve sanat merkeziydi. Bu mekanı canlandıran eşcinsel hareketinden İslamcılara kadar muazzam çeşitlilik gösteren katılımcılardı. Yaşanan şiddetin karşısında hayatta kalma deneyimi kazanmış, sıcak aile yuvalarını terk etmiş, göçmen yoksul yerel halkla ilişkiler kurarak yaşamayı tercih eden gençler. Deneysel etkinlikleri gerçekleştirenler kendi ayakları üzerinde durabilen, kurumsal yapılara bağımlı olmadan çalışan genç profesyonellerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha önce “sanat" deyince konser, festival düzenlemeyi, “sergi" deyince sanat eserlerini teşhir etmeyi anlayan kurumlar yanılmıyorsam ilk defa onun gibi insanlar sayesinde performans sanatları ile tanıştılar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu zannedersem bir kırılma noktasıydı. Ama sonrasında büyük sermayenin kurumları, vakıfları, sanat müzeleri, bienaller gibi etkinlikleri sahiplendi. Popülist siyasal yapılar karşısında bir taraftan korunaklı bir alan yaratılırken, diğer taraftan da güncel sanat etkinlikleri sınıfsal perspektifini kaybetti, ehlileştirildi, seçkinlerin bir uğraşı haline getirildi. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>The Marmara Oteli Arhan Kayar sayesinde bize Balo Salonu ve diğer çalışma mekanlarını açıyordu. Atölye çalışmalarına yerli yabancı birçok tanınmış mimar, kültür yöneticisi ve aktivist katılıyordu. Arhan Kayar’ın başını çektiği Taksim Platformu’nun yaklaşımı ise yaklaşımı ise fikir geliştirme alanının genişlemesini sağlamak, alternatifleri göstermekti. </strong></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Taksim Meydanı ve Gezi projelerine karşı bağımsız mimarlar ve sanatçılar girişimi:&nbsp;&nbsp; </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arhan Kayar 90’lı yıllarda Taksim’e musallat olan heyulaya, meydanı otoyol kavşağına, Gezi’yi de AVM’ye dönüştürmeyi amaçlayan projeye karşı ilk direnişi başlatan kişilerden biridir. Direniş deyince de uygulama başladıktan sonra değil. Kurgulama aşamasında ve çok farklı bir şekilde. Şaşırtıcı olan şuydu: O tarihlerde Büyükşehir Belediyesi müşterek alanlarla ilgili her yıl binlerce plan ve proje işi yaptırıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlar hiçbir zaman katılıma açılmadan, kapalı kapılar ardında imtiyazlı bir zümreye paylaştırılıyordu. Bu nedenle projeler geliştirilirken kimsenin haberi olmuyordu. İhale yapıldıktan ve uygulama gerçekleştirildikten sonra itiraz etmek de güç ve geç oluyordu. Bu projelerin nasıl geliştirildiğini ve nasıl engellendiğini belki de bugün çok az kişi biliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncesine gidersek, şehrin milli siyasetin bir temsil sahnesine dönüşmesine, zihin dünyasının askıya, müştereklerin ve insanların rehin alınmasına karşı bu tür eylemleri ilk düzenleyen Yeşil Dayanışma adını verilen girişimdir. Bu girişimin içinde de Semra Somersan, İhsan Bilgin, Burak Boysan, Barış İlhan, Hrant Dink… bir dolu sıra dışı insan vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu topluluk bu tür “tartışılmaz” projelerin karşısına çıkarken tıpkı 1988’deki Galata yıkımlarında -ve diğerlerinde olduğu gibi- zannedersem düğüm noktalarını açmaya, bir bakıma “yapı-sökümcü” bir yöntem uygulamaya çalışıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür projeler genellikle belediyeler ile kamu imtiyazlarını, kariyer imkanlarını kullanan mimarların kapalı ilişkileri ile geliştiriliyordu. Haliç yıkımlarında, ya da daha sonra Süleymaniye, Sulukule, Tarlabaşı projelerinde görüldüğü gibi bu semtlerde yaşayan ve çalışan insanları kazıyan uygulamalara dönüşüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şehir mekanı otoriter, merkeziyetçi bir işleyişin temsil sahnesi halini almıştı. Bu nedenle mimarlık, şehircilik gibi konular ya teknik işler gibi algılanıyor, ya da milli merkeziyetçi siyaset dünyasının içinde anlamlandırılıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Taksim’i otoyol kavşağına dönüştürmeyi, meydana uzanan caddeleri on metrelik derinlikte tünel rampalarına amaçlayan projeyi 90’lı yıllara doğru İTÜ’nün mimarlık fakültesinin saygıdeğer hocaları tasarlamışlardı. Üstelik yalnızca Taksim için değil, Beşiktaş, Beyazıt, Mecidiyeköy, Eminönü gibi şehrin bütün meydanlarına benzer projeler hazırlamışlardı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu projeleri hazırlayanlar ile görüşmeye gittiğimizde, ya da toplantılara davet ettiğimizde “ulaşım bilimsel bir konudur, tartışılmaz” diyerek bizi azarladıklarını çok iyi hatırlıyorum. Ayrıca Taksim’de (sonra Yenikapı’da 2007 yılında) güçlükle durdurabildiğimiz AVM projesini de o tarihte Maslak’taki üniversite kampüsüne uzanacak metro hattının finansmanı için kullanılacağını iddia ediyorlardı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu projeye karşı Taksim Platformu adı verilen kimisi oldukça geniş katılımlı ve basında ön sayfalarda yer alan toplantılar düzenleniyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">The Marmara Oteli Arhan Kayar sayesinde bize Balo Salonu ve diğer çalışma mekanlarını açıyordu. Atölye çalışmalarına yerli yabancı birçok tanınmış mimar, kültür yöneticisi ve aktivist katılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arhan Kayar’ın başını çektiği Taksim Platformu’nun yaklaşımı ise yaklaşımı ise fikir geliştirme alanının genişlemesini sağlamak, alternatifleri göstermekti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti adaylık sürecinin de bu eylemliliğin bir sonucu olduğunu çok az insan biliyor. Adaylık, yerelleşmeci bir müşterekler politikasının farklı yönetim organlaşma ihtiyacı ve Taksim Platformu çalışmalarıyla başladı. Arhan Kayar kurduğu ilişki ağıyla, fikirleriyle bu girişimin öne çıkmayan asıl aktörüdür.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Taksim Meydanı’nında neler yapılabileceği araştırılırken 1997’de Avrupa Kültür Başkenti olan Selanik şehri yönetimi ve çalışma ekibi ile ilişki kuruldu. Onların şehrin tarihi merkezindeki Aristotales Meydanı için gerçekleştirdikleri çok yönlü, katılımcı çalışmalar örnek teşkil etmişti. Sonra bu ilişkiler değer kültür başkentleri ile devam etti. Şehirdeki kültür misyonları, vakıfları bu hazırlıkları destekledi. 2005 yılında Türkiye’nin A.B. adaylığı gerçekleşince merkezi yönetim bu girişimi sahiplendi.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak sanatın neo-liberal koşullarda hayırseverlik alanına izole olmasında ve kamusal alanda neredeyse tamamen iktidar yapılarının güdümüne girmesine, kutsal amaçlarla perdelenen kapalı ilişkilere karşı direnmek kolay olmadı. Kültür Başkenti girişimi bu nedenle başarısızlığa uğradı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arhan Kayar’dan söz ederken nedense hep aklıma Osman Kavala geliyor. O sanki bu çizgi dışı insanların misyonunu devralmıştı ve büyük bir özveriyle sürdürüyordu. Büyük ihtimalle bu nedenle rehin alındı. Eğer Arhan Kayar ve Osman Kavala gibi insanların amaçları gerçekleşseydi, hiç şüphe yok ki İstanbul farklı bir yer olurdu.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Dec 2024 07:29:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/arhan-kayarsiz-bir-istanbul-olabilir-mi-1734845748.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şehrin bir oyun çamuru gibi yumuşaklık kazanması</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sehrin-bir-oyun-camuru-gibi-yumusaklik-kazanmasi-9397</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sehrin-bir-oyun-camuru-gibi-yumusaklik-kazanmasi-9397</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#09090a">Şehri bir “oyun çamuru”na çeviren, siyasetçilerin şehri öyle görmelerine yol açan, anlamlandıran ya da gösteren birtakım teknikler, ilişkiler bulunuyor. Bugün sanki bir savaştan çıkmışçasına yıkıntıları, kaybolan anıtyapıları, keşmekeş haliyle ile ortalıkta duran meydanlar bu durumun en belirgin göstergeleri.</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">“Oyun çamuru” adı üzerinde, çocuklara verilen yumuşak bir madde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Günümüzde ele yapışmasın, ortalık kirlenmesin diye genellikle sentetik malzemelerden ve renkli üretiliyor. Ama bu maddeye hala “çamur” deniyor. Başlık da böylesine bir benzetme içeriyor. Ama bu defa bir oyun olarak değil, bizzat şehrin kendisi üzerinde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Siyasetçilerin şehri nasıl bir gösteri sahnesi olarak kullandıklarına işaret ediyor. Ancak şu farkla: Siyasetçiler bu oyunu kendi başlarına oynamıyorlar. Şehri bir “oyun çamuru”na çeviren, siyasetçilerin şehri öyle görmelerine yol açan, anlamlandıran ya da gösteren birtakım teknikler, ilişkiler bulunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Bugün sanki bir savaştan çıkmışçasına yıkıntıları, kaybolan anıtyapıları, keşmekeş haliyle ile ortalıkta duran meydanlar bu durumun en belirgin göstergeleri.