<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title></title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-6716</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-6716</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Bir yumuşak güç aracı olarak Çin çağdaş sanatı</strong>

<strong> </strong>

<strong>1980’lerde Japon sanat piyasasında yaşanan yolsuzlukların aynısı günümüzde Çin’de geçerli. Çince’deki ‘yahui’ kelimesi ‘zarif rüşvet’ anlamına geliyor. Bürokratlar rüşveti nakit para değil risksiz olduğu için sanat eseri olarak kabul ediyorlar. Sanat piyasasındaki diğer bir konu da sahtecilik. Eski vazo ve antikalarda sahtecilik daha yoğun olmakla birlikte resim alanında da sıklıkla karşılaşılıyor. 70’li ve 80’li yıllardaki statüko ile mücadele içinde olan, bu yüzden baskılara maruz kalan Çin çağdaş sanatı günümüzde yozlaşmış bir yapı içinde Çin Komünist Partisi’nin yumuşak güç aracı konumunda. </strong>

&nbsp;

&nbsp;

Çin’de “çağdaş sanat” tabirinin ortaya çıkması birebir siyaset ile ilgilidir. Mao Zedong’un iktidarda olduğu 1949-1976 yılları arasındaki dönemde Çin sanatında modern sanat anlayışı hüküm sürerken, Kültür Devrimi’nin sona ermesi ile 1980’li yıllarda Çinli sanatçıların Batı’daki çağdaş sanat ortamından etkilenmeye başladıkları görülür. Bu dönemde üretilen sanata Türkçe’ye “modern sanat” olarak çevrilebilecek olan ‘xiandai yishu’ tabiri uygun görülmekteydi. 1990’larla birlikte Çin Komünist Partisi’nin sanat ortamına aşırı sansürcü, baskıcı yaklaşımı sanatçılar arasında tepki yarattı. Uluslararası sanat ortamını da takip etmeye çalışan Çinli sanatçılar bir önceki dönem ile olan ayrımı ortaya koymak için 1990’lı yıllarda yaptıkları sanata, Türkçe’ye günümüzün sanatı veya güncel sanat olarak çevrilebilecek olan ‘dangdai yishu’ tabirini uygun görmeye başladılar

7 Eylül 2012 tarihinde Londra’daki Hayward Gallery’de ‘Art of Change: New Directions From China’ isimli bir sergi açıldı. Sekiz sanatçı ve sanatçı grubunun yer aldığı sergi İngiliz basınında genellikle olumlu eleştiriler alırken Ai Weiwei The Guardian için kaleme aldığı, 10 Eylül 2012 tarihinde yayınlanan yazısında sergiyi yerden yere vurdu. Son yıllarda Çin güncel sanatı olarak Batı’ya sunulanın aslında Çin’deki güncellikle uzaktan yakından alakası olmadığını belirten Weiwei sergideki işlerin Çin’in hiçbir meselesine değinmediğine dikkat çekti. Çinli sanatçının değindiği bu konu o yıllarda gerek akademik yayınlarda gerekse ciddi sanat dergilerinde güncelliğin ne olduğuna dair yapılan tartışmaların somut bir örneğiydi.

&nbsp;

<strong>Yeni lider Deng Xiaoping yönetimindeki Komünist Parti ifade özgürlüğünü genişleten bir politika izlemeye başladı. Bunun sonucu olarak 1979 tarihinde bugünkü ismi Çin Ulusal Sanat Müzesi olan Pekin Sanat Galerisi’nin bahçesinde yirmi üç sanat öğrencisi ve hocasının katıldığı ‘Yıldızlar Sanat Sergisi’ düzenlendi. Devletin ideolojisini reddeden ve yeni bir Çin’i kurmak istediklerini beyan eden sanatçıların işlerinin yer aldığı sergi 27 Eylül’de açıldı ve iki gün sonra polisin yaptığı bir baskınla kapatıldı.</strong>

&nbsp;

<strong>DEVLETİN İDEOLOJİSİNİ REDDEDEN YILDIZLAR SANAT SERGİSİ</strong>

Mao Zedung’un 1976 yılında ölmesiyle sona eren Kültür Devrimi’nin ardından Çin’de kültür alanında nispeten daha serbest bir döneme girildi. Yeni lider Deng Xiaoping yönetimindeki Komünist Parti ifade özgürlüğünü genişleten bir politika izlemeye başladı. Bunun sonucu olarak 1979 tarihinde bugünkü ismi Çin Ulusal Sanat Müzesi olan Pekin Sanat Galerisi’nin bahçesinde yirmi üç sanat öğrencisi ve hocasının katıldığı ‘Yıldızlar Sanat Sergisi’ düzenlendi. Devletin ideolojisini reddeden ve yeni bir Çin’i kurmak istediklerini beyan eden sanatçıların işlerinin yer aldığı sergi 27 Eylül’de açıldı ve iki gün sonra polisin yaptığı bir baskınla kapatıldı. Çin Halk Cumhuriyeti’nin otuzuncu kuruluş yıldönümü olan 1 Ekim 1979’da sanatçılar bir protesto gösterisi düzenledi fakat sergi bir daha açılamadı. Sergide yer alan sanatçılardan on ikisi ertesi yıl ‘Yıldızlar Ressam Topluluğu’nu kurdular. İfade özgürlüğünü çok serbest bıraktığını, bunun sonucunda Batı etkisinin Çin halkını yozlaştırdığını düşünen Çin Komünist Partisi’nin 1982 yılında Manevi Kirlenmeye Karşı Kampanya’yı başlatmasıyla topluluğun dokuz üyesi ülkesini terk etti. 1984 yılında kampanya sona erdi ve Çin yeniden Batı’ya açılmaya başladı. 1985 yılında Pekin’de gerçekleşen Robert Rauschenberg sergisi bu açılmanın bir sonucuydu. Dada ve Zen etkili sanat grupları, soyut çalışan ressamlar hatta performans sanatçıları Çin’de, özellikle Pekin’de faaliyet göstermeye başladılar. Kısa sürede oluşan dinamik sanat ortamı 1989 yılındaki ‘China/Avant-Garde’ sergisi ile neticelendi. Gao Minglu, içinde Hou Hanru, Li Xianting gibi küratörlerin yer aldığı bir ekiple beraber üç yıllık bir çalışmanın sonucu olarak Pekin Sanat Galerisi’nde 150 sanatçının katıldığı bir sergi düzenlediler. Gao Minglu serginin kataloğunda Kültür Devrimi sonrasında yeşeren yeni Çin sanatını içeren serginin en önemli amaçlarından birisinin kapılarını dünyaya açmakta olan bir ülkenin halkında hüküm süren dogmalara karşı çıkmak olduğuna dair bir yazı kaleme aldı. Serginin açılmasıyla birlikte hükümet sponsor olan firmalara yüksek cezalar kesmeye başladı. Çeşitli bahanelerle sergi iki kere kapatıldı. Sonuçta sergi yalnızca sekiz gün halka açık kalabildi. Dört ay sonra patlak veren Tiananmen Direnişi ile birlikte ifade özgürlüğünün iyice kısıtlandığı, sanatçıların baskı altına alındığı bir döneme girildi.

&nbsp;

<strong>1996 yılında ilk Shanghai Bienali düzenlendi. Çin Komünist Partisi’nin gayesi yalnızca Çinli sanatçıları tanıtmak değil Çin’i uluslararası sanat ortamında kabul edilen bir ülke haline getirmekti. Bunun sonucunda 2000 yılında gerçekleşen Hou Hanru’nun şef küratörlüğündeki üçüncü bienal ilk kez yabancı sanatçıları da kapsadı. Ai Weiwei bienale tepki olarak Shanghai’daki bir galeride ‘Fuck Off!’ isimli bir sergi açtı. Sergi sanatçının Beyaz Saray’a, Tiananmen Meydanı’na karşı orta parmağını gösterdiği ‘Perspective’ dizisinden fotoğrafları içeriyordu.</strong>

&nbsp;

<strong>‘FUCK OFF!’</strong>

1990’lar Çin Komünist Partisi’nin sanatı yumuşak güç olarak kullanmaya başladığı yıllardır. Siyaset biliminde yumuşak güç (soft power) kavramı ekonomik, siyasi ve askeri müdahaleler dışında ancak karşı tarafın rızasıyla işlev kazanacak olan bir siyaset aracını tanımlar. Kültür alanı yumuşak güç siyasetinin en çok başvurduğu araçlardan biridir. 1996 yılında ilk Shanghai Bienali düzenlendi. Çin Komünist Partisi’nin gayesi yalnızca Çinli sanatçıları tanıtmak değil Çin’i uluslararası sanat ortamında kabul edilen bir ülke haline getirmekti. Bunun sonucunda 2000 yılında gerçekleşen Hou Hanru’nun şef küratörlüğündeki üçüncü bienal ilk kez yabancı sanatçıları da kapsadı. Birçok iş bienal kataloğunda yer almasına karşın sergilenmedi. Ai Weiwei bienale tepki olarak Shanghai’daki bir galeride ‘Fuck Off!’ isimli bir sergi açtı. Sergi sanatçının Beyaz Saray’a, Tiananmen Meydanı’na karşı orta parmağını gösterdiği ‘Perspective’ dizisinden fotoğrafları içeriyordu.

&nbsp;

Çin Komünist Partisi’nin Şangay Bienali dışında en önemli hamlesi sanat piyasasına girerek Çin çağdaş sanatının fiyatını yükseltmek oldu. 1992 yılında Çin Ordusu tarafından çeşitli sektörlerde faaliyet göstermesi için kurulmuş olan Poly Şirketi 1999 yılında hükümete devredildi ve 2000 yılında Poly Culture Group Company ismiyle evrensel ölçekte kültür ve sanat alanında girişimlerde bulunmasına karar verildi. Pekin’de faaliyet gösteren şirketin birçok tiyatrosu, sineması, müzeleri ve müzayede şirketi var. Şirket müzayede alanına 2005 yılında girdi ve Poly International Auction Company isimli bir alt şirket kuruldu. Poly’nin başını çektiği müzayede şirketlerinin olağanüstü faaliyetleriyle Çin sanat piyasasının hacmi 2011 yılında Amerikan sanat piyasasını geçerek dünyada birinci sıraya oturdu. Denetim eksikliği ile şişen fiyatların Çin sanat piyasasını bir balon haline getirdiği ise daha sonra anlaşıldı. Çin’de 2010-2013 yılları arasında yapılan müzayedelerde 1,5 milyon dolarlık satışların yarısından fazlasının parasının ödenmediği ortaya çıktı. Örneğin Poly’den sonra ikinci büyük müzayede şirketi olan China Guardian’ın bir müzayedesinde Qi Baishi’nin bir resmi Çin sanatı için bir rekor kırarak 65 milyon dolara satılmasına karşın alıcı daha sonra ödeme yapmadı.

1980’lerde Japon sanat piyasasında yaşanan yolsuzlukların aynısı günümüzde Çin’de geçerli. Çince’deki ‘yahui’ kelimesi ‘zarif rüşvet’ anlamına geliyor. Bürokratlar rüşveti nakit para değil risksiz olduğu için sanat eseri olarak kabul ediyorlar. Sanat piyasasındaki diğer bir konu da sahtecilik. Eski vazo ve antikalarda sahtecilik daha yoğun olmakla birlikte resim alanında da sıklıkla karşılaşılıyor. 1957 yılında vefat eden Qi Baishi’nin toplam onbin ile onbeş bin arasında eser ürettiği ve bunların 3000 kadarının müze koleksiyonlarında olduğu tahmin edilirken son senelerde toplam onsekiz bin farklı Qi Baishi eserinin müzayedelerde satışa çıktığı tespit edilmiş durumda. Çeşitli raporlar yirmiden fazla kentte toplam 250bin kişinin sahte sanat eseri sektöründe karın doyurduğunu iddia ediyorlar.

70’li ve 80’li yıllardaki statüko ile mücadele içinde olan, bu yüzden baskılara maruz kalan Çin çağdaş sanatı günümüzde yozlaşmış bir yapı içinde Çin Komünist Partisi’nin yumuşak güç aracı konumunda. Ai Weiwei gibi buna direnmeye çalışan sanatçıların başına neler geldiği ise malum.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kemal Kılıçdaroğlu: Aday olmamı Akşener istedi, Elif Çakır&#039;ı elçi gönderdi</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-6167</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-6167</guid>
                <description><![CDATA[Kemal Kılıçdaroğlu: Aday olmamı Akşener istedi, Elif Çakır'ı elçi gönderdi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gram altın güne yükselişle başladı</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-5326</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-5326</guid>
                <description><![CDATA[Gram altın güne yükselişle başladı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[Altının gramı, güne yükselişle başlamasının ardından 2 bin 441 lira seviyesinde işlem görüyor.

Altının dün ons fiyatındaki düşüşe karşın dolar kurundaki yükselişe paralel artan gram fiyatı, günü yüzde 0,2 artışla 2 bin 437 liradan tamamladı.

Altının gram fiyatı yeni güne de yükselişle başlamasının ardından saat 10.10 itibarıyla önceki kapanışının yüzde 0,2 üzerinde 2 bin 441 lira seviyesinde bulunuyor. Aynı dakikalar itibarıyla çeyrek altın 4 bin 20 liradan, Cumhuriyet altını 16 bin 20 liradan satılıyor.

Altının onsu ise dün yüzde 1 azalışla günü 2 bin 327 dolardan tamamlarken şu sıralarda önceki kapanışının yüzde 0,3 üzerinde 2 bin 334 dolardan alıcı buluyor.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bütçede tasarruf zorunlu, ama nasıl?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-4306</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-4306</guid>
                <description><![CDATA[Bütçede tasarruf zorunlu, ama nasıl?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[Geçtiğimiz haftanın konusu ardı ardına yapılan bütçe harcamalarında tasarruf yapılacağı hakkındaki açıklamalardı. Bu konuda ilk olarak IMF/Dünya Bankası Bahar Toplantılarında Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek 2023 yılında vergi düzenlemeleri yapıldığını, 2024 yılında ise harcama kontrolü ve önceliklendirilmesinin yapılacağını ifade etti. Daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan bir yurtdışı seyahatten dönüşünde kamuda tasarrufa yönelik adımlar atılacağını söylerken, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ise gereksiz harcamaların azaltılması, harcamalarda verimlilik artışının sağlanması için Strateji Başkanlığı ve Hazine ve Maliye Bakanlığında iki farklı çalışma yürütüldüğünü açıkladı.

Tasarruf açıklamaları arasında kamu kurumlarına ait 500 aracın satışa çıkarıldığı, ayrıca 1000 araçlık bir tasfiye listesi hazırlandığına ilişkin haberler medyada geniş yer buldu.

Kamuda israf meselesini araçlar, lojmanlar ve dinlenme tesisleri üzerinden tartışmak öteden beri aşina olduğumuz bir durum. Nitekim 2019 yılındaki yerel seçimler sonrasında da İstanbul Büyükşehir Belediyesinin “ihtiyaç fazlası” araçları israfın kanıtı olarak Yenikapı’da sergilenmişti.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sevapları ve hatalarıyla Kılıçdaroğlu</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-3688</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-3688</guid>
                <description><![CDATA[Sevapları ve hatalarıyla Kılıçdaroğlu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>31 Mart başarısında başta İmamoğlu olmak üzere Özel ve yeni yönetimin payı kuşkusuz çoktur. Ama bu başarıda hakkı teslim edilmesi gereken bir kişi de Kılıçdaroğlu ve onun 2012’den itibaren sistemli olarak sürdürdüğü partiyi dönüştürme politikalarıdır.<span class="Apple-converted-space"> </span></strong>

31 Mart’ta CHP’nin İstanbul ve Türkiye genelinden elde ettiği başarıda kuşkusuz Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere yeni yönetimin ve Özgür Özel’in de payı vardır.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Ancak bu sonuçta, kuşkusuz bir pay da eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na aittir.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Kılıçdaroğlu siyasi hayatının son döneminde hatalar yapsa da, dahası siyaseten kötü final yapsa da, bu; 31 Mart’ta elde edilen başarıdaki payını görmezden gelmemize neden olmamalı.

Kılıçdaroğlu’nun CHP’de yapmak istediklerine, yaptıklarına, yapamadıklarına ve bunları neden yapamadığına dair bir analiz kaçınılmaz olarak, onun başkanlık sürecine bütünlükçü bir bakışı zorunlu kılar.

Böyle bir bakış, bu yazının da sınırlarını aşacağı da başka bir gerçek.<span class="Apple-converted-space"> </span>

O yüzden bu yazı Kılıçdaroğlu üzerine kişisel bazı küçük saptamalar içerecektir.<span class="Apple-converted-space"> </span>
<blockquote><em><strong>Kılıçdaroğlu, Baykal’ın izlediği siyasetin partiyi küçülttüğünü, onu dar bir laik kimlik partisine dönüştürdüğünü liderliğin ilk yıllarında gördü. Ve bu siyaset değişmezse bu küçülmenin süreceğini de. İşte CHP’deki değişim, bu gerçeğin kabulüyle başladı. 2012 yılı bu değişimin başlangıç yılı oldu denebilir.<span class="Apple-converted-space"> </span></strong></em></blockquote>
<h2>CHP GERÇEKLERİ</h2>
Her şeyden önce Kılıçdaroğlu 27 yıllık bir bürokrat geçmişi var. Bu süre içinde ciddi deneyim, ilişki, kısaca bir tarih var. İkincisi bu görevi, Dersimli bir Alevi olarak yaptı. Tahmin etmek güç olmasa gerek, bu yüzden yanındakilerden çok fazla çalıştı.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Onun bürokratik tecrübesi, genel başkanlığı sürecinde bazen avantaj bazen de dezavantaj olarak karşısına çıktı.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Karar alma süreçlerinin uzaması, kritik kararları dar bir kadro ile alması, parti, örgüt siyasetini bazen ikincilleştirmesi ve en güçlü çıktığı kurultaylarda bir yakın çalışma arkadaşlarını (anahtar PM listesi, MYK üyeleri ve danışman) seçerken önceliği tercih ettiği değişimi güçlendirmekten çok parti içi dengeleri koruma yönünde oldu. <span class="Apple-converted-space"> </span>

Bunun temel nedeni partinin küçülmesinden, partiden radikal kopuşlar olmasında endişe duyması oldu. Diğer yandan arkada her zaman bildiklerini yani hedefe ulaşmak için yapması gerekenleri yapmaya devam etti. Bu açıdan parti organları, Kılıçdaroğlu’nun bazı siyasi kararlarına meşruiyet sağlayan araçlar oldular.<span class="Apple-converted-space"> </span>

İkinci olarak Kılıçdaroğlu, Baykal’ın izlediği siyasetin partiyi küçülttüğünü, onu dar bir laik kimlik partisine dönüştürdüğünü liderliğin ilk yıllarında gördü. Ve bu siyaset değişmezse bu küçülmenin süreceğini de (<a href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/murat-aksoy/kilicdaroglunun-gordugu-gercek-chp-degimezse-marjinalleir-33155">https://www.yenisafak.com/yazarlar/murat-aksoy/kilicdaroglunun-gordugu-gercek-chp-degimezse-marjinalleir-33155</a>).<span class="Apple-converted-space"> </span>

İşte CHP’deki değişim, bu gerçeğin kabulüyle başladı.<span class="Apple-converted-space"> </span>

2012 yılı bu değişimin başlangıç yılı oldu denebilir.<span class="Apple-converted-space"> </span>

AKP iktidarının başlattığı çözüm sürecinde yapılan hataları gören ve bunların düzeltilmesi için Haziran 2012 başında yanına üç yardımcısını alarak dönemin başbakanı Erdoğan’ı ziyaret eden ve Kürt sorununun çözümde haklı olarak Meclis’i öne çıkaran, ek olarak bağımsız kurullar önererek bu değişimin ilk somut adımı oldu.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Sonraki yıllarda attığı her adım, başlattığı değişimin devamı oldu. Buna çok tartışılan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun ortak Cumhurbaşkanı adaylığı da dahildir. Aday belirleme sürecindeki belirsizlik ve gizlilik sorun olsa da, o günleri düşündüğümüzde Erdoğan toplumsal kutuplaşmanın İhsanoğlu ise bir tür kucaklaşmanın adayıydı.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Kılıçdaroğlu bu dönemde CHP’nin, siyaset yapma tarzını, siyasi söylemini ve kadrolarında değişiklik yapmadığı sürece partinin farklı toplumsal kesimlere açılması, kendini onlara anlatmanın imkanı olmayacağını fark etmiştir. Sonraki süreçte attığı her adım partisini iktidar yapmak için oldu.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Dokunulmazlıkların kaldırılmasına “anayasaya aykırı olmasına rağmen”, “evet” demesi hataydı kuşkusuz ama Erdoğan’ın kimlik siyasetini sonuna kadar kullandığı iklimde; partiyi laik bir tabana sıkıştırmak yerine farklı toplumsal kesimlere -muhafazakarlara, Kürtlere, milliyetçilere- açmaya devam etti Kılıçdaroğlu ve bunda kısmen de başarılı oldu.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Sonuçta Kılıçdaroğlu şunu biliyordu; partinin sırtında kurucu parti olmaktan gelen tarihsel yük vardı ve Erdoğan çoğu gerçek olmayan suçlama, kimlik siyaseti söylemi ve sahip olduğu kapalı devre yayın sistemi ile olmayan bir geçmişi “CeHaPe zihniyeti” olarak üretti, tabanına da bunu kabul ettirdi.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Kuşkusuz Kılıçdaroğlu başkanlığı sürecinden pek çok önemli durak, olay saymak mümkün olabilir ama 2012 sonrası izlediği politika doğruydu.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Kılıçdaroğlu izlediği bu politikanın karşılığında bir kez PKK’nın silahlı saldırısına, bir kez neredeyse organize edildiği belli olan linç girişimine uğradı.<span class="Apple-converted-space"> </span>

İyi Parti’nin seçime katılması için verdiği destek de, yeni sistem gereği muhalefette işbirliği çabası da doğruydu.<span class="Apple-converted-space"> </span>

İzlediği politikanın doğruluğu 2019 yerel seçimlerinde sonuç verdi ve İstanbul ve Ankara başta olmak üzere pek çok ilde başarı<span class="Apple-converted-space">  </span>kazanıldı.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Kılıçdaroğlu Kasım 2021 başında yayınladığı video ile o tarihe kadar yaptıklarına ad verdi; “helalleşme” (<a href="https://www.politikyol.com/kilicdaroglu-yaptiklarina-ad-koydu-helallesme/">https://www.politikyol.com/kilicdaroglu-yaptiklarina-ad-koydu-helallesme/</a>).<span class="Apple-converted-space"> </span>

Ancak aynı yılın başında mütevazi mutfağında başlayan videolar bir taraftan helalleşmeye çağrısına taban oluştururken, diğer yanda<span class="Apple-converted-space">  </span>onun cumhurbaşkanlığı adaylığına giden kampanyanın da başlangıcı oldu. Ve bu kendiliğinden değil, onu adaylığa hazırlayan ekibin çalışmasıydı.<span class="Apple-converted-space"> </span>
<blockquote><em><strong>14/28 Mayıs sonrası ortaya çıkan tablo ve Kılıçdaroğlu’nun izlediği politikadaki sert dönüş, Zafer Partisi’yle imzalanan gizli protokol, Kılıçdaroğlu’nun parti içinde yalnızlığının iradi bir tercih olduğunu gösterdi. En azından ben öyle okudum. Tercih edilen bu yalnızlığın temel nedeni, parti içi iktidarı sürdürmeydi.<span class="Apple-converted-space"> </span></strong></em></blockquote>
TERCİH EDİLMİŞ SİYASİ YALNIZLIK<span class="Apple-converted-space"> </span>

Bütün bu süreçte Kılıçdaroğlu’nun bir temel sorunu oldu; “parti içindeki siyasi yalnızlığı”.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Ancak 14/28 Mayıs sonrası ortaya çıkan tablo bu siyasi yalnızlığın “bilinçli bir tercih” olduğunu da.<span class="Apple-converted-space"> </span>

14/28 Mayıs 2023 seçimlerine kadar Kılıçdaroğlunun en büyük sorununun parti içindeki siyasi yalnızlık olduğunu yazdım, davet edildiğim tv programlarında bunu ifade ettim.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Buna gerekçe olarak da; Kılıçdaroğlu’nun 2012’den bu yana adım adım ördüğü CHP’yi dönüştürme, değiştirme, partiyi farklı toplumsal kesimlere açma hatta son olarak adını koyduğu helalleşme konusunda ne kendisi, ne danışmanları ne de parti içinde ve çeperinde olan hiç kimse, bu siyaseti, politikayı, söylemi ete kemiğe büründürecek hiçbir adım atmadılar, hiçbir metin üretmediler. Ne ideolojik bir tartışma ne düşünsel bir çaba ortaya konmadı.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Hoş, Kılıçdaroğlu’nun konuşmaları bazı kitaplerde bir araya getirildi ama bunlar da ticari faaliyeti aşmadı.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Ancak 14/28 Mayıs sonrası ortaya çıkan tablo ve Kılıçdaroğlu’nun izlediği politikadaki sert dönüş, Zafer Partisi’yle imzalanan gizli protokol, Kılıçdaroğlu’nun parti içinde yalnızlığının iradi bir tercih olduğunu gösterdi. En azından ben öyle okudum.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Tercih edilen bu yalnızlığın temel nedeni, parti içi iktidarın sürdürmeydi. Paylaşılmayan bilginin parti içi iktidari sürdüreceği varsayıldı (<a href="https://www.politikyol.com/kilicdaroglu-nerede-hata-yapti/">https://www.politikyol.com/kilicdaroglu-nerede-hata-yapti/</a>). <span class="Apple-converted-space"> </span>

Bilginin liderlik düzeyinden MYK’ya, PM’den Meclis grubuna, örgütlerden üyelere sirayet etmemesi parti içinde düşünsel kafa karışıklığını her fırsatta gösterdi.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Aynı kavram -helalleşme- için yapılan farklı yorumlar bunun en basit örneği olarak karşımıza çıktı.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Kılıçdaroğlu da aday olabilmek için sadece partisi içinde yapılan planlı kampanyanın dışında, ikili liderler buluşmasında partisi adına hayli taviz vermiştir. Gerek CHP listelerinden aday olan partilere, gerekse iki seçim arasında Ümit Özdağ ile imzaladığı protokol ile Zafer Partisi’ne. Sonuçta 28 Mayıs’ta Kılıçdaroğlu seçimi kaybetti.<span class="Apple-converted-space"> </span>

SEÇİM SONRASI KAÇAN FIRSAT<span class="Apple-converted-space"> </span>

Diğer yandan 14/28 Mayıs’ta yaşanan seçim yenilgisinden tek başına Kılıçdaroğlu’nu sorumlu tutmak haksızlık olur.

Ancak özellikle 3 Mart 2023’te Meral Akşener’in masadan kalktığı sürece kadar olan gerek liderler arasındaki ikili görüşmelerde gerekse liderlerin buluşmasında olası cumhurbaşkanı aday/lar/ı adlarının şifai olarak dahi olsa konuşulmaması tüm liderlerin temel hatasıdır (<a href="https://www.politikyol.com/muhalefet-secimi-gercekten-kazanmak-istiyor-mu/">https://www.politikyol.com/muhalefet-secimi-gercekten-kazanmak-istiyor-mu/</a>). Ancak burada Akşener ve partisinin kapıldığı erken iktidar hastalığını (<a href="https://www.politikyol.com/erken-iktidar-hastaligi/">https://www.politikyol.com/erken-iktidar-hastaligi/</a>) bir yere not etmekte fayda var (<a href="https://www.politikyol.com/erken-iktidar-hastaliginin-hazin-sonu/">https://www.politikyol.com/erken-iktidar-hastaliginin-hazin-sonu/</a>) .

Diğer yanda Kılıçdaroğlu’nun Kasım 2022’den itibaren geliyorum diyen, kamuoyuna Meclis kürsüsünde ilen edilmiş adaylığa, kendisi ve ekibinden pek çok isim başından itibaren karşı olmasına rağmen Akşener’in konuyu hiçbir ortamda gündeme getirmemesi kendisini Kılıçdaroğlu’ndan daha hatalı yapmaktadır. Oysa danışmaları, danışmanları ekürileri bunun hata olduğu konusunda kamuoyuna sorular soran metinler bile kalem almışlardı.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Ancak şu da artık gerçek ki, Kılıçdaroğlu da aday olabilmek için sadece partisi içinde yapılan planlı kampanyanın dışında, ikili liderler buluşmasında partisi adına hayli taviz vermiştir. Gerek CHP listelerinden aday olan partilere, gerekse iki seçim arasında Ümit Özdağ ile imzaladığı protokol ile Zafer Partisi’ne.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Sonuçta 28 Mayıs’ta Kılıçdaroğlu seçimi kaybetti.<span class="Apple-converted-space"> </span>

O günlerde de yazdım, Kılıçdaroğlunun yapması gereken partisi ve toplumla helalleşme idi (<a href="https://www.politikyol.com/kilicdaroglunun-bize-bir-borcu-yok-mu/">https://www.politikyol.com/kilicdaroglunun-bize-bir-borcu-yok-mu/</a>)

Bu, kurultayı hemen toplama ve kurultayda aday olmama ya da yerel seçim sonrası toplanacak kurultayda aday olmayacağını ilanı olabilirdi. Ama hiç biri olmadı.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Kurultay kararı alındı ve aday oldu. Kurultayda ilk turda seçimi kaybetti. O ana kadar onurlu bir çekilme mümkün iken o şansı da kullanmadı.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Şu çok açık ki, bütün o süreçte gerek İmamoğlu gerekse Yavaş Kılıçdaroğlu’na göre çok daha şanslı isimlerdi. Anketler bunu gösteriyordu. Ama 10 aylık -Mayıs 2023-Mart 2024- süre için İstanbul ya da Ankara’da belediye yönetimini AKP’li birine vermemek uğruna Türkiye 5 yıl kaybetmiştir. Bu tek başına Kılıçdaroğlu’nun değil, onunla birlikte onu adaylığını planlayan partinin üst düzey yönetimi ve koordinatör danışmanların da payı vardır.<span class="Apple-converted-space"> </span>

DERS ALARAK HATA YAPMAMAK

Bugünden geriye giderek, “Kılıçdaroğlu aday olmasaydı iyi olurdu” demek ne kadar anlamlı bilmiyorum (<a href="https://www.politikyol.com/kilicdaroglunun-adayligi-neden-kacinilmazdi/">https://www.politikyol.com/kilicdaroglunun-adayligi-neden-kacinilmazdi/</a>).<span class="Apple-converted-space"> </span>

Ama şunu biliyorum ki, bir konuda yanıldım. Yazılarımda ve katıldığım programlarda Kılıçdaroğlu’nun, “son ana kadar kendisinden çok oy alabilecek bir aday olduğunu gördüğünden adaylıktan vazgeçebileceğini” (<a href="https://www.politikyol.com/kilicdaroglu-ne-zaman-aday-olur/">https://www.politikyol.com/kilicdaroglu-ne-zaman-aday-olur/</a>) söyledim.

Şu çok açık ki, bütün o süreçte gerek İmamoğlu gerekse Yavaş Kılıçdaroğlu’na göre çok daha şanslı isimlerdi. Anketler bunu gösteriyordu. Ama 10 aylık -Mayıs 2023-Mart 2024- süre için İstanbul ya da Ankara’da belediye yönetimini AKP’li birine vermemek uğruna Türkiye 5 yıl kaybetmiştir 8 <a href="https://www.politikyol.com/istanbul-mu-turkiye-mi/">https://www.politikyol.com/istanbul-mu-turkiye-mi/</a>). Bu tek başına Kılıçdaroğlu’nun değil, onunla birlikte onu adaylığını 2021 başından itibaren planlayan partinin üst düzey yönetimi ve koordinatör danışmanların da payı vardır.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Sonuç ne olursa olsun, Kılıçdaroğlu’nun 2012’den sonra sistemli biçime sürdürdüğü partiyi dönüştürme, pratiği geçmişin yüklerinden kurtarma ve farklı toplumsal kesimler açma çabasının hata olduğunu göstermez. Bu çabalar hem 2019’da hem de 2024 de başarılı olmuştur.<span class="Apple-converted-space"> </span>

31 Mart sonuçları muhalefette olan ve bu ülke için daha çok demokrasi, özgürlük ve adalet isteyen herkes için yeni bir umut olmuştur.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Ve bu başarıda İmamoğlu başta olmak üzere (<a href="https://www.politikyol.com/erdogandan-imamogluna/">https://www.politikyol.com/erdogandan-imamogluna/</a>) Özel liderliğinin payı elbet büyüktür ama Kılıçdaroğlu liderliğini unutmamakta fayda vardır.<span class="Apple-converted-space"> </span>

Umarım 2028’e giderken 14 Mayıs 2023 seçimlerine giderken yaşananlardan herkes ders çıkarır ve şimdiden muhalefet adına 2028 için çoklu aday formülünü dillendirmez.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Doğan Ergün: Adalar</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-2656</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-2656</guid>
                <description><![CDATA[Doğan Ergün: Adalar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bu hafta vizyona girecek filmler</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-2231</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-2231</guid>
                <description><![CDATA[Bu hafta vizyona girecek filmler]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong><span style="font-size: 18px;">23 Şubat 2024 Cuma günü vizyona girecek olan filmler belli oldu. Bu hafta vizyona girecek 9 filmden 2 tanesi yerli olurken, diğer 4 film yabancı yapımdan beyaz perde de yerini alıyor. </span></strong>

İşte 23 Şubat günü vizyona girecek filmler:
<h2><span id="senden-baska">Senden Başka</span></h2>
Sydney Sweeney ve Glen Powell’ın bulunduğu Senden Başka filmi 23 Şubat 2024’te vizyona girecek. Romantik komedi türünün severleri için keyifli vakit geçirmek amacıyla gidilebilecek filmler arasında yer alıyor.

Film, birbirlerinden nefret etmelerine rağmen çıkarları için sevgiliymiş gibi davranan bir çiftin hikayesini konu ediyor.

<img class="alignnone wp-image-103460 size-large" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/02/1192636-708x1024.webp" alt="" width="640" height="926" />
<h2><span id="erdal-ile-ece">Erdal İle Ece</span></h2>
Geçtiğimiz yıllarda yapmış olduğu Celal ile Ceren filmiyle izleyicin gönlüne taht kuran Şahan Gökbakar, benzer bir yeni projeyle yine komedi türünde oldukça sevilecek bir filme imza atıyor. Oyuncu kadrosunda Şahan Gökbakar ve Seda Türkmen’in yer aldığı Erdal ile Ece filmi, bu hafta sinemalarda sevenleriyle buluşuyor.

Film, Erdal ile Ece’nin ilişkilerinde acı tatlı çatışmalar yaşayan ve bu nedenle kendilerini türlü komik durumların içerisinde bulan evli bir çiftin hikayesini konu ediyor.

<img class="alignnone wp-image-103461 size-large" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/02/3378134-717x1024.webp" alt="" width="640" height="914" />
<h2><strong>İlgi Alanı</strong></h2>
İlgi Alanı, Auschwitz kampının yanında aileleri için ideal bir yaşam kurmaya çalışan kampın komutanı Rudolf Höss ve eşi Hedwig’in hikayesini konu ediyor. Auschwitz’in komutanı Rudolf Höss ve eşi Hedwig, aileleri için en ideal hayatı inşa etmek ister. Bu amaçla kampın bitişiğindeki bir evi, kendileri için mükemmel bir hale getirirler ve çocukları ve hizmetkarlarıyla rüya gibi bir hayat yaşarlar. Ancak onların ölüm kampının duvarlarına bakan evleri, tren rayları ile gaz odalarının arasındadır.

<img class="alignnone size-full wp-image-103462" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/02/5225539.jpg-r_1920_1080-f_jpg-q_x-xxyxx.jpg" alt="" width="632" height="912" />
<h2><span id="hayatla-baris">Hayatla Barış</span></h2>
Taner Ölmez’in başrolü üstlendiği Hayatla Barış filmi 23 Şubat 2024 tarihinde sinema severlerle buluşacak. Film, küçükken geçirdiği kaza nedeniyle engelli olmasına rağmen bu durumun hayatını engellemesine izin vermeyen Barış Telli’nin hayatına odaklanıyor.

<img class="alignnone size-full wp-image-103463" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/02/2631616.jpg-r_1920_1080-f_jpg-q_x-xxyxx.jpg" alt="" width="600" height="857" />

<section id="synopsis-details" class="section ovw ovw-synopsis">
<div class="content-txt ">
<h2 class="bo-p">Ritüel</h2>
</div>
</section>Christopher Smith’in yönettiği ve oyuncu kadrosunda Hal Cumpston, Matilda Lutz ve John Heffernan yer aldığı Ritüel filmi, doğaüstü unsurları ve gerilim dolu sahneleriyle izleyicileri ekrana kilitleyecek.

Ritüel, kardeşinin şüpheli ölümünün ardındaki gerçekleri öğrenmeye çalışan genç bir kadının hikayesini konu ediyor.

<img class="alignnone wp-image-103464 size-large" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/02/2639218.jpg-r_1920_1080-f_jpg-q_x-xxyxx-717x1024.jpg" alt="" width="640" height="914" />]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çin hükümeti nasıl yanlışlıkla kendi ekonomisine zarar veriyor?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1511</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1511</guid>
                <description><![CDATA[Çin hükümeti nasıl yanlışlıkla kendi ekonomisine zarar veriyor?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>FIFA Başkanı Infantino&#039;dan ırkçılık tepkisi: Udinese hükmen mağlup sayılsın</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1447</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1447</guid>
                <description><![CDATA[FIFA Başkanı Infantino'dan ırkçılık tepkisi: Udinese hükmen mağlup sayılsın]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[&nbsp;

<strong>Milan’ın kalecisi Mike Maignan'ın Udinese maçında ırkçı tezahürata maruz kalmasının ardından, Infantino'dan açıklama geldi. FIFA Başkanı, 'hükmen mağlubiyet' çağrısında bulundu.</strong>

FIFA Başkanı Gianni Infantino, taraftarları ırkçılık yaparak maçın tamamlanamamasına neden olan takıma "hükmen mağlubiyet cezası" verilmesi çağrısında bulundu. İngiltere ve İtalya'da dün futbolculara yönelik ırkçı söylemler nedeniyle FIFA'nın sosyal medya hesabından açıklama yapan Infantino, stadyumlarda ırkçılığa karşı daha sert önlemler alınması gerektiğini vurguladı.

AA'nın aktardığına göre, ırkçılık yapanlara dünya çapında stadyum yasağı ve cezai yaptırım uygulamasının zorunluluk olduğunu kaydeden Infantino, "Üç aşamalı sürecin yanı sıra (maç durdurulması, maçın yeniden durdurulması, maçın yarıda kalması) taraftarları ırkçılık yaparak maçın yarıda kalmasına neden olan takıma otomatik olarak hükmen mağlubiyet cezası verilmeli" değerlendirmesinde bulundu.

Irkçılığa karşı daha sert önlemlerin alınmasını isteyen Infantino, "Cumartesi günü Udine ve Sheffield'de meydana gelen olaylar, tamamen iğrenç ve kesinlikle kabul edilemez" ifadelerini kullandı.

İtalya'da AC Milan'ın Udinese ile oynadığı maç, Fransız kaleci Mike Maignan'ın ev sahibi taraftarlar tarafından ırkçı tezahüratlarına maruz kalmasının ardından durdurulmuştu. İtalya Serie A ekibi Milan'ın kalecisi Mike Maignan'a Udineseli taraftarlar ırkçı söylemlerde bulundu. Taraftarın Milan kalecisi Mike Maignan'ı hedef alan sloganları yüzünden maça bir süre ara verildi. Maç, Milan'ın 3-2'lik galibiyetiyle sona erdi.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Toz pembe Türkiye!</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1438</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1438</guid>
                <description><![CDATA[Toz pembe Türkiye!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[&nbsp;

<strong>Devlet bütçesi başta deprem felaketi, KKM ve seçim harcamaları ile devasa bir artış gösterdi. Önceki üç yılın bütçe açığı yıllık ortalaması 168 milyar lira iken 2023 yılında 1,4 trilyon liraya yükseldi. Bu artışta 600 milyar liralık kısmın deprem felaketinden oluştuğu sanılıyor. Bunu çıksak bile son üç yıllık ortalamanın neredeyse beş katı artış var.</strong>

<strong>Majör Merkez Bankalarında faiz toto: Piyasanın “tez faiz indirile” yaklaşımı ile yetkililerin “acele yok” söylemleri piyasalarda her hafta dalgalanıyor. Fed ve ECB yetkililerinden sonra geçen hafta Davos sonrası açıklama yapanlarda jeopolitik riskler ve enflasyon sebebi ile faiz indirimi konusunda sakin olunmasını önerdi. Buna rağmen oyuncular mart ayında faiz indiriminin başlayacağına ve 2024 yılında beş kere 25 baz, toplamda 125 baz faiz indirimi olacağına inanmaktan vazgeçmiyorlar. Bence faiz indirimi olacaksa haziran ayından önce olmaz ve en fazla toplamda 75 bazda kalır.</strong>

<strong>Silahların gölgesinde ekonomik durgunluk: Rusya- Ukrayna, Gazze, Kızıldeniz de korsanlar, Yemen’in İngiliz ve ABD uçakları tarafından bombalanmasının ardından İran ve Pakistan da işin içine girdi. Diğer yandan ekonomik durgunluk devam ediyor. Tüm bu kargaşaya rağmen piyasa enstürmanları kendi dünyalarında mutlu mesut yaşıyorlar. Faiz, altın, petrol sakin sakin takılıyor. Hisseye alış geliyor.</strong>

<strong>Kızıldeniz’den dünya ticaretinin %12 si geçiyor. Korsan gerilimi, gemi taşıma ve sigorta primlerini artırdı. Üstelik Doğu’dan batıya yeni rota oldukça uzun zaman alıyor. Bu durum devam ederse dünya emtia fiyatlarını yukarı itecek, dolayısıyla enflasyon cininin şişeye girmeme direncini artıracaktır. Gemi taşıma ücretlerinin kısa sürede 1500 dolardan 5000 dolara yükseldiği söyleniyor. Gerilim devam ederse 7 ile 8 bin dolar arasına çıkması an meselesi diye düşünülüyor.</strong>

<strong>Kızıldeniz’in Türkiye’ye etkisi: Tüm dünyada gıda ve diğer emtia fiyatları bir yıl boyunca düşerken Türkiye’de yükseldi. Gıda fiyat artışı neredeyse dünya toplam artışı kadardı. Şimdi tüm dünyada emtia fiyatlarının artığını düşünün. Bir buçuk yıldır yazıyorum, Türkiye’nin en büyük şansıydı emtia fiyatlarının düşmesi. Gemi taşıma ücretlerinin 8 bin dolara çıkması ise ihracata değil ama ithalata etki edebilir. Çin, pandemi yüzünden kapandığında gemi taşıma ücretleri 15 bin doları bulmuştu. Çin’in yerini alacak iradeyi ortaya koyamadığımız için ihracatımıza çok bir faydası olmadı ama ithalatı düşürdü. Yine benzer durum yaşanabilir ama sanmıyorum. Çin çalışıyor, navlun fiyatları beklenildiği kadar yükselse bile o dönemin yarı fiyatında kalıyor. </strong>

<strong>Türkiye 2023 yılında neden yerinde saydı. Türkiye, Dolar ile ithal ettiği hammaddeyi tüketim malına çevirip Euro olarak satan bir ülkedir. İhracatını %50 Euro, %45 Dolar ile yapmaktadır. Buna karşı ithalatını %60 Dolar, %35 Euro ile yapmaktadır. Dolayısıyla Euro’nun Dolar karşısında değer kazanması Türkiye lehinedir. EUR/USD paritesi 2002 yılı ortalaması 1.05 iken 2023 yılında Euro lehine %3 artarak yıl ortalaması 1.08 olmuştur. Ayrıca Turizm gelirlerinin 2022 yılına göre %20 artış göstererek 55 milyar dolar olması beklenmektedir. Türkiye ithalatının %70 i hammadde. Aramal, yatırım malı eklersek bu oran %85, %90 a çıkıyor. Tüm dünyada dolar bazında fiyatlar ucuzladı. Buna rağmen 2023 yılında hem dış ticaret hem cari açık arttı.</strong>

<strong>Devlet bütçesi başta deprem felaketi, KKM ve seçim harcamaları ile devasa bir artış gösterdi. Önceki üç yılın bütçe açığı yıllık ortalaması 168 milyar lira iken 2023 yılında 1,4 trilyon liraya yükseldi. Bu artışta 600 milyar liralık kısmın deprem felaketininden oluştuğu sanılıyor. Bunu çıksak bile son üç yıllık ortalamanın neredeyse beş katı artış var. KKM zararını eskiden hazine karşılıyordu. Bu yıl MB’ye devrettiler. TCMB son üç yılda ortalama vergi sonrası 55 milyar lira kâr ediyordu. 2023 yılında MB’nin 800 milyar lira civarında zarar etmesi bekleniyor. Bu zararın da Hazine’de kaldığını düşünsenize…</strong>

<strong>2023 yılının bu verilerine; adalet, demokrasi, fakirlik sorunlarımızın artarak devam etmesine rağmen uluslararası kuruluşlardan ve basınından sürekli Türkiye’ye övgüler geliyor.</strong>

<strong>Toz pembe Türkiye: 2023 yılının bu verilerine; adalet, demokrasi, fakirlik sorunlarımızın artarak devam etmesine rağmen uluslararası kuruluşlardan ve basınından sürekli Türkiye’ye övgüler geliyor. TL’nin değerleneceğini, TL ürünlerinin alınması gerektiğini, 2024 yıl sonu enflasyonun %30 seviyelerine düşeceğini, beş yıl içinde ülke kredi notunun “yatırım yapılabilir” hâle geleceğini ballandıra ballandıra anlatıp duruyorlar. </strong>

<strong>Diğer yandan doların 36 lira ile 40 lira arasında olacağını tahmin ediyorlar. Bu %25 ile %35 arasında bir artış demek. Bu artış, enflasyonu %10 ile %13 arasında yukarı itecek demektir. %36 enflasyon hedefi nasıl tutacak? Bu tahminleri ve son aylarda Türkiye’ye giren yabancı sermayeyi dikkate alırsak Türk lirasının hiç olmazsa %20 değerlenmesi gerekiyor. Ya söylenenler ya veriler hatalı ve eninde sonunda gerçekler piyasaya hakim olacaktır.</strong>

<strong>TCMB ve BDDK: 12 Ocak 2024 verileri açıklandı. Bu verilere göre ilgili hafta;

Yabancı Portföy: Hisse senedi ve tahvillerde toplam 580 milyon dolar giriş var.</strong>

<strong>Krediler ve faizler: İlgili hafta üç aylık mevduat faizleri 0,24 puan gevşerken bireysel kredi faizleri sabit kalıp ticari kredi faizleri 0,39 artmış.</strong>

<strong>Toplam krediler 88 milyar TL artmış. Ticari ve tüketici kredileri binde altı artarken kredi kartları %1,8 artmış. Kredi kartı kullanımı tam gaz devam ediyor. Ocak ayında da mağazaların ciddi indirimlerinin devam etmesinin bunda katkısı vardır sanıyorum. </strong>

<strong>KKM zararını eskiden hazine karşılıyordu. Bu yıl MB’ye devrettiler. TCMB son üç yılda ortalama vergi sonrası 55 milyar lira kâr ediyordu. 2023 yılında MB’nin 800 milyar lira civarında zarar etmesi bekleniyor. Bu zararın da Hazine’de kaldığını düşünsenize…</strong>

<strong>Dolar/TL: Son haftalardaki hareketlerini dikkate alırsak bu hafta desteği 29,55; direnci ise 30,40. </strong>

<strong>Bist100: Önceki hafta uluslararası bir bankanın Türk banka hisseleri için “AL” tavsiyesi vermesinin ardından geçen haftanın son günü Moody’s beş Türk şirketinin kredi notunu B3 den B2 ye yükseltti. Ayrıca yabancı ve yerel para cinsinden tahvil kredi notlarını da yükseltti. Piyasalar kapandıktan sonra gelen bu haberin tepkisini pazartesi günü göreceğiz. Geçen hafta 8116 puandan döndü. Bu hafta Moody’s haberi ile 8600 direncini deneyebilir. Son günlerde MB başkanının görevden affını isteyeceği çok konuşulur oldu. Bu habere inanç artarsa Moody’s olumluluğunu, olumsuza çevirebilir. </strong>

<strong>Dow Jones endeksi bir önceki hafta tarihi zirvesini kırmıştı, geçen hafta da zirvenin üstünde kaldı. S&amp;P endeksi ise geçen hafta tarihi zirvesini kırdı. Alman Dax endeksi haftalar önce kırdığı tarihi direnç seviyesini geçen hafta destek olacak mı diye dönüp test etti. Bu borsalar da yukarı yeni trend oluşturma hevesinde.</strong>

<strong>Altın/ons: Altı hafta önce “Bir buçuk, iki ay boyunca 1970 ile 2075 dolar arasında sıkışma olasılığı kuvvetli” diye tahmin etmiştik. Geçen haftayı da 2029 dolardan kapadı. Normalde dünyadaki silah gölgesi ve ekonomik durgunluk, altının yukarı çıkmasını destekliyor. Ama altın pek isteksiz. Bunun nedenleri; a) Babalar altında pozisyon almamış olabilir. “%4,30’dan aldıkları ABD tahvilleri, %2,30 seviyesine gevşesin de satıp deli para kazanıyım” derdinde olabilirler. b) Dünyayı yakın zamanda silahların ateşi yakıp kavuracak, o yüzden buralardan babalar altın topluyor olabilirler. </strong>

<strong>Dolar endeksi ve ABD (10 yıl) Tahvil: İki hafta önce, “101,30 ile 103,90 arasında skışacağını tahmin ediyorum.” demiştim. Sıkışma devam ediyor. </strong>

<strong>ABD tahvillerinde de %3,90 ile %4.30 arasında sıkışma devam ediyor. </strong>

<strong>Dünyada petrol fiyatları bu hâldeyken hafta sonu Türkiye’de mazota zam geldi. Bu hafta içi de büyük olasılık benzine gelecektir. Bunun temel sebebi son beş ayda doların TL karşısında %5 değerlenmesi. Dövizin fiyatı böyle yukarı gittiği müddetçe enflasyonun hedefi tutturabilmesi zor görünüyor.</strong>

<strong>Bitcoin: ABD Menkul Kıymetler ve Borsa komisyonunun ETF olarak kullanılmasına onay vermesinin ardından bir önceki hafta 49.000 dolara gidip kar satışı yemişti. 42.250 doların altından kapanış yaptı. Bu hafta dikkatle takip edilmesi gerekiyor. Yeniden düşüş sürecine girme tehlikesi baş gösterdi. </strong>

<strong>Eur/USD: 1.0770 seviyesi destek. 1.11 direnç. Gevşemesi daha yüksek olasılık. </strong>

<strong>Brent Petrol: Son beş haftadır 77,80 dolar üstünde tutunmaya devam ediyor. Ham petrol fiyatı ise beş haftadır gevşiyor. Silahların gölgesinin yayılmasına rağmen petrol tepkisiz. Altındaki iki senaryo burada da geçerli olabilir. Direnç 84 dolarda. </strong>

<strong>Dünyada petrol fiyatları bu hâldeyken hafta sonu Türkiye’de mazota zam geldi. Bu hafta içi de büyük olasılık benzine gelecektir. Bunun temel sebebi son beş ayda doların TL karşısında %5 değerlenmesi. Dövizin fiyatı böyle yukarı gittiği müddetçe enflasyonun hedefi tutturabilmesi zor görünüyor. Bir de döviz artışına emtia fiyat artışı eklenirse, fena!</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dink, katledilmesinin 17. yılında anılıyor</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1395</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1395</guid>
                <description><![CDATA[Dink, katledilmesinin 17. yılında anılıyor]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Anma programından birkaç saat önce, polis Osmanbey Metro istasyonu çevresini bariyerlerle kapattı. Sebat Apartmanı’na gitmek isteyen kişilere üst araması yaptı. Alanda toplananlar cinayetin 17. yılına atıfla ellerinde 17. yıl dövizleri taşıyor.</strong>

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, katledilişinin 17. yılında, öldürüldüğü yerde Sebat Apartmanı önünde anılıyor.

Hrant Dink'in katili Ogün Samast’ın tahliyesinin ardından ilk anma gerçekleşiyor.

Bina önünde toplananlara Besna Tosun, cezaevindeki Çiğdem Mater'in mektubunu okudu. Mater, mektubunda "Katil artık aramızda, öldür diyenler aramızda olduğu gibi" dedi.

Ardından Oya Baydar, Hrant'ı anarken,"Karanlıklarda yuvalanmış güçler en çok tabuların kırılmasından karanlık yüzlerinin görülmesinden korkarlar; Hrant'ı bu yüzden vurdular... Silahı, şiddeti savunsaydı hedef olmayacaktı." ifadelerini kullandı.

Baydar, Hrant Dink ile Barış Girişimi kuruluşunda tanıştıklarını anlattı.  Dink’in halkları birbirine düşman eden ırkçı milliyetçilik ile mücadele ettiğini belirtti. Baydar, “O resmi tarihin yalanlarına karşı bir tabu kırıcıydı. Ama’sız bir barışın sessiz gücünü kavradığı için vurdular onu” dedi.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Birlik Sağlık-Sen: “Şehir hastaneleri Türkiye&#039;nin gerçeklerine uygun değil”</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1344</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1344</guid>
                <description><![CDATA[Birlik Sağlık-Sen: “Şehir hastaneleri Türkiye'nin gerçeklerine uygun değil”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>2024’ün ilk haftasında 688 habere erişim engeli!</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1331</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1331</guid>
                <description><![CDATA[2024’ün ilk haftasında 688 habere erişim engeli!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kesk&#039;ten Ankara&#039;da Maaş Zammı Protestosu</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1289</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1289</guid>
                <description><![CDATA[Kesk'ten Ankara'da Maaş Zammı Protestosu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[Kesk'ten Ankara'da Maaş Zammı Protestosu: En Düşük Kamu Emekçisi Maaşının 53 Bin TL Olan Yoksulluk Sınırının Üzerine Çıkarılmasını İstiyoruz.

KESK Ankara Şubeleri, Ankara'da yapılan maaş zamlarını protesto etmek için eylem düzenledi. KESK üyeleri, maaş bordrolarını yakarak tepkilerini gösterdi. Sendika temsilcileri, en düşük kamu emekçisi maaşının yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmasını ve en düşük emekli aylığının artırılmasını talep etti.

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Ankara Şubeler Platformu, Ankara'da maaşlara yapılan zam oranlarını protesto etti. Ankara Sakarya Caddesi'nde toplanan KESK üyeleri, zamlara tepkilerini göstermek için maaş bordrolarını yaktı. EĞİTİM-SEN 3 nolu Şube Sekreteri öğretmen Melek Aşır, "En düşük kamu emekçisi maaşının eş, çocuk yardımı, kira ve ulaşım gibi sosyal yardım kalemleri ile bugün 53 bin TL olan yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmasını istiyoruz. En düşük emekli aylığının 16 yıl önceki seviyeye yani asgari ücretin yüzde 110'una çıkarılarak net 18 bin 700 TL'ye çıkarılmasını istiyoruz" dedi.

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Ankara Şubeler Platformu, Ankara'da TÜİK'in açıkladığı enflasyon oranları esas alınarak yapılan maaş zamlarını protesto etti. Ankara Sakarya Caddesi'nde toplanan KESK üyeleri, "Enflasyon farkı zam değildir insanca yaşayacak bir ücret istiyoruz" yazılı pankart açtı. "Rakamlar yalan, yoksulluk gerçek", "Sermayeye değil emekçiye bütçe", "Zam, zulüm işkence işte AKP" sloganları atıldı. Sendika üyeleri, tepkilerini dile getirmek için bordrolarını yaktı.

HABER-SEN 2 nolu Şube Başkanı Yaşar Polat, "Ağustos'ta yapılan toplu görüşmelerde 'böyle gitmez' diye söylemiştik. Ama yandaş konfederasyon hala çıkıp sosyal medyada, kanallarda 'vergi yüzde 15'te sabitlenmelidir' diyor. Biz biliyoruz ki bunun çözümleri toplu görüşme masasında. Ama halkımızı hala kandırmaya çalışıyorlar. Bugün gelinen noktada sırf içerideki halka oynamak için sınırda operasyon düzenleyip halkımızın cebinden bir kez daha çalmaya çalışıyorlar. Şu anda yaptıkları sadece Mart'ta yapılacak belediye seçimlerine kilitlenmiş durumda, enflasyon rakamları ortada" diye konuştu.
<h4>"SİZİN ANLATTIĞINIZLA HAKLIN YAŞAMIŞ OLDUĞU GERÇEKLİK BİR DEĞİL"</h4>
KESK Genel Sekreteri Şenol Köksal ise, "Bugün ayın 15'i maaşları aldık. Aslında AKP'ye göre ciddi bir maaş artışı var ve halkın da refah seviyesinin yükseldiği bir atmosferde olmamız gerekiyor. Günlük zamların olduğu bir dönemden geçiyoruz. Her gün gıda maddelerine ulaşıma tüketim maddelerine zam geliyor. AKP'nin iktidara geldiği günden bugüne kadar basına ve kamuoyuna açıkladığı masa başında yaptığı hesaplardır. Geldiği günden itibaren hep bir kamu emekçisini hedefine koymuştur. Kamu emekçisini ısrarla aşağı çeken yoksullaştırmaya, değersizleştirmeye çalışan politikalarıyla bugünlere geldik. Yanındaki yandaşın 5 ayrı yerden aldığı maaşı bizlerinde aldığı kanaatleri var zannedersem. Yanı başındaki sermayedarların affettiği vergileri bizim ödemediğimizi düşünüyorlar diye düşünüyoruz. Sizin anlattığınızla haklın yaşamış olduğu gerçeklik bir değil. Ondan kaynaklı halka kulak verilmesi gerekiyor" dedi.
<h4>"TÜİK, MAAŞ-ÜCRET ARTIŞINDA PATRON KONUMUNA GELMİŞ BULUNUYOR"</h4>
EĞİTİM-SEN 3 nolu Şube Sekreteri öğretmen Melek Aşır, basın açıklamasını okudu. Aşır, şunları söyledi:

"Zam yağmuru ile başlayan ve bu yağmurun her ay şiddetlenerek kasırgaya dönüştüğü zorlu bir yılı geride bıraktık. Ülkeyi yönetenler 'işçiyi, memuru, emekliyi enflasyona ezdirmedik' nutukları atsa da reel ücretlerimizin, maaşlarımızın hızla buharlaştığı bir süreci yaşamaya devam ediyoruz. Çünkü bu ülkede yıllardır maaşlarımız, ücretlerimiz TÜİK vasıtası ile açıklanan enflasyona göre artırılıyor. TÜİK ise açıkladığı rakamlarla bizim çarşıda, pazarda, mutfakta yaşadığımız enflasyonun en az yarısını bir kara delik gibi yutuyor.

İşçisinden, asgari ücretlisine kamu emekçisinden asgari ücretlisine hepimizin ücret artışlarında TÜİK'in bu sanal verileri temel alınıyor. Yani TÜİK emeği ile geçinen tüm kesimlerin maaş-ücret artışında patron konumuna gelmiş bulunuyor. Dolayısıyla yaşadığımız gerçek hayat pahalılığı ile TÜİK'in sanal enflasyonu arasındaki makas büyürken satın alma gücümüz her geçen gün düşüyor, yoksulluğumuz artıyor.

Eşi çalışmayan, 2 çocuklu, en düşük kamu emekçisi maaşı eş ve çocuk yardımı dahil 32 bin 835 TL'de, ortalama kamu emekçisi maaşı ise yine eş ve çocuk yardımı dahil 35 bin TL'de kalmıştır. Üstelik 2023 yılı temmuz ayında geçilen yeni maaş rejimi ile bu tutarların 12 bin TL'si ilave seyyanen ödenek ortalama 5 bin TL'si ise ek ödeme adı altında taban aylığa yansıtılmayacak tutarlardır. Kısacası cebimize giren maaşın yarısı emekli aylığımıza yansıtılmayacaktır. Mevcutta 7 bin 500 TL olan en düşük emekli aylığının ne kadar artacağı ise hala belirsizdir. Eğer altı aylık enflasyon artışı uygulanırsa en düşük emekli aylığı 10 bin 320 TL'ye çıkacaktır.
<h4><strong>"EN DÜŞÜK EMEKLİ AYLIĞI 18 BİN 700 TL'YE ÇIKARILMASINI İSTİYORUZ"</strong></h4>
Bu nedenle geçtiğimiz yıl ilave seyyanen ödenekten de yararlandırılmadığı için sefalete itilen milyonlarca emekli bu rakama refah payı eklenmesini bekliyor. Ama yüzde 10 refah payı dahi eklense en düşük emekli maaşı 11 bin TL ile açlık sınırının da asgari ücretin de altında kalacaktır. Öncelikle tüm kamu emekçilerine bugün için brüt 12 bin 147 TL olarak verilen ilave seyyanen ödeneğin taban aylık katsayısına dahil edilmesini istiyoruz. Ardından en düşük kamu emekçisi maaşının eş, çocuk yardımı, kira ve ulaşım gibi sosyal yardım kalemleri ile bugün 53 bin TL olan yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmasını istiyoruz. En düşük emekli aylığının 16 yıl önceki seviyeye yani asgari ücretin yüzde 110'una çıkarılarak net 18 bin 700 TL'ye çıkarılmasını istiyoruz. Gelir vergisi birinci dilim oranının yüzde 15'ten yüzde 10'a düşürülmesini, yoksulluk sınırına kadar olan ücretlerin birinci vergi diliminde sabitlenmesini istiyoruz."]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title></title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1267</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1267</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p data-pm-slice="1 1 []">Türkiye yaklaşık iki yıldır yüksek enflasyonla mücadele ediyor, ancak bu mücadele sona yaklaşmış gibi görünüyor. Ancak işgücü piyasalarının gücü, merkez bankasının gelecek dönemlerde atacağı politika adımlarının fiyatlanmasını zorlaştırmaya devam ediyor.

Dün ABD'den gelen veriler işgücü piyasasındaki sıkılığın sürdüğüne işaret ederek faiz indirimi beklentilerini baskılarken, yatırımcılar temkinli kalmaya devam etti.

Ülke için açıklanan verilere göre, ADP tarafından özel sektör istihdamı Aralık ayında 164.000 artarak piyasa beklentilerini aştı. Ücret artışındaki yavaşlama Eylül 2022'den bu yana devam ederken, geçen yılın son ayında yıllık ücretler %5,4 arttı.

ABD'de ilk kez işsizlik maaşı başvurusunda bulunanların sayısı da 30 Aralık'ta sona eren haftada 202.000'e gerileyerek piyasa beklentilerinin altında kaldı.

Ülkede Hizmetler PMI Aralık ayında 0,6 puan artarak 51,4'e yükselirken, imalat ve hizmetleri kapsayan bileşik PMI aynı dönemde 0,2 puan artarak 50,9'a çıktı.

Analistler, beklenenden daha güçlü özel sektör işe alımlarının ve tahmin edilenden daha az ilk işsizlik başvurularının ABD işgücü piyasasının devam eden gücüne işaret ettiğini belirtti.

ABD istihdam raporu bugün açıklanacak
Yaklaşan ABD istihdam raporunun yatırımcılar için odak noktası olmaya devam ettiğini kaydeden analistler, verinin işgücü piyasasının durumu hakkında daha fazla bilgi sağlayacağını ve rakam yayınlandığında piyasalarda dalgalanma beklendiğini vurguladı.

Bu rakamların ardından para piyasalarında Fed'in Mart toplantısında faiz indirimlerine başlayacağı yönündeki fiyatlama hafta başına göre 20 baz puan düşerek %65'e geriledi.

Fed'in faiz indirimlerine tahmin edilenden daha geç başlayabileceği beklentilerinin güçlenmesi de tahvil piyasaları üzerinde satış baskısı yarattı ve ABD 10 yıllık Hazine tahvillerinin getirisi yılbaşından bu yana toplam 12 baz puan artarak %4'ün üzerine çıktı.

Çarşamba günü %0,1 düşüşle 102,4 seviyesinden kapanan dolar endeksi şu anda %0,1 artışla 102,5 seviyesinden işlem görüyor.

Brent ham petrolünün fiyatı yükseldi
Altın ons başına 2.045 dolardan işlem görürken, Brent ham petrolü günlük %0,4 artışla varil başına 77,9 dolardan el değiştirdi.

Çarşamba günü Wall Street'te karışık eğilimler görüldü; S&amp;P 500 %0,34 ve Nasdaq %0,56 düşerken, Dow Jones %0,03 yükseldi. ABD endeks vadeli işlemleri de yeni güne karışık eğilimlerle başladı.

Çarşamba günü Avrupa borsalarına olumlu eğilimler hakim olurken, bugün dikkatler Avro Bölgesi'nin ilk enflasyon rakamlarına çevrildi.

Almanya'da Çarşamba günü açıklanan öncü verilere göre, yıllık tüketici fiyatları enflasyonu (TÜFE), enerji yardımı önlemlerinin baz etkileri nedeniyle Aralık 2023'te %3,7'ye yükseldi.

Analistler, Avrupa Merkez Bankası'nın (ECB) faiz indirimlerine ne zaman başlayacağı konusunda belirsizliklerin devam ettiğini, ancak açıklanan makro verilerin beklentileri bir miktar netleştirmeye yardımcı olabileceğini belirtti.

Çarşamba günü İngiltere'de FTSE 100 %0,53, Fransa'da CAC 40 %0,52, Almanya'da DAX 40 %0,48 ve İtalya'da MIB 30 %1,01 yükseldi. Avrupa endeks vadeli işlemleri de yeni güne karışık eğilimlerle başladı.

Asya borsalarında olumsuz eğilimler öne çıkıyor
Bu hafta başında ülkede meydana gelen depremlerin ardından Japonya Merkez Bankası'nın (BoJ) negatif faiz politikasını sonlandırmakta zorlanabileceğine dair artan beklentiler Japon yeninin dolar karşısında zayıflamasına neden olarak Japonya'nın Nikkei 225 endeksini yukarı yönlü destekledi.

Dolar/yen paritesi yükseliş trendini dördüncü işlem gününe taşıyarak %0,2 artışla 144,8 seviyesine yükseldi.

Bu arada, bugün açıklanan verilere göre Japonya'nın Aralık ayı hizmet PMI değeri 51,5 ile beklentilerin altında kaldı.

Hong Kong'da kapanışa doğru Hang Seng endeksi ve Çin'in Şangay Bileşik endeksi %0,4 gerilerken, Güney Kore'nin Kospi endeksi %0,3 düştü. Japonya'nın Nikkei 225 endeksi %0,5 değer kazandı.

Türkiye'de Borsa İstanbul Çarşamba gününü yükselişle kapatırken, BIST 100 endeksi %1,83 artışla 7.547,84 puandan kapandı.

Çarşamba günkü kapanışta 29,7574 seviyesinde olan dolar/lira, bugün açılışta bankalararası piyasada 29,8780'den işlem gördü.

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği'nin (MÜSİAD) ev sahipliğinde düzenlenen "2023 Değerlendirmesi ve 2024 Beklentileri" konulu konferansta konuşan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, enflasyonla mücadelede başarının yanı sıra Türkiye'nin küresel standartlarla uyumlu adımlar atacağını vurguladı.

Şimşek, Türkiye'nin görünümünde iyileşme başladığına ve not artırımının gerçekleşeceğine inandıklarını belirterek, Türkiye'nin not artırımı için mal ve hizmetlerde büyük teşvikler sağlamaya devam edeceğini sözlerine ekledi.​</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Elementor #97745</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1186</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1186</guid>
                <description><![CDATA[Elementor #97745]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>İstanbul’da barajlar doldu taştı!</strong>

<strong>İSKİ verilerine göre, 11 Kasım'da yüzde 16,18 seviyesine düşen genel doluluk oranı son bir haftada yüzde 57,01 olarak ölçüldü. Böylece dört yılın en yüksek oranına ulaşıldı. </strong>

İstanbul’un barajlardaki doluluk oranı mevsim yağışlarının etkisiyle yükselişini sürdürüyor. Son bir haftada yüzde 4,64 artan doluluk oranı, yüzde 52,37'den yüzde 57,01 seviyesine çıktı.

Su miktarı; Alibey'de yüzde 67,66, Büyükçekmece'de 48,95, Darlık'ta 70,33, Elmalı'da 86,31, Istrancalar'da 48,27, Kazandere'de 43,76, Pabuçdere'de 26,88, Sazlıdere'de 39,26, Terkos'ta 47,01 ve Ömerli'de de 75,56 seviyelerinde ölçüldü.

Alibey Barajı'ndaki doluluk, dron ile havadan görüntülendi. Görüntülerde, yaz aylarında toprağın kuraklıktan çatladığı kısımlarda su seviyesinin bir hayli yükseldiği fark ediliyor.

<strong>SON 10 YILIN DOLULUK ORANLARI</strong>

<a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/haberleri/iski">İSKİ</a> istatistiklerine göre 11 Ocak tarihli baraj doluluk oranları; 2014'te yüzde 34,64, 2015'te yüzde 75,04, 2016'da yüzde 63,88, 2017'de yüzde 59,86, 2018'de yüzde 66,09, 2019'da yüzde 87,72, 2020'de yüzde 52,42, 2021'de yüzde 21,13, 2022'de yüzde 47,81 ve 2023 yılında ise yüzde 31,56 şeklinde ölçülmüştü.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MHP&#039;nin Mersin ve Manisa adayları kesinleşti</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1166</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1166</guid>
                <description><![CDATA[MHP'nin Mersin ve Manisa adayları kesinleşti]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[MHP, Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı adaylığı için Cengiz Ergün’ü, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı adaylığı içinse Serdar Soydan’ı duyurdu. Bunların yanı sıra MHP, 12 il ve 41 ilçenin adaylarını da netleştirdi.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>CHP PM toplantısında tartışma çıktı</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1165</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1165</guid>
                <description><![CDATA[CHP PM toplantısında tartışma çıktı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İBB’den yaya projesi: &#039;Bulut&#039;</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1129</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1129</guid>
                <description><![CDATA[İBB’den yaya projesi: 'Bulut']]></description>
                <content:encoded><![CDATA[&nbsp;

<strong>İBB, İstanbul trafiğinde ulaşımı kolaylaştıracak 'Bulut' projesini hazırladı. Yaya odaklı 'Bulut' projesi, projesi; Zincirlikuyu’daki altyapıyı düzelterek, transfer merkezini sadeleştirmeyi hedefliyor. Projede, yollar üstü yaya kaldırımı ile trafik ve yayalar ayrılacak.</strong>

İstanbul’un en yoğun ulaşım noktalarınan biri olan Zincirlikuyu; metro, metrobüs, otobüs, dolmuş, taksi yolcularının tamamına ev sahipliği yapıyor. Tüm toplu taşıma araçlarının bir araya toplandığı Zincirlikuyu’da günde yaklaşık 100.000 kişi ulaşım modunu değiştiriyor. Zincirlikuyu bir transfer noktası olmasının yanı sıra yayalar için kaotik bir alan haline geliyor.

<strong>TRANSFER MERKEZİ SADELEŞECEK</strong>

Levent-Beşiktaş arasında Büyükdere Caddesi’nin devamlılığını yayalar için kesintiye uğratan büyük bir engelken, öte yandan Gayrettepe, Esentepe, Levazım ve Balmumcu mahallelerindeki yerleşimin birbiriyle ve Büyükdere aksıyla olan yaya iletişimini de koparmış durumda. Zincirlikuyu Transfer Merkezi’nin 17 adet çıkış-varış noktası var. Dolayısıyla Zincirlikuyu Transfer Merkezi içerisinde yüzlerce farklı rota bulunuyor. BULUT projesi; Zincirlikuyu’daki altyapıyı düzelterek, transfer merkezini sadeleştirmeyi hedefliyor.

&nbsp;

&nbsp;

<strong>BULUT NEDİR?</strong>

BULUT, Zincirlikuyu Transfer Merkezi’ne yayalar için tasarlanmış bir yollar üstü transfer parkı. BULUT Levent-Beşiktaş hattında Zincirlikuyu Transfer Merkezi’nin yarattığı kesintiyi onarmayı öneriyor. Büyükdere Caddesi’ne, kollarını Gayrettepe, Esentepe, Levazım ve Balmumcu mahallelerine uzatan yollar üstü bir yaya kaldırım sistemi kuruyor. Dolayısıyla BULUT, aralarındaki yaya dolaşımı çoktan kopmuş bu mahalleleri ve aksları tekrar birbirine bağlıyor; şehir içi yaya dolaşımını trafikten uzak çalışır hale getiriyor.

<strong>DÜZENLİ, YEŞİL, KONFORLU</strong>

BULUT, otobüs, dolmuş ve taksiden inenlerle yaya olarak buraya ulaşan insanları metrobüs ve metro hattına sağlıklı ve hızlı şekilde bağlayacak. Tüneller, geçitler, asansörler ve köprülerin yarattığı kaosun yerine BULUT kendisini bir ulaşım aracı olarak ortaya koyacak. Aynı zamanda BULUT, bir şehir üstü park olacak. Metro tünellerinden, metrobüs egzozundan, araç gürültüsünden, dar kaldırımlardan kopararak bir süreliğine gökyüzüne çıkaracak, şehrin manzarasına ulaştıracak ve refüjlerdeki, etraftaki yeşili birbirine bağlayacak. BULUT ile D-100 ve Büyükdere üzerindeki 4 otobüs durağı yeniden düzenlenecek. Duraklar konforlu, akıcı ve diğer ulaşım sistemleriyle bağlantıları düzenlenmiş bir hale getirilecek.

&nbsp;

&nbsp;

<strong>SOSYAL ALANLAR SADECE YAYALAR İÇİN
</strong>
Zincirlikuyu’dan geçen, burada buluşan insanlar için temel ihtiyaçlara dair programı taşıyan bir kentsel omurga olan BULUT projesi kapsamında; kafe, çiçekçi, gazeteci, halk ekmek, ibb kitapçısı, akıllı bilet istasyonu gibi alanlar da olacak. Projenin başlangıç tarihinden itibaren 14 aylık bir süre zarfında tamamlanması bekleniyor.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kurum&#039;dan İstanbul depremi açıklaması</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1100</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1100</guid>
                <description><![CDATA[Kurum'dan İstanbul depremi açıklaması]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Cumhur İttifakı İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkan adayı Murat Kurum, "Tek bir riskli yapı kalmayıncaya kadar bu çalışmaları belediye başkanlarımızla birlikte yapıyor ve İstanbul'un deprem riskini bertaraf edecek adımları da kararlı bir şekilde atıyor olacağız." dedi.</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title></title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1056</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1056</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Arabistan gazisi Kanarya, Kadıköy’de uçtu: 5-0</strong>

<strong>Fenerbahçe İstanbulspor’u deplasmanda 5-1 mağlup etti. Cengiz Ünder hat-trick yaparak yıldızlaştı. </strong>

<strong> </strong>

Trendyol Süperlig'in 19. haftasında Fenerbahçe deplasmanda İstanbulspor’u 5-1 mağlup etti. Fenerbahçe'nin milli yıldızı Cengiz Ünder 6. 34. ve 44. dakikada attığı gollerle 44 dakikada hat-trick yapma başarısı gösterirken, birbirinden güzel gollere imza attı.

&nbsp;

<strong>CENGİZ ÜNDER TARİHE GEÇTİ </strong>

Profesyonel kariyerinin ilk hat-trick'ini İstanbulspor karşısında yapan Cengiz Ünder, Moussa Sow'dan (Çaykur Rizespor - Kasım 2016) bu yana Fenerbahce formasıyla bir Süper Lig maçının ilk yarısında üç gol atan ilk oyuncu oldu.

<strong> </strong>

<strong>TADIC PENALTI KAÇIRDI</strong>

Dakikalar 62'yi gösterdiğinde Fenerbahçe penaltı kazanırken, topun başına geçen Dusan Tadic'in vuruşunu İstanbulspor kalecisi Alp Arda kurtardı.

90 dakikanın sona ermesiyle birlikte Fenerbahçe puanını 47'e yükselterek zirvede yer alırken, İstanbulspor 5 puanla ligin son sırasında kaldı.

<strong> </strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>2024 Türkiye Avrupa birliği ilişkileri için umut vadediyor mu?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1002</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-1002</guid>
                <description><![CDATA[2024 Türkiye Avrupa birliği ilişkileri için umut vadediyor mu?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[&nbsp;

<strong> </strong>

<strong>Türkiye ile AB arasındaki temel sorun karşılıklı güvensizliktir. Bunun aşılması için Türkiye tarafından atılması zorunlu olan adım siyasette, yargıda ve ekonomi alanında evrensel normlara uyum, AB içinde son zamanlarda özellikle genişleyen söylem ve eylem arasındaki açığın kapatılmasıdır. </strong>

&nbsp;

Malum yeni bir yılın başında umutlu ve iyimser olmak istiyor insan. Ancak, Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin geleceği konusunda iyimser bir şeyler yazabilmek çok da mümkün değil. Geçtiğimiz yılın ortalarında doğru bazı kesimler tarafından olumlu değerlendirilen bazı gelişmeler oldu; örneğin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan çeşitli vesilelerle, çeşitli platformlarda AB hedefinin Türkiye açısından önemli olduğunu belirtti ve AB liderleri haziran ayı sonunda yaptıkları zirve toplantısında AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’e Türkiye-AB ilişkileri için yeni bir yol haritası hazırlama görevini verdiler.

&nbsp;

Ancak Cumhurbaşkanı’nın söyleminin zaman içinde değişiklikler göstermeye devam etmesi, Avrupa Komisyonu’nun Türkiye için hazırladığı ülke raporunun son derece olumsuz olmasının yanı sıra, beklenen Borrell Raporu’nun çok fazla bir yenilik getirmemesi gerek içeriğinin gerekse önerilerinin koşullarının muğlak olması, üstelik de bu Raporun AB’nin aralık ayı zirvesinde üye devletler tarafından gündeme alınmayarak bu konudaki değerlendirmenin 2024 yılının mart ayına ertelenmesi umutları kırmıştır. Bütün bunların ek olarak, AB’nin yıl sonundaki zirvesinin sonuç belgesinde Türkiye’nin genişleme sürecinin dışında, tamamen ayrı bir başlık altında yer alması da – her ne kadar Türkiye bu konuda resmi bir tepki vermemiş olsa da – hayal kırıklığı yaratmıştır.

&nbsp;

Kabullenilmesi gereken bir gerçek, AB’nin Türkiye’yi artık bir aday ülke olarak değerlendirmediğidir. Katılım müzakerelerinin resmen askıya alınmamış olması bu gerçeği değiştirmemektedir. Zaten AB liderleri 2018 yılında verdikleri bir kararla müzakereleri fiilen askıya almışlardır. Günümüzde AB, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ertesinde ve Hamas ve İsrail’in Gazze üzerinden sürdürdüğü savaşın da etkisiyle Türkiye’yi jeostratejik önemi artan ama özellikle dış politikasındaki belirsizlikler nedeniyle bir şekilde “kontrol” edilmesi gereken önemli bir komşu olarak görmektedir. Açıkçası Türkiye’deki yönetimin de -her ne kadar söylemi farklı olsa da- özellikle koşulluluk niteliği nedeniyle katılım sürecini gerçekten istemediği ve AB ile karşılıklı çıkara dayanan ve bileşenlerinin belirlenmesinde söz hakkına sahip olacağı işlevsel bir ilişkiden yana olduğu düşünülmektedir.

&nbsp;

2005 yılında müzakerelere başlayan bir ülkenin AB ile ilişkilerinin bu hâle gelmesinde iki tarafında payı vardır. AB, bir çözüm olmadan Kıbrıs’ı üye olarak kabul ederek, sonra da bu sorunun çözümüne hiç bir şekilde katkıda bulunmayarak, bazı üye devlet siyasetçilerinin Türkiye’yi kimlik ve kültür bazında dışlamalarına ses çıkarmayarak, bazı üye devletlerin hiçbir AB kararı olmadan bazı müzakere başlıklarını kendi çıkarları doğrultusunda askıya almalarını izlemekle yetinerek ilişkilerin bu hâle gelmesinde etkili olmuştur. Ayrıca 2016 yılında Türkiye ile mülteciler konusunda başlattığı işbirliği nedeniyle bazı AB liderleri içerde demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları alanındaki gerilemeyi uzun süre gözardı etmişlerdir. Türkiye’nin bu süreçteki en önemli hatası AB’nin de -her ne kadar son zamanlarda bu konuda AB’de de ciddi aksamalar gözlemlense de – benimsediği evrensel değerleri içselleştirememesi, AB’yi eleştirirken bu değerleri de Birlik tarafından içişlerine karışmak amacıyla Türkiye’ye empoze edilen değerler olarak nitelendirmesi ve eleştirmesidir. Bunun esas nedeni de “adaylık statüsü”nün ve katılım sürecinin Türkiye’de geniş bir kesim tarafından tam anlaşılamamış ve/veya anlatılamamış olmasıdır.

&nbsp;

AB’nin Haziran 2023 zirvesinde Türkiye ile yeni bir yol haritası hazırlanması talebinin arkasında Türkiye ile ilişkiyi bir şekilde devam ettirme amacı bulunmaktadır. Bunun başlıca nedenleri de şunlardır:

&nbsp;
<ul>
 <li>Doğu Akdeniz’de sürdürülebilir bir güvenlik ve istikrar ortamı sağlanmasına yönelik ihtiyacı/talebi,</li>
 <li>Bir türlü çözüm bulamadığı “mülteci sorunu”nun halli konusunda üçüncü ülkelere ve dolayısıyla Türkiye’ye muhtaç olması.</li>
</ul>
&nbsp;

Türkiye de içinde bulunduğu ekonomik koşullar nedeniyle AB ülkelerinden gelecek fonlara, özellikle doğrudan yatırımlara duyduğu ihtiyaç nedeniyle Birlik ile ilişkilerini belirli bir zeminde devam ettirmek istemektedir.

&nbsp;

Ancak iki taraf da nasıl işlerliği ve sürdürülebilirliği olan bir işbirliği kurabilecekleri konusunda bir fikir sahibi değillerdir. Bu konuda sağlam bir stratejileri yoktur. Türkiye bu konuda herhangi bir öneri sunamazken, AB de 2012 yılının ikinci yarısında Kıbrıs’ın AB dönem başkanlığında ilişkileri koparmamak amacıyla önerdiği “pozitif gündemi” çeşitli isimler altında içeriği de pek değişmeden gündeme getirmektedir. İşbirliği bileşenleri 2012 yılından başlayarak vize, göç, ticaret, enerji, terörle mücadele ve dış politika alanında diyalog olmuştur ve bu bileşenlerde bu güne kadar önemli bir değişiklik olmamıştır.

&nbsp;

<strong>Türkiye’nin özellikle Doğu Akdeniz’deki çoktaraflı girişimlere katılması uzun süredir gündeme getirdiğimiz bir husus olmasına rağmen AB bu konuda, örneğin Doğu Akdeniz’de Çoktaraflı bir Konferans düzenlenmesi konusunda -bunu kabul etmeyen bazı ülkeleri bahane ederek - somut bir adım atmamıştır.</strong>

&nbsp;

AB Türkiye ile yol haritası hazırlaması konusunda Borrel’e ilk defa görev vermemiştir. Türkiye ile işbirliğine yönelik ilk “Borrell Raporu”, AB liderlerinin 2020 yılında verdiği talimat sonucu 2021 yılının Mart ayında yayımlanmıştır. Bu raporda önerilen işbirliği alanları şunlardır:

&nbsp;
<ul>
 <li>Gümrük Birliği’nin modernizasyonu,</li>
 <li>Karşılıklı çıkar bulunan alanlarda yani kamu sağlığı, iklim değişikliği, terörle mücadele ve bölgesel konularda üst düzey diyalog;</li>
 <li>Mobiliteyi ve halklar arasında ilişkiyi artırmak (Türkiye’nin AB programlarına katılımını artırmak);</li>
 <li>Mültecilere yardım sağlamaya devam etmek.</li>
</ul>
&nbsp;

Teknik konularda üst düzey diyalog gerçekleşmiş, mülteciler en somut işbirliği alanı olmaya devam etmiştir. Ancak diğer konularda bir gelişme sağlanamamıştır. Gümrük Birliği Modernizasyonu alanında müzakerelerin başlayabilmesi için önkoşullardan biri olarak öne sürülen Türkiye’nin limanlarının ve havaalanlarının “Kıbrıs Cumhuriyeti” ne açılması konusunda bir ilerleme olmadığı için müzakereler başlamamış, AB ülkelerinden vize alma sürecinde artan zorluklar nedeniyle de mobilite ve halklar arasında ilişki konusunda ciddi bir gelişme kaydedilememiştir.

&nbsp;

AB liderlerinin haziran ayı sonunda verdikleri görev sonunda 2023 yılının Kasım ayı sonunda yayımlanan “ikinci Borrell Raporu” incelendiğinde büyük ölçüde ilk raporda yer alan önerilerin bir miktar geliştirilerek güncelleştirilmesinden oluştuğu görülür.

&nbsp;

İkinci Rapor’da başlıca iki yenilik yer almaktadır:

&nbsp;
<ul>
 <li>Türkiye’nin Çoktaraflı Girişimlere Katılması ve AB’nin Dış ve Güvenlik Politikası ile İlişkilendirilmesi;</li>
 <li>Vize Kolaylaştırılması;</li>
 <li>Gümrük Birliği’nin modernizasyonu konusunda taslak bir müzakere çerçevesi hazırlanması.</li>
</ul>
&nbsp;

Türkiye’nin özellikle Doğu Akdeniz’deki çoktaraflı girişimlere katılması uzun süredir gündeme getirdiğimiz bir husus olmasına rağmen AB bu konuda, örneğin Doğu Akdeniz’de Çoktaraflı bir Konferans düzenlenmesi konusunda -bunu kabul etmeyen bazı ülkeleri bahane ederek - somut bir adım atmamıştır. İkinci Borrell Raporu bu konuyu gündeme getirmesine rağmen zamanlamasının bölgedeki gerilimlere bağlı olduğunu öne sürerek konuyu gene muğlak bırakmıştır.

&nbsp;

Raporda gene uzun zamandır gündeme getirdiğimiz husus olan Türkiye ile dış politika alanında diyaloğun başlaması konusunda bir adım atılıyor görüntüsü olmasına rağmen, bu konu Türkiye’nin -hâlihazırda % 10 olan – AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikasına uyumunun artırılması koşuluna bağlanmıştır. Diyalog başlamadan bu uyumun artırılması çok da akılcı bir yaklaşım gibi gözükmemektedir.

&nbsp;

<strong>Taraflar arasında sağlıklı ve sürdürülebilir bir işbirliğinin oluşturulabilmesi konusunda bile sağlam bir zemin bulunmamaktadır. Türkiye bu konuda ciddi bir öneride bulunmazken, AB dönüp dolaşıp aynı önerileri gayet muğlak ve zaman zaman da mantık dışı koşullarla gündeme getirmektedir.</strong>

&nbsp;

Raporda iş insanları, öğrenciler ve AB’de aile üyeleri olan Türkiye vatandaşları için vize süreci kolaylaştırılmasına atıfta bulunulmasına karşın bu konuda da somut bir ifade yer almamakta bunun gerçekleşme olasılığının üye ülkelerle birlikte ele alınacağı belirtilmektedir.

&nbsp;

Diğer ilginç bir husus da İkinci Borrell Raporu’nda Gümrük Birliği’nin modernizasyonu konusunda ilk defa taslak bir müzakere çerçevesi hazırlanmasına atıfta bulunulurken müzakerelerin önkoşulu iyice genişletilmiş ve muğlaklaştırılmıştır: “Kıbrıs’ta çözüm görüşmelerinin yeniden başlaması için uygun bir ortam oluşturulması”. Bu güne kadar iki kapsamlı çözüm sürecinin (Annan Planı ve Crans Montana Süreci) sonuçlandırılamamasının müsebbinin Kıbrıslı Rumlar olduğunun bilinmesine karşın bunu Türkiye ile Gümrük Birliği’nin modernizasyonu müzakerelerinin bir önkoşulu olarak öne sürülmesini anlamak mümkün değildir.

&nbsp;

Görüldüğü gibi taraflar arasında sağlıklı ve sürdürülebilir bir işbirliğinin oluşturulabilmesi konusunda bile sağlam bir zemin bulunmamaktadır. Türkiye bu konuda ciddi bir öneride bulunmazken, AB dönüp dolaşıp aynı önerileri gayet muğlak ve zaman zaman da mantık dışı koşullarla gündeme getirmektedir.

&nbsp;

Bu durum iki tarafında ilişkiler konusunda bir stratejisinin bulunmadığını göstermektedir. Dolayısıyla taraflar ancak AB’nin herhangi bir üçüncü ülke ile yaptığı gibi, gerektiğinde konu bazında işbirliği yapabilirler. Türkiye ile AB arasındaki temel sorun karşılıklı güvensizliktir. Bunun aşılması için Türkiye tarafından atılması zorunlu olan adım siyasette, yargıda ve ekonomi alanında evrensel normlara uyum, AB içinde son zamanlarda özellikle genişleyen söylem ve eylem arasındaki açığın kapatılmasıdır.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title></title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-938</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-938</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Futbol krizinin arkeolojisi</strong>

<strong> </strong>
<ol start="100">
 <li><strong> yıl kutlamalarının bir parçasının, Suudi Arabistan’da olması bu yutulma korkusunu tetikledi ve takımlar adeta “Bizim kimliğimiz budur. Biz sizinle bir değiliz. Biz farklıyız ve varız. Buraya gelmiş olmamız bunu değiştirmez.” dediler. Öyle ki, bunu sembollerle yapmak istediler ve belki de bu yüzden Suudi Milli Marşı’nın okunmasını reddettiler.</strong></li>
</ol>
&nbsp;

Taze bir gündemimiz ve uluslararası krizimiz var. Her zamanki gibi konu, bizler tarafından gerektiği şekilde irdelenmeden, mesele çok da anlaşılmadan ulusal bir varoluş mücadelesine dönüştürüldü. Nitekim ben de dün akşam olay hakkında kabaca bilgi edindikten sonra birçok sosyal medya kullanıcısı gibi safımı belli eden bir görsel paylaştım ve milli duygularım kabardı. Ancak olayın duygusal yoğunluğu ve bilgi asimetrisi azalınca yaptığım ilave okumalar sonrasında aslında çok aşina olduğumuz bir toplumsal psikolojik dinamiğin, yeni bir ulusal ve uluslararası krizin temelini attığını fark ettim.

&nbsp;

Buradaki yorumlarımın tamamı yaptığım okumalar sonucunda edindiğim ve güvenilir bulduğum olay akışına dayanmaktadır. Zaman içerisinde ortaya çıkabilecek yeni detaylar tabii ki bu yazıdaki bazı fikirlerimi değiştirmeme sebep olabilir.

&nbsp;

Günümüz siyasetine ve toplumsal hayatına hâkim olanların, toplumun psikolojisini okumakla çok ilgilenmediklerini, toplumun seçilmiş travmalarından beslenip, daha çok içgüdüsel ve deneme-yanılma yöntemiyle hareket ettiklerini defalarca deneyimledik. Toplumsal travmaları tetiklenen, anlaşılmamış ve görülmemiş hisseden, hayatta kalmaya çalışmaktan başka şeylere enerji bulamayan toplumun gerilemesi (regrese olmak) sonucu yaşanan kutuplaşma, gerilim ve geçmişi şimdide yaşatma kültürü bizleri yeterince yıprattı.

&nbsp;

Böyle bir maçın Suudi Arabistan’da oynanmasına yönelik kararın aylardır kamuoyu tarafından tartışılması ve tenkit edilmesi çoğu zaman olduğu gibi karar vericiler tarafından göz ardı edildi. Bu da iktidarın sık sık kullandığı “Ben yaptım. Oldu.” tavrının bir sonucuydu. Ancak gerileyen toplumlardan beklendiği şekilde; nasıl ki iktidar seçmenlerinin kendi sembolleri üzerinde ciddi bir hassasiyetleri oluştuysa, muhalif seçmenin de sembolleri konusundaki hassasiyetleri bir o kadar artmış durumda. Hele ki konu, futbol gibi her iki kitlenin de ortaklaştığı bir alanda gelişip Cumhuriyet ve Atatürk gibi bir kitlenin sembolü olan, diğer kitlenin de itiraz edemediği kavramlar üzerinden tartışılmaya başlanınca, hâkim otorite, alışkın olduğumuz diğer bir refleksini gösterdi; önce bildiğini oku, sonra tepkileri gözlemle ve tepkilere göre kararını revize et. Bunu yapma-bozma savunma mekanizmasına benzetebiliriz. Öncesinde itiraz edilen muhalefet vaatlerinin teker teker yerine getirilmesi, MTV vergisinin önce yılda iki defaya çıkartılıp sonra iptal edilmesi, çalışan emeklilere ikramiye verilmeyeceği söylenip sonrasında bir düzenlemeyle onlara da ikramiye verilmesi gibi… Bu olay özelinde de tepkiler üzerine orijinal planda olmayan maç öncesi bir etkinlik takvimi oluşturularak süreç yönetilmeye çalışıldı. Bahsettiğimiz noktaya kadar sürecin hiçbir katmanında toplumsal dinamikler okunamamış ve bu yüzden olacaklar öngörülememiş gibi gözüküyor.

&nbsp;

<strong>Suudilerin, ağırlıklı olarak turizm yoluyla ülkeye gelmeleri, ülkeden büyük ölçülerde gayrimenkul satın almaları ve ülkemizle olan ilişkilerinin daha çok maddi çıkarlar üzerinden şekillendirilmesi, onları, diğer yabancılardan ayrıştırmadığı gibi (ki beynimiz genellemeye yatkındır) “Her şeyin parayla çözülebileceğini düşünen millet.” gibi algılanmaları, Osmanlı’nın yıkılış döneminden kalan travmaların da etkisiyle bir tür etnik nefrete dönüştü.</strong>

&nbsp;

&nbsp;

Peki okunamadığını düşündüğüm bu toplumsal dinamikler neler?

&nbsp;

İlki kaybolan sınırlarımız. Son 10 yılda, ülke hızlı bir değişim sürecine girdi. Özellikle, kontrolsüz göç toplumun yapısını geri dönülemez bir şekilde değiştirdi. Sınırda devam eden çatışmalara ve verilen onca şehide rağmen, düzensiz göçe sistematik bir şekilde göz yumuldu ve ülke düşük profilli, mülteci ve göçmenlerle dolduruldu. Kamusal tüm alanlarda (sokak, hastane, okullar vb.) bu insanların hak edilmişlik duygularıyla davranarak kendi kültürlerini aynen yaşamaya devam etmeleri, sadece ülkenin fiziki sınırlarının değil, kamusal alandaki huzuru sağlayan sınırların da aşılmasına ve kaybolmasına neden oldu.

&nbsp;

Bu durumun bir uzantısı olarak, Kurtuluş Savaşı sonrası çok uluslu bir imparatorluk yapısı terk edilerek Türk kimliğinin öne çıkarıldığı, daha homojen bir sosyal yapının benimsendiği ve bu sayede varolmaya devam edebilen bir toplum için kritik bir eşik aşıldı ve yabancılarla (başka kültürler, başka milletler) kaynaşma korkusu yükselmeye başladı. Özellikle, sisteme giren yabancıların çoğunun göreceli düşük profilli ve uyum sağlama kapasitesinden yoksun olmaları nedeniyle, bu korku daha da şiddetlendi. Yeni gelenlere T.C. kimliği verilmesine rağmen, toplumsal kimliğin bir parçası hâline getirilememeleri çoğu zaman gettolaşmış bir şekilde kendi kültürlerini olduğu gibi yaşama konusunda ısrarcı davranmaları kaynaşma korkusunu, kaynaşarak kaybolma, kimliğini, aidiyetini yitirme ve yutulma korkusuna dönüştürdü.

&nbsp;

Bunun üzerine, ülkenin yetişmiş gençlerinin aidiyet sorunu yaşaması ve sistematik bir şekilde beyin göçünün başlaması bu süreci hızlandırdı. Yani, bir yandan kontrolsüz olarak gelen “ötekiler”, diğer yandan kontrolsüz olarak giden “bizimkiler” olunca demografik yapıdaki hızlı değişimin çok doğal bir sonucu olarak insanlar, kimliklerine daha sıkı tutunma ihtiyacı hissettiler, hissediyorlar.

&nbsp;

Suudilerin, ağırlıklı olarak turizm yoluyla ülkeye gelmeleri, ülkeden büyük ölçülerde gayrimenkul satın almaları ve ülkemizle olan ilişkilerinin daha çok maddi çıkarlar üzerinden şekillendirilmesi, onları, diğer yabancılardan ayrıştırmadığı gibi (ki beynimiz genellemeye yatkındır) “Her şeyin parayla çözülebileceğini düşünen millet.” gibi algılanmaları, Osmanlı’nın yıkılış döneminden kalan travmaların da etkisiyle bir tür etnik nefrete dönüştü.

&nbsp;

Halkın büyük kısmı, ülkenin içinde bulunduğu ve bir türlü çıkış planı oluşturamadığı kronik sorunları için (terör, ekonomik kriz, çöken adalet sistemi, yolsuzluk, depremler vb.) duyduğu öfkeyi yönlendirecek bir alan bulmakta zorluk çekiyor. Son seçimle birlikte, bu alan tamamen daraldı: Her koşul altında seçimleri kazanan bir lidere ve tüm desteğe rağmen başarısız olan bir muhalefete bu öfkenin yönlendirilmesi anlamsız ve işlevsiz bir hâle geldi. Sonuç olarak, bu öfke, toplumu oluşturan grupların birbirlerine ve çok doğal olarak kamusal alanı paylaştıkları ötekilere yöneliyor.

&nbsp;

<strong>En nihayetinde, aylar öncesinde uluslararası anlaşmalarla planlanmış, duyurulmuş ve tüm hazırlıkları tamamlanmış bir organizasyonun, çok kısa sürede ulusal ve uluslararası bir krize dönüşmesi tamamen toplumun dinamiklerini okumak konusundaki yetersizlikten kaynaklanıyor.</strong>

<strong> </strong>

Ülkemize turistik amaçla gelen Arapların, halkın çoğunluğunun oturamadığı evlerde oturmaları, gidemediği restoranlara gitmeleri, genel olarak ülkenin kendi vatandaşlarına sunamadığı imkânlardan, maddi güçleri sebebiyle sonsuz bir şekilde yararlanıyor olmaları onlara diğerlerinden daha çok öfkenin yönlendirilmesine sebep oldu. Halkın büyük bir kısmı açıkça aşağılanmış hissediyor.

&nbsp;

Böyle bir sosyopolitik ortamda, neredeyse toplumun tamamının ilgi gösterdiği ve duygu yoğunluğu yüksek bir organizasyonun sadece maddi nedenlerle Suudi Arabistan’da yapılması, alınabilecek en riskli kararlardan biriydi. Bir de bu kararı şirin göstermek için Cumhuriyetimizin 100. yıl kutlamalarının da sürecin bir parçası hâline getirilmesi üzerine tuz biber ekti. Nitekim, toplumun büyük kısmı Cumhuriyet rejimi ve Atatürk ilkelerini tehdit altında gördüğü için onun sembollerine daha da tutunmuş durumda. Bunda muhalefetin boşluğunun da büyük etkisi var. Maalesef, ülkemizde birçok insan mecliste kendisini temsil eden kimsenin bulunmadığını düşünüyor. Günümüzdeki bu muhalefet boşluğu, insanları, kimlikleriyle ilgili daha da radikal hale getiriyor. Nitekim, takımların sahaya çıkmamasını muhalefetin bir başarısı olarak görenler bile var.

&nbsp;

Yukarıda, kaynaşma ve kimliğinin karışması korkusundan bahsetmiştim. Aynı iki insan arasında olduğu gibi, toplumlar arasında da sınırların fazla iç içe geçmesi, yutulma korkusu yaratır ve ilişkileri bozar. 100. yıl kutlamalarının bir parçasının, Suudi Arabistan’da olması bu yutulma korkusunu tetikledi ve takımlar adeta “Bizim kimliğimiz budur. Biz sizinle bir değiliz. Biz farklıyız ve varız. Buraya gelmiş olmamız bunu değiştirmez.” dediler. Öyle ki, bunu sembollerle yapmak istediler ve belki de bu yüzden Suudi Milli Marşı’nın okunmasını reddettiler. Sosyal medyadaki mizahi tepkiler tüm bu anlattıklarımın dışavurumu. Arap turist gelmeyecek diye mutlu olanlar, Arap olmadığımızın artık tüm dünya tarafından anlaşılmış olduğunu vurgulayanlar vb.

&nbsp;

En nihayetinde, aylar öncesinde uluslararası anlaşmalarla planlanmış, duyurulmuş ve tüm hazırlıkları tamamlanmış bir organizasyonun, çok kısa sürede ulusal ve uluslararası bir krize dönüşmesi tamamen toplumun dinamiklerini okumak konusundaki yetersizlikten kaynaklanıyor. Bu yaklaşım değişmediği ve toplumun hassasiyetleri, toplumsal dinamikler üzerinden okuma yapılarak ele alınmadığı sürece bu tür krizler her zaman ihtimal dahilinde.

&nbsp;

Rüveyda Çelenk Yılmaz, Psikolog]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Euro 25 yaşında!</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-928</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-928</guid>
                <description><![CDATA[Euro 25 yaşında!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin para birimi Euro  25 yıldır kullanımda.

&nbsp;

AB üyesi 27 ülkenin 20’sinin resmi para birimi olarak kullanılan euro, 1999’da resmi olarak yürürlüğe girmişti. Bu tarihte euro, dünya finans piyasalarına tanıtılarak giriş yapmıştı.

3 yıllık bir geçiş sürecinin ardından günlük yaşamda tedavüle sokulan avro, 1 Ocak 2002 tarihinde banknot ve bozuk para olarak piyasaya sürülmüş ve günlük işlemlerde kullanıma girmişti.

Halihazırda euroyu, Almanya, Avusturya, Belçika, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İrlanda, İspanya, İtalya, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Portekiz, Slovakya, Slovenya, Yunanistan ve Hırvatistan olmak üzere 20 AB üyesi ülkenin resmi para birimi.

“Euro Bölgesi” olarak adlandırılan bu ülkelerin para politikası, Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve üye ülkelerin merkez bankalarından oluşan Euro Sistemi tarafından yönetiliyor.

Frankfurt merkezli ECB’nin görevi, para birimi olarak euroyu kullanan AB üyesi ülkelerden oluşan Euro Bölgesi’nde fiyat istikrarını sağlamak olarak belirleniyor.

ECB, enflasyonun orta vadede yüzde 2’yi aşmamasını sağlayarak Euro Bölgesi’nde fiyat istikrarını korumayı hedefliyor. Ayrıca, faiz oranlarını harcamaları caydırmak için yükseltmek ya da tüketimi teşvik etmek için düşürmek maksadıyla fiyat artışını kontrol ediyor.

ECB faiz oranı kararları, Yönetim Kurulu’nun 6 üyesi ve 20 üye ülkenin ulusal merkez bankası başkanlarından oluşan bankanın Yönetim Konseyi tarafından alınıyor.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni yüzyılda parlamak: Dünya, Avrupa ve Türkiye</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-922</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-922</guid>
                <description><![CDATA[Yeni yüzyılda parlamak: Dünya, Avrupa ve Türkiye]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<blockquote>&nbsp;

&nbsp;

<strong>Türkiye AB’ye tam üyelik hedefini asla ama asla müzakere konusu yapmadan, bu geniş Avrupa işbirliği çemberinin içeriğini güçlendirmeli. Özellikle enerji, güvenlik, göç ve yeşil dönüşüm gibi alanlarda katkı sağlamalı, sadece Avrupa değil, dünyadaki gelişmelere önderlik yapmalı.</strong></blockquote>
<strong><em> </em></strong>

Yapay zekâ çağı başladı.

&nbsp;

Eşzamanlı olarak, uzay teknolojileri, yenilenebilir enerji teknolojileri, biyotek sağlık çözümleri, kuantum bilgisayarı…

&nbsp;

Çin! Bir taraftan finansal, sosyal ve ekolojik sorunları; Tayvan, Uygur ve Hong Kong dosyaları. Diğer taraftan 2024 yılında dünya elektrikli otomobil liderliğine kadar uzanan küresel rekabet gücü…

&nbsp;

Demokrasi! Gezegen nüfusunun yarısı 2024 yılında bir şekilde oy verecek. Dünyanın en kalabalık demokrasisi Hindistan jeopolitik yükselişine devam ediyor; Endonezya, Tayvan, Bangladeş, Meksika, İngiltere, Avrupa Parlamentosu… Seçimlerin olması otoriter eğilimleri, demokrasilerin yıpranmasını dışlamıyor. Özellikle en eski anayasal demokrasi olan ABD’de başkanlık seçimleri bir dünya meselesi.

&nbsp;

Ve savaşlar! Ukraynalılar, Filistinliler, Suriyeliler, Afrika’da bir çok halk savaşın cani şiddetine maruz.

&nbsp;

Küreselleşme ve teknolojinin yumağında Dünya daha hızlı değişiyor.

&nbsp;

Avrupa Birliği değişiyor; doğal olarak Türkiye’nin küresel konumu ve Avrupa içindeki seyri de değişiyor.

&nbsp;

&nbsp;
<ol>
 <li>
<h3><strong> EKONOMİ VE DIŞ POLİTİKA</strong></h3>
</li>
</ol>
&nbsp;

Türkiye vatandaş, demokrasi değerleri, kalkınma hedefleri ve milli menfaat odaklı bir dış politika ile ilerlemeli; küresel rekabet ortamında yükselmeli. 2030 yılına uzanan dönemde AB’nin ve genel olarak Batı dünyasının Türkiye politikalarında millî çıkarlarımız açısından müzakere tutumumuz ile çelişen gecikmeler, sapmalar ve farklı yönelimler olası. Olumsuz bir ekonomi ve dış politika etkileşimi riski var. Dış ticaret açığı 100 milyar, cari açık yaklaşık 50 milyar dolar seviyelerinde. Borçlanarak idare edilen rezervler dış politika için de pranga. Ayrıca, önümüzdeki dönemde uluslararası ekonomiyi etkileyecek iklim, güvenlik, göç, teknoloji, finans, enerji gibi alanlardaki olası gelişmeler aynı zamanda birer dış politika denklemi ögeleri. Bu çerçevede ülkemizi etkileyecek bir çok ekonomik etken söz konusu:

&nbsp;
<ol>
 <li>Türkiye’nin makro-ekonomik istikrar sorunları, hukuk devleti saygınlığı ve uluslararası finansman.</li>
 <li>Eğitim, yargı, vergi, iş piyasası, tarım, yeşil dönüşüm, dijital ekonomi, hızla etkisi artan yapay zekâ çağına uyum ve doğal afetlere karşı düzenlemeler gibi alanlarda yapısal reformlar için kaynak ihtiyacı.</li>
 <li>Ödemeler dengesi ve kalkınma politikaları açılarından doğrudan yabancı yatırımların önemi.</li>
</ol>
&nbsp;

Öncelikli bir eylem ekseni, ülkemizin jeostratejik konumunu iyi tanımlamak ve bu tanımlamanın gereğini yapmak. Bu tanımlamanın yalın bir ifadesi “<strong>Avrupa’nın Avrasya açılım merkezi olarak Dünyada yükselen bir Türkiye</strong>” olabilir. AB sürecinde ilerlerken, tüm dünyaya açık bir Türkiye her yönde değer kazanır, küresel rekabette yükselir. Tarihin akışında iyi sınanmış olan bu gerçekten hareketle demokrasi, ekonomi ve diplomasi bütünlüğü bir kere daha özenle pekiştirilmesi gereken bir alan olarak beliriyor.

&nbsp;
<blockquote><strong>Öncelikli bir eylem ekseni, ülkemizin jeostratejik konumunu iyi tanımlamak ve bu tanımlamanın gereğini yapmak. Bu tanımlamanın yalın bir ifadesi “Avrupa’nın Avrasya açılım merkezi olarak Dünyada yükselen bir Türkiye” olabilir. AB sürecinde ilerlerken, tüm dünyaya açık bir Türkiye her yönde değer kazanır, küresel rekabette yükselir.</strong></blockquote>
<ol>
 <li>
<h3><strong> AB İÇİ DENGELER</strong></h3>
</li>
</ol>
&nbsp;

Avrupa pandemi krizinden finans, ticaret, sağlık, dijital dönüşüm, siber güvenlik, kritik hammaddeler, yapay zekâ ve iklim değişikliği politikalarını güçlendirerek çıktı. Rusya ve enerji krizinde de AB’ye ortak bir dış politika geliştirmeyi başardı. Hamas’ın terörist eylemeleri ve İsrail hükümetinin Gazze sivil halkına karşı kabul edilemez askeri şiddeti karşısında ise, AB içinde bir çok hükümet ve kamuoyunun etkili kesimleri net eleştirel tutum sergilese de ortak bir AB politikası etkili olamadı. Başta Berlin olmak üzere çok sayıda siyasi merkezden çelişkili tutumlar yansıdı.

&nbsp;

Diğer taraftan Avrupa Birliği çok önemli sorunları aşmak zorunda. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası tetiklenen enerji krizini yönetirken, yeni enerji tedarik kaynaklarını çoğaltmaya ve temiz enerji teknolojilerini geliştirmeye çalışıyor. Enflasyon yüzde beş civarına altına indi fakat henüz kontrol altında değil. Göçmen politikaları, terörizmle mücadele, seyahat vizesi ve bir çok dış politika dosyasında siyaset tutarlılığı çok zayıf. En önemlisi, AB ve genelde Batı demokrasileri 21. yüzyılda çetin bir sınavdan geçiyor. Aşırı popülist akımlar, dezenformasyon ve gelir dağılım bozukluğu gibi çok önemli zafiyet alanı söz konusu.

&nbsp;

Türkiye açısından ise, AB ile ilişkiler ve müzakereler çok boyutlu ve derin bilgi, deneyim ve yönetim alanı. Başta Berlin ve Paris ve de Brüksel’de şekillenen AB federal siyaseti olmak üzere tüm üye ülkelerdeki farklı siyaset katmanları ve etkenlerini dikkate almak da yararlı olur. İnce ayarlı diplomatik strateji, söylem ve eylemin algoritmasında bir çok etken var:

&nbsp;
<ol>
 <li>AB ülkeleri hükümetlerinin iç meseleleri, seçim dinamikleri, zafiyetleri ve öncelikleri</li>
 <li>Washington DC, Tokyo, Pekin, Delhi, Riyad, Tahran ve Moskova ile AB başkentleri arasındaki ilişkilerin karmaşık eğilimleri</li>
 <li>Birleşmiş Milletler, G20, COP, OECD, Avrupa Konseyi gibi tüm uluslararası platformlarda AB ülkeleri politikalarının stratejik analiz ve diplomatik söylemde değerlendirilmesi</li>
 <li>İç ekonomik durumlar (çok önemli)</li>
 <li>Türkiye ile ticaret, yatırım, turizm ve güvenlik konuları</li>
 <li>Avrupa düzeyinde siyasal ailelere göre dengeler: merkez sağ, sol, liberal, yeşil, aşırı sağ…</li>
 <li>Avrupa iş dünyası (BusinessEurope, Eurochambres, SME-United, ERT), Türkiye’de yatırımı veya etkinliği olan şirketler, finans dünyası, start-up ekosistemi…</li>
 <li>Uluslararası ve bölgesel finansal kuruluşlar (Dünya Bankası, IMF, IFC, EBRD, EIB, AIIB, İpek Yolu Fonu…)</li>
 <li>Sendikalar (ETUC)</li>
 <li>Sivil toplum kuruluşları ve düşünce kuruluşları</li>
 <li>Bilim, sanat ve spor dünyası, kanaat önderleri, sosyal medya etki kişileri</li>
 <li>Medya</li>
</ol>
<blockquote><strong>AB ile ilişkilerde önceliğimiz ülkemizin ekonomik kalkınma menfaatleridir. En iyi uzmanlarımız, akademisyenlerimiz, diplomatlarımız, sendikalarımız, özel sektörümüz ve sivil toplumumuz ile ortak akıl içinde ilerlemek en doğru yöntem olur. Yenilenen ilişkilerin içeriğinde AB’nin dijital ekonomi, yeşil dönüşüm, enerji ve sosyal standartlar politikaları da olmalı.</strong></blockquote>
<h3><strong>III. TÜRKİYE’NİN KÜRESEL GÜÇ KOORDİNATLARI</strong></h3>
&nbsp;

Türkiye için AB ile ilişkiler bir küresel rekabet gücü meselesidir. Dolayısı ile AB ile ilişkiler Türkiye için Cumhuriyet değerleri, demokrasi standartları, milli güvenlik, ekonomik refah ve sosyal ilerleme meselesidir. AB ile ilişkileri bu yönde, milli menfaatlerimiz odaklı, dolayısıyla vatandaş odaklı bir dış politikanın ekseninde geliştirmek Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılını belirleyecek.

&nbsp;

Önce tarihin bize sıkı sık hatırlattığı, ispat ettiği bir tespit:

&nbsp;

<strong>Ancak demokrasi ve ekonomisi iyi yönetilen bir Türkiye dış politikada etkili olur</strong>.

&nbsp;

“Batı” coğrafya ötesi bir kavram: Kuzey Amerika, Avrupa, Japonya, Güney Kore, Avusturalya… Son zamanlarda gelişen “küresel Güney” ve BRICS gibi tanımlamalar da önemli fakat muğlak. Brezilya, Hindistan, Çin, Endonezya gibi ülkelerin bütünlük içinde siyasal veya ekonomik blok olabilecek jeostratejik öncelik uyumları yok. Kaldı ki “Batı” ile Çin ve diğer ülkeler bir çok alanda derin ilişkiler içindeler. <strong>Türkiye hem Batı dünyasının içinde güçlenmeli hem de Doğuya ve Güneye, stratejik pusulada her küresel yöne daha açık bir ülke olmayı başarmalı.</strong>

&nbsp;

Bu bakış açısında zincirleme olumlu gelişmeler birbirlerini destekler: Bir taraftan Avrupa Birliği sürecinde ilerlemek. Yüksek demokratik, ekonomik ve sosyal standartlar ile, yatırım ortamı ile, bilim ve teknoloji ve de toplumsal yaşamın kadın hakları başta olmak üzere her alanındaki ilerlemeler ile dünyada saygın, güvenilir ve etkili olmak. Bu sayede sadece Batıda değil Doğuda ve tüm dünyada diplomasiden yatırımlara, finanstan kültürel ilişkilere her boyutta çekim gücünün hızla artması. Aynı şekilde dünyanın geri kalanı ile ilişkiler derinleştikçe, bu sefer Avrupa’da daha etkili, güçlü bir ülke olmak. Katma değeri yüksek ihracat, istihdam ve teknoloji yaratan yatırımlar, nitelikli turizm ve kültürel etki ile yıldızlaşmak. Bu formül çok net. “Avrupa mı Avrasya mı?” gibi ikilemler yersiz. Türkiye Avrupa’nın Avrasya açılım merkezi olarak dünya siyaseti ve ekonomisinde yükselir.

<strong> </strong>

<strong>Bu vizyon doğrultusunda Türkiye’nin AB ile ilişikleri denkleminde parametreler değişir. Demokrasi ve ekonomi yönetimi saygın bir ülke olarak Avrupa’nın geleceğinde söz sahibi olan ve daha adaletli, kalkınmış ve yeşil bir dünya için değer yaratan bir ülke olur.</strong>

&nbsp;

Geçmişte hem AB ülkeleri hem de Türkiye ilişkilerde yalpaladı; her iki taraf da çok önemli hatalar yaptı. Bu durum sadece Avrupa’daki Türkiye karşıtlarına ve Türkiye’deki demokrasi karşıtı eğilimlere yaradı. Şimdi yeni sözler söyleme, yepyeni bir vizyon zamanı. Geçmişten ders almak ve geleceğe odaklanmak gerekiyor. Bu çerçevede en az beş somut icraat ekseninde beliriyor:

&nbsp;
<ol>
 <li><strong>Demokrasi:</strong> Süratle ve öncelikle hukuk devleti, insan hakları ve yargı reformları gerçekleştirilmeli. Bu reformlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları içindir. Yaratıcı, girişimci, sosyal dayanışmacı, adaletli ve güvenli bir toplum ülkülerimiz için özgürlük ve hukuk elzem. Etnik veya diğer tüm terör odaklarını zayıflatacak en önemli güç kaynağı da iyi işleyen bir demokrasi toplumu olmaktır. Böylece aynı zamanda Avrupa ve dünyada etkili, müzakere gücü yüksek bir devlet olacağız.</li>
</ol>
&nbsp;
<ol start="2">
 <li><strong>Sosyal refah:</strong> Hükümetin sosyal ilerleme icraatı aynı zamanda AB sürecinde de daha etkili bir ülkenin sağlam temellerini oluşturacaktır Bunların başında çalışanların sosyal hakları, mutlak cinsiyet eşitliği, iş yeri güvenliği, sağlık hizmetleri, iş piyasası reformu ve kapsamlı, yaratıcı bir eğitim reformu var. İlk adım ise somut gündem. Hamaset değil yapısal reform gündemi.</li>
</ol>
&nbsp;
<ol start="3">
 <li><strong>Ekonomik kalkınma:</strong> Jeopolitik önemli. Küresel tedarik zincirleri ve değer ağlarındaki değişim dalgalarına uyum her ülke için öncelik. Türkiye’nin AB ile mevcut gümrük birliği anlaşması ise 1990lı yılların ekonomik ortamına ait. Aradan geçen yıllarda dünya değişti. Uluslararası ticarette serbestleşme arttı, internet çağına geçildi, sıfır karbon üreten ekonomi hedefleri kabul edildi, küresel dengelerde Çin ve Hindistan gibi ülkeler de ağırlık kazandı. Bu arada Avrupa Birliği de dünyanın her kıtasında ekonomik anlaşmalarını çoğalttı; kapsamlarını genişletti.</li>
</ol>
&nbsp;

Bu nedenlere AB ile aramızdaki gümrük birliği anlaşmasının güncellenmesi için müzakerelere başlamak önemli. Kaldı ki, AB içinde de BusinessEurope, Eurochambres ve SME-United gibi iş dünyası temsil kuruluşları ve bir çok üye ülke siyasi yaklaşımı ve kanaat önderi aynı görüşte. Akılcı bir müzakere yönetimi ile AB sürecinde Türkiye’nin milli menfaatlerini ilerletmek mümkün. Yeni bir anlaşma, mevcudun yeni bir sürümü veya Ortaklık Konseyi kararları ile bir dizi kısmi değişiklik, ek maddeler olası.

&nbsp;

AB ile ilişkilerde önceliğimiz ülkemizin ekonomik kalkınma menfaatleridir. En iyi uzmanlarımız, akademisyenlerimiz, diplomatlarımız, sendikalarımız, özel sektörümüz ve sivil toplumumuz ile ortak akıl içinde ilerlemek en doğru yöntem olur. Yenilenen ilişkilerin içeriğinde AB’nin dijital ekonomi, yeşil dönüşüm, enerji ve sosyal standartlar politikaları da olmalı. İşyeri güvenliği, depreme dayanıklı akıllı kentler, afet yönetimi gibi bir çok alanda AB süreci iyi bir araç. Aynı şekilde kamu ihaleleri saydam, halka hesap veren, yolsuzlukların önünü kesen bir mevzuata kavuşur. Ayrıca tarımda verimlilik, teknoloji ve finansman ile muazzam bir ilerlemeye de AB süreci destek olur. Tüm dünya için ticaret, yatırım, turizm, teknoloji, tarım ve kültür çekim gücü yüksek bir ülke olur ülkemiz.
<blockquote><strong>Türk gençleri özgüvenli, dünyaya açık, dünyanın takdir ettiği bir ülkenin evlatları olarak geçirebilirler ömürlerini. Her yaştan vatandaşımız ülkesi ile gurur duyar; adalet serpilir, yaşam standartları yükselir. Uluslararası ilişkilerimiz ve AB politikamız da bu vizyon için gerekli icraat çerçevesinde anlam ve enerji bulur. Somut yol haritası sorun değil; var. </strong></blockquote>
&nbsp;

Müzakere gücü hızla yükselmiş bir ülke olarak göç anlaşmasını kökten değiştirirken, Türk vatandaşlarına zulme dönüşmüş olan seyahat vizesi sorunu da bu çerçevede çözülmeli. Bunun için AB içi siyaset, iç güvenlik politikaları ve hukuk denklemlerine iyi hâkim bir diplomatik atılım tasarlamak mümkün. Hukuk devleti reformları ile daha güçlü bir demokrasi olmak, aynı zamanda dünyada saygın bir Türkiye Cumhuriyeti pasaportuna vesile olacak. <strong>Seyyahları, akademisyenleri, sanatçıları, sivil toplumu, iş insanları ve gençleri ile bir toplumun dünyaya açıklığı, o ülke için bir uluslararası rekabet gücü kaynağıdır.</strong>

&nbsp;
<ol start="4">
 <li><strong>Barış:</strong> İnsan uygarlığının acil olarak barış başarısı vakalarına ihtiyacı var. Nobel Barış Ödülü jürisi zor yıllar geçiriyor. Her alanda olacağı gibi, Kıbrıs meselesinde de uluslararası camiada demokrasisi, ekonomisi ve toplumsal huzuru ile ağırlığı çok daha güçlü bir Türkiye olmak belirleyici etkendir. Kıbrıs Doğu Akdeniz’de bir barış, demokrasi, finans, turizm, eğitim ve enerji üssü olabilir. Bunun için Kıbrıs Türklerinin pazarlık konusu asla olamayacak haklarını ve KKTC’nin güvenliğini kararlılıkla savunmak ve adada iki toplumun eşit varlığına dayalı hakkaniyetli bir barış düzeni tesis etmek önceliğimiz olmalı. Kıbrıs’ta kalıcı bir barış düzeninin olumlu etkileri Karadeniz’den, Kafkasya’ya ve Orta Doğu’ya yayılır; ilham verecek, model olur.</li>
</ol>
&nbsp;
<ol start="5">
 <li><strong>Avrupa’nın geleceği: </strong>Avrupa Birliği değişiyor. Son olarak kıtada geniş, 47 üye ülkenin katıldığı bir aidiyet çemberi adımı olan Avrupa Siyasal Topluğu girişimine olumlu yanıt vermek doğru oldu. İlk zirve 6 Ekim 2022 Prag’da, sonrakiler 2023’te Moldova ve İspanya’da toplandı. Türkiye son ikisine katılmadı fakat artık katılmalı. Sırada 2024’te İngiltere var. Türkiye bu konuda en az üç girişimde bulunabilir: öncelikle zirveye en üst düzey katılım, bir an önce daha sonraki zirvelerden birine ev sahipliği önerisi ve de en önemlisi bu yeni siyasal çerçevenin içini enerji, yeşil dönüşüm, siber güvenlik, yapay zekâ ve göç gibi alanlarda somut politika ve uyumlu mevzuat önerileri ile geliştirmek.</li>
</ol>
&nbsp;

2023 yılı biterken AB Komisyonu’nun efsanevi başkanı Jacques Delors vefat etti. 1980 yıllarda Avrupa entegrasyon sürecinin “Avrupa tek pazarı” atılımı ile yeniden canlanması, 1990 sonrası Avrupa’da soğuk savaş sonrasında Avrupa Birliği’nin tesisi, Euro projesi gibi tarihsel aşamalarda önderliği belirleyici oldu. O yıllarda Brüksel Üniversitesi’nde genç bir akademisyen olarak Delors’un stratejik araştırmalar birimi projelerinde görevlendirildim. Avrupa Birliği’ni kuran Maastricht Antlaşması hazırlıkları, tek para birimi Euro’ya geçişin ABD üzerindeki etkisi, AB’nin kurumsal reformu ve farklılaştırılmış entegrasyon projelerinde çalıştım. O dönem Delors, Mitterand, Kohl, Thatcher, Bush gibi siyasetçilerin stratejik denklemlerinde Avrupa’da federasyon, konfederasyon, değişken geometri, çok vitesli ilerleme, alakart ilerleme ve iç içe çemberler fikirleri serpildi. Kurumsal olarak “derinleşme”, ya da hızla yeni üyelere doğru “genişleme” paradoksları pekişti. Bugün hâlen geçerli olan tartışmalar bunlar.

&nbsp;

Sonuçta, geniş tarihsel perspektifte bakıldığında Avrupa’da farklılaştırılmış entegrasyon düzeni, yani esnek üyelik eksenleri yavaş yavaş oluşuyor. Bu konunun ayrıntılı hukuksal ve teknik derinliği var fakat özetle genel şema şöyle: merkezde Euro bölgesi var. Onun da içinde yer aldığı Avrupa Birliği var. Ve bunların da ötesinde bu birliğin tam üyesi olmayan fakat ekonomi ve mevzuat açılarından yakın entegrasyon içindeki ülkeler var: Türkiye, İsviçre, Norveç, İzlanda, İngiltere, Batı Balkanlar ve Karadeniz ülkeleri… Türkiye AB’ye tam üyelik hedefini asla ama asla müzakere konusu yapmadan, bu geniş Avrupa işbirliği çemberinin içeriğini güçlendirmeli. Özellikle enerji, güvenlik, göç ve yeşil dönüşüm gibi alanlarda katkı sağlamalı, sadece Avrupa değil, dünyadaki gelişmelere önderlik yapmalı. Eşzamanlı olarak tekrar vurgulamak gerekiyor ki, mevcut gümrük birliğini ticaret ötesinde, yeşil dönüşüm, dijital ekonomi ve sosyal politikalar alanlarını da dahil ederek güncellemeli.

&nbsp;

Evet, özetle: Türk gençleri özgüvenli, dünyaya açık, dünyanın takdir ettiği bir ülkenin evlatları olarak geçirebilirler ömürlerini.

&nbsp;

Her yaştan vatandaşımız ülkesi ile gurur duyar; adalet serpilir, yaşam standartları yükselir.

&nbsp;

Uluslararası ilişkilerimiz ve AB politikamız da bu vizyon için gerekli icraat çerçevesinde anlam ve enerji bulur. Somut yol haritası sorun değil; var.

Türkiye Avrupa’da saygın, Avrasya ekseninde etkili, Dünyada parlayan bir ülke olabilir.

