<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Savaş ve şiddetin halk sağlığı bakımından sonuçları</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-ve-siddetin-halk-sagligi-bakimindan-sonuclari-13108</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-ve-siddetin-halk-sagligi-bakimindan-sonuclari-13108</guid>
                <description><![CDATA[Savaş sadece bir silahlı çatışma değil, kuşaklar boyu sürecek bir halk sağlığı krizidir. Akut yaralanmaların ötesinde; tedavi edilemeyen kronik hastalıklar, aksayan çocuk aşıları ve paramparça olan doktor-hasta ilişkisiyle savaş, toplumları sessizce ve derinden tüketmeye devam ediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu mecrada bugüne dek anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümü üstüne bir çok yazı yazdım. Ancak halk sağlığı üzerine yüksek lisansa başlayana dek, anlaşmazlıkların halk sağlığı açısından ne gibi sonuçlar doğurabileceğini düşünmemiştim. Oysa, anlaşmazlıkların barışçıl yöntemler yerine, giderek daha fazla şiddet ve güç ile çözülmesinin yaygınlaştığı bir dönemde, bu konu özellikle anlam taşıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş yahut silahlı çatışmaya dendiğinde insanların aklına hemen ölüm, yaralanma ve sakatlanma gelebilir. Bunlar elbette akut ve hemen stabilize olması gereken durumlar. Ancak bir silahlı çatışma uzadığı ve kronikleştiği ölçüde, halk sağlığı aynı anda bir çok şeyle alakalı bir sürece dönüşüyor. İçine ruh sağlığı; kronik hastalıklar; çocuk sağlığı; cinsel, üreme ve anne sağlığı yanında bulaşıcı hastalıklar da giriyor<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>. Bunlar elbette savaş öncesindeki sağlık ve demografik şartlar ve sağlık hizmetlerine erişimden bağımsız değil. Dahası, savaş yahut şiddet, sağlık üzerinde saydığım hastalıklar bağlamında yarattığı doğrudan etkilerin ötesinde, sosyo-ekonomik sonuçlarla dolaylı etkiler de yaratıyor<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün dünyada eskisine göre daha fazla şiddet ve savaş var, bunlar tekrarlanıyor da. Ancak tartışmalar, savaşı önlemeye dair neler yapılabileceğine dair fikirler yerine “çözüm”ü, devletlerin savunmaya daha fazla bütçe ayırmasına ve sorunları güç koalisyonları kurarak halletme gibi söylemlere sıkışmış halde. Savaş/şiddet son değil ilk çare adeta. Sanki anlaşmazlıklar sadece devletleri ilgilendiren bir şey, o ülke ve toplumda yaşayan ve kendi hükümetlerinin yahut diğer devletlerin yanlış kararlarının bir çok sonucuna katlanan insanlarla ilgili değil. Oysa bu alanda çalışan bir çok uzmanın dile getirdiği gibi, bir silahlı çatışmanın olmaması, o çatışmada taraf olmuş toplumların barıştığı anlamına gelmediği gibi, barış sadece devletlerin atacağı imzalarla da kurulamıyor-kurulsa da kalıcı olamıyor. Dolayısıyla çatışmalarla ilgili olarak, bunların toplumların sağlığına ve sağlığa etki eden diğer durumlara olan etkisine de bakarak politikalar geliştirmek zorundayız. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sağlık ve yerinden edilme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İster daha fazla silahlı çatışma yaşanması ister küresel ısınma gibi sebeplerle olsun, bugün yerinden yurdundan olmuş insan sayısı otuz kırk sene öncesine göre çok daha fazla. Dünya Bankası’na göre, iki milyar insan savaş nedeniyle kırılganlaşmış veya savaştan etkilenmiş bir yerde yaşıyor<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> ve bunların 300 milyonunun insani yardım ihtiyacı bulunuyor<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>. Dahası, ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan insanların %60’ı, kendi ülkelerine yakın ve kısa vadede dönebilecekleri ülkelere gitmeyi yeğliyorlar. (Bunun tipik örneği Türkiye’deki Suriyeliler ve ülkenin stabilize olması ile başlamış olan dönüşler<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir silahlı çatışma sözkonusu olduğunda, insanların sadece yaşadıkları yerde bombayla yahut silahlı çatışmayla ölme ve yaralanma ihtimallerine karşı güvenlik arayışlarının bir çok sonucu bulunuyor. Bir başka deyişle, yerlerinden olanlar sadece bir barınma kaybı yaşamıyor. Komşularını, içinde yaşadıkları mahalleyi, dayanışma ağlarını, çocuklar eğitim hakkını da kaybediyor. Sağlık açısından bakınca, güvendikleri sağlık personeliyle kurulmuş doktor-hasta ilişkisini; ilaçlarını; reçetelerini ve son kan tahlili yahut röntgeninin olduğu sağlık kayıtlarını da kaybediyorlar. Dolayısıyla ilaçlarını bulamıyor, (paralı yahut parasız) alamıyor; sağlıklı beslenemiyor -mesela diyabeti olan bir kişinin rejimini ve yememesi gerekenleri düşünebiliriz- ve kalabalıklar halinde yaşam nedeniyle enfeksiyonel hastalık riskleri de oldukça artıyor. Bu anlamda, beslenmeyi etkileyen şeylerden birisi de insanların göç nedeniyle, günlük veya kalıcı işlerini kaybetmeleri. Dolayısıyla, savaş koşulları nedeniyle kapalı olan yollar yahut bulunamayan yiyeceklerin yanına bir de bu yiyecekleri alacak gelirin kaybını da eklemek gerekiyor. Eğitim yokluğundan, açlığa, hastalığa kronikleşen bir yoksulluk sarmalını düşünebiliriz kısaca. Yazdığım şartlar altında yaşayan ve sağlık bakımından en yüksek riskli gruplar arasında yaşlılar, çocuklar, yeni doğum yapmış kadınlar da var. Yaşlı yahut değil, hareket kabiliyeti kısıtlı ve bakıma muhtaç kişiler de bunun içinde düşünülebilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Savaş/şiddetin kronik hastalıklara etkisi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün insan sağlığına yönelik en büyük tehdit, eskiden olduğu gibi enfeksiyonlardan ya da bulaşıcı hastalıklardan değil, ölümlerin %68’ini oluşturan kronik hastalıklardan kaynaklanıyor<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a>. Burada özellikle kardiyovasküler rahatsızlıklar (kalp krizi, felç); kanserler ve astım gibi kronik nefes darlığı sorunlarını ve diyabeti düşünebiliriz. Bunların temelinde ise genelde beslenme, tütün tüketimi ve hareket etmeme gibi hayat tarzına bağlı nedenler var. Bir kişi, topluluk yahut büyük bir nüfus, bir yerden aniden göç etmek zorunda kaldığında yahut kendi ülkesinde bile olsa yerleşim yerinden edildiğinde, bu durumun halk sağlığı açısından yarattığı en büyük sonuçlardan bir tanesi <em>kronik hastalıkların tedavisine ara verilmek zorunda kalınması</em>. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası, bugün savaşlarda artık hastanelere ve sağlık personeline yönelik şiddetin de giderek arttığını, bu mekanların doğrudan hedef alındığını, dolayısıyla bu hedef alınmanın ister yaralanma ister kronik hastalıkların tedavisinde olsun ciddi sonuçlar yarattığını görüyoruz. Bu durumda, bir takım kuruluşlarca sunulan insani yardım sadece bir yara bantı işlevi görmenin ötesine geçemiyor zira bu koşullarda kronik hastalıklara yönelik pek de bir şey yapmak mümkün olmuyor. Kronik hastalıklar tedavi edilmediğinde ve koşulların yarattığı diğer meselelerle birleştiğinde, bu hastalara ne olacağını tahmin etmek zor değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan, çatışma nedeniyle en basit aşılardan bile mahrum kalan çocukların, içinde yaşadıkları koşullarda bırakalım beş yaşına kadar hayatta kalmalarını, nasıl sağlıklı bir gelecekleri olabilir? Keza özellikle belirli ülkelerde, 100bin kişiye düşen doktor sayısının azlığı, bu personelin ölüm, göç gibi sebeplerle kaybı, savaş bittikten sonra da sorun yaratmaya devam ediyor. Tekrar ilk yardım ötesinde hizmet verebilecek; sağlık kaydı tutabilecek bir sağlık sistemi kurulmasından bahsetmiyorum bile. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir başka husus da silahlı çatışma ve şiddetin yarattığı ruh sağlığı meseleleri. İnsanların tehlike durumlarında “kaç”; “savaş”; “don” gibi tepkiler verdiğini daha önce dile getirmiştim. Ancak sürekli tetikte yahut kaç veya savaş halinde kalmaya bağlı olarak yaşamak, insanların uzun vadede güvensizlik, korku ve bir çok başka post travmatik tepki geliştirmesine neden oluyor. Dahası, insanlar yaşadıkları kayıplara bağlı olarak da -hatta bir kaybın yasını tutmadan birçok kaybı art arda ya da bir arada yaşamaya bağlı olarak- ruh sağlığı sorunları geliştiriyorlar. Bu sorunların çözüme kavuşturulmadıklarında sonra başka anlaşmazlıkları tetikledikleri bilinen bir olgu. Örneğin, post travmatik stres yaşayan erkeklerde -ki bunlar asker, milis, polis gibi şiddetle iç içe olanlar-, kadınlara yönelik şiddet davranışının arttığı biliniyor<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a>. Kısaca, son çare olması gereken bir olgu, ilk çözüm olarak sunulmaya devam ettiği, yaygınlaştığı ve kronikleştiği sürece, şiddetin halk sağlığına olan etkisini düşünmek zorundayız. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Ne yazıktır ki, bu yazıyı yazarken Türkiye’de iki okul saldırısı olayı yaşandı. Bir sonraki yazıda bu konuyu ele alacağım.</span></span></p>

<div>
<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Garry S. Checchi F. (2020) Armed conflict and public health: into the 21st century. Journal of Public Health Vol. 42</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Aebesecher Perone S. et al. Non-communicable diseases in humanitarian settings: ten essential questions. Conflict and Health (2017) 11:17 DOI 10.1186/s13031-017-0119-8</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Garry S. Checchi F. (2020).</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Talisuna A, et al. (2025) BMJ Glob Health 10:e019929. Doi: 10.1136/bmjgh-2025-019929</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Suriye’ye geri dönenler: “Yine sıfırdan başlıyoruz ama artık mülteci değiliz” https://www.bbc.com/turkce/articles/cd6xggl8602o</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Aebesecher Persone et al. (2017)</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:black">[7]</span></a> Miller KE, Jordans MJD, Tol WA, Galappatti A (2021). A call for greater conceptual clarity in the field of mental health and psychosocial support in humanitarian settings. Epidemiology and Psychiatric Sciences 30, e5, 1–8. https://doi.org/10.1017/S2045796020001110</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/savas-ve-siddetin-halk-sagligi-bakimindan-sonuclari-1776455713.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Macaristan’da kapı aralandı</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-kapi-aralandi-13097</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-kapi-aralandi-13097</guid>
                <description><![CDATA[Macaristan’da değişim için kapı aralandı. Ama bunun gerçek bir dönüşüme mi, yoksa ustaca kurgulanmış bir makyaja mı evrileceğini zaman gösterecek. Bu yeni siyasal form bize ne kadar uzak, yoksa sandığımızdan çok daha mı yakın? Çünkü doğru okuyamazsak, başkalarının deneyimini tartıştığımızı sanırken, aslında kendi geleceğimizin fragmanını izliyor olabiliriz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’da &nbsp;kapı aralandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bunun gerçek bir dönüşüme mi, yoksa ustaca kurgulanmış bir makyaja mı evrileceğini zaman gösterecek.-&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’da sandıklar kuruldu, oylar verildi ve sonuçlar açıklandı. Ancak bu ülkede perde kapanmadı—aksine, asıl sahne şimdi açılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta yazımı şu cümleyle bitirmiştim: “12 Nisan’da sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın… asıl mücadele ertesi gün başlayacak.”&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün görüyoruz ki mesele tam da bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü Macaristan’da yaşanan şey, klasik bir iktidar değişimi değil. Bu, bir liderin gidip başka bir liderin gelmesinden ibaret değil. Bu seçimler, bir siyasi modelin geleceğinin oylanmasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaklaşık 16 yıl boyunca ülkeyi yöneten Viktor Orban, &nbsp;sıradan bir başbakan olmaktan ziyade kendi siyasi sistemini inşa eden bir lider olarak öne çıktı. “İlliberal demokrasi” olarak tanımlanan bu yaklaşım; güçlü devlet yapısı, merkezileşmiş iktidar, göç karşıtı politikalar ve Avrupa Birliği’ne mesafeli bir egemenlik anlayışını aynı çerçevede birleştirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu model sadece Macaristan’ı dönüştürmedi; aynı zamanda küresel ölçekte bir referans noktası hâline geldi. Donald Trump gibi figürlerin temsil ettiği dalgayla paralel ilerledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi o dönemin sonuna gelindi.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Viktor Orban seçimleri kaybetti ve Fidesz muhalefet konumuna düştü.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’daki sol muhalefet ise büyük ölçüde etkisini yitirdi.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi rekabet, daha çok sağ eğilimli iki popülist lider arasında gerçekleşti.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçimlerin sonucunda yeni dönemin öne çıkan ismi Peter Magyar &nbsp;oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak asıl soru şu: Gerçekten yeni bir dönem mi başlıyor, yoksa sadece yeni bir aktör mü sahnede?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk bakışta keskin bir kopuş görmek zor. Magyar’ın çizgisi birçok açıdan Orban döneminin devamını andırıyor. Muhafazakâr duruş, milliyetçi ton ve göç konusundaki sert yaklaşım büyük ölçüde korunuyor. Bu da seçmenin radikal bir yön değişimi talep etmediğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani ortada bir devrim yok. Aynı zeminde gerçekleşen bir lider değişimi var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fark ise daha çok üslupta ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orban, Avrupa Birliği içinde yıllarca bir “blokaj aktörü” olarak hareket etti. Vetolar, krizler ve gerilimlerle şekillenen bir ilişki kurdu. Magyar ise daha uzlaşmacı bir ton benimsiyor. Ancak bu, ideolojik bir dönüşümden çok ekonomik bir zorunluluğa işaret ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macar ekonomisinin ihtiyacı net: Avrupa Birliği fonları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle Magyar’ın çizgisi, “Brüksel’e yönelmekten” çok “kaynakları açarken egemenliği korumak” olarak okunmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dış politikada da tablo değişmiş değil. Orbán’ın Rusya ile kurduğu pragmatik ilişki ve Ukrayna konusundaki mesafeli duruşu biliniyor. Magyar bu hattı terk etmiyor; sadece dili yumuşatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani yön değişmiyor. Üslup değişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada temel soruya geliyoruz:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değişen gerçekten sistem mi, yoksa yalnızca aktör mü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer medya düzeni, yargı yapısı ve ekonomik güç ağları olduğu gibi kalırsa, ortaya çıkacak tablo “Magyar &nbsp;Orbanizmi” olacaktır. Ama bu yapılar çözülür ve güç daha dengeli dağıtılırsa, o zaman gerçek bir dönüşümden söz edebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’daki bu tabloyu daha geniş bir perspektife koyduğumuzda ise daha büyük bir hikâye ortaya çıkıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta ve Doğu Avrupa’da siyaset giderek tek eksene sıkışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çekya, Slovakya ve Macaristan’da sol siyaset giderek zayıflamış ve etkisini büyük ölçüde kaybetmiştir. Siyasi rekabet ise giderek daha fazla sağ partiler arasında yaşanan bir yarışa dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya’da &nbsp;AfD yükselirken, SPD tarihinin en zayıf dönemlerinden birini yaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha doğuda tablo daha sert. Belarus ve Rusya seçim kavramını büyük ölçüde işlevsizleştirmiş durumda. Kuzey Kore ise dünyadan kopuk bir monarşi düzenini sürdürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Balkanlar’da da döngü benzer: Sırbistan, Arnavutluk… Milliyetçilik ve sağ popülizm siyasetin ana ekseni olmaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablodan çıkarılabilecek temel sonuç şu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset yalnızca “sağa kayış” şeklinde basit bir eksende ilerlemiyor; aynı zamanda geleneksel sol ve sosyal demokrat hareketlerin birçok ülkede etkisini, toplumsal karşılığını ve örgütlü gücünü giderek kaybettiği bir dönüşüm yaşanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu boşluk ise farklı sağ akımlar tarafından doldurulurken, siyasal rekabet de giderek ideolojik merkezden uzaklaşıp daha sert ve kutuplaşmış hatlara taşınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam da bu nedenle, mesele sadece “hangi taraf güçleniyor” sorusu değil; aynı zamanda “alternatif siyaset neden üretilemiyor ve temsil krizi neden derinleşiyor” sorusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bize gelince…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan seçim sonuçlarına balıklamasına atlayanların sayısı az değil. Ancak asıl çarpıcı olan, bu sonuçları kendi siyasal pozisyonuna göre yontmaya çalışan muhalefet refleksinin hâlâ canlılığını koruması. Sağın açık başarısını bile dolaylı biçimde sola yazma çabası, basit bir yorum farkından öte, ciddi bir kavrayış sorununun göstergesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya siyasetinde dengeler hızla değişirken, seçmen davranışları yeni dinamiklerle şekillenirken bizde tartışma hâlâ yüzeyde seyrediyor. Seçim sonuçlarının ardındaki nedenler, yapısal dönüşümler ya da toplumsal eğilimler yerine, “bu tabloyu kendi lehimize nasıl anlatırız” sorusu öne çıkıyor. Böyle olunca siyaset, anlamaya çalışılan bir alan olmaktan çıkıp, eğilip bükülen bir anlatıya dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa mesele çok daha derin. Muhalefetin temel açmazı, değişen siyasal iklimi doğru okuyamaması. Küresel ölçekte yükselen sağ popülizm, artan güvenlik kaygıları, ekonomik belirsizlikler ve kimlik siyaseti gibi başlıkları çözümleyemeyen bir yaklaşım, kaçınılmaz olarak edilgenleşiyor. Bu edilgenlik ise siyaseti kuran değil, geriden takip eden bir pozisyona hapsediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha da kritik olan, bu analiz eksikliğinin çözüm üretme kapasitesini zayıflatması. Sürekli eleştiren ama somut ve ikna edici alternatifler sunamayan bir siyaset dili, seçmen nezdinde karşılık bulmakta zorlanıyor. Çünkü seçmen artık yalnızca sorun tespiti değil, aynı zamanda yön, çözüm ve güven veren bir perspektif arıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak sorun, tekil seçim sonuçlarının nasıl yorumlandığı değil; o sonuçları ortaya çıkaran zeminin neden doğru okunamadığıdır. Muhalefet, ülkemiz etrafında yaşanan olayları kendi kalıplarına uydurmaya çalıştıkça, inandırılıcılıktan giderek uzaklaşıyor. Ve bu kopuş, sadece söylemde değil, sahada da kendini açıkça hissettiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan bu dönüşümün en rafine örneklerinden biri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü burada değişim bir kırılma şeklinde değil, evrim şeklinde yaşanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peter Magyar bu evrimin temsilcisi olabilir: Daha yumuşak bir dil, daha pragmatik bir yaklaşım, ama büyük ölçüde aynı yönelim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer bu model başarılı olursa, Avrupa siyasetinde yeni bir kavram daha yerleşebilir: “yumuşak popülizm.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama eğer sistemin derinliklerine dokunulur, güç dengeleri yeniden kurulursa, o zaman Macaristan sadece liderini değil, yönünü de değiştirmiş olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün için kesin olan şu:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’da değişim için kapı aralandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bunun gerçek bir dönüşüme mi, yoksa ustaca kurgulanmış bir makyaja mı evrileceğini zaman gösterecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu haftaki yazıya şu soruyla nokta koyalım:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yeni siyasal form bize ne kadar uzak, yoksa sandığımızdan çok daha mı yakın?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü doğru okuyamazsak, başkalarının deneyimini tartıştığımızı sanırken, aslında kendi geleceğimizin fragmanını izliyor olabiliriz.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-kapi-aralandi-1776269502.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Macaristan&#039;da Orban’ın vedası: Otokrasilerde demokratik geri dönüş mümkün mü?  </title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-orbanin-vedasi-otokrasilerde-demokratik-geri-donus-mumkun-mu-13095</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-orbanin-vedasi-otokrasilerde-demokratik-geri-donus-mumkun-mu-13095</guid>
                <description><![CDATA[Unutmamak gerekiyor ki neofaşizm, aşırı sağ emin adımlarla Avrupa siyasetinin kalıcı bir parçası haline geliyor. Almanya örneği bunun en güncel kanıtıdır. "Neofaşistlerin yükselmesi geçici, sadece tepki oylarını alıyorlar" romantizmi koca bir kıtanın merkez siyasetini yok etti, artık açık bir şekilde demokrasiyi tehdit ediyor. Kesin olan şu ki neofaşistler bundan sonrası için merkez siyasette güçlü bir oyun kurucu. Bu nedenle ana akım partilerin buna göre pozisyon alması gerekiyor. Orban gitti, darısı diğer neofaşistlere. Zira sırada bekleyen çok  figür var.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan'da geçtiğimiz hafta sonu yapılan genel seçimde, neofaşist Başbakan Viktor Orban'ın 16 yıllık hükümetinin sona ermesi yalnızca ulusal bir iktidar değişimi değil elbette. Bu politik veda, Avrupa'daki aşırı sağ hareketler açısından sembolik ve stratejik bir kırılma anı olarak da okunmalı. Peter Magyar liderliğindeki merkez sağ ve Avrupa yanlısı blokun ezici zaferi, yıllardır "illiberal demokrasi" modelinin vitrini olan bir rejimin seçmen eliyle tasfiye edilmesi anlamına geliyor. Avrupa demokrasisi için çok önemli bir gelişme bu.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuya girmeden önce seçimi kazanan Peter Magyar’a yönelik eleştirilere değinmek istiyorum. Özellikle sosyal medyadaki birçok paylaşımda, Magyar’ın Orban’ın eski adamı olarak ondan pek bir farkı olmadığı, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e çalışan popülist bir politikacı olduğu öne sürüldü. Bu çıkışların duygusunu anlıyorum ancak böyle bir çerçeve, Macaristan’daki tabloyu açıklamak yerine karartıyor bana göre. Bu türden okumalar, Macaristan’daki dönüşümü “sağcıdan sağcıya geçiş” gibi indirgemeci bir çerçeveye sıkıştırıyor. Oysa seçim sonuçları hem iktidar yapısında hem medya düzeninde hem de güç yoğunlaşmasında gerçek bir kırılmaya işaret ediyor. Tisza’nın AB çizgisine yakın olması ya da Ukrayna konusunda daha sert bir tutum benimsemesi, onu otomatik olarak “yeni bir Fidesz” yapmıyor kanımca. Aksine bu, Macaristan’ın uzun süredir ilk kez çok merkezli bir siyasal alana geri dönmesi anlamına geliyor. &nbsp;Ayrıca kişisel saldırılar, liderlerin politik yönelimlerini analiz etmeyi pek kolaylaştırmıyor. Bana göre, tartışılması gereken, yeni hükümetin hangi kurumsal reformları yapacağı, yargı bağımsızlığını nasıl ele alacağı, medya tekelleşmesini geri çevirip çevirmeyeceği ve AB ile ilişkileri hangi çerçevede yeniden kuracağı olmalı. Magyar’ın vaatleri ortada. Yerine getirir ya da getirmez, o onun bileceği iş. Ama onun da kolayca anlayabileceği gibi ikinci bir Orban olmak işlerini kolaylaştırmayacaktır. Aksine Macarların sandığa koşup, Orban’a yaptıkları gibi kendisini de tekmeleyip, oyun dışı bırakacaklarını anlayacak kadar zeki görünüyor Magyar. Kısacası mesele, “iyi–kötü” ya da “sağ–sağ” ikiliğine indirgenemeyecek kadar karmaşık. Macaristan’da ilk kez gerçek bir politik rekabet alanı açıldı; bundan sonrası, yeni hükümetin otoriter mirası ne ölçüde gerileteceğine bağlı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim Orban’a… Neofaşist Orban'ın meşum marifetleri hakkında kısa bir bilgilendirme yapmak istiyorum. Orban, ülkede öylesine derin bir yolsuzluk ve rüşvet ağı oluşturdu ki bazı sosyologlar bu durumu, "mafya devleti" ifadesiyle eşleştiriyor. "Mafya devleti" tanımlaması, esasında Orban'ın aile, arkadaş ve parti çevresinden iş insanlarının, çoğunlukla kirli ve şeffaf olmayan yollarla zenginleşmelerine işaret ediyor. Orban, iktidarı ele geçirdiğinden bu yana tüm muhalif kesimlerin sesini bastırarak yönetmeye devam edebileceği bir sistem kurmayı hayâl ediyordu. Buna da Covid salgınını bahane ederek uydurduğu kararnameler düzeniyle kavuşmuştu. Bu açıdan bakıldığında bugün Macaristan'da en fazla konuşulan şeyin "yolsuzluk" olması tesadüf değil tabii ki. Örneğin, Orban'ın damadının, AB'nin projeler için gönderdiği 40 milyon euroyu çeşitli dalavereler çevirerek yutmuş olması, gündemi uzunca bir süre meşgul etmişti. Esas olarak, Orban'ın partisi Fidesz, ülkenin yağmalanmasına aracılık eden organize hırsızlık çetesi benzeri bir yapı görüntüsünde. Bununla birlikte, ülkede en çok sıkıntı sağlık alanında yaşanıyor. Sağlık sisteminin çökmek üzere olduğu sürekli yazılıp çizildi ancak Orban, buraya el atmak yerine her biri yüz binlerce euro tutarında gereksiz propaganda şovlarıyla milleti uyutmaya çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kararname sistemi ayrıca, basın üzerinde süregiden ağır baskıları bir çeşit prangaya dönüştürdü. Yeni düzen, gazetecilere bol bol mahpusluk getirdi. Hükümetin kontrolündeki yargının, hapis cezalarını büyük bir keyifle verdiği ifade ediliyor. Kapatılan muhalif gazetelerden, susturulan radyolardan ve işten atılan binlerce basın emekçisinden bahsetmiyorum bile. Bundan birkaç yıl önce uygulamaya konulan, ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı ve hükümet görevlilerine basın hakları üzerinde istediği kadar tepinebilme yetkisi tanıyan yasa, medya üzerinde zaten "tam denetim" dönemini başlatmıştı. Bu süreçte, Macaristan'da çok sayıda irili ufaklı medya organı para bulamadığı için kapanırken ve binlerce muhalif medya emekçisi ekmeğini kaybederken, hükümete yakın –medya organı demek istemiyorum- şeylerin sayısında patlama yaşandı. Buna ek olarak, bölgesel yayın yapan onlarca basın kuruluşu da yine hükümete yakın iş adamları tarafından satın alındı. Lafın kısası, neofaşist Orban ve ekibi, 16 yıl boyunca ülkeyi iliğine kemiğine kadar sömürdü. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki AB içindeki neonazi/neofaşist siyasi yapılar, kanaat önderi olarak gördükleri Orban'ın halk tarafından saf dışı bırakılmasına nasıl tepki verecek? &nbsp;Orban, uzun yıllar boyunca Avrupa'daki aşırı sağ hareketlerin hem ideolojik referansı hem de pratik modeli oldu. Medya kontrolü, yargı bağımsızlığının aşındırılması ve "milli egemenlik" söylemi etrafında kurulan nepotizm, oligarşi ve kleptokrasi karışımı siyasal düzen, birçok ülkede taklit edildi. Bu nedenle yenilgisi yalnızca bir hükümet değişimi değil bir modelin sorgulanmasıdır bana göre. Avrupalı birçok siyaset bilimci, seçimin hemen ardından sıcağı sıcağına yaptıkları değerlendirmelerde, Orban'ın gidişine ilişkin "liberal Avrupa'nın güçlendiğinin işareti" analizini yaptılar. Dahası, bazı analizler bu yenilgiyi "küresel aşırı sağ için darbe" olarak tanımladı. Çünkü Orban, Avrupa'da Donald Trump çizgisine en yakın liderlerden biriydi ve bu hattın Avrupa'daki taşıyıcısı konumundaydı. Bu açıdan bakıldığında Macaristan seçimi, "aşırı sağın yenilmezlik miti"ni kıran bir örnek olarak tarihe geçebilir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan, seçim sürecinde ABD Başkanı Donald Trump ve ABD'deki neofaşist çevreler, Orban'a açık destek verdi. Hatta şu aralar yaptığı sosyal medya paylaşımlarında kendisini Hz. İsa'ya benzeten, dünya pedofillerinin kutup yıldızı Trump, yardımcısı Vance'i, bu desteği somutlaştırmak amacıyla Budapeşte'ye gönderdi ancak bu plan geri tepti. Vance'in ziyareti, Macar seçmenin oy verme davranışı üzerinde hiç etkili olmadı. Bunun temel nedeni, seçimin ideolojik değil büyük ölçüde sosyo-ekonomik zeminde şekillenmesiydi. Reuters'ın analizine göre, seçmenler için belirleyici faktörler "sağlık sistemi", "enflasyon" ve "ekonomik durgunluk" oldu. Orban'ın yıllarca sürdürdüğü, kültür ve kimlik siyaseti, ekonomik krizin derinleştiği bir ortamda etkisini yitirdi. Aslında bu durum, bir yönüyle aşırı sağın en büyük açmazını da ortaya koyuyor: "Kimlik siyaseti ekonomik kriz dönemlerinde tek başına yeterli olmuyor." Seçmen, gündelik yaşamına dokunan sorunlara çözüm arıyor. Dolayısıyla Trump desteğinin başarısızlığı, aslında dış müdahalenin sınırlı etkisini değil iç dinamiklerin belirleyiciliğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AŞIRI SAĞ HÂLÂ ÇOK GÜÇLÜ&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki bu sonucu Avrupa aşırı sağı açısından nasıl değerlendirmek gerekiyor? Aşırı sağ, Orban'ın yenilgisiyle birlikte geriler mi? Bu soruya temkinli yaklaşmak lazım. Evet, Macaristan sonucu önemli bir sembolik yenilgi ancak Avrupa genelinde tablo daha karmaşık. Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda ve İskandinav ülkelerinde aşırı sağ hâlâ güçlü; hatta bazı yerlerde iktidar ortağı. Yine de Macaristan örneği, şu açıdan oldukça önemli: Yüksek katılım oranı (yaklaşık &nbsp;yüzde 80) ve muhalefetin geniş tabanlı mobilizasyonu, demokratik karşı hareketlerin hâlâ etkili olabileceğini kanıtladı. Siyaset bilimi literatüründe bu tür sonuçlar "demokratik geri dönüş momenti" (democratic backsliding reversal) olarak adlandırılır. Yani otoriterleşme süreci tersine çevrilebilir ancak bunun &nbsp;sürdürülebilir olup olmayacağı, yeni hükümetin performansına bağlı olacak elbette.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer önemli mesele şu: Avrupa politik panoramasına bakıldığında en dikkat çekici çelişkilerden biri, birçok ülkede aşırı sağın ivmesi sınırlanırken, Almanya'da neonazi partisi Alternative für Deutschland'ın (AfD) yükselişini sürdürüyor olması. AfD, Yougov tarafından yapılan son ankette yüzde 27’lik oy oranıyla muhafazakârlara 4 puan fark atarak zirveye yerleşti. Bu oranlar ilk kez gerçekleşti bu arada.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu farkın birkaç temel nedeni var:&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Almanya'da ekonomik göstergeler göreli olarak güçlü olsa da göç, güvenlik ve kültürel değişim gibi konular siyasal tartışmanın merkezinde. Aşırı sağ, bu alanlarda etkili bir mobilizasyon kurabiliyor ve utanmazca bu alanı yağmalayamaya devam ediyor. Neonazi AfD'nin temsilcilerinin her açıklaması, müslüman göçmenler ve Almanya'nın islamlaşması ile ilgili. İnsanların kaygılarını köpürterek oradan politik menfaat devşiriyorlar. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Almanya'da ana akım partilerin -özellikle sosyal demokratlar ve muhafazakârların- ideolojik netlik kaybı ve seçmenle kurduğu bağın zayıflaması, protest oyları artırıyor. Macaristan'da muhalefet, neofaşist Orban'ın politikalarına ilişkin daha net bir alternatif sunabildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-AfD'nin özellikle eski Doğu Almanya bölgelerinde güçlü olması, tarihsel ve sosyo-ekonomik eşitsizliklerin hâlâ belirleyici olduğunu gösteriyor. Bu durum, Macaristan'daki homojen seçmen yapısından farklı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Orban örneğinde aşırı sağ uzun süre iktidarda olduğu için yıprandı. Almanya'da ise AfD henüz iktidar deneyimi yaşamadığı için "sistem karşıtı" cazibesini koruyor. İşte bu nedenlerden ötürü Almanlar kitleler halinde neonazi partisine yöneliyor. Ne diyelim, yalaka koyun kasabın keskin bıçağını övermiş. Anketlerde AfD artık zirvede. Bu, Almanya'nın Hitler deneyiminin ardından yeni bir faşist sürece hazır olduğunu gösteriyor. Sonra kimse "kandırıldık" diye ağlamasın. Kandırılmıyorlar. Her şey gözümüzün önünde oluyor. Almanlar hasretle yeni faşist iktidarı bekliyor. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, Macaristan seçimi, aşırı sağın mutlak yükseliş anlatısını ciddi biçimde sarsıyor ancak bu, aşırı sağ açısından otomatik bir gerileme sürecinin başladığı anlamına gelmiyor. Daha doğru soru, "aşırı sağ yeni duruma uygun nasıl bir dönüşüm yaşayacak" olmalı sanıyorum. Bu dönüşümün nasıl olacağını zaman içerisinde yaşanacak diğer gelişmeler belirleyecek. Çünkü Orban'ın yenilgisi, 3 önemli mesaj veriyor: &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Aşırı sağ iktidarlar yenilmez değil.&nbsp;<br />
-Ekonomik performans, kimlik siyasetinin önüne geçebilir.&nbsp;<br />
-Demokratik mobilizasyon hâlâ etkili bir karşı güçtür.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak unutmamak gerekiyor ki neofaşizm, aşırı sağ emin adımlarla Avrupa siyasetinin kalıcı bir parçası haline geliyor. Almanya örneği bunun en güncel kanıtıdır. "Neofaşistlerin yükselmesi geçici, sadece tepki oylarını alıyorlar" romantizmi koca bir kıtanın merkez siyasetini yok etti, artık açık bir şekilde demokrasiyi tehdit ediyor. Kesin olan şu ki neofaşistler bundan sonrası için merkez siyasette güçlü bir oyun kurucu. Bu nedenle ana akım partilerin buna göre pozisyon alması gerekiyor. Orban gitti, darısı diğer neofaşistlere. Zira sırada bekleyen çok &nbsp;figür var.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-orbanin-vedasi-otokrasilerde-demokratik-geri-donus-mumkun-mu-1776268842.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Budapeşte’yi alan Macaristan’ı da alır</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/budapesteyi-alan-macaristani-da-alir-13094</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/budapesteyi-alan-macaristani-da-alir-13094</guid>