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Örneğin Eminönü meydanı ya da Karaköy meydanı şehrin milli siyasetin bir gösteri alanı halini alması ile, bir “yapboz tahtası”na dönmesinin sonucunda ne hale geldiğinin tipik bir sonucu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Yenicami’nin tam dibine, Venedik’in San Marco meydanı gibi bir yere devasa tünelli bir otoyol kavşağı yerleştiriyorsunuz. Tarihi Yarımada’yı bir otoyolla kuşatıyorsunuz. Hayret değil mi? Kimsenin sesi çıkmıyor. Daha doğru söyleyeyim, sesi çıkması gerekenlerin sesi çıkmıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Neden?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Şehirde ulaşım başka türlü düzenlenemez mi, şehrin merkezi trafikten arındırılamaz mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Hayır!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Şehir sanki iktidarların bir oyun alanı. Sanki başka türlüsü olamaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Oysa bu sorunun cevabı açık:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Bakıyorsunuz bütün bu yıkımların arkasında bağımsız olmaları (işlevleri gereği kamuoyunu bilgilendirmeleri beklenen) değerli uzmanlar var. Kamu gücünü, kariyer imkanlarını kullanarak belediyelere projeler yapan,” neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilen”…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Şehrin merkezinde, Taksim meydanına uzanan Gümüşsuyu, Sıraselviler, Cumhuriyet caddeleri gibi iyi düzenlenmiş yerlerini dalış rampalarına dönüştüren bir proje hazırlanıyor, gene kimsenin sesi çıkmıyor. Çıkmak şöyle dursun, bir de alkışlıyorlar. Proje öğrenciliğinizden başlayarak tam beş kere karşınıza çıkıyor, uygulanmaya çalışılıyor. İtiraz etmeye çalışıyorsunuz, bir de azar yiyorsunuz:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">“Ulaşım bilimsel bir konudur, tartışılmaz!”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">“Haliç’i temizliyorum” diyerek, şehrin en değerli birikimini, tarihi değerlerini, küçük üretim dokusunu kazıyorsunuz, gene kimsenin gıkı çıkmıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">“Galataport” adı verilen bölgede geçmişte inşa edilen Antrepolar örneğin. Milli siyasetin en önemli yeniden üretim araçlarından biri olan ithal ikameci dönemde şehrin ekonomisini kontrol altında tutmak, yani “kimin zengin olacağına ve kapsanacağına, kimin dışlanacağına karar vermek için” tıpkı bir hapishane duvarı gibi, üstelik tam yarım asır boyunca şehrin finans, sosyal ve kültürel merkezi olan Beyoğlu’nun denizle ilişkisini koparıyor. Merkeziyetçi yapının adeta kırbacı gibi işlev görüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Bakıyorsunuz gene aynı durum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Beyoğlu finans, Haliç endüstri merkezi olmaktan çıktıktan, yani o müstesna işlevi bittikten sonra, gene neredeyse bir çeyrek asır boş kalıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#09090a">Ama şehrin anlam dünyasını askıya alan bu milli siyasetin normali bu. Bu siyasal sistem böyle çalışıyor. Buna “rıza imalatı” deniyor. Ulaşım, imar, koruma… hangi konu olursa olsun, “milli siyaset” şehrin anlam dünyasını şiddetle düzenleyen, neyin görülüp neyin görülmeyeceğine karar veren, iktidar alanına saçaklanan zümrelere imtiyazlar sağlayan sembolik bir alan.</span></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#1a1a1a">BU SİYASAL SİSTEM BÖYLE ÇALIŞIYOR</span></strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Sonra da şehrin bu müstesna alanı bu merkeziyetçiliği yeniden üretmek, şehrin kaynaklarına el koymak için satılıyor. Gene ses yok. Yanı başındaki ülkenin en eski mimarlık eğitimi kurumu da, kamu imkanlarını kullanan kişileri de bu işin içinde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Şaşırıyorsunuz. Ama şehrin anlam dünyasını askıya alan bu milli siyasetin normali bu. Bu siyasal sistem böyle çalışıyor. Buna “rıza imalatı” deniyor. Ulaşım, imar, koruma… hangi konu olursa olsun, “milli siyaset” şehrin anlam dünyasını şiddetle düzenleyen, neyin görülüp neyin görülmeyeceğine karar veren, iktidar alanına saçaklanan zümrelere imtiyazlar sağlayan sembolik bir alan.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Bütün bu kıyı şeridindeki Rum, Ermeni, Yahudi işyeri sahiplerine gayrı resmi bir şekilde (samimiyetle) söylenen “bir …’ye buraları bırakamazdık” sözüne hiç değinmedim. Ama bu sözlerin fırsatçı kişiler tarafından değil, bizzat devlet gücünü kullanan kişiler tarafından söylenmiş olması da cabası.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Şehri bir gösteri alanı olarak gören, “oyun çamuru”na dönüştüren, anlam dünyasını askıya alan bu uygulamalardan birinden, bu arada onlarca anıtyapının da yok edilmesine yol açan Menderes yıkımlarından önceki yazımda söz etmiştim. Şehrin değerli mimarlık eserlerinden birinin, Karaköy Camii’nin neden kaybolmuş ya da yıkılmış olabileceğine dair birtakım</span><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/karakoy-camii-neden-yikildi-neden-yeniden-yapiliyor-9086" target="_blank"><span style="color:#2980b9"> sorular sormuştum</span></a><span style="color:#09090a">.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Son derece üretken ve titiz bir tarihçi olan değerli Ayşe Hür bu yazıdan </span><a href="https://www.facebook.com/ayse.hur.798/posts/pfbid0oddPKxfbHqMPWVs1XQcJxy9WJnf6srcMXLvmEtCD3BPHZgv17gjHWNdfws3vmji9l?__cft__[0]=AZVPHpkmvXMmdksrV4LNuCqvV6G_p4jbLDWJnP8DYzkHfFPPPYyjtJ_KTOHS07CNkjfNsdkmMEPl_5jur4kx-JWtWr3lMPCLoYsvxrmZmb-VtKO-nG1EOPcFi0qM4dAya0YgdbQAtIXWT0A5hcSSGOieNDgQcMfkMPk5gh_rJlItNw&amp;__tn__=%2CO%2CP-R" target="_blank"><span style="color:#2980b9">alıntılar yapmış</span></a><span style="color:#09090a">. Bu yazıyı destekleyecek şekilde Menderes yıkımları hakkında çok önemli bilgiler vermiş.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Hür şunları söylüyor:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">“CHP’de yetişen kadrolarla kurulan DP, Cumhuriyet’in modernleşmeci ideolojisi ile Anadolu taşrasının dünya vizyonunu birleştirmişti. Buna bir de İkinci Dünya Savaşı’nın galibi ülkelerin dünyaya empoze ettiği demokrasi anlayışı ve kapitalist gelişme modelinin heyecanı eklenmişti. İstanbul, Lütfi Kırdar dönemi hariç, 30 yıldır el sürülmemiş bir kent olarak, Menderes’in bu vizyonu sahneleyebileceği uygun bir mekândı. Bütün bunların üstüne, İstanbul her açıdan büyük bir potansiyele sahipti ve dev bir oy deposuydu. Adnan Menderes ve ekibini en çok rahatsız eden şey, kargacık burgacık sokakların, dik yokuşların ve çıkmaz sokakların yarattığı trafik keşmekeşiydi. Yine de ilk yıllarda tali yolların düzenlenmesiyle yetinildi. Bu bağlamda Kasımpaşa-Hasköy-Dolapdere yolu, Kuruçeşme-Ortaköy yolu düzenlendi, çıkıntı yapan binaların traşlanmasıyla yetinildi.1954 yılında danışman olarak çağırılan kent planlamacısı İngiliz Sir Patrick Abercombie, raporunda “İstanbul planlaması bir yabancı tarafından yönlendirilemez” demiş ve görevi kabul etmemişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Ancak Menderes kararlıydı. Burak Boysan’a göre Nisan 1956’da Tahran’a giden ve orada Rıza Şah’ın başlattığı imar harekatından, açılmış olan geniş bulvarlardan çok etkilenen Menderes, Tahran dönüşünde, 1958 seçimlerinden önce (seçim daha sonra 1957 Ekim ayına alındı) yürütülebilecek en başarılı propagandanın, en iyi ‘halkla ilişkiler’ stratejisinin İstanbul’un imarı olduğuna karar vermişti. Bunun için de hemen kolları sıvadı. Bir yandan kanunlar çıkaracak, bir yandan da yerli-yabancı uzmanları bu iş için seferber edecekti. Onların eksikliğini de elbette kendisi dolduracaktı!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Menderes, şehrin 2.600 yıllık tarihini gözardı ederek ve kapitalist dünyanın o günlerdeki ekonomik tercihi olan petrol ve otomobil tüketiminin mecburi istikameti olan karayolculuğu esas alarak giriştiği imar faaliyetini “İstanbul’un yeniden fethi” olarak adlandırmıştı. Bir önceki devrin “merkezi planlamacı” zihniyetine inat, Menderes el yordamıyla hareket etmekte sakınca görmedi. Bir gazeteye verdiği beyanatta “plan iyi bir şey ama bunun için vakit ve nakit lazımdır” demişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Nitekim üç büro sürekli bazen birbiriyle çelişen projeler üretirken, Menderes bazen birinin önerisini kullanıyor, bazen diğerini, bazen de kendi aklına gelen bambaşka bir çözümü uygulatıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Menderes’in şehri hallaç pamuğu gibi atmasına neredeyse tek başına karşı koyan Mimar Turgut Cansever’e göre, Prost’un nazım planında önerilen yollar, yerinde bir inceleme yapılmadan, masa başında katlarca büyütülerek hayata geçirilmeye çalışılmıştı. Menderes döneminin Eski Eserler Müşaviri Mimar Behçet Ünsal ise Güzel Sanatlar Akademisi’nin önündeki yolun genişliğini soran uzmanlara, Menderes’in yerden aldığı bir taşı ölçek alarak cevap verdiğini anlatmıştı. Bu arada, bazı büyük mimarlar ise, “Siz bir dahisiniz, siz doğuştan mimarsınız” diyerek Menderes’i coşturuyorlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Menderes’in öylesine acelesi vardı ki, yıkılmak istenen binalara alelacele ‘maili inhidam’ (yıkılmak üzere) raporu alınıyor, ertesi gün yıkım başlıyordu.