&nbsp;

<em> </em>

<em> </em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Jan 2024 04:30:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Elementor #96044</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-901</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-901</guid>
                <description><![CDATA[Elementor #96044]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title></title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-853</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-853</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) tarafından, Friedrich Ebert Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği’nin katkılarıyla yürütülen “Toplumsal Kutuplaşmanın Sebepleri ve Boyutu Araştırması Raporu” yayımlandı. CATI (Bilgisayar Destekli Telefon ile Anket) yöntemi ile Türkiye genelinde gerçekleştirilen ve %95 güven aralığıyla %3 hata payını gözeten araştırmada toplamda 1067 görüşme yapıldı. Raporun kamuoyuyla paylaşıldığı toplantı, 25 Aralık Pazartesi günü online olarak gerçekleştirildi. Sosyal Demokrasi Vakfı Başkanı Rasim Şişman, gerçekleştirdiği
sunumunda raporun detaylarına ilişkin bilgileri ve görüşlerini paylaştı.
<h4>Huzur İçinde Yaşamanın Koşulu En Başta Ekonominin Düzelmesi</h4>
&nbsp;

Araştırmaya katılanların yüzde 32,4’ü, Türkiye’de daha fazla huzur içerisinde yaşayabilmemiz için yapılacak en öncelikli şeyin ekonominin düzeltilmesi olduğunu ifade ediyor. İkinci sırada ise yüzde 14,5’lik bir oranla adaletin işlemesinin gerekliliği vurgulanıyor. Refahın azalmasıyla birlikte, refahın bölüşülmesinde de sorunlar gittikçe artıyor. Her grup birbirinin gözüne batıyor. Türkiye’de adaletin olmaması ve plansız göçmen politikası bunu besliyor.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kadın cinayetleri neden politiktir</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-847</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-847</guid>
                <description><![CDATA[Kadın cinayetleri neden politiktir]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[Giderek ağırlaşan yaşam koşullarından herkes payına düşeni alıyor. Demokrasi sorunu, ifade özgürlüğü, insan haklarının yokluğu gibi sisli ve süslü kelimeler dolaşıyor ortalıkta. Ancak sözcükler, rüzgarda sürüklenen yaprak ya da bulut misali süzülüyor ve uçup gidiyor gözümüzün önünden.

Cinsiyet eşitliği mücadelesinin önünde birçok zorluk var. Ancak bu cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklı açılan toplumsal yaraların kapanması için harekete geçmek zorluklardan pes edip sorunlardan kaçamayacak kadar acil ve elzem. Çeşitli ön yargılara, alay etmelere hatta küçümsemelere rağmen daha da üzerine gitmeli bu eşitsizliğin. Yeni Arayış ekibi olarak siz okurlarımız için bir yerden başlayalım dedik. Sizin için ‘kadın cinayetleri politiktir.’ söylemini çok yönlü inceledik.
<h4>Feminizm Nedir?</h4>
Feminizmin iki boyutu var. Hem bir teori hem de toplumsal cinsiyet eşitliği talebi bakımından politik mücadele pratiği olarak karşımıza çıkıyor. Feminizm, özverili çabaları sayesinde toplumsal normları yeniden şekillendirmeye ve kadınlara yönelik sistematik baskıyı ortadan kaldırmaya çalışırken, aynı zamanda tüm cinsiyetler arasında eşitlikçi değerleri savunur. Kadına yönelik şiddet feminizmin başlıca mücadele alanlarından biridir. Bir bağlamda "femicide" yani cins kırım olarak da geçen olgu, bir kadın veya LGBTQ+ bireyin salt cinsiyetinden ya da cinsel yöneliminden dolayı şiddete maruz kalması ya da öldürülmesi olarak tanımlanır ve ne yazık ki medeniyetin kanayan yarasıdır. Kadın hakları savunucuları bu durumu bir insanlığın öncelikli krizi olarak görüp bu konuyu bir numaralı mücadele olarak belirlemiştir. Bu kapsamda tüm dünyada sayısız platform, dernek, kolektif kurulmuş, Türkiye'de ise EŞİK Platformu ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu bu alanda öne çıkmaktadır.
<h4><strong>'Kadın</strong> <strong>Cinayetleri Politiktir' Ne Demek? </strong></h4>
Kadına yönelik şiddet, çok yönlü bir toplumsal sorun. İşin içinde kültürel kodlar olduğu kadar kadınların sınıfsal durumu ve bu eşitsizliğe katkı sunan bir siyasi iradenin de olduğunu savunuyor bu önerme. Cins kırım, bir erkeğin tek başına bir kadını öldürmesinden toplumun ya da devletin birlikte hareket ederek çok sayıda kadının ölümüne sebep olmasına kadar geniş bir ifadeyi anlatır. Bu nedenle, cinayetten daha önemli olan şey, kadınların "neden" öldürüldüğüdür. Kadınların sadece kadın oldukları için şiddete maruz kalmaları  ya da öldürülmeleri münferit bir suç cürmü olmaktan ziyade yasama, yürütme, yargının hatta zaman zaman medyanın bile kadın meselesine bakışıyla  sistematik bir hal alarak cinsiyet katliamına dönüşüyor. Tarihsel olarak kadın cinayetleri istatistiklerine bakıldığında devletlerin suçu önleme iradesini kadınlar lehine kullanmak bir yana sanki imzalanmış gizli bir anlaşma varmış gibi yasaması yürütmesi ve yargısıyla göz yumduğu anlaşılıyor. Tarihte bu duruma en çarpıcı örneklerden biri ise cadı avları olarak da bilinen olgunun engizisyon mahkemelerinin kadınları cadı olduğu suçlamasıyla yakılmalarıdır. Kadın hakları savunucuları kadınların bu süreçte sırf kadın oldukları için toplu olarak yakılmasında siyasi iradenin ne kadar önemli olduğunu aktarmak için çarpıcı bir örnek olduğunu ifade ediyor. Yasa yapıcıların hazırladığı kanun tekliflerinde kadınların göz ardı edilmesinden atanan hakim, savcı, kolluk kuvvetine, eğitim politikalarından, kadının emeğinin hukuki zeminde tanınmasına ve yine siyasetin kadınlara açtığı alana değin birçok bakımdan bu şiddetin önlenmesinde devletlerin sorumluluğunu yerine görülüyor. İşte bu nedenle 'kadın cinayetleri politiktir!']]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Asgari Ücret için Kritik Toplantı</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-842</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-842</guid>
                <description><![CDATA[Asgari Ücret için Kritik Toplantı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[Asgari Ücret Tespit Komisyonu bugün saat 16.30'da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde üçüncü toplantıyı gerçekleştirecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan, işçi ve işveren tarafıyla bir araya gelmesi bekleniyor.

eni asgari ücretin belirlenmesine yönelik süreç devam ediyor ve 7 milyon asgari ücretli çalışan, toplumun genelinde olduğu gibi bu süreci yakından takip ediyor. Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 11 Aralık'ta ilk toplantısını, 18 Aralık'ta ise ikinci toplantısını Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nda gerçekleştirdi. Bugün ise komisyon, 2024 zam görüşmeleri için üçüncü kez bir araya gelecek. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlık edeceği toplantı, saat 16.30'da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde gerçekleştirilecek. Toplantıda taraflar arasında müzakereler yapılmasının ardından uzlaşıya varılması planlanıyor.

&nbsp;
<h4>Mevcut Asgari ücret net 11 bin 402 lira</h4>
Asgari ücret, işçi başına aylık brüt 13 bin 414 lira 50 kuruş, vergiler ve kesintiler düştüğünde net 11 bin 402 lira 32 kuruş olarak ödeniyor. Asgari ücretin işverene toplam maliyeti, bir işçi için 15 bin 762 lira 4 kuruşa denk geliyor. İşverenin ödediği kalemler, 13 bin 414 lira 50 kuruşunu brüt asgari ücret, 2 bin 79 lira 25 kuruşunu sosyal güvenlik primi, 268 lira 29 kuruşunu işveren işsizlik sigorta primini kapsıyor.

&nbsp;
<h4>Yeni asgari ücret, birçok harcama kalemine etki edecek</h4>
Yeni asgari ücret yasası, işsizlik maaşı, kıdem tazminatı, GSS primleri, askerlik ve doğum borçlanması, isteğe bağlı sigorta primleri, staj ücretleri ve asgari ücretli çalışanların aldığı rapor ücretlerinin de zamlanması söz konusu.
<h4>İşsizlik yardımına da zam kapıda</h4>
Yeni asgari ücretin açıklanması, birçok kalemden etkilenecek. Önemli bir konu da işsizlik ödeneğindeki değişiklikler. İşsizlik ödeneği hesaplanırken, son 4 aylık sigorta primleri dikkate alınıyor. Asgari ücretin yüzde 40'ını alt sınır olarak kabul eden işsizlik ödeneğinin üst sınırı ise asgari ücretin yüzde 80'i olacak şekilde hesaplanıyor. Bu nedenle, yeni asgari ücretle birlikte işsizlik ödeneği de artacak.

Asgari ücretle çalışan bir kişi, bir yıllık çalışmanın ardından asgari ücret tutarında brüt bir kıdem tazminatına hak kazanırken,  yeni asgari ücretle çalışanların yıllık kıdem tazminatları da yapılacak zam oranına göre belirlenecek.
<h4>Öğrenci stajyerler artık daha fazla maaş alacak</h4>
Lise ve üniversite öğrencilerine staja katılmaları için yapılan maaşlar da yeni asgari ücret artışından etkilenecek. Bu durum aynı zamanda GSS primlerinin de artmasına yol açacak. Hastane ve sağlık kuruluşlarından faydalanmak isteyen öğrencilerin, brüt asgari ücretin yüzde 3'üne denk gelen bir miktar ödeme yapacak.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Karaca toprağa verildi, o ev ne olacak?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-833</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-833</guid>
                <description><![CDATA[Karaca toprağa verildi, o ev ne olacak?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Pençe-Kilit Harekatı bölgesinde şehit düşen Piyade Sözleşmeli Er Yasin Karaca (23), memleketi Tokat'ta toprağa verildi. Şehidin kerpiç evi ise gündemdeki yerini koruyor.</strong>

Türkiye, şehitlerine ağlıyor. Er Yasin Karaca’nın Tokat Almus’taki baba evinin hali ise yürekleri sızlatıyor.

Kuzey Irak’ta 22 Aralık günü şehit olan 6 askerden Piyade Sözleşmeli Er Yasin Karaca'nın naaşı, dün gece askeri uçakla getirildiği Tokat Havalimanı’nda karşılanmıştı.

Tokat'ın Almus ilçesine bağlı Ormandibi köyünde yaşayan Ahmet ve Zahide Karaca çiftinin 7 çocuğundan dördüncüsü ve bekar olan Karaca, bu sabah köyüne getirildi.

Almus Devlet Hastanesi morgundan alınan Karaca'nın Türk bayrağına sarılı tabutu, silah arkadaşları tarafından köy meydanına getirildi.

Burada düzenlenen törende öz geçmişinin okunmasının ardından İl Müftüsü Esat Yapıcı tarafından öğle vakti kılınan cenaze namazı sonrası şehit Karaca'nın cenazesi, köy mezarlığında toprağa verildi.

Cenazeye şehidin babası Ahmet, annesi Zahide Karaca ve yakınlarının yanı sıra Tokat Valisi Numan Hatipoğlu, AK Parti Tokat Milletvekilleri Yusuf Beyazıt, Mustafa Arslan ve Cüneyt Aldemir, MHP Tokat Milletvekili Yücel Bulut, CHP Tokat Milletvekili Kadim Durmaz, Tokat Belediye Başkanı Eyüp Eroğlu, 48. Piyade Alay Komutanı Salih Çetintürk, İl Emniyet Müdür Armağan Adnan Erdoğan, İl Jandarma Komutanı Kıdemli Albay Sabri Küyük ile çok sayıda vatandaş katıldı.

&nbsp;

<strong>AİLENİN YOKSULLUĞU YÜREKLERİ SIZLATTI…</strong>

Karaca’nın baba evinin ahşap balkonuna asılan Türk bayrağı ise son günlerin tartışma konusu. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, o evin yeniden yapılacağını açıkladı. Sosyal medyada konuya dair tepkilerden bazıları ise şöyle…

https://twitter.com/ismailsaymaz/status/1738342035612991581

&nbsp;

https://twitter.com/MBekaroglu/status/1738532553378664468

https://twitter.com/batuhancolak33/status/1738333230095380921

https://twitter.com/Fergin923/status/1738442726004117644

https://twitter.com/SaltikYavuz/status/1739346860505002261

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Elementor #95430</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-773</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-773</guid>
                <description><![CDATA[Elementor #95430]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Elementor #95401</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-764</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-764</guid>
                <description><![CDATA[Elementor #95401]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Özel'den AYM'nin Atalay kararına açıklama</strong>

<strong>CHP Genel Başkanı Özgür Özel, AYM'nin Can Atalay hakkında verdiği ikinci hak ihlali kararına ilişkin yaptığı açıklamada "Bu karara direnmek, anayasal hukuk düzenini yok saymaktır. Biz, adaleti ve hukuku savunmaya devam edeceğiz" dedi.</strong>

Anayasa Mahkemesi (AYM), TİP’li Can Atalay hakkında ikinci kez hak ihlali kararı verdi. Karara ilişkin X hesabından bir açıklama yapan CHP lideri Özgür Özel, şu ifadeleri kullandı:

"Anayasa Mahkemesi'nin ikinci kez hak ihlali kararı verdiği seçilmiş Hatay Milletvekili Can Atalay'ın bir an önce tahliye edilmesi Anayasa'nın gereğidir. Bu karara direnmek, anayasal hukuk düzenini yok saymaktır. Biz, adaleti ve hukuku savunmaya devam edeceğiz."

https://twitter.com/eczozgurozel/status/1737794310819471490]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yargıtay 3. C. D. &amp; Anayasa yargısının meşruiyeti: Politik sorun ve yargısal aktivizm doktrinleri</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargitay-3-c-d--anayasa-yargisinin-mesruiyeti-politik-sorun-ve-yargisal-aktivizm-doktrinleri-720</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargitay-3-c-d--anayasa-yargisinin-mesruiyeti-politik-sorun-ve-yargisal-aktivizm-doktrinleri-720</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yüksek mahkemelerin anayasal yargı denetiminde durum tesbiti yapı</strong><strong>p son s</strong><strong>özü siyasi kuvvetlere hatta en güzeli halk girişimi kurumuyla halka bırakılmasının daha doğru olacağı kanaatindeyiz. Fakat Yargıtay 3. C. D.’nin vermiş olduğu kararla anayasa yargısının var olmadığı iddia edilmiş, oysaki bunu iddia edebilmek için halk oylamasıyla beraber yeni bir anayasa veya anayasa değişikliğine ihtiyaç olduğu ortadadır.</strong><strong>&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teorik açıdan, son derece makul ve kabul edilebilir olan anayasal demokrasinin karşımıza çıkardığı belli başlı iki sorun dikkat çekicidir: Birincisi yasama gücünün seçilmişlerden alınıp atanmışlara verilmesi (temsili demokrasinin açmazı), diğeri ise yargının aldığı kararlar. Demokrasilerde seçilmişler dört veya beş yıl içerisinde bireylerin karşısına çıkar ve aldıkları kararların ve yaptıkları icraatların bedelini sandıkta öderler.&nbsp;<strong>Oysa ki yargı tarafından alınan siyasal kararların hesap verilebilir bir alanı yoktur.&nbsp;&nbsp;Bir de bu kararların, aktif ve sık bir şekilde kullanılması,&nbsp;</strong><strong>“</strong><strong>yargısal aktivizm” denilen uygulamayı gündeme getirmiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yargısal aktivizm; bazen yasama organının etkisizleştirilmesine, yasama kararlarının iptal edilmesine, hatta yargının, yasama organının yerine geçme durumuna kadar varabilmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bundan dolayıdır ki yargının verdiği bu kararların demokratik meşruiyeti sorgulanır hale gelmiştir.&nbsp;Ve anayasal demokrasi yani demokratik hukuk devleti, en önemli standartlarından, olmazsa olmazlarından biri olan “kuvvetler ayrılığı” prensibini yargısal aktivizm ile tahrip edilebilir konuma getirmektedir. Şu da bir gerçektir ki kontrol ve denge mekanizması (check and balance)<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>&nbsp;oluşturulmadan kuvvetler ayrılığını uygulamak imkânsız gibi gözükmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ama önümüzdeki Yargıtay 3. C. D.’nin kararı çok ilginç bir durumla bizleri karşı karşıya bırakmıştır: Yargısal aktivizim, alt bir mahkeme tarafından en üstteki mahkemeye karşı kullanılmıştır.&nbsp;</strong>Böyle bir durum akıllara şu soruları getirmektedir: O zaman ilk derece mahkemeleri de Yargıtay veya Danıştay’ın beğenmedikleri kararlarını uygulamayıp üstüne bir de suç duyurusunda bulunabilirler mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ortaya çıkan bu hukuki garabeti çözmenin en güzel yolu kanaatimce Sayın Cumhurbaşkanı’nın veya T.B.M.M.’nin yapacağı bir açıklamayla demokrasilerde meclislerin yasaları yapı</strong><strong>p de</strong><strong>ğiştirdiğini, mahkemelerin buna yetkisinin olmadığını deklare etmesidir.&nbsp;</strong>Eğer ki Can Atalay kararı gibi bir durumla karşılaşılmak istenilmiyorsa, bunun yolu anayasa değişikliğidir. Yoksa Yargıtay 3. C. D.’nin vermiş olduğu kararla bu sağlanamaz.&nbsp;<strong>Ayrıca AYM’nin yargısal aktivizimde bulunduğu düşünülüyorsa bunun da çözüm yolu yine meclistir.</strong>&nbsp;O nedenle güçlü meclisler, anayasal cumhuriyetlerin garanti mekanizmasıdır. Hatta bunun ötesinde halk girişimi kurumu ile son sözü halkın söylediği bir sistemi inşa etmek kaçınılmaz olmuştur.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Modern anlamda, kanunların anayasaya uygunluğunun denetiminin 1803 yılında ABD Yüksek Mahkeme’sinin (Supreme Court)&nbsp;Marbury v. Madison&nbsp;kararı ile başladığı kabul edilmektedir. Bu denetimin amacı (anayasa yargısı bağlamında), hukuki işlemlerin birbirine uyumlu hale getirilmesi ve en önemlisi de anayasaya uygun halde olmasıdır. Anayasa yargısını</strong><strong>n esas</strong><strong>ı, anayasanın üstünlüğü ve hukuk devleti ilkelerine dayanmaktadır.</strong><strong>&nbsp;Ancak Avrupa’da anayasa yargısı fikrinin kabul görmesi XX. yüzyılın ortalarını bulmaktadır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ANAYASAL UYGUNLUK: TARİ</strong><strong>HSEL B</strong><strong>İR BAKIŞ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern anlamda, kanunların anayasaya uygunluğunun denetiminin 1803 yılında ABD Yüksek Mahkeme’sinin (Supreme Court)&nbsp;<em>Marbury v. Madison</em>&nbsp;kararı ile başladığı kabul edilmektedir. Bu denetimin amacı (anayasa yargısı bağlamında), hukuki işlemlerin birbirine uyumlu hale getirilmesi ve en önemlisi de anayasaya uygun halde olmasıdır. Anayasa yargısının esası, anayasanın üstünlüğü ve hukuk devleti ilkelerine dayanmaktadır.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>&nbsp;Ancak Avrupa’da anayasa yargısı fikrinin kabul görmesi XX. yüzyılın ortalarını bulmaktadır. Anayasaya uygunluk denetimleri, yapılış zamanına göre önleyici (önceden) ve giderici (sonradan) olarak ikiye ayrılmaktadır. Denetim yapan organ açısından, siyasi organlarca yapılan ve yargı organlarınca yapılan denetim olarak ikiye ayrılmaktadır. İşleyiş şekline göre yapılan denetim de, defi (itiraz yolu), dava yolu, ve anayasal başvuru (bireysel) olmak üzere üçe ayrılmaktadır.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>&nbsp;Özellikle, Avusturyalı hukukçu Hans Kelsen (1920 Avusturya Anayasası’nın yapımcısı)’in Amerikan sisteminden etkilenerek kaleme aldığı eserin etkisi ve II. Dünya Savaşı’ndaki yaşanan mutlak Alman ve İtalyan faşist uygulamalarının acı tecrübesiyle, çoğunluk iktidarını kontrol (frenleme) adına Avrupa’da arka arkaya anayasa mahkemeleri kurulmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kelsen modeli, hem Federal Almanya Anayasası’nı (1949) hem de İtalya Anayasası’nı (1948) ve de mevcut Alman teorisi ve tecrübesiyle pek çok Batı Avrupa, Latin Amerika devletlerini etkilemiştir.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herbert, Avrupa devletlerinin neden Amerikan modelini tercih etmeyip, Avusturya-Alman modeline yönelmelerini şu şekilde izah etmektedir: Avrupa modeli anayasal denetim, parlementonun üstünlüğü ilkesi ve parlamentonun yaptığı kanun ve düzenlemeler esasına dayanmaktadır. Kara Avrupası medeni hukuk sistemini takip eden ülkelerde kanunla düzenleme esası vardır; yargıcın Anglo Sakson Hukuk sisteminde olduğu gibi, yasa yapımına katkısı yoktur. Yargıçlar yasayı takip eder, onunla mücadele edecek ya da değiştirecek bir yapıda örgütlenmemiştir. Bu yapılanmada (Kara Avrupası Medeni Hukuk Sistemi) hiyerarşik bir düzen vardır. Bu nedenle anayasal denetimin, yarı-yasa yapmak gibi bir fonksiyonu olduğuna ve normal yargı faaliyetinden farklı olduğuna karar verilmiştir.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlaşılan o ki günümüzde gelinen noktada, anayasal yargının bir gereklilik olduğu, onsuz çoğunluğun azınlığa baskı yapmasının engellenemeyeceği, hukuk devletinde kurallar hiyerarşisinin sağlanamayacağı gibi a priori bir durum ile karşı karşıyayız. Fakat, anayasal yargıyı gerçekleştiren mahkeme ya da kurum, aynen yasamada olduğu gibi çoğunluğun tahakkümü ya da azınlığın çoğunluğa hükmetmesi saiki ile hareket ederse, mahkemenin ideolojik kararlarına karşı kontrol ve denge mekanizmasının nasıl oluşturulacağı ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkacaktır. Maalesef,&nbsp;<strong>ülkemizde şimdiye kadar yapılan araştırmalarda, özellikle 1961 Anayasası’ndan sonra yasama ve yürütmeye karşı sürekli bir kontrol ve denge mekanizması gerekliliği üzerinde durulmuştur. Oysa ki, kendisine hukukun çizdiği sınırlar içinde kal/a/mayan yargı için, kontrol ve denge mekanizması üzerinde pek durulmamıştır.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Demokrasiyi popüler kılan, onun halk egemenliğine dayanan bir sistem olmasıdır. Fakat, Türk AYM kararlarında olduğu gibi, yüksek yargı halka rağmen, en azından onun seçtiklerine karşı, bir kararlar silsilesi devam ettiriyorsa, ortada halk yönetiminden değil, yargıçlar yönetiminden bahsetmek yerinde olacaktır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>T</strong><strong>Ü</strong><strong>RK TİPİ ANAYASA MAHKEMESİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türk Anayasa Mahkemesi, kanunların anayasaya uygunluğunu denetlerken, iptal isteminin reddi ve iptal biçiminde iki farklı karar vermektedir. Anayasa’ya aykırı kanunların yürürlükten kalkmasını sağlayan iptal kararlarıdır. 1982 Anayasası’nın 153. maddesi gereğince, iptal gerekçesi Resmi Gazete’de yayınlandıktan sonra, kanun yürürlükten kalkmaktadır. Ülkemizde 1961 yılında kurulan Anayasa Mahkemesi bazı zamanlar yasama organının işlevini yerine getirecek kadar ileriye giderek asıl amacının dışına çıkmıştır.&nbsp;<strong>Zira anayasa mahkemeleri özellikle temel hak ve özgürlükler, azınlık haklarının korunması gibi en temel siyasi konulardaki yasal değişikliklerin gözden geçirilmesi ve korunması üzerine inşa edilmiş yapılanmalardır.&nbsp;</strong>Asli görevi siyasal iktidarların ve yasama organının kararlarının anayasaya uygunluğuna denetlemektir. Böylece doğal olarak siyasal kararlara bakarlar ve bu konularda tamamen tarafsız olmak işin doğasına aykırıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türk anayasa yargısında ise&nbsp;</strong><strong>“</strong><strong>yargısal aktivitizm doktrini” (judicial activism) ile Anayasa Mahkemesi önüne gelen konularda mümkün olduğunca, yetkisini geniş tutma ç</strong><strong>abas</strong><strong>ı</strong><strong>ndad</strong><strong>ır.</strong>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerikan Yüksek Mahkemesi kendi yetkisini kısıtlama eğiliminde olmasına karşılık, Türk Anayasa Mahkemesi (AYM) ise yetkisini genişletme eğilimindedir. 1961 ve 1982 Anayasalarındaki yoruma açık, subjektif ve ideolojik hükümler, yargısal aktivizme çok müsaittir. Hatta, Anayasa&nbsp; Mahkemesi bu kararlarında o kadar ileri gitmiştir ki, 1993 yılında verdiği bir kararla, yürürlüğü durdurma yetkisine sahip olduğunu belirtmiştir. Oysa ki, ne 1961 ne de 1982 Anayasası böyle bir yetki tanımamıştır. Genel olarak Türk AYM, -özelleştirme, sosyal alandaki hükümet tasarrufları, yürütmenin durdurulması ve anayasa değişikliklerinin denetlenmesi konularında yargısal aktivizmde bulunmuştur. Türk AYM, diğer devlet elitleri gibi, kendisini devletin muhafızı ve üst bir vesayet makamı olarak görmüş; kısmî, özel ve gelip geçici menfaatlerin oportünist temsilcileri olarak telâkki ettiği seçilmiş siyasî elitlere daima şüphe ile bakmıştır.<br />
<strong>Anayasa mahkemeleri, halkın oyu ile iktidara gelen parlamentoların yasama işlemlerini denetlemektedir. Diğer bir ifadeyle, iktidarlar kendilerine inanıp oy veren çoğunluğun politik görüşleri doğrultusunda kendi politikalarını gerçekleştirmek adına parlamentoya gelirler.</strong>&nbsp;Dokuz kişilik (ya da 15 kişilik) bir mahkemenin yeri geldiğinde bunun önünde bir engel olarak durması, anayasal demokraside izahı zor bir durum gibi gözükmektedir.&nbsp;<strong>Şayet, iktidar partilerinin mevcut anayasal demokraside yapacakları mahkeme tarafından engellenecekse, özellikle ideolojik hareket eden bir yüksek yargı varsa, iktidar olmanın ve seçimlere gitmenin mantığını açıklamak gerçekten içinden çıkılması çetrefilli bir tablo ortaya koymaktadır.</strong>&nbsp;Tabi ki, anayasal yargının; temel hak ve özgürlüklerin, azınlıkların korunması, ve de hukuk devletinin prensiplerinin sağlanması adına yapıldığı belirtilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlar kabul edilebilir gerekçelerdir.&nbsp;<strong>Peki, gerçekten iktidar hukuka uygun karar alıyor ve yüksek yargı hukukun dışına&nbsp; çıkıp iptal kararı veriyorsa, halkın temsilcilerini salt hukuki bir prensip ile değil de, ideolojik kaygılarla durduran böyle bir yargıya kim dur diyecektir? Demokrasiyi popüler kılan, onun halk egemenliğine dayanan bir sistem olmasıdır. Fakat, Türk AYM kararlarında olduğu gibi, yüksek yargı halka rağmen, en azından onun seçtiklerine karşı, bir kararlar silsilesi devam ettiriyorsa, ortada halk yönetiminden değil, yargıçlar yönetiminden bahsetmek yerinde olacaktır.</strong>&nbsp;Bu sistem, karar alma gücünü atanmışlardan ve statükodan alıyorsa, o ülkede demokrasi ciddi anlamda tehdit altında demektir. Görünen o ki;&nbsp;<strong>Avrupa’da yargının doğuş sebebi olan aristokrasinin korunması, Türkiye’de de statüko ve elitlerin korunması şeklinde yerini almıştır.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anayasa yargısının ortaya çıkışının belki de en önemli sebeplerinden birisi, her insanoğlu gibi sonu gelmez arzulara sahip siyasi iktidarların sınırlanması düşüncesidir. Politik sorun doktrininin ortaya çıkış sebebi de, gücünün farkında olan ve kendisini sınırlama eğiliminde olmayan, sınırlarını aşan yargıyı frenlemek içindir.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İKİNCİ D</strong><strong>Ü</strong><strong>NYA SAVAŞ</strong><strong>I SONRASI ANAYASAL YARGI DENET</strong><strong>İMİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasal yargı denetimi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra özellikle Hitler’in Yahudi Soykırımı ve İtalya’nın faşizm uygulamalarından sonra, azınlıkları koruma adına kötü niyetli çoğunluğun iradesini frenleme adına siyasi ve hukuki elitlerce düşünülmüş bir model olarak daha çok ön plana çıkarılmıştır. Bunun öncesinde ki, AYM ve Yüksek Mahkeme uygulamaları daha çok, kanunların anayasalara uygunluğunu denetleyen mekanizma olarak anlaşılmaktaydı. 1980’lere gelindiğinde anayasal sisteme sahip olan gelişmiş ülkelerde anayasal yargı denetimi ciddi manada eleştiriler almaya ve sorgulanmaya başlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a>&nbsp;1990’larda ise, Sovyet Rusya’nın yıkılmasıyla yeni anayasacılık hareketleri başlamıştır. Bir nevi birliğe üye olmanın ön şartı olarak AB’nin, Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinden hukuk devleti anlayışına sahip bir demokratik sisteme sahip olmadan görüşmelerin başlamayacağını belirtmesi üzerine, bahsi geçen ülkelerde AYM kurma furyası başlamıştır. Yerleşik anayasal demokrasi kültürü olmayan veya zayıf olan ülkelerde olduğu gibi, bu yüksek mahkemeler pek çok yargısal aktivizm içeren kararlara imza atmışlardır. 2000’li yıllarda ise, anayasal yargı denetimi yapan AYM’leri ve Yüksek Mahkemelerin daha çok toplumların elitlerini koruyan kararlar verdiği düşüncesi gündeme gelmiştir.Bunun neticesinde katılımcı (müzakereci)-çoğunlukçu demokrasi (deliberative-pluralist) ve anayasal yargı denetimi kavramları sıklıkla kullanılmaya başlanmıştır.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a>&nbsp;Özellikle, ABD</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek Mahkemesi’nin Kongre’nin çıkarmış olduğu yasaları Anayasaya her aykırı buluşunda anayasal yargı denetimine karşı, ABD’de ciddi bir direnç oluşmaya başlamıştır.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a>&nbsp;Aslında bu durum en net olarak, “New Deal” yasaları Anayasa’ya aykırı bulunmaya başlandığında ortaya çıkmıştır. Oysa ki, anayasal yargı denetiminin doğduğu ve dünyanın değişik ülkelerine örnek olduğu ABD’de, halk anayasal yargı denetimine alışıktı. Hatta, Yüksek Mahkeme’yi hak ve özgürlüklerin koruyucusu olarak görüyordu. Teoride, Marbury v. Madison davasıyla bilinen politik sorun doktrini, daha sonraki bazı davalarda uygulanmış, fakat 1930’lu yıllara gelindiğinde Başkan Roosevelt’in 1936 seçimini kazanmasıyla Yüksek Mahkeme’nin geri adım atması sonucu ABD anayasa hukukunda doktrin Mahkeme kararlarında daha sıklıkla ve net olarak görülmeye başlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasal yargı denetiminde sınrlama araçlarından biri olarak kullanılan politik sorun doktrini, mahfuz alanların siyasi alan olduğunu ve o konuda çözüm üretmesi gereken merciin mahkeme değil, diğer kuvvetlerin olduğu esasına dayanır. Doktrinin, zayıf görülebilecek yanlarından biri, bu mahfuz alanları tespit edenin çoğu zaman mahkemeler olduğu gerçeğidir. Elbette, yasa yada anayasa hükmü varsa, Türk hukukunda yasama kısıntısı denilen durum, bu durumda yasama, mahkemelerin giremeyeceği alanı belirlemiş oluyor. Fakat, bu her zaman bu kadar net gerçekleşmemektedir. Diğer bir ihtimal olan, Türk hukukunda yargı kısıntısı dediğimiz durumun yani mahkemenin kendisini kısıtlayarak mahfuz alanı belirlemesi durumudur. Politik sorun doktrininin uygulaması, daha çok Anglo-Saxon hukukuna mensup ülkelerde karşımıza çıkmaktadır. Bunun nedeni de, yasamanın parlamentoların üstünlüğü ilkesinin anayasa hukukunda temel taşlardan biri olarak kabul edilmiş olmasıdır. Her ne kadar, yeni anayasacılık hareketleriyle bu durumun bazı Anglo-Saxon hukukuna ait ülkelerde sarsılmış olduğu iddia edilse de, yine de bu ülkelerin parlamentolarında son sözü söyleme yetkisi devam etmektedir.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Netice olarak; güçlü demokrasilerin Birleşik Krallık, İskandinav ülkeleri ve Hollanda’da olduğu gibi anayasal yargı denetimi olmadan da yaşayabileceği bilinmektedir. Anayasal yargı denetiminin olduğu ülkelerde ise yasama ve yürütmenin daha hızlı ve etkili hareket ederek anayasal demokrasiyi işletebilmesinin yollarından biride&nbsp;</strong><strong>“</strong><strong>dava görülemezlik” teorisidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anayasa yargısının ortaya çıkışının belki de en önemli sebeplerinden birisi, her insanoğlu gibi sonu gelmez arzulara sahip siyasi iktidarların sınırlanması düşüncesidir. Politik sorun doktrininin ortaya çıkış sebebi de, gücünün farkında olan ve kendisini sınırlama eğiliminde olmayan, sınırlarını aşan yargıyı frenlemek içindir.</strong>&nbsp;Doktrin, hem yargısal gücü sınırlamakta hem de dengelemektedir. Politik sorun doktriniyle ilgili genel kabul gören görüşlerden birisi de: Hakim Frankfurter’in dediği gibi, hukuki meseleyi çözecek bir standart geliştirilemiyorsa, o konu politik bir sorundur ve mahkemelerin bu davaların esasına bakmaması gerekir. Son tahlilde, ABD anayasa yargısında politik sorun doktrinin kabulü ve uygulamasıyla ilgili tam bir yeknesaklık olduğunu söylemek zordur. Zaten hukukun tabiatı da bunu gerektirmektedir. Fakat, yukarıda belirttiğimiz alanlarda, genel olarak doktrin ve mahkemeler politik sorun doktrini olduğunu kabul etmektedirler. Sonuçta, federal yargı kararlarıyla ilgili değişklik yapma yetkisi, üçte iki oy çokluğu sağlanmasıyla Kongre’ye aittir. Zor olsa da, anayasa yorumunda yine son söz halkın temsilcilerinindir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netice olarak; güçlü demokrasilerin Birleşik Krallık, İskandinav ülkeleri ve Hollanda’da olduğu gibi anayasal yargı denetimi olmadan da yaşayabileceği bilinmektedir. Anayasal yargı denetiminin olduğu ülkelerde ise yasama ve yürütmenin daha hızlı ve etkili hareket ederek anayasal demokrasiyi işletebilmesinin yollarından biride “dava görülemezlik” teorisidir. Siyasi kuvvetlere mahfuz alan oluşturulmasının sebebi, ayrıcalık yada insan haklarının ihlallerini örtbas etmek değil, aksine siyasal sistemin etkin bir şekilde çalışmasını sağlamak içindir.&nbsp;<strong>Devleti yöneten kuvvetlerden birinin diğerine hakem olma noktasında elbette üstünlüğü olması gerekecektir. Aksi takdirde, problemlern çözümünde anayasanın yorumunda son sözü söyleyecek bir mercii olmalıdır. Bu da olsa olsa halk yada halkın temsilcileri olacaktır. Kesinlikle, bu makam yargı olmamalıdır.</strong>&nbsp;Politik sorun doktrini de bu amaca hizmet etmek için ortaya çıkmış bir uygulamadır. Siyasi iktidarların anayasal yargı denetimiyle sınırlandırılabildiği bir sistemde, hayli hayli yargısal iktidarda politik sorun doktriniyle sınırlandırılabilir.&nbsp;<strong>Seçimle iş başına gelmemiş ve hesap verme sorumluluğu olmayan on beş, altı yüzden, altı yüzde seksen beş milyondan büyük değildir.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son sözü söyleme yüksek mahkemelere ait olduğu zaman, yargısal aktivizm de başlamış olmaktadır. Prensipte, pozitif yargısal aktivizm kararlarını kabul etmekle birlikte, bu durumda da mahkemelerin kimin değer yargılarına göre karar vereceği sorununu ortaya çıkardığını, bu nedenle yargısal aktivizmin pozitif olsa dahi yapılmaması gerektiği kanaatindeyiz.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ANAYASA VE YARGI DENET</strong><strong>İMİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ran Hirschl</strong><strong>’</strong><strong>in inanılanın aksine modern dünyada ki anayasacılık hareketleri sonucu yargısal denetimin etkisini arttırmasıyla ortaya çıkan jüristokratik yapının halkın ekonomik çıkarlarına ya da dağıtıcı adalete veya sosyal yardım haklarına yardımcı olmadığını, daha çok toplumun elit tabakasının menfaatlerini koruduğunu ifade etmesi ciddiye alınması gereken bir gözlemdir.</strong>&nbsp;Hirschl, her ne kadar Kanada, İsrail, Yeni Zelanda ve Güney Afrika örneklerinden yola çıksa da, genel olarak bu gözlemin Türkiye, Merkezi ve Doğu Avrupa ülkeleri, hatta dünyanın hemen hemen her yerindeki anayasacılık hareketlerinde, elitlerin büyük bir etkisi ve kontrolü olduğu gerçeği ile bizleri yüzleştirmekte ve bu durumu kabüle zorlamaktadır. Hirschl, yeni anayasacılığın siyasetin yargısallaştırıldığı anlamına geldiğini ifade etmektedir. Hirschl’in bu durumun iyi ya da kötü olduğu konusunda bir tercih yapamadığı gözlemlenmektedir. Kanaatimizce, kendisinin incelemiş oduğu ülke örneklerine bakarak, özellikle son yıllardaki çalışmalarında Mısır, İsrail ve Türkiye gibi ülkeleri kullanmış olması, Hirschl’i kendisinin tespit etmiş olduğu “yeni anayasacılık hareketlerinin elitlerce dizayn edilmesi” yanlışlığına düşmekten kurtaramamış ve net bir şekilde yeni anayasacılık hareketlerinin topluma kazandırılması gerektiğini belirtememiştir. Çünkü, Hirschl gibi düşünen Kanadalı hukukçular genelde elitist bir anayasacılık hareketine kaymış ve anayasanın anlamı ve yorumu konusunda son sözü Yüksek Mahkeme’nin söylemesi gerektiği kanaatindedirler. Aksi takdirde eşcinsellerin hakları, dini okullara yapılan kamu yardımlarında ayrımcılık halkın gözünde kabul edilebilecek gibi gözüken kararlar değildir. Günümüz Kanada’sında sosyal hayatta ve üniversitede eşcinseller aleyhine konuşmak mümkün değildir, hatta ayrımcılık yasağı nedeniyle çok ciddi hapis ve para cezalarıyla insanlar cezalandırılmaktadır. Fakat, son tahlilde Hirschl’in teorisi son yıllardaki anayasacılık hareketlerinin sebeplerini ve sonuçlarını kavramamıza büyük bir katkı sağlamakta ve bize anayasanın anlamı ve yorumu hakkında son sözü milletin söylemesi gerektiği noktasına götüren istatiksel veriler ve araştırmalar sunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mark Tushnet, son yıllarda anayasal yargı denetiminin meşruiyetinin sarsılmasına neden olmuş önde gelen yazarlardan birisidir. Tushnet, anayasaların mahkemelerden uzak tutulmasını savunmaktadır. Bu nedenle yeni bir anayasa hukuku oluşturulmasını, bunun adının da popülist anayasa hukuku olması gerektiğini ifade etmektedir. Popülist anayasa hukukunun içeriğinin de toplumdaki sıradan insanların politik platformlardaki tartışmalar ve bu tartışmalarda etkili rol alan siyasi liderlerin fikir ve hareketleriyle oluşacağını belirtmektedir. Burada şunu görmekteyiz; evet dünyanın her yerinde anayasa hukukunun problemleri genel olarak aynı gözükmekte, fakat çözüm olarak toplumdan topluma farklılıklar arz edecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mark TushnetTushnet’in anayasanın mahkemeden uzak tutulması fikrinin genel itibariyle kabül edilebilir olduğu, ama popülist anayasa hukukunun içeriğinin oluşturulmasının günümüz Türkiye gerçekleriyle örtüşmediği apaçık ortadadır. Türkiye şartlarında, bu yol şu an için ancak referandumlarla ve yakın bir gelecekte de umudumuz o ki, yeni sivil anayasada (?) yer alırsa halk girişimleriyle sağlanabilecektir. Tushnet’de tıpkı Lipkin gibi anayasanın yorumu ve anlamı konusunda son sözün mahkemelere değil, politik kuvvetlere&nbsp; ait olmasını istemektedir.&nbsp;<strong>Bu noktada, hak ve özgürlüklerin koruyucusun halkın kendisinin olduğunu, hakimlerin olmadığını iddia etmektedir.</strong>&nbsp;Aslında, bu fikir çokta yanlış değildir. Özellikle Amerikan anayasa hukuku çerçevesinde düşünüldüğünde en azından yakın tarihli olan&nbsp;<em>Bush</em>&nbsp;davası ile çalınan bir seçim gerçeği karşımızda durmaktadır. Geçmiş tarihli ise&nbsp;<em>Dredd</em>,&nbsp;<em>Koramatsu</em>,&nbsp;<em>Dennis</em>&nbsp;davaları bu görüşe haklılık kazandırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tushnet, anayasaların “ince anayasa”, yani Türk anayasa hukukundaki tabiriyle çerçeve anayasa formatında hazırlanması gerektiğini, bunun popülist anayasa hukukunun gereği olduğunu ve ince anayasanın da makul şekilde yorumlanması, Amerikan Özgürlükler veya Haklar Bildirgesine ve Amerikan Anayasası’nın giriş kısmının da anayasanın anlam ve yorumunda ölçü norm olarak kullanılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu görüşleri, Türk anayasa hukukuna uyarlayacak olursak, yeni hazırlanan sivil anayasanın kazuistik yöntemle değil, çerçeve anayasa olarak hazırlanması gerektiği ve girişinde evrensel insan haklarının korunmasıyla ilgili ifadelerin yer almasının isabetli olacağı kanaatindeyiz. Tushnet’in doktrininin özü; yargının üstünlüğüne yer vermemiş olmasında yatmaktadır. Tushnet, yukarıda örnek olarak verdiğimiz davaları göstererek, hak ve özgürlüklerin korunmasında, salt anayasal yargı denetimine güvenilemeyeceğini ifade etmektedir. Tushnet, sonuçta anayasal yargı denetiminin amacı iyi ve adil bir yönetime sahip olmak içindir, der. Ve sorusunu da sorar. Anayasal yargı denetimi ile yoksa onsuz mu daha iyi bir yönetime sahip olunacaktır? Tushnet, haklı olarak anayasal yargı denetiminden faydalanacak olan halk ise, bu kurumda azami derecede halkın faydasına olacak şekilde düzenlenmelidir. Bu noktadan bakıldığında, Türk AYM’nin halka rağmen üretmiş olduğu laikçi kararlarının toplumun bir avuç seçkinci kadrolarının menfaati için olduğu, yoksa halkın çıkarları için olmadığı ortadadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tushnet, bir adım daha ileri giderek, anayasal yargı denetimine gerek olmadığını, hak ve özgürlüklerin mahkemelerce korunabileceğini iddia etmektedir. Tushnet’in bu fikrine katılmamakla beraber, yani prensipte anayasal yargı denetimine evet diyoruz, fakat yüksek mahkemelerin anayasaların anlam ve yorumu konusunda son sözü söylemesine hayır diyoruz. Çünkü, son sözü mahkemeler söylemeye başladığı zaman bunun sınırının olmadığı eğilimini, özellikle Türk AYM’nin pek çok kararından bilmekteyiz. Zaten, son sözü söyleme yüksek mahkemelere ait olduğu zaman, yargısal aktivizm de başlamış olmaktadır. Prensipte, pozitif yargısal aktivizm kararlarını kabul etmekle birlikte, bu durumda da mahkemelerin kimin değer yargılarına göre karar vereceği sorununu ortaya çıkardığını, bu nedenle yargısal aktivizmin pozitif olsa dahi yapılmaması gerektiği kanaatindeyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek mahkemelerin anayasal yargı denetiminde durum tesbiti yapıp son sözü siyasi kuvvetlere hatta en güzeli halk girişimi kurumuyla halka bırakılmasının daha doğru olacağı kanaatindeyiz.&nbsp;<strong>Fakat Yargıtay 3. C. D.’nin vermiş olduğu kararla anayasa yargısının var olmadığı iddia edilmiş, oysaki bunu iddia edebilmek için halk oylamasıyla beraber yeni bir anayasa veya anayasa değişikliğine ihtiyaç olduğu ortadadır. Sayın Cumhurbaşkanının arzusu da bu millete yeni bir sivil anayasa hediye etmek olduğ</strong><strong>una g</strong><strong>öre yakalanılan bu fırsatla birlikte halkın katılımıyla&nbsp;</strong><strong>“</strong><strong>halk girişimi” ve&nbsp;</strong><strong>“</strong><strong>temsilcilerin azli” kurumlarını havi yeni bir anayasa bir an önce yapılmalıdır.</strong></span></span></p>

<p>---</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref1" name="_ftn1"><strong>[1]</strong></a>&nbsp;Bu yazı, Anayasa Mahkemesi’nin meşruiyetiyle ilgili yapılan tartışmalara ışık tutması için yazarın 2011 yılında tamamlamış olduğu ve 2012 yılında basılmış olan doktora tezinden derlenerek alınmıştır. Bkz.&nbsp;<strong>Karşılaştırmalı Anayasa Yargısında Politik Sorun ve Yargısal Aktivizm Doktrini, (İstanbul, Filiz Kitabevi, 4. Baskı, 2021).</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>&nbsp;Doktrinde, kontrol ve denge mekanizması, denge ve fren mekanizmaları olarak adlandırılmaktadır. Oysa ki Amerikan politikası ve hukukunun uygulamaya koyduğu ve geliştirdiği bu kavram, İngilizceden doğru bir tercüme ile “kontrol=check” ve “denge=balance” olarak çevrilmesi daha yerinde olsa gerek. Süheyl Batum,&nbsp;<strong>99 Soruda Neden ve Nasıl Bir Çağdaş Anayasa</strong>, İkinci Baskı, İstanbul, XII LevhaY, 2010, 86 ve 87 numaralı sorular, s. 414-420. Ayrıca bkz, Hasan Tunç,&nbsp;<strong>Karşılaştırmalı Anayasa Yargısı: Denetimin Kapsamı ve Organları</strong>, Ankara, YetkinY, 1997, s. 17.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref3" name="_ftn3"><strong>[3]</strong></a>&nbsp;Bülent Tanör &amp; Necmi Yüzbaşıoğlu,&nbsp;<strong>1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku</strong>, 9. Bası, İstanbul, Beta, 2009, s. 452.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a>&nbsp;Bülent Tanör &amp; Necmi Yüzbaşıoğlu,&nbsp;<strong>1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku</strong>, 9. Bası, İstanbul, Beta, 2009, s. 452.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a>&nbsp;Ibid, s. 56, 74 ve 85.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a>&nbsp;Herbert Hausmaninger, Judicial Referral of Constitutional Questions in Austria, Germany, and Russia, 12 Tulane European and Civil Law Reform (1997), s. 25, 26 ve 27.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a>&nbsp;Ibid.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a>&nbsp;Bu hususta ABD’de çıkarılan yayınların çokluğu dikkat çekici olmuştur. Örnek olarak bkz, John Hart Ely,&nbsp;<strong>Democracy and Distrust: A Theory of Judicial Review</strong>, Cambridge, HUP, 1980 ve Christopher Wolfe,&nbsp;<strong>The Rise of Modern Judicial Review: From Constitutional Interpretation to Judge-Made Law</strong>, New York, Basic Books Inc, 1986&nbsp; zikredilebilir. Bu iki yazar ABD Yüksek Mahkemesi’nin yorum yoluyla yargısal aktivizmde bulunabileceğini ifade etmişlerdir. Başka bir yazar ise, Yüksek Mahkeme’nin vereceği kararlarda sınırlanmasını yani yargısal kısıntıyı (judicial restraint) savunmuştur. Bkz, Jesse H. Choper,&nbsp;<strong>Judicial Review and the National Political Process: A Functional Reconsideration of the Role of the Supreme Court</strong>, Chicago, The University of ChicagoP, 1980.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a>&nbsp;Örnek kitap için bkz, Christopher F. Zurn,&nbsp;<strong>Deliberative Democracy and the Institutions of Judicial Review</strong>, Cambridge, CUP, 2007. İrlanda’daki yargısal aktivizm için bkz, David Gwynn Morgan,&nbsp;<strong>A Judgment Too Far?: Judicial Activism &amp; The Constitution</strong>, Cork, Cork University Press, 2001. Anayasal yargı denetiminin bürokrasi ve katılımcı demokrasi arasındaki ilişki için bkz, Marc Hertogh &amp; Simon Halliday,&nbsp;<strong>Judicial Review and Bureaucratic Impact: International and Interdisciplinary Perspectives</strong>, Cambridge, CUP, 2004</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a>&nbsp;Barry Friedman,&nbsp;<em>The Importance of Being Positive: The Nature and Function of Judicial Review</em>, 72 University of Cincinnati L. R. (2004), s. 1257-1303.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a>&nbsp;İlginç bir çalışma olarak bkz, Brice Dickson, ed.,&nbsp;<strong>Judicial Activism in Common Law Supreme Courts</strong>, New York, OUP, 2007.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Nov 2023 14:59:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/yargitay-3-c-d-anayasa-yargisinin-mesruiyeti-politik-sorun-ve-yargisal-aktivizm-doktrinleri-1728216497.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni Anayasa’ya doğru: Fransa yarı başkanlık sistemi</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasaya-dogru-fransa-yari-baskanlik-sistemi-719</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasaya-dogru-fransa-yari-baskanlik-sistemi-719</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukuk sistemleri kanunları ve mevzuatı kullanarak ahlaki ve dini normlara müdahale etmeye başladığında, esasen din ve vicdan hürriyetini çoktan özel alana hapsetmeye başlamıştır. Dolayısıyla anayasacılık çalışmalarının ruhu, adalet ve eşitlik olmalıdır. Kurumları temsil eden fertler de birer beşer olduğuna göre, kesinlikle kurumsal kontrol-denge anayasaların en temel saç ayaklarından biri olarak hep dikkate alınarak hareket edilmelidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüz dünyasında, hükümet yani yönetim sistemleri milletlerin ve toplumların daha adil ve eşit bir şekilde temel hak ve hürriyetlerini en üst düzeyde korunabilmesi için kurumsal kontrol-denge esasına dayalı olarak inşa edilmeye çalışılır. Sistemler; anayasalar, kanunlar ve ordularla değil, milletin fertlerinin onların varlığına inanmasıyla korunur. Bir ülkede yaşayan kişiler huzur ve sulh içinde yaşayıp adalete her an ulaşabiliyorsa o sistemin ömrünün daha uzun olması beklenen bir durum olacaktır. Diğer bir ifadeyle, adil bir sistemi kurup devam ettirebilecek kurumsal kontrol-denge mekanizmaları inşa edilmişse ve eksiklikler veya aksaklıklar görüldüğünde de çareler ve çözümler üretebilen yollar açıksa, fertlerin sisteme güveni tazelenerek devam edecektir. Bir ülkede&nbsp;<em>ferdiyetçilik</em>&nbsp;ne kadar güçlü ise ve de destekleniyorsa, o ülkenin her alanda daha da ileri gitmesinin önü bir o kadar daha açılmış olacaktır. Fakat iktidarı elinde tutan elitist kadrolar, adalet ve eşitlik anlayışını en son tahlilde kendi ekibindeki kişilere uygulanamaz hale getiriyorsa, yani sistemin dokunulmazları (untouchables) denilen ve kanunları işletmeyerek hukuksuzluğa zemin hazırlanıyorsa, o sistemin de “İlahi Adalet” gereği fazla bir ömrü olmayacaktır. Unutmamak gerekir ki, Türkiye gibi Batılı anlamda formatlanmış veya formatlanmaya çalışılan ülkelerde siyasi partilere aşırı bağımlı ve bağlı olmak, ferdiyetçiliğin önünü tıkayan en önemli engellerden biri olsa gerektir. Bu noktada milli ve yerli kültürümüzden ve İslam’ın hür ferdiyetçi anlayışından istifade edilmesi şarttır. Son olarak, milletin meclisinde milleti liyakatle temsil edecek fertlerin olmasının yolu da, “dar bölge seçim sistemi”nden geçtiği de bilinen bir gerçektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milletin yönetime katılımı ise referandumlardan daha çok halk girişimi (insiyatifi) modellemeleriyle sağlanmalıdır. Sistemler açık, dürüst ve şeffaf olmalıdır. Kurumsal yapılar, dürüstlük (hesap verilebilirlik) ve şeffaflığı sağlayacak (açık olma) araçlara önem verilerek inşa edilmelidir. Hem fertler hem kurumlar için kurumsal kontrol-denge mekanizmalarını kurmak kaçınılmaz bir gerekliliktir. İslam hukukunun ruhuna ve uygulamasına aykırı olan “hikmet-i hükümet” gibi anlayışların arkasına saklanmadan adil ve eşitlikçi yönetimi sağlayan araçların neler olduğuna ve olabileceğine dair araştırmalara devam edilmelidir.&nbsp;<strong>Devlet insan için vardır; insan devlet için değildir. Kutsal olan, Allah ve Resulu Hz. Muhammed (s. a. v.)’in ifade ettikleridir. Unutulmasın ki: “Örten ve/ya aldatan, bizden değildir!”</strong>&nbsp;Malum olduğu üzere, günümüzde Batılı anlamda demokratik hükümet sistemi olarak dünya üzerinde iki çeşit model vardır: Başkanlık ve parlamenter hükümet sistemleri. Bir de bunların arasında yer aldığı kabul edilen yarı başkanlık hükümet modeli bulunmaktadır. Bu yazımızda bu modelin en önde gelenlerinden biri olarak kabul edilen Fransız yarı başkanlık hükümet sisteminin doğuşu ve işleyişini ele almaya çalışacağız.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’nın tarihi, sistemi sahiplenen statükocu monarşi destekçileriyle, buna karşı çıkan liberal burjuva, sosyal demokratlar ve sosyalistlerin mücadelesine şahitlik etmiştir.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FRANSIZ CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞU</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransız siyasetinin tarihsel geleneklerinden kaynaklı olarak cumhurbaşkanının yetkilerinin başbakana göre daha fazla olduğu gözlemlenmektedir. Cumhurbaşkanı başbakanı seçer, bakanlar kuruluna başkanlık eder. Milletlerarası anlaşmaların tamamını müzakere eder. Referanduma karar verebilir. Fakat iç politika kararları, başbakan tarafından onaylanmak zorundadır. Denilebilir ki yine de Fransa’da en güçlü siyasi kurum cumhurbaşkanlığı makamıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’nın tarihi, sistemi sahiplenen statükocu monarşi destekçileriyle, buna karşı çıkan liberal burjuva, sosyal demokratlar ve sosyalistlerin mücadelesine şahitlik etmiştir. İhtilalin hemen ardından 1791 yılında, ilk yazılı Fransız Anayasası kabul edilmiştir. Montesquieu ve Rousseou’dan etkilenen bu anayasa; milli egemenlik, seçimler, kuvvetler ayrılığı ilkeleri ve anayasanın dilbacesine milli egemenliğin tek olup, bölünemez, devredilemez ve dokunulamaz niteliğiyle millete ait olduğu ifadesini koymuştur. 1791 anayasasıyla milli egemenlik, meclis ve kral arasında paylaştırılmıştır.&nbsp; Meclis, yasaları yapıp denetleyecek (yasama organı), kral (artık monark olmuştur) ise yapılan kanun ve düzenlemeleri uygulamakla sorumlu olacaktır (yürütme organı).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1791 Fransız Anayasası’yla, Fransa artık meşruti yönetime geçmiştir. Fakat, bu yönetim şekline Prusya ve Avusturya karşı çıkarak kralın yetkilerinin iadesi için Fransız yönetimine karşı savaş açmıştır. Fakat, netice değişmediği gibi, kralın düşmanla iş birliği yaptığı tespit edilerek Prusya’ya kaçarken yakalanmış ve giyotinle idam edilmiştir (Böylece Bourbon Hanedanlığı’nın yönetimi geçici olarak sona ermiştir). I. Cumhuriyet’in ilk üç yılında&nbsp;<strong>Jakoben</strong>&nbsp;denilen “<strong>Anayasanın Dostları Derneği</strong>” şeklinde oluşmuş eşitlikçi grup meclisi de kontrolünde tutmuştur. Bu grup, terör hareketlerine göz yumarak, yanı sıra korku ve ölümlerin yaşandığı bir dönemin oluşmasına destek vererek aristokrat sınıfını giyotinden geçirmiştir. Jakobenler, meclis şeklinde Dominikan Kilisesi olan Aziz Yakup’da toplanıp yönetimi oradan gerçekleştirmişlerdir. Korku ve ölümlerle, yani terör yöntemiyle halkı “daha mutlu bir geleceğe taşımak” iddiasıyla zorla kendi prensiplerini dikta ettirerek dönüşüm sağlamak istemişlerdir. Ancak 1795 yılında oluşturulan daha geniş katılımlı burjuva meclisiyle “Jakoben Terörü” sona erdirilebilmiştir. 1795-1799 yılları arasında yol gösterici bir anayasa hazırlanarak getirilen düzenlemelerle öncelik olarak terör sona erdirilmeye çalışılmıştır. 1799 yılında General Napoleon Bonaparte, darbe ile yönetimi ele geçirip yeni bir yönetim oluşturunca, I. Cumhuriyet Anayasası da sona ermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1804 yılında Napoleon kendisini imparator ilan ettirmiş ve yönetimi 1815’e kadar devam etmiştir. 1815’de statükocu monarşi taraftarları eski krallığı yeniden inşa edip Bourbon Hanedanlığı’nı tekrar yeniden yönetime getirmişlerdir. Bourbon Hanedanlığı yönetimi de, tıpkı Jakobenler gibi, terör yöntemleriyle intikam almaya başlamış ve 1830 yılında liberal burjuva sınıfının kralı Louis Philipp von Orleans tarafından devrilmiştir. Liberal burjuva krallığı (von Orleans yönetimi) 1848 devrimlerine kadar devam etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sol ve liberal eylemciler, cumhuriyet yönetimi talep eden kitleleri sokaklara dökmüş, 1848 yılında kral istifa etmiş ve bunun sonucunda “II. Cumhuriyet” ilan edilmiştir. Meclis ve devlet başkanının, erkek nüfusun tamamının katılacağı genel bir seçimle belirlenmesine karar verilmiştir. Seçimi prens Louis Napolyon Bonapart kazanarak devlet başkanı olmuş, 1852 yılında kendisini imparator ilan etmiş ve onu iktidara taşıyan anayasayı askıya alınca II. Cumhuriyet de sona ermiştir.1870 yılında Fransa-Almanya arasındaki savaşta sol kesimler, bir yandan Louis Napolyon Bonapart’ın imparatorluğuna diğer yandan ise, Prusya’ya karşı savaşmaktaydılar. Fransızlar kaybedince imparatorluk sona ermiş ve “III. Cumhuriyet” ilan edilmiştir. Genel kanaate göre III. Cumhuriyet’in Anayasası daha özgürlükçü ve sosyal içerikli yapılmıştır. Bu anayasayla birlikte laiklik ilkesi de anayasaya dahi edilmiştir. Yanı sıra yürütmenin yetkileri de arttırılmıştır. Almanya, II. Dünya Savaşı’nda Fransa’yı işgal edince III. Cumhuriyet de sona ermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa’da “IV. Cumhuriyet” kurulmuştur. Anayasa yapım sürcinde II. Dünya Savaşı’nda Fransız ordusunun başındaki General Charles de Gaulle geçici hükümetin başındayken, anayasa ile ilgili talepleri kabul görmeyince 1946 yılında istifa etmiştir. Yapılan anayasa, parlamenter hükümet sistemine göre şekillenmiş ve yasama organına da geniş yetkiler tanınmıştır. Yasama organı hem devlet başkanını hem de başbakanı seçebilmekteydi. Meclis, çok sayıda parti yer aldığından koalisyon hükümetlerine açık bir yapıda bulunmaktaydı. Hükümetler zor kurulmakta, siyasi ömürleri de kısa olmaktaydı ve bu da siyasi istikrarsızlık anlamına gelmekteydi. Hatta, milletvekilleri suni krizler çıkararak bakan olmanın peşinde koşmuşlardır. 12 yıl içinde (1946-1958) bu durumun bir sonucu olarak Fransa’da toplam 25 hükümet kurulmuştur. Siyasi istikrarsızlık neticesinde sömürgeleri Fransa’dan kopmaya başlayarak bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. 1954 yılında bu halkaya Cezayir’de katılmış ve bağımsızlık savaşı 1962 yılına kadar sürmüştür. Bu talihsiz ve güç dengesinin olmadığı savaşta 1,5 milyon Cezayirli müslüman katl edilmiştir. Bugün gelinen noktada, bunun apaçık bir şekilde “soykırım” olduğu ortaya çıkmıştır.1958 yılında Fransa’da siyasi krizden çıkışın yolları araştırılırken, emeklilik günlerini yaşayan II. Dünya Savaşı’nda Fransa tarafının kahramanı General de Gaulle’in şartları kabul edilmiş ve böylece 29 Mayıs 1958’de de Gaulle yönetimi göreve başlamıştır. De Gaulle meclisten güvenoyu alır almaz partilerin gücüne dayanan ve siyasi istikrarsızlığa sebep olduğu ileri sürülen yönetim sistemine son vermiştir. De Gaulle 3 Haziran 1958’de meclisten iki yetki talep etmiştir: 6 ay sınırsız yasa yapma ve icraat yetkisi, anayasa yapma yetkisi. Meclis bu şartları kabul ederken de Gaulle’den de beş şarta uymasını istemiştir: yasama ve yürütmenin kaynağı genel oy olacaktır, yasama-yürütme arasında güçler ayrılığı olacaktır, hükümet parlamentonun önünde siyaseten sorumlu olacaktır, 1789 Bildirgesi ve 1946 Anayasasının dilbacesinde yer alan temel hak ve hürriyetleri koruyan yargı bağımsızlığına dokunulmayacak ve son olarak yeni anayasa Fransa ile ortaklık kurmuş halklarla ilişkileri yeniden düzenleyecektir. De Gaulle’in hazırladığı Anayasa 28 Eylül 1958 tarihinde halk oylamasıyla kabul edilmiş ve 4 Ekim 1958 tarihinde Cumhurbaşkanı Rene Coty tarafından onaylanınca yürürlüğe girmiştir (V. Cumhuriyet’in resmi kuruluş tarihi).Yeni anayasa, bazı yönleriyle Fransız cumhuriyet geleneklerine ters düşmekteydi; meclisin üstünlüğüne son vermekte, meclisin yetkilerini kısmakta, cumhurbaşkanını en geniş yetkilerle donatmaktaydı. Ayrıca temsili demokrasi yerine yarı doğrudan demokrasi anlayışına (olumlu bir gelişme olarak) geçilmiştir. Takip eden yıllarda anayasa pek çok değişikliğe uğramıştır. En önemli değişiklik, 1962 yılında kabul edilen Devlet Başkanı’nı doğrudan halkın seçmesidir. Böylece, bazılarına göre parlamenter sistem anlayışındaki güçlü meclis geleneği Fransa’da akamete uğramıştır!</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anayasalar, “adalet ve eşitlik adına hak ve hürriyetleri korumak için yapılır” duygu ve düşüncesiyle yola çıkılarak inşa edilmelidir.</strong><strong>Buna da, anayasaların itici gücü olarak anayasanın yapım ruhu (sipirit of the constitution) diyebiliriz.&nbsp;</strong><strong>Adalet ve eşitliği ikame etmeyen sistemler, sürekli olarak sistem değişiklikleriyle ve siyasi kavgalarla çalkalanmaya (Fransa’da olduğu gibi) mahkûm olacaktır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MİLLİ MECLİS&nbsp;</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransa’da yasama organı Milli Meclis ve Senato’dan oluşmaktadır ve yetkileri nerdeyse eşit olarak ayarlanmıştır. Milli Meclis’den hükümet çıktığı için, halkı gerçekten temsil eden yer olarak kabul edilmektedir. Çift basamaklı mutlak çoğunluk sistemi uygulanmaktadır. Ülke dar seçim bölgesine göre bölünmekte, ilk oylamada oyların %50 veya daha fazlasını alan seçilmekte, aksi halde bir hafta sonra aynı seçim bölgesinde ikinci oylama yapılmakta ve en fazla oyu alan seçilmektedir. Seçim barajı bulunmamaktadır fakat ikinci oylamaya katılabilmek için ilk tur oylamada en az oyların %12,5’ni almış olmak gerekmektedir. Bunun anlamı şudur: Bu sistemte büyük partilere avantaj sağlanmakta, siyasi istikrar, adaletli bir temsile tercih edilmektedir. Millet Meclisi seçimleri 5 yılda bir yapılmaktadır ve 18 yaş seçme; 23 yaş ise seçilme yaşıdır. Her milletvekili yedek milletvekili ile birlikte seçilmektedir. Buradaki amacın boşluk oluşturmama ve erken seçimleri ortadan kaldırmak olduğu ifade edilmektedir (milletvekili istifa ederse yedeği yerine geçememektedir, ancak hükümette bakan veya Anayasa Konseyi üyesi olmak isterse veya ölürse). Milletvekili bakanlıktan ayrılacak olur veya istifa ederse, milletvekilliğine geri dönememektedir. Milletvekili sayısı 577’dir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransız Anayasası’nın 8. maddesine göre Başbakanı, Devlet Başkanı belirler. Meclis (Any. m. 24) hükümeti denetler. Ortalama her yıl 15.000 civarında yazılı soru önergesiyle Meclis, hükümeti denetlemeye çalışmaktadır. 30 kişiden oluşan meclis soruşturma komisyonları da başka bir denetleme aracıdır.</span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SENATO</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">958 Anayasası madde 24’e göre Senato, yerel yönetimlerin temsilcisi konumundadır. 2003 tarihli düzenlemeyle senatör sayısı 348’e yükseltilmiştir. Aynı düzenlemeyle görev süreleri 9 yıldan 6 yıla indirilmiştir. 2011 yılından itibaren de her 3 yılda bir senatörlerin yarısı yenilenmektedir. Seçilme yaşı da 35’den 24’e indirilmiştir. Senatörler doğrudan halk tarafından değil, daha önceden yerel yönetimlere seçilmiş veya millet meclisine seçilmiş seçmenler kurulu tarafından seçilir.</span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YASAMA SÜRECİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransız Anayasası’na göre yasama sürecinde bir kanun teklifi veya taslağı meclisin her iki kanadında da aynı cümlelerle kabul edilmesi gerekmektedir. Bu da yasama organını oluşturan iki organ arasında metnin defalarca gelip gitmesi anlamına gelmektedir. Hükümet sıkıntı çıkarsa her iki organdan 7’şer temsilci çağırarak uzlaştırma komisyonu oluşturmakta, bu da işe yaramazsa Başbakan Senato’yu devre dışı bırakarak Millet Meclisi’nin çıkardığı kanunu Devlet Başkanı’na imzalanmak üzere takdim etmektedir. Temmuz, 2013 tarihi itibariyle bu şekilde çıkan kanunların oranı %13 civarındadır.</span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DEVLET BAŞKANI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet Başkanı, 2000 yılından itibaren (7 yılda bir), genel oyla 5 yıllığına ve iki dönem olarak seçilmektedir. Seçimler, iki turlu mutlak çoğunluk sistemine göre yapılmaktadır. İlk turda mutlak çokğunluk, ikinci turda basit çoğunluk aranmaktadır. Devlet Başkanı seçimlerinde tüm ülke (denizaşırı sömürgeler de dahil) tek bir seçim bölgesi olarak kabul edilmektedir. İkinci tura en çok (eğer ilk turda %50 veya daha fazla oy alamamışsa adaylardan biri) oyu alan iki aday katılabilmektedir. 2007 yılından beri adaylar ilk turda 15 milyon euro, ikinci turda ise 20 milyon euro harcama yapabilmektedirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet Başkanı, 1958 Anayasası’na göre “olağanüstü yetkiler”le donatılmıştır. Bu yetkilerin bir kısmını tek başına, bir kısımını ise Başbakan’la birlikte kullanmaktadır. Tek başına kullandığı yetkilere örnek olarak; Başbakan’ı atamak, istifa ettiğinde görevden almak, Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmek, Başbakan’ın önerdiği bakanları atamak, Anayasa Konseyi’nin 3 üyesini atamak, kanunları 15 gün içinde imzalamak veya bazı maddelerin tekrar görüşülmesi için iade etmek, mecliste yasalaşmayacağına inandığı tasarıları meclisi devre dışı bırakarak tasarıları referanduma götürmek, Başbakan, Meclis ve Senato Başkanı’na danışarak yasamayı fesh etmek, elçileri atamak, orduların komutanlığını yapmak ve afvetme yetkilerin sayabiliriz. Devlet Başkanı ve Başbakan aynı partiden olduğunda sistem rahat işleyebilmekte, fakat farklı partiden oldukları zaman (cohapitation) yetki kargaşaları yaşanmaktadır. Bu dönemlerde ise genelde Devlet Başkanı yetki paylaşımına giderek iç, sosyal ve ekonomi politikalarını Başbakan’a bırakıp, kendisi ise dış politika ve güvenlik konularına odaklanmaktadır. Devlet Başkanı “vatana ihanet” dışında hiçbir kuruma karşı sorumlu değildir.</span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ANAYASA KONSEYİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransız Anayasa Konseyi 1971 yılına kadar (ki 1958’de kurulmuştur) rejimin “sadık bekçisi” olarak görüldüğünden pek kaale alınmamıştır. Bahsi geçen yıldan itibaren yürütme aleyhine kararlar almaya başlamasıyla kabul gören bir organ konumuna yükselmiştir. Dokuz üyesi bulunmaktadır. Her 3 yılda bir Konsey’in 1 üyesini Devlet Başkanı, bir üyesini Meclis Başkanı ve 1 üyesini de Senato Başkanı seçmektedir. Konsey üyelerinin tekrar seçilmeleri mümkün değildir. Konsey Başkanı’nı atanan üyeler arasından Devlet Başkanı seçmektedir. Konsey, yasa tasarıları veya düzenlemelerinin anayasaya uygunluğunu saptar. En az 60 milletvekili veya en az 60 senatörün yazılı başvurusu üzerine Konsey, 1 ay içinde kararını vermek zorundadır. Ancak, Hükümet kararın acil bir şekilde verilmesini talep ederse Konsey o zaman 8 gün içinde karar vermek zorundadır. Konsey kararları, temyiz edilememekte, yani nihai kararlardır. Eski devlet başkanları Konsey’in doğal üyesi sayılmalarına rağmen, aktif olarak görev yapmadıkları gözlemlenmiştir. Fransız hükümet sisteminde yargının bağımsızlığının güvencesi Devlet Başkanı’dır. Başkan’a bu konuda Yargıçlar Yüksek Kurulu yardımcı olmaktadır. Bu kurulun üyelerini de Başkan atamaktadır. Fakat, atandıktan sonra görevden alınamazlar. Son tahlilde, Batı demokrasilerinde anayasa yargısı işlevini gören anayasa mahkemeleri ve yüksek mahkemeler gibi Anayasa Konseyi hareket ederek, çoğunluktan daha çok mutlu azınlıkların sesi olmuştur.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. Cumhuriyeti’n yolda olduğunu düşünen bir kısım Fransız yazarlar, Fransa’da ki yönetici sınıfın halkın değerlerine uzak olduğunu ve siyasetin beklentileri karşılamadığının artık genel bir kanaat olduğunu ifade etmektedirler. Fransız siyasetinde jakoben bir toplum mühendisliğinin önderliğinde deneysel bir dizayn anlayışı ile hareket edildiği düşüncesini göz ardı etmemek gerekir.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SONUÇ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. Cumhuriyeti’n yolda olduğunu düşünen bir kısım Fransız yazarlar, Fransa’da ki yönetici sınıfın halkın değerlerine uzak olduğunu ve siyasetin beklentileri karşılamadığının artık genel bir kanaat olduğunu ifade etmektedirler. Fransız siyasetinde jakoben bir toplum mühendisliğinin önderliğinde deneysel bir dizayn anlayışı ile hareket edildiği düşüncesini göz ardı etmemek gerekir.</strong><strong>1789 İhtilali’nden beri en az 15 anayasa ve bu anyasalarla kurulmuş olan beş cumhuriyet...</strong>&nbsp;Yukarıda görüldüğü üzere, III. ve IV. Cumhuriyet’lerde iktidarın merkezi parlamentodur. Bu dönemde, “halkın oyu değil, partilerin genel merkezleri ve parlamentodaki kurmay heyetleri” ülkenin geleceğini belirlemekteydi. V. Cumhuriyet ise, parlamentonun hakimiyetine karşı bir tepki olarak ortaya çıkmış da denilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fransa’daki yarı-başkanlık sisteminin</strong><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>*</strong></a><strong>&nbsp;parlamenter sistemde ki istikrarsızlıkları sona erdirmek ve tıkanıkları çözmek için ortaya çıktığı Fransız cumhuriyetinin anayasa hukuk tarihine bakıldığında apaçık gözükmektedir. Tanzimat’tan beri kurumsal bazda bu ülke insanının, özellikle idari anlamda en fazla etkilenilenmesi sağlanılan ülkelerden biri olan Fransa, Türkiye’de ki gibi katı bir parti disiplinine sahip değildir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunu da yeri gelmişken not etmek gerekir. Yukarıda aktardığımız verilere ve bilgilere dönecek olursak, Tükiye’de yapılan anayasa ve anayasa değişikliklerinin (büyük oranda özellikle 1960 Askeri Darbesi’nden sonra) Fransa tecrübesinden etkilendiğini net bir şekilde görebilmekteyiz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir kez daha hatırlatmakta fayda mülahaze ediyoruz: Anayasalar, “adalet ve eşitlik adına hak ve hürriyetleri korumak için yapılır” duygu ve düşüncesiyle yola çıkılarak inşa edilmelidir.</strong><strong>Buna da, anayasaların itici gücü olarak anayasanın yapım ruhu (sipirit of the constitution) diyebiliriz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><u>Adalet ve eşitliği ikame etmeyen sistemler, sürekli olarak sistem değişiklikleriyle ve siyasi kavgalarla çalkalanmaya (Fransa’da olduğu gibi) mahkum olacaktır.</u></strong><strong>Şahsen seküler hukuk anlayışıyla yapılan anayasacılık çalışmalarının insanlığa huzur getirmediğinden uzun ömürlü olmayacağı ve yakın bir gelecekte dini inançları da ötelemeyen anayasacılık anlayışına geçileceğinin, anayasacılık çalışmalarında algıya dayalı modellemelerin sona ereceği, milli ve yerliliğin daha çok ön plana çıkacağı kanaatini taşımaktayım.</strong>&nbsp;Ferdiyetçiliği geliştirmeyen ve önünü tıkayan sistemler, fikirleri ve faaliyetleri hür insanlara sahip olamayacaklarından atıl bir halde kalarak gerilemeleri bir vakadır. Ayrıca, günümüz Batı demokrasilerinin en büyük hastalıklarından ve açmazlarından biri olan seküler anayasa hukukunun bir anlayışı olarak, kamusal ve özel alan ayrımı vardır. Oysa ki, ülkemizdeki insanların kabul ettiği dinin hukuk anlayışında, yani İslam hukukunda böyle bir ayrım yoktur.&nbsp;<strong>Hukuk sistemleri kanunları ve mevzuatı kullanarak ahlaki ve dini normlara müdahale etmeye başladığında, esasen din ve vicdan hürriyetini çoktan özel alana hapsetmeye başlamıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolayısıyla</strong><strong>anayasacılık çalışmalarının ruhu, adalet ve eşitlik olmalıdır. Kurumları temsil eden fertler de birer beşer olduğuna göre, kesinlikle kurumsal kontrol-denge anayasaların en temel saç ayaklarından biri olarak hep dikkate alınarak hareket edilmelidir.</strong><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref1" name="_ftn1">*</a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlamda 1975 tarihli Portekiz Anayasası da yarı başkanlık sistemini kuran bir belge olarak karşımıza aynı kaygılarla çıkmaktadır. Bahsi geçen Anayasa; Cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçilmesi, Cumhurbaşkanının yasama üzerindeki veto yetkileri, parlamentoyu fesih yetkisi ile yarı başkanlığın karakteristik özelliklerini yansıtır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 24 Nov 2023 14:50:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/yeni-anayasaya-dogru-fransa-yari-baskanlik-sistemi-1728215802.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni anayasaya doğru: İspanya</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasaya-dogru-ispanya-718</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasaya-dogru-ispanya-718</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İspanya için temel sorun ise aşırı siyasete bulaşılmış bir ortamda bu konsensüsün nasıl sağlanacağıdır. Yeni dünyanın efendileri şunu anlamadan bu problemlerin çözüleceği noktasında pekte iyimser olmamak lazım: yalansız olmadan paylaşma üzerine yönetme modeli.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihin en önde gelen sömürgeci devletlerinden biri olan İspanya, İber adasının büyük bir bölümünü kaplayan topraklarında (505.990 km²) 40 yıla yakın süren General Franco’nun (1939-1975) baskı dolu merkeziyetçi diktatörlüğünden sonra, 1978 yılında yeni bir anayasa ile parlamenter demokrasiyi (monarşisi olan) inşa sürecini başlatmıştır. Bu dönemde içerideki gelişmelerle federalleşme; dışarıdakilerle de Avrupa Birliği ile bütünleşme süreci (İspanya, 1986 yılında AB üyesi olmuştur) yaşanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Franco sonrası, demokratikleşmenin bir parçası ve güçlü bölgesel çıkarları geliştirmenin bir denge aracı olarak Bask ve Katalonya milliyetçiliği tarafından canlandırılan bölgeselleşme süreci gerçekleşmiştir. Bu gelişmelerin nihayetinde merkezi hükümet, 17 özerk yönetim ve Kuzey Afrika’da özerk yönetime sahip iki şehirden oluşan idari yapıyı ortaya koymuştur. İspanyolca, İspanya’nın resmi dilidir; fakat özerk bölgelerin kendi dillerini ve bayraklarını kullanma hakkı vardır. Özerk bölgelerin kendine ait özerklik yasası, parlamento ve yürütme organına sahip olmasına anayasa ile izin verilmiştir. İspanya 47 milyon nüfusa sahiptir; nüfusun %74’ü İspanyolca, %17’si Katalanca, %7’si Galiçyaca, %2’si Baskça konuşmaktadır. Nüfusun %94’ü ise Katolik’tir. En kalabalık şehirler olarak Madrid (5,7 milyon) ve Barcelona (5 milyon) öne çıkmaktadır. Kuzey Afrika’daki iki şehir olan Ceuta ve Melilla, ciddi bir oranda İslami yoğunluğa sahiptir. 2002-2014 yılları arasında İspanya 4,1 milyon göçmene ev sahipliği yapmıştır. Fakat, 2008 ekonomik krizi ve İspanya’nın 2012 ekonomik krizi sonrası gelen göçmen sayısı azalsa da, günümüzde daha çok Güney Amerika ülkelerinden ve Fas’tan gelerek Katalonya, Akdeniz sahili ve Madrid’de çalışan göçmenler genel nüfusun en az %10’unu oluşturmaktadır (4,5-5 milyon).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2017 yılı itibariyle işsizlik oranı İspanya’da %17 olmuştur. Gençler arasında (15-24 yaş) işsizlik oranı ise %44’tür. Aynı yılda kişi başı milli gelir 38,000 dolar olmuştur. Nüfusun %21’i yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Nüfusun %60’a yakını Endülüs, Katalonya, Madrid ve Valancia’da yaşamaktadır. Aynı yıl itibari ile enflasyon %2’dir. 1.19 trilyon dolar gayri safi yurt içi hâsıla ile dünya ekonomisinde 15. sıradadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İspanya anayasası parlamentoda yedi önemli grubu temsil eden bir parlamento komisyonunca hazırlanmıştır. Nihai metin 31 Ekim 1978’de parlamento ve senatoda onaylanmış, 6 Aralık’ta referandum ile kabul edilmiş ve 27 Aralık’ta ise kralın oluru ile resmi olarak da 29 Aralık’ta yayınlanınca yürürlüğe girmiştir. Anayasa iki temel soruna cevap vermeye çalışmıştır: demokratik kurumsal çerçevede vatandaşların hakları ve hürriyetlerinin inşası, bölgesel/topluluğa ait siyasi özerkliğin tanınması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1978 tarihli Anayasa ile İspanya genelde “Özerklerin Devleti” (State of autonomies-Estado de las autonomias) olarak anılmaya başlanmıştır. Merkezi hükümet ve yerel yönetimler arasındaki ilişki Anayasa’da açıklanmamıştır; fakat siyaseten merkezileşmeme sürecinde belirleyici bir unsur olmuştur. “Özerklerin Devleti” başladığından beri merkezi hükümet ve özerk topluluklar arasındaki ilişki iki taraflı veya çok taraflı olmuştur; fakat genelde daha çok “çok taraflı” olmuştur. İspanya’daki Sektörel Konferanslar, çok taraflı ve birleşerek yapılan anlaşmaların en önemli saç ayağı olmuştur. Bu konferanslarda merkezi hükümetin bakanı ve yerel özerk bölgelerin mevkidaş bakanları bir araya gelerek yasa taslaklarını, Avrupa ilişkilerine özerk bölgelerin katılımının koordine edilmesini ve en önemlisi de merkezi hükümetten özerk bölgelere verilecek fonları tartışmaktadırlar. Dayanışmanın (merkez ile yerel) en önemli konusu, özerk bölgelerin yetkisi altında olan sosyal hizmetlerin fonlanması meselesidir. Sektörel Konferanslar, merkezi hükümet tarafından düzenlenmekte ve eşit olmayan bir temelde yürütülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca, İki Taraflı Komisyonlar ile merkezi hükümet ve bir özerk yönetim bir araya gelerek siyaseten yüksek seviyede olmayan toplantılarla dayanışmayı tartışmaktadırlar. Bu toplantıların amacı, merkezi hükümet veya yerel özerk yönetimlerden birinin yaptığı yasa nedeniyle tartışma ortaya çıkarsa, taraflardan birisi İki Taraflı Komisyonu çağırarak, siyasi pazarlık yapıp, davanın Anayasa Mahkemesi önüne gitmesini engellemeye çalışmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özerk bölgeler arasındaki yardımlaşma mekanizması çok zayıftır, kendi aralarındaki anlaşmalar çok azdır, daha çok resmi olmayan ilişkiler mekanizması vardır. Sektörel Konferanslar, merkezi hükümet olmadan düzenlenememektedir; aynı şekilde özerk bölgelerin başkanlarının bir araya geleceği Başkanlar Konferansı da mümkün olmamaktadır. Eğer, böyle bir şeye imkân olsaydı, özerk bölgeler bir araya gelerek bilgi alışverişinde bulunup, ortak noktaları belirleyip beraberce faaliyetlerde de bulunabilirlerdi. Nihayet, 2004 yılında Başkanlar Konferansı’nda ilk defa İspanya Başbakanı ile özerk yönetimlerin (toplulukların) liderleri bir araya gelmiştir. Bu şekil bir konferans sisteminin oluşturulması, bazı yazarlara göre, normal kurumsallaşmanın göstergesi olarak kabul edilmiştir. Bunun öncesinde İspanya’da özerk yönetimlerin resmi bir forumda bir araya gelmesinin imkânı yoktu. 2008 yılında sadece özerk bölgelerin olduğu bir Başkanlar Konferansı önerisi sunulmuştur. Özetle, İspanya büyük bir değişim yaşamaktadır; siyasi aktörlerin davranışının değişmesi de zor gözükmektedir. Fakat Avrupa Birliği ile bütünleşme, özerkliğin yeni yasaları, Başkanlar Konferansı’nın kurumsallaştırılması, bu değişimin dönüm noktalarını oluşturarak geleceği şekillendirecek en önemli faktörler olarak gözükmektedir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1978 Anayasası&nbsp;</strong><strong>ile&nbsp;</strong><strong>İspanya Özerklikler Devleti</strong><strong>’</strong><strong>nin dizaynına yol açmıştır. Bu ö</strong><strong>zerklik,&nbsp;</strong><strong>özellikle tarihi bölgeler olarak adlandırılan yerlerde, yani Katalonya, Bask ve Galiçya</strong><strong>’</strong><strong>da h</strong><strong>ızlıca gerçekleştirilmiş, diğer yerlerde ise yavaş bir şekilde yapılmıştır. Merkezileşmeme sürecinin sonucu olarak bölgesel kimlikler güçlenmeye başlamıştır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ö</strong><strong>ZERKL</strong><strong>İ</strong><strong>K SONRASINDA NE DE</strong><strong>ĞİŞTİ</strong><strong>?</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kez daha hatırlayacak olursak, 1978 Anayasası ile İspanya Özerklikler Devleti’nin dizaynına yol açmıştır. Bu özerklik, özellikle tarihi bölgeler olarak adlandırılan yerlerde, yani Katalonya, Bask ve Galiçya’da hızlıca gerçekleştirilmiş, diğer yerlerde ise yavaş bir şekilde yapılmıştır. Merkezileşmeme sürecinin sonucu olarak bölgesel kimlikler güçlenmeye başlamıştır. Etnik, dil ve kültürel kabileci anlayışlar parti sistemine de yansımış durumdadır. Bölgesel liderler, federal seviyede liderlerin seçiminde az bir etkiye sahiptirler. Federal partinin önde gelenleri bölgesel liderleri seçerken, kendi dünya görüşüne sahip olanları sisteme dâhil etmektedirler. Ayrıca, 70’li ve 80’li yıllarda dindarlık siyasette belirleyici bir rol oynarken, 2000’li yıllara gelindiğinde düşmüş olan bu etki bazı parti liderlerinin dini yeniden politize etmesiyle canlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sivil toplumun çoğunluğu yerelle çok güçlü bağlara sahiptir. Hükümet seviyesinde sivil toplumun dağılımına bakılınca %17 federal, %37 bölgesel ve %47 yerel şeklinde bir oran söz konusudur. Bu kuruluşlar, yerelden bölgesele ardından federasyon olarak örgütlenebilmektedirler. Bölgesel talepler sivil toplum kuruluşlarının güçlü ve fark edilebilir kimliklerinin itici gücü olarak ortaya çıkmaktadır. Günümüzde, Bask ve Katalonya bölgesi özellikle daha çok merkezi olmama ve çok uluslu İspanya’nın kabul edilmesini (Bask Ülkesi için daha düne kadar savaşmış olan ETA -Bask Anavatan ve Hürriyeti- Navarre ve Fransa’da ki Bask Ülkesi içinde ayrılık istemekteydi), diğer taraf ise İspanyol ulusunun birliğine dayalı yeniden merkezileşme kararı almada mantıklı siyasi organizasyon ve etkinliğe dayanılmasını talep etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer bir ifadeyle İspanya, şekli olarak federal bir ülke değil; fakat özerk bölgelerden oluşan çok yüksek seviyede ademi merkeziyetçi bir sisteme sahiptir. Franco sonrası 1975’ten sonra başlayan demokrasiye geçiş sürecinde ayrılıkçı eğilimlerin en geniş şekilde yeni sisteme destek olmasını sağlamak için merkezi olmayan bir model öne çıkarılmıştır. 78 Anayasası’nı hazırlayanlar, yarım bir federal sistemi asimetrik yönleri olan bir şekilde inşa etmişlerdir. İspanya siyasal sistemi merkeziyetçiliği savunanlar ile etnik bölgesel talepleri savunanlar arasında bir dengeyi başta kurabilmiştir. Fakat yeni dünyanın yeni şartları karşısında mevcut sistem ciddi bocalamalar yaşamaya başlamıştır. İspanyol Anayasası’na göre uluslararası ilişkiler merkezi hükümetin yetkisindedir. Özellikle Katalonya ve Bask bölgesi kendi kimliklerinin tanınırlığını arttırmak için sürekli olarak yurtdışındaki ülkelerle ilişki kurmaya ve geliştirmeye çalışmışlardır. Fakat yine de bu ilişkilerin, genelde, özerk bölgelerin ekonomik sebeplere dayalı motivasyonlarının sonucu olarak ortaya çıktığı da söylenebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">78 Anayasası, İspanya’nın ayrılmaz bütünlüğünü belirtmekle beraber kültürel çoğulculuğu koruma ihtiyacı ve bölgesel kendi kendini yönetme hakkına da yer vermiştir. İkinci İspanya Cumhuriyeti (1931-39) döneminde dahi Katalonya, Bask ve Galiçya özerkliğe sahip bölgelerdi. İlginçtir ki 2007 yılında kabul edilen yani Endülüs Özerklik Yasası 1. Maddesi, Endülüs’ü tarihi bir millet olarak kabul etmiştir. Anayasa’nın belirsiz metnine rağmen 1979-83 arasında 17 özerk topluluk ve 2 özerk şehir oluşturulmuştur. Bunlar; Endülüs, Aragon, Asturias, Bask Ülkesi, Balearic Adaları, Kanarya Adaları, Cantabria, Castille-LaMancha, Castille-Leon, Catalonia, Extramadura, Galicia, La Rioja, Madrid, Murcia, Navarre, Valancia, Kuzey Afrika’da iki özerk şehir Ceuta ve Melilla’dır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her bir özerk topluluk genel oyla seçilen parlamento veya yasama organına sahiptir. Parlamento özerk topluluğun başkanını seçer. Seçilen başkan Bölgesel Hükümet Konseyi’ni atar. İspanya Anayasası 148 ve 149. maddelerin çizdiği sınırlar içerisinde her bir özerk yönetim kendi Özerk Yasası’ndaki sayılan yetkilerin tamamına, ulusal hükümetçe transfer edilmiş olan özerk hükümet kurumlarının organizasyonuna, arazi kullanımı planlaması, şehir planlaması, konut, kamu hizmetleri, tarım, balıkçılık, kültür, ekonomik gelişme, turizm, vb. yetkilerine sahiptir. Tarihi sebeplerden dolayı Bask Ülkesi ve Navarre için bu yetkilere, vergi düzenlemesi ve toplanması da eklenmiştir. Her bir özerk yönetimde merkezi hükümeti temsil eden bir delege bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her ne kadar Katalanca, Baskça, Galiçyaca resmi statüsü kabul ediliyor olsa bile, resmi dil sadece İspanyolcadır. Ayrıca, Franco’nun diktatörlüğü döneminde (1939-1975) etnik milliyetçi taleplere bir sempati olsa bile bu, sosyal ve siyasi bir çoğulculuğa dönüşmemiştir. 2002 yılında yapılan bir ankette İspanyolların %78’i kendilerini “çift kimlikli”, yani hem İspanyol hem de Katalan, Endülüslü veya Bas, vb. olarak tanımlamıştır. Nüfusun sadece %22’si kendisini İspanyol, Katalan, Bask veya Endülüslü, vb. tek kimlik üzerinden tanımlamıştır. Fakat bu durum, son 10 yılda ciddi şekilde değişmeye başlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İspanya’daki iki büyük parti olan Sosyalist Parti ve merkez sağın partisi olan Halkın Parti, Bask ve Katalan milliyetçiliğine çok farklı baktıklarından dolayı aralarında bir uzlaşma sağlayarak bir anayasal reform yapmaları imkânsız gibi gözükmektedir. 2004 yılından sonra özerk bölgeler özellikle Bask ve Katalan bölgeleri İspanya’nın merkezi hükümeti ile ikili anlaşma kurma yoluna gitmeye çalışmıştır. 2005 yılında Bask Ülkesi, İspanya hükümeti ile ilişkilerinde ikili anlaşmayı (Ibarretxe Plan) teklif etmiş, fakat (federal) İspanya Parlamentosu bunu reddetmiştir. Bazı özerk bölgeler için özerkliğin arttırılması, her daim bir gaye olmuştur; fakat etnik milliyetçiliğe ciddi şekilde dayalı özerk bölgeler ise İspanya’nın çok uluslu bir devlet olarak tanınmasını istemeye devam etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1978 yılında İspanya OECD kayıtlarına göre gelişmişliğin altında bir ülke olarak kayıtlara geçmiş durumdaydı. Bugün için ise İspanyol ekonomisi, çok ciddi atılımlar içerisindedir. Gerçi, Endülüs, Bask Ülkesi, Katalonya, Madrid ve Valencia İspanya’nın gayri safi milli hasılasının %70’inden fazlasını sağlamaktadır. Haliyle, bu durum özerk bölgeler arasında rekabetin artışını dengesizleştirmekte ve özerk bölgeleri hem içerde hem dışarda siyasi hareketliliğe teşvik etmektedir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uzun süre devam eden iç savaş, sonrasında hem I. hem de II. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalan İspanya, 1939 yılında General Franco</strong><strong>’</strong><strong>nun ülkesi haline gelmiştir. 1939 yılında başlayan Franco hâkimiyetine karşı uluslararası izolasyon uygulanmıştır. Hem Birleşik Devletler hem de Sovyet Rusya bunu desteklemiştir. Franco</strong><strong>’</strong><strong>nun İspanya</strong><strong>’</strong><strong>sı BM üyeliğinden çıkarılmıştır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İSPANYA İÇİN Bİ</strong><strong>R GE</strong><strong>ÇMİŞ ANALİZİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İspanya’nın bugünkü durumun anlayabilmek için geçmişine de bakmak önem arz etmektedir. 1898 İspanya-Amerika Savaşı sonrası İspanya; Küba, Porto Riko ve Filipinler’i kaybetmiştir. 1850-1950 arasında 3,5 milyon İspanyol, Güney Amerika ülkelerine göç etmiştir. İkinci Cumhuriyet (1931-36) istikrar bozucu kutuplaşmadan dolayı iç savaşa (1931-36) neden olmuştur, ardından bu da Franco diktatörlüğünün doğuşuna (1939-75) zemin hazırlamıştır. 60’lı ve 70’li yıllarda ise bu göçler diğer Avrupa ülkelerine olmuştur. Daha sonra uzun süre devam eden iç savaş, sonrasında hem I. hem de II. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalan İspanya, 1939 yılında General Franco’nun ülkesi haline gelmiştir. 1939 yılında başlayan Franco hâkimiyetine karşı uluslararası izolasyon uygulanmıştır. Hem Birleşik Devletler hem de Sovyet Rusya bunu desteklemiştir. Franco’nun İspanya’sı BM üyeliğinden çıkarılmıştır. Franco döneminin başlarında az da olsa Arjantin İspanya’ya destek olmuştur. Bu yıllarda sürgünde olan Bask ve Katalan hükümetleri uluslararası meşruiyete sahip olmuşlardır; fakat pratikte önemli bir siyasi etkileri olmamıştır. Pek çok denemeden sonra İspanya 1956’da BM üyesi olmuştur ve ilginç bir şekilde 1969 yılında BM Güvenlik Konseyi’ne geçici üye seçilmiştir. Fakat soğuk savaş dönemi olması ve Franco’nun komünizm karşıtlığı bu izolasyonu kırmasına yol açmıştır. 1953 yılında ABD ile yapılan ikili anlaşma dünya çapında diplomatik kabulün başlangıcını oluşturmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Federal ülke olan Almanya ve Belçika’da olduğu gibi kurucu unsurlarda (kurucu iktidar) İspanya’nın özerk bölgelerinin merkezi hükümetin yerel yönetimlerle ilgili olan önemli bir yurt dışı siyaseti veya meselesi olsa bile, buna siyaseten etki edememekte veya hukuki veto yetkisi bulunmamaktadır. İspanya hükümeti daha önce özerk bölgelere ait olan pek çok yetkiyi AB’ye devretmiştir. Bu da, bölgesel elitistleri endişelerinden dolayı AB konularına daha çok katılmaya teşvik eder hale getirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasal reform meselesi merkezi hükümetin ajandasına ilk olarak 2004 yılında girmiştir. O tarihte yeni seçilmiş olan İspanya Sosyalist İşçi Partisi spesifik olarak dört alanda anayasa reformu sunmuştur: senato, özerk toplulukların adının birleştirilmesi -farklıklarının anayasada devam etmesi-, AB’nin özel referansla anayasaya alınması, tahta geçmede cinsiyet eşitliği. Ana muhalefet partisi olan muhafazakâr Halkın Partisi, her ne kadar teorik olarak teklifin bazı yönlerine katıldığını ifade etse de 2010 yılında reform sürecine katılmayı reddetmiştir. Anayasa reformunda parlamentoda çoğunluğu sağlamak için Halkın Partisi’nin desteğine ihtiyaç olduğundan resmi olarak teklif sunulmadan zaten bloke olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İspanya Senatosu ise, kısaca göz atacak olursak, 265 üyeden oluşmaktadır. Bunların 208’i genel oyla seçilmektedir, 57’si ise, bölgesel yasama organlarınca atanmaktadır. Senatörler dört yıllığına görev yaparlar. Bölgelerin atamış olduğu senatörler, her an bölgelerce geri çağrılabilir. Senato ilk olarak 1837 Anayasası ile kurulmuştur. 1845, 1856, 1869 ve 1876 anayasalarında senatoya yer verilmiştir. 1923 yılında General Rivera’nın darbesi ile parlamento ile birlikte kapatılmıştır. 1978 yılında yeni anayasa ile yeniden inşa edilmiştir. 26 Haziran, 2016 seçimlerine göre Halkın Partisi grubunun 127 seçilmiş, 20 atanmış toplamda 147 senatörü mevcuttur. Sosyalist grubun 42 seçilmiş, 20 atanmış, toplamda 62 senatörü vardır. Birlikte Yapabiliriz grubunun 14 seçilmiş, 6 atanmış senatörü vardır. Cumhuriyetçi Sol grubun 10 seçilmiş, 2 atanmış senatörü vardır. Senatoda Bask grubunun 5 seçilmiş, 1 atanmış&nbsp;&nbsp; senatörü vardır. Milliyetçi grubun 3 seçilmiş, 3 atanmış senatörü vardır. Karışık grubun ise, 7 seçilmiş, 6 atanmış toplamda 13 senatörü vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İspanyol monarşik parlamenter sistemi iki meclislidir. Parlamentonun fonksiyonları daha fazladır. Pek çok Senato tedbirlerini (önlemlerini) etkisiz kılabilir. Başbakan için güven oylamasını sadece parlamento verebilir veya hükümeti düşürebilir. Meclislerden her ikisi de normal yasa yapma sürecini başlatabilir. Senato yasa teklifini parlamentoya değişiklik için gönderebilir veya veto edebilir. Parlamento bunu salt çoğunluk oyu ile bertaraf edebilir. Temel medeni, hakları ve bölgesel yetkilendirmeleri düzenleyen temel yasaların kabulü için hem parlamento hem senatoda salt çoğunluğa ihtiyaç vardır. Anayasal değişikliklerde ise her iki meclisin 3/5 (%60) çoğunluğu gerekli, fakat senato bu çoğunluğa ulaşamazsa ve parlamento-senato karışımından oluşan komite de problemi çözemezse parlamento 2/3 çoğunlukla, eğer senatoda salt çoğunluğu kabul etmişse, bu değişikliği gerçekleştirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Senatonun bazı özel fonksiyonları vardır: Anayasa Mahkemesi hakimlerinin atanması, Yargı Kuvveti Genel Konseyi üyelerinin atanması. İspanya Anayasası 155. maddeye göre bölgesel başkanların disiplininden sadece senato sorumludur. Sadece senato yerel hükümetleri sona erdirebilir. Nisan 2006’da Marbella Şehir Konseyi (meclisi) üyelerinin çoğunun yolsuzluklara karışması neticesinde senato yetkisin kullanarak konseyi fesh etmiştir. 26 Ekim, 2017’de senato 47’ye karşı 214 oy ile Anayasa’nın 155. maddesini Katalonya üzerinde kullanmıştır. Katalan lider Puigdemont’un da dâhil olduğu ayrılıkçı siyasetçilere görevden el çektirmiştir. Puigdemont hakkında çıkarılan yakalama kararı sonrası (meşru olmayan bir referandum düzenleyip tek taraflı bağımsızlık ilan ettiği iddiasıyla) İspanya’dan ayrılmış, daha sonra Almanya’da yakalanmış iade edilecekken kefaletle serbest kalmıştır. Puigdemont ardından Belçika’ya kaçmış ve daha sonra hakkındaki uluslararası arama kararı kaldırılınca orada Katalonya’nın bağımsızlığı için mücadelesine devam etmiştir. İspanya’da isyan ve kamu fonlarını kötüye kullandığı iddiasıyla hakkındaki arama kararı hala devam etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısaca, son İspanyol parlamentosuna bakacak olursak, 26 Haziran 2016 seçiminde 350 milletvekili olan parlamentoda sandalye dağılımı şu şekilde gerçekleşmiştir: %33,01 oy oranı ve yaklaşık 8 milyon oy ile Halkın Partisi (muhafazakâr, Hristiyan demokrasi ideolojisini benimsemiş) 137 milletvekili kazanmıştır. İspanya Sosyalist İşçi Partisi (sosyal demokrat ideolojiyi benimsemiş) %22,63 oy oranı ile yaklaşık 5,5 milyon oy ile 85 milletvekilliği kazanmıştır. Birlikte Yapabiliriz Partisi, koalisyonu (demokratik sosyalizm ve sol kanat popülizmini benimsemiş siyasi partiler seçim ittifakı yapmıştır) %21 oy oranı 5 milyon oy ile 71 milletvekili kazanmıştır. Liberal olan Vatandaşların Partisi %13 oy oranı 3 milyondan fazla oy ile 32 milletvekili kazanmıştır. Demokratik Sol Katalonya Evet koalisyonu %2,66 oy oranı yaklaşık 640,000 oy ile 9 milletvekili kazanmıştır. Katalonya’nın Demokratik Kavuşması ise %2 oy oranı yaklaşık 484,000 oy ile 8 milletvekilliği kazanmıştır. Bask Ulusalcı Parti ise %1,19 oy oranı 287,000 oy ile 5 milletvekili kazanmıştır. Bask Ülkesi Birliği ise %0,77 oy oranı yaklaşık 185,000 oy ile 2 milletvekilliği kazanmıştır. Kanara Koalisyonu ise %0,33 oy oranı ve 78,253 oy ile 1 milletvekilliği kazanmıştır. Halkın Partisi lideri Mariano Rajoy kabineyi kurmayı başararak Başbakan olmuştur, fakat 24 Mayıs 2018’de İspanya’nın en yüksek ceza mahkemesi pek çok kişi ile birlikte iktidar partisini sahtekârlık, kara para aklama ve hukuka aykırı ödemelerden (komisyonlardan) suçlu bulunca (Güntel Davası) güven oylaması ile iktidar partisi hükümeti düşürülmüştür. Ardından Sosyalist Parti iktidar partisi olmuştur. Redro Sanchez’de Başbakan olmuştur.</span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SONU</strong><strong>Ç&nbsp;</strong><strong>YER</strong><strong>İ</strong><strong>NE: GELECEK&nbsp;</strong><strong>ÖNGÖR</strong><strong>ÜLER</strong><strong>İ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İspanyol tarzı federalizm kolayca yeni şartlara uydurulabilen bir model olarak gözükmektedir, elbette bazı sınırlarının olması kaçınılmaz bir gerçektir. Mesela, yeni Katalan Yasası dil uygulaması modelinde, merkezi hükümetle ilişkilerin kurumsallaşmasını ikili ilişkileri güçlendirerek sağlamakta, merkezi hükümet ve AB organlarının karar alma mekanizmalarında bölgesel hükümetin katılımının hukuken güçlendirilmesinde, göçmenlik-iş denetimi ve kamu taşımacılığı gibi önemli alanlarda ademi merkeziyetçilikte, yeterli kaynakları sağlamak için mali düzenlemelerin inşası alanlarında başarılı olmuştur. Ama anayasanın yeni yorumunu yaparak anayasal konsensüs oluşturup Katalonya’nın ulusal olarak tanınması ve İspanya’nın çok uluslu devlet karakteri olduğunun kabul edilmesinde, özel bölgesel yeterliliklere merkezin müdahale etmemesi konusunun garanti altına alınmasında, yargının Katalonya’da ademi merkeziyetçi olması veya dağılması noktasında başarısız olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nihayetinde, İspanya’nın bu problemi çözmesi, ulusal partiler ve bölgesel partilerin anlaşarak görünürde bir anayasal reform yaparak gerçekleştirilebilir. Temel sorun ise aşırı siyasete bulaşılmış bir ortamda bu konsensüsün nasıl sağlanacağıdır. Yeni dünyanın efendileri şunu anlamadan bu problemlerin çözüleceği noktasında pekte iyimser olmamak lazım: yalansız olmadan paylaşma üzerine yönetme modeli. Gerçi, bazen bazı iç içe geçmiş siyasi problemlerin net hukuki çözümü olmayabilir, o zaman belki de resmi olmayan örtülü değişiklikler ve biraz da şekli reformlarla çözüm sağlanabilir. Kim bilir, belki de!</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 Dec 2023 14:44:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/yeni-anayasaya-dogru-ispanya-1728215340.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hukukçular nereye koşuyor?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukukcular-nereye-kosuyor-717</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukukcular-nereye-kosuyor-717</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mesele iktidar ise aslı ve tali iktidar ayrımlarına girmeden iktidarın gerçek sahibinin millet olduğunu kabul ederek yola çıkacaksınız. Halkçı bir yönetimin anayasal cumhuriyetten geçtiğini bileceksiniz. Bunu da temsilcilerin azli ve halk girişimi kurumlarını yönetimde kontrol ve dengeyi sağlamak adına yeni anayasa koymakla gerçekleştirebilirsiniz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TÜBS (Türkiye Usulü Başkanlık Sistemi) denilen ve 2017 Anayasa Değişikliğinden beri birlikte olduğumuz; parlamenter sistem ile başkanlık sisteminin karışımı gibi gözüken, aslında ne parlamenter ne de başkanlık hükümet sistemine benzemeyen bir modelle karşı karşıya olduğumuz bir vakadır.&nbsp;<strong>Yüksek öğrenimin en önemli iki temel gayesi vardır:</strong><strong>GER</strong><strong>ÇEĞE VE TOPLUMA Hİ</strong><strong>ZMET (SERVING TRUTH AND SOCIETY)</strong>. Uzun dönemde gerçeğe hizmet, bazı zamanlarda toplumda oluşmuş olan algı veya aldatmalardan dolayı, topluma rağmen topluma hizmetin önüne geçebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde tüm dünyada yaşanan kırılmalardan ve kapitalist sistemin artık ücretli bir kölelik sistemi (wage slavery, özellikle covid-19 salgınınından sonra karşı karşıya olduğumuz bir dünya) olduğu tamamıyla ortaya çıktıktan sonra özellikle topluma rağmen topluma hizmetin büyük bir önem arzettiği kanaatindeyiz. Bu şu anlama gelmemelidir; bu toplum veya herhangi bir toplum, kültürel veya entelektüel olarak geridir. Mutlaka entelektüel veya bir burjuva sınıf olmalı ki o toplumu aydınlatarak kurtuluşa götürsün. Bu anlayış, egemen seçkin bir sınıfın toplumu yönetebileceği algısına dayanmaktadır (Rönesanstan beri şiddeti artan bir şekilde) ve Türkiye gibi ülkelerde, hatta Batıda da ve hatta günümüzde tüm dünyada teoride olmasa da gerçekte genel olarak kabul edilen veya toplumlara empoze ettirilen bu görüşün ta kendisidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzün ifadesiyle efendiler ve marabalardan oluşan toplum algısı. Efendi kimdir? Parayı (sermayeyi), iktidarı (yönetmek anlamında) ve dini veya dinsizlik hareketlerini elinde tutanlar. Gerçek anlamda bir toplumda adil servet dağılımı yoksa zaten o toplumdaki '<strong>yönetim modeli efendilik</strong>’ten başka bir model değildir. Anayasa hukuku tabiriyle ortada anayasalı bir cumhuriyet vardır, anayasal cumhuriyet yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir toplumun veya ülkenin anayasal cumhuriyet olması o toplumda veya ülkede inşa edilmiş hukuk sisteminin işleyişine bakılarak karar verilir. Hatta amiyane tabirle trafiğin işleyişine bile bakılarak o toplumda hak ve hürriyetlere saygı gösterilip gösterilmediğini rahatlıkla anlayabilirsiniz. Hatta insanların kendi arkasında yürüyenleri düşünmeden sigara içmelerinden bile hak ve hukukun o ülkede ne seviyede olduğunu anlayabilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu giriş kısmından sonra yüksek öğretim veya yüksek öğretimin ana çıtası olan akademisyenlerden beklenen nedir: Bilimdir, film değildir. Gerçek bir akademisyenden beklenen gerçeğe hizmetle topluma hizmeti aynı anda başarıp kamu kaynaklarını israf etmeden kullanmasıdır. Şunu da unutmamamız lazım ki uzun vade de topluma yapılan en iyi hizmet gerçeğin ortaya çıkması ve onun için yapılan çalışma ve gayretler olduğudur. Bu nokta da kurumların özerk yapıda olması ve mutlaka dışarıdan o meslekten olmayanlarca denetlenmesi çok büyük bir önem taşımaktadır.Gözden ırak tutulmaması gereken bir nokta ise bu özerkliğin (özerkliğin, otonominin) elitizm hastalığına kurban edilmemesidir. Ama görünen o ki hemen hemen dünyanın her yerinde kaçınılmaz bir son gibi karşımıza çıkan bir gerçek olarak akademik dünyanın oluşturduğu fildişi kulesi (ivory tower) vardır…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumda adaletin dumura uğradığı büyük çoğunlukça kabul edilen bir gerçektir. Peki hukuk fakültelerine gelmeden daha önce anaokulunda, ilkokulda, ortaokulda, liselerde ve üniversitelerin diğer bölümlerinde dürüstlük, hak, hukuk, hakkaniyet ve adalet kültürü olarak bu ülkenin evlatlarına ne anlatmaktayız veya ne öğretmekteyiz.</strong></span></span></p>

<h3><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GERÇEĞE VE TOPLUM HİZMET</strong></span></span></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu hastalıktan kurtulmanın çaresi ise yüksek öğrenimin misyon ve gayesini hatırlamak ve düzenlemeleri ona göre yapmaktı</strong><strong>r: Ger</strong><strong>çeğe ve Topluma Hizmet.</strong>&nbsp;Günümüzde üniversitelerle ilgili üç mesele sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır: Gelirlerin maksimize edilmesi, prestijin arttırılması ve kurumsal özerkliğin korunması. Gördüğümüz o ki; memleketimizde devlet üniversitelerinin pek böyle bir dertleri yoktur. Çünkü, devlet üniversitelere ödenekler göndermektedir. Üniversiteler gerekli yayınları yapmadığında veya patentler almadığında, buluşlar yapmadığında bu ödeneklerin pek azaldığı da söylenemez. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekraren ifade edecek olursak, akademik dünyadaki düzenlemeler ve uygulamalarda her daim yüksek öğrenimin gaye ve misyonu hedef alındığında yanlışlıklar minimize edilmiş olacaktır.<strong>Gerçeğe ve topluma hizmet adil ve eşit olmakla sağlanır, yalan söylemekle veya algılarla değil.</strong>&nbsp;Çalışan ve üreten insanlar ödüllendirilerek bu ulvi gayelere hizmet edilmiş olunur. Üreten ve hakikat peşinde koşanlar algı operasyonlarıyla uyumsuz bireyler olarak takdim edilmekle hiçbir yere varılamaz, olsa olsa bu gibi davranışlar toplumlardaki çözülmeleri ve bozulmaları sağlayan basamak taşları olur.Unutulmamalı ki üreten (var olanı değil yeni bir ürün) ve geliştiren insanlar hür düşünen toplum ve bireylerden çıkar, ikbal düşüncesiyle seviyesizce ve ahlaka aykırı davranan toplulukların üretim ve geliştirme değil daha çok taklitçi bireyler ortaya çıkardığı bilinen bir gerçektir. Bu nedenle, en temel meselemiz eskilerin tabiriyle doğrucu davutların çok olduğu hür bireyleri yetiştirmektir. Bunu başarabildiğimiz oranda hem bu ülkeye hem de insanlığa en büyük hizmeti yapmış olacağız. Aldatmak yani yalan yok ve paylaşmak var!!!Peki ülkemizde hukukçular nereye koşuyor? Temel hak ve hürriyetler gerçekten koruma altında mı ve hukuk fakülteleri bu işin neresinde veya neresinde olmalıdır? Can Atalay konusuyla ilgili şahsi kanaatimi daha önceki yazılarda arz etmiştim: Bu konunun çözüm yeri meclistir; anayasa değişikliğidir. Hatta milletin ta kendisidir.&nbsp;<strong>Halk girişimi ve temsilcilerin azli kurumları acilen Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>nin anayasal sistemine konulmalıdır.</strong>&nbsp;Gördüğümüz noktada toplumda adaletin dumura uğradığı büyük çoğunlukça kabul edilen bir gerçektir. Peki hukuk fakültelerine gelmeden daha önce anaokulunda, ilkokulda, ortaokulda, liselerde ve üniversitelerin diğer bölümlerinde dürüstlük, hak, hukuk, hakkaniyet ve adalet kültürü olarak bu ülkenin evlatlarına ne anlatmaktayız veya ne öğretmekteyiz.Yoksa hep birlikte statükonun korunmasına mı hizmet etmekteyiz? Görebildiğimiz kadarıyla seçkinci yani elitizm hastalığı tüm eğitim sistemini özellikle hukuk eğitimini ve hatta tüm yüksek öğretimi esir almış durumdadır. Peki böylesine seçkinci anlayışa sahip bir eğitim sistemi herkes için adil bir düzen inşa edebilir mi? Yoksa iktidarı her ele geçirenin bizim adam hastalığıyla mustarip olduğu bir durumun ortaya çıkması kaçınılmaz bir son değil midir?</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Görebildiğimiz kadarıyla seçkinci yani elitizm hastalığı tüm eğitim sistemini özellikle hukuk eğitimini ve hatta tüm yüksek öğretimi esir almış durumdadır. Peki böylesine seçkinci anlayışa sahip bir eğitim sistemi herkes için adil bir dü</strong><strong>zen in</strong><strong>şa edebilir mi? Yoksa iktidarı her ele geçirenin bizim adam hastalığıyla mustarip olduğu bir durumun ortaya çıkması kaçınılmaz bir son değ</strong><strong>il midir?</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>T</strong><strong>Ü</strong><strong>RKİYE</strong><strong>’</strong><strong>Nİ</strong><strong>N MUHALEFET</strong><strong>İ VE MUHALİ</strong><strong>FLERİNİN ÇARESİZLİĞİ&nbsp;</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halka küfür ederek veya halkı küçük görerek bir yere varamayacaksınız.&nbsp;<strong>Sırça köşklerinizden çıkarak kendinizi seçmesini istediğiniz milleti ö</strong><strong>nce&nbsp;</strong><strong>çok iyi tanımalısınız.</strong>&nbsp;Bundan önce ise bizim adam hastalığından kurtularak; hayatta iki çeşit insan olduğu düşüncesine geminizi yanaştırmalısınız: Namuslular ve Namussuzlar. Bu limanda doğru ve liyakatli insanlarla çalışmayı öğrenmelisiniz. Siyaseti size öğretenlerin dünya anlayışının çoktan sona erdiğini, yeni bir dünyanın farkına vararak şeffaf ve dürüst olmayı bilerek yaşayacaksınız. Mesele iktidar ise aslı ve tali iktidar ayrımlarına girmeden iktidarın gerçek sahibinin millet olduğunu kabul ederek yola çıkacaksınız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halkçı bir yönetimin anayasal cumhuriyetten geçtiğini bileceksiniz. Bunu da temsilcilerin azli ve halk girişimi kurumlarını yönetimde kontrol ve dengeyi sağlamak adına yeni anayasa koymakla gerçekleştirebilirsiniz.</strong>&nbsp;Temel hak ve hürriyetleri kanunlar korumaz, hak ve hürriyetler milletin fertlerinin o şuura sahip olunmasıyla korunur. Ne diyelim, seçkinci (elitist) pozitivist hukuk anlayışının ömrü de buraya kadarmış...&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 03 Feb 2024 14:35:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/hukukcular-nereye-kosuyor-1728214687.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Quebec, Kanada’dan Kırım’a: Bir Referandum</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/quebec-kanadadan-kirima-bir-referandum-716</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/quebec-kanadadan-kirima-bir-referandum-716</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kırım bir anlamda Ruslar tarafından işgal edilmiş durumdadır. Sonuçta, Rusya’nın uygulamış olduğu siyaset neticesinde bir bölgede nüfusu artırıp zamanı gelince (Ukrayna’da meydana gelen karışıklıkta olduğu gibi) self-determinasyon oylaması yaparak topraklarına ilhak etme siyaseti milletlerarası hukukça savunulan bir yöntem değildir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanada anayasa hukukunun kaynakları, hâkimler tarafından Birleşik Krallık’ta oluşturulmuştur. Hakimler tarafından Birleşik Krallık ’ta oluşturulan anayasa daha sonra Anglo-Saxon hukuku üzerine Kanada’da şekillenmiştir. Kanada Yüksek Mahkemesi (Supreme Court of Canada, SCC), 1985 yılındaki bir federal yasayla kurulmuştur. Kanada’nın hukukunun yazılı olan en önemli anayasal kaynakları ise Konvansiyonlardır (Conventions). Konvansiyonlar anayasa metni, Birleşik Krallık’ın, Fransızların kolonisi olan Quebec eyaletini işgalinden sonra Krallık’ın ilan etmiş olduğu 1763 tarihli Krallık Beyannamesi’dir (The Royal Proclamation of 1763). Konvansiyon Anayasa metni, günümüzde yerli halkların hakkının (aboriginal rights) korunması için anayasal bir belge olarak önemini korumaktadır. 1774 tarihli Quebec Andlaşması Yasası (Quebec Act) ise İngiliz Parlamantosunca kabul edilmiş ve Quebec eyaletinde Fransız hukukunun (Civil Law) uygulanmasının devamına izin vermiştir. Diğer önemli bir anayasal belge ise 1867 tarihli, İngiliz Kuzey Amerika Andlaşması’dır (The British North America Act). Bu anayasal belge, 1982’den sonra Anayasa Andlaşması (Constitutional Act) olarak isimlendirilmiştir. 1867 tarihli bu belge ile birlikte New Brunswick, Nova Scotia, ve Canada’da (Ontario ve Quebec eyaletlerinden oluşan) federal birlik sağlanmıştır. 1931 yılında İngiliz Westminster Yasası (The British Statue of Westminster) ile birlikte resmi olarak Kanada’nın İngiliz kolonisi olması sona ermiştir. Bu tarihten sonra, hiçbir İngiliz yasası, Kanada’nın onayı olmadan Kanada’da uygulanmamıştır. 1949 yılına kadar, Yüksek Mahkeme davaları, diğer Birleşik Krallık kolonilerinde olduğu gibi, temyiz için Londra’daki The Judicial Committee of the Privy Council’in (İstinaf Mahkemesi) önüne gitmekteydi.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1960’lı yılların başında, özellikle Quebec eyaletinden ve Kanada’nın diğer bölgelerinden gelen baskılarla anayasal reform talepleri artmaya başlamıştı. İngiliz Kuzey Amerika Andlaşması’nın değişmesi gerektiği bu taleplerin merkezinde yer almaktaydı. Bu taleplerin başında; “federal ve eyalet hükümetlerinin yetkilerinin yeniden düzenlenmesi, Senato’nun yeniden dizayn edilmesi ve daha çok yerel temsil gücünün olduğu bir yapının oluşturulması, Kanada Yüksek Mahkemesi’ne (SCC) anayasal statü kazandırılması, kişi hakları için anayasal koruma sağlanması ve yerli halkların haklarının anayasal olarak tanınması” gelmekteydi. Nihayet 17 Nisan 1982’de Kanada Anayasası (The Canadian Charter of Rights and Freedoms), kabul edilmiştir. Anayasanın 52.kısmı, Anayasa’nın; Kanada’nın en yüksek yasası olduğunu (the supreme law of Canada) ilan etmiştir.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>30 Ekim, 1995 yılında Quebec eyaletinde yapılan seçimde, Quebec eyaletinin Kanada’dan ayrılıp bağımsız bir devlet olması için referandum yapılmıştır. Oylama sonucu %49.42 evet, %50.58 ise hayır çıkmıştır. Bu neticeden sonra referandum, Kanada Yüksek Mahkemesi önüne götürülmüştü.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>QUEBEC EYALETİNDE REFERANDUM</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Quebec eyaleti, geleneksel taleplerinin karşılanmadığı gerekçesiyle, bu değişikliklere itiraz etmiştir. Bunun üzerine 1987 yılında Kanada Başbakanı ve eyaletlerin Başbakanlarının bira araya gelerek anlaşmaya vardığı Meech Lake Accord belgesi düzenlenmiştir. Belge, Quebec eyaletinin farklı bir toplum olduğunu, Kanada’nın iki dilli bir ülke olduğunu ve federal harcamalar üzerinde kontrol, göçmenlik konularında federal hükümet ve eyalet hükümetlerinin anlaşmalar yapmasını içermekteydi. 1990 yılında eyaletlerin desteği olmadığından bu uzlaşı sona ermiştir. Quebecliler bu duruma sert tepki göstermişti. Quebeclilerin tepkisi neticesinde 1992 yılında the Charlottetown Accord üzerinde anlaşma sağlanmıştır. Bu belge daha çok, Senato’nun yeniden seçimini, kuvvetlerin dağılımını ve yerlilerin hakları hakkında hükümler içermekteydi. 1992 yılında yapılan milli bir referandumda büyük çoğunluk bu pakete hayır deyince Quebec bir kez daha hayal kırıklığına uğramış oldu.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">30 Ekim, 1995 yılında Quebec eyaletinde yapılan seçimde, Quebec eyaletinin Kanada’dan ayrılıp bağımsız bir devlet olması için referandum yapılmıştır. Oylama sonucu %49.42 evet, %50.58 ise hayır çıkmıştır. Bu neticeden sonra referandum, Kanada Yüksek Mahkemesi önüne götürülmüştü.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a><em>Reference re Secession of Quebec</em>&nbsp;[1998],<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>&nbsp;Yüksek Mahkeme’den Kanada hükümeti tavsiye karar olarak (advisory opinion) üç soruya cevap vermesini talep etmiştir. Birincisi, Kanada Anayasası’na göre milli Yasama organı, Quebec eyaleti yasama organı ya da hükümeti, tek taraflı olarak Quebec’in Kanada’dan ayrılışını sağlayabilir mi? İkincisi, milletlerarası hukuk, milli Yasama organı, Quebec yasama organı ya da hükümetine, tek taraflı olarak Kanada’dan ayrılma hakkını veriyor mu? Bu anlamda milletlerarası hukukta self-determinasyon (kendi geleceğini belirleme) hakkı var mı, varsa milli Yasama organı, Quebec yasama organı ya da hükümetine tek taraflı olarak Kanada’dan ayrılma hakkını sağlar mı? Son soru ise, bu konuda, şayet milletlerarası hukuk ve iç hukuk çatışırsa; tek taraflı ayrılma hakkı konusunda, hangi hukuka öncelik tanınacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme, birinci ve ikinci soruların cevabı olarak: Anglo-Saxon hukukunun içeriğine uygun olarak, öncelikle Anayasa’nın yazılı veya yazılı olmayan kuralları olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra Kanada’yı oluşturan Konfederasyon birlikteliğinin başlangıcına giderek, bu birleşmenin nasıl ve hangi şartlarda oluştuğunu ortaya koymuştur. Nihayetinde, Kanada anayasasının dayandığı dört temeli açıklamıştır: Federalizm, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve azınlıkların korunması olarak bu temeller belirlenmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme, bu prensipleri davaya uygulayarak, tek taraflı bir ayrılma kararının Anayasa’ya aykırı olacağını belirtmiştir. Quebec halkının apaçık bir şekilde Kanada’dan ayrılmayı ifade etmesi, bu taleple birlikte Birliği oluşturan diğer taraflarla (eyaletlerin) anayasal değişiklik için pazarlık yapılarak sonuca varılabileceğini söylemiştir. Mahkeme, milletlerarası hukukun Quebec’deki duruma uygulanamayacağını ve milletlerarası hukukun yasal olarak böyle bir ayrılma hakkı da vermediğini ifade etmiştir. Mahkeme, self-determinasyon hakkının, ancak diğer eyaletlerle pazarlıklar yapılarak bir anlaşmaya varılması sonucunda kullanılabileceğini belirtmiştir. Ayrıca mahkeme Self-determinasyon hakkını kullanılırken, devletlerin toprak bütünlüğünü zedelenmeden uygulanabileceğini ifade etmiştir. Mahkeme, milletlerarası hukukta, ancak koloni olarak ya da yabancıların işgali altında kalmış ise bir devletin ayrılma hakkı olacağını kabul etmiştir. Aksi durumda var olan ulusal bir devlette, kendi kaderini tayin etme hakkını uzun bir süredir kullanan bir grubun, tek taraflı olarak ayrılmaya hakkı olamayacağını söylemiştir. Mahkeme, son 50 yılın 40 yılında, Kanada Devletinin Başbakanlarının Quebec’li olduğunu ayrıca belirterek Quebec’in siyasi etkinliğini vurgulamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak Yüksek Mahkeme, bağımsızlık referandumunda büyük bir çoğunluğun çıkması şartıyla, Quebec Eyaletinin ayrılmak için pazarlıklara başlayabileceği kararını vermiştir. Referandumda aksi bir neticenin çıkması Quebec Eyaleti’nin tek taraflı olarak ayrılma hakkına sahip olamayacağını ifade etmiştir. Bu çerçevede, milletlerarası hukuk ile Kanada iç hukukunun aynı olduğunu, çatışma olmadığını, bu nedenle üçüncü soruyu cevaplamanın gereksiz olduğu kanaatine varmıştır.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kararı, Quebec hükümeti olumlu karşılamıştır. Bu minvalde, referandumdan çoğunlukla evet cevabı çıkması halinde diğer eyaletlerle Quebec’in ayrılması için pazarlıklara başlamasına sebep olacaktır. Bunun da tek taraflı bağımsızlık ilanını gereksiz kıldığı ortadadır. Kanada Federal hükümeti de kararı olumlu bularak, Quebec’in tek taraflı bağımsızlık ilan edemeyeceğini, açık ve net bir çoğunlukla referandumdan evet sonucu aldıktan sonra, ayrılmak için pazarlıklara başlayabileceğinin makul ve anlaşılabilir olduğu Quebec’li Kanada Başbakanı Jean Chretien tarafından ifade edilmiştir.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uzun vadede görünen o ki, Quebec eyaleti şayet Kanada’nın ekonomisi kötüye gitmesi durumunda veya var olan milliyetçilik akımlarının daha da artması halinde, Quebec Eyaleti’nin bağımsızlığını kazanması gerçekleşecek gibi gözükmektedir. Quebec eyaletindeki araba plakalarında 1978’den beri işgale gönderme yapılarak, “Je me souviens”, “Ben hatırlıyorum” ifadesi yer almaktadır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘BEN HATIRLIYORUM’</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun vadede görünen o ki, Quebec eyaleti şayet Kanada’nın ekonomisi kötüye gitmesi durumunda veya var olan milliyetçilik akımlarının daha da artması halinde, Quebec Eyaleti’nin bağımsızlığını kazanması gerçekleşecek gibi gözükmektedir. Quebec eyaletindeki araba plakalarında 1978’den beri işgale gönderme yapılarak, “Je me souviens”, “Ben hatırlıyorum” ifadesi yer almaktadır. Quebec Eyaleti bu gelişmeler ışığında son dönemde bağımsızlığını ilan eden Kosova gibi tek taraflı olarak bağımsızlık kararı alırsa, Kanada Federal hükümetinin buna tepkisi ne olacaktır? Bütün bunlar bir tahminden öteye geçmemektedir. Fakat, Yüksek Mahkeme’nin kararında İngilizlerin Quebec Eyaleti’ni yabancı işgal gücü olarak nitelendirmeye yanaşmaması, Yüksek Mahkemenin tarihi ters yüz ettiğinin bir göstergesi olsa gerek. Netice itibariyle Kanada 1931 yılına kadar Birleşik Krallık’ın resmi bir kolonisiydi. Resmiyette, hala Kanada Federal sisteminin en üstünde Birleşik Krallık Kraliçesi yer almakta ve Kanada paraları onun adına basılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle, Yüksek Mahkeme, bu kararında, Quebec’deki referandumdan ezici bir çoğunluk ile evet çıkması halinde, ayrılma sürecin anayasanın değiştirilerek, eyaletler arası pazarlık sonucu gerçekleşeceğini ifade etmiştir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>6 Mart, 2014’de Kırım Parlamentosu, “ayrılma referandumu” yasa tasarısını kabul etti ve ardından çok kısa bir süre sonra (10 gün) 16 Mart, 2014’de de referandum gerçekleştirildi. Referandum; şeffaflıktan uzak seçmen listeleri, seçim komisyonları ve milletlerarası tarafsız gözlemcilerin yokluğundan dolayı eleştirilmiştir.&nbsp; Referandumdan % 95.5 civarında Rusya Federasyonu’na katılım sonucu çıkmıştır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KIRIM REFERANDUMU</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">6 Mart, 2014’de Kırım Parlamentosu, “ayrılma referandumu” yasa tasarısını kabul etti ve ardından çok kısa bir süre sonra (10 gün) 16 Mart, 2014’de de referandum gerçekleştirildi. Referandum; şeffaflıktan uzak seçmen listeleri, seçim komisyonları ve milletlerarası tarafsız gözlemcilerin yokluğundan dolayı eleştirilmiştir.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a>&nbsp;Referandumdan % 95.5 civarında Rusya Federasyonu’na katılım sonucu çıkmıştır. Resmi raporlar (Rusya yanlısı olan) nüfusun referanduma %82 seviyesinde katılım gösterdiğini, tarafsız denilebilecek kaynaklar ise bu rakamın %34 civarında kaldığını ifade etmektedir. Referandum, oylamaya katılanlara iki ihtimal sunmuştur. Birincisi, federal bir parça olarak Rusya’ya katlmak, ikincisi ise 1992 Kırım Anayasasına dönüp Ukrayna’nın parçası olmayı kabul etmektir. Oysa ki, Rusya ve yanlılarının işgali öncesindeki hali öngören üçüncü bir ihtimal sunulmamıştır. Beyaz Saray’dan Obama adına yapılan açıklamada; referandumun illegal olduğu ve asla kabul edilmeyeceği... ifade edilmiştir. Avrupa Birliği ise, oylamanın illegal olduğu ve hukuken meşru olmadığı ve sonucunun kabul edilmeyeceğini söylemiştir.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kırım’daki nüfusun % 58’i Rus asıllı, geri kalanı ise Ukraynalı ve Tatarlardan oluşmaktadır. Tatarların çoğu askerlerin silahlarının gölgesi altında oylamaya katılmayacaklarını ifade ederek referandumu boykot etmişlerdir. Referandum sonucu Kremlin’e başvuran Kırım Cumhuriyeti, böylece 18 Mart, 2014’de Rusya Federasyonu’na bağlanmıştır. Şunu da not etmek lazım, 1992 tarihli Kırım Anayasası diğer devletlerle ilişki kurmak noktasında tam egemenlik yetkisi vermekteydi.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüzde varolan milletlerarası hukuk uygulamalarında bir devletten “tek taraflı ayrılma hakkı”, diğer bir ifadeyle kendi geleceğini tayin etme hakkı (right to self-determination), bahsi geçen ülkede o azınlık grubuna ait topluluğa karşı sistematik olarak devam eden insan hakları ihlalleri varsa mümkün olabilmektedir.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GÜNÜMÜZDE AYRILMA HAKKI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde varolan milletlerarası hukuk uygulamalarında bir devletten “tek taraflı ayrılma hakkı”, diğer bir ifadeyle kendi geleceğini tayin etme hakkı (right to self-determination), bahsi geçen ülkede o azınlık grubuna ait topluluğa karşı sistematik olarak devam eden insan hakları ihlalleri varsa mümkün olabilmektedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 24 Ekim 1970 tarihinde kabul edilmiş olan, Milletlerarası Hukuk Prensipleri Bildirgesi (Declaration on Principles of International Law...),<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a>&nbsp;Milletlerarası Adalet Divanı (Mahkemesi) Kosova Tavsiye Kararı ve Kanada Yüksek Mahkemesi’nin Quebec Kararına (yukarıda uzunca ele aldığımız) göre; “tek taraflı ayrılma hakkı” milletlerarası hukukta ne yasaklanmıştır ne de serbesttir. İlginçtir; Milletlerarası Adalet Divanı, Kosova Tavsiye Kararında, Kosovalıların meşru olarak kendi geleceğini tayin etme hakkını yerine getirebilmesi için “ayrılması sorusunu” cevaplamaktan kaçınmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi geleceğini tayin hakkı (self-determination); bir ülkede bir gruba (siyasi güç açısından azınlıkta kalan) kendi siyasi statüsü, kendi istediği ekonomik, kültürel ve sosyal yapıyı tespit etme hakkı verir. Bu hak, pek çok milletlerarası belgede yer almaktadır. Fakat, aynı belgeler aynı zamanda bölgesel bütünlük (territorial integrity) prensibini de kendi geleceğini tayin etme hakkına zıt düşer bir şekilde kabul etmiş durumdadır. Buna karşılık, Milletlerarası Adalet Divanı pek çok kararında da bu hakkın varlığını kabul etmiştir. Bu nedenle denilebilir ki; hukuka uygun bir ayrılma, ancak asıl (ana) devletten bölgesel bütünlüğü (o ülkenin) bozmayacak şekilde olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a>&nbsp;Peki, öyleyse bir ayrılık ne zaman hukuki olabilir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">A) Sömürgeci bir devletin kolonisinden çekilmesi durumunda,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">B) Asıl devletin yasama organı tarafından bu sürecin yürütülmesi,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">C) Bahsi geçen bölgenin 1945 tarihinden sonra işgal edilmiş olması veya nüfus yerleşmiş olması,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">D) Ayrılıkçı olanlar belli bir gruba ait insanlar olmalı,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">E) Asıl devlet sistematik olarak o gruba karşı insan hakları ihlali yapmalı,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">F) İç hukuk veya milletlerarası hukukta bu şartları karşılayacak hak arama yollarının olmaması durumunda.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu şartlarda şunu göstermektedir; asıl devletten ayrılma (secession) günümüz şartlarında gerçekten çok zor gözükmektedir. Ancak, asıl devlet grubun varlığına, kimliğine saldırıyorsa o zaman ayrılığa giden yolun taşları döşenmeye başlanmış olunur. Elbette ki, bu açıdan bakıldığında insan hakları ihlalleri en büyük gösterge olacaktır.Kırım meselesine tekrar dönecek olursak; Kırım, kolonileşmenin sona erdiği bir yer değil! Gerçi bu ifade de ucu çok açık tartışmaya götüren bir anlam taşımaktadır. Ukrayna Anayasası 134. Maddeye göre; Özerk Kırım Cumhuriyeti Ukrayna’nın bir parçası ve bütün meseleleri Ukrayna Anayasası atında çözülür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a>&nbsp;Olayımızda görüldüğü üzere, ayrılma kararı içeren referandum Ukrayna anayasasına göre yürütülmemiştir. Quebec davasını hatırlayacak olursak, orada da Kanada Yüksek Mahkemesi, ayrılmanın Kanada Anayasası’na (anayasal sistemine) göre yapılması gerektiğini hatırlatmaktaydı. Ayrıca, Ukrayna Anayasası 73. Maddeye göre, Ukrayna’daki bir bölgesel değişiklik, bütün Ukrayna’nın katılacağı bir oylamayla olur, yani sadece Kırım bölgesinde yapılacak bir referandum ile değil.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a>&nbsp;Buna ek olarak, Kırım milletlerarası hukukta işgal altında bir yer olarak gözükmemekteydi. Peki, Rus ayrılıkçıları, bir “grup” olarak kabul edebilir miyiz? Quebec davasına bakacak olursak, “bir insan” grubu, sömürgeci bir imparatorluk tarafından yönetilme, yabancı bir gücün boyunduruğu-baskısı-sömürgesi- altında kalma, anlamlı bir ayrılma talebi (hakkının) reddedilmesi durumunda olma şeklinde tarif edilmiştir.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a>&nbsp;Kanada Yüksek Mahkemesi, bunun dışındaki durumlarda ayrılmak isteyen grupların asıl devlet içinde kendi geleceğini tayin etmek hakkını başarmak için çalışabileceğini ifade etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a>&nbsp;Mevcut olayımızda, Kırım’daki Rus nüfusun Ukrayna yönetimince insan haklarının sistematik bir şekilde ihlal edildiğine dair delil bulunmamaktadır. Avrupa Güvenliği Yüksek Komiserliği’nin (The OSCE High Commissioner on National Minorities) milli azınlıklar konusunda Kırım’a yaptığı ziyaret sonrası; Rusça konuşanların baskı ve şiddetle karşı karşıya olduğuna dair hiçbir delil olmadığını ifade etmesi<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a>&nbsp;de not edilmesi gereken bir durumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle, mevcut milletlerarası hukuk uygulamaları çerçevesinde, Kırım meclisinin yapılan referandumu düzenlemeye yetkisi yoktur. Yetkili olsa bile çıkan karar neticesinde, Ukrayna hükümeti ile pazarlıklara oturması gerekmekteydi. Şayet, Kırım’ın daha önceden Ukrayna tarafından işgal edilmiş veya kolonileştirilmiş olduğu kabul edilmiş olsaydı(!), Kırım Meclisi’nin böyle bir hakkının olacağı söylenebilirdi. Fakat, Kırım bir anlamda bugün için Ruslar tarafından işgal edilmiş durumdadır. Sonuçta, Rusya’nın uygulamış olduğu siyaset neticesinde bir bölgede nüfusu artırıp zamanı gelince (Ukrayna’da meydana gelen karışıklıkta olduğu gibi) self-determinasyon oylaması yaparak topraklarına ilhak etme siyaseti milletlerarası hukukça savunulan bir yöntem değildir. Bu nedenle, Rusya’nın milletlerarası hukuku açık ve net bir şekilde ihlal ettiği görülmektedir. Malesef, Türkiye’ninde Kırım Türklerini ve Tatarlarını koruma konusunda yeterince aktif ol(a)madığını müşahede etmekteyiz. Fakat, umudum o ki, Türk vatanı olan bu yerler bir gün yine aslına rücu edecektir!</span></span></p>