                <description><![CDATA[Magyar’ın ben senden daha milliyetçiyim çünkü adım zaten Magyar çıkışı İmamoğlu’nun ben de dindarım çünkü soyadım “İmam” gerçekliğinin eyleme dökülmüş pek çok görüntüsünün ne kadar yerinde olduğunu da gösteriyor. Esasen İstanbul’u alan Türkiye’yi alır sözü de bunun bir diğer ifadesi. İstanbul’u nasıl alacağını bilen Türkiye’de nasıl kazanacağını da bilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’ın bir önceki seçimlerinde Viktor Orban’ın zaferini yorumlarken Macaristan ekonomisini ve temel makro verilerini incelemiş; sadece otokratlık yapılarak&nbsp;kazanılan bir seçim olmadığını düşünmekten kendimi alamamıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de aynı dönemlerde makro ekonomik istikrarın ortadan kalkmış olması ile mukayese edildiğinde Orban’ın&nbsp;başarısında sadece tek bir vitaminin yer aldığını söylemek haksızlık olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün ise kendi partisinden koparak Orban’a rakip olan Magyar, seçimleri kazanırken Macaristan ekonomisi hiç de eski günlerindeki performansını göstermiyordu. Bu durum seçim öncesi yorumlara yansımıştı.&nbsp;İnsanın aklına boş tencerenin götüremeyeceği hükümet yoktur sözü geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Boş tencere tabii ki metafor. Kimse açlıktan ölmüyor buralarda. Türkiye ne Burkina Faso ne de Sahra altının talihsiz bir ülkesi.&nbsp;Tencere&nbsp;demek makro istikrar demek. Türkiye’de bunca başarısızlığa, skandal düzeyinde iktisadi duruma karşın 2023 seçimlerinde iktidar partisinin seçimi kazanması halkın ekonomik motiflerden başka saiklerle oy verdiğini yada doğru deyimle sadece ekonomik saiklerle oy vermediğini göstererek meşhur aforizmayı terse düşürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabii Türkiye ile Macaristan toplumlarını mukayese etmek ve aradaki farkları ifade etmek elzem. Macaristan bundan 70 yıl önce Rusya’nın Sovyetler Birliği sıfatıyla ABD ile nükleer başlık yarıştırdığı zamanlarda baskı rejimine kafa tutmuştu.&nbsp;1956’da Sovyet Tankları Budapeşte sokaklarında isyan bastırmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’ın eski doğu Blokunun sağcılık pazarını en yukarıda tutan Çekya, Slovakya, Polonya , Sırbistan gibi ülkelerle beraber kendini 16 yıldır aynı sağcı lidere emanet etmesi bu yönüyle bilinçsiz ve körü körüne bir itaat olarak yorumlanamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de&nbsp;devletle parti arasındaki ayrımın ortadan kaldırılarak bir parti devletine dönüşme emareleri gösteren bir siyasi oluşuma karşı başarı kazanmak kolay olmasa gerekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu zorluğu aşmanın eski bir Orban yardımcısına nasip olması ise sistemi çözmenin sistemin kodlarına vakıf olmakla mümkün olacağını çağrıştırıyor. Magyar’ın Macaristan TRT’si diyeceğimiz devlet kanalına verdiği ilk mülakat ise anlayana çok ibretler içerecek şeffaflıkta (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.youtube.com/watch?v=dMCVE1gZA3M&amp;t=1s" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.youtube.com/watch?v=dMCVE1gZA3M&amp;t=1s</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye TRT’si ile Macar Devlet yayın kuruluşu arasındaki farkın sadece dilden ibaret olduğunu anlıyoruz. Hayırseverlerin İngilizceye çevirdiği bu Youtube videosunun mutlaka Türkçe versiyonu da olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sağ ve Sol’un gerçek manasını bir türlü anlamakta güçlük çeken Soğuk Savaş travmalı Türkiye’de Sağ’ın yani Muhafazakarlığın yavaş değişim, Sol’’un yani Sosyalizm’in hızlı değişim, Liberalizm’in ise mutedil değişim manasına geldiğinin bilinmemesine şaşmıyoruz. Değişimin kural olduğu dünyada da sizi yarın sabah değiştireceğiz diye insanları zora sokmanın hele ki karşınızda sistemin varlığını kendine eşleyen ve değişimin her şeyi alt üst edeceğini savunan birileri varsa politik intihar olduğuna kuşku yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de sağın soğuk savaş dönemi Amerikancı duruşunu resetleyerek en anti Amerikan kimliğe bürünebilmesi ve soldan rol çalması aslında bu değişimin en parlak örneği.&nbsp;Deniz Gezmiş’in Filistin direnişinde yer alması, 6. Filoya ise sağcıların sahip çıkması zaman içinde gerçeklikleri bükülen tarihsel olgular olarak yerini aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar’ın başarısının ilk elde analizini yapanlar sağcılığın sağcılığa karşı zaferinden söz ederek yine bu değişim performansını küçümsüyorlar. Oysa ki olanı otokrasinin yenilgisi diye okuduğunuzda bambaşka bir çerçeve ile karşılaşırsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otokrasi konusundaki algı aslında Türkiye’de de gayet içselleştirilmiş durumda. Hatta ancak hapse atılarak geçici olarak durdurulan Ekrem İmamoğlu’nun da seçilmesi durumunda farklı bir otokrasi deneyi başlatacağını ve durumun şimdikinden farklı olmayacağını iddia eden görüşler de vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Temelsiz olsa da bu görüşlerin Türkiye’de Erdoğan’ın Orban’ı yıl olarak halen&nbsp;%50 aşan iktidarını ve iktidar etme biçimini alternatifsiz kılma ile alakası olduğunu söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan Magyar’ın ben senden daha milliyetçiyim çünkü&nbsp;adım zaten Magyar çıkışı İmamoğlu’nun ben de dindarım çünkü soyadım “”İmam” gerçeğinin eyleme dökülmüş pek çok görüntüsünün ne kadar yerinde olduğunu da gösteriyor. Esasen İstanbul’u alan Türkiye’yi alır sözü de bunun bir diğer ifadesi. İstanbul’u nasıl alacağını bilen Türkiye’de nasıl&nbsp;kazanacağını da bilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim başkent Budapeşte’de de Orban az oy farkla yenilmiş ama seçimleri tekrarlama yoluna gitmemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da 12 Nisan 2026’da yaşananlar, “boş tencerenin” uzun vadede hükümetleri götürebileceğini bir kez daha gösterdi; ancak bu zafer sadece ekonomik bir tepki olmanın ötesinde, sistemin içinden çıkan bir ismin kodları çözerek kurduğu meydan okumayı da kanıtladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Péter Magyar’ın Tisza Partisi’nin üçte iki çoğunlukla iktidara gelmesi, hem otokrasi eleştirilerini hem de “sağcılığa karşı sağcılık” dinamiklerini aynı anda tartışmaya açıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada Türkiye ile kurulan paralellikler ise daha da anlamlı hale geliyor: Makro istikrarın önemini, kimlik siyasetinin sınırlarını ve “değişimin hızı”nın toplumları nasıl zorladığını hatırlatıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soğuk Savaş travmalı sağ-sol tanımlarımızın ötesinde, dünyanın her yerinde değişim kaçınılmazdır; önemli olan bu değişimin zorlayıcı değil, sistemin kendi iç mantığına uygun ve halkın gerçek şikayetlerine cevap veren bir biçimde gerçekleşmesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar’ın zaferi, bu açıdan hem Macaristan için yeni bir sayfa hem de benzer siyasi yapılar için önemli bir uyarı niteliğindedir: Alternatifsiz görünen iktidarlar, en güçlü oldukları sanılan anda, “daha iyisini” daha iyi vaat eden bir rakibe yenilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/budapesteyi-alan-macaristani-da-alir-1776268541.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Papa Leo’dan Trump’a: ‘Korkum yok’</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/papa-leodan-trumpa-korkum-yok-13093</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/papa-leodan-trumpa-korkum-yok-13093</guid>
                <description><![CDATA[“Savaşa karşı güçlü bir şekilde konuşmaya devam ediyorum. Barışı, diyaloğu ve devletler arasında çok taraflılığı teşvik ederek sorunlara çözüm bulmaya çalışıyorum. Bugün çok fazla insan acı çekiyor, çok fazla masum hayat kaybedildi ve inanıyorum ki biri çıkıp ‘daha iyi bir yol var’ demeli.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir dünya lideri var ki, Başkan Trump’ın tehditlerinden tamamen bağışık. Yüksek gümrük vergilerinden endişe duymuyor. Küçücük devletinin Arktik’te göz koyulacak bir toprak parçası da yok. Keyfi olarak dağıtabileceğiniz bir askeri ittifakın parçası değil. Venezuela tarzı bir kaçırılma ihtimali neredeyse sıfır. Trump’la, ruhani bir şekilde bile olsa karşı karşıya gelmek, aslında onun iş tanımının bir parçası olarak bile görülebilir. Bu devlet adamı ki “devlet adamı” kelimesi onun görev tanımının en önemsiz parçası Papa Leo XIV’. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsa’nın Vekili, evrensel kilisenin başı ve özellikle bu haftadan sonra, Trump’ın savaş politikalarına karşı dünyanın en güçlü ahlaki sesi haline geldi. Diğer devlet başkanlarının Trump gibi intikamcı bir Amerikan başkanıyla karşı karşıya gelip gelmemeye karar verirken hesaba katmak zorunda kaldığı siyasi hesaplarla yükümlü değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında Leo’nun duruşu, çok daha büyük bir amacın parçası: Trumpizm’e her açıdan zıt bir dünya görüşü sunmak. Geçen yıl boyunca yaptığı açıklamalar, çok taraflılığa, ortak iyiye, nezakete, saygılı tartışmaya ve hukukun üstünlüğüne derin bir bağlılığı yansıtıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçiminden neredeyse bir yıl önce bile, Leo, Trump yönetiminin sert göç politikalarını dolaylı olarak eleştirmişti ve papa olduktan sonra da bunu sürdürmüştü. Son bir ay içinde, Trump’ın İran savaşına yönelik eleştirilerini giderek daha sert bir şekilde dile getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savunma Bakanı Pete Hegseth’in geçen ay Amerikalılara “İsa Mesih adına” zafer için dua etmeleri çağrısı onu gerçekten öfkelendirmiş gibiydi. Leo, Pazar Ayininde şöyle demişti: “Tanrı, savaş yapanların dualarını dinlemez.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pazar günü üç Amerikalı kardinal ve Leo’ya yakın isimlerin “60 Dakika” röportajında bu eleştirileri güçlendirmesinin ardından Trump, yayını hemen bir sosyal medya saldırısıyla cevap verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leo’yu “Suç konusunda ve Nükleer Silahlar konusunda zayıf” olmakla suçladı ve onu “Radikal Sol”un hizmetkârı olmakla itham etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leo’nun daha az “politikacı” gibi davranması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine daha fazla Amerikalı Katolik Lider Papa’nın yanında yer aldı. Trump ise özür dilemeyi reddetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gerilim sürerken, Vatikan’da St. Peter Meydanı turistlerle doluydu. Papa ise yakın çalışma arkadaşlarının ve Vatikan basın ekibinin büyük bir kısmı ile birlikte Afrika’ya uçuyordu. Vatikan’da tatilde olan 71 yaşındaki Amerikalı Katolik olmayan bir turist, Colorado’dan Marléne Williams, haberlerden kaçınmaya çalıştığını ancak Trump’ın sözlerini duymaktan kendini alamadığını söyledi. “Bundan mutlu değilim,” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı Vatikan gözlemcileri, modern çağda bir dünya liderinin papaya karşı bu kadar sert ve aleni hakaret içeren sözler sarf ettiğini hatırlamadıklarını belirtti. Roma’daki Pontifical University of the Holy Cross’un rektörü Rahip Fernando Puig, bu sözleri “hakaret” olarak nitelendirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Papa Leo’nun sadece Vatikan Devleti’nin başı olarak değil, Katolik Kilisesi’nin “ahlaki lideri” olarak da saygıyı hak ettiğini söyledi. Leo’nun papa olarak St. Peter Bazilikası balkonundan söylediği ilk sözleri hatırlattı: “Size barış olsun.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Papa, Trump’ın sözlerine kendi hızlı cevabını verdi: “Ben politikacı değilim ve onunla bir tartışmaya girmek istemiyorum”. “İncil’in mesajı kötüye kullanılmamalı, bazılarının yaptığı gibi.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cezayir’e giden uçakta kendisiyle seyahat eden gazetecilere şöyle konuştu: “Savaşa karşı güçlü bir şekilde konuşmaya devam ediyorum. Barışı, diyaloğu ve devletler arasında çok taraflılığı teşvik ederek sorunlara çözüm bulmaya çalışıyorum. Bugün çok fazla insan acı çekiyor, çok fazla masum hayat kaybedildi ve inanıyorum ki biri çıkıp ‘daha iyi bir yol var’ demeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemdeki tüm papalar barış çağrılarını görevlerinin düzenli bir parçası haline getirmiş olsa da, Leo’nun İran savaşı konusundaki duruşunu özel kılan nedir? Bir Amerikan papa olarak bir Amerikan savaşını kınaması, bunu zaten benzersiz kılıyor. Ayrıca Beyaz Saray’daki “sopaya” karşı daha temkinli olmak zorunda kalan diğer dünya liderleriyle de tezat oluşturuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika’nın Avrupa müttefiklerinin liderleri savaşa karşı muhalefetlerini daha mutedil tuttu ya da askeri eyleme katılmayarak duruşlarını gösterdiler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı Vatikan yetkilileri, Leo’nun sözlerinde önemli nüanslar olduğunu belirtti. Vatikan Kültür ve Eğitim Dairesi yardımcı sekreteri Rahip Antonio Spadaro, “Trump’a saldırmadı” dedi. “Trump’ın mantığına saldırdı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rahip Spadaro, Trump’ın papaya yönelik bu ağır eleştirisinin dolaylı ama hızlı bir faydası olduğunu da ekledi: Amerika’daki derin şekilde bölünmüş Katolik piskoposları (sağ ve sol kanat) papa’nın savunmasında birleştirdi. “Bu bir tür mucize”. Spadaro; Savaşa doğru ilerledikçe Leo’da eleştirilerini “daha doğrudan” yapma konusunda giderek artan bir rahatlık hissettiğini belirtti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leo bu zamana dek kendini ölçülü, temkinli ve dikkatli bir kişi olarak gösterdi. Benzer şekilde Vatikan da dış ilişkilerinde köklü bazen yavaş işleyen, çoğu zaman kusursuz olmayan diplomasi, diyalog, arabuluculuk ve ikna geleneklerine göre hareket eder. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump ve yönetiminin tarzıyla bundan daha büyük tezat olamazdı. Üniversite rektörü Rahip Puig, “Açıklamalarının dünyada çok önemli siyasi etkisi var ve bunu çok iyi biliyor” vurgusunu yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leo’nun selefi Francis, birçok kişi tarafından “Donald Trump’ın karanlığında umutsuzca bir ışık arayanlar” için ahlaki bir işaret feneri olarak görülüyordu. David Gibson bir yıl önce burada şu soruyu sormuştu: Bu rolü kim devralacak? Şimdi cevap net görünüyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Daniel J. Wakin (New York Times’ın Papalık uzmanı köşe yazarı)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı :</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/15/opinion/pope-leo-trump-iran-war.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/15/opinion/pope-leo-trump-iran-war.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/papa-leodan-trumpa-korkum-yok-1776268300.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Liderler mi sistemleri yaratır yoksa sistemler mi liderleri?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/liderler-mi-sistemleri-yaratir-yoksa-sistemler-mi-liderleri-13092</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/liderler-mi-sistemleri-yaratir-yoksa-sistemler-mi-liderleri-13092</guid>
                <description><![CDATA[Güç; fazla ve kontrolsüz olarak tek bir kişi, kurum ya da yapıda toplandığında büyük bir tehlike arz eder. Halkın iradesinin önüne geçme potansiyeli bulmasını engellemek ise denetlemeye dayalı ve değişime açık, sağlam bir sistem inşa edebilmekten geçer. Tıpkı hayat gibi sonsuz bir döngüden ibaret olan siyasette, sistemler insanları ve insanlar sistemleri inşa ederken değişimin anahtarı halkın elindedir. Bu düzenin açıkça gösterdiği gerçek, hayatta değişmeyen tek şeyin değişim olduğudur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güç, kimin elindeyse onun verdiği şekli alan akışkan katı bir madde gibidir. Eline geçene kadar kölesi olmayacağını sanar insan, fakat akıl almaz büyüklükte bir siyasi güce sahip olmak kişiyi değiştirir. Bu noktada yapılması gereken belki de bir adım geri çekilerek daha geniş bir pencereden bakmaya çalışmaktır. Hem güç sahibi olan kişi için, hem de bilinçli bir seçmen olabilmek için. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lisedeyken sınıfta yaptığımız bir tartışmayı hatırlıyorum. Atatürk çevresinden etkilenerek ve yaşanmışlıklarıyla mı “Atatürk” oldu, yoksa Atatürk olduğu için mi çevresini etkiledi? Atatürk ya çöküşün eşiğinde bir imparatorlukta doğmamış olsaydı?&nbsp;&nbsp; Üzerine çok düşünmüştüm. Büyük liderlerin oldukları kişi olma yolculuğu çevresinden etkilenerek şekilleniyordu elbette, fakat bunun karşılığında onlar da çevrelerini yaratmıyorlar mıydı? Tıpkı dairesel bir döngü gibi…</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sistemler liderleri yaratır ve bunun karşılığında da liderler sistemleri. Bu bakış açısından Macaristan seçim sonuçlarına yaklaşmak Türkiye’nin geleceği yorumlamada faydalı olabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan yönetim şekli itibariyle parlamenter bir demokrasi, fakat pratikte illiberal bir otokrasiden farksız değil. Orbán, sistemi ele geçirerek güç sahibi olmadı. Ekonomik kriz, memnuniyetsiz bir halk ve güçsüz bir muhalefet ortamının açtığı yolda çevresinden etkilenerek önce sistemde kendine yer buldu ve sonrasında sistemden beslenerek sistem içinde büyüdü. Anayasal değişiklikler, seçim sistemi düzenlemeleri, medya işleyişinin şekillenmesi… Seçim kazanmak, sistem değiştirme imkanını tüm riskleriyle beraberinde getiriyor. İçine doğduğu çevrenin ve sistemin yarattığı Viktor Orbán, yeterince güce sahip olduğunda oyunun kurallarını değil ama oyunun alanını yeniden yarattı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan sorusunun siyasi versiyonu olan sistemler ve liderler perspektifi, Péter Magyar’ın siyasi kariyerini göz önünde bulundurduğumuzda ilginç bir hal alıyor. Siyasi hayatının önemli bir kısmında iktidardaki Fidesz çevresinde yer aldıktan sonra 2024’te hükümete ve partiye yönelik eleştirilerini açıkça dile getirerek sistemden kopmuş, bu kopuşun ardından da kendi partisi olan Tisza’yı kurmuştu. Sistemin içinde yer bulan Magyar, sistemden koparak kendi düzenini yarattı. Uzun süreli bir hükümeti deviren muhalif bir lider olmak aslında başarılı bir son değil, yepyeni bir devrin başlangıcı olma potansiyeline sahip bir dönüm noktası. Onu etkileyen sistemi etkilemek konusunda, kazananın kendinden de öte gerçekten demokrasi olabilmesi adına eyleme geçilmediği takdirde; seçimlerle, lider değişimiyle mucizeler beklemek pek de gerçekçi olmuyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda Péter Magyar’ın atacağı adımlar, ülkeyi yönetmekten de öte sistemi yönetmek üzerine olmadığı sürece gerçek bir değişimden söz edebilmek gerçekten de mümkün olabilir mi? On altı yıllık bir iktidarın ardından başa gelen genç bir muhalefetten bahsederken liderlere yüklenen anlamı da yeniden değerlendirmek önemli. Sorun gerçekten sistemin yarattığı liderlerde mi yoksa sistemin ta kendisinde mi? Seçim sisteminin teoride nasıl tasarlandığı ve pratikte nasıl işlediği, ne kadar demokratik ya da etkili olduğu, devlet kurumların ve medya araçlarının gerçekten de bağımsız olup olmadığı, muhalefetin eşit koşullarda rekabet edebiliyor olması gibi hususlar göz önüne alınmadan bir hükümet kurmak, seçim sonuçlarının demokratiklikten uzaklaşmasına ve yalnızca sembolik bir zafere dönüşmesine sebep olacaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’da seçimi kazanan Péter Magyar, bu siyasi yapıyı stabilize etmeye çalışan girişimlerde bulunacağını seçim kampanyası sürecinde vaad etti. Başbakanlık süresini iki dönemle sınırlandırma, olağanüstü hal yetkilerini parlamenter denetime bağlama, kamu ihaleleri, AB fonlarının dağılımı ve siyasi bağlantılı servet transferlerinin incelenmesi, iktidar çevrelerine aktarıldığı iddia edilen kaynakların geri alınmasına yönelik soruşturma mekanizmaları oluşturulması, devlet televizyonunu yeniden yapılandırarak bağımsız yayıncılığı güçlendirme ve yolsuzlukla mücadele için özel bir bakanlık kurma gibi vaatler, hem geçmişe&nbsp; hem de geleceğe yönelik ve daha dengeli bir devlet yapısı inşa etmek açısından önemli. Bu çerçevede Magyar’ın hedefleri, yalnızca yeni bir hükümet programı değil, aynı zamanda mevcut sistemin kurumsal olarak yeniden düzenlenmesine yönelik bir dönüşüm projesinin erken adımları olarak okunabilir. Ancak asıl soru, güç elde edildiğinde bu vaatlerin ne kadarının hayata geçirilebileceği.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasetin doğası gereği, seçim döneminde verilen sözlerin iktidar döneminde yerine getirilmesi her zaman mümkün olmayabiliyor. Macaristan’ın mevcut güç yapısı, toplum dinamiği, kurumsal dengeleri ve siyasi rekabet koşulları dikkate alındığında, Magyar’ın reform ajandasının ne kadar uygulanabilir olduğu zamanla ortaya çıkacak.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güç; fazla ve kontrolsüz olarak tek bir kişi, kurum ya da yapıda toplandığında büyük bir tehlike arz eder. Halkın iradesinin önüne geçme potansiyeli bulmasını engellemek ise denetlemeye dayalı ve değişime açık, sağlam bir sistem inşa edebilmekten geçer. Tıpkı hayat gibi sonsuz bir döngüden ibaret olan siyasette, sistemler insanları ve insanlar sistemleri inşa ederken değişimin anahtarı halkın elindedir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu düzenin açıkça gösterdiği gerçek, hayatta değişmeyen tek şeyin değişim olduğudur.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/liderler-mi-sistemleri-yaratir-yoksa-sistemler-mi-liderleri-1776267903.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Değişim</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/degisim-13091</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/degisim-13091</guid>
                <description><![CDATA[Peter Magyar’ın zaferinin ardında değişik siyasi görüşlerden olmakla birlikte Orban rejimine (islenmeyene) karşı birleşmiş insanlar var. Cumhur İttifakı da gerek demokratik hukuk devletini ve anayasal kazanımları aşındırma gerek inatla sürdürdüğü sabit gelirlileri yoksullaştıran, asgari ücretli ve emekliyi açlığa mahkûm eden ekonomi politikasıyla Orban yönetimi gibi “istenmeyen iktidar” olma yolunda hızla ilerliyor, hatta yolun sonuna gelmek üzere. Ana muhalefete saldırarak, muhalifleri susturarak, zindanlara atarak iktidarda kalmak pek mümkün değil; bir kere “istenmeyen” olduktan sonra…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasi-nostalji-13040">“Siyasi nostalji” </a>başlıklı bir önceki yazımda, siyasi partilerin geçmişte iktidarda oldukları dönemlere atıfta bulunarak yaptıkları siyasi propagandayı irdelemiştim. Bu bağlamda özetle, CHP’nin sürekli Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün partisi olduğunu dile getirirken, AK Parti’nin Demokrat Parti geleneğinden geldiğine vurgu yaptığına, 27 Mayıs’a kadar giderek siyasi rakibini darbecilikle suçladığına işaret etmiş; bu tutumun geçmişteki altın çağla övünülen değil mağduriyeti öne çıkaran (victimiste) bir nitelik taşıdığına dikkat çekmiştim. Devamla, CHP’nin Özgür Özel’le birlikte büyük bir değişim geçirdiğini, AK Parti’nin ise iktidarının son döneminde hem demokrasi ve hukukun üstünlüğünden uzaklaşan, hem milyonlarca sabit gelirliyi yoksullaştıran kötü bir yönetim gösterdiğini vurgulamıştım. Sonuç olarak, siyasette dünün değil bugünün önemli olduğunun ve iktidar partisinin siyasi rakibini karalayarak değil yaptıklarıyla değerlendirileceğinin altını çizmiştim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasette önemli bir kavram daha var. O da değişim. Daha çok demokrasi ve özgürlük, daha çok refah hedefleyen bir değişim, faşist otokratik rejimlerde ve dikastokrasilerde, başka bir deyişle yargıçlar devletlerinde seçmeni peşinden sürükler. Demokrasi ve temel hak ve özgürlükler ne kadar baskı altındaysa, ayrıca ülkede ne kadar çok hukuksuzluk, yolsuzluk ve yoksulluk varsa, değişimci siyasetin başarı şansı o kadar yüksektir. Seçmen siyasi nostalji, &nbsp;geçmişe dönük güzellemelerden çok güncel sorunlara odaklanan, çözüm öneren programlara destek verir. Bunun en güncel örneğini Macaristan’da görüyoruz. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’daki değişim</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değişim siyaseti, geçen Pazar günü, Avrupa’nın hatta dünyanın yakından izlediği Macaristan genel seçimlerinde inanılmaz bir seçim zaferinin ana sütununu oluşturdu. Bu zaferin mimarı genç siyasetçi Peter Magyar, 16 yıldır iktidarda olan ve koltuğunu korumak uğruna demokrasiden ve hukukun üstünlüğünden uzaklaşmış, medyayı ve yargıyı kontrol ederek tam bir otokrata dönüşmüş olan aşırı muhafazakâr Orban’ı kendi silahlarıyla sandığa gömmüş bulunuyor. İdeolojik olarak değişik sosyal çevreleri Orban karşıtlığında bir araya getiren Magyar’ın partisi Tisza oyların sadece yüzde 53’üyle 199 sandalyeli Meclis’te 138 sandalyeye, dolayısıyla anayasayı değiştirebilecek üçte iki çoğunluğa ulaştıysa bunun mimarı da Viktor Orban. Partisi Fidesz’e yarıyor diye milletvekillerinin bir bölümünün çoğunluk, diğer bir bölümününse nisbi temsille seçildiği bu karmaşık seçim sistemi bu kez bumerang gibi kendisini vurmuş durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında eski eşi ve üç çocuğunun annesi Judit Varga’nın bir dönem Adalet Bakanı olduğu, kendisinin de avukatlık kariyerini bu sistem içinde yaptığı göz önüne alınırsa Peter Magyar da Orban elitlerinin bir ürünü. Adını 2024 yılında patlak veren ve Devlet Başkanı Katalin Novák’ın istifasına yol açan skandalın ardından duyuran Peter Magyar Viktor Orban’ın çevresindeki yolsuzlukların detaylarını açıklayarak siyasete girmişti. Uzun süre iktidarda kalan siyasetçilerin etrafında nepotizm ve yolsuzluklarla beslenen bir çevre oluşuyor. Budapeşte merkezli Yolsuzlukları Araştırma Merkezi’nin verilerine göre Avrupa fonlarının yüzde 21’i Başbakanlığı döneminde Orban’a yakın 42 şirketin eline geçmişti. Bu nedenle Merkezin Başkanı Orban yönetimini “kleptokrasi” (hırsızlar rejimi) olarak adlandırıyor. Ayrıca Orban ailesinin de iktidar döneminde zenginleşmiş olduğu su götürmez bir gerçek. Budapeşte’nin 40 kilometre kadar batısında yer alan, eski bağımsız milletvekili Ákos Hadházy’nin deyimiyle “Orban ailesinin Sarayı” (Hatvanpuszta) ülkede yolsuzluğun sembolü olmuştu. Öyle ki AB 2022 sonunda Macaristan’a yönelik 7,5 milyar avro tutarındaki fonun yolsuzluk ve hukuk devletinin aşındırılması nedeniyle dondurmuştu. Seçimlere kadar dondurulan AB fonlarının toplam tutarının 17 milyar avroya ulaştığı biliniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yolsuzlukları ve dondurulan fonları, askıya alınan reformları ve bazı önemli kararlara uyguladığı vetolarla AB’nin en rahatsız edici üyesi konumundaki Macaristan’da Orban döneminin son bulmasının Brüksel’de memnuniyetle karşılanmasını doğal karşılamak gerekir. Nitekim AB Konseyi Başkanı Antonio Costa, sonuçların açıklanmasından sonra seçimlere güçlü katılımından ötürü Macar halkının “demokratik ruhuna” övgüde bulunurken, Avrupa’yı “daha güçlü ve müreffeh” yapacağına inandığı Magyar’ la sıkı bir işbirliği yapmayı arzu ettiğini dile getirdi. Benzer bir açıklama Komisyon Başkanı Ursula Von der Leyen ’den gelirken, Fransa Cumhurbaşkanı Macron Macar halkının AB değerlerine bağlılığından söz etti. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in bu vesileyle yayınladığı mesajsa şöyleydi: “bugün Avrupa ve değerleri kazandı. Bu tarihi seçimler için bütün Macar yurttaşlarına tebrikler. Bütün Avrupalılar için daha iyi bir gelecek amacıyla beraber çalışmak arzusuyla.” &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’deki yankıları </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan seçimlerinin yankıları Türkiye’de özellikle hükümetten bağımsız medyada ele alındı. Az sayıda da olsa Orban’ın medyası gibi iktidarın borazanı olmadığı için yeğlediğim televizyon kanallarında seçim sonuçları etraflıca analiz edildi. Türkiye, Macaristan gibi AB üyesi olmadığı, parlamenter değil başkanlık sistemiyle yönetildiği halde, iki ülkenin izlediği siyasetler arasında birçok benzerlik bulunduğu aşikâr. Bu benzerliklerin başında da çok uzun iktidar dönemleri geliyor. 16 yıl da uzun bir dönem. Peter Magyar başbakanlık süresine 8 yıl, yani iki dönem sınırı getirmek istiyor. Sayın Cumhurbaşkanı ise Başbakanlık dönemi de hesaba katıldığında olasılıkla 25 yıldan fazla görev yapmış olacak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanlığı için demokrasilerde genel kabul gören süre iki dönem. Ama bizim anayasamız (madde 116/3) Cumhurbaşkanı’na üçüncü bir dönem hakkı tanıyor. Ben bu hakkın Cumhurbaşkanı’nın ikinci döneminde Meclis salt çoğunluğuna sahip olmaması veya herhangi bir nedenle kaybetmesi (topal ördek durumu) halinde, muhalefetin beşte üç çoğunluğu bularak seçimlerin yenilenmesi kararı alması koşuluna bağlı olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü 2017’de anayasa değişikliği yapılırken bu hükmün Brezilya’da Devlet Başkanı Rousseff’e karşı girişilen Meclis darbesi tartışıldıktan sonra önlem olarak konulmuş olduğunu hatırlıyorum. Bu hükmün ayrıca Cumhurbaşkanı’nın ikinci döneminin tamamlanmasını sağlamak amacını taşıması halinde mantıklı olduğu görüşündeyim. Meclis salt çoğunluğuna sahip olarak ülkeyi dilediği gibi yönetebilen bir Cumhurbaşkanı’na ikinci döneminin sona ermesinden kısa süre önce yasama organına seçimlerin yenilenmesi kararı aldırarak üçüncü dönem imkânı verilmesinin anayasanın ruhuna uygun olmayacağı kanısını taşıyorum. Kim Cumhurbaşkanı olursa olsun, 15 yıl çok uzun bir süre. İki dönem kuralının mevcut olduğu Fransa’da bile Cumhurbaşkanı görev süresi 2000 ‘den bu yana 7 yıldan 5 yıla indirilmiş bulunuyor. Parantez içinde bu görüşümü belirtmiş olayım. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl vahim olan, bu dönemde ayrıca Cumhur İttifakı’nın Orban’ın yaptığından daha fazla hukukun üstünlüğünden uzaklaştığı, hatta demokratik hukuk devletinin adeta askıya alındığı görüntüsü veriyor olması. Anayasanın bir elin parmaklarından çok daha fazla maddesinin bazı mahkemelerce ihlal edilmesine, örneğin Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının dikkate alınmadığı kararlara imza atan yargıçlara ses çıkarmıyor. Oysa demokratik hukuk devletinde bu kararları verebilen yargıçların bu kadar bariz hatalarından ötürü Adalet Bakanının başkanlığını üstlendiği HSK tarafından meslekten ihraçları gündeme gelir. Çok daha vahimi gerek Sayın Cumhurbaşkanı’ndan gerek Sayın Bahçeli’den siyasi rakipleri CHP’yi karalamak amacıyla bıkkınlık veren ölçüde sürekli masumiyet karinesine (madde 38) aykırı açıklamalar duymamız. Özellikle henüz hüküm verilmemiş olan IBB davasıyla ilgili olarak. Kaldı ki bir ülkede yolsuzluk varsa bunun sorumlusu devletin tüm imkanlarını elinde tutan iktidardır, ana muhalefet partisi değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peter Magyar gibi değişimden yana politika yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Anayasa’nın 78. Maddesi uyarınca gündeme getirdiği ara seçimler konusunda Cumhur İttifakı’nın tutumu tutarsız. Ama asıl Sayın Bahçeli’nin ara seçim istemediklerini dile getirirken gerekçe olarak kurduğu “Türk milletinin iradesidir, o iradeye de şimdiden saygı duymak lazımdır” cümlesi. Erken seçim isteyenlerin oranının anketlerde yüzde 60 ve üstünde olduğu ortadayken bunu söylemek pek rasyonel değil. Milli irade iktidar ne yaparsa yapsın değişmez diye bir kural yok. Beş yıl çok uzun bir süre. Ayrıca millet Cumhur İttifakı’na demokratik hukuk devletini aşındıracağını ve emekliyi ve emekçiyi yoksullaştıracağını bilerek oy vermiş değil. Bilseydi büyük olasılıkla oy vermezdi. Özellikle emekli daha iktidarın ilk ayında verilen sözlerin buhar olup uçtuğunu gördü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasilerde iki genel seçim arasında yapılan yerel ve ara seçimler millet iradesinin güncellenmesine vesile oluşturur. Bugün Türkiye’de milli iradeden söz ederken dikkate alınması gereken ölçüt, 28 Mayıs 2023 genel seçimleri değil, 31 Mart 2024 belediye seçimleri. Çünkü Cumhur İttifakı seçim öncesi ülkenin ekonomik durumunu ve kemer sıkma politikası izleyeceğini gizlemiş, özellikle memur emeklisine yalan söylemiştir. O bakımdan aksine bir yorum yapmak iktidar mensuplarının kendilerini avutması ve belki hayaller kurmasının ötesinde bir anlam taşımıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaldı ki katılımcı demokrasilerde milletin ülke yönetimine daha aktif şekilde katılımını sağlamak için geliştirilmiş yeni kuşak haklar da var. Bunlardan biri halkın siyasetçiyi “geri çağırma hakkı”. 2 Eylül günü yayımlanmış olan aynı başlıklı yazımda belirttiğim gibi, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Temmuz ayında yayımladığı bir Pazar yazısında, halkın siyasetçiyi geri çağırma hakkının yeni anayasada yer alabileceğini dile getirmişti. Özet olarak siyasetçi millet ne istiyorsa onu yapmak zorunda. Yeniden seçim veya siyasetçiyi görevden almak istiyorsa da. Çünkü asıl olan millet. Siyasetçiyi seçmek de görevden almak da onun elinde. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’la Türkiye arasında bir benzerlik daha var. O da Türkiye’de ilk seçimde olası iktidar değişimi. Cumhur İttifakı’nın, devlet imkanlarını, medyayı ve bir ölçüde yargıyı da elinde tutan Orban hükümeti gibi seçimlerde yenilgiye uğraması olasılığı var elbette. Peter Magyar’ın zaferinin ardında değişik siyasi görüşlerden olmakla birlikte Orban rejimine (islenmeyene) karşı birleşmiş insanlar var. Cumhur İttifakı da gerek demokratik hukuk devletini ve anayasal kazanımları aşındırma gerek inatla sürdürdüğü sabit gelirlileri yoksullaştıran, asgari ücretli ve emekliyi açlığa mahkûm eden ekonomi politikasıyla Orban yönetimi gibi “istenmeyen iktidar” olma yolunda hızla ilerliyor, hatta yolun sonuna gelmek üzere. Ana muhalefete saldırarak, muhalifleri susturarak, zindanlara atarak iktidarda kalmak pek mümkün değil; bir kere “istenmeyen” olduktan sonra… &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/degisim-1776267686.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran savaşından çıkarması gereken dersler</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasindan-cikarmasi-gereken-dersler-13085</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasindan-cikarmasi-gereken-dersler-13085</guid>