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#09090a">Hür’ün sayfasından uzunca bir alıntı yaptım. Ama gene de şehrin nasıl bir “oyun çamuru”na dönüştüğü, tarihindeki bu yıkımlarla ile ilgili bu önemli yazının bütününü okumanın yararlı olacağını düşünüyorum.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 15 Dec 2024 07:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/sehrin-bir-oyun-camuru-gibi-yumusaklik-kazanmasi-1734203135.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Koskoca saray kayıp olur da cami olmaz mı?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/koskoca-saray-kayip-olur-da-cami-olmaz-mi-9247</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/koskoca-saray-kayip-olur-da-cami-olmaz-mi-9247</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">Şehirlerin yaşadıkları mimarlık kırımını siyasal nedenlere bağlayanlar olabilir.&nbsp;</span></strong></span></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">Şehrin Osmanlı geçmişini yok etmek, silmeye çalışmak gibi.&nbsp;</span></strong></span></span></span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">Oysa mesele farklı. Merkeziyetçilik şehrin anlam dünyasını, yaratıcı enerjisini felç ettiği gibi karşıtını da kendisine benzeterek onunla baş etmeyi de imkansız kılıyor. Böylece asıl sorunun şehrin ve mimarinin araçsallaştırılan zihin dünyası olduğunu kimse fark etmiyor. </span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Geçen hafta Karaköy meydanında yer alan, 2. Abdülhamit döneminde, 1903 yılında yeniden yaptırılan caminin 1958 yılında nasıl kaybolduğuna ve -aradan geçen bir yarım asır sonra- bir replikasının neden yapılmaya çalışıldığına bir parça </span><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/karakoy-camii-neden-yikildi-neden-yeniden-yapiliyor-9086" target="_blank"><span style="color:#2980b9">değinmeye çalıştım</span></a><span style="color:#080809">. Yazımın ana fikri her iki eylemin, yani yok etme ve yeniden yapma (ihya) girişimlerinin, her ne kadar karşıt olsalar da, mimari açıdan türdeşlikleriydi. Her iki eylem de şehrin merkeziyetçi siyaset tarafından nasıl askıya alındığına, onun bir oyun alanı haline geldiğine, nasıl şeyleştirdiğine işaret ediyordu.&nbsp; </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Yol genişletme çalışmalarında aynı sıradaki başka yapılar yerinde dururken -şehrin modernleşme tarihi açısından önemli bu anıt yapı- bir anda yok edilmişti. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Yönetim, iktidar tahmin ediyorum ki bu kararı kendi başına vermemişti. O tarihlerde akademyanın temsil ettiği <em>“İkinci Milli”</em> mimarlık akımı Osmanlı klasik dönemi anıtlarını yüceltiyor, imparatorluğu modernleşme sürecindekileri ötekileştiriyordu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bunu da şu varsayıma dayandırmıştım: Yakın tarihle ilgili bu tutum büyük bir olasılıkla bir karşı hafıza girişimiydi. Başka bir deyişle iktidar gücünü, kariyer imkanlarını kullanan elitin arasındaki mücadelenin henüz sona ermediğine işaret ediyordu. Onun replikasını yapmayı amaçlayan Büyükşehir yönetimi de, 2010 yılında hazırladığı planlarda yıkılmış camileri “otomatik” olarak işaretlediği için yeniden inşa (ihya) etmeye çalışıyordu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu eylemler bir bakıma bir karşı hafıza ya da birbirini tasfiye etme girişimlerinin izlerini taşıyordu. Nitekim bunun bir başka örneği de Taksim Meydanı’nın iki farklı milli akımın temsil sahnesi halini almasında görülmüştü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">Nazime Sultan Sarayı nasıl kömür deposu oldu?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Şimdi de gene d’Aronco’ya ait olan ve yok edilen başka önemli bir mimari eserden söz edeceğim: Nazime Sultan Sarayı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Karaköy’de -neden yıkıldığı bilinmeyen- 1903 yapım tarihli Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Kuruçeşme’deki -yerine kömür deposu yapılan- 1897 yapım tarihli Nazime Sultan Sarayı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Önce şunu söyleyeyim: Bir kere bu iki yapı da sıradan yapılar değil. Karaköy’deki yok edilen cami öyle sıradan bir cami değil… Kuruçeşme’deki yıkılan saray sıradan bir saray değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu iki önemli mimari eser o tarihlerde entelektüel dünya için de bir cazibe merkezi olan İstanbul’un modernleşme tarihine ait, Art-Nouveau akımının şahikası olan örnekler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Her ikisi de dünyanın <em>“Modern Mimarlık”</em> akımına doğru yönelişinde önemli bir rol oynamış öncü bir hareketin, Art-Nouveau akımının örnekleri. Bu akımın önemli temsilcilerinden biri olan -ve 1893 - 1909 yılları arasında saray mimarı olarak çalışan- İtalyan Mimar Raimondo d’Aronco’ya 2. Abdülhamit tarafından yaptırılmış. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Dönemin eşi benzeri görülmemiş nitelikteki <em>"Avant-Garde</em>" mimari eserleri. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu akım bilindiği gibi 19. yüzyıldaki eski biçimleri tekrarlayan, kalıplar halinde kopyalayan eklektik (seçmeci) mimarlık akımına karşı bir direniş gibi de okunabilir, geçmişe referans vermek yerine doğadaki formları yorumlaması nedeniyle. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Yüzyıl başında Osmanlı Parlamentosu’na da evsahipliği yapmış olan Nazime Sultan Sarayı yıkılmakla kalmadı, ayakta kalan izleri, hizmet yapıları, bahçe duvarları da yakın tarihlerdeki dönüşümlerle yok edildi. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">Şehri bir oyun çamuru gibi görmenin, siyaseti yıkma ve yapma eylemine indirgemenin, mimarlığın zihin dünyasının ideolojinin çölünde kuruyup buharlaşmasından başka nasıl bir anlamı olabilir?</span></strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">MİMARLIĞIN İDEOLOJİNİN ÇÖLÜNDE KURUYUP, BUHARLAŞMASI ….</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Şehrin yaşadığı bu mimarlık kırımını çok iyi biliyorum, siyasal nedenlere bağlayanlar olabilir. Yıkımların, karşı hafıza girişimlerinin elbette ki siyasal nedenleri olabilir, ama mesele yalnızca bize gösterildiği gibi değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Şehrin Osmanlı geçmişini yok etmek, silmeye çalışmak gibi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Ya da tersine geçmişi taklit etmek, <em>“ihyacılık”</em> akımının sahnesi gibi görmek…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Oysa mesele farklı. Merkeziyetçilik şehirlerin anlam dünyasını, yaratıcı enerjisini felç ediyor. Bu nedenle muktedir neden yıktığını da, neden yaptığını bilmiyor. Böylece asıl sorunun araçsallaştırılmış, felç edilmiş olan şehrin ve mimarinin zihin dünyası olduğunu kimse fark etmiyor. Şehirler ölüyor, savaş geçirmiş gibi oluyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Şehri bir oyun çamuru gibi görmenin, siyaseti yıkma ve yapma eylemine indirgemenin, mimarlığın zihin dünyasının ideolojinin çölünde kuruyup buharlaşmasından başka nasıl bir anlamı olabilir?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Yazıda <em>“neden yıktığını bilmeyen, neden yaptığını da bilmez”</em> demiştim. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu varsayımımı da dönemin belediye başkanının <em>“bu camiyi Menderes değil, İnönü yıktırdı”</em> demesi önemli bir ipucuydu. Buna dayanarak yönetimlerin bir hafıza kaybından muzdarip olduklarından söz etmiştim (*).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Ak Partili bir belediye başkanının Menderes’in camiyi yok ettiğini kabul etmesinin ne kadar zor olduğunu anlıyorum. Ancak camiyi kimin yok ettiğinin bu kadar önemli bir gerilim yaratmasının, bu kadar siyasal bir kutuplaşmanın simgesi haline getirilmesinin arkasındaki işleyişi gizlediğini, açıkça söylersem <em>“camiyi kim yıktırdı”</em> meselesinin bu kadar öne çıkmasının şehrin merkezindeki kapsamlı bir imar operasyonun arkasında hiçbir hazırlık, araştırma, planlama olmamasını sorun etmememizi engellediğini düşünüyorum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Başka bir şekilde söylersem, şehirle ilgili meselelerin merkeziyetçi bir ideolojik yaklaşım tarafından askıya alındığını, bu yüzden cami olduğu için onu yeniden inşa etmeye çalışan zihniyetin de aynı hafıza kaybını yaşadığını.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Karşımızda bir siyasal gösteri cereyan ediyor, şehrin müşterek alanlarına yapılan müdahaleler de bu nedenle bu oyunun sanki bir unsuru halini alıyor gibi gözüküyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">Bir hatırlatma: </span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bedrettin Dalan 1988 yılında Galata’yı yıkmayı amaçladığında ne demişti? <em>“Hocalarıma danıştım. Bu binalar bizim ecdadımızın eseri değilmiş. Mimari bir değerleri de yokmuş….”