<p>---</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;</strong><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>&nbsp;Müstemleke (koloni olan), kilise, müsadere ve konsolosluk mahkemelerinin verdikleri kararlara bakan istinaf mahkemesi. Bkz., Pars Tuğlacı,&nbsp;<strong>İngilizce-Türkçe İktisadi, Ticari, Hukuki Terimler Sözlüğü</strong>, Altıncı Baskı, İstanbul, ABC K, 1996, s. 394.Bkz., The Constitutional Law Group, editörler,&nbsp;<strong>Canadian Constitutional Law</strong>, 3. Baskı, Toronto, Emond Montgomery Publications Limited, 2003, s. 5-6.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>&nbsp;Id, s. 6-7. Kanada Haklar ve Özgürlükler Bildirgesi (Kanada Anayasası)’nin Kanada anayasal demokrasisi üzerindeki etkileri için, ayrıca bkz., Andrew Petter,&nbsp;<strong>The Politics of the Charter: The Illiusive Promise of Constitutional Rights</strong>, Toronto, UTP, 2010.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a>&nbsp;Id, s. 7-8.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a>&nbsp;Detay için bkz., P. Russel &amp; B. Ryder,&nbsp;<strong>Ratifying a Postreferandum Agreement on Quebec Sovereignity</strong>, Toronto, C. D. Howe Institute, 1997. Yazarlar, bir eyaletin Kanada devletinden ayrılabilmesi için, pek çok anayasal değişikliğin gerektiğini iddia etmektedirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a>&nbsp;2 SCR 217; 161 DLR (4th) 385.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a>&nbsp;Davanın detaylı olarak incelemesi için bkz., The Constitutional Law Group, supra note 1, 458-66.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a>&nbsp;Uluslararası Adalet Divanı (The International Court of Justice) 22 Temmuz, 2010 tarihli Kosova’nın tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan etmesi ile ilgili olan tavsiye niteliğindeki kararında; tek taraflı bağımsızlık ilanının uluslararası hukukta yasaklanmadığını ve bu bağımsızlık ilanını da Sırbistan veya Birleşmiş Milletler (UN) organlarının yapmadığını, bu nedenle bağımsızlık ilanı bu kurallarla değerlendirilemez. Adalet Divanı, bu nedenle Sirbistan iç hukukuna bakmamış ve referandumun da gerekli olmadığına hükmetmiştir.Detay için bkz., Reference re Secession of Quebec, erişim tarihi 18 Mayıs, 2015,&nbsp;<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Reference_re_Secession_of_Quebec">http://en.wikipedia.org/wiki/Reference_re_Secession_of_Quebec</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a>&nbsp;Crimea referandum: Voters ‘back russia union’, erişim tarihi 16 Mayıs 2015, http://www.bbc.com/news/world-europe-26606097.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a>&nbsp;Id.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a>&nbsp;Bkz. 2625 (XXV). Declaration on Principles of International Law concerning Friendly Relations and Co-operation among States in accordance with the Charter of the United Nations, erişim tarihi 16 Mayıs 2015, http://www.un-documents.net/a25r2625.htm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a>&nbsp;Malcolm N. Shaw, International Law, 7. Baskı, Ünite 10 (Territory), Cambridge, CUP, 2014, syf. 352-400.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a>&nbsp;Id.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a>&nbsp;Ukranian Constitution, erişim tarihi 17 Mayıs, 2015,&nbsp;<a href="http://www.kmu.gov.ua/.../Constitution_eng.doc">www.kmu.gov.ua/.../Constitution_eng.doc</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a>&nbsp;Id.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a>&nbsp;Bkz. Quebec Davası, bu yazının ilk kısmı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a>&nbsp;Id.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a>&nbsp;Developing situation in Crimea alarming, says OSCE High Commissioner on National Minorities, erişim tarihi, 17 Mayıs 2015, http://www.osce.org/node/116180.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 14 Feb 2024 13:46:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/quebec-kanadadan-kirima-bir-referandum-1728211952.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Adalet, hukuk, insan ve anayasa</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/adalet-hukuk-insan-ve-anayasa-715</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/adalet-hukuk-insan-ve-anayasa-715</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anayasal cumhuriyette insanlar, vatandaşlar kanunların gücünden çekinecektir, şahısların değil. Kişiler gücünü kanunlardan alacaktır, makamlarından veya biriktirdikleri paralardan değil.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ülkenin en büyük sorununun adaletsizlik ve hukuksuzluk olduğu noktasında muktedirler ve muhaliflerin de ittifak halinde olduğunu ifade edersek herhalde pekte abartmış olmayız. Bugünün muktedirleri yani dünün muhalifleri zannımca geçmişte kendilerine karşı acımasızca yapılan zulümlerin ve haksızlıkların giderildiği kanaatindeler. Bugünün muhalifleri yani dünün muktedirleri ise kanaatimce kantarın topuzunun çok fazla kaçtığını, biz bile bu kadarını size yapmamıştık düşüncesindeler. Görünen o ki, bugünkü kamuoyu kanaati üç aşağı beş yukarı bu yönde seyretmektedir. Dünün muktedirleri geçmişte yaptıklarının bedelini öderken, dün söylemeleri gereken gerçekleri bugün söylediklerinden toplumda pek bir karşılık bulduğu söylenemez. Bugünün muktedirleri ise geçmişte yaşadıkları tecritlerin ve haksızlıkların karşılığı olarak bu imkanları kullandıklarını dile getirmekteler, bunun da artık toplumda pek bir karşılık bulduğu söylenemez.<strong>&nbsp;</strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YUKARIDAKİ KAVGANIN KAYBEDENLERİ ÜLKENİN DÜRÜST İNSANLARI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabii ki bu esnada elitist kolonları üzerine inşa edilmiş sistemin yukarıda yaşanan kavgalarında kaybeden ve kaybettirilen hep bu ülkenin masum ve dürüst insanları olmaktadır: Onların ırkı ve dini yoktur. Bazen Müslüman bazen Yahudi bazen Hristiyan bazen ise ateist olmaktadırlar. Ama hepsinin ortak noktası namusssuzlar karşısında namuslu olmaktır. Elitizm hastalığı zannımızca en çokta hukuk ve tıp aleminde göze çarpmaktadır. Özellikle bu iki alandaki hastalık küçük dağları ben yarattım anlayışını çoktan aşmış durumdadır. Bizim ülkemizde bunun emarelerini içeriden ve dışarıdan çok bariz şekilde görebilirsiniz, Batı’da ise kulübün içine girdikten sonra kapalı kapılar ardındakileri görmeye başlarsınız.Geçen yıl Politik Yol bu yıl ise Yeni Arayış sitesinde bu ve benzeri minvalde yazdığım yazıların çoğunda bunu defalarca dile getirmiş bulunmaktayım. Bu hastalıktan kurtulmanın çözümü: eleştirel düşünceye dayalı kurulacak eğitim sisteminin merkezine yani ruhuna Hz. Muhammed (s. a. v.)’in buyurduğu gibi “<strong>insanlardan bir insan olma</strong>” anlayışını yerleştirmektir. Tabiri caizse&nbsp;<strong>bizim adam düşüncesini</strong>&nbsp;öldüreceksiniz. İnsanların haklarını gaspedenlerin cezasını vereceksiniz. Yalan söyleyenleri sistemin dışında tutacaksınız.&nbsp;<strong>Rabbena hep bana değil bize</strong><strong>diyen&nbsp;</strong>fertlerden müteşekkil bir cemiyetin inşası için çabalayacaksınız. İnsanlar hukuktan korkacak hemcinslerinden değil, diğer bir ifadeyle yapılan yanlışın bedelini ödettiren kanunlarınız ve uygulamalarınız olacak.<strong>&nbsp;</strong></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Anayasal haklar, ilk derece mahkemelerinden başlamalıdır, idarenin ajanlarının yasal kılıflarla koruma altında olmadığı Napolyonist modellemeden vazgeçilerek doğrudan dava açılarak yöneticilerin hesap verdiği bir sisteme geçilmesi elzemdir.&nbsp;</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YÖNETİCİLERİN HESAP VERDİĞİ BİR SİSTEME GEÇİLMELİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçtiğimiz haftalarda Anayasa Mahkemesi (AYM) Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle ilgili pek çok iptal kararı verdi. Bu konudaki kanaatimiz: Yargının yasama ve yürütmenin alanına girmemesi. Yani politik sorun doktrininin uygulamada acilen yerini almasıdır. Bunun yolunun da ABD modeli bir anayasal yargı denetimini bu memleketin insanlarına çok görmeden acilen sağlayacak düzenlemeleri hayata geçirmektir: Anayasal haklar, ilk derece mahkemelerinden başlamalıdır, idarenin ajanlarının yasal kılıflarla koruma altında olmadığı Napolyonist modellemeden vazgeçilerek doğrudan dava açılarak yöneticilerin hesap verdiği bir sisteme geçilmesi elzemdir. &nbsp;Bu anayasal yargı denetimi modelinde AYM vereceği kararlarla sadece ilgili hükmün anayasaya aykırı olduğunu temel hak ve hürriyetlerin ihlal edildiği veya edilmediği yönünde karar verecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teknik olarak ilgili düzenlemeyi iptal etme yetkisine sahip olamayacaktır. Fakat AYM vereceği kararlarla kendi meşruiyetini inşa edecek, bu sayede verdiği kararlar neticesinde yasama veya yürütme organı gerekli düzenlemeleri yapacaktır. Yani bir düzenlemenin geçersiz hale gelmesi sıradan bir vatandaşın (?!)&nbsp; ilk derece mahkemesinde açtığı bir dava AYM’ne ulaştığında gerçekleşecektir. İlla da Cumhurbaşkanı, TBMM’de en fazla üyeye sahip iki siyasi parti grubu veya 120 milletvekilinden biri olmaya gerek kalmayacaktır. Peki, hükmün anayasaya aykırı olduğunu ve vatandaşın davasında haklı olduğu hükmü yasama organı değiştirmek istemezse ne olacaktır? O zamanda devreye halk girişimi kurumu girecektir. Böylece anayasal cumhuriyette son sözü temsilciler değil, halkın kendisi söylemiş olacaktır. Bu anlamda da medyadaki ifade hürriyeti çok geniş olacak ve medya da tekelleşmelerin önüne geçilecek şekilde yerel sesslerin çok güçlü olduğu bir zemine sahip olmak adına düzenlemeler yapılması gereklidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasal cumhuriyette insanlar, vatandaşlar kanunların gücünden çekinecektir, şahısların değil. Kişiler gücünü kanunlardan alacaktır, makamlarından veya biriktirdikleri paralardan değil. Bu ülkenin temiz yürekli insanlarına yeni bir anayasayla&nbsp;<strong>dar bölge seçim sistemi, temsilcilerin azli ve halk girişimi</strong>&nbsp;kurumunu sunacak zihniyet ve ruha sahip anlayıştan müteşekkil kadrolara sahip vicdanlı insanları Rabbimden nasip etmesini diliyorum.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 22 Mar 2024 13:42:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/adalet-hukuk-insan-ve-anayasa-1728211506.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni Anayasa için yol haritası: Kim(ler) ve ne zaman?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasa-icin-yol-haritasi-kimler-ve-ne-zaman-714</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasa-icin-yol-haritasi-kimler-ve-ne-zaman-714</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni anayasayı yapacak olanlar “Bizim Adam”lar olmamalı, kalbi hareket edenler olmalıdır. 31 Mart, 2024 yerel seçimlerinden sonra siyasi ve hukuki meşruiyet iktidar için zayıflamış, ana muhalefet içinse yeteri seviyede değildir. AKP iktidarı maalesef 2012 ve 2017 yılında ayağına kadar gelen tarihi fırsatları kaçırmış oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaklaşık olarak 1300-1700 arası İslam hukukunu uygulamaya çalışmış olan Osmanlı Devleti; 1700’lerden sonra uygulamada bir hayli İslam hukukunun özünden ve sözünden kopmuş olduğu, hatta yükselme döneminde bile kardeş katli gibi İslam hukukunun yasakladığı ve çok zaruri olmadıkça başvurmadığı&nbsp;<strong>adalet-i izafi</strong>&nbsp;(toplum için ferdi feda eden adalet anlayışı) ile vicdanları yaralayan uygulamalara başvurmuştur. Günümüzde gelinen noktada ise özellikle covid-19 salgınında görüldüğü üzere otoriter bir şekilde&nbsp;<strong>adalet-i mahza</strong>nın (bir ferdin hakkını insanlığın tamamı için olsa bile feda etmeyen adalet anlayışı) tarumar edildiği bir dünyada yaşamaktayız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüz Türkiye’sinde sürekli Osmanlı güzellemesi yapanlar esasında olması gereken (ideal hukuk) uygulamaları gözardı ederek ferdi hürriyetleri tanımayan katı uygulamalara imza atmak için zemin kurmaktadırlar. Adalet-i izafi için bir kez kapıları açmaya görün; aman Allahım ondan sonra geriye sadece içi boşaltılmış ve sanki her şey güya toplum içinmiş yapılan örneklerle karşı karşıya kalmaktasınız. En son covid aşısı uygulamalarında görüldüğü üzere, milyonlarca insan günümüzde başta kalp krizleri olmak üzere pek çok sağlık sorunuyla karşı karşıya bırakılmış haldedir.Bu yazımızın konusu ise 31 Mart, 20224 yerel seçimlerinde siyasi iktidarın oy kaybına uğrayarak ikinci parti konumuna düşmesi, buna rağmen ısrarla yeni anayasa çalışmalarının başlaması için özellikle TBMM başkanı Numan Kurtulmuş’un diğer siyasi partileri bu çerçevede yoğun bir şekilde ziyaret etmesi ve bu çerçevede yeni bir anayasa çalışmasının nasıl yapılacağıdır.&nbsp;<strong>Nihayetinde tartışmaların tamamı neredeyse mevcut iktidarın yeni bir anayasa yapıp yapamayacağı ve değiştirilemez maddelerin yeni bir anayasa da nasıl yer alacağı noktasında toplanmaktadır.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Bu ülke hukukçularının en büyük handikaplarından birisi; pozitivist hukuka tapınırcasına inanarak hukuku toplumun üstünde tutmak ve sokaktaki insanı maraba seviyesinde gören anlayışıdır.</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İKTİDAR NEREDE HATA YAPTI?</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2012 yılından beri daha net bir şekilde ise açıkça 2017 yılından beri yayınlamış olduğum yazılarda anayasa hazırlayanların samimiyetinin her şeyin önünde geldiğini defalarca bahsederek dile getirdim. Peki bu noktada anayasayı yapanların samimiyeti kavramından ne anlamalıyız? 2012 ve 2017 yılında yeni bir anayasa yapımı için her türlü siyasi ve hukuki meşruiyet zemini bulunmaktaydı. Bu ülke hukukçularının en büyük handikaplarından birisi; pozitivist hukuka tapınırcasına inanarak hukuku toplumun üstünde tutmak ve sokaktaki insanı maraba seviyesinde gören anlayışıdır. 2016 hain darbe girişimine karşı hazırlıklı olan ve iki saatte onu bastıran ve karşılığını veren mevcut iktidar nerede hata yapmıştı, sorusunu sormak kaçınılmaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ifadesiyle “at izi it izine” bil(mey)erek karıştırılmış oldu ve sonuçta hakikat komisyonları kurulmayarak kimin eli kimin cebinde olduğu bilinç(siz) bir şekilde gözardı edilmiş olundu. Böylece haksız bir şekilde sermaye transferleri yapılmış oldu. Ayrıca FETÖ ve FETÖ vb. zihniyetlere karşı mücadele eden kişiler de bu mihraklarca McCarthy vari ortamlar oluşturularak kırıma uğratıldı. Ama unutulmasın ki! Allah her yerdedir, sadece göklerde değildir ve yapılan haksızlıkları ve ayak oyunlarıyla dans edenlerin oyunlarını eninde sonunda boynuna çevirecektir. Allah bir şirket müdürü değildir! O adil-i mutlak olandır. Bu dünya da hukukçulara bakan yönü ise kriminolojinin temel kuralıdır: Parayı takip eder, böylece suçları ve suçluları bulursunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Özellikle bu vatan sevdalısı masum insanların heba edilmesi sadece ve sadece izlenerek ciğeri beş para etmez insanlara zemin hazırlanarak liyakat yerine dalkavukluk öne çıkarılmış oldu. Grasham ilkesi gereği kötü para iyi parayı kovduğu gibi kötü insanlarda iyi insanları kovmuş oldu ve böylece medya da herbokolok türü insanlara yer açılmış oldu. Artık sahnede halkını seven ve hakikat peşinde koşan insanlar değil, kendi menfaatini önceleyen insanlar yer almaya başladı. Gerçi bu ülkenin plaklarında son iki yüz yıldır hep aynı şarkı çalması da ayrı bir mevzu olsa gerek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Nihayetinde <a href="https://www.politikyol.com/gecmisle-yuzlesmek-helallesmek-ve-hesaplasma-bizim-adam/"><span style="color:#2980b9">“Bizim Adam”</span></a> mefhumu her yeri kaplamış oldu. Böylece tüm iyilik ve gözelliklerin önü kapatılmış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- “Geciken adalet, adalet değildir”, daha düne kadar küfür edilen zihniyet ve anlayışın tavır ve davranışları kopya edilmeye başlanarak tüm ahlaki, moral ve dini değerler yerle bir edilerek hukuk devleti yani hukukun üstünlüğüne inanılan bir sistemin inşası boşa çıkarılmış oldu. Düşünce, vicdan ve fikir hürriyetinin olmadığı yerde ne ekonomik ne de fikri bir gelişme olmayacağından hep taklidi modeller ortaya çıkmış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- 6284 sayılı kanunla aile ve evlilik kurumu tarumar edilmiş oldu. İstanbul Sözleşmesi taş gibi ayaktadır. Artık suistimal edilen bir kanunla uygulamada taş bebek gibi ideolojik feminizim uygulamalarıyla çağ atlanılmış olundu!</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Mülteci krizi acilen çözülmelidir. Probleme sebep olanların bedelini ödemesi gerekirken bu millete bedel ödettirilmektedir. Ayrıca yerli üretimi arttırmak için sanayi, hayvancılık ve tarımı en üst seviyede desteklemek bu işin olmazsa olmaz koşuludur. Nihayetinde iktidara gelen her siyasi parti zaten milli ve yerli olduğunu iddia etmiyor mu? Ümidimiz ve hayalimiz odur ki: En kısa zamanda ekonomik krizi atlatarak, bu ülkeye yakışır yeni bir anayasaya bir an önce kavuşmak...</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SAHNENİN DURUMU: KİTABI, HESABİ VE KALBİ ANLAYIŞ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP’nin ilk baştaki&nbsp;<strong>kitabi (iktidar olmak için oyunu hukuk devleti kurallarına göre yürütmek anlayışı</strong>) haline dönmesi maalesef pek mümkün gözükmemektedir. CHP ve AKP’nin bu noktadan sonra yapacağı&nbsp;<strong>hesabi (iktidarı elde tutmak veya ele geçirmek için kuralsız şekilde hareket etmek anlayışı</strong>) davranışların toplum nazarında özellikle yaşı 30’un altında olanlar arasında pek karşılık bulduğu söylenemez. İnternet çağında istediğiniz kadar trol ve sahte hesaplar kullanın, nihayetinde aklını kiraya vermemiş olanlar bir şekilde&nbsp;<strong>kalbi (gerçekten hakikat ve topluma hizmet peşinde koşan anlayış</strong>) olarak bu hayatı anlamak ve anlamlandırmayı istemektedirler. Özetle; kitabi, hesabi ve kalbi anlayış, kendimize dönüp bakalım, biz hangi limandayız?Peki yeni anayasa nasıl yapılmalı? Yeni anayasayı yapacak olanlar “Bizim Adam” lar olmamalı, kalbi hareket edenler olmalıdır. 31 Mart, 2024 yerel seçimlerinden sonra siyasi ve hukuki meşruiyet iktidar için zayıflamış, ana muhalefet içinse yeteri seviyede değildir.&nbsp;<strong>AKP iktidarı maalesef 2012 ve 2017 yılında ayağına kadar gelen tarihi fırsatları kaçırmış oldu. Talih kapıyı üçüncü kez çalar mı? Kim bilir? Belki de bir yıl içinde yeniden genel bir seçime girerek bu milletten anayasa yapımı için üçüncü bir kez talepte bulunulursa, olabilir mi?&nbsp;</strong>Bunun da ön koşulu ekonomiyi düzeltmek ve orta sınıfı yeniden inşa etmek. Onun da yolu İskandinav ülkeleri gibi aşırı zenginleşmeye giden yolları kapayarak çok kazanan ve kazanmış olanlardan daha fazla vergi almak olsa gerek. Yurtdışından getirilen ürünlerden veya yurtdışına çıkanlardan alınacak vergilerle bu problemlerin sona ermeyeceği apaçık bir şekilde ortadadır. Köprüleri, havaalanları, otoyolları, internet ve telefonu yani ulaşım ve iletişimin temel kurumlarını millileştirmek ve bunları öz kaynaklardan karşılayarak yapmak. Mülteci krizi acilen çözülmelidir. Probleme sebep olanların bedelini ödemesi gerekirken bu millete bedel ödettirilmektedir. Ayrıca yerli üretimi arttırmak için sanayi, hayvancılık ve tarımı en üst seviyede desteklemek bu işin olmazsa olmaz koşuludur. Nihayetinde iktidara gelen her siyasi parti zaten milli ve yerli olduğunu iddia etmiyor mu? Ümidimiz ve hayalimiz odur ki: En kısa zamanda ekonomik krizi atlatarak, bu ülkeye yakışır yeni bir anayasaya bir an önce kavuşmak...</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Jun 2024 13:38:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/yeni-anayasa-icin-yol-haritasi-kimler-ve-ne-zaman-1728211309.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anayasaların yapımı ve değiştirilmesi</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasalarin-yapimi-ve-degistirilmesi-713</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasalarin-yapimi-ve-degistirilmesi-713</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yamalı bohça haline gelmiş olan, hukuki ve siyasi meşruluğu olmayan bir anayasaya yapılan eklemelerle sorunlar daha da girift ve içinden çıkılmaz hale geleceği kanaatindeyim. Bu nedenle ilk genel seçim yeni bir anayasa yapımı gayesiyle yola çıkmak söylemi üzerine kurulmalıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Malum olduğu üzere her bir taşınma bir nevi yenilenmenin kendisine giden yolun açılması gibidir. Bu anlamda geçmişe ait notlarımı karıştırırken 28 Mart, 2017 tarihinde değerli hemşehrimlerle birlikte haftalık mutad görüşmelerimizde Fındıkzade Trabzon Erkek Öğrenci Yurdunun yıllarca yükünü çekmiş olan rahmetli Soysal Algan ve hala yükünü çekmeye devam eden Av. Metin Yücesan’ın yeni anayasa değişikliği referandumu öncesi (16 Nisan, 2017) bir anayasa hukukçusu olarak konuşma yapmamı istediklerinde aşağıdaki metni sunmuştum. Ümidim o ki; düne, bugüne ve yarına bir ışık tutabilirsek ne mutlu bize...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasalar milleti oluşturan fertlerin temel hak ve hürriyetlerini korumak için yapılır. 1876’dan beri bu ülkede anayasalar, devlet iktidarını elinde tutan elitist grupları korumak için yapılmıştır. 1982 Anayasası bir darbe anayasasıdır. Uygulamada olduğundan dolayı kanunidir, fakat hukuki ve siyasi meşruiyeti yoktur. Yapılacak yeni bir anayasa değişikliği değil yeni bir anayasa ile bir an önce bu ayıptan kurtulmak gerekir. Kanaatimiz, çerçeve-kısa-ince bir anayasayla Türklük şuuru ve değerlerini yansıtan ve hukukun temel prensiplerine uygun öz bir metin gayesiyle yeni anayasa hazırlanmalıdır. Yamalı bohça haline gelmiş olan, hukuki ve siyasi meşruluğu olmayan bir anayasaya yapılan eklemelerle sorunlar daha da girift ve içinden çıkılmaz hale geleceği kanaatindeyim. Bu nedenle ilk genel seçim yeni bir anayasa yapımı gayesiyle yola çıkmak söylemi üzerine kurulmalıdır.</span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Madde Bazında Eleştirilerim</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>9. Madde</strong>: Yargının bağımsızlığı ilkesine tarafsızlığının eklenmesi olumlu bir gelişme, fakat asıl olan uygulamada bunu sağlayacak kurumsal yapının inşa edilmesidir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seçim barajı kalkmalıdır. Dar bölge seçim sistemi getirilerek, milletvekili çıkaran her bir yer bir seçim bölgesi sayılmalıdır. Böylece parti liderlerinin milletin vekillerinin hür iradesi üzerindeki sultası sona ermiş olacaktır. Ayrıca herkes kendi bölgesinden seçmiş olduğu milletvekilini tanımış olacak, nihayetinde kaliteli adaylar yarışacak, ekonomik gücü olmayanlar da milletin vekili olabilecektir.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİM BARAJI KALKMALIDIR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>75. Madde</strong>; Milletvekili sayısının 550’den 600’e çıkarılmasında bir sakınca görülmemektedir. Hatta her 50,000 kişiyi bir milletvekili temsil edecek şekilde düzenleme de yapılabilir. Fakat milletvekillerinin maaşının asgari ücretin 3 katını geçmeyecek şekilde olması düzenlenmeli, milletvekilliği meslek olmaktan çıkarılmalı, en fazla 2 veya 3 dönem milletvekili olunabilmeli, milletvekilliğinden emekli olunması ve danışmanlık, araba tahsisi, sağlık harcamaları gibi ayrıcalıkları kaldırılmalıdır. Özetle; milletvekilleri insanlardan bir insan olarak yüksek karakterleriyle temayüz etmelidirler. Seçim barajı kalkmalıdır. Dar bölge seçim sistemi getirilerek, milletvekili çıkaran her bir yer bir seçim bölgesi sayılmalıdır. Böylece parti liderlerinin milletin vekillerinin hür iradesi üzerindeki sultası sona ermiş olacaktır. Ayrıca herkes kendi bölgesinden seçmiş olduğu milletvekilini tanımış olacak, nihayetinde kaliteli adaylar yarışacak, ekonomik gücü olmayanlar da milletin vekili olabilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>76. Madde</strong>; Seçilme yaşının 18 yaşına indirilmesi olumlu bir gelişmedir, fakat Türkiye’nin ve mevcut sistemin bir realitesi olarak sadece ve sadece zengin yani elitist olanların henüz 18 yaşında bu ezbere dayalı sistemde en az 500,000 TL harcayarak milletvekili olmasının ne anlama geleceği ortadadır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>87.Madde</strong><strong>; bakanlar kurulu kaldırıldığından haliyle yeni sistemde yürütme tek kişide olacağından o kişiyi denetleyecek kurumsal bir yapının inşa edilmesi gereklidir. 77. Madde için ifade ettiklerimiz çerçevesinde yasama üstünlüğünü ele geçirmiş olan yürütme zayıf bir meclis nedeniyle denetlenemeyecektir. Oysaki yetkinin olduğu yerde denetimin olması kaçınılmazdır, aksi halde suistimallerin olması kaçınılmaz bir sonuçtur.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YETKİNİN OLDUĞU YERDE DENETİM OLMASI KAÇINILMAZDIR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>77. Madde</strong>; TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 5 yılda bir aynı günde yapılması, anayasaların devamlılığını sağlamanın olmazsa olmazı olan kurumsal kontrol-dengeyi bozacak çok talihsiz bir düzenlemedir. Aynı günde yapılan seçim, karizması veya iktidar gücünü o an elinde tutan Cumhurbaşkanına her daim mecliste de çoğunluğu garanti edecek bir modellemedir. Oysaki kuvvet bölündüğü zaman kontrol-denge sağlanır, birleştirildiği zaman değil. Seçimlerin en fazla 4 yılda bir yapılması makuldür. TBMM seçimleri meclisin 1/3’nü yenileyecek şekilde 2 yılda bir yapılmasının da kurumsal kontrol-dengeye çok büyük bir katkı sağlayacağı da ortadadır. Nihayetinde&nbsp;<strong>temsilcilerin azli</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>halk girişimi</strong>&nbsp;kurumlarıyla da halk her daim seçtiği kişileri kontrol edebilecektir. Böylece siyaset halka hizmet yeri olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>87. Madde</strong>; bakanlar kurulu kaldırıldığından haliyle yeni sistemde yürütme tek kişide olacağından o kişiyi denetleyecek kurumsal bir yapının inşa edilmesi gereklidir. 77. Madde için ifade ettiklerimiz çerçevesinde yasama üstünlüğünü ele geçirmiş olan yürütme zayıf bir meclis nedeniyle denetlenemeyecektir. Oysaki yetkinin olduğu yerde denetimin olması kaçınılmazdır, aksi halde suistimallerin olması kaçınılmaz bir sonuçtur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>98. Madde</strong>; Meclis çoğunluğunu elinde bulunduran bir Cumhurbaşkanını meclisin denetlemesini beklemek beyhude bir hayal olsa gerek...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat Cumhurbaşkanı ve milletvekilleri seçimleri farklı günde yapılsa ve de meclisin 1/3’ü 2 yılda bir yenilenmiş olsa böyle bir denetim imkanı doğmuş olacaktır. Fakat getirilen modelle kuvvetler birliği ikame edilircesine yürütme ve yasama tek bir bütün haline getirilmiş olacaktır. Eğer ki çok güçlü adil bir hukuk sistemine sahip olmuş olsaydık, o zaman kuvvetler birliği veya ayrılığının bu noktada çok büyük bir öneminin olmayacağı, asıl olanın yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı olduğunu konuşuyor olacaktık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>101. Madde</strong>; görev süresi 4x2 olabilir, bir milletvekili çıkarabilecek sayıdaki seçmen aday gösterebilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>104. Madde</strong>; Anayasa mahkemesinde dava açma yetkisi olmamalıdır. Yürütmenin yasamayla işi ne olabilir? Eski sistemdeki bütün yetkilerin elde tutulduğu ve yeni sistemin doğası gereği (başkancı hükümet sistemi) üstüne yeni yetkilerin eklendiği görülmektedir. Cumhurbaşkanının yardımcısının da kendisiyle birlikte seçilmesi belirlilik ilkesinin gereği olsa gerek. Cumhurbaşkanının yerine vekalet edeceği için atamayla değil, seçimle gelmesi gerekir. Üst kademe görevlilerin atanması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle değil kanunla düzenlenmeli, meclis onayına tabi olmalıdır. Elçilik atamaları da meclis onayına tabi olmalıdır. Milletlerarası anlaşmaların onaylanması meclise ait olmalıdır. Anayasa değişiklikleri her halükarda halkoyuna sunulmak zorunda olmalıdır. Kesinlikle halk girişimi kurumu anayasa da yer almalıdır. TSK’nin kullanılmasına karar verebilmeli, fakat daha sonra bu meclis tarafından onaylanmalıdır. Maddenin son cümlesinde geçen; “ayrıca Anayasa da ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır”, bu ibare çok geniş ve her türlü suistimale açık bir yetkidir. Kamu hukukunda ibadullahın haklarını korumak için yetkiler sayılarak verilir ve sınırları belli olmak zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>105. Madde</strong>; kişisel suçlar ile görev suçları ayrımı yapılmamıştır. Bilerek ve kasden birini öldürse bile bahsi geçen usule göre yargılanması neredeyse mümkün değildir. Konulacak olan düzenlemeyle hesap sorulabilirlik neredeyse imkansız hale getirilmiştir. Görevden sonra da bu korumanın devam ettirilmesi ise daha da garabeti arttırır bir haldedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>106. Madde</strong>; Cumhurbaşkanı yardımcıları meselesi ciddi bir mesele olarak ele alınmalı, atamayla değil seçimle olmalı ve 1 Cumhurbaşkanı yardımcısı olması yeterli gözükmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>116. Madde</strong>; Meclis çoğunluğunu elinde tutan (360 milletvekili) Cumhurbaşkanı seçimlerin yenilenmesi kararıyla birlikte 3. dönem elde edebilecektir. Belki de 4. dönem...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>142. Madde</strong>; disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkeme kurulamaması yerinde bir değişikliktir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>159. Madde</strong>; her türlü üst düzey atamalar meclis tarafından onaylanmalıdır. Kuvvetin kontrol edilmediği yerde yolsuzluk ve kayırmacılığın ortaya çıkması bir netice olsa gerek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>161. Madde</strong>; Bütçeyi Cumhurbaşkanının teklif etmesi? Harcamayı yapacak makam ile harcama kalemlerini tespit edenin aynı makam olması, meclisin onayı olmazsa değerleme yaparak yenilenmesi, meclisi işlevsiz hale getirebilecek çok ciddi sıkıntıların doğmasına yol açabilir.</span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Değişik Maddelerde Değişiklikler</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>123. Madde</strong>; kamu tüzel kişiliğinin kanunla veya&nbsp;<strong>Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulması</strong>&nbsp;çok ciddi bir şekilde yasama yetkisinin gasbıdır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı umarız partinin başkanı da olma durumuna geçmez, o zaman sistemin tam bir yumak haline dönüşeceği kanaatindeyiz.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>PARTİLİ CUMHURBAŞKANLIĞI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>148. Madde</strong>; Olağanüstü dönem Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine karşı AYM’nde dava açılamaması, Kuvvet komutanlarının Yüce Divan’da yargılanması...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hep elitizim kokan hukuk devleti anlayışından uzak düzenlemelerdir, oysaki hukuk bize en çok ve daha fazla olağanüstü dönemlerde lazımdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>149. Madde</strong>; Anayasa yargısında bireysel başvuru yolunu geliştirip (daha ilk derece mahkemelerinden başlatarak) Cumhurbaşkanı ve siyasi partilere dava açma yolu kapatılmalıdır. Özetle; uygulamalardan mağdur olanlar veya etkilenenler bireysel başvuru yoluyla dava açabilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>150. Madde</strong>; Açık ve net bir şekilde Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine AYM önünde kanun gibi güçlüdür etkisi tanımaktadır. Bu uygulamada çok ciddi zararları beraberinde getirecektir.Seçim tarihinin belirlenmesi siyaseten etik olmamıştır, Hakimler ve Savcılar Kurulunun yeniden dizayn edilmesi, yargının...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahminimiz; referandumdan evet veya hayır çıkması neticeyi değiştirmeyecek, her halükarda 1-2 yıl içinde seçim yapılacaktır.Partili Cumhurbaşkanlığı...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı umarız partinin başkanı da olma durumuna geçmez, o zaman sistemin tam bir yumak haline dönüşeceği kanaatindeyiz.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 23 Jul 2024 13:30:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/anayasalarin-yapimi-ve-degistirilmesi-1728210965.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aynı günü mü yaşadığınızı sanıyorsunuz?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ayni-gunu-mu-yasadiginizi-saniyorsunuz-704</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ayni-gunu-mu-yasadiginizi-saniyorsunuz-704</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>19.yy. filozoflarından Henry David Thoreau her günümüzün birbirinden farklı olduğunu anlatır. Aslına bakarsanız Antik Yunan filozoflarından Herakleitos ‘Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz’ diyerek değişimin mütemadiyen sürdüğünü düşünce tarihinin en başında söyler.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir danışanım yaşamın yavanlığından ve sıkıcılığından bahsediyordu. Her gün aynıydı, dün bugünün tekrarıydı, yarın da bugünün kopyası olacaktı. Kendini bir fare gibi kapana kısılmış hissediyordu. Oysa şunun farkında değildi: Hiçbir gün aynı değildi. Fark yaratmak için büyük şeyler yapmayı bekleyen, yaşamı anlamlı kılabilmek için okyanusları aşmayı, hayallerindeki topraklara basmayı, o büyük ve etkileyici hareketi yaparak hayatın tüm yavanlığını absorbe etmeye çalışan yığınlar var. Her gününe sıradanlık damgası vuran ve bu yüzden hayıflanan, ona sunulmuş bir armağan olan yaşama ve yaşamlara şahit olma fırsatının farkında olmayan, öylesine yaşayan insanlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">19.yy. filozoflarından Henry David Thoreau her günümüzün birbirinden farklı olduğunu anlatır. Aslına bakarsanız Antik Yunan filozoflarından Herakleitos ‘Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz’ diyerek değişimin mütemadiyen sürdüğünü düşünce tarihinin en başında söyler. Thoreau da&nbsp;<em>Ormanda Yaşam</em>&nbsp;adlı kitabında iki yıllık doğayla içiçe yaşamış olduğu deneyimlerini aktarır. Bize gözlerimizin gerçekten görmesini diler. Onun sözleriyle: Hayatın her anı, yeni bir fırsat, yeni bir başlangıçtır. Her anın içinde, keşfedilmeyi bekleyen yeni bir dünya vardır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Hiçbir yere kıpırdamasak da güneşin her batışında oluşan o benzermiş gibi görünen ambiyansın asla aynı olmadığını göremeyecek kadar körüz. Buz kristallerinin yapısını bilir misiniz? Sanki hepsi birbirine benzer görünür ama yakından incelendiğinde hepsi birbirinden farklıdır, hepsi benzersizdir.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BUZ KRİSTALLERİ BİRBİRİNE BENZER GÖRÜNÜR AMA HEPSİ FARKLIDIR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten görmüyoruz, duymuyoruz, duyumsamıyoruz. Gidilecek ülkeler listesine tık atmayı bekleyen aç gözlü hayvanlar gibiyiz. Hiçbir yere kıpırdamasak da güneşin her batışında oluşan o benzermiş gibi görünen ambiyansın asla aynı olmadığını göremeyecek kadar körüz. Buz kristallerinin yapısını bilir misiniz? Sanki hepsi birbirine benzer görünür ama yakından incelendiğinde hepsi birbirinden farklıdır, hepsi benzersizdir. Her yıl kış gelir ama her seferinde kendini var etme şekli birbirinden farklıdır. Mevsimler gelip geçerken hepsinin kendine has dokusunu görmek için sadece bakmak yetmez.&nbsp;Siz oğlunuza ya da kızınıza sarılırken hep aynı kişiye mi sarıldığınızı düşünüyorsunuz? Şu ötede gördüğünüz çınar ağacının rüzgarla sağa sola salınırken bildik bir ezberle mi hareket ettiğini düşünüyorsunuz? Her günün aynı olduğunu algılayan sizin bilinciniz. Eğer çevrenizi daha net ve doğru bir şekilde gözlemliyor olsaydınız hiçbir şeyin dünün aynısı olmadığını görürdünüz. Her gün aynı güzergahta yürüyüş yapan bir insan hep aynı yoldan geçtiğini mi sanır? Nasıl bir aldanmadır bu!</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Dikkatle baktığınızda her anın muhteşemliğini fark edersiniz. Nefes alışverişlerimiz bile benzersizdir. Her sabah aynı güne uyanmayız, her gece aynı Ay’ın ışığı yansımaz tenimize.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HER SABAH AYNI GÜNE UYANMAYIZ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğa bir yol gösterici olarak bize nasıl yaşayacağımızı anlatıyor. Bedenimiz bile gün be gün değişiyor. Siz dokunduğunuzda sevdiğinize aynı bedene dokunmuyorsunuz. Elinizdeki hücreler sürekli yenileniyor ve değişiyor. Bu anlayış, bizi yaşamda oluyor olmamızdan ötürü minnettar kılar. Dikkatle baktığınızda her günün muhteşemliğinde gözleriniz dolabilir. O zaman rutin dediğiniz bile ayin gibi yaşanır. Bu bilinç, yaşamın her anında var olmanın ve bu varoluşa minnettar olmanın önemini anlatır. Dikkatle baktığınızda her anın muhteşemliğini fark edersiniz. Nefes alış verişlerimiz bile benzersizdir. Her sabah aynı güne uyanmayız, her gece aynı Ay’ın ışığı yansımaz tenimize. Böyle bakarsak hızlanmak değil yavaşlamak isteriz. Çünkü bu, yaşamdaki güzellikleri fark etmenin tek yoludur.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 30 Jun 2024 19:24:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/ayni-gunu-mu-yasadiginizi-saniyorsunuz-1728059222.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İstemek</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/istemek-703</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/istemek-703</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstekleri&nbsp;</strong><strong>doğrultusunda harekete geçen bir makine gibidir insan. İsteriz ama tam doyamadan yenisi isteriz. Bu kör bir döngüdür sonucu hiçbir yere ulaşamayan. 19. yy kötümser filozofu Schopenhauer istemenin insanın mutsuzluğuna neden olduğunu düşünür. Bir isteğimiz gerçekleştiğinde diğerinin peşine düşeriz ve bu sürekli böyle devam eder.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O çok istediğiniz arabayı kredi çekerek aldınız: Bilmem kaçıncı yıl ve günde bitecek borçlarınızı geliriniz ile kıyasladınız. Ve sonunda göz alıcı aracınız içinde kendinizi mutlu hissediyorsunuz. Ama bir süre sonra sevinciniz sönüyor. O karizmatik arabanız gözünüzde bir çelik yığınına dönüşüyor. Eski haz ve mutluluk bareminize geri döndünüz. Birikmiş işler içinde kolunuzu masaya yaslamış yeni hayaller peşindesiniz.&nbsp;İstekleri&nbsp;doğrultusunda harekete geçen bir makine gibidir insan. İsteriz ama tam doyamadan yenisi isteriz. Bu kör bir döngüdür sonucu hiçbir yere ulaşamayan. 19. yy kötümser filozofu Schopenhauer istemenin insanın mutsuzluğuna neden olduğunu düşünür. Bir isteğimiz gerçekleştiğinde diğerinin peşine düşeriz ve bu sürekli böyle devam eder. Ama bir yandan da yaşamın özünde istemek yok mudur? Acıktığımızda yemek yemek isteriz, susadığımızda su içmek. Bitkiler bile başlarını güneşe dönerek büyümek istemezler mi?&nbsp; İstek yaşamın özüdür. İstekten sonra irade gelir. O zaman soru şudur: Her istek ve arzumuzun peşinden koşmalı mıyız?</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Schopenhauer, bu döngüden kurtulmanın iki yolu olduğunu söyler. Bunlardan biri sanattır. Ona göre sanat bizi arzulardan uzaklaştırır. Gerçekten bir resme bakarken,müzik dinlerken başka hülyalarda kaybolup isteklerimizi unuturuz. Filozofun bir diğer önerdiği şey ise, basit yaşam sürmek ve daha az istemektir.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SCHOPENHAUER’E GÖRE BU DÖNGÜDEN KURTULMANIN İKİ YOLU</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Schopenhauer uzak doğu felsefeleri ile haşır neşir olmuştur. Bu yüzden olacak ki istemenin acı veren yanını gözler önüne serer. Arzular tatmin edildiğinde geçici bir haz sağlar ama daha sonra yine aynı süreç başlar. Lao Tzu, "Arzuları azaltan, kalbi sakinleştirir. Arzuları serbest bırakan, kalbi kargaşa içinde tutar. Bu yüzden bilge, arzularını kontrol altında tutar." der. İstek ve ihtiyaçlarımızı yeniden gözden geçirebilir miyiz? Son moda giysiler, son model araçların peşine düşmeden, popüler olanın tuzağından kendimizi alıkoyabilir miyiz? Hatta başarı, para gibi aşırı önem verdiklerimizin kısa süreli sahte mutluluklar yaşattığının farkına varabilir miyiz? Bir çocuk gibi her istediğimizin peşinden koşarken aslında karmaşaya koşmakta olduğumuzu anlayabilir miyiz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Schopenhauer, bu döngüden kurtulmanın iki yolu olduğunu söyler. Bunlardan biri sanattır. Ona göre sanat bizi arzulardan uzaklaştırır. Gerçekten bir resme bakarken, müzik dinlerken başka hülyalarda kaybolup isteklerimizi unuturuz. Filozofun bir diğer önerdiği şey ise, basit yaşam sürmek ve daha az istemektir. Bunun için doğada daha az zaman geçirmek, doğanın sadeliğinden ve basitliğinden ilham almak gerekir. Doğa bizim gibi arzularının esiri değildir. İsteklerini doğal bir yöneliş ve seçim ile yaşar. Doğada zorlama yoktur. Mütevazidir, basittir, muhteşem gözükse de sıradandır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ruhu dinginleştirmenin yolunu bulmak lazım, yaşamı acılarından özgürleşmek için sanata kaçmak lazım. İstekler kördür bir de biz gözümüzü kapatmayalım. Sade bir dünya yaratmak için kalabalık eden gereksiz düşüncelerden sıyrılmak lazım önce, sonra eldekilerin farkına varmak ve sürekli istemenin nasıl bir çıkmaz sokak olduğunu kavramak…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 07 Jul 2024 19:19:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/istemek-1728059034.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Momente Mori- Ölümü hatırla</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/momente-mori--olumu-hatirla-702</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/momente-mori--olumu-hatirla-702</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İncecik bedenlerde sağlığı ararken, toksik atıcı diyetlerle zehirleri atmaya çalışırken, yaşlanmamak mümkün mü diye tartışırken acizliğimizi iyiden iyiye haykırıyoruz. Ölüm seni yeneceğim, haklayacağım seni diyen kaç kişi var aramızda? Ne zaman ayırdık ölümü yaşamdan. Onlar birbirine zıt gibi görünürken ikisi içiçe geçmiştir oysa. Momente mori, ölümü hatırla!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sokrates Atina mahkemesinde yargılanırken ölüme mahkum edilmişti. Baldıran zehrini içip ölüme giderken korkusuz davranmıştı. Ona göre ölüm ruhun bedenden ayrılmasıydı ve hiçbir filozof ölümden korkmamalıydı, yaşamın ölüme bir hazırlık olduğunu söylerdi. Sokrates’ten sonra ortaya çıkan Stoacı düşünürler de ölümü doğal bir süreç gibi ele almamız gerektiğini söylerler. Ölümü hatırlamanın insanın yaşamının geri kalanının daha iyi geçirmesine yardımcı olacağını savunurlar.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Yaşam varsa ölüm yoktur diyen Epikürcü felsefe, bizi ölümden korkmamaya meylettirebilir ama asıl önemli olan onun varlığını hep hatırlamaktır. Şu anda şu satırları yazarken bir daha aynısının tekrar etmeyeceğimi bilmek, benzer cümleleri kullansam bile içinde bulunduğum ortam, duygulanımlar farklı olacağından benzersiz bir an yaşadığımın farkında olmak demektir ölümü hatırlamak. Hiçbir anın tekrarı yoktur.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HİÇBİR ANIN TEKRARI YOKTUR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sözler ölüm yokmuş gibi yaşayan, ölüm unutkanlığına yakalanan bizler için ne kadar ürkütücü. Yaşam varsa ölüm yoktur diyen Epikürcü felsefe, bizi ölümden korkmamaya meylettirebilir ama asıl önemli olan onun varlığını hep hatırlamaktır. Şu anda şu satırları yazarken bir daha aynısının tekrar etmeyeceğimi bilmek, benzer cümleleri kullansam bile içinde bulunduğum ortam, duygulanımlar farklı olacağından benzersiz bir an yaşadığımın farkında olmak demektir ölümü hatırlamak. Hiçbir anın tekrarı yoktur. Bunun bilincinde olabilmek için ölümün her an yanı başımızda olduğunun farkına varmak gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ölümü hatırlamak bizi yaşamın sıkıcılığından uzaklaştırır. Monoton ve sıkıcı hayatımıza renk katar. Neşelendirir aslında ölümü hatırlamak. Gerçekten yaşamayı öğretir, o anın hakkını vermeyi. İşin ilginci modern insan ölümü unutmuşken ve tam gaz yaşadığı sanrısına kapılmışken tam bir haz makinesiyken ölümü yok sayar. Tanrısızlığın prim yaptığı bu dönemde zaten insan makine ve teknik bir unsur gibi incelediğinden ölüm hepten yoktur, ölümün varlığı bile önemsenmez. Tanrılı dinler de cenneti vaat ederek ölüm korkusunu, mükafat yerini işaret ederek bertaraf etmeye çalışırlar ve bizi bir gün hayaller ülkesine yerleştireceğini anlatırlar tabii eğerli cümlelerini eylersek. Böylesi bir durumda da acı reçete olarak bildiğimiz ölümün varlığı yine yoktur, o sadece bir aracıdır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Ölüm bize korkutucu gelir. Yakınlarımızı kaybetmeye başladığımızda bile önce adına yas dediğimiz öfke ve kızgınlık nöbetine tutuluruz. Hani ölmeyecektin hani hep yanımda sonsuza kadar kalacaktın diyen çocuksu yanımız öfkeden kudurur. Önce sevdiğimize sonra yaşama duyulan öfkedir bu. Ey yaşam seni hep yaşayacaktım hani, dünya işlerinin peşine koşturup kendimi oyalarken sen hani gelmeyecektin hiç!</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>EY YAŞAM SENİ HEP YAŞAYACAKTIM HANİ!</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya ölüm anksiyetisi yaşayanlara ne demeli? Bazıları öleceğim korkusu yüzünden, huzurlu giden hayatını un ufak eder. Heyecan mottosuyla nasılsa ölüm gelecek diyerek empatiden yoksun, bencilce ve kaba davranır. Ölüm bize korkutucu gelir. Yakınlarımızı kaybetmeye başladığımızda bile önce adına yas dediğimiz öfke ve kızgınlık nöbetine tutuluruz. Hani ölmeyecektin hani hep yanımda sonsuza kadar kalacaktın diyen çocuksu yanımız öfkeden kudurur. Önce sevdiğimize sonra yaşama duyulan öfkedir bu. Ey yaşam seni hep yaşayacaktım hani, dünya işlerinin peşine koşturup kendimi oyalarken sen hani gelmeyecektin hiç! diye bağıran yanımız nasıl da mutsuz ve üzgündür. Onun bir an bile düşünmemiş olanın mutsuzluğu onu her gün en az bir kere ananın mutsuzluğundan ne büyüktür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İncecik bedenlerde sağlığı ararken, toksik atıcı diyetlerle zehirleri atmaya çalışırken, yaşlanmamak mümkün mü diye tartışırken acizliğimizi iyiden iyiye haykırıyoruz. Ölüm seni yeneceğim, haklayacağım seni diyen kaç kişi var aramızda? Ne zaman ayırdık ölümü yaşamdan. Onlar birbirine zıt gibi görünürken ikisi içiçe geçmiştir oysa. Momente mori, ölümü hatırla!Hatırla ki doğadaki güzelliği görebil, hatırla ki sevdiğine her an son kezmiş gibi bakabil. Hatırla ki yaşamı bir ceset gibi değil yaşayan bir canlı gibi yaşa. Hatırla ki nefesini dolu dolu içine çek ve boşaltırken onun burun deliklerinden çıkışını izle. Hatırla ki varoluşunun derin anlamını yakala. Momente mori!</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 14 Jul 2024 19:14:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/momente-mori-olumu-hatirla-1728058623.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Doymadan kalk: Hara Hachi Bu</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/doymadan-kalk-hara-hachi-bu-701</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/doymadan-kalk-hara-hachi-bu-701</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Japonya’da Okinawa adasında 100 yaşını geçmiş insanların oranı diğer bölgelere nazaran yüksek. Bunda beslenmelerinin önemi oldukça fazla: Konfüçyus’un öğretisi etrafında şekillenmiş beslenme biçimini gündelik yaşamlarına uyarlamışlar:&nbsp;</strong><strong>Hara Hachi Bu. Bu cümle mideyi yüzde 80 doldur anlamına geliyor. Bir bakıma doymadan kalkmak gerekiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok acıktınız, işler üst üste gelince yemek için zaman da bulamadınız. Önünüze ne yemek istiyorsanız hepsinin serildiğini düşünün. Karnınızın açlığına karşı koyamazken bir lokmada yemekleri mideye indirmeniz de olası, aheste aheste yiyip doymaya çalışmakta.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Japonya’da Okinawa adasında 100 yaşını geçmiş insanların oranı diğer bölgelere nazaran yüksek. Bunda beslenmelerinin önemi oldukça fazla: Konfüçyus’un öğretisi etrafında şekillenmiş beslenme biçimini gündelik yaşamlarına uyarlamışlar: Hara Hachi Bu. Bu cümle mideyi yüzde 80 doldur anlamına geliyor. Bir bakıma doymadan kalkmak gerekiyor. Ama biz sadece yememiz gerekeni değil üstüne bir sürü atıştırmalık yiyerek sağlıksızlaşıyoruz. Yarın böyle yapmayacağımıza dair sözler versek de yine aynı rutini tekrar ediyor pişmanlık ve suçluluk duygularıyla dolup taşıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yemek yemeyi fiziksel bir eylem olarak görmekten ziyade tadını çıkarmak mümkün mü? Zen ustalarından Thich Nhat Hanh ve Dr. Lilian Cheung tarafından kaleme alınan&nbsp;<em>Tadını Çıkar</em>&nbsp;adlı kitap tam da bu noktaya ışık tutuyor. Farkında olmak gerekiyor. Zen bilgenin dediği gibi bir elma aslında kainatın bedenidir. Bir elmayı buzdolabından çıkarın, bir ısırık almadan durun. Avucunuzun içindeki elmaya bakın ve kendinize sorun: Bir elmayı yerken gerçekten elma yemenin tadını çıkarıyor muyum, yoksa kafam başka düşüncelerle meşgul olduğu için elmanın sunduğu keyifleri kaçırıyor muyum?<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Açlık dürtümüzü doyurmak için lokmaları yutuyoruz. Bilinçli bir şekilde çiğnemiyoruz. Yerken gözümüz ya sosyal medya postlarında ya da televizyon ekranında.&nbsp; Gelen mesaja bir an önce cevap vermeye hazırız, uyaranlara sonuna kadar kendimizi açmışken, yerken kontrolden çıkmış durumdayız.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİLİNÇLİ BİR ŞEKİLDE ÇİĞNEMİYORUZ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorun şu ki çiğnerken ne yediğimizi bilmiyoruz. Açlık dürtümüzü doyurmak için lokmaları yutuyoruz. Bilinçli bir şekilde çiğnemiyoruz. Yerken gözümüz ya sosyal medya postlarında ya da televizyon ekranında.&nbsp; Gelen mesaja bir an önce cevap vermeye hazırız, uyaranlara sonuna kadar kendimizi açmışken, yerken kontrolden çıkmış durumdayız. Bunun üzerine bir de iç dünyamızdaki tatminsizlik ve mutsuzluk eklendiğinde içimizdeki duygu boşluğunu doldurmak için midemizi dolduruyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Besinlerin doğanın mucizevi vericiliğinin eseri olduğunu unutmadan yemek, hayranlıkla ve şükrederek lokmaları ağır ağır çiğneyerek yemenin hazzına varmak da mümkün. Yemeğin ağzımızda tatlandığı an, ancak farkındalıkla yemek yediğimizde mümkün. Bunun için çaba göstermek gerekir, sadece yemek yerken değil, konuşurken, izlerken, dinlerken ve diğer eylemlerimizde de farkında olmalı insan. Yemek sadece bunun bir ayağı. Siz ancak farkındalık içinde yemek yediğinizde aç mı yoksa tok mu olduğunuzu anlarsınız. İşte o zaman midenizin yüzde sekseni dolduğunda masadan kalkabilirsiniz. Ve farkında olarak yediğinizde yediğinizden daha keyif almaya başlarsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lokmaları iyice çiğnemek, yavaş yemek ve yemeğin tadını gerçekten çıkarmak mümkün. Modern insanın işi pek kolay değil tabii. Gelecek yıllarda sadece birer tablet hap ile beslenme sorununu ortadan kaldıracak beslenme şekillerinden bahsedilirken bir de. Zaman sanal olunca gerçeğin kendisiyle bağımız koptu. Mideye indirdiğimizin ne olduğunu duyumsadıkça, onu hissettikçe gerçekten bir yeme eyleminden bahsedebiliriz. Bu mümkün!</span></span></p>