                <description><![CDATA[Henüz tam olarak bitmemiş olan bu savaşın Türk siyasetine ve dış politikasına kalıcı etkisi daha çok bu iki husus bakımından söz konusu olacak. Türkiye yerli sanayiye daha fazla dayanan, dolayısıyla bağımsızlıkçı bir silah ve savunma politikasında ısrar etmek zorunda. Çünkü İsrail saldırganlığı kontrol altına alınamıyor. Dahası Trump ABD’si güvenilir bir müttefik değil. İran’ın dostluğu ise tarihsel ve yapısal açıdan kırılgan içeriğe sahip.   ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD-İsrail ittifakının İran saldırısı başarısız oldu. Çünkü ilk çatışma başlamadan önce ABD ile İran müzakere masasındaydı. Birleşik Devletlerin talebi nükleer hazırlığın tümüyle sonlanması, balistik füze programının sınırlandırılması ve İran’ın vekil güçlere desteğini kesmesiydi. ABD bu müzakere sürecini İran’a sürpriz saldırı için kullandı. Savaşın başladığı gün Trump ve Netanyahu rejim değişikliğini de listeye ekledi. Böyle başlayan savaş saldıran tarafların hiçbir siyasi amacına ulaşmadığı nihilist bir sürükleniş içinde devam etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasi amaç eksikliği savaştan sonra zaten açık olan Hürmüz’ün tekrar açılması gibi askeri bir hedefle doldurmaya çalıştı ABD yönetimi. Ateşkes olmasaydı Hürmüz’ü gemi trafiğine açmayı amaçlayan sınırlı bir kara operasyonu gündemde olacaktı. Şimdi taraflar müzakere sürecinde. Müzakere taviz demektir. Kimin hangi konuda ne ölçüde taviz vereceğini ilerleyen süreçte göreceğiz. İlk turdan olumlu sonuç çıkmadı ama. Dahası İsrail ve BAE gibi güçlerin kırılgan bir zeminde devam eden savaşı uzatmak ve (veya) askıda bırakmak için elinden geleni yaptığı da görülmekte. İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları tam anlamıyla durdurmaması ve hatta Lübnan’ın güneyini ilhak etmeye hazırlanan siyasal stratejisi tansiyonun düşmesine izin vermiyor. ABD ile İran arasında kalıcı bir barış anlaşması imzalansa dahi İsrail soru işareti olmaya devam edecek. İran savaşının Türkiye’yi ilgilendiren kısmı ise bu yazının odak noktası. Savaş Türkiye için hangi mesajları içinde barındırıyordu? Doğru ve eksik yaptığımız şeyler ne? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öncelikle iktidarın ve iktidarın organik aydınlarının savaşı söylemleştirme biçiminin kategorik olarak eksik olduğu ifade edilmeli. İsrail’i suçlayan ve öne çıkaran bir dil kullandı hükümet. İsrail eleştirilirken Trump ABD’si hakkında olumsuz bir değerlendirme yapılmadı. Bu savaşın İsrail merkezli Ortadoğu projesiyle bir ilgisi olduğu çok açık. Ayrıca İsrail’in de ABD’yi kolay bir zafere ikna ettiği. Ancak suçun büyüğü yine de Trump yönetiminde. Türkiye ise ABD ve Trump’ı neredeyse hiç eleştirmedi. İspanya’nın başını çektiği Avrupa ülkelerinin tavrı ortada. Siyasi iktidarın ABD’yi eleştirmekten kaçındığı, ABD-Avrupa ayrışmasında ABD’den yana tavır koyduğu görülüyor. Bu arada Ortadoğu analizinin fazlasıyla İsrail merkezli bir şekilde inşa edilmesi daha nüanslı bir şekilde tartışılmalı. Türkiye’nin ABD’ye ve ABD üzerinden NATO’ya yakınlığı bazı fırsatların kaçmasına yol açıyor. Artan Çin-Rusya ile ABD arasındaki rekabette taraf seçmiş oluyoruz bu şekilde. Ayrıca Türkiye çok kutuplu dünya ile tek kutuplu dünya arasında tercihini ikincisinden yana koyuyor. Bu durum orta ve uzun vadede riskli bir tercih. Türkiye’nin ABD yönetimine yakınlığı, onu Rusya, Çin, İran ve AB ülkeleri açısından ikincil bir pozisyona sürüklemekte. İran’ın savaştan önce ABD’yle yapılacak müzakerelerin İstanbul’da olmasına karşı çıkması ve (veya) arabulucu ülke yarışında Pakistan’ın Türkiye’nin önüne geçmesi tesadüfi değil bu nedenle. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada bir NATO tartışması da açmak gerekli. ABD Başkanının NATO’dan çıkma tartışması yaptığı günlerde Türkiye’deki NATO ağırlığı arttı. NATO’nun Irak’tan çekilmesinden sonra Türkiye’de bir NATO kolordusu kurulması gündeme geldi. Bu yeni birlik ihtimal ki Ortadoğu’ya yönelik olarak ve İncirlik üstünü koruma misyonu için devreye girecek. Düşük yoğunluklu bir şekilde devam etse de boğazlar için de benzeri bir tasarı basına sızdı. Rusya’nın Montrö hatırlatması boğazlara NATO veya ABD üstü kurulmasını şu an için gündemden çıkardı. Ayrıca hükümet de bu söylentileri yalanladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş sırasında birkaç defa İran’dan Türkiye’ye füze düştü. İran resmi olarak saldırıları reddetse de İncirliğin hedef alındığı açık. İran’ın okuması İncirlik ve Kürecik üstlerinin ABD’ye istihbarat sağladığı yönünde. Tabii Türkiye İran savaşına açıkça destek vermedi. Türkiye’deki ABD/NATO üstleri İran’a yönelik hava saldırıları için kullanılmadı. Bu çok önemli. Türkiye’nin durduğu yer ABD’nin müttefiki olarak ve NATO üyesi bir ülke olarak saldıran tarafı açıkça suçlamamak, ama İran’a yönelik Amerikan kuşatmasına da destek vermemek şeklindeydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok yoğun bir şekilde olmasa da ülkenin savunma yeterliliği ve silah sanayisinin de İran savaşı nedeniyle tartışıldığına tanıklık ettik. Şöyle ki, İran’dan atılan füzelerin tamamı Amerikan savaş gemilerinden gönderilen hava savunma füzeleri tarafından imha edildi. NATO radarları füzeleri tespit etti. Bu durum Türkiye’nin kendi hava savunma sistemi yok mu sorusunu tekrar gündeme getirdi. Bahsi geçen mesele son 10 yıla damgasını vurmuş bir güvenlik krizi olarak yorumlanabilir. Türk silah sanayi hükümetin kararlı politikası nedeniyle ciddi bir atılım yaptı. Artık eskisine göre dışa daha az bağımlıyız. Ama hava savunma sistemi, muharip uçuk ve muharip tank konularında henüz istenilen düzeyde değil Türkiye. S-400’leri kullanmıyoruz. Alternatifi olan sistemler ancak kriz anlarında geçici olarak ülkeye konuşlandırılmakta. Yerli uçak ve yerli tankta epey mesafe kaydedildi. Ama bugün itibariyle hala yerli seri üretime geçemedik. Özellikle uçak temini ciddi bir sorun. Eurofighter alımı kaygıları bir ölçüde azalttı. Yine de Türkiye’nin uçak, hava savunma sistemi ve tank konusunda eksiklerini bir an önce tamamlaması lazım. İran ve İsrail gibi ülkelerin silah gücü ortada. Ortadoğu’ya komşu olmak ise başlı başına bir risk. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ez cümle henüz tam olarak bitmemiş olan bu savaşın Türk siyasetine ve dış politikasına kalıcı etkisi daha çok bu iki husus bakımından söz konusu olacak. Türkiye yerli sanayiye daha fazla dayanan, dolayısıyla bağımsızlıkçı bir silah ve savunma politikasında ısrar etmek zorunda. Çünkü İsrail saldırganlığı kontrol altına alınamıyor. Dahası Trump ABD’si güvenilir bir müttefik değil. İran’ın dostluğu ise tarihsel ve yapısal açıdan kırılgan içeriğe sahip.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iran-savasindan-cikarmasi-gereken-dersler-1776194943.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Delhi–Paris Hattı: Hint–Fransız savunma yakınlaşması Avrupa’nın Asya stratejisinde ne değiştirir?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/delhiparis-hatti-hintfransiz-savunma-yakinlasmasi-avrupanin-asya-stratejisinde-ne-degistirir-13084</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/delhiparis-hatti-hintfransiz-savunma-yakinlasmasi-avrupanin-asya-stratejisinde-ne-degistirir-13084</guid>
                <description><![CDATA[Delhi–Paris hattı tek başına küresel dengeleri altüst eden bir kırılma yaratmıyor. Ama Avrupa’nın Asya stratejisinde bugüne kadar eksik kalan bir halkayı yerine oturtuyor. Avrupa için bu ilişki, Asya’da yalnızca başkalarının kurduğu oyuna tepki veren bir seyirci olmanın ötesine geçme imkânı sunuyor. Hindistan için ise Batı ile ilişkilerini çeşitlendiren, kendi ağırlığını artıran ve “çoğul ortaklıklar” üzerinden yürüyen bir dış politikanın önemli araçlarından biri haline geliyor. Önümüzdeki yıllarda Asya haritasına baktığımızda, bu hattı görmezden gelen analizlerin eksik kalacağını şimdiden söyleyebiliriz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yeni Delhi’de 13 Nisan’da yapılan Hindistan–Fransa </span><a href="https://www.deccanherald.com/india/officials-from-india-and-france-discuss-bilateral-ties-west-asia-situation-3966821" style="color:#467886; text-decoration:underline"><span style="color:#2980b9">görüşmesinin</span></a><span style="color:black"> resmî açıklamasında birkaç başlık öne çıkarıldı. Bunlar savunma işbirliğinin derinleştirilmesi, Hint Okyanusu’nda ortak devriyeler, İndo-Pasifik’te deniz güvenliği ve Batı Asya’daki krizlere dair “yakın istişare” idi. Metin teknik bir diplomatik dille kaleme alınmıştı ama satır aralarında çok daha geniş bir siyasal hesabı görmek mümkündü. Bir taraf, yükselen bir Asya gücü; diğer taraf ise Avrupa’da “küresel aktör” iddiasını canlı tutmaya çalışan bir ülke. Ortak cümleleri okurken aslında her iki başkentte de benzer bir soru yankılanıyor. Bu hat, sadece iki ülkenin savunma tercihini mi anlatıyor yoksa Avrupa’nın Asya stratejisinde yeni bir sayfa mı açıyor?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hindistan’ın bu masaya hangi zihniyetle oturduğunu anlamaya çalıştığımızda, uzun yıllara yayılan denge arayışını hatırlamak gerekiyor. Yeni Delhi ne Washington’la tam ittifak çizgisine kendini sıkıştırmak istiyor ne de Moskova’ya bağımlı bir savunma mimarisine geri dönmeye niyetli. Çin’le sınır hattında süren gerilim, Hint Okyanusu’ndaki baskı ve içeride büyüme–güvenlik dengesini yönetme çabası, Hindistan’ı alternatif ortaklıklar aramaya zorluyor. Fransa ile savunma alanında kurulan yakınlaşmayı bu çerçevede, Hindistan’ın “tek merkezli” bir güvenlik şemasını reddeden çizgisinin bir devamı olarak görebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Paris’in hesap defterinde ise başka bir kaygı öne çıkıyor. Fransa, Avrupa savunması tartışmalarında kendini yalnızca kıta içi bir güç olarak konumlandırmak istemiyor. Nükleer kapasitesi, denizaşırı toprakları ve diplomatik ağıyla küresel sahnede yer tutan bir oyuncu olarak görülmek istiyor. Bunun Asya ayağında elinde çok sayıda güçlü kart yok. Tam da bu nedenle Hindistan, Fransa için sadece büyük bir silah müşterisi değil, Avrupa’nın Asya’da kendi adına konuşabilmesini sağlayacak bir ortak olarak da önem kazanıyor. Biz bu ilişkiyi, Avrupa’nın Asya’ya açılan kapısında Paris’in kendine ayrı bir koridor açma çabası olarak da okuyabiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Hindistan’ın Arayışı: Denge, Çeşitlendirme, Sigorta</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hindistan’ın gözünden bakınca, savunma dosyasında temel hedeflerden biri tedarik kaynaklarını çeşitlendirmek. Uzun süre Rusya merkezli ilerleyen silah alımları bugün riskli bir bağımlılık olarak görülüyor. Washington ile yakınlaşma ve QUAD çerçevesinde Japonya ile Avustralya arasında derinleşen ilişkiler önemli bir eksen oluşturuyor. Ancak Yeni Delhi, kendini Batı’nın Asya’daki uzantısı olarak konumlandırmak istemiyor. Bu nedenle Fransa ile kurulan savunma yakınlaşması, Hindistan’a hem Batı içinde hareket alanı açan hem de kendi özerkliğini korumasına yardımcı olan bir kanal sunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Rafale projeleri, donanma işbirliği, ortak tatbikatlar ve teknoloji paylaşımı gibi </span><a href="https://www.france24.com/en/asia-pacific/20230912-france-and-india-deepen-defence-ties-with-more-rafale-jets-and-submarines" style="color:#467886; text-decoration:underline">başlıklar</a><span style="color:black"> bu arayışın somut adımları. Hint pilotlarının Fransa’da eğitilmesi, bakım–onarım ekosistemlerinin ortaklaşması ve denizaltı ile savaş gemisi projeleri üzerinden kurulan bağlar, Hindistan’ı sadece silah alan bir ülke olmaktan çıkarıp birlikte plan yapan bir ortak konumuna taşıyor. Bu yapı, Moskova’nın ağırlığını azaltırken Washington’a tam bağımlılığı da sınırlandıran bir sigorta olarak değerlendirilebilir. Hindistan, “çok kutuplu” söylemini bu tür ortaklıklar üzerinden ete kemiğe büründürmeye çalışıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Fransa’nın Hesabı: Avrupa İçinde Ayrı Bir Asya İmzası</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fransa açısından bakıldığında, Delhi–Paris hattı Avrupa içi güç tartışmalarıyla da yakından ilgili. Berlin daha çok ticaret ve ekonomi eksenli bir Çin politikasıyla öne çıkarken, Brüksel normatif bir dil ve kurallara dayalı düzen söylemi üzerinden Asya’ya bakıyor. Paris ise güvenlik boyutunu ve askeri varlığını öne çıkaran bir çizgiye sahip. Hindistan’la savunma ortaklığı, Fransa’ya Avrupa içinde “Asya dosyası bende” deme imkânı veriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İndo-Pasifik stratejileri konuşulurken Fransa’nın hem Hint Okyanusu’nda hem Pasifik’te denizaşırı toprakları olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu adalar ve üsler üzerinden şekillenen askeri varlık, Hindistan ile kurulan savunma işbirliğiyle birleştiğinde Paris’in eline yeni bir argüman veriyor. Avrupa’da stratejik özerklik tartışmalarında Fransa, “sadece kâğıt üzerinde konuşan bir Avrupa değil, sahada risk alabilen, ortaklık kurabilen bir Avrupa” örneğini Hindistan dosyası üzerinden gösterebilir. Avrupa’nın Asya stratejisinde Fransa imzalı dosyaların ağırlığı artarsa, Berlin ve diğer başkentlerle tartışmaların yeni bir boyut kazanacağını öngörebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Avrupa’nın Asya Stratejisi Nereye Evrilebilir?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Delhi–Paris hattı Avrupa’nın Asya’ya bakışında bazı yerleşik alışkanlıkları zorlayabilir. Bugüne kadar Asya dendiğinde birçok Avrupa başkentinde akla gelen ilk dosya çoğu zaman Çin’le ticaret, tedarik zincirleri ve ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında süren düzen tartışmalarıydı. Hindistan ile savunma eksenli bir yakınlaşma kıta siyasetinde Hindistan’ı ayrı bir stratejik sütun olarak öne çıkaran düşünceyi güçlendirebilir. Bu da Avrupa’nın Asya haritasını okurken yalnızca Pekin–Washington hattına odaklanan bakışını yavaş yavaş çeşitlendiren bir etki yaratabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öte yandan Avrupa’nın Asya siyasetini uzun süre ağırlıklı olarak ABD üzerinden yürütme refleksi de bu süreçte sorgulanabilir. NATO çerçevesi ve transatlantik bağlar yerinde duruyor. Fakat Avrupa sahada kendi adına inisiyatif kullanabildiği alanlara fazlasıyla ihtiyaç duyuyor. Hindistan’la savunma alanında yakınlaşma bu ihtiyacın sınandığı bir dosya olabilir. Eğer bu ilişki yalnızca silah satışı düzeyinde kalmaz, ortak üretim, teknoloji paylaşımı, deniz güvenliği ve diplomasi boyutlarını içeren kapsamlı bir pakete dönüşürse, Avrupa’nın Asya stratejisinde daha özgün bir rolün mümkün olduğuna dair güçlü bir örnek ortaya çıkar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Pekin’in ve Diğer Aktörlerin Gözünden Delhi–Paris Hattı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yakınlaşmanın Çin başta olmak üzere bölgedeki diğer aktörler tarafından dikkatle izlendiğini söyleyebiliriz. Pekin, Hindistan’ın ABD ile geliştirdiği ilişkiyi zaten yakından izliyordu. Şimdi bu resme Avrupa’nın, özellikle de Fransa’nın daha aktif biçimde girmesi ekleniyor. Bu durum, Çin’in İndo-Pasifik planlamasında yeni hesaplara yol açabilir. Çünkü karşısına Atlantik İttifakı’nın askeri kapasitesinin yanı sıra, Avrupa’nın diplomatik ve ekonomik ağı da daha belirgin şekilde çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bölgedeki diğer ülkeler açısından bakıldığında, Hindistan–Fransa yakınlaşması, Asya’daki güç mücadelesinin tek bir eksene sıkışmadığını gösteren bir örnek sunuyor. Japonya, Avustralya, Güneydoğu Asya ülkeleri için bu ortaklık, Avrupa’nın sahada daha görünür olabileceği bir dönemin başlangıcı olarak okunabilir. Böyle bir manzara, Asya’daki aktörlere “yalnızca ABD ile Çin arasında seçim yapmak zorunda olmadıkları” yönünde bir sinyal gönderme potansiyeli de taşıyor. Hindistan, kendini burada farklı güç merkezleri arasında köprü kurabilen bir aktör olarak sunmayı tercih ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuçta Delhi–Paris hattı tek başına küresel dengeleri altüst eden bir kırılma yaratmıyor. Ama Avrupa’nın Asya stratejisinde bugüne kadar eksik kalan bir halkayı yerine oturtuyor. Avrupa için bu ilişki, Asya’da yalnızca başkalarının kurduğu oyuna tepki veren bir seyirci olmanın ötesine geçme imkânı sunuyor. Hindistan için ise Batı ile ilişkilerini çeşitlendiren, kendi ağırlığını artıran ve “çoğul ortaklıklar” üzerinden yürüyen bir dış politikanın önemli araçlarından biri haline geliyor. Önümüzdeki yıllarda Asya haritasına baktığımızda, bu hattı görmezden gelen analizlerin eksik kalacağını şimdiden söyleyebiliriz.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/delhiparis-hatti-hintfransiz-savunma-yakinlasmasi-avrupanin-asya-stratejisinde-ne-degistirir-goktug-caliskan-1776195036.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İslamabad’da tıkanan barış: Yeni belirsizlikler</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/islamabadda-tikanan-baris-yeni-belirsizlikler-13080</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/islamabadda-tikanan-baris-yeni-belirsizlikler-13080</guid>
                <description><![CDATA[İslamabad’da 21 saat süren kritik görüşmelerden sonuç çıkmadı; barış umutları yerini derin bir belirsizliğe bıraktı. ABD Başkanı Trump’ın ilan ettiği askeri zafer, sahada İran’ın siyasi direnci ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hamleleriyle sarsılırken, küresel hegemonyanın sınırları da net bir şekilde görünür]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya, cumartesi günü adeta nefesini tuttu. ABD–İsrail–İran savaşının 40. gününde ilan edilen ateşkesin ardından, Pakistan’ın başkenti İslamabad’da ABD ile İran arasında yürütülen müzakerelerin sonuçları merakla bekleniyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Müzakere toplantısı açıklandığı ilk saatlerden itibaren televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde “savaşı kim kazandı?” tartışmaları erken ve kesin ifadelerle yapılmaya başlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İslamabad’da 21 saat süren görüşmelerin ardından ise herhangi bir anlaşma sağlanamadı ve müzakere sona erdi. ABD heyeti Pakistan’dan ayrıldı. Masadan barış çıkmadı. Açıkçası, çıkmasını beklemek de gerçekçi değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarafların ilk açıklamaları, müzakerelerin geleceğine dair belirsizliği artırdı. ABD heyeti başkanı ve Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’ın Washington’ın şartlarını kabul etmeyi reddettiğini belirtti ve görüşmelerin tıkanma nedeninin “İran’ın nükleer silah üretmeyeceğine dair kesin bir taahhüt vermemesi” olduğunu ifade etti. ABD heyetinin “nihai ve en iyi” tekliflerini sunduğunu söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Donald Trump ise daha taraflar masada buluşmadan savaşın kazananının ABD olduğunu ilan etmişti. Büyük bir askeri başarı elde ettiklerini duyurdu. Görüşme sonrasında da bir anlaşmaya varılmasının kendisi için önemli olmadığını ve İran’ı askeri olarak mağlup ettiklerini savundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise görüşmelerin güvensizlik atmosferinde gerçekleştiğini belirterek, tek oturumda anlaşmaya varılmasının beklenmemesi gerektiğini ifade etti. İran’ın Pakistan ve bölgedeki diğer ülkelerle temaslarını sürdüreceğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran medyasına göre, görüşmelerde Hürmüz Boğazı ve nükleer materyallerin ülke dışına çıkarılması gibi kritik başlıklar öne çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeyden önce, savaşın en önemli taraflarından biri olan İsrail müzakerelere dahil edilmemişti. Üstelik ateşkesin ilk saatlerinden itibaren Lübnan’ın ateşkes kapsamı dışında olduğu iddiası, sürecin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. İsrail, Lübnan’daki Hizbullah hedeflerine yönelik hava saldırılarını sürdürürken, Başbakan Netanyahu savaşın henüz bitmediği mesajını verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barış görüşmelerinin arabulucusu Pakistan ise ABD ve İran’ı ateşkes taahhütlerine uymaya ve kalıcı barış için çaba göstermeye çağırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi herkes şu sorulara yanıt arıyor: İslamabad’da masada ne oldu ve bundan sonra ne olacak?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuya yalnızca askeri bilanço üzerinden bakmak yanıltıcı olur. Asıl mesele, ortaya çıkan siyasal tablodur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail, İran’a savaş açarken ileri sürdükleri gerekçeler açısından somut bir sonuç elde edemeden müzakere masasına oturmak zorunda kaldı. Bu durumu ortaya çıkaran birçok faktör bulunuyor. Bunlardan biri, Trump yönetimi içinde yükselen itirazlar ve çekincelerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer neden ise savaşın plansız ve yanlış hesaplarla başlatılmış olmasıdır. Bu durum, ABD’nin küresel hegemonya hedefleri açısından yeni sorunlar üretmeye başladı ve tarihsel müttefikleriyle ilişkilerini zorladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden geliştirdiği hamlelerin enerji, ekonomi ve finans alanlarında yarattığı etkiler, savaşa zorunlu bir ara verilmesini beraberinde getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>ABD’den Zorunlu Mola </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat 2026’da başlayan saldırılarla birlikte Orta Doğu merkezli, küresel etkileri olan yeni bir enerji savaşı ortaya çıktı. 8 Nisan itibarıyla bu savaşa iki haftalık bir ara verildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail, büyük bir yıkım kapasitesine sahip olduklarını gösterdi. Ancak bu askeri gücü kalıcı bir siyasi sonuca dönüştürmenin zorluğu da ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreçte ABD’nin küresel ölçekte zor kullanma kapasitesinin sınırı daha net görünür oldu. . Buna rağmen saldırı ve tehditlerin sürmesi, ABD’nin küresel etkisini daha da zayıflatacak &nbsp;ve güven üretme kapasitesini aşındıracaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran ise ağır yıkıma rağmen teslim olmayarak siyasi açıdan önemli bir direnç göstermiş oldu. İran rejimi, ABD–İsrail’in üstün askeri gücü karşısında ülkedeki yıkımı engelleyemedi; ancak teslim de olmayarak siyasi açıdan önemli bir direnç sergiledi. Bu durum, İran açısından sınırlı da olsa bir pozitif bir hava oluşturdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kapitalist emperyalist sistemin kendi kurallarını dahi zorlayan bir biçimde İsrail ile birlikte İran’a savaş açan ABD Başkanı Trump’ın, iki haftalık ateşkes sürecinde içine düştüğü zor durumu toparlayabilecek bir kapasite ve zihniyete sahip olduğu söylenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, ABD’nin sarsılmaz olduğunu düşündüğü küresel gücüne güvenerek, İsrail ile birlikte tüm dünyayı sarsan ve Orta Doğu’yu ateş altına alan bir savaş başlattı. Yanıldığı ortaya çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdilik nasıl tornistan edeceğine karar vermiş değil. Bu nedenle ateşkes süreci içinde ya da sonrasında savaşın yeniden başlaması ihtimali oldukça yüksektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Enerji taşımacılığı açısından kritik önemde Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması oldu. Ve yeni statüsü etrafında ilk raunttun nasıl sonuçlanacağı savaşın yeni döneminin gidişatına ilişkin ilk işaret olacak. İran elindeki en önemli kozu saldırmazlık güvencesi alana kadar tutmak isteyecek. ABD ise müttefiklerini az da olsa yumuşatacak bir sonuca bir an önce ulaşmak istiyor.&nbsp; </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bundan sonrası </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık hiçbir şeyin Trump için eskisi kadar kolay olmayacağı da açıktır. Müttefikleri, bölge ülkeleri ve kendi seçmeni nezdinde itibarı ciddi biçimde zedelenmiş durumdadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin aynı tutumu ve politikaları sürdürmesi, &nbsp;saldırılarına ve tehditlerine devam etmesi, küresel etkisini daha da zayıflatabilir. Bu rıza üretme kapasitesinin aşınması anlamına gelecektir. 10 Nisan’daki İslamabad toplantısında ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in de bunu yakından görmüş ve hissetmiş olması muhtemeldir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran açısından ise mevcut durumu korumak dahi bir “kazanım” olarak değerlendirilebilir. Buna karşılık ABD ve İsrail’in yeni bir siyasi anlatıya ihtiyacı bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın temel motivasyonu, düşük maliyetli bir çıkışla bir zafer hikâyesi üretmekti. Bundan sonra belirleyici olacak olan, İran ile müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceği ve İsrail’in bu sürece nasıl dahil edileceğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat’ta başlayan bu savaş, birçok yerleşik kabulü sarstı. Yeni küresel güç dengelerinin şekillendiği bu dönemde, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı açıkça görülmektedir. Dünya, çok katmanlı ve derin bir belirsizlik sürecine girmiştir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/islamabadda-tikanan-aris-yeni-belirsizlikler-1776082484.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump’tan önceki Trump’ın başı dertte</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumptan-onceki-trumpin-basi-dertte-13072</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumptan-onceki-trumpin-basi-dertte-13072</guid>
                <description><![CDATA[Magyar onu yenerse, bu dünya çapındaki demokratlara ilham olacak; Merkezi hükümetin pek çok ana kurumu ele geçirdiği ve seçim zeminini eğdiği bir ülkede bile halk hareketinin galip gelebileceği kanıtlanacak. Tüm yetişkin hayatını Orbán döneminde geçirmiş insanlar onsuz bir ülkeyi hayal ediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Budapeşte’nin zengin kale semtinde restore edilmiş bir villada bulunan Tuna Enstitüsü, Macaristan’da yabancı muhafazakârlara hitap eden birkaç devlet destekli düşünce kuruluşundan ve vakıftan biri. Perşembe akşamı, Macaristan seçimlerinden üç gün önce düzenlenen bir panel tartışmasında hava oldukça kasvetliydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikalı ve Avrupalılardan oluşan konuşmacılar Başbakan Viktor Orbán’ın zor da olsa bir zafer kazanabileceği umudunu henüz kaybetmemişti, ancak hepsi Fidesz partisinin, Orbán’ın 16 yıl önce iktidara dönüşünden bu yana en ciddi meydan okumayla karşı karşıya olduğunu kabul ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“İşte sorun şu,” dedi National Review yazarı John Fund. “Bir tür olumlu kampanya yürütmek zorundasınız.” Beşinci dönem için aday olan Orbán, korku üzerine bir kampanya yürütüyor. Ekonomi genel olarak korkunç görülüyor: yüksek işsizlik, neredeyse sıfır büyüme ve çok zayıf sosyal hizmetler… </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaaaaa.jpg" style="height:443px; width:758px" /></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tuna Enstitüsü</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orban Kampanyası büyük oranda, merkez sağ rakibi Péter Magyar’ın Macaristan’ı Ukrayna savaşına sürükleyeceği yönündeki fantastik iddiaya dayanıyor. Macaristan’ın başkenti Budapeşte, Magyar ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin yan yana vesikalık fotoğraflarının bulunduğu posterlerle kaplı: “Onlar Tehlikeli! Durdurun Onları!” yazıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişte Orbán, şeytanlaştırdığı rakiplere karşı konumlanarak başarılı olmuştu. George Soros hakkındaki birçok sağcı komplo teorisi yaymıştı. Ama bu sefer işe yaramıyor gibi görünüyor. Fund, “Ekonomi konusunda Fidesz’in ortaya koyduğu idealist, olumlu bir mesaj görmek için gerçekten zorlanmak gerekiyor” diye konuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçime girerken çoğu anket, Magyar’ın Tisza Partisi’nin epey önde olduğunu ve büyük bir zaferin yolda olduğunu gösteriyor. Tuna Enstitüsü’ndeki konuşmacıların da anladığı gibi, Orbán’ın yenilgisi dünya çapındaki muhafazakâr hareket için ciddi sonuçlar doğurma potansiyeline sahip. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán rejimine yakın, cömertçe finanse edilen Mathias Corvinus Collegium’da görevli Avusturyalı siyaset bilimci Ralph Schoellhammer Macar vergi mükelleflerinin “sonsuza dek minnettar olduğum” bir şekilde “Avrupa’da daha önce var olmayan bir muhafazakâr ekosistemi” finanse ettiğini belirterek konuyu ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fidesz döneminde Budapeşte, kendi hükümetlerinden bıkmış gericiler için adeta bir Disneyland haline geldi. Amerikalı ve İngiliz muhafazakârlar sürekli Tuna Enstitüsü burslarıyla şehirden gelip geçiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">The Atlantic’in yakın zamanda bildirdiğine göre, Orbán, Macarca bilmeyen ve JD Vance’e yakın bir MAGA etkileyicisi olan Gladden Pappin’i, Dışişleri Bakanlığı’nın politika planlama kadrosuyla aynı işi yapan Macaristan Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nün başına getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet fonları İngiliz muhafazakâr Roger Scruton’un adını taşıyan bir kafe zincirini de destekliyor; Perşembe günü ziyaret ettiğim birinde duvarda Scruton’un “Muhafazakârlık bir fikirden çok bir içgüdüdür” sözü yer alıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Perşembe akşamı etkinliği tanıtan Orbán destekli, Avrupa odaklı sağcı medya kuruluşu Brussels Signal’in yayıncısı Patrick Egan, Budapeşte’deki atmosferi İkinci Dünya Savaşı sonrası Paris’teki Sol Kıyı’nın altın günlerine benzetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Macar halkının parasıyla mümkün olan bu cennet, artık sona erebilir. En önemlisi, Orbán uluslararası sağa sadece maddi destek sağlamıyor. Macaristan’da yarattığı sistemi “Liberal Karşıtı demokrasi” olarak adlandıran Orbán, bunu Batı liberalizmine karşı işleyen bir muazzam bir etki yaratan Hristiyan milliyetçi alternatif olarak uzun zamandır sunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2022’de Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, “Modern Macaristan muhafazakâr devlet yönetimi için sadece bir model değil, büyük harfle MODELdir” demişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka hiçbir siyasetçi Orbán kadar, muhafazakârlara hükümet gücünü kültür savaşlarında nasıl kullanacaklarını göstermedi. Önde gelen bir liberal üniversiteyi kapattı, okullarda Florida’daki ünlü “Eşcinsellik karşıtı” yasanın öncülü olacak şekilde “eşcinsel propagandayı” yasakladı. Büyük medya organlarını müttefiklerine devretti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Steve Bannon bir zamanlar Orbán’ı “Trump’tan önce Trump” olarak tanımlamıştı. Şimdi Orbán kendi vatandaşlarından olası bir tokatla karşı karşıya. Ve şiirsel bir tesadüfle, tam da MAGA hareketinin entelektüel öncüsünün Trump’ın yıkıcı ve utanç verici İran savaşı altında çatırdadığı anda tökezliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En azından son on yıldır, dünya çapındaki liberalizm karşıtı sağcılar momentum ve enerjiye sahip gibi görünüyordu. Cesur ve sınırları zorlayan onlardı; yollarına çıkmaya çalışan eski merkez sol partiler ise yorgun ve biraz şaşkın duruyordu. Ama bugün, modern popülist sağın öncüsü Orbán da, onun zirvesi Trump da çırpınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2022’de muhafazakâr popülist Sohrab Ahmari, Trump’ı coşkuyla destekleyen bir yazının yazarıydı; Trump’ın Amerikalılara “başarısız elitleriyle yüzleşme ve onları dizginleme şansı” sunduğunu savunuyordu. İki yıldan kısa bir süre süren dizginsiz Trump yönetiminden sonra Ahmari o elitleri özlemle arıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaa.jpg" style="height:380px; width:758px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(<span style="color:black">Budapeşte’nin başkenti, Magyar ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin yan yana vesikalık fotoğraflarının bulunduğu posterlerle kaplı. Üzerinde ‘Onlar Tehlikeli! Durdurun Onları!’ yazıyor.)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhuriyetçi Parti’nin popülist versiyon vaat eden her şeyi karaya oturdu aşamasına geldi. “Liberal teknokratların dönüşünü” özlediğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fidesz’in yönetimi Trump’ınki kadar yıkıcı olmadı. Macaristan’ın kaybedecek o kadar şeyi yoktu ama kendi ölçülerinde bir başarısızlıktı. Macaristan artık Avrupa Birliği’nin en yoksul ülkelerinden biri ve Transparency International’a göre Bulgaristan’la birlikte en yolsuz olanı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán hükümeti doğurganlığı artırmak amacıyla GSYİH’sinin %5’inden fazlasını ailelere yönelik yardımlara harcıyor, ancak 2025’te doğurganlık oranı kadın başına 1,31 çocuğa düştü. “Nüfus azalması şu anda tarihin en yüksek hızıyla ilerliyor” diyor Doğu Çalışmaları Merkezi’nin 2025 raporu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette Tisza lideri Magyar’ın zaferi garanti değil. Geçmişte anketler Fidesz desteğini olduğundan düşük göstermişti; dört yıl önceki son ziyaretimde de anketler rekabetçi bir yarış gösteriyordu ama Orbán’ın partisi ezici bir zafer kazanmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’ın seçim bölgeleri derinlemesine gerrymander edilmiş (seçim haritası iktidar lehine düzenlenmiş), yani oyların çoğunluğunu almadan bile parlamentoda çoğunluğu kazanabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart ayında Fidesz’in Macaristan’daki Roman azınlıktan oy satın almaya çalıştığı iddialarıyla ilgili bir skandal patlak verdi. Seçimin son günlerinde başka ne tür kirli oyunlar geleceğini kimse bilmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Tisza’nın önde görünümü, hem Fidesz’in yapısal avantajlarını hem de olası hilelerini aşacak kadar güçlü görünüyor. Fund’un da kabul ettiği gibi, Orbán’ın kampanyası yorgun ve ilhamsız hissiyatı veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki hafta önce kendi mitinginde yuhalandı; bazıları bunu Romanyalıların diktatör Nicolae Ceaușescu’yu yuhaladığı ve ertesi gün ülkeyi terk etmeye çalıştığı kritik ana benzetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağımsız milletvekili ve yolsuzluk karşıtı aktivist Ákos Hadházy, “Fidesz normalde yaptığından daha fazla hile yapmazsa, muhalefet kazanacak ve belki de büyük kazanacak” diye konuşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle olsa bile Macaristan muhtemelen muhafazakâr bir ülke olarak kalacak, çünkü eski bir Fidesz yetkilisi olan Magyar hiçbir şekilde ilerici değil. İki yıl öncesine kadar rejimin içindeydi; eski Adalet Bakanı Judit Varga’nın eski eşi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Partiden oldukça spektaküler bir şekilde ayrıldı. Başkan Katalin Novák’ın bir çocuk yuvasındaki cinsel istismarı örtbas etmekten hapis yatan birini affettiğinin ortaya çıkmasıyla Orbán hükümeti büyük bir skandalla sarsıldı. Novák istifa etmek zorunda kaldı, affı imzalayan Varga (Magyar’ın eski eşi) ile birlikte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macar siyaset analisti Péter Krékó, olayın etkisini Jeffrey Epstein skandalına benzetti ve “ahlak vaazı veren bir hükümetin ahlaki çöküşünü” gösterdi. Skandal patlak verdikten sonra, hükümetin diğer üyelerinin de işe karıştığına dair yaygın spekülasyonlar arasında Magyar Facebook’ta rejimi kınadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağımsız YouTube programı Partizan’da suçlamalarını genişletti: “Ülkenin yarısının zaten birkaç ailenin elinde olduğunu hissettiğinizde, neyi bekliyorsunuz ki?” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán’ın müttefikleri genelde safları bozmakla tanınmaz; röportajının etkisi hızla yayıldı ve Magyar doğruyu söyleyen bir muhalif olarak selamlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birkaç hafta sonra, 15 Mart 2024’te (Macar ulusal bayramı), Magyar Budapeşte’de on binlerce kişinin katıldığı bir miting düzenledi ve yeni siyasi hareketini ilan etti. Kampanyasını tek bir şeye odakladı: Orbán rejiminin efsanevi yolsuzluğuna karşı çıkmak. Bu yolsuzluk, Orbán’ın müttefiklerini muazzam zenginleştirirken sosyal hizmetleri o kadar yıpratmıştı ki hastaneye giden insanlar kendi tuvalet kağıtlarını getirmek zorunda kalıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biden’ın eski Macaristan Büyükelçisi David Pressman, “Tek konuştuğu politika, Macaristan’ı ve Macar kimliğini yozlaştıran bu kleptokrasiye (hırsızlar yönetimi) sistematik bir meydan okuma gerektiği” tanımlamasını yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne Trump ne de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu kleptokrasiye meydan okumanın başarılı olmasını istiyor ve ikisi de Orbán’ı ayakta tutmak için çok uğraşıyor. Amerikan sağına ilham kaynağı olmasının yanı sıra Orbán, Avrupa’daki Rus çıkarları için de at koşturan bir figür: Liderliğinde Macaristan, Rusya’ya yönelik AB yaptırımlarını ve Ukrayna’ya yardımı engelledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/bbbb(1).jpg" style="height:400px; width:758px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kahramanlar meydanında protesto konseri</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Washington Post’un bildirdiğine göre Rus istihbaratı, Macarları Orbán etrafında kenetlenmeye ikna etmek için ona suikast düzenleme fikri önermiş. Bu olmadı ama bu hafta Sırbistan’ın Putin yanlısı devlet başkanı, Macaristan için kritik enerji altyapısına yönelik sözde bir Ukrayna terör planını ifşa etti; bu iddia geniş çapta Rus manipülasyonu olarak görüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sözde plan ortaya çıkar çıkmaz Vance, Orbán için kampanya yapmak üzere Budapeşte’ye geldi ve Orbán’ın Ukrayna müdahalesi suçlamalarını tekrarladı. Rus ve Amerikan çıkarlarının bu buluşması özellikle çarpıcı, çünkü Salı gününe kadar ABD İran’la savaş halindeydi ve ABD yetkililerine göre İran, Rusya’dan yardım alıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Ancak sıradan Amerikan jeopolitik çıkarları, Orbán’ın Amerikan sağı için sembolik öneminin yanında sönük kalıyor gibi görünüyor. Milletvekili Hadházy Biz Orbán’dan kurtulmak istiyoruz, Trump ve Putin ise onu tutmak istiyor” diye dert yanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın Putin yanlısı bir otokrata yardım etmesi, Amerikan dış politikasını ne kadar tersine çevirdiğini gösteriyor. Ama aynı zamanda Orbán’ın yenilgisinin neden bu kadar sarsıcı olacağını da gösteriyor. Dünyanın en güçlü otokratları Orbán’ın kazanmasını istiyor; Putin ve Trump’ın yanı sıra İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’dan da onay aldı ve Çin’in muhtemel desteğini de alıyor çünkü Orbán Çin’in Küresel Altyapı Yatırımı girişimlerini benimsemekte tereddüt etmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de eğer Magyar onu yenerse, bu dünya çapındaki (iktidara nazaran) küçük (görünen) demokratlara ilham olacak; Merkezi hükümetin pek çok ana kurumu ele geçirdiği ve seçim zeminini eğdiği bir ülkede bile halk hareketinin galip gelebileceği kanıtlanacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cuma akşamı geç saatlerde binlerce genç Macar, Budapeşte’nin en sembolik meydanlarından Heroes’ Square’e (Kahramanlar Meydanı) rejim karşıtı bir konsere akın etti. Sahnedeki düzinelerce Macar yıldızın kısa gösterileriyle Fidesz’i yeren rap-rock parçaları yükselirken, tüm yetişkin hayatını Orbán döneminde geçirmiş insanlar onsuz bir ülkeyi hayal ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">30 yaşındaki bilgisayar programcısı Bálint Örvényes, “Yıllardır bunun peşindeydik” dedi. “Sonra ne olacağını bilmiyorum, ama insanların değişim rüzgârını hissettiğinden eminim ve eminim ki bunu çözeceğiz.”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Michelle Goldberg</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/11/opinion/viktor-orban-donald-trump-hungary-right.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/11/opinion/viktor-orban-donald-trump-hungary-right.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumptan-onceki-trumpin-basi-dertte-1775940214.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Macaristan’da Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının sona ermesine saatler mi kaldı?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-viktor-orbanin-16-yillik-iktidarinin-sona-ermesine-saatler-mi-kaldi-13067</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-viktor-orbanin-16-yillik-iktidarinin-sona-ermesine-saatler-mi-kaldi-13067</guid>