</em>&nbsp; O tarihlerde yönetimle kapalı ilişkiler içinde olan akademya ve basın onun bir şehir kırımını, Haliç yıkımlarını destekliyorlardı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">80’lerin şiddetinden dersler çıkaran sivil inisiyatif, “Yeşil Dayanışma” bu yıkımlara karşı mücadele veriyordu. Zannedersem öğrencilik zamanlarından beri milliyetçiliğin şehri nasıl nesneleştirdiğinin farkındaydı ve bununla nasıl baş edileceğini deneyimliyordu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu yüzden Galata yıkımlarına halkla ve esnafla ilişki kurarak, binaları temizleyerek, şenliklerle, etkinliklerle yaşam alanına ihtimam göstererek günlerce direndi. &nbsp;Hiç beklenmedik bir şey oldu. Milyonlarca insanı arkasına aldı. Basın geniş yer verdi. 2013’teki Gezi direnişi gibi kitlesel bir olay gerçekleşti. Dalan bir daha yıkımı ağzına alamadı, arkasını dönüp gitti. Galata bu nedenle Tarlabaşı’nın akıbetine uğramadı, yıkımlardan kurtuldu. Bunun gibi başka örnekler de var.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Görüldüğü gibi şehri oyun alanı gibi gören muktedirlerle, onun etrafında saçaklanan imtiyaz sahipleri ile aynı dili konuşmamak iyileştirici olabiliyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">*Değerli Ayşe Hür de bu yazıya referans verdiği </span><a href="https://www.facebook.com/korhan.gumus.58/posts/pfbid02XVkmAsbUyHMhKZ9dmTTKua8XFrqPLioG9wHRPDGEabVfBVnySUB7zMQ4JCdGDsgl?comment_id=1252020712544413&amp;notif_id=1733334601569341&amp;notif_t=feed_comment&amp;ref=notif" target="_blank"><span style="color:#2980b9">paylaşımında</span></a><span style="color:#080809"> Menderes yıkımlarının nasıl gerçekleştiği hakkında önemli bilgiler veriyor.</span> </span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 08 Dec 2024 08:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/koskoca-saray-kayip-olur-da-cami-olmaz-mi-1733641022.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Karaköy Camii neden yıkıldı, neden yeniden yapılıyor?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/karakoy-camii-neden-yikildi-neden-yeniden-yapiliyor-9086</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/karakoy-camii-neden-yikildi-neden-yeniden-yapiliyor-9086</guid>
                <description><![CDATA[“Sen Menderes’in cami yıktığını söyleyemezsin. Ona hakaret edemezsin. Camiyi İnönü yıktı” dedi. Ben de ona, elleri boğazıma sarılı bir şekilde “tarihi bir gerçeği değiştiremezsiniz, Menderes’in anısına saygısızlık yapmak gibi bir niyetim yok” diye bir cevap verdiğimi hatırlıyorum.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">Mesele Karaköy Meydanı’nın simgesi haline gelmiş bir yapının, üstelik de mimari açıdan önemli bir caminin nedensiz yere yıkılması. Bu operasyonda bugün de olduğu gibi Karaköy meydanı için ne bir proje, ne de bir envanter çalışması bulunuyordu. İstanbul’un belki de en önemli cami örneklerinden biri olan bu yapı yıkıldığında tarihi eser olarak tescilli bile değildi. </span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Ünlü İtalyan mimar Raimondo d’Aronco’nun 1903 yılında tasarladığı ve 1958'de yok edilen Karaköy camii (Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Mescidi) “aslına uygun olarak” yeniden inşa ediliyormuş. Karaköy Meydanı’ndaki İstanbul’un modernleşme tarihi açısından eşsiz bir örnek olan bu caminin dönemin Başbakan'ı Menderes’in “Yıldırım Harekatı” olarak adlandırılan yıkımlarında yok olduğu biliniyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Aynı hizada bulunan komşu yapılar ayakta durduğuna göre yolun genişletilmesi için caminin ortadan kaldırılması gerekmiyor. Yapının yeri günümüze kadar bir boşluk olarak kalıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Ayrıca bu yapının başına gelenler bununla bitmiyor. Cami yıkılmakla da kalmıyor, parçaları Kınalıada’ya götürülürken yolda kaybediliyor. Oysa sökülürken numaralanan parçaların Kınalıada’ya monte edileceği söyleniyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Caminin parçalarını bir daha kimse bulamıyor. Bu nedenle Karaköy Camisi bundan sonra "Kayıp Cami" olarak da adlandırılıyor. Ayrıca içindeki paha biçilmez eşyalar, avizesi de sırra kadem basıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu önemli caminin yok oluşunun bugün hala gizemini koruduğu söylenebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Soru şu: Bu mimarlık tarihi açısından önemli olan cami, bu anıtyapı neden yıkıldı? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Şimdi neden inşa ediliyor? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">Karaköy camii neden yıktırıldı?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Mesele Karaköy Meydanı’nın simgesi haline gelmiş bir yapının, üstelik de mimari açıdan önemli bir caminin nedensiz yere yıkılması. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Ama gene de neden yıktırıldığı hakkında bir varsayım geliştirmek zor değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu operasyonda bugün de olduğu gibi Karaköy meydanı için ne bir proje, ne de bir envanter çalışması bulunuyordu. İstanbul’un belki de en önemli cami örneklerinden biri olan bu yapı yıkıldığında tarihi eser olarak tescilli bile değildi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Hatta bu tür modern yapılar dönemin tarihselci inşa sorunsalı içinde kültür varlığı olarak kabul görmüyordu, dışlanıyordu. Karaköy Cami büyük ihtimalle hakim Yeni Osmanlıcı beğeniyi rahatsız ettiği -camiye benzemediği için- yok edildi. 2000’li yılların ortasında hazırlanan koruma planlarında -ideolojik olarak- bolca "ihya" yer aldığı için ve elbette ki kayıtlarda cami olarak geçtiği için inşa ediliyor!</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">Peki şimdi gene araçsal bir yaklaşımla caminin bir replikası inşa edilirse mesele açıklığa kavuşacak mı?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Böylesine önemli bir mimari değeri yok edenler bir hesap verdiler mi? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">1958 yılındaki şehirde yaşanan bu yıkım felaketi sorgulandı mı? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Hayır. Hatta tam tersine. O sırada köşe başlarını tutmuş seçkinler, uzmanlar, aydınlar tarafından ayakta alkışlandı. Çünkü bu yıkımların arkasında şehri bir eşya gibi tasarlayabileceğini zanneden, iktidar imtiyazlarını kullanan bir zümre bulunuyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Onlar bu yıkımları desteklediler. Tıpkı Dalan yıkımlarında olduğu gibi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Peki şimdi bu önyargılar sona erdi, mesele enine boyuna tartışıldı ve mesele açıklığa kavuştu mu?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Şehri tasarlanacak bir eşya gibi gören bu karşı hafıza girişiminin yarattığı felaketler anlaşıldı ve Karaköy Camii bu yüzden mi inşa ediliyor? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Hayır, Karaköy Camii yalnızca "cami" olduğu için inşa ediliyor! </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">İdeoloji işte böyle bir şey. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Travmatik yıkım zihinsel tembellik ürettiği için neden yok ettiğini, yıktığını unuttu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Şimdi gene aynı zihinsel tembellikle, bir cami olduğu için onu yeniden inşa etmek istiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Tıpkı Tophane’de yola giden Harbiye Mektebi, Gezi'deki Taksim Kışlası gibi. Yüzleşme yaşandığı, yıkım sorgulandığı için, bir düşünsel zeminde paylaşıldığı sorgulandığı için değil yalnızca ideolojik nedenlerle, yalnızca cami olduğu için, araçsal bir bakışla “ihya” edilmeye çalışılıyor. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">Caminin 1958 Menderes yıkımlarında kaybolduğunu söyledim. Gerçeği söyledim diye koruma planlarına ihya projeleri yerleştiren, caminin de yeniden inşa çalışmalarını başlatan belediye başkanından az kalsın dayak yiyordum.</span></strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">Karaköy Camii’ni Menderes yıktırdı diyemezsin. İnönü yıktırdı!</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Önemli bir çelişki de elbette ki bu caminin iktidara yakın birtakım çevrelerin iddia ettiği gibi İnönü döneminde değil -söylediğim gibi bugün nedeni anlaşılmayan bir şekilde- Menderes döneminde kaybedilmiş olması. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Karaköy Camii’nin yok edilişi “Tek Parti döneminde camileri yıktılar” tezi için uygun bir örnek değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Ama siyasal açıdan oldukça hassas bir konu olduğu muhakkak. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Caminin 1958 Menderes yıkımlarında kaybolduğunu söyledim. Gerçeği söyledim diye koruma planlarına ihya projeleri yerleştiren, caminin de yeniden inşa çalışmalarını başlatan belediye başkanından az kalsın dayak yiyordum. Bunu dediğim için onu aşağıladığımı zannederek bana çok kızdı. Yerinden fırladı, sanki beni dövecek gibi üzerime geldi. Boğazıma sarıldı. “Sen Menderes’in cami yıktığını söyleyemezsin. Ona hakaret edemezsin. Camiyi İnönü yıktı” dedi. Ben de ona, elleri boğazıma sarılı bir şekilde “tarihi bir gerçeği değiştiremezsiniz, Menderes’in anısına saygısızlık yapmak gibi bir niyetim yok” diye bir cevap verdiğimi hatırlıyorum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/karako%CC%88y%20camii.png" style="height:800px; width:616px" /></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Karaköy Camii’nin yıkımı mimarlık tarihi açısından modernleşmenin iki ayrı safhası, imparatorluktan ulus devlete geçişteki kırılmaya işaret ediyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Camiyi dönemin tanınmış İtalyan mimarı Raimondo D'Aronco tasarladığı biliniyor. Görüldüğü gibi “muhafazakar” olduğu söylenen 2. Abdülhamid’in “Müslüman mimar isterim” diye bir dayatması, kompleksi yok. Ama daha önemli bir vasfı var: O zaman İstanbul’un en önemli meydanlarından birindeki (herkesin gözünün önündeki) bu caminin tasarımını yenilikçi bir akımın temsilcisi bir mimara emanet ediyor. Üstelik tek örnek de bu yapı değil. Yıldız’daki Şeyh Zafir Türbesi ve Kütüphanesi, İstiklal’deki Botter Hanı... Besbelli ki diğer önerileri getiren mimarların buraya “oryantalist” ya da “Yeni Osmanlıcı” bir cami kondurmasını istemiyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">D'Aronco da bugün hala tartıştığımız cami mimarisi konusuna beklendiği gibi yenilikçi (avangard) bir yorum getiriyor. Sekizgen, cephesinde hiçbir süsleme bulunmayan, kubbe yerine strüktürü belli eden bir çatı geometrisi, minarenin mimarisinden kentsel morfoloji içinde yer alışına kadar bildiğimiz oryantalist, neoklasik, ya da milli tarzdaki canlandırma örnekleriyle çelişen bir tasarım. Kısacası 2. Abdülhamit zamanında bile bugüne göre çok daha seküler bir alanda sanki mimarlık.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu nedenle D'Aronco'ya neden “modernist” yerine “modern” denebileceğini düşünüyorum, çünkü Art-Nouveau'nun dönemin üslup alıntıcılığına karşı çıkması, taklitçi sanayi üretimine karşı zanaatı dikkate alırken temsili sorunsallaştırması (ki Bauhaus'un da tasarım alanını üretimden ayrıştırması aynı zihniyetin devamı), süslemeye karşı yalınlığı gündeme getirmesi (özellikle Avusturya Secession Hareketi) uluslararası bir akım olması, sosyalistlerle ilişkisi, muhafazakar politikacıların saldırısına uğraması... kısaca böyle gibi geliyor bana. Zaten bu uygulama da basmakalıp taklitçiliğe teslim olmayan, doğaya dönüşü, yalınlığı konu alan akımın tipik olmayan bir örneği... (Avusturya Art-Nouveau'su ile ilişkili ama yalnızca biçimde değil.) </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Tıpkı Yıldız'daki 2. Abdülhamit’in çok sevdiği kişi olan Şeyh Zafir'in modern mimarlık tarihinin bir örneğin olan türbesi ve kütüphanesi gibi. Elbette ki bunlar bir "üst-sınıf" deneyimleri idi, ama gene de özgürlükçü bir kamusal düzenin koşullarını anlamak için önemliydi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Günümüzde de "Müslüman olmayan bir mimarın bir caminin ruhu yakalaması zor” diyen yöneticilere ters köşeye yatırmaktan gizli bir haz alıyor olabilirler. Bu çelişkinin belki de zihinsel bir potansiyeli harekete geçirme gücü olduğuna inanıyorlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#080809">Neden yıkıldığını bilmeyen, neden yaptığını da bilmez</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Neden yıkıldı, neden yapılıyor? Bu iki tuhaflık yan yana gelince ortaya ilginç bir çelişki çıkıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Kısaca "ihya" sorunsalı içindeki mimarlığın düşünsel sefaleti yanında bu hafıza kaybını öncelikle kendisine değil, kitlelere yönelik bir otoriterlik girişimi gibi geliyor bana.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Her dönem köşe başlarını tutan elit taklit yapılar inşa etmeye başladığı zaman yalnızca kendisini rahatsız eden bir eseri yıkmakla, kaybetmekle kalmadı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Bu dönemle birlikte entelektüel üretim "bir üst sınıf pratiği olarak" dini alandan dışlandı. Camiler de (kamu yapıları da) mimarlığın alanı olmaktan çıktı. Bunun bir göstergesi ihya çalışmalarının tıpkı yıkımlar gibi sorgulama olmaksızın iş görmesi. Taklitçiliği sorgulayan bir düşüncenin belgesi olan önemli bir yapı, bu özelliğinden dolayı yıkılıyor ama aynı şekilde, düşünsel kalıplar ve işleyiş içinde bir taklit olarak yeniden inşa ediliyor. Böylece yapılışındaki entelektüel sorun ortadan kalktığında, mimarlık bir taklide dönüştüğünde iktidara bağımlı akıl için bir tehdit oluşturmuyor, taklidini yapmak bu seküler olmayan ilişki biçimi rahatsız için bir rahatsızlık yaratmıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Buna ne denebilir? Hangi araçsal akılla yıktıysa aynısıyla yapmak! </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#080809">Neden yıkıldığını bilmeyen, neden yaptığını da bilmez. </span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 30 Nov 2024 08:26:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/karakoy-camii-neden-yikildi-neden-yeniden-yapiliyor-1732944731.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyoğlu -3-</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/beyoglu-3-9021</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/beyoglu-3-9021</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bizans yönetimiyle özellikle büyük bir servet ve güçlü bir ticari filoya sahip Cenova/ Ceneviz arasında yaşanan sorunlardan biri Galata Surlarının inşası olmuştur. Bizans devleti hiçbir zaman Sarayburnu’nun karşısında surlarla çevrili bir bölgenin varlığını istememiş, tüccarların sur taleplerine sıcak bakmamıştır. Bununla birlikte Bizans devleti gerilemeye başlayınca Cenevizli tüccarların sur inşaatına karşı koyamadı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beyoğlu, tarihsel perspektifte bugün Galata ismini verdiğimiz semtin ticari ve mimari yayılımı sayesinde bugünkü niteliğini kazanmıştır. Doğu Roma/ Bizans İmparatorluğu döneminde Galata sırtları ve Haliç kıyısında, İtalyan şehir devletlerinin ticari kolonileri vardı. Bu koloni yerleşimleri Bizans Devletine her yıl yüklü miktarda vergi vererek ticari bağımsızlıklarını kazanmışlardı. Özellikle Cenova (Ceneviz) ve Venedik kolonileri Akdeniz ve Karadeniz arasında önemli bir ticari hattı yönetiyordu. Bu iki büyük koloni yerleşmesinin yanı sıra Amalfi, Pisa gibi şehir devletlerinin de azımsanmayacak ticari faaliyetleri olduğu bilinmektedir. İtalyan şehir devletlerine ait gemiler Haliç içindeki limanlarda demirleyince Bizans devletine liman vergisi de ödüyorlardı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilindiği gibi İtalyan siyasi birliği çok geç bir dönemde, ancak 19. Yüzyılda hayata geçmiştir. Bu durumun sonucunda birbirleriyle pek de iyi anlaşamayan şehir devletleri arasındaki çekişmeler Galata kolonilerine de yansımıştır. Hatta pek çok Bizans belgesinde Haliç’te demirleyen gemilerin arasında sık sık atışma yaşandığı, birbirlerine top atışında bile bulundukları, meydana gelen küçük çaplı savaşların Bizans halkını oldukça rahatsız ettiği yer alır. Geceleri bu top atışlarının İstanbul’da semayı aydınlattığı, halkın çok korktuğu ve Bizans sarayına şikayetlerde bulunduğu anlatılır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şehir devletleri yine kaynaklarda söz edildiği şekilde Bizans yönetimine sadece resmi vergi değil el altından yüklü miktarlardaki rüşvet de vererek güvenliklerini sağlardı. Hatta 14. Yüzyıldan itibaren maddi olarak ciddi şekilde zayıflayan Bizans Sarayında tahta çıkacak kişinin seçiminde bile söz sahibi oldukları bilinmektedir. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En kuzeyde Galata Kulesi / Turris Sancte Crucis (Kutsal Haç Kulesi) vardı. Surlar yaklaşık olarak Azapkapı, Şişhane, Tophane, Karaköy hattı şeklinde ilerliyordu. Surlar özellikle Galata Kulesi’nin olduğu bölgede hendeklerle çevriliydi. Bu hendeklerin kendileri olmasa da isimleri günümüze sokak adları olarak gelmiştir. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SURLAR HENDEKLERLE ÇEVRİLİYDİ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizans yönetimiyle özellikle büyük bir servet ve güçlü bir ticari filoya sahip Cenova/Ceneviz arasında yaşanan sorunlardan biri Galata Surlarının inşası olmuştur. Bizans devleti hiçbir zaman Sarayburnu’nun karşısında surlarla çevrili bir bölgenin varlığını istememiş, tüccarların sur taleplerine sıcak bakmamıştır. Bununla birlikte Bizans devleti gerilemeye başlayınca Cenevizli tüccarların sur inşaatına karşı koyamadı. 