<p>---</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>&nbsp;Tadını Çıkar, Thich Nhat Hanh ve Dr. Lilian Cheung Koton Kitap, 2010, s.55&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 21 Jul 2024 19:10:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/doymadan-kalk-hara-hachi-bu-1728058327.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kadın ve metamorfoz</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kadin-ve-metamorfoz-700</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kadin-ve-metamorfoz-700</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Her bedensel değişim kadının ruhsal değişiklikleriyle eşzamanlı gider. Her aşamada kendisiyle karşılaşır kadın, ilk adet döneminde kadınlığıyla, ikinci aşama gebelik döneminde yaratıcılığıyla ve üçüncü faz menopoz döneminde özgürlüğüyle. Her evreden güçlenerek çıkar, bedeni yorgun bir savaşçı olabilir ama bu dalgalanmalardan geçerek ruhsal güç kazanır.&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadının değişimi erkek gibi daha yatay bir doğrultuda değil inişli çıkışlı gerçekleşir. Kadının cinselliği, bedensel olarak içinden geçtiği üç dönemle değişir: regl, hamilelik ve menopoz. Her bedensel değişim kadının ruhsal değişiklikleriyle eşzamanlı gider. Her aşamada kendisiyle karşılaşır kadın, ilk adet döneminde kadınlığıyla, ikinci aşama gebelik döneminde yaratıcılığıyla ve üçüncü faz menopoz döneminde özgürlüğüyle. Her evreden güçlenerek çıkar, bedeni yorgun bir savaşçı olabilir ama bu dalgalanmalardan geçerek ruhsal güç kazanır.&nbsp;&nbsp;Kadının bedensel değişiminin ilk evresi adet görmesiyle başlar. Her 28 günlük aylık döngü içindeki dalgalanmalar kadının duygu durumunu etkiler. Halden hale geçerken kadın ruhsal olarak savrulur, her türlü duygu içinden geçer çünkü bu dönemde kendi bilinçdışıyla daha fazla haşır neşirdir. Bu yüzden antik dönemden beri mastürbasyon döneminde kadının her türlü büyüsel özelliklere sahip olacağı düşünülmüştür. Regl olan kadın, erkeğe tehdit olarak algılanmıştır. Örneğin Papua Yeni Gine yerli erkekleri arasında, kadınlar tarafından özellikle adet kanı yoluyla kirletilecekleri ve zarara uğrayacakları korkusu yaygındır. Kadınlar bu dönemde erkeklerden uzak durmuşlardır. Hâlâ bazı toplumlarda bu düşünce devam eder.&nbsp;Halk arasında kadının kan akıttığı bu süre, ‘kirlilik’ olarak tabir edilir. Kadın kirlidir. Yaşadığı her reglde Havva’nın suçu kadına hatırlatılır. Günah işlemeye hazırdır kadın ve bu dönemde cinselliğinin doruğundadır. Kadın bugünlerde yumurtlamayacağı için cinselliğinde özgürdür, günaha yakındır. O yüzden âdet döneminde kadın, erkek dünyası için gerçek bir tehlike unsurudur.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Kadının hamileliği ve devamındaki annelikle davranışları kısıtlanır. Artık düşünmesi gereken bir can ile feragat etmek zorunda kaldığı özgürlüğüyle karşı karşıyadır. Hamilelik onu gündelik hayatında daha güçsüzleştirmiştir. Kadın bu fazda daha alıcıdır, hassastır.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KADININ ANNELİKLE DAVRANIŞLARI KISITLANIR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın bedenindeki ikinci önemli değişiklik gebeliktir. Gebelik, kadının anneliğe hazırlık evresidir. Ayın en doğurgan anında döllenme olur. Erkek, kadını bu teslimiyet anında gebe bırakır. Ağrı ve sancıyla doğuran kadın, cana can katar. Nasıl âdet döneminde akan kana karşı koyamadıysa gebeliğindeki hiçbir anda da hükümdar ve karar verici değildir. Artık doğanın kanunlarının hükmü geçer. Ona biçilen rolle akar. Kadının hamileliği ve devamındaki annelikle davranışları kısıtlanır. Artık düşünmesi gereken bir can ile feragat etmek zorunda kaldığı özgürlüğüyle karşı karşıyadır. Hamilelik onu gündelik hayatında daha güçsüzleştirmiştir. Kadın bu fazda daha alıcıdır, hassastır. Kış uykusuna geçmiş bir hayvan gibi yeni bir mevsime uyanmak için bekler.&nbsp;Kadın, anne olunca kurallar yer değiştirir. Artık genç bir kız değildir, bir annedir. Kilo alması doğal karşılanır; besleyecek olan doğal olarak bolca beslenmelidir. Şimdiki zamanın 34 beden olmak isteyen kadınlarına inat, antik dönemde saygı duyulan kadınların oldukça kilolu olması bu anlamda manidardır. MÖ 40.000’li yıllardan kalma Venüs heykelciklerine baktığımızda kadının iri kalçalı, abartılı irilikte göğüslere sahip ve göbekli olarak şekillendirildiğini görürüz. Çünkü kadın bu haliyle doğurganlık ve bereket sembolüdür. Zaten annelik kadının seksapelini gölgede bırakır. Ama anne olması onu sosyal hiyerarşide yukarılara çıkarır. İlkel toplumlar dahil çoğu toplum kadının doğurganlık özelliğine hayranlık beslemiştir. Hâlâ da öyle değil midir? Anneliğin kutsallığıyla ne yarışabilir?</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Yaşı ilerlemiş kadın, yelkenlisini her hava koşulunda limana ulaştırmıştır. Neden keyif aldığını öğrenmiştir. Eğer cinsellik iktidarsa kadın bu dönemde krallığını ilan eder, bu zamanda kadın dünyanın kraliçesidir.</strong><strong>Menopoz ile östrojen hormonu azalır. Yani kadının stres düzeyi düşer. Östrojen ve stres bozukluğu arasında doğrusal bir ilişki kurulmuştur. Kadın, son evrildiği dönemde huzursuzluğu alaşağı etmiş ve kurtuluşa ermiştir.&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KADIN, SON EVRİLDİĞİ DÖNEMDE KURTULUŞA ERMİŞTİR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadının yaşamındaki üçüncü ve son önemli evre menopoz dönemidir. Bu dönem kadının artık ne istediğini bildiği ve özgürleştiği dönemdedir. Yaşı ilerlemiş kadın, yelkenlisini her hava koşulunda limana ulaştırmıştır. Neden keyif aldığını öğrenmiştir. Eğer cinsellik iktidarsa kadın bu dönemde krallığını ilan eder, bu zamanda kadın dünyanın kraliçesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Menopoz ile östrojen hormonu azalır. Yani kadının stres düzeyi düşer. Östrojen ve stres bozukluğu arasında doğrusal bir ilişki kurulmuştur. Kadın, son evrildiği dönemde huzursuzluğu alaşağı etmiş ve kurtuluşa ermiştir.&nbsp;Özetle, kadının bedeni bir ömrü için birden fazla kritik dönemeçte yol almıştır. Her virajda uçurumu görerek yaşadığı korku ve tehlikeyle baş etme yollarını öğrenmiştir. Ve her değişimden daha güçlenerek çıkar kadın. Regl ile duygularıyla baş etmeyi, annelikle karşılıksız sevmeyi öğrenir, menopoz dönemiyle ise de bir kuş gibi özgürce uçar.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 28 Jul 2024 19:06:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/kadin-ve-metamorfoz-1728058111.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kötülüğün sıradanlığı</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kotulugun-siradanligi-699</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kotulugun-siradanligi-699</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özgürleşmemiş insanın sorunudur insanın kötülüğü, kendini gerçekleştirmemiş bireylerin içinden oluk oluk akan kandır. İradenin yokluğu, yozlaşmış insanın öyküsüdür. Dionysos ve Apolloncu bakış arasındaki dengesizliğimiz, şirazemiz iyice kaydı, bozuldu. Ne yapalım? Bilgi ve erdemle donanalım önce.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden kötülük var? Biz insanlar neden ondan uzak kalamıyoruz? İyiliği yüceltip kötülüğün tuzaklarına kapılıp gidiyoruz. İnsan kötü bir varlık mıdır? Hobbes insanın doğal durumunun bencil ve vahşi olduğunu savunur. Filozofa göre insanın temelinde kötülük vardır. Güçlü olmak ve varoluş durumunu sürdürmek için insanın diğerini yok etmesi gerekir. İnkaların çöküşündeki katliamdan tutun Nazi Almanyasına, Yüzyıl savaşlarından günümüzde hala devam eden ölümler şunu gösteriyor; kötülük denen şey hayatta, nefes alıyor. Sosyal medyada iki kelime ile tepki göstermeyi seçmiş bizler iyi miyiz peki? İyiliği isteyen ruhlar kötülüğün pençesine hep düşmüyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İyilik ve kötülük bir çok kültürde efsanelerle evrimleşmiş, dinlerle de duvara çakılı sabit kalmıştır. Tanrının iyilik yolunu takip etmesi gereken inançlılar, şeytanın kötülük çağrısına uyuyorlar. İnsan doğa gibi değil, bir olma halinde; dalgaların denize çarpması iyi ya da kötü değil, bir&nbsp; kaplan bir zürafayı yakalayıp midesine indirince onu kötü olarak yaftalamıyoruz, arıların, çiçeklerin polenlerini taşırken bitkilerin üremesine yardımcı olmasının iyi olmaması gibi. Doğa tarafsızdır ve dengenin korunumu üzerine çalışır. İşte onlardan ayrılan bizler, doğanın denge arayışına bir nokta koyuyoruz. Bozuyoruz, yağmalıyoruz, öldürüyoruz, yok ediyoruz. Ölüm kokusu ve kan istiyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>İnsan var oldukça kötülük hep olacak. Belki Sokrates’in dediği gibi insanlar gerçekten bilmedikleri için kötülüğü seçiyorlar, bilen kötülük yapamaz. Belki de cehaletimizden vahşi bir hayvanlar gibi ağzımızdan salyalar akarak iştahla öldürmek yok etmek istiyoruz.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İNSAN VAR OLDUKÇA KÖTÜLÜK HEP OLACAK</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş tanrısı Romalı Mars öldürürken zafer kazandırıyordu. Roma İmparatorluğunun sınırlarını genişlemesi ondan ötürüydü. Sanırım biz de öldürdükçe Apollon gibi başımıza defne yapraklarından bir taç takılacağını düşünüyoruz. Kötülüğün zaferinin işareti! Artık liderlerin boynunda asılı duran karanlık şeytani madalyon. Ve bizler sessiz kalanlar başka bir kötü. İnsan var oldukça kötülük hep olacak. Belki Sokrates’in dediği gibi insanlar gerçekten bilmedikleri için kötülüğü seçiyorlar, bilen kötülük yapamaz. Belki de cehaletimizden vahşi bir hayvanlar gibi ağzımızdan salyalar akarak iştahla öldürmek yok etmek istiyoruz. Çünkü içimizdeki kötülüğü neye çevireceğimizi bilmiyoruz.En çok sevdiğimizden yeri geldiğinde nefret ediyoruz. Hayranlık duyarken bir yanımız kıskanıyor. Yaşatmak isterken bir yandan yok etmek istiyoruz. Güneş pencerimize vururken sabah, dünyamızı aydınlanırken sıkılıp bir an önce gece gelsin, kurtların uğuldadığı ormanlara ayak basmak istiyoruz. Bu dilemmayı aşamıyoruz. İçimizdeki kötülüğü, öldürücü hayvanı ehlileştirmeyi bilmiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kötülük korkunun eseridir. Nietzsche’nin aktardığı köle ahlakının bir sonucudur. Bastırılmış öfkenin, kızgınlığın sonucudur. Kötülüğü nasıl iyileştireceğiz? Önce kötü olduğumuzun farkına varmak lazım.&nbsp; Arzuların yönettiği kendimize erdemli olmayı hatırlamak gerekiyor. Her canlının yaşam hakkına saygı duymak, egozmin eseri olmadan diğerlerinin hallerine empati duyabilmeyi geliştirmek gerekiyor. Ne zaman uyanacak insan cehalet uykusundan?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürleşmemiş insanın sorunudur insanın kötülüğü, kendini gerçekleştirmemiş bireylerin içinden oluk oluk akan kandır. İradenin yokluğu, yozlaşmış insanın öyküsüdür. Dionysos ve Apolloncu bakış arasındaki dengesizliğimiz, şirazemiz iyice kaydı, bozuldu. Ne yapalım? Bilgi ve erdemle donanalım önce. Düşünelim yaşam üzerine, bize öğretilmiş kalıp düşüncelerden arınarak bunu yapalım. Unuttuğumuz iç sesimizi hatırlayalım. Kötülüğün farkına varacak olan ancak kendi potansiyelini görüp gerçekleştirebilen insandır. Önce kendin sonra iyi olmanın sorumluluğunu almanın artık zamanı gelmedi mi?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 04 Aug 2024 19:01:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/kotulugun-siradanligi-1728057911.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İstanbul’a ihanetin tablosu: 197 bin 811 projeye \&quot;ÇED Gerekli Değildir\&quot; kararı</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbula-ihanetin-tablosu-197-bin-811-projeye-ced-gerekli-degildir-karari-694</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbula-ihanetin-tablosu-197-bin-811-projeye-ced-gerekli-degildir-karari-694</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin İstanbul Çevre Durum Raporu’na göre, ÇED Yönetmeliği 30 yılda 23 kez değiştirildi. 30 yılda İstanbul’da 277 projenin "ÇED Olumlu" kararı ile, 197 bin 811 projenin de "ÇED Gerekli Değildir" kararıyla uygulanmasına izin verildi. Böylece ekolojik yıkıma yol açan projeler ÇED süreçlerinden muaf tutuldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, her yıl olduğu gibi bu yıl da Ekolojik Yıkımla Mücadele Haftası kapsamında İstanbul Çevre Durum Raporu’nu 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde kamuoyuyla paylaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yılki raporda İstanbul’un içme, kullanma ve atıksu durumu, atık yönetimi, toprak kirliliği, hava kalitesi, arazi kullanımı, kentleşme baskısı, afete karşı direnci, iklimi ve ÇED süreçleri incelenirken, incelemeler sonucunda çarpıcı pek çok sonuca ulaşıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Ekolojik Yıkımla Mücadelede İstanbul’un Gerçekleri: İstanbul Çevre Durum Raporu 2024" başlığıyla paylaşılan&nbsp;<a href="https://cmo.org.tr/ekolojik-yikimla-muecadelede-istanbul-un-gercekleri-istanbul-cevre-durum-raporu-2024-202406051113" rel="noopener" target="_blank"><span style="color:#2980b9">raporda</span></a>&nbsp;farklı inceleme alt başlıkları altında çarpıcı tespitler, durum değerlendirmesi ve çözüm önerilerine yer verildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP hükümetleri dönemini kapsayan 20 yıldan fazla sürede en fazla eleştirilen, tepki gören ve çevre örgütleri tarafından mücadelesi yürütülen konuların başında çevre düzeni planlarına uyulmaması, ÇED süreçlerinin doğru şekilde işletilmemesi, projelerin kamu denetiminden kaçırılması, kentin betona, asfalta teslim edilmesi, orman varlıkları başta olmak üzere doğal ekosistemlerin bozulması, parçalanması ve çarpık kentleşmeye göz yumulması gibi konular geliyor.&nbsp;Bu açıdan raporda en önemli bulduğum başlıklardan bir tanesi "İstanbul’da ÇED Süreçlerinin Değerlendirilmesi" başlığı. Bu başlık altında çok önemli veri ve tespitlere yer veriliyor.&nbsp;ÇED Yönetmeliği’nde verilen tanımı çerçevesinde ÇED, "gerçekleştirilmesi planlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaları" ifade ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk defa yürürlüğe girdiği 1993 yılından bu yana 23 kez değişikliğe uğrayan ÇED Yönetmeliği nedeniyle onlarca yıkım projesinin önündeki yasal engeller kaldırıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sadece İstanbul’da 30 yılda 277 projenin "ÇED Olumlu" kararı ile 197 bin 811 projenin ise “ÇED Gerekli Değildir” kararıyla uygulanmasına izin verildiği görülüyor.&nbsp;</strong><strong>Verilen bu kararlarla birlikte geri dönülemez ekolojik yıkıma yol açan projeler ÇED süreçlerinden muaf tutuldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul özelinde sadece 2023 yılında ise 10 projeye "ÇED Olumlu" Kararı verildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çevre koruma mevzuatında bu kadar sıklıkla değiştirilen başka bir yönetmelik bulunmadığı gibi bu durum sermaye baskısının çevreyi korumakla yükümlü kurumlarda ne derece etkin olduğunun da başka bir göstergesi.&nbsp;Raporda bu konuya ilişkin, "Yapılan bu değişikliklerle yönetmeliğin etkinliği sıfırlanmış ve amacının tersine ekolojik yıkımın önünü açan ve onu yasallaştıran bir aparata dönüştürülmüştür" ifadesine yer veriliyor.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>"Buradan çıkan sonuç, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na başvurusu yapılan her 10 projeden 9’unun aynı Bakanlığın vermiş olduğu kararlarla, çevresel etki değerlendirmesi sürecinin dışında bırakıldığıdır. Sadece bu istatistikler bile ÇED süreçlerinin işlevsizleştirildiğinin somut delilidir."</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>10 PROJEDEN 9’UNA YOL VERİLMİŞ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Raporda, ÇED süreçlerine dair başka önemli değerlendirmeler ise şöyle:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Çevresel Etki Değerlendirmesi İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan 1993-2023 yılları arası ÇED Karar Sayıları’nı gösterir istatistiklere göre; 30 yıllık dönem içinde yapılan toplam 86 bin 306 proje başvurusundan sadece 77 proje hakkında "Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumsuz" yani proje yapılamaz kararı verilmiştir. "Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir" kararı verilen, yani çevresel etki değerlendirmesi süreci dışında bırakılan proje sayısı ise 77 bin 434’dür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buradan çıkan sonuç, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na başvurusu yapılan her 10 projeden 9’unun aynı Bakanlığın vermiş olduğu kararlarla, çevresel etki değerlendirmesi sürecinin dışında bırakıldığıdır. Sadece bu istatistikler bile ÇED süreçlerinin işlevsizleştirildiğinin somut delilidir."</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ÇED konusundaki değerlendirmelerle ilgili diğer önemli tespitler şu başlıklar altında ifade edildi:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Çevresel etki değerlendirmesi süreçleri, bir projenin ekosistemler üzerinde yol açacağı tahribatın önceden değerlendirilmesi ve önlem alınması, oluşabilecek ekolojik tahribatın çok yüksek olacağı durumlarda da projenin kamu yararına aykırı olacağının öngörülerek doğa katliamının oluşmadan önlenebilmesi açısından son derece kritik ve önemli süreçlerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de İstanbul’da yaşanan ekolojik yıkımın temel sebeplerinde biri, bu yıkıma yol açan projelerin Çevresel Etki Değerlendirmesi sürecinin bilime ve uluslararası yasalara aykırı şekilde yürütülmesidir.&nbsp;Ekolojik yıkıma yol açacak projeler "ÇED Gerekli Değildir" Kararları ile ÇED süreçlerinden ve dolayısıyla kamu denetiminden muaf tutulmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ÇED sürecini, yatırımcının önünde bir ‘engel’ olmaktan çıkaran ve koruma/kullanma dengesini “ne pahasına olursa olsun kullanma” yönünde değiştiren politikaların acilen terkedilmesi gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çevresel Etki Değerlendirmesi süreçlerinde yer alan tüm tarafların özeleştiri yaparak bilimi, doğayı ve canlıyı önceleyen yaklaşımları benimsemesi en temel gerekliliktir."</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Marmara Denizi’ndeki kirliliğin boyutu İstanbul’un yaşadığı en önemli çevre sorunlarının başında geliyor. Deniz ekosisteminin olmazsa olmazı sudaki çözünmüş oksijen oranı pek çok noktada sıfıra inerken ve deniz ekosistemi tamamen yok olurken, müsilaj gibi gözle görülebilen çevresel sorunlar da gün yüzüne çıktı.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MARMARA DENİZİ’NDEKİ KİRLİLİĞİN BOYUTU VE MÜSİLAJ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Raporda dikkat çeken diğer başlıklardaki temel tespitler ise şöyle:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- İstanbul’un 2023 verilerine göre su ihtiyacını karşılayan baraj kapasitelerinin yüzde 59,42’si Avrupa Yakası’nda, yüzde 40,58’i Asya Yakası’nda yer alıyor. Buna karşılık İstanbul nüfusunun yüzde 64,07’si Avrupa Yakası’nda yüzde 35,92’si ise Anadolu Yakası’ yaşıyor. Kanal İstanbul ve Yenişehir Projesi ile Avrupa Yakası’nda İstanbul’un su havzaları yapılaşmaya açılırken aynı zamanda bölgede nüfus artışı gerçekleşecek, Avrupa Yakası için kişi başına düşen su miktarındaki dezavantajlı durum daha da kötüleşecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Mevcut durumda İstanbul, Sakarya’da bulunan Melen Havzası’nın suyuna muhtaç. Kente 200 kilometre uzaklıkta yer alan ve yüksek enerji tüketimiyle İstanbul’a içme ve kullanma amacı ile iletilen suyun kalitesi ise 3. veya 4. sınıf su niteliğinde. Ayrıca Düzce’nin tüm kirleticileri Melen suyuna karışıyor ve havzanın korunması ile ilgili ciddi bir önlem alınmıyor. Bu durum İstanbul halkına sağlıklı su verilebilmesi için uygulanması gereken arıtma ihtiyacını ve maliyetini artırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- İstanbul’un atıksu yönetimi de tıpkı içme suyu gibi acil çözüme kavuşturulması gereken sorunları bünyesinde barındırıyor. Kentteki 90 adet atıksu arıtma tesisinde, toplam atık suyun yüzde 43’ü sadece ön arıtmadan geçirilerek Marmara Denizi’ne deşarj ediliyor. Bu tesislerde atıksudan sadece fiziksel olarak içindeki iri ve çökelebilen katı maddeler ayrılıyor, biyolojik arıtma işlemi yapılmıyor. 2023’te atıksu arıtma tesislerinden geri kazanılan atıksu miktarı da çok düşük. İstanbul’da geri kazanılan atıksu miktarı 29.285.760 metreküp, bu miktar toplam atık suyun yalnızca yüzde 1,78’i kadar. Geri kalan atıksu alıcı ortama deşarj ediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Mega projeler, 16 milyona yaklaşan resmi nüfusuyla, düzensiz kentleşmesiyle ve ihtiyacı karşılayamayan altyapısıyla, herhangi bir müdahale olmasa dahi doğal taşıma kapasitesini çoktan aşmış İstanbul ekosistemini yok olmanın eşiğine getirdi. Özellikle 2009 yılında onaylanan İstanbul ili 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı’nın kentin kuzeyindeki hassas ekosistemlerin korunmasını gözeten esasına sadık kalınmalı. Ancak gerçekleştirilen Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve bağlantı yolları, Kuzey Marmara Otoyolu ve İstanbul Havalimanı projeleri ile birlikte bu ilke açıkça ihlal edildi. Yatırım programına alınan projeler incelendiğinde de bu ihlalin ve İstanbul’un yaşam alanlarına yönelik yapılaşma baskısının devam edeceği görülüyor. Kanal İstanbul ve Yeni Şehir Rezerv Alanları Projesi ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nca Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü kullanacak şekilde İstanbul’un kuzeyinden geçecek Gebze-Çatalca demiryolu hattı projesi, bu ihlalin ve İstanbul’un kuzeyindeki yapılaşmanın devam edeceğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Marmara Denizi’ndeki kirliliğin boyutu İstanbul’un yaşadığı en önemli çevre sorunlarının başında geliyor. Bir iç deniz olan Marmara Denizi, birbiri üzerinde yer alan ve hidrografik özellikleri çok farklı iki su kütlesinden oluşuyor. Üstteki akıntı Karadeniz’den gelen akıntı, alttaki akıntı ise Akdeniz kökenli akıntı ve en iyi şartlar altında bile sadece yüzde 10’u Karadeniz’e ulaşabiliyor. Buna rağmen, deniz tabanındaki bu akıntı 30 yılı aşkın süredir "derin deniz deşarjı" adı altında arıtılmamış atıksuların deşarj alanı haline getirildi. Deniz ekosisteminin olmazsa olmazı sudaki çözünmüş oksijen oranı pek çok noktada sıfıra inerken ve deniz ekosistemi tamamen yok olurken, müsilaj gibi gözle görülebilen çevresel sorunlar da gün yüzüne çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Raporda gürültü kirliliği ise İstanbul'da plansız kentleşmenin getirmiş olduğu sorunların en önemli sonuçlarından biri olarak değerlendiriliyor. Gürültü kirliliğini yaratan başlıca etmenler, ulaşım, sanayi, inşaat ve şantiye çalışmaları, eğlence amaçlı müzik yayını yapan işletmeler, rekreasyon faaliyetleri olarak sıralanıyor. Rapora göre, merkezi hükümetlerin uyguladığı hatalı ekonomi politikalarının bir sonucu olarak İstanbul'un aldığı kontrolsüz göçün plansız kentleşmeye yol açtığı vurgulanırken, "Konutlarla eğlence mekanlarının, sanayi kuruluşlarının, atölyelerin iç içe olması, gürültüye hassas alanların oluşturulmaması, çevre düzeni planlarında yapılan değişiklikler gibi nedenlerle gürültü kirliliği canlı yaşamını tehdit eder boyutlara ulaştı" tespiti yapıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- İstanbul'da hava kirliliği de önemli çevre sorunlarından biri. Raporu göre sanayi, ısınma, inşaat ve trafik kaynaklı kirlilik, hava kalitesini ciddi şekilde etkiliyor. Raporda Kuzey Ormanları'nın bu olumsuz tabloyu bir nebze olsun iyileştirdiği ifade ediliyor. Hâkim rüzgâr yönü poyraz olan İstanbul, kuzeyinde yer alan ormanlar sayesinde kötü olan tablosunu iyileştirebiliyor. Ancak, hava kirleticilere dair yapılan ölçümlerin de standartlara uygun şekilde açıklanmadığına dikkat çekiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, İstanbul’daki yaşamı daha iyi hale getirebilmek için yapılması gerekenleri ise şöyle sıraladı:"İstanbul’da uygulanan kar amaçlı yatırım programları sonucu ortaya çıkan kirlilik ve yapılaşma baskısı, canlı yaşamını tehdit eder boyuta ulaşmıştır.&nbsp;Kentleşme politikalarının gözden geçirilmesi, iklim değişikliğine karşı dirençli altyapı çözümlerinin uygulanması, kentin iklim değişikliği etkilerine karşı daha dayanıklı hale gelmesi için yeşil alanların artırılması, geçirimsiz yüzeylerin azaltılması ve enerji verimliliğinin artırılması ertelenemez zorunluluklardır.&nbsp;Kentin iklimini, flora ve faunasını tehdit eden mega projelerden vazgeçilmeli, en önemli varlıklarından biri olan Kuzey Ormanları tahribatına son verilmeli, İstanbul’un su havzalarına, tarım, orman ve mera alanlarına zarar verebilecek, kentin kirlilik yükünü artıracak tüm projeler iptal edilmeli ve yenilerine izin verilmemelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul mevcut yapısıyla dahi kendi kendine yetebilir bir kent olmaktan çıkmış, başta su kaynakları olmak üzere çevre illerin doğal varlıklarını tüketen bir kente dönüşmüştür. Bu durum yaşamın devamlılığı için derhal tersine çevrilmelidir."</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Jun 2024 22:05:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/istanbula-ihanetin-tablosu-197-bin-811-projeye-ced-gerekli-degildir-karari-1727982580.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupa Parlamentosu’nda merkez sağın yükselişi iklim politikalarını nasıl etkiler?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupa-parlamentosunda-merkez-sagin-yukselisi-iklim-politikalarini-nasil-etkiler-693</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupa-parlamentosunda-merkez-sagin-yukselisi-iklim-politikalarini-nasil-etkiler-693</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeşil partilerin ağır oy kaybı ile sağcı ve aşırı sağcı partilerin oy oranlarındaki yükseliş AB’nin çevre politikasına dair Yeşil Mutabakat Planı’nın uygulanıp uygulanmayacağına dair şüpheler uyandırdı. Seçim sonuçlarının, AB 2040 iklim hedefi ve yine 2050 sıfır emisyon hedefine yönelik engelleyici sonuçlar doğurmasına ilişkin kaygılar var.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanların "zeitgeist" diye epeydir İngilizce’ye de yerleşmiş bir kavramı var, “zamanın ruhu” demek… Zamanın ruhu sadece zamana uymak değil aynı zamanda içinden geçilen zamanın değişen ritmine, hareketlerine, düşüncelerine çağı yakalayarak ayak uydurmak demek…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’da zamanın ruhu son seçimle birlikte nereye doğru evriliyor, biraz buna bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Parlamentosu seçimleri Yeşiller açısından fiyaskoyla sonuçlandı.&nbsp;Yeşiller Partisi, beş yıllık süreçte sonunda en çok kan kaybeden grup oldu. 2019 yılında büyük bir yükselişle yüzde 10 oy oranına ulaşan Yeşiller’in, bu seçimlerde oy oranı yüzde 7’lere düştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeşiller'in en önemli kayıpları, hareketin Parlamento'daki gücünün yarısını oluşturan Fransa ve Almanya'yı temsil eden delegasyonlardan geldi. Hollanda ve Danimarka gibi ülkelerdeki küçük ilerlemelere rağmen, grup parlamentodaki en büyük dördüncü parti konumundan altıncı parti konumuna düştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu döneme damgasını vuran hakim zihniyet, iklimi hareketini, beraberindeki isyanı ve ardından küresel kolektiviteyi harekete geçiren bir eylemlilik haline bürünmüştü.&nbsp;Geldiğimiz noktada artık gençlerin ve bu isyanı destekleyen kesimlerin oy tercihlerini iklim krizi, adaletsizlikler, gezegenin yok oluşu belirlemiyor mu? Özellikle gençlerin Yeşiller’den uzaklaşmasının sebebi, umutsuzluk, karamsarlık ve hayal kırıklığı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Malum,&nbsp;Avrupa Birliği’nin üç temel kurumundan biri olan Avrupa Parlamentosu’nda seçimler tamamlandı. Merkez sağ partilerin çoğunluğu elinde tuttuğu sonuçlara göre, Avrupa toplumları dünyaya artık daha fazla sağdan bakıyor diyebiliriz.&nbsp;Rusya-Ukrayna Savaşı, iklim krizi, sığınmacı sorunu, resesyon tehlikesindeki ekonomik göstergelerin gölgesinde seçimlere giden Avrupa toplumları, çözümü daha fazla aşırı sağ partilerde aramaya karar vermiş görünüyor.&nbsp;Yeni Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği'nin gelecek beş yıldaki rotasını belirleyecek politikalara imza atacak.&nbsp;Sandıktan merkez partiler, liberaller, yeşiller ve sol partiler ciddi ölçüde güç kaybederek çıkarken, sonuçlar birçok AB ülkesinin iç dinamiğini de tetiklemiş oldu.&nbsp;Merkez sağ ve aşırı sağın büyük yükselişi karşısında liberallerin, yeşillerin, sosyalistlerin ağır bir yenilgi almış olmasıyla birlikte, Avrupa Parlamentosu’nun sağcılaşması hem üye ülkelerde hem de çeperdeki ülkelerde birtakım etkiler doğuracak.&nbsp;Seçim sonuçları, gelecek dönemdeki gündem başlıklarının da aşağı yukarı neler olabileceğini de bize gösteriyor.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Bu Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yeşil partiler tam 20 sandalye kaybetti. Yeşiller, Avusturya ve Almanya'da beklenenden çok daha kötü bir performans sergiledi. Yeşil partilerin ağır oy kaybı ile sağcı ve aşırı sağcı partilerin oy oranlarındaki yükseliş AB’nin çevre politikasına dair Yeşil Mutabakat Planı’nın uygulanıp uygulanmayacağına dair şüpheler uyandırmaya başladı.&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YEŞİLLER, AP’DE 20 SANDALYE KAYBETTİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçimlerin sonuçları üzerine Avrupa siyasetini uzun yıllardır izleyen uzmanlar önemli tespitler içeren yazılar yazdı. Bu yazıda seçim sonuçlarının bize gösterdiği genel perspektife ek olarak, yeşil siyaset açısından ve daha da önemlisi iklim politikaları açısından bizi neler bekliyor üzerine değerlendirme yapmak isterim.Bu Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yeşil partiler tam 20 sandalye kaybetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeşiller, Avusturya ve Almanya'da beklenenden çok daha kötü bir performans sergiledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeşil partilerin ağır oy kaybı ile sağcı ve aşırı sağcı partilerin oy oranlarındaki yükseliş AB’nin çevre politikasına dair Yeşil Mutabakat Planı’nın uygulanıp uygulanmayacağına dair şüpheler uyandırmaya başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu saatten sonra elbette Avrupa’nın genel çerçevede iklim politikalarından çok büyük geri dönüşler yaşanmaz ancak yeni politikalar hayata geçirilmesi konusunda sıkıntılar yaşanması çok mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, seçim sonuçlarının, AB 2040 iklim hedefi ve yine 2050 sıfır emisyon hedefine yönelik engelleyici sonuçlar doğurmasına ilişkin kaygılar var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB Komisyonu, 2040 hedefiyle yüzde 90’lık emisyon azaltımı önermişti. Ancak bu teklifin hem AB ülkelerinin hem de AB parlamentolarının onayını alması gerekiyor. Dolayısıyla göreve başlayacak AB Komisyonu ve Parlamentosu 2040 hedefine ilişkin aralarında tarımın da yer aldığı farklı sektörlere yeni politikalar önermek konusunda zorlu kararlar vermekle yüzleşecek gibi görünüyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Yeni iklim önlemlerini hayata geçirmek zorlaşsa bile, AB’nin geçen beş yılda kabul ettiği, yenilenebilir enerji hedeflerinden, sanayi üzerinde güçlendirilmiş karbon fiyatlandırma rejimine kadar birçok maddeden oluşan iklim politikalarından geri dönüş yasal olarak çok zor görünüyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İKLİM POLİTİKALARINDAN YASAL OLARAK GERİ DÖNÜŞ ZOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim seçim sonuçlarının ardından yeşil enerji dönüşümüne yönelik artan kaygılar nedeniyle, yenilenebilir enerji şirketlerinin hisselerinde düşüşler de yaşandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan yeni iklim önlemlerini hayata geçirmek zorlaşsa bile, AB’nin geçen beş yılda kabul ettiği, yenilenebilir enerji hedeflerinden, sanayi üzerinde güçlendirilmiş karbon fiyatlandırma rejimine kadar birçok maddeden oluşan iklim politikalarından geri dönüş yasal olarak çok zor görünüyor.Halen çoğu işleyen bu kararlarla, AB karbon emisyonu seviyesi 1990 seviyelerinden bu yana neredeyse en düşük üçüncü seviyede ve Avrupa’da rüzgar ile güneş enerji kapasite kurulum hızı rekor seviyelerde seyrediyor. Ama yine de sağcı partilerin seçim kampanyalarında AB’nin yeni benzinli ve dizel araba üretimini 2035’e kadar yasaklamak hedefi gibi Yeşil Mutabakat politikalarına sert çıkışlar geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, genel beklenti geniş çaplı çevre politikalarından geri dönüşün pek de mümkün olmadığı yönünde. Bu durum biraz da ulusal hükümetlerin ve parlamenterlerin AB’de yasallaşan sera gazı emisyonlarının 1990 seviyelerine göre yüzde 55 azaltımını hedefleyen 2030 hedefine onay vermiş olmasından kaynaklı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Politikalardan geri dönüş çok mümkün görünmüyor ancak mevcut politikaların uygulanması konusunda isteksizlik, süreçlerin yavaş işletilmesi ya da zaman zaman alınması gereken kararların askıya alınması gibi gelişmeler görülebilir.2019 yılındaki bir önceki AB seçimlerinde milyonlarca genç iklim aktivistinin Avrupa sokaklarında eylem yaptıkları havanın tam aksine, bu seçimlere göçmen dalgası, ekonomik kaygılar ve debelenen Avrupa sanayisi damgasını vurdu.Nitekim Avrupa Yatırım Bankası’nın son verilerine göre, AB’nin 2030 iklim hedefini karşılayabilmesi için her yıl için 1 trilyon euroluk bir kaynak sağlaması gerekirken, bu miktar 2010-2020 dönemiyle kıyaslandığında yıllık 365 milyar euroluk bir artış anlamına da geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle ABD ve Çin’deki çelik ve elektrikli araba üretimiyle rekabet kızışırken, siyasal arenada yerel sanayilere yatırım başlığı kampanya vaadi olarak öne çıktı. Bazı analizciler ise bu durumun AB’nin iklim dostu projeleri desteklemek adına daha fazla fon ayıracağını ve politika oluşturmaya odaklanacağını söylerken, bunun "yeşil" ve "temiz" olmaktan daha çok sanayiye yardıma odaklanmak şeklinde görüleceği yorumunda da bulunuyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Yeni yayımlanan Lancet Sağlık ve İklim Değişikliği Geri Sayım 2024 Avrupa raporu, bölge genelinde iklim değişikliği ve sağlık arasındaki bağlantıların izini sürerken, iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerini izleyen 42 göstergenin yanı sıra Avrupa’da iklim eyleminin yetersiz, gecikmiş ya da kaçırılmış fırsatlarını da inceliyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>LANCET SAĞLIK VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ GERİ SAYIM 2024 AVRUPA RAPORU</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Parlamentosu’ndaki seçimin sonuçları iklim siyaseti açısından neden bu kadar önemli, bir de şu açıdan bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni yayımlanan <a href="http://www.thelancet-press.com/embargo/Europecountdown.pdf"><span style="color:#2980b9">Lancet Sağlık ve İklim Değişikliği Geri Sayım 2024 Avrupa raporu</span></a>,&nbsp;bölge genelinde iklim değişikliği ve sağlık arasındaki bağlantıların izini sürerken, iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerini izleyen 42 göstergenin yanı sıra Avrupa’da iklim eyleminin yetersiz, gecikmiş ya da kaçırılmış fırsatlarını da inceliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rapor, ülkelerin yurttaşlarını iklim değişikliğinden korumak adına yeterli siyasi adımlar atmadığını ortaya koyması açısından önemli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan, rapor pek çok Avrupa ülkesinin sera gazı emisyonlarına büyük katkıda bulunmaya ve sağlığa zararlarına rağmen fosil yakıtlara sübvansiyon sağlamaya devam ettiğini de gösteriyor.&nbsp;Rapor, sıcaklığa bağlı ölümler, yeni ortaya çıkan bulaşıcı hastalıklar ile gıda ve su güvensizliği de dahil olmak üzere Avrupa genelinde iklimle bağlantılı sağlık etkilerindeki endişe verici artışlara ilişkin kanıtları da ortaya koyuyor. Raporun yazarları, Avrupa’daki risk altındaki grupları ve Avrupa’nın iklim krizindeki sorumluluğunu vurgulayarak eşitsizliğin yönlerine odaklanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rapora göre; sıcaklığa bağlı ölümler kadınlarda erkeklere kıyasla iki kat daha yüksek, düşük gelirli hanelerin gıda güvensizliği yaşama olasılığı önemli ölçüde daha yüksek, dengesiz beslenmeye bağlı ölümler kadınlar arasında daha yüksek ve orman yangını dumanına maruz kalma oranı yüksek yoksunluk bölgelerinde daha yüksek. Güney Avrupa sıcaklığa bağlı hastalıklardan, orman yangınlarından, gıda güvensizliğinden, kuraklıktan, sivrisinek kaynaklı hastalıklardan daha fazla etkilenme eğiliminde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla iklim krizi açısında Avrupa’da da işler hiç iyiye gitmediği gibi gelecek açısından da umut vaat eden bir durum yok…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Jun 2024 22:00:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/avrupa-parlamentosunda-merkez-sagin-yukselisi-iklim-politikalarini-nasil-etkiler-1727982259.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İBB “Yürü be İstanbul” sloganını çabuk unuttu, Adalar’a “Yürüme İstanbul” dönemi geldi</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ibb-yuru-be-istanbul-sloganini-cabuk-unuttu-adalara-yurume-istanbul-donemi-geldi-692</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ibb-yuru-be-istanbul-sloganini-cabuk-unuttu-adalara-yurume-istanbul-donemi-geldi-692</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul’u yürüyerek keşfetme alışkanlığı kazandırmak için “Yürü be İstanbul” uygulaması başlatmıştı. İBB, yürüyüş güzergahlarına Adalar’ı dahil etmediği gibi şimdi de azman minibüsleri Adalar’a getirerek, İstanbullular’a adeta “Adalar’da yürüme İstanbul” mesajı verdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Prens Adaları’nda faytonların kaldırılmasının üzerinden geçen yaklaşık beş yılda ulaşım sorunu çözülemiyor, tartışma çok başka eksenlere kayarak ilerliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), 2020’de kaldırılan faytonların yerine Adalar’da ulaşım için 40 adet 13 kişilik elektrikli araç sistemi getirdi. 30 Nisan 2024 tarihinde tescilsiz olan bu araçların faaliyetleri İBB'ye bağlı Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) kararıyla sonlandırıldı. Bunun yerine de İstanbul’da şehiriçi ulaşımında kullanılan minibüslere benzer elektrikli Adabüsler, ada sokaklarına girdi. Fakat, bu araçların boyutları ada karakteristiğine uymadığı ve farklı tehlikeler yarattığı yönündeki tartışma büyüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni Arayış’ta “<a href="https://yeniarayis.com/pelincengiz/adalara-coken-cokene-kiyi-talani-yetmedi-minibus-isgaline-acildi/" rel="noopener" target="_blank"><span style="color:#2980b9">Adalar’a çöken çökene: Kıyı talanı yetmedi, minibüs işgaline açıldı</span></a>” başlıklı şu yazının üzerinden bir ay geçti, ancak ne konu çözümlenebildi, ne de Adalılar’ın ulaşım hakkına dair olumlu bir gelişme yaşanabildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir aydır Prens Adaları’nda ne oluyor? Kısaca hatırlayalım…Prens Adaları’nın tamamında kullanılan elektrikli küçük dolmuş ve taksiler yerine buralara minibüs büyüklüğünde “azmanbüs” denilen araçlar sokulmak istenirken, elbette Adalılar bu araçların Adalar’a sokulmasına karşıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalar’da kısa sürede konuyla ilgili 4 bin 500 imza toplandı, imzalar hem İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne hem de İETT’ye elden ulaştırıldı ancak yüz yüze görüşme sağlanamadı.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Araçların tescillerinin uzatılması konusunda söz verildi ancak ardından oldubittiye getirilerek bu “azmanbüsler” Büyükada’ya sokulmaya çalışıldı, Adalılar’ın tepkileri ile bu püskürtüldü ve araçlar garaja çekildi. Ancak, birkaç gün sonra bir gece yarısı gemilerle yeni minibüsler getirilerek hizmete açıldı. Minibüslerin garajdan çıkışını engellemek isteyenlere polis müdahale ederken, gözaltına alınanlar da oldu.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ESKİ ARAÇLARIN TESCİL SÜRELERİ UZATILMADI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İBB, 2020’den beri kullanılan elektrikli araçların nisan ayında tescil sürelerinin dolduğunu ve araçların tescilsiz olduğunu ve bu sebeple Karsan’a bu araçları ürettirdiklerini belirtti. Araçların tescillerinin uzatılması konusunda söz verildi ancak ardından oldubittiye getirilerek bu “azmanbüsler” Büyükada’ya sokulmaya çalışıldı, Adalılar’ın tepkileri ile bu püskürtüldü ve araçlar garaja çekildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, birkaç gün sonra bir gece yarısı gemilerle yeni minibüsler getirilerek hizmete açıldı. Minibüslerin garajdan çıkışını engellemek isteyenlere polis müdahale ederken, gözaltına alınanlar da oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada tescil beklenen araçlarla ilgili hiçbir bilgilendirme de yok.Prens Adaları’nda 12 binden fazla akülü araç var. Bu da aslında batarya yangını denen başka bir tehlikenin de habercisi. Bu araçlarda olabilecek batarya yangını, patlama şeklinde gerçekleşiyor ve maalesef suyla söndürülemiyor. En ufak bir alev alma durumunda yüzde 60’ı orman olan adalardan örneğin Büyükada’nın tamamı 4,5 saatte yanabilir. Bu süre Heybeliada için sadece 2,5 saat.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UKOME’nin Adalar’a uygun araçlara tescil vermeyerek, bu azman minübüsleri dayatması nedeniyle Adalar’da ciddi bir kaos yaşanıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Her ne kadar İBB, “Yürü be İstanbul” güzergahlarına Adalar’ı dahil etmemiş olsa da, zaten bu minibüsleri buralara getirerek, İstanbullular’a “Adalar’da yürüme İstanbul” mesajı vermiş oldu.</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ADALAR’DA ADETA YÜRÜYÜŞ YAPILMASI İSTENMİYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesele burada ulaşımdan ziyade günübirlik gelen turistleri daha hızlı ve daha büyük araçlarla gezdirmek. Bu gezdirme faaliyeti sebebiyle Adalılar’ın ulaşım hakkı ellerinden alınıyor, adaya gelenler yürümeye değil de bu araçlara binmeye yönlendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İBB, İstanbul’u yürüyerek keşfetme alışkanlığı kazandırmaya yönelik <a href="https://yurube.istanbul/"><span style="color:#2980b9">“Yürü be İstanbul”</span></a> </strong><strong>&nbsp;sloganlı aktiviteyi hızlı unutmuşa benziyor.&nbsp;</strong><strong>Büyükada 5,4 kilometrekare, Heybeliada 2,34 kilometrekare, Burgazada 1,5 kilometrekare ve Kınalıada 1,36 kilometrekare yüzölçümüne sahip. Adalar içinde en büyük olan Büyükada</strong><strong>’</strong><strong>da bile yerleşim yeri bir uç</strong><strong>tan di</strong><strong>ğ</strong><strong>er uca 1</strong><strong>,5 saatte yürünebiliyor.&nbsp;</strong><strong>Her ne kadar İBB, “Yürü be İstanbul” güzergahlarına Adalar’ı dahil etmemiş olsa da, zaten bu minibüsleri buralara getirerek, İstanbullular’a “Adalar’da yürüme İstanbul” mesajı vermiş oldu.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Kıyı Hareketi Dayanışma Ağı’ndan Derya Tolgay: “Bu minibüsler İstanbul’un her yerinde kullanılabilir ancak Adalar’ı İstanbul’a dönüştürmeyin, konu bu. Burada tersine işleyen bir süreç var. Adalar İstanbullular’ın o yüzden herkes tarafından korunması gerekiyor. Bağ bahçe orman alanlarının nasıl SİT dereceleri düşürülür ve buralardan nasıl meta olarak faydalanılır bunun peşine düştüler. Adalar sermayeye ne kazandırır, bunun peşindeler.”</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ADALAR’I SERMAYEYE PEŞKEŞ ÇEKME PEŞİNDELER</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu tartışmaların önemli bir kısmında Adalar için yapılan imar planları var.1984’te SİT alanı ilan edilen Prens Adaları’na ilişkin uzun yıllar herhangi bir koruma planı olmadı. Kasım 2021’de Marmara Denizi ve Adalar, “Özel Çevre Koruma Bölgesi” olarak ilan edildi. Adalar ile ilgili hazırlanacak koruma planında yetki, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na devredildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha önce bir plan üzerine çalışmaya başlayan İBB ise tamamladığı koruma planını Bakanlık ile paylaştı. Bakanlığın da yaptığı değişiklilerle birlikte hazırlanan imar planında Bakanlık ve iBB anlaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Prens Adaları’ndaki bu minibüs ısrarının arka planını Kıyı Hareketi Dayanışma Ağı’ndan Derya Tolgay ile konuştuk.“Bu minibüsler İstanbul’un her yerinde kullanılabilir ancak Adalar’ı İstanbul’a dönüştürmeyin, konu bu. Burada tersine işleyen bir süreç var. Adalar İstanbullular’ın o yüzden herkes tarafından korunması gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yakın zamanda Adalar Koruma İmar Planları açıklanmıştı. Birtakım rotalar oluşturuldu, ne kadar dönüm bağ bahçe var, buraya ne büyüklükte bir site düşünülüyor, başka bir bölgeye nasıl bir otel yapılmak isteniyor, nerelerde orman alanında SİT derecesi düşürülmüş bunlar tespit edildi. Bağ bahçe orman alanlarının nasıl SİT dereceleri düşürülür ve buralardan nasıl meta olarak faydalanılır bunun peşine düştüler. Adalar sermayeye ne kazandırır, bunun peşindeler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Plan tamamen bunun üzerine kurulu. İki yıl katılımcı planlama adı altında pek çok toplantı yapıldı, daha sonra bu imar planları oluşturuldu. Ancak daha sonra müsilajdan dolayı Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı burayı Özel Koruma Bölgesi ilan etti. Plan yapma yetkisi de Cumhurbaşkanlığına ve Bakanlığa geçti. Açıklama beklememize rağmen, İBB bu konularla ilgili bizi hiçbir şekilde bilgilendirmedi. Planlar askıya çıkarıldıktan sonra kıyıların, denizin planda olmadığını gördük. Mevcut sistemde olanı değiştirmek istememeleri, kopya ederek devam ettirmek istemeleri çok kötü. İBB, Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı ile birlikte bu plana sahip çıktı.”Adalar’da otel projeleriyle, villa projeleriyle hem kıyılar hem de Adalar’ın genel karakteristik özellikleri değiştirilmek isteniyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>“Örneğin, Büyükada’da&nbsp;Nizam Mahallesi</strong>’<strong>ndeki tarihi Seferoğlu Köşkü’nü restore edilerek, turistik bir tesis haline getirildi. Etrafına Princess Palace adı verilen villaların da yapıldığı bu alan Bahri Akdağ’ın sahibi olduğu Akdağ Turizm ve İnşaat şirketine ait. Buranın muhteşem peyzajının ortasına onlarca villa konduruldu, denize sıfır otel yapılıyor. Bütün dertleri denize sıfır bir dolgu alan üzerine heliport yapmak. Amaçları bir yandan da Adalar’ı soylulaştırmak.”</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ADALAR’DA AMAÇ SOYLULAŞTIRMA YAPMAK…</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tolgay, Büyükada’da yaşanan değişimi ise şöyle aktarıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Örneğin, Büyükada’da&nbsp;Nizam Mahallesi’ndeki tarihi Seferoğlu Köşkü’nü restore edilerek, turistik bir tesis haline getirildi. Etrafına Princess Palace adı verilen villaların da yapıldığı bu alan Bahri Akdağ’ın sahibi olduğu Akdağ Turizm ve İnşaat şirketine ait. Buranın muhteşem peyzajının ortasına onlarca villa konduruldu, denize sıfır otel yapılıyor. Bütün dertleri denize sıfır bir dolgu alan üzerine heliport yapmak. Amaçları bir yandan da Adalar’ı soylulaştırmak. Çünkü, o insanlar Adalar’a vapura binip gelmeyecek, jet motorlarına ya da helikopterlerine binerek gelecekler.</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyükada’nın tamamının kentsel ve doğal SİT alanı olması gerekçesiyle bu heliport projesi de geçmiş dönemlerde yargıya taşınmış ve hukuka aykırı bulunmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalar’ın hem ekolojik dengesini, hem kıyılarını hem de tarihi binalarını içine olan çok katmanlı, çok boyutlu, sistemik bir değişim ve dönüşüm sürecine sokulmak istendiğin anlıyoruz. Bu mesele sadece Adalılar’ın değil, nefes alınacak yerlerin hızla azaldığı bir mega kentte tüm İstanbullular’ın derdi olmalı…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 22 Jun 2024 21:54:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/ibb-yuru-be-istanbul-sloganini-cabuk-unuttu-adalara-yurume-istanbul-donemi-geldi-1727981939.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>\&#039;Becerikli Abdullah’tan\&#039; orman yangınına uzanan bir AKP dönemi portresi</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/becerikli-abdullahtan-orman-yanginina-uzanan-bir-akp-donemi-portresi-691</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/becerikli-abdullahtan-orman-yanginina-uzanan-bir-akp-donemi-portresi-691</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek bir AKP dönemi iş insanı portresine sahip Abdullah Tivnikli’nin yaşamı boyunca attığı her adım, aldığı her karar, bulunduğu her pozisyon bize geride bıraktığımız 23 yıllık AKP Türkiye’sinin hızlandırılmış filmi gibi. Ahbap çavuş ilişkilerinin, yandaş kayırmalarının, özelleştirmeyle sermaye transferlerinin, usulsüz kredi dağıtmaların sebep, yanan ormanlar, yok olan ekosistem, gözümüzün önünden kayıp giden geleceğimiz sonuç…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diyarbakır'ın Çınar ve Mardin'in Mazıdağı ilçelerinde 15 bin dönüm alanda çıkan ve 15 yurttaşın hayatını kaybettiği içimizi yakan yangınlar, tüm yalanlamalara ve çarpıtmalara rağmen açık biçimde baş şüphelinin Dicle Elektrik Dağıtım AŞ olduğunu gösteriyor.&nbsp;DEDAŞ’ın, yıllardır yapması gereken bakım ve onarımları ihmal ederek yapmadığı için yangınların çıktığı ihtimali giderek güçleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısaca hatırlayacak olursak, görgü tanığı köylüler, yangının elektrik telleri nedeniyle çıktığını söylerken, DEDAŞ yangının ilk tanıklarından olan ve “yangın elektrik tellerinden çıktı" diyen İbrahim Eren hakkında suç duyurusunda bulunmayı tercih etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elektrik Mühendisleri Odası Diyarbakır Şubesi, yangın bölgesinin ekili alan olduğunu, burada anız olmadığını ve elektrik iletim hatlarının geçtiği güzergahlarda yangına karşı bir önlem alınmadığını açıkladı.</strong><strong>Raporda, “Nakil hatlarının ve trafoların bulunduğu bölgelerde herhangi bir atlama olmaması için gerekli olan bakımların yapılmadığı, atlama durumunda ise yangın meydana gelmemesi için yapılması gereken düzenli bakım ve temizlik çalışmalarının ihmal edildiği anlaşılmaktadır” denildi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bölgenin afet bölgesi ilan edilmesi gerektiği bildirilen ön raporda, yangın sonrası soğutma çalışmalarının yetersiz olduğu, bu durumun yeni yangınların çıkması açısından risk teşkil ettiği ve endişe yarattığı kaydedildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başsavcılık, 15 kişinin öldüğü, çok sayıda kişinin yaralandığı olayla ilgili etkin soruşturma yapılabilmesi için daha detaylı bir ara raporun hazırlanmasını istedi. Hazırlanacak yeni rapora göre, soruşturma genişletilecek. Yeni raporda yangına ilişkin havadan çekilen fotoğrafların incelenmesi talep edildi. Yangın öncesi, yangın esnası ve sonrasına ait fotoğraflarla uydu görüntülerinin detaylı incelenmesi istendi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalesef, her yaz döneminde ciğerimizi yakan yangınlara karşı ne doğru dürüst hazırlık yapılıyor, ne anında verilmesi gereken reaksiyonlar veriliyor…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelişmeleri yakından izleyeceğiz elbette ancak burada AKP dönemi özelleştirme politikalarına ve yandaşlık yoluyla devşirilen sermaye transferlerinin nelere mal olduğuna dair geniş bir parantez açmamız gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kim bu DEDAŞ, kim bu bağlı bulunduğu Eksim Holding?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Failleri doğru işaret etmek, bu tür can yakan facialara yol açanları doğru tespit etmek çok önemli.&nbsp;İngilizce’de buna dair önemli bir tanım var: Name it and shame it.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamusal anlamda yanlış bir faaliyette bulunan kişi, kurum ya da şirketin isminin işaret edilerek utanç verici faaliyetini ifşa etmek…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de ekonomi politikaları alanında atılan tartışmalı her adım, eninde sonunda bir yandaş besleme operasyonunun parçası olarak karşımıza çıkıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elektrik üretim piyasasının böylesine özel şirketlerin insafına bırakılmasının olumsuz sonuçlarını geçmişte gördük, maalesef acı tecrübelerle görmeye devam ediyoruz.</strong><strong>Elektrik dağıtımı kamusal bir haktır, tekelleşmeye açılmamalı, sermayenin insafına bırakılmamalıdır, bu hizmet devlet tarafından yurttaşa sunulmalıdır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Özelleştirme yoluyla Haziran 2013’te Tivnikli ailesine ait Eksim Holding’e devrolan DEDAŞ, Diyarbakır, Şanlıurfa, Mardin, Batman, Siirt ve Şırnak illerini kapsayan bölgede özel elektrik tekeli haline geldi. Eksim Holding'in kurucularından Abdullah Tivnikli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakınında olan isimlerden biriydi ve “becerikli Abdullah” ismiyle tanınıyordu.&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DEDAŞ, 2013’TE ÖZELLEŞTİRMEYLE EKSİM HOLDİNG’E GEÇTİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özelleştirme yoluyla Haziran 2013 tarihinde Tivnikli ailesine ait Eksim Holding’e devrolan DEDAŞ, Diyarbakır, Şanlıurfa, Mardin, Batman, Siirt ve Şırnak illerini kapsayan bölgede özel elektrik tekeli haline geldi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle kısa bir haber taraması yaparak bile özelleştirmeyle bölgenin elektrik tekeli konumuna yükseltilen DEDAŞ’ın hem yurttaşlar hem de doğal alanlar için ne tür yıkımlara yol açtığını görmek mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eksim Holding’in sahibi ise AKP’ye yakınlığıyla bilinen Tivnikli ailesi. Eksim Holding'in kurucularından Abdullah Tivnikli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakınında olan isimlerden biriydi ve “becerikli Abdullah” ismiyle tanınıyordu. Bu ismi AKP iktidarları döneminde farklı biçimlerde sık sık duyduk aslında.Abdullah Tivnikli, Kasım 2018’te vefat etti.&nbsp;Türk Telekom’un özelleştirilmesi döneminde aktif rol oynayan Abdullah Tivnikli, Türk Telekom'da Yönetim Kurulu ve İcra Komitesi Üyeliği görevlerinde bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2008’de Türk Telekom'un Hariri ailesine ve bu aileye ait Öger Telekom'a satışı sırasında da dönemin CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, "Satışta büyük katkıları olduğu ileri sürülen Abdullah Tivnikli'nin, AKP Hükümeti üzerinde büyük bir etkiye sahibi olduğunu" söylemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kılıçdaroğlu, Oger Telekom'un yüzde 35'inin Saudi Telecom Company'e satılmasında Tivnikli'nin ön planda olduğuna ilişkin Suudi Arabistan medyasında yer alan haberi gündeme getirmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Malum, Türk Telekom’u satın alan Oger Telekom hem satın aldığı şirketi, hem Türk bankalarını oyuna getirerek milyarlarca dolar batık krediyi de geride bırakarak Türkiye’yi terk etmişti.Vefatının ardından işlerin başında Abdullah Tivnikli’nin oğlu Ebubekir Tivnikli var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/20-yilda-ulkemize-2-milyar-dolar-yatirdik-5-yilda-3-milyar-dolarlik-planimiz-var/726117"><span style="color:#2980b9">Ebubekir Tivnikli, verdiği bir röportajda&nbsp;</span></a>DEDAŞ’ınTürkiye’de elektrik dağıtım hizmeti veren 21 elektrik şirketi arasında Ar-Ge Merkezi açma izni alan ilk kurum olduğunu ve sadece 2023’te 8,5 milyar liralık yatırım gerçekleştirdikleri belirtti. Belli ki, esas iyileştirilmesi gereken alanlar pas geçilmiş…Ayrıca röportajda, elektrik dağıtım ve üretim faaliyetlerinin Eksim Holding’i ciroda 100 milyarliralık lige çıkardığını da öğreniyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Abdullah Tivnikli, elektrik dağıtım şirketinin kaçak elektrik bedellerinin devlet tarafından karşılanması için o dönem Erdoğan'ın danışmanı olan şimdiki MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın kızının okul taksitlerini karşıladığını kabul etmişti.&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İBRAHİM KALIN’IN KIZININ OKUL TAKSİTLERİNİ ÖDEDİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eksim Holding’i tam olarak anlayabilmek için filmi yine biraz daha geriye sarmak gerekiyor.&nbsp;Çünkü, 17-25 Aralık operasyonlarında adı geçen Abdullah Tivnikli, ilk olarak Türkiye’deki en tartışmalı satış hikayelerinden biri olan Türk Telekom'un satışı sürecindeki rolüyle gündeme gelmişti.17-25 Aralık operasyonunun ikinci dalgasında Mustafa Latif Topbaş, Cemal Kalyoncu, Ömer Faruk Kalyoncu, Mehmet Cengiz, Üsame Kutub ve Cengiz Aktürk'le birlikte mallarına el konma kararı çıkarılan isimlerden biri olan Tivnikli hakkında o dönemde yakalama kararı da verilmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Operasyon kapsamında Abdullah Tivnikli, elektrik dağıtım şirketinin kaçak elektrik bedellerinin devlet tarafından karşılanması için o dönem Erdoğan'ın danışmanı olan şimdiki Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı <a href="https://www.aljazeera.com.tr/haber/kalinin-cocugunun-okul-taksidini-odedim"><span style="color:#2980b9">İbrahim Kalın'ın kızının</span></a></strong><a href="https://www.aljazeera.com.tr/haber/kalinin-cocugunun-okul-taksidini-odedim"><span style="color:#2980b9"><strong>&nbsp;okul taksitlerini karşıladığını kabul etmişti.&nbsp;</strong></span></a></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Tivnikli, Meclis’te rüzgar santrallarının kapasite artırımına sınırlama getiren tasarı görüşülürken, zarara uğramamak için AKP’lileri devreye sokarak yasa değiştirten patron olarak da biliniyor.&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MAHİR ÜNAL’I DEVREYE SOKTU, YASA DEĞİŞTİRTTİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine geçmiş dönemde Tivnikli, Meclis’te rüzgar santrallarının kapasite artırımına sınırlama getiren tasarı görüşülürken, zarara uğramamak için AKP’lileri devreye sokarak yasa değiştirten patron olarak da biliniyor.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Yasa Meclis'te görüşülürken o dönem AKP Grup Başkanvekili olan Mahir Ünal’ı arayan Tivnikli, "30-40 milyon avrom yanar" diyerek düzenlemede değişiklik yaptırmıştı.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KUVEYT TÜRK’TEN DEDAŞ’A TARTIŞMALI BİR YÖNTEMLE KREDİ VERİLDİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani anlayacağınız “Becerikli Abdullah” ismi boşuna değil.&nbsp;Biz tekrar meselenin DEDAŞ boyutuna dönelim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2013’te Tivnikli’nin sahibi olduğu Eksim Holding’in DEDAŞ’ı özelleştirme yoluyla satınalmasının ardından yine o dönem Abdullah Tivnikli’nin Yönetim Kurulu Başkan Yardımcıs ıolduğu Kuveyt Türk Bankası’nın DEDAŞ’a kredi verdiği ortaya çıkmıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasayla yasaklanmasına rağmen Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) “dolaylı ortaklık” kisvesi altında bu krediye onay vermesi de o dönem büyük tartışma yaratmıştı. O dönem CHP İzmir Milletvekili olan Aytun Çıray, konuyla ilgili bir soru önergesi verdi.Tivnikli’nin yönetici olduğu Kuveyt Türk’ün yine Tivnikli’nin birkaç şirket üzerinden dolaylı olarak yüzde 30’dan fazla paya sahip olduğu DEDAŞ’a kredi açtığı haberleriyle ilgili Çıray,&nbsp;“Tivnikli hakkında savcılıklarca bankacılık faaliyetleri nedeni ile soruşturma açılmış mıdır?” diye sordu.&nbsp;<a href="https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D24/Y4/T7/WebOnergeMetni/12aa632c-6985-4466-b3eb-4b815eb3c8b8.pdf"><span style="color:#2980b9">Çıray’ın sorularına sltı ay sonra verilen cevapta </span></a>işlemin prosedüre uygun olduğu ve bankacılık sektörünün sıkı şekilde denetlendiği ifade edildi.Gerçek bir AKP dönemi iş insanı portresine sahip Abdullah Tivnikli’nin yaşamı boyunca attığı her adım, aldığı her karar, bulunduğu her pozisyon bize geride bıraktığımız 23 yıllık AKP Türkiye’sinin hızlandırılmış filmi gibi. Ahbap çavuş ilişkilerinin, yandaş kayırmalarının, özelleştirmeyle sermaye transferlerinin, usulsüz kredi dağıtmaların sebep, yanan ormanlar, yok olan ekosistem, gözümüzün önünden kayıp giden geleceğimiz sonuç…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Jun 2024 21:47:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/becerikli-abdullahtan-orman-yanginina-uzanan-bir-akp-donemi-portresi-1727981579.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şimşek’e soru: Fosil yakıtlara 43,8 milyar TL vergi teşviki sağlandığını biliyor musunuz?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/simseke-soru-fosil-yakitlara-438-milyar-tl-vergi-tesviki-saglandigini-biliyor-musunuz-690</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/simseke-soru-fosil-yakitlara-438-milyar-tl-vergi-tesviki-saglandigini-biliyor-musunuz-690</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Fosil yakıtlara 2023’te vergi muafiyeti, istisnası ve indirimleri yoluyla 43,8 milyar TL teşvik sağlandı. Bu, yeni vergi paketinin devreye girmesiyle 2024'ün ilk dört&nbsp;</strong><strong>ay</strong><strong>ında elde edileceği hesaplanan 38,5 milyar TL’den fazla. Bu hesaplama, fosil yakıt teşviklerinden neden vazgeçilmesi gerektiğini net şekilde ortaya koyuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, son günlerde yeni vergi paketinin içeriğini tartışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanan ve yakın zamanda kamuoyuna sızan yeni vergi paketi taslağı pek çok yeni verginin gündemde olduğunun habercisi…Daha taslak halindeyken vergi paketinin satır satır haber yapılması, Hazine ve Maliye Bakanlığı bürokrasisinde de tartışmaya neden oldu.&nbsp;Taslağın, Bakanlık tarafından değil, Cumhurbaşkanlığı bürokrasisi tarafından sızdırıldığı iddiaları da gündemde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Malum Türkiye’de temel sorun doğrudan vergi gelirlerinin düşük olması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, bu sızdırma operasyonu sonrası doğrudan vergilerin payını artırmaya yönelik birçok maddenin tartışmalar sonrası taslaktan çıkarıldığına dair de bazı haberler yer aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Y</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">eni vergi düzenlemelerini içeren paketin sızdırılmadığını, kamuoyunda yaratacağı etkiyi ölçmek için test amacıyla bilinçli olarak yayıldığını düşünenler de var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her ne kadar Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, vergi paketi hazırlığına ilişkin, “Bizim tercihimiz vergilendirilmeyen alanlardan vergi almak, vatandaşımıza yeni bir vergi yükü getirmek değil” dese de hepimiz uygulamada bunun böyle gerçekleşmeyeceğini biliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz vergi paketine farklı bir açıdan bakalım, kamu maliyesi ve vergilendirme meselesine fosil yakıt teşvikleri yönünden ayna tutalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de düşük karbonlu ekonomiye geçiş ve iklim değişikliği mücadelesi başta olmak üzere enerjinin finansmanı üzerine çalışmalar yapan Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği (SEFİA) bu konuda çok önemli bir çalışmaya imza attı.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Fosil yakıtlar Türkiye’de hatırı sayılır bir yere sahip. Bu durum hem iklim kriziyle mücadele dinamiklerini güçleştirirken, aynı zamanda Türkiye’nin net sıfır hedefleriyle de uyumsuz bir görünüm sergiliyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FOSİL YAKIT, İKLİM KRİZİYLE MÜCADELE DİNAMİKLERİNİ GÜÇLEŞTİRİYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fosil yakıt teşvikleri açısından raporun temel tespitleri neler bakalım…Türkiye, son yıllarda enerji kaynaklarını çeşitlendirirken, yenilebilir enerjide de önemli bir gelişme gösterdi. Türkiye’nin yenilenebilir enerji kurulu güç kapasitesinde 2015-2022 yılları arasında&nbsp;<a href="https://www.irena.org/-/media/Files/IRENA/Agency/Statistics/Statistical_Profiles/Eurasia/Turkiye_Eurasia_RE_SP.pdf"><span style="color:#2980b9">yüzde 54 oranında bir artış</span></a>&nbsp;görülürken, 2021-2026 döneminde yenilenebilir<a href="https://iea.blob.core.windows.net/assets/5ae32253-7409-4f9a-a91d-1493ffb9777a/Renewables2021-Analysisandforecastto2026.pdf">&nbsp;<span style="color:#2980b9">elektrik kapasitesinin yüzde 53 oranında artması</span></a>&nbsp;bekleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ilerlemeler elbette sevindirici ancak bu kapasite artışlarına rağmen fosil yakıtlar Türkiye’de hatırı sayılır bir yere sahip. Bu durum hem iklim kriziyle mücadele dinamiklerini güçleştirirken, aynı zamanda Türkiye’nin net sıfır hedefleriyle de uyumsuz bir görünüm sergiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, hali hazırda petrolde yüzde 93 ve doğalgazda ise yüzde 99 oranında ithalata bağımlı durumda.Üstelik, bilinenin aksine, birincil enerji arzındaki kömür kaynakları içerisinde yüzde 55 oranında ithal kömür kullanan santraller var. Elektrik arzında ise yine ithal kömürlü termik santraller kaynaklı elektrik ağırlıkta. Bu haliyle Türkiye, fosil yakıtların üretim ve tüketimini desteklemeyi sürdürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://enerji.gov.tr/Media/Dizin/EIGM/tr/Raporlar/TUEP/T%C3%BCrkiye_Ulusal_Enerji_Plan%C4%B1.pdf"><span style="color:#2980b9"><strong>Türkiye Ulusal Enerji Planı’nda</strong></span></a><strong><span style="color:#2980b9">&nbsp;</span>2030 yılına kadar 1,7 GW yerli kömür santralinin sisteme dahil edileceği görülüyor. 2035 yılına kadar devreye alınacak yeni kömür kapasitesinin 3,2 GW’a erişmesi planlanıyor.&nbsp;</strong><strong>Diğer yandan,&nbsp;</strong><strong>Katma Değer Vergisi (KDV) muafiyeti, gelir vergisi istisnaları, yatırım destekleri, işveren tarafından ödenen sigorta primlerine istisnalar, vergi indirimleri gibi tedbirler yoluyla kömür, petrol ve doğalgazda ithalata bağımlılığın azaltılmasına odaklanan önemli destekler söz konusu.&nbsp;</strong><strong>Önümüzdeki yıllarda hedeflenen kapasite artışlarının gerçekleştirilmesi için bu alanda daha fazla bütçe ve vergi harcaması yapılması beklenebilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fosil yakıt teşvikleri, fosil yakıt kullanımının artışı yoluyla neden olduğu çevre ve sağlık maliyetlerinin yanında, yenilenebilir enerji kaynakları karşısında fosil yakıtlara maliyet avantajı da sağlıyor. Böylece yenilenebilir kaynakların tercih edilirliği zorlaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği (SEFiA) Türkiye’de fosil yakıt teşviklerini incelediği çalışmasında fosil yakıt kullanımıyla doğrudan ilişkili teşvik kalemlerini hesaplamaya dahil etti. 2023 yılındaki vergi harcamaları kapsamında, harcama oluşan 18 teşvik başlığı hesaplamada baz alındı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En güncel verilerle değerlendirildiğinde, 2022 yılında 29,3 milyar TL olan vergi harcamaları 2023 yılında 43,8 milyar TL’ye yükseliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aynı dönemde bütçe transferlerinin 12,1 milyar TL’den 20 milyar TL’ye yükseldiği görülüyor. Böylece, 2022 yılında 41,4 milyar TL olan toplam fosil yakıt teşviklerinin, 2023 yılı itibarıyla 63,8 milyar TL’ye yükseldiği göze çarpıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın hazırladığı ve kamuoyuna sızan yeni vergi paketinde Türkiye’nin küresel asgari kurumlar vergisi uygulamasına uyumunu sağlayacak zorunlu düzenlemelerden, diğer gelir ve kurumlar vergisi düzenlemelerine, kripto varlıklardan işlem vergisi alınmasından, borsa kazançlarının vergilendirilmesine, yem ve gübredeki KDV istisnasının kaldırılmasına kadar birçok ayrıntılı madde yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni vergi paketiyle gündeme taşınan bu tartışmalar iklim krizini ve bunun kamu maliyesindeki yansımalarını tartışmak açısından da önemli bir fırsat sunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, geçtiğimiz günlerde düzenlenen İklim Ekonomisi-Sürdürülebilirlik Finansman Zirvesi’nde yaptığı konuşmada, Türkiye’nin 2003 başından 2024 ilk çeyreği sonuna kadar geçen 21 yılda fosil yakıtlara 900 milyar dolar ödediği bilgisi verdi. Bu rakam Türkiye’nin bu dönemdeki birikimli toplam cari açığının 1,5 katı. Şimşek’in fosil yakıt teşviklerinin kaldırılması gerekliliğine ilişkin görüşlerini paylaşmış olması, bu konunun kendisinin gündeminde olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Fosil yakıt teşviklerinden vazgeçerek önerilen vergi paketindeki&nbsp;</strong><strong>yurt dışı çıkış harcının 20 kat artışından beklenen gelirden yüzde 75 daha fazla gelir elde edilebilir. Anayasal bir hak olan seyahat özgürlüğü kısıtlanmadan, kamu bütçesini desteklemek mümkün.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YURT DIŞI HARCININ 20 KAT ARTIŞINDAN BEKLENENDEN YÜZDE 75 FAZLASI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fosil yakıt teşviklerinden vazgeçerek kamu gelirlerini kayda değer oranda artırmak mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sadece 2023 yılında fosil yakıtlara sağlanan vergi muafiyeti, istisnası ve indirimleri yoluyla sağlanan 43,8 milyar TL’lik teşvik tutarı, yeni vergi paketinin devreye girmesiyle 2024 yılının dört ayında elde edileceği hesaplanan gelirden (38,5 milyar TL) yüzde 14 daha fazla.&nbsp;</strong>SEFİA’nin yaptığı hesaplamalara göre, fosil yakıt teşviklerinden vazgeçerek hem vergi paketinde öne çıkan önlemleri telafi etmek hem sosyal ve ekonomik fayda gözetmek mümkün:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Fosil yakıt teşviklerinden vazgeçerek önerilen vergi paketindeki&nbsp;yurt dışı çıkış harcının 20 kat artışından beklenen gelirden yüzde 75 daha fazla gelir elde edilebilir. Anayasal bir hak olan seyahat özgürlüğü kısıtlanmadan, kamu bütçesini desteklemek mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- 2023 yılında fosil yakıtlara sağlanan vergi teşvikleri ile kira geliri istisnalarının kaldırılması yoluyla elde edilmesi beklenen 40 milyar TL’lik geliri karşılamak mümkün. Barınma sorunundaki mevcut problemleri derinleştirmek yerine, fosil yakıt teşviklerinden vazgeçilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Yem ve gübre teslimlerindeki KDV istisnasının kaldırılması ile elde edilecek gelir, sadece 2023 yılında fosil yakıtlara sağlanan vergi teşviklerinin yüzde 78’i kadar. Fosil yakıtları teşvik etmek yerine tarım ve hayvancılığı destekleyerek hem üretim korunabilir hem de gıda enflasyonu azaltılabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Sadece 2023 yılında fosil yakıtlara sağlanan 43,8 milyar TL’lik vergi teşviki tutarıyla,&nbsp;borsa kazançlarının vergilendirilmesi ile elde edilmesi beklenen gelirin yüzde 60’ı&nbsp;karşılanabilir. Fosil yakıt teşviklerinden vazgeçerek vergi yükü azaltılabilir ve ekonomi güçlendirilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fosil yakıt teşviklerinden vazgeçilmesi kamu maliyesi açısından önemli bir kaynağa işaret ediyor. Türkiye’nin fosil yakıt teşviklerini sürdürmekteki ısrarı, hatırı sayılır bir kaynak harcamasına neden olmasının yanında, enerjide ithal bağımlılığını artırması bakımından da cari işlemler dengesini bozucu bir etkiye neden oluyor.Bunun yanında çevresel, sosyal ve sağlık maliyetleri, ve özellikle de Türkiye’nin 2053 net sıfır hedefleri göz önünde bulundurulduğunda, fosil yakıt teşviklerinin kaldırılmasından sağlanacak tasarruflar, kamu faydasını gözeten ve Türkiye’nin 2053 net sıfır patikası ile uyumlu kalkınma patikasını destekleyecek alanlara yönlendirilebilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jul 2024 21:28:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/simseke-soru-fosil-yakitlara-438-milyar-tl-vergi-tesviki-saglandigini-biliyor-musunuz-1727980401.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nerde o eski bayram kredileri</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/nerde-o-eski-bayram-kredileri-679</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/nerde-o-eski-bayram-kredileri-679</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2024’de Türkiye ekonomisinin geldiği nokta Marx’ın devrim hayallerine çok uygun. Sizce gelecek bayram Türkiye’ye komünizm gelir mi? Bari bunca çilenin sonu devrimin şanlı yolu olsun. Her şeye rağmen “Bayram Kredisiz de olsa” bayramınız kutlu olsun….</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bankacılık hayatımın yaklaşık dörtte birini bireysel bankacılık alanında geçirdim. Önce pazarlama biriminde, arkasından kredi tahsis departmanında görev yaptım. 2007-2015 yılları arasında Bireysel Bankacılığın altın yıllarını Genel Müdürlük bünyesinde; Şubelerin ulaştığı müşterilere en rekabetçi şekilde hizmet sunma çabasıyla geçirdim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çalışırken mütevazilikten ödün vermedim. Artık çalışmadığım için mütevazi olmaya gerek görmüyorum. Çok iyi çalıştım ve Türkiye’nin en önemli Bankacılık markalarından birinde olmanın gereğini sonuna kadar yerine getirdim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim bireysel birimlerde çalıştığım zamanlarda her bayram öncesi hummalı bir faaliyet başlar ve arife günü saat (12.30 da değil) 13.00 da biten mesainin sonuna kadar devam ederdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm banka bayram kredisi ile yatar, bayram kredisi ile kalkar, Şubeler arasındaki yarış, şubelerin bağlı olduğu Bölge Müdürlükleri arasında rekabete dönüşürdü.&nbsp; Bankalar bayram kredisi ile pazar payı artışında öne çıkacaklarını iyi bilirler ve yazılı ve görsel medyayı reklam kampanyaları ile ihya ederlerdi.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Bayram Kredisi aslında ihtiyaç kredisinin bir türü. Araç ve konut kredisine nazaran daha düşük tutarlı daha kısa vadeli ve karşılığında genellikle bir maddi teminat bulunmayan kredilerdir ihtiyaç kredileri. Kredi tutarı krediye kullanılanın hesabına yatırılır ve kişinin serbest kullanımına bırakılır.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BAYRAM KREDİSİ İHTİYAÇ KREDİSİNİN BİR TÜRÜ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Google Trends’e göre Bayram Kredisi ilk defa 2005’de hayatımıza girmiş, 2010’da zirveye ulaşmış. Sonrasında da ilgi görmeye devam etse de 2020’den sonra vatandaş için google’lamaya bile değmeyecek bir kavrama dönüşmüş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bayram Kredisi aslında ihtiyaç kredisinin bir türü. Araç ve konut kredisine nazaran daha düşük tutarlı daha kısa vadeli ve karşılığında genellikle bir maddi teminat bulunmayan kredilerdir ihtiyaç kredileri. Kredi tutarı krediye kullanılanın hesabına yatırılır ve kişinin serbest kullanımına bırakılır.Kişi bu parayla isterse bir eksiğini giderir, tatile çıkar veya evinin tamiratını yapar.Kredi kararları skorkart denen matrisler aracılığıyla verilir. Bayram kredilerinde genel olarak kredi tutarı için bir üst sınır yer aldığından skor kart matrisinde yeşil alanda yer alan müşteriler kredilerini kolaylıkla alırlardı. Diğer taraftan matriste gri alana düşenlerin değerlendirmesi için üçüncü göz devreye girerdi. Bu üçüncü göz Genel Müdürlüktür.&nbsp; Kredi matrisine göre otomatik olarak kredi talebi onaylanmayan müşteri için Şube kanalıyla Genel Müdürlükten istisna talep edilirdi. &nbsp;Bu süreçleri ne kadar hızlı ve doğru yaparsanız kredi pazarında o kadar öne çıkar rakiplerinizin önüne geçebilirsiniz. Benim Genel Müdürlükte görev yaparken mütevazi olmayacağım dediğim konular da tam da bunlar aslında.Türkiye’de&nbsp; futbol gibi Bankacılığı da&nbsp; çok az kişi yapabilir ama futbol gibi Bankacılık hakkında da atış her zaman serbesttir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üst seviye futbol oynayabilecek yetenekte kişilerin ülke nüfusuna oranı neyse , Bankacılığın kredi karar süreçlerinde yer alan uzmanların sayıları hemen hemen aynıdır. Ama herkes futbol gurusu olduğu gibi Bankacılık gurusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Futbola dair obsesyonun kökleri derinde olsa da 2000 li yıllarda gelişen Türk Bankacılık sistemine dair“Abi biliyor musun bu Bankacılar milleti batırıyor, borca sokuyor yada“Efendim Bankaların verdiği krediler yüzünden ithalat patlıyor , ekonomi tökezliyor mirim”replikleri olgun ve leziz meyvenin tadının alınmasıyla beraber başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu satırlara aşina olanlar “Babacanist/Şimşekçi” Makro İhtiyatlılığın asıl amacının Bankacılığın sermaye biriktirmesinin önüne geçip normalde Bankaların hakkı olan karları bazen Telkoculara, bazen yakın ve yandaş finansman şirketlerine veya Banka görünümlü iktidar aparatı haline sokulan Kamusal Bankalara pazarlamak olduğunu bilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu iktisadi bakış başarısızlığa mahkum olduğunu ve aslında kendi sonunu hazırladığını kısa sürede kanıtladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Bayram kredisi altında önerilen aylık faizi %5 olan bir kredinin buna ilave %30 fon ve vergi katkısıyla basit kredi maliyeti aylık 6,5’i ve yıllık %78’i buluyor.&nbsp; Bu faiz oranlarıyla anlamlı bir finansman imkanı bulunmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karl Marx işçi sınıfının fakirleşerek satın alma gücünden yoksun kalacağı öngörüsüyle devrim hayalleri kurmuştu. Kapitalizm işçi sınıfına gelecekteki gelirlerini kullanarak borçlanma ve tüketim yapabilme imkanı tanıdı. Devrim yapacak işçileri tüketiciye dönüştürdü.2024’de Türkiye ekonomisinin geldiği nokta Marx’ın devrim hayallerine çok uygun. Sizce gelecek bayram Türkiye’ye komünizm gelir mi? Bari bunca çilenin sonu devrimin şanlı yolu olsun.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her şeye rağmen “Bayram Kredisiz de olsa” bayramınız kutlu olsun….</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 16 Jun 2024 20:34:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/nerde-o-eski-bayram-kredileri-1727890587.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yemek yapmanın dayanılmaz cazibesi</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yemek-yapmanin-dayanilmaz-cazibesi-678</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yemek-yapmanin-dayanilmaz-cazibesi-678</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Marcel Rouff’un romanından uyarlanan filmin merkezinde eksiksiz bir 19.yüzyıl mutfağı var. Mutfağın merkezinde kocaman bir kuzine soba sürekli yanıyor. Hiç sönmeyen ateş pişiriyor, haşlıyor, kızartıyor, kaynatıyor, tütsülüyor, ısıtıyor, yakıyor. Besinler kuzinenin mucizesiyle şekil değiştiriyor ve yenden tanımlanıyor.</strong>İ</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">nsanlar üçe ayrılır. Yemek yapanlar, yemek yapmayanlar ve yemek yapmaya aşık olanlar. Birilerinin beni eleştirirken yemekle olan ilişkimden bahsettiğini duymuştum. Evet yemekle olan ilişkimin tutkulu olduğunun farkındayım. Aşk tutkuyla kadimdir. Ve bu keyfi kategoride üçe ayrılan insan grupları arasında kendi yerimin 3. kompartımanda olduğuna kuşku duymuyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Etler, balıklar, sebzeler, meyveler, otlar, şaraplar insanlığın avcı toplayıcılıktan tarım krallığına geçmesinden sonra şekil değiştirdi. Besin zinciri; bir masanın etrafında toplanmanın, birlikte yeme içmenin keyfini yaşamanın vesilesine dönüştü.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Bu sorular üzerine bir kez daha kafa yormama vesile olan ve beni yemek yapmaya bir kez daha aşık eden filmin Türkçe adı o kadar uyduruk ki söylemeye dilim varmıyor: Şeflerin Aşkı…. İngilizcesi Taste of Things (Şeylerin Tadı) da orjinalin yerini tutmasa da bizim sinema ithalatçılarımızın hayal gücü kıtlığına göre nispeten dişe dokunuyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ŞEFLERİN AŞKI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan homo economicus olduğu kadar homo magirastır da. Yemek yapan ilk insan kimdi? Yemeğin tarihi, sosyolojisi ve ekonomisi üzerine söylenen ve söylenecek çok fazla söz olduğuna kuşku yok. Vızır vızır işleyen motosikletlerin bagajında gezen karın doyuran paketler bu sosyolojide nereye düşüyor?Bu sorular üzerine bir kez daha kafa yormama vesile olan ve beni yemek yapmaya bir kez daha aşık eden filmin Türkçe adı o kadar uyduruk ki söylemeye dilim varmıyor: Şeflerin Aşkı….</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngilizcesi Taste of Things (Şeylerin Tadı) da orjinalin yerini tutmasa da bizim sinema ithalatçılarımızın hayal gücü kıtlığına göre nispeten dişe dokunuyor. Filmi çekenlerin filme verdikleri isim ise Dodin Bouffant’ın Tutkusu (La Passion du Dodin Bouffant). </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngilizler neden orijinal isimden kaçtılar bilinmez ama bizimkilerin aşklı meşkli adın filmi biraz daha ilgi çekici kılacağını düşündüklerine şüphe duymuyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsmi değiştirme yetkisi bende olsa bu filme tereddütsüz “Yemek Pornosu” derdim. Zaten filme dair İngilizce yorumlarda da tanımlamalar arasında bu yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pornografiyi insanlar daha çok seks yapmak için izliyorlarsa bu filmi de izlerken insanın aklına yemekten başka hiçbir şey gelmiyor. 1877-1936 arasında yaşamış İsviçreli yazar Marcel Rouff’un romanından uyarlanan filmin merkezinde eksiksiz bir 19.yüzyıl mutfağı var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mutfağın merkezinde kocaman bir kuzine soba sürekli yanıyor. Hiç sönmeyen ateş pişiriyor, haşlıyor, kızartıyor, kaynatıyor, tütsülüyor, ısıtıyor, yakıyor. Besinler kuzinenin mucizesiyle şekil değiştiriyor ve yenden tanımlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bozulmamış saf halleriyle besinler karşımızda soyunuyor. Etler, balıklar, av hayvanları, yakındaki bostandan toplanan sebzeler, otlar, dağlardan gelen mantarlar ve suyu icat eden Tanrıya karşı insanın cevabı olan: Şaraplar.Filmin merkezinde Türkçe isme kaynaklık eden iki aşçı var. Evin sahibi aşçıların ustası erkek olan. Usta aşçının aşçısı ise kadın olan.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">20 yılı aşkındır aynı mutfağı ve bazı geceler de aynı yatağı paylaşıyorlar. &nbsp;Ama şeflerin birbirine aşklarının ötesinde bir yemek aşkları var.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Marcel Rouff’un biri öncülü diğeri çağdaşı olan 2 önemli gastronomi uzmanına ithaf ettiği roman kurgusal başkahramanının aşçılık meziyetlerine bir övgü ve dönemin en özel yemek ve şaraplarının bir seçkisi niteliğinde.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DÖNEMİN EN ÖZEL YEMEK VE ŞARAPLARININ BİR SEÇKİSİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransız-Vietnamlı yönetmenin yaratıcılığının eseri film bir görsel gastronomi şöleni olmanın ötesine geçiyor. Kimi sahnelerinde bir 19. Yüzyıl resim sergisi izliyor hissine kapılıyorsunuz.Marcel Rouff’un biri öncülü diğeri çağdaşı olan 2 önemli gastronomi uzmanına ithaf ettiği roman kurgusal başkahramanının aşçılık meziyetlerine bir övgü ve dönemin en özel yemek ve şaraplarının bir seçkisi niteliğinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yemek yapanlarla, yemek yapmaya aşık olanlar arasındaki farkı anlatıyor bu film. Yemek yapmaya aşık olmadan da yemek yapabilirsiniz ama yaptığınız besinin midede yer kaplayan karbon atomlarından fazlası olmasını beklememelisiniz.Yemeğin mideyi dolduran moleküllerin ötesine geçmesi için işin içine tutkunun, aşkın ve onun da üzerinde pornografik bir bağın girmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çoğu insan yemekle olan ilişkisinde ben şu yemeği, salatayı, tatlıyı vs. yi çok güzel yaparım der. Bu onun o yemekle kurduğu bağdır aslında. Bunu elinizi attığınız her yemek için söyleyebiliyorsanız o zaman bu filmde anlatılan hikayenin parçasısınız demektir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 21 Jun 2024 20:22:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/yemek-yapmanin-dayanilmaz-cazibesi-1727889896.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kur mu düşük, konut mu pahalı, faiz mi yüksek?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kur-mu-dusuk-konut-mu-pahali-faiz-mi-yuksek-677</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kur-mu-dusuk-konut-mu-pahali-faiz-mi-yuksek-677</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son 6 yılda gayrımenkul fiyat endeksi 12 kat arttı. Bu sadece Türk parası değer kaybetttiği için olmadı ama en çok da onun için oldu. Türkiye’de gayrımenkul dolar bazında akıl kanatan noktalara geldi. Dolar bazında fiyatlanan evler için bu gelinen noktalar tepe olarak kabul edilse, doların artmadığı TL’nin faiz getirisiyle alım gücü kazanması en azından mevcut durumda göreceli iyileşme anlamına gelecek.</strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaotik ekonominin kısa ve orta vadeli zararları üzerine </strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemin ekonomik gelişmeleri arasında üzerinde en çok konuşulan konu Türk Parasının değerlenmesi olarak öne çıkıyor. Carry Trade yoluyla ülkeye sıcak paranın girdiği bunun kısa vadeli mevduata dönüştüğü ve bu yolla ciddi bir kar penceresinin oluştuğu üzerinde duruluyor. Bu düşünceyi aşırı noktalara getiren ekonomistler oldu ve durumu şu şekilde tarif ettiler: Bugün Türk parasına verilen faizden değil dolara ya da euroya verilen faizden söz etmeliyiz. KKM aracılığıyla neredeyse %100 dolarize olmuş bir finansal sistemden çıktığımızı düşünürsek aslında yapılan bu yorumları biraz da öğrenilmiş çaresizlik ya da otomatiğe bağlanmış tepkiler olarak değerlendirmeliyiz. 2021 sonlarında hayata geçirilen kaos ekonomisinin Türk Parasını uğrattığı değer kaybının parayı TL’de tutmanın finansal intihar manasına gelmesinin etkilerini üzerimizden atmamız kolay değil. 2004’de 6 sıfır atarak itibar kazandırdığımız paramız yerlerde sürünüyor.&nbsp; Daha 20 yıl geçmeden paradan tekrar 2 sıfır atsak çok da yadırgatıcı olmaz. &nbsp;Benim önerim Sn. Şimşek’in <a href="https://londraaktuel.com/mehmet-simsekten-londrada-brics-uyeligi-ve-enflasyon-yorumu/" rel="noopener" target="_blank"><span style="color:#2980b9">son beyanında</span></a> söylediklerine itibar edersek bu noktada sıfır atmak yerine doğrudan Euro’ya geçiş yapmak yönünde. Şaka da yapmıyorum. Yarım reformlardan çok sıkıldık. Mehmet Şimşek ve Ali Babacan Türkiye Ekonomisini sedyede bırakıp topuklayan yarım doktorlar olarak bize bu kaotik dönemi hediye ettiler. Babacan için geri dönüş zor olsa da Şimşek’in dönüşü muhteşem oldu. Niyeti yapısal reform yapmak sedyede bıraktığı hastayı bağırtarak da olsa iyileştirmek. Tek adamın gölgesinde imkansız olduğu aşikar olan bu çaba ilk seçimde (mümkünse erken olsun) emanetin çoğulculuğa devri ile beraber anlam kazanabilecek. Şimşek’in niyeti ne olursa olsun kaos ekonomisinin ülke parasına ve buna bağlı olarak ekonomisine ettiklerinin düzeltmeye ihtiyacı bulunuyor., Düzeltilecek şeylerin başında da ev fiyatları geliyor. Kadim dostum ve gayrımenkul piyasası deyince tereddütsüz ilk akla gelen Ahmet Büyükduman’ın son paylaşımında ev fiyatlarındaki görece gerilemenin pek çok nedeni arasında alternatif yatırım olarak mevduat faiz getirisinin de katkısının altı çiziliyor.<iframe frameborder="0" height="315" src="https://www.youtube.com/embed/cgon53plu2w?si=CXPK93iwaKHTRAdv" title="YouTube video player" width="560"></iframe></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Duayen ekonomistlerin bazıları dövizin artmamasından endişe duyarak özellikle carry trade yoluyla ülkeye giren ve faizi alıp çıkmayı hedefleyen sermayenin altını çiziyor. Yapılan basit hesaba göre 100.000 doları TL’ye çevirip faize yatırıyor 1 ay sonra kur değişmediği için TL faiz getirinizi dolara çevirip sermaye kazancınızı alıp Miami’de ya da LA’de harcıyorsunuz.</em> </strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FAİZİ ALIP ÇIKMAK</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de emlak fiyatları tabii ki sadece mevduat faizi artırılarak düzeltilmez. Neticede faiz (düşük faiz) ev fiyatlarının artması için sebepti ama tek sebep değildi. Büyükduman da paylaşımında emlak piyasasına yapılması planlanan müdahalelerden söz ediyor ve bunların zaman zaman birbiriyle çelişen hedefleri işaret ettiğini belirliyor. Bu konuların detaylarını uzmanına bırakıp faiz/kur ilişkisine dair tespitlere geri dönelim. Duayen ekonomistlerin bazıları dövizin artmamasından endişe duyarak özellikle carry trade yoluyla ülkeye giren ve faizi alıp çıkmayı hedefleyen sermayenin altını çiziyor. Yapılan basit hesaba göre 100.000 doları TL’ye çevirip faize yatırıyor 1 ay sonra kur değişmediği için TL faiz getirinizi dolara çevirip sermaye kazancınızı alıp Miami’de ya da LA’de harcıyorsunuz. Alış satış ve transfer maliyetini göz ardı ettiğiniz bir hesaplamada bu yaklaşık %3’lük bir getiriye tekabül ediyor. Senelik bazda %36 gibi bir orana karşılık geliyor. Burada göz ardı ettiğimiz şeyler çok da göz ardı edilebilmesi uygun şeyler değil aslına bakılırsa. Alış satış kur farkı Bankalar nezdinde 1 lira düzeyinde. Bu aslında 1 aylık %3 kazancı sıfırlar. Ben Bankadan daha rekabetçi kur alırım diyen için de sınırlar. Ve asıl göz önünde tutulması gereken ise kur riski. Türkiye’de kurlar son dönemde ağır ağır artsa da geleneksel olarak hızlı artışlar da görülüyor. Kurun 1 günde %3 artması senelik %36’ya yani kazancın buharlaşmasına neden olabilir. Carry trade el de yakar cep de. Deneyimli ekonomist İris Cibre de bu konular hakkındaki tereddütlere değinmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada, ana fikir harici bir çok bilgi hatalı:)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1) Yabancı yatırımcı Türkiye'ye gelip, mevduat hesabı açmaz 2) 6 ay sonunda diyelim Fatih Beyin dediği gibi 37.74 kur bekleniyor 6 aylık 2.75% Dolar maliyeti Haftalık Offshore faiz bileşik 25,2% 1000 USD ile gelen, 6 ay sonunda… <a href="https://t.co/7Rrpb5b9iu">https://t.co/7Rrpb5b9iu</a> — İris Cibre (@iriscibre) <a href="https://twitter.com/iriscibre/status/1802411966561968253?ref_src=twsrc%5Etfw">June 16, 2024</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta insanlar hep yakını hatırlar. Türkler ise en yakını hatırlar. Ama büyük resmi kaçırmamak lazım.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Carry Trade’i basit bir mekanizma olarak ülkenin sömürülmesi olarak görenler aslında AKP’ye olan haklı kızgınlığı ifade ediyorlar. Ancak AKP’ye çok kızsak da bu yangın yerinden çıkış yolunun paramıza değer katmak olduğunu bilmeliyiz.</strong></em> <em><strong>AKP’nin tükürdüğünü yalaması bu gerçeğin bir sonucuydu.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YANGINDAN ÇIKIŞ YOLU PARAMIZA DEĞER KATMAK</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son 6 yılda gayrımenkul fiyat endeksi 12 kat arttı. Bu sadece Türk parası değer kaybettiği için olmadı ama en çok da onun için oldu. Türkiye’de gayrımenkul dolar bazında akıl kanatan noktalara geldi. Dolar bazında fiyatlanan evler için bu gelinen noktalar tepe olarak kabul edilse, doların artmadığı TL’nin faiz getirisiyle alım gücü kazanması en azından mevcut durumda göreceli iyileşme anlamına gelecek. Cebinde 5 lirası olan bunu mevduatla 1 sene sonra 7 ye 8’e çıkarır ev fiyatları dolara paralel seyrederse mevcut TL birikimlerin biraz olsun yarasındaki kanama azalır. Carry Trade’i basit bir mekanizma olarak ülkenin sömürülmesi olarak görenler aslında AKP’ye olan haklı kızgınlığı ifade ediyorlar. Ancak AKP’ye çok kızsak da bu yangın yerinden çıkış yolunun paramıza değer katmak olduğunu bilmeliyiz. AKP’nin tükürdüğünü yalaması bu gerçeğin bir sonucuydu. Bizler için AKP’siz bir Türkiye umudunu çok da ertelemeden gerçeklerin altını çizmek en önemli görev olmalı.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Jun 2024 20:15:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/kur-mu-dusuk-konut-mu-pahali-faiz-mi-yuksek-1727889607.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mehmet Şimşek’in yarım bıraktığı biyografisine dair bazı sorular</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/mehmet-simsekin-yarim-biraktigi-biyografisine-dair-bazi-sorular-676</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/mehmet-simsekin-yarim-biraktigi-biyografisine-dair-bazi-sorular-676</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düne damga vuran ve herkesi heyecanlandıran gelişme Mehmet Şimşek ile Yalçın Karatepe görüşmesi oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP iktidarının yerel seçimlerde aldığı ağır yenilginin sonunda ilk defa karşı taraf ne diyor acaba diye dinlemeye başlaması Türkiye için bir yenilik olarak kayıtlara geçiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP açısından halkın, geniş&nbsp; kitlelerin ekonomik sıkıntılarını birinci elden muhatabına iletmek ve bunu yapıyor olmanın özgüveni ile halkla olan bağları güçlendirmek anlamını taşıyor bu ziyaret.Bence hiç&nbsp; gecikmeden vize değil vize randevusu bile alamama konusunda Dış İşleri Bakanı Hakan Fidan’ın kapısı da çalınmalı.&nbsp;Meşruiyet sınavında/seçimlerde düşük not almış bir iktidarın keyfi kararlarla halkın yaşamını güçleştirme hakkı bulunmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’nin ülkenin en çok oy alan partisi konumuyla ekonomiden dış politikaya her konuda iktidara akıl verme selahiyeti&nbsp; bulunuyor. Ağır bir seçim yenilgisine dair ciddi bir muhatapla konuşmamış olmanın özgüveni Ömer Çelik’in bildik kibirli retoriğinde dış cephe kaplaması olarak dursa da &nbsp;halkın artık AKP’yi ülkeyi yönetme için çok da vekil olarak algılamadığı yalın bir gerçek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Toplantının 4 saati aşkın sürmesi ve konuşulan başlıkların bu 4 konu olduğunun altının çizilmesi CHP’nin bu konuları halkın ana ajandası olarak değerlendirdiğini gösteriyor. İlk 3 başlık parasal talepleri içerirken 4. başlık çok daha geniş bir spektrumu işaret ediyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KONUŞULANLAR</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuyu dağıtmadan ve lafı uzatmadan iktisat bilgisi konusunda hiçbir tereddüt duyulmayan Yalçın Karatepe’nin görüşmeye taşıdığı başlıkların üzerinde durabiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu başlıkların üçü&nbsp; özel ( asgari ücret, emekli maaşları ve tarımsal destekler) biri ise daha genel ( vergiden adalet) nitelik taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplantının 4 saati aşkın sürmesi ve konuşulan başlıkların bu 4 konu olduğunun altının çizilmesi CHP’nin bu konuları halkın ana ajandası olarak değerlendirdiğini gösteriyor. İlk 3 başlık parasal talepleri içerirken 4. başlık çok daha geniş bir spektrumu işaret ediyor. CHP’nin konuları kompakt tutma konusundaki hassasiyetini anlamakla beraber en azından Mehmet Şimşek gibi AKP’nin iktidarını sağlamlaştırmasına bu denli katkı verip işlerin en bozulmaya yüz tuttuğu dönemde oyundan çıkan/çıkarılan ve sonrasında düzeltme için davet edilen bir muhataba bu sürece dair birkaç soru sorulabilirdi kanısındayım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplantı bittikten sonra “biz söyledik ama bildiğini okuyacak” ifadesini duyduğumuza göre bu konuda çok da siyasi nezaket kaygısının güdülmediğini söyleyebilirim. Mehmet Şimşek’in Nebati’den görevi devralırken bizzat kullandığı “rasyonel ekonomiye dönüş” kavramının ne anlama geldiğini bu ilk görüşmenin&nbsp; ilk ve en elzem sorusu olarak kaydetmek gerekirdi.CHP’nin konuları basitleştirmek ve halkın genelinin anlayacağı ve önemseyeceği düzeyde tutma çabası ne kadar anlaşılır olsa da karşısında 22 yıldır ülkenin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş bir iktidar var. Mehmet Şimşek bu 22 yılın 10 yılında (9+1) görev aldı. Olanları&nbsp; ondan iyi kim bilebilir?</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Sayın&nbsp; Bakan’ın hayat hikayesi . Hikaye 2013’e kadar büyük bir başarı hikayesi olarak geliyor . Sayın Bakan yılın Maliye Bakanı olarak seçiliyor ama ondan sonra eski Türk filmlerinin aniden kesilen sekansı gibi birden hikaye SON oluyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">YARIM KALAN HİKAYE</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mehmet Şimşek’in kendine ait bir&nbsp;<a href="https://www.mehmetsimsek.com.tr/tr-tr/hayat-hikayesi"><span style="color:#2980b9">websitesi</span></a><span style="color:#2980b9">&nbsp;</span>olduğunu bu yazıyı yazarken fark ettim. Kısmen güncel olan sitenin güncel olmayan yeri Sayın&nbsp;Bakan’ın hayat hikayesi. Hikaye 2013’e kadar büyük bir başarı hikayesi olarak geliyor. Sayın Bakan yılın Maliye Bakanı olarak seçiliyor ama ondan sonra eski Türk filmlerinin aniden kesilen sekansı gibi birden hikaye SON oluyor.2013’ten sonra ne oldu? Bu kadar başarılı köy çocuğu yılın Maliye Bakanı bile olmuşken işler nasıl bu hale geldi ve 9 sene sonra kendi ifadesiyle&nbsp; “gecesine gündüzüne katan, heyecanlı ve heyecan verici ekip” ne olmuştu da irrasyonelin peşinden gitmişti?Mehmet Şimşek’e sorulacak çok soru var. Hakan Fidan’a ve diğerlerine olduğu gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruların cevaplarının pek çoğu Mehmet Şimşek’in yarım bıraktığı hayat hikayesinde gizli. Türkiye kuvvetler ayrılığı gibi 200 senedir benimsaaenmiş bir ilkeye sırtını dönen bir anlayışla daha iyi noktada olamazdı. Bu sürecin kuraldışı tercihleri&nbsp; artık sürdürülebilir değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mehmet Şimşek’in CHP’nin taleplerine sırtını dönmesinin çok da önemi yok. Biz onun hayatının anlatmadığı zamanında neler yaşandığını çok iyi biliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk iradesini zaten gösterdi.&nbsp; Umutlu olmak için çok fazla sebebimiz var.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 25 Jun 2024 20:11:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/mehmet-simsekin-yarim-biraktigi-biyografisine-dair-bazi-sorular-1727889287.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Devlete faiz ödemenin dayanılmaz ağırlığı</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlete-faiz-odemenin-dayanilmaz-agirligi-675</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlete-faiz-odemenin-dayanilmaz-agirligi-675</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son yapılan PPK toplantısında sabit bırakılan faiz oranı %50. Türk parası cinsinden borç aldıkları için taksimetre 50’den açılıyor ve kilometre başına yük hızlı artıyor. Ticari ve bireysel kredi faizi aylık %5’i yıllık %60’ı buluyor ve geçiyor. Erdoğan iktidarda olduğu süre boyunca faizin hep düşük olacağına dair verdiği sözü ne hatırlıyor ne de hatırlatıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin yaşadığı iktisadi krizin en ağır faturasını finansman ihtiyacı olanlar ödüyor. Faiz oranları ülkede finansmana ulaşmanın maliyetini çok ileri noktalara taşıdı. Para pahalı ve el yakıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yapılan PPK toplantısında sabit bırakılan faiz oranı %50. Türk parası cinsinden borç aldıkları için taksimetre 50’den açılıyor ve kilometre başına yük hızlı artıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ticari ve bireysel kredi faizi aylık %5’i yıllık %60’ı buluyor ve geçiyor.Erdoğan iktidarda olduğu süre boyunca faizin hep düşük olacağına dair verdiği sözü ne hatırlıyor ne de hatırlatıyor. Ekonomi yönetimi ise bütün bu olana seyirci ve biraz da bu hacimden parsa koparma peşinde.Türkiye’de kredi maliyeti faizden ibaret değil. Kredi kullandığınız takdirde devlet de parayı sanki o veriyor gibi ödenen faiz üzerinden sizden kesinti yapıyor. İster ticari kredi olsun ister taksitli tüketici kredisi ya da ek hesap veya kredi kartı. Hiçbiri fark etmiyor. Devletimiz her bir TL faiz üzerinden kendi payını talep ediyor.Ticari kredi faizi üzerinden alınan vergi %5, bireysel kredi üzerinden alınan vergi ve fon ise %30 düzeyinde.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Ticari kredide yıllık %3 bireysel kredide %18 devlet ilave yük bindiriyor. Bu vergi ve fonlar yeni değil. Yıllardır vardı ancak faizler bu denli artmışken bu oranları korumak veya bireysel kredilerde olduğu gibi artırmak aslında devletin krizi fırsata çevirmesi anlamına geliyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DEVLET KRİZİ FIRSATA ÇEVİRİYOR</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani şirketler ödediği faizin %5’i kadar devlete de vergi ödüyor. %60 olan yıllık maliyet bununla 63’e çıkıyor. Diğer tarafta aynı orandan kredi kullanan vatandaş ise %60’ın %30’u kadar vergi ve fon ödemek zorunda. Bu da %18 yapıyor. Vatandaşın üzerindeki yük toplamda %78’e çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ticari kredide yıllık %3 bireysel kredide %18 devlet ilave yük bindiriyor. Bu vergi ve fonlar yeni değil. Yıllardır vardı ancak faizler bu denli artmışken bu oranları korumak veya bireysel kredilerde olduğu gibi artırmak aslında devletin krizi fırsata çevirmesi anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer faiz oranları %20 olsaydı ticari krediye 1 puan bireysel krediye ise 6 puan ilave yük gelmiş olacaktı. Ekonomiyi irrasyonel politikalarla boğacaksınız, faiz sonuç enflasyon netice diyeceksiniz, para biriminiz yeri öpecek ondan sonra bir sabah uyanıp şu türküyü çığıracaksınız: "Serhoştum aydım, ben bu işten caydım"Sizin türkülerinizi değiştirme tercihiniz size aittir. Biz karışmayız. Ama türkünüzün 180 desibelle kulağımızın zarını patlatmaya hakkı bulunmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortalama bir Avrupa ülkesinde kullanılan krediden devlet %18 oranında yıllık vergi alıyor deseniz size deli muamelesi yaparlar. Bireysel kredi için ödenen %18’lik vergi ve fonun Türkiye’nin özendiği ülkelerde bir benzerini bulmanız olasılık dışıdır. Ticari kredi için alınan %3 lük vergi ise aslında normal bir ülkede ortalama borçlanma maliyetine yakındır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Halka reva görülen ve yüksek enflasyonun dolaysız bir sonucu olan yüksek faizden hicap etmeyen iktidar bir de suyundan, kılından ve de derisinden kendine bütçe denkliyor. Türkiye’de faiz belki yüksek ama faizden devletin kestiği vergi ve fonlar fahiş noktaya gelmiş durumda.</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DEVLETİN FAİZDEN KESTİĞİ VERGİ VE FONLAR FAHİŞ NOKTADA</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de krediler belki gelişmiyor ama yerinde sayıyor, gerilemiyor. Zorda kalan işletme ve bireyler en azından ek hesaplarını kullanıyor veya kredi kartlarının limitlerinden yararlanıyor. Halka reva görülen ve yüksek enflasyonun dolaysız bir sonucu olan yüksek faizden hicap etmeyen iktidar bir de suyundan, kılından ve de derisinden kendine bütçe denkliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de faiz belki yüksek ama faizden devletin kestiği vergi ve fonlar fahiş noktaya gelmiş durumda.Eğer Türkiye’de bir şeyin fiyatının gerçekten yüksek olduğundan emin olacaksak bu kredi işlemlerinden fon ve vergi adı altından kesilen ilave faizdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benden daha az akıllı bir insan olmayan Mehmet Şimşek bu çelişkiden habersiz değil. Ama yazık ki Türkiye ekonomisine dair kafa yoran sabahtan akşama faiz ne olacak diye ekonomi masalarından seslenenler de dahil olmak üzere kimse bu konunun altını yeterince çizmiyor. Belli ki fincancı katırlarını ürkütmekten korkanlar var.Türkiye ekonomisini yönetenlerin vergi olsun da çamurdan olsun anlayışının uç noktası KKDF ve BSMV ile yüklenen finansman maliyetidir. Ülkenin yükünü azaltacaksanız buradan başlamalısınız.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 29 Jun 2024 20:05:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/devlete-faiz-odemenin-dayanilmaz-agirligi-1727888914.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Rektörü seçmek veya seçmemek: İşte bütün mesele bu</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/rektoru-secmek-veya-secmemek-iste-butun-mesele-bu-674</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/rektoru-secmek-veya-secmemek-iste-butun-mesele-bu-674</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AYM’nin kararını rektörlük seçimlerinin yeniden mevzuata eklenmesi yolunda bir fırsat olarak değerlendirmek lazım. Ancak YÖK Kanunundaki bazı hassas sorunları yeniden ele alan derinlikli bir bakış açısıyla sadece seçimi değil başka meseleleri de konuşmalıyız. Mesela kadro ilan süreci ve kadro ilanlarında rektörün takdir yetkisi kesinlikle yeniden ele alınmalı. Rektörlerin istediği akademisyene kadro verdiği, istemediğini ise uzun süreler beklettiği pek çok örnek olay var.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM 703 Sayılı KHK’nın bazı maddelerini iptal etti. Bu durum basın tarafından bir hayli eksik, biraz da çarpıtılmış bir şekilde haberleştirildi. Cumhurbaşkanını rektör atama yetkisinin iptal edildiğine yönelik başlıklar atıldı. Oysa rektör seçme yetkisi anayasanın 130. maddesine göre cumhurbaşkanında. AYM’nin cumhurbaşkanına doğrudan doğruya anayasa tarafından verilmiş bir yetkiyi iptal etmesi söz konusu olamaz. 12 ay sonra yürürlüğe girecek iptal kararı daha biçimsel bir nedenle alındı. Rektör olmak kamu hizmetine girmeyle ilgili bir hak. KHK gibi bir işlemle kamu hizmetinin bu biçimde düzenlenmesi anayasaya aykırı.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Rektör atamalarını öğretim üyelerinin görüşlerine hiç başvurmadan yapması artık daha zor. Çünkü iktidar yeni anayasa istiyor. CHP ile başlayan bir yumuşama süreci var. Bu koşullar altında YÖK ve üniversiteler masaya gelecek, muhalefetin talepleri iktidar tarafından daha dikkatle ele alınacaktır.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ÖĞRETİM ÜYELERİNİN GÖRÜŞLERİNE BAŞVURULMAMASI DAHA ZOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">​Peki, şimdi ne olacak? Kesinlikle kanun yoluyla bir düzenleme yapılacak. Ancak gelecek 1 yıl içinde yapılması zorunlu olan bu düzenlemenin muhtemel içeriği belirsiz. Mevcut siyasi iktidar pekala KHK’daki hükmü aynen kanun haline getirebilir. Meclis çoğunluğu cumhur ittifakında. Rektörler bir yıl sonrada tıpkı bugün olduğu üzere hiç seçim yapılmadan doğrudan doğruya cumhurbaşkanı tarafından atanabilir. Ancak başka bir modelde benimsenebilir. Siyasi konjonktürdeki yumuşama ve rektörlere yönelik yoğun şikayetler AKP iktidarını başka bir formüle doğru da itebilir.&nbsp;​Kayyım rektör tartışmalarının doruğa çıktığı mevcut akademik iklimde siyasi iktidarın rektör atamalarını öğretim üyelerinin görüşlerine hiç başvurmadan yapması artık daha zor. Çünkü iktidar yeni anayasa istiyor. CHP ile başlayan bir yumuşama süreci var. Bu koşullar altında YÖK ve üniversiteler masaya gelecek, muhalefetin talepleri iktidar tarafından daha dikkatle ele alınacaktır. Tabii bu seçenek biraz da iyimser bir senaryo. Türk siyasi hayatında tekrar soğuk rüzgarlar esmeye başlarsa akademik özgürlükleri genişletecek adımları atmak mümkün olmayabilir.&nbsp;​Beklenen kanuni değişiklik karşısında bir dizi hususu esaslı bir şekilde yeniden düşünmememiz gerekli. Öncelikle şu soru sorulmalı: Rektörlük seçimleri akademik özgürlük ve liyakat için gerekli mi? Rektörün seçilmediği yerlerde daha kötü bir üniversite düzeni mi var? Tabii ki öyle bir şey yok. Çünkü gelişmiş ülkelerde standart bir uygulama yok. Hatta pek çok prestijli üniversitede rektör seçimle iş başına gelmiyor. Genel eğilim ise atama ve seçiminin aynı anda kullandığı karma bir model şeklinde. Burada bizimle gelişmiş dünya arasındaki farkın niteliğine tekrar dikkat çekmek lazım.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Akademik özgürlük ve liyakat sürekli bir şekilde tartışılıyor. Bu nedenle öğretim üyelerinin kendilerini idare karşısında daha güvenceli hissetmesi için seçime ihtiyaç var. Rektör adayları akademik kadroya kendilerini beğendirmek adına ikna ve müzakere kanallarını açık tutmak zorunda. Ama rektörün doğrudan doğruya merkezi idare tarafından atandığı yerde iletişim zayıflıyor.&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>REKTÖRÜN ATANDIĞI YERDE İLETİŞİM ZAYIFLIYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">​Rektörlük seçimlerinin neden gerekli olduğuna dair en iyi izah bence milletvekili dokunulmazlığı mevzuatına yönelik tartışmalarda karşımıza çıkıyor. Bilindiği üzere Türkiye’de milletvekili dokunulmazlığı bir hayli geniş tutulmuş durumda. Milletvekilinin halk adına yaptığı konuşmalardan ötürü sahip olması gereken kürsü dokunulmazlığın ötesinde bir koruma var. Meseleye sadece prensipler açısından bakıldığında dokunulmazlığın alanının daraltılması gerek. Ancak Türkiye gibi hukuk devleti ve anayasal demokrasinin tam anlamıyla oturmadığı, yargıya yönelik siyasi etki iddialarının sürekli bir şekilde gündemde olduğu bir ülkede dokunulmazlık tümüyle veya önemli ölçüde kaldırılırsa muhalefet iş yapamaz hale gelir.&nbsp;Benzer bir durum rektörlük seçimleri için de geçerli. Normal şartlarda bilimsel liyakat ve akademik özgürlük seviyesi yüksekse ve kurum ile kurullar tam anlamıyla işliyorsa rektörün göreve gelme biçimi ve hatta rektörün kim olduğunun hiçbir önemli yok. Yani rektör seçimle, atamayla ya da seçim ve atamanın birlikte kullanıldığı ara bir formülle belirlenebilir. Ama Türkiye’deki durum böyle bir esnekliğe izin vermiyor. Kurumlar ve yasalar yetersiz. Akademik özgürlük ve liyakat sürekli bir şekilde tartışılıyor. Bu nedenle öğretim üyelerinin kendilerini idare karşısında daha güvenceli hissetmesi için seçime ihtiyaç var. Rektör adayları akademik kadroya kendilerini beğendirmek adına ikna ve müzakere kanallarını açık tutmak zorunda. Ama rektörün doğrudan doğruya merkezi idare tarafından atandığı yerde iletişim zayıflıyor.&nbsp;​AYM’nin kararını rektörlük seçimlerinin yeniden mevzuata eklenmesi yolunda bir fırsat olarak değerlendirmek lazım. Ancak YÖK Kanunundaki bazı hassas sorunları yeniden ele alan derinlikli bir bakış açısıyla sadece seçimi değil başka meseleleri de konuşmalıyız. Mesela kadro ilan süreci ve kadro ilanlarında rektörün takdir yetkisi kesinlikle yeniden ele alınmalı. Rektörlerin istediği akademisyene kadro verdiği, istemediğini ise uzun süreler beklettiği pek çok örnek olay var. Sonuç olarak üniversite özerkliğinin güçlenmesi için rektörün seçilmesi gerekiyor. Seçim rektörün temsil kabiliyetini güçlendirecektir. Ancak etkinlik ve liyakat seçimi aşan konular. Rektörün akademisyenler üzerindeki yetkilerinin, özellikle de özlük haklarıyla ilgili meselelerin kanunla sınırlanması üniversiteleri çok daha nitelikli hale getirecektir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Jun 2024 19:59:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/rektoru-secmek-veya-secmemek-iste-butun-mesele-bu-1727888544.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tocqueville düşüncesinden Türk siyaseti için çıkarılacak dersler</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tocqueville-dusuncesinden-turk-siyaseti-icin-cikarilacak-dersler-673</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tocqueville-dusuncesinden-turk-siyaseti-icin-cikarilacak-dersler-673</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tocqueville’nin demokrasi teorisine bir diğer önemli katkısı merkeziyetçilik üzerine yaptığı çözümlemede açığa çıkar. O, adem-i merkeziyetçiliği yatay bir kuvvetler ayrılığı formu olarak önemser. Daha doğrusu merkeziyetçiliği ikiye ayırır düşünür: Siyasi merkeziyetçilik ve idari merkeziyetçilik. Siyasi merkeziyetçilik kaçınılmaz ve bir yere kadar da gereklidir. Toplumların tek bir siyasi merkezinin olması büyük işler başarmayı kolaylaştırır. Ancak idari merkeziyetçilik felaket getirir. Yereli ilgilendiren sorunlar yerelde çözülmelidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Alexis de Tocqueville aristokratik yanı ağır basan cumhuriyetçi bir liberalizmin en bilinen düşünürüdür. Aristokrasi, liberalizm ve cumhuriyetçilik gibi aslında her bir tek başına önemli akım ve kurumların bir entelektüelde sentezlenmesi bakımından ise siyasi düşünce tarihinde benzersiz bir konuma sahip. Daha çok&nbsp;<em>Amerika’da Demokrasi</em>&nbsp;ile&nbsp;<em>Eski Rejim ve Devrim&nbsp;</em>kitaplarıyla tanınıyor. İlk çalışma demokrasi teorisi açısından çok önemli. Bugünün dünyasında sağ popülizm tarafından her gün biraz daha geriletilen liberal demokrasinin henüz kuruluş sürecinde, doğasına içkin gerilimleri oldukça derin bir tartışma düzeyiyle okuyucuya sunuyor Tocqueville.​Demokrasinin en büyük sorunu eşitlik ile özgürlük arasındaki karşıtlıkta kristalize olmakta. Eşitlik yolunda atılan adımlar özgürlüğü tehdit eder. Çünkü eşitlik siyasal yabancılaşmaya, siyasal yabancılaşma ise çoğunluğun tiranlığına yol açmakta. Tocqueville demokratik rejimlerin insanları basitlikte eşitlendiğini düşünürdü. Bu bağlamda çoğunluğun tiranlığı basitçe devlet baskısından çok topluma hakim olan siyasal ve kültürel davranış tarzlarının herkesi belli bir biçimde davranmaya zorlaması. Twitter’daki linç kampanyalarından mahalle baskısına, sosyal medyanın afişe eden dilinden kamusal alandaki İslamileşme tartışmalarına, Atatürk’ü eleştirmenin imkansız olduğu burjuva laikliğinden kadın cinselliğini tabulaştıran muhafazakar tahayyüle kadar bir dizi olay, süreç ve akımda çoğunluğun tiranlığından izler görmekteyiz. Bu bağlamda Türkiye siyaseti çoğunlukta olan kimliğin kendi hakikatini ötekine dayattığı sayısız otoriter kamusal alanın toplamı gibi sonuç doğurmakta.&nbsp;​Tocqueville’nin dikkat çektiği bir diğer husus keyfi iktidara karşı alınacak tedbirlerde somut bir içeriğe bürünür. Bu hususta sivil toplum, adem-i merkeziyetçilik ve din başlıkları öne çıkar. Düşünür öncelikle monarşideki kralla demokrasideki halkın birbirine çok benzediği gerçeğine dikkat çeker. Kralı hangi gerekçeyle sınırlıyorsak halkı da aynı gerekçeyle sınırlamalıyız. Sınırlanmamış halk iktidarı keyfiliğe yol açar ve özgürlüğü yok eder. Ona göre devlet şiddetinin alternatifi ve özgürlükçü demokrasinin en büyük teminatı sivil toplumdur. Sivil toplumun güçlü olduğu ve bireylerin devlet karşısında serbestçe örgütlenebildiği coğrafyalarda insani ilişkiler özgürlük tarafından belirlenir. Türkiye’nin de dahil olduğu pek çok Asyatik toplumda en büyük sorun sivil toplumun eksikliği. Devlet çok güçlü. Yurttaşlar sorunlarının çözümünü devletten ve siyasetten bekliyor. Ayrıca sivil toplum örgütleri çoğu kez özerk değil, devletin uzantısı gibi. Bu durum değişmediği müddetçe hangi hükümet gelirse gelsin demokrasimiz kırılgan olmaya devam edecek.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Yerel demokrasi olmaksızın tam demokratik bir rejime ulaşmak da imkansızdır. 21. yüzyıl Türkiye’si şüphesiz ki 19. yüzyıl Amerika’sından farklıdır. Bu nedenle Tocqueville’nin önerisi olduğu gibi tekrar edilemez. Ülkenin elitleri kendi koşullarımızı dikkate alarak adem-i merkeziyetçiliğin düzeyini ve yoğunluğunu kendilerini belirlemelidir.&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YEREL DEMOKRASİ OLMADAN TAM DEMOKRATİK REJİME ULAŞILAMAZ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">​Tocqueville’nin demokrasi teorisine bir diğer önemli katkısı merkeziyetçilik üzerine yaptığı çözümlemede açığa çıkar. O, adem-i merkeziyetçiliği yatay bir kuvvetler ayrılığı formu olarak önemser. Daha doğrusu merkeziyetçiliği ikiye ayırır düşünür: Siyasi merkeziyetçilik ve idari merkeziyetçilik. Siyasi merkeziyetçilik kaçınılmaz ve bir yere kadar da gereklidir. Toplumların tek bir siyasi merkezinin olması büyük işler başarmayı kolaylaştırır. Ancak idari merkeziyetçilik felaket getirir. Yereli ilgilendiren sorunlar yerelde çözülmelidir. Siyasi merkeziyetçiliğin idari merkeziyetçiliği yutması kamunun etkin bir şekilde çalışmasını imkansız hale getirir. Ayrıca idari merkeziyetçilik özgürlükçü demokrasi önünde ciddi bir engeldir.&nbsp;Türkiye’nin en temel sorunlarından birinin bu merkeziyetçilik meselesi olduğu söylenebilir. Siyasi ve idari anlamda yüksek düzeyde merkeziyetçilik Türkiye’deki devlet örgütlemesinin başat özelliklerinden biridir. Merkeziyetçilik konusundaki hassasiyetin tarihsel bir arka planı olduğunu hepimiz biliyoruz. Adem-i merkeziyetçi Osmanlı etnik isyanların belirleyici olduğu bir konjonktürde siyasi bütünlüğünü kaybetmiştir. Ayrıca Türkiye’deki Kürt hareketi ayrılıkçı taleplerde bulunmakta ve amaçları doğrultusunda terör eylemleri gerçekleştirmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani ortada bir siyasi şiddet sorunu vardır. Ancak merkeziyetçilik konusunda katı tutumun kamu kaynaklarının rasyonel kullanımına engel olduğu, yerelle ilgili kararların merkezde alınmasının etkinliği azalttığı da açıkça ortadadır. Dahası yerel demokrasi olmaksızın tam demokratik bir rejime ulaşmak da imkansızdır. 21. yüzyıl Türkiye’si şüphesiz ki 19. yüzyıl Amerika’sından farklıdır. Bu nedenle Tocqueville’nin önerisi olduğu gibi tekrar edilemez. Ülkenin elitleri kendi koşullarımızı dikkate alarak adem-i merkeziyetçiliğin düzeyini ve yoğunluğunu kendilerini belirlemelidir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>İdeal seküler ortam demokratlarının dini dışlamaması, dindarların demokratikleşmesi, dinin bir baskı unsuru olarak kullanılmaması, dindarlara baskı yapılmaması ve dini adamlarının siyasi güç peşinde koşmamaları gibi bir dizi siyasal sosyolojik eğilimin toplamıdır.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İDEAL SEKÜLER ORTAM</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak din-demokrasi ilişkisine değinmek gerekir. Tocqueville Fransa ve ABD örneklerini karşılaştırır. Ona göre Fransız laikliğine yön veren iki unsur, yani din kurumunun siyasi güç istemesi de, demokratların dini demokrasi dışı bir öğe olarak görmesi de sorunludur. Dindarlara yönelmiş cumhuriyetçi tepki bu kesimlerin demokratik rejimi tam anlamıyla içselleştirmesine engel olmuştur. ABD örneği ise daha yumuşak bir devlet-din siyasetinin var olabileceğini gösterir. Dinin apolitik ama aynı zamanda demokrat olduğu seküler ortam demokratik rejimin sağlıklı bir şekilde işlemesi için elzemdir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tocqueville’nin bu tespitlerinin Türkiye toplumu için ne kadar değerli olduğu açıkça ortada. İdeal seküler ortam demokratlarının dini dışlamaması, dindarların demokratikleşmesi, dinin bir baskı unsuru olarak kullanılmaması, dindarlara baskı yapılmaması ve dini adamlarının siyasi güç peşinde koşmamaları gibi bir dizi siyasal sosyolojik eğilimin toplamıdır. Türk toplumunda ise bu koşullar listesinin neredeyse tamamında sorun yaşanmaktadır. Pek çok demokrat özgürlük ve dinin bir arada olamayacağını düşünmekte. Din politikleşmiş, devlet dinsel bir karakter kazanmıştır. Laiklik ise normal bir sosyolojik dönüşümden çok, devletin dindarlara ve cemaatlere baskısı şeklinde sonuç doğurmuştur. Tüm bu toksik ortama karşı Tocqueville’nin sekülerizm tavsiyesini ciddiye almak ve din-siyaset ilişkisini istikrarlı bir demokrasi için yeniden düşünmek yerinde olacaktır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 19 Jun 2024 19:54:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/tocqueville-dusuncesinden-turk-siyaseti-icin-cikarilacak-dersler-1727888299.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özgür Özel mi, Yılmaz Özdil mi? Normalleşme polemikleri</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozgur-ozel-mi-yilmaz-ozdil-mi-normallesme-polemikleri-672</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozgur-ozel-mi-yilmaz-ozdil-mi-normallesme-polemikleri-672</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kamusal rol üstlenmiş tüm siyasetçiler ahlak ve hukuk sınırları içinde kendilerine yöneltilen tüm eleştirilere yanıt vermek zorunda. Yorumunu beğenmediği gazeteciyi terslenmek demokratik kültürle bağdaşmaz. Madem diyalog iyileştirici bir şey, Özgür Özel’in sadece Recep Tayyip Erdoğan’la değil, Yılmaz Özdil’le de konuşabilmesi lazım. Bu durum, Yılmaz Özdil’in düşüncelerini veya kişiliğini beğenip beğenmemizden tümüyle bağımsız bir içeriğe sahip.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yılmaz Özdil Türkiye’nin en popüler gazetecilerinden biri. Ulusalcı bir içerikte kendini açığa vuran sağ Kemalist çizginin bir temsilcisi aynı zamanda. Muhalif basının amiral gemisi olan Sözcü’nün televizyon kurma sürecinde işini kaybetti. Özgür Özel’in de parçası olduğu Kılıçdaroğlu CHP’siyle Özdil’in temsil ettiği bakış açısı ise hiçbir zaman barışık olmadı. Özdil’e ve pek çok muhalife göre CHP Atatürkçülüğü yeterince vurgulamayan bir düzen partisi görünümünde. CHP yönetimi bu söylemin kara propaganda olduğu ve gerçeği yansıtmadığını düşünüyor. Onlara göre CHP tabii ki eskisi kadar Atatürkçü. Ama geniş muhafazakar kitlenin hassasiyetlerini önemseyen bir dili de kullanıyor artık. Halkın gerçek sorunlarını dile getirmek, orta sınıflara ve yoksullara ulaşmak için elitizmi bir kenara bırakmak lazım. Özel ile Özdil arasındaki “bidon kafalılık” polemiği aslında bu laikçi zihniyet-halkçı bakış açısı karşıtlığının dışa vurumu niteliğinde.Özdil’in Özel’e eleştirileri ise daha güncel. CHP’nin AKP’yle yürüttüğü normalleşme sürecine karşı çıkan yazar CHP liderliğinin erken seçim istemeyerek AKP’nin iktidarda kalmasına yardımcı olduğu kanaatini dile getiriyor. Aslında hem genel başkan hem de diğer önde gelen parti elitleri AKP ile CHP arasındaki diyalog sürecinin iktidar partisinin 22 yıllık kötü yönetimine yönelik eleştirel değerlendirmeleri ortadan kaldırmadığını vurgulamakta. Onlara göre CHP yeterince ve güçlü bir şekilde muhalefet yapıyor. Ancak bu söylemin herkesi ikna etmediği açıkça ortada. “AKP ile müzakere edilmez, mücadele edilir” diyen Kılıçdaroğlu da, Kılıçdaroğlu’yla her 10 meselenin 9’unda farklı fikirlere sahip olan Özdil de benzer bir yerde duruyor. CHP yerel seçim başarısını ülkenin siyasi iklimini belirleyecek aktif bir pozisyona doğru yenileyemedi.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>CHP AKP’yi geçti. Ama bu sonuç İyi parti, DEM ve TİP’in erimesi sayesinde mümkün oldu. Muhalif seçmen AKP karşısındaki en büyük politik güce desteğini kaydırdı. Yani oy geçişleri taktiksel. CHP emanet oylarla siyasi liderliği elde etti. İktidarı daha fazla sıkıştırmama politikasının arkasında bu durum olabilir.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>OY GEÇİŞLERİ TAKTİKSEL</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tartışmaların siyasi çekişmeleri yeniden üreten polemiksel bir yanının olduğu açık. Ayrıca siyasi magazin siyasetin düzeyini düşürüyor. Tüm bu yükleri bir kenara bırakıp iktidar-muhalefet ilişkilerine yeniden baktığımızda ise bir dizi sorunla karşılaşıyoruz:Öncelikle partinin seçim başarısının muhalefetin toplam oyunu artırıp arttırmadığı meselesi hala belirsiz. CHP AKP’yi geçti. Ama bu sonuç İyi parti, DEM ve TİP’in erimesi sayesinde mümkün oldu. Muhalif seçmen AKP karşısındaki en büyük politik güce desteğini kaydırdı. Yani oy geçişleri taktiksel. CHP emanet oylarla siyasi liderliği elde etti. İktidarı daha fazla sıkıştırmama politikasının arkasında bu durum olabilir. Yerel seçim başarısının oy verme davranışlarında kalıcı sonuçlar doğurduğunu görmek için biraz daha zamana ihtiyacı var parti elitlerinin. Ancak bu bahsi geçen zaman AKP’nin yaralarını sarmak için kullanacağı bir süre aynı zamanda. Özel liderliği erken seçimi bu nedenle istemiyor olabilir. Erken seçim pekala CHP’nin 1. parti haline geldiği ama yine de iktidarı devralamadığı arafta bir sonucu beraberinde getirebilir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Muhalif seçmen iktidar partisinin icraatlarının bireysel özgürlük alanını daha da daralttığını ve ülkenin liyakatten hızla uzaklaştığını düşünüyor. Bu koşullara rağmen iktidar bloğunu desteklemeye devam eden eğitim ve gelir seviyesi düşük kesimlere bakış ise çok olumsuz. Önce Kılıçdaroğlu, ardından da Özel’in sağa açılma stratejisi ise muhalif kitledeki bu ateşi söndüren bir içeriğe sahip. Muhalefet liderleri oylarını aldıkları seçmen kadar muhalif değil. İşte bu noktada Yılmaz Özdil’lerin eleştiri yapmasına olanak sağlayan bir yarık meydana geliyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ÖZDİL’LERİN ELEŞTİRİSİNE OLANAK SAĞLAYAN YARIK</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir diğer mesele CHP’nin seçim başarısıyla kullandığı kapsayıcı dil arasında kurulan bağla ilgili. Muhalif seçmen iktidar partisinin icraatlarının bireysel özgürlük alanını daha da daralttığını ve ülkenin liyakatten hızla uzaklaştığını düşünüyor. Bu koşullara rağmen iktidar bloğunu desteklemeye devam eden eğitim ve gelir seviyesi düşük kesimlere bakış ise çok olumsuz. Önce Kılıçdaroğlu, ardından da Özel’in sağa açılma stratejisi ise muhalif kitledeki bu ateşi söndüren bir içeriğe sahip. Muhalefet liderleri oylarını aldıkları seçmen kadar muhalif değil. İşte bu noktada Yılmaz Özdil’lerin eleştiri yapmasına olanak sağlayan bir yarık meydana geliyor. Mesela yeni Milli Eğitim müfredatına neden daha güçlü bir tepki verilmediğinin veya bir aralar çok sık kullanılan 5’li Çete söyleminin neden terk edildiğinin tam bir izahı yok.Bu noktada şeffaflık ve müzakere etiğiyle ilgili bir hatırlatma yapmak da fayda var. Aslında ve sanıldığının aksine AKP ile CHP arasında tam bir müzakere süreci söz konusu değil. Sadece diyalog ortamı var. Partilerin birbiriyle konuşması siyasal iklimin demokratikleşmesi açısından şüphesiz ki olumlu. Ancak muhalefetin görevi sorunlar listesi hazırlayıp iktidara postacılık yapmak değil. Bu işin herkes tarafından ciddiye alınması için diyalog ortamının mutlaka müzakere seviyesine çıkarılması, müzakerenin içerik ve süre yönünden kısıtlanması ve kamuoyuna karşı şeffaf davranılması lazım. Kapalı kapılar ardından yapılan siyaset kelimenin gerçek anlamıyla siyaset değil çünkü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak gazetecilik-siyaset ilişkisine dair bir hususun altı çizilmeli. Özel daha önce Sözcü TV ekranlarında kendisini eleştiren Deniz Zeyrek’i terslemiş, hatta bozmuştu. Şimdi üslup biraz da sertleşti, Yılmaz Özdil’le polemik gündeme geldi. Gazetecilerin muhalefeti iktidardan daha fazla eleştirdiği yönünde yaygın bir kanı var. Ama bu durum genel başkanlarının kendilerini eleştiren gazetecileri suçlaması için bahane olamaz. Kamusal rol üstlenmiş tüm siyasetçiler ahlak ve hukuk sınırları içinde kendilerine yöneltilen tüm eleştirilere yanıt vermek zorunda. Yorumunu beğenmediği gazeteciyi terslenmek demokratik kültürle bağdaşmaz. Madem diyalog iyileştirici bir şey, Özgür Özel’in sadece Recep Tayyip Erdoğan’la değil, Yılmaz Özdil’le de konuşabilmesi lazım. Bu durum, Yılmaz Özdil’in düşüncelerini veya kişiliğini beğenip beğenmemizden tümüyle bağımsız bir içeriğe sahip.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Jun 2024 19:52:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/ozgur-ozel-mi-yilmaz-ozdil-mi-normallesme-polemikleri-1727888040.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kaygılı liberallerin popülizm eleştirileri neden sonuç vermiyor?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kaygili-liberallerin-populizm-elestirileri-neden-sonuc-vermiyor-671</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kaygili-liberallerin-populizm-elestirileri-neden-sonuc-vermiyor-671</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ekonomi parası olanlar için eğlence, olmayanlara ise sıkıntı vermekte. Maddi hayatın yarattığı bu kitlesel korku ekonomik modernlik ile siyasi modernlik arasındaki karşıtlığı daha da derinleştirdi. Ezcümle kapitalizm demokrasiye zarar veriyor. Ulus devlete ve sosyal devlete geri dönelim, göçmenler gitsin insanların eskisi gibi işi olsun, çocuklarını rahat büyüsünler talebi sağ popülizmin en temel kitlesel dayanağı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçimlerden sonra popülizm tartışması açmak bir seçim klasiği haline geldi. Son AB seçimlerini takip eden süreçte içinde “popülizm”, “faşizm”, “göçmen karşıtlığı”, “yabancı düşmanlığı” ve “küreselleşmenin krizi” gibi kavramlar geçen sayısız değerlendirme yapıldı. Liberal yorumcular yine şokta. Çünkü Fransa, Avusturya ve İtalya’da aşırı sağ seçimi ilk sırada tamamladı. Almanya’da ikinci sıraya yükseldiler. Macaristan ve İspanya’da aşırı sağı besleyen güçlü bir ivme var. Sadece AB seçimleri değil, ulusal seçimler de aşırı sağı ön plana çıkarıyor. Fransa parlamentosu için yapılan genel seçimin ilk turunu Le Pen’in partisi önde bitirdi. Bu sağ popülist dalga karşısında ise merkez ve merkez sol partiler konumlarını korumakta güçlük çekiyor. Üstelik bu daha başlangıç. ABD seçimlerini Trump kazanabilir. Avrupa ve Amerika’nın aynı anda sağ popülizme teslim olması demokratik söylemleri daha da işlevsiz hale getirecektir.&nbsp;​Liberal demokrasi hasta adama dönüşmüş durumda. Artık gerçeklerle yüzleşmenin, kitlelerin aşırılığı karşısında sistemi kurtarmak mümkün mü sorusunu tartışmanın vakti geldi. Dünyadaki siyasi dengenin sağ lehine bozulmasının temel sorumlusu yarım asrı aşan bir süredir gerileyen sol. Sosyalist/sosyal demokrat blok 68 olayları ile sarsıldı. Kimliğin sınıftan daha önemli olduğu bir dünyayı kabul etmek zorunda kaldılar. Sosyalizmin devrim yapma kapasitesindeki azalış kapitalist sistemin işçi sınıfına verdiği rüşveti, yani sosyal devleti geri almasına yol açtı. Muhafazakar ve liberallerin desteğini çekmesi ile sosyal devlet sürekli bir şekilde mevzi kaybeden tarihsel bir anıya dönüştü. Emekçilerin hak ve taleplerini kapitalizm içinde korumayı amaçlayan sosyal demokrasi de sosyal devlet düzeniyle birlikte çöktü. Bugünün dünyasında sosyalist olduğunuzda devrim yapamıyorsunuz. Sosyal demokrat siyaseti benimsediğinizde ise kapitalizmi sınırlayamıyorsunuz. Kimlikçi sol yorum hariç tutulursa solcu olmanın hiçbir anlamı yok. Eşitsizliklerin daha da yoğunlaştığı açıkça ortada. Ama eşitsizlik karşısında ezilen kitleler bireyci sinizmi toplumcu bir siyaset lehine terk edemiyor. Herkesin her şeyden şikayet ettiği, ama aslında hiç kimsenin hiçbir şey yapmadığı bir dünyada sağ popülizm halka siyasal enerji veren tek akım. Trump, Meloni veya Le Pen’i dinlediğinizde heyecanlanıyorsunuz. Değişim vaat ediyor popülizm. Sürekli bir şekilde kimlik ve insan hakları tartışması yapan, teoriyi halka dayatmaya çalışan bürokratik, hatta skolastik sol jargon değişmediği müddetçe seçimleri popülistler kazanmaya devam edecek.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Ama buradaki esas sorun popülizmin ne olduğu veya faşizme ne kadar benzediği meselesi değil, liberal demokrasilerin neden halktan bu kadar koptuğu hususudur. Halk pasif bir özneye dönüştü mevcut liberal demokratik rejimlerde. Adına karar alınan ama politik süreçlere gerçekte müdahale edilmesine izin verilmeyen yaramaz bir çocuk gibi halk.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HALK PASİF BİR ÖZNEYE DÖNÜŞTÜ LİBERAL DEMOKRATİK REJİMLERDE</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">​Bu noktada denilebilir ki sağ popülizm bir çözüm değil aslında. Popülistler demagoji yapıyor. Ulus devlete ve sosyal devlete dönüş politik bir nostalji, kötü bir aldatmacadan ibaret. Belki de öyledir. Ama buradaki esas sorun popülizmin ne olduğu veya faşizme ne kadar benzediği meselesi değil, liberal demokrasilerin neden halktan bu kadar koptuğu hususudur. Halk pasif bir özneye dönüştü mevcut liberal demokratik rejimlerde. Adına karar alınan ama politik süreçlere gerçekte müdahale edilmesine izin verilmeyen yaramaz bir çocuk gibi halk. Yapmamız gereken şey çok açık. Elitlerin halk üzerindeki vesayetinin yumuşatılması gerek. Ekonomi ve insan hakları gibi başlıkları demokratik karar alma süreçlerine dahil ederek bürokratik aklı sınırlamayız. Tabii tüm yetkileri halka devretmenin demokrasiyi tiranlaştırdığını bilebilecek kadar fazla deneyimi olduğu insanlığın. Demokrasi yeni bir rejim değil. Ne tür tehlikeleri içinde barındırdığını hepimiz az çok biliyoruz. Ama liberalizm ile demokrasi arasındaki ilişkinin fazlasıyla liberalizm kutbuna doğru kaydığı ve bu durumun da bir yönetim/meşruluk krizine yol açtığı artık saklanamaz bir gerçek haline geldi. Trump gibi demagoglar bu gerçeği bizim yüzümüze vuran siyasetçiler sadece. Onlardaki basitliğe kızacağımıza, kitlelerin bu basitliğin arkasında nasıl sıralandığı noktasında özeleştiri yapmak zorundayız.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>İnsanlar göçmenlerin gönderilmesini, bu mümkün olamıyorsa güçlü bir asimilasyon istiyor. “Ama böyle bir şey insan hakları krizine yol açar” dediğimizde vatan ile vatandaşlık arasında kurulan binlerce yıllık siyasal özdeşliği paramparça etmiş oluyoruz. Vatan ev gibidir.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>VATAN EV GİBİDİR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">​Peki, gündelik hayatın önümüze koyduğu gündem ne? İnsanlar göçmenlerin gönderilmesini, bu mümkün olamıyorsa güçlü bir asimilasyon istiyor. “Ama böyle bir şey insan hakları krizine yol açar” dediğimizde vatan ile vatandaşlık arasında kurulan binlerce yıllık siyasal özdeşliği paramparça etmiş oluyoruz. Vatan ev gibidir. İnsanlar evinde yabancı istemiyorsa onların bu isteği göçmenlerin yaşama hakkından daha önemli. Çünkü insanlık devleti diye bir şey yok. Vatandaşlık hakları olmaksızın insan hakları da içi boş bir kavram.&nbsp;​Halkın ikinci önemli talebi iş güvencesi ve ekonomik refah. Bolluk toplumundan uzaklaştık. Kimse yarınını göremiyor. Neo-liberal düzenin yaratıcı yıkımı elitlere yaratıcılık,halka yıkım getirdi. Milyarlarca insan parya gibi çalışıyor. İşini kaybetme korkusu her şeyi felç etti. Ekonomi parası olanlar için eğlence, olmayanlara ise sıkıntı vermekte. Maddi hayatın yarattığı bu kitlesel korku ekonomik modernlik ile siyasi modernlik arasındaki karşıtlığı daha da derinleştirdi. Ezcümle kapitalizm demokrasiye zarar veriyor. Ulus devlete ve sosyal devlete geri dönelim, göçmenler gitsin insanların eskisi gibi işi olsun, çocuklarını rahat büyüsünler talebi sağ popülizmin en temel kitlesel dayanağı. Demokrasi yoluyla kapitalizme müdahale etmeden sağ popülizmi durdurmak veya popülizmin faşizme kaymasını önlemek ise imkansız.&nbsp;&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Jul 2024 19:48:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/kaygili-liberallerin-populizm-elestirileri-neden-sonuc-vermiyor-1727887836.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mahşerin dört atlısı</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/mahserin-dort-atlisi-670</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/mahserin-dort-atlisi-670</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu elverişli şartlarda geriye tek bir mesele kalıyor. 2023’teki hatayı tekrarlamamak ve en iyi adayı Erdoğan’ın karşısına çıkarmak. Bu noktada mahşerin dört atlısı devreye giriyor. CHP’nin geleceğinde dört ismin, İmamoğlu, Yavaş, Özel ve Kılıçdaroğlu’nun söz hakkı olacak. Partide herhangi bir ikilik çıkmaması için bu 4 önemli güç odağından en azından 3’ün desteği bir adayda toplanmalı.</strong>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyük partilerin politik gündemleri şimdiden belirlenmiş durumda. AKP ekonomik krizle mücadele ederek bir sonraki seçimlere kabul edilebilir bir tabloyla girmek istiyor. Yüksek enflasyon ve topluma dağıtılan kaynaklardaki azalma partinin kitle mobilizasyonu zayıflattı. Ekonominin düzelmesi muhalefet karşısındaki gerilemeyi durduracak en önemli unsur. İkinci mesele ise anayasa. Erdoğan oyun planını tekrar seçilme üzerine kurdu. Bunun için anayasadaki dönem sınırlamasının kalkması ve mümkünse % 50 + 1’nin yumuşatılması lazım. CHP ise önemli bir ivme kazandı. Ekonomi başta olmak üzere belli başlı sorun alanlarında siyasi iktidarın daha da yıpranacağı temel öngörü. Bu elverişli şartlarda geriye tek bir mesele kalıyor. 2023’teki hatayı tekrarlamamak ve en iyi adayı Erdoğan’ın karşısına çıkarmak. Bu noktada mahşerin dört atlısı devreye giriyor. CHP’nin geleceğinde dört ismin, İmamoğlu, Yavaş, Özel ve Kılıçdaroğlu’nun söz hakkı olacak. Partide herhangi bir ikilik çıkmaması için bu 4 önemli güç odağından en azından 3’ün desteği bir adayda toplanmalı. Bu noktada bir dizi olasılığı irdelemekte fayda var.&nbsp;&nbsp;​Kılıçdaroğlu’nun kaybettiği kurultayla birlikte siyasi bir aktör olmaktan çıkacağı öngörüsü tutmadı. 31 Mart seçimlerinde İmamoğlu ve CHP Genel Merkezinin ciddi bir başarı yakalaması eski genel başkanı bir ölçüde frenledi. Yoksa şimdiye çoktan olağanüstü kurultay toplanmıştı. Kılıçdaroğlu ve yakın çevresine hakim olan havada motive edici duygu ise ihanet. Defalarca seçim kaybetmiş bir genel başkanın yaptığı, daha doğrusu yapamadığı şeyin bedelini ödemesi aslında normal. Ancak biz de genel başkanlarla partiler arasındaki ilişki böylesi bir rasyonellik zeminine sahip değil. Genel başkan partiyi babasından kendisine kalmış bir dükkan veya tarla olarak görüyor. İnsanlar mülklerini nasıl kullanacakları konusunda tavsiye alabilir. Ama yine de mülk onundur. İster batırır isterse refah içinde yaşar. Bu durum kimseyi ilgilendirmez.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Mesele şu: Aynı anda iki siyasetçi de aday olmak isterse ne olacak? CHP medyası ve parti elitleri İmamoğlu’na yakın. Ama Yavaş’ın halktaki beğeni oranı İmamoğlu’nun üzerinde. Ankara, hatta tüm İç Anadolu’da benzersiz bir siyasi desteğe sahip Mansur bey. Pekala biri diğerini kendi adaylığına ikna edebilir. Ama kimin hakkından feragat edeceği meselesi o kadar da açık değil. Kılıçdaroğlu’nun İmamoğlu karşıtı cepheye taşıyacağı malzemeyle bu iki belediye başkan adayını birbirlerinin amansız rakipleri haline getirebilir.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AYNI ANDA İKİ SİYASETÇİ ADAY OLMAK İSTERSE NE OLACAK?</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte siyasetteki hava da böyle. Daha önce de seçim kaybetti Kemal bey. Hiçbir şey olmadı. Peki, bu sefer neden genel başkanlığı bırakmak zorunda kaldı? Kılıçdaroğlu’nun aklındaki soru hala bu. Tabii böyle düşünmesine neden olan asıl unsur kendisinden yönetimi devralan kişilerin geçmiş tutumları. Siyasette her şeyini Kılıçdaroğlu’nagösterdiği koşulsuz sadakate borçlu olan, sayısız hatasına rağmen genel başkanı bir kez bile eleştirmemiş, üstelik Kılıçdaroğlu’nun adaylığını hararetle, hatta sevinç gözyaşları içinde kutlayan Özgür Özel’in birden değişimci olması Kılıçdaroğlu için kabul edilebilir bir şey değil. Peki, ne yapabilir Kemal bey? Çok istiyor olmasına rağmen genel başkanlığa dönmesi artık mümkün değil. Ama siyasi hasımları olan İmamoğlu ve Özel’in oyun planını pekala bozabilir. Eylül ayındaki kurultayda partinin cumhurbaşkanı adayının ön seçimle belirlenmesi için hazırlık yapmak ve İmamoğlu’na karşı Yavaş’ı desteklemek Kılıçdaroğlu’nun siyasal vizyonundaki makul hedeflere karşılık geliyor.​İ</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">mamoğlu ve Yavaş’tan biri CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olacak. Bu iki isim de oldukça popüler ve halkta karşılığı olan figürler. Mesele şu: Aynı anda iki siyasetçi de aday olmak isterse ne olacak? CHP medyası ve parti elitleri İmamoğlu’na yakın. Ama Yavaş’ın halktaki beğeni oranı İmamoğlu’nun üzerinde. Ankara, hatta tüm İç Anadolu’da benzersiz bir siyasi desteğe sahip Mansur bey. Pekala biri diğerini kendi adaylığına ikna edebilir. Ama kimin hakkından feragat edeceği meselesi o kadar da açık değil. Kılıçdaroğlu’nun İmamoğlu karşıtı cepheye taşıyacağı malzemeyle bu iki belediye başkan adayını birbirlerinin amansız rakipleri haline getirebilir. Ayrıca CHP içi tartışmalar CHP dışındaki aktör ve unsurlarca manipüle edilebiliyor. Yarın MHP dahil olmak üzere milliyetçi kesimler dümeni Mansur Yavaş’a kırarsa CHP hala “bizim adayımız İmamoğlu’dur” diyebilir mi? Siyasal kum saati azalarak bizi bir sona hazırladığında bu sorunun muhtemel yanıtlarıyla yüzleşeceğiz.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>CHP’nin seçim başarısının muhalefetin toplam oylarını çok da arttırmadığını, ayrıca elde edilen desteğin büyük bir kısmının diğer muhalefet partilerden geldiğini unutmamak gerek. Partinin kendisine verilen emanet oyları kalıcı sayması, diğer muhalefet partileriyle sağlıklı bir diyalog veya işbirliği ortamı yaratmaması büyük bir risk olarak önümüzde durmakta.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DİĞER MUHALEFET PARTİLERİYLE SAĞLIKLI DİYALOG ÖNEMLİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">​CHP adayının belirlenme biçimi ve seçimlere doğru ana muhalefet partisinin koalisyon ortakları üzerine de düşünmek gerekiyor. Partinin aynı hatayı tekrar etmemesi için tüm seçmenlerini paydaş haline getireceği geniş tabanlı bir süreci işletmesi lazım. Cumhurbaşkanı adayı yine parti elitlerinin dayatmasıyla belirlenirse kırılganlık artacaktır. Bu noktada unutulmaması gereken bir diğer mesele dış paydaşlar. 6’lı masa gibi bir şeyin yeniden kurulmasını kimse beklemiyor. Ama CHP’nin seçim başarısının muhalefetin toplam oylarını çok da arttırmadığını, ayrıca elde edilen desteğin büyük bir kısmının diğer muhalefet partilerden geldiğini unutmamak gerek. Partinin kendisine verilen emanet oyları kalıcı sayması, diğer muhalefet partileriyle sağlıklı bir diyalog veya işbirliği ortamı yaratmaması büyük bir risk olarak önümüzde durmakta.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 10 Jul 2024 19:37:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/mahserin-dort-atlisi-1727887224.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yankı odaları ve seçici eleştirellik</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yanki-odalari-ve-secici-elestirellik-669</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yanki-odalari-ve-secici-elestirellik-669</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Trol gazeteciliği, şovmenlik ve linç kültürü sosyal medya gerçekliğinde çok yaygın. Herkes diğer herkesin katili veya celladı haline geldi. İnsanlar makale ve yazı okumuyor. Görsel determinizm her yeri kaplamış durumda. Video izlemek yazı okumaktan daha makbul. Videoların ise kısa ve ilgi çekici olması bekleniyor. Peki, hiç eleştiri yok mu bu yozlaşmış dünyada? Elbette var. Seçici eleştirellik gibi bir şeyi kullanıyor yazar-çizer takımı. Eleştiri kamuya duyulan sorumluluk ve hakikati arama çabasının bir parçası değil. Karşı kampın üyelerini, siyasetçi ve toplumsal aktörlerini eleştiri adı altında suçluyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanların çıkarları ve düşünceleri birbirinden farklı. Bu nedenle insani varoluş çoğulculuk içerisinde. Ayrıca siyasi ve toplumsal çatışma kaçınılmaz. Bu kaçınılmazlık o kadar belirleyici ki Charles Darwin’in evrim kuramını bir ölçüde çarpıtarak sosyolojiye aktaran Herbert Spencer gibi kuramcılar ile tarihi sınıf savaşımının tarihi olarak gören Karl Marx ve izleyicileri çatışmayı toplumsal tahayyülün merkezine yerleştirmiş durumda. Hiç kimse her şeyin parçası değil. Bu nedenle hepimiz cinsiyet, etnik köken, sınıf, kimlik vb. kategorilere göre belli toplumsal kesitlerin içinde var olmaktayız. Ait olduğumuz grubun çoğu kez ötekisi var. Ötekine karşı hep kendimizi koruyoruz. Belki her durumda değil, ama sıklıkla öteki ve düşman aynı anlama gelmekte.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabii insanlık çatışmayı kontrol altına alacak pek çok enstrümana sahip. Devlet dahil olmak üzere kurduğumuz birlikler ve bizim gibi düşünmeyen insanlara saygı duyup onlarla müzakere etmeyi politik bir gereklilik haline getiren demokrasi elimizdeki en büyük avantajlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çatışmaları kontrol altına alarak, dağınık çıkarları ortak bir düzeyde toplama noktasında devlet aygıtı güçlü bir sigorta olarak varlığını koruyor. Ancak devletin bu hususta eskisi kadar etkin olmadığını söylemek gerekiyor. Çünkü sosyal devlet aşındı. Gerek Türk toplumu gerekse diğer toplumlar bakımından eşitsizlik düzeyinde ciddi bir artış var. Nüfusun çok az bir kısmı gelir ve servetin büyük bir bölümünü kontrol ediyor. Bob Jessop’un tabiriyle Keynes temelli kapitalist paradigma yerini Schumpeterci bir anlayışa bıraktı. Ortada bir değil, iki ulus var. Sınıf farklılıkları çoğulculuğu yönetmeyi zorlaştırıyor. Küreselleşmenin kimlikçi siyaseti ön plana çıkardığı, kimlik mücadelesi veren kesimlerin de kendi talepleri konusunda fazlasıyla katı olduğunu da ayrıca vurgulanmalı. İşte bu ikinci unsur, yani insanların kimlik ve sözlerindeki katılık kamusal müzakere rejimini çökerten bir dizi değişikliği tetikliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Müzakere ve eleştiri, yokluğunu en çok çektiğimiz unsurlara karşılık geliyor. Bir fikri takip etmek, o fikrin de dahil olduğu bir davaya sempati beslemek, eleştirmek, bizim gibi düşünmeyen insanların yazı ve konuşmalarını ciddiye almak, düşünceler ile eylemler arasında uyumsuzluk olduğunda özeleştiri yapmaktan kaçınmamak kaybettiğimiz iyi nitelikleri özetliyor gibi.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MÜZAKERE VE ELEŞTİRİ, YOKLUĞUNU EN ÇOK ÇEKTİĞİMİZ UNSURLAR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yeni kamusallık durumuyla karşı karşıyayız. Müzakere ve eleştiri, yokluğunu en çok çektiğimiz unsurlara karşılık geliyor. Bir fikri takip etmek, o fikrin de dahil olduğu bir davaya sempati beslemek, eleştirmek, bizim gibi düşünmeyen insanların yazı ve konuşmalarını ciddiye almak, düşünceler ile eylemler arasında uyumsuzluk olduğunda özeleştiri yapmaktan kaçınmamak kaybettiğimiz iyi nitelikleri özetliyor gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabii bu aydınlanmacı-liberal kamusallığın da bazı sorunları/sınırları var. İnsanların her meseleye siyasi gözlüklerle bakması, aşırı siyasallaşmanın yarattığı ideolojik körlük ve tartışma ortamının haklı savaş kıvamında sonuç doğurması insanlığı bir hayli yordu. Zaten eleştiri ve hakikat temelli politik sosyallikten, kimlik ve haz dışında hiçbir şeyin değerli olmadığı apolitik topluma geçiş de önemli ölçüde bu yorgunluk sayesinde mümkün oldu. Ancak geldiğimiz yer yeni bir muhasebe yapılmasını gerekli kılıyor. Çünkü insanlar yankı odalarının konfor alanlarına çekildi. Düşünce beyanları tweetlerden ibaret.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Derinlik tümüyle kaybolmuş durumda. Kamusal alan yozlaştı. Dolayısıyla ondan çekilmemiz gerekir diyemeyiz. Ama kamusallıkta popülerlik aynı zamanda basitlik, hatta bayağılık anlamına geliyor. Bir meseleyi twitter gibi sosyal medya mecralarında derin bir içerikle tartışmak çok zor. Böyle bir şey mümkün olsa dahi kaliteli ve kalıcı içerikler asla popülerleşmiyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Geldiğimiz yer bakımından kritik soru şu: Daha ne kadar böyle devam edeceğiz? Anlamadan suçlayarak, düşünmeden konuşarak yaşamak hepimizi yormadı mı?&nbsp;</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DAHA NE KADAR BÖYLE DEVAM EDECEĞİZ?</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünce tartışması ve fikri mücadelenin yerini neyin aldığını ise hep beraber yaşayarak deneyimliyoruz. Trol gazeteciliği, şovmenlik ve linç kültürü sosyal medya gerçekliğinde çok yaygın. Herkes diğer herkesin katili veya celladı haline geldi. İnsanlar makale ve yazı okumuyor. Görsel determinizm her yeri kaplamış durumda. Video izlemek yazı okumaktan daha makbul. Videoların ise kısa ve ilgi çekici olması bekleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, hiç eleştiri yok mu bu yozlaşmış dünyada? Elbette var. Seçici eleştirellik gibi bir şeyi kullanıyor yazar-çizer takımı. Eleştiri kamuya duyulan sorumluluk ve hakikati arama çabasının bir parçası değil. Karşı kampın üyelerini, siyasetçi ve toplumsal aktörlerini eleştiri adı altında suçluyoruz. Aynı davranışı bizim dünya görüşümüze yakın biri yaptığında ise büyük bir sessizlik ait olduğumuz mahalleyi kaplamakta.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldiğimiz yer bakımından kritik soru şu: Daha ne kadar böyle devam edeceğiz? Anlamadan suçlayarak, düşünmeden konuşarak yaşamak hepimizi yormadı mı?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 19 Jul 2024 19:34:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/yanki-odalari-ve-secici-elestirellik-1727886991.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Neden siyaset yapıyoruz ki?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/neden-siyaset-yapiyoruz-ki-668</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/neden-siyaset-yapiyoruz-ki-668</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ya şu anki mevcut başkan ve AKP genel başkanı Erdoğan yeniden aday olmanın ve seçilmenin bir yolunu bulacak ya da İmamoğlu-Yavaş ikilisinden biri ipi göğüsleyecek. İnsanlar zihinlerinde başka bir senaryoyu canlandıramıyor bile. Soruyorum size, geleceğin bu kadar belirli olduğu bir ülkede yurttaşlar neden siyaset yapsın ki?</strong>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elitler yurttaşların siyaset yapmasını istemiyor. Tek arzulanan vatandaşın vakti zamanı geldiğinde sandığa gidip kendilerince doğru olan adaya oy vermesi. Aşağıdan yukarıya demokrasi, kurumların demokratikleştirilmesi, kamusal hayatta daha fazla eşitlik talebi ve seçim dışındaki siyaset araçlarına işlerlik kazandırılması artık sadece retorikte var. Neden mi böyle karamsarım? Gelin Türk siyasi hayatındaki apolitizm üzerine konuşalım.​</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanların politik tercihler yoluyla kendi hayatları üzerinde söz söylemesi hemen tümüyle marjinal bir şey haline geldi. Elitler kapalı bir devre olarak seçim oyunu oynamaktan başka bir şey yapıyor. Seçim bitti, şimdi yeni seçim üzerine analizler düşmeye başladı. İki adaydan biri Cumhurbaşkanı seçilecek. Ya şu anki mevcut başkan ve AKP genel başkanı Erdoğan yeniden aday olmanın ve seçilmenin bir yolunu bulacak ya da İmamoğlu-Yavaş ikilisinden biri ipi göğüsleyecek. İnsanlar zihinlerinde başka bir senaryoyu canlandıramıyor bile. Soruyorum size, geleceğin bu kadar belirli olduğu bir ülkede yurttaşlar neden siyaset yapsın ki? Siyaset olsa da olmasa da sonuç değişmeyecek algısı herkeste yerleşmiş. AKP ve CHP dışındaki partilerden gelen bir siyasetçinin cumhurbaşkanı olma ihtimali var mı mesela? Tüm favori cumhurbaşkanı adaylarının erkek olduğu ülkemizde kadın bir cumhurbaşkanımız olabilir mi? Siyasetin seçimlere indirgenmesi, seçimlerin de elitler tarafından planlanması büyük bir sorun. Çünkü bu siyaset yapma biçimi halkın kendiliğinden ve öngörülemez gücünü soğutuyor. Gelecek bu kadar belliyse neden onu değiştirmek için harekete geçelim ki?