                <description><![CDATA[Her ne olursa olsun, Macaristan’da siyaset, ancak 1989’da Sovyetler sonrası döneme giderkenkiyle karşılaştırılabilecek derecede ümit ve heyecan rüzgârına hiç bu seçimlerde olduğu gibi kapılmamıştı. Tisza, aynı zamanda, Tuna’dan sonra ülkenin en büyük ikinci nehrinin adı. O nedenle de, partinin mitinglerinde sıklıkla Árad a Tisza (Tisza Yükseliyor/Tisza Akıyor) sloganı kullanılıyordu. Tisza ve Magyar, Fidesz iktidarında betonlaşan Macar politikasına bir akışkanlık getirdi. Bakalım, Tisza aracılığı ile su akıp yolunu bulacak mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya genelinde bir çok gözlemci, gazeteci, yorumcu bu soruyu soruyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gerçekten de, 12 Nisan Pazar günü yapılacak Macaristan parlamento seçimleri, 2026’nın en önemli ve dünya politikası açısından dönüm noktası yaratacak seçimi belki de. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun iki sebebi var: biri, Orbán’ın hem ABD Başkanı Donald Trump hem de Rusya lideri Vladimir Putin tarafından desteklenmesi. Ki, “hem ABD istihbaratı CIA, hem de Rusya’nın gizli servisi SVR tarafından böylesi desteklenen bir aday” yoktur esprisi, gerçeklerden çok da uzak değil. Eğer Orbán, dünyanın en güçlü liderlerinden ikisinin desteğine rağmen kazanamazsa, “halkın iradesi” galip gelmiş olacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkinci sebepse, Orbán’ın 2014’te dile getirip ortaya koyduğu, “illeberal devlet” ideolojik modeli için bu seçimin bir “kader anı” teşkil etmesi. Eğer ki Orbán kaybederse, bireysel hak ve özgürlükler ile rekabetçi demokrasiyi, “devlet bekâsını” zayıflatan olgular olarak çerçevelediği yaklaşım da, sandıkta yenilgiye uğratılmış olacak. Bu açıdan Macaristan’ın seçimi, dünya genelinde “demokrasi” kavramının geleceği için bir oylama. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Macaristan’nın kendisi için de, Sovyetler sonrası demokrasi tarihinin en önemli seçimlerinden olduğu kesin. Macaristan’da ekonomi, onlarca yıldır hiç iyi olmadı. Viktor Orbán ve partisi Fidesz’in kendileri, 2010’da iktidara halkın yolsuzluk ve ekonomik sıkıntılardan bunalması nedeniyle gelmişti. Bu seçimler, ülkenin yolsuzlukla örülü ekonominin reformu sürecine sonunda başlanması, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edilmesi ve gerildikçe gerilen Avrupa Birliği ilişkilerini onarmak için belki de son fırsat olabilir. Aynı zamanda, yolsuzluk ve yargının siyasallaşmasıyla ilgili devam eden sorunlar nedeniyle AB’nin 2022’den beri dondurduğu milyarlarca avroluk fonları geri alabilmek için son çıkış yolu bu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Orbán’ın rakibi Péter Magyar, 2024’te siyasete atıldı. O zamana kadar Orbán’ın partisi Fidesz’in içinde yer alıyordu; fakat siyasette çok aktif değildi. Daha çok, Orbán’ın kabinelerinde bakanlık yapan eski eşi Judit Varga dolayısıyla; diğer bir deyişle, “eş durumundan” siyasetle ilişkiydi. 2023 ve 2024 yılları, Magyar bakımından her manada dönüm noktası oldu. Boşandı, Macaristan’ın en büyük siyasi skandallarından birini ortaya çıkardı ve siyasete atıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Çocuk istismarı skandalına karşı aldığı tavırla yükselen Magyar</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Magyar, geniş kamuoyunun dikkatini ilk kez Katalin Novák’ın cumhurbaşkanlığı affı etrafında patlayan skandal sırasında hükümete yönelttiği sert eleştirilerle çekti. 2024 Şubatı’nda ortaya çıkan olayda, Novák’ın bir yıl önce Budapeşte yakınlarındaki devlet yurdunda görev yapan bir yöneticiyi affettiği anlaşıldı. Bu kişi, kurum müdürünün çocuklara yönelik cinsel istismarını örtbas etmeye çalışmış, mağdurlara ifadelerini geri çekmeleri için baskı yapmıştı. Mağdurlar arasında intihar eden de olmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Macaristan’da bağımsızlığını koruyabilen medyanın da skandalın ortaya çıkmasında büyük rolü vardı. O dönemde, Telex.hu ve Direkt36.hu haberlerine göre, söz konusu affın arkasında Katalin Novák üzerinde etkili olan önemli bir isim vardı: Macar Reform Kilisesi’nin sinod başkanı ve Novák’ın yakın çevresinden </span><strong><span style="color:black">Zoltán Balog</span></strong><strong><span style="color:black">.</span></strong><span style="color:black"> Haberlere göre Balog’un, affın çıkarılması yönünde baskı kurduğu ileri sürüldü. Balog’un adı bu meselede ilk kez geçmiyordu; çünkü daha sonra hüküm giyecek olan çocuk yurdu müdürünü 2016’da devlet nişanına aday gösteren de oydu. Ayrıca Novák cumhurbaşkanı olduktan sonra Balog, onun danışma kurulunda da yer almıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Konuya yakın kaynakların aktardığına göre Balog, hükümetten ayrıldıktan sonra da Sándor Sarayı’nda Novák üzerinde hatırı sayılır bir nüfuz sahibi olmaya devam etti. Oysa Macaristan’da cumhurbaşkanlığı makamının, kilise dâhil hiçbir güç odağından etkilenmeden bağımsız biçimde çalışması gerekiyor. Aynı kaynaklar, af sürecine dâhil olan çevrelerin, kararın kamuoyuna yansıyacağını düşünmediğini de belirtiyordu. Her ne kadar bu skandalda, doğrudan Orbán’ın adı geçmese de, Novák’ın Cumhurbaşkanı olmasını sağlayan kişi elbette ki, o idi. Dahası, bu skandaldaki riyakârlık, Orbân’ın “aile değerlerini” odak alan muhafazakâr söylemi ile doğrudan çelişiyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuçta, çocuklara cinsel istismar konusu mevzu bahisken yapılan affın açığa çıkması büyük tepki yarattı; Budapeşte’de kitlesel protestolar düzenlendi ve sonunda Novák 10 Şubat 2024’te istifa etmek zorunda kaldı. Aynı gün, affa imza atan dönemin Adalet Bakanı Judit Varga da hem milletvekilliğinden hem de Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Fidesz listesinin başındaki rolünden çekildi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üç çocuğunun annesi eski eşinin siyasetten çekildiğini açıklamasından yalnızca birkaç saat sonra Magyar da kamuoyuna çıktı. Macaristan’daki en popüler sosyal medya mecrası Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, devlet bağlantılı şirketlerdeki görevlerinden ayrıldığını, ayrıca MBH Bank yönetimindeki koltuğunu da bıraktığını duyurdu. Bu açıklamasında, Orbán yönetiminin yıllardır savunduğu “ulusal, egemen, burjuva Macaristan” söyleminin aslında büyük çaplı yolsuzlukları ve servetin iktidara yakın çevrelere aktarılmasını perdeleyen bir siyasi vitrin olduğunu söyledi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunu izleyen dönemde Magyar, Partizán, Telex ve 444 gibi bağımsız medya kuruluşlarına bir dizi röportaj verdi. Bu görüşmelerde hükümeti, özellikle de Başbakanlık Kabine Ofisi Bakanı Antal Rogán’ı sert biçimde hedef aldı. Öğrenci kredi kurumunun başında bulunduğu dönemde, kamu ihalelerinde Orbán çevresine yakın isimlere ayrıcalık tanımaya zorlandığını ve boşanma sürecinde de çeşitli baskılara maruz kaldığını anlattı. “Ülkenin yarısı birkaç ailenin elinde” dediği ilk büyük çıkışı, Mart 2024 itibarıyla iki milyondan fazla kişi tarafından izlenmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonraki günlerde de hükümete yakın isimleri hedef alan paylaşımlar yapmayı sürdürdü. Başbakanın damadı István Tiborcz gibi Orbán’a yakın ya da akraba olan kişilerin, yerli özel sermaye fonlarının arkasına gizlenmiş devasa servetler biriktirdiğini ileri sürdü. 15 Mart 2024’te Budapeşte’de on binlerce kişinin katıldığı büyük bir miting düzenledi ve burada yeni bir siyasi oluşum başlattığını ilan etti. Aynı ay yapılan anketlerde seçmenlerin yaklaşık yüzde 15’i, Magyar aday olursa ona kesin ya da yüksek ihtimalle oy verebileceğini söylüyordu. İki yıl içinde, Magyar’a oy verebilecek değil, vereceğini bilfiil söyleyenler ülkenin yarısına kadar yükseldi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu noktada, Türkiye’deki siyasetçilerin de feyiz alması gereken bir duruma dikkat çekelim: başka partilerden kopanların neden başka bir siyasi çizgiye geçtiklerini güçlü biçimde açıklamaları gerekiyor. Magyar, neden Fidesz içinde olup da çizgi değiştirdiğini çok net biçimde açıkladığı için seçmende kabul gördü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“Çocuk istismarcısına af” skandalı sonrası Macaristan’da bir “kırılma” yaşandı denebilir. Evet, Macaristan’da ekonomik sorunlar da toplumsal muhalefetin yükselmesinde önemli ama yolsuzluk ve skandalların ayyuka çıkması sabırları asıl taşıran, toplumun gözlerindeki bağı asıl çözen oldu. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçtiğimiz haftalarda, Telex.hu’ya röportaj veren, Macar Ordusu’nun “yüzü” konumundaki Yüzbaşı Szilveszter Pálinkás gibi açıkça “ifşalarda” bulunanlar artmaya başladı. Pálinkás, röportajında ordudaki siyasallaşmaya karşı çıkmış, bunun orduyu zayıflattığını söylemiş ve dahası önemli bir iddiada bulunmuştu. Pálinkás’a göre, Başbakan Viktor Orbán'ın Macar ordusunda yüzbaşı olan tek oğlu Gáspár Orbán, "Hristiyanları korumak" için Çad'a Macar birliklerinin gönderilmesini istiyordu. &nbsp;Gáspár Orbán bu fikirleri İngiltere'deki Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi'nde birlikte eğitim görürken Pálinkás ile paylaştı. Orbán'ın Afrika'daki bir seyahati sırasında "Tanrı'yı ​​bulduğunu" ve "Tanrı'nın kendisine gökten seslenerek Afrika'daki Hristiyanları kurtarmaya gitmesini" söylediğini uzun uzun anlattığını belirtti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Pálinkás, Gáspár Orbán’a, Çad’a yollanacak Macar birliklerinin en az yarısının hayatını kaybedeceğini söylemiş, ama ulvi bir görev için olacağı yanıtı almış. Pálinkás, bu ve orduda yanlış gittiğini düşündüğü konuları medyaya açıklamıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Memnuniyetsiz olsalar da “böyle gelmiş böyle gider” duygusuyla veya “yaparsa Orbán yapar” diye diye atalete kapılan Macaristan seçmenleri, 2026 seçimlerine giderken bir “özne” olduklarını anımsadılar aslında. Tek tek olmasa da, toplu olarak güçlü olan bireyler olduklarını…Asıl değişimi yaratmaya başlayan da, üzerilerindeki ölü toprağından kurtulmaları oldu.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Tabela partisinden ana muhalefete</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seçimlerden önceki son anketlere göre merkez sağdaki <em>Tisza</em> Partisi, yani <em>Tisztelet és Szabadság Párt </em>(Saygı ve Özgürlük Partisi), yüzde 53-49 oyla önde görünürken Orbán’ın radikal sağ partisi Fidesz yüzde 32-39 seviyesinde. Kalan oyların daha küçük muhalefet partilerine, özellikle de aşırı sağ <em>Mi Hazánk</em> Hareketi’ne gitmesi bekleniyor. Karşılaştırmak gerekirse, önceki seçimlerde Fidesz yaklaşık yüzde 54 oy almıştı; bu, 1990’dan bu yana Macaristan’da herhangi bir partinin aldığı en yüksek oy oranıydı. Üstelik de, 2022 seçimlerinde Macaristan’ın neredeyse tüm muhalefeti, Türkiye’deki “Altılı Masa” deneyimine benzer bir şekilde birleşse de, Orbán’ın o dönemde &nbsp;anayasal çoğunluğu kazanmasını engelleyemedi. Türkiye’de olduğu gibi, birleşme “ters sinerji” getirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">2020’deki kuruluşundan Magyar’ın 2024’te başına geçmesine kadar Tisza, neredeyse tabela partisi gibiydi. 2024 yerel seçimleri ile Avrupa Parlamentosu seçimlerinin birlikte yapılması, yeni kurulan Tisza için ilk büyük sınav oldu. Bu seçimlerde parti oyların yaklaşık yüzde 30’unu alarak Fidesz’in ardından ikinci büyük parti haline geldi. O tarihten bu yana Tisza anketlerde güçlü performansını sürdürdü ve 2025’in başından beri önde gitmeye başladı. Magyar özellikle genç seçmenler ile şehirlerde ve yurt dışında yaşayan seçmenler arasında popüler. Ancak anketlerde iyi gitmesi, seçimi kesin olarak kazanacağı ya da parlamentoda çoğunluk elde edeceği anlamına gelmiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tisza’nın iktidarı devralması anketlerin ima ettiğinden daha zor. Bunun başlıca nedeni, Orbán’ın 2010’da yeniden iktidara geldikten kısa süre sonra kurduğu karmaşık seçim sistemi. Macarlar 199 sandalyeli parlamentoyu seçmek için iki oy kullanıyor: biri 106 seçim çevresinden birindeki bölge adayı için, diğeri ulusal parti listesi için. Bölge temsilcileri dar bölge çoğunluk sistemiyle belirleniyor; yani en çok oyu alan aday o bölgenin sandalyesini alıyor. Diğer 93 sandalye ise orantılı temsilin bir türüyle dağıtılıyor. Bu karmaşık sistem, yıllardır Fidesz’in lehine orantısız biçimde çalıştı. Örneğin 2014 seçimlerinde Fidesz oyların yalnızca yüzde 45’ini almasına rağmen parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlayabildi. Ancak bugünkü asıl soru, Fidesz’in bu seçim sisteminden hâlâ aynı ölçüde yararlanıp yararlanamayacağıdır. Parti artık muhafazakâr ve sağ seçmeni tam anlamıyla tek çatı altında toplayamıyor; hem Tisza’dan hem de aşırı sağ Mi Hazánk’tan rekabet görüyor. Buna karşılık Tisza’nın popülaritesi yükselmeyi sürdürüyor; çünkü parti ilerici soldan daha muhafazakâr sağa kadar uzanan geniş bir seçmen yelpazesini bir araya getirebiliyor. Bu nedenle sonucun belirlenmesinde Tisza’nın kırsal bölgelerde nasıl performans göstereceği belirleyici olacak. Péter Magyar’ın kampanya boyunca ülkenin neredeyse her köyünü ve en ücra noktalarını dolaşması da bu yüzden tesadüf değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Orbán kampanyasını öncelikle “Ukrayna”ya ve “Avrupa Birliği”ne karşı kuruyor. Rakibi Péter Magyar’ı da bu iki unsurun cisimleşmiş hali olarak sunuyor. Bu aslında yeni bir yöntem değil. Orbán, siyasi kariyeri boyunca hep kendisinin tarif ettiği bir “düşman” üzerinden oy mobilizasyonu yaptı. Önceden bu düşman göçmenlerdi; bugün ise Ukrayna, özellikle de Zelenskiy. Orbán, Ukrayna’yı Macaristan’ın ekonomisi, güvenliği ve egemenliği için doğrudan bir tehdit gibi çerçeveliyor ve bu anlatı özellikle ekonomik açıdan dezavantajlı Macar seçmenlerin önemli bir bölümünde, bugüne kadar karşılık da buluyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Macaristan’a giden Rus petrolü ve gazını taşıyan boru hatları çevresindeki son olaylar da Macaristan-Ukrayna ilişkilerini daha da kötüleştirdi ve Orbán’ın işine yaradı. Böylece yükselen yakıt fiyatlarından Ukrayna’yı doğrudan sorumlu tutabildi. Zarar gören Druzhba petrol hattı ve Sırbistan-Macaristan sınırında bir gaz boru hattı yakınında patlayıcı bulunması, Ukrayna’yı suçlamak için gerekçe olarak kullanılıyor; her ne kadar tüm seçmenler ve dış gözlemciler bu iddiaları kabul etmese de. Ancak hedef yalnızca göçmenler ve Ukrayna değil; AB de bu kampanyanın merkezinde. Orbán’ın “Brüksel”e karşı karalama kampanyası uzun yıllardır siyasî çizgisinin ayrılmaz bir parçası. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir zamanlar “liberal” olan ve Sovyet yönetimine karşı duran Orbán, başbakanlığının ilk döneminde Macaristan’ın AB üyelik müzakerelerini yürütmüş olsa da zaman içinde AB’ye ve onun savunduğu liberal demokratik değerlere giderek daha fazla karşı çıkan bir çizgiye yöneldi. Orbán’a göre Avrupa Birliği’nin “açık sınırları”, LGBTQI+ hakları ve Ukrayna’ya verilen destek, Macaristan’ın egemenliğine ve ülkenin savunduğunu iddia ettiği Hıristiyan değerlere tehdit oluşturuyor. Macar halkı AB üyeliğini genel olarak desteklemeyi sürdürse de, Orbán’ın muhafazakâr-milliyetçi ideolojisi de yıllar boyunca güçlü destek buldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak görünen o ki, yalnızca “devlet bekâsı” söylemi artık Fidesz’in seçimi kazanmasına yetmeyebilir. Pek çok seçmen öncelikle ekonomi ve kamu hizmetlerinin kötüleşmesinden ötürü mutsuz. Péter Magyar da tam bu nedenle kampanyasını üç temel eksen üzerine oturtuyor: derin ve köklü yolsuzluk, kamu hizmetlerinin çöküşü ve AB ile bozulmuş ilişkileri asıl gündemi yapıyor. Muhafazakâr seçmeni ve eski Fidesz oylarını kaybetmemek için Ukrayna ve azınlık hakları konusunda aşırı proaktif bir pozisyon almaktan kaçınıyor. Bu nedenle de, Orbán’ın giderek daha fazla odaklandığı “dış politika” ve güvenlik konusuna fazla girmiyor. Orbán’ın iddialarına doğrudan cevap vermek yerine, kendi pozitif gündemini kuruyor; hukukun üstünlüğünü yeniden tesis ederek dondurulmuş AB fonlarını geri almayı ve bu kaynakları sosyoekonomik programı için kullanmayı vaat ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seçim sonrası senaryolara bakıldığında, Magyar’ın hukukun üstünlüğünü ve AB-Macaristan ilişkilerini gerçekten onarabilmesi için seçimi ezici bir farkla kazanması gerekiyor ve bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği son ana kadar belirsizliğini koruyacak. Bağımsız gazetecilerin araştırmalarına göre Fidesz iktidarda kalmak için tüm imkânlarını kullanıyor; dezenformasyon, karalama kampanyaları, hatta oy satın alma ve seçmeni korkutma gibi yöntemlere başvuruyor. Seçim günü de, ana muhalefetin “sandıkların korunmasına” odaklanması gerekecek. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer Orbán iktidarda kalırsa, bu AB açısından en kötü senaryo olacaktır. Fidesz parlamentoda çoğunluğu korursa (hatta sadece basit çoğunluk bile elde etse) &nbsp;hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi, AB ile ilişkinin onarılması ve Ukrayna’ya destek sağlanması için gerçek bir fırsat doğmayacaktır. Orbán zaten medya, yargı ve diğer tüm denetim organlarını büyük ölçüde kontrolü altına almış durumda; iktidarda kaldığı sürece bu kontrolü sürdürmesi beklenir. Böyle bir zafer, Fidesz’e eleştirel yaklaşan sivil toplum kuruluşları ve gazetecilere karşı baskının daha da sertleşmesiyle sonuçlanabilir. Şeffaflık Yasası gibi düzenlemelerle, yabancı fon alan ve “egemenliğe tehdit” olarak sunulan kuruluşlara karşı Rusya benzeri sıkı rejimler kurulabilir. Bu da sivil hakların daha da aşınması anlamına gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Asıl kazanan aşırı sağ olursa?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üzerine fazla konuşulmayan riskli senaryo ise hem Fidesz’in hem de Tisza’nın parlamento çoğunluğunu sağlayamaması, buna karşılık Fidesz’den bile daha AB karşıtı ve Ukrayna karşıtı olan aşırı sağ Mi Hazánk’ın barajı aşarak Fidesz’le koalisyona gitmesi. Böyle bir ittifakın daha önce konuşulduğu ve bunun Fidesz içinde bile tartışma yarattığı belirtiliyor. Péter Magyar, bu tür bir ortaklığın Macaristan’ın AB’den çıkması yönünde gerçek bir risk yaratabileceği uyarısında bulundu. Böyle bir durumda Macaristan daha da yalnızlaşır; AB ve Ukrayna ise giderek daha açık biçimde Rusya yanlısı hale gelen komşu bir hükümetle karşı karşıya kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer Péter Magyar iktidara gelirse, bu AB ve birçok Avrupa başkenti için umut verici olur; ancak bu durumda bile aşırı iyimser olmamak gerekir. Magyar hukukun üstünlüğünü yeniden kurmayı vaat ediyor, fakat Fidesz’in Anayasa Mahkemesi, Yüksek Mahkeme, Mali Konsey ve medya dâhil tüm önemli denetim organlarını kontrol ettiği bir sistemde bunu gerçekleştirmek son derece zor olacaktır. Bunun için anayasal değişiklik gerekir, anayasal değişiklik için de üçte iki çoğunluk gerekir. Basit çoğunlukla reform yapmak neredeyse imkânsız hale gelir. Ayrıca bu kurumlarda Fidesz’e sadık isimler bulunduğu sürece, Fidesz bütçe dâhil olmak üzere yeni hükümetin yasama girişimlerini sabote edebilir ve Tisza hükümetini erken krizlere sürükleyebilir. Üstelik Fidesz’e yakın Cumhurbaşkanı Tamás Sulyok’un veto yetkilerinin de güçlendirilmiş olması, yeni bir hükümetin hareket alanını daraltabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Asıl soru, Macaristan’da iktidar devrinin gerçekten mümkün olup olmadığı: On altı yıl boyunca iktidarda kalmış bir Fidesz’in, seçim kaybetmesi halinde sorunsuz bir geçişe gerçekten izin verip vermeyeceği gerçekten belirsiz. Orbán’ın elinde süreci ciddi biçimde geciktirecek araçlar bulunduğu görülüyor. Örneğin kendisine sadık cumhurbaşkanı hükümet kurma sürecini yavaşlatabilir. Görev süresi bitmekte olan hükümet olağanüstü hâl ilan edebilir ya da mevcut parlamentodaki üçte iki çoğunluğunu kullanarak hâlen geçerli olan “tehlike hâlini” uzatabilir. Bu da giden hükümete olağanüstü ve aşırı yetkiler sağlayabilir. On yıl önce böyle senaryoların bir AB üyesi ülkede yaşanabileceği düşünülemezdi. Ama bugün Orbán iktidara tutunmaya çalışırsa, geçmişte tahayyül bile edilemeyen senaryolar gündeme gelebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her ne olursa olsun, Macaristan’da siyaset, ancak 1989’da Sovyetler sonrası döneme giderkenkiyle karşılaştırılabilecek derecede ümit ve heyecan rüzgârına hiç bu seçimlerde olduğu gibi kapılmamıştı. Tisza, aynı zamanda, Tuna’dan sonra ülkenin en büyük ikinci nehrinin adı. O nedenle de, partinin mitinglerinde sıklıkla </span><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">Árad a Tisza (Tisza Yükseliyor/Tisza Akıyor) sloganı kullanılıyordu. Tisza ve Magyar, Fidesz iktidarında betonlaşan Macar politikasına bir akışkanlık getirdi. Bakalım, Tisza aracılığı ile su akıp yolunu bulacak mı? </span></span></em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-viktor-orbanin-16-yillik-iktidarinin-sona-ermesine-saatler-mi-kaldi-1775907696.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>NATO’nun kimlik krizi: Washington çekilirse Avrupa ne yapar?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/natonun-kimlik-krizi-washington-cekilirse-avrupa-ne-yapar-13063</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/natonun-kimlik-krizi-washington-cekilirse-avrupa-ne-yapar-13063</guid>
                <description><![CDATA[NATO’nun geleceğini belirleyecek olan şey ABD’nin bir sabah “çekiliyoruz” demesi olmayabilir. Çok daha yavaş, sessiz ve kademeli bir kopuş deneyimiyle de karşılaşabiliriz. Böyle bir senaryoda ittifak kâğıt üstünde varlığını sürdürür ama caydırıcılık kapasitesi içi boşalmış bir kabuğa dönüşür. Biz bu dönemi Avrupa’nın kendi güvenliğiyle ilk kez bu kadar ciddi şekilde yüzleştiği bir eşik olarak okuyabiliriz. Önemli olan bu yüzleşmenin sürdürülebilir bir siyasi iradeye dönüşüp dönüşmeyeceği.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Brüksel’deki NATO Genel Merkezi’nin koridorlarında bu günlerde aynı soru dolaşıyor: “Madde 5 hâlâ güvende mi?”. Bu soruyu sadece gazeteciler ya da muhalefet politikacıları değil ittifakın kendi üyeleri de kendi aralarında konuşuyor. Pentagon’un ocak ayında NATO yapılarından yaklaşık 200 Amerikalı personeli çektiğini açıklaması bu fısıltıları daha görünür hale getirdi. ABD Savaş Bakanı Hegseth’in Madde 5’e ilişkin bir soruya “Bu başkanın vereceği bir karar” diyerek cevap vermesiyle birlikte, bu soru soyut bir endişe olmaktan çıkıp somut bir güvenlik problemine dönüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın NATO’ya bakışını soğukkanlı bir şekilde okuduğumuzda, ortada artık geçici bir öfke ya da sadece pazarlık için kullanılan yüksek perdeden bir söylem kalmadığını görebiliriz. Yıllar içinde biriken “fazla ödüyoruz” şikâyeti, bugün yerini “neden ödüyoruz” sorusuna bırakmış gibi görünüyor. Personellerin çekilmesi, savunma harcamaları konusundaki baskının sertleşmesi, Hürmüz Krizi sırasında müttefiklere danışılmadan alınan kararlar ve Grönland çıkışı bir araya geldiğinde kasıtlı bir mesafe koyma politikasının adım adım işletildiğini ifade edebiliriz. Buradan sonra dönüp şu soruyu sormadan ilerlemek zorlaştı: ABD hukuken ve siyaseten gerçekten NATO’dan çıkabilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">ABD NATO’dan çıkabilir mi?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hukuki çerçeveden baktığımızda, Washington’ın eli sanıldığı kadar serbest değil. 2024’te savunma bütçe yasasına eklenen düzenleme ABD’nin NATO üyeliğinin sona erdirilmesini sadece başkanlık kararnamesine bırakmıyor. Senato’da üçte iki çoğunluk gerektiren bir mekanizma devreye sokulmuş durumda. Bu düzenlemenin Trump’ın ilk döneminde yüksek sesle dile getirdiği çekilme ihtimaline karşı Kongre’nin kendini ve ittifakı sigortaya alma çabası olduğunu söyleyebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ancak resmi üyeliği hukuken sonlandırmak ile ittifakı fiilen işlevsiz hale getirmek birbirinden farklı süreçler. Trump’ın fiili siyaset pratiği de bize daha çok ikinci yolu tercih ettiğini gösteriyor. NATO üyesi kalıp taahhütleri askıya almak, Madde 5’in ne zaman ve nasıl işletileceğini muğlak bırakmak, Avrupa’daki askeri varlığı kademeli olarak kısmak hukuki bir çekilmeden daha etkili sonuç üretebilir. Caydırıcılığın kâğıt üzerindeki anlaşmalardan ziyade siyasi irade ve algıya dayandığını düşündüğümüzde, bu yöntemin radikal bir kırılma anlamına gelebileceğini söyleyebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kongre içinde de bu başlıkta yekpare bir tutum yok. Cumhuriyetçi Parti’de geleneksel Atlantikçi çizgiyle Trump’ın “yük paylaşımı” perspektifi arasında belirgin bir gerilim bulunuyor. Yine de ittifak yükümlülüklerini askıya almak için Senato’daki üçte iki eşiğini aşmaya gerek yok. Bütçe kısıntıları, ikili savunma anlaşmalarını zayıflatma ve ortak tatbikatların kapsamını daraltma kararları aynı sonucu sessiz biçimde üretebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın belirsizlik üretmeyi tercih etmesinin arkasında da bu mantığın yattığını düşünebiliriz. Çekilip çekilmeyeceği sorusunun havada kalması, Avrupalı müttefikleri hem kendi savunma kapasitelerini artırmaya hem de Washington’la ilişkileri koparmamak için taviz vermeye zorlayan işlevsel bir baskı aracı haline geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Avrupa oturup beklemiyor</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu baskının Avrupa başkentlerinde karşılıksız kalmadığını görüyoruz. Lahey’deki son zirvede alınan kararla müttefikler savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde beşine yükseltmeyi taahhüt etti. Bundan birkaç yıl önce yüzde iki hedefine bile isteksizce yaklaşan ülkelerin bugün yüzde beşi telaffuz etmesi başlı başına bir kırılma anı. “Re-Arm Europe” planı çerçevesinde 150 milyar euroluk bir kredi mekanizması devreye alındı ve toplamda 800 milyar euroyu bulabilecek bir savunma harcaması dalgasının önü açıldı. Bu rakamların sahaya nasıl yansıyacağı ayrı bir tartışma başlığı ama en azından niyet düzeyinde Avrupa’nın beklemeyi tercih etmediği söylenebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Komuta yapısındaki değişim de bu durumun diğer ayağı. NATO’nun operasyonel komutalarının giderek daha fazla Avrupalı üyelere devredildiğini görüyoruz. İtalya, Almanya, Polonya ve İngiltere farklı komuta merkezlerinin sorumluluğunu üstleniyor. Avrupa, ittifak içinde artık sadece ödeyen ve talep eden değil yöneten taraf olmaya da çalışıyor. Buna rağmen Washington’ın Avrupa Yüksek Müttefik Komutanı koltuğunu bırakmaması sürecin sınırlarını gösteriyor. Bu dönüşümün gerçek bir özerkliği mi yoksa görüntüyü güncelleyen sınırlı bir revizyonu mu işaret ettiğini tartışabiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Savunma sanayiinde ise yirmi yılın ihmalinin izleri hâlâ net. Ukrayna savaşının tetiklediği mühimmat ve sistem ihtiyacının ne kadar zor karşılandığını gördük. Üretim kapasitesinin sınırlı oluşu ve farklı ulusal standartların ortak projeleri yavaşlatması Avrupa’nın önünde ciddi engeller olarak duruyor. Para ile irade arasındaki boşluğun nasıl doldurulacağını görmek için biraz daha zamana ihtiyaç olacağını da ifade edebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Kırılgan Halka: Doğu Kanadı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa güvenlik mimarisine baktığımızda, asıl kırılganlığın doğu kanadında toplandığını söyleyebiliriz. Polonya ve Baltık ülkeleri için NATO üyeliği, klasik anlamda bir dış politika tercihi olmanın ötesinde bir güvenlik sigortası niteliği taşıyor. Washington’dan gelen her “yeniden fiyatlandırma” mesajı bu ülkelerde savunma bütçelerinin artırılması, yeni ikili anlaşma arayışları ve alarm seviyelerinin gözden geçirilmesiyle sonuçlanıyor. Estonya, Letonya ve Litvanya’nın da savunma harcamalarını kısa süre içinde tarihi seviyelere çıkarması ve ulusal savunma doktrinlerini Amerikan garantisinin zayıflayabileceği ihtimalini hesaba katarak güncellemesi bu yeni dönemin çarpıcı yansımalarından biri.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rusya cephesine baktığımızda ise gri alan operasyonlarının tam da bu belirsizlik ortamında anlam kazandığını görebiliriz. Caydırıcılık net ve öngörülebilir taahhütler üzerinden işler. Taahhütler muğlaklaştığında da maliyeti düşük, etkisi yüksek hamlelerin alanı genişler. Enformasyon operasyonları, siber saldırılar ve sınırda tansiyonu yükselten provokasyonlar bu çerçevede okunabilir. Moskova açısından bakıldığında, ABD’nin kararsız bıraktığı her başlık Avrupa üzerinde baskı kurmak için bir fırsat sunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Özerklik mi, Yanılsama mı?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Uzun süredir konuşulan Avrupa stratejik özerkliği fikri bu ortamda yeni bir anlam kazanıyor. Bugüne kadar daha çok geleceğe dönük bir hedef olarak tartışılan özerklik, artık pratik bir zorunluluk olarak masaya geliyor. Yine de böyle bir mimariyi kurmanın ne kadar zor olacağını göz ardı edemeyiz. Ortak tedarik zincirleri, müşterek komuta yapıları ve istihbarat paylaşımının kurumsallaşması uzun zamana ve güçlü bir siyasi iradeye ihtiyaç duyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa Birliği içinde de bu konuda tam bir fikir birliği yok. Fransa uzun süredir özerklik söylemini taşıyan başlıca aktör. Polonya ve Baltık ülkeleri Amerikan şemsiyesi olmadan gerçek bir caydırıcılık inşa edilemeyeceğini savunuyor. Almanya ise iki uç arasında denge kurmaya çalışan ama iç siyasi tartışmalar nedeniyle net çizgiler çizmekte zorlanan bir pozisyona sahip. Bu ayrışma, elinde hem kaynak hem siyasi irade olsa bile Avrupa’nın tek sesli bir savunma siyaseti geliştirmesini zorlaştırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Buna rağmen ilerleme sayılabilecek somut adımlar ortaya çıkıyor. İkili ve çok taraflı savunma anlaşmalarının sayısı artıyor, Avrupalı silah üreticilerini destekleyen fonlar devreye giriyor. Bu adımların tam anlamıyla bir özerklik yaratmayacağını biliyoruz. Ama Washington’a olan bağımlılığı azaltan, en azından kritik senaryolarda Avrupa’yı mutlak bir savunmasızlık hissinden uzaklaştıran bir etki üretmeleri mümkün. Gerçekçi hedefi kıtanın kendi güvenliği konusunda tamamen dışarıdan gelecek bir siyasi iradeye mahkûm olmadığı bir düzen kurmak olarak tarif edebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Tehdit Değil, Hesap</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">NATO bugün geldiği noktada bir güvenlik ittifakı olmaktan çıkıp bir tür pazarlık masasını andıran bir yapıya dönüşüyor. Trump açısından bakıldığında bu masa, “ne kadar ödüyoruz, karşılığında ne alıyoruz” sorusuyla şekilleniyor. Avrupalı müttefikler ise bu soruyla ilk kez bu kadar doğrudan yüzleşiyor. Yıllarca sorgulanmaz kabul edilen güvenlik garantilerinin maliyet hesabına indirgenmesi ittifakın kurucu mantığını yeniden tartışmaya açıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Washington çekilirse Avrupa ne yapar?” sorusuna bugün için kesin bir yanıt vermek kolay değil. Yine de gidişat bazı ipuçları sunuyor. Avrupa bir yandan ittifakı ayakta tutmaya çalışırken, öte yandan ondan bağımsız ayakta durmayı öğrenmek zorunda kalacak. Bu iki hedef ilk bakışta çelişkili görünebilir. Ama Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı’nın benzer ikili yapıları yönetmek zorunda kaldığını hatırlayabiliriz. Fark şu. O yıllarda tehdit sınırın öte tarafında tanımlanıyordu, bugün ise belirsizliğin kaynağı ittifakın merkezine doğru kaymış durumda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuç olarak, NATO’nun geleceğini belirleyecek olan şey ABD’nin bir sabah “çekiliyoruz” demesi olmayabilir. Çok daha yavaş, sessiz ve kademeli bir kopuş deneyimiyle de karşılaşabiliriz. Böyle bir senaryoda ittifak kâğıt üstünde varlığını sürdürür ama caydırıcılık kapasitesi içi boşalmış bir kabuğa dönüşür. Biz bu dönemi Avrupa’nın kendi güvenliğiyle ilk kez bu kadar ciddi şekilde yüzleştiği bir eşik olarak okuyabiliriz. Önemli olan bu yüzleşmenin sürdürülebilir bir siyasi iradeye dönüşüp dönüşmeyeceği.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/natonun-kimlik-krizi-washington-cekilirse-avrupa-ne-yapar-1775850517.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Joe Kent’in sözleri, Türkiye–İsrail senaryosu  ve ABD’nin NATO’dan çekilmesi tartışması</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/joe-kentin-sozleri-turkiyeisrail-senaryosu-ve-abdnin-natodan-cekilmesi-tartismasi-13061</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/joe-kentin-sozleri-turkiyeisrail-senaryosu-ve-abdnin-natodan-cekilmesi-tartismasi-13061</guid>