1204 yılından sonra özellikle Galata civarı artık Cenevizlilerin çoğunlukta ve söz sahibi olduğu bir bölge oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Prof. Dr. Semavi Eyice’nin yaptığı araştırmalara göre, en kuzeyde Galata Kulesi / T<span style="background-color:white"><span style="color:#202122">urris Sancte Crucis (Kutsal Haç Kulesi) vardı. Surlar yaklaşık olarak Azapkapı, Şişhane, Tophane, Karaköy hattı şeklinde ilerliyordu. Surlar özellikle Galata Kulesi’nin olduğu bölgede hendeklerle çevriliydi. Bu hendeklerin kendileri olmasa da isimleri günümüze sokak adları olarak gelmiştir. Lüleci hendek, Büyük hendek, Küçük hendek sokaklarını Beyoğlu bölgesinde bilmeyen yoktur. Prof. Dr. Halil İnalcık ve Prof. Dr. Semavi Eyice’ye göre Galata Kulesi ve surları tipik Orta Çağ yerleşimi şeklindeydi. Surların giriş çıkış için geniş ve yüksek ahşap kapıları vardı. Hendeklerde ise büyük ihtimalle su olduğu, ahşap kapıların sabahları birer köprü gibi açılıp dışarıdan girişe müsait hale getirildiği, akşamları ise sur kapılarının kaldırılıp Galata bölgesinin korunaklı bir alan haline dönüştürüldüğü tahmin edilmektedir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#202122">Bölgedeki tüccarlar için tarih boyunca defalarca kuşatılan İstanbul’da güvenliklerinin sağlanması çok önemliydi. Bugün Galata Kulesi adıyla andığımız kulenin özellikle kuzeyden yapılacak saldırılara karşı korunma amacı taşıdığı bilinmektedir. Karaköy’de hemen sahilin yanında yer alan ve yer altı cami olarak kullanılan yapının da aslında Galata Kulesinden başlayarak Haliç’e inen korunma duvarına ait bir kulenin temel yapısı olduğu düşünülmektedir. Bizans döneminde Haliç’in iki yanına zincir çekilerek giriş çıkışların kontrol edildiği biliniyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#202122">Araştırmacılar zincirin bir ucunun bugün yer altı camii olarak kullandığımız kuleden başlıyor olabileceğini düşünürler. Belirtmekte yarar var. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinde Haliç’in zincirle kapatılması tekil bir olay değildi. Bizanslılar tarih boyunca pek çok defa farklı düşman kuvvetlerine karşı Haliç’i zincirle kapatmaya çalışmıştır. </span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 27 Nov 2024 07:18:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/beyoglu-3-1732656064.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>1964 İstanbul için bir kırılma noktası</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/1964-istanbul-icin-bir-kirilma-noktasi-8971</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/1964-istanbul-icin-bir-kirilma-noktasi-8971</guid>
                <description><![CDATA[İstanbul’da yaşayan Rumları devlet ve seçkinler kendileri için bir tehdit olarak algıladı ve büyük bir bölümü zorla sınır dışı edildi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul'un binlerce yıllık kadim nüfusu Rumların İstanbul’da bu denli azalmış olmasının başlıca nedeni, 1964 yılında alınan sürgün kararı. Bu kararla İstanbul'da ikamet eden Yunan uyruklu Rumlar birkaç hafta içinde sınır dışı edildi. Aralarında T.C. vatandaşlarının da bulunduğu onbinlerce İstanbullu Rum doğup büyüdükleri ve kimliklerini biçimlendiren şehirden koparıldı.&nbsp; </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstos Yayınları ve Hrant Dink Vakfı 20 Kasım tarihinde ‘60. yılında 1964 Sürgünleri ve İstanbullu Rumlar’ başlıklı bir konferans düzenledi.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul'un binlerce yıllık kadim nüfusu Rumların İstanbul’da bu denli azalmış olmasının başlıca nedeni, 1964 yılında alınan sürgün kararı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kararla İstanbul'da ikamet eden Yunan uyruklu Rumlar birkaç hafta içinde sınır dışı edildi. Aralarında T.C. vatandaşlarının da bulunduğu onbinlerce İstanbullu Rum doğup büyüdükleri ve kimliklerini biçimlendiren şehirden koparıldı. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu zorla yerinden edilme hem T. C. Anayasası’na, hem de Lozan Antlaşması’na aykırıydı. İstanbul’un Rum nüfusu yakın tarihlerde Amele Taburları, 42 Varlık Vergisi, 55 Pogromu, meslek yasakları gibi bir dolu ayrımcı uygulama ile karşı karşıya kaldı. Ancak 64 yılındaki bir hükümet kararnamesi ile gerçekleşen uygulama Rumların şehirdeki varlığına kalıcı bir darbe vurdu. Başlangıçta 12-13 bin Rum’un sınır dışı edilmesi gibi gözüken yerinden edilme, sonuçta evlilik bağları, iş ortaklıkları ve gelecekteki muhtemel uygulama kaygıları nedeniyle 60 binlere ulaştı. İstanbul'da savaş sonrasında, Lozan Antlaşmasında şehrin sınırları konusundaki “hatalı çeviri-yorum” nedeniyle azaldığı halde,&nbsp;o tarihlere kadar yüzbinlere ulaşan Rum nüfusundan günümüze neredeyse bin-binbeşyüz kişi kalmış durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul’un çok kültürlü yapısı ulus-devlet için bir tehdit değil, bir fırsattı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa ülkeleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkarılan derslerle neoklasik ulus-devletlerin yıkıcı gücünden uzaklaşmaya çalışırken, Türkiye adeta savaş öncesinden kalan bir refleks gösterdi.&nbsp; Üstelik savaşlar sonrasında artık kendi içine kapalı, yereli askıya alan totaliter ideolojiler, rejimlerin toplulukları tasarlama idealleri ortadan kalkmış, tam da birlikte yaşamak için kalıcı bir ortam oluşmuşken.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul geçmişinden -ve Lozan Antlaşması'ndan- gelen çok önemli bir avantaja sahipti. Kendi tarihinden, modernleşme deneyiminden gelen çok milletli yapısını korumuş bir şehirdi.&nbsp;Ayrıca&nbsp;savaşlarda acılar çekmiş iki ülkenin&nbsp;önderleri,&nbsp;Atatürk ve Venizelos’un müthiş bir öngörüyle, 1930’da çok önemli bir anlaşma imzalamalarına rağmen. Bu anlaşma iki ülke arasındaki ekonomik entegrasyonu, ilişkileri geliştiriyor, karşılıklı olarak ülke vatandaşlarına seyahat ve çalışma imkanları sağlıyordu. Bir bakıma iki ülke, daha Avrupa Birliği kurulmadan önce bir bakıma benzer bir&nbsp;siyasal&nbsp;oluşuma&nbsp;yönelmişlerdi.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gelişmeler iki ülke için de ellerindeki hazır fırsatlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş sonrası Avrupa ülkeleri kendi yaşadıkları felaketi telafi etmek için vatandaşları arasında ayrımcılık yapan, nüfusları homojenleştirmeye çalışan bu neo-klasik devlet modelinden uzaklaşmaya çalışırken, Türkiye sanki bilhassa elindeki değerleri kaybetmek için çaba gösterdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir tür “ertelenmiş” savaş öncesi reflekslere sahip bir ülkeye dönüştü.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’da&nbsp;yaşayan Rumları devlet ve seçkinler kendileri için bir tehdit olarak algıladı ve büyük bir bölümü zorla sınır dışı edildi.&nbsp; </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Osmanlı modernleşmesinin milletler sisteminde kamu modeli sekülerleşmemiş, tam tersine din ve etnisite ile kimlik inşasını gerçekleştiren kurumların ve seçkinlerin patronajı altına alınmıştı. Diğerini tasfiye etmeye, dışlamaya, kamu gücüyle kendi soylulaşma süreçlerini yaratmaya yönelik bir model olarak bu millet modelinin Cumhuriyet’e de intikal ettiğini düşünüyorum.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202024-11-23%20at%2022_34_47.jpeg" style="height:360px; width:800px" /><br />
<br />
KIRILGANLIĞIN NEDENİ: KÜLTÜREL ALANIN SEKÜLERLEŞMEMESİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul yakın tarihlerde çok-etnili, çok-dinli, çok dilli bir ortak-yaşarlık alanıydı. Peki bunu neye borçluydu?&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel çok kültürlülüğü… Hoşgörü anlayışı… Kimileri bu sözleri yineler durur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sözlerden yakın tarihlerdeki&nbsp;siyasal gelişmelerle aramıza perde çekmeye yönelik oldukları gibi bir kuşkuya kapılmak da mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık imparatorluğun yalnızca tepeden gerçekleştirilen reformlarla değil, tabandan, sivil toplumdan gelen bir dinamizmle kapsayıcı bir yönetimsellik deneyimi, idari dönüşüm ürettiğinden söz edilebilir. Bu geleneksel değil, eğitim kurumlarıyla, sosyal yapısıyla inşa edilen basbayağı modern bir siyasal projeydi.&nbsp;Bu ortak-yaşarlık deneyiminin yalnızca idari reformlarla gerçekleştiği söylenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin kıyı şehirleri örneğin nispeten yerel yönetimlere sahip özerk sanayi ve ticaret bölgeleriydi. Bu ortak-yaşarlık alanlarının gelişmesini sağlayan koşullar imparatorluğun hayatta kalma stratejisi ile bütünleşiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Osmanlı yurttaşlığı fikri, klasik Osmanlı, ya da Roma mirası değildi. İmparatorluğun modernleşme sürecinde inşa etmeye çalıştığı politik bir projeydi. Bu nedenle geleneksel olarak devralınmış bir yapı değil, modern kamu kurumları ile uygulanmaya çalışılmış bir tasarımdı. Kent mekanındaki kamusal mekanlar, parklar, tiyatrolar, operalar, kahveler, tren istasyonları, vapur iskeleleri, bu projenin en somut göstergeleriydi. Millet sistemini yeniden üreten modern okullar yanında, farklı kimlikleri taşıyan insanların karma bir ilişki içine girebildiği mekanlardı, bunlar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık Osmanlı modernleşmesinin milletler sisteminde kamu modeli sekülerleşmemiş, tam tersine din ve etnisite ile kimlik inşasını gerçekleştiren kurumların ve seçkinlerin patronajı altına alınmıştı. Kültürel alan sekülerleşmemişti. Şehirde sıradan vatandaşlara dönük bir gönüllü hareketlilik yoktu. Hayat mahallelere sıkıştırılmıştı. Diğerini tasfiye etmeye, dışlamaya, kamu gücüyle kendi soylulaşma süreçlerini yaratmaya yönelik bir model olarak bu millet modelinin Cumhuriyet’e de intikal ettiğini düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden ülke, devleti ve sivil toplumu sürekli savaş öncesi refleksler gösteren bir halde kaldı. Seçkinler kamu gücüyle kariyer imkanları, imtiyazlar elde etmeyi kurumsallaştırdılar ve kendi aralarında da mücadele verdiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa Kırım Savaşı sonrasında modern bir yönetimsellik deneyimi için de yerelde önemli adımlar atılmış, şehrin altyapı hizmetlerini sağlayan Avrupa'da bile eşine az rastlanır kurumlar oluşturulmuştu. İstanbul Avrupa'nın en önemli finans ve ticaret merkezlerinden biri olmuştu.