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">​Siyasetin iki büyük aktörü kongreye hazırlanıyor. AKP’de sonbahar gibi il ve ilçe kongreleri başlayacak, CHP ise tüzük kurultayı yapıp kendine yeni bir parti içi düzen belirleyecek. Kağıt üstünde kongreler ve kurultaylar yaşansa da gerçekte yapısal bir değişikliği kimse beklemiyor, hatta istemiyor. AKP’de il başkanları için seçim yapılacak mı mesela? Yoksa genel merkezin seçtiği kişi mi il başkanı olacak? CHP’de ise parti içi demokrasi bir külfet olarak görülüyor. Belediye başkan adaylarını ön seçimle belirlemedi ana muhalefet partisi. Yine de başarılı oldu seçimlerde. Bir zamanlar AKP’nin deneyimleyerek öğrendiği bir şeyin tadına CHP’liler de vardı. Başarı için demokrasiye ihtiyaç yok. Aşağıdan yukarıya demokrasi parti elitlerinin işine gelmiyor.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Siyaset sosyal medya mühendisliği ile halkın hoşuna gidecek şeyleri onlara söyleyen boş bir popülizme indirgendi. Yani politika tweet atmakla halkla ilişkiler arasında bir yerde kendini konumlandırıyor. Bu düzen siyasetçi ve siyasetçi adaylarını reklam panolarına dönüştürdü. Mesela muhalifler yandaş medyadan şikayet ediyor. Ama muhalefetin de yandaş medyası var. Koşullar böyleyse, yani apolitik elitizm her yeri sarmışsa, neden siyaset yapsın ki insanlar?</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BU DÜZEN SİYASETÇİ ADAYLARINI REKLAM PANOLARINA DÖNÜŞTÜRDÜ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada tek sorun büyük partilerin antidemokratik iç siyasette ısrar etmesi değil. Büyük parti düzeninin siyasetteki çoğulculuğu daraltması bir eğilim olarak demokrasinin altını oyuyor. Ya AKP’yi destekleyeceksin ya da CHP’yi. Siyasal sosyolojik çeşitlilik iki seçeneğe doğru kendini tüketti. İki kutuplu bu mantık devam ettiği müddetçe siyaset soğuk savaş koşullarında kendini tekrar edecek gibi.​</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak siyasetin yapılma biçimiyle apolitizm arasındaki organik bağa da değinmek gerekli. Siyaset sosyal medya mühendisliği ile halkın hoşuna gidecek şeyleri onlara söyleyen boş bir popülizme indirgendi. Yani politika tweet atmakla halkla ilişkiler arasında bir yerde kendini konumlandırıyor. Bu düzen siyasetçi ve siyasetçi adaylarını reklam panolarına dönüştürdü. Bir davayı savunan, o uğurda fikir mücadelesi veren kişilerin yerini mesleği siyaset olan demagoglar aldı. Peki ya ahlak? Ahlak karşı tarafı sıkıştırmak için kullanılan bir araç sadece. Mesela muhalifler yandaş medyadan şikayet ediyor. Ama muhalefetin de yandaş medyası var. Karşı tarafın yanlışını görürken şahine dönüşen gözlerimiz kendi gerçekliğimiz karşısında körleşiyor.&nbsp;En baştaki meseleye geri dönelim. Koşullar böyleyse, yani apolitik elitizm her yeri sarmışsa, neden siyaset yapsın ki insanlar? Özel hayatımıza daha fazla vakit ayırmak veya çocuklarımızı büyütmek siyasi mücadele vermekten daha rasyonel bir şey değil mi?&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Jul 2024 19:30:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/neden-siyaset-yapiyoruz-ki-1727886773.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir dijital siyasal gerçeklik olarak post-truth</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-dijital-siyasal-gerceklik-olarak-post-truth-667</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-dijital-siyasal-gerceklik-olarak-post-truth-667</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hakikat ve aklın bilincin zorunlu bir unsuru olmaktan çıkması bakımından post-modernizm post-truth için başlangıç durumu gibi işlevi görür. Ancak post-truth tipi bir düşünce iklimi sadece göreciliğe ve belirsizliğe indirgenemez. Sosyal medya determinizmi ve popülizm de en az post-modernizm kadar önemlidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Post-truth hakikatin önemsizleştiren tüm epistemolojik ve politik koşulları ortak bir çerçevede yeniden üreten bir kavramdır. Post-truthla post-modernizm arasında neden-sonuç ilişkisi olduğu yaygın bir şekilde kabul edilir. Her şeyin göreceli hale gelmesi ve yorumun bilginin yerine geçmesi post-truthla sonuçlanan gelişmelerin başlangıcı sayılır. Ayrıca yorumlarda nesnel değerlendirme olanakları zayıflamış, çok olasılıklı bir simülasyon evreninde herkesin söylediğinin kendince doğru ve haklı olduğu bir algı dünyası olguların yerine geçmiştir. Kısaca “düşünüyorum öyleyse varım” ilkesi “inanıyorum, o halde gerçektir” anlayışı lehine güç kaybetmiştir.&nbsp;Hakikat ve aklın bilincin zorunlu bir unsuru olmaktan çıkması bakımından post-modernizm post-truth için başlangıç durumu gibi işlevi görür. Ancak post-truth tipi bir düşünce iklimi sadece göreciliğe ve belirsizliğe indirgenemez. Sosyal medya determinizmi ve popülizm de en az post-modernizm kadar önemlidir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Medya ve sosyal medya meselesi bir epistemoloji tartışması olarak da okunabilir. Sosyal medya yanıltıcı malzeme, yalan haber ve çarpıtılmış içeriği hızla yaymaktadır. Çok sayıda kaynağı belirsiz veriye muhatap kalan bireyler ya yankı odalarına çekilmekte ya da demagogların abartılı tepkilerine maruz kalarak uyuşmaktadır. Medya teknolojisinin yankı odası yaratma konusundaki kabiliyeti insanların hoşuna gitmeyecek fikirleri savunan kesimlerden kendilerini soyutlamalarını kolaylaştırmıştır. Bu durumun iletişim çağı ve bilgi toplumuna dair tüm iyimser beklentileri çökerttiği ise açıktır. Sosyal medyanın öznelerarası süreci güçlendirerek evrensel bir kamusal alan inşa edeceği düşünülüyordu. Gelinen yer ise kimsenin kimseyi dinlemediği, linç ve trol kültürünün müzakerenin yerini aldığı yeni bir ortaçağ gerçekliği oldu. Gücünü sosyal medyadan alan post-truth, inkarcılık, safsata ve komplo teorilerin popülerleştiği bir düşünsel iklime yol açtı.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Post-truth çağından önce de yalan siyasetin asli bir unsuruydu. Hannah Arendt gibi pek çok düşünüre göre hakikat siyaset kurumunun önem listesinde son sıralarda yer almaktaydı. Dürüstlük işe yaramadığından genelde yalan söyleyip rakiplerini ve halkı kandırıyordu siyasetçiler. Makyavalizm gibi etik politik çıkarımlar ise siyasete uzun vadeli bir yalan perspektifi sunmaktaydı. Kötülük iyi bir amaç için gerekli olabilirdi. Post-truth çağı ise yalan-siyaset ilişkisine dair bu zemini yeniden kurdu.&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>POST-TRUTH ÖNCESİ VE SONRASI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Post-truthun üçüncü ayağı ise popülizmdir. Post-truth çağından önce de yalan siyasetin asli bir unsuruydu. Hannah Arendt gibi pek çok düşünüre göre hakikat siyaset kurumunun önem listesinde son sıralarda yer almaktaydı. Dürüstlük işe yaramadığından genelde yalan söyleyip rakiplerini ve halkı kandırıyordu siyasetçiler. Makyavalizm gibi etik politik çıkarımlar ise siyasete uzun vadeli bir yalan perspektifi sunmaktaydı. Kötülük iyi bir amaç için gerekli olabilirdi. Ortak iyiyi koruma adına yalan söylemek, gerçeği saklamak, şiddete başvurmak gibi seçenekler makul görülebilirdi. Post-truth çağı ise yalan-siyaset ilişkisine dair bu zemini yeniden kurdu. İyi bir amaç için yalan söyleme gibi etik politik yükler tümüyle ortadan kalktı. İnsanlar inandıkları şeyleri doğru kabul ettikleri, kendi inanç ve yargılarını tartışmaya açmadıkları ve kendileri gibi düşünmeyen insanlara karşı her hangi bir sorumluluk hissetmedikleri için yalan bayağılaşarak genelleşti. Popülistler çok kolay bir şekilde yalan söylemekte; söyledikleri yalanları ortaya çıkaran, ahlak veya hukuk dışı eylemleri ifşa eden karşı çıkışları ise halkın sesini kısmaya dönük elitist girişimler olarak değerlendirmekteler.&nbsp;Post-truthla içinde debelendiğimiz karanlığın iyilik, özgürlük, eşitlik, adalet ve hoşgörü gibi pek çok üstün değere zarar verdiği ise çok açık. Kendi kuyruğunu yiyen bir yılana döndü düşünce hayatı. Her eylemi onu akıldan biraz daha uzaklaştırıp nihilizme yaklaştırıyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 31 Jul 2024 19:27:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/bir-dijital-siyasal-gerceklik-olarak-post-truth-1727886570.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kamala Harris\&#039;in handikapları</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kamala-harrisin-handikaplari-664</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kamala-harrisin-handikaplari-664</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son gelişmeler ışığında Trump’ın “mağdur” pozisyonunda olması; Harris’in Biden döneminden kalan yasa dışı göç ve fentanil gibi Amerikan toplumunca başat sorunlar olarak ele alınan problemlerin baş müsebbibi olarak görülmesi onun siyahi bir kadın olmak gibi temsil ettiği hassasiyetlere rağmen başkan olarak seçilmesini akamete uğratacak faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerindeki genel kanı, görevine devam eden başkanın yeniden adaylığı söz konusu olmadığında başkan yardımcısının aday gösterilmesi yönündedir. En azından ülkedeki siyasi vesayet bu eğilimde görünmektedir. Ancak bununla beraber irdelenmesi gereken bir husus da başkanlığa aday gösterilen başkan yardımcılarının, seçim sonuçlarında pek iyi performans sergilememeleridir. Üstelik bu durum, aday gösterilen başkan yardımcılarının adaylık süreçlerindeki performansından ziyade, dört sene boyunca başkanlarıyla birlikte ülke yönetiminde olmaları ve bu nedenle de dört yılın tüm faturasına kefil olmalarıdır.&nbsp;Dolayısıyla halkın karşısına başkan adayı olarak çıkan bir başkan yardımcısı, geçmiş dört senede hayata geçirilen iyi-kötü tüm uygulamaların bir müsebbibi olarak çıkmakta, bu doğrultuda kendisine yöneltilen soru ve eleştirilerle de muhatap olmak durumundadır. Bu hususu Biden-Harris yönetimi bağlamında irdelemek, önümüzdeki başkanlık seçimleri noktasında Harris’in kazanma şansının ne kadar ve neden düşük olduğu noktasında çeşitli ipuçları verebilmektedir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Amerikalıların en önemli sorunların başında gördüğü yasa dışı göç konusunda ise Harris’in dört yıllık performansı, belki de başkan adaylığını akamete uğratacak kadar kötü addedilmektedir. Keza Biden Beyaz Saray’da göreve başladıktan sonra sınır konusunu Harris’e emanet etmiş, fakat uzunca bir süre sınırlara ziyarette dahi bulunmayan Harris bu bağlamda sık sık eleştirilerin hedefi olmuştur.</strong>&nbsp;</em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HARRİS’İN GÖÇ KONUSUNDAKİ PERFORMANSI ELEŞTİRİLERİN HEDEFİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Joe Biden’ın ilerleyen yaşı ve azalan bilişsel becerilerine ilişkin her geçen gün yükselen sesler Biden’ın yeniden adaylıktan çekilmesine neden olmuştur. Yarıştan çekilmeden önce ise Kamala Harris’in adaylığını destekleyeceğini açıklayan Biden, resmen “topal ördek” vasfına erişerek ardından yeni tartışmalara da sebebiyet verdi. Amerikan kamuoyunda Biden hükümetine ilişkin pek çok eleştiride bulunulsa da gerek Cumhuriyetçi gerek Demokrat seçmenlerin neredeyse mutabık olduğu konuların başında yasa dışı göç sorunu gelmekte. Öyle ki, bu hususun halk nezdinde bir karşılığı olduğunu fark eden Trump ise yasa dışı göç meselesini seçim kampanyasının odağına konumlandırarak hemen tüm mitinglerinde ülke tarihinin en kapsamlı “sınır dışı etme operasyonunu” düzenleyeceğini belirtmeye başlamış bulunmaktadır. Ancak göçmenlerin Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihsel olarak yararlandığı kültürel çeşitliliği sağladığını düşünen, dolayısıyla Trump’ın sınır dışı vaadine benzer bir yaklaşımdan ziyade yabancılara karşı ılıman bir tavır takınan Demokrat Parti ülkenin yasa dışı göç sorunuyla özdeşleşmiştir.&nbsp;Amerikalıların en önemli sorunların başında gördüğü yasa dışı göç konusunda ise Harris’in dört yıllık performansı, belki de başkan adaylığını akamete uğratacak kadar kötü addedilmektedir. Keza Biden Beyaz Saray’da göreve başladıktan sonra sınır konusunu Harris’e emanet etmiş, fakat uzunca bir süre sınırlara ziyarette dahi bulunmayan Harris bu bağlamda sık sık eleştirilerin hedefi olmuştur. Buna karşılık Harris, toplumdaki huzursuzluğu yatıştırmak ereğiyle ivedi bir eylem planına geçmekten ziyade konu özelindeki kayıtsızlığını sürdürmüş; “Seçildiğinizden beri sınırlara hiç gitmediniz.” diyen gazetecilere, “Seçildiğimden beri Avrupa’ya da hiç gitmedim.” şeklinde yanıt vererek seçmenler nezdindeki sempatisini zedeleyecek bir tutuma girmiştir. Dolayısıyla, Biden-Harris yönetiminde yasa dışı göç hususunun artarak devam etmesi, gerek Cumhuriyetçi Parti’nin yetkilileri gerek toplum tarafından konudan sorumlu Başkan Yardımcısı olan Harris’e mâl edilmiştir.&nbsp;Amerika Birleşik Devletleri’nin yasa dışı göç problemi salt bir kültürel unsurdan ziyade aynı zamanda ülkeye akın eden fentanil uyuşturucu maddesinin de başat nedenleri arasında düşünülmektedir. Keza Meksika sınırından Amerika’ya yasa dışı geçişlerini sürdürenlerin, binlerce Amerikalı’nın ölümüne neden olan fentanilden sorumlu olduğu kamuoyu tarafından sıklıkla ifade edilmektedir. Böylece Harris’in yasa dışı göç konusundaki performansı onun yalnızca bu konuda eleştirilmesini değil, aynı zamanda bu konudan kaynaklanan diğer sorunlardan da sorumlu tutulmasına sebebiyet vermiştir. Trump’ın yasa dışı göçü ve dolaylı olarak fentanil uyuşturucu maddesini Biden-Harris yönetimine mâl ederek seçim propagandasının merkezine konumlandırması şüphesiz ki Harris’in başkan adaylığı noktasında elini güçlendirecek.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Ancak geçtiğimiz sekiz sene içerisinde dünyanın feminizim ve azınlık hakları noktasında daha hassas bir yere dönüşmesi doğal olarak Harris’in bu dönemde kendisine yöneltilen seksist ithamları lehine daha çok kullanabileceği bir durum yaratmaktadır. Keza yalnızca feminizm noktasında değil, siyahilere yönelik ırkçı tutumlar da BlackLivesMatter hareketiyle birlikte Amerika’da daha hassas bir noktaya tahavvül etmiştir.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HARRİS’İN TEMSİL ETTİĞİ HASSASİYETLER</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şüphesiz ki Demokratların Harris’in adaylığı noktasında sıklıkla telaffuz edecekleri konuların başında onun haiz olduğu ve liberal kanatta karşılığı olan karakteristikleridir. Seçilmesi durumunda ilk siyahi kadın başkan olacak olması onun söz konusu karakteristiklerinden bazılarıdır. Öyle ki Amerikan siyasetinde Cumhuriyetçiler nezdinde Demokrat kadın siyasetçilere yönelik sıklıkla seksist ithamlarda bulunulması alışılageldik bir durumdur. 2016 yılında Hillary Clinton-Donald Trump yarışında da benzer durumlar tezahür etmiş fakat Clinton bu durumu yeterince lehine kullanamayarak Trump’a kaybetmiştir. Ancak geçtiğimiz sekiz sene içerisinde dünyanın feminizim ve azınlık hakları noktasında daha hassas bir yere dönüşmesi doğal olarak Harris’in bu dönemde kendisine yöneltilen seksist ithamları lehine daha çok kullanabileceği bir durum yaratmaktadır.&nbsp;Keza yalnızca feminizm noktasında değil, siyahilere yönelik ırkçı tutumlar da BlackLivesMatter hareketiyle birlikte Amerika’da daha hassas bir noktaya tahavvül etmiştir. Harris’in ise siyahi bir kadın olarak bu noktada alacağı tutum, seçim süresinde oy potansiyelini artırabilmesini sağlayabilecektir. Başta The New York Times, The Washington Post, CNN gibi ana akım medyanın son derece liberal ve Demokrat Parti çizgisinde ilerledikleri gerçeği göz önüne alındığında Harris’in temsil ettiği hassasiyetlerin önümüzdeki günlerde de sık sık kamuoyu dikkatine getirileceğini tahayyül etmek mümkündür. Keza Biden’ın Harris’i destekleyeceğini açıklamasının ardından yukarıda adı geçen yayın organlarında Harris’in çocuğu olmamasının Cumhuriyetçiler tarafından şefkat ve empati yoksunluğu adı altında eleştirilebileceğine yönelik çeşitli yazılar kaleme alınmıştır, henüz Harris’in çocuk sahibi olmamasına yönelik kamuoyunda kayda değer herhangi bir eleştirinin söz konusu olmaması ise ana akım medyanın Harris’in temsil ettiği hassasiyetleri sık sık gündeme getireceğinin bir kanıtı mahiyetindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak tüm bunlara rağmen Trump’ın geçtiğimiz günlerde karşı karşıya kaldığı suikast girişimi ve söz konusu girişimin hemen ardından verdiği, Amerikan siyasi tarihine geçen pozun akabinde genel eğilimin Trump’tan yana olacağı aşikardır. Keza uzunca bir süredir Trump’a yönelik başlatılan hukuki süreçler halk nezdinde adalet sisteminin Demokratlar tarafından siyasi amaçlar için bir silah olarak kullanıldığı algısını yaratmış ve gelinen son noktada Trump’ın silahlı saldırıya uğraması söz konusu sürecin nihai bir sonucu olarak ele alınmasına neden olmuştur.&nbsp;Dolayısıyla son gelişmeler ışığında Trump’ın “mağdur” pozisyonunda olması; Harris’in Biden döneminden kalan yasa dışı göç ve fentanil gibi Amerikan toplumunca başat sorunlar olarak ele alınan problemlerin baş müsebbibi olarak görülmesi onun siyahi bir kadın olmak gibi temsil ettiği hassasiyetlere rağmen başkan olarak seçilmesini akamete uğratacak faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır.&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Jul 2024 20:23:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/kamala-harrisin-handikaplari-1727803858.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Batı medyası, Gazze ve devam eden oryantalizm</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bati-medyasi-gazze-ve-devam-eden-oryantalizm-663</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bati-medyasi-gazze-ve-devam-eden-oryantalizm-663</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Batı’nın ana akım yayın organlarının yüzyıllar içerisinde şekillene gelen anlayış ve ideolojisinden koparak hakikati öncelemesi ve manipülatif çıkarımlarından vazgeçmesi Batı’daki oryantalizm vesayeti çerçevesinde mümkün görünmemektedir. Şu soru üzerinde düşünmek faydalı olacaktır: Ana akım Batı medyasının hikayesi mi, yoksa Doğu’nun gerçekliği mi kazanacak?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her ne kadar konvansiyonel olarak devletlerin askeri güçleri sayesinde diğer devlet ya da devlet-dışı aktörlere üstünlük kuracağı düşünülse de iletişim araçlarının çok yönlülüğü ve aynı anda her yerde oluşu, iletişimi yönlendiren faktörlerin de sayısını arttırmış ve böylece söz konusu konvansiyonel yaklaşımı değiştirerek “en güçlü orduya sahip değil, en iyi hikayeye sahip aktörlerin üstün geleceği” (Nye, 2015) bir sistem yaratmıştır. İletişim ve iletişim araçları olgusunu salt müstakil bir konu olarak irdelemek yerine literatüre kazandırdığı “yumuşak güç” bağlamında ele alan Nye, iletişimi de “devletlerin diğer toplumlar üzerinde olumlu etki yaratarak istediklerini elde etmesi” (2005) olarak yorumladığı yumuşak güç çatısı altında yer alan bir araç olarak görmektedir. Keza iletişim araç ve yöntemlerinin, onları kullanan insan sayısıyla beraber çoğaldığı bir sistemde devletlerin gerek kendi toplumlarıyla gerek dış politika düzleminde çoklu ilişkiler sürdürdükleri toplumlarla ılımlı bir diyalog sürdürmesi için söz konusu araç ve yöntemleri kendi politikaları doğrultusunda kullanabilmeleri önem arz etmektedir. Esasında, Batı ülkelerinin üzerinde mutabık kaldıkları konulara olan yaklaşımlarında söz konusu iletişim araçlarını – etik ve ahlaklı olmasa da- verimli kullandıkları söylenebilir. Öyle ki, Batı’nın önde gelen ülkelerinin farklı konular özelindeki tutumları, sahip oldukları medya araçları ile dünyanın çeşitli bölgelerine yankılandırılabilmiş ve bilhassa hedefledikleri toplumlar üzerinde yanlış da olsa ülke çıkarlarının erekleri doğrultusunda kamuoyu oluşturabilmişlerdir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>İngiltere, ABD ve Fransa gibi ülkelerin kendi politik erekleri doğrultusunda oluşturmaya çalıştıkları Doğu algısı, yüzyıllar içerisinde akademik bir mahiyete de bürünmüş ve “oryantalizm” adı verilen bir akademik disiplinin temelleri atılmıştır. Lakin objektif bir akademik yaklaşımdan ziyade “Doğu’nun farklı bir portresini çizmeye çalışan” (Said, 1979) bu disiplin, Doğu’nun gerçek karakteristiklerini çoğu zaman yapısöküme uğratmakta ve Batı’nın “Doğu” denildiği zaman tahayyül edilmesini istediği bir Doğu portresi ortaya koymaktadır.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DOĞU’YU YAPISÖKÜME UĞRATAN ORYANTALİZM</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başta İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa gibi ülkelerin kendi politik erekleri doğrultusunda oluşturmaya çalıştıkları Doğu algısı, yüzyıllar içerisinde akademik bir mahiyete de bürünmüş ve “oryantalizm” adı verilen bir akademik disiplinin temelleri atılmıştır. Lakin objektif bir akademik yaklaşımdan ziyade “Doğu’nun farklı bir portresini çizmeye çalışan” (Said, 1979) bu disiplin, Doğu’nun gerçek karakteristiklerini çoğu zaman&nbsp;<em>yapısöküme</em>&nbsp;uğratmakta ve Batı’nın “Doğu” denildiği zaman tahayyül edilmesini istediği bir Doğu portresi ortaya koymaktadır. Sinema, edebiyat, müzik ve resim gibi sanatın her alanının müdahil edildiği bu harekette yüzyıllar içerisinde kapsamlı bir külliyat oluşturulmuştur (Said, 1979). Dolayısıyla, akademik bir hareket oluşturmak amacıyla şekillendirilen oryantalizm, bir süre sonra bilimsel kimliğinden sapmış ve adeta bir operasyona dönüşmüştür (Ortaylı, 2008). Bu külliyatın oluşturulmasında dilbilimciler ve çeviribilimciler de eşgüdümlü olarak rol almış ve edebi eseler gibi çoğu tarihi yazılı kayıtların Batı’nın anlayışları ve politikaları doğrultusunda adapte edilmiş versiyonlarını hayata geçirmişlerdir. Ancak iletişim araçlarının gelişmesi ve çoğalması ile beraber oryantalizm salt bir akademik faaliyet olarak sürdürülen ve yine akademik araçlarla geliştirilen bir disiplin olmaktan çıkmış ve görsel-işitsel araçların hüküm sürdüğü bir dünyada bayrak taşıyıcılığını medyanın yaptığı bir hüviyete bürünmüştür.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Ne var ki, Batı’nın fikirlerini yaymak konusunda en önemli medya araçlarından olan The Economist gibi yayın organlarının Gazze’ye ilişkin tutumlarını, haber alma hak ve özgürlüğünü kötüye kullanma adı altında irdelemek gayet tabiidir. Keza Gazze’de 40 bini aşkın kişinin katledilmesinin ve katledilenlerin büyük bir çoğunluğunun çocuk olmasının müsebbibi The Economist gibi yayın organları tarafından İsrail’in zulmü olarak değil, Gazze’nin demografisi olarak lanse edilmektedir.&nbsp;</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>THE ECONOMİST’İN GAZZE’YE DAİR TUTUMU</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oryantalizmin odağına aldığı Doğu tasfirinde ise İslam, müslümanlar ve orta doğu şüphesiz ki sıklıkla telaffuz edilen kavramlardır. Bu kavramların medyada tasfir edilme ve yayılma şekillerin ise oryantalizmden ayrı düşünülmesi pek mümkün değildir. Medyanın, Batı’nın Doğu ve özellikle de Ortadoğu’daki çıkarları doğrultusunda doğru ya da yanlışlığını sorgulamadan salt çıkarcı amaçlarla dolaşıma soktuğu bilgi ve görsellerin çoğu zaman dezenformasyon adı altında incelendiği aşikardır. Söz konusu durumun günceldeki en belirgin örneği ise şüphesiz ki İsrail’in zoraki kurulmaya çalışıldığı 1900’lerden günümüze dek süregelen İsrail-Filistin konusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekim 2023 itibarıyla İsrail ve Hamas arasında devam eden çatışmalarda Birleşmiş Milletler’in istatistiklerine göre 40 binin üzerinde Filistinli İsrail tarafından katledilmiş, 2 milyon insan da Filistin’i terk etmek zorunda kalmıştır (ochaopt.org). Filistin tarafından katledilen 40 binin üzerindeki insanların büyük bir çoğunluğunun çocuklardan oluşması ise dikkat çekicidir. Yalnızca Ekim 2023 itibarıyla öldürülen çocuk sayısının son 4 sene içerisinde tüm dünya genelindeki savaşlarda ölen çocuk sayısından daha fazla olduğu bilinmektedir (BM Türkiye). İletişim araçlarının ise her zamankinden daha yaygın ve efektif olması, “doğru haber alma” olgusunu da televizyon ve radyo gibi salt konvansiyonel medya araçlarının tahakkümünden çıkarmış; böylece dünya genelinde Gazze’de olup bitenlere ilişkin daha hızlı ve realiteye yakın bir içgörü edinilmesi mümkün olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öyle ki, İsrail’e desteği tartışılmaz olan ve bu doğrultuda silah, mühimmat, para ve yeri geldiğinde personel yardımı yapmaktan imtina etmeyen Amerika Birleşik Devletleri’nde dahi çeşitli üniversitelerin kampüslerinde Gazze yanlısı ve İsrail karşıtı çok sayıda gösteriler düzenlenmiştir. Ne var ki, Batı’nın fikirlerini yaymak konusunda en önemli medya araçlarından olan&nbsp;<em>The Economist</em>&nbsp;gibi yayın organlarının Gazze’ye ilişkin tutumlarını, haber alma hak ve özgürlüğünü kötüye kullanma adı altında irdelemek gayet tabiidir. Keza Gazze’de 40 bini aşkın kişinin katledilmesinin ve katledilenlerin büyük bir çoğunluğunun çocuk olmasının müsebbibi&nbsp;<em>The Economist</em>&nbsp;gibi yayın organları tarafından İsrail’in zulmü olarak değil, Gazze’nin demografisi olarak lanse edilmektedir.&nbsp; “<em>Gazze’deki kurbanların pek çoğu neden çocuk?”</em>&nbsp;başlıklı makalesine (The Economist, 2023),&nbsp;<em>“Çünkü eşsiz demografisinden dolayı.”</em>&nbsp;cümlesiyle başlayan&nbsp;<em>The Economist’in</em>, İsrail’in çocuk, kadın ve yaşlı ayırt etmeden, ölçülü olmaktan ziyade bir nüfusun tamamını yok etmeye yönelik kararlarını hiçe sayıp salt Gazze’nin demografisini ve kadınların doğurganlık oranlarına odaklanması, şüphesiz ki yüzyıllardır süregelen oryantalizmin medyadaki karşılığıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Keza katledilen çocuk oranının bu denli yüksek olması, Filistin’in yüksek doğurganlık oranıyla değil ancak İsrail’in soykırım hedefleriyle açıklanabilmektedir (Sukarieh, 2023). Dünya genelinde oldukça kapsamlı bir kitleye hitap eden The Economist’in insanların gerçeklik algısına bu denli müdahalesi münferit bir örnek olmaktan ziyade, Batı medyasının İsrail-Filistin meselesine ilişkin takındığı tutumun bir yansımasıdır. Keza Batı medyası İsrial-Filistin meselesine çoğu zaman önyargılı yaklaşmıştır (Said, 2008). İletişim araçlarını konvansiyonel kitle araçları tekelinden çıkaran Twitter, Telegram ve Instagram gibi sosyal medya platformları, dünya genelindeki insanların haber alma özgürlük ve hakkını manipülatif bilgileriyle besleyen ana akım medyanın muhtelif konulardaki hegomanyasını da şüphesiz ki etkilemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece yaşanan katliam ve olayları yalnızca kendi gözleriyle gören ve bu doğrultuda da ulaşabildiği kitle sayısının kısıtı neticesinde gördüklerini ve duyduklarını aktaramayan insanların, Batı medyasının tahakkümünde bulunan insanlara ulaşması ve onlara gerçeği izah etmesi mümkün olmuştur. Buna rağmen Batı’nın ana akım yayın organlarının yüzyıllar içerisinde şekillene gelen anlayış ve ideolojisinden koparak hakikati öncelemesi ve manipülatif çıkarımlarından vazgeçmesi Batı’daki oryantalizm vesayeti çerçevesinde mümkün görünmemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece yazının başında Nye’nın&nbsp;<em>“Is the American Century Over?”</em>&nbsp;(2015) isimli eserinden yapılan atıf tekrardan anımsanmaya değerdir:&nbsp;<em>“Konvansiyonel olarak en güçlü orduya sahip olanın değil, en iyi hikayeye sahip olanın kazanacağı bir sistem meydana gelmiştir.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öyleyse şu soru üzerinde düşünmek faydalı olacaktır: Ana akım Batı medyasının hikayesi mi, yoksa Doğu’nun gerçekliği mi kazanacak?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">---</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KAYNAKÇA</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Gaza: Number of children killed higher than from four years of world conflict</em>. (n.d.). United Nations Türkiye.&nbsp;<a href="https://turkiye.un.org/en/263401-gaza-number-children-killed-higher-four-years-world-conflict">https://turkiye.un.org/en/263401-gaza-number-children-killed-higher-four-years-world-conflict</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nye, J. (2005).&nbsp;<em>Soft Power – The Means to Succeed in the World Politics.</em>&nbsp;PolityNye, J. (2015).&nbsp;<em>Is the American Century Over</em>. Polity.Said, E. W. (2017).&nbsp;<em>Medyada Islam: Gazeteciler ve Uzmanlar Dünyaya Bakisimizi Nasil Belirliyor</em>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Said, E. W. (1979).&nbsp;<em>Orientalism</em>. Vintage.Sukarieh, M. (2023, December 5).&nbsp;<em>The reason why many of the victims in Gaza are children is not what “The Economist” says it is</em>.&nbsp;<a href="https://www.palestine-studies.org/">https://www.palestine-studies.org/</a>.&nbsp;<a href="https://www.palestine-studies.org/en/node/1654817">https://www.palestine-studies.org/en/node/1654817</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">The Economist. (2023, October 27). Why are so many of the victims in Gaza children?&nbsp;<em>The Economist</em>. https://www.economist.com/graphic-detail/2023/10/27/why-are-so-many-of-the-victims-in-gaza-children</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlber Ortaylı’nın TRT2 tarafından yayımlanan&nbsp;<em>Oryantalizm ve Oryantalistler (2008)&nbsp;</em>başlıklı videosu:&nbsp;<a href="https://www.youtube.com/watch?v=ClodVM6xZnw&amp;t=9s">https://www.youtube.com/watch?v=ClodVM6xZnw&amp;t=9s</a>&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Aug 2024 20:19:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/bati-medyasi-gazze-ve-devam-eden-oryantalizm-1727803359.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Enflasyonda güvercin etkisi!</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/enflasyonda-guvercin-etkisi-657</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/enflasyonda-guvercin-etkisi-657</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ABD Tüfe, Üfe verileri ve tüketici harcamaları verileri açıklanacak. Beklenti üstünde gelen veriler Cuma günü bozulan moralleri iyice bozacak, beklenti altı veriler ise Cuma günü bozulan moralleri düzeltecektir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada faiz totoya devam; Geçen hafta ABD haftalık işsizlik başvuruları verileri “ABD ekonomisi soğuyor” izlenimi verince ABD tahvillerine alış geldi. Ardından ECB beş yılın ardından ilk kez faizini 25 baz puan indirdi.Piyasada ABD’nin yeniden iki defa faiz indirimi beklentisi arttı. ECB üç defa, FED iki defa faiz indirimine gider beklentisi öne geçiyordu ki, Cuma günü ABD tarım dışı istihdam verileri hevesleri kursaklarda bıraktı. ABD ekonomisi oldukça canlıydı. Dolar, diğer paralar karşısında değer kazandı, tahvillere satış geldi, değerli madenlerin fiyatları düştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu hafta ABD Tüfe, Üfe verileri ve tüketici harcamaları verileri açıklanacak. Beklenti üstünde gelen veriler Cuma günü bozulan moralleri iyice bozacak, beklenti altı veriler ise Cuma günü bozulan moralleri düzeltecektir.Geçtiğimiz hafta sonu piyasaların son durumu şöyleydi, ECB, 2024 yılında iki defa 25 baz faiz indirimi yapacak ki, bunun birini geçen hafta yaptı zaten. Fed ise bir kez 25 baz faiz indirimine gider. Bunun için de sonbahar sonunu bekleyecektir. Faiz toto da son durum bu.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Temmuz, Ağustos aylarında eksi enflasyon bile görebiliriz. Yılsonu Tüfe %38 ile %42 arasında bitecek gibi duruyor. Üç aylık ortalama mevduat %50 civarında. Mevduatta reel kazanç devam ediyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MEVDUATTA REEL KAZANÇ DEVAM EDİYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye Mayıs aylık tüfe %3,37 arttı; Böylece yıllık tüfe beklentilerin biraz üstünde %75,45 olarak gerçekleşti. Yılın en yükseğini görmüş olduk. Bundan sonra göreceli olarak düşmeye başlayacaktır. Bu rakamlar TÜİK rakamları. İTO ve ENAG ise oldukça yüksek.Dünyada petrol başta emtia fiyatları kısa zamanda yukarı gitmeyecek gibi duruyor. TL nin değer kaybetmesi de olası gözükmüyor. ÜFE biraz yüksek, yüksek olması Tüfe yi de olumsuz etkiliyor. Yıllarca üretici ve toptancılar karlarınından fedakarlık yapmışlardı. 2023 Ekim ayından beri karlarını eski haline getirme gayretindeydiler; yaz ayları ile birlikte daha dengeli artış olacağını düşünüyorum. Böylece MB’nin yılsonu enflasyon hedefinin tutma olasılığı yüksek. Temmuz, Ağustos aylarında eksi enflasyon bile görebiliriz. Yılsonu Tüfe %38 ile %42 arasında bitecek gibi duruyor. Üç aylık ortalama mevduat %50 civarında. Mevduatta reel kazanç devam ediyor.31 Mayıs MB ve BDDK verilerine göre;Yabancılar ilgili hafta 94 milyon dolarlık tahvil alımı gerçekleştirmiş. Tahvil alımlarında sakinleşmiş duruyorlar. Hisse senedinde ise 529 milyon dolar satış yapmışlar. Yıllık toplamda sadece 117 milyon dolar artıdalar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">MB rezervlerindeki toparlanmaya devam. İlgili hafta, brüt rezerv 143,6 milyar dolara çıktı. Geçen sene Mayıs sonu 98 milyar doları görmüştü. Swap hariç net rezervde ise 2020 yılından beri ilk kez 1,5 milyar dolar olarak artıya geçti. Mart sonu eksi 65,5 milyar doları görmüştük. Güzel başarı ama tehlike devam ediyor. Yerlere darıları serptiler, güvercinler sürüler halinde geliyor. Tek bir gürültü, olumsuz ses tüm güvercinlerin bir anda uçup gitmesine sebep olabilir. Güvercinlerin çoğunun artık Türkiye’de yaşamaya karar vermesini sağlamak esas başarıdır. Ya da yabancı güvercinlere ihtiyaç duymamak. Ne yazık ki bu duruma gelmek için oldukça uzun süreye gereksinimiz var.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>İlgili hafta kredi kartı harcamaları %3,2 büyümüş. Kredi kartlarına bir düzenleme gelmesi artık kaçınılmaz. Bireysel kredi haftalık olarak son haftalara göre daha çok artmış. Ticari krediler ise zayıflamış.</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KREDİ KARTI HARCAMALARI BÜYÜDÜ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Döviz mevduat hesapları;</strong> Bankalardaki döviz mevduatında da çözülme devam ediyor. İlgili hafta vatandaşlar 1,1 milyar dolar, şirketler 2 milyar dolar döviz mevduatlarını azaltmış. Seçim öncesi döviz mevduatlarını 8 milyar dolar artıran vatandaşlar, 8 milyar doların tamamını TL mevduata dönmüş gözüküyor. Şirketler ise yılbaşından beri 9,3 milyar dolar döviz mevduatından vazgeçtiler. İlgili hafta toplam 64,6 milyar dolar döviz mevduatları kaldı. 2021 sonunda şirket döviz mevduat toplamı 90 milyar dolardı. Türkiye gibi bir ülkede şirketlerin fazla cesur döviz riskine girdiklerini düşünüyorum doğrusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kredi ve faizler; &nbsp;ilgili hafta kredi kartı harcamaları %3,2 büyümüş. Kredi kartlarına bir düzenleme gelmesi artık kaçınılmaz. Bireysel kredi haftalık olarak son haftalara göre daha çok artmış. Ticari krediler ise zayıflamış.Kredi ve mevduat faiz oranlarındaki gevşeme devam ediyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortalama bireysel kredi faizi %71,24, ticari kredi faizi %64,22, üç aylık ortalama mevduat faizi ise %61 seviyelerine kadar gevşedi. Üç aylık mevduat faizinde ortalamayı KKM hesapları yükseltiyor. Normalde üç aylık mevduat faizileri %51 civarında, ortalamayı on puan KKM yükseltiyor. İki senedir finansal yıkıma yol açan KKM, bu yıkıma devam ediyor. Aradaki on puan farkı MB karşılamaya devam edecektir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;</strong><em><strong>Direnç 10850, destek 9650 puanda. Güçsüz görünüyor. Daha önce yazmıştım. “Bist100, beşinci dalgayı yapıyor ve 10500 ile 12500 arasında bunu tamamlayacak”. İki hafta önce gördüğü 11100 puan zirvesi, büyük olasılık beşinci dalga zirvesi kalacak gibi duruyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİST100 GÜÇSÜZ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolar/TL;&nbsp;</strong>Günlük bazda 32 ile 32,40 bandında sıkışmaya devam edecek gibi duruyor. Haftalık kapanışlar 32,25 lira civarında kalmaya devam edecektir. Orta vadede 31,75 kuvvetli destek. Çok ilginç bir destek. Buranın altında çok kuvvetli 50 günlük ağırlıklı ortalama olan 29,50 desteği var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bist100;&nbsp;</strong>Direnç 10850, destek 9650 puanda. Güçsüz görünüyor. Daha önce yazmıştım. “Bist100, beşinci dalgayı yapıyor ve 10500 ile 12500 arasında bunu tamamlayacak”. İki hafta önce gördüğü 11100 puan zirvesi, büyük olasılık beşinci dalga zirvesi kalacak gibi duruyor.<strong>Dünya Borsalar; &nbsp;</strong>Avrupa borsalarındaki güçsüzlük devam ederken desteklerinde tutunmaya çalışıyorlar. ABD borsaları ise tarihi zirveleri civarında tutunmaya direniyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eur/Usd;&nbsp;</strong>&nbsp;Yukarıda 1,0905 direnci önemli ama kırılması da çok kolay. Çok basit olumlu bir habere buranın üstüne çıkıp 1.1075 seviyesine yükselebilir. Destek 1.07 ve 1.0635 seviyesinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Altın/ons;</strong>&nbsp;Geçen hafta “2330 dolar çok önemli, burayı aşağı doğru kırmaya hazırlanıyor sanki” yazmıştım. 2330 doların üstüne atamazsa bu hafta burası direnç olmaya başlayacak. Destek olarak 2210 puan civarına gelip oralarda bir süre oyalanabilir. Ama aylık kapanış 2230 dolar altında kalmamalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gümüş;&nbsp;</strong>Bu hafta 29,90 dolar üstüne çıkamazsa 27,50 dolar desteğine kadar çekilebilir. Kuvvetli desteği 26,25.&nbsp; Eğer buralara gelirse yeniden pozisyon açmaya hazır olmak gerekecek gibi duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TR 2 yıllık tahvil;&nbsp;</strong>&nbsp;%40,75 üstüne çıkmadığı müddetçe &nbsp;%37,30&nbsp; desteğini görmesi çok zor bir olasılık değil ama, hedef&nbsp; %34 artık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>On yıllıklar da; %&nbsp;</strong>27,35&nbsp; üstüne çıkamadığı müddetçe&nbsp; %25,70 destek olmakla birlikte %23,85 hedefte.<strong>&nbsp;</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 10 Jun 2024 23:04:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/enflasyonda-guvercin-etkisi-1727726901.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kurye, mühendis ise işsizdir!</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurye-muhendis-ise-issizdir-652</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurye-muhendis-ise-issizdir-652</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir mühendis, iyi para kazansa da kuryelik yapıyorsa işsizdir. Beş yıllık tecrübesi olan bir mimar asgari ücret ile çalışıyorsa işsizdir. Özel okul anlaşmalı bir matematik öğretmeni, üç ay garsonluk, pazarcılık yapıyorsa işsizdir. Bu adamlar mutlu değildir. İşsizlik Türkiye’nin en büyük ve en derin sorunlarından biri.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyada faiz totoya devam;&nbsp;</strong>Önceki hafta beklenti üstü gelen ABD istihdam verileri moralleri bozmuştu. Geçen hafta ise faiz toto beklentilerini değiştirecek veriler geleceğini yazmıştım. Önce ABD tüfe verileri beklenti altında geldi. FED faiz sabit tuttu ama güvercin açıklamalarda bulundu. Ardından ABD üfe verileri beklentilerin oldukça altında geldi. Mayıs üfe beklentisi %0,1 iken eksi %0,2 geldi. ABD çekirdek enflasyonda beklentilerin altında geldi. Geçen haftaya “FED, 2024 yılında faiz indirmeyecek” beklentisi ile başlayan piyasa, haftayı “FED, 2024 yılında bir kere faiz indirir; belki iki defa” beklentisi ile kapadı.&nbsp;Euro bölgesinde ise Nisan ayı sanayi üretimi verileri açıklandı. Beklenti %0,1 artış iken eksi %0,1 gerçekleşti. ECB faiz indirimine devam edecek beklentisini ateşledi. Geçen hafta piyasaların kafasını karıştıran Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağın zafer kazanması ve Macron’un meclisi feshetmesi oldu.&nbsp;Son üç, beş yıldır aşırı sağ sürekli yükseliyor. Bu durum nedense piyasaları olumsuz etkiliyor. Dünyanın hemen her ülkesinde aşırı sağ, sermayenin bekçisidir, sermaye ne derse onu yapar orta ve uzun vadede. Piyasalar neden böyle tepki gösteriyor anlayamıyorum. Aşırı sağ prim yaptığına göre, Avrupa’da sığınmacılar artık sermayenin istediği bedava işgücünü sağlamış, fazlalık zarar veriyor demektir. Aşırı sağ, sermayenin ihtiyacı kadar sığınmacıyı ülkede bırakacak, arta kalanını sınır dışı edecektir. Kısa vadeli sosyal karışıklık olabilir, hepsi bu.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Her sene milyonlarca işsizi piyasaya çıkarıyor üniversiteler. Aileler için çocuğunu üniversitede okutmak artık hatalı bir hedef, istek gibi duruyor. Türkiye’deki üniversitelerin çoğu üniversite değil zaten.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HER SENE MİLYONLARCA İŞSİZİ PİYASAYA ÇIKARIYOR ÜNİVERSİTELER</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TÜİK Nisan ayı işsizlik verilerini açıkladı;</strong>&nbsp;Yakında Türkiye’de işsiz filan kalmayacak. Dar tanımlı işsizlik %8,5 seviyesine düşmüş. Mevsim özelliklerinden arındırılmış geniş çapılı işsizlik ise %27,2 oldu. Bence geniş kapsamlı işsizlik bile gerçeklikten uzak. Bir mühendis,iyi para kazansa da kuryelik yapıyorsa işsizdir. Beş yıllık tecrübesi olan bir mimar asgari ücret ile çalışıyorsa işsizdir. Özel okul anlaşmalı bir matematik öğretmeni, üç ay garsonluk, pazarcılık yapıyorsa işsizdir. Bu adamlar mutlu değildir. İşsizlik Türkiye’nin en büyük ve en derin sorunlarından biri. Tüm gençler üniversite mezunu olmak zorunda değil. Üniversite mezunu esnaf, pazarcı, kurye, kalfa, işçi, kurye Türkiye için lüks. Her sene milyonlarca işsizi piyasaya çıkarıyor üniversiteler. Aileler için çocuğunu üniversitede okutmak artık hatalı bir hedef, istek gibi duruyor. Türkiye’deki üniversitelerin çoğu üniversite değil zaten.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’nin kredi notu artar mı?</strong>&nbsp;Şimşek kalır ve programını devam ettirirse bence not artırımları gelecektir. Merkez bankası döviz rezervinde gerçekten rakamsal olarak takdire şayan bir düzelme var. Nitelik olarak bu artış çok su kaldırır, orası ayrı ama rakamsal olarak şahane iş. Uluslararası kredi kuruluşlarının en çok dikkat ettiği verilerden biri MB nın döviz durumu ve kasasındaki dövizin yabancı borçları ödeyip ödeyemeyeceği verisidir. Özellikle kasasındaki dövizin ülkenin kısa vadeli borçlarına yetip yetmediğine bakarlar. Türkiye’nin Nisan ayına göre kısa vadeli dış borcu 180 milyar dolar. 7 Haziran verilerine göre kasasında 146 milyar dolar var. Böyle giderse yıl sonuna kadar dış borca yetişecek gibi duruyor. Kredi not artırımı beklentisi arttıkça döviz girişi ve TL’nin değerlenmesi doğal süreç olacaktır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>07 </strong></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haziran MB ve BDDK verilerine göre;&nbsp;</strong>Yabancılar ilgili hafta 540 milyon dolarlık tahvil alımı gerçekleştirmiş. Hisse senedinde ise 542 milyon dolar satış yapmışlar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yabancılar neden tahvil alıyor da, hisse ve konut&nbsp; almıyor?</strong>&nbsp;Çok basit. Yıllardır ilk defa Türk tahvillerinde deli reel kazanç var. 2023 yılı sonunda ABD 10 yıllık tahvil faizi %5 iken TR on yıllık tahvil faizi %23 civarındaydı. Şimdilerde TR tahvil faizi %28 iken ABD tahvil faizi %4,22 seviyelerinde. ABD de artık faizlerde zirvenin görüldüğü kesin.&nbsp;Konut endeksi 2021 sonunda 250 puandaydı. 2023 sonunda 1100 puanı geçti. Son iki yıl yabancı girişinde aslan payı gayrimenkul iken 2024 yılında bu pay kayboldu. Çünkü Türkiye’de gayrımenkul artık çok pahalı.&nbsp;Hisse senedinde de aynı durum söz konusu. 2021 yılı sonunda Bist100, 1,60 dolar civarındaydı. Burası aynı zamanda beş yıllık dip gibi duruyordu. Bugün 3,20- 3,50 dolar bandında geziyor. Ülkeye döviz yağdığı, herşeyin mükemmel görüldüğü 2005- 2013 yılları arasında 5 doları görmüştük. Son iki yılda dolar bazında %100 değer kazanmış Bist100 e girmeye çok istekli değil tabi yabancı. 2005- 2013 verilerinin çok uzağındayız çünkü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MB rezervlerindeki toparlanmaya devam</strong>. İlgili hafta, brüt rezerv 146,2 milyar dolara çıktı. Swapsız net rezerv 5,9 milyar dolar oldu. Mart sonu brüt rezerv 123 milyar dolar, swapsız net eksi 65,5 milyar dolardı. Brütte 23 milyar dolar, swapsız nette 71 milyar dolar iyileşme var. Niteliği dikkate almazsak büyük başarı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Döviz mevduat hesapları;</strong>&nbsp;İlgili hafta vatandaşlar ve şirketler birer milyar dolara yakın dövizden vazgeçmişler. Yılbaşına göre vatandaşlar 500 milyon dolar, şirketler 10 milyar dolar eksideler. Seçim öncesi vatandaşların döviz hesapları 8 milyar dolar artıya geçmişti.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>BİST100 haftaya 10475 puan üstünde tutunarak başlayabilirse biraz daha toparlar. 11000 direnç, 10470 ve 10000 puan destek.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>11000 DİRENÇ, 10470 VE 10000 PUAN DESTEK</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolar/TL;&nbsp;&nbsp;</strong>Günlük bazda 32 ile 32,40 bandında sıkışmaya devam. 31,80 desteği çok önemli. Aylık kapanış 30.90 liranın altında kalırsa TL’de çok ciddi değerlenme yaşayabiliriz. Ama aylarca sürecek 32 civarı sıkışma, 31 liraya kadar sıkışık gevşeme daha olasılıklı duruyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bist100;&nbsp;</strong>Haftaya 10475 puan üstünde tutunarak başlayabilirse biraz daha toparlar. 11000 direnç, 10470 ve 10000 puan destek.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünya Borsalar;&nbsp;</strong>Avrupa borsaları desteklerinde tutunuyorlar. ABD borsaları, özellikle S&amp;P,&nbsp; teknoloji hisseleri ile tarihi zirveleri civarında dolaşıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eur/Usd;</strong>&nbsp;1,0690 destek, 1.0990 direnç. Sanki dip yapmaya çalışıyor buralarda. Euro bölgesi ile sürekli olumsuz haber çıkmasına rağmen direniyor çünkü. 1.0635 kuvvetli desteği. Sanki ufak ufak risk alınır Euro lehine.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Altın/ons;&nbsp;</strong>2330 doların üstüne atamazsa burası direnç olmaya başlayacak. Bu hafta 2330 dolar üstünde kalmayı başarırsa bir süre yine 2230 – 2420 dolar arasında oyalanması olası. Dünya faiz indirimine başladı. Eninde sonunda Fed de başlayacak. Ben 2024 sonbaharında başlayacağını düşünüyorum. Dünyada faiz düşerken altının yukarı gitmemesi çok zayıf bir olasılık.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gümüş;</strong>&nbsp;Altın ile benzer. 29,90 doların üstüne atabilirse kendini; 29,90 ile 31,50 dolar arasında bir müddet oyalanır. 27,50 dolar civarına yaklaşırsa bence risk alınır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TR 2 ve 10 yıllık tahvil;</strong>&nbsp;Geçen hafta Perşembe ve Cuma günleri satış yedi tahviller. Büyük olasılık yabancının kar realizasyonlarıydı. Bu hafta Perşembe günü MB tatil olacağı için verileri görmek için bir hafta daha bekleyeceğiz.İki yıllıkta direnç %45,30, destek %37,20 seviyesinde. 10 yıllık direnç %29, destek %25,75 ve 23,90 seviyesinde.&nbsp;Bu hafta MB tüfe beklenti anketi açıklandı. 12 ay sonraki tüfe beklentisi %31,79 da. Mayıs gerçekleşen tüfe %75,45, buna karşılık iki yıllık tahvil faizi %39 civarından kapadı. 2025 yıl sonu MB tüfe hedefi %20 altı. TR tahviller bence halen çok cazip.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolar/Yen;</strong>&nbsp;Bir süre önce Yen’e dikkat etmek gerekir diyordum. Henüz bir değer artışı yaşayamadı. Sebebi Japonya Merkez Bankasının tahvil alımlarını azaltmaya gitmesinin ötelenmesi. Parasal genişlemeyi bir türlü azaltma kararı almıyor. Temmuz toplantısında yeni programı açıklanması bekleniyor. Takibe devam. Direnç 160 Yen, Destek 151,80&nbsp; Yen.&nbsp; Bence hedef 140 Yen.&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Jun 2024 20:34:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/kurye-muhendis-ise-issizdir-1727717919.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Rüyamda Şimşek çaktığını gördüm!</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ruyamda-simsek-caktigini-gordum-651</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ruyamda-simsek-caktigini-gordum-651</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2023 yılı ile birlikte rüyamızda Şimşek’in yeniden çaktığını gördük. Yüksek faiz, yüksek kur, sudan ucuz Türkiye yerli yabancı sermayenin ağzını sulandırdı. Uzun zamandır gelmedikleri kadar çok daha yüksek montamlı geldiler. Şimdi gitmesinler diye adaklar adıyoruz. Yerli yabancı tüm kuruluşlar “Aman sakın merkez bankası faizi düşürmesin, bankaların mevduat faizlerini düşürmeyecek önlemler alsın” diye ver yansın ediyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünyada faiz totoya iyimserlik hakim;</strong>&nbsp;Geçen haftaki veriler faiz indirimi beklentilerini iyice yeşertti. İsviçre merkez bankası süpriz faiz indirimine gitti. İngiltere merkez bankası (BOE) faizi sabit tuttu ama, %2 gelen İngiltere enflasyonu, bu yıl iki defa faiz indirimi beklentisini zirve yaptırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD haftalık işsizlik verileri yüksek, Mayıs konut başlangıçları, inşaat izinleri düşük geldi. Fed imalat endeksi ise beklentilerin oldukça altında açıklandı… Bu veriler sonrası FED in bu yıl iki defa faiz indirimine gideceği ve buna Kasım ayıyla birlikte başlayacağı beklentisi yeniden gündemi alevlendirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Japaonya çekirdek enflasyonu ile imalat ve hizmet endeksleri beklentinin altında geldi. ABD hariç tüm dünyada enflasyon ciddi zayıflıyor. Çin den gelen karmaşık verilerde hoş değil. Tüm dünyada enflasyonla birlikte imalat, hizmet üretimi geriliyor. Böyle devam ederse dünyanın sert durgunluğa gireceği endişesi başlayabilir ki, bu durum merkez bankalarının beklenenden önce ve daha sert faiz indirimlerine gitmesine yol açabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Tüm dünyada enflasyon düşerken Türkiye’de akıl almaz enflasyonları yaşadık. “Nas var, Türkiye modeli, ben ekonomistim söylemleri” ile fakirleştik, borçlarımız artı, merkez bankamızın kasası yekle yeksan oldu. Şimdi yeniden ortodoks ekonomik modele geri döndük.</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TÜRKİYE ENFLASYONDA ZİRVE GÖRDÜ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen hemen tüm uzmanlar ve ekonomi kurmayları Mayıs ayında Türkiye’nin enflasyonda zirveyi gördüğünde hem fikir. Enflasyon da keskin düşüş bekliyor ekonomi yönetimi. Ne büyük başarı değil mi? Dünyanın şu ortamında keskin düşmezse şaşırmak gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni gündem yılsonunda %40 altı enflasyon görür müyüz tartışması. Major ülke enflasyonları %2 ile %2,5 arası enflasyon hedeflerken Türkiye’nin mucizesi %40 altı enflasyon. Yılbaşında 100 liraya aldığımız bir mal ve hizmeti 2024 Aralık ayında en iyi veri TÜİK e göre 140 liraya alacağız.Tüm dünyada enflasyon düşerken Türkiye’de akıl almaz enflasyonları yaşadık. “Nas var, Türkiye modeli, ben ekonomistim söylemleri” ile fakirleştik, borçlarımız artı, merkez bankamızın kasası yekle yeksan oldu. Şimdi yeniden ortodoks ekonomik modele geri döndük.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Babacan, Şimşek, Ağbal benzer programlar uyguladı. Ardından Bayraktar’ın dehasına, sonra Nebati beyin gözlerinden çıkan ışığa takıldık. Şimdi de Şimşek’in çakıp tüm Türkiye’yi aydınlatmasını bekliyoruz.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ŞİMŞEK BAŞARILI OLUR MU?</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bence imkansız. Aynı uygulamaları yapıp farklı sonuçlar beklemek ne kadar akıllıca emin olamıyorum. 2003 yılı ile birlikte benzer ekonomik programları defalarca uyguladık. Babacan, Şimşek, Ağbal benzer programlar uyguladı. Ardından Bayraktar’ın dehasına, sonra Nebati beyin gözlerinden çıkan ışığa takıldık. Şimdi de Şimşek’in çakıp tüm Türkiye’yi aydınlatmasını bekliyoruz.2003 ile 2013 yılları arasında bu ekonomik modelle düze çıkma şansımız vardı. Defalarca yazdığım gibi IMF, AB, sıkı Maliye politikaları çıpaları ve genç, dinamik, yıpranmamış yeni bir iktidar vardı. Ülke bugün ki gibi sudan ucuzdu. Ülkeye döviz yağdı. O döviz yağarken sanayi ve tarımda üretime ağırlık vereceğimize, ithalatı ikame yatırımlara koşacağımıza yol, köprü, havalimanı ihalelerine koştuk. Döviz bollaşınca ithal mallar sudan ucuza gelmeye başladı, tarımda ve sanayide yerli mallar pahalı kaldı. Bu durumu dengeleyeceğimize tüm üreticiyi, ithalatçı ve komisyoncu yaptık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2008 Mortgage krizi sırasında döviz Türkiye’den çıkmaya başlayınca ithalat mal ve hizmetleri birden artı, enflasyon arttı. Yine ayılmadık. 2009 yılıyla beraber Major merkez bankaları dünyayı paraya boğdu. Bu paradan aslan payı yine Türkiye’ye geldi. Yine ithal mallar ucuzladı, yerli üretim pahalı kaldı. Ülkeyi yönetenler yine uyudu. 2013 yılına kadar daha çok tarım ve sanayi üreticimiz ithalatçı, komisyoncu oldu. 2013 yılından sonra gerçek yabancı yatırımcı bir daha dönmemek üzere çıkıp gitmeye başladı. Sonra dönem dönem yüksek kar için Türkiye’ye kısa vadeli gelip gittiler.2023 yılı ile birlikte rüyamızda Şimşek’in yeniden çaktığını gördük. Yüksek faiz, yüksek kur, sudan ucuz Türkiye yerli yabancı sermayenin ağzını sulandırdı. Uzun zamandır gelmedikleri kadar çok daha yüksek montamlı geldiler. Şimdi gitmesinler diye adaklar adıyoruz. Yerli yabancı tüm kuruluşlar “Aman sakın merkez bankası faizi düşürmesin, bankaların mevduat faizlerini düşürmeyecek önlemler alsın” diye ver yansın ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülke 2003 yılına göre çok daha fazla borçlu, çok daha fazla fakir ve kasası çok daha boş. 2013 yılında ülkeye 70 milyar dolar girdiğinde merkez bankası kasası 60 milyar dolar üstü net artıdaydı. Son üç ayda benzer para girdi swapsız nette ancak artıya geçebildik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu borç nasıl ödenir?</strong>&nbsp;Ülke gırtlağa kadar borçta. Üstelik 2003 ile 2023 yılları arasında olduğu gibi gelen dövizin on yıl kalacağını hiç sanmıyorum. Hazine döviz bazında yıllık %10 civarında borçlanıyor. Geçenlerde İşbank sendikasyon kredisi aldı. Euribor ve Sfor artı %2,5 ile borçlandı. Bu şu demek Euro yu %6,5 ile Doları %7,5 ile borçlandı. Döviz kuru %20 artsa %8 ile %10 ile borç ödeyeceğiz. Can mı dayanır buna?!Borcu ödemek için üretmek zorundayız, üretmek için faizler düşük olmadı. Ama yabancı çıkmasın diye faizleri yüksek turmak zorundayız. Nasıl olacak? Sanayi ve imalat verilerine bakın, nasıl gevşiyor. Korkarım Şimşek sadece rüyalarımız aydınlatacak. Rüyada olmayanlar ise yerli, yabancı zenginin daha zenginleştiğini, dar gelirlinin vergi, zam, gelir azalması ile daha fakirleştiğini görecek.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Altın bir süre yine 2230 – 2420 dolar arasında oyalanacak gibi. Dünya faiz indirimine coşkusu yeniden alevlendi. Dünyada faiz düşerken altının yukarı gitmemesi çok zayıf bir olasılık.</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FAİZ DÜŞERKEN ALTININ YUKARI GİTMEMESİ ÇOK ZAYIF OLASILIK</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolar/TL;&nbsp;</strong>Günlük bazda 32,90 ile 32,40 bandında sıkışmaya devam. 31,95 desteği önemli. &nbsp;Zannetmiyorum ama burayı kırarsa 30 civarına kadar inebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bist100;&nbsp;</strong>11100 puan direnç,&nbsp; 9800 puan destek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eur/Usd;&nbsp;</strong>1,06 destek, 1.09 direnç. 1.0635 kuvvetli desteği.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Altın/ons;&nbsp;</strong>2330 doların üstünde tutunmaya çalışıyor. Bir süre yine 2230 – 2420 dolar arasında oyalanacak gibi. Dünya faiz indirimine coşkusu yeniden alevlendi. Dünyada faiz düşerken altının yukarı gitmemesi çok zayıf bir olasılık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gümüş;&nbsp;</strong>Altın ile benzer. 29,90 doların üstüne kalmaya çalışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TR &nbsp;2 ve 10 yıllık tahvil; &nbsp;</strong>İki yıllk %43 seviyelerinden alış geliyor. %36,80 destek.10 yıllık da &nbsp;direnç %29 seviyelerinden alış geliyor, destek %25,80 seviyesinde.MB ve bankaların faiz düşürmesine izin vermedikleri için tahvillere gelen alışlar temkinli kalıyor. Bu ay mevduat faizleri gevşemeye başladı. Böyle devam ederse TL mevduatın munzam karşılıklarını büyük olasılık yeniden yükseltirler. Ya da bankalar bunu görüp kendileri mevduat faizlerini yükseltir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünya emtia endeksi;&nbsp;</strong>102 puan desteğine yeniden gevşedi. Nisan ayından beri bu seviye dayanıyor. Burası kırılırsa 95 puan gündeme gelir ki, durgunluk beklentisi yeniden alevlenir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Jun 2024 20:30:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/ruyamda-simsek-caktigini-gordum-1727717617.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hani adalet mülkün temeliydi?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hani-adalet-mulkun-temeliydi-650</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hani-adalet-mulkun-temeliydi-650</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hz. Ömer’e atfedilen ve adliye binalarında ve duruşma salonlarında yer alan "Adalet mülkün temelidir" sözündeki “mülk” ne demekti, unuttuk mu?! Arapçada mülk kelimesi; devlet, iktidar, düzen, egemenlik, ülke" anlamlarına gelmiyor muydu?! Şeyh Edebali, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” dememiş miydi?! Hz. Ömer, “Doğruluk ve adalet her ne kadar seni öldürse bile ondan ayrılma” dememiş miydi?!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemdeki Ayhan Bora Kaplan soruşturması, Kobani davası, Gezi davası, 28 Şubat davası ve daha pek çok siyasi temelli davanın ortaya koyduğu üzere; Türkiye’de her alanda büyük bir yozlaşma ve kokuşmuşluk hâkim durumda. Hizipleşme, çeteleşme, gruplaşma, mafyalaşma, tarikat ve cemaatlerin sultası ülkenin nefes borusu olması gereken tüm kurum ve kuruluşların boğazına çökmüş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hz. Ömer’e atfedilen ve adliye binalarında ve duruşma salonlarında yer alan "Adalet mülkün temelidir" sözündeki “mülk” ne demekti, unuttuk mu?! Arapçada mülk kelimesi; devlet, iktidar, düzen, egemenlik, ülke" anlamlarına gelmiyor muydu?! Şeyh Edebali, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” dememiş miydi?! Hz. Ömer, “Doğruluk ve adalet her ne kadar seni öldürse bile ondan ayrılma” dememiş miydi?! Bugün ülke yönetimine hâkim olan ve her fırsatta kendilerine İslam’ı referans aldıklarını söyleyen milliyetçi-mukaddesatçı siyasal İslamcılar bu düsturu unuttular çünkü adaleti sağlamakla yükümlüyken adaletsizliği memleketin her yerine hâkim kılmakla meşguller!</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>World Justice Project'in (Dünya Adalet Projesi) 2023 Hukukun Üstünlüğü Endeksi raporuna göre, Türkiye hukukun üstünlüğü konusunda yıllardan beri hızlı bir şekilde düşüşte ve totalde 0.41 puanı bulunan Türkiye bu skorla 142 ülke arasında 117. sırada bulunuyor ve hem bölgesel hem de küresel ortalamaların altında kalıyor.&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ ENDEKSİNDE 117. SIRADAYIZ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">World Justice Project (Dünya Adalet Projesi)’nin 2023 Hukukun Üstünlüğü Endeksi raporuna göre, Türkiye hukukun üstünlüğü konusunda yıllardan beri hızlı bir şekilde düşüşte ve totalde 0.41 puanı bulunan Türkiye bu skorla 142 ülke arasında 117. sırada bulunuyor ve hem bölgesel hem de küresel ortalamaların altında kalıyor. Türkiye bu sıralama ile Nijer, Siena Leone, Guatemala, Madagaskar, Angola, Kolombiya gibi ülkelerin bile altında yer alıyor. Söz konusu rapora göre, İşte Türkiye’nin hukukun üstünlüğü karnesi:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- Hükümet Yetkilerine Getirilen Kısıtlamalar</strong>: 0,28 puan, 137. Sırada yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- Yolsuzluğun Yokluğu</strong>: 0,44 puan, ile 77. Sırada yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- Açık Hükümet</strong>: 0,40 puan ile 107. sırada yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- Temel Haklar</strong>: 0,30 puan ile 133. Sırada yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- Düzen ve Güvenlik</strong>: 0,72 puan ile 75. Sırada yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- &nbsp;Düzenleyici Uygulama</strong>: 0,42 puan ile 116. Sırada yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- &nbsp;Sivil Adalet</strong>: 0,41 puan 119. Sırada yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>- Ceza Adaleti</strong>: 0,38 puan 107. Sırada yer alıyor.Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) ‘Bir Bakışta Hükümet 2023’ raporuna göre Türkiye yargıya güvende 38 üye ülke arasında 36’ncı, sıralamaya 7 aday ülke dahil edildiğinde ise 40’ıncı durumda. 2010’da yüzde 59 olan yargıya güven 2020’de yüzde 37, 2022’de ise yüzde 33’e kadar geriledi. Vatandaşların sadece yüzde 15’i yargının bağımsız olduğunu düşünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erkler ayrılığı ilkesi nedir? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuvvetler ayrılığı veya güçler ayrılığı ilkesi; devlet organları olan yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılmış oldukları ve birbirlerinin yetki alanlarına müdahale edemeyecekleri anlamına gelir. Bu model devletin her biri birbirinden ayrı ve bağımsız güçlerdeki kol ve sorumluluk alanlarına ayrıldığı ve böylece her bir güç ve kolun bir diğeri ile güç ve sorumluluk alanları bakımından bir çatışma yaşamalarını engellemek için vardır. Ancak Türkiye’ye hâkim kılınan tek adam rejimiyle birlikte tüm kuvvetler tek bir kişinin iradesine hapsedilmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artık Türkiye’de yargı siyasal iktidar ve şürekasının emir eri konuma getirilmiştir, hukuk sistemi bir maşa olarak kullanılarak siyasi hesaplaşmaların ve intikam güdüsünün kullanışlı bir aparatı olmuştur, her kademede yargı mevkilerine iktidara mutlak sadakatle ve sorgulamadan karar veren radikal yandaş unsurlar getirilmiştir, yargı içinde pek çok grup ve odak güç sahibi olmuştur ve neredeyse kendi bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Sadece Yargıtay’daki başkanlık seçiminin sürecine ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın atanma sürecine bakarak bile vahim durumu anlamak mümkün.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Bu sistemde AİHM kararları uygulanmıyor, en üst iç yargı makamı olan Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına ilk derece yerel mahkemeler bile direniyor, aynı davada ve aynı ithamlarda her kişiye siyaseten birbirinden farklı kararlar veriliyor, yargının karar mekanizması vicdani kanaat ve yasalar yerine siyasi erkin yönlendirmesi ve istekleri üzerine şekilleniyor, mafya ve suç örgütleri yargının her kademesine sızmış durumdalar ve diledikleri kararları çıkarabiliyorlar.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AİHM KARARLARI UYGULANMIYOR, AYM KARARLARINA DİRENİLİYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sistemde AİHM kararları uygulanmıyor, en üst iç yargı makamı olan Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına ilk derece yerel mahkemeler bile direniyor, aynı davada ve aynı ithamlarda her kişiye siyaseten birbirinden farklı kararlar veriliyor, yargının karar mekanizması vicdani kanaat ve yasalar yerine siyasi erkin yönlendirmesi ve istekleri üzerine şekilleniyor, mafya ve suç örgütleri yargının her kademesine sızmış durumdalar ve diledikleri kararları çıkarabiliyorlar. Böylesi bir sistem sürdürülebilir olamaz, olmayacaktır da!Türkiye’de yargı en güvenilmez kurumların başında geliyor çünkü adaletten başka her şeyi dağıtıyor! Yargı sistemine yargı mensupları bile güvenmiyorlar! Türkiye’de yargı derin bir kokuşmuşluk ve çürümüşlüğe esir olmuş durumda. Çeteler ve suç örgütleri devşirdikleri hâkim ve savcılar üzerinden diledikleri kararı parayla aldırır hale geldiler. Yargıdaki kadrolaşma siyasi güç odaklarının, cemaatlerin ve tarikatların ambargosu altında. Bu tespitler artık yargının üst düzeyindeki hâkim ve savcılar tarafından resmî şikâyet dilekçeleri üzerinden yapılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasal iktidar yargı üzerinden dilediğini betonlara hapsedip dilediğine özgürlük bahşediyor! Birini sağlık sorunları ve yaşlılıktan dolayı tahliye ederken diğerini sağlık sorunu ve ilerlemiş yaşı olmasına rağmen içeride tutuyor, aynı yasal hükümler farklı siyasal kesimler için farklı biçimde uygulanıyor ve içtihat birliği ortadan kaldırılıyor. Yargıya güven ve hukukun üstünlüğüne inanç bir ülkede hayatın sağlıklı biçimde yürüyebilmesi için olmazsa olmazdır çünkü hukukun güçlü olmadığı bir iklimde herkes bir süre sonra kendi adaletini aramanın peşine düşer. Hangi siyasi yelpaze, inanç, etnik köken, ekonomik sınıf olursa olsun; herkesin adalete bir gün mutlaka ihtiyacı olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün yaşanan hukuksuzluklar sırf “ötekinin” başına geliyor diye sessiz kalan yığınlar yarın kendi başlarına da hukuka aykırılıklar geldiğinde yanlarında kimseyi bulamayacaklar. Bugün sırf iktidarın köşelerini tutuyorlar diye hukuk ve adalet terazisinin kantarını kendileri lehine yontanlar yarın devran döndüğünde kendi elleriyle bozdukları terazinin kantarından adalet bekleyecekler.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 May 2024 20:11:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/hani-adalet-mulkun-temeliydi-1727716610.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran Cumhurbaşkanı Reisi\&#039;nin ölümündeki soru işaretleri, ihtimaller ve olası yansımaları</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-cumhurbaskani-reisinin-olumundeki-soru-isaretleri-ihtimaller-ve-olasi-yansimalari-649</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-cumhurbaskani-reisinin-olumundeki-soru-isaretleri-ihtimaller-ve-olasi-yansimalari-649</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şu an İran devleti de kaza üzerinde duruyor ama eğer bu olayın sorumlusunun özellikle de İsrail bağlantılı odakların olduğu ortaya çıkarsa bu durum İran için savaş sebebi olacaktır. Eğer olayın sorumlusunun İran'ın içerisindeki devlet kanatlarından biri olduğu ortaya çıkarsa İran devleti bu durumu saklama yoluna gidecektir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son birkaç gündür dünya kamuoyu İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin beklenmedik ölümüne kilitlenmiş durumda. İbrahim Reisi'yi taşıyan helikopter İran-Azerbaycan sınırından Tebriz'e doğru giderken Arasbaran ormanlarında 2500 metre yükseklikteki alana çakıldı. Reisi'nin yanında İran Dışişleri Bakanı Emir Abdullahian, Doğu Azerbaycan Valisi Maliki ve Tebriz Cuma İmamı Al-i Haşimi de bulunuyordu. Bu üst düzey heyete Reisi'nin muhafız müdürü General Musevi de eşlik ediyordu. Helikopteri uçuran mürettebat ise iki albay pilot ve bir binbaşı uçuş teknisyeninden oluşuyordu. Kazada tamamı öldü ve kurtulan olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir cumhurbaşkanının helikopterinin kaza geçirmesi İran'da ilk değil. 1981 yılında dönemin İran Cumhurbaşkanı Abolhasan Banisadr'ın helikopteri düşmüştü ancak kendisi kurtulmuştu. 2013 yılında ise dönemin Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ı taşıyan helikopter de kaza geçirmişti ve kendisi kurtulmayı başarmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak son kazada ilk kez bir cumhurbaşkanı ve dışişleri bakanı birlikte öldükleri için böylesi üst düzey can kayıpları elbette pek çok soruyu ve komplo teorisini de beraberinde getirdi. Reisi'nin helikopteriyle birlikte bir öncü ve bir eskort olmak üzere iki helikopter daha aynı anda aynı hedefe gitmek üzere havalanmıştı. Diğer iki helikopter sağ salim hedefe varmasına rağmen neden sadece Reisi'yi taşıyan helikopter düştü?</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Diğer iki helikopterin mürettebatı birlikte uçtukları Reisi'nin helikopterinin nereye düştüğünü ve ne zaman düştüğünü görmediler mi veya düşüşü fark etmediler mi? Eğer gördülerse kasten tam mevkiyi yardım ekiplerine bildirmeyerek onları ölüme mi terk ettiler?</strong><strong>&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DİĞER İKİ HELİKOPTERİN MÜRETTABATI DÜŞÜŞÜ FARK ETMEDİ Mİ?</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İbrahim Reisi'nin helikopterinin düştüğü mevki ve enkazı 15 saat sonra bulunabildiğine göre, diğer iki helikopterin mürettebatı birlikte uçtukları Reisi'nin helikopterinin nereye düştüğünü ve ne zaman düştüğünü görmediler mi veya düşüşü fark etmediler mi? Eğer gördülerse kasten tam mevkiyi yardım ekiplerine bildirmeyerek onları ölüme mi terk ettiler?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her mevsimde sisli olduğu bilinen, kötü hava şartlarına, yağışa ve düşük görüş mesafesine sahip bir bölge neden uçuş rotası olarak seçildi? Helikopter pilotlarına eksik bilgi mi verildi? Eğer doğru bilgi verildiyse bu pilotlar kötü şartlara rağmen neden uçmayı kabul ettiler? Yoksa pilotların uçmayı reddetmesine rağmen Reisi'nin general olan koruma müdürü tarafından uçmaya mı zorlandılar?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düştükten sonraki 15 saat süre içerisinde helikopterden veya içinde bulunanların cep telefonlarından sinyal alındı mı, alınamadı mı? Cumhurbaşkanı Ofis Şefi'nin helikopterde bulunan Tebriz İmamı Al-i Haşimi ile düşüşten sonra birkaç kez konuştuğunu ve kendisinin kazadan sonra birkaç saat hayatta olduğunu söylemesine rağmen neden sinyal tespiti yapılmadı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran Cumhurbaşkanını ve Dışişleri Bakanını taşıyan bir helikopter neden 1980 yapımı eski ve teknik bakımdan yetersiz bir helikopterdi? Son anda Reisi'yi taşıyan helikopterde bir değişiklik yapılmış mıydı? Helikopterde uydu telefonu bulunmuyor muydu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Helikopter İran-Azerbaycan sınırındaki baraj açılışı sürecinde 2-3 saatlik bir bekleme yapmıştı; bu süre içerisinde Azerbaycan topraklarında etkin olan İsrail unsurları tarafından sızma yapılarak helikopter sabote mi edildi? Veya iç güç dengelerinden dolayı rakip devlet kanatları içinden gruplar mı helikopteri sabote etti? Reisi'ye kin besleyen iç muhalif gruplar bölgeye sızıp helikopteri sabote etmiş olabilir mi?</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>İran ve dünya kamuoyunda tartışılan dört temel senaryo var: 1) Helikopter kötü hava şartlarından dolayı düştü. 2) Helikopter teknik bir sorundan dolayı düştü. 3) Helikopteri İran devleti içinden bir odak sabote etti. 4) Helikopteri yabancı bir devlet sabote etti.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TARTIŞILAN DÖRT TEMEL SENARYO VAR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylesi daha pek çok soru sorulabilir ancak İran devleti resmî olarak herhangi bir sabotaj ve suikast iddiasını ortaya atmış değil ve hava muhalefetinden dolayı meydana gelen bir kaza üzerinde duruyor. Ancak; İran ve dünya kamuoyunda tartışılan dört temel senaryo var: 1) Helikopter kötü hava şartlarından dolayı düştü. 2) Helikopter teknik bir sorundan dolayı düştü. 3) Helikopteri İran devleti içinden bir odak sabote etti. 4) Helikopteri yabancı bir devlet sabote etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu senaryolara bir göz atalım. Birinci senaryoya bakıldığında; helikopterin kötü hava şartlarından dolayı düşme ihtimali var çünkü bölge çok sert hava koşullarına sahip, sık orman ve sisle kaplı ve yüksek dağlık bir bölge.İkinci senaryo da muhtemel çünkü helikopter 1980 yapımı eski bir helikopter. İran ambargo altında olduğundan yedek parça ve teknik aksama ulaşma konusunda sıkıntı yaşıyor ve bu parçaları kendisi üretmeye çalışıyor. İran'ın hem sivil hem de askeri havacılık envanteri ağırlıklı olarak eski ve teknik bakımdan yetersiz filolardan oluşuyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rehberlik için adı geçenlerden biri de şu anki Rehber Ayetullah Hameneyi'nin en güçlü oğlu Mücteba Hamenyi. Bundan dolayı da Mücteba Hameneyi'nin en güçlü rakibi olan İbrahim Reisi'yi ortadan kaldırmış olma ihtimalini düşünenler bir hayli fazla.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MÜCTEBA HAMENEYİ’NİN EN GÜÇLÜ RAKİBİ REİSİ’Yİ ORTADAN KALDIRMIŞ OLMA İHTİMALİNİ DÜŞENENLER FAZLA</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üçüncü senaryo da bir hayli tartışmalı. İbrahim Reisi İran İslam Devrimi sonrasında şekillenen müesses nizamının en önemli unsurlarından biriydi. Kendisi şu anki Rehber Ayetullah Hamemeyi sonrasındaki en kilit ve güçlü olası rehber adaylarından biriydi. İran'da Rehber tüm silahlı kuvvetlerin başkomutanıdır, yasama, yürütme ve yargının başıdır ve ülkenin siyasi, askeri ve ekonomik olarak mutlak hakimidir. Böylesi bir makamı ele geçirmek için İran'ın çeşitli devlet kanatları arasında her zaman bir bilek güreşi var. Rehberlik için adı geçenlerden biri de şu anki Rehber Ayetullah Hameneyi'nin en güçlü oğlu Mücteba Hamenyi. Bundan dolayı da Mücteba Hameneyi'nin en güçlü rakibi olan İbrahim Reisi'yi ortadan kaldırmış olma ihtimalini düşünenler bir hayli fazla. Reisi'nin kazasından bir gün sonra İran Rehberini belirleyen Uzmanlar Meclisi'ne başkan seçilecekti ve Reisi en güçlü başkan adayıydı. Öte taraftan; Reisi'yi nefret objesi olarak gören İran'ın içindeki rejim muhaliflerinin Reisi'nin helikopterine sabotaj yapmış olabileceğini düşünenler de var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dördüncü senaryoda ise olağan şüpheli İsrail. Kimilerine göre 7 Ekim savaşından sonra bölgede oluşan yeni çatışma ikliminin bir sonucu olarak İsrail, İran Cumhurbaşkanı Reisi ve Hamas'la yürütülen süreçte etkin olan Dışişleri Bakanı Emir Abdullahian'a İran içindeki işbirlikçileriyle veya Azerbaycan sınırından sızmayla bir suikast düzenlemiş olabilir. İsrail'in bu konudaki sabıkası kabarık çünkü daha önce de İran'ın içinde suikast, siber saldırı, sabotaj, bombalı saldırı gibi pek çok operasyonun altında İsrail imzası var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu senaryoların hepsinin gerçekleşmiş olma ihtimali var ancak durumu teyit edebilmek için elimizde yeterli bilgi bulunmuyor. Şu an İran devleti de kaza üzerinde duruyor ama eğer bu olayın sorumlusunun özellikle de İsrail bağlantılı odakların olduğu ortaya çıkarsa bu durum İran için savaş sebebi olacaktır. Eğer olayın sorumlusunun İran'ın içerisindeki devlet kanatlarından biri olduğu ortaya çıkarsa İran devleti bu durumu saklama yoluna gidecektir. Çünkü kendi cumhurbaşkanını ve dışişleri bakanını bile suikasttan koruyamayan bir güvenlik ve istihbarat mekanizması tamamen çökmüş demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her halükarda helikopterin düşüşünden sonra 15 saat boyunca kendi ülkesinin içinde kendi cumhurbaşkanına ulaşamaması, İHA ve SİHA gücüyle övünmesine rağmen bölgesel rakibi olan Türkiye'den Akıncı'yı talep etmesi, sonrasında Akıncı'nın başarılı olup olmaması üzerinden İran ve Türkiye makamları arasında yürüyen tartışma ve pek çok konu daha İran'ın bölgesel ve küresel itibarını yerle bir etmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İbrahim Reisi'nin yokluğu İran'ın yürütme erkinin faaliyetlerini etkilemeyecektir çünkü İran'da yürütmenin başında olan ve tüm politikaları belirleyen kişi aslında Rehber Ayetullah Hameneyi'nin bizzat kendisidir ve cumhurbaşkanı sadece uygulayıcıdır. Reisi'nin yokluğu aslında daha çok Hameneyi sonrasındaki yeni rehberin belirlenmesi ve seçilmesi sürecine etki edecek gibi duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İbrahim Reisi, hiçbir hukuk fakültesinde eğitim almamasına rağmen ve sadece ilkokul 6. sınıfa kadar klasik eğitimi olmasına rağmen 20 yaşındayken İran'ın yargısına bir savcı olarak girdi ve yargı erki başkanlığına yükseldiği döneme kadar pek çok insan hakları ihlalinin baş aktörü oldu. Kendisi İran'da binlerce rejim muhalifinin idam edilmesinde, kurşuna dizilmesinde karar verici olan dört kişilik "Ölüm Konseyi'nin üyesiydi. Son tahlilde; binlerce insanın kanı ellerinde olan ve "İdam Lordu" lakabını alan İbrahim Reisi'yi iyi bilmezdik ve sonu da işlediği cinayetler gözetildiğinde bir hayli ibretlik oldu.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 23 May 2024 20:03:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/iran-cumhurbaskani-reisinin-olumundeki-soru-isaretleri-ihtimaller-ve-olasi-yansimalari-1727716154.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Azeri mafya babası Lotu Quli\&#039;nin Çetesi’ni kim, ne için kiraladı?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/azeri-mafya-babasi-lotu-qulinin-cetesini-kim-ne-icin-kiraladi-648</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/azeri-mafya-babasi-lotu-qulinin-cetesini-kim-ne-icin-kiraladi-648</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özgür Avrupa Radyosu ve Radyo Azadi Azerbaycan Servisi'nin ortaya koyduğu araştırmaya göre, Lotu Quli'nin çetesi İran devleti tarafından ABD'de yaşayan kadın hakları aktivisti ve rejim muhalifi gazeteci Masih Alinejad'ı kaçırmak için 30 bin dolar para karşılığında kiralandı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Azerbaycan'ın önde gelen suç örgütü liderlerinden "Lotu Quli" lakaplı Nadir Salifov ilk kez suç örgütü lideri Sedat Peker tarafından gündeme gelmişti. Kendisinin çetesi şimdi de yeni bir iddiayla yeniden gündemde.&nbsp;Özgür Avrupa Radyosu ve Radyo Azadi Azerbaycan Servisi'nin ortaya koyduğu araştırmaya göre, Lotu Quli'nin çetesi İran devleti tarafından ABD'de yaşayan kadın hakları aktivisti ve rejim muhalifi gazeteci Masih Alinejad'ı kaçırmak için 30 bin dolar para karşılığında kiralandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgür Avrupa Radyosu ve Radyo Azadi Azerbaycan Servisi'nin haberine göre, gazeteci Masih Alinejad'ı kaçırmak için plan yapan kişiler hakkında ABD'de yapılan resmî savcılık soruşturması sonucunda bu kişilerin Lotu Quli lakaplı Nadir Salifov'un suç örgütüne mensup oldukları ve kendisi öldürüldükten sonra çeteyi yönetmeye başlayan kardeşi Namık Salifov'a bağlı çalıştıkları ortaya çıktı.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Gazeteci Masih Alinejad'ın kaçırılması planını yapan ve yöneten kişi Azerbaycan ve Rusya vatandaşı olan Rafet Emirof, İran'da yaşıyordu. Kendisi Polat Ömerov isimli diğer çete üyesiyle birlikte kaçırılma planını tasarladı ve her iki isim de Lotu Quli çetesinin en üst düzey yöneticileri konumundalar.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>PLANI YAPAN VE YÖNETEN KİŞİ İRAN’DA YAŞIYORDU</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazeteci Masih Alinejad'ın kaçırılması planını yapan ve yöneten kişi Azerbaycan ve Rusya vatandaşı olan Rafet Emirof, İran'da yaşıyordu. Kendisi Polat Ömerov isimli diğer çete üyesiyle birlikte kaçırılma planını tasarladı ve her iki isim de Lotu Quli çetesinin en üst düzey yöneticileri konumundalar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Savcılığı'nın hazırladığı iddianameye göre, Rafet Emirov ve Polat Ömerov isimli şahıslar 30 bin dolar tutarındaki parayı ABD'de olan çete üyesi Halit Mehdiov'a gönderdiler. Halit Mehdiov isimli tetikçi İran rejim muhalifi gazeteci Masih Alinejad'ın ABD'deki evini gözlem altına aldı, kaçırılma planına son şeklini verdi ve bu iş için bir adet Kalaşnikof silah temin etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rafet Emirov ve Polat Ömerov isimli suç örgütü mensupları 2023'ün Ocak ayında Çekya'da yakalanarak ABD'ye iade edildiler ve gazeteci Masih Alinejad'ın kaçırılmasına yönelik davada 2025 yılında yargılanmalarına başlanacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lotu Quli lakaplı Nadir Salifov, 20 Ağustos 2020 yılında Antalya'daki beş yıldızlı bir otelde sahte kimlikle kalıp yemek yerken en yakın adamı ve koruması olan Khagan Zeynalov tarafından başına iki el ateş açılarak öldürüldü. Suç örgütü lideri Sedat Peker, Lotu Quli'nin 9 Haziran 2014’te Edirne’de çıkan bir çatışmada bir polisin öldürülmesinden sorumlu tutulduğu için Türkiye’ye girişinin yasaklandığını anlatmış fakat daha sonra Mehmet Ağar’ın Palmali Holding’in sahibi Mübariz Mansimov’u öldürmesi için Salifov’un deportunu kaldırıp Türkiye’ye getirdiğini iddia etmişti ve şunları söylemişti:</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>İran devleti için Türkiye dahil dünyanın her yerinde böylesi devşirme suç örgütleri ve mafya organizasyonları üzerinden rejim muhalifi olan unsurlara yönelik suikast ve kaçırma operasyonları düzenlemek gayet olağan.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İRAN DEVLETİ İÇİN REJİM MUHALİFLERİNİ KAÇIRMA VE SUİKAST GAYET OLAĞAN</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Organize Şube polisini öldüren, resmi belge var, bu adamı deportu kaldırıp Türkiye’ye getirdi derin devletimizin başı. Niçin biliyor musunuz, Mübariz Mansimov’u öldürtmesi için. Mübariz Bodrum Yalıkavak Marina’yı geri almak için uğraşıyor ya. Allah’a şükür o kötü olay olmadı. Mübariz de dik adam, diklendi. Sonra Guli’nin kardeşi Guli’yle konuştu, şey yapıldı. Guli ne oldu biliyor musunuz? Öldü! Aradı, ben dedi, Türkiye’ye gidiyorum. Türkiye’de biraz kalıp çıkmıştı. Gitme dedim, ben orada yokum, sıkıntı yaşayabilirsin. Dedi, ben güçlüyüm, Mehmet abiyle aram çok iyi, dedi. Geldi, haftası dolmadan öldürüldü.</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran devleti için Türkiye dahil dünyanın her yerinde böylesi devşirme suç örgütleri ve mafya organizasyonları üzerinden rejim muhalifi olan unsurlara yönelik suikast ve kaçırma operasyonları düzenlemek gayet olağan. İran istihbaratı için çeşitli mafya grupları içerisinden her ülkede hem yerli işbirlikçi insan gücü devşirmek hem de operasyon için lojistik destek sağlamak gayet kolay artık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Metropollerde İranlı mafya üyeleri ve çeşitli mafya çeteleri İran istihbaratının en kolay ulaşabildiği ve parayla her şeyi yaptırabildiği unsurlardır. İran istihbaratı bu mafya çetelerinin yereldeki bağlantılarını da kullanarak kirli polis, hâkim, savcı ve çeşitli devlet yetkililerini para vererek devşirebiliyor.İ</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ran istihbarat sistemi homojen bir yapıya sahip değildir ve pek çok paralel istihbarat servisinin varlığı söz konusudur. İran İstihbarat Bakanlığı, Devrim Muhafızları İstihbaratı, Devrim Muhafızları Kudüs Gücü İstihbaratı, Polis İstihbaratı, Yargı İstihbaratı, Savunma Bakanlığı İstihbaratı ve Ordu İstihbaratı gibi pek çok girift istihbarat örgütü bulunuyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 02 Jun 2024 19:57:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/azeri-mafya-babasi-lotu-qulinin-cetesini-kim-ne-icin-kiraladi-1727715663.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran halkı neden seçim sandığına güvenmiyor?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-halki-neden-secim-sandigina-guvenmiyor-647</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-halki-neden-secim-sandigina-guvenmiyor-647</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün İran’ın Dini Rehberi olan Ayetullah Hameneyi, ülkenin yasama, yürütme ve yargısı üzerinde "ömür boyu atanmış" tek hâkim güçtür. Hameneyi seçimlerde sadece bir oyu olduğunu söylese de özellikle 6 üyesini direkt atadığı Anayasayı Koruyucular Konseyi üzerinden seçimlere etki ediyor. Böylelikle halk sandığa gidip "seçeceği" bir cumhurbaşkanıyla herhangi bir değişim dinamiği yaratacağına artık inanmıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih 19 Mayıs 2024’ü gösterdiğinde İran’ın Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’yi taşıyan helikopter düştü ve kendisi hayatını kaybetti. Bundan dolayı da ülkede 24 Haziran’da olağanüstü cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacak.&nbsp;İran’da 2021 yılında yapılan son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde resmî sonuçlara göre 59 milyon 310 bin 397 seçmenden sadece 28 milyon 933 bin 4 kişi sandığa gitmişti ve katılım oranı %48.8 seviyesinde kalarak 1979’daki İslam Devrimi’nden bu yana en düşük katılım ve en az oyla seçilen cumhurbaşkanı olarak İbrahim Reisi tarihe geçmişti.&nbsp;İbrahim Reisi cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğu günden öldüğü güne kadar hem iç politikada hem de dış politikada başarısız oldu. Mahmud Ahmedinejad’dan “aşırma” olan kabinesindeki bakanlar birbirinden başarısız ve tartışmalı isimlerden seçildi ve herhangi bir yönetim niteliği ortaya koyamadılar. Gafları, hitabet eksikliği ve yönetim zafiyetiyle birlikte yıllar içerisinde İbrahim Reisi için inşa edilmeye çalışılan “güçlü lider” ve “geleceğin Rehber’i” gibi imajlar bizzat Reisi tarafından yıkılmış oldu çünkü kendisinin yönetim yetkinliği ve niteliği İran’ın muhafazakârlar dahil tüm devlet kanatları arasında tartışılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçim sistemi zaten en baştan ülke nüfusunun büyük bir muhalif kısmını elemek üzere tasarlanmış durumda. Benzer şekilde, Şii mezhebine mensup olmayanlar ve Müslüman olmayanlar da aday olamıyorlar. İran hem anayasal yönetim biçimi hem de seçim yasaları bağlamında kendine has özelliklere ve karmaşık bir yapıya sahip. Ülkenin en büyük yönetim paradokslarından biri seçilmiş cumhurbaşkanının üzerinde ömür boyu atanmış bir Dini Rehber’in bulunması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran, İslami bir cumhuriyet ve belirli periyotlarda seçimlere gidiyor ancak “İran’da düzenlenen seçimler ne kadar özgür?” sorusunun cevabı net: İran’da seçimler düzenlense de özgür bir seçim yapısından söz edilemez. İran’ın neden özgür bir seçim sistemine sahip olmadığını anlayabilmek için anayasal yönetim yapısına bakmak gerek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Velayet-i Fakih makamı İran’ın en temel ve en üst yönetim merciidir. İran Anayasası’na göre, Şiilerin 12. İmamı Mehdi’nin zuhur etmediği süre içerisinde İran’da onun temsilcisi ve onun adına yönetim yetkisi&nbsp;<em>Veli-i Fakih’in</em>&nbsp;(Dini Rehber) sorumluluğundadır. Bu kurumun ismi dini rehberlik olsa da aslında İran’daki her konuda ilk ve son sözü söyleyen kişidir ve seçilmiş cumhurbaşkanının, yasama ve yargı erkinin üstünde tek karar merciidir.&nbsp;İran’daki seçimlerin tüm denetimi 16 maddelik bir kanunun tanıdığı geniş yetkilerle Anayasayı Koruyucular Konseyi’ne verilmiştir. Koruyucular Konseyi İran devletinin en önemli anayasal kurumlarından biridir. Mecliste çıkan tüm kanunlar Koruyucular Konseyi’nin dini ve hukuki denetiminden geçmeden yürürlüğe giremez ve Konsey’in kanunları onaylaması gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte taraftan seçimlerde aday olan her kişinin seçilme şartlarına sahip olduğu (Salahiyet) Koruyucular Konseyi tarafından onaylanmalıdır. Konsey tarafından reddedilen hiç kimse seçimlere katılamaz.&nbsp;Koruyucular Konseyi veya Anayasayı Koruma Konseyi 12 üyeden oluşur. Bu üyelerden 6’sı fakihlerden (Ayetullah) oluşur ve direkt olarak Dini Rehber Ayetullah Hameneyi tarafından atanır. Diğer 6 üye ise hukukçulardan oluşur ve Yargı Erki Başkanı’nın önerdiği isimler arasından Meclis tarafından seçilir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>İran’daki seçim sistemi incelendiğinde; hem adaylık sürecinde hem de adaylıktan sonraki süreçte sistemin sıkı bir denetim uyguladığı görünüyor. Düzene ve Dini Rehberliğe tam bağlılık temel kıstas ve adaylar hem polis hem de istihbarat tarafından araştırılıyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DİNİ REHBERLİĞE BAĞLILIK TEMEL KISTAS</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada "Dini Rehber Meclis tarafından seçilen Koruyucular Konseyi üyelerine müdahale etmiyor" savı öne sürülebilir. Ancak dikkat edilmesi gereken konu şudur: Meclis’teki milletvekilleri seçilmeden önce salahiyetleri (seçilme yeterlilikleri) Koruyucular Konseyi tarafından onaylanmış kişilerden oluşuyor ve hepsi Dini Rehberliğe bağlılığı onaylanmış kişiler. Ayrıca Koruyucular Konseyi’nin hukukçu üyelerini de Dini Rehberin direkt olarak atadığı Yargı Erki Başkanı Meclis’e öneriyor. Böylelikle Koruyucular Konseyi’nin 6 dini üyesi direkt olarak, 6 hukukçu üyesi de dolaylı olarak Dini Rehber tarafından atanmış oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’da seçimlere katılmak isteyen kişilerin İçişleri Bakanlığı’na yaptıkları başvurular Koruyucular Konseyi tarafından incelenir ve düzenin amaçlarına uymayan hiç kimsenin seçime girme yeterliliği onaylanmaz. Koruyucular Konseyi üzerinden muhalif olanlar elenir ve adaylıkları reddedilir. Bu da İran’da özgür bir aday olma sürecinin yaşanmadığını, dolayısıyla özgür bir seçimin olmadığını gösteriyor. Yani sistem sadece “kendi reformisti” ve “kendi muhafazakârı” olanları halkın önüne sunuyor ve dayatıyor.İran’daki seçim sistemi incelendiğinde; hem adaylık sürecinde hem de adaylıktan sonraki süreçte sistemin sıkı bir denetim uyguladığı görünüyor. Düzene ve Dini Rehberliğe tam bağlılık temel kıstas ve adaylar hem polis hem de istihbarat tarafından araştırılıyor. Bu raporlar üzerinden de Koruyucular Konseyi kimlerin seçime girip kimlerin seçime giremeyeceğine karar veriyor. Yani ne seçme ne de seçilme özgürlüğünden söz etmek mümkün. Tüm seçim sistemi ve nihai adaylıklar farklı aparatlar ve kurumlar vasıtasıyla direkt Dini Rehber Ayetullah Hameneyi’nin iradesine göre şekilleniyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>2024 yılı itibariyle yaklaşık 85 milyonluk nüfusu olan İran’da 62 milyona yakın seçmen var ve Mart ayında yapılan son genel seçimlerde sadece 25 milyon seçmenin sandığa gittiği görülüyor. İkinci tur genel seçimlerinde ise katılım oranı resmî olarak sadece %7’de kaldı.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SON SEÇİME KATILIM ORANI YARININ ALTINDA</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sistemin amacı halkın iradesiyle şekillenen bir süreci ortaya koymak değil, Rehberlik makamına mutlak bağlı olan, hâkim devlet oligarşisi ve müesses nizamın devamı için gereken her şeyi sorgusuz sualsiz yapabilecek kişilerin Meclis ve Uzmanlar Meclisi koltuklarına oturmasını sağlamaktır. Böylelikle halk; kendi meşru temsilcilerinin yarışa giremediği bir seçim sisteminde oy kullanmaya sıcak bakmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024 yılı itibariyle yaklaşık 85 milyonluk nüfusu olan İran’da 62 milyona yakın seçmen var ve Mart ayında yapılan son genel seçimlerde sadece 25 milyon seçmenin sandığa gittiği görülüyor. İkinci tur genel seçimlerinde ise katılım oranı resmî olarak sadece %7’de kaldı. 2020’de yapılan meclis seçimlerinde İran rejimi tarihi bir darbe yemiş ve katılım oranı sadece %42’de kalmıştı. 2021 yılında yapılan son cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılım oranı %48’de kalmıştı ve İbrahim Reisi %42 oy olarak 1979 İslam Devrimi sonrasında en az oyla seçilen cumhurbaşkanı olmuştu. Görüleceği üzere İran’da Cuma günü yapılan seçimlere katılım oranı 2021’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de altına düşmüş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">24 Haziran’daki olağanüstü cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de katılımın yüksek olması beklenmiyor. Bugün İran’ın Dini Rehberi olan Ayetullah Hameneyi, ülkenin yasama, yürütme ve yargısı üzerinde “ömür boyu atanmış” tek hâkim güçtür. Dini Rehber Ayetullah Hameneyi kendisinin seçimlerde sadece bir oyu olduğunu söylese de özellikle 6 üyesini direkt olarak atadığı Anayasayı Koruyucular Konseyi üzerinden seçimlere etki ediyor ve seçime girecek adayları belirleyebiliyor. Böylelikle halk sandığa gidip “seçeceği” bir cumhurbaşkanıyla herhangi bir değişim dinamiği yaratacağına artık inanmıyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 08 Jun 2024 19:53:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/iran-halki-neden-secim-sandigina-guvenmiyor-1727715366.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Liseli kız öğrencilerin mezuniyetine neden çöküyorlar?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/liseli-kiz-ogrencilerin-mezuniyetine-neden-cokuyorlar-646</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/liseli-kiz-ogrencilerin-mezuniyetine-neden-cokuyorlar-646</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mezuniyet töreninde kız öğrencilerin kıyafetlerini denetlemek ve okula almamak için kapıya jandarma dikmek ile İran'da Ahlaki Emniyet Polisi'nin İrşad Devriyeleri'nin kadınların kılık kıyafetlerine müdahale etmeleri aynı şeydir. Türkiye’nin İran olma yolunda ilerlemesine müsaade etmemek ve yapısallaşmaya doğru hızla giden gericiliğe karşı kadınlarımıza ve genç kızlarımıza sahip çıkmamız gerekiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçtiğimiz gün Kocaeli’nde bir lisenin mezuniyet törenine dair sosyal medyaya görüntüler düştü; ‘kıyafet yönetmeliğine uymayan kıyafetler giydikleri’ gerekçesiyle okulun mezuniyet törenine askılı elbise ve mini etek giyen kız öğrenciler alınmıyordu, daha da vahimi jandarma okulun girişini kapatmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öğrenciler ve aileleri okul yönetimine tepki gösterirken, Gebze İlçe Milli Eğitim Müdürü Şener Doğan’ın okula gelmesiyle öğrencilerin tamamı mezuniyet törenine katıldı. Haliyle olaya dair sosyal medyada geniş bir tepki başlayınca Kocaeli Valiliği tarafından soruşturma başlatıldığı duyuruldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, böylesi bir skandalı&nbsp;<em>“Basit bir olay”</em>&nbsp;olarak tanımladı ve medyayı suçlayarak&nbsp;<em>“Maalesef medyada bu tür olaylar speküle edilerek veriliyor”</em>&nbsp;dedi ve suçu gazetecilere attı. Yusuf Tekin'den daha facia bir Milli Eğitim Bakanı geldi mi memlekete, bilemiyorum. Kendisinin her açıklaması skandal. Böyle bir profilin Milli Eğitim Bakanı olduğu eğitim sisteminde bu ülkenin çocuklarına yazık oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı Yusuf Tekin, daha önce Meclis’teki bütçe görüşmelerinde bakanlığı ve bağlı kuruluşların 2024 yılı bütçesine ilişkin çok tepki çeken ve tartışılan konuşmasında Milli Eğitim Bakanlığı ile tarikatlar ve cemaatler arasında imzalanan protokollere dair şunları söylemişti:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Çok hoşunuza gidecek bir şey daha söyleyeceğim. Sizin tarikat, cemaat dediğiniz bizim STK dediğimiz yapılarla toplasanız 10 tane protokolümüz vardır. Ve ben bu protokollerle bize hizmet eden, destek olanlara da teşekkür ediyorum. Onlarla da protokol yapmaya devam edeceğiz. Çünkü onlar çocukların dağa çıkmasını engelliyor. Onlardan siz bunun için rahatsızsınız. Protokol yaptığımız bu sivil toplum örgütleri, sizin çocukları dağa çıkarmanıza engel olduğu için çatlıyorsunuz. Ben o STK’larla protokol imzalamaya devam edeceğim. Çocuklarımın dağa çıkmaması için, sizin insan kaynağınıza insan yetiştirmemek için buradan devam edeceğim.</em>”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani Türkiye’nin eğitim sistemi son müfredat değişikliği tartışmaları da düşünüldüğünde vahim bir “din losyonu” içine bulanmak isteniyor. Türkiye’de siyasal İslam’ın tahakkümü ve iktidarıyla birlikte eğitim sistemine pek çok radikal dinci grup, tarikat, cemaat, dernek ve vakıflar sızdı. Bu durum alelade bir din eğitimi uygulaması değildir; gericiliğe doğru derin bir toplumsal mühendisliğin eğitim sistemi üzerinden yürümekte olduğunun açık bir işaretidir. Hangi din olduğu fark etmez; devletlerin dini olmamalıdır, bir ülkenin eğitim sisteminde hiçbir dinin tahakkümü bulunmamalıdır. Bu durum 21. yüzyılın dünyasındaki çocukların eğitim gereksinimlerine, ihtiyaçlarına, hayati beceriler kazanmalarına, hem fiziksel hem de ruhsal gelişimlerine faydadan çok zarar veriyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Gerici dinci zihniyet güçlenip siyasal olarak mevzi kazandıkça elbette toplumsal laik düzenin değişmesi ve dini sistemin uygulanması için teoriden pratiğe geçme istekleri de artıyor. Yani dini uygulamaların ve esasların artık sadece fikri ve inanç boyutunda kalmamasını ve toplumsal hayatın içinde açıkça uygulanmasını istiyorlar. Oysaki din, bireysel bir inanç olgusudur ve sadece bireylerin kendilerini ilgilendirir.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DİN, SADECE BİREYLERİ İGİLENDİRİR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Türkiye’de eğitim kademesinde ve bürokrasisinde bu dini yapıların tahakkümü ve kadrolaşması bilinen bir gerçek. Özellikle son cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinden sonra gerici ve radikal dinci bir odağın oluştuğu, artık hem siyasal iktidarın desteğini arkalarına aldıkları hem de Meclis’te mevzi kazandıkları aşikâr. Din ve şeriat üzerinden üretilen popülist siyasal söylem boşuna değil çünkü bu yapıların oy vermesi için rızalarını “din elden gidiyor” söylemi üzerinden üretmek ve konsolide etmek gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerici dinci zihniyet güçlenip siyasal olarak mevzi kazandıkça elbette toplumsal laik düzenin değişmesi ve dini sistemin uygulanması için teoriden pratiğe geçme istekleri de artıyor. Yani dini uygulamaların ve esasların artık sadece fikri ve inanç boyutunda kalmamasını ve toplumsal hayatın içinde açıkça uygulanmasını istiyorlar. Oysaki din, bireysel bir inanç olgusudur ve sadece bireylerin kendilerini ilgilendirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün totaliter bir bakışla “Milletin değerleri ve hassasiyetleri” söylemiyle dayatılmaya çalışılan bir din ve inanç doktrini var. Bu topraklarda din ve inanç olguları şüphesiz en önemli toplumsal kutuplaşma aparatı olarak hep kullanıldı. Bugün de kullanılıyor ve Türkiye toplumu din ve şeriat talepleri üzerinden kutuplaştırılıyor. Oysaki Anayasa’nın 4. maddesinde laiklik ilkesi, değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez temel nitelikler arasında sayılmıştır. Yani anayasal olarak Türkiye laik bir devlettir ve dinin esaslarını gözeten bir devlet değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lâiklik; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve her vatandaş için vicdan hürriyetinin sağlanması demektir. Devletlerin resmî dini olmaz, olmamalıdır çünkü bir devletin çatısı altında pek çok farklı dine inanan veya herhangi bir dini inanca sahip olmayan yurttaşlar vardır. Tek bir din ve mezhep anlayışı üzerinden kurgulanan bir sistemde vatandaşların vicdan hürriyetinden söz edilemez. Hele ki konu eğitim sistemi olunca, karşımıza çok girift sorunlar silsilesinin ortaya çıkacağı açık. Eğitim, sadece çoğunlukçu bir İslami bakış açısıyla yürütülemez; toplumun tüm kesimlerini kapsayacak nitelikte çoğulcu bir sistem oluşturulmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum Türkiye’nin 22 yıllık AKP iktidarında toplumsal kutuplaşma olarak geldiği nokta ve son seçimlerden sonra radikal dinci gerici ittifakın güç ve siyasal mevzi elde etmesiyle direkt ilgili. Tahayyül ettikleri yaşam biçiminde kadınlara sadece eş ve anne olma rollerini layık gören, kadınları sahip çıkılması gereken bir mal olmaya indirgeyen ve toplumsal hayatın her alanından “dini hassasiyet” kisvesi altında kadınları soyutlayıp evlere hapsetmek isteyen gericiler için elbette başarılı ve modern bir kadın modeli en büyük tehdit!</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Bir tarafta kadınları sosyal yaşantının her alanından uzaklaştırıp evlere hapsetmek isteyen bir gericilik, bir tarafta da kadının kendi kimliği ve benliğiyle toplumun her alanında başarılı bir varlık göstermesini isteyen bir ilericilik var. Böylesi bir toplumsal kutuplaşma böylesi bir seyirle yükselmeye devam ederse ilerleyen zamanlarda kendimizi çok daha sert tartışmaların ve psikolojik savaşlarının içinde bulmamız kaçınılmaz.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KENDİMİZİ DAHA SERT PSİKOLOJİK SAVAŞLARIN İÇİNDE BULABİLİZ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çalışan kadın, başaran kadın, ekonomik özgürlüğü olan kadın, kocasının eline bakmayan kadın, modern kadın, özgür kadın, eğitimli kadın, yabancı dil bilen kadın, özgürce dilediği gibi giyinen kadın, cinsel kimliğini saklamayan kadın olgusunun bu iklimin genç kızlarına rol model olması gerici yobaz zihniyetin uykularını kaçırıyor çünkü böylesi rol modelleri olan kadınları kolay kolay kendi tahakkümleri altına alamazlar!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir tarafta kadınları sosyal yaşantının her alanından uzaklaştırıp evlere hapsetmek isteyen bir gericilik, bir tarafta da kadının kendi kimliği ve benliğiyle toplumun her alanında başarılı bir varlık göstermesini isteyen bir ilericilik var. Böylesi bir toplumsal kutuplaşma böylesi bir seyirle yükselmeye devam ederse ilerleyen zamanlarda kendimizi çok daha sert tartışmaların ve psikolojik savaşlarının içinde bulmamız kaçınılmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mezuniyet töreninde kız öğrencilerin kıyafetlerini denetlemek ve okula almamak için kapıya jandarma dikmek ile İran'da Ahlaki Emniyet Polisi'nin İrşad Devriyeleri'nin kadınların kılık kıyafetlerine müdahale etmeleri aynı şeydir. Türkiye’nin İran olma yolunda ilerlemesine müsaade etmemek ve yapısallaşmaya doğru hızla giden gericiliğe karşı kadınlarımıza ve genç kızlarımıza sahip çıkmamız gerekiyor.&nbsp;&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 15 Jun 2024 19:48:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/liseli-kiz-ogrencilerin-mezuniyetine-neden-cokuyorlar-1727715132.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye\&#039;de dini rejim inşası üzerinden yükselen linç kültürü</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyede-dini-rejim-insasi-uzerinden-yukselen-linc-kulturu-645</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyede-dini-rejim-insasi-uzerinden-yukselen-linc-kulturu-645</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>Türkiye'de özellikle sosyal medya mecraları üzerinden yürütülen organize bir linç kültürü var. İstisnasız tüm siyasi kesimlere, farklı sosyoekonomik ve sosyokültürel sınıflara, farklı din, mezhep, inanç veya inançsız kitlelerin tamamına&nbsp;gözü kara bir linç isteği hakim durumda.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz günlerde Diamond Tema ve Asrın Tok isimli iki genç fenomenin din ve şeriat üzerinden tartıştıkları bir youtube yayınında taraflardan Diamond Tema'nın İslam Peygamber'inin eşi Ayşe'yle evlenme yaşı üzerine yaptığı bir yorum özellikle sosyal medya üzerinden geniş tartışmalara neden oldu ve yankıları hala sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İslamcı ve şeriatçı kesim ile laik ve seküler kesim arasında sert tartışmalar yaşanırken İletişim Başkanlığı Dijital Medya Koordinatörü Aslan Değirmenci, X hesabından "Yer6 adlı programda Peygamber Efendimize hakaret eden Diamond Tema isimli şahıs hakkında TCK 216/ 2. ve 3. fıkralarda düzenlenen halkın bir kesimini aşağılama ve dini değerleri aşağılama suçlarından soruşturma başlatıldı. Program hakkında erişim engeli de talep edildi." paylaşımını yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha sonra Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, Diamond Tema hakkında yakalama kararı çıkarıldığını duyurdu ve gelen yoğun tepki üzerine şu açıklamayı yaptı:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">"Peygamber efendimize yönelik İfade özgürlüğü sınırlarını aşan, karalayıcı ve çirkin ifadelerin kullanılması nedeniyle başlatılan adli soruşturmalardan rahatsız olanların yaptığı eleştiriler, haksız eleştirilerdir. Düşünce açıklamalarının suç olup olmadığını değerlendirecek olan tarafsız ve bağımsız mahkemelerimizdir."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benim amacım bu gençlerin hangisinin doğru, hangisinin yanlış konuştuğunu değerlendirmek değil çünkü ortada üzerinde durulması gereken çok daha önemli olgular var. Öncelikle devletin konuya müdahil olması ve yargı üzerinden "tek taraflı" olarak devreye girmesi gözden kaçmamalı çünkü bu durum "zamanın ruhuna" ve Türkiye'de inşa edilmeye çalışılan rejimin kodlarına çok uygun. Tek taraflı diyorum çünkü şeriat savunuculuğu yapan Asrın Tok hakkında herhangi bir işlem yapılmadı.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:20px"><em><strong>Anayasa'nın hükmüne bakıldığında; Türkiye İslami, dini ve şer'i hükümlerle yönetilen bir devlet değildir. Dolayısıyla; şeriata karşı çıkmak suç olmadığı gibi aslında şeriatı savunmak anayasal suçtur.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>ŞERİATA KARŞI ÇIKMAK DEĞİL, SAVUNMAK SUÇ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasanın&nbsp;2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu hükmü düzenlenmiştir. Yani; anayasal olarak Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir dini, mezhebi ve inancı yoktur ve dinin devlet işlerinden ayrıldığı bir laik sistemin varlığı söz konusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa'nın hükmüne bakıldığında; Türkiye İslami, dini ve şer'i hükümlerle yönetilen bir devlet değildir. Dolayısıyla; şeriata karşı çıkmak suç olmadığı gibi aslında şeriatı savunmak anayasal suçtur.Devletlerin dini, inancı ve mezhebi yoktur, olmamalı çünkü bir devletin çatısı altında birbirinden farkı dinlere inanan, aynı din içerisinde birbirinden farklı mezhepleri benimseyen, hiçbir dine ve tanrıya inanmayan birbirinden farklı ve heterojen milyonlarca yurttaş vardır. Hiçbir egemen güç kendi dinini ve inanç doktrinini "çoğunlukçu" ve "totaliter" bir anlayışla toplumun bütününe dayatamaz, dikte edemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak; Türkiye'de son 22 yılda AKP iktidarı eliyle yaratılmak ve hakim kılınmak istenen rejim anlayışında çoğulcu bir perspektif bulunmuyor ve toplum tek tip bir totaliter anlayışa hapsedilmek isteniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Milliyetçi-mukaddesatçı yapı, dini tarikatlar ve cemaatler güçlendikçe, siyasal ve ekonomik olarak mevzi kazandıkça artık kendi inanç perspektifini teoriden pratiğe geçirmek istiyorlar ve uygulamada da toplumun tümünü "milli değerler, milli hassasiyetler ve İslami inanç" adıyla kendi tahakkümleri altına almaya çalışıyorlar.İslami görüşe sahip olanlar ve radikal olarak şeriat düzenini "Allah'ın hükmü ve kuralları" olarak görenler din konusunda en ufak bir eleştiriyi kendi kutsallarına hakaret olarak görüp tahammül etmezlerken, kendilerinin benimsemedikleri her dini, mezhebi, inancı ve inançsızlığı eleştirmeyi ve şeytanlaştırmayı mutlak hakları olarak görüyorlar. Oysaki dinlerin ortaya çıkışı kendi dönemlerinin "müessses nizamları" ve hakim inanç düzenlerini tartışmaya açarak ve karşı çıkarak olmadı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak günümüzde İslam dininin uygulamalarına yönelik en ufak bir eleştirinin cevabı "Gerçek İslam bu değil" veya "Siz İslam'dan ne anlarsınız" sığlığıyla toplu bir linç ve organize bir saldırı oluyor. Bu saldırganlığın sebebi şu; İslam'ın ve dinin içinin boşaltıldığı ve yıpratıldığı Ortadoğu'da ve Türkiye'de dini ve şeriatı savunduklarını söyleyenler artık karşı cenahın savlarına yönelik ortaya nitelikli gerekçeler koyamıyorlar, tartışmalardan ve münazaralardan galip çıkamıyorlar, siyasal iktidarı ellerinde tutsalar da İslam dinini tüm toplum nezdinde kurumsallaştırmaya muktedir değiller. Çünkü kendileri israfın, yolsuzluğun, nepotizmin, adam kayırmacılığın ve paranın içinde boğulmuş durumdalar. Dolayısıyla da ellerinde bulundurdukları siyasallaşmış yargı sopasıyla ve geniş medya ağıyla karşı cenahı sindirmeyi, korkutmayı ve tehdit etmeyi tercih ediyorlar. Kültürel ve inanç olarak iflas etmiş siyasal İslam anlayışı "yumuşak gücünü" kaybettiği için kendi doktrinlerini uygulamak için sert dayatmalara tevessül etmekten başka yol bulamıyor kendine.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Baskı ve dayatma yöntemlerinin işe yaramadığını görmek için komşu İran'da özellikle son dönemlerde yaşanan toplumsal patlamalara bakmak yeterli aslında. İran İslam rejimi 45 yıldır dini doktrin ve Şii mezhebi üzerinden tüm siyasi, ekonomik ve baskı gücüyle tasarlamaya çalıştığı toplumsal mühendislikte başarısız olmadı mı? Kadınlar ve gençler özellikle zorunlu başörtüsü üzerinden yürüttükleri geniş toplumsal ve özgürlük talepli protestolarla molla rejiminin uykularını kaçırmadılar mı? Uzun hapis cezaları, polis ve Devrim Muhafızları şiddeti, taciz, tecavüz, sürgün, işkence ve idamlar toplumsal muhalefeti yıldırmayı başarabildi mi?</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:20px"><em><strong>Eskiden de “Vurun kahpeye, vurun abalıya” kültürü bu topraklarda vardı ama sosyal medyanın getirdiği konfor alanının içinden daha kitlesel, acımasız, yaygın ve hızlı hale geldi. Kimse sorgulamıyor, “Ya hu bir dakika, konudan emin miyiz?” diye sormuyor çünkü içine hapsoldukları “Yankı Odaları” ve “Filtre Balonları” içinde tıpkı kendileri gibi düşünen ve hisseden yığınlarla birlikte ağızları köpürerek saldırmanın şehvetine kapılıyorlar.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>KİMSE SORGULAMIYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye'de özellikle sosyal medya mecraları üzerinden yürütülen organize bir linç kültürü var. İstisnasız tüm siyasi kesimlere, farklı sosyoekonomik ve sosyokültürel sınıflara, farklı din, mezhep, inanç veya inançsız kitlelerin tamamına&nbsp;gözü kara bir linç isteği hakim durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eskiden de “Vurun kahpeye, vurun abalıya” kültürü bu topraklarda vardı ama sosyal medyanın getirdiği konfor alanının içinden daha kitlesel, acımasız, yaygın ve hızlı hale geldi. Kimse sorgulamıyor, “Ya hu bir dakika, konudan emin miyiz?” diye sormuyor çünkü içine hapsoldukları “Yankı Odaları” ve “Filtre Balonları” içinde tıpkı kendileri gibi düşünen ve hisseden yığınlarla birlikte ağızları köpürerek saldırmanın şehvetine kapılıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık gerçeğin kitleler nazarında bir değeri yok çünkü Hakikat Ötesi (Post-Truth) çağının gönüllü köleleri olmak onlara daha cazip geliyor. En önemlisi de kitlelerin gerçeklik algılarıyla birlikte etik ve ahlak anlayışları da değişiyor. İnsanlar olası sonuçlarını düşünmeden sosyal medyada birbirlerini kıyasıya ve acımasızca linç ediyorlar, hedefe koyup lime lime ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa'nın 26. Maddesinin hükmü gayet açık; herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.Her ne olursa olsun, hangi konuda olursa olsun; tartışma, müzakere ve münazara kültürünü korumak gerekiyor. Böylesine yükselen tahammülsüzlüğün faturasının ağırlığı şu an birbirleriyle çatışan toplumun tüm kesimlerinin omzuna aynı derecede yüklenecektir. İfade özgürlüğü canla başla korunması gereken bir kaledir, aksi halde kimsenin hiçbir alanda hürriyeti kalmayacak...</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 23 Jun 2024 19:43:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/turkiyede-dini-rejim-insasi-uzerinden-yukselen-linc-kulturu-1727714831.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran’da düşük seçim katılımıyla rejimin derinleşen meşruiyet krizi</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iranda-dusuk-secim-katilimiyla-rejimin-derinlesen-mesruiyet-krizi-644</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iranda-dusuk-secim-katilimiyla-rejimin-derinlesen-mesruiyet-krizi-644</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İran’da son cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılım oranının %39 bandında kalmış olması İran devlet aygıtının tüm siyasal, ekonomik ve medya gücüne rağmen halkı seçimlere katılım için teşvik etme noktasında başarısız olduğunu ve sandık başına getiremediğini gösteriyor. 62 milyon seçmenin olduğu bir ülkede sadece 24 milyonun (orası da şüpheli) sandığa gitmiş olması ülkede ciddi bir siyasal meşruiyet krizinin varlığını, halkın rejimden kopuşunu ve cumhurbaşkanlığı makamının herhangi bir değişim getiremeyeceğine yönelik inancı açıkça ortaya koyuyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">19 Mayıs 2024’te İran’ın Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’yi taşıyan helikopterin düşmesinden sonra ülke 28 Haziran’da olağanüstü cumhurbaşkanlığı seçimlerine gitti. 80 kişinin adaylık başvurusu yaptığı seçimlere İran’ın Anayasayı Koruyucular Konseyi tarafından sadece 6 kişinin adaylığı onaylandı. Seçimden bir gün önce iki muhafazakâr adayın çekilmesiyle birlikte 4 adaylı bir seçim yapıldı.Yine gözler halkın seçimlere ne denli ilgi gösterip katılım sağlayacağına çevrilmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rejim yanlısı radikal muhafazakâr kesimler halkın seçimlere katılmasının “Dini ve milli” bir görev olduğuna dair vurgu yaparak, devlet gücünü de arkalarına alarak geniş bir propaganda mekanizmasıyla halkı sandık başlarına getirmeye çalıştı. Rehber Ayetullah Hameneyi seçimi bir nevi referanduma çevirdi ve hangi adaya olursa olsun verilecek her oyun İslami Cumhuriyetin onaylanması anlamına geldiğini söyledi. Kendilerini reformist olarak konumlandıran kesimler de halkı oy kullanmaya ve bu şekilde değişimin önünü açmaya teşvik etmek için ellerinden geleni yaptılar. Rejim muhalifleri ise seçimlerin göstermelik olduğunu ve halkın seçimlere katılmamaları gerektiğini söyleyerek boykot çağrısı yaptılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaklaşık 89 milyonluk nüfusu olan İran’da 62 milyona yakın seçmen var ve son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sadece 24 milyon 535 bin 185 seçmenin sandığa gittiği görülüyor. Reformist kanadın desteklediği eski Sağlık Bakanı Mesut Pezeşkiyan 10 milyon 415 bin 191 oy, Rehber Ayetullah Hameneyi’nin gözde adayı Sait Celili 9 milyon 473 bin 298 oy, şu an İran Meclis Başkanı olan Muhammed Bakır Galibaf 3 milyon 383 bin 340 oy, eski İçişleri ve Adalet Bakanı olan ve binlerce muhalifin idamını onaylayan “Ölüm Konseyi”nin de üyesi olan Mustafa Purmuhammedi de 206 bin 397 oy aldı. Böylelikle; hiçbir aday %50+1 oy oranına ulaşamadığından seçimler 2. tura taşınacak.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2021 yılında yapılan son cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılım oranı %48’de kalmıştı ve İbrahim Reisi %42 oy olarak 1979 İslam Devrimi sonrasında en az oyla seçilen cumhurbaşkanı olmuştu. Görüleceği üzere İran’da cuma günü yapılan son cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki %39’luk katılım oranı 2021’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bile %10 altına düşmüş durumda.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1979 İSLAM DEVRİMİ’NDEN BU YANA EN DÜŞÜK KATILIMLI SEÇİM</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Katılımın resmî verilerle %39 civarında olduğu açıklandı ve böylelikle 1979 İslam Devrimi’nden bu yana en düşük katılımlı seçim gerçekleşmiş oldu. Gerçek katılım bu oranın çok daha altında aslında. İran’da seçimlere katılım sürekli düşüş trendinde. 2020’de yapılan meclis seçimlerinde İran rejimi tarihi bir darbe yemiş ve katılım oranı sadece %42’de kalmıştı. 2021 yılında yapılan son cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılım oranı %48’de kalmıştı ve İbrahim Reisi %42 oy olarak 1979 İslam Devrimi sonrasında en az oyla seçilen cumhurbaşkanı olmuştu. Görüleceği üzere İran’da cuma günü yapılan son cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki %39’luk katılım oranı 2021’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bile %10 altına düşmüş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran Rehberi Ayetullah Hameneyi henüz İran’da seçimlere katılımın daha yüksek olduğu 2001 yılında yaptığı bir konuşmada bir seçime halkın %40’ının katılıyor olmasının o ülke için bir utanç olduğunu ve halkın o rejime destek vermediği anlamına geldiğini söylemişti. Yani şu an İran rejimi çok ciddi bir siyasal meşruiyet kriziyle karşı karşıya ve bir türlü halkı seçim sandıklarının başına gelmeye ikna edemiyor. İran’ın müesses nizamı halkın son seçimlere katılımını arttırmak için daha önce adaylığını reddettiği reformist kanadın desteklediği Mesut Pezeşkiyan’ın adaylığını onaylamıştı ancak yine de bu adımın halk nazarında bir etkisi olmadığı son seçimlere katılım oranlarına bakıldığında anlaşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de reformist kanadın adayı Mesut Pezeşkiyan’ın ilk turdan birinci aday olarak çıkması önemli çünkü seçime katılan halk kesiminin bile rejimin desteklediği muhafazakâr ve radikal adaylara yeterince destek vermediği ve güvenmediği anlaşılıyor. Öte taraftan radikal muhafazakâr oyların diğer üç aday arasında bölündüğü ve toplam oylarının reformist Mesut Pezeşkiyan’dan daha fazla olduğu görülüyor. Muhafazakâr adaylarının tamamı ikici tur için Sait Celili’ye desteklerini açıkladılar ve kendi destekçilerinden ikinci turda Sait Celili’ye oy vermelerini istediler.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1) Eğer ikinci turda da seçime katılım oranı aynı seviyede kalırsa tüm muhafazakâr radikal blok Sait Celili’nin arkasında birleşerek kendisinin seçilmesini sağlayabilir. 2) Rehber Ayetullah Hameneyi’nin adayı olan Sait Celili’nin seçilmemesi için reformist seçmenler sandığa gidip tepki oyu kullanarak katılımı arttırıp reformist kanadın adayı Mesut Pezeşkiyan’nın seçilmesini sağlayabilirler.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İKİNCİ TUR İÇİN İKİ SENARYO</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci tur için karşımızda olası iki senaryo var: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1) Eğer ikinci turda da seçime katılım oranı aynı seviyede kalırsa tüm muhafazakâr radikal blok Sait Celili’nin arkasında birleşerek kendisinin seçilmesini sağlayabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2) Rehber Ayetullah Hameneyi’nin adayı olan Sait Celili’nin seçilmemesi için reformist seçmenler sandığa gidip tepki oyu kullanarak katılımı arttırıp reformist kanadın adayı Mesut Pezeşkiyan’nın seçilmesini sağlayabilirler. Bu durumun bir benzeri daha önce de Hasan Ruhani’nin ilk döneminde seçilmesinde de yaşanmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’da son cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılım oranının %39 bandında kalmış olması İran devlet aygıtının tüm siyasal, ekonomik ve medya gücüne rağmen halkı seçimlere katılım için teşvik etme noktasında başarısız olduğunu ve sandık başına getiremediğini gösteriyor. 62 milyon seçmenin olduğu bir ülkede sadece 24 milyonun (orası da şüpheli) sandığa gitmiş olması ülkede ciddi bir siyasal meşruiyet krizinin varlığını, halkın rejimden kopuşunu ve cumhurbaşkanlığı makamının herhangi bir değişim getiremeyeceğine yönelik inancı açıkça ortaya koyuyor. Bu kopuş İran’da yaşayan tüm siyasi, etnik ve mezhebi kesimler için geçerli.İran, içinde bulunduğu toplumsal dinamikler, ağır ekonomik kriz, hayat pahalılığı, derin yolsuzluk ve yoksulluk gözetildiğinde ilerleyen dönemlerde ciddi toplumsal reaksiyonlarla ve geniş eylemlerle karşı karşıya kalabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın artık reformlarla düzeltilmesinin mümkün olmadığına inanan önemli bir kesimin “ne reformist, ne muhafazakâr; artık bitti macera” sloganlarının seçim sandığına yansıdığı ve ne reformist ne de muhafazakar adaylara oy vermediği görünüyor. Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kim oturursa otursun; İran’da durum değişmeyecek çünkü ülkenin mutlak hakimi olan Rehber Ayetullah Hameneyi iktidarını sürdürdüğü müddetçe herhangi bir politika değişimi olası değil ve İran’ın bugünkü darboğazdan kurtulması pek mümkün gözükmüyor…&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 30 Jun 2024 19:39:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/iranda-dusuk-secim-katilimiyla-rejimin-derinlesen-mesruiyet-krizi-1727714534.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Övünme ve üzülme duyguları üzerine - 2</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ovunme-ve-uzulme-duygulari-uzerine---2-643</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ovunme-ve-uzulme-duygulari-uzerine---2-643</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Zaman zaman şu tür haberler alıyoruz: “Filanca ülkede şöyle bir bilimsel icat yapıldı ve mucidi Türk’müş.” Televizyonlar koro halinde bu kişileri tanıtmaya, başarılarını gözler önüne sermeye başlıyor. Ancak başarının kendisi dışında, olayların gelişimine bakarak övünç duymak yerine üzülmek mi gerekir acaba? Söz konusu şahsın o buluşa imza atmasında etken öğe “Türk” olması mı yoksa “o ülkede” yaşıyor olması mıdır? Bu kişi sözü edilen buluşu neden bizim ülkemizde yapmadı diye üzülmemiz gerekmez mi?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/makale/ovunme-ve-uzulme-duygulari-uzerine-1-639" rel="noopener" target="_blank"><span style="color:#000000">Geçen yazımda</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;din ve milliyetçilik kapsamında övünmek yerine üzülmemiz gereken çeşitli konuları örnekleriyle incelemiştim.<em>Yurt dışında yaşayan başarılı Türkler</em>&nbsp;meselesi kafamı bir hayli karıştıran bir konu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Zaman zaman şu tür haberler alıyoruz: "<em>Filanca ülkede şöyle bir bilimsel icat yapıldı ve mucidi Türk’müş</em>."</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sevinçten göklere uçuyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Televizyonlar koro halinde bu kişileri tanıtmaya, başarılarını gözler önüne sermeye başlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanallar bu kişilerle yapılan röportajları yayınlama yarışına giriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bunlar ülkeye çağrılıp çeşitli üst düzeylerde görüşmeler yapmaları sağlanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kuşkusuz ortada bir başarı varsa başarının kendisine sevinmek ve bu kişileri de tebrik etmek gerekir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ancak başarının kendisi dışında, olayların gelişimine bakarak övünç duymak yerine üzülmek mi gerekir acaba?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Söz konusu şahsın o buluşa imza atmasında etken öğe “<em>Türk</em>” olması mı yoksa “<em>o ülkede</em>” yaşıyor olması mıdır?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu kişi sözü edilen buluşu neden bizim ülkemizde yapmadı diye üzülmemiz gerekmez mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ya da tersinden şöyle düşünelim:</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Kim bilir bizim ülkemizde nice buluşa imza atacak etnik kimliği, cinsiyeti, dini inancı vs. farklı nice dehalar vardır. Kısır siyasal çekişmeler, kutuplaşmalar, kayırmacılık, milliyetçilik, din üzerindeki çekişmeler nedeniyle hepsini harcıyoruz, heba ediyoruz. Onlar eğer başka bir ülkeye gitme şansı elde ederlerse kendilerini ispatlayabiliyorlar.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KİM BİLİR BİZİM ÜLKEMİZDE FARKLI NİCE DEHALAR VARDIR</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kim bilir bizim ülkemizde nice buluşa imza atacak etnik kimliği, cinsiyeti, dini inancı vs. farklı nice dehalar vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kısır siyasal çekişmeler, kutuplaşmalar, kayırmacılık, milliyetçilik, din üzerindeki çekişmeler nedeniyle hepsini harcıyoruz, heba ediyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Onlar eğer başka bir ülkeye gitme şansı elde ederlerse kendilerini ispatlayabiliyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şunu da biliyoruz ki kendilerini başka bir ülkede ispatlamış olanlar bizim ülkemizde yaşamış olsalardı, hiçbir başarı gösteremeyeceklerdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Başka ülkelerde çok sayıda başarılı değerimizin olması ülke olarak bizim&nbsp;<strong>başarısızlığımızı</strong>&nbsp;onların&nbsp;<strong>başarısını</strong>&nbsp;göstermez mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İnsanların bu ülkede başarılı olmasını teşvik etmediğimiz gibi, başarının önlenmesi için her türlü çabayı gösteriyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sonra da başka bir ülkede başarılı bir vatandaşımız çıktığında onunla övünüyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bence övünmek yerine onu neden bu ülkede başarılı yapamadığımızdan dolayı üzülmeli ve benzer durumun yaşanmaması için önlem almalıyız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu kişilerin icatları dolayısıyla elde edilen katma değerin yaşadıkları ülkeye ait olduğunu unutmamak gerekir. Bu da doğaldır, çünkü o kişilerin o icadı yapmaları için gerekli yatırım o ülke tarafından yapılmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şimdi teorik bir çerçeve</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn1" name="_ftnref1"><span style="color:#000000">[1]</span></a><span style="color:#000000">.Ünlü filozof John Stuart Mill (1806-1873) kendi döneminde “<em>çoğul oylama sistemi</em>”ni savunmuş.<em>&nbsp;Çoğul oylama sistemi</em>ne göre vasıfsız işçiler tek bir oya, vasıflı işçiler iki oya, okul mezunları ve profesyonel meslek mensupları beş ya da altı oya sahip olmalıydılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Aslında bu bizde bilinen bir tartışma. Yakın zaman önce dağdaki çobanın oyuyla eğitimli biri olarak kendi oyunun aynı değerde olmaması gerektiğini savunan bir manken linçe uğramıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İnsanların oylarının farklı değerde olmasını savunmak seçkinci bir yaklaşımı yansıtır ve demokratik toplumlarda genellikle tepkiyle karşılanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Peki Mill&nbsp;<em>seçkinci</em>&nbsp;bir düşünür müdür?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kesinlikle değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Mill önerdiği bu sistem dolayısıyla kimi zaman “<em>vesayetçi</em>” olarak eleştirilse de bu eleştiri Mill’i bütünlüğü içinde okumamaktan kaynaklanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>İlk olarak</em>&nbsp;Mill’in çoğul oylama sistemini neden savunduğuna bakalım: Platon’u izleyen Mill, oy kullananların aynı yetenekte olmadıklarını ve akıllarını eşit düzeyde kullanamadıklarını dikkate alarak oyların eşit değerde olmaması gerektiğini ileri sürmüştür. Mill bazı oyların çoğunluk tahakkümüne yol açabileceği endişesiyle çoğunluk tahakkümünü önleyen bir formül önermiştir. Demokratik kuralları kavramış olanların oylarının diğerlerine göre daha yüksek bir değerde olması, çoğunluk tahakkümünü önlemede etkili bir araç olacaktı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu durumda çoğunluk tahakkümü tehlikesi olmadığında ya da bu tehlike ortadan kalktığında çoğul oylama sistemine de gerek olmayacaktı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu tehlike Sokrates, Platon, Aristoteles, Çiçero gibi antik dönem düşünürlerini kaygılandıran bir ortak tehlikedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Mill’in farkı bunun geçici bir tehlike olduğunu söylemesidir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bireylerin eğitim düzeyi arttıkça çoğunluk tahakkümü tehlikesi de ortadan kalkacak ve bu nedenle çoğul oylama sistemine de gerek olmayacaktı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bunu destekleyen&nbsp;<em>ikinci</em>&nbsp;öğe, Mill’in&nbsp;<em>kadınların oy hakkına</em>&nbsp;ilişkin düşünceleridir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Mill kadınların oy hakkının olmadığı bir çağda kendi zamanına göre oldukça radikal sayılabilecek bir öneri ortaya attı: Oy hakkı kadınları da kapsamalıydı. Kadınların oy kullanma hakkının bulunmadığı bir çağda onlara oy hakkı verilmesini istemek cesurca ve radikal bir öneriydi.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MİLL KADINLARIN OY HAKKINI SAVUNDU</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Mill kadınların oy hakkının olmadığı bir çağda kendi zamanına göre oldukça radikal sayılabilecek bir öneri ortaya attı:&nbsp;<strong>Oy hakkı kadınları da kapsamalıydı</strong>. Kadınların oy kullanma hakkının bulunmadığı bir çağda onlara oy hakkı verilmesini istemek cesurca ve radikal bir öneriydi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Mill seçkinci bir düşünür olsaydı, çağında oy hakkı bulunmayan kadınların oy hakkına sahip olmaları gerektiğini savunmazdı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Üçüncü olarak</em>&nbsp;Mill toplumda yaşayan herkesin oy hakkına sahip olmasını, bir başka anlatımla “<em>genel oy</em>”u istiyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ona göre demokrasi özü gereği bir eğitim süreciydi; demokrasinin herkesin katılımını sağlayacak biçimde genişletilmesi gerekirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ancak herkesin oy kullanması dolayısıyla demokrasinin kendini koruyamaması tehlikesini dengelemek için “<em>eşit oy</em>” sistemi geçici olarak kullanılmamalıydı ve çoğul oylama sistemi bu kaygının sonucuydu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Özetle Mill bir taraftan okuryazar olmayanların, belirli miktarda servete sahip olmayanların ve kadınların oy kullanmasına izin verilmesini savunurken, demokrasinin kendini tahrip etmesini önlemek için genel oy sistemini çoğul oylama sistemiyle dengelemeye çalışmıştı. Sadece çoğul oylama sistemi kısmına bakıp, genel oy sistemini savunduğunu dikkate almayanlar onu vesayetçi olarak eleştirmektedir! Oysa o öncelikle genel oy sistemini kalıcı olarak savunmuş, çoğul oy sistemini demokrasi olgunlaşıncaya kadar geçici olarak önermişti.Bu yüzden de çağının çok ilerisindeydi. Ancak çağının ilerisinde oluşu bu düşünceleriyle sınırlı değildi.</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn2" name="_ftnref2"><span style="color:#000000">[2]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Öncelikle</em>&nbsp;Mill temsili demokrasiyi savunmakla birlikte, temsili demokrasinin sadece yönetilenlerin yönetenleri seçtiği bir yönetim olmadığını söylemekteydi. Mill’e göre, temsili demokrasinin tercih edilmesinin nedeni, bireysel yeteneklerin en uyumlu gelişimini desteklemesiydi. Yurttaşlar siyasal yaşama katılarak bilgi, görgü ve duyarlılıklarını geliştirmekte ve daha yüksek düzeyde bir kişisel gelişim sağlamaktaydılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Ayrıca&nbsp;</em>sadece seçmen tabanının genişletilmesi yeterli değildi, bu tabanın olanaklı olduğu ölçüde yerel düzeyde siyasal katılım sağlaması gerekiyordu. Olması gereken yurttaşların siyaset sürecine her düzeyde katılımıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir kent sınırını aşan yönetimlerde bütün yurttaşların katılımını sağlamak olanaksızdı. Bu yüzden de yurttaşların tümü temsili yönetime oy vererek katılmalıydılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yerel düzeyde ise yurttaşlar oy vermeyle yetinmemeli ve yerel otoritelerin karar alma süreçlerine katılmalıydılar. Bu nedenle yerel düzeyde güçlü ve bağımsız otoriteler oluşturulmalı ve yurttaşların bu otoritelere aktif olarak katılımı sağlanmalıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Böylece temsili demokrasi sadece bir seçim faaliyeti olmaktan çıkarılmakta, yurttaşların eğitimini de içeren bir kalkınma aracına dönüştürülmekteydi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Mill’in ne kadar ilerici bir filozof olduğu komünist üretim biçimi ile ilgili şu değerlendirmesi açıkça göstermektedir: “İnsanların, kural olarak, kendilerini başkalarına ve kendine en yakın olanları daha uzaktakilere tercih etmesi doğru olmaktan çıktığı an Komünizm sadece uygulanabilir olmakla kalmayacak ama aynı zamanda tek savunulabilir toplum biçimi olacaktır ve o zaman geldiğinde elbette uygulamaya konacaktır.”</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MİLL VE KOMÜNİZM</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak Mill’in ne kadar ilerici bir filozof olduğu komünist üretim biçimi ile ilgili şu değerlendirmesi açıkça göstermektedir:<em>“İnsanların, kural olarak, kendilerini başkalarına ve kendine en yakın olanları daha uzaktakilere tercih etmesi doğru olmaktan çıktığı an Komünizm sadece uygulanabilir olmakla kalmayacak ama aynı zamanda tek savunulabilir toplum biçimi olacaktır ve o zaman geldiğinde elbette uygulamaya konacaktır. Kendi adıma, evrensel bencilliğe inanmadığımdan, Komünizmin insanlığın elit kesimi arasında şu anda bile uygulanabilir olduğunu ve geri kalanına da olabileceğini kabul etmekte bir zorluk görmüyorum.”</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mill gerçekçidir ve komünizmin yakın zamanda gerçekleştirilebilir bir yönetim biçimi olmadığını söylemektedir: Komünizmin önkoşulu, insanların “<em>kendilerini başkalarına ve kendine en yakın olanları daha uzaktakilere tercih etmekten”</em>&nbsp;vazgeçmeleridir. İnsanlık bu olgunluğa ulaşmadığında ve insanoğlu bencil olmaya devam ettiğinde komünizmin bir alternatife dönüşmesi olanaksızdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu halde Mill bütün toplumlar için her zaman geçerli olacak bir yönetim biçimi yerine yurttaşların gelişmişlik düzeyine göre farklı yönetim biçimleri öngörmektedir.Mill’in en önemli özelliklerinden bir başkası siyasal özgürlükleri savunan bir yazar olmasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mill’in özgürlüklere önem vermesi özgürlüğü doğal bir hak olarak görmesinden değil, fakat&nbsp;<strong>bireye ve topluma sağladığı yarardan</strong>&nbsp;kaynaklanmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mill’e göre bireyin gelişimi ile toplumun gelişimi arasında karşılıklı bir ilişki vardır: Bireyin topluma karşı görevleri vardır, çünkü toplum, bireyin kendi kişiliğini gerçekleştirebileceği tek yerdir ve toplum gelişkin oldukça özgürleşen birey kendi kişiliğini daha fazla geliştirebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda insan, kişiliğini ancak bir toplum içinde gerçekleştirebileceğinden, kişinin topluma karşı görevleri olmalı, ancak toplum da insanın kişiliğini tam ve özgür olarak gerçekleştirebilmesinin olanaklarını sunmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mill bu konuda şunları söylemektedir: "<em>Bir devletin değeri, uzun vadede onu oluşturan bireylerin değeriyle ölçülür. Bireylerin zihni yönden gelişmelerinin ve yükselmelerinin sağlayacağı yararları…geciktiren bir Devlet;….; yararlı amaçlar için bile olsa bireylerin kendi ellerinde uysal araçlar olarak kalmaları için onları koyun sürüsü haline getiren bir Devlet, küçük insanlarla gerçekten büyük şeylerin başarılamayacağını görecektir</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mill özetle şunları söylemektedir:&nbsp;<strong>Koyun sürüsüyle bir yere varılamaz.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzdendir ki Mill bir taraftan okuryazar olmayanlara, yoksullara ve kadınlara oy hakkı tanınmasını savunurken, diğer taraftan toplumun gelişimini olumsuz etkileyecek oyların değerini geçici olarak düşürmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mill’in farkında olduğu şey toplumun gelişimi için üretimin artırılmasından başka çare yoktur ve üretimi artırmak için bütün kesimleri üretim sürecine dahil etmek gerekir. Örneğin kadınların üretimden çekildiği bir toplumun üretim potansiyeli yarıya düşmüş demektir. Ya da okuryazar olmayanların dışlanmasıyla toplumun potansiyel gücünün kullanılmayacağı baştan kabul edilmiş demektir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumun kapasitesinin bütünüyle kullanılabilmesi bütün bireylerin, bireysel yeteneklerini özgürce kullanabilmelerine bağlıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çözüm bireyin özgür kılınması ve enerjisini toplumun gelişimi yönünde kullanmasına izin verilmesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapılması gereken şey toplumun bütün üyelerini üretim sürecine katmak ve toplam katma değeri artırmaktır. Artan katma değer her bir bireyin potansiyelini tam olarak gerçekleştirmesine olanak tanıyan toplumsal ortamın yaratılmasında etkili olacaktı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede toplum için katma değer üreten her birey toplumun gelişimi için büyük önem taşıyacaktı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Şimdi baştaki olaya tekrar dönelim: Yarattığı katma değer dolayısıyla övülmesi gereken bir yurttaşın durumuna üzülmeli miyiz yoksa sevinmeli miyiz? Bu kişi katma değeri ülkemizde yaratırsa sevinmemiz gerektiğine kuşku yoktur. Ancak bu katma değer başka bir topluma sunulduysa ortada üzülmemiz gereken bir sonuç yok mudur?</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YARATILAN KATMA DEĞER BAŞKA BİR TOPLUMA SUNULDUYSA…</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şimdi baştaki olaya tekrar dönelim: Yarattığı katma değer dolayısıyla övülmesi gereken bir yurttaşın durumuna üzülmeli miyiz yoksa sevinmeli miyiz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu kişi katma değeri ülkemizde yaratırsa sevinmemiz gerektiğine kuşku yoktur. Ancak bu katma değer başka bir topluma sunulduysa ortada üzülmemiz gereken bir sonuç yok mudur?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Son zamanlarda çok sayıda doktorun başka ülkelere göç ettiğini duymaktayız.Aslında göç edenler doktorlardan ibaret değil. İçlerinde mühendisler, kimyacılar, fizikçiler, matematikçiler, öğretmenler vs. var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Çocuklar üniversite tercihi yaparken ilk önce yurt dışı olanaklarını araştırıyorlar.Aslına bakılırsa, bu ülkenin gelişimi için en büyük katma değeri yaratacak olanlar bu ülkeden göç etme potansiyeli en yüksek olanlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bunların büyük çoğunluğunu tanımıyoruz. Bu ülkede sahip olduklarından daha iyi bir standart sağlandığı için başka ülkeleri tercih ediyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Başka ülkeler, bu kişileri, karakaşları ve kara gözleri için değil üretime yapacakları katkıdan dolayı tercih ediyorlar. Oysa bu ülke, bu kişilerin katkısına gittikleri ülkenin muhtaç olduğundan çok daha fazla muhtaç.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir de madalyonun öteki yüzü var: En üstteki yöneticiler altlarında kendilerinden daha liyakatli kimseyi istemiyorlar, çünkü liyakatli kimselere her istenilenin yaptırtılması mümkün değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bürokraside kendilerine yer bulabilen azımsanmayacak bir liyakatsiz kitle var. Onlar da güvence altında değiller, çünkü her liyakatsizden daha liyakatsizi var ve daha fazla liyakatsiz olanlar daha az liyakatsiz olanları sürekli olarak yerlerinden ediyorlar. Sonuç bir liyakatsizlik yarışıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Öte taraftan asıl katma değer yaratanlar, istemeyerek de olsa kaçıyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Özetlemek gerekirse toplumun bütün bireylerinin üretim sürecine katılmasına izin vermedikçe ve toplam üretimi artırmadıkça toplumsal ve bireysel gelişme sağlanamaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Cinsiyetine, dinine-mezhebine, diline, ırkına, rengine, siyasi düşüncesine bakılmaksızın toplumsal üretim sürecine katılan&nbsp;<strong><em>nitelikli birey</em></strong>&nbsp;sayısı artıkça toplam üretim artacak; toplam üretim artıkça toplum gelişecek ve gelişen toplumda özgür bireyler toplam üretimin artmasına neden olacaklardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Niteliksiz bireylerden oluşan bir toplum Mill’in gözüyle bir koyun sürüsüne benzer ve bu tür bir toplumda yaratılan katma değer son derece düşük olacağından ne toplumun ne de bireyin gelişme şansı olmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu bir kısır döngüdür ve bu döngü kırılmadıkça toplumsal kalkınma sağlanamaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu arada yanlış anlaşılmasın: Nitelikli birey ile modayı da takip ederek son derece şık giyinen, konforuna düşkün, birkaç lüks makam aracına sahip, değişik kurumlardan dolgun maaşlar almayı başaran “maharetli” kişileri kastetmiyorum. Bunlar toplumun üretimini tüketen asalaklardır. Nitelikli birey toplumun toplam üretimine katkı sunan bireydir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Siyaset felsefecisi Jonathan Wolf nitelikli bireyin göçü sorununun&nbsp;<strong><em>maliyet boyutunu</em></strong>&nbsp;incelemektedir:<em>“...göçmenlik, yalnızca tıp ve mühendislik gibi özel yeteneklere sahip kişilere çalışma izni sunan ülkelerle sınırlıdır. Bu tür bir göç yüksek vasıflı profesyonellere olan talebi karşılamak için yeterli sayıda insanı eğitmeyen zengin ülkelerin çıkarına iken, ihtiyaç duyulan nitelikli insanları kaybedecek olan daha fakir ülkeler için oldukça sorunlu olabilmektedir. Bu insanlar genellikle büyük kamu harcamalarıyla eğitilmiş olacaklardır…&nbsp;</em><em>...ciddi bir doktor ve hemşire sıkıntısı olan düşük gelirli bir ülkeyi düşünün. Ülke bu ihtiyacı karşılamak amacıyla öğrencileri büyük maliyetlerle eğitmekte, ancak bunlar eğitim alır almaz en iyiler, tıp uzmanı sıkıntısı olan daha zengin ülkeler tarafından güzelce devşirilebilmektedir. Daha yeni nitelikli hale getirilmiş olan doktor ve hemşirelerin ayrılmalarına izin verilmeli midir? Bir taraftan, bireylerin, yaşam şartları başka yerlerde gerçekleştirebileceklerinden çok daha kötü olduğundan, kendi ülkelerinde ‘tutsaklar’ olarak kalmaya zorlanması kabul edilemez gibi görünmektedir. Diğer taraftan, bunlar kamusal harcamalarla eğitilmişlerse, bir şeyleri geri vermeden hemen ayrılmaları kesinlikle eleştirilebilir. Belki de kamusal harcamalarla eğitim alan herkesin, belirli bir süre ülkede kalmasını taahhüt eden bir sözleşme imzalaması ya da eğitimin maliyetini geri ödemesi gerekir. Ancak, bu gerçekten sorunu çözmekte midir? Gelişmekte olan ülkenin, çalışma yaşamı boyunca ülkede kalacak, toplulukta kıdem ve liderlik pozisyonlarını geliştiren profesyonellere ihtiyacı bulunmaktadır. Beş, hatta on yıl kalmak bu amacı gerçekleştiremeyecektir ve eğitimin maliyetinin geri ödenmesi, hiç yoktan iyi olsa da, ülkenin eğitim sunarak gerçekleştirmeyi umduğu şey değildir. Herkese adil görünen bir çözüm tasarlamak oldukça güçtür.</em>”</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn3" name="_ftnref3"><span style="color:#000000">[3]</span></a></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Sözü edilen “göçmenlerin” eğitimi maliyetlidir. Zengin ülkelerin bu maliyete katlanması sorun olmayabilir. Ancak az gelişmiş ülkeler için bu maliyetin karşılanması güçtür. Dolayısıyla nitelikli işgücü transferiyle zengin ülkeler ile az gelişmiş ülkeler arasındaki makas zengin ülkeler lehine açılmaktadır.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NİTELİKLİ İŞGÜCÜ TRANSFERİYLE AÇILAN MAKAS</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sözü edilen “göçmenlerin” eğitimi maliyetlidir. Zengin ülkelerin bu maliyete katlanması sorun olmayabilir. Ancak az gelişmiş ülkeler için bu maliyetin karşılanması güçtür. Dolayısıyla nitelikli işgücü transferiyle zengin ülkeler ile az gelişmiş ülkeler arasındaki makas zengin ülkeler lehine açılmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zengin ülkeler herhangi bir maliyete katlanmaksızın nitelikli işgücünün sahibi olmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sözkonusu nitelikli işgücü katma değer yaratarak zengin ülkeyi daha da kalkındırmakta ve az gelişmiş ülke hem işgücünü nitelikli hale getirmek için katlandığı maliyetin karşılığını alamamakta, hem de yaratılacak katma değerden yoksun kalmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla yurtdışında başarılı olan bir yurttaşımızın başarısının bizim için övünç kaynağı mı yoksa üzüntü kaynağı mı olması gerektiğini bir kez daha düşünmek gerekir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna da cevap hazırdır muhtemelen: "<em>Ne fark eder kardeşim. Onlar bizim vatandaşımız. Onların başarısı bizim milli gururumuzdur</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben de diyorum ki:</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bak kardeşim. Bu adamları bu buluşları yapabiliyor olması, ülkemizde insan kaynağının bulunduğunu gösterir.</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Kayırmacılığın önlendiği, liyakate dayanan, hukuk önünde eşitlik ilkesi ve anayasanın üstünlüğü prensiplerini esas alan bir sistemde, bu dehaların bizim ülkemizde ortaya çıkmaları ve onların yarattıkları katma değerden birlikte yararlanmamız mümkündür.</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bunu yapamadığımızda kendi kaynaklarımızı heba etmiş olmaktan dolayı üzüntü duymamız gerekir.</em></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Boşver sen kardeşim. Biz bu yolla ecnebilere ne kadar üstün olduğumuzu göstermiş oluyoruz ve bununla da iftihar ederiz.”</em></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Tamamdır Ağbi. Bizim bu Cumhuriyetçi kafalar işte.</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Tın tın</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Değişmiyor</em>.</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kafa karışıklığı yaşadığım konulardan biri de şu uzay çalışmaları.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelişmiş ülkeler uzaydalar; uzay istasyonları kurmuş ve o istasyonlara gidecek araçlar yapmış durumdadırlar.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önce aya gittiler, şimdi uzaydalar ve gelecekte Mars’a gitmeyi planlıyorlar.Müthiş bir bilimsel araştırma ve müthiş bir teknoloji…</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkeler arasında kıyasıya bir rekabet var.Her biri ilk olmayı ve oradan yaratacağı kaynakla kendi milletini ve ülkesini kalkındırmayı istiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlar ülkelerin devlet politikasının bir parçası; siyasal iktidarlar bu konuyu partiler üstü gördüklerinden uzay politikasını siyasi mücadele alanına taşımıyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç: Bu ülkeler bugün uzaya “<em>yolcu</em>” taşımaya başladılar.Uzaya gitmek kolay olmadığından ve özel bir teknoloji gerektirdiğinden “<em>bilet</em>” bir hayli pahalı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzayda birkaç gün geçirebilmek için 50 milyon dolar gerekiyor.Bizler uzaya araç gönderecek bir uzay teknolojisi kuramadığımızdan 50 milyon dolar vererek uzaya ancak bir “<em>yolcu</em>” gönderebildik.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yolcunun bilet parasını da hep birlikte ödedik. Ama ilginç bir gelişme oldu…“<em>Uzaya giden ilk Türk</em>”e milletçe büyük bir ilgi gösterdik.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanki uzaya giden aracı o yapmış ve şimdi başkalarını ciddi bir bilet parası karşılığında uzaya götürmüş gibi…“<em>Olsun orada uzay araştırmaları yaptı</em>”</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bak güzel kardeşim, onu biletle uzaya götürenler hep oradalar.</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bir haftalığına gidip gelmiyorlar.</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>O araştırmaları her gün yapıyorlar.</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Öyle bir haftada uzay araştırmaları yapabiliyor olsalardı, o istasyonları kapatıp geri dönerlerdi.</em></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi soruyorum:</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Başka ülkelerin bilim adamları uzaya gidebilecek araç ve teknolojiyi üretirken bizim bu tür bir teknoloji sahibi olmamamız ve bu yüzden biletle para karşılığında uzaya gitmemiz övünç kaynağı olabilir mi?</em></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben övünç duymak yerine buna üzülmemiz gerektiğini düşünüyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden gelişmiş ülkeler standardına yükselemedik ve her zaman olduğu gibi onların ürettiği teknolojiyle uzaya gidiyoruz?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kişiyi para ödeyerek uzaya göndermekle bu yarışa katılmamız mümkün değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üstelik…O da ne?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilet parası bütün yurttaşlar tarafından ödenerek uzaya gönderilen arkadaş, bir siyasal partinin seçim mitinglerinde boy gösteriyor, konuşmalar yapıyor.</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Heeeey birader…</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Seni oraya uzay araştırmaları yapman için göndermiştik.</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Yapman gereken uzay araştırmaları var.</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Uzaya “biletle” giderken, kendi yarattıkları teknolojiyle orada duranları da mı görmedin?</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Onların hiçbiri seçim meydanlarında belirli bir siyasal partiye destek için bulunmamışlardır.</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Öyle bir destekte bulunsalardı orada olmazlardı.</em></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arkadaş sanki bize uzay teknolojisine yaklaşamayacağımızın mesajını vermek istiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bize diyor ki "<em>Biz oraya ancak “bilet” karşılığında “yolcu” olarak gideriz.&nbsp;</em><em>Siz de gitmek isterseniz oy vereceğiniz parti bellidir</em>.” Şuna inanın: Uzay çalışmaları yapacak birinin bu tür siyasi faaliyetlerde bulunacak zamanı olmaz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Uzay çalışmalarıyla ilgilenen bilim adamları hakkında bir fikir vermesi için aya gitme hazırlıklarını konu alan ve gerçek bir olaydan esinlenmiş “gizli sayılar” filmini izlemenizi tavsiye ederim.</strong><strong>&nbsp;</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“GİZLİ SAYILAR” FİLMİNİ İZLEMENİZİ TAVSİYE EDERİM</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzay çalışmalarıyla ilgilenen bilim adamları hakkında bir fikir vermesi için aya gitme hazırlıklarını konu alan ve gerçek bir olaydan esinlenmiş “<em>gizli sayılar</em>” filmini izlemenizi tavsiye ederim.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle bir cevap duyuyorum: "<em>Kardeşim biz zaten teknoloji üreten bir ülke değiliz. Bütün teknolojimiz ithal. Bu konuda da bizim teknoloji üretmemize gerek yoktur. Ezanlarımız susmayacak ve bayraklarımız inmeyecek. Önemli olan din ve iman. Dinimiz ve imanımız güçlü olduğu sürece bizi kimse yıkamaz. Biz onların ürettiği teknolojiyi almakla yetinip değerlerini almadığımız sürece sorun yok.</em>”</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Haaa…şimdi anladım.</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Cumhuriyet devrimleri bizim gibi yeteneksizleri etkilemiş işte! Peşimizi bırakmıyor bir türlü.</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Cumhuriyeti kuranlar bize çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma hedefi koymuştu.</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Siz o dönemi 100 yıllık ara olarak tanımlasanız da biz o cendereden bir türlü çıkamıyoruz işte.</em></span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bu da bizim özrümüz olsun.</em></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önceki Yazı:&nbsp;<a href="https://www.yeniarayis.com/makale/ovunme-ve-uzulme-duygulari-uzerine-1-639">Övünme ve üzülme duyguları üzerine - 1</a></span></span></span></p>