                <description><![CDATA[Asıl belirleyici olan askeri caydırıcılık, NATO çerçevesindeki ittifak yapısı, coğrafya, ekonomik bağlar ve çok aktörlü bölgesel dengelerdir; bu nedenle doğrudan savaş ihtimali düşüktür. İlişkiyi tanımlayan temel denklem “yüksek şiddetli retorik, düşük olasılıklı savaş”tır: Bölgedeki gerilimlere rağmen rasyonel, ekonomik ve diplomatik bariyerler çatışmayı sınırlar. İki ülke arasındaki durum bir savaş değil, sınırları belirlenmiş bir “yönetilen rekabet”tir ve barış, bu kontrollü rekabet zemininde korunmaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD dış politikası ve transatlantik güvenlik mimarisine ilişkin tartışmaların yeniden yoğunlaştığı bir dönemde, bazı politik aktörler tarafından dile getirilen açıklamalar yalnızca retorik düzeyde kalmayıp ciddi stratejik senaryoları da gündeme taşımaktadır. Bu bağlamda, eski asker ve CIA görevlisi, Cumhuriyetçi siyasetçi ve İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısına karşı olduğu için Ulusal Terörle Mücadele Merkezi direktörlüğü görevinden istifa etmiş olan Joe Kent’in şu ifadesi sosyal medyada ve özellikle Türkiye’de dikkat çekici bir tartışma başlatmıştır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"<em>Türkiye ve İsrail karşı karşıya geldiğinde (çatıştığında), İsrail'in yanında yer almak isteyeceğiz. Ve NATO yükümlülüklerimize bağlı kalmak istemeyeceğiz. NATO'dan ayrılacak olmamızın nedenlerinden biri de budur</em>."</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıklama, Donald Trump liderliğinde ABD’nin, olası bir Türkiye–İsrail çatışmasında İsrail’i desteklemek amacıyla NATO’dan ayrılabileceği yönünde güçlü bir iddiayı yansıtmaktadır. Ancak bu iddianın gerçekçilik düzeyini sadece politik söylemler üzerinden konuşarak değerlendirmeye çalışmak yetersizdir. Konu hukuki sınırlar, kurumsal mekanizmalar, kamuoyu eğilimleri ve ABD’nin küresel stratejik çıkarları birlikte değerlendirilerek analiz edilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukuki ve Kurumsal Sınırlamalar: Başkanın Yetkisi Nerede Başlar, Nerede Biter?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;ABD başkanının uluslararası anlaşmalardan çekilme yetkisi tarihsel olarak gri bir alan oluşturmuş bir konudur. Ancak son yıllarda bu alanı daraltan önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. Özellikle 2023 tarihli Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası, ABD’nin NATO’dan çekilmesini açık biçimde Kongre denetimine bağlamıştır. Buna göre, “Senato’nun üçte iki çoğunluğu” veya “Kongre’nin açık yasama iradesi” olmadan NATO’dan çekilme mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, yürütme organının tek taraflı hareket alanını ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Dolayısıyla Donald Trump gibi güçlü yürütme reflekslerine sahip bir başkanın dahi NATO’dan hızlı ve tek taraflı biçimde çekilmesi, Kongre ile sert bir kurumsal çatışma, anayasal yetki krizleri ve yüksek ihtimalle yargıya taşınacak süreçleri beraberinde getirecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada özellikle vurgulanması gereken bir diğer husus, ABD başkanlık sisteminin “sert güçler ayrılığı” ilkesine dayanmasıdır. Amerikan siyasal sistemi çoğu zaman başkana geniş hareket alanı tanıyan bir yapı olarak algılansa da, bu yetkiler mutlak değildir. Aksine, yasama organı olan Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, özellikle dış politika ve güvenlik alanında belirli kritik yetkilerinden vazgeçmemiştir. NATO üyeliği gibi uzun vadeli stratejik bağlayıcılığı olan uluslararası taahhütler de bu alanların başında gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede, Joe Kent’in ima ettiği türden ani ve siyasi iradeye dayalı bir çekilme senaryosu, yalnızca siyasi açıdan değil, ABD iç hukuk sistemi açısından da oldukça düşük uygulanabilirliğe sahiptir. Böyle bir girişim, yalnızca yürütme-yasama gerilimini tırmandırmakla kalmayacak; aynı zamanda Amerikan anayasal düzeninin sınırlarını zorlayan çok katmanlı bir kurumsal kriz riskini de beraberinde getirecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NATO’nun İşleyişi: Otomatik Savaş Mekanizması Yanılgısı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Joe Kent’in açıklamasının temel varsayımlarından biri, NATO üyeliğinin ABD’yi belirli bir çatışmada zorunlu olarak taraf haline getireceği düşüncesidir. Oysa NATO’nun kolektif savunma ilkesi bu şekilde işlemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">NATO’nun 5. maddesi:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bir üyeye yönelik saldırıyı tüm ittifaka yapılmış sayar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Ancak verilecek karşılığın türünü her üye devletin kendi takdirine bırakır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, NATO’nun otomatik bir savaş mekanizması olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla ABD, NATO’dan ayrılmadan Türkiye ile İsrail arasında taraf seçebilir ve hatta İsrail’e destek verirken NATO yükümlülüklerini ihlal etmeksizin hareket edebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gerçeklik, Joe Kent’in iddiasının dayandığı temel varsayımı önemli ölçüde zayıflatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ABD–İsrail İlişkilerinin NATO’dan Bağımsız Niteliği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD ile İsrail arasındaki ilişkiler, NATO çerçevesinden bağımsız, tarihsel olarak kökleşmiş ve çok katmanlı bir stratejik ortaklığa dayanmaktadır. ABD’nin İsrail’e sağladığı askeri, ekonomik ve diplomatik destek, NATO üyeliğine bağlı değildir; ikili anlaşmalar ve Kongre kararlarıyla şekillenir ve uzun vadeli jeopolitik çıkarlarının olduğuna dair oturmuş bir kanaatin ürünüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle ABD’nin İsrail’i desteklemek için NATO’dan ayrılması gerektiği yönündeki varsayım, stratejik açıdan temelsizdir. Aksine NATO üyeliği, ABD’ye küresel ölçekte daha geniş bir hareket alanı sunarak bu tür destekleri daha etkin biçimde yönetmesine imkân tanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim ittifak içi gerilimlerin varlığı da bu durumu doğrular: Türkiye ile Yunanistan arasında tarihsel olarak ciddi krizler ve askeri gerilimler yaşanmış olmasına rağmen, bu durum hiçbir zaman NATO üyeliğiyle yapısal bir çelişki üretmemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kamuoyu Dinamikleri: Amerikan Halkı NATO Hakkında Ne Düşünüyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Joe Kent’in iddiasını değerlendirirken kritik fakat çoğu zaman ihmal edilen bir boyut da ABD kamuoyunun NATO’ya bakışıdır. Bu noktada Annenberg Public Policy Center ve YouGov tarafından gerçekleştirilen güncel araştırmalar önemli veriler sunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu araştırmaların ortaya koyduğu tablo oldukça nettir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1. Amerikalıların büyük çoğunluğu NATO’ya olumlu bakmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. NATO, ABD güvenliği için gerekli bir ittifak olarak görülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3. ABD’nin müttefiklerini savunması gerektiği yönünde güçlü bir toplumsal destek bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu genel tablo içerisinde dikkat çekici bir ayrışma da mevcuttur. Özellikle Cumhuriyetçi seçmenler arasında NATO’ya yönelik şüphecilik artmıştır. Bu şüpheciliğin büyük ölçüde Donald Trump etkisiyle şekillenmiş olduğu da bir gerçektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna rağmen, aynı seçmen grubunda dahi NATO’dan tamamen çekilmeye yönelik açık ve güçlü bir çoğunluk desteği bulunmamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, NATO’dan çekilme kararının yalnızca hukuki ve stratejik açıdan sorunlu olmakla kalmadığını, aynı zamanda <strong>demokratik meşruiyet açısından da sorunlu</strong> olacağını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NATO’dan Çıkmanın Stratejik Maliyeti: “Kendine Sabotaj” Tartışması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güncel analizlerde giderek güçlenen bir görüş, ABD’nin NATO’dan çekilmesinin stratejik açıdan “kendine sabotaj” anlamına geleceği yönündedir. ABD için NATO, Avrupa’daki askeri varlığın temelidir, Rusya’ya karşı caydırıcılığın ana aracıdır ve Çin ile küresel rekabette dolaylı bir denge unsuru oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda NATO’dan çekilmek, ABD’nin küresel liderlik kapasitesini zayıflatır, müttefikler arasında güven erozyonuna yol açar ve rakip güçlerin manevra alanını genişletir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla böyle bir karar, kısa vadeli politik hesapların ötesinde, uzun vadeli jeostratejik kayıplar doğuracaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alternatif Senaryo: NATO’dan Çıkmak Yerine Etkisini Azaltmak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut şartlarda, ABD’nin NATO’dan tamamen çekilmesinden ziyade ittifak içindeki rolünü yeniden tanımlamaya yönelebileceğini düşünmek ve konuşmak daha doğru olacaktır. Bu kapsamda daha olası senaryolar şunlardır: NATO’ya yapılan mali katkının azaltılması, Avrupa’daki askeri varlığın yeniden yapılandırılması, müttefikler üzerindeki siyasi baskının artırılması ve ittifakın karar alma süreçlerinde daha sert bir ABD pozisyonu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşım, hukuki kriz yaratmadan ABD’nin NATO üzerindeki etkisini dönüştürmesine de imkan tanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla Joe Kent’in öne sürdüğü “tam çekilme” senaryosuna kıyasla, “kademeli zayıflatma” stratejisi analitik açıdan çok daha güçlü bir ihtimal olarak öne çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç </strong>olarak, Joe Kent’in, ABD’nin Türkiye–İsrail çatışması gibi bir senaryoda İsrail’in yanında yer alabilmek için NATO’dan ayrılabileceği yönündeki iddiası, dikkat çekici olmakla birlikte mevcut gerçeklikler ışığında büyük ölçüde spekülatif bir nitelik taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu değerlendirme dört temel eksende somutlaşmaktadır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. Hukuki gerçeklik:</strong> Başkanın tek taraflı çekilme yetkisi sınırlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2. Kurumsal gerçeklik:</strong> Kongre ve yargı ciddi engeller oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3. Stratejik gerçeklik:</strong> NATO’dan çıkış ABD’nin küresel gücünü zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>4. Toplumsal gerçeklik:</strong> Amerikan kamuoyu NATO’yu desteklemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son tahlilde, ABD’nin NATO’dan çekilerek belirli bir bölgesel çatışmada taraf seçmesi hem hukuki hem stratejik hem de politik açıdan son derece düşük olasılıklı bir senaryodur. Daha gerçekçi olan, ABD’nin NATO içindeki rolünü yeniden tanımlayarak ittifak üzerindeki etkisini farklı araçlar üzerinden dönüştürmeye çalışmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son söz </strong>olarak da, aslında başka bir yazının konusu olmakla beraber, Türkiye ve İsrail arasında bir savaş ihtimali üzerine birkaç cümle edelim: Türkiye–İsrail ilişkileri çok katmanlıdır; söylem sert ve gerilim yüksek olsa da Michael Rubin gibi pro-İsrail şahin analistlerin, Naftali Bennett gibi İsrailli siyasetçilerin ve Joe Kent gibi aktörlerin açıklamaları belirleyici değildir. Asıl belirleyici olan askeri caydırıcılık, NATO çerçevesindeki ittifak yapısı, coğrafya, ekonomik bağlar ve çok aktörlü bölgesel dengelerdir; bu nedenle doğrudan savaş ihtimali düşüktür. İlişkiyi tanımlayan temel denklem “yüksek şiddetli retorik, düşük olasılıklı savaş”tır: Bölgedeki gerilimlere rağmen rasyonel, ekonomik ve diplomatik bariyerler çatışmayı sınırlar. İki ülke arasındaki durum bir savaş değil, sınırları belirlenmiş bir “yönetilen rekabet”tir ve barış, bu kontrollü rekabet zemininde korunmaktadır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/joe-kentin-sozleri-turkiyeisrail-senaryosu-ve-abdnin-natodan-cekilmesi-tartismasi-1775828687.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump’ın söylemi ve yeni emperyalist barbarlık çağı</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-soylemi-ve-yeni-emperyalist-barbarlik-cagi-13049</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-soylemi-ve-yeni-emperyalist-barbarlik-cagi-13049</guid>
                <description><![CDATA[Trump'ın 'Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak' söylemi, sıradan bir delilik hali mi yoksa kapitalist-emperyalist sistemin yapısal krizlerinin vardığı 'yeni barbarlık' seviyesi mi? Enerji, silah ve hegemonya üçgeninde sıkışan Ortadoğu'da; uluslararası hukukun iflas ettiği, vekâlet savaşlarının meşrulaştığı ve güvenlikçi devlet anlayışının tüm bölgeyi daha da otoriterleştirdiği bir kırılma anına tanıklık ediyoruz. İnsanlık barbarlığa karşı panzehirini arıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Trump, İran ile 15 günlük ateşkes yapılmasından saatler önce, sahibi olduğu Truth Social sosyal medya hesabından dehşet verici bir paylaşımda bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın dengesiz, fütursuz, akıl almaz; ırkçı, ayrımcı ve nefret söylemi içeren açıklamalarıyla güç gösterisi yaptığı ve emperyalist güçler arasında liderliğini pekiştirmeye &nbsp;çalışan bir siyasetçi olduğu, ilk başkanlık döneminden beri biliniyordu. İkinci başkanlık dönemi seçim kampanyasında bu tarzın ABD’li seçmenleri konsolide ettiğini görünce, seçildikten sonra &nbsp;dozunu artırdı; sürekli değişen, yalana dayalı tehditkâr açıklamalarla dünya gündemini belirlemeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyle ki, başkanın akıl sağlığını yitirdiği ve kişiliğinin giderek psikopatlaştığı yönünde tartışmalar dahi ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı uzadıkça sahadaki manevra alanı daralan ABD Başkanının saldırganlığı, kuralsızlığı ve savaş harcamaları-pratikleri daha da &nbsp;arttı. Bu durum, ABD kamuoyunda da tepkilerin yükselmesine neden oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın ilk ayında, ABD genelinde milyonlarca insanın katıldığı “Krala hayır, Trump’a hayır, savaşa hayır” sloganlı gösteriler bunun en açık göstergesi oldu. Trump da bu tepkileri dikkate alarak ABD halkının savaş istemediğini kabul etmek yapmak zorunda kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bir avuç borsa spekülatörü, uluslararası petrol şirketleri ve silah-mühimmat tekelleri dışında Trump’ın söylemlerine ve gerekçelerine inanan neredeyse yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum, İran savaşı ve Trump’ın Hitlervari söylemlerinin yalnızca bir siyasi iletişim tercihi olmadığını; çok daha derin bir anlam taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim Trump’ın ateşkesten saatler önce yaptığı şu açıklama bunu özetler niteliktedir:<br />
<strong>“Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek. Bunun olmasını istemiyorum ama muhtemelen olacak.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı paylaşımda bu geceyi “dünyanın uzun ve karmaşık tarihindeki en önemli anlardan biri” olarak nitelendirerek, “<strong>47 yıllık zorbalık, yolsuzluk ve ölüm nihayet sona erecek. İran’ın büyük halkını Tanrı korusun</strong>!” ifadelerini kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tür söylemler ve savaşın yürütülüş biçimi, İran merkezli büyük bir savaşın yarattığı yeni “barbarlaşmanın” yalnızca askeri bir mesele olmadığını; kapitalist-emperyalist sistemin krizlerini nasıl derinleştirdiğini de göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küresel Dünya Çok Aktörlü Savaşlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nükleer silah tehdidi bahanesiyle başlatılan bu savaşın; İran medeniyetini hedef alması, İran petrolü üzerinde kontrol kurma amacı ve Hürmüz Boğazı’nın denetimini ele geçirme çabası, bunun bir enerji savaşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan küreselleşen dünyada savaş ve çatışmalar artık iki ülkeyle sınırlı kalmamaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok aktörlü ve bölgesel savaşların yapısal bir nitelik kazandığı, Ukrayna ve Gazze süreçlerinde açıkça görülmüştü. İran savaşı ise bu süreci daha da genişleterek küresel bir boyuta taşımıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık yalnızca cephede savaşanlar değil, cephe gerisinde yer alarak sıcak savaşın aktif unsurları olan aktörler de çoğul bir yapı sergilemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişte de benzer tablolar oluşurdu; ancak bu durum çoğu zaman gizli kalırdı. Günümüzde ise vekâlet savaşları, emperyalist yeni barbarlığın siyasal, sosyal, hukuksal ve güvenlik boyutlarını belirleyen temel unsur haline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreçte Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukuk fiilen işlevsiz hale getirilmekte; yerini güçlülerin hukuku almaktadır. Güvenlik kavramı da artık tüm insanlık için değil, güçlü devletlerin güvenliği için yeniden tanımlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiç kuşkusuz Trump’ın temsil ettiği bu emperyalist yeni barbarlık düzeyi, diğer ülkelerle ABD arasında çeşitli çelişkiler doğurmaktadır. Ancak bu çelişkiler, esas olarak enerji, silahlanma ve hegemonya mücadelesine dayanan çıkar çatışmalarından kaynaklanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla bu farklılıklar, İran merkezli büyük savaşın emperyalist sistemi daha da barbarlaştıran bir kırılma noktası olmasını engelleyecek nitelikte değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İran Savaşının Sonucu Bölgede Daha da Otoriterleşme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı aynı zamanda 21. yüzyıl savaşlarının, içe kapanma ve milliyetçiliğin yükselme potansiyeline dair önemli dersler de barındırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kısa süre önce rejimi ciddi şekilde sarsan protestoların aniden sona ermesini yalnızca baskıyla açıklamak yetersizdir. ABD ve müttefiklerinin beklediği gibi bir iç karışıklığın yaşanmamasında; İsrail-ABD politikalarına duyulan tepki, tarihsel ABD karşıtlığı ve İran milliyetçiliğinin yükselişi önemli rol oynamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreç, bölge ülkeleri arasındaki gerilim ve kutuplaşmayı artıracak; istikrarsızlığı derinleştirecektir. Aynı zamanda bölge devletlerinin daha otoriter ve militarist yapılara yönelmesine, güvenlikçi devlet anlayışının güçlenmesine yol açacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu da sınırlı kaynakların refah yerine güvenlik ve askeri harcamalara aktarılması anlamına gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir süreç emperyalist devletler için de geçerli olacaktır. Sistem daha da istikrarsızlaşacak, büyük güçler arasındaki rekabet sertleşecek ve uluslararası ilişkiler daha gergin bir hale gelecektir. Başka bir ifadeyle emperyalizmin yeni barbarlık çağındayız.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle, emperyalist sistemin yapısal ihtiyaçları doğrultusunda derinleşen bu yeni barbarlaşma süreci, her türden ve her alanda krizleri büyütmeye devam edecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünen o ki, bir süre daha insanlık kaybedecek, “vampirler” kazanacak. Evrensel barış ve huzur içinde yaşama hakkı sözleşmeleri, yasaları kâğıt üzerinde kalmaya devam edecek. Ta ki insanlık bu emperyalist barbarlığa karşı kendi panzehirini üretinceye kadar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpin-soylemi-ve-yeni-smperyalist-barbarlik-cagi-1775762943.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Savaş bitti mi?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-bitti-mi-13045</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-bitti-mi-13045</guid>
                <description><![CDATA[Dünyanın 'kabadayısı' olarak anılan ABD'nin yenilmezlik miti Hürmüz Boğazı'nın sularına gömülürken, Ortadoğu'da kartlar geri dönülemez biçimde yeniden dağıtılıyor. Milyarlarca dolarlık F-35 projelerinin ve devasa donanmaların asimetrik stratejiler karşısında çaresiz kaldığı, 47 yıllık katı ambargoların yıkıldığı bu yeni denklemde savaşın mutlak galibi İran oldu. İçeride bıçak sırtında bir iktidara tutunan ve ciddi bir demografik çöküşün eşiğine gelen İsrail ise, en büyük destekçisinin caydırıcılığı olmadan bölgede var olamayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor. Taktiksel bir ateşkesin çok ötesinde, devasa bir jeopolitik depremi işaret eden bu tablonun ardından, gözler şimdi yeni Ortadoğu mimarisinin nasıl kurulacağına ve Türkiye'nin enkazdan çıkan komşusuyla kuracağı stratejik dayanışmanın boyutlarına çevrildi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a karşı yürütülen saldırı savaşı, bugün itibariyle (8/04/2026) durmuş görünüyor. İlan edilen ateşkes tartışmalı bir ateşkes olsa da.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer savaş bittiyse kazananı apaçık bellidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyanın kabadayısı ABD yenilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hürmüz Boğazı güç kullanılarak açılamamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Hürmüz Boğazı’na ortak olamamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saldırganlar İran’ın nükleer programını durduramamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın füze çalışmaları ve üretimi durdurulamamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD donanmasının kırılganlığı ortaya çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milyarlarca dolarlık F-35 projesi sorgulanmaya başlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin saygınlığı ve caydırıcılığı ağır yara almıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail önemli ölçüde harap olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD müdahil olmaksızın İsrail’in sadece İran’a karşı değil, Türkiye ve hatta Mısır gibi bölge ülkeleri karşısında önemli bir askeri güç ortaya koyamayacağı anlaşılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in temelleri kum üzerindedir ve eğer İsrail bir devlet olarak var olmaya devam etmek istiyorsa büyük hayallerinden vaz geçmek zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortadoğu’da tüm güç dengeleri değişmiştir ve bölge yeniden şekillenmek durumundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail çok büyük ölçüde nüfus yitirmiş, bununla kalmamış genç nüfus da geri dönme arzusunu yitirmiştir. Zaten sıkıntılı olan demografik yapısı ağır yaralıdır. Çok değil bir on sene sonra nüfus çoğunluğu Filistinlilerin eline geçmiş olabilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran Hürmüz Boğazı üzerinde tam kontrol elde etmiştir. Daha önce ücrete tabi olmayan gemi geçişleri gemi başına iki milyon dolar olarak belirlenmiştir ve bu kaynak belli bir oranla Umman’la paylaşılacaktır. İran bu kaynaktan gelen parayı yeniden inşasına harcayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a 47 yıldır süren ambargo kaldırılmıştır ve bloke edilen varlıkları iade edilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın bölgesel müttefikleri üzerine yapılan saldırılar durdurulacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu ateşkes şartlarına bakıldığında savaşın kazananı açıkça bellidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette Netanyahu bu anlaşmadan memnun değildir ve daha birinci gün ateşkesi geçersiz kılmak için elinden geleni yapmaya başlamıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazze ve Lübnan’a karşı yürüttüğü harekatların ateşkes belgesinde açıkça yer almasına karşın ateşkese dahil olmadığını ileri sürmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu iddiasına destek bulması ise mümkün görünmemektedir. ABD yüce gönüllülüğü nedeniyle ateşkes istememiştir. Dünya şartları ve güç dengeleri, ABD iç kamuoyunun büyük huzursuzluğu sonucu bu karara varmıştır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netanyahu ülkesinde de iktidarı bıçak sırtında olan bir başbakandır artık. Ordusu büyük ölçüde tükenmiş, çılgınca bir saldırganlığa kapılmış maddi kaynakları muazzam darbeler almış bir ülkenin başbakanıdır. Halkının morali sıfır noktasına yaklaşmıştır ve iç protestoların büyüyeceğine dair her türlü işaret mevcuttur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de tek başına bölgede bir provokasyon yaratabilir ve savaşı yeniden başlatabilir. Bunu seçmesi durumunda bütün dünyanın tepkisi ile karşılaşacağı açıktır. Bu tepkiler eski lafzi tepkiler olmayacak, muhtemelen çeşitli ambargolarla karşılaşacaktır. Doğal kaynakları son derece kısıtlı olan ülkesinin bu duruma dayanamayacağı ortadadır. ABD’nin böyle bir durumda savaşa geri dönmesine de kesin gözüyle bakılamayacağı düşüncesindeyim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son bir ayda dünyada çok şey değişmiştir. Türkiye’nin bu bir aydan nasıl etkilendiğinin kesin bir tablosunu ortaya koyabilmek için henüz erkendir. Fakat eğer Türkiye’nin anlamlı bazı tavırlar alması gerektiğini düşünüyorsak bunlar İran’ın uğradığı tahribatın ortadan hızla kaldırılmasına yönelik kardeşçe dayanışma tutumları olmalıdır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/savas-bitti-mi-1775762659.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Macaristan’da sandık, Avrupa’da fay hattı</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-sandik-avrupada-fay-hatti-13035</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-sandik-avrupada-fay-hatti-13035</guid>
                <description><![CDATA[12 Nisan’da Macaristan sadece sandık başına gitmiyor; Avrupa’nın sinir uçlarını, NATO’nun birliğini ve Atlantik’in iki yakası arasındaki derinleşen çatlağı test ediyor. Budapeşte sokaklarındaki 'kontrolü kaybetme korkusu' ile 'yalnız kalma endişesi' arasında sıkışan seçmen, Viktor Orban’ın 'egemenlik' kalesi ile 'yeni bir Avrupa' vaadi arasında tarihî bir yön arayışında. J.D. Vance’in Budapeşte ziyaretinden Putin’in sessiz bekleyişine uzanan bu devasa bilek güreşinde asıl soru şu: Sandıktan kim çıkarsa çıksın, Macaristan’ın Doğu ile Batı arasında yeniden tanımlanan kaderi yarın nasıl bir güne uyanacak?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Nisan’da Macaristan sandık başına gidiyor.<br />
Ama bu, yalnızca bir seçim değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı şehirler vardır… Sokaklarında yürürken insanların neye oy vereceğini değil, neyi kaybetmekten korktuğunu hissedersin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte işte tam olarak öyle bir yer.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’de &nbsp;Attila Sergisi için &nbsp;Milli Müze önünde toplanan gençleri; kafelerde kahkalar arasında birbirlerine takılıp seçim sonucu tahminleri yapan orta yaşlıları dinlerken &nbsp;şunu fark ettim:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidara öfkeli olanlarla onu savunanlar arasında, dışarıdan göründüğü kadar keskin bir uçurum yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı kafede oturuyorlar, aynı tramvaya biniyorlar, aynı hayat pahalılığından şikâyet ediyorlar…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama aynı soruya farklı cevap veriyorlar: “Geleceğimizi kim koruyacak?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir taraf için bu cevap Viktor Orban.&nbsp;<br />
Diğer taraf için ise Peter Magyar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de bu yüzden bu seçim, bir kutuplaşmadan çok bir kararsızlığın seçimi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Bir Seçim Değil, Bir Yön Arayışı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macar seçmeni sandığa giderken aslında bir partiyi değil, bir hissi oylayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir taraf diyor ki: “Dünya değişiyor. Güç dengeleri kayıyor. Kendi yolumuzu çizmeliyiz.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer taraf ise şöyle düşünüyor: “Yalnız kalamayız. Güvende olmak için yeniden Avrupa’ya yaklaşmalıyız.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden mesele sadece Brüksel değil, sadece Moskova da değil.<br />
Bu, iki korkunun çarpışması:<br />
&nbsp;&nbsp; &nbsp;•&nbsp;&nbsp; &nbsp;yalnız kalma korkusu<br />
&nbsp;&nbsp; &nbsp;•&nbsp;&nbsp; &nbsp;kontrolü kaybetme duygusu</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Brüksel’in Tedirginliği, Moskova’nın Sabrı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa başkentlerinde bu seçim, bir iç politika meselesi olarak görülmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Friedrich Merz için bu, Avrupa’nın kilidini açma ihtimali. Emanuel Macron için eksik kalan entegrasyonun tamamlanması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bir de daha sessiz bir izleyici var: Vladimir Putin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Putin’in tarzı değişmiyor. Acele etmiyor. Ses yükseltmiyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bazen en büyük hamle, hiçbir şey yapmadan rakibinin hata yapmasını izlemektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB ise bunun tersine, hata yapmaktan korkuyor. Krizin kontrolden çıkmasından çekiniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden Macaristan seçimleri, bir bilek güreşi gibi: Bir tarafta sabır, diğer tarafta temkin.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atlantik’te Çatlak</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu seçimi sadece Avrupa içinden okumak eksik olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donald Trump’ın açık desteği ve &nbsp;J. D. Vance’in Budapeşte ziyareti, meseleyi Atlantik’in ötesine taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vance’in ziyareti, yüzeyde sıradan bir diplomatik temas gibi görünse de aslında çok katmanlı bir siyasi hamle.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zamanlama dikkat çekici: Orban’ın iç baskı altında olduğu bir dönemde gelen bu destek, klasik bir “dış destekle iç meşruiyet üretme” stratejisi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik sorunlar konuşulurken gündemin jeopolitiğe kaydırılması, Orban’ın sık kullandığı bir yöntem.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu ziyaret sadece Macaristan’a yönelik değil. Aynı zamanda Trump çizgisindeki yeni Amerikan sağının Avrupa’ya mesajı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göç karşıtlığı, aile politikaları ve AB şüpheciliği üzerinden kurulan ideolojik bir yakınlaşma söz konusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En çarpıcı nokta ise şu: AB bu söylemde bir ortak değil, bir engel olarak resmediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da Brüksel’e verilen net bir mesaj: “Alternatif bir Batı mümkün.”</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Savaşın Gölgesinde Farklı Bir Ton</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşta kullanılan dil de dikkat çekici.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orban’ın “barış” vurgusu ve Vance’in bunu öne çıkarması, Batı’nın genel çizgisinden ayrışıyor.<br />
Bu yaklaşım, barıştan çok mevcut dengeleri kabullenmeye yakın bir pozisyon olarak okunabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani mesele sadece diplomasi değil; güç dengelerini yeniden tanımlama çabası.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İttifakta Çatlak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">NATO artık eskisi kadar yekpare görünmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin sert dış politika hamleleri sonrası, ittifak içindeki görüş ayrılıkları daha görünür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın dünyasında: Birleşmiş Milletler işlevini yitirmiş, NATO ise ABD olmadan hareket edemeyen bir yapı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bakış açısı, Avrupa’nın güvenlik algısını doğrudan sarsıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve tam bu noktada Kremlin için yeni alanlar açılıyor. Çünkü belirsizlik, her zaman fırsat üretir.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Macaristan Seçimleri, Avrupa’nın Sinir Uçları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu seçim, sağın ya da solun zaferinden daha fazlası.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, Avrupa’nın ne kadar bütün kalabildiğinin testi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer Viktor Orban kaybederse, bu sadece bir liderin gidişi değil, bir dönemin sorgulanması olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama kazanırsa… mesele daha da derinleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bu, sadece Macaristan’ın değil, Avrupa’nın yönünü yeniden tartışmaya açar.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Belki de Asıl Soru</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diyelim ki Peter Magyar kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten bir şey değişecek mi? Yoksa sistem, alışkanlıklar ve korkular liderlerden daha mı güçlü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’de yürürken hissettiğim şey şuydu:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar aslında aynı geleceği istiyor.<br />
Sadece o geleceğe giden yol konusunda birbirlerine güvenmiyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de bu yüzden…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Köklerini Attila ve Hun İmparatorluğu mirası üzerinden, &nbsp;Doğu ve Batı arasında yeniden tanımlanaya çalışan bir ülkede,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Nisan’da sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın…&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">asıl hikâye, asıl mücadele, ertesi gün başlayacak.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-sandik-avrupada-fay-hatti-1775663694.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hürmüz Boğazı’nın kapatılması: Jeopolitik dinamikler, küresel enerji krizi ve uluslararası güvenlik</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hurmuz-bogazinin-kapatilmasi-jeopolitik-dinamikler-kuresel-enerji-krizi-ve-uluslararasi-guvenlik-13032</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hurmuz-bogazinin-kapatilmasi-jeopolitik-dinamikler-kuresel-enerji-krizi-ve-uluslararasi-guvenlik-13032</guid>