&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyet'le birlikte kültürel alanı sekülerleşmemiş bu millet modeli gözden geçirilebilir ve güncellenebilirdi.&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul bir dünya şehri olma özelliğini nasıl kaybetti? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">64 öncesinde Rumlar şehrin ekonomisinde çok önemli bir yere sahipti. 36 bin üyesi olan İstanbul Ticaret Odası’nın üyelerinin yarısı Rum. Rumların ticari hayattaki deneyimleri yanında gerçekleştirdikleri teknik ve sanatsal işler nedeniyle&nbsp;şehir ekonomisine katkıları çok değerliydi.&nbsp; 20. yüzyıl başında Rumlar İstanbul’da “azınlık” değillerdi. İmparatorluğun ilk modernleşmiş kurumlarını inşa etmiş önemli bir topluluğuydular. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bütün topluluklar içinde kültürel alanda ileri düzeyde donanımlara sahiptiler. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Eğitim kurumları, hastaneler, ihtiyarhaneler, kiliseler... </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rumlara devlet eliyle büyük bir haksızlık yapıldı. Zorla sınır dışı edilmelerinin yanında, suçlu muamelesi yapıldı, baskı altında kendilerini suçlu gösteren metinler imzalatıldı, mallarına, işyerlerine, paralarına el kondu. İnsan hakları ilkeleri çiğnendi. Açıkça T.C. Anayasası ve Lozan Antlaşması ihlal edildi. Bu haksızlığın hesabının hiç sorulmamış olması, suçluların ortaya çıkarılmamış olması da tartışılması gereken ayrı bir konu.&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir şey, ne Rusların Aya Stefanos’a kadar gelmeleri, ne İstanbul’un işgali, ne de başka bir şey İstanbul’un tarihinde bu denli önemli bir kırılma yaratmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tarihte İstanbul da bir “dünya şehri” olma hüviyetini kaybetti, sıradan bir şehre dönüştü.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden kimilerinde bir "Bizans Korkusu" diyebileceğim bir şey var: Ya şehir gelecekte tekrar Rumların eline geçerse?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün bu seçkinlerin içindeki bu “Bizans’ın hortlatılması” korkusunu anlamak kolay değil. Bu yok edilen Rum kimliğinin Türk kimliğine yapışıp kalması gibi bir şey. Şehirde sayıları 1000-1500’ü geçmeyen yaşlanmış nüfusun, Rumların böyle bir iddialarının olmasının mantık çerçevesinde imkansızlığını söylemek bile kimilerini ikna etmek için yeterli olmuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu korkudan kurtulmanın belli bir yolu var, o da bunu iddia edenlerin eşitlikçi bir vatandaşlık tanımına kavuşmaları. Ancak o zaman yok edilen Rum kimliğinin tıpkı bir “hayalet” gibi kendi kimliklerine musallat olmasından kurtulacaklarını düşünüyorum.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 24 Nov 2024 07:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/64-istanbul-icin-bir-kirilma-noktasi-1732429977.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sanki birileri aklımızla alay ediyor</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sanki-birileri-aklimizla-alay-ediyor-8832</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sanki-birileri-aklimizla-alay-ediyor-8832</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Güya Haydarpaşa Garı gibi şehrin modernleşme tarihinde önemli bir yeri olan bir anıtyapı için ne olacağı söyleniyor. Biz de öğreniyoruz. Bu nasıl bir keyfilik? İstanbul gibi bir şehir böyle yönetilebilir mi? Neden kimse bu kaybedilen zamanın, bütçelerin, yanlış kararların hesabını sormuyor?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Hadi bilin bakalım Haydarpaşa Garı ne olacak?</span></span></span></span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Haydarpaşa Garı müze ve sanat (ve turizm) için özel proje alanı yapılmak üzere Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilmiş. Bakanlık bu anıt yapıyı kültürel amaçla kullanacakmış. Burada sanat, tasarım etkinlikleri için alanlar, müze oluşturulacakmış. Tarihi gar binasının alt katı demiryolu personeli tarafından demiryolu taşımacılığı için kullanılacakmış.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">“Garın kültüründe demiryolu ve tren varmış…” Tarihi yapı 2010 yılında çıkan talihsiz bir “kaza” sonucu ortaya çıkan yangından sonra “işlevsiz” kalmış.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şimdi denizin altına tüpgeçiş projesinin ilk ortaya atılışı üzerinden yarım asır, inşaatının başlamasından çeyrek asır geçtikten sonra Haydarpaşa Garı’nın ne olacağını konuşuyoruz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Hayır konuşamıyoruz. Güya Haydarpaşa Garı gibi şehrin modernleşme tarihinde önemli bir yeri olan bir anıtyapı için ne olacağı söyleniyor. Biz de öğreniyoruz.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bu nasıl bir keyfilik? İstanbul gibi bir şehir böyle yönetilebilir mi? Neden kimse bu kaybedilen zamanın, bütçelerin, yanlış kararların hesabını sormuyor?</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şimdi basında “2010 yılındaki yangın nedeniyle işlevsiz kaldığı” bilgisi yer alıyor. Ama bu doğru değil. TCDD yönetimindeyken de o muhteşem anıt yapı tıpkı bir ceset gibiydi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">İyi kullanılmıyordu demek bile doğru olmaz, çürümüş bir cesette olduğu gibi içinde larvalar kıpırdıyordu. İçerisinde berbat denebilecek tadilatlar yapılmıştı. Anıt yapının her biri döneminin tasarım tarihi belgeleri olan mobilyaları, ince yapı detayları, bölmeleri, kapıları gelişigüzel, projesiz uygulamalara kurban edilmişti. Dışarıdan bakıldığında işi güzel gözüksün diye ışıklandırılmış ve üzeri uzaklardan getirilen arduaz taşı kaplı Orta Avrupa Ortaçağ mimarisine referans veren görkemli kulelerinin, çatı katlarının aralarının içi bile kuş pisliği ile dolmuştu. Sanki bir yangına davetiye çıkarır gibi elektrik kabloları bu pisliğin içinde gelişigüzel bir şekilde oradan oraya yapılan uzatmalar ile eklenmişti.&nbsp;</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Güya bu koşullarda “restorasyon” çalışmaları başlatılmıştı, ne yapılacağı bilinmeden.</span></span></span></span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Belki de çok daha öncesinden partizanlığa ve devlet imtiyazlarına alet olmuş TCDD yönetimi adeta haykırır gibi bağırıyordu, bu devasa yapının içindeki koridorlarda: “Benim bu muazzam mirası yönetme kabiliyetim yok, bu binayı yönetmeyi, korumayı, şehrin kamusal hayatını zenginleştirecek bir şekilde kullanmayı bilmiyorum.”</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bilmediği çok açıktı. Çünkü merkeziyetçi, parçalanmış, şiddet üreten bir kamu fikrini yeniden üretmeye çabalıyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Aslında o tarihte kimsenin bilmediği bir konu daha bulunuyordu.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Şehrin Avrupa ve Asya yakalarını su altından bağlayacak olan raylı tüp geçiş projesi.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şehiriçi (metropoliten) bir ulaşım hattı olan ve şehrin eşsiz bir endüstri mirası bütünü oluşturan bu banliyö sistemi köprüleri, kanyonları, istasyon binaları ve çevresindeki nitelikli şehirsel dokuyla birlikte güncellenip, korunabilirdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şehrin bu eşsiz endüstri mirası, kültürel peyzaj yok edildi. Bunun hesabını kimse sordu mu?</span></span></span></span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Sonra sıra şehrin en kaliteli yapıları yok edildi, riskli olan yoksul semtler dururken.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">İstanbul’un güya her dönem master planlarını yapıyorlar ya. Hani belediye başkanları uyumadan önce okuyup güzel rüyalar görsünler diye. (Bu benzetme bana ait değil.) Dünyanın bütçesi harcanan planları, güya “şehrin anayasası” olacağını ilan ettikleri ve onsuz bir çivi çakılamayacağını söyleyenler sonra onu “nasihatlar kitabı” olarak yorumluyorlar.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Peki işi şehirle ilgili fikir üretimi olan, kamu imkanları ile araştırma yapan kurumlar ve kişiler bunu sorguladı mı?&nbsp;</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Hayır!</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Peki plancılar, projeciler o sırada ne yapıyorlardı? Sahi, ne yapıyorlardı? Neyi yapmayı biliyorlardı?</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Kapalı ilişkilerle kendi çıkarlarını, kariyerlerini, imtiyazlar elde etmeyi.