<p>----</p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref1" name="_ftn1"><span style="color:#000000">[1]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;John Stuart Mill.<em>&nbsp;On Liberty.&nbsp;</em>The Floating Press, 2009; John Stuart Mill.<em>&nbsp;Thoughts on Parlaimentary Reform.&nbsp;</em>London: West Strand, 1859.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref2" name="_ftn2"><span style="color:#000000">[2]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Bir başka örnek: Mill seçim kampanyalarında harcamalarına izin verilen paranın bir sınırının olması gerektiğini ileri sürmekteydi. “<em>Seçimi kazanmak için büyük miktarda para ödemeye hazır birine nasıl güvenebiliriz</em>?” diye soruyordu. Güvenilebilir mi gerçekten? Bu demokrasinin en temel sorunlarından biri değil mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref3" name="_ftn3"><span style="color:#000000">[3]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Jonathan Wolf.&nbsp;<em>Siyaset Felsefesine Giriş</em>. Çeviren Fahri Bakırcı. Ankara: Lykeion, 2021.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 17 Apr 2024 19:23:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/ovunme-ve-uzulme-duygulari-uzerine-2-1727714379.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan Kim?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iranin-yeni-cumhurbaskani-mesut-pezeskiyan-kim-642</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iranin-yeni-cumhurbaskani-mesut-pezeskiyan-kim-642</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>19 Mayıs 2024’te İran’ın Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’yi taşıyan helikopterin düşmesinden sonra İran’da iki turlu bir seçim sonrasında İran’ın 9. Cumhurbaşkanı reformist kanadın desteklediği Mesut Pezeşkiyan oldu.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Resmî verilere göre İran’da ikinci tura katılım yaklaşık %50 civarında oldu. Yaklaşık 89 milyon nüfusa sahip olan İran’da yaklaşık 62 milyon seçmen var ve ikinci turda 30 milyon 530 bin 157 kişi sandığa gitti ve Mesut Pezeşkiyan 16 milyon 384 bin 403 oy almayı başardı. İlk turda katılım %39’da kalmıştı ve 24 milyon 535 bin 185 seçmenin sandığa gitmişti. Yani ikinci turda katılım %10 civarında artmış görünüyor ve ilk tura oranla Mesut Pezeşkiyan 5 milyon 969 bin 212 daha fazla oy aldı. İran’ın muhalif kesimi katılımın resmî verilerin çok daha altında olduğunu düşünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran cumhurbaşkanı seçiminin 2. turu için olası iki senaryo vardı: Birincisi; ikinci turda da seçime katılım oranının aynı seviyede kalması ve tüm muhafazakâr radikal bloğun Sait Celili’nin arkasında birleşerek kendisinin seçilmesini sağlamaktı. İkincisi; Rehber Ayetullah Hameneyi’nin adayı olan Sait Celili’nin seçilmemesi için özellikle reformist seçmenler sandığa gidip tepki oyu kullanarak katılımı arttırıp reformist kanadın adayı Mesut Pezeşkiyan’nın seçilmesini sağlamasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüldüğü üzere ikinci senaryo gerçekleşmiş durumda. Yani İran’da halk seçim sandıklarına 2. turda katılımı artırarak Rehber Ayetullah Hameneyi’ye karşı tepki oyu kullanıp seçilmesini istediği gözde adayı Sait Celili’nin seçilememesini sağladı. Öte yandan; Sait Celili’nin muhafazakâr seçmeni konsolide edemediği de anlaşılıyor. Böylelikle; bu seçimin kaybedenleri başını Rehber Ayetullah Hameneyi’nin çektiği, devletin radikal muhafazakâr kanadı oldu. Yani hem seçimlere anlamlı bir katılım yükselişi olmadı hem de Rehber’in adayının seçilmesi engellenmiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">62 milyon seçmenin olduğu bir ülkede halkın yarısının seçimlere katılmamış olması elbette molla rejiminin meşruiyet krizinde olduğunu, bir kesimin İran’ın artık reformlarla düzeltilmesinin mümkün olmadığına inandığını, halkın rejimden kopuşunu ve cumhurbaşkanlığı makamının herhangi bir değişim getiremeyeceğine yönelik inancı açıkça ortaya koyuyor. Bu kopuş İran’da yaşayan tüm siyasi, etnik ve mezhebi kesimler için geçerli. Yine de halk “kötünün iyisi olan” reformist kanadın adayı Mesut Pezeşkiyan’ı seçerek kendisine ve destekçi kanadına radikal muhafazakarlara göre daha fazla güvendiğini ortaya koyarak ülkenin hâkim gücü Rehber Ayetullah Hameneyi’ye değişim talepleri bağlamında bir mesaj vermiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kim oturursa otursun; İran’da durum değişmeyecek çünkü ülkenin mutlak hâkimi olan Rehber Ayetullah Hameneyi iktidarını sürdürdüğü ve değişime direndiği müddetçe herhangi bir politika değişimi olası değil ve İran’ın bugünkü darboğazdan kurtulması pek mümkün gözükmüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlerleyen süreçlerde “seçilmiş” cumhurbaşkanı ile “ömür boyu atanmış Rehber” arasında hem makro hem de mikro politik mevziler bağlamında krizlerin çıkması kaçınılmaz olacak. Bu durum zaten yürütme erki bağlamında İran’ın en önemli anayasal paradoksudur çünkü Rehber’in mutlak vesayeti altında olan cumhurbaşkanı yetkilerini tam olarak kullanamıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte Mesut Pezeşkiyan iki yıl süreyle siyasetten çekildi. Sonrasında 2007 yılında İran’ın Doğu Azerbaycan ilinden milletvekili seçilerek ilk kez meclise girmeyi başardı. Vekilliği döneminde pek çok tartışmalı dosyaya dahil oldu.</strong></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki; İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan kim? Pezeşkiyan, 29 Eylül 1954 yılında İran’ın Batı Azerbaycan ilinin Mahabad kentinde doğdu. Annesi Kürt, babası Azerbaycan Türküdür. İlköğretim eğitimini doğduğu kentte alan Pezeşkiyan, lise eğitimini Urumiye şehrinde tamamladı. Kendisinin hem gıda sanayisi hem de fen bilimlerinde lise diploması var. Sonrasında 1975 yılında Tebriz Tıp Bilimleri Üniversitesini kazandı. İran-Irak Savaşı başladığında Pezeşkiyan cepheye sağlık ekiplerinin sevkinden sorumlu oldu ve hem hekim hem de asker olarak cephede görev yaptı. 1985 yılında pratisyen hekim olan Pezeşkiyan, fizyoterapi hocası olarak üniversitede ders vermeye başladı. 1990 yılında genel cerahhi uzmanı ve 1993 yılında kalp cerrahisi uzmanı oldu. Sonrasında da çeşitli hastanelerde hekim ve başhekim olarak görev yapmaya başladı ve Tebriz Tıp Bilimleri Üniversitesinde kalp cerrahisi bölümünde öğretim üyesi oldu. Bu dönemde kendi alanında akademik çalışmalar yapmaya ve çeşitli tıp enstitülerinde yöneticilik yapmaya devam etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pezeşkiyan, 2000-2001 yılları arasında reformist Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin birinci döneminde Sağlık Bakan Yardımcısı oldu ve sonrasında ikinci dönemde Sağlık Bakanı olarak İran meclisinden güvenoyu almayı başararak atandı. Kendisinin bakan olması pek çok istifaya ve tepkiye sebep oldu ve hakkında gensoru önergeleri verildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte Mesut Pezeşkiyan iki yıl süreyle siyasetten çekildi. Sonrasında 2007 yılında İran’ın Doğu Azerbaycan ilinden milletvekili seçilerek ilk kez meclise girmeyi başardı. Vekilliği döneminde pek çok tartışmalı dosyaya dahil oldu. Daha sonra yeniden milletvekili seçilen Pezeşkiyan, İran Meclis Birinci Başkanvekili olarak seçilmeyi başardı ve 2020 yılına kadar bu görevde kaldı ve meclisin sağlık komisyonunda görev aldı. Kendisi uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele için devletin bizzat uyuşturucu arz etmesi üzerine öneride bulundu ve önerisine İran polisi tarafından karşı çıkıldı. Pezeşkiyan, İran Meclisi Türk Dilli Vekiller Fraksiyonu başkanlığı yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha önce milletvekilliği ve cumhurbaşkanlığı adaylığı “düzene bağlı olmamak” gerekçesiyle İran Anayasayı Koruyucular Konseyi tarafından reddedilen Mesut Pezeşkiyan, seçimlere katılım oranının artması için bu kez onay alan bir siyasetçi olarak reformist kanadın desteğini aldı ve İran’ın 9. Cumhurbaşkanı oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendisi defaatle Rehber Ayetullah Hameneyi’ye ve İslami düzene tam bağlılığını duyurdu ve Rehber’in politikalarına uyacağını beyan etti. Cumhurbaşkanlığı koltuğunda kayda değer bir değişim getirebilmesi mümkün gözükmüyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 06 Jul 2024 19:34:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/iranin-yeni-cumhurbaskani-mesut-pezeskiyan-kim-1727714285.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mehmet Görmez\&#039;in \&quot;Maneviyat Güvenliği\&quot; kavramına İran örneğinden bakış</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/mehmet-gormezin-maneviyat-guvenligi-kavramina-iran-orneginden-bakis-641</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/mehmet-gormezin-maneviyat-guvenligi-kavramina-iran-orneginden-bakis-641</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İran’ın molla rejimi tam da Mehmet Görmez’in Türkiye’de yapılmasını talep ettiği gibi siyaseti ve hukuku “Maneviyat Güvenliği”ni sağlamak için devreye soktu. Peki, bunları yaparak başarı sağlanabilindi mi? İnsanlar İran’da daha mı dindar oldu ve maneviyatları güvence altına alınabilindi mi? Hayır, sonuç tam bir başarısızlık oldu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz günlerde Diamond Tema tartışmaları üzerine eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, HaberTürk televizyonunda Mehmet Akif Ersoy’un konuğu oldu. Görmez, programda Türkiye’nin manevi dünyasının tehlikede olduğunu değerlendirerek “Maneviyat Güvenliği” diye bir kavram ortaya attı ve özetle şunları söyledi:<em>“</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Özellikle Batı dünyasında İslamofobik nefretin yaygınlaşmasından sonra seçilen en kötü yollardan bir tanesi İslam ümmetine peygamber üzerinden saldırmak, onun ailesi üzerinden saldırmak. Bundan dolayı diyorum ki, bir maneviyat güvenliği sorunu var. Sosyal medyada başlayan din tartışmaları, bilhassa bilişim ve iletişim devriminden sonra, bütün hayatın bütün alanlarını etkilediği gibi, tabii olarak bizim dini hayatımızı da etkiledi ve derinden de etkilemeye devam ediyor.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mehmet Görmez,&nbsp;<em>“Siyaset erbabının ve hukuk erbabının bu meseleyi (Maneviyat Güvenliği) ele alması gerekiyor”</em>&nbsp;diyerek aslında çok tehlikeli bir talepte bulunarak siyaset kurumunun ve yargının bu meseleye müdahil olmasını istedi. Din; bireyler ile inandıkları tanrı arasında bireysel bir olgudur, inanmak veya inanmamak bireylerin kendi tercihleridir. Siyaset ve hukuk sadece bireylerin inanma veya inanmama özgürlüklerini teminat altına alabilir, bireylere inanç ve din dayatacak yaptırımlara ve düzenlemelere gidemez, gitmemeli.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Mehmet Görmez, ortaya attığı “Maneviyat Güvenliği” kavramıyla Türkiye’de siyasal iktidarın din alanına girmesini, insanların dinini şekillendirmesini ve hukuk üzerinden bazı yaptırımlarla insanlara dini perspektife göre yaşamalarının bir nevi dayatılması gerektiğine işaret ediyor. Bugün Türkiye’ye bakıldığında; gerici dinci zihniyetin hem siyasal hem de destekçileri olan toplumsal kesimleriyle birlikte güçlenmesiyle toplumsal laik düzenin değişmesini istedikleri, toplumu yukarıdan aşağıya doğru baskılarla İslamileştirmeye çalıştıkları, İslam ve şeriat kurallarını inanç teorisinden çıkarıp gündelik pratik hayat düzenine uygulanabilir bir biçimde adapte etmeye çalıştıkları çok açık ortada.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Müfredat değişiminden liseli kızların elbiselerinden dolayı mezuniyet törenine alınmamaları, cemaat, tarikat ve dini vakıflarla yapılan eğitim protokollerinden İslam’a yönelik eleştiri yapanların haklarında yargı tarafından soruşturma açılması ve yakalama kararı çıkarılması gibi pek çok örnek Türkiye’de yükselmekte olan İslami toplumsal mühendisliği ortaya koyuyor. Oysaki Anayasa’nın 4. maddesinde laiklik ilkesi, değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez temel nitelikler arasında sayılmıştır. Yani anayasal olarak Türkiye laik bir devlettir ve dinin esaslarını gözeten bir devlet değildir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Tek bir din ve mezhep anlayışı üzerinden kurgulanan bir sistemde vatandaşların vicdan hürriyetinden söz edilemez. Yani; Mehmet Görmez’in talep ettiği gibi siyaset kurumu ve yargı bu alana dayatmacı bir perspektifle giremez.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>GÖRMEZ’İN TALEP ETTİĞİ GİBİ BU ALANA DAYATMACI GİRİLEMEZ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devletlerin resmî dini olmaz, olmamalıdır çünkü bir devletin çatısı altında pek çok farklı dine inanan veya herhangi bir dini inanca sahip olmayan yurttaşlar vardır. Tek bir din ve mezhep anlayışı üzerinden kurgulanan bir sistemde vatandaşların vicdan hürriyetinden söz edilemez. Yani; Mehmet Görmez’in talep ettiği gibi siyaset kurumu ve yargı bu alana dayatmacı bir perspektifle giremez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir devletin tek bir dinin esaslarına göre yönetilmesinin ne gibi toplumsal krizleri beraberinde getirdiğini şeriat kurallarına göre yönetilen ülkelerden görüyoruz. Bu ülkelerde hukukun ve toplumsal hayatın tüm kuralları tek tip bir dini perspektifle belirleniyor, herkese aynı inanca sahip olması dayatılıyor ve “öteki” olarak görülen hiçbir kesime hayat hakkı tanınmıyor. Şeyhlerin, mollaların, imamların ve dini önderlerin hâkim olduğu bu tip yönetimlerde “şeriatın kestiği parmak acımaz” zihniyetiyle insan hakları, kadın hakları, hayvan hakları, yaşam tarzı, giyim tarzı, yeme içme tarzı ve evrensel tüm hukuki ve insani normlar ayaklar altına alınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasetin ve hukuk sisteminin insanların dinine ve maneviyatına müdahil olduğunda ne gibi faciaların yaşanacağını İran örneğinden görmek mümkün. İran İslam Devrimi’nin kurucu önderi İmam Humeyni, 1979’da devrimden sonra sürgünden ülkeye dönünce yaptığı ilk konuşmada&nbsp;<em>“Biz sizin maneviyatınızı, ruhaniyetinizi yükselteceğiz, sizi insanlık makamına eriştireceğiz”</em>&nbsp;demişti. Yani; siyaset kurumunu ve yargı eliyle hukuki yaptırımları İran halkının inanç dünyasına sokmuş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki, sonra ne oldu? Rejime karşı yapılan itirazları ve protestoları “Allah ve Resulüne karşı işlenmiş” saymaya başladılar. Maide Suresinin 33. Ayetini idamlara dayanak yaptılar ve kendilerine karşı yapılan her türlü eleştiriyi Yeryüzünde Fesat Yaymak (İfsad Fil-Arz) ve Muharebe (Allah ve Resulüne karşı savaş açmak) olarak değerlendirdiler ve buna dayanarak 45 yıldır muhaliflerini idam ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran İslami Ceza Kanunu’nun 500. Maddesi “Düzene karşı faaliyet” suçunu şu şekilde tanımlıyor: “İran İslam Cumhuriyeti düzeninin aleyhine, rejime karşı olan kurum, grup ve kişilerin lehine yapılacak olan her türlü faaliyet 3 ay ile 1 yıl hapisle cezalandırılır.” Yine İslami Ceza Kanunu’nun 610. Maddesi “Ulusal güvenliğe karşı gizli anlaşmalar ve toplanmalar” tanımıyla devlet aleyhine yapılan demokratik hak temelli toplanmalar dahi suç olarak görülüyor. Öte taraftan yine İslami Ceza Kanunu’nun 698. Maddesi “Yalan bilgi yayarak kamuoyunu negatif olarak etkilemek” tanımı ile devlet erkânına yönelik her nevi eleştiri ve faaliyet suç olarak tanımlanıyor. Yine İslami Ceza Kanunu’nun 508. Maddesinde “İran İslam Cumhuriyetine karşı düşman ülkelerle iş birliği” gibi 10 yıl hapis cezası öngören bir suç tanımı var.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>İran rejimi 45 yılda yaptığı toplumsal mühendisliğe rağmen, tüm siyasi ve yargı gücüne rağmen, tüm ekonomik gücüne rağmen insanları zorla İslamileştirmeyi başaramadığı gibi, karşısında çok büyük bir muhalif toplumsal kesimin oluşmasına sebep oldu.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İRAN REJİMİ 45 YILDA BAŞARAMADI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın molla rejimi tam da Mehmet Görmez’in Türkiye’de yapılmasını talep ettiği gibi siyaseti ve hukuku “Maneviyat Güvenliği”ni sağlamak için devreye soktu. Peki, bunları yaparak başarı sağlanabilindi mi? İnsanlar İran’da daha mı dindar oldu ve maneviyatları güvence altına alınabilindi mi? Hayır, sonuç tam bir başarısızlık oldu ve İran halkı arasında deizm, ateizm, agnostisizm aldı başını yürüdü. Yani; İran rejimi 45 yılda yaptığı toplumsal mühendisliğe rağmen, tüm siyasi ve yargı gücüne rağmen, tüm ekonomik gücüne rağmen insanları zorla İslamileştirmeyi başaramadığı gibi, karşısında çok büyük bir muhalif toplumsal kesimin oluşmasına sebep oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriter ve totaliter iktidarlar zayıfladıkça, oy ve güç kaybettikçe topluma yönelik baskılarını ve tahakkümlerini arttırma yoluna giderler. Türkiye’de de şu an bu durum yaşanıyor. Bugün Türkiye özellikle siyasal iktidarın geldiği nokta bağlamında popülist bir inanç dayatması ve laik hayat tarzına müdahaleyle karşı karşıyadır. Sosyal medya mecraları üzerinden yürütülen “şeriat istemiyoruz” veya “yaşasın şeriat” kavgaları her gün karşımıza çıkıyor. Türkiye toplumu kutuplaştı; bir yanda dini tahakküm altına girmek isteyenler var, öte yandan seküler yaşam biçimini korumak isteyenler var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Maneviyat Güvenliği” için illaki bir dini inanca sahip olmak ve yaratıcıya inanmak gerekmiyor, asgari insani melekelere sahip olmak bunun için yeterlidir. Herkesin dini inancına ve dinini yaşamak istemesine saygı duymak elzemdir ancak insanların inançsız olma veya farklı bir dine mensup olma kararlarına ve seküler bir hayat istemelerine de saygı duymak aynı derecede elzemdir.Hangi din ve inanç olduğu fark etmez; hâkim olan güç odakları sırf siyasal iktidar koltuklarını işgal ediyorlar diye kendi dinlerini ve inanç doktrinlerini tüm bir topluma dayatma hakkına sahip değiller, ellerindeki yargı sopasını kendi inançlarını empoze etmek için kullanamazlar. Son tahlilde; siyasetin ve yargının devreye girmesi maneviyat güvenliğini asla sağlayamaz, kimse zorla ve dayatmayla “cennete” sokulamaz…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 14 Jul 2024 19:22:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/mehmet-gormezin-maneviyat-guvenligi-kavramina-iran-orneginden-bakis-1727713541.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cumhur İttifakı’ndan devşirme kadrolarla CHP’de \&quot;değişim\&quot; mümkün mü?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cumhur-ittifakindan-devsirme-kadrolarla-chpde-degisim-mumkun-mu-640</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cumhur-ittifakindan-devsirme-kadrolarla-chpde-degisim-mumkun-mu-640</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğer muhalefet partileri kendilerine verilen emanet oylarla muhalif seçmenin kendilerine hangi görevleri verdiğini, ne beklediğini, hangi mesajı verdiğini, yenilenmenin ve değişimin gerçekte ne olduğunu idrak etmezlerse, halkın liyakatli evlatları hala mülakatlarda lime lime edilip işsiz kalırken AKP ve şürekasına hizmet etmiş olanlara makbul insan muamelesi yapıp en üst düzeyde kadro vermeye devam ederlerse ilk seçimde büyük bir hezimet yaşamaları kaçınılmaz.</strong>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun eski Trabzon Emniyet Müdürü Metin Alper’i İBB Zabıta Daire Başkanı olarak ataması tepki ve tartışmayı beraberinde getirdi. Kendisinin Trabzon Emniyet Müdürlüğü yaptığı sırada Danıştay'ın Öğrenci Andı'nı kaldırma kararının ardından yapılan bir operasyonda ele geçirilen maddelerin sergilendiği standa mermiler ile “Andımız” yazılmıştı. Bu durum tepkilere neden olunca Sudan'ın Hartum kentine ateşe olarak atanmıştı. Kendisinin Süleyman Soylu ve MHP’ye yakın olduğu çok sık gündeme geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süleyman Soylu, İçişleri Bakanı olduğu dönemde Genel Güvenlik ve Uyuşturucuyla Mücadele Toplantısı'nda şunları söylemişti:<em>“Bir uyuşturucu satıcısını gördükleri zaman, beni ne kadar kınarlarsa kınasınlar, ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler, o uyuşturucu satıcısının ayağını kırmayan polis görevini yapmamış demektir.&nbsp;</em></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Uyuşturucu satıcısını gören güvenlik görevlisi ne yaparsa yapsın sorumluluğu bana ait.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun üzerine; 2018 yılında Adıyaman Emniyet Müdürlüğü görevinde bulunan Metin Alper şu açıklamayı yapmıştı:<em>“İçişleri Bakanımızın bizlere verdiği talimat yanlış anlaşılmış olabilir ama biz talimatı doğru anladık. Bakanımız ‘bacaklarını kırın’ demişti. Biz uyuşturucu satıcılarının bellerini kırıyoruz, bellerini kırmaya da devam edeceğiz. Yeri geldi mi bunların kafalarını kırmak için her türlü güç ve azim bizde mevcuttur. Belleri ve kafalarını kırmaya devam edeceğiz.”</em></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Metin Alper pek çok tartışmalı konunun öznesi olmuş, Cumhur İttifakı’na yakınlığıyla bilinen bir isim. Ekrem İmamoğlu böylesi atamaları ilk kez yapmıyor. Göreve geldiği günden bu yana hem İBB kadrolarında hem de danışman kadrolarında AKP ve Cumhur İttifakı’na yakın isimleri çok kez tercih etti. Durum basın için de geçerli; kendisinin meşhur Karadeniz turunda ve çeşitli yurt dışı etkinliklerinde Cumhur İttifakı’na yakın gazetecilere alan açtığı malum.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BAZI ATAMALARDA DAHA DİKKATLİ OLMALI&nbsp;</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Metin Alper, Azerbaycan-Karabağ Savaşı’nın devam ettiği 2020'de Trabzon Emniyet Müdürü iken bir özel harekât polisinin nikah töreninde yaptığı konuşmada polisleri “hilal bıyıklı bozkurtlarım” diye nitelendirmiş ve şunları söylemişti:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Bugün benim bir evladımın, bir yiğidimin, hilal bıyıklı bir bozkurtumun nikahına geldim. Onlarca hilal bıyıklı bozkurtum da, ‘Sayın müdürüm bizi ne zaman Karabağ’a gönderecek?’ diye bekliyorlar. Karabağ’ın göbeğinde Türk’ün Bayrağını, Türk’ün Sancağını dikmek üzere hazır bekliyorlar. Özel Harekât öyle bir şubedir ki buradaki yiğitler, buradaki aslanlar, şimşek gibi çakar, sel gibi coşar, huduttan hududa yol bulup koşar. Cepheden cepheye de yeri geldiği zaman sorar. Tarık Bin Ziyad’ın gemileri yakıp arkasına bakmadığı gibi benim koç yiğitlerimde arkasına bakmadan sadece ve sadece kendilerine verilen hedefe korkusuzca, cesurca, yürekli şekilde, bir aslan gibi giden hilal bıyıklı Bozkurt’lardır. Hepsinin gözlerinden öpüyorum. Bu evlilik de hayırlı olsun. Bu evlilikten doğacak, Asenalar, Alperenler de bizden sonra bayrağı dalgalandıracaktır inşallah.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani; Metin Alper pek çok tartışmalı konunun öznesi olmuş, Cumhur İttifakı’na yakınlığıyla bilinen bir isim. Ekrem İmamoğlu böylesi atamaları ilk kez yapmıyor. Göreve geldiği günden bu yana hem İBB kadrolarında hem de danışman kadrolarında AKP ve Cumhur İttifakı’na yakın isimleri çok kez tercih etti. Durum basın için de geçerli; kendisinin meşhur Karadeniz turunda ve çeşitli yurt dışı etkinliklerinde Cumhur İttifakı’na yakın gazetecilere alan açtığı malum.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Kimse devr-i sabık yaratmanın peşinde değil, kimse düşmanlık peşinde değil, kimse kutuplaşmanın sürmesinden yana değil, kimse diyaloğa karşı değil, siyasette normalleşmenin olmasına karşı değil ancak bu durum muhalif toplum kesimlerinin yıllar içinde biriktirdiği öfke, tepki ve hatta nefretin görmezden gelinmesi anlamına gelmiyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KİMSE DEVR-İ SABIK YARATMA PEŞİNDE DEĞİL</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’nin yeni yönetimi “değişim” vaadinde bulundu ve bu söylem seçmen nazarında önemli bir karşılık buldu ve CHP 1977’den sonra ilk kez birinci parti olmayı başardı. CHP’ye sormak gerekiyor; muhalif seçmen neden yerel seçimlerde CHP’yi birinci parti yaptı? Bu denli emanet oy neden CHP’ye verildi? Çünkü muhalif halk kesimleri yıllardır AKP ve şürekasından, AKP ve şürekasına sadık kadrolardan, nepotizmden, adam kayırmacılıktan, AKP’nin yandaş unsurları ve trollerinden bıktı! Yani bu oylar muhalefete AKP’yi ve yandaşlarını meşrulaştırsınlar ve “yeni dönemde” de kadrolara yerleştirsinler diye verilmedi!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Koskoca CHP’nin içinden yetişmiş, çalışmış, emek vermiş hiç kimse İBB Zabıta Daire Başkanlığı’na layık değil miydi ki Metin Alper gibi bir profil bu göreve atandı? Bundan sonra ne olacak yani, yumuşama ve normalleşme adı altında AKP ve şürekasının üst düzey görevlileri muhalefet tarafından yine en üst mevkilere mi getirilecek? İktidar zayıfladıkça bu kişilerin muhalefete doğru “yanlamasına” göz mü yumulacak? Bunca yıldır muhalif gazetecilerin, akademisyenleri, bürokratların ve halkın liyakatli evlatlarının ödedikleri ağır bedellere rağmen AKP ve şürekasına bir zamanlar tam bağlı olanlar “yeni dönemde” de kendilerine muhalif partilerde ve mecralarda yer bulmaya devam mı edecekler? Eğer bu kişilere “her devrin adamı” olma şansı verilecekse muhalif halk neden muhalefet partilerine oy versinler ki?!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimse devr-i sabık yaratmanın peşinde değil, kimse düşmanlık peşinde değil, kimse kutuplaşmanın sürmesinden yana değil, kimse diyaloğa karşı değil, siyasette normalleşmenin olmasına karşı değil ancak bu durum muhalif toplum kesimlerinin yıllar içinde biriktirdiği öfke, tepki ve hatta nefretin görmezden gelinmesi anlamına gelmiyor. “Yumuşama” ve “normalleşme” başka bir şeydir, yıllarca muhalif kesimleri ve partileri hedef tahtasına koyup her türlü kötülüğü reva görenlere her dönemin adamı olabilmeleri için alan açmak ve yeniden kadrolaşmalarını sağlamak başka bir şeydir!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer muhalefet partileri kendilerine verilen emanet oylarla muhalif seçmenin kendilerine hangi görevleri verdiğini, ne beklediğini, hangi mesajı verdiğini, yenilenmenin ve değişimin gerçekte ne olduğunu idrak etmezlerse, halkın liyakatli evlatları hala mülakatlarda lime lime edilip işsiz kalırken AKP ve şürekasına hizmet etmiş olanlara makbul insan muamelesi yapı pen üst düzeyde kadro vermeye devam ederlerse ilk seçimde büyük bir hezimet yaşamaları kaçınılmaz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalefet partilerinin “tavanı” bunca yıldır yaşananları unutmak istiyor olabilirler ancak muhalif toplum tabanının hafızasında yaşananlar asla unutulmayacak…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 27 Jul 2024 19:16:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/cumhur-ittifakindan-devsirme-kadrolarla-chpde-degisim-mumkun-mu-1727713247.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Övünme ve üzülme duyguları üzerine - 1</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ovunme-ve-uzulme-duygulari-uzerine---1-639</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ovunme-ve-uzulme-duygulari-uzerine---1-639</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bazen, övündüğümüz şeylere aslında üzülmemiz gerektiğini düşünüyorum. Örneğin tarikat ve cemaatlerle ilgili haberleri izliyorum. “Bir başka tarikatın Yargıtay Başkanlığı seçiminde adayı varmış ve yarış bu tarikatın adayı ile diğeri arasındaymış.” Adeta bir tarikatlar-cemaatler cenneti… Bu arada bir tarikatın çok sayıda sektörde büyük yatırımlar yaptığı ileri sürülüyor. Bir de şiar var: “Bu dünyada bir lokma, bir hırka yeter.”&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kafam çok karışık…</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belirli olaylara verilen çeşitli toplumsal tepkileri anlamak benim için gerçekten zor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen, övündüğümüz şeylere aslında üzülmemiz gerektiğini düşünüyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin tarikat ve cemaatlerle ilgili haberleri izliyorum.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>"Filanca tarikattan falanca isim kovulmuş, tarikat şeyhi onunla görüşmeyi kabul etmemiş, o da açıklama yapmış.</em><em>Bir başka tarikatın Yargıtay Başkanlığı seçiminde adayı varmış ve yarış bu tarikatın adayı ile diğeri arasındaymış</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adeta bir tarikatlar-cemaatler cenneti…</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada bir tarikatın çok sayıda sektörde büyük yatırımlar yaptığı ileri sürülüyor ve görüntülerde liderin bindiği ultra-lüks ecnebi marka aracın üzerine güller serpiliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarikat lideri üyelere bu dünya nimetleri uğruna belli dini-ahlaki ilkelerden vazgeçilmemesini ve bunun karşılığında öte dünyadaki mükâfatlara odaklanılması gerektiğini öğütlüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de şiar var: “<em>Bu dünyada bir lokma, bir hırka yeter</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarikat liderlerinin refah içindeki yaşantılarına ve yaptıkları yatırımlara bakınca bu şiarın liderler için değil, onları ayakta tutan müritler için söylendiği açık.Ama lider kadrosu artık sanıldığından çok daha büyük bir kadro. Çeşitli şirketleri yönetiyorlar, çok önemli üst düzey kamu görevlerine atanıyorlar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Açıkçası tarikat yeryüzü iktidarından daha büyük bir pay kapmak için büyük bir mücadele içinde. Çok güçlü siyasi bağlantıları var. Bir taraftan büyük bir ticari ağ; öte yandan bu ticari ağın büyümesini sağlayan siyasal bağlantılar ve devlet içinde bu ilişkiyi koruyan geniş kadrolar.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TARİKATLAR YERYÜZÜ İKTİDARINDAN PAY YARIŞINDA</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Açıkçası tarikat yeryüzü iktidarından daha büyük bir pay kapmak için büyük bir mücadele içinde. Çok güçlü siyasi bağlantıları var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir taraftan büyük bir ticari ağ; öte yandan bu ticari ağın büyümesini sağlayan siyasal bağlantılar ve devlet içinde bu ilişkiyi koruyan geniş kadrolar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ancak şunu da biliyoruz ki toplumun önemli bir kesimi tarikat ve cemaatlere üye olmasa bile sempatiyle bakıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Milli Eğitim Bakanı bile tarikat ve cemaatleri sivil toplum örgütü olarak niteliyor ve bakanlık tarafından destekleneceklerinin müjdesini veriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Oysa bir örgütün sivil toplum örgütü olabilmesi, demokratik bir iç işleyişe sahip olmasına bağlı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Cemaat-tarikat liderlerinin “<em>yetkileriyle</em>” ilgili tartışmayı siyasal liberalizmin temsilcisi, aydınlanma dönemi düşünürü John Locke üzerinden sürdürmek mümkün.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Locke&nbsp;</span><em><span style="color:#000000">Yönetim Üzerine Birinci İnceleme</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_edn1" name="_ednref1"><span style="color:#000000"><strong>[i]</strong></span></a></em><span style="color:#000000">&nbsp;adlı eserinde, Eski Ahitte, kralların Tanrı tarafından yetkilendirildiğine ilişkin iddiaları kanıtlayan bir ayet aramakta ve sonunda bulamayınca kralların tanrısal hakka dayalı olarak ülke yönetmedikleri sonucuna ulaşmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Locke’un burada kullandığı yöntem son derece tutarlıdır: Eğer Tanrı birilerini kral olarak atamış olsaydı, insanoğluna kral olan bu kişiyle ilgili açık bilgi verirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Böyle bir yetkilendirme olmadığı halde kendisinin Tanrı tarafından yetkilendirildiğini iddia eden bir kral apaçık yalancıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu tür bir kralın Tanrı’ya şirk koşarak onun adına yetki kullandığı söylenebilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Locke’un kullandığı bu yöntem tarikat liderleri için de kullanılabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Cemaat-tarikat türü yapılanmalarda, tarikat- cemaat liderleri, müritlerin teslimiyetini istiyorlar. Diyorlar ki İslam teslim olmaktan gelir ve siz de önce teslim olmalısınız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İyi de kime teslim olacak müritler? Eğer İslam teslim olmaktan geliyorsa, inananların teslim olacakları yer Tanrıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Siz kimsiniz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Müritler niye size teslim olsun?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tanrı tarafından onun adına konuşmak üzere, herhangi bir yerde, örneğin Kutsal Kitapların herhangi birinde yetkilendirildiniz mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yetkilendirildiyseniz bize hangi ayette yetkilendirildiğinizi söyleyin.Yetkilendirilmediği halde Tanrının kurallarını yorumlama yetkisine sahip olan her kişi en büyük günah olan Tanrıya “<em>şirk koşma</em>” suçunu işlemiş olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tanrı’nın kurallarını kullarına aktaran tek otorite, peygamber olarak atadığı kuludur.Ancak peygamber Tanrı’nın elçisidir ve görevi Tanrı’nın koyduğu kuralları insanoğluna bildirmektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Peygamberler bile Tanrıya şirk koşmazken, bir tarikat liderinin Tanrı’nın insanoğluna gönderdiği kuralları yorumlama yetkisine sahip olduğunu bildirmesi en hafif tabirle hadsizliktir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tanrı yeryüzünde bir düzen yaratmış ve bu düzen içinde yaşayabilmeleri için insanlara, Kutsal Kitaplarında uymaları gereken davranış kurallarını peygamberleri aracılığıyla göndermiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu kuralların her yerde ve her zaman aynı olması zorunludur, çünkü hem Tanrı hem de kuralları tektir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Oysa tarikat ve cemaatlerin her biri Tanrının kurallarını farklı bir yoruma tabi tutmakta ve farklı uygulamaları savunmaktadır. Her cemaat ve tarikat müridi için uyulması gereken kurallar farklıdır. Nasıl oluyor da Tanrının bütün insanlara gönderdiği kurallar bir cemaat müridi için başka, diğer cemaatin müridi için başka olabilir ki?</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TARİKAT, CEMAAT, MÜRİD VE FARKLI KURALLAR</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa tarikat ve cemaatlerin her biri Tanrının kurallarını farklı bir yoruma tabi tutmakta ve farklı uygulamaları savunmaktadır.Her cemaat ve tarikat müridi için uyulması gereken kurallar farklıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nasıl oluyor da Tanrının bütün insanlara gönderdiği kurallar bir cemaat müridi için başka, diğer cemaatin müridi için başka olabilir ki?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman cemaat-tarikat liderleri Tanrı’nın koymadığı kurallar koyarak Tanrı’ya şirk koşmuş olmuyorlar mı?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cemaat ve tarikatların yaptıkları aslında dini inanç özgürlüğüne de aykırı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>İnanç özgürlüğü her bir bireyin Tanrısı ile ilişkisini kendisinin kurmasına ve ibadetini dilediği gibi yapmasına izin verir ve bunun güvencesi laiklik ilkesidir.</strong></em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa tarikat ve cemaat liderleri müritlerinin dini inanç ve kanaat özgürlüğünü ellerinden alıyorlar ve onları tarikatın dogmalarına inanmaya zorluyorlar.Bu örgütler, gerekli gücü elde edebilmek için bir taraftan ticaretle uğraşıyor, diğer taraftan siyasi ilişkileri kullanıyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarikatların hukuksal açıdan da küçük bir kusurları var:&nbsp;<strong>Dini siyasete alet ediyorlar</strong>.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa’da şöyle bir hüküm var: "<strong><em>Kimse</em></strong><em>, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya&nbsp;<strong>siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla</strong>&nbsp;her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut&nbsp;<strong>dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz</strong></em><strong>.</strong>” (m. 24/son)</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla hepimizin gözleri önünde gerçekleşen şey Anayasa hükmünün ihlal edilmesidir.Muhtemelen çok büyük bir koro şunu söyleyecektir:“<em>Ne zaman savunmaktan vazgeçeceksin darbeci 12 Eylül Anayasası’nı. Darbe anayasasını savunmak darbeyi savunmakla eşdeğerdir. Bu Anayasa’nın artık günümüz ihtiyaçlarına cevap vermediğini ve tümüyle değiştirilmesi gerektiğini söyledik ya sana.”</em></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Tamam da Ağbi bu Anayasa hala yürürlükte ve işinize geldiğinde belirli hükümleri tepe tepe kullanmakta hiç tereddüt etmiyorsunuz?</em></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Sana mı soracağız? Milli irade neyi isterse onu yapar</em>.”</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Doğru Ağbi zaten ben “hukuk devleti”, “anayasanın üstünlüğü”, “kanun önünde eşitlik”, “laiklik” gibi Batı icadı kavramlara biraz fazla uyum sağlamışım. Hep böyle teklemeler oluyor, kusura bakma.</em></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konuşmaların sonunda, tarikat ve cemaatlerin yapılan övgüyü hak edip etmedikleri yine de kafamda ciddi bir kuşku olarak duruyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyük bir cemaat yapılanması olan FETO’nun darbe girişimini hatırlayınca bu övgünün yapılmakta olmasına üzülmek mi gerekir diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kafam biraz da “<em>milliyetçilik</em>” kavramıyla ilgili olarak karışık.Vatan, millet ve bayrak kavramları önemli kavramlar ve bunlar belirli bir kesim tarafından çok yoğun biçimde kullanılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı vatandaşların, bu tür kavramları kullanarak adeta suç işleme özgürlüğü var.Bakanlık yapmış önemli bir şahsiyetin uyuşturucu şebekesiyle bağı ortaya çıkıyor:“<em>Vatan ve millet için yaptım, şimdi olsa yine yaparım diyor</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başkasının çete liderleriyle boy boy fotoğrafları var. Malvarlığı yabana atılmayacak cinsten.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O da aynı açıklamayı yapıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim kafamdaki “<em>milliyetçi</em>” ise şöyle saf bir tip:</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi çıkarı ile “milletinin” çıkarı karşı karşıya kaldığında milletin çıkarını tercih edip kendisini feda eden,</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vatanı ve milleti için hiçbir karşılık beklemeden çalışan,</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanun önünde eşitlik ilkesine uyan ve bu ilkeyi ihlal etmek isteyenlere engel olmaya çalışan,</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vatan ve millet kavramlarını kendi kişisel çıkarları için kullanmayan ve kullananlara karşı çıkan,</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkenin gelişmiş ülkeler standardına ulaşması ve her bir vatandaşın refahının artırılması için kendi kişisel çıkarlarını elinin tersiyle iten,</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkede yaşayan yoksulların sıkıntısını dert edinen ve sofrasındaki ekmeği onlarla paylaşan,</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">vs…kişi</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Benim bu “&nbsp;<em>saf tip</em>”imin tarihimizde de örnekleri var.Hem de bugünlerde çokça eleştirilen ve bu yüzden “<em>faşist tek parti diktatörlüğü</em>” olarak adlandırılan dönemden: Örnek 1.&nbsp;</span><em><span style="color:#000000">Yavuz-Havuz Yolsuzluğu Olayı</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_edn2" name="_ednref2"><span style="color:#000000"><strong>[ii]</strong></span></a>&nbsp;</em><span style="color:#000000">Cebelibereket Milletvekili eski Denizcilik Bakanı İhsan Eryavuz’un Yavuz Zırhlısının onarımı için havuz alımı sırasında bir Fransız şirketinden rüşvet aldığı ileri sürülmüştür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Eryavuz’un Meclis soruşturması kapsamında yargılanmasını isteyen kişi dönemin başbakanı İsmet İnönü’dür.İnönü’nün 1927 yılında&nbsp;<strong>tek bir imzayla</strong>&nbsp;verdiği Meclis soruşturması önergesi şöyledir: "Sabık Bahriye Vekili ve Cebelibereket Mebusu İhsan Beyin Vekâletinin son günlerinde, Yavuzun tamiri mukavelesinin tadili meselesinde muhilli emniyet bir tarzda, İcra Vekilleri Heyetinin kararı hilafına ve bu kanuni salahiyetinin haricinde hareket ettiği ve Hazinenin menafiine ademi takayyüt gösterdiği anlaşılmıştır. Vekâleti esnasında ve vekâlet vazifesinden mütehaddis bu harekât kendisinin mesuliyetinin ve Divanı Âliye şevkini müstelzimdir. Dahili nizamnamenin 169’uncu maddesi mucibince hakkında tahkikat icrasını talep ve teklif ederim.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Soruşturmayla görevlendirilen karma komisyon 23 Ocak 1928’de Yüce Divana sevk öneren raporunu yazarak Başkanlığa sunmuş ve Genel Kurul 26 Ocak’ta raporu görüşerek İhsan Eryavuz ve arkadaşlarının Yüce Divan’da yargılanmasını kararlaştırmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yüce Divan'da yargılanan Eryavuz aynı yıl hüküm giymiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Olay, tarihe “<em>Yavuz-Havuz Yolsuzluğu</em>” olarak geçmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İhsan Eryavuz, soyadı kanunuyla aldığı "<em>Eryavuz</em>" soyadını, davadan sonra "<em>Topçu</em>" olarak değiştirmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Özetle bir başbakan bir bakanının bir gemi onarımı sırasında rüşvet aldığı iddiasıyla yargılanmasını istemiş ve hukuksal süreç işletilerek bakanın yargılanması ve hüküm giymesi sağlanmıştır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Mehmet Ali Cenani, Kurtuluş Savaşında Güney Cephesinin örgütlenmesinde rol almış önemli bir siyasetçidir. Cenani’nin ticaret bakanlığı sırasında un ve zahire fiyatlarının yükselmesini önlemek için bakanlık emrine 500 bin lira verilmiştir. Cenani, ekmek fırınları yaparak dolaylı olarak fiyatların artmasını engellemiştir.&nbsp; Buna rağmen tahsis edilen ödeneği amacı doğrultusunda kullanmadığı için Yüce Divan’a gönderilmiştir.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><strong><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örnek 2:&nbsp;ALİ CENANİ OLAYI</span></span></span></strong></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mehmet Ali Cenani Meclis-i Mebûsan’da 3., 4., 5. ve 6. dönem, TBMM'de 1.,2. ve 3. dönem milletvekilliği; iki hükümette Ticaret Bakanlığı yapmış ve Kurtuluş Savaşında Güney Cephesinin örgütlenmesinde rol almış önemli bir siyasetçidir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cenani’nin ticaret bakanlığı sırasında un ve zahire fiyatlarının yükselmesini önlemek için bakanlık emrine 500 bin lira verilmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cenani bu parayı fiyatların doğrudan yükselmesini engellemek için kullanmamış bunun yerine ekmek fırınları yaparak dolaylı olarak fiyatların artmasını engellemiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna rağmen tahsis edilen ödeneği amacı doğrultusunda kullanmadığı için Yüce Divan’a gönderilmiştir. Cenani’nin savunmasında bu durum açıkça ifade etmektedir: "…Karar esnasındaki müzakere zabıtlarından anlaşıldığına göre encümen azayı muhteremesi stok meselesinin her safhası için verdikleri kararla gerek şahsen, gerek başkasını menfaattar kılmak suretiyle suistimal yapmadığımı ve menfaat temin etmediğimi tespit buyurmuşlardır. Masumiyetimi tespit eden bu karara teşekkür ederim. Encümen mazbatasında birtakım vazife suistimallerinden bahsediliyor. Ben hayatımda vazifemi suiistimal etmedim, kendi menfaatime vatan menfaatini daima tercih ettim.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle Cenani, kişisel bir menfaat sağlamadığının komisyon tarafından tespit edildiğini söylemekte ve onu Yüce Divan’a gönderme kararı almasına rağmen komisyona teşekkür etmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cenani, olayda, kendisine ya da başkasına herhangi bir menfaat sağlamamış, sadece parayı un ve zahire fiyatlarının düşürülmesinde tahsis amacının dışında bir başka yöntemle, devlete ait fırınlar yaparak kullanmıştır. Yani parayı amacına uygun biçimde kullanmış ama doğrudan fiyat kontrolü sağlayacağı yerde ürünün kendisini üretip ucuza satmak yoluyla farklı bir yöntem tercih etmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tercihi kullanırken kendisine ya da yakınlarına hiçbir menfaat temin etmemiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüce Divan 1928 yılında Cenani’ye bir ay hapis ve 170 bin lira para cezası vermiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neredeeeen nereye…</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nereden nereye geldiğimizden bahsederken aklıma bir de karşılaştırma geldi: 1927 yılında Başbakan İnönü tek başına bir Meclis soruşturma önergesi verirken ve 1928 yılında bir imzaya bile gerek olmaksızın Meclis, kesin hesap kanununun görüşmeleri sırasında, tahsis edilen ödeneğin yöntemine uygun kullanılmadığını tespit edip doğrudan harekete geçebilirken, 2017 Anayasa değişikliğinden sonra Meclis soruşturması önergesi verilebilmesi en az 300 milletvekilinin imzası koşuluna bağlanmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka anlatımla 1927 yılında tek bir imzayla ve hatta imzaya bile gerek olmaksızın bakanların görevleriyle ilgili olarak suç işleyip işlemedikleri sorgulanabilirken, bugün 300 milletvekilinin imzası olmadan soruşturma yapılamamaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1927’de komisyon basit çoğunlukla kurulabilirken ve Meclis basit çoğunlukla Yüce Divan’a sevk kararı verebilirken, 2017 Anayasa değişikliğinden sonra Meclis soruşturması komisyonu kurabilmek için en az 360 milletvekilinin ve Yüce Divan’a sevk kararı verebilmek için en az 400 milletvekilinin oyuna ihtiyaç vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka anlatımla Yüce Divan’a sevk kararı ancak anayasayı referandumsuz değiştirme çoğunluğuna ulaşınca verilebilmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun pratikteki anlamı günümüzde bir bakanı Yüce Divan’a göndermenin olanaksıza yakın olduğudur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim 2017 Anayasa değişikliklerinden günümüze kadar çok sayıda iddiaya rağmen tek bir bakan hakkında Meclis soruşturması önergesi verilememiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de neredeeen nereye…</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>"Faşist tek parti diktatörlüğü</em>” olarak suçlanan dönemde, ülkeye yararı dokunmuş bir bakan, kimliğine bakılmaksızın hukuk önünde eşitlik ilkesi çerçevesinde kolaylıkla yargılanıp cezalandırılırken, demokrasi ve hukuk devletinin çağ atladığı ileri sürülen bir dönemde, soruşturma önergesi bile verilememektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu şimdikilerin “<em>milliyetçi</em>”, eskilerin “<strong>ayyaş</strong>” olduklarını söyleyerek yanıtlayacak olanlara verebilecek hiçbir cevabım yok ne yazık ki. Ayarlarım henüz o kadar gelişmedi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim bakış açımdan, verilen örneklerde son derece güçlü bir milliyetçi duruş vardır.Birinci olayda Başbakan kendi bakanına bile hiç acımamış ve soruşturmayı bizzat kendi açmıştır. İkinci olayda “milliyetçiliği” tartışma konusu edilemeyecek bir bakan, hukuk önünde eşitlik ilkesi gereğince yargılanmış ve hüküm giymiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu “<em>gerici</em>” fikirlerime çok güçlü bir cevap gelmekte gecikmeyecektir: "<em>Kardeşim senin dediğin yöntemle devletin bekası korunabilir mi? Bu adamlar hangi riskleri göze alıyorlar biliyor musun? Bu kadar büyük riskleri göze alan birilerinin zenginleşmesinde ne var? Adam milliyetçi diye kendi çoluk çocuğunun rızkını düşünmesin mi?</em>”</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Ağbi tamam zenginleşsin ama zenginleşme gibi bir amacı varsa bu tür kanun dışı yolları kullanmasın. Bu ülkenin üretim biçimi zenginleşmeyi reddetmez ama oyunu kurallarına göre oynamak gerekir.</em></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Bak sen anlamadın. Bu adamlar zenginleşmek için yola çıkmıyorlar. Ama hizmetleri sırasında çeşitli ilişkilere giriyorlar ve bu sırada kendi işlerini de yapıp zenginleşiyorlar. Üstelik zenginleşmekle ülkenin zenginleşmesine da katkı yapmış oluyorlar</em>.”</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Ama adam zenginleşme ve bu arada kamu kaynaklarını kendi özel çıkarları için kullanma amacıyla milliyetçiliği kullanıyorsa bunu nasıl ayırt edeceğiz?</em></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Biz ederiz, sen o kadarını anlayamazsın</em>.”</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Haklısın Ağbi. Zaten benimki biraz saflık işte. Sizinkiler gibi ulvi amaçlarım olsaydı ne işim vardı bu akademik işlerde; bunlar hep teori-meori; milleti kandırmaca işleri.</em></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yazı yine bir hayli uzadı ve ben okuyucunun sıkıldığından endişelenmeye başladım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">O yüzden ara vermeden sonraki yazıda yayınlayacağımı taahhüt ederek, uzay çalışmalarımız ve yurt dışı başarılarımız ile ilgili kısmı bu yazıdan çıkarıyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Not:</strong>&nbsp;Bu yazı 31 Mart 2024 Mahalli İdareler seçimlerinden önce yazılmıştır. Seçimler sonunda siyasal iktidar ciddi bir “<em>yenilgi</em>” almışken, bu yenilgi özellikle ana muhalefetin hanesine “<em>başarı</em>” olarak yazılmıştır. Bu durumun kalıcı hale getirilmesi yukarıdaki ve sonraki yazıdaki kafa karışıklıkları konusunda muhalefetin bir tutum geliştirmesine bağlıdır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px">İkinci Yazı:<a href="https://www.yeniarayis.com/makale/ovunme-ve-uzulme-duygulari-uzerine-2-643">&nbsp;Övünme ve üzülme duyguları üzerine - 2</a></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">---</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ednref1" name="_edn1"><span style="color:#000000">[i]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;John Locke.&nbsp;<em>Yönetim Üzerine Birinci İnceleme</em>. 5. Baskı, Çeviren: Fahri Bakırcı. Ankara: Serbest Yayınları, 2024.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ednref2" name="_edn2"><span style="color:#000000">[ii]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Bu konuda daha fazla örnek ve diğer denetim konularındaki gerilemeler üzerine şu kaynağa bakınız: Fahri Bakırcı,&nbsp;<em>Kuruluşundan Günümüze TBMM'nin Denetim Yetkisinin Sönümlenmesi: Denetimden Kaçış</em>. Ankara: Lykeion, 2021.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 07 Apr 2024 18:40:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/ovunme-ve-uzulme-duygulari-uzerine-1-1727712978.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aristoteles’te hukuk devleti ve sosyal devlet üzerine - 2</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/aristoteleste-hukuk-devleti-ve-sosyal-devlet-uzerine---2-638</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/aristoteleste-hukuk-devleti-ve-sosyal-devlet-uzerine---2-638</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Aristoteles</strong><strong>’</strong><strong>e göre demokrasi ve oligarşinin kötü yönlerinin birleşiminden tiranlık doğuyorsa, bunların iyi yönlerinin birleşiminden de gerçekleştirilebilir en iyi yönetim olan politeia doğar. Türkçesi şu: Hem zenginlerin hem de yoksulların yönetimde yer aldığı ve bu nedenle zengin ve yoksulun birbirini ezmediği yönetim gerçekleştirilebilir en iyi yönetimdir. Bunun adı politea</strong><strong>’</strong><strong>dır.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/makale/aristoteleste-demokrasi-oligarsi-ve-tiranlik-uzerine-1-637" rel="noopener" target="_blank"><span style="color:#000000">Geçen yazıda</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Aristoteles’in yönetim biçimleri sınıflandırması ve tiranlık üzerine yazmıştım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Aristoteles’in orada yazdıkları yönetimde nelerin yapılmaması gerektiği üzerine idi. Bu yanlışlar yapıldığında oligarşi ya da demokrasinin kötü yönlerinin birleşimiyle tiranlık ortaya çıkıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ama Aristoteles’in asıl amacı bir tiranlık incelemesi yapmak değildi: Yönetimde yanlışlık yapılırsa tiranlık tehlikesinin kapıda beklediği uyarısı yapmaktaydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tiranlık ortaya çıkarsa tiranın krala benzemeye çalışarak yönetimini bir miktar daha sürdürebileceğine işaret etmişti. Kötü kaçınılmazsa kötünün iyisini tavsiye etmekteydi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Aristoteles’in asıl yapmak istediği, mevcut koşullarda gerçekleştirilme potansiyeli olan yönetimi ya da “<em>gerçekleştirilebilir en iyi yönetimi</em>” bulmak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hem ideal olanı hem de mevcut koşulları gerçekçi biçimde değerlendirebilirsek, neler yapılırsa içinde yaşanabilir bir yönetim kurulabileceğini ortaya koymak mümkün olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir başka anlatımla Aristoteles en çok gözlemlenen yönetimler olan oligarşi ve demokrasinin iyi yönetim biçimi olmaları için ne yapmaları gerektiğini açıklamaktadır: Aristoteles’e göre demokrasi ve oligarşinin kötü yönlerinin birleşiminden tiranlık doğuyorsa, bunların iyi yönlerinin birleşiminden de&nbsp;<em>gerçekleştirilebilir en iyi yönetim</em>&nbsp;olan&nbsp;<em>politeia</em>&nbsp;doğar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkçesi şu: Hem zenginlerin hem de yoksulların yönetimde yer aldığı ve bu nedenle zengin ve yoksulun birbirini ezmediği yönetim gerçekleştirilebilir en iyi yönetimdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bunun adı&nbsp;<em>politea</em><em>’</em>dır. (Buna ortak çıkarı gözeten demokrasi, ya da iyi demokrasi, ya da yasalı demokrasi demek de mümkündür.)&nbsp;<em>Politeia</em>’nın gerçekleştirilebilir en iyi yönetim olmasının nedeni basittir: Zenginler yoksullardan zenginlik yönünden eşitsiz olup her yönden eşitsiz değildirler. Dolayısıyla zenginlere sadece zenginlikleri yönünden eşitsizlik tanınır ve diğer yönlerden yoksullarla zenginlerin eşit olduğu kabul edilirse, devrimlerin en önemli nedeni ortadan kaldırılmış olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Aristoteles’e göre eşitlik genel olarak ancak eşit olanlar arasında sözkonusu olur; eğer eşitsiz olanlar eşit kabul edilecek olursa bu adaletsizlik yaratır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Aristoteles iki ayrı eşitlikten; oransal eşitlik ve sayısal eşitlikten söz eder ve&nbsp;<em>politeia</em><em>’</em>da her iki eşitlik ilkesine birden yer verildiğini söyler. Yurttaşlar arasında eşitlik olduğunda eşitlik ilkesi; eşitsizlik olduğunda eşitsizlik ilkesi uygulanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Aristoteles bu noktadan daha ileriye giderek gerçekleştirilebilir en iyi yönetimin kalıcı olması için sağlam bir mantık örgüsüyle temel formülleri üretir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Politeia orta sınıfa dayalı devlettir; günümüzün terimleriyle sosyal devlettir.&nbsp;</strong></em><em><strong>Politeia y</strong><strong>önetimde hem zenginlere hem de yoksullara yer veren yönetim olduğ</strong><strong>una g</strong><strong>öre, zenginlerin ve yoksulların çoğunluğunu ortak çıkarlara sahip bir kitle haline getirmek en iyisidir.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ORTAK Ç</strong><strong>IKARLARA SAH</strong><strong>İP Bİ</strong><strong>R K</strong><strong>İTLE</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Formü</strong><strong>l 1:&nbsp;</strong><em>Politeia</em>&nbsp;orta sınıfa dayalı devlettir; günümüzün terimleriyle sosyal devlettir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Politeia&nbsp;</em>yönetimde hem zenginlere hem de yoksullara yer veren yönetim olduğuna göre, zenginlerin ve yoksulların çoğunluğunu ortak çıkarlara sahip bir kitle haline getirmek en iyisidir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka anlatımla zengin ve yoksullar orta sınıfta buluşturulursa, zengin ve yoksul arasındaki çıkar farklılıkları en aza indirilmiş ve yönetim kalıcı hale getirilmiş olur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer her iki sınıfa da yönetimde yer verilir ancak bu kesimler kendi sınıflarında kalmaya devam ederse sürekli bir çatışma tehdidi olur. Oysa yoksulların standartları yükseltilerek ortaya getirilir ve zenginlerin varlıkları bir miktar törpülenir ortaya indirilirse çatışma potansiyeli azalır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir ülkede orta sınıfın bulunmaması ya da çok küçük olması bir devrim nedeni olabilir, çünkü orta sınıf her iki tarafın eşitliğinin sağlandığı alandır. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zenginlik ve yoksulluğun azalması, orta sınıfın güçlendiğini ve orta sınıfın güçlenmesi karşıtlıkların azaldığını gösterir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles orta sınıfın olması gereken büyüklüğü hakkında bir sayı da verir:</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Demokrasideki tehlike yoksullarla zenginlerin birleşerek devrim yapmaları ve bir tiranı başa geçirmeleridir. Orta sınıfın toplamı bu iki sınıfın toplamını aştığında bu tür bir devrim olanaksızdır.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ORTA SINIFLARIN DEMOKRASİDEKİ&nbsp;</strong><strong>ROLÜ</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta sınıf sayısal olarak diğer iki sınıfın toplamından ya da sınıfların biri olan yoksullardan daha fazla olmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasideki tehlike zenginlerin de desteğiyle yoksulların bir kişiyle anlaşmaları ve onu bir tiran olarak başa geçirmeleridir. Orta sınıfın toplamı bu iki sınıfın (zengin ve yoksul) toplamını aştığında bu tür bir devrim olanaksızdır, çünkü zenginler yoksulları devrime ikna etse bile her iki sınıfın toplamı, iktidardaki orta sınıfı devirmeye yetmeyecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Özetle</em></strong><em>&nbsp;Politea</em>’nın en iyi yönetim biçimi olmasının nedeni yoksul ve zengin sayısının azlığına karşılık orta sınıfa mensup yurttaş sayısının fazla olmasıdır.Orta sınıf ne kadar büyürse, toplumun ortak çıkarlar konusunda uzlaşması ve karar alması o kadar kolaylaşır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta sınıf küçüldükçe yani yoksul ve zenginlerin sayısı arttıkça, kötü yönetim biçimi olan tiranlığa dönüşme eğilimi güçlenir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles’in bu söylediklerinin modern devlette bir karşılığı var:&nbsp;<em>Sosyal devlet</em>.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzün sosyal devletleri artan oranlı vergilerle zenginlerden aldıklarını orta sınıfın büyütülmesi için kullanmaktadırlar.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyal devletlerde temel hedef zengin ve yoksul arasındaki gelir uçurumunu kaldırarak toplumun geniş bir kesimini orta sınıfta birleştirmektir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla sosyal devlet, Aristo’nun&nbsp;<em>politeia</em><em>’</em>sının sürdürülmesi yolunda kullanılan önemli bir araçtır; işlevi zengin ve yoksul sayısını azaltmak ve orta sınıfı büyütmektir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"<em>Neyse ki bizde de şimdilerde hem siyasal iktidar hem de muhalefet sosyal yardım yarışı içine girdi; özellikle mahalli idare seçimlerinde en büyük vaatler bu tür sosyal yardımlardan oluşuyor</em>” diyenler olacaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu diyenler Aristoteles’e dayanarak bunu söylüyorlarsa büyük yanlış yapmış ve Aristoteles’in dediklerinin tam tersini yapmış olurlar.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"<em>Eeeee</em><em>…hani sosyal devlet diyordun? Burada da sosyal yardım yapılıyor işte… Sosyal yardım sosyal devletin gereği değ</em><em>il mi?</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır. Aristoteles’e göre değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Sosyal yardımları sosyal devletin gerçekleştirilme koşulu sayanlar Aristoteles</strong><strong>’</strong><strong>ten hiçbir şey anlamamış muhteremlerdir. Aristoteles</strong><strong>’</strong><strong>in önerdiği şey insanları yoksul sınıfın içinden alıp orta sınıfa taşımaktır. İnsanların büyük çoğunluğu yoksul sınıf içinde kalmayı sürdürdükçe, yoksulların bir tiranı iktidara taşıma olasılığı yüksektir.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ARİ</strong><strong>STOTELES</strong><strong>’İN Ö</strong><strong>NERD</strong><strong>İĞİ İ</strong><strong>LE SOSYAL YARDIMIN FARKI</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyal yardımları sosyal devletin gerçekleştirilme koşulu sayanlar Aristoteles’ten hiçbir şey anlamamış zat-ı muhteremlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles’in önerdiği şey insanları yoksul sınıfın içinden alıp orta sınıfa taşımaktır. İnsanların büyük çoğunluğu yoksul sınıf içinde kalmayı sürdürdükçe, yoksulların bir tiranı iktidara taşıma ve onun tiranlığını destekleme olasılığı yüksektir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyal yardımlar, yoksulların yoksul sınıftan orta sınıfa terfi ettirilmesi amacını taşımaz; onların yoksul sınıfta kalmalarını kronikleştirir; yoksulluk ve yoksul sınıf kalıcı hale getirilmiş olur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles’in halkın aşağılanmasının araçlarından söz ederken, halkın yoksulluğunun kalıcı hale getirilmesinden söz ettiği hatırlanmalıdır. Halkın yoksulluğunun kronik hale gelmesi tiranlık tehlikesinin kronikleşmesine neden olur. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>O zaman&nbsp;</em><em>sosyal devletin, sosyal yardımlara karşı olduğunu mu söylüyorum?”</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır, karşı değildir; sosyal devlette sosyal yardımların yeri vardır, ancak sınırlıdır. Sosyal yardımlar kendi emekleriyle geçinme olasılığı olmayan gruplara, insan haysiyetiyle bağdaşan belirli bir yaşam standardı sağlamaya yönelir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa sosyal devlet yoksul sınıfı küçültmeyi ve bu sayede orta sınıfı büyütmeyi amaçlar. Orta sınıf büyüdüğünde toplumun çoğunluğunun ortak çıkarlar üzerinde uzlaşması kolaylaşır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles’in adlandırmasıyla bunun adı&nbsp;<em>iyi demokrasi</em>&nbsp;ya da&nbsp;<em>politeia</em>’dır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles’e dayanarak söylediklerimin ülkedeki ana akım sağ ve sol medya organlarında bir karşılık bulmayacağından eminim. Birbirlerini taklit eden bu ana akım gruplar şimdilerde destekledikleri siyasal parti adaylarının taahhüt ettikleri sosyal yardım miktarlarını yarıştırarak üstünlük kurmaya çalışmakla meşguller.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla bu yazıda sosyal yardım ve sosyal devlet arasında kurulan ilişkiye gözleri kapalı, kulakları tıkalı olacaktır. Herhangi bir yolla buradaki görüşlerden haberdar olmaları halinde verecekleri tepkiyi tahmin etmek güç değil: "<em>Hıh… o adam zaten sosyal yardımlara karşı, elitist bir dünya görüşüne sahip, yoksulları</em><em>n ne&nbsp;</em><em>çektiğini bilmediği için öyle konuşuyor</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır sayın ağbim. Tekrar altını çizerek söylüyorum: Bu yazıdan sosyal yardımlara karşı olunduğu biçiminde bir sonuç çıkarılamaz.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söylenen şey açıklıkla şudur: Yurttaşlara balık verilmemeli, balık tutmanın yolları öğretilmelidir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emekleriyle çalışabilecek durumda olanlar, toplam üretimden paylarına düşeni almalı ve yoksul sınıf içinden orta sınıfa terfi ettirilmelidir. Bu söylenen yoksul sınıfların sadakayla beslenmesinden çok daha iyisini önermektedir. Yoksulluk içinde varlığını sürdürmeyi değil, yoksulluktan tümüyle kurtulmayı ve kimseye muhtaç olmamayı önermektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimseye muhtaç olmayan kişi siyasal tercihte bulunurken toplumun ortak çıkarını gözeten adaylara yönelecek ve muhtaç olmadığı için sağlanacak menfaat karşılığında oyunu kimseye ipotek etmeyecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyal yardımlar ise emekleriyle çalışamayacak durumda olanlara bir yaşam standardı sağlamak üzere planlanmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanların önemli bir kısmı orta sınıfta makul bir gelire kavuşunca, sosyal yardım yapılması gereken kitle de küçüleceğinden, emekleriyle çalışamayacaklardan oluşan kitleye daha yüksek miktarlarda yardım yapmanın yolu da açılacaktır. Bu da çalışamayacak durumda olan yoksulların sağlanacak anlamlı sosyal yardımlarla insan haysiyetiyle bağdaşır bir yaşam standardına sahip olmalarıyla sonuçlanacaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles’in tehlike olarak gördüğü şey sosyal yardımlarla kitlelerin yoksul tutulması ve genişleyen yoksul sınıfın kronik hale getirilmesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden sosyal devletin öncelikle yoksul sınıfları orta sınıfa çıkarmanın yollarını bulması gerekir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada Aristoteles’in sosyal devlet anlayışının “insani” kaygılardan kaynaklanmadığını belirtmek gerekir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles’in temel kaygısı, yoksulların çoğunlukta olduğu bir yönetimin, bir tiranı başa geçirme potansiyeli taşımasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla “insani” olma Aristoteles’in düşüncelerinin nedeni değil sonucudur. Yoksulların devrimi önlemek için orta sınıfa dâhil edilmeleriyle insanca yaşamaları da güvence altına alınmış olur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Formül 2:&nbsp;</strong><em>Politeia</em>&nbsp;yasalara dayalı devlettir; günümüzün terimleriyle hukuk devletidir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi Aristoteles’in kurduğu mantıksal örgünün ne kadar güçlü olduğunu görmenin zamanı.Hatırlayalım: “<em>Hangi yönetim biçimi en iyisidir</em>?” sorusuna “<em>En iyi yönetim biç</em><em>imi monar</em><em>şidir, çünkü erdemli çok sayıda insan bulmak erdemli tek kişi bulmaya göre daha zordur</em>” demişti. Buradan hareketle gerçekçi olunursa, herkesin erdemli olması olanaksız olduğundan, bütün insanların erdemli olduğu bir demokrasi kurmanın olanaksız olduğunu belirtmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte şimdi erdem sorununu son derece ustaca çözmenin zamanı: Mademki insanların çoğunluğunun erdemli olması mümkün değildir, o zaman demokraside erdemi bir başka öğeyle ikame etmek gerekir. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>"Acaba ne?"</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdemin işlevi kişinin kendi çıkarına göre değil toplumun çıkarına göre davranmasını sağlamasıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdemli olmayan kişi tutkularına göre davranır ve kişisel çıkarlarını gerçekleştirmek için ortak çıkarı feda ederdi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Krala güvenilmesinin nedeni, bir babanın çocuklarının çıkarını düşünmesi gibi kralın da uyruklarını düşünmesiydi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Aristokraside de erdemli azınlık tutkulara gö</strong><strong>re de</strong><strong>ğil ortak çıkara göre yönetecekti.</strong></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Demokraside ortak çıkara göre yönetecek erdemli bir çoğunluk bulmak olanaksız olduğundan, çoğunluğu tutkularından arındıracak bir formül bulmak gerekir. Bu formül yasalarla yönetimdir.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ÇOĞUNLUĞU TUTKULARINDAN ARINDIRACAK FORM</strong><strong>Ü</strong><strong>L</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristokraside de erdemli azınlık tutkulara göre değil ortak çıkara göre yönetecekti.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokraside ortak çıkara göre yönetecek erdemli bir çoğunluk bulmak olanaksız olduğundan, çoğunluğu tutkularından arındıracak bir formül bulmak gerekir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu formül yasalarla yönetimdir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasalar toplumun kişisel tutkularla değil ortak çıkara göre yönetilmesini sağlar.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka anlatımla&nbsp;<strong><em>yasalar çoğunluğun erdemidir</em></strong>: Çoğunluk erdemli değilse, onu erdemli davranmaya zorlayan bir araç bulmak gerekir ki bu araç yasadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortak bir anayasa yapıldığında ve bütün yurttaşlar yasa önünde eşitlik ilkesine uygun davranmaya zorlanabildiklerinde tutkulardan arınmış bir yönetim kurulmuş olur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dengeli bir karma yönetim için titizlikle korunması gereken en önemli şey yasaya itaat ruhudur.Bir devletin yıkılmaya başlaması yasaların ihlaliyle gerçekleşir ve dolayısıyla baştan önlem alındığında yıkım başlamamış olur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden İnsanların yasaları herhangi bir biçimde ihlal etmeleri, özellikle küçük ihlaller dâhil olmak üzere, mutlak biçimde önlenmelidir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle yasalar tutkulardan arınmış bir yönetime olanak tanıdıklarından,&nbsp;<em>politeia</em>’ya içkindirler.&nbsp;<em>Politeia</em>’da yasalar, ortak çıkarı gerçekleştirmeye çalışan ortak akıl olarak nitelendirilebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda&nbsp;<em>politeia</em>&nbsp;çoğunluğunu orta sınıfın oluşturduğu (<em>sosyal devlet</em>) bir yasalı devlet (<em>hukuk devleti</em>) olarak tanımlanabilir. Günümüzün diliyle söylenirse<em>, iyi demokrasi sosyal devlet ve hukuk devletinin bileşimidir.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"<em>Tutturdun bu antik düşünürleri gidiyorsun. Adam 2000 kü</em><em>sur y</em><em>ıl önce yaşamış. Onun dedikleri başka bir zaman tutmamış. Şimdiye nasıl uyarlanabilir?”</em></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Almanya</strong><strong>’</strong><strong>da Nazi fa</strong><strong>şizmine yol aç</strong><strong>an en&nbsp;</strong><strong>önemli etmenlerden biri orta sınıfın hızla yoksullaşması ve orta sınıfın erime tehlikesinin belirgin hale gelmesiydi. Demokratik rejimin toplumu huzursuzluktan kurtaramayacağı, devrini tamamladığı, kurulu devletin kudretsiz ve zayıf olduğu inancı partiler üstü güçlü yönetici arayışını doğurdu.</strong>&nbsp;</em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FAŞİZİM NASIL YÜKSELDİ</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Bir.</strong>&nbsp;Dedikleri tutmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Misal: 1930’lu yıllarda yaşanan Alman ve İtalyan faşizmleri.Faşizmin sınıfsal tabanı burjuvazi olmasına rağmen, faşizm orta sınıfların desteği ve karşıt güçlerin birleşememeleri nedeniyle iktidara gelebilmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Almanya’da 1914-1918 yılları arasında kısa ve uzun vadeli borçlanmalara gidilmiş ve savaş enflasyonla finanse edilmişti. Bu yıllarda enflasyon üç kat artmıştı. 1922-1923 arasında enflasyon afet halini aldı: 1923’ün Ocak ayında tedavülde iki milyar marka yakın para varken Haziranda dokuz kat artarak 18 milyar marka, Ağustosta 117 milyara, Kasımda 93 katrilyon marka çıktı. Ocak’ta 1 dolar 18 bin mark iken Kasımda 4 milyar marktı. Para artık cüzdanla değil bavulla taşıttırılıyordu. Yemek yendiği sırada fiyatlar birkaç kat arttığından lokantalarda yemek fiyatları yemekten önce ödettiriliyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dolayısıyla Almanya’da Nazi faşizmine yol açan en önemli etmenlerden biri orta sınıfın hızla yoksullaşması ve orta sınıfın erime tehlikesinin belirgin hale gelmesiydi. Demokratik rejimin toplumu huzursuzluktan kurtaramayacağı, devrini tamamladığı, kurulu devletin kudretsiz ve zayıf olduğu inancı partiler üstü güçlü yönetici arayışını doğurdu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Benzer biçimde bu dönemde İtalya’da toplumsal ve ekonomik düzen bozulmuş, enflasyon yükselmiş ve işsizlik artmıştı. Kitlelerde köklü değişim isteği yaratan genel toplumsal huzursuzluk, sosyalist etkiye açık yığın hareketlerinde önemli gelişmelere neden oldu. Genel Emek Konfederasyonu savaş sonrasında 250 binden az olan üye sayısını hızla artırarak 1919'da bir milyondan fazla, 1920'de ise 2.200.000 dolayında işçiyi yapısına kattı; aynı yıl 200 bin üyeye ulaşan İtalyan Sosyalist Partisi (PSI) 1919 seçimlerinde toplam oyların yaklaşık üçte birini (1.834.000 oy) alarak 508 üyeli parlamentoda 156 milletvekilliği kazandı ve birinci parti oldu.İtalya’da sosyalist hareketin gelişmesinden hoşnut olmayanlar Mussolini’nin kurduğu “<em>fasci di combattimento</em>”lara katılmaya başladı.</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn1" name="_ftnref1"><span style="color:#000000">[1]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Her iki faşizm deneyiminde de erimekte olan orta sınıfın desteği sağlanmıştır. Orta sınıf kendi varlığına bir tehdit yöneldiğinde savunmaya geçerek faşist liderlere destek vermiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>İki.</strong>&nbsp;Aristo’nun dedikleri günümüze de uyarlanabilir. Bunun için etrafta “<em>yabancı düşmanlığı</em>” formunda ortaya çıkan ve bu yüzden çılgın liderleri destekleyen hareketlerin seçim başarılarına odaklanmak yeterlidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Özetle yeni tiranların ortaya çıkma eğilimi orta sınıfların tehdit algısına dayalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Günümüz demokrasileri sorunlarını çözmek istiyorlar ve bir tiranlık tehlikesini bertaraf etmek istiyorlarsa sosyal devleti ve hukuk devletini güçlendirmek zorundadırlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Önceki yazı:&nbsp;<a href="https://www.yeniarayis.com/makale/aristoteleste-demokrasi-oligarsi-ve-tiranlik-uzerine-1-637">Aristoteles’te demokrasi, oligarşi ve tiranlık üzerine – 1</a></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">---</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref1" name="_ftn1"><span style="color:#000000">[1]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;İtalyan faşizmi ile ilgili kısımda katkılarını esirgemeyen Prof. Dr. Mehmet Yetiş’e teşekkürü bir borç bilirim.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 20 Mar 2024 18:12:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/aristoteleste-hukuk-devleti-ve-sosyal-devlet-uzerine-2-1727710249.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aristoteles’te demokrasi, oligarşi ve tiranlık üzerine – 1</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/aristoteleste-demokrasi-oligarsi-ve-tiranlik-uzerine--1-637</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/aristoteleste-demokrasi-oligarsi-ve-tiranlik-uzerine--1-637</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bütünlüğü içinde okunduğunda şu görülecektir: Aristoteles, ortak çıkara göre yönetmek için yönetenlerin erdemli olması gerektiğini savunmaktadır. Monarşide yöneten tek kişi erdemli olduğundan monarşi en iyi yönetim biçimidir. Ama eğer erdemli olan birkaç kişi varsa ne olacaktır? Aristoteles’in cevabı kesindir: Mademki erdemle yönetmek asıldır, erdemli çok sayıda kişinin yönetimi erdemli tek kişinin yönetiminden daha iyidir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"<em>Büyük Filozof</em>” Aristoteles’in çok sayıda eserinin hem kendi çağını hem de günümüzü aydınlatabilmesi; söylediklerinin, günümüzün kimi siyasal olaylarını neredeyse tümüyle açıklama gücünde olması hayranlık uyandırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazmasının amacı yaşadığı dönemin demokrasisini çöküşten kurtarmak; ama kurtaramamış. Ne var ki o gün yazdıkları günümüze uyarlandığında sonuçlar büyüleyici gerçekten.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle Aristoteles bütünlüğü içinde okunmadığında yanlış anlaşılmaya ya da yanlış sonuç çıkarmaya olanak veren karmaşık bir filozof; çok kolaylıkla “<em>çelişkili</em>” damgasını yiyebiliyor. Ama eserler bütünlüğü içinde okununca çelişkiler kayboluyor ve yanlış sonuç üretme olasılığı ortadan kalkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Felsefi konularda yazdıklarını geçiyorum; sadece devlet ve demokrasi ile ilgili olarak söylediklerine odaklanacağım.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles yönetim biçimlerini amaçlarına göre “<em>ortak çıkarı gözeten iyi yönetimler</em>” - “<em>kişisel çıkarı gözeten kötü yönetimler</em>” olarak ikiye ve bunların her birini de kendi içlerinde yöneticilerin sayısına göre üçe ayırmaktadır: </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tek kişinin ortak çıkara göre yönetimi&nbsp;<em>monarşi</em>,</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tek kişinin kişisel çıkara göre yönetimi&nbsp;<em>tiranlık,</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Az sayıda kişinin ortak çıkara göre yönetimi&nbsp;<em>aristokrasi</em>,</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Az sayıda kişinin kişisel çıkara göre yönetimi&nbsp;<em>oligarşi,</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok sayıda kişinin ortak çıkara göre yönetimi&nbsp;<em>politeia</em>,</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok sayıda kişinin kişisel çıkara göre yönetimi&nbsp;<em>demokrasi.</em></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Burada dikkat çeken nokta demokrasinin ortak çıkarı gözetmediğinde kötü yönetimler grubu içinde yer almasıdır. Bu düşünce Aristoteles’e özgü de değil. Örneğin Platon yasasız demokrasiyi kötü yönetimler içinde sayarken, Polybios kötü demokrasiye oklokrasi adını vermiş.</em></strong></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ARİSTOTELES, PLATON, POLYBİOS VE KÖTÜ YÖNETİM</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada dikkat çeken nokta demokrasinin ortak çıkarı gözetmediğinde kötü yönetimler grubu içinde yer almasıdır. Bu düşünce Aristoteles’e özgü de değil. Örneğin Platon&nbsp;<em>yasasız demokrasi</em>yi kötü yönetimler içinde sayarken, Polybios kötü demokrasiye&nbsp;<em>oklokrasi</em>&nbsp;adını vermiş.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demek ki demokrasi mutlaka iyi bir yönetim olmak zorunda değil:&nbsp;<strong>Yasaya dayanmayan demokrasi kötü yönetim biçimlerinden biridir!</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles’in yönetim biçimleri sınıflandırması ayrıntılarına girildiğinde son derece karmaşık gibi görünür. Ama metinler bütünlüğü içinde okunup mantık örgüsü kavrandığında karmaşıklık kaybolur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Misal… “<em>Monarşi yönetim biçimleri içinde en iyisidir</em>” diyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu gören muhterem yazar daha fazla ilerleme gereği duymadan “<em>Aristoteles’in yönetim biçimleri içindeki tercihi açıkça monarşidir</em>” deyip Aristoteles’i monarşi savunucusu yapıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okumasını biraz derinleştirince az ileride şu cümleyi görüyor: "<em>Yönetim biçimleri içinde en iyisi aristokrasidir</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhterem yazar hemen buluşunu kaleme alıyor: "<em>Aristoteles çelişkili bir yazardır, çünkü eserinin bir yerinde monarşinin en iyi yönetim biçimi olduğunu söylerken başka bir yerinde aristokrasiyi savunmuştur."&nbsp;</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır muhterem yazar, bir çelişki yok. Bir çelişki olmadığını anlaman için Aristoteles’i bütünlüğü içinde okuman gerekirdi. Ama sen de haklısın, zamanın yok; yükselme ve performans için eser yetiştireceksin daha; bilimsel bilgi ulaşılması gereken temel hedef olmaktan çıkarılınca sen de mesleğini icra etmenin yollarını bulacaksın.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütünlüğü içinde okunduğunda şu görülecektir: Aristoteles, ortak çıkara göre yönetmek için yönetenlerin erdemli olması gerektiğini savunmaktadır. Monarşide yöneten tek kişi erdemli olduğundan monarşi en iyi yönetim biçimidir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama eğer erdemli olan birkaç kişi varsa ne olacaktır? Aristoteles’in cevabı kesindir: Mademki erdemle yönetmek asıldır, erdemli çok sayıda kişinin yönetimi erdemli tek kişinin yönetiminden daha iyidir. Ama erdemli insan bulmak zordur. Bu yüzden de monarşi, zorunluluktan dolayı en iyi yönetimdir.Erdemli birden çok kişi bulunsaydı, monarşi karşısında aristokrasi kesinlikle tercih edilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu kadar erdemli kişi nerdeeeee…? Keşke olsaydı… Olmayınca mecburen monarşiyle idare edeceğiz.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla Aristoteles’in “<em>Monarşi yönetim biçimleri içinde en iyisidir”&nbsp;</em>cümlesini&nbsp;<em>“erdemli birden fazla kişi bulunmadığından monarşi yönetim biçimleri içinde en iyisidir”&nbsp;</em>biçiminde tamamlamak gerekir.Bunu ben mi uyduruyorum?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır. İşte bu konuda Aristoteles’in kendi söyledikleri: "<em>Hepsi iyi insanlardan oluşan çok sayıda kişinin yönetimini Aristokrasi ve tek kişinin yönetimini krallık olarak adlandıracak olursak… erdem bakımından birbirine eşit belli sayıda iyi insanın bulunabilir olması koşuluyla, Aristokrasi devletler için monarşiden daha iyi olacaktır.</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi Aristoteles’in açıkça sormadığı, ama yazdıklarının tümü gözönünde bulundurulduğunda üstü örtük biçimde sorduğu soruyu soralım:“<em>Toplumda yaşayan bütün insanlar erdemli olsaydı, demokrasi de aristokrasiden daha iyi bir yönetim biçimi olur muydu</em>?”Aristoteles’in bu soruya vereceği cevap şöyledir: “<em>Evet olurdu, ama olması imkânsızdır</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles, bu konuda kendisinden yaklaşık 2000 yıl sonra yaşayan Jean Jacques Rousseau’dan çok daha gerçekçidir. Rousseau, demokraside kendi kendini yöneten halkın erdemli olabileceğini varsaymaktadır. Aristoteles bunu bir olasılık olarak bile değerlendirmeye almamaktadır. Ama “<em>erdemli halk</em>” formülü tümüyle dışlanmış da değildir; gerçekçiliğine uygun biçimde bunu başka kavramlarla ikame edecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman şimdiye kadar söylenenlerden şu sonuca ulaşabiliriz: Halkın tümünün erdemli olması olanağı bulunmadığından halkın ortak çıkara dayalı yönetimi sözkonusu olmaz; az sayıda erdemli kişi bulunamayacağından aristokrasi de mümkün olmaz. Bu durumda monarşi elimizde en iyi yönetim biçimi olarak kalmış görünmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama monarşi var mı? Etrafımıza baktığımızda tarihte örnekleri olsa da, günümüzde monarşileri de göremiyoruz diyor Aristoteles (kendi dönemi için kuşkusuz).</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki gözlemlediğimizde etrafımızda en çok hangi tür yönetimleri görüyoruz?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı zamanda bir tıp doktoru olan Aristoteles, biyolojide çok sayıda gözlem yapmakla yetinmemiş, sosyal bilimler alanında gözlemler yapmıştır. Devletlere ilişkin yaptığı gözlemler sonunda şu sonuca ulaşmıştır:&nbsp;<strong>Ya yoksullar zenginleri yönetmektedir ya da zenginler yoksulları yönetmektedir. Yoksullar zenginleri yönetiyorsa demokrasi, zenginler yoksulları yönetiyorsa oligarşi vardır. Hem demokrasi, hem de oligarşi kötüdür. Çünkü demokraside yoksullar zenginleri ezer; oligarşide zenginler yoksulları ezer</strong><em>.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla etrafımızda en çok gördüğümüz yönetim biçimleri olan&nbsp;<em>oligarşi</em>&nbsp;de&nbsp;<em>demokrasi</em>&nbsp;de sorunludur. Ama bundan daha kötüsü de var: Oligarşi ve demokrasinin kötü yönlerinin karışımıyla bir yönetim oluşursa, yönetim biçimleri içinde en kötüsü olan&nbsp;<em>tiranlık</em>&nbsp;doğar.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle söylemek gerekirse&nbsp;<strong>tiranlık;&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zenginliğe, lükse dayanması ve halka karşı olması yönünden oligarşiye;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zenginliğe, lükse dayanması ve soylulara karşı olması yönünden demokrasiye benzer.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ayrıca iki kötü yönetim biçiminin kötü olmalarına yol açan öğeleri içinde birleştirdiğinden en kötü yönetim biçimidir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Peki tiranlık nasıl ortaya çıkar</em>?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zenginlerin baskısından bıkan halk bu baskından kurtulmak için birini destekleyip iktidara getirirse, iktidara gelen bu kişi kendi çıkarları, kendi zenginliği ve lüks tutkusu için hem halkı, hem de zenginleri ezmeye başlar. Böylece demokrasi ve oligarşide ya zenginler ya da yoksullardan biri ezilirken, tiranlıkta her ikisi birden ezilmeye başlar.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tiran hem halkın düşmanı, hem de soyluların düşmanıdır; tiranın düşündüğü kendi zenginliği, lüksü ve çıkarıdır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Halk tiranı başa getirmekle yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştur.&nbsp;</strong><strong>Tiranlık hem en kötü yönetim biçimidir, hem de baskıyla ayakta kalmasından dolayı en kısa ömürlü yönetim biçimidir. Ama ömrünü uzatmak için çeşitli geleneksel yöntemler kullanır.</strong><strong>&nbsp;</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TİRANLIK ÖMRÜNÜ UZATMAK İÇİN GELENEKSEL YÖNTEMLER KULLANIR</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Halk tiranı başa getirmekle yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tiranlık hem en kötü yönetim biçimidir, hem de baskıyla ayakta kalmasından dolayı en kısa ömürlü yönetim biçimidir. Ama ömrünü uzatmak için çeşitli geleneksel yöntemler kullanır. Bu yöntemler,&nbsp;<strong>(1)</strong><strong><em>halkı önemsizleştir</em>, (2)&nbsp;<em>tepeleri biç</em>, (3)&nbsp;<em>böl-yönet</em></strong>&nbsp;taktikleridir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İlk olarak tiranlıkta halk&nbsp;<strong><em>aşağılanmalı ve önemsizleştirilmelidir</em></strong>, çünkü alçak ruhlu insanların hiç kimseye karşı kumpas kurma yetenekleri yoktur. Halk ne kadar cahil bırakılırsa, bilimsel eğitimin dışında tutulursa, hurafelerle donatılırsa, sadakayla yaşamaya alıştırılır, yoksulluğu kronik hale dönüştürülürse o kadar bağımlı hale gelir. Tiranı devirme gücü ve isteği olmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İ</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">kinci olarak halkın çeşitli kesimleri arasına&nbsp;<strong><em>nifak tohumları ekilmeli ve halk kutuplara ayrıştırılmalıdır</em></strong><em>.</em>&nbsp;Farklı kesimler arasında karşılıklı bir güven duygusu oluşmadığı sürece tiranı devirmek olanaksızdır ve bu yüzden tiran halkı kutuplara ayırmanın yollarını bulunmalıdır. Halk çeşitli kimlikler üzerinde kutuplara bölündüğünde kutuplardan her biri diğerini düşmanı olarak görür ve tiranla uğraşmak yerine birbiriyle uğraşır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Üçüncü olarak&nbsp;<strong><em>tepeler biçilmelidir</em></strong><em>,</em>&nbsp;çünkü tepede olanlar tiranın rakipleridir. Güçsüz uyrukların tirana karşı gelme yetenekleri olmadığından tehdit oluşturmazlar ama üstte olan güçlü uyruklar tirana tehdit oluştururlar. Bu yüzden tiran üstte olanları biçmeli ve yürekli insanları ölüme göndermelidir. Tiranların birlikte yola çıktığı dostları, onun eşiti ve üstünde olanlar sürekli olarak onu devirme arayışında olacaklardır. Bu nedenle tiran sofrasına kendisini devirme amacı taşıyan rakipleri değil, sadece düşman olduğunu bildiği yabancıları çağıracaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Aristoteles bu yöntemleri neden incelemektedir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kimileri Aristoteles’in bu yazdıklarına bakarak onu Machiavelli’inin öncüsü saymışlardır. “<em>Amaca giden her yol mübahtır</em>” ilkesinin sahibi Machiavelli</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_edn1" name="_ednref1"><span style="color:#000000">[i]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;prense iktidarı ele geçirmesi için tavsiyelerde bulunmakta ve bu amaç için yalan söylemek dâhil her yolu deneyebileceğini öğütlemektedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Acaba Aristoteles’in de benzer bir amacı mı vardır?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kesinlikle hayır!</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Aristoteles’in tiranlığı bir iktidar biçimi olarak savunmak gibi bir amacı kesinlikle yoktur. Tiranlık hakkında söylediklerine bakıldığında bu yönetim biçiminden kaçınmak gerektiğini öğütlediği görülebilir. Bu incelemeleri tam da tiranlıktan kaçınmak için yapmaktadır.</strong></em><strong>&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ARİSTOTELES TİRANLIKTAN KAÇINMAYI ÖĞÜTLER</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles’in tiranlığı bir iktidar biçimi olarak savunmak gibi bir amacı kesinlikle yoktur. Tiranlık hakkında söylediklerine bakıldığında bu yönetim biçiminden kaçınmak gerektiğini öğütlediği görülebilir. Bu incelemeleri tam da tiranlıktan kaçınmak için yapmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka anlatımla en çok gözlemlenen yönetim biçimleri olan oligarşilere ve demokrasilere&nbsp;<strong><em>tehlike uyarısı</em></strong>&nbsp;yapmaktadır. Onlara, eğer bu tür hatalar yapılırsa ve başa gelen kişi eğer bu tür işleri yaparsa tiranlık altında yaşamaya mahkûm olunacağı uyarısını yapmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla Aristoteles’e göre bir toplumda tek kişi yönetimi kurulmuşsa ve bu tek kişi halkı cehalete itiyorsa, toplumu kutuplaştırıyorsa, yakınındakileri tasfiye ediyorsa orada bir tiranlık rejimi kurulduğunun farkında olunmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu rejim yönetim biçimlerinin en kötüsüdür ve kullandığı bu yöntemler ömrünü bir miktar uzatsa bile tiranlık rejimler içinde en kısa ömürlü rejimdir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles bir tiranlık kurulmuşsa, tirana bir krala benzeyerek kötülüklerden bir miktar da olsa kurtulabileceği tavsiyesinde de bulunur. Tiranlık kaçınılmazsa, tiranın bir kral niteliğinde olması ya da öyle görünmesi tavsiye edilir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman monarşideki kral ile tiranlıktaki tiranın farkı nedir?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yönetim biçimleri içinde en iyisi olan monarşi, tek kişinin, uyrukların çıkarlarını gözeterek yönetmesiyken, yönetim biçimleri içinde en kötüsü olan tiranlık, tek kişinin, kendi çıkarını gözeterek yönetimidir.Bir insan kendi kendisine yeterli olmadığı ve bütün iyi şeylerde uyruklarını aşmadığı takdirde kral olamaz; oysa tiran yetersiz olduğundan halk üzerinde baskıyla komplekslerini giderir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kral liyakatlidir ve liyakat ilkesinin olmasına önem verir; oysa tiran liyakatsizdir ve yönetmeye en elverişli kişiler olduklarından liyakatsiz yöneticiler seçer; liyakatsizliği besler.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kral başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayacağından kendi çıkarının peşinden koşmayacak ama uyruklarının çıkarlarının peşinde olacaktır; oysa tiran yetersiz olduğundan giderek zenginleşmeye ve daha fazla güç elde etmeye çalışacaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kral mal sahiplerinin mülkiyetlerinin adaletsizliğe maruz kalmaması ve halkın aşağılanmaması için bir koruyucu olmayı amaçlayan kişidir; oysa tiran halkı yoksullaştırmaya ve güçsüz bırakmaya; kendisi orantısız bir güç elde etmeye çalışan bir bencildir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kral, dışarıdan gelen koruyucular tarafından korunan tiranın aksine yurttaşlar tarafından korunacaktır; kral halk tarafından sevildiğinden halkın arasında elini kolunu sallayarak gezecektir; çünkü yurttaşlar bir baba gibi davranan kralın en iyi koruyucusudur oysa tiran sevilmediğinden yabancılardan oluşan bir&nbsp;<em>koruma ordusu</em>&nbsp;olmadan sokağa çıkamaz.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla tiran krala benzemeye çalışarak baskıcı yönetimini biraz esnetebilir ve bir miktar rıza üretebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Aristoteles hiçbir şekilde tiranlık yönetimini öğütlememekte ve bu incelemeyi demokrasi ve oligarşilere tehlikeye işaret etmek için yapmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles demokrasi ve oligarşilere, eğer iyi yönetim olmaya yönelmezseniz tiranlık sizi bekliyor mesajı verir. Tiranlığın belirtilerini de ayıca ortaya koyarak, yönetimlerin kendilerini tanımalarına yardımcı olur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki Aristoteles’in tek ya da asıl amacı bu mudur?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır. Aslında bütün bunlar gerçekleştirilebilir en iyi yönetim nasıl bir yönetimdir sorusunun cevabını vermeye yönelik hazırlık çalışmalarıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu sorunun cevabı bir hayli uzun ve bundan sonrası okuyucuyu sıkabilir.Bu nedenle bir sonraki yazıda gerçekleştirilebilir en iyi yönetimin formüllerini konuşacağız.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Yazı:&nbsp;<a href="https://www.yeniarayis.com/makale/aristoteleste-hukuk-devleti-ve-sosyal-devlet-uzerine-2-638">Aristoteles’te hukuk devleti ve sosyal devlet üzerine - 2</a></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Not 1:&nbsp;</strong>Daha önce yarı bıraktığım iki yazı daha var ve onların da devamı gelecek. Ama bu yazının devamı ardışık yazıda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Not 2:</strong>&nbsp;Bu yazının kaynakçası, sonraki yazı için de geçerlidir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">---</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ednref1" name="_edn1"><span style="color:#000000">[i]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Machiavelli’ye de haksızlık etmemek gerekir: Machiavelli için amaca giden her yolun mübah olması için amacın kendisinin meşru bir amaç olması gerekir. Amaçtan bağımsız olarak amaca giden her yolun mübah olduğu düşüncesi, sadece sahtekar politikacıların işidir ve Machiavelli bu tür sahtekar politikacıların şiddetle karşısındadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kullanılan temel kaynaklar: Aristotle. The Complete Works of Aristotle. 6. Düzenleyen: Jonathan Barnes. Princeton: Bollingen Series, 1995. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şenel, Alaeddin.&nbsp;<em>Siyasal Düşünceler Tarihi: tarih öncesinde ilkçağda ortaçağda ve yeniçağda toplum ve siyasal düşünüş.</em>&nbsp;Ankara: Ankara Üniversitesi SBF Yayınları, 1982; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Akın, İlhan.&nbsp;<em>Devlet Doktrinleri.</em>&nbsp;3. İstanbul: Beta, 2016; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ağaoğulları, Mehmet Ali.&nbsp;<em>Kent Devletinden İmparatorluğa.</em>&nbsp;Ankara: İmge Yayınevi, 1994; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Copleston, Frederick. Aristoteles. Çeviren Aziz Yardımlı. İstanbul: İdea, 1986; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Göze, Ayferi. Siyasal Düşünceler ve Yönetimler. 17. İstanbul: Beta, 2017; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ross, W. D. Aristoteles. 3. Çeviren Ahmet Arslan. İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2017; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Toker, Metin. Bir Diktatörün İktidar Yolu, Ankara: Rüzgarlı Matbaası, 1963; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tunaya, Tarık Zafer. Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, İstanbul: Araştırma, Eğitim, Ekin Yayınları, 1982.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 18 Mar 2024 17:52:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/aristoteleste-demokrasi-oligarsi-ve-tiranlik-uzerine-1-1727709063.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Demokrasi, laiklik ve hukuk devleti üzerine</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokrasi-laiklik-ve-hukuk-devleti-uzerine-636</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokrasi-laiklik-ve-hukuk-devleti-uzerine-636</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Demokrasi hiçbir zaman halkın yöneticilerini seçtiği ama yönetileceği kurallar üzerinde söz sahibi olmadığı bir rejim olarak tanımlanmamıştır. Bu durumda demokrasiden laiklik ilkesinin dışlanması gerektiğini söyleyenler hem demokrasiye hem de hukuk devletine karşıdırlar.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yunan mitolojisinde Tanrı Apollon’un Delphoi’deki bilicisi, “<em>Dünyanın en bilge kişisi kimdir?</em>” biçimindeki bir soruyu “<em>Sokrates</em>” diye yanıtlar.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum Sokrates’e bildirilince Sokrates buna şiddetle itiraz eder ve aksini ispatlayacağını iddia eder. Bu amaçla, Atina sokaklarında sofist, marangoz, politikacı, satıcı, zengin, yoksul herkesle konuşur ve kendisinden daha bilge birini ortaya çıkarmaya çalışır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak çabası nafiledir; konuştuğu kişilerin bildiklerini iddia etmelerine rağmen, bildiklerinin gerçek bilgi (episteme) olmadığının farkına varır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu araştırmadan sonra kendisinin bilge olarak görülmesinin nedenini kavrar: Kendisi bilmemekte, ama bilmediğini bilmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuştuğu kişiler de onun gibi bilmemektedirler ama bilmediklerini bilmemektedirler. Bildikleri yanlış bilgiyi doğru bilgi zannetmektedirler.Kendisi bilmediğini bildiği için bilgiyi araştırma çabası içine girmekte ama diğerleri bilmedikleri halde bildiklerini zannettikleri için bilgiyi araştırmaya gerek duymamaktadırlar.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sokrates’e göre kimi insanlar&nbsp;<strong><em>sanı</em></strong>larını (<strong><em>doksa</em></strong>) bilgi zannederek büyük bir yanılgıya düşmektedirler. Bu kişilerin bir şey bilmemeleri ya da cahil olmaları sorun değildir, ama bilmedikleri halde bildiklerini zannetmeleri ya da cehaletlerinin farkında olmamaları büyük sorundur. Çünkü bilmeyen ve bilmediğini bilen kişi bilme uğraşı içine girebilir. Oysa bilmediği halde bildiğini sanan insanlar öğrenme çabası içine girmezler ve sanılarının gerçek olduğunu düşünerek yaşarlar. Böylece&nbsp;<strong><em>gerçek bilgiye</em></strong>&nbsp;(<strong><em>episteme</em></strong>) giden yolu kendi elleriyle kapatmış olurlar. Dolayısıyla gerçek bilgiye, “<strong><em>episteme</em></strong>”ye ulaşmanın ilk adımı “<strong><em>kendini bilme</em></strong>”, yani bilmediğini bilmedir.“<strong><em>Kendini bilme ilkesi</em></strong>”nin günümüzde yaşamsal bir önem kazanmış olduğunu söylemek gerekir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ilkeye uyulmadığından “bilindiği” zannedilen sanılar üzerinden toplum yönlendirilmeye ve toplumun değerleri aşındırılmaya çalışılmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünlerde çokça tartışılmaya başlanan “<em>laiklik</em>” “<em>demokrasi</em>”, “<em>hukuk devleti</em>” gibi kavramlar üzerinde bilimsel gerçeklikle ilişkisi olmayan düşünceler ortaya atılmaktadır.Örneğin muhterem “ulema”dan belirli bir cenahta kabul gören kişiler şunları söylüyorlar: "<em>Laiklik dinsizliktir.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Jakoben Fransızlar bu ilkeyi keşfedip uyguladılar.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>İlke bize Fransa tarafından dayatıldı.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>İlke Fransız Jakobenlerinin Fransız devriminden sonra bulunmuştur.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bizim kültürümüze aykırı olan bu ilkeden derhal kurtulmak gerekir.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Cumhuriyet devrimlerini yapanlar Batının etkisi altında bu ilkeyi sistemimize dahil ederek büyük kötülük yaptılar.</em><em>Halkın dininden kopmasına neden oldular.</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda şu “<em>kara mizahı</em>” yapmak zorunlu hale geliyor:“<em>Evet ya muhterem…</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Fransızların Fransız Devrimini yaptıktan sonra ilk yaptıkları işin dini yasaklamak olduğunu hepimiz biliyoruz.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>O günden beri Fransa’da kilise gören olmamıştır.</em><em>Kiliseler siyanürle pudraya dönüştürülmüş ve çıkarılan altınlar dinsizlik için harcanmıştır.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Hem Fransız Katolikleri, hem de Protestanları Jakoben yönetim tarafından giyotine gönderilerek idam edilmiştir.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Üstelik yeni doğmuş bebekler ve çocuklar da bundan nasibini almış ve bir insanlık dramı yaşanmıştır.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Fransa ilkeyi diğer Avrupa ülkelerine de ihraç etmiş ve dini tümüyle yasaklamıştır.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bugün hiçbir laik ülkede hiç kimsenin din sözcüğünü ağzına almasına izin verilmemektedir.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bizim gibi ülkelerde de bu böyle idi; neyse ki şimdilerde mesela ben bu yazıda “din” sözcüğünü kullanabiliyorum çok şükür.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Batı ülkelerinin anayasalarında ve insan hakları belgelerinde “din ve vicdan özgürlüğü” yoktur, çünkü dine hiçbir şekilde izin verilmemektedir.”</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekrar söyleyeyim “<em>ironi</em>” yapıyorum; gerçek düşüncem başka. (Bu arada önce ironi yaparak sanılardan kurtulma ve ardından diyalektik yöntemle gerçek bilgiye ulaşma Sokrates’in yöntemidir.) Gerçek düşüncem bilimsel bir analize dayanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Baştan sonuçları sıralayayım:</span></span></span></p>