                <description><![CDATA[Küresel ekonomi 1970’ler sendromuna geri mi dönüyor? Günlük 20 milyon varil petrolün piyasalardan silinmesiyle patlayan fiyatlar, enflasyon dalgaları ve Batı'da başlayan 'enerji tayınlaması', Hürmüz ablukasının yıkıcı gücünü ortaya koydu. Bu kriz, yenilenebilir enerjiye geçişi ve alternatif ticaret koridorlarını çevresel veya ticari bir tercih olmaktan çıkarıp en üst düzey 'milli güvenlik' meselesine dönüştürüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel jeopolitiğin en hassas fay hatlarından biri olarak kabul edilen Orta Doğu, 2026 yılının şubat ayı itibarıyla benzeri görülmemiş bir bölgesel savaşın merkezine dönüşmüştür. Uzun yıllardır vekalet savaşları, siber saldırılar ve gizli operasyonlar üzerinden yürütülen İran-İsrail “gölge savaşı”, 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’daki stratejik ve askeri hedeflere yönelik başlattığı doğrudan hava saldırılarıyla yeni bir aşamaya geçmiştir. İran dini lideri Ali Hamaney’in bu operasyonlarda hayatını kaybetmesi, çatışmanın doğasını tamamen değiştirmiş ve Tahran yönetimini <em>varoluşsal bir güvenlik doktrini uygulamaya</em> sevk etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu varoluşsal tehdit karşısında İran, konvansiyonel askeri kapasitesinin teknolojik sınırlılıklarını asimetrik bir kozla dengelemeye yönelmiş ve tarihsel süreçte sıklıkla dile getirdiği “Hürmüz Boğazı’nı kapatma” tehdidini eyleme dökerek uluslararası deniz trafiğini durdurmuştur. İran’ın bu hamlesi salt bir askeri manevra olmanın çok ötesinde, uluslararası sistemi doğrudan hedef alan, küresel ticareti felç etmeyi amaçlayan bir jeo-ekonomik savaş stratejisidir. Bu çalışma, boğazın kapatılmasını 2026 savaşının ikincil bir cephesi olarak değil, çatışmanın uluslararasılaşmasını sağlayan ana eksen olarak ele almakta ve bu stratejik dar boğazın ablukaya alınmasının meydana getirdiği zincirleme tepkileri incelemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hürmüz Boğazı’nın Jeopolitik ve Tarihsel Arka Planı</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı, Umman Denizi'ni Basra Körfezi’ne bağlayan ve en dar noktası yalnızca 33 kilometre (21 mil) genişliğinde olan kritik bir su yoludur. Fiziksel coğrafyası nedeniyle uluslararası sularda seyretmek isteyen büyük petrol tankerlerini yönlendirme rotaları üzerinden İran ile Umman’ın karasularını kullanmaya mecbur bırakmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kriz öncesi dönemde, günde ortalama 20-21 milyon varil petrolün ve sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) küresel pazarlara taşındığı bu rotanın hızlı ve ekonomik bir alternatifi bulunmamaktadır. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Kızıldeniz sahilindeki limanlara uzanan boru hatları bulunsa da bu boru hatlarının günlük taşıma kapasitesi Hürmüz Boğazı’nın büyük hacmini ikame etmekten lojistik olarak çok uzaktır. Uluslararası ilişkiler teorisinde klasik bir <em>dar boğaz/tıkanma noktası</em> olarak tanımlanan Hürmüz, İran için tarihsel bir dış politikanın yönlendiricisi olmuştur. 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı sırasındaki “Tanker Savaşları”, 2011-2012 nükleer program krizleri ve 2019’daki gemi sabotajları, Tahran’ın bu bölgedeki asimetrik deniz gücü kapasitesini test ettiği dönemler olmuştur. Ancak 2026 krizi, sadece bir tehdit veya kısmi taciz boyutunda kalmamış, doğrudan ve fiili bir askeri kapatma eylemine dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>28 Şubat 2026 Kırılması ve Kapatılma Mekanizması</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat 2026’daki ABD-İsrail hava harekatları sonrasında İran’ın misilleme doktrini oldukça sert ve çok boyutlu gelişmiştir. İsrail topraklarına ve ABD’nin Körfez devletlerindeki bölgesel üslerine yönelik balistik füze ile insansız hava aracı (İHA) saldırılarıyla eş zamanlı olarak, DMO Deniz Kuvvetleri boğazdaki deniz trafiğini durdurma operasyonunu başlatmıştır. Hızlı hücum botları, kıyı konuşlu gemisavar füzeler, deniz mayınları ve intihar İHA’larından oluşan asimetrik donanma yapısı, dar boğazı geçilmez bir ateş çemberine çevirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2 Mart 2026 tarihinde, Devrim Muhafızları boğazın düşman ülkelere kapatıldığını ve sadece Tahran tarafından onaylanmış gemilerin geçişine izin verileceğini resmen ilan etmiştir. Başlangıçta ABD ve İsrail bağlantılı gemiler doğrudan hedef alınsa da artan savaş riski, patlayan sigorta maliyetleri ve mürettebat güvenliği endişeleri nedeniyle mart ayı sonlarına doğru uluslararası deniz taşımacılığı şirketleri bölgeden tamamen çekilmiştir. Tanker trafiğinin ilk haftalarda yüzde 70 oranında düşmesi ve 150’den fazla geminin risk almamak adına boğaz girişinde demirleyerek beklemesi, fiili ablukanın başarıya ulaştığının kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran bu süreci sadece geçici bir taktik olarak değil, yasal bir statüko inşası olarak görmektedir. Nisan 2026’da İran ordusundan yapılan “Hürmüz Boğazı özellikle ABD ve İsrail için artık eski düzene dönmeyecek” açıklaması ve parlamentoya sunulan “Basra Körfezi için yeni düzen” taslağı dikkat çekicidir. Bu taslak; boğaz geçişlerinin İran’ın ulusal para birimi (riyal) üzerinden ücretlendirilmesini, İran’a yaptırım uygulayan ülkelere mutlak geçiş yasağı getirilmesini ve bölgede İran egemenliğinin genişletilmesini öngörmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Uluslararası Askeri Yanıtlar ve Suikastlar Diplomasisi</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin can damarı olması, kaçınılmaz olarak sert bir uluslararası askeri reaksiyonu doğurmuştur. ABD öncülüğündeki askeri kuvvetler, 19 Mart 2026’da “Hürmüz Boğazı Seferi” adıyla, deniz ticaret yolunu güvence altına almak için İran’ın deniz unsurlarını, İHA üslerini ve kıyı bataryalarını hedef alan yeni bir operasyon başlatmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu aşamanın en önemli askeri gelişmesi, 26 Mart 2026’da DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Alireza Tangsiri’nin İsrail tarafından düzenlenen bir operasyonla öldürülmesidir. İsrail Savunma Bakanlığı, boğazdaki ablukanın doğrudan mimarı olan Tangsiri’nin öldürülmesini, ABD’nin boğazı yeniden açma çabalarına destek olarak sunmuştur. Ancak bu tür nokta suikastlar, İran’ın komuta-kontrol yapısını zayıflatmak yerine, devlet kademelerindeki radikalleşmeyi artırmış ve diplomatik çözümleri iyice zorlaştırmıştır. Süreç içerisinde ABD Başkanı Donald Trump, İran’a boğazı açması için peş peşe 48 saatlik ültimatomlar vermiş, tehditlerin dozunu artırarak İran’ın stratejik enerji tesislerini yok etme uyarısında bulunmuştur. Tahran yönetimi ise bu tehditlere, enerji tesislerinin vurulması durumunda Yemen’deki Husiler (Ensarullah) aracılığıyla Babu’l Mendeb Boğazı’nı da tamamen kapatacakları şeklinde karşı bir caydırıcılık mesajıyla yanıt vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küresel Ekonomik Şoklar: 1970’ler Sendromuna Dönüş</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 Hürmüz Boğazı Krizi’nin yarattığı en geniş çaplı yıkım, şüphesiz makroekonomik düzlemde yaşanmıştır. Günlük 20 milyon varilin üzerinde petrolün piyasalardan bir anda silinmesi ihtimali ve tedarik zincirlerinin kopması, petrol fiyatlarında benzeri görülmemiş bir fırlamaya yol açmıştır. Ekonomi tarihçileri ve analistler, durumu 1973 OPEC ambargosu ve 1979 İran İslam Devrimi sırasındaki enerji krizlerinden bu yana yaşanan “en şiddetli şok” olarak tanımlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu şok yalnızca petrol ve doğal gaz fiyatlarını değil, petro-kimya ürünlerinden, alüminyum üretimine, gübre fiyatlarından küresel lojistik maliyetlerine kadar geniş bir emtia ağını vurmuştur. Küresel enerji arzındaki bu daralma, özellikle enerji kaynaklarında dışa bağımlı olan Güney Asya (örneğin Bangladeş, Hindistan) ve Avrupa Birliği ülkelerinde ciddi krizler yaratmıştır. Batılı hükümetler sivil tüketimi kısmak amacıyla “enerji tayınlaması” (energy rationing) önlemlerini devreye sokmuş, yakıt fiyatlarına tavan uygulamaları getirilmiş ve kapatılması planlanan yüksek karbon emisyonlu kömür termik santrallerinin ömrü zorunlu olarak uzatılmıştır. Bu durum, iklim kriziyle mücadele çerçevesindeki küresel “yeşil dönüşüm” hedeflerine de büyük bir darbe vurmuş, enflasyon oranlarındaki ani yükseliş dünya ekonomisinde yeni bir durgunluk korkusunu tetiklemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Uluslararası Deniz Hukuku Bağlamında Kriz</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın Hürmüz Boğazı’nı sivil ve ticari gemilere kapatma kararı, uluslararası deniz hukuku çerçevesinde yoğun ihtilaflara neden olmaktadır. 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) göre, uluslararası seyrüsefere açık olan bu tür kritik boğazlarda sivil ve askeri gemilerin transit geçiş hakkı bulunmaktadır. Bu hak, kıyı devletinin söz konusu geçişleri askıya alamayacağını garanti altına alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, 1982 sözleşmesini imzalamış olmasına rağmen kendi iç hukukunda onaylamadığı için, geçiş rejimini daha kısıtlayıcı olan 1958 Cenevre Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi’ne veya kendi ulusal yasalarına dayandırma eğilimindedir. Tahran, gemilerin geçişini “zararsız geçiş” statüsünde değerlendirmekte ve İran’ın ulusal güvenliğine tehdit oluşturduğunu iddia ettiği durumlarda (özellikle savaş hali gerekçesiyle) bu hakkı askıya alabileceğini savunmaktadır. Ancak ABD ve İngiltere gibi küresel deniz güçleri, transit geçiş hakkının uluslararası teamül hukukunun bir parçası olduğunu ve İran’ın eylemlerinin açık bir hukuk ihlali olduğunu vurgulamaktadır. Yine de savaşın sert gerçekliği karşısında hukuki argümanlar işlevsiz kalmış; İngiltere Kraliyet Donanması’nın da kabul ettiği üzere, uluslararası hukukun ne dediğinden bağımsız olarak, güvenlik sağlanamadığı için gemi sahipleri bölgeden uzak durmayı tercih etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sonuç </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nisan 2026 itibarıyla savaş ve abluka tüm şiddetiyle devam ederken, uluslararası toplum bir kilitlenme yaşanmaktadır. ABD, İsrail, İran ve arabulucu bölgesel devletler arasında 45 günlük geçici bir ateşkes ve boğazın yeniden açılmasına yönelik yoğun diplomatik çabalar (özellikle Axios raporlarına yansıyan müzakereler) sürdürülmektedir. Fakat İran makamları, salt geçici bir ateşkes karşılığında Hürmüz Boğazı’nı açmayacaklarını net bir dille ifade etmiştir. Tahran, elindeki bu büyük jeopolitik kozu kalıcı güvenlik garantileri, ABD güçlerinin bölgeden çekilmesi ve siyasi bir zafer elde edene kadar kullanmaya kararlı görünmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 Hürmüz Boğazı krizi, zayıf fakat asimetrik kapasitesi yüksek bir aktörün, küresel kapitalizmin en kritik dar boğazını kontrol ederek süper güçleri ve uluslararası toplumu nasıl felç edebileceğini tarihsel bir netlikle ortaya koymuştur. Kısa vadede bu ablukanın kaldırılması ancak ve ancak büyük tavizlerin verileceği geniş çaplı bir diplomatik antlaşmayla veya çok daha yıkıcı, bölgesel sınırları aşan tam ölçekli bir konvansiyonel savaşla mümkün olabilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orta ve uzun vadede ise bu önemli tecrübe, küresel ekonomi-politiğin gidişatını temelden etkileyecektir. Tüketici ülkeler ve küresel şirketler, fosil yakıtlara ve Orta Doğu’nun istikrarsız jeopolitiğine olan bağımlılıklarını sorgulamak zorunda kalacaklardır. Yenilenebilir enerji kaynaklarına ve nükleer enerjiye geçiş, artık yalnızca bir çevre politikası değil, en üst düzey bir milli güvenlik meselesi olarak ele alınacaktır. Aynı zamanda, deniz ticaret rotalarının güvenliği ve alternatif koridorların (örneğin Kalkınma Yolu projeleri, Türkiye üzerinden geçen boru hatları) inşası ivme kazanacaktır. Sonuç itibarıyla 2026 savaşı ve Hürmüz ablukası, sadece Orta Doğu’nun siyasi haritasını değil, 21. yüzyılın küresel enerji ve güvenlik mimarisini yeniden şekillendiren tarihi bir dönüm noktası olmuştur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hurmuz-bogazinin-kapatilmasi-jeopolitik-dinamikler-kuresel-enerji-krizi-ve-uluslararasi-guvenlik-1775589996.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump’ın “Taş Devri” Tehdidi: İran Savaşı Nereye Gidiyor?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-tas-devri-tehdidi-iran-savasi-nereye-gidiyor-13025</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-tas-devri-tehdidi-iran-savasi-nereye-gidiyor-13025</guid>
                <description><![CDATA[Trump’ın 'İran’ı taş devrine döndüreceğiz' çıkışı, Tahran’a yönelik basit bir öfke patlaması değil, sivil enerji altyapısını ve günlük hayatı bilerek hedef alan yeni bir savaş doktrininin ilanıdır. Bu söylem, Amerikan kamuoyuna zafer vaat ederken, Avrupalı müttefiklere 'yanımda yoksanız yükünüzü çekmem' mesajı veriyor ve Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ekonomiyi eşi görülmemiş bir gerilimin içine sokuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın televizyon ekranında, “İran’ı ait olduğu yere, taş devrine geri göndereceğiz” cümlesini kurduğu an aslında sadece Tahran’a değil tüm dünyaya sesleniyordu. ABD Başkanı, savaşın 34. gününde yaptığı konuşmada hem “görüşmeler sürüyor” diyerek diplomasiye atıf yaptı hem de İran’ın enerji altyapısını eşzamanlı vurmaktan söz ederek yeni ve daha sert bir aşamaya geçileceğinin işaretini verdi. Bu söylem, İran’la sınırlı bir operasyon anlatısından, toplumu hedef alan ve ülkeyi ekonomik, sosyal ve siyasi bakımdan geriye itme niyetini ima eden bir savaş tasavvuruna geçiş anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çıkış, Amerikan kamuoyuna “zafer ufukta, biraz daha sabredin” mesajı verirken, Tahran’a ise “müzakere et, yoksa yıkımı göze al” baskısı kurmayı hedefliyor. Ancak mesele sadece İran değil, Trump bu mesajda eşzamanlı olarak NATO’ya yükleniyor, Avrupa’yı yeterince destek vermemekle suçluyor ve ABD’nin müttefiklerine ihtiyaç duymadığını söyleyerek savaşın siyasal zeminini yeniden kuruyor. Washington’dan yükselen bu ton, Atlantik İttifakı’nın geleceğini, Ortadoğu’daki dengeyi ve küresel ekonomiyi aynı anda gerilim altına sokuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşanan, klasik bir “rejim cezalandırma operasyonu” olmaktan çıkmış durumda. Trump yönetimi, İran toplumunun enerji altyapısını, üretim kapasitesini ve günlük hayatını hedef alan bir baskı konsepti üzerinden hem Tahran’a hem de isteksiz müttefiklere mesaj veriyor. Bu yüzden “taş devri” sözü bir anlık öfke patlamasından ziyade yeni dönemin risklerini çıplak biçimde gösteren bir siyasi tercih olarak okunmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Trump’ın “Taş Devri” Söylemi: Tehditten Çok Doktrin</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın son konuşmasında altı çizilen konu, askeri hedeflerin kısa süre içinde tamamlanacağı ve önümüzdeki iki–üç haftada İran’a “çok şiddetli darbeler” indirileceği vurgusu oldu. Başkan, İran’ın elektrik santrallerinin ve enerji altyapısının eşzamanlı hedef alınabileceğini açıkça dile getirerek savaşın merkezine sivil hayatı taşıyan bir baskı aracı koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaklaşım, klasik “cerrahi operasyon” dilinden uzak; daha çok, ülkenin modernleşme sürecini geriye itme tehdidi içeren bir cezalandırma mantığına dayanıyor. Üstelik Trump, petrole henüz dokunulmadığını söylerken, bunun bir tercih olduğunu ve isterse İran’ı tamamen ekonomik çöküşe sürükleyebileceğini ima ederek pazarlık masasını da televizyon ekranına taşımış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu söylemin tehlikeli yanı, askeri üstünlüğe güvenen bir liderin, savaş hukukunu ve orantılılık ilkesini söylem düzeyinde dahi geri plana itmesi. “Taş devri” tehdidi İran rejimiyle birlikte, sıradan İranlıyı da hedef alan bir psikolojik savaş unsuru haline geliyor. Bu da gelecekte hesap verilebilirlik tartışmalarını kaçınılmaz kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>NATO’ya Sitem: Müttefiklikten “Yük” Algısına</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın hedefinde yalnızca İran yok. Haftalardır NATO ülkelerine, İran’a karşı yürütülen savaşta yeterince destek vermedikleri gerekçesiyle yükleniyor ve “İran konusunda hiçbir şey yapmadılar, bunu asla unutmayın” sözleriyle Avrupalı başkentleri açıkça teşhir ediyor. Kendi sosyal medya hesabından yaptığı açıklamalarda, ABD’nin NATO’dan hiçbir şeye ihtiyaç duymadığını savunurken, Avrupalı müttefiklerin yıllardır Amerikan güvenlik şemsiyesinden faydalanıp şimdi Hürmüz gibi kritik dosyalarda geri durduğunu öne sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bakış, NATO’yu güvenlik ortaklığından çok maliyetli bir yük olarak gören Trump çizgisinin yeni bir versiyonu. İran savaşında “yanımda yoksanız, gelecekte de size borçlu değilim” mesajı, Washington’un bugünkü savaşın yanı sıra uzun vadeli ittifak ilişkilerine de cezalandırıcı bir gözle baktığını düşündürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaya çıkan manzara, transatlantik ilişkilerde kırılganlık yaratıyor. Avrupa’da birçok başkent, İran savaşına doğrudan ortak olmanın kendi kamuoylarında yaratacağı tepkiyi hesaplarken, Washington ise bunu bir sadakat testi gibi sunuyor. Dolayısıyla iki tarafın siyasi takvimi, risk algısı ve kamuoyu baskısı bambaşka yönlere çekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Avrupa’nın “Bu Bizim Savaşımız Değil” Mesajı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği konusunda destek vermeyeceklerini açıklayan NATO ve AB ülkelerini “kötü sınav vermekle” suçluyor. Buna karşın Avrupa’dan yükselen yanıt özetle şöyle: İran’la yürütülen bu savaş, doğrudan NATO savaşı olarak görülmüyor ve Avrupalı hükümetler kamuoylarının tepkisini göğüslemek istemiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya ve İngiltere başta olmak üzere birçok ülkede, İran’a yönelik geniş çaplı askeri operasyonun bölgeyi daha da istikrarsızlaştıracağı ve göç, enerji fiyatları, iç güvenlik gibi alanlarda yeni dalgalar yaratacağı kaygısı baskın. Bu yüzden, Trump’ın “yanımızda değilsiniz” çıkışı, Avrupa’da daha çok “bu çatışma yanlış zamanda ve yanlış yöntemle yürütülüyor” şeklinde okunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu karşılıklı gerilim, NATO içindeki işbölümünü de sorgulatıyor. ABD, kendini İran karşısında asıl güvenlik garantörü olarak konumlandırırken, Avrupalı müttefikler daha sınırlı angajman ve diplomasi vurgusuyla hareket ediyor. Bu farklılaşma gelecekte ittifakın hangi krizlere, hangi şartlarda müdahil olacağı sorusunu daha sık gündeme getirecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hürmüz, Küresel Ekonomi ve İran Sonrası Dönem</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bu siyasi çekişme, dünyanın en önemli enerji rotalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nda yaşanıyor. Birleşmiş Milletler çatısı altındaki değerlendirmeler, Boğaz’daki fiili kesintilerin küresel ekonomide enerji, ticaret ve finans kanalları üzerinden baskıyı hızla artırdığına işaret ediyor. Enerji fiyatlarındaki yükseliş, ticaret hacmindeki zayıflama ve sıkılaşan finansal koşullar özellikle kırılgan gelişmekte olan ülkeleri zora sokuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum İran savaşının jeopolitik bir hesaplaşmanın ötesinde küresel enflasyon, gıda fiyatları ve borçlanma maliyetleri üzerinden milyarlarca insanın hayatına dokunacağını gösteriyor. Eğer çatışma uzar ve Hürmüz’deki risk algısı kalıcılaşırsa, 2026 yılı boyunca küresel büyüme tahminlerinin aşağı yönlü revize edilmesi kaçınılmaz görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın “taş devri” söylemi bu bağlamda iki katmanlı okunmalı. Kısa vadede İran’ın altyapısını hedef alan bir savaş retoriği, uzun vadede ise küresel ekonomiyi sert bir sınava sokan bir belirsizlik kaynağı. İran’ın nükleer kapasitesi, bölgesel nüfuzu ve vekil aktörleri konusunda yaşanan gerilim ABD’nin güç gösterisiyle bir süre bastırılabilir ancak bu süreçte Ortadoğu’nun merkezinde oluşan ekonomik sarsıntı, Ankara’dan Yeni Delhi’ye kadar geniş bir coğrafyada siyasal kırılganlıkları besleyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta, Trump’ın cümlesi kulağa slogan gibi geliyor olabilir fakat arkasında İran toplumunu hedef alan sert bir güvenlik anlayışı, NATO’ya yönelik hesap soran bir siyasi psikoloji ve Hürmüz üzerinden tüm dünyaya yayılan ekonomik bir şok dalgası var. Bu üç boyut birlikte okunduğunda mesele sadece Tahran ve Washington arasındaki bir çatışma olmaktan çıkıyor ve 2026’nın ve muhtemelen sonrasının uluslararası düzen tartışmalarını belirleyecek bir kırılma noktasına dönüşüyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpin-tas-devri-tehdidi-iran-savasi-nereye-gidiyor-1775502501.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni bir dünya düzenine doğru</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-bir-dunya-duzenine-dogru-13009</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-bir-dunya-duzenine-dogru-13009</guid>
                <description><![CDATA[Kıtalararası bombardıman uçaklarının yerini insansız sistemler alırken; Türkiye, delilsiz tutuklamalar ve adalet kuşkusunun gölgesinde bu yeni düzene ayak uydurabilir mi? Dışarıda dünya yerinden oynarken, içerideki siyasi gerilim ve ekonomik model Türkiye'nin geleceğini imkansız kılıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bölge dışındaki ülkelerin, Ortadoğu’ya gösterdikleri ilginin geçmişi çok uzun yıllar öncesine dayanır. Tarih boyunca kara ve deniz ticaret yollarının kavşağında bulunması, en önemli etken. Uzakdoğu’daki üretilen ürünlerin, önce Avrupa ve ardından Amerika Kıtasına uzanmasında kilit rol oynadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yakın tarihimizde Bölgede on yıllardır süren, çatışma ve savaşların en önemli nedeni, zengin petrol yatakları. Gelişmeler Rus asıllı ekonomist Daniel Yergin’in tezini doğruluyor. “19.YY İkinci yarısından sonra Dünya Siyasal Tarihi petrol ve petrol kaynaklarını ele geçirme mücadelesinin kronolojisidir.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilinen en eski uygarlıkların yeşerdiği topraklar, 1990 yılından bu yanan dozu giderek artan, paylaşım savaşlarının odağında. Farklı dinsel inanç ya da mezhepler arasındaki çelişkilerden oluşan, siyasal sistemlerin ortak paydası; bir türlü demokrasi karşıtlığının ötesine geçemedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Baskıcı rejimler birlikte sinerji yaratamadılar. Farklılıkları derinleştirmeyi yeğlediler. Doğal kaynakların uluslararası güçlerin ellerine geçmesini engellemek yerine, muhaliflerini sindirmeyi öncelediler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anglo-Sakson İttifakının desteğini alarak, binlerce yıl sonra yeniden kurulan İsrail, ABD’nin Bölgedeki en güçlü ortağı konumuna geldi. İkinci Dünya Savaşının bitiminden kısa süre sonra Arapları yenilgiye uğratarak, sınırlarının güvenliğini sağladı.1967 ve 1973 yıllarındaki iki savaşın kazan tarafı olması, Bölgede söz sahibi olmasını sağladı. Bu süreçte petrolün varilinin ortalama 2.-dolardan aşamalı olarak, 12-40.- dolar aralığına yükselmesi, Dünya ekonomisini altüst etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzakdoğu macerası ABD’nin 1975 yılında Vietnam’ da yenilgisiyle bitti. Bu kez Japonya karşısında kazandığı zaferle &nbsp;çıktığı 2.Dünya savaşı sonrasına benzemedi. 20.YY son çeyreğindeki savaşlar, güçlü devletlerin&nbsp; kaybettikleri benzer sonuçları ortaya çıkardı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı dönemde Brejnev liderliğindeki Sovyetlerin, Afganistan’ı işgal etmeleriyle başlayan süreç, 1991 yılında SSCB’nin çöküşü ile sonlandı. Ancak başka bir güç odağı ortaya çıkmaya hazırlanıyordu: Çin. Yıllar önce Fransa’nın önemli&nbsp; Bakanlarından, Peyrefitt’in “Çin Uyanınca Yer Yerinden Oynar “ (1973) adlı kitabında sözünü ettiği varsayımı gerçek oldu. Bu ülkenin 1949 yılında başlayan atılımı, salt ekonomide değil Uluslararası siyasal arenada da güçlenmesini sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">21. yy’ın ilk çeyreğinde durum hayli farklı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Çin’i engellemek için Venezuela petrolü ve Panama Kanalına çöktü. İsrail de boş durmadı. İran’a saldırarak, Çin’e doğal gaz ve petrol akışını kesmek istedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısaca; Dünyamız 2. Dünya Savaşı’nın ardından yeni bir paylaşım savaşına sahne oluyor. Büyük olasılıkla; klasik ağır silahlar, uçak gemileri başta; büyük deniz araçları ve kıtalararası uçan ağır bombardıman uçaklarının yerini, uzayı kullanan akıllı füzelerin ve insansız hava araçlarının aldıkları, yeni nesil bir savaş türüne tanık oluyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylesine korku verici siyasal ortamda, Türkiye’de iktidar ile muhalefet arasında süren gerilimin, delilsiz tutuklamalar, adil olduğu kuşkusu her geçen gün artan, yargılamalar ile Bölgede kurgulanan yeni düzene ayak uydurması ve gelişmesini sürdürmesi, imkansız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada; hızla azalan altın ve döviz rezervleri, kayıt dışı ve kazanan yerine tüketicilerden alınan vergilerle ayakta tutulmaya çalışılan, bir ekonomik modelin sürdürüldüğü tek bir örnek yok. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’ de siyaset kurumu dünyanın yeni bir düzene doğru hızla yol aldığını, çok geç olmadan kısa sürede fark etmek zorunda. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yeni-bir-dunya-duzenine-dogru-1775319159.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çin’le temkinli yakınlaşma: Avrupa ve Kanada neden yeniden Pekin kapısını çalıyor?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cinle-temkinli-yakinlasma-avrupa-ve-kanada-neden-yeniden-pekin-kapisini-caliyor-12996</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cinle-temkinli-yakinlasma-avrupa-ve-kanada-neden-yeniden-pekin-kapisini-caliyor-12996</guid>
                <description><![CDATA[Asıl sorulması gereken soru da burada başlıyor: Avrupa ve Kanada, Washington’ın sertleşen çizgisi karşısında ne kadar bağımsız hareket alanı açabilecek? Son günlerdeki Pekin temasları, bu arayışın şimdiden başladığını gösteriyor. Ortada büyük bir romantizm yok, parlak sloganlar da yok. Daha çok şu var: Dünyanın güç dengesi sarsıldıkça, ülkeler tek bir merkeze bakarak yol alamayacaklarını fark ediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">31 Mart’ta Pekin’e inen&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/world/asia-pacific/eu-delegations-visit-will-enhance-understanding-country-chinese-foreign-ministry-2026-03-31/" target="_new"><span style="color:blue">heyet</span></a><span style="color:black">, sekiz yıl aradan sonra Çin’e giden ilk Avrupa Parlamentosu heyetiydi. Takvimde küçük görünen bu ziyaret, son haftalarda büyüyen daha geniş bir hareketin parçasıydı. Avrupa başkentleri, Çin dosyasını artık tek bir refleksle yönetemeyeceklerini daha açık görüyor. Pekin’le temas kurmak, bugünün dünyasında eski alışkanlıklara dönüşten çok maliyet hesabı, pazar erişimi ve siyasi manevra arayışıyla ilgili.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunun hemen ardından Kanada Maliye Bakanı François-Philippe Champagne’ın 1-4 Nisan tarihleri arasında Çin’e gitmesi de dikkat çekiciydi. Ottawa yönetimi bu ziyareti stratejik ve ekonomik bağları güçlendirme adımı olarak sundu. Birkaç yıl önce daha sert konuşulan başlıkların bugün yeniden diplomatik dil içinde ele alınması, uluslararası sistemde yeni bir ayar arayışına işaret ediyor. Kısacası mesele, Çin’le duygusal bir yakınlaşma kurmak değil dünya sertleştikçe seçenekleri çoğaltmak.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada abartılı cümlelere de gerek yok. Avrupa ile Kanada, Pekin’e doğru büyük bir siyasi koşu başlatmış görünmüyor. Daha soğukkanlı, daha ölçülü, daha hesaplı bir temas dönemi açılıyor. Böyle okununca son günlerdeki ziyaretler çok daha anlamlı hâle geliyor; zira Batı ittifakı içinde yer alan ülkeler, Washington’la yürürken Çin’le konuşmanın kapısını da açık tutuyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Asıl mesele hareket alanı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa’yı ve Kanada’yı Pekin’e yaklaştıran ilk unsur, ABD’de sertleşen ticaret siyasetidir. Trump yönetiminin 2 Nisan’da açıkladığı&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/world/us/year-after-liberation-day-trump-sets-new-drug-tariffs-adjusts-metals-duties-2026-04-02/" target="_new"><span style="color:blue">yeni tarifeler</span></a><span style="color:black">, müttefik ülkelere açık bir mesaj verdi: Washington, ekonomi alanında korumacı dili geri plana itmiyor. Böyle bir atmosferde Avrupa da Kanada da tek bir merkezden gelen baskının maliyetini daha fazla hissediyor. Bu yüzden Çin’le temas, uzak bir seçenek olmaktan çıkıp pratik bir ihtiyaç hâline geliyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Burada dikkat çeken nokta şu: Ne Brüksel ne Ottawa, Pekin’le yeni bir siyasi yakınlık hikâyesi yazıyor. Güvenlik başlıklarında Washington’la bağ sürüyor, teknoloji ve ticarette ise daha geniş bir alan aranıyor. Bu ikili hat, son yılların en belirgin dış politika eğilimlerinden biri oldu. Müttefiklik devam ederken ekonomik bağımlılığı dağıtma isteği güç kazanıyor ve Çin bu arayışta kaçınılmaz bir muhatap olarak öne çıkıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Ekonominin soğuk mantığı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa cephesinde ekonomik gerçekler çok sert konuşuyor. Brüksel’in gündemindeki başlıklardan biri, 2025 boyunca Avrupa Birliği’ne giren&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/sustainability/society-equity/eu-lawmakers-press-china-unsafe-products-rare-beijing-visit-2026-04-01/" target="_new"><span style="color:blue">5,8 milyar paket</span></a><span style="color:black">&nbsp;oldu. Bu düşük değerli gönderilerin yüzde 90’ından fazlası Çin çıkışlıydı. Bu sayı, e-ticaret akışının ne kadar büyüdüğünü gösteriyor. Daha önemlisi, Avrupa pazarıyla Çin üretim ağının ne kadar sıkı bağlandığını da ortaya koyuyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O yüzden Avrupa’nın Çin’le bugünkü ilişkisi kopuş siyasetiyle ilerleyemiyor. Avrupa heyetinin Shein, Alibaba ve Temu gibi şirketlerle görüşmesi de bunu yansıtıyor. Masadaki konu ürün güvenliği, adil rekabet, pazar erişimi ve kuralların nasıl işleyeceğiydi. Yani kapı çalınırken gülümseme kadar denetim talebi de masaya konuyor; bu ilişki, kontrollü temas ve sert pazarlık üzerine kuruluyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kanada tarafında da benzer bir gerçek var. Çin, 2025’te&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/world/asia-pacific/canadian-finance-minister-visit-china-over-april-1-4-chinas-finance-ministry-2026-04-01/" target="_new"><span style="color:blue">124,8 milyar dolarlık ticaret hacmiyle</span></a><span style="color:black">&nbsp;Kanada’nın en büyük ikinci tek ülke ticaret ortağıydı. Böyle bir ilişkiyi uzun süre sert söylemlerle taşımak kolay değildi. Ottawa’nın yeniden diyalog araması, biraz da bu ekonomik ağırlığın dayattığı bir yönelim.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Pekin için açık kapı siyaseti</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çin cephesinde de kapıları açık tutan bir yaklaşım öne çıkıyor. 27 Mart’ta Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao’nun Avrupa Birliği’nden&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/world/asia-pacific/china-willing-actively-expand-eu-imports-says-commerce-minister-2026-03-27/" target="_new"><span style="color:blue">ithalatı artırmaya hazır</span></a><span style="color:black">&nbsp;olduklarını söylemesi boşuna değildi. Pekin, ABD ile sürtüşme büyürken Avrupa ve Kanada’yla kanalları canlı tutmanın değerini biliyor. Bu tutum, “yakın dostluk” diliyle kurulmuyor, daha çok çıkarların soğuk hesabıyla yürütülüyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">31 Mart’ta Avrupa heyetinin ziyaretini memnuniyetle karşılayan Çin Dışişleri de benzer bir sinyal verdi. Geçen yıl bazı Avrupa Parlamentosu üyelerine dönük yaptırımların kaldırılması da bu yumuşama arayışının önünü açmıştı. Pekin, Avrupa’yla yaşadığı gerilimleri tümüyle bitirmiş görünmüyor. Ancak bugünün şartlarında temas kanallarını genişletmenin kendi lehine sonuç üreteceğini hesaplıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çin’in son günlerde Avrupa’yla konuştuğu başlıklar da bu resmi büyütüyor. 2 Nisan’da Wang Yi’nin AB dış politika kanadı ve Almanya’yla yaptığı görüşmelerde ateşkes çağrısı yapması ve Hürmüz’de seyrüsefer güvenliğini vurgulaması, Pekin’in ticaret dışı dosyalarda da dinlenen bir aktör olmak istediğini gösterdi. Avrupa açısından bakıldığında, bu Çin’i yalnızca üretim merkezi olarak görmeyi zorlaştırıyor. Çünkü enerji yolları, savaş riski ve tedarik güvenliği konuşulurken Pekin’le temas kurmamak giderek daha maliyetli bir tercih hâline geliyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Yeni dönemin dili ne söylüyor?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya net bir sonuç çıkıyor. Avrupa ile Kanada Çin’le ilişkilerini eski iyimserlik dönemine taşımıyor, lakin kapıları kapatmanın bedelini de açık biçimde görüyor. Bu yüzden önümüzdeki dönemde seçici ortaklık, kontrollü temas ve başlık bazlı işbirliği daha sık karşımıza çıkacak. Ticaret yürürken kuşkular sürecek, diplomasi ilerlerken denetim talebi masadan kalkmayacak.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Asıl sorulması gereken soru da burada başlıyor: Avrupa ve Kanada, Washington’ın sertleşen çizgisi karşısında ne kadar bağımsız hareket alanı açabilecek? Son günlerdeki Pekin temasları, bu arayışın şimdiden başladığını gösteriyor. Ortada büyük bir romantizm yok, parlak sloganlar da yok. Daha çok şu var: Dünyanın güç dengesi sarsıldıkça, ülkeler tek bir merkeze bakarak yol alamayacaklarını fark ediyor.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/cinle-temkinli-yakinlasma-avrupa-ve-kanada-neden-yeniden-pekin-kapisini-caliyor-1775225166.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“No Kings” Trump…</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/no-kings-trump-12995</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/no-kings-trump-12995</guid>