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Marmaray metropoliten ulaşım şebekesinin omurgası olarak E-5 hattına yakın bir yerde konumlanabilirdi.&nbsp;</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Tüpgeçiş, Marmaray&nbsp;bağlantıları için Anadolu sahili ve Tarihi Yarımada yerine omurga işlevi görecek güzergah seçilebilirdi.&nbsp;</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Nitekim Büyükşehir ulaşım ihtiyacının optimum olduğu yer olarak bunu fark etti ve buraya bir metro sistemi inşa etti. Bunun hakkında şehir halkının bilgisi oldu mu?</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Hayır!</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Marmaray güzergahı bu hatla Darıca ve Halkalı gibi noktalarda ya da başka yerlerde buluşabilirdi. Şehirlerarası ulaşım gene eskisi gibi devam edebilirdi. Banliyö sisteminin ötesinden bağlanabilirdi. Eğer öyle olsaydı Haydarpaşa, Sirkeci Garları ve istasyonlar ve güncellenen, restore edilen bu hat bütünüyle kullanılmaya devam edebilirdi. Bu alternatif konusunda kamuoyu bilgilendirildi mi? Uzmanlık kurumları çalışma ve basın toplantıları yaptılar mı?</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Hayır!</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Birbirlerinden bile haberleri yoktu. Yenikapı’da şehrin iki önemli metro hattının başlangıç noktaları, ana istasyonları ile Marmaray arasında bir bağlantı bile öngörülmemişti. Aralarında beşyüz metre mesafe bulunuyordu! Daha da vahimi proje ve planlama işini alan kurumlar ve kişiler Büyükşehir’den büyük bütçeler alarak buraya AVM kondurmayı planlıyorlardı.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Sanki her şey kendiliğinden oldu.</span></p>

<p>&nbsp;</p>

<h2 style="text-align:center"><strong><span style="font-size:18px"><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şehrin kalıntıları sanki arkeolojik kalıntılar gibi ortalığa saçılmış ve sonra üzerleri toprakla örtülmüş gibi duruyor. Aralarında hiçbir bağ, ilişki yokmuş gibi.&nbsp;</span></span></strong><strong><span style="font-size:18px"><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanki birbirlerinden habersiz ortalığa saçılmışlar!&nbsp;</span></span></strong><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yaşanan tanımsızlık, ya da politikasızlık sanki yerel ile merkez arasındaki ilişkiyi gösteren çarpıcı bir işaret gibi. Bu hattın metropoliten ulaşım şebekesinin omurgası olduğu fark edilmiyor. TCDD seksiyonlaşmış zekasıyla, hafızasıyla projeyi yönetmeye çalışıyor.</span></span></span></span></strong></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Haydarpaşa Garı ve çevresiyle ilgili kurgular, eğer şehir planlama denen bir disiplin varsa ya da kaldıysa, proje çalışmalarının başlatıldığı (Ulaştırma Bakanı’na göre) 1970’lere uzanan bir geçmişi olmalıydı. Dönemin Ulaştırma Bakanı böyle söylemişti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Hadi diyelim o tarihlerde bakanlık projeye dar bir bakış açısıyla (ulaşım ihtiyacını karşılamak) bakıyordu, o zaman Kültür Bakanlığı yok muydu?</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Olmadı diyelim. Aşağı yukarı her dönem üniversitelerin hükmi kişiliklerini temsil eden kişilerden oluşan topluluklar, mimarlar, şehir plancıları şehrin master planlarını hazırladılar. Hiç mi haberleri olmadı, tüpgeçiş projesinden?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">En önemli neden ulaştırma ve bayındırlık işlerini yöneten oligarşik yapıların merkeziyetçi bir rejimde birbirine rakip hale gelmesi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Şehrin gelişen makroformuna göre oluşan yeni optimum ulaşım ihtiyacının bulunduğu hattın Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın alanına girmesi. Her iki bakanlık da birbirlerine karşı mücadele veriyorlardı. Bu nedenle Ulaştırma Bakanlığı projeyi kendi alanında geliştirdi ve inşa etti.&nbsp; &nbsp;Marmaray, şehrin metropoliten ulaşım omurgasını oluşturan raylı sistem hiçbir aşamada şehirselleştirilmedi!&nbsp;</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Şehrin en büyük transfer merkezi, Yenikapı'nın hali içler acısı.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Üniversite adına Yenikapı’da devasa AVM projesini hazırlayan mimarların, bu alanın sözde planlarını hazırlayanların hiç mi haberleri yoktu, birbirlerinden?</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu proje güçlükle durduruldu. Alternatif bir organlaşma ve yönetimsellik deneyimi geliştirildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bu alanda bir mikrobölgeleme yapılmaya çalışıldı. Bununla birlikte uluslararası bir kentsel tasarım yarışması... Bütün bu çalışmalarda gönüllü insanlar görev aldı.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bütün bu mucize sayılabilecek gelişme ise kamu gücüyle kendilerine çıkar sağlayanlar, kamu imkanlarıyla kariyer yapanlar, köşe başlarını tutan imtiyaz sahipleri tarafından engellenmeye çalışıldı.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Belli ki alternatif bir deneyimden çok rahatsız olmuşlardı.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Kurumsal statüler, kullanılan sıfatlar yalnızca şehrin hayatını disipliner şiddetle tahrif etmeye yarıyor.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Şehrin en önemli transfer merkezi Yenikapı. Dünyanın en büyük Roma limanın bulunduğu yer. Bu alan bile farklı bir yönetimsellik deneyimi için İstanbul'un ayağına gelmiş müthiş bir fırsattı. Theodosius limanı olarak bilinen yerde nelerin olup bittiğini kimse bilmiyor. Neden buraya uyduruktan bir AVM&nbsp;kondurulmaya&nbsp;çalışıldığını, metropoliten ulaşımın omurgasını oluşturan hatlar arasında ilişki kurmayan, bu proje işini kamu gücünü, kariyer imkanlarını, adını kullanarak yapmaya girişenleri kimse sorgulamıyor.&nbsp;</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Olağan bir iş, nasıl olsa binlercesi yapıldı, şimdiye kadar.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bu istismarın hesabı sorulmadı. Sorulmadığı için de aynı şekilde devam etti. Taksim, Sulukule, Süleymaniye, Sütlüce… nereye baksanız, aynı durum.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Ne yaptıklarını bilmiyorlar. Bu nedenle hala geç değil. Hala yapacak çok iş var:</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Şehrin kalıntıları sanki arkeolojik kalıntılar gibi ortalığa saçılmış ve sonra üzerleri toprakla örtülmüş gibi duruyor. Aralarında hiçbir bağ, ilişki yokmuş gibi.&nbsp;</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Sanki birbirlerinden habersiz ortalığa saçılmışlar!</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yaşanan tanımsızlık, ya da politikasızlık sanki yerel ile merkez arasındaki ilişkiyi gösteren çarpıcı bir işaret gibi. Bu hattın metropoliten ulaşım şebekesinin omurgası olduğu fark edilmiyor. TCDD seksiyonlaşmış zekasıyla, hafızasıyla projeyi yönetmeye çalışıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ancak proje tamamlandığında edilgin bir şekilde ihtiyacı karşılamak yerine hınzır bir aktör olarak devreye giriyor. Bu yüzden ortaya muazzam bilgi boşlukları, tuhaflıklar, akıl almaz çelişkiler çıkıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Şimdi parçaları yerine koymayı deneyelim.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Üzerinden yıllar geçti. Ama hala işimiz bu.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Zamana dağılan parçaları toplamak.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Sonra bunları birbirine bağlamak, ilişkilendirmek, bir araya getirmek de bizim sorumluluğumuz gibi gözüküyor. Resmi söylemler tarafından tahrif edilmiş, bağlamından koparılmış bilgileri anlaşılır kılmak, onarmak için… Bir şeyler gösterilirmiş gibi yapılırken nelerin gizlendiğini, üzerlerinin nasıl örtüldüğünü açığa çıkarmak…</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Sorumluluğumuz şimdiki zamana sıkışmamak. Kamuoyunu bilgilendiriyormuş gibi yapılırken nelerin gizlendiğini açığa çıkarmak.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Başka türlü bu disipliner şiddetin altında kalmış olan şehirde nelerin nasıl olduğunu anlamak mümkün değil.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Dedim ya, hala yapacak çok iş var. Haydarpaşa Vakası da öyle.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Nasıl oluyor derseniz, şehrin modern endüstriyel limanının ve anıt yapının bulunduğu yere ne projeler gördük. Bu kadarı da olmaz, bu ne büyük saçmalık dedirtircesine ortaya konan bu gayrımenkul operasyonunun infial uyandırdığı ve hukuk yoluyla engellendiği görülünce bu defa da kültürü devreye soktular.</span></p>

<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">“Haydarpaşa Garı Vakası” da&nbsp;yönetimsellikle&nbsp;ilgili yaşanan krizden ders çıkarmak için bu tür bir çalışmayı fazlasıyla gerektiriyor gibi.</span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 17 Nov 2024 07:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/sanki-birileri-aklimizla-alay-ediyor-1731790826.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