<ol>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Demokrasi</em>” ve “<em>Cumhuriyet</em>” birbirlerinden farklı kavramlardır. Bugün bu kavramlarla Batı demokrasilerini ve Batı Cumhuriyetlerini kastediyoruz.</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasi tarihsel olarak ilk defa Antik Yunan’da; Cumhuriyet tarihsel olarak ilk defa Roma’da ortaya çıkmıştır.</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yunan’da demokrasi İ.Ö. 500 yılında Roma’da Cumhuriyet İ.Ö. 509 yılında ortaya çıkmıştır. Yani demokrasi ve cumhuriyet eş zamanlı olarak, karşılıklı etkileşimleri de olan iki ayrı toplumda yeşermiştir.</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasi ve cumhuriyet, çoğu kez zannedildiği gibi işletilmeleri kolay olduğundan tercih edilen rejimler değildir. Tam tersine her ikisi de çok sayıda kurum ve kurala sahiptir; bu kurum ve kurallar olmadığında kurulan rejimlerin adı demokrasi ve cumhuriyet birer addan ibaret kalır. Her iki rejimin işletilmesi de son derece zordur.</span></span></span></li>
</ol>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Laiklik ve hukuk devleti demokrasinin bileşenleri değildir ama laiklik ve hukuk devleti demokrasinin ta kendisidir. Bir başka anlatımla aynı devlet buradan bakınca demokratik devlet, oradan bakınca hukuk devleti, şuradan bakınca laik devlettir.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>LAİKLİK VE HUKUK DEVLETİ DEMOKRASİNİN TA KENDİSİDİR</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önce demokrasi için Atina’ya, sonra cumhuriyet için Roma’ya kısa birer tur (Ama Roma Cumhuriyeti turu bir başka yazıya)…</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama demokrasiyle ilgili iddialı bir önerme:<strong><em>Laiklik ve hukuk devleti demokrasinin bileşenleri değildir ama laiklik ve hukuk devleti demokrasinin ta kendisidir.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka anlatımla aynı devlet buradan bakınca demokratik devlet, oradan bakınca hukuk devleti, şuradan bakınca laik devlettir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laiklik ve hukuk devleti ilkeleri demokrasiden soyutlanamaz; bunlardan herhangi birinin sona ermesi tümünün aynı anda sona erdiği anlamına gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden,“<em>Ben demokrasiyi savunuyorum ama laikliğe karşıyım</em>” ya da“<em>Ben demokrasiyi savunuyorum ama hukuk devleti değil kanun devletini tercih ediyorum</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biçimindeki cümlelerin bilimsel temeli yoktur ve olamaz.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi söylenenleri “demokrasi” yönünden ispatlamak için önce Antik Atina’ya yolculuk…</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atina’da demokrasi, hukuk devleti ve laikliğin birlikte gelişimi şöyle olmuştur: Demokrasi gelmeden önce Antik Atina eşitlikçi toplumsal yapıya sahip bir kabile toplumudur.Kabile üyeleri iş birliği ve işbölümü ilkeleri içinde ürettiklerini birlikte tüketmektedirler.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üretilenin tümü tüketildiğinde kimsenin zenginleşmesi mümkün değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ürün miktarının artmasıyla birlikte oluşan fazlayı (artık ürün) birilerinin sahiplenmesi kaçınılmazdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu fazlaya kabile şeflerinin el koyması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü kabile şefleri hem aile reisleri olarak ürünü bölüştürme ve çeşitli ihtiyaçları gidermede öncülük etmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dönemde son derece gelişkin bir “<em>mitolojik düşünce</em>” hâkimdir. Ancak mitolojik düşüncenin ya da efsanelerin toplumsal bir işlevi de vardır. Efsaneler insanların boş zamanlarını geçirmek için birbirlerine anlattıkları masallardan ibaret değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kıtlık, kuraklık, tufan, deprem, volkanik patlamalar, rüzgâr, kasırga gibi doğa olaylarının açıklanmasına ihtiyaç vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu doğa olaylarına ilişkin ilk açıklamaları yapanlar aynı zamanda ilk bilim adamlarıdır. Ancak bilim adamlarının bu dönemde din adamlarına dönüşmesi uzun sürmeyecektir. Çünkü bu olayları açıklayabilme yeteneğinde olanların tanrılarla ilişki kurabildikleri ve bu yeteneklerinden dolayı olayları açıklayabildikleri düşünülmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman bu ilk bilim ve din adamlarının kim olduğu sorusunun cevaplanması gerekir ve cevap basittir: Aile şeflerinden artık ürüne el koyanlar, bu efsaneleri de yaratanlardır. Bu efsaneler sayesinde kabile üyelerini kontrol altında tutmak mümkün olmuştur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu şefler yarattıkları ideolojiyle bir taraftan kabilenin yönetim işini yürütürken, diğer taraftan kabilenin ayin işlerini yürütmüşlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetlemek gerekirse kabile şefleri kabilede ideolojik, dini, siyasal ve ekonomik üstünlüğü ele geçirmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun doğal sonucu kabile üyeleri arasında çıkacak uyuşmazlıkların da kabile şefleri tarafından çözüme kavuşturulmasıdır. Ama nasıl? Henüz devlet yok, ceza yasaları yok, yasama organı yok.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte pratik bir çözüm: Mitolojik Tanrılar (<em>Uranus</em>,&nbsp;<em>Gea</em><em>Oceanus, Hyperion, Coeus, Cronus, Crius</em>&nbsp;ve&nbsp;<em>Iapetus</em>,&nbsp;<em>Mnemosyne, Tethys, Theia, Phoebe</em>,&nbsp;<em>Rhea</em>&nbsp;vb.) yaratmak ve onlara çeşitli işler yaptırmak.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünkü terimlerle söylersek, dini siyasete alet etmek: Kabile şefleri kabile üyelerinin itaatini sağlamak ve onlara üstünlüklerini kabul ettirmek için bu Tanrılarla ilişki kurabildiklerini ve onlara kurban adayabildiklerini söylüyor ve bu amaçla yapılan dini ayinleri yönetiyorlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tanrılardan biri, bugün de adaletin simgesi olarak kullanılan elinde adaleti temsil eden teraziyle gözü bağlı kadın, yani Adalet tanrıçası “<em>Themis</em>”tir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı Zeus’un Hera’dan sonraki ikinci karısı olan Themis çocuklarıyla birlikte mevsimlerin, yılların, sanatların düzenini sağlayan, yaşamla ölüm dengesini kuran bir Tanrıçaydı. Efsaneye göre öfkeli veya cezalandırıcı olmayıp kendisine yeteri kadar saygı gösterilmediğinde veya adaletsizlik yapıldığında sessiz kalır, ceza onun yerine,&nbsp;<em>Themis</em>’in&nbsp;<em>Oceanus</em>’tan olan torunu intikam tanrıçası&nbsp;<em>Nemesis</em>&nbsp;(<em>Rhamnous</em>) tarafından verilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki biz insanlar Themis’in adaletinin ne olduğunu ve adaletin ne söylediğini nasıl bilecektik? Cevap yine basit:&nbsp;<em>Themis</em>, adaletin ne olduğunu kabile şeflerine söyleyecekti. Bir başka anlatımla kabile şefleri bir tür peygamber idiler.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kabile şeflerinin Themis’ten aktardıkları yasalara “<em>Thesmoi</em>” deniyordu. Themis’in thesmoilerini (yasalarını) kabile üyelerine aktaran şeflere “<em>thesmotet</em>” deniyordu (Themis, thesmoi, thesmotet arasındaki kök benzerliğine dikkat edilmelidir).</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kabile şefleri thesmotetler her olay için ayrı bir thesmoi uyduruyorlardı. Örneğin bir yoksul bir zenginin ağacından elma kopardığında, thesmothet thesmoi gereğince eli kesme cezası veriyor ama bir zengin yoksulun ağacından elma kopardığında ceza öngörmüyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zengin ve yoksul uçurumu büyüdükçe, kabile üyeleri thesmotetlerin adalet adına yaptıkları bu adaletsizliği sorgulamaya başladılar: Nasıl oluyordu da aynı Tanrıça aynı fiil zenginler tarafından işlendiğinde farklı, yoksullar tarafından işlendiğinde farklı cezalar verebiliyordu?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sorgulamaların dozu artmaya başlayınca, soylular thesmoilerin olaydan sonra açıklanması yerine önceden ilan edilmelerine razı oldular.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bundan sonra thesmothetler thesmoilerin ne olduğunu fiil işlenmeden önce yazılı olarak açıklayacak ve fiil kim tarafından işlenirse işlensin aynı yaptırıma tabi olacaktı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Böylece “<em>sözlü thesmoi</em>” dönemi kapanıyor ve yerine “<em>yazılı thesmoi</em>” dönemi geliyordu.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ilkel kabile döneminde hukukta yapılan bir devrim sayılabilirdi: İnsanlar şimdi hangi fiilin hangi cezaya çarptırılacağını fiili işlemeden önce biliyor olacaklardı. Bugünün terimleriyle bir tür hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkesi yaşam alanı bulmuştu. Böylece soylular artık herkesçe bilinen yazılı yasayı keyfi olarak yorumlama ve uygulama yetkilerini yitirdiler.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak sorun tam anlamıyla çözülmüş sayılmazdı. Çünkü soylular thesmoileri yazılı olarak ilan ederken, sürekli olarak kendi lehlerine kurallar koyuyor ve ayrıcalıklı konumlarını güvence altına alıyorlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soyluların bu kadar çok olanağı kullanmaları, zamanla orantısız biçimde zenginleşmelerine ve güçlenmelerine neden oldu. Onların zenginleşmesi toplumun diğer üyelerinin yoksullaşması pahasına oluyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üretim arttıkça ve ticaret geliştikçe rekabet kızışıyor ve soylular küçük toprak sahiplerinin topraklarını ellerine geçirerek daha çok üretim ve ticaret yapmanın yollarını arıyorlardı. Bu amaçla bulunan yollardan bir tefecilikti. Küçük toprak sahiplerine üretim yapabilmeleri için yüksek faizlerle kredi veriliyor ve kredi zamanında geri ödenmediğinde toprağın gelirine el konuyordu. “Altıda bircilik” denen bu sistemde toprak sahibi işlediği toprağın ürününün altıda birini kendisine alıyor ve geriye kalanını borcu karşılığında alacaklıya ödüyordu. Bu yükümünü yerine getiremediğinde toprağı alacaklıya bırakarak “<em>borç kölesi</em>” olmayı kabul ediyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Borç köleliği yurttaşlar için çok ağır bir yaptırımdı, çünkü kölelerin hayvandan hiçbir farkı yoktu; doğuştan köle olanlar köleliklerini kanıksasalar da, yurttaşlar bu durumu kabullenemiyorlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altıda bircilerin ve borç kölelerinin sayısının artması, soyluların daha da zenginleştikleri anlamına geliyordu.Ancak bu tehlikeli bir durumdu; toplumun çoğunluğu köleleşince bir toplumsal ayaklanma ihtimali giderek güçleniyordu. Bir ayaklanmayla soyluların yönetiminin devrilmesi halinde bütün varlıklar yağmalanabilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim 630'lu yıllara doğru, olimpiyat oyunları şampiyonu&nbsp;<em>Kylon</em>&nbsp;adında biri yoksul halkın da desteğini alarak darbe girişiminde bulundu.&nbsp;<em>Kylon</em>&nbsp;bir şenlik sırasında yandaşlarıyla birlikte bir baskın yaparak&nbsp;<em>Akropolis</em>i ele geçirdi. Buna karşılık tarla halkını yanına toplayan soylular,&nbsp;<em>Kylon</em>&nbsp;ve yandaşlarını kuşattılar;&nbsp;<em>Kylon</em>&nbsp;kaçmayı başardı ve yandaşları&nbsp;<em>Athena Tapınağına</em>&nbsp;sığındılar. Ancak açlığa daha fazla dayanamayıp dışarı çıkınca hepsi öldürüldüler ve&nbsp;<em>Kylon</em>&nbsp;ailesi ve yandaşları sürgün edildi; ölülerinin kemikleri bile mezardan çıkarılıp polisin sınırları dışına atıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tehlike atlatılmış gibi görünüyordu ancak herkes mevcut durumun artık sürdürülemez olduğunu kavramış durumdaydı.Keskinleşen sınıf savaşları sonunda ya bastırılamayan bir ayaklanma olursa ne olacaktı?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu düşünce Antik Yunanda hukuk devleti ve laiklik yönünde güçlü bir adım atmaya zorladı.İnsanlar adalet dağıtan bir Tanrıçanın adaletinin toplumu ne hale getirdiğini ve bu adaletin sürekli soyluların çıkarına işlediğini görmüşlerdi. Bu konuda ciddi bir yakınma vardı ve Kylon ayaklanması tehlikenin büyük olduğunu göstermişti.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda soylular yeni bir çözüm önerdiler. Artık yasaları kendileri yapmayacaklardı. Atina toplumu tarihinde ilk defa toplumsal sorunlara çözüm arayan insan yapısı yazılı yasalara kavuşuyordu: Artık thesmoi dönemi kapanıyordu:&nbsp;<em>Thesmoi</em>&nbsp;yerine&nbsp;<em>Nomoi</em>&nbsp;dönemi başlamıştı. Yasalar Themisle bağ kurduğunu söyleyen&nbsp;<em>thesmothetler</em>&nbsp;tarafından değil, sorunları çözmek üzere atanan&nbsp;<em>nomothetler</em>&nbsp;tarafından yapılacaktı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkın, hoşnutsuzluğunun bir ayaklanmaya dönüşmesini engellemek için ilk defa Drakon bir yasa yapıcı olarak görevlendirilmişti. Egemen sınıf soyluların, atalardan kalma sözlü yasaları kendi çıkarları doğrultusunda anımsama olanağı böylece artık ortadan kalkıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Drakon’un hazırladığı ceza yasası, ilkel klan geleneklerinin bir derlemesi olduğu için son derece sertti; sebze ve meyve hırsızlığı da dâhil olmak üzere en küçük hırsızlık ya da neredeyse diğer bütün suçlar ölümle cezalandırılıyordu. Bu nedenle Drakon’un yasalarını mürekkeple değil kanla yazdığı söylenmektedir. Bu yüzden Drakon yasalarını içeriği yönünden övmek mümkün değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Drakon’la başlayan Nomoi dönemi soyluların keyfi yönetimini bir noktaya kadar sınırlandırdığı için bir devrimi ifade ediyordu. Artık soyluların dedikleri değil, yasa koyucuların toplumsal sorunlara ürettiği çözümler yasa olacaktı. Yasa koyucular mevcut toplumsal sorunları dikkate alarak bunları çözmeye yönelik düzenlemeler yapacaktı.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NOMOİ DÖNEMİ VE SOYLULARIN KEYFİ YÖNETİMİNİN SINIRLANMASI</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Drakon’la başlayan&nbsp;<em>Nomoi</em>&nbsp;dönemi soyluların keyfi yönetimini bir noktaya kadar sınırlandırdığı için bir devrimi ifade ediyordu. Artık soyluların dedikleri değil, yasa koyucuların toplumsal sorunlara ürettiği çözümler yasa olacaktı. Yasa koyucular mevcut toplumsal sorunları dikkate alarak bunları çözmeye yönelik düzenlemeler yapacaktı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk olarak Drakon’a hazırlatılan yeni bir ceza yasası ile birlikte,&nbsp;<em>thesmoi’</em>nin yerini&nbsp;<em>nomoi</em>&nbsp;almış oluyordu. Siyasal yapı değişmemişti, ama siyasal iktidarın sınırları artık yazılı yasayla belirlenmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni dönemde yargıya ilişkin kararların yayınlanması zorunluluğu getirilmiş ve yasaların herkes için geçerli olduğu açıkça belirtilerek özgür kişiler arasında hukuksal eşitliğe doğru önemli bir adım atılmıştı. Böylece devlet otoritesi ile birey arasında doğrudan ilişki kurularak birey hukuksal bir kişilik kazanmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Taş tablalara kazınan yeni yasalar Agora'da herkesin görüşüne açılıyor ve halkın belli ölçüde bilgilenerek denetim yapması sağlanmış oluyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yasalar sorunu çözmeyince ve ayaklanma ihtimali güçlenince, sorunun analizini yapmak ve doğru çözümler yapmak üzere Solon nomothet olarak atandı. Solon demokrasiye gidecek yolun köşetaşlarını döşedi: İnsan hakları reformu yaptı ve bu kapsamda borç köleliğini tümüyle kaldırdı. Atina’nın kalkınması için önemli ekonomik reformlar yaptı. Yurttaşların siyasal yaşama katılmalarını düzenlemek için gelir durumlarına göre yurttaşlar sınıflara bölündü ve bu sınıflar oluşturulan siyasal kurumlara katılmanın esaslarını belirledi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Solon’un reformları, Kliesthenes tarafından yapılan bazı eklemelerden ve kan bağına dayalı kabilesel örgütlenmenin tasfiyesinden sonra demokrasinin kurumsallaşmasıyla sonuçlandı.Şimdi ilk başta söyleneni bu tarihsel süreç üzerine oturtma zamanı…</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Bir.</em></strong>&nbsp;Kabilesel örgütlenme döneminde Tanrılarla ilişki kurarak adalet dağıttıklarını söyleyen soyluların kendi çıkarlarına göre keyfi hukuk yaratma dönemi sona eriyor, yasalar atanan uzman yasacılar tarafından toplumsal sorunları çözmek amacıyla yapılıyordu. Bütün yurttaşlar önceden yayınlanan yasalar karşısında eşit hale geliyor ve hukuki güvenlik ilkesi yerleşiyordu. Bunun adı kabaca hukuk devletidir ve bu gelişme hukuk devletini yaratmıştı. Demokrasi döneminde yaşayan Demostenes bu konuda şunları söyleyecekti: “<em>Büyük ya da küçük bir poliste oturan bütün insanların yaşamı doğa ile yasalar tarafından düzenlenir. Doğanın kuralsız olmasına ve kişiden kişiye değişmesine karşılık, yasalar ortaktır, düzenlidir ve herkes için birdir…Yasalar güzeli, doğruyu, yararlıyı amaç edinirler. Aradıkları budur; bu, bir kez bulundu mu, herkes için geçerli ve eşit bir genel kurala dönüşür; işte yasa olarak adlandırılan budur. Bu nedenden dolayı herkes ona uymalıdır. Üstelik her yasa, tanrıların bir buluşu ve armağanı olmanın dışında, bilge insanların koyduğu bir kuraldır ve herkesin yaşamını ona göre uyarlamasını gerektiren polisin ortak sözleşmesidir</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özet:&nbsp;<strong><em>Yasa anlayışındaki bu gelişmeler hukuk devletini yaratmıştır.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>İki.&nbsp;</em></strong>Kabilesel örgütlenme döneminde yasalar mitolojik Tanrılara atfedilmiştir: Bu dönemde yasaların kaynağı gökyüzündeki Tanrılardır. Çünkü soylular bu yasaları Adalet Tanrıçası Themis’in bildirdiğini söylemektedirler. Nomothet atanmasıyla birlikte yasaların Tanrılarla bağı kesilmiş; yasa gökyüzünden yeryüzüne indirilmiştir. Artık yasalar Themis’e bakarak değil insanlar arasındaki sorunlara bakılarak çözülecektir. Toplumsal yasaların Tanrısal kaynaklı olmaktan çıkarılıp insan kaynaklı olmalarının adı laikliktir; Tanrının gönderdiği kurallar yerine insanların kendi aralarında anlaşarak yaptıkları yasalarla yönetilen devlet laik devlettir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özet:&nbsp;<strong><em>Yasa anlayışındaki bu gelişmeler laik devleti yaratmıştır.</em></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Hem demokrasi, hem hukuk devleti, hem de laiklik Antik Yunan’daki aynı gelişmenin sonuçlarıdır ve bu kavramlar aynı şey olduklarından bunları birbirlerinden ayırmak tanım gereği olanaksızdır.</strong></em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Üç.</em></strong>&nbsp;Demokrasi döneminde Drakon ve Solon gibi nomothetler tarafından yapılan yasaların yürürlüğe girebilmeleri için halk tarafından onaylanmaları gerekmiştir. Yasa yapımı teknik bir iştir ve halkın bu konuda uzman olması gerekmez. Bu yüzden yasalar nomothetlere hazırlatılmış ve halk tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girmiştir. Bunun anlamı halkın iradesinin ya da genel iradenin ya da milli iradenin yasalarda somutlaştığıdır. Bir başka anlatımla halk iradesini yasalarda belli eder. Halk kendi iradesiyle yaptığı yasalara göre yönetilmektedir. Bir başka anlatımla halk kendi kendisini, kendi yaptığı yasalarla yönetmektedir. Bunun adı demokrasidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Özet:&nbsp;<strong><em>Yasa anlayışındaki bu gelişmeler demokratik devleti yaratmıştır.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Sonuç:&nbsp;</strong>hem demokrasi, hem hukuk devleti, hem de laiklik Antik Yunan’daki aynı gelişmenin sonuçlarıdır ve bu kavramlar aynı şey olduklarından bunları birbirlerinden ayırmak tanım gereği olanaksızdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanıt mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dünyadaki bütün demokrasiler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tarihte laik olmayan hiçbir demokrasi deneyimi yoktur; bugün de bulunmamaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şimdi tersinden bir okuma yapalım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Demokraside laiklik ilkesinin yerinin bulunmadığını söyleyenler bize aslında şunu söylüyorlar:“<em>İnsanlar kendi yaptıkları kurallara göre değil Tanrı tarafından insanlara gönderilen Kutsal Kitaplardaki kurallara göre yönetilmelidirler</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Onlara şu soru sorulabilir: “<em>Her insan Tanrısı tarafından gönderilen Kutsal Kitap kurallarını kendisi okuyup anlayabilir ve yaşamına uygulayabilir mi?”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Verecekleri cevap şudur:“<em>Hayır her insan bu kuralları anlayamaz; din adamlarının yani “ulema”nın koyduğu kurallara göre davranmak gerekir</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu durumda şu soru sorulabilir:“<em>Tanrı tarafından gönderilen Kutsal Kitap kurallarının “ulema” tarafından insanlara aktarılması ile Antik dönemde kabile şeflerinin Themis’in kurallarını insanlara aktarması arasında ne fark vardır?”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Günümüzde bu yetkiye sahip olduğunu söyleyen tarikat-cemaat liderlerinin yaşam standartlarının, tıpkı Antik Atina’daki kabile şeflerinin standartları gibi toplumun diğer üyelerinin standartlarından farklılaştığını görebilirsiniz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Daha açık söylemek gerekirse, dini kuralları yorumlama yetkisi olduğunu söyleyenler, Antik dönemdeki kabile şeflerinin ayrıcalıklı konumunu talep edenlerdir; tıpkı antik kabile şefleri gibi dini kendi çıkarlarına alet etmek isteyenlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Laiklik ilkesinin demokrasiden dışlanması gerektiğini söyleyenler, demokrasiye de kesin olarak karşıdırlar. Çünkü bunlar halkın genel iradesinin somutlaşma aracı olan halk tarafından yapılmış yasalarla değil, gökyüzü referanslı kurallarla yönetimi istemektedirler. Halk hangi yasalarla yönetileceğine kendisi karar vermiyorsa, demokrasinin nasıl bir anlamı olabilir ki? Eğer seçimler yoluyla halkın iradesini belli ettiği ve bunun demokrasi olduğu söyleniyorsa, yukarıda demokrasinin gelişimi ile ilgili tarihsel süreci incelemelerini tavsiye ederim. Demokrasi hiçbir zaman halkın yöneticilerini seçtiği ama yönetileceği kurallar üzerinde söz sahibi olmadığı bir rejim olarak tanımlanmamıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu durumda demokrasiden laiklik ilkesinin dışlanması gerektiğini söyleyenler hem demokrasiye hem de hukuk devletine karşıdırlar.Bu kişilerin bakmaları gereken yer demokratik düşünce değil Ortaçağ’daki teokratik devlettir. Tam adres: Ortaçağın başlangıcında Aerilius Augustinus’u okusunlar, düşüncelerinin ne kadar örtüştüğünü görecelerdir. Augustinus’un, “<em>bilmek için önce inanmak gerekir</em>” biçimindeki ilkesi kendilerinin “<em>İslam teslimiyet dinidir, akıl dini değildir; bilmek için önce inanmak, teslim olmak gerekir</em>” biçimindeki anlayışıyla tümüyle örtüşmektedir. Ama bu düşüncenin kabul görmesinden sonra Avrupa “karanlık” olarak nitelenen “Ortaçağa” girmiştir. Dolayısıyla bize önerilen Ortaçağ’ın feodal ayrıcalıklara dayalı düzenidir. Bu düşünceye onay vereceklere Ortaçağ düzenini ayrıntılı olarak incelemelerini tavsiye edeceğim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir başka yazıda kavramlar arasındaki aynı ilişkiyi Roma üzerinden Cumhuriyet ile ilgili olarak kuracağım.</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn1" name="_ftnref1"><span style="color:#000000">[1]</span></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">---</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref1" name="_ftn1"><span style="color:#000000">[1]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Aristoteles. Atinalıların Devleti. Çeviren Suat Yakup Baydar. İstanbul: Cumhuriyet, 1998; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Mehmet Yetiş. «Antik Atina'da Demokrasinin Gelişimi: Soloncu Pasif Devrimden Peisistratos'un Tiranlığına.» SBF Dergisi 54, no. 2 (Nisan-Haziran 1999): 163-197; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Alaeddin Şenel. Siyasal Düşünceler Tarihi: tarihöncesinde ilkçağda ortaçağda ve yeniçağda toplum ve siyasal düşünüş. Ankara: Ankara Üniversitesi SBF Yayınları, 1982; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Akın, İlhan. Kamu Hukuku: Devlet doktrinleri, Temel hak ve özgürlükler. İstanbul: Üçdal Neşriyat, 1983; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Mehmet Ali Ağaoğulları. Kent Devletinden İmparatorluğa. Ankara: İmge Yayınevi, 1994; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Coulanges, Fustel De. Antik Site: Yunan'dan Roma'ya Kadar Tapınma, Hukuk ve Kurumlar. Çeviren İsmail Kılınç. Ankara: Epos Yayınları, 2011; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Diakov, V., ve S. Kovalev. İlkçağ Tarihi. Çeviren Özdemir İnce. Ankara: Verso Yayınları, 1987; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Thorley, John. Athenian Democracy. Londra ve New York: Routledge, 2004.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 Mar 2024 17:13:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/demokrasi-laiklik-ve-hukuk-devleti-uzerine-1727706739.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Facia”, çokuluslu şirketler ve milliyetçilik ilişkisi üzerine</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/facia-cokuluslu-sirketler-ve-milliyetcilik-iliskisi-uzerine-635</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/facia-cokuluslu-sirketler-ve-milliyetcilik-iliskisi-uzerine-635</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Hymer çokuluslu şirketlerin sonuçta sadece toprağı harabeye çevirmekle,&nbsp;</strong><strong>“</strong><strong>yağmalanmış topraklar” yaratmakla kalmayıp daha çok maddi zenginlik için insanları da mahvettiğini belirtmekteydi. Sonuç hava kirliliği, kirletilmiş ırmaklar, aşırı kalabalık yollar, gürültülü kentler, zarar verilmiş doğal güzellikler, adaletsizlik vs. idi.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hürriyet Gazetesi’nin 15 Şubat 2024 tarihli haberinde, 14 Şubat’ta meydana gelen maden faciası ile ilgili olarak şöyle yazıyordu: "<em>Erzincan&nbsp;</em><em>İliç’teki altın madeninde siyanürlü toprağın dev bir çağlayan gibi aktığı&nbsp;</em><em>facian</em><em>ın saatler önce alarm verdiği ortaya çıktı</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Acaba faciayı daha önce öngörüp tedbir alamaz mıydık?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Aslında daha baştan “<em>alamazdık</em>” gibi görünüyor, çünkü konuyla ilgili olarak TBMM’de Kurulan Komisyonun adı “<em>Erzincan’ın İliç İlçesindeki Bir Altın Madeninde Meydana Gelen Kazanın Tüm Yönleriyle Araştırılması ve Benzer Kazaların Önlenmesine Yönelik Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu.</em>” Daha başından bunun bir “facia” değil bir “kaza” olduğu algısı oluşturulmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ama biz yine de “facia” olarak görüp devam edelim.Biraz araştırınca tehlike hakkında daha önceden uyarılar yapıldığına ilişkin çok sayıda bilgiye ulaşmak mümkün.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Madenin kurulma aşamasından, “<em>facian</em><em>ın saatler öncesine”</em>&nbsp;gelinceye kadar, o bölgede yaşayan çok sayıda kişinin çeşitli gerekçelerle itiraz ettiği, dava açtığı, kamuoyunu uyarmaya çalıştığını görüyoruz. Örneğin Anayasa Mahkemesi, Eşref Demir tarafından yapılan bireysel başvuru</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_edn1" name="_ednref1"><span style="color:#000000">[i]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;üzerine, 1 Kasım 2023 tarihinde hak ihlali kararı verdi: “<em>Özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİ</em><em>LEB</em><em>İLİ</em><em>R OLDU</em><em>ĞUNA… Anayasa</em><em>’</em><em>nın 20. maddesinde gü</em><em>vence alt</em><em>ına alınan özel hayata saygı hakkının İ</em><em>HLAL ED</em><em>İ</em><em>LD</em><em>İĞİNE,&nbsp; Kararın bir örneğinin özel hayata saygı hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Erzincan İdare Mahkemesine (E.2018/1032, K.2019/1309) GÖ</em><em>NDER</em><em>İLMESİ</em><em>NE</em>”</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_edn2" name="_ednref2"><span style="color:#000000">[ii]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dolayısıyla en azından madenin kuruluş işlemlerinin başladığı tarihten itibaren bir facianın olacağına ilişkin bilgi sahibi olduğumuzu söylememiz mümkün. Çünkü başvurucu Anayasa Mahkemesine gelmeden önce başvuru yollarını tüketmek zorunda olduğundan mahkemelerde de davasını savunarak tehlikeye işaret etmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ancak bilim devreye girdiğinde durum çok daha vahim hale geliyor, çünkü bu konuda yapılan iktisadi analizler bu faciayı çok öncesinden haber verme yeteneğine sahip.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hymer doğrudan yabancı yatırımının etkilerini görmek için, ünlü bir üniversiteye gidip klasik tezlere sarılmak yerine, kendisi doğrudan gözlem yapmayı tercih etti. Bu amaçla bir yıllığına Gana</strong><strong>’</strong><strong>ya gitti. İngiliz sömürgecilik mirasının Gana</strong><strong>’</strong><strong>nın doğasında yarattığı köklü sorunları kavramaya çalıştı. 1963 yılında Gana</strong><strong>’</strong><strong>ya geri döndü. Araştırmasının sonucu onu hayretler içinde bırakmıştı: İngilizler Gana</strong><strong>’</strong><strong>da kapitalizmin gelişimini kösteklemiş olabilirlerdi.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>STEPHEN HYMER: KANADALI BİR İKTİSATÇI</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sadece 40 yıl yaşamasına rağmen, bu kısa yaşama inanılmaz etkinlikler sığdırmış (1934 yılında doğmuş ve 1974 yılında bir trafik kazası sonucu yaşamını yitirmiş).</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yazdığı çeşitli makaleler ölümünden sonra dostları ve ailesi tarafından&nbsp;<em>The Multinational Corporation - A Radical Approach</em></span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_edn3" name="_ednref3"><span style="color:#000000"><em><strong>[iii]</strong></em></span></a><span style="color:#000000">&nbsp;başlıklı kitapta birleştirilerek yayınlanmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kitap daha 1960’lı yıllarda yapılan incelemelere dayanarak çokuluslu şirketlerin az gelişmiş ülkelerde yarattıkları tahribatı tüm yönleriyle ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hymer, ABD çokuluslu şirketlerinin denizaşırı yayılmalarını araştıran ve yabancı yatırımın arkasındaki güçleri aydınlatan ilk kişiydi; bu araştırmanın 50-60 yıl önce yapıldığı göz önünde bulundurulacak olursa ne kadar öngörülü olduğu daha iyi anlaşılabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hymer kısa zamanda uluslararası bir ün kazandı ve bu yüzden uluslararası ölçekli olaylara dâhil oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Genç yaşlarında arkadaşlarıyla birlikte&nbsp;<strong>milliyetçi bir yaklaşım</strong>&nbsp;benimsedi. Onlara göre Kanada bir sömürgeden daha fazlası ama bir ulustan daha azıydı. Bu bağlamda notlarında, geçimini bir timsahın dişleri arasındaki yiyeceklerle sağlayan küçük bir kuşun öyküsünü anlatıyordu: Kuş, ihtiyacını, timsahın dişleri arasındaki yiyecek artıklarından sağladığından, timsahlar hakkında uzmanlaşmak zorunda kalmaktaydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu benzetmede timsah, çokuluslu şirket; kuş, timsahın dişleri arasındaki yiyecekleri alma konusunda uzmanlaşma gereği duyan Kanadalı milliyetçi ekonomistlerdi. Bu uzmanlaşma sağlanamazsa, timsahın dişleri içinde yiyecek ararken timsahın yiyeceğine dönüşme ihtimali yüksekti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hymer doğrudan yabancı yatırımının etkilerini görmek için, ünlü bir üniversiteye gidip klasik tezlere sarılmak yerine, kendisi doğrudan gözlem yapmayı tercih etti. Çalışmasına yabancı yatırım yapılan “ev sahibi” bir ülkede devam etmeyi planladı ve bu amaçla bir yıllığına Gana’ya gitti. İngiliz sömürgecilik mirasının Gana’nın doğasında yarattığı köklü sorunları kavramaya çalıştı. Ardından Yale Üniversitesinde iki yıl öğretim üyeliği yapsa da 1963 yılında daha ayrıntılı incelemeler yapmak üzere 1963 yılında Gana’ya geri döndü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Araştırmasının sonucu onu hayretler içinde bırakmıştı: İngilizler Gana’da kapitalizmin gelişimini kösteklemiş olabilirlerdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hymer bu arada akademiyle ilgili “<em>küçük burjuva bakış açısına ilişkin</em>” genel bir sorunu da kendisi üzerinde kavramıştı. Şöyle diyordu: "<em>Hem Gana</em><em>’</em><em>daki çalışmamda ve hem de doğrudan yabancı yatırıma ilişkin çalışmamda, sormakta olduğum sorular ile bu soruların üstesinden gelmek için kullandığım araçlar arasındaki orantısızlık gü</em><em>n be g</em><em>ün büyüdü. Ancak ben bir reformcuydum ve toplum ile siyaset hakkında öğrenmekte olduğ</em><em>um&nbsp;</em><em>şeyleri, ekonominin analitik çerçevesi içinde bütünleştirmeye çalıştım. Okulda öğrendiğime çok hızlı sarıldım. Şimdi geriye dönüp baktığımda bunun nedeni zannederim kariyerimi geliştirme konusuyla aşırı düzeyde ilgilenmemdi. Bir küçük burjuva bakış açısından kolay vazgeçilmez</em>.”&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">(Bu sözler sadece kariyerlerini yükseltmek için akademik faaliyette bulunan akademisyenlere bir şey ifade eder mi bilmem).</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Daha sonra az gelişmiş ülkelerde benzer çalışmalar yapan iktisatçılarla biraraya gelip ortak çalışmalar yaptı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Akla şu soru gelebilir:“<em>Kanada milliyetçisi neden gidip Gana ile ve diğer azgelişmiş ülkelerle ilgileniyor</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şundan dolayı: Hymer, çokuluslu şirketlerin gittikleri bütün az gelişmiş ülkelerde benzer tahribatı yapmış olduklarını düşündü. Bu tahribat sömürge deneyimi yaşamış ülkelerde çok daha çarpıcı biçimde ortaya konabilir ve azgelişmiş ülkelere bu etkilerden korunmanın yolları gösterilebilirdi.Bizde bu tür bir iktisatçı büyük olasılıkla bu tür sapkın işlerle uğraştığından akademiden aforoz edilir ve yönetime yaklaştırılmazdı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada’da öyle olmadı. Hymer 1967 yılında “<em>Kanada Sanayisinin Yapısı</em>” üzerinde çalışan “<em>Kanada H</em><em>ükümeti</em><em>’</em><em>nin Çalış</em><em>ma Ekibi</em>”nde görevlendirildi. Çünkü Kanada yönetimi, bilimsel araştırmalara değer verdiğinden ve onları izlediğinden, Hymer’in “<em>Doğrudan Yabancı Yatırımlar ve Ulusal Ekonomik Çıkarlar</em>” adlı makalesinde özetlenen bulgularından etkilenmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Çalışma ekibi tarafından ulaşılan sonuç şuydu:“<em>Eğer uluslar, yabancı yatırımdan korunacak birimler kurarak çokuluslu şirketlerin sanayi dallarındaki tekelleşmesini önleyebilirlerse ve ülkenin şirketlerini modernleştirebilirlerse, kendi bağımsızlıklarını koruyabilecekler</em>”di.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu öneri hükümet tarafından radikal bulunarak başlangıçta uygulanmasa da sadece bir süreliğine ertelenebildi; Kanada bir süre sonra bu raporun gerekleri doğrultusunda önlemler aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geli</strong><strong>şmiş ülkeler doyuma ulaştıklarında arz fazlası satılamayacağından, bu arz fazlasını satacak yer bulmak gerekir. Azgelişmiş ülkeler bu arz fazlasının satılacağı&nbsp;</strong><strong>ve as</strong><strong>ıl kârın katlanacağı yerlerdir.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HYMER</strong><strong>’İ</strong><strong>N BULGULARI</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki neydi Hymer’in bulguları?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hymer’e göre yeni bir ürünün geliştirilmesi sabit bir maliyet anlamına gelmekteydi; icat ya da yenileştirme için gerek duyulan harcama bir kez yapıldıktan sonra, bu harcama sonsuza kadar geçmişte kalıyordu. Üretimin gerçek maliyeti, satış fiyatının oldukça altındaydı ve elde edilecek hasılanın sınırı, yükselen maliyetlerden kaynaklanmamakta ama doymuş piyasalardaki talebin düşmesinden kaynaklanmaktaydı. Yeni yabancı piyasaların marjinal kârı bu nedenle yüksekti ve şirketler ürünlerini yaygın biçimde dağıtan sistemin sürdürülmesinde ciddi bir çıkara sahiptirler. Dolayısıyla çokuluslu şirketlerin az gelişmiş ülkelerdeki çıkarları, piyasa büyüklüğünün akla getirdiğinden daha büyüktü.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkçesi şu: Bir şirket yatırım yaptığında belirli bir sabit maliyete katlanır ve ürünlerinin fiyatlarını yüksek belirleyerek kâr elde eder. Ancak üretilen yeni mallar artık yeni bir yatırım gerektirmediğinden, ne kadar çok mal satılırsa o kadar yüksek gelir elde edilir. Gelişmiş ülkeler doyuma ulaştıklarında arz fazlası satılamayacağından, bu arz fazlasını satacak yer bulmak gerekir. Azgelişmiş ülkeler bu arz fazlasının satılacağı ve asıl kârın katlanacağı yerlerdir.Bir başka anlatımla az gelişmiş ülke piyasaları çokuluslu şirketlerin ellerinde kalan satılmamış ürünleri satmalarına olanak tanıyan ve kârlarını orantısız biçimde katlamalarını sağlayan bir araçtı ve bu yüzden piyasa büyüklüğü bakımından az gelişmiş ülke piyasalarının, gelişmiş ülke piyasası düzeyinde olmamasının bir önemi yoktu.Çokuluslu şirket sistemi dünyaya ulusal bağımsızlık ya da eşitlik sunacak gibi görünmemekteydi. Bunun yerine çok sayıda ülkeyi, sadece ekonomik işlevleri bakımından değil ama bütün toplumsal, siyasal ve kültürel roller dizisi bakımından da fabrika şubesi ülkesi olarak tutmaya yarıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çokuluslu şirketlerin iştirakleri ve bunların tepe yöneticileri, faaliyetlerin yürütüldüğü ülkede, ev sahibi ülkenin siyasal, toplumsal ve kültürel yaşamında etkileyici bir rol oynamaktaydılar. Ancak bu insanlar, unvanları ne olursa olsun, şirketin bütünsel yapısı içinde en iyi ihtimalle orta bir pozisyonu işgal etmekteydiler ve yetki ve ufuk bakımından daha alt bir karar verme düzeyiyle sınırlanmaktaydılar. Bunların ilişki kurdukları hükümetler de aynı orta düzey yönetim bakış açısını kabullenme eğilimindeydiler, çünkü bu düzey, onlara bırakılan tek bilgi ve fikir menziliydi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hymer, kitabında, çoklu bir hiyerarşik yapılanmadan söz etmekteydi: İş idaresinin üç düzeyi, üç ufku, üç görev düzeyi, üç karar alma düzeyi ve üç politika düzeyi arasında fark vardır. III. Düzey, yani en alt düzey, teşebbüsün gündelik faaliyetlerinin idare edilmesiyle; yani teşebbüsün kurumsallaşmış çerçeve içinde tutulmasıyla ilgilidir. İlk olarak genel müdürlük bürosunun yerel büroyla ayrılması sonucu ortaya çıkan II. Düzey, III. Düzeydeki idarecilerin koordinasyonundan sorumludur. Üst yönetim olan I. Düzeyin işlevleri amaç belirleme ve planlamadır. Bu düzey, daha alt düzeylerin içinde faaliyet yürüteceği çerçeveyi belirler. Ancak şirket bakımından geçerli olan bu hiyerarşik yapı, ülkeler bakımından da geçerlidir: Şirketin uluslararası düzeydeki genel merkezi gelişmiş ülkelerden birinde (New York, Londra, Paris, Bon, Tokyo) yerleşikti. Az sayıda kişinin yönettiği genel merkez küresel ölçekteki şirketin faaliyetlerini anlık olarak izler ve planlama yapar. Genel merkeze dışarıdan üye alınması neredeyse olanaksızdır; genel merkez saf yapısıyla varlığını sürdürür. Genel merkez, ikinci düzeyde az gelişmiş ülkelerde üst düzey yöneticilere sahiptir. Ancak az gelişmiş ülkedeki üst düzey yöneticiler, şirketin genel hiyerarşisi içinde en fazla orta düzeyde bulunabilirler. Orta düzey yöneticileri az gelişmiş ülkelerdeki siyasiler olabileceği gibi onlarla bağlantılı olan işadamları da olabilir.Hymer çokuluslu şirketlerin sonuçta sadece toprağı harabeye çevirmekle, “<strong>yağmalanmış topraklar</strong>” yaratmakla kalmayıp daha çok maddi zenginlik için insanları da mahvettiğini belirtmekteydi. Sonuç hava kirliliği, kirletilmiş ırmaklar, aşırı kalabalık yollar, gürültülü kentler, zarar verilmiş doğal güzellikler, adaletsizlik vs. idi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hymer’in bu tür sonuçları önlemek için azgelişmiş ülkelere, bu makalede yer verilemeyen tavsiyeleri de vardı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hymer</strong><strong>’</strong><strong>e göre azgelişmiş ülkeler çokuluslu şirketler için sanıldığından çok daha fazla önemliydi. Çünkü bu şirketler az gelişmiş ülkede ellerinde kalan satamadıkları malları satabiliyor; azgelişmiş ülkelerden ucuza doğal kaynak sağlayabiliyor ve azgelişmiş ülkelerde kendi ülkelerinde yapamadıkları doğ</strong><strong>ay</strong><strong>ı, toprağı, ırmakları kirleten çok kârlı yatırımlar yapabiliyorlardı.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AZ GEL</strong><strong>İŞMİŞ Ü</strong><strong>LKELER VE&nbsp;</strong><strong>ÇOKULUSLU Şİ</strong><strong>RKETLER</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetlemek gerekirse, Hymer’e göre azgelişmiş ülkeler çokuluslu şirketler için sanıldığından çok daha fazla önemliydi. Çünkü bu şirketler az gelişmiş ülkede ellerinde kalan satamadıkları malları satabiliyor; azgelişmiş ülkelerden ucuza doğal kaynak sağlayabiliyor ve azgelişmiş ülkelerde kendi ülkelerinde yapamadıkları doğayı, toprağı, ırmakları kirleten çok kârlı yatırımlar yapabiliyorlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tesadüfen! İliç’teki firmanın temsilcisi ABD’deki basına yaptığı açıklamada İliç’teki yatırımlarının kârlılık oranının 1’e 40 olduğunu rahatlıkla söylüyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hymer, bu nedenle 2024 yılında İliç’teki facianın olacağını 1950-60’lı yıllarda haber vermişti; sadece İliç adını kullanmamıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hymer bütün az gelişmiş ülkelere, bu tür yatırımlara izin vermelerinin hem kalkınmalarını baltalayacağı hem de ülkelerinin yağmalanmasıyla sonuçlanacağı uyarısında bulunmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda Hymer’in bir “milliyetçi” olarak adlandırılması mümkün mü acaba?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bence evet.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama Hymer sadece kendi ülkesi Kanada’nın bu yağmadan kurtulması için değil bütün azgelişmiş ülkelerin tehlikenin farkında olmaları için çabalamış; emperyalizme karşı bir tutum takınmıştı. Kendi ülkesinde hükümetin yaptığı çalışmalara doğrudan katılmış ve bir süre ertelense de sonunda ülkesini bu girdaba girmekten alıkoymuş; en azından bu yönde katkı yapmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Bu arada İliç’teki firmanın, ironik biçimde, Kanadalı olmasının, Hymer’in arzuladığı bir şey olmadığını belirtmek gerekir.)</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama durun bakalım. Burada Hymer’in söylediklerine ciddi itirazlar var galiba.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diyorlar ki; Biz bu yatırımlara izin verdik, doğru, ama kardeşim “<em>hele bi sor</em>” “<em>niye</em>?”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Bizim ülkemizde petrol yok ve bu yüzden de her yıl çok büyük petrol faturaları ödüyoruz.&nbsp;</em></span></span></span><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bu faturalar bütçe açıklarına yol açıyor.&nbsp;</em></span></span></span><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bu açıkları kapatamadığımızda, borçlanmak zorunda kalıyoruz ve bu borçlara her geçen gün daha fazla faiz ödemek zorunda kalıyoruz.&nbsp;</em></span></span></span><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>İşte bu açıkları kapatmak için bu tür yatırımları teşvik ediyoruz</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu itiraza cevap olarak şunları söyleyebiliriz: "<em>Bu açıkların kapatılmasının yolu ülkenin yağmalanmasına izin vermek değil.&nbsp;</em><em>Bu ülkede yaşama hakkı olanlar sadece bizler değiliz; bu ü</em><em>lke, ge</em><em>çmiş kuşaklardan bize emanet kaldı ve üzerinde gelecek kuşakların da en az bizim kadar hakkı var.&nbsp;</em><em>Bizden sonraki kuşaklar da varlıklarını sürdürebilmek için ekolojik sisteme gereksinim duyacaklar.&nbsp;</em><em>Ü</em><em>lke topraklarının bölünmesi ile ülke içinde kalmış ama kullanılamayan toprakları</em><em>n varl</em><em>ığı aynı kapıya çıkar.&nbsp;</em><em>Amerika tarihinde Vahşi Batı’daki altına hücum bile bu denli vahşi değildi.</em><em>İ liç madeninde yitirilmiş dokuz yaşamı hiç hesaba katmazsak bile kim bilir bundan sonra kaç çocuk zehirlenme nedeniyle sağ doğamayacak!&nbsp;</em><em>Kim bilir kaç kişi kanser ya da benzeri ölümcül hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirecek!</em><em>Kim bilir kaç kişi engelli doğacak ve bütün yaşamı boyunca engelli haklarını bize kabul ettirerek varlığını sürdürmeye çalışacak! (oysa onun engelli olmasının sebebi bizleriz)&nbsp;</em><em>Bu kişilerin sayısını bile bilemeyeceğ</em><em>iz!&nbsp;</em><em>Biz bugün bu toprakları kullanmaya devam edebilmekteysek, bunu, bu topraklar üzerinde daha önce yaşayanların yağmalanmayı kabul etmemelerine borçluyuz ve biz de aynı borcu gelecek nesillere karşı duymak zorundayız.&nbsp;</em><em>Topraklarımız var ama kullanamıyoruz; ırmaklarımız var ama zehirli olup olmadıklarından kuşku duyuyoruz.&nbsp;</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Ekolojik sistem hastalandığından, parçası olduğumuz bu sistemden dolayı çocuklarımızı</em><em>n hasta do</em><em>ğması kaçınılmaz</em>.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bu arada bir de kötü haber: Bir canlı organizma olan ekolojik sistem hasar gördüğünde, Mars</em><em>’</em><em>a dahi gitsek, doğrudan ya da dolaylı olarak bu hasardan etkilenmememiz mümkün değil; kaçış yok biline!&nbsp;</em><em>Ü</em><em>stelik doğanın katledilmesi sonucu elde edilen kaynaklardan aslan payını çokuluslu şirket alıyor; bu şirket kendi ülkesinde yasaklananı bizim ülkemizde yapıyor.</em><em>Bir başka aslan payı ülkemizde şirkete aracılık edenlere bu aracılıkları karşılığında gidiyor.&nbsp;</em><em>Şirkete bu izinleri verme karşılığında yasa dışı gelir elde edenler suç işlemiş durumdadırlar.&nbsp;</em><em>O b</em><em>ölgede yaşayanlara dava açmamaları karşılığında verilen paralar yasa dışıdır.</em><em>Ayrıca orada yağmalanan toprak sadece yöre halkı</em><em>na ait de</em><em>ğildir, ülkede yaşamakta olanların tümü ile birlikte bu ülkenin gelecek kuşaklarının tümüne aittir</em>.&nbsp;<em>Fırat nehrine oldukça yakın sahadaki faaliyetlerin nehri etkileme olasılığı yüksektir.&nbsp;</em><em>Madende kullanılan siyanürün yeraltı sularına karışma olasılığı vardır.&nbsp;</em><em>Sınır aşan sularla komşu ülkelerin de zehirlenmesi halinde uluslararası krizler ve çatışma riskleri vardır. Bunlar yüksek tazminatlarla karşı karşıya kalınmasına yol açarak gerçek beka sorunu oluşturabilir.</em><em>Anayasa uyarınca herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu gibi çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların görevidir.”</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu uyarılara rağmen itiraz hala şöyle sürüyor olabilir:“<em>Ya kardeşim bütçe açıklarının bir kısmını kapattık işte.&nbsp;</em><em>Ü</em><em>stelik işsizliği de azalttık. Ayrıca orada bu sayede başka çok sayıda yatırım da yaptık.</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Tamam pes. Zaten sorun bende galiba, ülkenin kodları çoktan değişti ve ben uyum sağlayamadım. Uyum sağlamaya çalış</em><em>ay</em><em>ım</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>İki…. Sıfır…İki….Dört</em>…”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tamam, şimdi oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet ya, bu kodları girince rahatladım.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hymer bir milliyetçi değil, hainmiş meğer; şimdi anladım:&nbsp;<em>Hain Hymer</em>!</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaşadığı dönemde ülkesinin yönetiminin kaynak sağlamasına engel olmuş hâlbuki.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaten ülkemizde yaşanan bir “facia” değil sadece bir “kaza”dır. Trafik kazaları gibi maden kazaları da dünyanın her tarafında olmuştur ve olmaya da devam edecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman ganimeti yağmaya devam…</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya da ünlü şairimiz Tevfik Fikret’in sözleriyle:</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“</em><em>Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,&nbsp;</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”</em>&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">----</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>&nbsp;</strong></span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ednref1" name="_edn1"><span style="color:#000000">[i]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Başvuru Numarası: 2020/12802</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ednref2" name="_edn2"><span style="color:#000000">[ii]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Kararın tümüne şu linkten ulaşılabilir:&nbsp;</span><a href="https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/12802"><span style="color:#000000">https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/12802</span></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ednref3" name="_edn3"><span style="color:#000000"><em><strong>[iii]</strong></em></span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Kitap Türkçe’ye de çevrildi:&nbsp;<em>Çokuluslu Şirket: Radikal Bir Yaklaşım&nbsp;</em>(2013), çev. Fahri Bakırcı, Ankara, Epos Yayınları.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 25 Feb 2024 16:45:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/facia-cokuluslu-sirketler-ve-milliyetcilik-iliskisi-uzerine-1727705192.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yerel demokrasi ve birey ilişkisi üzerine</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yerel-demokrasi-ve-birey-iliskisi-uzerine-634</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yerel-demokrasi-ve-birey-iliskisi-uzerine-634</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Yerel seçimlerde kendi aklımıza dayanarak, kendi aklımızla bulduğumuz bireysel ve toplumsal çıkarlara göre davranmamamız; sağlanan küçük çıkarlar karşılığında seçim yapmamız demokrasiyi zayıflatır ya da yok eder.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bugün bildiğimiz Batı demokrasilerinin kökeni 2500 yıl öncesine dayanıyor. “<em>Polis</em>”</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn1" name="_ftnref1"><span style="color:#000000">[1]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;adı verilen antik Yunan kent devletleri “<em>demokrasinin beşiği”&nbsp;</em>olmuş. Demokrasi öncesinde krallık, aristokrasi, tiranlık rejimleriyle tanışmış Yunanlılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Demokrasinin hem liberal hem de komünist versiyonlarını bulmak mümkün Antik Yunan’da:&nbsp;<em>Sparta</em>&nbsp;komünist demokrasinin,&nbsp;<em>Atina</em>&nbsp;liberal demokrasinin prototipi olarak biliniyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Liberal demokrasinin kökeni olan Atina’da başlangıçta dört kabile bulunmaktaydı. Kabilesel örgütlenme döneminin başlangıcında üretim teknolojisi çok geri olduğundan kabile üyelerinin üretimi ancak tüketimlerini karşılamaktaydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir taraftan tarım teknolojisindeki gelişmeler, diğer taraftan ticaret zamanla kabile şeflerinin zenginleşmesiyle sonuçlandı; zaman içinde kabile üyeleriyle zenginleşen kabile şeflerinin çıkarları ayrıştı: Zengin ve yoksul ortaya çıktı. Gelir uçurumu büyüdü ve yoksullaşan köylüler borçlarından dolayı köle olarak alınıp satılmaya başladı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sınıflar arasındaki çatışmalar derinleşince Yunanlılar çözüm aramaya başladılar. Önceleri zenginleşen soylular (<em>thesmotet</em>) tarafından yapılan yasaların rahatsızlık yarattığı görülünce, ayaklanmaları önlemek için yasaların uzman yasa yapıcılar tarafından yapılması kabul edildi. Bu bağlamda önce Drakon ve Drakon’un yaptığı cezalandırmaya dayalı yasalar sorunu çözmeyince Solon yasa yapıcı (<em>nomothet</em>) olarak atandı. Solon çok önemli reformlar yaptı ve bu reformlar demokrasinin köşe taşlarından birini oluşturdu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">M.Ö. 500 yılında göreve gelen&nbsp;<em>Kliesthenes</em>&nbsp;kalıcı bir çözüm bulmak için reformlar yaptı. Bu reformlar Yunan’da doğrudan demokrasinin yeşermesine neden oldu.“<em>Bundan bize ne? Ta 2500 yıl önce yaşanan bir demokrasiyi mi konuşacağız?</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İtirazları gelmiştir bile.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hatta kimileri “<em>bahsettiğin toplum köleci bir toplumdu ve bu toplumda insanların çoğunluğu yurttaş değildi; o dönemdeki demokrasi bir azınlığın içinde yaşanıyordu. Bize bunu mu öğütleyeceksin?</em>” diyerek itirazı ilerletebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hayır, ben o demokrasiyi öğütlemeyeceğim; o çağ geride kaldı; modern toplumları o dönemin yönetim biçimiyle yönetmek mümkün değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Eeeeee…o zaman bunları neden anlatıyorsun?</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Cevap: Bugün çok sayıda toplumda demokrasinin gelişememesinin temel nedeni 2500 yıl önce yapılan önemli bir reformun hala yapılamamış olmasıdır. Bu temel sorun çözülmediği sürece bu toplumlarda demokrasi olmaz-olamaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Hadi ya… Neymiş bu kadar önemli olan reform</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Cevap:&nbsp;<strong><em>Bireyin ortaya çıkmasını engelleyen her türlü örgütsel yapı</em></strong><em>:</em>&nbsp;Kabile, aşiret, cemaat, tarikat, lider sultasındaki siyasal parti, aile reisinin hakimiyetinde kadın ve çocuklara söz hakkı vermeyen aile yapısı vb.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Demokrasinin Lincoln tarafından yapılan en basit ve doğru tanımı şudur:&nbsp;<em>Demokrasi, halkın, halk tarafından halk için yönetimidir.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bize genellikle ilk kısım öğretilir ama “<em>halk için</em>” kısmı anlatılmaz. Hatta bize şu söylenir: Bizi yönetecek kişileri seçtiğimizde kendi kendimizi yönetmiş oluruz; bu demokrasidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Asla ve kat’a!</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu tür bir yönetimin gerçek demokrasiyle uzaktan-yakından bir ilgisi yoktur. “<em>Halk için</em>” olmayan bir yönetim, seçimle de gelse demokrasi değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Halk tarafından yönetim, kendi çıkarını kendi aklıyla düşünebilen bireyin varlığını gerektirir: Birey kendi geleceğine kendi aklıyla değil başkasının aklıyla karar veriyorsa; bir başka anlatımla aklını ipotek etmişse orada demokrasi olmaz; çünkü bu kişi kendi kendini yönetmemiş olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu tür bir yönetimde kabileye, aşirete cemaate, tarikata, siyasal partiye, aileye liderlik edenler kararları verir ve bu kararlar bu liderlerin lehinedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Üyelerin desteğini sağlamak için onlara karın tokluğunu geçmeyen menfaatler sağlanır ve onlara lider olmaksızın kendilerinin bir hiç olduğu inancı aşılanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Üyeler, liderlerinin kendilerinden çok farklı olarak lüks içinde yüzdüğünü, örneğin son model lüks otomobillerde, jiplerde, uçaklarda gezdiklerini, havuzlu lüks villalarda yaşadıklarını, çocuklarını yurt dışında eğitime gönderdiklerini bile görmez; bu otomobillere elini sürse kutsal bir iş yapmış olacağını düşünür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Oysa gerçek tersine çevrilmiştir: liderin bu olanakları elde etmesi üyelerin ya da müritlerin gücüyle sağlanmıştır; üyeler ve müritler bunun farkında değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Nereden mi uyduruyorum?</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu benim uydurmam değil; demokrasi pratiğinin ilk kurucusu sayılan Kliesthenes’in uygulamasını söylüyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kleisthenes’in iktidarı elde ettiğinde yaptığı en önemli reform, kabile liderlerine siyasal yaşamda ayrıcalık tanıyan düzenin değiştirilmesiydi. Ona göre, Atina siyasal yaşamında soyluların ağır basmasının temel nedeni kabile (<em>genos</em>) örgütlenmesiydi ve soyluların etkinliğini kırmak kan bağına dayanan kabile tipi bu örgütlenme biçiminin yıkılmasına bağlıydı.</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn2" name="_ftnref2"><span style="color:#000000">[2]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">(Cumhuriyet devrimlerinin başında bu tür örgütlenmelerin yasaklanmasının Kliesthenes reformlarıyla ilgisi olabilir mi? Bence kesinlikle evet)</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kliesthenes’in 2500 yıl önce sorun olarak görüp reformla düzelttiğini günümüz az gelişmiş demokrasileri bir sorun olarak yaşamaya devam ediyorlar: Bu sorunu çözemezlerse demokrasi bir addan ibaret kalmaya mahkûmdur.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KLEİSTHENES, REFORM VE SORUN ÇÖZME</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kleisthenes kan bağına dayalı dört kabile örgütlenmesini yıkarak, coğrafi bağa dayalı bir kabile örgütlenme tipi kurdu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yeni yönteme göre Atina polisi, kent (<em>asty</em>), kıyı (<em>parali</em>) ve iç bölge (<em>mesogeois</em>) olmak üzere üç bölgeye ayrıldı. Her bölge, her bir bölümüne&nbsp;<em>trittys</em>&nbsp;(üçte bir) denen on bölüme ayrıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dolayısıyla ortaya otuz&nbsp;<em>trittys</em>&nbsp;çıktı. Her bölgeden bir&nbsp;<em>trittys</em>&nbsp;alınarak üç trittys kura çekilerek birleştirildi. Dolayısıyla toplamda üçer&nbsp;<em>trittys</em>’den oluşan on yeni kabile çıktı; ancak bu kabileler artık kan bağına dayalı değildi.Böylece farklı bölgelerden ve karşıt sınıflardan kurayla heterojen (<em>heteros</em><em>genos</em>) kabileler oluşturulmuş oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İşte size o dönemde bölünme ve yeniden birleşme sonunda ortaya çıkan yeni Atina haritası:</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn3" name="_ftnref3"><span style="color:#000000">[3]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Atina.png" style="height:360px; width:640px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Burada<em>&nbsp;“kenti bölmek ne demek, bölücülük mü bu?</em>” biçimindeki suçlamanın son derece çiğ ve sığ bir suçlama olacağı konusunda uyarayım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kentin bölündüğü filan yok. Kent aynen yerinde duruyor. Sadece kabile yapısının etkinliğini kırmak amacıyla kabile üyelerinin, kabile liderinin istekleri doğrultusunda hareket etmeleri önleniyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kliesthenes’in 2500 yıl önce sorun olarak görüp reformla düzelttiğini günümüz az gelişmiş demokrasileri bir sorun olarak yaşamaya devam ediyorlar: Bu sorunu çözemezlerse demokrasi bir addan ibaret kalmaya mahkûmdur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu reformun önemi şu: Kabilenin üyeleri kentin uzak bölgelerinden başka kabile üyeleri ile aynı yönetim birimi içinde birleştirildiğinden, artık kabilenin çıkarları doğrultusunda kabile liderlerinin emirlerini yerine getirmeleri mümkün değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>“Ya ne yapacak kabile üyeleri?”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bundan sonra kabile üyesi kendisinin ve içinde yaşadığı yerel topluluğun çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapacak. Bunun için de bireyin artık kendi aklına güvenmesi gerekir. Bireyin kendi aklıyla hareket etmesinin bir de adı var:&nbsp;<strong><em>Aydınlanma</em></strong>.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Kişinin, aklını, başkasının kılavuzluğu olmaksızın kullanması ve toplumsal normlar ile değerleri akıl süzgecinden geçirip akılla eleştirip aydınlatması</em>”</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn4" name="_ftnref4"><span style="color:#000000">[4]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Cemaat ve tarikat yanlılarının “<em>aydınlanma</em>” sözcüğünden pek çok nefret etmeleri boşuna değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Aklını, kılavuzluk ihtiyacı duymaksızın kullanmaya başlayan birey artık lidere biat edemez; biata dayalı yapı son bulur. Biata dayalı yapının son bulması kabile, aşiret, cemaat, tarikat, lider sultasına dayalı siyasal parti gibi yapıların sonunu getirir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu arada belirteyim, bu tür yapıların aydınlanmayı aşağılarken dile getirdikleri aydınlanmanın dine karşı olduğu biçimindeki iddia da külliyen yalan.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tam tersine, aydınlanma bireyin inancını kendi seçmesi gerektiğini ileri sürer ve bunun sonucu, tam bir din ve vicdan özgürlüğüdür. Asıl din ve vicdan özgürlüğü bütün bireylerin kendi inançlarını özgürce seçmeleri anlamına gelir ve bunu sağlayacak olan aydınlanmadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Oysa biat kültürü kimseye din ve vicdan özgürlüğü tanımaz: Mürit, kabile, cemaat ya da tarikat liderinin söylediklerine körü körüne inanmak; kendi deyimleriyle teslim olmak zorundadır; onun dediklerinin dışındakini seçmek mümkün olmaz. (Bu yapılanın Tanrıya teslimiyetten söz edip kendilerine teslimiyet istedikleri gözden kaçmamalıdır. Bu yaptıkları şeyin adı ise en büyük günah olan “şirk koşma”, yani “Tanrıya ortak olma”dır.)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Müridin bu tür bir seçim hakkı olmadığı için Tanrı’nın gönderdiği Kutsal Kitabı kendi diliyle okuması da gerekmez; hatta okumaması gerekir. Mürit Kutsal Kitabı, hiç bilmediği bir dilden okuyup ezberlemelidir; Kutsal Kitabın ne söylediğini ise liderlerinin ağzından dinlemelidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Mürit, liderin Kutsal Kitabı anlama, yorumlama ve açıklama yetkisini kimden aldığını sorgulama gereği bile duymaz; duymamalıdır. Oysa bir ilahiyatçı şunu söylediğinde son derece haklıdır: “<em>Tanrı insanı yarattıktan sonra onun nasıl davranması gerektiğini göstermek için emirlerini Kutsal Kitapla göndermiş ve Kutsal Kitabı anlaması için insanı akılla donatmıştır</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu kesinlikle doğru…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tanrının gönderdiği Kutsal Kitabı ancak Tanrının verdiği akılla anlayabiliriz, kavrayabiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tanrı Kutsal Kitapların hiçbirinde ve hiçbir yerinde “<em>insanlar, onlara gönderdiğim emirleri kendileri anlayamazlar, Kutsal Kitabı anlamaları için liderlerinin sözünü dinlemeleri gerekir</em>” dememiştir.Demiş olsaydı bu liderlerin kim olduğunu da söylerdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Demokrasi bireyin varlığını gerektirir; bireyin varlığı akıl kullanımıyla ilişkilidir. Aklını bir lidere ipotek eden birinin birey olduğu ve aklıyla kendini yönettiği söylenemez.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DEMOKRASİ BİREYİN VARLIĞINI GEREKTİRİR</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tekrar konuya dönelim: Demokrasi bireyin varlığını gerektirir; bireyin varlığı akıl kullanımıyla ilişkilidir. Aklını bir lidere ipotek eden birinin birey olduğu ve aklıyla kendini yönettiği söylenemez. Aklını ipotek eden bireylerin çoğunlukta olduğu bir toplumda, kendi kendini yönetim söz konusu olmadığından tanım gereği demokrasi de yoktur ya da sakattır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Demokratik toplumlar, bireylerin özgür akıllarıyla, kendilerinin (ve dolayısıyla toplumlarının) çıkarları doğrultusunda hareket ettikleri toplumlardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Başkalarının aklıyla ya da liderlerine biat ederek kendileri üzerinde yönetme yetkisi veren toplumlar demokrasiyi seçime indirgemiş olurlar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu son söylediğim olsa olsa biçimsel anlamda demokrasi olur, özü yönünden demokrasi olmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir benzetme: Kapımın önünde 1950 model bir otomobilim var ve ben ona uçak diyorum. Benim bu otomobile uçak demem onu uçak yapmıyorsa, birilerinin akılcı bireyin etkin olmadığı bir yönetime demokrasi demesi de bu yönetimi demokrasi yapmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yerel seçimlerde kendi aklımıza dayanarak, kendi aklımızla bulduğumuz bireysel ve toplumsal çıkarlara göre davranmamamız; sağlanan küçük çıkarlar karşılığında seçim yapmamız demokrasiyi zayıflatır ya da yok eder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Sakat olmadığım halde liderimin partisi bana sakat maaşı bağladı; onlar iktidarı kaybederse maaşımı kaybederim</em>” diyorsan ya da “<em>siyasi bağlantıları olan şeyhim devlet olanaklarını seferber ederek köyümüze villalar yaptırdı ve ben bu sayede iş bularak geçimimi sağlıyorum</em>” diyorsan, bu yollar yasa dışı olduğundan, ödediğim vergiyi çalmakta olduğunu hatırlatmaktan yapacak başka şeyim yok.Bu durumda hırsızlık</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn5" name="_ftnref5"><span style="color:#000000">[5]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;nedeniyle ilahi adalet tarafından cezalandırılıp cezalandırılmayacağını bilemem ama altında bulunduğumuz yönetim biçiminin bilimsel anlamda demokrasi olarak adlandırılamayacağını çok kolaylıkla söyleyebilirim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Benden söylemesi…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">----</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref1" name="_ftn1"><span style="color:#000000">[1]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Buradaki polisin günümüzde iç güvenlik teşkilatı olan polisle benzerliği sadece bir isim benzerliğidir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref2" name="_ftn2"><span style="color:#000000">[2]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Bu yazıdaki bilgiler şu kaynaklardan derlenmiştir: Şenel, Alaeddin. (1982),&nbsp;<em>Siyasal Düşünceler Tarihi: Tarihöncesinde, İlkçağda, Ortaçağda Ve Yeniçağda Toplum Ve Siyasal Düşünüş</em>&nbsp;(Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları); Ağaoğulları, Mehmet Ali. (1994),&nbsp;<em>Kent Devletinden İmparatorluğa</em>&nbsp;(Ankara: İmge Yayınevi); Diakov, V., ve S. Kovalev. (2014),&nbsp;<em>İlkçağ Tarihi: Ortadoğu, Uzakdoğu, Eski Yunan</em>, Cilt I. (İstanbul: Yordam Kitap) (Çev. Özdemir İnce)&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref3" name="_ftn3"><span style="color:#000000">[3]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;John Thorley, (2004).&nbsp;<em>Athenian Democracy.</em>&nbsp;(Londra ve New York: Routledge)&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref4" name="_ftn4"><span style="color:#000000">[4]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Macit Gökberk. (1980),&nbsp;<em>Felsefe Tarihi</em>&nbsp;(İstanbul: Remzi Kitabevi)&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[5]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Hırsızlık sözcüğünü hukuksal anlamda kullanmıyorum.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 13 Feb 2024 16:28:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/yerel-demokrasi-ve-birey-iliskisi-uzerine-1727703510.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meclis Başkanlık Divanlarının tarafsızlığı üzerine</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/meclis-baskanlik-divanlarinin-tarafsizligi-uzerine-633</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/meclis-baskanlik-divanlarinin-tarafsizligi-uzerine-633</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir mahkeme kararının Genel Kurulda açıklanmasına ilişkin işlemin, bir siyasal parti grubunun grup başkanvekili tarafından talimat verildiğinde yerine getirilecek “<em>bir prosedür”&nbsp;</em>olarak tanımlanması kuvvetler ayrılığının işletilmesinde kilit önemde olan tarafsızlığı ortadan kaldırmıştır.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngiltere’de&nbsp;<em>Avam Kamarası Başkanı</em>&nbsp;İngiliz demokrasisinin en önemli güvencelerinden biridir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok mu abarttım?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu itiraz akla gelmiştir:<em>“Bir kişi nasıl bu kadar önemli olabilir ki? Anayasal sistemin o kadar çok bileşeninin olduğu ve birçok anayasal belgenin bulunduğu bir ülkede Meclis Başkanı ne yapabilir ki?”</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapar.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüz İngiliz parlamenter sisteminin ve demokrasisinin önemli öğelerinden biri “<em>Meclis Başkanı</em>” değildir; ama “<em>Tarafsız Meclis Başkanı</em>”dır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bakalım.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünkü parlamentolarımızın bin yıla yaklaşan bir tarihi geçmişi var: 1215 yılında Kral ile Baronlar arasında vergi konusunda çıkan uzlaşmazlık çatışmaya dönüştü ve çatışma sonunda Kral ve taraftarlarının yenilmesiyle taraflar arasında&nbsp;<em>Büyük Özgürlük Fermanı</em>&nbsp;(<em>Magna Charta Libertatum</em>) imzalandı. Ancak İngilizler bu belgenin uygulanmasını şansa bırakmadılar ve&nbsp;<em>Büyük Konsey</em>&nbsp;(<em>Magnum Consilium</em>) adını verdikleri ve bugünkü parlamentoların ilk nüvesi sayılabilecek bir yapı oluşturdular. Konsey üç kesimin temsilcilerinden oluşuyordu: (1) Ruhban (2) Soylular (3) Avam (halk).</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ruhban bir süre sonra dünyevi meselelerle uğraşmak istemediğinden Konsey’den ayrıldı.Konsey’de burjuvazinin temsilci sayısı artmaya ve etkinlik sağlamaya başlayınca soylular rahatsız oldu ve 1332 yılında ayrılarak kendilerine ait yeni bir meclis kurdu. Bu yeni Meclis İngiltere’de bugün de varlığını sürdüren&nbsp;<em>Lordlar Kamarası’</em>nın temelini oluşturdu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burjuvazinin hâkim olduğu konsey, bu ayrılıktan sonra artık soyluları ve ruhbanı içermediğinden&nbsp;<em>Avam Kamarası</em>&nbsp;adını aldı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngiliz Parlamentosu’nun ortaya çıkışının çok kısa öyküsü.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu henüz oluşum aşamasıydı ve parlamenter sistemin bileşenleri 4-5 asırlık bir süreçte aşamalı olarak belirecekti.Bu bileşenlerden birisi “<em>Speaker</em>” biçiminde adlandırılan Avam Kamarası Başkanı idi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngilizce’de “<em>speaker</em>” “<em>konuşmacı</em>” ya da “<em>sözcü</em>” anlamına gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngilizce’de “<em>başkan</em>” için “<em>president</em>”, “<em>head</em>”, “<em>chief</em>”, “<em>chair</em>” gibi sözcükler kullanılır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman İngilizler meclis başkanına neden “<em>Sözcü</em>” diyorlar?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihsel bir nedeni var.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası ayrılınca şöyle bir sorun doğdu: O dönemde her sınıf sadece kendi kamarasına katılabildiğinden ve Kral’ın kendisi de bir lord olduğundan, Lordlar Kamarası ile Kral arasındaki iletişimde bir sorun olmadı. Ancak Avam Kamarası’nda alınan kararların Kral’a iletilmesi sorunu doğdu. Avam Kamarası’nda alınan kararların Kral’a iletilmesi için bir “<em>Sözcü</em>” (Speaker) seçildi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu “<em>Speaker</em>” zamanla Avam Kamarası’nın Başkanı oldu. Ama geleneklerine bağlı İngilizler, Avam Kamarası’nın güçlenmesinden sonra, yetkileri artmış olmasına rağmen, bu makamın adını değiştirmediler ve “<em>Speaker</em>” adını kullanmaya devam ettiler.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle İngilizler geleneğe bağlı kalarak “<em>Speaker</em>” adını korudukları “<em>Avam Kamarası Başkanı</em>”nın rolünü ve işlevini değiştirdiler.Hem geçmişe bağlılık hem de geleceğe uyarlama ya da süreklilik içinde kopuş.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özetle ilk seçimde tarafsızlığı sağlamaya yönelik kurallar var. Ama bir kez seçilen Başkan, sonraki dönemler dâhil, dilediği sürece Başkanlık görevini sürdürür.&nbsp;</strong><strong>Ne iyi iş değil mi? Bir kez seçilen biri kalıtımsal bir görevmiş gibi ömür boyu Meclis Başkanlığı yapıyor.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İNGİLTERE ÖRNEĞİ</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi, ilginç bir özellik: Avam Kamarası Başkanı seçilen kişi istediği sürece bu görevini sürdürür.<em>“Ya milletvekili seçilemezse</em>?”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teamül gereği böyle bir olasılık yok gibi: Siyasi nezaket ve teamüller gereği Başkan’ın aday olduğu bölgede diğer partiler aday göstermez; aday olan Başkan da seçimde partili kimliğini öne çıkarmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece eski Başkan için milletvekili seçilememek gibi bir olasılık söz konusu olmaz.“<em>Milletvekili seçilmesine rağmen ya Başkanlık seçimini kazanamazsa?</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle bir olasılık da yok.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milletvekili seçilen eski Başkan, Başkanlığa devam etmek istediğini bildirirse Başkanlık seçimi yapılmaz; seçim yapılmaksızın eski Başkan yeniden seçilmiş olur; Başkan olarak ilan edilir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk seçim sırasında da tarafsız bir başkan seçmekle ilgili kurallar var. Örneğin Başkan adayı en az 12-15 milletvekili tarafından önerilebilir ve bu önergede en az 3 milletvekili farklı partiden olmak zorunda.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle ilk seçimde tarafsızlığı sağlamaya yönelik kurallar var. Ama bir kez seçilen Başkan, sonraki dönemler dâhil, dilediği sürece Başkanlık görevini sürdürür. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne iyi iş değil mi? Bir kez seçilen biri kalıtımsal bir görevmiş gibi ömür boyu Meclis Başkanlığı yapıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">E</span></span></span><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">vet, ama bunun nedeni seçimi bir kez kazanan kişiyi ödüllendirmek değil.Aslında bakarsanız kurumsallaşmış demokrasilerde kamu görevlerini yürüten kişilere ayrıcalıklar verilir; ama bu ayrıcalıkların nedeni kamu görevlilerinin “<em>kara kaşları ve kara gözleri</em>” değil.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amaç kamu görevlerinin daha iyi yerine getirilmesi; kamu yararının sağlanması.Meclis Başkanının istediği sürece seçilmesinin kamu yararıyla ne ilgisi olabilir ki?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlgisi var, hem de çok.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başkanlar bütün partilere eşit mesafede olduklarını göstermek için çeşitli teamüller geliştirmişlerdir. Örneğin genel kural olarak hiçbir milletvekiline aynı konuda birden fazla söz hakkı verilmez; parti ayrımı gözetilmeksizin her toplantı yılında her üyenin bir konuşma olanağı bulması sağlanır; siyasal partiler tarafından verilen anlamsız önergeler ayıklanarak işlemden kaldırılır.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BAŞKANIN AYRILAĞININ NEDENİ?</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Parlamenter sistemlerde yürütme organı yasamanın içinden çıkar ve yasamanın güvenine ihtiyaç duyar. Bu yüzden hükümet parlamentoda çoğunluğu sağlayan parti tarafından kurulur. Sonuç yasama ile yürütme arasında kuvvetler ayrılığının ortadan kalkmış olmasıdır ve bu kuvvetler ayrılığı açısından ciddi bir sorundur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Parlamenter demokrasiler bu sorunu çözmek için yeni bir formül geliştirdiler: Muhalefeti güçlendirerek kuvvetler ayrılığını yeni bir boyutta yeniden tesis etmek.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varsayım şudur: Her yönetim biçiminde “<em>siyasal iktidar</em>” vardır, ancak “<em>muhalefet</em>” sadece demokrasilere özgüdür. Bu ülkelerdeki anlayışa göre muhalefetsiz demokrasi olmaz. Üstelik bu muhalefet kâğıt üzerinde kalan bir muhalefet değil, siyasal iktidarı denetleme gücüne sahip bir muhalefet olmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte Avam Kamarası’nda Başkana verilen ayrıcalığın nedeni burada gizli: Başkan bütün partilerin işbirliğiyle seçilince, hepsine eşit mesafede olmak zorundadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herhangi bir siyasal çoğunluğun Başkan üzerinde etkili olması mümkün değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkanın bu görevi sürekli olarak elinde tutuyor olmasının nedeni, bütün siyasal partilerin, üstü örtülü olarak Başkana destek vermiş olmalarıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman Başkan da hiçbir siyasal partinin yanında durmaz-duramaz; çünkü hiçbir siyasal partiye vefa borcu yoktur; bir vefa borcu olduğu söylenecekse bu borç bütün siyasal partileredir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden de Başkan tam bir tarafsızlıkla davranır. Siyasal partileri ne kayırır ne de incitir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç: Başkanın sistem içinde çok büyük bir ağırlığa sahip olmasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkanlar bütün partilere eşit mesafede olduklarını göstermek için çeşitli teamüller geliştirmişlerdir. Örneğin genel kural olarak hiçbir milletvekiline aynı konuda birden fazla söz hakkı verilmez; parti ayrımı gözetilmeksizin her toplantı yılında her üyenin bir konuşma olanağı bulması sağlanır; siyasal partiler tarafından verilen anlamsız önergeler ayıklanarak işlemden kaldırılır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkes tarafsızlığına inandığından büyük bir saygınlığı vardır Başkanların; demokrasinin önemli bir güvencesi olarak kabul edilirler.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece Avam Kamarası Başkanı muhalefetin etkin bir aktör olarak sistemde yerini almasını sağlar. Siyasal iktidarlar bu durumdan rahatsızlık duymazlar, çünkü demokrasinin muhalefetsiz işlemeyeceğini kabul ederler.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tek bir kişiye sağlanan bir ayrıcalığın demokrasinin işleyişi üzerindeki devasa etkisini görünce siyasal sistemin işleyişinin doğru kurallara bağlanmasının ne kadar önemli olduğu daha kolay anlaşılmakta.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle bir itirazı duyar gibiyim:“<em>Ne yani hoca bizim Meclis Başkanlarımız tarafsız değil mi?</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Neden açıp Anayasaya bakma zahmetine katlanmıyorsun?</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aaaaaaa…</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten haklı itirazlar.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi şöyle bir baktım, şöyle yazıyor Anayasa:“<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar</em>” (m. 94/son).</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İktidar partisi grup başkanvekilinin bu tür bir açıklama yapmasının ardından, TBMM Başkanvekilinin yapılan açıklama doğrultusunda işlem yapması nasıl açıklanabilir? Aslında burada sorunun iki boyutu var: (1) İktidar partisi grubu başkanvekilinin bu tür bir açıklama yapmış olması, (2) TBMM Başkanvekilinin bir siyasi parti grubunun açıklaması doğrultusunda işlem yapması.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TARAFSIZLIĞIN ÖNEMİ</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatta aynı maddede Başkanın tarafsızlığını sağlamayı amaçlayan bir seçim yöntemi öngörülmüş: “<em>Başkan seçimi gizli oyla yapılır. İlk iki oylamada üye tamsayısının üçte iki ve üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu aranır. Üçüncü oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için dördüncü oylama yapılır; dördüncü oylamada en fazla oy alan üye, Başkan seçilmiş olur.</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkçesi şu: Başkanın tarafsızlığı çok önemli olduğundan siyasal parti grupları seçim üzerinde etkili olamasınlar ve milletvekilleri vicdanlarına göre karar versinler diye gizli oylama olsun. Böylece Başkan bir siyasal partinin etkisine girmesin. Ama bu da yetmez seçilecek kişiler üzerinde bir oydaşma da sağlansın. Başkan 600 milletvekilinin 400’ünün oyunu alsın; alamazsa bir kez daha denensin. Ama bu çoğunluğun sağlanamadığı anlaşılırsa 300 oy alsın. Bu da olmazsa son oylamaya iki aday katılsın ve en çok oy alan aday seçilmiş olsun.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada eklemek gerekir ki Başkanın düşük çoğunluklarla seçilmiş olmasının ona taraflı davranma hakkı vermediğini belirtmek gerekir. Başkan gizli oyla seçildiğinden, en azından teorik olarak, kimin oyunu aldığını bilemez. Bu yüzden bütün siyasal partilerin ve milletvekillerinin haklarını tarafsız bir biçimde gözetmek zorundadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarafsızlığa ilişkin benzer düzenlemeler hem TBMM İçtüzüğünde hem de TBMM teamülleri arasında yer almakta.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin teamüllere göre her hafta ayrı bir siyasal partiden seçilen Başkanvekiline oturumları yönetme görevinin nöbetleşe verilmesi; oturumu yöneten Başkanlık Divanında mutlaka muhalefetten üyelerin de yer alması vb.Bu yüzden itirazların haklılığı kesin.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama o zaman cevaplanamayan başka sorular doğmakta: Milletvekili seçilen Can Atalay, tutuklu olarak yargılandığı için milletvekilliğine başlayamadı. Hukuken durdurulması gereken ama buna rağmen sürdürülen yargılama sonunda milletvekili seçilmeye engel bir suçtan dolayı hüküm giydi. Bunun üzerine AYM’ye bireysel başvuruda bulundu. Mahkemenin bireysel hak ihlali olduğunu saptamasına rağmen, yerel mahkeme karara uymadı ve böyle bir yetkisi olmadığı halde dosyayı karara bağlaması için Yargıtay 3. Ceza Dairesine gönderdi. Daire AYM Kararını tanımadığını açıkladı. Anayasanın 153. maddesindeki “<em>Anayasa Mahkemesi kararları …yargı organlarını, …bağlar</em>” biçimindeki hükmü eylemli olarak değiştiren bu karar siyasal iktidar tarafından desteklendi. Bu karar üzerine ikinci kez yapılan bireysel başvuru benzer bir akıbete uğradı. Bu kararların “<em>hukuksal</em>” değil “<em>siyasal</em>” oldukları üzerine çok şey söylendiği için burada çok uzun durmaya gerek yok.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TBMM Başkanvekilinin bir siyasal parti grubu üyesi olduğu ve başkanvekili seçilmekle üyelik bağının sona ermediği doğrudur. Ancak Anayasa “<em>Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine”&nbsp;</em>katılamayacaklarını emretmiştir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa, İçtüzük ve teamüller gereği tarafsız olması gereken Meclis Başkanlığı (ve Başkanvekilliği) ile ilgili kısım burada başlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meslektaşım Doç. Dr. Tolga Şirin T24 gazetesindeki köşesinde şunları yazdı: “<em>Şerafettin Can Atalay’ın milletvekilliğinin düşeceğini AK Parti Meclis Grup Başkanvekili Leyla Şahin-Usta’nın açıklamasından öğrendik. Sayın Grup Başkanvekili</em>&nbsp;“<strong><em>Can Atalay kararı bugün veya bu hafta Meclis’te okunarak milletvekilliği düşecek. Bugün veya bu hafta tamamlamayı düşünüyoruz açıkçası. Artık bir prosedür haline gelmiş durumda, Meclis'in de üzerine düşen görevi yapması gerekiyor.</em></strong>”&nbsp;<em>dedi</em>.&nbsp;<em>Bu açıklamanın yayımlandığı haberlerin mürekkebi bile kurumamıştı ki TBMM Başkanvekili Bekir Bozdağ, apar topar Danışma Kurulunu topladı. Düşmenin gerçekleştirileceği, yani TBMM Genel Kurulunda ilgili yazının okutulacağı (resmî olarak) 30 Ocak 2023 tarihinde yapılan Danışma Kurulunda saat 14.55’te öğrenildi. Ardından ilgili yazı, tepkilere rağmen aynı gün okundu.</em>”Gerçekten inanmak zor: Her yönüyle tartışmalı bir hükmün tarafsız Başkanlık tarafından okunması “<strong><em>bir prosedür haline gelmiş”&nbsp;</em></strong>olduğundan, bir siyasal parti grubu, “<strong><em>Meclis'in de üzerine düşen görevi yapması gerek”</em></strong>tiğinden söz etmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meclis bir karar almayacak, bir tartışma yapmayacak ve sadece Mahkemeden gelen metnin okunması, milletvekilliğinin düşmesi sonucu doğuracak ve bu tür bir işlem basit “<strong><em>bir prosedür haline gelmiş”&nbsp;</em></strong>olacak?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar partisi grup başkanvekilinin bu tür bir açıklama yapmasının ardından, TBMM Başkanvekilinin yapılan açıklama doğrultusunda işlem yapması nasıl açıklanabilir? Aslında burada sorunun iki boyutu vardır: (1) İktidar partisi grubu başkanvekilinin bu tür bir açıklama yapmış olması, (2) TBMM Başkanvekilinin bir siyasi parti grubunun açıklaması doğrultusunda işlem yapması.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TBMM Başkanvekilinin bir siyasal parti grubu üyesi olduğu ve başkanvekili seçilmekle üyelik bağının sona ermediği doğrudur. Ancak Anayasa “<em>Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine”&nbsp;</em>katılamayacaklarını emretmiştir. Yukarıdaki alıntılardan anlaşılacağı gibi bir siyasi parti grubu, hukuksal yönü tartışma konusu olan bir mahkeme kararını uygulama kararı almış ve bu kararını basın yoluyla açıklamıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle belirtmek gerekir ki bu açıklama kararın “<em>siyasi</em>” olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Herhangi bir siyasal parti grubunun TBMM Başkanlığının hangi doğrultuda işlem yapacağını açıklama yetkisi yoktur. Bu yetkisinin olduğunu düşünen bir grup, TBMM Başkanlığını kendisine bağlamış olduğunu da açıklamış olur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan TBMM Başkanvekilinin bu siyasi karar doğrultusunda işlem yapması tarafsız olmadığını göstermiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şirin’in yukarıda sözünü ettiğim yazısında, tarafsızlığı şüpheli bir Başkanvekilinin başkanlığında yönetilen bir oturumda çıkarılan kanunun, 1975 yılında, AYM tarafından iptal edildiği görülmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir anlatımla AYM, daha 1975 yılında verdiği kararında, bizde de TBMM Başkanının tarafsızlığının önemini ortaya koymuştur. Üstelik bu karara konu olan olayda, oturumu yöneten Başkanın taraflı davrandığına ilişkin hiçbir belirti yoktur. Başkan sadece aynı anda partide de bir görev üslendiğinden tarafsız davranamayacağı varsayımıyla onun yönetiminde çıkarılan kanun iptal edilmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Muhalefetin bir aktör olarak varlığının kabul edilmesi, haklarının güvence altına alınmasını gerektirir. Mensubu olduğu siyasal partinin açıklamaları doğrultusunda işlem yapan bir başkanvekilinden muhalefetin haklarını korumasını beklemek gerçekçi olmaz.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KAĞIT ÜSTÜNDE KALAN DEMOKRASİ</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut olayda ise Başkanın yapacağı “<strong><em>bir prosedür haline gelmiş”</em></strong>&nbsp;işlem, oturumu yöneten başkanın mensubu olduğu siyasal parti grubu tarafından açıklanmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buradan hareketle tarafsızlık konusunda 1975 yılının gerisine düşmüş olduğumuzu söylemek gerekir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama şimdi büyük resme geri dönelim:Anayasanın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti’nin “<em>demokratik… bir hukuk Devleti</em>” olduğunu öngörmüştür.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İngiltere örneğinde açıkça görüldüğü gibi “<em>demokratik</em>” sıfatı “<em>muhalefet</em>” ile ilişkili olarak tanımlanmak zorundadır. Siyasi bir çoğunluk tarafından yönetilen ve muhalefetin bir aktör olarak kabul edilmediği ülkelerde “<em>demokratiklik</em>” kâğıt üzerindedir.</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalefetin bir aktör olarak varlığının kabul edilmesi, haklarının güvence altına alınmasını gerektirir.Mensubu olduğu siyasal partinin açıklamaları doğrultusunda işlem yapan bir başkanvekilinden muhalefetin haklarını korumasını beklemek gerçekçi olmaz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazıyı okuduktan sonra “<em>biz mensubu olduğu siyasal partinin talimatlarını yerine getiren bir TBMM Başkanı ya da Başkanvekilinin tarafsızlığa aykırı davrandığını düşünmüyoruz; bunun sistemin demokratikliği üzerinde de bir etkisi yoktur; ülkemizde muhalefet partilerine de seçime girme hakkı verilmiş olması demokrasi sayılmak için yeterlidir</em>” diyecek olanlara bir sözüm yok.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadece bu yazıyı okumakla zaman kaybettiklerini üzülerek söylemek isterim.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yapılan işlemin Anayasanın 2. maddesinde tanımlanan “<em>demokratik… hukuk Devleti</em>” açısından ne anlama geldiğini sorgulayanlara bu bilgiler çerçevesinde değerlendirme yapmalarını öneririm.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle günümüzde anayasal devletin vazgeçilmez bileşeni olan kuvvetler ayrılığı ilkesinin içi dönüşüme uğramıştır. Yasama- yürütme ayrılığı fiili olarak kaybolduğundan, kuvvetler ayrılığı iktidar-muhalefet arasında yeniden kurulmuştur. Meclis başkanları bu ayrılığın sağlanmasında kilit önemdedirler. Bir darbe ürünü olan&nbsp;<strong><em>1982 Anayasası bile</em></strong>&nbsp;Başkanın (ve oturumu yöneten başkanvekillerinin) tarafsızlığı konusunda hükümler koymuş ve bu hükümler hem İçtüzükte hem de teamüllerde yansıma bulmuştur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir mahkeme kararının Genel Kurulda açıklanmasına ilişkin işlemin, bir siyasal parti grubunun grup başkanvekili tarafından talimat verildiğinde yerine getirilecek “<strong><em>bir prosedür”&nbsp;</em></strong>olarak tanımlanması kuvvetler ayrılığının işletilmesinde kilit önemde olan tarafsızlığı ortadan kaldırmıştır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu makalenin -en azından kısmen- konusu olan muhalefete de kendisinin demokrasinin işleyişi yönünden varlığına ihtiyaç duyulduğunu ve Can Atalay’ın milletvekilliğinin düşmesini sağlayan açıklamanın, tarafsızlığını yitiren bir başkanvekili tarafından yapılmış olması nedeniyle yok hükmünde olduğunun saptanması için AYM’ye başvurmalarını öneririm.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 02 Feb 2024 16:05:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/meclis-baskanlik-divanlarinin-tarafsizligi-uzerine-1727702327.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Otoriter anayasalar üzerine</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/otoriter-anayasalar-uzerine-632</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/otoriter-anayasalar-uzerine-632</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Otoriter anlayışın ya da otoriter anayasaların halkın, halk tarafından, halk için yönetimi anlamına gelen demokrasi ile bağdaşmadığı açıktır. Bir yönetim ya da anayasa otoriter öğelere ağırlık verdikçe demokrasiden uzaklaşır. Bir anayasanın otoriter ya da özgürlükçü olması onu yapan iktidarla ilişkili değildir. Örnek her ikisi de birer darbe ürünü olmasına rağmen 1961 Anayasası özgürlükçü, 1982 Anayasası otoriter bir anayasadır.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Daha önceki bir&nbsp;</span><a href="https://www.yeniarayis.com/makale/sivil-anayasa-uzerine-630"><span style="color:#000000">yazımda</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;“<em>devletin başlı başına bir amaç olduğunu savunan ve otoritenin, özgürlüğü öncelemesi gerektiğini savunan düşüncenin felsefi temelleri</em>”nin özgürlüğün otoriteyi öncelemesi gerektiğini savunan liberal demokratik anlayışın felsefi temellerinden farklı olduğunu belirtmiş ve bu incelemeyi daha sonra yapacağımı açıklamıştım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tekrar edelim: Liberal demokrasilerde otorite-özgürlük dengesinde ya da devlet-birey ikileminde önceliğin özgürlükte ve bireyde olduğu tartışılmaz bir gerçektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Otoriter ya da totaliter yönetim biçimlerinde öncelik devlete ve otoriteye aittir: Bireyler devlet için vardır ve bireyin özgürlüğü otoriteye feda edilir.Bu düşüncede önce devlet gelir; devletin bekası için birey feda edilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Örneğin, “<em>organizmacı toplum görüşü”</em>nde, devlet bir organizma olarak düşünülür. Devlet içinde yaşayan her bir bireyin organizmanın yaşatılması için bir görevi vardır ve organizmanın uzuvları olan bireyler bu görevi yerine getirmezlerse organizma yaşayamaz; organizma öldüğünde organizmanın uzuvlarının da yaşama şansı kalmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İnsanlar arasında bir&nbsp;<em>işbölümü</em>&nbsp;ve&nbsp;<em>işbirliği</em>&nbsp;olması gerektiğini savunan bu düşüncedeki işbirliği ve işbölümü bir dayanışmayı yansıttığından çok makul görünebilir. Ancak devamı o kadar makul gelmeyebilir: Organizmadaki uzuvların her birinin işlevi farklı olduğundan toplumdaki bireylerin de farklı statülerde olması son derece doğaldır. Ayaklar baş olamayacağı gibi baş da ayak olamaz; beynin işlevi ile midenin işlevi ya da yüreğin işlevi aynı değildir. Bu durumda her bireyin statüsü farklı olmak zorundadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yöneticiler yönetilemeyeceği gibi yönetilenler yönetici olamazlar; aksi takdirde organizma yaşayamaz.Buraya kadar söylenenlerden şu sonuç çıkar:&nbsp;<em>Organizmacı toplum anlayışı</em>&nbsp;eşitsizlik içerir ve hiyerarşik bir yapılanmayı zorunlu kılar. Bireylerin yasalar karşısında eşitliği gibi bir durum söz konusu olamaz; örneğin yönetim işi toplumun sadece bir kesimine aittir: Bilge bir azınlık yönetmelidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu sonuç organizmacı toplum anlayışının&nbsp;<strong><em>demokrasiyle uyuşmaz</em></strong>&nbsp;olduğunu gösterir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kesinlikle evet.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Demokrasi bireylerin yasalar önünde eşit olmasını ve yasalar önünde eşit bireylerin siyasal yaşama katılmalarını zorunlu kılar.Bu söylenenler sadece mantıksal bir çıkarım mı?Hayır.Yukarıda aktardığım düşünceler, günümüz Batı demokrasilerinin esin kaynağı olan Antik Yunan Demokrasisi döneminde yaşamış Platon’a ait.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Biraz tuhaf görünüyor. Platon hem Antik demokrasi döneminde yaşamış hem de demokrasiye karşı olan organizmacı toplum görüşünü savunmuş!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Doğru, ama nedeni var.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu arada Platon’un düşüncelerinin değeri ve içsel tutarlılığı ile ilgili hiçbir değerlendirme yapmadığıma dikkat çekmek isterim: Sadece Kenan Evren’in özgürlüğü otoriteye feda ederken&nbsp;kendince&nbsp;hangi kaynaktan beslendiğini göstermeye çalışıyorum.</strong></span></span></span></em></p>