                <description><![CDATA[Meydanlardan Yükselen 'Krallara Hayır' Çığlığı: Trump’ın genişleyen yetkilerine ve otoriterleşme eğilimlerine karşı Times Meydanı’ndan Londra’ya uzanan devasa bir demokrasi barikatı kuruluyor. Robert De Niro’dan Bernie Sanders’a kadar geniş bir mutabakatla sokağa dökülen milyonlar, 'Anayasa isteğe bağlı değildir' diyerek 60’ların savaş karşıtı ruhunu 2026’nın dijital çağına taşıyor. Amerika, kendi içindeki 'mutlak güç' tartışmasıyla tarihinin en kritik yol ayrımında.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat 2026 ABD ve İsrail İran’a geniş çaplı hava saldırılarına başlamasıyla İran savaşı başlamış oldu.&nbsp;&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir ayı aşkındır devam eden karşılıklı hava saldırıları nedeniyle bölge adeta cehenneme döndürülmüş durumda ölen çocukların ve insanların sayısı tam olarak bilinmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD başkanı Trump ise her gün başka bir terane söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ona göre bir gün savaş bitiyor diğer gün anlaşma diyor sonra daha iki üç hafta savaş sürecek diyerek piyasaları özellikle başta petrol ve altın olmak üzere bütün emtia piyasalarını alt üst ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı ve Trump salvoları siyasi olarak ta etkisini gösteriyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Donald Trump'ın geçen yılın ocak ayında Beyaz Saray'a dönmesinden bu yana Amerikan kamuoyu karşısındaki popülaritesi düzenli biçimde düşüyor.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum ikinci dönemlerindeki başkanlar için kısmen olağan bir şey olmuş olsa da.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump'ın düşüşü, aynı zamanda fiyat zamları ve hayat pahalılığına yönelik süregelen tepkileri yansıtıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gelişmeler son bir yılda Demokratların ülke genelinde yerel düzeydeki pek çok seçimde zafer kazanmasına yol açıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim analiz verilerine göre, Demokratlar 2025'teki çekişmeli ara seçimlerde 2024 başkanlık seçimlerine göre aynı bölgelerde aldıklarından ortalama yüzde 13 daha fazla oy aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran'daki savaş bu ekonomik kaygıları daha da derinleştirmiş görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kamuoyu araştırma şirketi Ipsos, Amerikan halkının yüzde 43'ünün Trump'ın ikinci döneminin başında ekonomiyi yönetme biçimini onayladığını tespit etmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">23 Haziran 2025'e gelindiğinde bu oran yüzde 35'e düştü ve yılın devamında benzer seviyelerde seyretti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada İran savaşının üçüncü haftasında benzin fiyatları galon başına 4 dolara yaklaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump'ın ekonomi politikalarına onay ise yüzde 29'a kadar geriledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu oran, Amerikalıların Covid salgını sonrası enflasyon dönemini yaşadığı dört yıllık yönetiminde Joe Biden'ın ulaştığı en düşük seviyenin bile altında.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomik kaygılar, 2024'te Demokratların aldığı yenilgide ve son bir yıldır Cumhuriyetçilerin başkanlık ve Kongre'nin her iki kanadını da kontrol etmesinde etkili olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önceki başkanların çoğunun yaşadığı türde bir "balayı dönemi" olmasa da, tartışmalı bir seçimin ardından Amerikalıların çoğunluğunun desteği, Trump'ın göç, gümrük vergileri, kamu harcamaları kesintileri ve vergi reformu konularındaki kapsamlı siyasi gündemini uygulamasına olanak tanımıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak İran savaşının başladığı 28 Şubat itibarıyla Amerikalıların yalnızca yüzde 42'si başkana olumlu bakıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hafta ise bu oran yüzde 40'a geriledi.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu seviyeler, ara seçimlere yalnızca yedi ay kala görevdeki bir başkan için tehlikeli bir zemin.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı uzadıkça, savaşın küresel ekonomiye olumsuz etkileri ve tüketici fiyatlarını yukarı itmesi nedeniyle risk büyüyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın başlangıcından bu yana kamuoyunun çoğunluğu ABD'nin askeri müdahalesine karşı olmasına rağmen, başkanın onay oranında keskin bir düşüş olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun nedeni, ekonomik kaygılara rağmen Trump'ın siyasi tabanının desteğini sürdürmesi idi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD'de yükselen benzin fiyatları hakkında konuşurken de, Trump "Bence o bölgede bir ülkenin daha nükleer silah sahibi olmasını istemezsiniz; bu yüzden bu bedeli ödemeniz gerekir" ifadelerini kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratlar ise, bu açıklama dahil Trump'ın Beyaz Saray'a dönmesinden bu yana attığı neredeyse her adıma karşı çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak şimdi bağımsız seçmenler de ona sırtını dönüyor gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu seçmenleri kazanmak, Trump'ın 2024'teki zaferinin anahtarlarından biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mevcut siyasi dinamikler değişmezse, bağımsız seçmenlerin tepkisi Kasım ayında partisinin aleyhine olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son olarak…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">New York, Washington DC, Chicago, Miami ve Los Angeles dahil olmak üzere ABD'nin çeşitli kentlerinde Başkan Donald Trump'ın "otoriter" eğilimlerine karşı her yaştan göstericiler 18 Ekim Cumartesi günü sokağa çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aralarında Robert De Niro, Jane Fonda,Joan Baez ve Bruce Springsteen gibi ünlülerinde olduğu "No Kings" (Krallara Hayır) protestolarına milyonlarca kişinin katıldığı tahmin ediliyor. Ülke çapında 2 bin 500'den fazla protesto gösterisi gerçekleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">New York'un Times Meydanı ve çevresindeki caddeleri dolduran binlerce kişi "Monarşi değil demokrasi" ve "Anayasa isteğe bağlı değildir" yazılı dövizler taşıdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gösteriler nedeniyle ABD'nin birçok eyaletinde Cumhuriyetçi valiler, Ulusal Muhafız birliklerini hazır bekletme kararı aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak organizatörler etkinliklerin barışçıl geçtiğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump Ocak ayında Beyaz Saray'a döndüğünden bu yana sahip olduğu yetkileri genişletti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca muhalif olarak gördüklerinin kovuşturulmaları çağrısında bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak eleştiriler, Washington yönetiminin bazı kararlarının anayasaya aykırı olduğu ve Amerikan demokrasisi için bir tehdit oluşturduğunu savunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunlar “No Kings” gösterilerinin daha yığınsal olarak yapılmasında etkili oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">New York'taki protestolarda göstericiler "İşte demokrasi böyle bir şey" sloganları attı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">New York Polisi, şehirde 100 binden fazla kişinin toplandığını ve gözaltına alınan olmadığını açıkladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Protestolara ilişkin yapılan açıklamalarda, "Başkan kendi yönetimini mutlak sanıyor. Ancak Amerika'da krallar yoktur, kaosa, yolsuzluğa ve zulme karşı geri adım atmayacağız" ifadeleri yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca Avrupa'da da Londra, Berlin, Madrid ve Roma'da insanlar Amerikan protestocularına destek vermek için sokaklara çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrat Partili politikacılar ülke çapındaki protestolara katıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Washington DC'de Vermont Senatörü Bernie Sanders bir açılış konuşması yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Binlerce kişilik kalabalığa "Amerika'dan nefret ettiğimiz için değil, Amerika'yı sevdiğimiz için buradayız" dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump gösteriler hakkında konuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump röportajında bir yerinde "Biliyorsunuz, bana kral diyorlar. Ben bir kral değilim." dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">No Kings gösterileri barış için umut verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hem de barış gösterileri savaşa hayır için yapılan gösteriler bizleri 60’ 70’li yıllara götürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha güçlü bir dünya barışı için daha güçlü dayanışma öne çıktı,çıkmalı… </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/no-kings-trump-1775224968.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Frenesí</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/frenesi-12990</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/frenesi-12990</guid>
                <description><![CDATA[rump’ın öncelik verdiği İran savaşında beklediği sonuca ulaşabilmesi ne kadar güçse, Kuba’nın ABD’nin boğma operasyonundan kurtulması da o kadar güç. Artık La Habana barlarından ne Frenesí ne de Castro yönetimiyle yıldızı bir türlü barışmayan Kubalı ünlü kompozitör Ernesto Lecuona’nun Canto Siboney veya Siempre en mi Corazón gibi uluslararası üne sahip aşk şarkıları duyuluyor. Frenesí var belki ama Alberto Domínguez Borrás’ın aşk ezgisi değil bu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çılgınlık anlamına gelen Frenesí sözcüğünü İspanyolca yazmamın nedeni, eskilerin veya Latin müziği meraklılarının bildiği gibi, Meksikalı kompozitör Alberto Domínguez Borrás’ın 1939 yılında “Perfidia” ile birlikte piyasaya çıkan unutulmayan ezgilerinden birinin adı olması. O yıl Avrupa, Hitler Almanyası’nın çılgınlıklarıyla yeni bir dünya savaşının postal sesleriyle irkilirken, eski Kıta’dan çok uzaklarda, Florida açıklarındaki Kuba Adası’nda turistler, dönemin La Habana’sının (Havana) neon ışıklı barlarında ya da eski kentin dar sokaklarında çok tutkulu çılgın bir aşk öyküsünü anlatan Frenesí ile esriyorlardı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun yıllar İspanyol İmparatorluğu’nun sömürgesi olan Kuba’nın tarihini bir yazıda özetlemek kolay değil. XIX. yüzyılın ortalarında köleliğin lağvedilmiş olduğu Kuba’da toprak sahiplerinin baskısıyla önce Ada’nın Amerikan iç savaşında köleci Güneylilere ilhakı, daha sonra 130 milyon dolara Kuzeylilere (Birlik) satışı için görüşmeler söz konusu oldu. Daha sonra Ada’da on yıl savaşlarıyla bağımsızlık mücadelesi başladı ama başarısızlıkla sonuçlandı. Bir süre sonra, büyük şeker üreticisi olan Kuba’da düşen şeker fiyatlarının yol açtığı ekonomik kriz nedeniyle bu kez Kuba’nın milli kahramanı José Martí ve kurduğu Kuba Devrimci Partisi önderliğinde 1895’te bağımsızlık savaşı yeniden alevlendi. Üç yıl sonra ABD İspanya’ya karşı savaşa girdi. 1898 İspanyol İmparatorluğu için çöküş, 1899 ise ABD için Kuba’yı işgal yılı oldu. ABD, 1901’de Fransız Devrimi’nden esinlenen liberal demokrat bir anayasa yapan Kuba’nın bağımsızlığını, “Enmienda Platt” (Platt değişikliği) adı verilen ve Washington’a uygun gördüğünde içişlerine karışma hakkı tanıyan bir anayasa değişikliğini kabul etmesi koşuluyla tanıdı. Tuhaf ama bu anayasa değişikliği veya Kuba anayasasına getirilen söz konusu ek hüküm, ABD Kongresi’nde oylanmış ve onaylanmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bağımsız” Kuba’nın darbe, diktatörlük ve Amerikan müdahaleleriyle dolu siyasi tarihini de birkaç sayfaya sığdırmak mümkün değil elbette. İkinci Dünya Savaşı arifesinde, Frenesí ’nin bestelendiği o yıl, Kuba’da siyasi istikrarın hüküm sürdüğü, liberal demokrasinin vücut bulduğu ve seçilmiş Kurucu Meclis’in o dönemin en ileri anayasalarından birini (1940) yaptığı Federico Laredo Bru’nun 7 yıllık iktidarına denk geliyordu. Kuba’nın altın dönemiydi bir yerde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne var ki dünya savaştan çıkarken, Kuba’da ifade özgürlüğünün askıya, muhaliflerin baskıya alındığı ve liderlerine suikastların düzenlendiği bir dönemin kapısı aralandı. Ardından Fulgencio Batista’nın askeri darbesiyle (1952), anayasanın yürürlükten ve tüm özgürlüklerin uygulamadan kalktığı karanlık bir dönem geldi. Batista’nın askeri darbesini, her darbeyi olduğu gibi, ABD alkışlamıştı. Amerikan Büyükelçisi’ne göre, Batista’nın özel sektöre ilişkin son açıklamaları mükemmeldi. İş insanlarının artık yeni rejimin yanında yer alacağından emindi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Batista darbesi karşıtlarını da yaratmış, Fidel ve Raúl Castro kardeşlerin önderliğinde bir grup devrimci kışlalarda örgütlenmeye başlamıştı. Ama ilk ayaklanma girişimleri başarısız olacak, hayatta kalan devrimciler önce hapsedilecek, sonra 1955’te çıkarılan af yasasıyla Meksika’ya sürgüne gönderilecekti. Orada örgütlenen Castro kardeşler, Che Guevara ve 82 devrimcinin 7 günde Las Coloradas plajına gelip askeri rejime karşı başlattıkları dillere destan gerilla savaşı ve 1959 devrimi Kuba siyasi tarihinin belki de en bilinen epizodlarından birini oluşturur. Anımsanacağı gibi, ABD’nin daha iyisini kolay bulamayacağı büyük dostu Batista’ya desteği, 1958’de ülkeden kaçmasını, Fidel ve devrimci arkadaşlarının zaferini engelleyemedi ve Kuba Soğuk Savaş ortamında SSCB’nin en uç karakolu oldu. Bütün bunları kısaca anımsatmamın nedeni, ABD’nin yüzyıllardan beri işgal etme ya da satın alma girişiminde bulunduğu, hatta bir dönem içişlerine karıştığı Kuba’yı özellikle 1959’dan bu yana bir türlü arzu ettiği gibi teslim alamamış olması. Başka bir deyişle Kuba 67 yıldır Monroe Doktrini’ne ve Theodore Roosevelt’in Büyük Sopası’ na direnen tek Latin Amerika ülkesi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Trump’ın çılgınlığı &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın bugün artık 30’lu, 40’lı yılların insan kasabıyla özdeşleşmiş Netanyahu’nun peşine takılıp dünyayı kaosa sokan çılgınlığını tarih kitapları yazacak kuşkusuz. Bu çılgınlıktan nasibini alacak ülkelerden biri de Kuba maalesef. Trump her ne kadar son günlerde daha çok İran’la ilgili çelişkili açıklamalar yapıyor olsa da ara sıra “Kuba da düşecek” veya Politico’ya açıkladığı gibi, “Kuba pastanın çileği olacak” deyip duruyor. İran’la ilgili öngörüleri tutmadı, belki de hiç tutmayacak ama Kuba’da durum oldukça kritik. Hem ABD’nin dibinde hem Maduro’nun tutsak edilmesinin ardından Venezuela petrolüne ulaşamıyor, hem de Trump Meksika gibi Ada’ya petrol ulaştırmaya çalışan ülkeleri gümrük tarifelerini yükseltmekle tehdit ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Berta Reventós’un El País’te yayımlanan bir röportajına göre, halk enerji kıtlığından günde 15-20 saat elektrik kısıntıları yaşanan ülkedeki bu durumu SSCB’nin yıkıldığı 90’lardaki sıkıntılı dönemle eş değer görüyor. Fidel Castro’nun özel dönem &nbsp;(período especial) olarak adlandırdığı o dönemde olduğu gibi, bugün de Kuba’da yaygın ulaşım aracı bisiklet. Çünkü artık kamunun ulaşım araçları (guaguas) çalışamaz durumda. Balıkçılık yapan 52 yaşındaki Yoan’a göre, ülkede ne zaman bir kriz olursa, ilk yakıt sıkıntısı, sonra pahalılık başlıyor. Ardından gündeme enerji kıtlığı ve bisiklet geliyor. Bisiklet için “hem ekonomik hem hızlı hem de egzersiz yapmış oluyorsun” diyor Yoan. 90’lardan önce Rus, 90’lı yıllarda Çin bisikletlerinin doldurduğu ülkede belki ulaşım sorunu böyle çözülüyor ama çözümü gereken tek sorun bu değil elbette. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2020’den bu yana ekonomisi yüzde 15 oranında küçülen Kuba büyük bir krizin pençesinde. Ülkede hiperenflasyon var. Peso değerini döviz karşısında büyük ölçüde yitirmiş halde. Amerikan doları bugün 500 pesonun üzerinde alınıp satılıyor. Ülkede kronik bir gıda, ilaç ve temizlik malzemeleri eksikliği var ve hükümet ithalatını serbest bıraktığı bu maddelerin eksikliğinin giderilmesinde zorlanıyor. Bu nedenle ülkeden kaçan kaçana. Son yıllarda nüfusun yüzde 18’i, başta gençler ve nitelikli meslek sahipleri olmak üzere Kuba’yı terk etmiş durumda. Nüfus yaşlanmış, iş gücü de zayıflamış olduğu için uzun vadede bile kaybolan üretim gücünün toparlanması güç görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk bu durumu protesto ediyor. Mart ayı boyunca başta La Habana olmak üzere ülkenin her yerinde enerji kıtlığını ve açlığı protesto eden gösteriler yapıldı. İnsan Hakları kuruluşlarının bildirdiğine göre, göstericiler, bağımsız gazeteciler ve aktivistler keyfi tutuklamalarla cezaevlerini doldurmuş durumda. Ada cezaevlerinde ayrıca yüz civarında siyasi tutuklu da bulunuyor. Trump’ın sürekli olarak Kuba rejiminin çöktüğü yolundaki açıklamalarıysa rejim değişikliği talep edenlerin elini güçlendiriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump ayrıca Kuba’yı uluslararası alanda yalnızlaştırmak amacıyla başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere diğer ülkelere büyükelçiliklerini kapatmaları, hatta diplomatik ilişkilerini kesmeleri için baskı yapıyor. Buna karşılık Kuba hükümeti ile diyalog kanallarını açık tutuyor. Ama görüşmelerin ilerlediğini söylemek oldukça güç. Çünkü Washington, liderliğin değişmesi, siyasi reformlar yapılması ve siyasi tutsakların serbest bırakılmasını şart koşarken, Miguel Mario Díaz-Canel yönetimi egemenlik hakkını ve siyasi modeli savunuyor. Analistlerin görüşü, Washington’un bu aşamada havuç ve sopa politikası uygulayarak Kubalı seçkinleri daha açık bir ekonomik modele geçiş formülü bulma konusunda cesaretlendirmesi gerektiği yönünde. Ama Trump aksine ülkeye diz çökertmeyi önceleyen bir boğma politikası izliyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuba bu sıkıntılı dönemi insani yardımlarla atlatmaya çalışıyor. Mart ayı boyunca La Habana ’ya uluslararası insani yardım kuruluşu Caravana Nuestra América’nın gıda, ilaç ve güneş paneli yardım paketleri ulaştı. Ayrıca Meksika hükümeti de Kuba’ya 3 bin ton gıda ve temizlik malzemesi gönderdi. Ama bu malzemelerin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasında sorunlarla karşılaşıldı. Ayrıca yardımların bir bölümü, bazı yoksul Afrika ülkelerinde sıkça görüldüğü gibi, devlete ait mağazalarda dövizle satışa sunuldu. Bu yardımlar belki halkın bir bölümünün yaşam mücadelesine katkıda bulundu ama uzmanların görüşü Kuba’nın yaşadığı sorunların altından kalkabilmesi için milyarlarca dolar yatırıma ihtiyaç duyduğu yönünde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak, Trump’ın öncelik verdiği İran savaşında beklediği sonuca ulaşabilmesi ne kadar güçse, Kuba’nın ABD’nin boğma operasyonundan kurtulması da o kadar güç. Artık La Habana barlarından ne Frenesí ne de Castro yönetimiyle yıldızı bir türlü barışmayan Kubalı ünlü kompozitör Ernesto Lecuona’nun Canto Siboney veya Siempre en mi Corazón gibi uluslararası üne sahip aşk şarkıları duyuluyor. Frenesí var belki ama Alberto Domínguez Borrás’ın aşk ezgisi değil bu. Kelime anlamıyla Kuba’yı boğan emperyalist ABD’nin dengesiz Başkanı Donald Trump’ın yaptıklarının çılgınlığını betimliyor sadece. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/frenesi-1775132214.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Danimarka modelinin ölümcül pragmatizmi ve aşırı sağın sessiz zaferi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/danimarka-modelinin-olumcul-pragmatizmi-ve-asiri-sagin-sessiz-zaferi-12989</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/danimarka-modelinin-olumcul-pragmatizmi-ve-asiri-sagin-sessiz-zaferi-12989</guid>
                <description><![CDATA[Danimarka modeli bir başarı hikâyesi mi, yoksa merkez siyasetin ideolojik intiharı mı? Sosyal demokratların aşırı sağın göç ve kimlik söylemini ödünç alarak kazandığı seçim zaferleri, aslında aşırı sağın 'ana akımlaşma' zaferidir. Çoban yazısında, merkez partilerin 'aslı varken suretine gidilmez' gerçeğini göz ardı ederek, kendi siyasal zeminlerini nasıl aşırı sağın inşa ettiği bir alana taşıdığını sorguluyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avrupa siyasetinde son on yılın en belirgin kırılmalarından biri, aşırı sağ partilerin yükselişi karşısında merkez partilerin geliştirdiği stratejik uyum -aşırı sağın politika ve söylemlerine yaklaşmak- politikalarıdır. Göç, güvenlik ve ulusal kimlik gibi konularda söylem sertleşmesi, özellikle merkez sağ kadar merkez sol partilerde de gözle görülür bir şekilde arttı. Bu durumun en dikkat çekici örneklerinden biri Danimarka. Danimarka örneği, ilk bakışta bir "başarı hikâyesi" gibi görünse de aslında derine bakıldığında merkez siyasetin stratejik bir açmaz içinde olduğu görülecektir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha önce bu konuyu ele aldığım yazılarımda temel savunu, "Avrupalı merkez partiler aşırı sağı kopyalayarak başarılı olamaz" idi. Bu bağlamda, Danimarka örneği oldukça güçlü bir teorik ve ampirik temele oturuyor. Yazılarımda ayrıca şu tespitte bulunmuştum: "Aşırı sağın dili ödünç alındığında, sadece seçmen değil siyasetin kendisi de dönüşür ve merkez artık merkez olmaktan çıkar." Bu, sadece bir normatif eleştiri değil aynı zamanda siyasal rekabetin doğasına dair bir gözlemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Danimarka'da sosyal demokratların izlediği politika, sıklıkla "pragmatik realizm" olarak sunuluyor. Yani bu ifadeyle aşırı sağın ırkçılık ve nefret yüklü söylem ve politikalarını kopyalamak bir maharetmiş gibi servis ediliyor. Göç politikalarının sertleştirilmesi, sosyal devletin korunmasıyla birlikte düşünülerek seçmen nezdinde bir denge stratejisi olarak pazarlanıyor. Financial Times'ta yayımlanan bir analiz yazısında bu durum şöyle ifade ediliyor: "Danimarka sosyal demokrasisi, refah devletini korumak için sınırları daraltmayı seçti." Sadece sınırlar mı daraldı Danimarka'da? Ülkeye girişte mültecilerin değerli eşyalarına el konulması, aile birleşiminin adeta bir eziyete dönüştürülmesi vs... Ezcümle insani sınırlar da daraldı bu ülkede. Ancak vurgulamak gerekir ki bu yaklaşımın kısa vadeli seçim başarısı ile uzun vadeli ideolojik sonuçları arasında ciddi bir gerilim bulunuyor. Çünkü merkez sol, aşırı sağın gündemini benimseyerek onu zayıflatmıyor aksine onun siyasal dilini merkeze taşıyor yani "ana akım" haline getiriyor. Çok büyük bir tehlike bu. Irkçı söylemleri sahiplenip, onları halk nezdinde itibarlı kılıp ondan sonra da "vatandaşlarımız aşırı sağa oy veriyor" diye oturup sızlanmak çok anlamsız oluyor. İnsanlar orjinali varken sahtesine yönelmiyor. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, merkez solun sağa yaslanmasına ilişkin tespit ve analizler, aslında Avrupa genelinde gözlemlenen daha geniş bir eğilime işaret ediyor. Aşırı sağ partiler yalnızca oy oranlarıyla değil aynı zamanda gündem belirleme güçleriyle de etkili oluyorlar. Bu noktada başarı bana göre, seçim kazanmakla değil tartışmanın sınırlarını belirlemekle ölçülüyor. Yani "biz muhaleffetteyiz ama fikirlerimiz iktidarda" gibi bir tablo bahse konu olan. Siyaset Bilimci Cas Mudde'nin literatürde sıkça atıf yapılan yaklaşımı da bu durumu destekler nitelikte. Mudde, aşırı sağın yükselişini açıklarken "ana akımlaşma" kavramını kullanır ve şu önemli uyarıyı yapar: "Aşırı sağ partiler iktidara gelmeden de kazanabilir; eğer diğer partiler onların fikirlerini benimserse." Bu perspektiften bakıldığında Danimarka örneği, aşırı sağın gerilemesinden çok söyleminin zaferi olarak da okunabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">KOPYAYA DUYULAN GÜVEN...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan, sık sık vurguladığımız üzere, "Seçmen, taklidi değil, asılı tercih eder." Bu gözlem, özellikle Fransa ve Hollanda gibi ülkelerde doğrulanmış durumda. Merkez partiler göç karşıtı politikaları benimsedikçe, seçmenin bir kısmı doğrudan bu söylemin "orijinal" temsilcilerine yöneliyor. Çünkü siyaset, sadece politika değil aynı zamanda güven ve kimlik meselesidir. Söylemin sahibine duyulan güven, onun kopyasına duyulan güvenden çoğu zaman daha yüksektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, Danimarka'nın diğer ülkelerden ayrıştığı nokta, bu stratejinin kısa vadede seçmen davranışını gerçekten etkileyebilmiş olmasıdır. Ancak burada da dikkat edilmesi gereken kritik bir ayrım var: Aşırı sağ partilerin oy oranlarının beklenen ya da korkulan seviyelerde artmıyor oluşu, aşırı sağ siyasetin gerilediği anlamına gelmez. Aksine, bu fikirlerin merkez tarafından içselleştirilmesi, onların daha geniş bir meşruiyet kazanmasına yol açabilir. Le Monde gazetesinde yayımlanan bir analiz yazısında bu durum oldukça çarpıcı biçimde özetleniyor: "Aşırı sağın yenilgisi, onun fikirlerinin kabul edildiği bir zeminde gerçekleşiyorsa, bu bir yenilgi değil dönüşümdür." Bu dönüşüm, Avrupa siyasetinin ideolojik eksenini sağa kaydıran daha derin bir yapısal değişime işaret ediyor. Burada asıl mesele, merkez partilerin stratejik bir tercihle mi yoksa yapısal bir zorunlulukla mı bu yola girdiğidir. Küreselleşmenin yarattığı ekonomik eşitsizlikler, göç krizleri ve güvenlik kaygıları, seçmen davranışını ciddi biçimde etkiliyor. Merkez partilerin de elbette bu kaygılara yanıt üretmesi gerekiyor ancak bu yanıtın biçimi belirleyici oluyor. Ya yeni bir siyasal çerçeve kurmak ya da mevcut aşırı sağ söylemi ödünç almak... Bu nedenle, merkez siyasetin krizi, çözüm üretme kapasitesinin zayıflamasıyla ilgili ve bu boşluk aşırı sağın diliyle doldurulamaz. Bu çerçevede, Avrupa merkez siyasetinin sadece stratejik değil aynı zamanda entelektüel bir kriz içinde bulunduğu anlaşılıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, Danimarka örneği, ilk bakışta aşırı sağa karşı kazanılmış bir zafer gibi sunulsa da daha derin bir okumada farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Aşırı sağ partiler oy oranlarını bir miktar artırmış olsa da hâlâ zayıf görünüyorlar ama kesin olan şu ki onların belirlediği gündem güç kazandı ve kazanmaya devam ediyor. Bu da Avrupa siyasetinde mücadele alanının daraldığını ve ideolojik çeşitliliğin azaldığını gösteriyor. Sorunlu olan ise aşırı sağın fikirlerinin siyasetin merkezine iyice yerleşmiş olması. Kabul etmek gerekir ki merkez partiler aşırı sağı kopyalayarak seçim kazanabilir ancak bu strateji uzun vadede siyasetin doğasını değiştirir ve aşırı sağın yapısal etkisini ortadan kaldırmaz. Aksine, onu daha kalıcı hale getirir. Tam da bu nedenle asıl soru şu olmalı kanımca: Merkez siyaset, aşırı sağın dilini ödünç almadan seçmen kaygılarını nasıl hafifletebilir? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca Danimarka'nın değil zaman içerisinde Avrupa'nın siyasal geleceğini de belirleyecektir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/danimarka-modelinin-olumcul-pragmatizmi-ve-asiri-sagin-sessiz-zaferi-1775131736.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sis perdesiyle örülü NATO Çokuluslu Kolordu Karargâhı (Mnc-Tür) ve Deniz Unsur Komutanlığı</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sis-perdesiyle-orulu-nato-cokuluslu-kolordu-karargahi-mnc-tur-ve-deniz-unsur-komutanligi-12966</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sis-perdesiyle-orulu-nato-cokuluslu-kolordu-karargahi-mnc-tur-ve-deniz-unsur-komutanligi-12966</guid>
                <description><![CDATA[ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları bölgesel bir savaşın fitilini ateşlerken, New York’tan Melbourne’e uzanan devasa protesto dalgası 'Savaşa Hayır' diyor. Diğer yanda Adana’da kurulan yeni NATO Çokuluslu Kolordu Karargâhı (MNC-TÜR) ve Beykoz’daki askeri planlamalar, Ankara’nın 'denge siyaseti' maskesi altında küresel savaşın lojistik bir parçası haline gelme riskini doğuruyor. Temmuz’daki NATO Zirvesi öncesi Türkiye, ya barışın sesi olacak ya da emperyalizmin bölge politikalarına 'ateş taşıyacak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><strong><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Yeni ve sisli bir gündem</span></span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Adana’da konuşlu 6. Kolordu bünyesinde</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue">&nbsp;<a href="https://www.bbc.com/turkce/articles/cwy3641kzklo"><span style="color:blue">NATO Çokuluslu Kolordu Karargâhı’nın (MNC-TÜR)</span></a>&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">kuruluş aşamasında olduğu, Karargâhın çekirdek kadrosuna Türk subayların atandığı ve bunun hemen sonrasında Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu kapsamında Beykoz’da&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.dha.com.tr/gundem/uluslararasi-askeri-heyetten-deniz-unsur-komutanligina-ziyaret-2844695"><span style="color:blue">Deniz Unsur Komutanlığı’nın</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;faaliyete geçirilmesinin planlandığı yolundaki haberlerin yayılması üzerine kamuoyumuzda canlı bir tartışmanın başladığı görülmekte.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Birçok meselede olduğu üzere herhangi bir gelişmenin arka planını irdelemek zahmetine katlanmayan veya kendi meşreplerinin rahatlığı içinde pervasız yorumlar yapmak itiyadını mesken edinmiş kimi çevrelerin, bir yandan kendi önyargılarını tatmin etmek, diğer yandan toplumu kendi zihin kalıplarına göre şekillendirmek yolunda yine yoğun bir uğraş içine girdikleri gözlenmekte. Bu ortamın oluşmasında başta MSB olmak üzere resmî kurumların gerekli hallerde kamuoyunu yeterince ve zamanlıca bilgilendirmekten kaçınmalarının oynadığı rolü de elbette hafife almamak gerekiyor. Resmî çevrelerin bu tür meseleleri sis perdesi altında tutmaktan ne umdukları, bundan ne yarar sağladıkları ise sorgulanması gereken bir yaklaşım teşkil etmekte.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><strong><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Arka planda ne olmuştu?</span></span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Bu noktada her şeyden önce şunun bilinmesinde yarar var: NATO’nun, yeni döneme uyarlanmış Stratejik Konsept’lerini ilân ettikten sonra komuta-kontrol-kuvvet yapılarında değişikliğe gitmesi geleneksel bir uygulamadır. Bu çerçevede NATO komuta-kontrol-kuvvet yapıları, Soğuk Savaş sonrası dönemde sırasıyla&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/1991/11/08/the-alliances-new-strategic-concept-1991"><span style="color:blue">1991</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">,&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/1999/04/24/the-alliances-strategic-concept-1999"><span style="color:blue">1999</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">,&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/strategic-concepts/strategic-concept-2010"><span style="color:blue">2010</span></a>&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">ve&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/strategic-concepts/nato-2022-strategic-concept"><span style="color:blue">2022</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;Stratejik Konsept’lerinin açıklanmasından sonra uyarlanmışlardır. Bu olgusal gerçeklik, zamanında TSK bünyesinde görev almış, bugün emekli bulunan ve kimi kesimi son dönemlerde sanki bu gerçeklikle zamanında yaşamamış gibi yorumlar yapan kurmay subaylar tarafından esasen çok iyi bilinmektedir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Soğuk Savaş sonrasında NATO kendisini yeni güvenlik ortamına uyarlarken hayata geçirdiği ilk girişimlerden biri 1994 NATO Brüksel Zirvesi’nde açıklanan&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/1994/12/01/final-communique"><span style="color:blue">Birleşik ve Müşterek Görev Kuvveti</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;(BMGK/CJTF) konseptiydi. Buna göre, yeni dönemde icra edilecek operasyonlar için hem birleşik (hava, kara, deniz gibi birden çok kuvvete dayalı) hem müşterek (çok uluslu) bir çerçeve uygulamaya geçirildi.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Bir sonraki aşama&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/2002/11/21/prague-summit-declaration"><span style="color:blue">2002 NATO Prag Zirvesi’nde</span></a>&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">NATO Mukabele Kuvveti’nin (NRF) tesis edilmesi kararıydı. NRF, BMGK konsepti temelinde yüksek hazırlık seviyesindeki 40.000 personeli bulunan bir kuvvet olarak öngörüldü.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">NATO, 2002 Prag Zirvesi kararlarına bağlı olarak&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/what-we-do/deterrence-and-defence/nato-response-force-2002-2024"><span style="color:blue">Yüksek Hazırlık Seviyesindeki Kuvvet Karargâhları’nı</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;(High Readiness Forces-HRF) hayata geçirmiş; bunlardan birinin de İstanbul’da bulunan 3. Kolordu bünyesinde çok uluslu bir şekilde kurulması (NRDC-T) kararlaştırılmıştır. NRDC-T’ye ilişkin kararın alınması tabiatıyla Türkiye’nin isteği ve onayıyla olmuştur.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Rusya’nın 2014’te Kırım’ı işgâl ve ilhak etmesi üzerine NATO ilk planda Rusya’dan algılanan tehditi karşılamak üzere üye ülkeler için önce güvence (assurance), bilahare caydırıcılık (deterrence) önlem paketleri açıklamış; sonrasında özellikle kendisini Rus tehdidine yakın hisseden Türkiye dahil üye ülkeler için&nbsp;<a href="https://www.nato.int/en/what-we-do/deterrence-and-defence/readiness-action-plan"><span style="color:blue">Kademeli Mukabele Planları’nı</span></a>&nbsp;(Graduated Response Plans-GRP) hayata geçirmiştir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">NATO 2014 sonrasında komuta-kontrol-kuvvet yapılarında da uyarlamaya gitmiştir. Bu çerçevede, başlangıçta 40.000 personeli bulunan NRF’in mevcudiyetinin 300.000 personele çıkarılması ve NRF bünyesinde Çok Yüksek Hazırlıklı Müşterek Görev Kuvveti (VJTF) tesis edilmesi kararlaştırılmıştır. Türkiye, VJTF yapılanması içinde de kendi iradesiyle yer almış ve&nbsp;<a href="https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2020/12/30/turkey-takes-charge-of-nato-high-readiness-force"><span style="color:blue">2021 yılı başında bu kuvvetin komutasını Polonya’dan devralıp</span><span style="color:#191e23">,</span></a>&nbsp;2021 yılı sonunda komutayı Fransa’ya devretmiştir. Türkiye’nin komuta ettiği VJTF NATO tatbikatlarına da katılmıştır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Yine 2014 sonrasında NATO komuta-kontrol-kuvvet yapılarındaki uyarlamaya bağlı olarak İzmir’deki NATO Kara Komutanlığı’nın yanısıra İngiltere’de (Northwood) Deniz Komutanlığı (MARCOM) ve Ramstein/Almanya’da Hava Komutanlığı kurulmuştur. Ayrıca, Brunssum/Hollanda ve Napoli/İtalya’da da Müşterek Komutanlıklar hayata geçirilmiştir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Haziran 2022’de NATO’nun yeni Stratejik Konsept’i açıklandıktan sonra&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/2023/07/11/vilnius-summit-communique"><span style="color:blue">Temmuz 2023’te Vilnius/Litvanya’da</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;yapılan NATO Zirvesi’nde, iki ana tehdit (Rusya ve terörizm) karşısında üçlü bir yapıya dayanan savunma planları kabul edilmiştir: Bunlar, stratejik seviyede genel savunma planı, alan odaklı (domain specific-kara, hava, deniz, siber uzay) savunma planları ve bölgesel savunma planlarıdır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Vilnius Zirve Bildirisi’nin 34. maddesinde, diğer hususların yanısıra, yer alan şu ifadeler, Türkiye’de daha yeni gündeme gelen MNC-TÜR ve Deniz Unsur Komutanlığı’nın altında yatan gerekçelere ışık tutmaktadır:</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">“…Madrid Zirvesi’nde aldığımız kararları teyit ederek, NATO’nun Doğu Kanadı’nda mevcutlara ek olarak güçlü, uygun yerlerde konuşlandırılacak ve savaşa hazır kuvvetler oluşturma kararımızı yeniden vurguladık. Bu kuvvetler, mevcut muharebe gruplarından (battlegroups) gerektiğinde ve gerektiği yerde tugay büyüklüğünde birliklere genişletilecek olup, güvenilir ve hızlıca ulaşılabilir takviye kuvvetleri, önceden konuşlandırılmış teçhizat ve geliştirilmiş komuta ve kontrol yapısıyla desteklenecektir…”</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Vilnius Zirvesi öncesinde Türkiye’deki karar vericiler ve kanaat önderi olarak geçinen çevreler, kamuoyunu İsveç’in NATO’ya üye olması sürecine kilitlemekle yetindikleri için o Zirvede NATO’nun savunma planlaması ile komuta-kontrol-kuvvet yapısındaki uyarlamaları es geçmeyi tercih etmişler ve resmî çevrelerin de göz yummasıyla, çoğu halde olduğu üzere, derin hamasetin engin ufuklarında tur atmayı yeğlemişlerdir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Burada dikkat edilmesi gereken nokta Vilnius Zirvesi kararlarının bugün İran’a karşı devam eden savaştan üç yıl öncesine dayanmasıdır. Dolayısıyla, konuyu “İran kriziyle” irtibatlı kılmanın dayanağı yoktur. Yanlış verilmiş tepkiler olsa olsa gelişmeleri zamanlıca ve yeterince takip etmeyenlerin vardıkları hatalı ve yanıltıcı bir sonuçtur. Buna mukabil NATO konusundaki&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/nato-hakkinda-kitap-yazan-strasam-direktoru-huseyin-fazla-turkiye-de-kurulacak-nato-kolordu-karargahi-ni-degerlendirdi-ittifak-in-kuzeyi-polonya-merkezi-romanya-guneyi-turkiye-den-savunulacak-2490206"><span style="color:blue">deneyim ve bilgi birikimi sağlam olanları</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;bu gözlemden tenzih etmek gerekir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Benzer şekilde üç yıl önce bu kararlar alınırken, Karadeniz’de bugünkü denli insansız deniz araçlarının neden olduğu bir durum da bulunmamaktaydı.