<p>&nbsp;</p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">"<strong>PLATON VE PLATON SONRASI</strong>"</span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Platon’un demokrasi düşmanı kesilmesinin önemli bir nedeni var: Hocası, erdem abidesi, bilge Sokrates demokratik yönetim döneminde yargılanarak idam cezasına çarptırılınca, demokrasinin bir çoğunluk tiranlığına dönüştüğünü görmüştür Platon.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Demokrasi yurttaşların erdemli olmasını gerektirir. Erdemsiz bireyler toplumun ortak çıkarları yerine bireysel menfaatlerinin peşinden koşacaklarından, aldıkları kararlar ortak çıkarı sağlayamaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Platon bunu düşünerek sıradan yurttaşların siyasete katılmalarını istememiş ve onları vücuttaki “<em>mide</em>”ye benzeterek “<em>üretim</em>” işi dışına çıkmamalarını istemiştir. Toplumda yöneticilerin kaynağını oluşturan “<em>koruyucular</em>” sınıfını çok sıkı bir eğitime tabi tutmuş ve onları organizmadaki “<em>yürek</em>” ile özdeşleştirmiştir. “<em>Baş</em>”ı oluşturan “<em>yöneticiler</em>” ise filozoflardır. Aksi takdirde ayaklar baş; başlar ayak olacağından organizma yaşayamaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şöyle sesler duyuyorum:“<em>2500 yıl öncesine mi gittik hoca? Nerede kaldın sen?</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">”Ben gitmedim; gidenlere sormalı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Giden kim”</em>&nbsp;mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kenan Evren.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Alın size haberi: “<strong><em>Evren, Platon’u yeniden okuyor</em></strong><em>.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Yedinci Cumhurbaşkanı Kenan Evren, 12 Eylül 1980 harekâtı öncesi okuduğu "<strong>Platon ve Platon Sonrası</strong>" adlı kitabı yeniden okuduğunu söyledi. Evren, …kitabı, ülkeyi yönetmeye soyunanların kesinlikle okuması gerektiğini vurguladı</em>.”</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_edn1" name="_ednref1"><span style="color:#000000">[i]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tesadüf mü?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kesinlikle değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu arada Platon’un düşüncelerinin değeri ve içsel tutarlılığı ile ilgili hiçbir değerlendirme yapmadığıma dikkat çekmek isterim: Sadece Kenan Evren’in özgürlüğü otoriteye feda ederken&nbsp;<em>kendince</em>&nbsp;hangi kaynaktan beslendiğini göstermeye çalışıyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Vardığım&nbsp;<strong><em>birinci sonuç</em></strong>:&nbsp;<em>otoriteyi özgürlüğe tercih edenlerin temel dayanaklarından birisi, bireye duyulan güvensizliktir.</em>&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu güvensizliğin haklı olup olmadığı ve devletin bireyi yönetime katacak önlemler almak zorunda olup olmaması ayrı bir tartışma konusudur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Platon bu güvensizlikten dolayı içinde yaşadığımız dünyanın&nbsp;<em>nesneler dünyası</em>&nbsp;ve filozofun ulaşabileceği gerçek dünyayı&nbsp;<em>idealar dünyası</em>&nbsp;olduğunu söylemiştir. Yaşadığımız devletler&nbsp;<em>idealar dünyası</em>ndaki gerçek devletlerin bozuk kopyalarıdır ve filozofun görevi&nbsp;<em>idealar dünyası</em>ndaki&nbsp;<em>ideal devleti</em>&nbsp;yeryüzüne indirmektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu düşüncenin daha sonra Hristiyan felsefesinin kurucusu&nbsp;<em>Augustinus</em>’a esin kaynağı olduğunu ve&nbsp;<em>Augustinus</em>’un&nbsp;<em>yeryüzü devleti-gökyüzü devleti</em>&nbsp;ayrımını dinsel öğelerle donatarak Hristiyanlığın hizmetine soktuğunu belirtelim. Bunun önemi şu: Hristiyanlığın kurucu felsefesi de aynı kökten beslendiğinden demokrasiyi dışlayacak ve yönetim hakkını krallar ile kiliseye verecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Buradan hareketle otoriter düşüncenin izlerini bulduğumuz başka bir durağa gidelim:&nbsp;<em>Ortaçağ feodal düzenindeki teokratik devlet (ya da din devleti)</em>.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Teokratik devletin temel özelliklerinden birisi bireylerin siyasal katılımını tümüyle dışlamasıdır. Ortaçağ’da feodal devletlerde yönetimi ele geçiren krallar, iktidarlarını Tanrı’dan aldıklarını ve yeryüzünde Tanrı’nın temsilcileri olduklarını iddia etmişlerdir. Bu dönemde kilise güçlendiğinde krallıklar üzerinde hakimiyet kurmuş ve krallara, iktidarın, Tanrı tarafından kiliseye verildiği ve bu yüzden kraliyet iktidarının kilise tarafından verilebileceği ileri sürülmüştür. Ancak sonuç aynıdır: İktidar ister doğrudan krallara verilsin, ister kilise aracılığıyla aktarılmış olsun, iktidarın meşruiyet kaynağı Tanrı olmuştur. Krallar iktidarlarını Tanrı’dan aldıklarında hem devlet kutsal bir varlığa dönüşmüş hem de bu kutsal varlığı yöneten kralların halka hesap vermeleri gerekmemiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kralların bu tür bir yöneticilik hakkı iddiasında bulunabilmeleri için ya vahiy edilen kutsal kitaplarda bu yetkilendirmeye ilişkin ayetlerin bulunması gerekir ya da kralların Tanrıyla görüştüklerine ilişkin bir iddiada bulunmaları gerekir.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>“YA KRAL ADALETSİZ DAVRANIRSA?”</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Özetle Ortaçağda varolan feodal krallıklarda, iktidar Tanrı’dan geldiğinden ve Krallar iktidarlarının kaynağını Tanrı’dan aldıklarından, halkın yönetime katılması ya da yöneticilerden hesap sorması mümkün olmamıştır. Krallar, yeryüzünde Tanrı’nın temsilcisi olarak düzeni ve adaleti sağlamakla yetkili olduklarını ileri sürmüşlerdir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>"Ya Kral adaletsiz davranırsa?"</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hiç sorun değil, bu dönemde halkın her türlü otoriteye itaat etmesi gerekirdi. İşte Hristiyanlık felsefesinin kurucularından Augustinus’tan bir alıntı:<em>“…Fakat kötü insanların egemenliği en başta yönetenlerin kendilerine zararlıdır, çünkü kötülükte daha çok başıboşluk olanağıyla kendi ruhlarını yıkarlar, onların hizmetinde bulunanlar ise, kendi nesafetsizlikleri olmadıkça zarar görmezler. Adil olmayan yöneticilerin adil kişilere karşı işledikleri kötülükler, suç cezası değil, erdem sınavıdır</em>…”</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_edn2" name="_ednref2"><span style="color:#000000">[ii]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yani yönetici adaletsizlik yaparsa cezasını çekecektir; bu adaletsizlik onun açısından bir sınavdır. Yönetilenler bu adaletsizliklere katlanarak yöneticinin günah işlemesine izin vermelidir.Ortaçağda varolan kutsal devlet anlayışında akılla cevaplanamayan bir soru vardır: Tanrı krallara yeryüzü iktidarını ne zaman ve hangi araçla vermiştir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kralların bu tür bir yöneticilik hakkı iddiasında bulunabilmeleri için ya vahiy edilen kutsal kitaplarda bu yetkilendirmeye ilişkin ayetlerin bulunması gerekir ya da kralların Tanrıyla görüştüklerine ilişkin bir iddiada bulunmaları gerekir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">John Locke&nbsp;<em>Yönetim Üzerine Birinci İnceleme</em>&nbsp;adlı eserinde&nbsp;<em>Eski Ahitte</em>’ta bu tür bir yetkilendirme bulunup bulunmadığını derinlemesine inceledikten sonra, kralların Tanrı tarafından yetkilendirildiklerine ilişkin bir ize rastlamadığını söyler. Bu durumda şunu söylemek mümkün: Ortaçağ boyunca Hristiyan devletleri yöneten krallar iktidarlarını Tanrı’dan aldıklarını söyleyerek halkı –<em>en hafif tabirle–</em>&nbsp;aldatmış olmuyorlar mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Eğer kralların iktidarlarını Tanrı’dan aldıklarına ilişkin bir kanıt yoksa “<em>kutsal devlet</em>” anlayışı da çökmüş olmaz mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kralların Tanrı’dan aldıkları iktidardan dolayı sadece Tanrı’ya karşı sorumlu oldukları ve halka hesap vermeyecekleri biçimindeki anlayış da temelsiz kalmış olmaz mı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teokratik devletlerde otoriteyi özgürlüğe dayandıranların “kutsal devlet” anlayışı, yöneticilerin, dini, siyasetin bir aracı olarak kullanmalarından kaynaklanmıştır. Bu dönemin kralları devletin kutsallığını ileri sürerek hesap vermeksizin yönetimde uzun süre kalabilmişlerdir. Dolayısıyla kutsal devlet anlayışı yönetilenlerin yararına değildir.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>KUTSAL DEVLET ANLAYIŞI YÖNETİLENLERİN YARARINA DEĞİLDİR</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şu halde&nbsp;<strong><em>ikinci sonucu</em></strong>&nbsp;çıkarabiliriz: Teokratik devletlerde otoriteyi özgürlüğe dayandıranların “<em>kutsal devlet</em>” anlayışı, yöneticilerin, dini, siyasetin bir aracı olarak kullanmalarından kaynaklanmıştır. Bu dönemin kralları devletin kutsallığını ileri sürerek hesap vermeksizin yönetimde uzun süre kalabilmişlerdir. Dolayısıyla kutsal devlet anlayışı yönetilenlerin yararına değildir.Üçüncü ve son durağımız “<em>idealist felsefe</em>”</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_edn3" name="_ednref3"><span style="color:#000000">[iii]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;ve bu felsefenin modern dönemdeki temsilcisi&nbsp;<em>Georg Wilhelm Friedrich Hegel</em>.Hegel maddeyi düşüncenin yarattığını ileri sürerek idealist felsefe içinde yerini almıştır: Hegel’e göre gerçeklik ile akıl arasında bir ikilem değil tam bir örtüşme bulunmaktadır: “<em>Rasyonel olan gerçek, gerçek olan rasyoneldir.</em>”</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_edn4" name="_ednref4"><span style="color:#000000">[iv]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hegel’de doğa, Tanrısal aklın somutlaşması ya da cisimleşmesi, varlık kazanmasından başka bir şey değildir.Hegel Tanrı’nın kendisini evrende dışsallaştırdığını ve doğal dünyanın Tanrısal aklın eseri olduğunu ileri sürmektedir. Doğayı ve insanı yaratan Tanrısal akıl (düşünce) ile yaratılan gerçekler (nesne) arasında bir uyumsuzluk olamazdı; yaratanın yarattığını kavrayamaması sözkonusu olamazdı. Gerçek olan varlık ide ya da düşüncedir ve madde düşüncenin bir yaratısıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir hayli soyut galiba. Ama sonuçları daha anlaşılır: Madem ki evrende gördüğümüz bütün nesneler Tanrısal aklın somutlaşmasıdır, o zaman, dünyadaki toplumsal düzen de doğal ve akla uygundur. Bu durumda içinde yaşanılan toplumun din, mutlak monarşi, aile, siyasal düzen gibi mevcut tüm kurumları Tanrısal aklın bir parçasıdır ve bunlara itiraz etmemek gerekir. Sonuç 19. Yüzyıldaki mevcut statükonun korunması zorunluluğudur.Ama devamı var ve daha kötü: Hegel’e göre her kavramın ve dolayısıyla bu kavramın somutlaşması olan her nesnenin içinde zıddı bulunmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Örneğin&nbsp;<em>varlık</em>&nbsp;ancak&nbsp;<em>yokluk</em>la birlikte anlam ifade eder.&nbsp;<em>Varlığı yokluktan&nbsp;</em>bağımsız olarak düşünmek olanaklı olmadığına göre varlık kavramı yokluk kavramını içerir. Doğadaki bütün varlıklar kendi içerinde zıtlarını barındırır: Siyah-beyaz, sıcak-soğuk, kölelik-özgürlük, yaşam-ölüm vb. Varlıklar arasındaki bu zıtlık&nbsp;<em>çelişki ilkesi</em>ni doğurur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Özetle tez antiteziyle birlikte vardır ve bunların çatışmasından sentez doğar. Bu sentez yeni bir tez oluşturur ve antitezi ile birlikte varolur. Bu döngü yeniden birliği temsil eden Tanrı’ya ulaşıncaya kadar devam eder.Tez-Antitez ve Sentez döngüsü&nbsp;<em>aklın diyalektik gelişmesi</em>dir ve bu gelişme yetkinliğe (Tanrı’ya) ulaşıncaya kadar sürecek bir devinimdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Diyalektik süreç ahlak için de geçerlidir:&nbsp;<em>Ailede</em>&nbsp;bireyin iradesi ile genel irade arasındaki uyum yetersizdir. Çağdaş burjuva toplumu olan&nbsp;<em>sivil toplumd</em>a bu uyum daha yüksektir. Birey işlerini yaparken başkalarına bağımlı ve uyumlu olmak zorunda olduğunu öğrenmiştir. Devlette ahlakın gelişimi doruğuna ulaşmıştır. Devlet ahlakı ve bireyin özgürlüğünü en yüksek noktaya ulaştıran üst akıldır. Hiç kuşku yok ki burada sözü edilen genel iradenin halkın demokratik yollarla ortaya koyduğu iradesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Genel irade devletin başında bulunan yöneticinin iradesidir. Devletin aklı da bu çerçevede sözü edilen yöneticinin iradesidir. Bu tahlilden çıkan pratik sonucu Şenel bizim için özetliyor:<em>“Halk egemenliği, demokrasi gibi zırvalıkları bırakın, Prusya monarkına mutlak bir boyuneğiş gösterin; Prusya, disiplini ve militarizmi ile dünyanın efendisi olacaktır.”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Felaket bundan sonra başlıyor:Hegel tanrısal akla&nbsp;<em>dünya aklı</em>&nbsp;(<em>weltgeist</em>) demekte ve bunun karşısına&nbsp;<em>halkların akıllarını</em>&nbsp;(<em>folkgeist</em>) koymaktadır. Diyalektik gelişme gösteren akıl&nbsp;<em>dünya aklı</em>dır. Hegel’e göre dünya aklını her çağda bir ulus temsil etmektedir. Sözkonusu çağda bir&nbsp;<em>ulusun aklı</em>,&nbsp;<em>dünya aklı</em>&nbsp;işlevi görevini üstlenmektedir. Görevi hangi halkın üstleneceği, diyalektik metoda uygun olarak çatışmayla belirlenir ve uluslar arasında çatışma savaş demektir. Bu nedenle savaş dünya aklının gelişmesini sağlayacağı için hem gerekli, hem de kutsaldır. Bu bakımdan savaşlar tarihteki gelişmeyi sağlayan itici güçtür ve tarihin yapıcı birimleri savaşan uluslardır.Hegel’in halk ve ulusla kastettiği kurum aslında devlettir. Devlet uluslararası düzeyde savaşan aktördür ve savaşı kazanan devlet yetkinliğe yaklaşan, tanrısal akla doğru gelişen devlettir. Devlet uluslararası düzeyde çelişme-çatışma yoluyla yetkinleşirken, yurtiçi düzeyde bireylerin aklının yetkinleşmesine bağlı olarak yetkinleşen varlıktır.</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_edn5" name="_ednref5"><span style="color:#000000">[v]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Somut söyleyelim: Hegel’e göre devlet uluslararası düzeyde savaşarak yetkinleşen bir varlıktır ve içeride birey, devlet yasalarına koşulsuz uydukça yetkinleşecektir. Bu yüzden devlet kutsaldır ama belirli bir çağda dünya aklını temsil eden ulus daha kutsaldır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Peki bu devlet hangi devlettir? Hegel’e göre Almanya.İşte bu anlayış 1930’larda Almanya’da faşizmin felsefesini oluşturur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hegel’in felsefesinin İtalyan ve Alman Faşizmiyle ilişkisini Şenel’den alalım:“<em>Faşizm, devleti bütün değerlerin üzerine koyup putlaştırır. Bu düşünce Hegel felsefesinden beslenmiştir. Gerçekten faşizm "öğretisiz eylem" olmakla övünmekten vazgeçip, bir öğreti edinme yoluna gidince, Hegel’den yararlanılabileceği anlaşıldı. 1929’da iki ay sonraki parti kongresine yetiştirmesi isteğiyle Giovanni Gentile’ye faşist öğreti ısmarlandı. Gentile’nin elinde ise Hegelci felsefe vardı. Onu sattı. Devleti putlaştıran Hegelci felsefeye uygun bir slogan da bulundu: ‘<strong>Her şey devlet için, her şey devletin içinde</strong>.’…Hegel'in devleti putlaştırması, faşizme tam oturmuştu. Örneğin, gerçek özgürlüğün devletin mutlak özgürlüğü olduğu; bireyin devlete mutlak uymasının ise, o bireyin mutlak özgürlüğü anlamına geleceği düşüncesi, Hegelci felsefeden alınmadır</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Dünya tininin hangi ulusta gerçekleşeceği, uluslararası savaşlarda belli olur. Tarihte… büyük imparatorluklar, güce dayanarak kurulup, dünya tinini temsil etmişlerdi. Sıra Germenlerdeydi. Hegel hatta, zamanında dünya tininin Prusya'da Alman ulusunda gerçekleşmekte olduğunu bile söylemişti. Daha ne söylesin? Nazilerin onun düşüncelerini olduğu gibi alıp benimsemeleri yetecekti</em>.”</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_edn6" name="_ednref6"><span style="color:#000000">[vi]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="color:#000000; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bu arada Hegel’e haksızlık etmemek için bir açıklama yapmak zorunlu: Hegel’in kendisinin faşist bir devlet tasarladığını söylemek mümkün değil. Ama Hegel’in amacı ne olursa olsun düşünceleri faşist düşünceye dayanak olarak kullanılmıştır.</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_edn7" name="_ednref7" style="font-family: Tahoma, Geneva, sans-serif; font-size: 16px; background-color: rgb(255, 255, 255);"><span style="color:#000000">[vii]</span></a></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Otoriter totaliter anayasalar bireyin özgürlüğünü değişik boyutlarda sınırlayıp devletin kutsallığını öne çıkarırlar. Aktif olan ve bireye yön veren devlet ya da daha doğrusu devleti yöneten liderler-azınlıktaki bir yönetici grubudur. Bireyler devlete edilgindirler ve itiraz etmeyip itaat etmekle, özgürlüklerinden vazgeçmekle gerçek özgürlüğe ulaşmış olurlar.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>ANAYASAYI ÖZGRLÜKÇÜ A DA OTORİTER YAPAN NEDİR?</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu yazının&nbsp;<strong><em>üçüncü ve son sonucu</em></strong>: otoriter totaliter anayasalar bireyin özgürlüğünü değişik boyutlarda sınırlayıp devletin kutsallığını öne çıkarırlar. Aktif olan ve bireye yön veren devlet ya da daha doğrusu devleti yöneten liderler-azınlıktaki bir yönetici grubudur. Bireyler devlete edilgindirler ve itiraz etmeyip itaat etmekle, özgürlüklerinden vazgeçmekle gerçek özgürlüğe ulaşmış olurlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Otoriter anlayışın ya da otoriter anayasaların halkın, halk tarafından, halk için yönetimi anlamına gelen demokrasi ile bağdaşmadığı açıktır. Bir yönetim ya da anayasa otoriter öğelere ağırlık verdikçe demokrasiden uzaklaşır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir anayasanın otoriter ya da özgürlükçü olması onu yapan iktidarla ilişkili değildir.Örnek her ikisi de birer darbe ürünü olmasına rağmen 1961 Anayasası özgürlükçü, 1982 Anayasası otoriter bir anayasadır.Bazıları şu cevabı verebilir: “<em>Hayır efendim, her iki anayasa da darbecidir ve her ikisi de vesayetçidir. Çünkü 1961 Anayasası’nda vesayetçi Anayasa Mahkemesi kurulmuştu</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Anayasa Mahkemesi’nin bir vesayet kurumu olduğunu söyleyenlere verilecek cevap var, ancak bir hayli uzun ve buraya sığmaz. Onlara modern anayasacılığın tarihini okumayı önermek dışında bir seçeneğim yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ama zannederim 1982 Anayasası’nın otoriter eğilimli olduğundan kuşku duyan insan sayısı çok azdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu yüzden 1982 Anayasası’nın bu yazının konusu olan ve bireyi dışlayan otoriter yönetimler kategorisi içinde olduğunu söylemek mümkün.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Özgürlüklerimizi sınırlayan ve otoriteyi güçlendiren bu Anayasa’nın otoriterlik yoluna girmesi daha 1971 Muhtırası ile başlamıştı ve 1970’li yıllar daha otoriter bir anayasa provası ile geçmişti.Bu provadan sonra otoriter eğilim anayasal güvenceye bağlandı. Dolayısıyla eğilimleri ölçmeye çalışan biri 1971’den 1982’yi okuyabilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">1982 Anayasası da zaman içinde yeni eğilimlerin etkisine girdi ve bugün için bu eğilimleri okuyarak hangi yöne gidileceği konusunda bilimsel öngörüler yapmak mümkün.Yazı çok uzadığından anayasalarımızda otoriterlik özgürlükçülük eğilimleri için sonraki yazı…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">----</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ednref1" name="_edn1"><span style="color:#000000">[i]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;25.07.2001 tarihli&nbsp;</span><em><span style="color:#000000">Milliyet Gazetesi;&nbsp;</span><a href="https://www.milliyet.com.tr/siyaset/evren-platonu-yeniden-okuyor-375631"><span style="color:#000000">https://www.milliyet.com.tr/siyaset/evren-platonu-yeniden-okuyor-375631</span></a>&nbsp;</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ednref2" name="_edn2"><span style="color:#000000">[ii]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Tunçay,&nbsp;<strong><em>Seçme Parçalar: Tanrı Devleti</em></strong>, IV: 3&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ednref3" name="_edn3"><span style="color:#000000">[iii]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;İdealist felsefe ile bunun karşısındaki materyalist felsefe arasındaki farklılığın temelinin şu soruda yattığını belirtelim: Düşünce mi maddeyi yaratmıştır yoksa madde mi düşünceyi yaratmıştır? İdealist felsefe maddeyi düşüncenin yarattığını, materyalist felsefe düşünceyi maddenin yarattığını ileri sürer.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ednref4" name="_edn4"><span style="color:#000000">[iv]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Alaeddin Şenel, 2001, Çağdaş Siyasal Akımlar, s. 118.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ednref5" name="_edn5"><span style="color:#000000">[v]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Şenel 2001, 121-122.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ednref6" name="_edn6"><span style="color:#000000">[vi]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Şenel 2001, 166-167, 186.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ednref7" name="_edn7"><span style="color:#000000">[vii]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Prof. Dr. Mehmet Yetiş “<em>Marx’ın Erken Dönem Yapıtlarında Devlet, Demokrasi ve Cumhuriyet,</em>” Cumhuriyet Fikri, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2023, s. 63’te Hegel’e ilişkin farklı bir yaklaşımı ortaya koymaktadır: “<em>Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin Eleştirisi, büyük idealist düşünürün siyaset teorisindeki temel önermelerin genel bir eleştirisinin yanı sıra, Almanya’nın somut tarihsel koşullarının analizinden türetilen sivil toplum, devlet ve hukuk teorisine özgü önemli tartışma başlıklarının ayrıntılı bir serimlemesini de içerir. Marx’ın erken dönem çalışmalarının zirvesini simgeleyen bu yapıt, Hegelci hukuk felsefesinin derinlikli eleştirisi aracılığıyla devlet ve toplum alanları arasındaki ilişkilerin doğasına yönelik bir çözümleme girişimi olarak düşünülebilir</em>.”Benim yazımda Hegel’in gerçek düşüncesinin ne olduğuna ilişkin bir çözümlemeye değil, faşistlerin dayanak aldıkları düşünce üzerinde durulduğundan Hegel’e ilişkin yaklaşımlar gözardı edilmiştir.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Jan 2024 15:19:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/otoriter-anayasalar-uzerine-1727700930.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eylemli anayasa değişikliği üzerine</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/eylemli-anayasa-degisikligi-uzerine-631</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/eylemli-anayasa-degisikligi-uzerine-631</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ortada fiili olarak bir girişim vardır, ancak bu girişim sonuçlanmamıştır. Girişim sonunda yeni hukuksal düzen yürürlüğe sokulursa, yani AYM kararları artık bağ</strong><strong>lay</strong><strong>ıcılıklarını kesin olarak yitirirlerse ve şu anki durum kalıcı hale gelirse bu girişimde bulunanlar&nbsp;</strong><strong>“</strong><strong><em>kurtarıcı</em></strong><strong>” ya da&nbsp;</strong><strong>“</strong><strong><em>kahraman</em></strong><strong>” olacaklardır.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülke gündemi çok sık değişiyor; çünkü artık kanıksamış olsak da ülkede radikal değişiklikler oluyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kadar çok radikal değişikliğin son derece hızlı biçimde gerçekleşmesi konuların yeterince tartışılmasını engelliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yeterince tartışamamanın nedeni sadece bu değil; bilimden tümüyle kopuk “<em>hukuksal değerlendirmeler</em>”; siyasal aidiyetler dolayısıyla taraflardan birini ya da diğerini savunma-eleştirme zorunluluğu; düşünce özgürlüğü üzerindeki fiili sınırlamalar…vb. doğru bir tartışma yapılmasını önlüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa ülkemizde olup bitenlerin bilimsel açıklamaları var ve bu açıklamalara başvurulduğunda ne olup bittiğini doğru biçimde kavramak mümkün.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada söyleyelim “<em>bilimsel açıklama</em>” kitlelere yabancı olmak zorunda olan açıklama değil: Bilim, bulgularını herkesin anlayabileceği bir dilde sunma yeteneğindedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM’nin Can Atalay ile ilgili olarak verdiği kararlar iki kez yerel mahkeme tarafından uygulanmadı. Üstelik yerel mahkeme uygulamama kararını doğrudan da vermedi: Kendisi karar vermek zorundayken, dosyayı temyiz mercii Yargıtay 3. Ceza Dairesine gönderdi. Daire AYM kararını tanımama kararı aldı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun sonucu Anayasanın, “<em>Anayasa Mahkemesi kararları&nbsp;</em><em>Resm</em><em>î Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar</em>” (m. 153) biçimindeki hükmün uygulanamaz hale gelmiş olmasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda Anayasanın “<em>Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin kararı&nbsp;</em><em>esas al</em><em>ınır.”&nbsp;</em>(m. 158) biçimdeki hükmünün anlamı da tartışılır hale gelmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">153. madde hükmünün “<em>uygulanmaması</em>” ya da “<em>eylemli olarak yürürlükten kaldırılmış olması</em>” AYM’nin bazı yetkilerini kaybettiği ve dolayısıyla Anayasa’da tanımlanan AYM ile mevcut AYM’nin fiilen farklı olduğu anlamına gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa hükümlerinin fiilen uygulanmaması süreklilik kazandığında Anayasa eylemli olarak değiştirilmiş olur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki şu sorulabilir: “<em>Ne yani, anayasa değiştirilemez mi? Ne var bunda?”</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğru, anayasa değiştirilebilir ve gerektiğinde değiştirilmelidir: Dondurulan bir anayasa toplumun değişiminin gerisinde kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama sorun anayasanın değiştirilmesi değil, anayasanın nasıl değiştirildiğidir. Anayasa nasıl değiştirilir?</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İki iktidarı birlikte tanımlayalım:&nbsp;Asli kurucu iktidar anayasayı kendi belirlediği yöntemle yapan; tali kurucu iktidar anayasayı anayasada öngörülen yöntemle değiştiren iktidardır.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><strong><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ASLİ/TALİ KURUCU İKTİDAR</span></span></span></strong></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bilimsel bir analiz yapalım: Anayasa hukukunda anayasa iki türlü değiştirilir: “<em>asli kurucu iktidar</em>” ve “<em>tali kurucu iktidar</em>” tarafından değiştirilme.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Asli kurucu iktidar, daha önce varolan herhangi bir hukuksal çerçeveye bağlı kalmaksızın yeni bir anayasa yapılması anlamına gelir ve&nbsp;<em>hukuka bağlı kalmaksızın</em>&nbsp;anayasa yapımını ifade ettiğinden&nbsp;<em>hukuksal</em>&nbsp;değil&nbsp;<em>siyasal bir eylem</em>dir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Asli kurucu organlar değişik durumlarda ortaya çıkabilir: </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">1. Yeni bir devlet kurulması: Örneğin 1787’de ABD’nin bağımsız bir devlet olarak kurulması; 18. ve 19. yüzyıllarda ulus devletlerin kurulması; 1960’lardan sonra Üçüncü Dünya Ülkelerinin kurulması durumlarında asli kurucu organlar tarafından yeni anayasalar yapılmıştır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">2</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">.&nbsp;Savaş sonunda yenilerek ortadan kalkan bir devletin yeniden kurulması: Örneğin 2. Dünya Savaşında yenilen Batı Almanya’nın 23 Mayıs 1949’da yeni bir anayasayla yeni bir devlet olarak ortaya çıkması </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">3.&nbsp;Anayasası bir düzenin bir ihtilal ya da darbe sonunda ortadan kalkması: Örneğin 1961 ve 1982 Anayasaları, 1917 Rusya, 1848 Fransa Anayasası.</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn1" name="_ftnref1"><span style="color:#000000">[1]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Teziç konuda şu doğru ve önemli tespiti yapmaktadır: “<em>Şu halde, asli kuruculuk, yürürlükte bir anayasa olmadığı ya da yürürlükteki bir anayasal düzene son verildiği durumlarda söz konusu</em>” olmaktadır.</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn2" name="_ftnref2"><span style="color:#000000">[2]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu saptamaya bir ek:&nbsp;<em>anayasal düzene son verilmesi</em>&nbsp;için anayasanın bütünüyle yürürlükten kaldırılması gerekmez. Örneğin demokratik bir hukuk devletinde hukuk devleti öğesinin çıkarılması ve bu amaçla anayasanın tek bir maddesinin değiştirilmesi&nbsp;<em>anayasal düzene son verilmesi&nbsp;</em>anlamına gelir: Çünkü hukuk devletinin alternatifi devlet polis devletidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Demek ki ortada bir anayasal düzen bulunmadığında ya da mevcut anayasal düzen kaldırıldığında, yeni bir anayasa yapılır ve bu çerçevede anayasa yapan iktidar asli kurucu iktidardır.&nbsp;<em>Asli kuruculuk</em>&nbsp;bakımından bir&nbsp;<em>ihtilal</em>&nbsp;ya da&nbsp;<em>darbe</em>,&nbsp;<em>bağımsızlığın ilanı</em>yla aynı değerdedir:&nbsp;<em>yürürlükte bir anayasa olmadığı ya da yürürlükteki bir anayasal düzene son verildiği durumlarda&nbsp;</em><em>“</em><em>asli kurucu iktidar”&nbsp;</em>vardır. Asli kurucu iktidarın bir darbeci iktidar da olabilmesi ve darbeci iktidarın meşruiyetinin siyaset bilimi açısından tartışılması başka bir konudur. Anayasa hukuku açısından asli kurucu iktidarın kendisi siyasaldır ama bu siyasal iktidarın yarattığı düzen hukuksaldır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tali kurucu iktidar ise anayasayı anayasada öngörülen değiştirme yöntemiyle değiştiren iktidardır.</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn3" name="_ftnref3"><span style="color:#000000">[3]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İki iktidarı birlikte tanımlayalım:&nbsp;<strong><em>Asli kurucu iktidar anayasayı kendi belirlediği yöntemle yapan; tali kurucu iktidar anayasayı anayasada öngörülen yöntemle değiştiren iktidardır.</em></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anayasa</strong><strong>’</strong><strong>da yazdığının aksine artık&nbsp;Anayasa Mahkemesi kararları yargı organlarının&nbsp;bazılarını&nbsp;bağlamamaktadır. Bundan sonra AYM kararlarından bazıları bağ</strong><strong>lay</strong><strong>ıcı olabilse bile, yüksek yargını</strong><strong>n di</strong><strong>ğer organları tarafından uygun görülmeyen kararlar bağ</strong><strong>lay</strong><strong>ıcı değildir.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><strong><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">YARGITAY KARARI NE ANLAMA GELİYOR?</span></span></span></strong></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi AYM’nin yetkilerinin fiilen sınırlandırılmış olmasını bu çerçevede değerlendirelim:<em>“</em><em>Yargı</em><em>tay 3. Dairesi</em><em>’</em><em>nin kararıyla AYM</em><em>’</em><em>ye ilişkin bazı kurallar fiilen kaldırılmış ya da fiilen değiştirilmiş&nbsp;</em><em>midir?</em><em>”</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“</em><em>Neden?</em><em>”</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü Anayasa’da yazdığının aksine artık&nbsp;<em>Anayasa Mahkemesi kararları yargı organlarının&nbsp;</em>bazılarını&nbsp;<em>bağla<strong>ma</strong></em><strong>maktadır.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bundan sonra AYM kararlarından bazıları bağlayıcı olabilse bile, yüksek yargının diğer organları tarafından uygun görülmeyen kararlar bağlayıcı değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür bir Anayasa değişikliği Anayasada öngörülen yöntemle yapılsaydı burada tali kurucu iktidar yetkisi kullanılmış olurdu. (Kuşkusuz Anayasaya bağlı kalınarak bu tür bir değişikliğin yapılıp yapılamayacağı ayrı bir konudur. Çünkü bu değişiklik Cumhuriyetin niteliklerinden bir olan hukuk devleti ilkesinin kaldırılması anlamına gelirdi.)</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değişiklik anayasada öngörülmeyen bir yöntemle “<em>eylemli</em>” olarak yapıldığından&nbsp;<em>asli kurucu iktidar yetkisi</em>&nbsp;kullanılmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuya bir de Avusturyalı ünlü anayasa hukukçusu ve felsefecisi Hans Kelsen’in “<em>Saf Hukuk Teorisi</em>” kapsamında bakalım.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa hukukunda “<em>asli kurucu iktidar</em>” olarak tanımlanan etkinlik, Kelsen tarafından&nbsp; “<em>temel kanun</em>” ya da “<em>grundnorm</em>” olarak adlandırılır. Ortada bir hukuksal düzen yoksa ya da varolan hukuksal düzene son verilmişse yeni bir hukuksal düzen yaratılması gerekir. Bu hukuksal düzeni (<em>legal order</em>) yaratanlar yarattıkları bu düzeni zorlamayla (<em>coercion</em>) uygulama yeteneğine sahip iseler (<em>hukuksal düzen+zorlama</em>) “<em>grundnorm</em><em>”</em>&nbsp;yaratılmış ya da asli kurucu iktidarın kurucu eylemi gerçekleşmiş demektir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Grundnorm</em>” bir anayasayı ya da herhangi bir “<em>norm</em>”u ifade etmez; sadece kurgusal bir varsayımdır; yeni hukuksal düzenin objektif temelidir.Kelsen’e göre bu temel inşa edilmediği sürece hukuksal düzende yer alan normlara uymaya ilişkin objektif bir neden bulunamaz. Bu temel bir kez inşa edildikten sonra oluşturulacak anayasa, hukuksal düzenin tepesinde yer alır ve diğer normların anayasaya uygun olması gerekir. Bu hukuksal düzen içinde herkes, istisnasız biçimde yetkisinin kaynağını anayasadan alır: Yetkisini anayasadan alan yasama organı anayasaya aykırı olmayan yasalar yapar; yasalarla kurulan yürütme, yasalara aykırı olmayan idari düzenleyici işlemler yapar. Hukuk düzeninde, normlar arasında, “<em>normlar hiyerarşisi</em>” olarak adlandırılan hiyerarşik bir ilişki vardır ve bu yüzden alt düzeyde yer alan norm üstte yer alan norma uygun olmak zorundadır; yargı organı da kararlarını bu normlara uygun olarak vermek zorundadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kurgu içinde Kelsen’in en çok eleştirildiği husus bir darbeyi ya da ihtilali de meşrulaştırmış olmasıdır. Ancak hiç kuşkusuz Kelsen darbe ya da ihtilali meşrulaştırmak gibi bir amaca sahip değildir. Kelsen’in temel kaygısı bir hukuksal düzen içinde bütün kişi ve kurumların yetkilerini hukuksal düzenden aldıkları bir “<em>hukuk devleti</em>” inşasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kelsen’e göre darbe ya da ihtilal, doğaları gereği&nbsp;<em>hukuksal</em>&nbsp;değil&nbsp;<em>siyasal</em>&nbsp;eylemlerdir ve bu tür eylemler başarılı olduklarında hukuk biliminin değil siyaset biliminin konusudurlar. Bu eylemler başarısız olurlarsa, “<em>darbe girişimi</em>” olarak adlandırılırlar ve hukuksal düzeni ilga edemediklerinden “<em>darbeye teş</em><em>ebb</em><em>üs</em>” suçunu oluştururlar; başarılı olamayıp teşebbüs düzeyinde kaldıklarında, ilga edemedikleri hukuksal düzen tarafından cezalandırılırlar ve bu yönüyle hukuksal olay haline gelirler.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anayasa hukuku teorisi asli kurucu iktidar yetkisini kimin kullandığıyla ilgilenmez. İster asker olsun ister sivil anayasanın tümünü ya da anayasal düzenin özünü önceki hukuksal kurallara bağlı kalmaksızın değiştiren her iktidar asli kurucu iktidar yetkisi kullanmış olur.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><strong><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM KARARINA SAF HUKUK TEORİSİYLE BAKMAK</span></span></span></strong></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örnekleyelim.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1961 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra Albay Talat Aydemir başkanlığındaki bir grup 22 Şubat 1962 darbesine kalkıştı. Aydemir başarısız oldu ve darbe girişiminin sonunda Aydemir ve ekibi silah bırakma koşuluyla affedileceklerinin güvencesini aldılar. Aydemir 20-21 Mayıs 1963’te ikinci hükümet darbesine kalkıştı ve bu girişimin bastırılmasından sonra cezalandırıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi bu olayda “<em>darbeci</em>” kimdir sorusunun cevabına odaklanalım.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aydemir iki kez darbe girişiminde bulundu ve girişim her ikisinde de başarısız olunca geçerli ve etkili olan hukuk düzeni tarafından “<em>darbe girişimi</em>”nde bulunmaktan dolayı “<em>darbeci</em>” olarak cezalandırıldı. Aydemir bu girişimlerden birinde başarılı olsaydı, 1961 Anayasasının getirdiği hukuksal düzeni ilga edeceğinden, “<em>darbeci</em>” olarak yargılanamayacaktı. Çünkü onun yargılanmasına dayanak oluşturan hukuksal düzen ilga edilmiş olacaktı. Getirilen yeni hukuksal düzen yapılan eylemi darbe olarak değil, bir “<em>kurtuluş</em>” eylemi olarak tanımlayacak ve bu eylemden dolayı yargılanmayı yasaklayan koruyucu hükümler getirecekti.Bu durumda darbeyi yapanların hukuken “<em>darbeci</em>” olarak adlandırılmaları, ancak darbe girişiminin başarısız olması ya da darbenin “<em>teş</em><em>ebb</em><em>üs</em>” düzeyinde kalması halinde mümkündür. Örnekler de göstermektedir ki “<em>darbe</em>” başarılı olduğunda yeni bir hukuksal düzen yaratılır ve bu düzenin kaynağı olan eylem, en azından darbeyi yapanların iktidarı ellerinde tuttukları dönemde “<em>darbe</em>” olarak adlandırılmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örnek mi?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Eylül Darbecisi Kenan Evren.</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evren’in hazırlattığı 1982 Anayasası referandumda yüzde 92 oyla kabul edildi.</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evren yeni hukuksal düzenin yürürlüğe girmesiyle ve bu düzenin verdiği yetkiyle Cumhurbaşkanı seçildi ve 7 yıl Cumhurbaşkanlığı yaptı.</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde para etmeyen Kenan Evren tabloları milyon dolarlara kapış kapış alıcı buldu.</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O dönemleri hatırlayan bir dostum hatırlattı: çok sayıda işyerinde ve hatta evde Kenan Evren fotoğrafları başköşeye asılıydı.</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evren 1 Eylül 1985 tarihinde TBMM’de yaptığı açılış konuşmasında şunları söylemekteydi:</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>"Say</em><em>ın milletvekilleri; 17 nci Dönem 1 inci Yasama Yılının ilk birleşimi olan 7 Aralık 1983 günü sizlere yine bu kürsüden hitap etmiş; fakat 2 nci Yasama Yılının ilik Birleşimi olan 1 Eylü</em><em>l 1984 g</em><em>ünü açış konuşmasını yapamamıştım. Geçen yıl böyle&nbsp;<strong>bir açış konuşması yapmamış olmamdan üzüntü duyan sayın milletvekili sayısının bir hayli fazla olduğunu</strong>&nbsp;ve hatta bu durumu benim Yüce Meclise karşı bir kırgınlığıma bağlayanların bulunduğunu öğrendim. Anayasanın, Cumhurbaşkanının arzusuna bağlayan bu açış konuşmasının bir mecburiyet haline dönüştürülmemesini sağlamak gibi samimi bir düşünceden başka hiçbir maksat gütmeyen bu davranışımdan dolayı&nbsp;</em><em>ben de&nbsp;</em><em>üzüldüm; ancak, sayın&nbsp;<strong>milletvekillerinin bu hassasiyetini, şahsıma ve Cumhurbaşkanlığı makamına karşı beslenen sevgi ve saygının bir ifadesi olarak da kabul ettim</strong>. Bu çok manalı hassasiyetinizden ötürü hepinize teşekkürlerimi sunuyor…”</em></span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn4" name="_ftnref4"><span style="color:#000000"><em><strong>[4]</strong></em></span></a></span></span></li>
	<li><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konuşmaya herhangi bir itirazda bulunulmamış olması, görünüşte de olsa Evrene&nbsp;<strong><em>beslenen sevgi ve saygının&nbsp;</em></strong>bulunduğunu gösterir.</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu listeyi bir hayli uzatmak mümkün.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu liste Evren’in bir darbeci olmadığı anlamına gelmez. Ama şunu gösterir: Evren darbeden sonra bir “<em>darbeci</em>” muamelesi değil “<em>kurtarıcı</em>” ya da “<em>kahraman</em>” muamelesi görmüştür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Evrenin darbeden sonra “<em>darbeci</em>” olarak adlandırılabilmesi için yaptığı darbenin “<em>girişim</em>” düzeyinde kalması gerekirdi. Eğer Evren’in darbe girişimi 15 Temmuz’da olduğu gibi püskürtülebilseydi, Evren o dönemde yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre darbe girişiminde bulunmaktan dolayı yargılanıp cezalandırılacaktı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ancak darbe, Evren’in yargılanmasını sağlayacak hukuksal düzeni ortadan kaldırdığından, yargılama ve cezalandırma mümkün olmadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Çünkü Evren’in yürürlükten kaldırdığı hukuksal düzenin yerine koyduğu yeni hukuksal düzen, kendisinin yargılanıp cezalandırılmasını önlüyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Nitekim Evren darbenin etkisi zayıfladıktan ve darbeyi yapanlar iktidardan uzaklaştıktan sonra, “<em>darbeci</em>” olarak adlandırılmaya başlanmasına rağmen yargılanamamıştır. Bu amaçla hukuksal düzende yargılamayı sağlayacak değişiklikler yapmak gerekmiştir.</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn5" name="_ftnref5"><span style="color:#000000">[5]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Özetlemek gerekirse Evren 12 Eylül 1980 öncesi yürürlükte olan hukuksal düzeni kaldırdıktan sonra asli kurucu iktidar yetkisi kullanarak yeni bir hukuksal düzen kurdu ve yeni hukuksal düzende darbecileri koruyan “<em>çıkış garantilerini</em>” (<em>exit guarantees</em>) koyarak darbecilerin yargılanmasını önledi. Bu yüzden de gerek doğrudan iktidarda olduğu dönemde ve gerekse iktidarı kaybettiği dönemde 2010 Anayasa değişikliklerine kadar yargılanamadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şimdi geriye dönüp Anayasa hukukundaki “<em>asli kurucu iktidar</em>” ve “<em>tali kurucu iktidar</em>” ayrımı ile Kelsen’in “<em>Saf Hukuk Teorisi</em>” yardımıyla, AYM kararının tanınmaması olayını açıklayalım:“<em>153. maddenin işlevsizleşmesi nedeniyle</em><em>Anayasanın bazı hükümleri eylemli olarak değişmiş durumda mıdır</em>?”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Evet.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">"<em>Anayasa değişiklikleri Anayasa</em><em>’</em><em>da öngörülen hukuksal yöntemle mi yapılmıştı</em><em>r?</em><em>”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hayır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Bu durumda kullanılan iktidar yetkisi, tanım gereği, asli kurucu iktidar yetkisi midir?</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Evet.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Asli kurucu iktidar yetkisi mutlaka askeri darbeciler tarafından mı kullanılı</em><em>r?</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hayır. </span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Anayasa hukuku teorisi asli kurucu iktidar yetkisini kimin kullandığıyla ilgilenmez. İster asker olsun ister sivil anayasanın tümünü ya da anayasal düzenin özünü önceki hukuksal kurallara bağlı kalmaksızın değiştiren her iktidar asli kurucu iktidar yetkisi kullanmış olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu durumda son olarak şu kritik sorunun cevaplanması gerekir: “<em>Asli kurucu iktidar yetkisinin kullanımı yoluyla yürürlükteki hukuksal düzen, yerini yeni bir hukuksal düzene bırakmış mıdır</em>?”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İşte bu nokta halen belirsizliğini korumaktadır. Ortada fiili olarak bir girişim vardır, ancak bu girişim sonuçlanmamıştır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Girişim sonunda yeni hukuksal düzen yürürlüğe sokulursa, yani AYM kararları artık bağlayıcılıklarını kesin olarak yitirirlerse ve şu anki durum kalıcı hale gelirse bu girişimde bulunanlar “<strong><em>kurtarıcı</em></strong>” ya da “<strong><em>kahraman</em></strong>” olacaklardır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">---</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref1" name="_ftn1"><span style="color:#000000">[1]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Cem Eroğul,&nbsp;<em>Anayasayı Değiştirme Sorunu: Bir Mukayeseli Hukuk İncelemesi</em>, s. 2.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref2" name="_ftn2"><span style="color:#000000">[2]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Erdoğan Teziç,&nbsp;<em>Anayasa Hukuku</em>, s. 12-13.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref3" name="_ftn3"><span style="color:#000000">[3]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;Tali kurucu iktidar yetkisi kullanılarak anayasanın değiştirilmesi Anayasa’nın 175. Maddesinde tanımlanan şu yönteme uyulmasını gerektirir: “Anayasanın değiştirilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri tarafından yazıyla teklif edilebilir. Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki teklifler Genel Kurulda iki defa görüşülür. Değiştirme teklifinin kabulü Meclisin üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür./Cumhurbaşkanı Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları, bir daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderebilir. Meclis, geri gönderilen Kanunu, üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile aynen kabul ederse Cumhurbaşkanı bu Kanunu halkoyuna sunabilir./Meclisce üye tamsayısının beşte üçü ile veya üçte ikisinden az oyla kabul edilen Anayasa değişikliği hakkındaki Kanun, Cumhurbaşkanı tarafından Meclise iade edilmediği takdirde halkoyuna sunulmak üzere Resmî Gazetede yayımlanır…”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref4" name="_ftn4"><span style="color:#000000"><em><strong>[4]</strong></em></span></a><a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d17/c019/tbmm17019001.pdf"><span style="color:#000000">https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d17/c019/tbmm17019001.pdf</span></a><span style="color:#000000">, s. 4.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[5]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;2010 Anayasa değişiklikleri</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 09 Jan 2024 14:30:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/eylemli-anayasa-degisikligi-uzerine-1727697599.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sivil anayasa üzerine</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sivil-anayasa-uzerine-630</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sivil-anayasa-uzerine-630</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Anayasaların özgürlükçü ya da otoriter olması onları kimin yaptığıyla ilgili bir sorun değildir. Sivil yönetimler de otoriter anayasa yapabildikleri gibi, askeri yönetimler özgürlükçü anayasaların yapılmasına aracılık edebilirler: Örnek 1961 Anayasası.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gazete yazılarından alıntılar:“<em>Yeni,&nbsp;<strong>sivil, demokratik anayasa</strong>&nbsp;sürecine destek veren, millete olan borcunu öder. Bu destekten kendini uzak tutan,&nbsp;<strong>vesayetçi, darbeci anayasa</strong>&nbsp;özlemi içinde olanlar, milletimizin bu talep ve beklentisinin altında kalır, ezilir.</em>” (</span><a href="https://www.haberler.com/guncel/ak-parti-grup-baskanvekili-cahit-ozkan-dan-yeni-13920531-haberi/)"><span style="color:#000000">Haberler com, 11 Şubat 2021</span></a><span style="color:#000000">).“</span><a href="https://www.dailymotion.com/video/x8pa3jj"><span style="color:#000000"><strong><em>Darbeci anayasa&nbsp;</em></strong>ile yaşadı</span></a><span style="color:#000000">!”,&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Atatürk'ün modern ve demokratik Türkiye'sinin 21'inci yüzyılda<strong>&nbsp;darbe Anayasası&nbsp;</strong>ile yönetilmesi, siyaset yapanlar için büyük eksikliktir</em>.” (Yavuz Donat, Sabah Gazetesi, 19 Eylül 2023)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu haberlerde kurulan “<strong><em>sivil, demokratik anayasa</em></strong><em>”<strong>&amp;</strong>“<strong>vesayetçi, darbeci anayasa</strong>”&nbsp;</em>karşıtlığı neye dayanır?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Sivil Anayasa,&nbsp;</em><em>Demokratik Anayasa,&nbsp;</em><em>Vesayetçi Anayasa,&nbsp;</em><em>Darbeci Anayasa,&nbsp;</em><em>Darbe Anayasası.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu kavramlar 2010 ve sonraki Anayasa değişikliklerinde sürekli kullanıldığı gibi, günümüzde de yeni bir anayasa yapmanın gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Bu kavramların kullanışlı kavramlar olduğunu da kabul etmek gerekir. Darbe döneminde 1982 Anayasası’na oy vermiş çok sayıda yurttaşın “<em>darbeyle hesaplaşma</em>” sloganına da itibar ettiklerini biliyoruz. Hatta siyasal iktidara muhalif kesimler bile “<em>darbe</em>” söz konusu olduğunda “<em>yetmez ama evet</em>”çiliği kabul ederek darbe karşıtlığı adına muhalif oldukları iktidarın politikalarını desteklemişlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Aslında tuhaf.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">O zaman önümüzü görebilmek için bu kavramları birbirinden ayrıştırmak ya da sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sivil bir anayasa, sivil iktidarlar tarafından yapılan anayasayı ifade ediyorsa, “<em>demokratik ya da özgürlükçü olmak</em>” sivil anayasanın zorunlu sonucu mudur?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Daha açık soralım: Sivil iktidarlar yapılan anayasaların otoriter ya da totaliter olmaları mümkün değil midir? Siviller tarafından yapılan her anayasa demokratik ya da özgürlükçü bir anayasa mıdır?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Demokratik olma, anayasayı yapanların demokratik seçimlerle göreve gelmiş olmasını mı ifade etmektedir yoksa “<em>demokratiklik</em>” yapılacak anayasanın içeriğine ilişkin bir nitelik midir?Soruları cevaplamak için merceği biraz daha büyütelim:</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anayasaların darbeci olmaları onları yapanların darbeci olmalarından mı kaynaklanmaktadır? Aynı anayasa sivil yönetim tarafından yapılsaydı “Anayasamız siviller tarafından yapıldığına göre demokratik anayasadır” mı diyecektik?</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİR SEÇİM HİKÂYESİ YA DA ANAYASA NE ZAMAN SİVİL OLUR?</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir an için tarihi geriye sarıp 1970’li yıllara gidelim. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dönemin iki temel sorunu hükümetlerin kurulamaması ve cumhurbaşkanının seçilememesidir. 1961 Anayasası gereğince seçimler TBMM’nin Birleşik toplantısında yapılıyor ve 450 TBMM üyesi ile 184 Cumhuriyet Senatosu üyesinin katıldığı birleşik oturumlarda yapılan oylamaların ilk iki turunda 2/3 çoğunluk (423 oy), sonraki turlarda ise üye tamsayısının salt çoğunluğu (318 oy) aranıyordu. 1973 yılında Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, ancak 15. turda seçilebilmiş ve bu yüzden cumhurbaşkanı seçimi süreci “<em>Birinci Cumhurbaşkanlığı Muharebesi</em>” olarak adlandırılmıştı. Aynı sorun Korutürk’ün görev süresinin bittiği 1980 yılında yaşanmış ve bu yıl içinde başarısızlıkla sonuçlanan “<em>İkinci Cumhurbaşkanlığı Muharebesi</em>” yaşanmıştı. TBMM o dönemde toplam 124 birleşim ve bu birleşimlerde toplam 115 tur oylama yapmış ve kimi birleşimlerde sonuca çok yaklaşılmıştı. Örneğin 5 Haziran 1980 tarihinde yapılan 93. turda Cumhurbaşkanı adayı Muhsin Batur 303 oy almış ve 15 oy eksikle (%5) Cumhurbaşkanlığını kıl payı kaçırmıştı. Faik Türün aynı toplantıda 235 oy almıştı. Burada duralım ve bir varsayım yapalım: Bir an için Batur’un 15 oyu daha aldığını ve cumhurbaşkanı seçildiğini varsayalım. Bundan sonra da AP ve CHP liderleri Demirel ve Ecevit’i çağırarak onları koalisyon kurmaya ikna ettiğini düşünelim. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varsayalım ki kurulan AP-CHP koalisyonu sorunları çözebilmek için bir Anayasa değişikliği çalışması yaptı ve 12 Eylül Anayasası’nın, darbe yönetimine ilişkin hükümleri dışında, noktası virgülüne aynısını yaptı. Bu durumda 12 Eylül Anayasası askerler tarafından değil siviller tarafından yapıldığı için “<em>sivil anayasa</em>” mı olacaktı? Bir başka anlatımla, aynı anayasa, askerler tarafından yapıldığında “<em>darbe anayasası</em>” asker olmayan siyasiler tarafından yapıldığında “<em>sivil anayasa</em>” mı olacaktı? </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasaların darbeci olmaları onları yapanların darbeci olmalarından mı kaynaklanmaktadır? </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı anayasa sivil yönetim tarafından yapılsaydı “<em>Anayasamız siviller tarafından yapıldığına göre demokratik anayasadır</em>” mı diyecektik?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha açık soralım: Tümüyle aynı içeriğe sahip otoriter bir anayasa darbeci askerler tarafından yapıldığında “<em>darbeci anayasa</em>”, ama sivil yönetimler tarafından yapıldığında “<em>özgürlükçü-sivil</em>” anayasa olarak mı adlandırılacaktır?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soru önemli bir saptama yapmamıza izin vermektedir: Anayasaların özgürlükçü ya da otoriter olması onları kimin yaptığıyla ilgili bir sorun değildir. Sivil yönetimler de otoriter anayasa yapabildikleri gibi, askeri yönetimler özgürlükçü anayasaların yapılmasına aracılık edebilirler: Örnek 1961 Anayasası.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1961 Anayasası’nı özgürlükçü bir anayasa olarak nitelendirilmesinin bazılarını çileden çıkarmış olduğunu tahmin etmek güç değil. Muhtemelen şöyle bir itiraz gelecektir:“<em>Darbe darbedir kardeşim, darbenin iyisi olmaz, darbe kötüdür</em>!”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğru. Darbe kötüdür. Hiç kuşku yok. Ama “<em>Darbe kötüdür</em>” saptaması “<em>Darbe sonunda yapılan anayasa da kötüdür</em>” sonucuna götürmez.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kötü anayasa bir askeri darbe sonunda ortaya çıkabileceği gibi, bir sivil darbe ya da bir sivil iktidar tarafından da yapılabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi bu konuya bilimsel bir yanıt aramaya çalışalım.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Öncelik özgürlükte midir yoksa otoritede midir? Bu sorunun cevabı derin bir felsefi tartışmanın içine gömülüdür: birey mi devletten önce gelir yoksa devlet mi bireyden önce gelir? Devletin varlık nedeni bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumak mıdır yoksa devlet kendi başına bir amaç mıdır?</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>LOCKE, DEVLET, OTORİTE VE ÖZGÜRLÜK</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün anayasalarda ve hukuk düzenlerinde iki temel ilkenin bağdaştırılmaya çalışıldığı görülür. Bu iki temel ilke “<em>otorite</em>” ve “<em>özgürlük</em>”tür. Otorite ve özgürlük her anayasada değişik dozlarda bulunur. Otoriteye ağırlık veren anayasalar “<em>otoriter</em>” ya da “<em>totaliter</em>” anayasalardır. Özgürlüğe ağırlık veren anayasalar “<em>özgürlükçü</em>” ya da “<em>demokratik</em>” anayasalardır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasaların demokratik olmaları onların seçimle oluşmuş meclisler tarafından yapılmalarını değil, içeriklerinin özgürlükçü olmasını ifade eder.Kuşkusuz bu saptamaya, “<em>Ben öyle düşünmüyorum; otorite olmazsa özgürlükler de kullanılamaz ve bu yüzden otoriteyi güçlendirmek gerekir!</em>” biçiminde itiraz edilebilecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu itiraz bir noktaya kadar haklıdır. Gerçekten liberal demokratik toplumlarda, varolan özgürlüklerin kullanımı için düzene ihtiyaç vardır ve bu düzenin kurulması otoriteyi gerekli kılar. Ama sorun bu otoritenin varlığı değildir zaten. Hiçbir liberal demokrasi otoriteyi dışlamaz; otorite olmaksızın düzen kurulamaz ve düzen sağlanamazsa özgürlükler kullanılamaz. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İ</span></span></span><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">şte sorun tam bu noktada ortaya çıkıyor: Öncelik özgürlükte midir yoksa otoritede midir? </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sorunun cevabı derin bir felsefi tartışmanın içine gömülüdür: birey mi devletten önce gelir yoksa devlet mi bireyden önce gelir? </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devletin varlık nedeni bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumak mıdır yoksa devlet kendi başına bir amaç mıdır?“<em>Devletin varlık nedeni bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumaktır</em>” diyenler liberal demokratik düzeni tercih eden Batılı devletlerdir. Ya da Batı demokrasilerinin özeti budur. Batı demokrasilerinde devletin temel amacı bireyin temel hakları ve özgürlükleridir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu felsefenin kurucularından biri ünlü İngiliz düşünürü John Locke’dur. Locke,&nbsp;<em>Yönetim Üzerine İkinci İnceleme</em>&nbsp;adlı eserinde devletin varolmadığı bir “<em>doğa durumu</em>” tasarlamamızı ister. Amaç devlet olmadığında insanların ne durumda olduğunu görmek ve insanların devleti hangi amaçla kurduklarını ortaya koymaktır. Locke’a göre doğa durumu bir barış durumu idi ve her insan doğa yasasının izin verdiği sınırlar içinde kendisinin ve hemcinslerinin yaşamını sürdürme amacındaydı. Tanrı doğada her şeyi bol miktarda yarattığından insanlar arasında kavgaya yer yoktu. Locke bu durumda insanların varlıklarını sürdürebilmek için mülkiyete sahip olduklarını söylemektedir. Ancak mülkiyet derken kastettiği sadece malvarlığı değil can, mal ve özgürlüktür. Dolayısıyla insan doğa durumunda can, mal ve özgürlüğüne sahiptir. Ancak paranın ortaya çıkışıyla birlikte insanlar ihtiyaçlarının ötesinde malvarlığı edinmeye başladılar ve bu durum insanlar arasında varolan barış durumunun, yerini savaş durumuna bırakmasına neden oldu. İşte bu savaş durumundan kaçınmak için insanlar aralarında bir sözleşme yaparak devleti kurmaya karar verdiler.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kritik soru şudur: Devletin kuruluş amacı nedir?Cevap şudur: Devletin temel amacı; insanların doğa durumunda barış içinde yaşarken sahip oldukları ama paranın ortaya çıkışı dolayısıyla kaybettikleri mülkiyet haklarını (can-mal ve özgürlük) yeniden kullanılabilir kılmaktır. Devlet bu amaçtan saparsa kuruluş nedenini kaybeder. Çünkü eğer devlet insanların can, mal ve özgürlüklerine tecavüz edecek olursa, insanların devleti kurmakla tasarladıkları amaçtan sapılmış olur. Devletin haklara tecavüz etmesindense, insanların birbirlerine zarar vermeleri daha “<em>ehveni şer</em>”dir. Şu halde, devletin kendisine verilen güvene aykırı davranarak bireylerin temel hak ve özgürlüklerine zarar vermemesi gerekir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki devlet bu güvene aykırı davranırsa ne olur?Cevap:&nbsp;<em>Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olur.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne alaka?</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ABD’deki İngiliz kolonileri, İngiltere’ye bağlıdırlar. Ancak İngiltere, ABD’deki vatandaşlarının temel hak ve özgürlüklerini koruyacağı yerde onlara tehdit oluşturmuştur. Dolayısıyla ABD’deki İngilizler anavatan İngiltere’ye karşı direnme haklarını kullanmış ve bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>BİR DEVLETİN KURULUŞ HİKÂYESİ</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">ABD’yi kuranlar, İngiltere’de Stuart Hanedanlığı dönemindeki istibdat rejiminden kaçan iki gruptur:&nbsp;<em>Püritenler ve yoksullar</em>. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">1603 yılında başlayan bu istibdat rejimi 1649’a kadar sürmüş ve İngiliz İç Savaşı sonunda Kral’ın idamıyla sonuçlanmıştır. Bu dönemde püritenler dini baskılardan, yoksullar geçim sıkıntısından yıldıkları için izin alarak ABD’ye göçmüşlerdir. Burada İngiltere’ye bağlı 13 koloni kurulmuş ve kısa zamanda çeşitli yollarla zenginleşmişlerdir. İngiltere, zenginleşen kolonilerin kendisiyle rekabet etmeye başladığını görünce bunun önünü kesmeye çalışmış ve kolonilere ticaret yasağına yönelik çeşitli sınırlamalar getirmiştir. Amerikalılar bu noktada John Locke tarafından “<em>direnme hakkı</em>” olarak tanımlanan hakkı “<em>Amerikan Bağımsızlık Bildirisi</em>”nin gerekçesi olarak kullanmışlar ve bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Siyasal liberalizmin temsilcisi John Locke’un düşünceleri özgürlük ve eşitlik idealini içeren 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi üzerinde doğrudan etkili olmuştur. Locke bu konuda şunları söylemektedir:<em>“İnsanların Topluma girmelerinin nedeni Mülkiyetlerinin korunmasıdır ve İnsanların bir Yasama seçmelerinin ve yetkilendirmelerinin amacı İktidarı sınırlamak ve Toplumun her Parçasının ve Üyesinin Hükümranlığını ılımlılaştırmak amacıyla Toplumun bütün Üyelerinin Mülkiyetleri için çitler ve korucular olarak Kurallar ve Yasalar yapılabilmesini sağlamaktır. (…) Yasamacılar Halkın Mülkiyetine el koymaya ve yok etmeye ya da Halkı Keyfî İktidar altında Köleliğe indirgemeye çalıştıklarında, kendilerini, bundan dolayı başkaca bir İtaat Yükümlülüğü kalmayan ve Tanrı’nın Güç ve Şiddete karşı bütün İnsanlara sağladığı ortak Sığınağa bırakılan Halkla bir savaş durumuna sokarlar. Dolayısıyla Yasama, Toplumun bu temel Kuralını ihlal ettiğinde (…) bu Güven ihlali nedeniyle, Halkın tamamen tersi amaçlarla ellerine koyduğu İktidarı kaybeder ve İktidar ilk Hürriyetine yeniden başlama ve (uygun olduğunu düşündükleri) yeni bir Yasama kurarak uğrunda Toplumda oldukları Güvenlik ve Emniyetini sağlama Hakkı olan Halka devrolunur</em>.”</span><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn1" name="_ftnref1"><span style="color:#000000">[1]</span></a>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">John Locke’un direnme hakkına ilişkin bu sözleri&nbsp;<em>Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi</em>&nbsp;üzerinde doğrudan etkili olmuş ve metne şöyle yansımıştır:<em>“Biz şu doğruların apaçık olduğuna inanmaktayız: Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır; onlara Yaratıcıları tarafından vazgeçilemez bazı Haklar bahşedilmiştir, bu haklar arasında Yaşam, Özgürlük ve Mutluluk arama hakları bulunmaktadır. Bu hakları güvence altına almak için, İnsanlar arasında, meşru iktidarlarını yönetilenlerin rızasından türeten yönetimler kurulmuştur. Herhangi bir Yönetim Biçimi, bu amaçlar yönünden yıkıcı hale gelirse, onu değiştirmek veya kaldırmak ve temelleri kendi Güvenlik ve Mutluluklarını sağlamaya en uygun görünecek ilkelere dayanan ve güçleri bu biçimde örgütlenen yeni bir yönetim kurmak o Halkın hakkıdır.”</em>Locke’un&nbsp;<em>Bildirge</em>’de yansıma bulan “<em>direnme hakkı</em>” kavramı liberal demokratik anayasaların ana formülünü vermektedir: Devlet eşit ve özgür bireylerin doğa durumunda sahip oldukları temel hak ve özgürlükleri için kurulmuştur; varlık nedeni budur. Bu amacını kaybederse o devleti kuranların direnme hakkı doğar. Bu hakkın kullanılması yoluyla amacı gerçekleştirme yeteneğine sahip yeni bir yönetim oluşturulur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">ABD örneğindeki durum şudur: ABD’deki İngiliz kolonileri, İngiltere’ye bağlıdırlar. Ancak İngiltere, ABD’deki vatandaşlarının temel hak ve özgürlüklerini koruyacağı yerde onlara tehdit oluşturmuştur. Dolayısıyla ABD’deki İngilizler anavatan İngiltere’ye karşı direnme haklarını kullanmış ve bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiç kuşkusuz, sivil anayasa sivil toplumdaki temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan anayasadır. Anayasa ister sivil iktidarlar tarafından ister darbeciler tarafından yapılsın; ister sivil ister askeri darbenin sonucu olsun temel hak ve özgürlükleri güvence altına almıyor ve bunun yerine otoriteyi güçlendiriyorsa sivil anayasa değildir.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>SİVİL BİR ANAYASA NEDİR?</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Konumuza geri dönersek…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Anayasa, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması için vardır. Bu hak ve özgürlükleri, düzeni sağlamak için ortadan kaldıran ya da ciddi boyutta sınırlandıran devlet kuruluş amacını kaybetmiş demektir. Devlet, düzeni hak ve özgürlüklerin kullanılabilmesini sağlamak amacıyla ve bunun gerektirdiği ölçüde tesis eder. Hak ve özgürlükleri ortadan kaldırarak düzeni tesis etmenin bir yararı yoktur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu durumda “<em>sivil anayasa</em>” kavramına yeniden bakalım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sivil anayasa siviller tarafından yapılan anayasa mıdır yoksa sivil toplumdaki temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan anayasa mıdır?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hiç kuşkusuz, sivil anayasa sivil toplumdaki temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan anayasadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Anayasa ister sivil iktidarlar tarafından ister darbeciler tarafından yapılsın; ister sivil ister askeri darbenin sonucu olsun temel hak ve özgürlükleri güvence altına almıyor ve bunun yerine otoriteyi güçlendiriyorsa sivil anayasa değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sonuç şudur: “<em>Siviller tarafından anayasa yapacağız ve böylece darbe anayasasından kurtulacağız</em>” cümlesi bilimsel temeli olmayan bir cümledir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kuşkusuz Anayasa’nın sivil iktidarlar tarafından halkın da katılımını içeren bir yöntemle yapılması tercih edilmesi gereken bir durumdur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ama sadece siviller tarafından yapılan ve hatta halkın göstermelik düzeyde katılımını içeren anayasa temel hak ve özgürlükleri korumayabilir ve hatta geriletebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Liberal demokratik bir toplumun anayasası olmak, anayasanın yapılış yönteminden çok içeriğiyle ilgilidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu durumda şu soru gündeme gelir:1982 Anayasası içerik bakımından mı eleştirilmelidir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Evet.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu içerikte eleştirilecek temel yön, 1982 Anayasası’nın, 1961 Anayasası’ndaki temel hak ve özgürlükleri demokratik toplum düzeninin gerektirdiğinden daha fazla sınırlaması ve özgürlük yerine otoriteye öncelik vermesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yukarıda devletin temel amacının özgürlükler olması gerektiğini ileri süren liberal Batı demokrasilerinin ardındaki felsefeyi ve bunun ABD’nin kuruluş felsefesi üzerindeki etkisini gördük.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Devletin başlı başına bir amaç olduğunu savunan ve otoritenin, özgürlüğü öncelemesi gerektiğini savunan düşüncenin felsefi temelleri başkadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bundan sonraki yazıda, otoriter ya da totaliter devletin felsefi temelleri ile 1982 Anayasası’nın bu yönden eleştirisini bilimsel bir yöntemle açıklamak gerekir.Bu açıklamalardan sonra ülkemizde bugün için sivil bir anayasa yapmanın olanaklı olup olmadığı sorusu yanıtlanabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sonraki yazıda…&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">---</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref1" name="_ftn1"><span style="color:#000000">[1]</span></a><span style="color:#000000">&nbsp;John Locke,&nbsp;<em>Yönetim Üzerine İkinci İnceleme</em>, Çev. Fahri Bakırcı (Ankara: Serbest Yayınları, 2019), II, 222, 231-232.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 27 Dec 2023 14:04:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/sivil-anayasa-uzerine-1727695049.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>\&quot;Her şey kontrol altında\&quot;: Mobil göç noktaları ve yerel seçimler yaklaşırken göç yönetimi</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/her-sey-kontrol-altinda-mobil-goc-noktalari-ve-yerel-secimler-yaklasirken-goc-yonetimi-629</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/her-sey-kontrol-altinda-mobil-goc-noktalari-ve-yerel-secimler-yaklasirken-goc-yonetimi-629</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mobil göç noktaları uygulamasıyla desteklenen 'her şey kontrolümüz altında' anlatısı toplumda bir ‘güven’ duygusu yaratmaya çalışıyor. Son zamanlarda derinleşen ekonomik krizin de etkisiyle yükselen göçmen karşıtlığı bağlamında kamuoyuna bu güven duygusunun verilmesi hükümet için çok önemli.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">31 Mart yerel seçimleri yaklaşırken gündemdeki önemli maddelerden birisi göç yönetimi. Bir yandan kamuoyunda yükselen göçmen karşıtlığı, bir yandan muhalefet partilerinin göç yönetimi konusunda iktidara yönelttiği eleştiriler, hükümeti bu konuda somut adımlar atmaya itti. Bunlardan en ilgi çekici olanı mobil göç noktaları uygulaması. Biyometrik teknolojiyle donatılan ve göçmenlerin yoğun olarak bulunduğu yerlerde rastgele ortaya çıkan bu araçlar, kentsel alanlardaki düzensiz göçü kontrol altına almayı amaçlıyor. Bu uygulama, göçmen karşıtı tutumların arttığı bir ortamda 31 Mart'ta yapılacak yerel seçimler öncesinde büyük önem taşıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>İçişleri Bakanlığı verilerine göre mobil göç noktalarının Temmuz 2023'teki lansmanından bu yana 64.639 düzensiz göçmen tespit edilip gözaltı merkezlerine sevk edildi. Bu, hükümetin düzensiz göçü sadece sınır geçişleri sırasında değil, sürekli ve her yerde izlemesini sağlayan yenilikçi bir yaklaşım.&nbsp;</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DÜZENSİZ GÖÇÜN HER YERDE İZLENMESİNİ SAĞLAYAN BİR YAKLAŞIM</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçişleri Bakanlığı verilerine göre mobil göç noktalarının Temmuz 2023'teki lansmanından bu yana 64.639 düzensiz göçmen tespit edilip gözaltı merkezlerine sevk edildi. Bu, hükümetin düzensiz göçü sadece sınır geçişleri sırasında değil,&nbsp;<em>sürekli</em>&nbsp;ve&nbsp;<em>her yerde</em>&nbsp;izlemesini sağlayan yenilikçi bir yaklaşım. Ama daha önemlisi kamuoyuna ‘her şey kontrol altında’ duygusu vermeyi hedefliyor. Üstelik mobil göç araçlarında kullanılan biyometrik teknoloji Türk mühendisler tarafından geliştirilen ve ilk kez Göç İdaresi Başkanlığı tarafından düzenli göçmenleri kayıt altına almak için 2022’de kullanıma başlanan bir teknoloji. Göç kontrol noktalarının&nbsp;<em>her an</em>&nbsp;ve&nbsp;<em>her yerde</em>&nbsp;bulunması ve Türk mühendisler tarafından geliştirilen biyometrik teknolojiyi kullanmaları, devletin gücü ve ulusal egemenlikle ilgili güçlü bir sembolizm barındırıyor. 'Her şey kontrolümüz altında' anlatısı bir yandan toplumda ‘güven’ duygusu yaratmaya çalışırken bir yandan da hükümetin 'yerli ve milli’ anlatısı ile iç içe geçerek ‘gurur’ duygusunu okşuyor.&nbsp;&nbsp;Son birkaç seçim kampanyasında değişik muhalefet partileri hükümeti sınırların kontrolünü kaybetmekle suçlayıp düzensiz göçmen sayısındaki artışı eleştirdi. İktidar partisinin 2019'da İstanbul ve Ankara'da belediye seçimlerini kaybetmesinde göç politikalarının önemli bir rolü olduğuna dair değerlendirmeler var. 31 Mart'ta yeni bir seçime giderken hükümetin göçü kontrol altında tutması veya tuttuğunu göstermesi çok önemli.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamuoyunda yükselen göç karşıtlığı ve muhalefetten gelen bu eleştirilere karşılık olarak iktidar partisi AKP, 1 milyon mültecinin Suriye'ye 'gönüllü geri dönüşü' için söz verdi.&nbsp; Özellikle Ali Yerlikaya’nın 2023 seçimleri sonrasında 3 Haziran’da İçişleri Bakanı olarak atanmasından itibaren başlayan bazı uygulamalar göç yönetimi konusunda halkta iktidara yönelik güven duygusu yaratmayı hedefliyor. Göç kontrolüne yönelik bazı uygulamalar önceki yıllarda başlamıştı. Örneğin, 2022 yılında Göç İdaresi Başkanlığı, yabancı uyrukluların nüfusun %25'inden fazlasını oluşturduğu ülke genelindeki toplam 1.160 mahallede yabancı uyrukluların artık ikamet kaydı yaptıramayacağını duyurdu. Bir başka göç kontrolü önlemi olarak Türkiye, Suriye ile olan 911 kilometrelik sınırının büyük bir kısmı boyunca 3 metre yüksekliğinde bir duvar inşa etti. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye ayrıca, AB fonlarıyla desteklenen yeni 'geri gönderme merkezleri' inşa ederek 2015'te 2000 olan sınır dışı etme kapasitesini 2022'de 20.000'e çıkardı.&nbsp;Ancak bu uygulamalar özellikle büyükşehirlerde oldukça görünür olan göçmenlere ilişkin tedirginliği gidermek için yeterli değildi. İşte bu noktada, Mobil göç noktaları, Haziran 2023'te atanan yeni İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya tarafından vaat edilen daha sıkı bir göç kontrol rejiminin bir parçası olarak Temmuz 2023'te uygulamaya kondu. Türkiye'de en fazla göçmenin yaşadığı büyük bir metropol şehir olan İstanbul'da konuşlandırılan 9 minibüsle başlayan bu uygulama, Şubat 2024 itibariyle 103'ü İstanbul'da olmak üzere tüm ülkede faaliyet gösteren 162 minibüse yükseldi. Bu minibüsler kentsel alanlarda yoğun toplu taşıma noktalarına, halka açık meydanlara, camilere ve alışveriş alanlarına yakın rastgele yerlerde faaliyet gösteriyor. Bir göç uzmanı ve bir tercümanla donatılan ve polis memurlarının eşlik ettiği minibüsler, göçmenlerin biyometrik verilerine dayanarak 'yasallıklarını' kontrol etmek için işlek bölgelere yerleştiriliyor. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düzensiz göçmen olduğu parmak izi ile tespit edilenler sınır dışı edilmek üzere 'geri gönderme merkezlerine' sevk ediliyor. Uygulamaya konulmasından itibaren bu araçlar etkili göç kontrolünün sembolleri haline geldi. Öyle ki Göç İdaresi Başkanlığı’nın Twitter/X hesabının kapak sayfası bu minibüslerin görselinden oluşuyor. Uygulamaya konan illerde yerel basında önemli bir yer tutuyor. Bu minibüslerle yapılan kontroller sonucunda yakalanan kişi sayısına ilişkin istatistikler Göç İdaresi Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanı'nın kişisel hesapları tarafından düzenli olarak paylaşılıyor. İçişleri Bakanı katıldığı televizyon programlarında göç yönetimine ilişkin değerlendirmelerinin büyük bir kısmını bu araçların düzensiz göçün kontrolündeki rolünü anlatmak için kullanıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Bu araçların göç kontrolündeki etkinliği bir yana bu araçlarla kamuoyuna iki önemli mesaj verildiğini düşünüyorum. Bunlardan birincisi, mobil göç araçları göç yönetimine yönelik bürokratik ancak insani bir yaklaşımın parçası olarak kullanılıyor.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MOBİL GÖÇ ARAÇLARI İLE VERİLMEK İSTENEN ÖNEMLİ MESAJ</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu araçların göç kontrolündeki etkinliği bir yana bu araçlarla kamuoyuna iki önemli mesaj verildiğini düşünüyorum. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlardan birincisi, mobil göç araçları göç yönetimine yönelik bürokratik ancak insani bir yaklaşımın parçası olarak kullanılıyor. Politika aktörleri sıklıkla bu minibüslerin konuşlandırılması sayesinde elde edilen bürokratik etkinliği vurgularken aynı zamanda göç kontrolünün insani bir şekilde nasıl sağlandığının da altını çiziyor. Örneğin Bakan Ali Yerlikaya’nın pek çok konuşmasında düzensiz göçle mücadelenin “medeniyet ve insani değerlerimize uygun” yapıldığı vurgulanıyor. Bu vurgu AKP için önemli. Zira, AKP özellikle Suriye krizinin başlangıcından beri izlediği ‘misafirperver’ ve ‘insani’ politikaya dayanarak Batı ülkeleri karşısında bir ahlaki üstünlük iddiasında bulunuyor. Dolayısıyla mobil göç noktaları da düzensiz göçmenleri bulundukları yerde tespit etmek için kullanılan ve bu şekilde bürokratik etkinlik sağlayan inovatif bir politika aracı olarak ortaya konuyor. Ayrıca yapılan sıkı denetimlerin Türkiye’de düzensiz göçmen statüsünde bulunanları kendiliğinden ülkeyi terk etmeleri için teşvik ettiği vurgulanıyor. Son olarak, politika aktörleri ayrıca bu tür bir göç kontrolünün, insan kaçakçılarını Türkiye'yi bir transit ülke olarak görmekten caydırarak uzun vadede insani amaçlara hizmet edeceğini savunuyor. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci olarak, mobil göç noktaları uygulamasıyla desteklenen 'herşey kontrolümüz altında' anlatısı toplumda bir ‘güven’ duygusu yaratmaya çalışıyor. Son zamanlarda derinleşen ekonomik krizin de etkisiyle yükselen göçmen karşıtlığı bağlamında kamuoyuna bu güven duygusunun verilmesi hükümet için çok önemli. Mobil göç araçları kalabalık şehir merkezlerindeki görünürlükleriyle devletin gücünü temsil eden önemli sembollere dönüşüyor. Bu araçlarda kullanılan biyometrik teknolojinin Türk mühendisler tarafından geliştirilmiş ‘yerli ve milli’ bir teknoloji olduğu vurgusu aynı zamanda tekno-milliyetçi ideolojinin yeniden üretilmesine katkıda bulunuyor. Düzensiz göçmenleri&nbsp;<em>sürekli</em>&nbsp;ve&nbsp;<em>her yerde</em>&nbsp;kontrol etmeyi sağlayan mobil göç araçları bir yandan kamuoyuna devletin gücüne dair&nbsp;<em>güven</em>&nbsp;telkin ederken bir yandan da&nbsp;<em>yerli ve milli</em>&nbsp;teknoloji anlatısı ile iç içe geçerek milli gurur duygusunu okşuyor.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 28 Mar 2024 13:13:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/her-sey-kontrol-altinda-mobil-goc-noktalari-ve-yerel-secimler-yaklasirken-goc-yonetimi-1727691429.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupa Parlamentosu seçimleri: Göç, aşırı-sağ partiler ve Avrupa’nın ruhu</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupa-parlamentosu-secimleri-goc-asiri-sag-partiler-ve-avrupanin-ruhu-628</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupa-parlamentosu-secimleri-goc-asiri-sag-partiler-ve-avrupanin-ruhu-628</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mayıs ayında yapılan bir araştırmaya göre seçmenler için hayat pahalılığından sonra ikinci önemli endişe kaynağı göç. Kamuoyu araştırmalarına dayanarak yapılan tahminler aynı zamanda parlamentoda popülist radikal sağ partilerin AB genelinde oy ve sandalyelerini arttıracağını ve birçok ülkede sağa doğru büyük bir kayma yaşanacağını öngörüyor.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Birliği’nin yasa yapıcı organlarından olan Avrupa Parlamentosu’na girecek 720 temsilci için 6-9 Haziran 2024 tarihlerinde 27 üye ülkede seçimlere gidilecek. Bu oylama, AB'nin gelecekteki siyasi yönü açısından belirleyici bir an teşkil ediyor. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği'nin en önemli kurumlarından biri ve doğrudan vatandaşlar tarafından seçilen tek kurum. İşlevsel olarak yasama organı olan AP, mevzuatın onaylanması ya da reddedilmesi, denetimin gerçekleştirilmesi ve bloğun yedi yıllık bütçesinin onaylanmasında önemli bir rol oynuyor. Ayrıca yeni oluşacak parlamento, Avrupa Komisyonu'nun bir sonraki başkanını da seçecek.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamuoyu yoklamaları seçmenlerin kararını belirleyecek önemli konulardan birinin göç yönetimi olacağını gösteriyor. Mayıs ayında yapılan bir araştırmaya göre seçmenler için hayat pahalılığından sonra ikinci önemli endişe kaynağı göç. Kamuoyu araştırmalarına dayanarak yapılan tahminler aynı zamanda parlamentoda popülist radikal sağ partilerin AB genelinde oy ve sandalyelerini arttıracağını ve birçok ülkede sağa doğru büyük bir kayma yaşanacağını öngörüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Suriye iç savaşını takiben Avrupa’ya artan göç hareketleri pek çok ülkede siyasete yön veren önemli faktörlerden biri oldu. Aşırı-sağ partilerin Hollanda, İtalya, Almanya gibi ülkelerdeki seçim başarılarında göç karşıtı söylemlerinin önemli bir yer tuttuğunu gözlemledik.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AŞIRI SAĞIN BAŞARISINDA GÖÇ KARŞITI SÖYLEMLER BAŞAT</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göç konusu uzun zamandır Avrupa Birliği’nin gündeminde. Suriye iç savaşını takiben Avrupa’ya artan göç hareketleri pek çok ülkede siyasete yön veren önemli faktörlerden biri oldu. Aşırı-sağ partilerin Hollanda, İtalya, Almanya gibi ülkelerdeki seçim başarılarında göç karşıtı söylemlerinin önemli bir yer tuttuğunu gözlemledik. Bir yandan da bu konu AB ülkeleri arasında bir yük paylaşımı tartışmasına yol açtı. Avrupa’nın çeperlerinde yer alan ve göç hareketlerinin doğal olarak ilk hedefi olan Yunanistan, İtalya ve İspanya gibi ülkeler diğer ülkelerin kendileriyle bu yükü yeterince paylaşmadığından şikayet etti.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konudaki tartışmalar ve yıllar süren müzakelerin sonucunda Nisan 2024'te Avrupa Birliği, öncelikle Avrupa ülkelerinin etrafında daha güçlü bir siper oluşturmayı amaçlayan yeni bir ortak göç anlaşmasını kabul etti. Bu anlaşma, yeni gelen sığınmacıların sayısını azaltmayı, iltica prosedürlerini hızlandırmayı ve AB dışında işlem merkezleri kurmayı amaçlıyor.Kısacası bu anlaşmayı, AB’nin son yıllardaki&nbsp;<em>dışsallaştırma</em>&nbsp;(externalisation) politikasının bir uzantısı olarak görebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni anlaşmada kabul edilen&nbsp;<em>zorunlu dayanışma</em>&nbsp;(mandatory solidarity) ilkesi gereği AB'nin 27 ülkesinin ya İtalya, Yunanistan ve İspanya gibi “ön cephe” ülkelerinden binlerce göçmeni kabul etmesi ya da bunun yerine ekstra fon veya kaynak sağlaması gerekecek. Anlaşmanın uygulanmasına henüz başlanmadı. Onaylanan tedbirlerin yürürlüğe girmesi için en az iki yıl geçmesi gerekeceğinden kısa vadede herhangi bir değişiklik gözlemleyemeyeceğiz. Zorunlu dayanışma ifadesini ilk duyduğumda bunun bir oksimoron olduğunu düşündüm. Zorla dayanışma olur mu hep birlikte göreceğiz.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Avrupa yaşlanan bir kıta. Seçilecek yeni parlamentonun bir yandan daha fazla işçiye olan ekonomik ihtiyacı göz önünde bulundurması bir yandan da savunucusu olduğu evrensel insan hakları çerçevesinde mülteci politikaları üretmeyi başarması gerekecek.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAŞLANAN KITA DAHA FAZLA İŞÇİYE İHTİYAÇ DUYUYOR</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlaşma sürecinin Avrupa Parlamentosu seçimlerinden önce tamamlanması seçimlerde beklenen sağa kaymayı bir nebze frenlemeyi amaçlıyordu. Bu anlaşma ile AB,&nbsp; seçmenlere göç yönetiminin kontrol altında olduğu, üyeler arasında mutabık kalındığı ve endişelenecek bir şey olmadığı mesajını vermek istedi. Peki aşırı sağ partileri taklit edip onların söylemlerini kullanarak seçmenlerin gönlünü kazanmak mümkün mü?&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göç konusunda katı bir tutum benimsemenin, merkez sağ Avrupa siyasi partilerinin Avrupa Parlamentosu'nda istikrarlı bir çoğunluk oluşturmasını sağlayacağının garantisi yok. Bu konuda Hollanda’nın çok iyi bir örnek teşkil ettiğini düşünüyorum.&nbsp;22 Kasım 2023’te gerçekleşen seçimler öncesinde merkez sağ partilerin söylemleri Geert Wilders liderliğindeki aşırı sağ Özgürlük Partisi ile göç karşıtlığı açısından neredeyse yarışıyordu. Ancak seçimlerin sonunda kazanan Wilders oldu. Oy oranını ikiye katlayarak seçimlerden birinci parti olarak çıktı. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de benzer bir sonuç şaşırtıcı olmayacak. Marine Le Pen’in dediği gibi insanlar orjinali varken kopyasına neden oy versin. Eğer göçmen karşıtı bir seçmen iseniz aşırı sağ partiler size en ‘çekici’ politikaları sunarken onları taklit ederek oy kazanmaya çalışan partilere oy vermek çok da anlamlı görünmüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa yaşlanan bir kıta. Seçilecek yeni parlamentonun bir yandan daha fazla işçiye olan ekonomik ihtiyacı göz önünde bulundurması bir yandan da savunucusu olduğu evrensel insan hakları çerçevesinde mülteci politikaları üretmeyi başarması gerekecek. En önemlisi ise tüm bunları yaparken seçmenlerin güvenini sağlamayı mümkün kılacak dikkatli bir denge kurmak.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 06 Jun 2024 13:02:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/avrupa-parlamentosu-secimleri-goc-asiri-sag-partiler-ve-avrupanin-ruhu-1727690779.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Birleşik Krallık genel seçimlerinde göç tartışmaları</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/birlesik-krallik-genel-secimlerinde-goc-tartismalari-627</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/birlesik-krallik-genel-secimlerinde-goc-tartismalari-627</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başbakan Sunak, Muhafazakâr seçmenlerin Nigel Farage liderliğindeki Reform UK partisine geçmesini önlemek amacıyla Ruanda planını kampanyasının en üst sırasına yerleştirdi. Ancak göçmen karşıtlığı söz konusu olduğunda aşırı sağ partiler ile rekabet etmeye çalışan merkez partilerin genelde kaybettiğini görüyoruz. Ülkedeki sorunlara çözüm getirecek politikalar üretemeyen liderler için göçmen karşıtlığı en kestirme yol gibi görünebilir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gündelik konuşmalarımızda pek de dikkat etmeden İngiltere dediğimiz Birleşik Krallık’ta (ki İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’dan oluşuyor) seçmenler 4 Temmuz günü parlamento seçimleri için sandığa gidecek. Yapılan kamuoyu araştırmalarında seçmenler için en önemli konuların ekonomi, sağlık ve göç olduğu ortaya çıkıyor. Biraz daha somutlaştıracak olursak hayat pahalılığı, konut sıkıntısı, tedavi için gereken uzun bekleme süreleri yanında ülke siyasetindeki en toksik konu haline gelen göç meselesi de seçmenlerin kararlarında belirleyici olacak.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir süredir krizlerden kurtulamayan ve sürekli lider değiştiren Muhafazakar Parti’nin son lideri ve mevcut başbakan Rishid Sunak’ın, 2023’te parlamentodan geçirdiği Yasadışı Göç Yasası, Birleşik Krallık'a yasadışı yollardan gelenlerin ülkede kalmayıp bunun yerine gözaltına alınmasını ve ardından ya kendi ülkelerine ya da güvenli bir üçüncü ülkeye derhal gönderilmesini öngörüyor. Ruanda’nın güvenli ülke olarak kullanılmasına dayanan bu politika&nbsp;Birleşik Krallık yargıçları tarafından yasadışı ilan edilince Sunak, çareyi Parlamento’dan Ruanda’yı güvenli bir ülke olarak kabul eden bir yasa geçirmekte buldu. Sunak, sığınmacıları 7000 km uzağa gönderip sığınma süreçlerinin maliyetlerini de tamamen başka ülkelere iteleyerek seçmenlerin gönlünü kazanmayı planlıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde göç konusunu istismar ederek seçmene sevimli görünmeye çalışan merkez partilerin aşırı sağ partiler tarafından nasıl boşa çıkarıldığını gözlemledik. Birleşik Krallık’ta da Brexit’in mimarı aşırı sağcı Nigel Farage’in liderlik ettiği Reform UK partisi Sunak’ın planlarını suya düşürebilir. Nitekim bu parti de, konut krizi ve NHS (Ulusal Sağlık Hizmeti) bekleme listeleri de&nbsp;</strong><strong>dahil olmak üzere ülkenin birçok sorunu için göçmenleri suçluyor.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AŞIRI SAĞCI PARTİ, SUNAK’IN PLANLARINI SUYA DÜŞÜREBİLİR</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak göç ve sığınmacılar konusunda her zaman daha aşırı söylemler ve politikalar ortaya çıkması mümkün. Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde göç konusunu istismar ederek seçmene sevimli görünmeye çalışan merkez partilerin aşırı sağ partiler tarafından nasıl boşa çıkarıldığını gözlemledik. Birleşik Krallık’ta da Brexit’in mimarı aşırı sağcı Nigel Farage’in liderlik ettiği Reform UK partisi Sunak’ın planlarını suya düşürebilir. Nitekim bu parti de, konut krizi ve NHS (Ulusal Sağlık Hizmeti) bekleme listeleri de dahil olmak üzere ülkenin birçok sorunu için göçmenleri suçluyor.&nbsp;Nigel Farage’in temel vaatleri arasında "zorunlu olmayan" göçün dondurulması ve Manş Denizi'ni küçük teknelerle geçen insanların sınır dışı edilmesi de yer alıyor. Reform UK partisinin seçimlerde sandalye çıkarması çok zor. Zira, ülkede uygulanan dar bölge seçim sistemine göre en yüksek oyu alan aday o seçim bölgesinin sandalyesini kazanmış oluyor. Reform UK partisinin seçmen tabanı ülke geneline dağılmış durumda olduğundan pek fazla sandalye kazanamayabilir ancak sağ oyları ülke genelinde bölmesi&nbsp; Muhafazakar Parti’nin İşçi Partisi’ne daha fazla sandalye kaybetmesine sebep olacak. Ruanda planının insanlık dışı, maliyetli ve düzensiz göçün temel nedenlerini ele almada etkisiz olduğunu savunan İşçi Partisi ise iktidara gelmesi durumunda bu politikayı çöpe atacağını duyurdu. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşçi Partisi, bunun yerine insan kaçakçılığıyla mücadele etmek, iltica sistemini iyileştirmek ve göçü daha iyi yönetmek için uluslararası ortaklarla daha yakın çalışmak için önlemler öneriyor.&nbsp;Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çıkması ile sonuçlanan Brexit kampanyası büyük ölçüde sınırların kontrolünün tekrar sağlanması iddialarına dayanıyordu. İronik olan ise Brexit’ten beri ülkeye yönelik hem düzenli hem de düzensiz göçün artmış olması. Muhafazakar Parti’nin amacı göçü sınırlandırmak idiyse bunda başarılı olamadığı kesin.&nbsp;Başbakan Sunak, Muhafazakâr seçmenlerin Nigel Farage liderliğindeki Reform UK partisine geçmesini önlemek amacıyla Ruanda planını kampanyasının en üst sırasına yerleştirdi. Ancak göçmen karşıtlığı söz konusu olduğunda aşırı sağ partiler ile rekabet etmeye çalışan merkez partilerin genelde kaybettiğini görüyoruz. Ülkedeki sorunlara çözüm getirecek politikalar üretemeyen liderler için göçmen karşıtlığı en kestirme yol gibi görünebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merkez partilerin göçle ilgili gerçekleri doğru söylemlerle halka anlatmaları sadece toplumdaki göç karşıtlığına dayalı gerginliği azaltmak için değil uzun vadede daha aşırı partilere karşı ayakta durabilmeleri için de çok önemli.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Jul 2024 12:57:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/birlesik-krallik-genel-secimlerinde-goc-tartismalari-1727690426.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Karadağ: Görkemli dağların arasında tarih, toplum, siyaset</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/karadag-gorkemli-daglarin-arasinda-tarih-toplum-siyaset-626</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/karadag-gorkemli-daglarin-arasinda-tarih-toplum-siyaset-626</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rusya ve Ukrayna’dan sonra ülkede geçici oturma iznine sahip üçüncü büyük grup Türkler. 2023 istatistiklerine göre ülkede Türkiye vatandaşları tarafından kurulmuş 4000’e yakın şirket var. Türkiye, Karadağ'da kurulan yabancı sermayeli şirket sayısında ikinci sırada yer alıyor.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda Avrupa Birliği ülkeleriyle yaşanan vize sorunlarının da etkisiyle Türkiye’den Karadağ’a giden ziyaretçi sayısında önemli bir artış oldu. Türkiye vatandaşlarından vize istemeyen Karadağ’ın Kotor, Tivat, Budva gibi şehirlerinin sokaklarında dolaşırken kulağınıza sıkça Türkçe konuşmalar çalınıyor. İster istemez insan buradaki en büyük turist gruplarından birinin Türkler olduğunu düşünüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2023 rakamlarına göre Türkler, Karadağ’a gelen turistler içinde ilk 10 sırada yer alsa da toplamdaki payları sadece 2.9%. Pastadan en büyük payı alanlar başta Rusya (23.6%) ve Sırbistan (21.5%) olmak üzere Bosna Hersek, Ukrayna ve Kosova gibi Slav ülkelerin vatandaşları. Ancak Karadağ’da karşılaştığınız Türklerin hepsi burada turist olarak bulunmuyor. Son yıllarda Türkiye’deki ekonomik ve politik koşullar nedeniyle ülkeden ayrılan veya başka ülkelerde kendilerine bir B planı yapanların önemli bir kısmı da Karadağ’ı tercih etmiş durumda.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Uluslararası göç açısından Karadağ çok ilginç bir ülke. Kendi nüfusunun neredeyse 20%’si kadar oturma izni sahibi uluslararası göçmen barındırıyor. Başka herhangi bir Avrupa ülkesinde böyle bir durumda kıyamet kopacakken Karadağ siyasetinde göçmen karşıtlığı önemli bir yer tutmuyor.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KARADAĞ SİYASETİNDE GÖÇMEN KARŞITLIĞI ÖNEMLİ YER TUTMUYOR</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rusya ve Ukrayna’dan sonra ülkede geçici oturma iznine sahip üçüncü büyük grup Türkler. 2023 istatistiklerine göre ülkede Türkiye vatandaşları tarafından kurulmuş 4000’e yakın şirket var. Türkiye, Karadağ'da kurulan yabancı sermayeli şirket sayısında ikinci sırada yer alıyor. Mülkiyet satın alma ve iş kurma gibi yollarla alınan oturma izinlerinin yurttaşlığa dönüşme şartları katı denebilir. Yine de Türkiye’deki ekonomik belirsizlik ve demokratik gerileme ortamından uzaklaşıp nefes almak isteyenler için bu oturma izinleri önemli bir rahatlama sağlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uluslararası göç açısından Karadağ çok ilginç bir ülke. Kendi nüfusunun neredeyse 20%’si kadar oturma izni sahibi uluslararası göçmen barındırıyor. Başka herhangi bir Avrupa ülkesinde böyle bir durumda kıyamet kopacakken Karadağ siyasetinde göçmen karşıtlığı önemli bir yer tutmuyor. Ülkedeki göçmen varlığını arttıran faktörlerden biri Rusya’nın Ukrayna’yı işgali olmuş. Buraya gelen Ukraynalıların önemli bir kısmı daha sonra daha iyi koşullar sağlayan Avrupa Birliği ülkelerine gitmiş olsa da savaşın başlamasından sonra Rusya ve Ukrayna’dan Karadağ’a gelenler burada yan yana yaşıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Temmuz ayının ortalarında Karadağ’da bulunursanız&nbsp;<em>Dan Državnosti</em>&nbsp;(Ulusal Gün) kutlamalarına denk gelebilirsiniz. Her sene 13 Temmuz’da kutlanan bu bayram eğer hafta sonu ile birleşiyorsa üç gün boyunca ülkedeki tüm süpermarketler ve bakkallar kapalı oluyor. Neyse ki tesadüfen komşumuz bizi uyardı ve marketlere koşan Karadağlılara son anda biz de katıldık. Bu Ulusal Gün kutlamasını duyduğumda aklıma ilk olarak Karadağ’ın 2006’da Sırbistan’dan ayrılışı geldi. Malum Yugoslavya’nın yıkılışından sonra ortaya çıkan yeni egemen devletlerden birisi olan Sırbistan-Karadağ’da etnik gerginlik bir süre devam etmiş ve nihayet 21 Mayıs 2006’da Karadağ’da bir referandum yapılmıştı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>2002 yılında ulusal para birimi olarak Euro kullanmaya başlamış, 2008’de Avrupa Birliği üyeliğine başvurmuş, 2017’de NATO’ya katılmış bir ülke olarak komşusu Sırbistan’dan epeyce farklı bir görünüm ortaya koyuyor. Ancak ülkenin Batı-eksenli politikası halk tarafından zaman zaman eleştiriliyor.</em></strong></span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><strong><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">YOLSUZLUK VE ORGANİZE SUÇ</span></span></strong></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu referandumda Karadağ seçmenlerinin 56%’sı bağımsızlık yönünde oy kullanmış ve Karadağ resmen bağımsız bir devlet olmuştu. Bu nedenle her sene 21 Mayıs günü ülkede Bağımsızlık Günü olarak kutlanıyor. Ancak yaptığım ufak bir araştırmayla öğrendim ki temmuz ayında bizim de ailece şahit olduğumuz ve ülkenin en önemli ulusal bayramı olan Ulusal Gün bundan farklı ve tarihi 1878 Berlin Kongresi’ne uzanıyor. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra düzenlenen bu diplomatik kongrede savaşı kaybeden Osmanlı Devleti Balkanlar’da önemli toprak kaybı yaşarken Karadağ da 1878’de bağımsız bir devlet olarak tanınmış.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde 630 bin nüfusuyla eski Yugoslav cumhuriyetleri arasında kimilerine göre en küçük ve önemsiz gibi görünen Karadağ birkaç sene içinde Slovenya ve Hırvatistan’dan sonra Avrupa Birliği’ne üye olan üçüncü post-Yugoslav devlet olacak. Bunda ülkenin izlediği pragmatik siyasetin önemli bir rolü var. 2002 yılında ulusal para birimi olarak Euro kullanmaya başlamış, 2008’de Avrupa Birliği üyeliğine başvurmuş, 2017’de NATO’ya katılmış bir ülke olarak komşusu Sırbistan’dan epeyce farklı bir görünüm ortaya koyuyor. Ancak ülkenin Batı-eksenli politikası halk tarafından zaman zaman eleştiriliyor. Örneğin, konuştuğum bazı Karadağ vatandaşları Rusya’ya uygulanan yaptırımlara karşı olduklarını söyleyerek bu yaptırımların Rusya üzerinde herhangi bir etki yapmazken kendi ekonomilerine büyük zarar verdiğini belirtti.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karadağ siyasetini belirleyen en önemli konular yolsuzluk ve organize suç, Sırp-Ortodoks kilisesiyle ilişkiler ve birbirleriyle rekabet halinde olan farklı ulusal kimlik algıları. Örneğin, kendisini Sırp olarak niteleyen nüfusla ilişkiler hassasiyetini koruyan bir konu. Öyle ki 2011’de yapılan nüfus sayımından sonra uzun süre yeni bir sayım yapılamamış; 4 kez ertelenen sayım ancak 2023’te yapılabilmiş. Sırbistan Cumhurbaşkanı Alexandar Vućić’in “Karadağ'daki nüfus sayımının Sırbistan'ın hayati çıkarları açısından önemli konulardan biri olduğunu” söylemesi konunun hassasiyetini ve Karadağ-Sırbistan ilişkilerindeki gerginliği net bir şekilde ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pek çok dile Montenegro olarak çevrilen Karadağ’ın orijinal adı&nbsp;<em>Crna Gora</em>. Bu ad&nbsp;<em>Crna</em>&nbsp;(kara) ve&nbsp;<em>Gora</em>&nbsp;(yüksek) kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Diğer dillerdeki karşılıkları da (Montenegro, Chernogoriya, Karadağ gibi) hep dağları vurguluyor. Bu da hiç şaşırtıcı değil zira ülke topraklarının 90%’ı dağlardan oluşuyor. İşte ben de Adriyatik’teki bu küçük ülkenin görkemli dağlarında uzun yürüyüşler yaparken ya da dingin denizine kendimi bırakırken siyasetini, tarihini, toplumsal sorunlarını düşünmeyebilirdim. Sanırım buna mesleki deformasyon deniyor!</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 26 Jul 2024 12:51:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/karadag-gorkemli-daglarin-arasinda-tarih-toplum-siyaset-1727690149.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İYİP’den kopmalar ve büyükelçi atamaları: Mantık aynı mı?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iyipden-kopmalar-ve-buyukelci-atamalari-mantik-ayni-mi-621</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iyipden-kopmalar-ve-buyukelci-atamalari-mantik-ayni-mi-621</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazının başlığında Lefkoşe’ye atanan yeni büyükelçiye gönderme yapmak istemiştim, çok ilginç bir kişi kendisi, babası Erdoğan’ın örtülü ödenek kullanımını yönetmiş çok önemli bir bürokrat ama aynı zamanda Kıbrıs’ta 2022’de bir cinayete kurban giden Falyalı ile ortak şirket kurmuşlar, bu konuyu bugün (28 Temmuz) Murat Yetkin yayınladığı Yetkin Report’da&nbsp; çok iyi yazmış, okumanızı hararetle tavsiye ederim.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkes izliyordur muhtemelen, İYİP’den büyük kopmalar yaşanıyor, parti adeta boşalıyor, bir Eskişehirli işadamı ile başladı, AKP’ye geçti, bu öncü adımı Meral Akşener’den bile önce attı bu zat-ı muhterem (İdris Nebi Hatipoğlu), sonra partinin kurucusu ayrıldı ve arkası da geldi, geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İYİP’den Eskişehir milletvekilinin istifası ve AKP’ye katılması sonrası yazdığım bir yazıyı hatırladım, bu iş adamı milletvekilinin AKP’ye katılımından sonra devlet rantları ile ilişkisinin gazeteci arkadaşlar tarafından çok sıkı izlenmesini önermiştim, hangi teşvikleri alacak, hangi ihaleler kendisine 21-b ile sunulacak, kamu bankalarından nasıl kredi kullanacak anlamında.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Artık kimse AKP’ye AK Parti demiyor çünkü partinin aklıkla hiçbir ilişkisi kalmamış durumda, benzer bir biçimde kimse de İYİP’e İYİ Parti diyemiyor çünkü İYİP’in de iyilikle pek bir ilişkisi kalmamış gibi duruyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ARTIK KİMSE AK PARTİ VE İYİ PARTİ DİYEMİYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalnız Eskişehir AKP milletvekili İdris Nebi Hatipoğlu’nun hakkını da çok yemeyelim çünkü kendisi sadece sıradan bir örnek.Geçerken şunu da hatırlatalım, artık kimse AKP’ye AK Parti demiyor çünkü partinin aklıkla hiçbir ilişkisi kalmamış durumda, benzer bir biçimde kimse de İYİP’e İYİ Parti diyemiyor çünkü İYİP’in de iyilikle pek bir ilişkisi kalmamış gibi duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2023 seçimleri öncesi İYİP hem merkezi devlette (Cumhurbaşkanlığı yardımcılığı mesela) hem de 31 Mart 2024’de de yerel devlette iktidara adaydı, ikisi de olmadı, İYİP’li milletvekillerine, il, ilçe başkanlıklarına da artık rant üreten ve dağıtan odaklara taşınmak kalıyor galiba, sadece küçük ideoloji partilerinin bu işlerin dışında kalabilme şansı var yine galiba.Yazılarımda ısrarla şu konuyu gündeme getirmeye çalışıyorum, öyle bir devlet ekonomisi sistemi kurmuşuz ki, kamusal alanda attığınız her adımdan rantlar fışkırıyor ve tanım gereği kamusal alanı düzenleyen siyaset adeta tümü ile bir rant kollama sistemine dönüşmüş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de sayısını kimsenin doğru dürüst bilmediği, her gün de değişebiliyor, çok sayıda parti mevcut ama bu çok sayıda siyasal partiden sadece beşinin merkezi devletin yasama organında ve yerel devlette ciddiye alınabilecek temsil olanakları var: AKP, CHP, MHP, DEM, İYİP, başka partiler de var ama temsil oranları sınırlı ama işin önemli yanı, başka bir ifade ile de zurnanın zırt dediği yer bu merkezde ve yerelde temsil oranları ile rant yaratıp bu rantlara el koyma olanakları arasında çok ciddi bir korelasyonun mevcudiyeti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP merkezi devletin rant yaratan birimlerini adeta tümüyle kontrol ediyor, 31 Mart 2024’den bugüne de yerel devlette ikinci sıradalar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP yine 31 Mart’tan günümüze yerel devlet rantlarına yakınlıkta ikinci sırada; şunu da hatırlatalım, mesela kamu ihaleleri alanında merkezi devlet yüz liralık ihale açıyorsa, yerel devlet de elli liralık ihale açıyor yani yerel devlet ihale rant pazarının üçte birini temsil ediyor, bu çok önemli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP yerel devlette çok güçlü bir noktaya geldi ama bir türlü yerel devletin açtığı ihalelerde kamuya çok çok özel durumlar dışında 21-b ile ihale açmayacağını deklare edemiyor; geçenlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesinin açtığı bir ihaleyi Albayrak grubu almış, bu satırların yazarı rekabetin egemen olduğu bir ihalede ihaleyi kimin aldığı ile ilgilenemez mesleki formasyonu nedeniyle ama CHP Genel Başkanı Özgür Özel bu ihale konusunda açıklama yaparken, “ne yapalım, Albayrak iyi fiyat vermiş” diyor, haklıdır ama neden bu ihale 21-b ile neden açılmış, bu konu gölgede kalıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">MHP ilginç bir parti, AKP ile koalisyona girmiyor, bakanlık istemiyor ama bu parti de başka enstrümanlarla kamu rantlarından ölçemediğimiz bir pay alıyor, bu konuya yazımın sonuna doğru değineceğim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DEM’i de bu sistemin dışında tutmuyorum, çok sayıda yerel devlet biriminde iktidarda, böylece yerel azımsanamayacak rantlara çok yakınlar ama herkesin siyaseten yorumladığı, eleştirdiği kayyım uygulamalarının altında merkezi devletin bu rantları tekrar kendisine çekme gayretinin yattığını düşünüyorum ben İçişleri Bakanlığının kayyım gayretlerini; DEM diğer büyük partilerden farklı olarak bir dava, bir ideoloji partisi ve bu nedenden merkezi devlet kendisini ne kadar rant olanakları dışına atsa da dağılmıyor, siyasi gücünü koruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İYİP ise böyle bir parti değil, diğer büyük partilerden yine farklı olarak bugün itibariyle ne merkezi ne de yerel devlette temsil olanakları var, çok az sayıda belediyesi var ama bu İYİP’li siyasetçiyi kesmiyor ve yavaş yavaş gemiyi terk ediyorlar.Yukarıda belirttiğim gibi ülkemizde siyasetçi uzun müddet devlet rantlarının uzağında kalamıyor, kalmıyor çünkü siyasetçi olmasının esbab-ı mucibesi rant kollama, siyasete benzer pozisyonlar da almıyor değiller dönem dönem ama bu pozisyonlar da özünde orta ya da uzun vadede yine rant kollama ihtimali temelli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin AB müzakere süreci ve tam üyelik tartışmaları bu konuya çok iyi bir örnektir, tamamen duygusal (!!!) yerli ve milli nedenlerden AB sürecine karşı olanların tek dertleri o tamamen duygusal (!!!) yerli ve milli nedenlerden AB üyeliğinin ellerinden çekip alacağı rantları kaybetmemek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kıbrıs tartışmaları da başka bir örnek, bir taraftan “ya taksim ya ölüm”, “Kıbrıs Türktür Türk kalacak” sloganları, öbür tarafta dünyanın en stratejik bölgelerinden birinde uluslararası hukukun yaptırımı olmayan bir büyük alanın sağladığı olağanüstü rantlar.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Türkiye çok ilginç bir ülke, yanlış anlaşılmasın kimseyi suçlamıyorum ama bir ülkenin örtülü ödeneğini kontrol eden birinin (Maksut Serim) Kıbrıslı bir mafya lideri (Falyalı) ile ortaklık kurmasının düşünülebileceği başka bir ülke aklınıza gelebilir mi?; belki Somali değil mi, o ülke ile de büyük bir askeri antlaşmayı TBMM’de yeni uzattık.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ÖRTÜLÜ ÖDENEĞİ KONTROL EDEN KİŞİ MAFYA İLE ORTAKLIK KURMUŞ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazının başlığında Lefkoşe’ye atanan yeni büyükelçiye gönderme yapmak istemiştim, çok ilginç bir kişi kendisi, babası Erdoğan’ın örtülü ödenek kullanımını yönetmiş çok önemli bir bürokrat ama aynı zamanda Kıbrıs’ta 2022’de bir cinayete kurban giden Falyalı ile ortak şirket kurmuşlar, bu konuyu bugün (28 Temmuz) Murat Yetkin yayınladığı Yetkin Report’da &nbsp;çok iyi yazmış, okumanızı hararetle tavsiye ederim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye çok ilginç bir ülke, yanlış anlaşılmasın kimseyi suçlamıyorum ama bir ülkenin örtülü ödeneğini kontrol eden birinin (Maksut Serim) Kıbrıslı bir mafya lideri (Falyalı) ile ortaklık kurmasının düşünülebileceği başka bir ülke aklınıza gelebilir mi?; belki Somali değil mi, o ülke ile de büyük bir askeri antlaşmayı TBMM’de yeni uzattık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni Lefkoşe büyükelçimiz Yasin Ekrem Serim de (Dışişleri Bakan yardımcısı) yukarıda değindiğim örtülü ödenek yöneticisi kişinin oğlu ve basında belgelerle kendisinin de Falyalı ile şirket ortağı olduğuna dair tevatürler mevcut; çok eğlenceli bir ülkede yaşıyoruz değil mi?Gelelim çok ama çok ilginç MHP konusuna ve MHP’nin geleneksel rant kapılarını olanağı da varken elinin tersi ile itmesi meselesine.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Falyalı Mehmet Altan’ın deyimiyle Korsan Adada çok büyük illegal ve kısmen de legal rant mekanizmalarını yöneten bir kişi iken ABD’de kara para aklamaktan yargılanıyor ama 2022’de birileri gidip kendisini örgütlü bir mekanizma ile öldürüyor, muhtemelen bu büyük rant mekanizmalarını ortadan kaldırmak için hiç değil, bu rantlara el koymak için ama kim bunlar, hala pek belli değil, basın da nedense bu konunun fikr-i takibini pek yapmıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>MHP gayri meşru ama legal rantlardan, mesela kamu ihalelerden kısmen uzak duruyor ama bürokrasinin ilgili bölümünü büyük ölçüde denetleyerek legal olmayan rantlara uzanabiliyor, Mersin limanı, Kıbrıs, Sinan Ateş cinayeti belki bazı örnekler.</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">MHP, LEGAL OLMAYAN RANTLARA UZANABİLİYOR</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin çok sevdiği, hapisten çıkardığı bir mafya lideri bir süredir Kıbrıs’ta, muhtemelen bu Falyalı rantlarının bir bölümüne el koymak için; ancak, yine muhtemelen son Lefkoşe büyükelçi ataması da bu illegal rantları sadece bir gruba kaptırmamak amaçlı olabilir (bir faraziye sadece).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">MHP gayri meşru ama legal rantlardan, mesela kamu ihalelerden kısmen uzak duruyor ama bürokrasinin ilgili bölümünü büyük ölçüde denetleyerek legal olmayan rantlara uzanabiliyor, Mersin limanı, Kıbrıs, Sinan Ateş cinayeti belki bazı örnekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir gazete yazısında saymayacağım ama çok sayıda legal ve illegal rantlardan bahsetmek, rant kelimesini kullanmak zorunda kaldım; acaba bu durum benim siyasete rantlar üzerinden bakışımın bir sonucu mu yoksa sevimsiz gerçeklerin bana dayatması mı, bu sorunun yanıtını siz okurlara bırakıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye sadece rant kollama merakı nedeniyle elli yıldır dönem dönem önüne kadar gelen AB üyelik şanslarını itmiş bir ülke çünkü AB üyeliği bu rantları çok azaltıyor, siyasetçi de kamu hizmeti üretme yarışı üzerinden siyaset yapmak zorunda(!) kalacak, ne banal değil mi?Bu sıcak yaz günlerinde siz okurlara bir önerim olacak; 12 Eylül darbesinden tam bir hafta önce, 5 Eylül 1980’de gensoru ile düşürülen Adalet Partisinin bir Dışişleri Bakanı var, rahmetli Hayrettin Erkmen, bu berbat olayın detaylarını internetten bulun bir okuyun.Hayrettin Erkmen 12 Eylül’ün gelişini görüyor ve Brüksel’e, AT’na tam üyelik başvurusu yapmak istiyor ama CHP’nin de desteklediği bir gensoru ile, gensoruyu da veren Necmettin Erbakan, düşürülüyor, Cumhuriyet tarihinin gensoru ile düşürülen ilk bakanı oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sizce kim, kimler, neden düşürdüler Hayrettin Erkmen’i 12 Eylül’den bir hafta önce?Sakın rant kollama güdüsünün kurbanı olmuş olmasın rahmetli Erkmen.Allah muhafaza, ya bir de AT’na girmiş olsaydık, ne hallere düşerlerdi rantçılar.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Jul 2024 16:17:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/iyipden-kopmalar-ve-buyukelci-atamalari-mantik-ayni-mi-1727616085.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni anayasa, ilk dört maddeyi tartışma biçimimiz ve Moody’s notu</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasa-ilk-dort-maddeyi-tartisma-bicimimiz-ve-moodys-notu-620</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasa-ilk-dort-maddeyi-tartisma-bicimimiz-ve-moodys-notu-620</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anayasamızın ruhu ortada, sadece ilk dört madde üzerinden bu ruha çok somut örnekler vereceğim. Ortalıkta bir süredir AKP’nin önünün çektiği bir “yeni anayasa” lafı var ama bu lafı ortaya atanlar nedense bir türlü bu yeni anayasadan muratları nedir, hangi maddeleri nasıl değiştirmek istiyorlar, bir türlü bunu söyleyemiyorlar, muhtemelen tek dertleri dokunulmazlığını bırakamayacak olan Erdoğan’ın bir dönem daha CHP’nin desteği olmadan Cumhurbaşkanı olarak kalmasını sağlamak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir ülkede herkes mi yanlış yerde durur ya, anlaşılması zor bir durum, anayasa tartışmaları bir örnek, iki gün önce açıklanan Moody’s notu tartışmaları başka bir örnek, örnekler sonsuz gibi.Şu anda elimizde taş gibi bir Kenan Evren anayasası var, açıyorsunuz Anayasayı, birinci sahifesinde Anayasanın kabul tarihinin 18/10/1982, yayınlandığı Resmî Gazetenin ise 9/11/1982 olduğu yazıyor, Kenan Evren’in “dediğim dedik” günlerinin zirvesi.Evet, 1982 Anayasası o günlerden bugüne çok sayıda değişikliğe uğradı, çoğu olumludur ama çok eksiktirler, bu çok eksik değişiklikler Anayasanın da bir 12 Eylül anayasası olduğu gerçeğini maalesef değiştiremedi, Anayasamızın ruhu ortada, sadece ilk dört madde üzerinden bu ruha çok somut örnekler vereceğim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortalıkta bir süredir AKP’nin önünün çektiği bir “yeni anayasa” lafı var ama bu lafı ortaya atanlar nedense bir türlü bu yeni anayasadan muratları nedir, hangi maddeleri nasıl değiştirmek istiyorlar, bir türlü bunu söyleyemiyorlar, muhtemelen tek dertleri dokunulmazlığını bırakamayacak olan Erdoğan’ın bir dönem daha CHP’nin desteği olmadan Cumhurbaşkanı olarak kalmasını sağlamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2017 değişiklikleri zaten çok korkunçtular, Cumhur ittifakına daha kapsamlı bir anayasa değişikliği imkanı verilirse de ortaya çıkacak yeni metin bugünkünden bile beter olacaktır, bu herkesin bildiği anladığı bir gerçek; bu satırların yazarının da kesin tercihi Cumhur ittifakının yapacağı değişikliklerin daha da kötüleştirici yönde olacağının bilinmesi nedeniyle yeni anayasa yapımına karşı olmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak, bu Cumhur ittifakı çekişli değişikliklerin mevcut kötü anayasayı daha da kötüleştirici olacağı gerçeği bu anayasanın mutlaka yeniden, en baştan yazılması mecburiyetini de ortadan kaldırmaz, herkesin bir biçimde, kendi alanındaki konuları belki öne çekerek bu konudaki önerilerini tartışmaya açmaları gerekiyor, bugün değilse de yarın bu işin hayata geçirilmesi elzem.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa maddelerini tek tek, bir liberal demokrat, hukuk normları olarak batı normlarını benimseyen bir gözle okuduğunuzda “şu maddelere dokunmayalım” diyebileceğiniz madde sayısının maalesef çok da fazla olmadığını görüyorsunuz, en olumlu örnek de herhalde 138. Madde; 90. Madde bile, ki bu madde AKP’nin iyi günlerinde yaptığı ve hala günümüze kalan tek reform muhtemelen, bu madde bile iyileştirmeye muhtaç bir madde, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin sadece kanunların değil, anayasa maddelerinin de üzerine&nbsp;<strong>uygun bir formülle</strong>&nbsp;çıkarılması gerekir, İspanya ve Portekiz anayasaları bu çok zor işi becermişler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kabul tarihi 18/10/1982 olan bir anayasanın bir ülkeye neden hiç yakışmadığının en iyi örnekleri İspanya ve Portekiz anayasaları, bu iki ülke de çok ağır totaliter rejimlerden çıktıktan sonra mevcut anayasalarının bazı maddelerini değiştirmemişler, en baştan yeni anayasa yapmışlardır, eh, Kenan Evren belki bire bir bir Franco ya da Salazar değil ama yine de olmaz bu yani.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasamızın (!) iflah olması pek muhtemel gözükmeyen ruhuna örnekleri bugünkü yazıda ilk dört madde üzerinden vereceğim; farkındayım, ilk dört madde çok haklı nedenlerden bizim mahallenin en hassas noktalarının başında geliyor, birileri birilerini sıtmaya razı ediyorlar sanki, buraya Erdoğan neşter atacaksa hiç atmaması şart ama hassasiyetler ifade özgürlüğüne engel olmamalı çünkü ilk dört madde içinden çok somut &nbsp;çok kötü örnekler sunacağım aşağıda, bu sunuşu da 1961 Anayasası ilk üç maddesiyle mukayese ederek yapacağım.Hukukçuların çok iyi bildiği (ben hukukçu değilim) bir konu ile başlayalım; 61 Anayasasının 2. Maddesi Türkiye Cumhuriyetinin İNSAN HAKLARINA DAYALI …..bir hukuk devleti olduğunu söyler iken 82 Anayasasında bu ifade Türkiye Cumhuriyetinin İNSAN HAKLARINA SAYGILI …..bir hukuk devleti olduğu biçimine dönüştürülmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herkesin kabul edeceği gibi bir cumhuriyetin insan haklarına dayalı ve saygılı bir hukuk devleti olması arasında büyük fark vardır, saygı iyidir ama bir mesafe içerir, insan haklarına dayalı ifadesi çok daha doğrudur, bir devlet insan haklarıyla arasına mesafe koymamalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki, 61 ve 82 anayasaları arasındaki bu fark önemsiz bir fark mıdır, sıradan bir sunuş farkı mıdır, yoksa çok açık bir Kenan Evren ve şürekası kasti dayatması mıdır?</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>82 Anayasasının 3. Maddesi şöyle başlıyor: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir”. 1961 Anayasasının yine 3. Maddesi ise şöyle başlıyor: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Resmî dil Türkçedir”. 61 ve 82 Anayasası arasındaki bu dil konusuna ilişkin dehşet farkı görüyorsunuz değil mi?</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>61 VE 82 ANAYASASI ARASINDA DİL KONUSUNDAKİ DEHŞET FARK</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tamam, ikinci maddedeki demokrasi, hukuk devleti, laiklik, sosyal devlet ilkelerine ASLA dokunmayalım ama birileri de bizlere bu “dayalı-saygılı” farkını tekrar eski haline getirelim dediğimizde kızmasın, küfür etmesin.Gelelim çok daha önemli bir konuya; 82 Anayasasının 3. Maddesi şöyle başlıyor: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">.1961 Anayasasının yine 3. Maddesi ise şöyle başlıyor: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Resmî dil Türkçedir”.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">61 ve 82 Anayasası arasındaki bu dil konusuna ilişkin dehşet farkı görüyorsunuz değil mi?1961 Anayasası “Resmî dil Türkçedir” derken nasıl bir irade(!) kaba bir biçimde bir anayasa metnine “Dili Türkçedir” gibi bir cümle koydurabilmiştir; zaten, “Dili Türkçedir” gibi bir cümle gramer yapımızda bile tuhaf duruyor.Peki Kenan Evren iradesi neden bu saçma dilbilgisi yapısıyla metinden resmî dil ibaresini çıkarmış ve yerine bu yeni ifadeyi tercih etmiştir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">82 Anayasası metni “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” derken örtük hatta kanımca açık bir biçimde devletin yanında milletin dilinin de Türkçe olduğunu söylemektedir; devlet milletiyle ayrılmaz bir bütünse devletin dili milletin de dili olacaktır değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa, bu millet anlayışı çok yanlış bir millet anlayışıdır, millet ifadesi o ülkenin vatandaşlar kümesine verilen hukuki olmayan bir ifadedir, vatandaşların kendi anadilleri vardır, bu manzara çok büyük çeşitlilik arz eder, Türkiye’de vatandaşların çoğunluğunun anadili Türkçedir ama bu çoğunluk olma keyfiyeti milletin dilinin de Türkçe olduğu anlamına gelmez; ancak, Kenan Evren ve şüreka 61 Anayasasından resmî kelimesini atarak dil, devlet ve millet arasında bir bağlantı kurmak istemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet, ilk dört maddeye Erdoğan’ın bugün gerçekleştirebileceği bir müdahaleye karşı çıkalım ama bu karşı çıkışı çok sekter hale getirmeyelim, bu temel yanlışları görmemezlikten gelmeyelim.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Dördüncü konu ise bir tür milliyetçiliğin anayasal bir ilke olarak vatandaşa mecburi kılınmasıdır, hatta dayatılmasıdır, milliyetçilik hukuki bir konu değildir, anayasalarda yer almaması kanımca daha doğrudur.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>MİLLİYETÇİLİK HUKUKİ BİR KONU DEĞİLDİR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü konu ise dört maddede (bizde ikinci maddede) referans verilen başlangıç bölümündeki ilkeler konusudur. Her anayasada çok hukuki bir üslupla yazılmayan bir başlangıç bölümü (dibace) vardır, anayasal bağlayıcılığı da oluyor ama bizde bu başlangıç bölümünün yazılış biçimi anayasadaki temel hak ve özgürlüklerle çelişebilecek kadar hamasi bir tonda kaleme alınmıştır, bu hamaset düzeyinin temel hukuk ilkeleri ile çelişmemesi için başlangıç bölümünün yeniden yazılması gerekmektedir kanımca.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dördüncü konu ise bir tür milliyetçiliğin anayasal bir ilke olarak vatandaşa mecburi kılınmasıdır, hatta dayatılmasıdır, milliyetçilik hukuki bir konu değildir, anayasalarda yer almaması kanımca daha doğrudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu itirazlarım dışında kanımca ilk dört maddenin özü ikinci maddedeki demokrasi, hukuk devleti, laiklik ilkesi ve sosyal devlet ilkeleridir, bu dört ilkenin anayasanın başka maddelerinde evrensel içerikleriyle iyi tanımlanması şartıyla tartışılmalarının dahi gereksiz olduğu kanısındayım, gereksiz diyorum çünkü bu dört ilkenin mevhum-u muhalifleri meşru değildirler, örneğin hukuk devletinin tersi ne olabilir, tersi meşru olmayan kavramların değiştirilmelerinin tartışılmaları da anlamsızdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhuriyet, Başkent Ankara, bayrak gibi konular zaten Allah’a şükür artık tartışma gündeminde yoktur.Yazımın ilk cümlesinde ülkemizde önemli bir çoğunluğun siyasi, ekonomik tartışmalarda yanlış yerlerde durduklarını söylemiş idim; ilk dört madde iyi bir örnek bu duruma, bir kesim ya ilk dört maddeye her koşulda dokundurmayalım diyor, bu pozisyonunu doğru olmayabileceğini örneklerle göstermeye çalıştım, devlet neden insan haklarına dayalı değil de saygılı olsun değil mi, başka geniş bir kesim ise ilk fırsatta hukuk devleti ve laiklik ilkelerinde evrensel olmayan değişiklikler peşinde, Allah her iki kesime de aklı selim bağışlasın.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Başka çok iyi bir örnek de üç gün önce gündeme gelen Moody’s’in tartışılan not yükseltmesi, yine büyük çoğunluk yanlış tartışıyor konuyu. Bu kuruluşlar sendikalara, emeklilere, Türkiye’deki şirketlere mesaj göndermiyorlar, onlar sadece dünyadaki Türkiye’ye kısa vadeli sermaye getirecek kreditörlere sinyal atıyorlar.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>MOODYS’İN TARTIŞILAN NOT YÜKSELTMESİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka çok iyi bir örnek de üç gün önce gündeme gelen Moody’s’in tartışılan not yükseltmesi, yine büyük çoğunluk yanlış tartışıyor konuyu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Moody’s ve diğerleri notlarımızı düşürürken AKP ekonomi büyüyor, işsizlik düşüyor, Moody’s ne halt ediyor diyordu, muhalefet ise o zaman not düşürülmesini işsizler, fakirler, emeklilerin durumu, gelir bölüşümünün bozukluğu nedeniyle normal görüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün ise notlar yükseliyor, AKP ekonomi çok iyi gidiyor, bu nedenden not yükseliyor diyor, muhalefet ise emekliler, gelir bölüşümü böyle iken notumuz nasıl yükselir diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benim anladığım hem iktidar hem de muhalefet bu derecelendirme kuruluşlarının ne iş yaptıklarını anlamamışlar, derecelendirme kuruluşları ekonomilere not vermiyorlar, bu bir türlü anlaşılamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kuruluşlar sendikalara, emeklilere, Türkiye’deki şirketlere mesaj göndermiyorlar, onlar sadece dünyadaki Türkiye’ye kısa vadeli sermaye getirecek kreditörlere sinyal atıyorlar, kreditörlerin derdi ülkemize mesela bin dolar getirmek, bankaya ya da hazine kağıtlarına TL cinsinden bu parayı yatırmak, sene sonunda ana para ve getirisini alarak dolara çevirmek ve bu işlemden sonra dünya dolar getirisinin epey üzerinde bir getiri ile dönmek; “epey üzerinde” diyorum çünkü hukuk devletinin bu kadar çöktüğü yerde risk primi çok yüksek, getirinin de bu yüksekliğe orantılı olması gerekiyor. İki şeye bakıyor kreditörler, TL cinsinden faizler yüksek olsun, kurlar da bu arada yükselmesin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşsizlikle, emeklilerin durum ile, gelir bölüşümü ile ne ilgisi olabilir kreditörlerin ve derecelendirme kuruluşlarının!Görüyorsunuz, her tartışmayı yanlış yapıyoruz galiba.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Jul 2024 16:12:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/yeni-anayasa-ilk-dort-maddeyi-tartisma-bicimimiz-ve-moodys-notu-1727615800.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mehmet Şimşek bizle dalga mı geçiyor?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/mehmet-simsek-bizle-dalga-mi-geciyor-619</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/mehmet-simsek-bizle-dalga-mi-geciyor-619</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında bir maliye eski öğretim üyesi olarak şunu da söylemek zorundayım, düzgün işleyen bir vergi sistemi kurduğunuzda hayat standardı esasına da ihtiyacınız kalmaz, bu esas sadece bir vergi güvenlik önlemidir, işte bu da bir alaturkalıktır, sistemi dört dörtlük işletmekten korktuğun zaman bu tür alaturka geçici önlemlere ihtiyaç duyarsınız. Evet, Sayın Bakan, neden 193 sayılı kanuna bir hayat standardı esası maddesi koymayı tercih etmiyorsunuz da bizle dalga geçiyorsunuz?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hazine ve Maliye Bakanımız Mehmet Şimşek geçtiğimiz hafta bir dizi açıklama yaptı, kanımca, kimse ve özellikle kendisi alınmasın lütfen, çok büyük bölümü külliyen anlamsız, doğru olmadığını kendisinin de çok iyi bildiğini zannettiğim, bizlerin de anlamsızlığını bildiğimiz ama kime, kimlere yönelik olduğu belli olmayan açıklamalar bunlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünkü yazımda bu anlamsız ifadelerden üçü üzerinde özellikle durmak istiyorum; birincisi cari açığın kalıcı(!) biçimde düşmeye başladığı iddiası, ikinci iddia 2024 senesi sonu itibariyle Dünya Bankası standartlarına göre Türkiye’nin yüksek gelir grubu ülkeleri içine gireceği iddiası, üçüncüsü ise aylık harcaması beş milyon TL’nin üzerinde olup da vergi ödemeyen vatandaşların takibe alınacağı iddiası, her üç iddia da, ister anlamsız deyin, ister doğru değil deyin, çünkü maliye bakanlarının ve Mehmet Şimşek’in de yalan söylemeyeceğini varsaymak zorundayız, ister de fazla popülist deyin, dudaklarınızın kenarına bir gülümseme yerleştirip izleyeceğiniz iddialar.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Türkiye’de cari açığın milli gelire oranının azalması için ülkeye ciddi bir doğrudan yabancı sermaye yatırımı girişi gerekiyor, mevcut hukuk devleti ortamında ve kalitesinde bunun da adeta imkansız olduğunu herkes ve muhtemelen de en iyi Mehmet Şimşek biliyor, küresel ekonomide de bizim ihracatımızı kamçılayacak bir olağandışı büyüme belirtisi yok, peki o zaman Şimşek bu iddiasını neye dayandırıyor?</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ŞİMŞEK BU İDDİASINI NEYE DAYANDIRIYOR?</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birinci konudan yani cari açığın kalıcı biçimde milli gelire oranının azaldığı iddiasından başlayalım tartışmalara.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyüme konusunu bir an için bir kenara koyun, Türkiye’de cari açığın milli gelire oranının azalması için ülkeye ciddi bir doğrudan yabancı sermaye yatırımı girişi gerekiyor, mevcut hukuk devleti ortamında ve kalitesinde bunun da adeta imkansız olduğunu herkes ve muhtemelen de en iyi Mehmet Şimşek biliyor, küresel ekonomide de bizim ihracatımızı kamçılayacak bir olağandışı büyüme belirtisi yok, peki o zaman Şimşek bu iddiasını neye dayandırıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıdaki paragrafa “büyüme konusunu bir an için bir kenara koyun” diye başlamış idim, TÜİK’in son açıkladığı imalat sanayi yıllık büyümesi negatif, daha doğrusu -%0.1, hadi negatif demeyelim de sıfır diyelim; Türkiye ekonomisinin en temel yapısal özelliklerinden biri, bu özelliğin kısa ve orta vadede gümrük birliği kısıtı altında değişmesi de adeta imkansız, cari açık ile büyümenin aynı yönde hareket etmeleri yani büyüme artınca cari açığın da arttığı, büyüme düşünce de cari açığın da düştüğü, büyümenin de cari açık ile en yüksek korelasyonu imalat sanayi büyümesi üzerinden çünkü enerji, hammadde, sermaye malları ithalatını en çok, tarım, inşaat ve hizmetlere oranla&nbsp; imalat sanayi büyümesi belirliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Girdi-çıktı matrisi her ülkede cari açığın büyüme esnekliğini belirliyor, bizde bu esneklik yüksek, mesela Fransa’da da yüksek ama Fransa çok yüksek standartlı bir hukuk devletiyle AB’nin bugün en çok doğrudan yabancı sermaye çeken ülkesi olarak bu sorunu aşıyor, Almanya’da büyüme cari açığı arttırmıyor çünkü Almanya’da büyüme daima ihracat çekişli, bizde bu da yok.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GİRDİ-ÇIKTI MATRİSİ CARİ AÇIĞIN BÜYÜME ESNEKLİĞİNİ BELİRLİYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İmalat sanayi büyümesi negatife geçince ithalat da durmuyor tabii ama azalıyor; öbür yanda da enflasyonla mücadele çerçevesinde gelir politikaları çok güçlü bir biçimde daraltıcı istikamette çalışıyor, bu iki faktör birleşince de (zaten kısmen iç içeler) cari açık daralıyor.Geçmişe yönelik istatistiklere bir göz atın, büyüme ile cari açığın nasıl çok güçlü bir korelasyon içinde olduklarını göreceksiniz, enflasyonla mücadelede gelir politikaları büyümeyi önümüzdeki aylarda, muhtemelen 2025’de de daha da aşağı yöne çektikçe cari açığın daralması da artacak, popülist ya da doğrucu Davut’luğu sevmeyen politikacılar da bu durumu cari açık ile mücadelede başarı olarak sunacaklar; yazının başlığında gördüğünüz “Şimşek bizle dalga mı geçiyor?” dan muradım da tam da bu zira Şimşek’in bu büyüme-cari açık korelasyonunu ve bizim ekonomimizin girdi-çıktı analizini bilmemesi pek muhtemel değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Girdi-çıktı matrisi her ülkede cari açığın büyüme esnekliğini belirliyor, bizde bu esneklik yüksek, mesela Fransa’da da yüksek ama Fransa çok yüksek standartlı bir hukuk devletiyle AB’nin bugün en çok doğrudan yabancı sermaye çeken ülkesi olarak bu sorunu aşıyor, Almanya’da büyüme cari açığı arttırmıyor çünkü Almanya’da büyüme daima ihracat çekişli, bizde bu da yok.Gelelim şimdi de 2024 sonu itibariyle Türkiye’nin Dünya Bankası kriterlerine göre “yüksek gelir grubu ülkeler” arasına gireceği yani cari dolar kuru üzerinden kişi başına gelirini on dört bin doların üzerine çıkacağı iddiasına.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024 senesi sonu itibariyle Türkiye GSYİH’sı (gayrisafi yurtiçi hasıla) çok muhtemelen parasal olarak (TL) yüzde elli büyüyecek, bu parasal yüzde ellilik büyüme çok düşük bir reel büyüme ama yüzde elli dolayında enflasyondan kaynaklanacak.Türkiye’nin 1 Ocak 2024’de dolar kuru 29.8 TL, diyelim otuz TL, kuyumcu hassasiyetine gerek yok, büyüklükleri biraz yuvarlayabiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye kısa vadeli sermaye çekebilmek için ileride ama kısa vadede çok tartışacağımız bir kur politikası uyguluyor, dünya standartlarında çok yüksek bir getiri ödeyerek dolar çekiyor, bu ne kadar sürdürülebilir göreceğiz ama bunun sonucunda da kurlarda enflasyon oranının çok altında bir kıpırdanma yaşanıyor, kimse, olağandışı bir şey yaşanmazsa doların da 2024 yılı içinde TL’ye karşı enflasyon oranı kadar yani yüzde elli değer kazanmasını beklemiyor, dolar enflasyon kadar değerlense sene sonunda doların 45 TL olması gerek ama beklentiler 36, 37 TL’yi aşmayacağı doğrultusunda, işte bize dolar bazında kişi başına gelirin 14 bin doları nasıl aşacağını gösteren bir manzara, kesrin payında TL cinsinden GSYİH, paydasında ise düşük değerli TL var, bir büyüklüğü düşük değerli bir değişkene bölerseniz kesrin değeri artıyor, matematik değil, ilkokul aritmetiği.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Erdoğan’ın çok önemsediği cumhurbaşkanlığı seçimi, erken ya da zamanında, ufukta gözüktüğünde bakalım bugünkü gelirler politikası, düşük cari açık, yüksek gelir grubu ülke oluşumuz ve değerli TL ne olacak?</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SEÇİM UFUKTA GÖRÜNDÜĞÜNDE DEĞERLİ TL NE OLACAK?</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum ne kadar sürdürülebilir belli değil ama Şimşek’in “yüksek gelir grubu ülkeleri içine gireceğiz” iddiasının temeli de bu, ben de bu nedenden “Şimşek bizle dalga mı geçiyor?” diyebiliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın çok önemsediği cumhurbaşkanlığı seçimi, erken ya da zamanında, ufukta gözüktüğünde bakalım bugünkü gelirler politikası, düşük cari açık, yüksek gelir grubu ülke oluşumuz ve değerli TL ne olacak?Gelelim son konuya yani Hazine ve Maliye Bakanımızın aylık tüketim harcaması 5 milyon TL’yi aşan ve gelir beyan etmeyen kaçakları takibe alacağı konusuna, iddiaya(!!!) göre şimdiden bu durumda sekiz yüz kişiye rastlanmış(!).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Alaturka musikiyi çok sevdiğim için bu tür ilkelliklere alaturka tavır demekten imtina etmek istiyorum ama bazen de olanaksızlaşıyor.Türkiye vergi sisteminde “Hayat standardı esası” olarak adlandırılan bir müessese vardı, tanımı da şöyledir:&nbsp;<strong><em>Ticari kazanç sahipleri ile serbest mes­lek erbabının elde ettiği gelir vergisine tabi gelirlerin, belli tutarların altına in­mesine önlemek amacıyla getirilen vergi güvenlik önlemi sistemidir</em></strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu esas 1982 senesinde 193 sayılı gelir vergisi kanununa (1960) girmiştir, ilk girdiği sene anayasal vergilendirme ilkelerine aykırı bir biçimde (Evren?) geriye dönük olarak uygulanmıştır, hatırladığım kadarıyla da 2000 yılında sonlandırılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mehmet Şimşek’in yapacağını söylediği de, ama sekiz yüz kişiye rastlanmış şimdiye kadar, bu hayat standardı esasından başka bir şey değil ama ilginçtir Maliye Bakanımız bu esası yeniden gelir vergisi kanuna ilave etmekten değil de arkasında bir kanuni dayanak olmadan, yani insanları ürkütmeden, alaturka bir yöntemle uygulamak istemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimşek AKP’li bir bakandır, Cumhur ittifakının TBMM’de çoğunluğu vardır, 193 sayılı gelir vergisi kanununa bir hayat standardı maddesi eklemek çocuk oyuncağıdır ama nedense (!!!) bu tercih edilmemektedir, bunun nedeni acaba nedir, yoksa Şimşek de “kıyıları mutlaka vatandaşa açacağız, tüm yapılaşmaları söküp atacağız, bu anayasal bir mecburiyet” diyen eski bakan Özhasekiler gibi affedilmekten mi korkmaktadır?*</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında bir maliye eski öğretim üyesi olarak şunu da söylemek zorundayım, düzgün işleyen bir vergi sistemi kurduğunuzda hayat standardı esasına da ihtiyacınız kalmaz, bu esas sadece bir vergi güvenlik önlemidir, işte bu da bir alaturkalıktır, sistemi dört dörtlük işletmekten korktuğun zaman bu tür alaturka geçici önlemlere ihtiyaç duyarsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, Sayın Bakan, neden 193 sayılı kanuna bir hayat standardı esası maddesi koymayı tercih etmiyorsunuz da bizle dalga geçiyorsunuz?*Nedense basında Özhasekiler’in neden affını istediği konusu yeterince tartışılmadı.&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 15 Jul 2024 16:07:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/mehmet-simsek-bizle-dalga-mi-geciyor-1727615488.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şaşırmak, üzülmek ya da şaşır(a)mamak, üzül(e)memek bile</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sasirmak-uzulmek-ya-da-sasiramamak-uzulememek-bile-618</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sasirmak-uzulmek-ya-da-sasiramamak-uzulememek-bile-618</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Evet, futbolda zirveyi zorlayabiliyoruz ama burada da bir sorun var ufukta, hukukta ve ekonomide de benzer başarıları gösteremeyen bir ülke sporda gelinen noktanın geçici olduğunu da idrak etmiyor mu demektir acaba?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Voleybol ve futbolda neden ekonomiden ve hukuktan daha başarılıyız?”&nbsp;<a href="https://yeniarayis.com/eserkarakas/voleybol-ve-futbolda-neden-ekonomiden-ve-hukuktan-daha-basariliyiz/"><span style="color:#2980b9">yazımın</span></a>&nbsp;(Yeni Arayış, 1 Temmuz 2024, Pazartesi) bir devamı bu yazı ama temel fark bu yazıyı Avusturya ve Hollanda milli maçlarımızdan sonra yazıyor olmam ve bence manzaranın, hem iyi hem de berbat yönleriyle daha da netleşmiş olması, nelerin iyi nelerin de berbat olduğuna gireceğim, geçen hafta açmaya gayret etmiştim bu manzaranın nedenlerini, bu hafta amacım daha da netleştirmek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milli Takımımız Avusturya’yı geçti, Euro 2024’de ilk sekize kaldı; bu yazıyı da Hollanda maçından hemen sonra yazıyorum, Avrupa’da hatta dünyada bir futbol ekolü olan (Cruyff getirmişti) Hollanda’ya 2-1 yenildik, ben çok üzüldüm, eminim ülkede herkes de çok üzüldü, çok üzüldük çünkü alabileceğimiz bir maçı kaybettik, maçın önemli bir bölümünde çok daha üstün oynadık, kaybettik, olağandır, şaşmadık, üzüldük.Yazımın başlığına gelirsek; Hollanda’yı elese idik, şaşıracak mı idik, asla, çünkü çok mümkün idi; hatta biraz önce İngiltere-İsviçre maçını da izledim, Hollanda’yı geçse idik, İngiltere ile yarıfinal oynayacak idik, İngiltere’yi geçip finale çıksa idik de şaşırmayacaktım.Hollanda’ya yenildiğimiz için üzüldük mü, evet çok üzüldük, insan doğası, parmağının ucuna kadar gelen bir şeyi kaçırdığı zaman üzülüyor.Voleybola, hele filenin sultanları konusuna girmiyorum bile, kızlarımız dünya şampiyonu olmazlarsa hem şaşırıyoruz, hem üzülüyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Futbolda Avrupa’da ilk sekize girdik, ilk dördü kıl payı kaçırdık; filenin sultanları malum, peki hukukta ve ekonomide neredeyiz, bir bakalım. Her sene yayınlanan küresel hukuk devleti sıralamasında son sıralamada 146 ülke içinde 117’nciyiz. Küresel demokrasi endeksinde 167 ülke içinde 103’cüyüz.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>PEKİ HUKUKTA VE EKONOMİDE NEREDEYİZ?</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eeeeeh, şimdi de gelelim, hukuk ve ekonomiye.Futbolda Avrupa’da ilk sekize girdik, ilk dördü kıl payı kaçırdık; filenin sultanları malum, peki hukukta ve ekonomide neredeyiz, bir bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her sene yayınlanan küresel hukuk devleti sıralamasında son sıralamada 146 ülke içinde 117’nciyiz.Küresel demokrasi endeksinde 167 ülke içinde 103’cüyüz.Transparency International’ın yine her sene yayınladığı yolsuzluk endeksinde Türkiye devleti 180 ülke içinde 101. sırada.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelelim ekonomiye.Türkiye dolar bazında hesaplanan kişi başına gelirde dünya ülkeleri içinde 69. Sırada; 2028’de kişi başına dolar bazında gelirimiz artacak ama küresel sıralamada yine 68 ya da 69. sırada kalacağız, yani sıralamamız değişmeyecek.Satınalma gücü paritesine göre hesaplanan kişi başına gelirde ise Türkiye Avrupa’da 36 ülke içinde 28. Sırada (Avrupa, Avrupa duy sesimizi!!!).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelelim muhtemelen tüm bu büyük sorunların temel nedeni olan eğitime; OECD’nin yaptığı PISA değerlendirmesine göre ülkemiz Türkiye 37 OECD ülkesi içinde 32. sırada.Bu sefer de gelelim işin en can sıkıcı noktasına ve yazımın başlığına.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">146 ülke arasında 117. sıradayız ama bu istatistik yayınlandığı zaman ne şaşırıyoruz ne de üzülüyoruz, temel sorun da bu, bu berbat durumu kanıksadık.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Yolsuzluk bataklığını herkes görüyor, biliyor, yaşıyor, artık izahı olmayan bir noktaya bile geldi ve tam da bu nedenden mizahı yapılıyor, Transparency International’ın ilk yayınlayacağı yolsuzluk endeksinde en iyi, en temiz on, hadi ondan geçtim, yirmi ülke içine girersek herkes fena halde şaşırır değil mi bu sonuca.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YOKSULLUK BATAKLIĞINI HERKES GÖRÜYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şaşırmıyoruz, çünkü aslında Türkiye 146 ülke içinde ilk ona girerse çok şaşırırdık değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yolsuzluk bataklığını herkes görüyor, biliyor, yaşıyor, artık izahı olmayan bir noktaya bile geldi ve tam da bu nedenden mizahı yapılıyor, Transparency International’ın ilk yayınlayacağı yolsuzluk endeksinde en iyi, en temiz on, hadi ondan geçtim, yirmi ülke içine girersek herkes fena halde şaşırır değil mi bu sonuca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yurttaşların en azından yüzde sekseni günlük hayatında büyük bir yoksulluk yaşıyor, kimsenin kimseye bir şey anlatmasına, küresel sıralama vermesine hiç gerek yok; 2024 dünya kişi başına gelir sıralamasında en yüksek ilk ona girsek nasıl şaşırırız değil mi, bu istatistiği Dünya Bankası hazırlamış olsa TÜİK’leşti der, dalga geçeriz değil mi?Ancak, şimdi de gelelim konunun en, evet en üzücü (!!!) yanına.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu küresel endekslere şaşırmıyoruz, bu normal, biraz tersi olsa o zaman şaşırırız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, çok üzücü olan hukukta, ekonomide dünyada utanılacak sıralamalarımıza hiç üzülmüyor olmamız.Hazire ve Maliye Bakanımız Mehmet Şimşek, FATF’nin içinde Ruanda gibi ülkelerin olduğu gri listeden çıktık diye “başardık” mesajı attı, ne korkunç, ne büyük ayıp değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel hukuk devleti endeksinde 146 ülke içinde 117’inci olduğumuzda Adalet Bakanımızın, Adalet Bakan yardımcılarımızın, HSK üyelerimizin, yüksek yargı mensuplarının hemen o gün “Bu durum çok utanç verici bir durum, bu muazzam ayıptan kurtulmak için bu sene elimizden geleni yapmaya söz veriyoruz, bir ilerleme sağlayamaz isek istifa ederiz” dediklerini hiç duydunuz mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Duymazsınız, çünkü Sırrı Süreyya Önder’in deyişiyle bu insanlar hep “Allah’ım bizi utandırma demişler, Allah da onların bu dualarını kabul etmiş ve utanma duygularını almış yüreklerinden” gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda verdiğim istatistikler, endekseler hepimizin artık çok iyi bildiği konular ama futbol ve voleybol sayesinde belki birileri bunların Türkiye için çok ayıp şeyler olduğunun bilincine varacak.Bu berbat sorunları çözmek için ilk yapılması gereken ise üzülmek ve 146 ülke içinde hukuk devleti endeksinde 117’inci sıramızdan utanmak, şaşırmak, biz burada olmamalı idik demek.Ve gereğini yapmak, gereğini yapmayanlara da oy vermemek, yargı önüne çıkmaları için uğraşmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk devleti sıralamasında 117. sıradan, PISA sıralamasından şaşmayan, daha önemlisi çok üzülmeyen bir millet ve özellikle de yöneticileri, gereğini yapmayanlar arlanma duygularını yitirmişler midir acaba?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, futbolda zirveyi zorlayabiliyoruz ama burada da bir sorun var ufukta, hukukta ve ekonomide de benzer başarıları gösteremeyen bir ülke sporda gelinen noktanın geçici olduğunu da idrak etmiyor mu demektir acaba?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 08 Jul 2024 15:53:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/sasirmak-uzulmek-ya-da-sasiramamak-uzulememek-bile-1727615153.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>​Voleybol ve futbolda neden ekonomiden ve hukuktan daha başarılıyız?</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/voleybol-ve-futbolda-neden-ekonomiden-ve-hukuktan-daha-basariliyiz-617</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/voleybol-ve-futbolda-neden-ekonomiden-ve-hukuktan-daha-basariliyiz-617</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukukta ve ekonomide yerlilik ve millilik patinaj yapmak demektir, FIFA ve FIVA kuralları, pardon, yani evrensel kurallar ise filenin sultanlarının geldiği yere hukukta ve ekonomide de gelmek demektir. &nbsp; &nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Voleybolcu kızlarımız, filenin sultanları, dünyada uzun süredir zirveye oynuyorlar, önümüzdeki Paris olimpiyatlarında da umarız altın madalyaları takarlar boyunlarına, o çok başarılı kızlarda azmi ve uğraşıyı değil de kızların bacaklarını, kollarını gören ahlaksızlar da umarım biraz utanırlar ama hiç zannetmem, DEM Parti milletvekili, TBMM Başkan Vekili Sırrı Süreyya Önder teşhisini çok iyi koydu ve şöyle dedi: “O kadar çok&nbsp;-Allah’ım bizi utandırma-&nbsp;dediniz ki, duanız kabul oldu ve utanma duygunuzu aldı Allah sizden”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Futbolda&nbsp;belki voleybol kadar başarılı değiliz, dünya şampiyonluğuna oynayamıyoruz ama yine de yakın geçmişte bir dünya üçüncülüğümüz var, bugünlerde Avrupa’da ilk on altıya kaldık, yarın akşam (2 Temmuz) Avusturya’yı&nbsp;dayenebilirsek ilk sekize kalacağız, eskiden “şerefli mağlubiyet” diye bir saçma&nbsp;sapan&nbsp;laf vardı, bugün ise&nbsp;Ronaldo’lu Portekiz’den üç gol yedik diye birbirimizi yiyoruz,&nbsp;üstelik bir gol de kendimize,&nbsp;az şey değil doğrusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomide ve hukukta ise durum tam tersi.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Hukukta durum ekonomiden de beter, zaten ekonomide kişi başına gelirde nal toplama durumu hukuk sistemimizin kötülüğü diyemeyeceğim, tamamen&nbsp;çökmüşlüğünden, küresel hukuk devleti sıralamalarında yanılmıyorsam son açıklananda 146 devleti içinde 117. sırada arz-ı endam etmiştik.</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">HUKUKTA DURUM, EKONOMİDEN DE BETER</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk yirmi ekonomi arasına giriyoruz ama nüfusumuz yeni katılımlarla 95 milyonu buldu galiba,&nbsp;ilk yirminin temel nedeni bu,&nbsp;kişi başına gelirde nal topluyoruz, enflasyonda dünya şampiyonluğuna oynuyoruz ama Allah’tan Lübnan ve Arjantin var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukukta durum ekonomiden de beter, zaten ekonomide kişi başına gelirde nal toplama durumu hukuk sistemimizin kötülüğü diyemeyeceğim, tamamen&nbsp;çökmüşlüğünden, küresel hukuk devleti sıralamalarında yanılmıyorsam son açıklananda 146 devleti içinde 117. sırada arz-ı endam etmiştik.&nbsp;Bu yazının Yeni Arayışta yayınlandığı gün Sinan Ateş davası başlıyor, fotoğrafta bir araba var, plakası teşhis edilebiliyor kolayca ama savcı beyimizin iddianamesinde bu plakanın kime ait olduğuna dair bir bilgiye rastlanmıyor mesela, mafya bozuntuları hakimlere “bitanem” diyebiliyorlar yine mesela.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Voleybolda, futbolda&nbsp;gelinen bu çok hoş nokta ile ekonomide ve hukukta içinde debelendiğimiz kaotik ortamın mukayesesinin gösterdiği&nbsp;tezatın&nbsp;bir nedeni olmalı, tekraren ifade ediyorum, Portekiz’e yenildik diye karalar bağladık (iyi ki de bağladık),&nbsp;FATF’nin&nbsp;gri listesinden çıktık diye de Maliye Bakanımız “Başardık” diye mesaj attı, insanda biraz utanma olmalı değil mi, “başardık” demek yerine keşke Şimşek “ne haltlar yedik de FATF bizi bu listeye soktu?” sorusunun yanıtlarını paylaşsa idi bizle.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oturup bu konuda bir internet&nbsp;araması yapmak istemedim, mesela Şimşek’in ilk bakanlık döneminde kaç tane “vergi barışı” yasası çıktı Meclis’ten, neden hala vergi cennetleri listesi&nbsp;Resmî Gazetede Cumhurbaşkanı tarafından yayınlanmıyor, sakın oralara giden kara paralar o takdirde vergilendirilebilecek diye olmasın, vesaire, vesaire.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelelim bu mevcut büyük makasın bir izah denemesine, benim getirmeye gayret edeceğim izahın konunun yüzde yüzünü açıklayacağı kanısında değilim ama&nbsp;bu yazıyı&nbsp;yine de bir izah denemesi olarak kabul edin lütfen.Yarın akşam Avusturya ile oynuyoruz, bir futbol maçı ya da yarışması, bu yarışmanın tüm evet tüm kurallarını eksiksiz olarak FIFA koyuyor, sahaya çıkan takımlardan biri “ben tacı ayakla kullanacağım, kornerleri kullanmayacağım, üç korner eder bir penaltı kafama göre kuralını tercih ediyorum” diyemiyor, böyle bir saçmalık yapmaya kalkarsa bir takım, FIFA, UEFA hemen kapıyı gösteriyor, “kuralları öğren, benimse, içselleştir, sonra gel oyna” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece de sahada ancak futbol ya da voleybol performansı daha yüksek takım öne geçiyor, yarış eşit şartlarda başlıyor, gerçekten iyi oynayan kazanıyor; bir ülkenin kendi içinde kalmak, dış temasta bulunmamak şartıyla isterse mesela ofsayt kuralının olmadığı bir futbolu&nbsp;tercih etmek hakkı var ama o zaman Portekiz’le maç yapmak şansımız sıfırlanıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Evet futbolda iyiye gidiyoruz çünkü tüm kurum ve kurallarıyla FIFA kurallarına göre top oynuyoruz ama hukukta, mesela insan hakları hukukunda&nbsp;AİHM’in&nbsp;yargı yetkisini de tanımışız ama AİHM kararlarının bir bölümünü, işimize gelmeyenleri, uygulamıyoruz yani bu tavrımızın futbol karşılığı tacı ayakla kullanmak istemek gibi bir şey, böyle yaparsanız dünya futbolunun, pardon evrensel hukukun dışında kalıyorsunuz.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TACI AYAKLA KULLANMAK İSTEMEK GİBİ BİR ŞEY</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki ekonomide ve hukukta durum böyle mi, hukuktan bir örnek vereyim önce,&nbsp;evet futbolda&nbsp;iyiye&nbsp;gidiyoruz çünkü tüm kurum ve kurallarıyla FIFA kurallarına göre top oynuyoruz ama hukukta, mesela insan hakları hukukunda&nbsp;AİHM’in&nbsp;yargı yetkisini de tanımışız ama AİHM kararlarının bir bölümünü, işimize gelmeyenleri, uygulamıyoruz yani bu tavrımızın futbol karşılığı tacı ayakla kullanmak istemek gibi&nbsp;bir şey, böyle yaparsanız dünya futbolunun, pardon evrensel hukukun dışında kalıyorsunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Unutmayalım futbolda FIFA kuralları, voleybolda da FIVA kuralları&nbsp;bu branşlarda&nbsp;küresel aktör olmak için neyse ekonomi ve hukukta da evrensel hukuk tam da o.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomide performans da çok büyük ölçüde küresel rekabet kurallarına uymaktan geçiyor, Türkiye ekonomisi tam bir yolsuzluk batağı, başı da kamu ihaleleri bataklığı çekiyor, bizimkiler ise kamu ihale piyasasını karşılıklı olarak AB ülkeleri ile rekabete açmaktansa kendi küçük havuzlarında oynamayı tercih ediyorlar, evet kendileri fena para kazanmıyorlar değil ama Türkiye bu meselenin en büyük kaybedeni.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkes kendine sormalı, voleybolda filenin sultanlarının başarıları hoşunuza gidiyor mu, gidiyorsa eğer, ki muhtemelen öyledir, aynı başarıyı yani dünyanın en önlerinde olmayı neden hukuk ve ekonomi için de aynı yöntemleri&nbsp;yani evrensel hukuk ve AB normlarını&nbsp;kullanarak istemeyelim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bundan otuz sene önce aynı kafayla (!!!) AB ile gümrük birliğine girmek için de direnç göstermiş idik, Allah’tan o gün o direnç kırıldı ve 1995’den günümüze Türkiye imalat&nbsp;sanayi &nbsp;önemli&nbsp;bir&nbsp;yeniden yapılanma&nbsp;içinde; bugün de gümrük birliğini ilerletelim diyoruz ama kimse açık açık hizmetler ve tarımı da gümrük birliğine alalım demiyor mesela&nbsp;bizde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşin özü aslında şöyle:&nbsp;Özel alanlarımızda herkes istediği gibi takılsın, isteyen yerli ve milli, isteyen de çok daha kozmopolit olsun,&nbsp;öyle yaşasın,&nbsp;buralarda kimse kimseye karışmasın ama kamusal alanda yani özetle hukuk ve ekonomide yerli ve millilikten korkalım, kaçalım bu tuzaktan, kamusal alanda yerli ve millilik birilerinin işine geliyor, gözlemliyoruz, yerlilik ve millilik üzerinden büyük parasal ve mevkii&nbsp;rantları kazanıyorlar ama yukarıda belirttiğim gibi&nbsp;kamusal alanda&nbsp;buyerlilik ve millilik Türkiye’yi&nbsp;FATF’nin&nbsp;gri listesine sokuyor, Ruanda ile&nbsp;aynı grupta olmaktan kurtulduk diye de “başardık” diyoruz, bu işin temel sorumlusu bu yerlilik ve millilik üzerinden rant kollama hevesi, sakın yerlilik ve millilik söyleminin bir gurur konusu olduğunu düşünmeyin, sadece “tamamen duygusal” rant kollama bahanesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İSO’nun yeni yayınlanan 500 büyük firma sıralamasına bir bakın ilk onda hep eski ekonominin şirketleri var, otomotiv, beyaz eşya, metalürji ve bu şirketler senelerdir hep aynı yerdeler, değişmiyorlar, aralarına bir türlü bir yeni ekonomi şirketi girmiyor; dünyada ise, özellikle ABD’de artık&nbsp;GMC’yi (General&nbsp;Motors Company)&nbsp;önlerde göremiyoruz,&nbsp;çünkü GMC artık eski ekonomiyi simgeliyor&nbsp;ilk sıraları hep yeni ekonominin şirketleri paylaşıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukukta ve ekonomide yerlilik ve millilik patinaj yapmak demektir, FIFA ve FIVA kuralları, pardon, yani evrensel kurallar ise filenin sultanlarının geldiği yere hukukta ve ekonomide de gelmek demektir.&nbsp;&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Jul 2024 15:47:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/voleybol-ve-futbolda-neden-ekonomiden-ve-hukuktan-daha-basariliyiz-1727614205.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Orman yangınları ve Orman Bakanlarına bilmem kaçıncı çağrım</title>
                <category>GENEL</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/orman-yanginlari-ve-orman-bakanlarina-bilmem-kacinci-cagrim-616</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/orman-yanginlari-ve-orman-bakanlarina-bilmem-kacinci-cagrim-616</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İstediğim, önerim çok basit, Orman Bakanlığı bir kitap basacak, bu kitabın içinde 1982’den günümüze çıkan her orman yangını mahallinin, o bölgenin yangın öncesi hava fotoğrafını ve hemen altında da bugünkü hava fotoğrafını koyacak, yangın alanları tekrar orman niteliğine kavuşmamış ise nedenini yazacak, o yanmış orman bölgelerinde otel, başka turistik tesis, konut ya da başka şeyler varsa da bu fuzuli şagilin kimliğini verecek…&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaz geldi, böyle oldu, orman yangınları yine başladı, bu orman arazilerinin yerine neler yapılacağı yine belirsiz ama onlarca senedir her yaz geldiğinde aynı şey oluyorsa ve bu konuda da hiçbir şeffaflık yoksa biz vatandaşlara da bu konuda bir şeyler talep etmek düşer.Orman yangınlarının tümünün arazi rantı arayışı ile çıkarıldıklarını kimse söyleyemez ama bu yangınların azımsanmayacak bir bölümü maalesef otel, tatil köyü, siteler üretmek ve kısmen de tarım sahası açmak için çıkarılıyor.Sosyal medyada “otel olmayacak yerden duman çıkmaz” gibi yarı şakalara tanık oluyoruz, malum bir laf vardır, izahı olmayınca mizahı oluyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Sadece Muğla’da biraz dolaşın, bölgenin kırk, elli sene öncesini de hatırlıyorsanız yeni inşa edilmiş otellerin, sitelerin yerlerindeki ormanlar gözünüzün önüne geliveriyor.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>OTELLERİN YERLERİNDEKİ ORMANLAR GÖZÜNÜZÜN ÖNÜNE GELİYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orman yangınları tarihte her zaman olmuştur, son elli seneye kadar ise bu yangınların kısm-ı azamı doğal sebeplerle ya da savaşlarda çıkmıştır, hala doğal sebeplerle ve savaş silahı olarak orman yangınları çıkıyor ama günümüzde rant kollamacı yangınlar çok öne çıkmış durumda, bu gözleme dayanmayan bir iddia değil, sadece Muğla’da biraz dolaşın, bölgenin kırk, elli sene öncesini de hatırlıyorsanız yeni inşa edilmiş otellerin, sitelerin yerlerindeki ormanlar gözünüzün önüne geliveriyor; muhtemelen en çirkin örnek de, tam bir gözlem, Bodrum Güvercinlik’te Pina yarımadasındaki turistik tesisler, Anayasaya açık aykırı ama 1987 tarihli Bakanlar Kurulu kararı var ortada maalesef, Tevfik Fikret’in “han-ı iştiha” dediği tam da bu galiba.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yürürlükteki Anayasamızın 169’uncu maddesi, üst başlığı “Ormanların korunması ve geliştirilmesi”, okuma bilenler için, 1 Ocak 1982’den sonra çok özel durumlar dışında (Anayasada açıkça sayılıyor) “orman sınırlarında daraltma yapılmasının” yasakladığını görüyorsunuz; tekraren söylüyorum, bölgeyi bilenler biliyor, yanan ormanlar yerine illegal olarak yapılan turistik tesislerin hiçbiri Anayasa 169’da yazılı bu özel şartları haiz değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelelim bu yazıda bilmem kaçıncı defadır yazdığım Tarım ve Orman Bakanlarına açık önerime; yarım dakikalık bir internet araştırmasında 7 Mart 2022 tarihinde Ahval sitesinde, 25 Haziran 2022 ve 26 Ağustos 2023 tarihlerinde Artı Gerçek sitesinde bu önerimi yaptığım yazılarıma rastladım, başka ulaşamadığım yazılarım da var, bu son üç yazıda aşağıda TEKRARLAYACAĞIM önerimi doğrudan, ismen dönemin Tarım ve Orman Bakanları Bekir Pakdemirli ve Vahit Kirişçi’ye ve bugünkü Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’ya yöneltmişim, bugünkü yazı ile birlikte Bakanımız İbrahim Yumaklı’ya ikinci kez aynı öneriyi yapıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda belirtmiş idim, Kenan Evren Paşamız 31.12.1981 tarihinden geriye yönelik olarak bir tür hukuka aykırı bir orman affı çıkarıyor, anayasal değil de diyemiyoruz çünkü o tarihte bir anayasamız da yok, ben de istemeden de olsa önerimi bu tarihten (31.12.1981) sonrası için yapıyorum, Kenan Evren’in yaptığının davası olmaz diyerekten.Orman Bakanlığı çok köklü bir bakanlığımız, arşivlerinde, kayıtlarında, eminim, ormanlarımıza ilişkin çok detaylı bir fotoğraf, bilgi arşivi vardır, mutlaka vardır, ya da olması gerekir, şayet Bakanlık “bu bilgiler, bu hava fotoğrafları 1982’den günümüze elimizde yok” derse oraya bakanlık değil başka şey denir, çünkü bürokrasi her şeyden önce sistematik kayıt demektir.Bakanlığın elinde yine mutlaka 31.12 1981’den günümüze Türkiye’nin her noktasında çıkan orman yangınlarının tarihleri, detayları da mevcuttur, mevcut olması gerekir, yoksa bile sıradan bir gazete taraması bu bilgiyi ortaya çıkarır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önerim çok açık ama önerimi bir kez, bir kez daha formüle etmek ve karşılığında da hiçbir geri besleme alamamak insanı hem üzüyor hem de, ne yalan söyleyeyim, çok daha kuşkucu yapıyor, Orman Bakanları bu önerdiğim kitabı basmıyorlar ise, insanın aklına ister istemez kötü fikirler, burnuna da kötü kokular daha fazla geliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Bugünkü Orman Bakanımız İbrahim Yumaklı böyle bir kitabı eksiksiz, büyük bir saydamlıkla yayınlayabilir ise eminim gelecek senelerde çocuklarına, torunlarına “bu kitap babanızın, dedenizin şeref kitabıdır, babanızla, dedenizle gurur duyabilirsiniz” diyebilecektir, bir baba, bir dede için ne büyük bir saadet.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİR BABA, BİR DEDE İÇİN NE BÜYÜK SAADET</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstediğim, önerim çok basit, Orman Bakanlığı bir kitap basacak, bu kitabın içinde 1982’den günümüze çıkan her orman yangını mahallinin, o bölgenin yangın öncesi hava fotoğrafını ve hemen altında da bugünkü hava fotoğrafını koyacak, yangın alanları tekrar orman niteliğine kavuşmamış ise nedenini yazacak, o yanmış orman bölgelerinde otel, başka turistik tesis, konut ya da başka şeyler varsa da bu fuzuli şagilin kimliğini verecek ve bu işi eksiksiz yapacak, açıklamasını yapacak, arada kasten ya da sehven atlanan olursa bilsinler ki bir genç gazeteci çıkar, bu yangın yeri neden bu kitapta yok diye sorar, buna emin olabilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok basit bir talep ve öneri değil mi, Tarım ve Orman Bakanlığı için yerine getirilmesi çok basit bir öneri, çocuk işi, üstelik sisteme büyük bir saydamlık da getireceği için büyük kamusal yararı da var, tam bir kamu hizmeti, ahlaklı birinin “buna ne gerek var?” diyebileceğini kestiremiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünkü Orman Bakanımız İbrahim Yumaklı böyle bir kitabı eksiksiz, büyük bir saydamlıkla yayınlayabilir ise eminim gelecek senelerde çocuklarına, torunlarına “bu kitap babanızın, dedenizin şeref kitabıdır, babanızla, dedenizle gurur duyabilirsiniz” diyebilecektir, bir baba, bir dede için ne büyük bir saadet.Aksi durum da ise ne denir, bilemiyorum, bilsem bile dile getiremiyorum, kaleme alamıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarım ve Orman Bakanımız İbrahim Yumaklı’nın merak edip özgeçmişine baktım internette, Uludağ Üniversitesi İİBF mezunu, çok iyi bir fakültedir, iş adamlığı ve gazetecilik geçmişi var, böyle bir kitabı basacak, bastıracak donanıma fazlasıyla sahip bir kişilik, kendisine de bu işi yapmak yakışır.Mevhum-u muhalifi ise kimseye yakışmaz, Sayın Bakana da hiç yakışmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lütfen herkes böyle bir kamusal bilgilendirmenin, somut olarak da Bakanlığın basacağı böyle bir kitap fikrinin takipçisi olsun, konu hepimizle, daha ziyade de çocuklarımızla, torunlarımızla ilgili.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Jun 2024 15:42:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/orman-yanginlari-ve-orman-bakanlarina-bilmem-kacinci-cagrim-1727613940.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