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Hal böyle olmakla birlikte komplo teorilerinin toplumun yumuşak karnını oluşturduğunu fırsat bilen kimi askerî ve sivil kökenli şahısların, kamuoyunu kendi kişisel eğilimleri ve köhnemeye yüz tutmuş zihinsel kalıpları doğrultusunda şekillendirmeye gayret ettikleri gözlenmektedir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Çok uluslu MNC-TÜR ve İstanbul Boğazı girişinde çok uluslu Deniz Unsur Komutanlığı’nın kuruluş hazırlıkları sürecinde resmî makamların zamanında ve yeterince kamuoyunu bilgilendirmemelerinin de bugünkü zihin karışıklığına meydan vermekte olduğu görülmektedir. Ülke güvenliğini ilgilendiren bu tür konuların açıklanmasının tesadüflere terkedilmesi devlet ciddiyetiyle bağdaşan bir yaklaşım değildir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Öte yandan, Türkiye açısından da şekillenmekte olan kritik bir konunun geçmişini bilmeden ve süreci bütünlüğü içinde resmetmeden yapılan kimi çarpık yorumlara da itibar edilmemesi gerekir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Bu temel gözlemler saklı kalmak kaydıyla MNC-TÜR ve Deniz Unsur Komutanlığı’na ilişkin olarak NATO bünyesinde ne tür düzenlemelerin öngörüldüğünü sorgulamak konuyu takip edenler için doğal ve meşrudur. Bu çerçevede, İstanbul Boğazı girişinde kurulması öngörülen Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu kapsamındaki komutanlığın şimdilik özel bir yapılanma içinde olsa da ileride bir şekilde NATO’yla bağlantılı olarak faaliyet göstermesi öngörülebilir. Çünkü sözkonusu gönüllüler koalisyonunun her hâl ve kârda NATO içinde faaliyet gösteren ve kararlarını Türkiye dahil çoğu NATO üyesinin şekillendirdiği bir varlık olduğu kuşkusuzdur. Bu itibarla, sözkonusu yapılanmayı NATO’nun tamamen dışındaki bir oluşum olarak görmek yanıltıcı bir sonuç doğurur.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Öncelikle bu birimlerin NATO bünyesinde nasıl bir komuta-kontrol düzenine tabi tutulacağının açıklığa kavuşturulması gereklidir. Operasyonel komuta (OPCOM) ile operasyonel kontrol (OPCON) düzenlemeleri için nasıl bir yapılanmanın öngörüldüğü uygun bir çerçevede açıklanmalıdır. Bu düzenlemeye dair müzakerenin NATO içinde tamamlanmış olması gerektiği “bilinen bir sırdır”!</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Bu karargâhların/komutanlıkların görev yönergelerinin (Terms of Reference) ana unsurlarının, iltisaklı bulundukları bölgesel savunma planlarının gizlilik derecesine halel getirmeyecek bir çerçeve içinde kamuoyuna açıklanması mevcut karmaşıklığın aşılmasında yararlı olacaktır. Keza, öngörüldüğü varsayımından hareketle her iki komutanlığın sorumluluk sahalarına (Area of Resposibility) açıklık getirilmesi de sağlanmalıdır. Her hâl ve kârda bunların sorumluluk sahalarının, NATO’nun temel bölgesel sorumluluk sahasını aşamayacağı, dolayısıyla örneğin Ortadoğu’ya uzanamayacağı açıktır. İttifakın korumaktan sorumlu olduğu alan kurucu antlaşma olan&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/organization/founding-treaty"><span style="color:blue">Washington Antlaşmasıyla</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;belirlenmiştir. Uluslararası meşruiyetten yoksun bir temelde, dolayısıyla BMGK kararı olmaksızın, NATO’nun kendi sorumluluk sahası dışında operasyon yapması mümkün değildir. Trump’ın, NATO’yu İran operasyonuna müdahil etme yolundaki çağrısının Avrupalı müttefiklerde karşılık bulmamasının gerisinde yatan temel unsur esasen budur.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Kuşku yok ki herşey yerli yerine oturduğunda sözkonusu iki komutanlık birimine dair ana hususlar uygun bir çerçevede NATO tarafından kamuoylarıyla paylaşılacaktır. Bu da NATO’nun yaygın bir uygulamasıdır. Bu açıdan bakıldığında Türk resmî çevrelerinin şimdiden gerekli bilgileri kamuoyuna aktarmak suretiyle ön alması tabiatıyla tercihe şayan olurdu.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Deniz Unsur Komutanlığı’na gelince; 2014 sonrasındaki gelişmeler doğrultusunda özellikle</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue">&nbsp;<a href="https://www.politico.eu/article/romania-calls-nato-black-sea-mission/"><span style="color:blue">Romanya Karadeniz güvenliğinde</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;NATO’nun daha görünür olması yönünde bir çizgi izlemeye başlamış; Türkiye ise Montrö rejimini esas alarak Karadeniz’de artan gerilimle ilgili bilgilerin İngiltere’deki Deniz Komutanlığı bünyesinde değişimine/eşgüdümüne karşı çıkmamış, ancak Karadeniz’i odak alan daimî bir askerî yapılanmaya doğal olarak itiraz etmiştir. Bunun üzerine zamanında Northwood Karargâhında bir eşgüdüm hücresi kurulmasıyla yetinilmiş, sırf Karadeniz’e özgü bir NATO yapılanmasından kaçınılmıştır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Bu esastan hareketle Türkiye, Soğuk Savaş sonrası dönemin başlamasından bu yana yapageldiği üzere, Karadeniz’e sahildar müttefik (Bulgaristan ve Romanya) ve ortak ülkelerin (Ukrayna ve Gürcistan) donanma kapasitelerinin ve yeteneklerinin geliştirilmesine diğer müttefik ülkelerle kıyaslanmayacak ölçüde önemli katkılar yapagelmiştir. Sahada gerilimin yükseldiği anlarda, örneğin serbest dolaşan mayınların etkisiz hale getirilmesi için&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.bbc.com/turkce/articles/cv2jjp65de6o"><span style="color:blue">Türkiye-Bulgaristan-Romanya üçlü işbirliğiyle mayın karşı tedbirleri görev gücünün</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;kurulmasına ön ayak olmuştur. Bu suretle NATO’nun güney bölgesinin korunmasında ve caydırıcılığın idamesinde kendi iradesiyle önemli bir rol üstlenmiştir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Son birkaç yıldır Karadeniz’de insansız hava ve deniz araçlarının savaşan taraflarca yoğun şekilde kullanılması ve bunlardan birkaçının ya&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.bbc.com/turkce/articles/c8e9g6ndn86o"><span style="color:blue">Türkiye hava sahasını ihlâl ettikleri</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">, ya da Karadeniz sahillerimize sürüklendikleri görülmektedir. İnsansız bu sistemlere karşı da gerekli önlemlerin alınması doğal olacaktır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">İnsansız hava ve deniz sistemlerini/platformlarını Montrö rejimi çerçevesine yerleştirmek mümkün gözükmemektedir. Çünkü, Montrö rejimi geleneksel deniz platformlarını kapsayan bir çerçevedir. Üstelik Karadeniz’e sahildar ülkeler başta Ukrayna olmak üzere bu sistemleri geliştirmeyi veya bunları edinmeyi hedeflemektedirler. Kıyıdaş olmayan ülkeler de örneğin Romanya ve Bulgaristan’ın bu yeteneklere erişimini kolaylaştırmakta veya bu ülkelerdeki tesislerden yararlanmaktadırlar. Bu bağlamda, Ankara’nın sözkonusu insansız sistemlerin kullanımını Karadeniz güvenliğini etkilemeyecek yönde bugünkü şartlarda tek başına kontrol etmesinin pratik zorlukları ortadadır. Bunların takibinin (istihbarat-keşif-gözetleme-ISR) eşgüdümünde Montrö rejimini sorgulatmayacak ve/veya tehlikeye sokmayacak bir çerçevenin tesis edilmesinde ön alması ise gerekli ve yerinde olacaktır. Zira, Türkiye bu süreçte ön alıcı bir rol üstlenmezse, mevcut olan veya bulunduğu varsayılan boşluğu bugünkü ortamda başkaları doldurmaya yöneleceklerdir. O takdirde Montrö rejiminin uygulanması bakımından güçlüklerle karşılaşılması olasıdır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Geçmiş yıllardaki tecrübeler ve devlet geleneği ışığında Türk resmî çevrelerinin, Deniz Unsur Komutanlığı’ndan yola çıkarak hadimi (custodian) olduğu Montrö rejiminin gevşetilmesine göz yummaları beklenmemelidir. Bunun aksi bir yaklaşım izleneceğini varsayanların beklentilerinin gerçekleşmemesi galip olasılıktır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Sonuç olarak ortada her iki çok uluslu komuta biriminin hayata geçirilmesi sürecinde resmî makamların gerekli ölçüde bilgi paylaşmamalarının meydan verdiği kimisi doğal ve meşru, kimisi ise hamaset illetiyle malûl yorumların dolaşıma girmesinde sözü edilen makamların büyük pay sahibi oldukları açıktır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Bu tür meselelerde şeffaflıktan uzaklaşmaya veya çeşitli saiklerle bunları gölgelemeye dayalı tercihlerde bulunmanın hiç kimseye fayda sağlamayacağı anlayışını temel alan bir yaklaşım izlenmesinin daha doğru bir yöntem olacağı kuşkusuzdur.</span></span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px">Not: Bu yazı yazarın izniyle amp.org.tr'den alınmıştır</span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/sis-perdesiyle-orulu-nato-cokuluslu-kolordu-karargahi-mnc-tur-ve-deniz-unsur-komutanligi-1774894061.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran savaşın ilk ayı ve muhtemel sonuçları</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasin-ilk-ayi-ve-muhtemel-sonuclari-12964</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasin-ilk-ayi-ve-muhtemel-sonuclari-12964</guid>
                <description><![CDATA["ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığı birinci ayını geride bırakırken, savaş 'taksitle' küresel bir nitelik kazanıyor. Batı’da yükselen 'Krala hayır, savaşa hayır' sesleri ve Türkiye’nin NATO Zirvesi öncesindeki 'denge' arayışı, dünya kapitalist sisteminde yeni egemenlik biçimlerinin şekillendiği kritik bir eşiğe işaret ediyor."]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı bir ayı geride bıraktı. Savaş, taksitle bölgesel bir nitelik kazanırken yalnızca askeri çatışmanın yayılma tehdidini oluşturmakla kalmıyor, dünya ekonomisini de istikrarsızlaştırıyor. Bu süreç, yeni bir dünya savaşı niteliğine bürünme yolunda ilerliyor ve dünya kapitalist sisteminde yeni egemenlik biçimlerinin şekillenmesine işaret ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin nihai egemenliğinin çözülmeye yüz tuttuğuna dair analizler artıyor. Bunun uzun zaman alacağı açık. Diğer kapitalist ülkelerde güvenlik arayışlarının hızlanması ve bu arayışların farklı alanlara sıçrama ihtimali de göz ardı edilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hafta sonu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İngiltere merkezli büyük finans kuruluşu BlackRock’un CEO’su ve başkanı Laurence Douglas Fink ile görüşmesi, bu çerçevede merak uyandırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşına dönersek; Çin, ABD kapitalizmine karşı güçlü bir askeri ve teknolojik rakip konumunda. Birçok analistin belirttiği gibi, İran bu savaşta Çin ve Rusya’dan çeşitli destekler alarak kolay lokma olmadığını gösterdi. ABD ve İsrail’in savaş planlarının bu nedenle beklenen başarıyı elde edemediği ifade ediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD, bölge dışı ülkelerden beklediği desteği görememenin etkisiyle yalnız başına tartışmalı İran’a kara harekâtı hazırlıklarına başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Küresel Protestoların </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Hazırlıkların gölgesinde 8 milyon ABD’li, New York, Los Angeles, Chicago ve Washington başta olmak üzere 50 merkezde “Krala hayır, Trump’a hayır, savaşa hayır” gösterileri düzenledi. Göstericiler, ABD’nin monarşi olmadığını vurgulayarak Trump’ın savaş politikasını ve yönetim tarzının ekonomik sıkıntıları artırdığını dile getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu üçüncü hafta sonu gösterileri, önceki haftalardaki daha az katılımlı gösterilere kıyasla daha kitlesel ve yaygın oldu. İran savaşının artan ekonomik ve insani sonuçları, ABD’lilerin hafızasında Irak savaşının yarattığı yıkımı tazeledi ve İsrail çıkarları için hareket eden ABD’ye karşı tepkiyi artırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hafta sonu gösterileri sadece ABD ile sınırlı kalmadı. Avrupa’da başta Londra, Paris, Berlin; Kanada’da Toronto ve Vancouver; Avustralya’da Sydney ve Melbourne’de, İranlı göçmenler ve savaş karşıtları çeşitli gösteriler düzenledi. Bu protestolar, “sadece bir günlük eylemler” olmaktan öte, hem iç hem dış siyaseti ve toplumsal bilinçleri şekillendirme potansiyeline sahip.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer protestolar Irak savaşı döneminde olduğu gibi yaygın, kitlesel ve sürekli olursa, ABD ve diğer hükümetlerin savaş politikaları daha fazla sorgulanabilir. Halkın tepkisi, askeri adımları yavaşlatabilir ve küresel barış hareketlerini güçlendirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’nin Konumu ve Savaş Karşıtları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo karşısında Türkiye’deki savaş karşıtlarının, “Biz ne yapıyoruz?” sorusunu sorması gerekiyor. Komşudaki haksız ve hukuksuz savaşa karşı Ankara’nın sınırlı diplomatik çabaları, sözün ve eylemin gücünü harekete geçirmekte gecikirse, Türkiye ABD politikalarına daha fazla bağımlı hâle gelebilir ve ağır toplumsal maliyetler doğurabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ankara, ABD ve İsrail’in saldırganlıkları&nbsp; &nbsp;sırf diplomasi çabayla durdurma bileceğini sanıyor. &nbsp;ABD-İsrail savaş ve saldırganlığına karşı İran’ın egemenlik hakkını açıktan savunmak imtina ediyor, geri duruyor. &nbsp;ABD yönetimini ve Başkan Trump’ı toz kondurmamaya çalışan bir siyaset izleyerek tarafsızlık adı altında güçlüye arka çıkan pozisyonda uluslararası hukukun ihlaline göz yumuyor. Savaş karşısında denge siyasetiyle ABD emperyalizminin bölge politikalarını ateşine odun taşıyor. Bölgede etkisini artırabileceği yanılgısıyla hareket ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye savaş karşıtları, hafta sonu New York, Los Angeles, Chicago, Washington, Londra, Paris, Berlin, Toronto, Vancouver, Sydney ve Melbourne’deki gösterilerden esinlenerek, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez gibi net ve açık bir savaş karşıtı tutum takınmasını Ankara’dan talep etmeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk pratik adım olarak, Türkiye’nin ABD Başkanı Donald Trump liderliğinde Gazze Barış Kurulu’na katılımını durdurması ve İsrail’e yapılan her türden sevkiyatı durdurması gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NATO Zirvesi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşının geleceği belirsizliğini koruyor. Bu koşullar altında, dört ay sonra 7–8 Temmuz’da NATO’nun 36. Zirvesi Ankara’da toplanacak. Bu zirve, kapitalist devletlerin güvenlik ve savaş politikalarının yeniden yapılandırıldığı bir toplantı olacak. Ankara’nın İran savaşına yaklaşımı, bu zirvenin sonucunda Türkiye’nin küresel savaş ve güvenlik politikalarında daha fazla ortağı olacağını gösteriyor. Bu nedenle de şimdi değilse ne zaman? </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasin-ilk-ayi-ve-muhtemel-sonuclari-1774892017.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran Savaşı ve Pakistan: Arabuluculuk ile tuzak arasındaki ince hat</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasi-ve-pakistan-arabuluculuk-ile-tuzak-arasindaki-ince-hat-12958</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasi-ve-pakistan-arabuluculuk-ile-tuzak-arasindaki-ince-hat-12958</guid>
                <description><![CDATA[Bugün gelinen noktada, Pakistan savaşın ortasında küçük manevra alanını büyütmeye çalışan bir ülke fotoğrafı veriyor. Ne İran’la köprüleri atabilecek lükse sahip, ne de Washington’la yollarını ayırmayı göze alabilir. Körfez’den Çin’e uzanan geniş bir denklemde, arabuluculuk rolü İslamabad için hem imkân hem tuzak barındıran bir seçim.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">26 Mart sabahı İslamabad’dan gelen açıklama, savaş haberlerinin arasından farklı bir tonla sıyrıldı. Pakistan hükümeti, İran ile ABD arasında yürüyen dolaylı temaslara ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu duyurdu. Birkaç saat sonra bazı yetkililer taraflar arasında “dolaylı da olsa” temasların başladığını söyledi. Aynı gün İran çevresine yeni hava saldırıları yapılırken, Pakistan’ın Afganistan sınırı boyunca güvenlik operasyonları ve içeride düzenlenen İran yanlısı gösteriler de haber akışındaydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu çakışma, İslamabad’ın hangi zeminde arabuluculuk rolüne soyunduğunu iyi anlatıyor. Bir yanda Washington’la ilişkilerini toparlamaya çalışan, diğer yanda Tahran’la gerginliğini sınırlı tutmak zorunda olan bir ülke var. Körfez başkentleriyle savunma ve finans hattına ihtiyaç duyan, Çin’le Kuşak-Yol çerçevesinde yoğun işbirliği yürüten, içeride ise kırılgan bir ekonomi ve zorlanan bir siyaset zeminiyle uğraşan bir aktör. İran savaşı, Pakistan’ı yalnızca arabuluculuk için fırsat arayan bir ülke konumuna getirmiyor; aynı zamanda savaştan en hızlı etkilenecek kırılgan çevrelerden biri haline getiriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Arabulucu rolün kaynağı ne?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Pakistan’ın bugün masaya koymaya çalıştığı şey aslında uzun yıllara yayılan bir denge politikasının ürünü. Ülke hem İran’la sınır komşusu hem de Suudi Arabistan’la derin savunma ve işgücü ilişkilerine sahip. Washington’la güvenlik ve ekonomik yardım kanalları var; Çin’le Kuşak-Yol’un en kritik ayaklarından birini yürütüyor. Bu karmaşık ağ, İslamabad’a hem risk hem fırsat üretiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran savaşı başladığında Pakistan, ilk refleks olarak tarafsızlık vurgusu yaptı ve “krizi diplomasiyle yumuşatma” söylemini öne çıkardı. Şimdi bu söylem, pratikte “ev sahipliği” teklifine dönüşmüş durumda. İslamabad yönetimi, Tahran ile Washington arasında doğrudan temasın zorlandığı bir ortamda, mesaj taşımayı ve “geçiş odası” işlevi görmeyi öneriyor. Bu, bir yandan ülkenin uluslararası profilini yükseltebilecek bir hamle; ama öte yandan içeride ve sınır hattında yeni baskılar üreten bir tercih.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Güvenlik kıskacı: İran, Afganistan ve mezhep hattı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran savaşı devam ederken Pakistan’ın güvenlik haritası daralıyor. İran’la paylaşılan güneybatı sınırı, yıllardır kaçakçılık, milis hareketliliği ve zaman zaman karşılıklı top atışlarına sahne oldu. Afganistan tarafında ise Taliban yönetimi çeşitli gruplar üzerindeki denetimini tam olarak sağlayamayan bir aktör konumunda. Kısacası, İslamabad iki tarafta da homojen ve öngörülebilir bir komşu çevresine sahip değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu denklemde İran savaşının her yeni dalgası Pakistan için yeni bir güvenlik başlığı açıyor. İran yanlısı Şii grupların sokak gösterileri, cuma hutbeleri üzerinden yükselen duygusal mobilizasyon, mezhep eksenli gerilim ihtimalini artırıyor. Sınır bölgelerinde İran’a ya da Pakistan’a yönelik saldırı girişimleri, arabuluculuk rolünü sürdüren bir hükümet açısından daha karmaşık sonuçlar üretme riski taşıyor. Zira her güvenlik olayı hem Tahran’la hem de Washington’la ayrı ayrı yönetilmesi gereken krizler anlamına gelebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İç güvenlik kurumları, zaten Afganistan ve Belucistan eksenli tehditlere odaklanmış durumda. İran savaşının getirdiği yeni baskı, bu kurumların yükünü daha da artırıyor. İslamabad bir yandan “barış masası” söylemiyle öne çıkmak isterken öte yandan ülkenin sokaklarında ve sınır hatlarında daha sert tedbirler alma ihtiyacı hissediyor. Bu ikili durum, Pakistan’ın arabuluculuk rolünü hem değerli hem kırılgan kılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Ekonomik baskı ve diplomasi ihtiyacı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Pakistan ekonomisi İran savaşı başlamadan önce de ağır bir dönemden geçiyordu. Yüksek enflasyon, döviz baskısı, IMF programı ve enerji faturası hükümeti dar bir manevra alanına sıkıştırmıştı. Ortadoğu kaynaklı her şok, bu hassas dengeleri daha da zorlayacak bir etkiye sahip. İran savaşıyla birlikte enerji fiyatlarındaki oynaklık ve tedarik riskleri İslamabad’ın ekonomi yönetimini daha savunmacı bir çizgiye itti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tam bu noktada arabuluculuk diplomasisi ekonomik bir nefes alma arayışı olarak da okunabilir. Pakistan yönetimi, savaşın kontrollü biçimde yavaşlaması ve Hürmüz hattındaki risklerin sınırlanması halinde kendi kırılgan ekonomisinin biraz olsun rahatlayacağını biliyor. İslamabad, “barış masası” önerisini bu yüzden stratejik bir hamleden ziyade iç ekonomiyi korumaya dönük bir sigorta mekanizması olarak da görüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bununla birlikte, arabuluculuk rolünün başarısız olması veya savaşın daha da tırmanması durumunda Pakistan’ın karşılaşacağı maliyet de yüksek. Tahran veya Washington nezdinde güven kaybı, Körfez başkentleriyle ilişkilerde soru işareti, uluslararası finans kuruluşlarında “risk primi” algısının artması… Hepsi, İslamabad’ın şu anki kırılgan ekonomik yapısını daha da zorlayabilecek ihtimaller.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Arabuluculuğun sınırları</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Geleneksel olarak ABD–İran temaslarının arka kanal adresi Umman ve zaman zaman Katar olmuştu. Bu kez Pakistan’ın öne çıkması hem Washington–İslamabad hattındaki yakınlaşmanın hem de savaşın bölgesel yansımalarına en hızlı maruz kalacak ülkelerden biri oluşunun sonucu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Pakistan’ın bugünkü hamlesi, bölgesel dengeleri bilenler için tamamen sürpriz sayılmaz. Ülke geçmişte de Afganistan, Yemen ve Körfez kaynaklı gerilimlerde zaman zaman arabuluculuk veya “dengeleyici” rol iddiasıyla sahneye çıkmıştı. Ancak İran savaşı, ölçeği ve tarafları itibarıyla önceki dosyalardan farklı. Bu kez masanın iki ucunda, nükleer kapasiteye sahip bir bölge gücü ve küresel bir süper güç var; aynı anda İsrail’in, Körfez ülkelerinin ve Avrupa’nın da bu denkleme dâhil olduğu geniş bir çerçeveden söz ediyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu nedenle Pakistan’ın arabuluculuk girişiminin sınırları oldukça belirgin. İslamabad mesaj taşıyabilir, teknik temaslar için zemin sunabilir, bazı ön mutabakat maddelerini dolaşıma sokabilir. Lakin savaşın nasıl duracağına dair esas kararlar yine Washington, Tahran ve Tel Aviv üçgeninde verilecek. Pakistan’ın ağırlığı, bu kararlara yön veren bir güç olmaktan çok, kararı alınmış adımların uygulanmasında “kolaylaştırıcı” rol üstlenen bir aktör olma noktasında beliriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yine de bu rolü hafife almak doğru olmaz. Savaşın keskinleştiği dönemlerde, tarafların aynı masaya oturması kadar birbirine ait mesajları iletebilecek güvenilir kanallara sahip olması da önemli. Pakistan şu anda kendini tam olarak bu alan için konumlandırmaya çalışıyor. Bu da İslamabad’a hem anlık diplomatik sermaye kazandırıyor hem de başarısızlık halinde ağır bir itibar riski yüklüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">İmkânla tuzak arasındaki ince çizgi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran savaşı uzadıkça, Pakistan’ın arabuluculuk girişimi hem daha değerli hem daha riskli hale gelecek. Savaşın yavaşlamasına katkı sağlayan bir İslamabad, bölgesel diplomasi masasındaki profilini güçlendirir. Aksi senaryoda ise kendi kamuoyuna ve komşularına izahı zor bir pozisyonla baş başa kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün gelinen noktada, Pakistan savaşın ortasında küçük manevra alanını büyütmeye çalışan bir ülke fotoğrafı veriyor. Ne İran’la köprüleri atabilecek lükse sahip, ne de Washington’la yollarını ayırmayı göze alabilir. Körfez’den Çin’e uzanan geniş bir denklemde, arabuluculuk rolü İslamabad için hem imkân hem tuzak barındıran bir seçim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran savaşı daha uzun sürerse bu rolün ağırlığı da artacak. O zaman Pakistan’ın sorusu şuna dönüşür: Savaş ateşini kısmen düşürmeye katkı sunan bir “geçiş odası” mı olacak, yoksa herkesin masadan kalktığı bir anda ortada kalan ülke rolüne mi sıkışacak? Bugünkü arabuluculuk hamlesi, tam da bu ikilemde atılmış bir adım gibi öne çıkıyor.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasi-ve-pakistan-arabuluculuk-ile-tuzak-arasindaki-ince-hat-1774779542.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dış siyaset seçkinleri kalmayınca sorunlar başladı</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dis-siyaset-seckinleri-kalmayinca-sorunlar-basladi-12947</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dis-siyaset-seckinleri-kalmayinca-sorunlar-basladi-12947</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye, iki dünya savaşı arasında emperyalist güçler ile revizyonist devletler arasında taraf seçmemeyi esas alan, iç kalkınmaya odaklı bir denge siyaseti izledi. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiğinde, Sovyetler Birliği’nin yayılmacı tutumu ve dünyanın iki kutba bölünmesi, bu geleneksel tarafsızlığı sürdürülemez hale getirdi. İlter Turan bu yazısında, genç Cumhuriyet’in güvenliğini sağlamak adına Batı ittifakına katılma kararını ve bu kararın ardındaki jeopolitik zorunlulukları derinlemesine inceliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dış siyasete yön veren ilkeler zaman içinde günün koşullarına, bazen de kimin iktidarda olduğuna göre değişebiliyor. Ülkemizi bir örnek olarak ele alacak olursak, iki savaş arasında ülkemiz emperyalistler ve revizyonistler arasında tercih yapmamayı esas edinen, her halükarda ülkeyi önlenemeyeceği giderek belli olan yeni savaşa sokmamaya gayret eden bir tarafsız bir siyaset izlemişti. Böyle bir tercihi anlamak pek zor değildir. Birinci Dünya Savaşı sonunda ülkemiz İmpratorluğa zorla kabul ettirilmek istenen Sevres Anlaşmasını reddetmiş, uzun bir özgürlük mücadelesi verdikten sonra Lozan’da kabul edebileceği bir barış anlaşması imzalamayı başarmıştı. Aradan geçen süre içinde Osmanlı döneminde bitmek tükenmek bilmeyen savaşlar ve toprak kayıplarını arkada bırakarak ülkenin iç gelişmesine dönük bir çaba içerisine girmişti. Bu çaba aynı zamanda yeni kurulan cumhuriyetin yerleşiklik kazanma ve güçlenme dönemiydi. Bunun devam ettirilmesi isteniyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaldı ki, savaşta emperyalist devletlerle mücadele edilmişti. Şimdi onlarla aynı safta yer almak pek de arzulanan bir yol değildi. Buna karşılık, savaşta yenik düşen ve İmparatorluğun kader birliği yaptığı eski müttefiklerimiz kendilerine, zorla da olsa, birer barış anlaşması imzalattırılmasına rıza göstermişler, ancak barış kurulur kurulmaz uğradıkları ve haksız buldukları uygulamaları değiştirmek için çaba göstermeye başlamışlardı.&nbsp; Değiştirmeye çalıştıkları sadece içine itildikleri ikinci sınıf statü değildi. Kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri toprakları da elde etmek istiyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye dünya düzenini kendi lehlerine düzenlemek isteyen eski ortaklarının dünyanın başına yeni bir dert açacaklarını kestirmişti. Ancak bir süre önce kendisini de paylaşmayı öngördüklerini bildiği ilk savaşın galipleriyle de birlikte savaşa girmeyi de kendine yediremiyordu. Zaten böyle bir savaşta kendisinin kazanacağı herhangi bir alan yoktu. Mevcut sınırlarını oldukça tatmin edici buluyor, bir miktar tatminsizliğin ileri sürülebileceği Musul gibi yerler ise emperyalistlerin denetiminde bulunuyordu. Ve işaret ettiğimiz gibi, içerde konsolidasyonu ve ilerlemeyi benimsiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetlerin Türkiye’ye dönük tavırları iki savaş arasında ülkemizle iyi geçinmek isteyen Sovyet tavırlarını hiç andırmıyor, adeta Çarlık Rusyası’nın Osmanlı nezdinde izlediği yayılmacı siyaseti andıran bir yöne evrilmiş gibi duruyordu. Buna ilaveten savaş sonuna doğru dünyanın iki kutba bölüneceği, bunlardan birinde başı&nbsp; Sovyetlerin çekeceği belli olmaya başlamıştı. Böyle bir gelişme karşısında iki savaş arası izlenen tarafsızlık siyasetinin izlenmesi&nbsp; görünüşe göre olanaksızlaşmıştı. Ülkemizin taraf olması zorunlu görünüyordu. Bunun da Sovyet karşıtı olması pek şaşırtıcı değildi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstememekle birlikte, her an kendini İkinci Dünya Savaşı’nın içinde bulma ihtimaline karşı hazırlık yapan Türkiye, bu vesile ile donanım olarak ordusunun savaşa hazır olmadığını, askerini yeniden donatmak gerekeceğini de görmüştü. Böyle bir silahlanma çabası&nbsp; ancak yeni katılacağı ittifak çerçevesinde gerçekleştirilebilirdi. Böylece ülkenin dış siyaset seçkinleri&nbsp; (siyasi liderler,&nbsp; partilerin ilgili bölümleri, bürokrasinin ilgili bölümleri, askerler, hatta basının etkin kesimi) ülkenin dış siyasetini yönlendiren temel ilkenin değiştirilmesi konusunda ittifak ettiler. Ülkemiz artık Batı ittifakı içinde yer alacaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şu ana kadar ana hatlarını çizdiğimiz ülkenin dış siyasetine yön veren temel yaklaşımların ve bunların uğradığı değişikliğin sanıyorum en çarpıcı yanı, bu konuda yaygın bir mutabakatın hüküm sürmesidir. Şüphesiz zaman zaman dış siyasette başvurulan uygulamalar eleştirilmiştir. Ancak herhangi bir noktada ülkemizin siyasi kaderinde ağırlıklı konumu bulunan herhangi bir güç dış siyasete yön veren genel ilkeleri tartışma konusu yapmamıştır. Bir genelleme yapacak olursak, ülkemizin dış siyasetine yön veren ilkeler konusunda başlıca aktörler arasında uyumun egemen olduğunu söylemek gerçekçi olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Acaba günümüzde de böyle bir uyum süregelmekte midir? Pek öyle gözükmüyor. Dış siyasetimize yön veren ilkeler üzerindeki mutabakat iki ayrı cepheden eleştiriye maruz kalmış görünüyor. Bir yandan ülkemizde yeşeren sol akımlar Türkiye’nin dış siyasetinin özü itibariyle kapitalist ve dolayısıyla emperyalist ülkelerle aynı çizgide olamayacağını, daha doğrusu olmaması gerektiğini ileri sürmüşler, bu bağların Türkiye’yi girmek istemeyeceği mücadeleler içine çekeceğini ileri sürmüşlerdir. Diğer yandan, son yıllarda ülkemize egemen olan dinci iktidar, Türkiye’nin İslam dünyasının lideri olması gerektiğini ileri sürmüş, o ana kadar izlenen dış siyaseti kökten eleştiren bir tutum sergilemiştir. Birbiriyle uzak veya yakından hiç ilişkisi olmadığı ileri sürülen bu ikisi arasında şöyle bir bağın olduğu akla gelmektedir. Ülke dış siyasetinin kapitalist ve dolayısıyla emperyalist ülkelerle aynı çizgide olamayacağını ileri süren gruplar, ülkenin dış siyaseti konusunda egemen olan mutabakatın zayıflamasında öncülük etmişler, bilahare dış siyasetin İslamcı esaslara dayandırılmasının da önünü açmışlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün geçmişten farklı neler var, dış siyasete yön veren mutabakat çöktü mü ki eleştiriyorsunuz sorusu haklı olarak sorulabilir?&nbsp; Dünya sisteminin bir değişiklik arifesinde olduğu, eski bloklaşmaların yıkılmakta olduğu, buna karşılık eskinin yerini alacak temel anlayışların henüz ortaya çıkmadığı bir dönemde ülkemizin herkesle iyi geçinmeyi öngören nispeten dengeli bir dış isyaset izlemesi gerektiğine ilişkin yaklaşımlar belki çözümleme yapmamızı zorlaşırabilir ama yine de dış siyasetimizin İslamcı bir çizgiye kaymış olduğu gerçeğini görmemizi engellememelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir kere, hükümetimiz dış politika seçkinleri kavramını ortada kaldırmıştır. Başkanlık sisteminin her geçen gün biraz daha güçlü biçimde yerleşmekte olduğu ülkemizde dış siyaset alanında her biri kendi açısından değerlendirme yaparak bir araya gelen seçkinlerin yerini hepsi cumhurbaşkanının çizgisini destekleyen kadrolar almıştır. Her kadroyu ayrı ayrı incelememiz belki burada olanaksızdır ama hiç olmazsa hariciyemizi incelememiz mümkündür. Bilindiği gibi eskiden hariciye dış siyaseti şekillendiren ana kurumlardan biriydi. Günümüzde bu niteliğini büyük ölçüde yitirmiş gözüküyor. İlkin, bakanlığı bakan ve yardımcıları idare etmekte, bakanlığın profesyonel kadrosu sadece alınan kararları uygulamakla yükümlü memurlar olarak görülmektedir. Bu çerçevede meslekte yükselmek isteyen memurların bağımsız düşünmekten ziyade iktidara uyum sağlayan, hatta bu konuda gayret gösteren kişilerden oluşması pek de şaşırtıcı olmamak gerekir. İkinci olarak, dışarıdan yaygın bir büyükelçi atama furyası başlamıştır. Eski milletvekilleri, part ileri gelenlerinin yakınları, partinin başarısı için gayret göstermiş muhtelif zevat büyükelçi olarak atanabilmektedir. Bilindiği gibi, eski sistemde büyükelçiler uzun bir dış işleri deneyimi kazanarak göreve geliyorlar, her büyükelçi en önemli merkezlere atanamıyordu, liyakat aranıyordu. Şimdi herhangi bir birikimi olmayan kişilerin bu resen atanması bir yandan göreve profesyonellik getiren kişilerin önünü kaparken, diğer yandan ehliyeti tartışmalı kişilerin göreve gelmesiyle sonuçlanmaktadır. Türkiye’nin savaşa sürüklenmemek için mücadele ettiği, bu bakımdan Orta Doğu’da özellikle dikkatli bir siyaset izlemesi gerektiği dönemde ilişkilerimizde özel itina gerektiren Katar’daki büyükelçimizin daha önce terlik imalatı ve ihracatı ile iştigal etmiş, yeni görevine fazla hazırlanma fırsatı bulamamış bir kişi olması herhalde hepimizin endişe etmesi gereken bir durumdur. Böyle bir kişinin savaş sırasında dış siyaset yepımına katkısının neler olabileceğini okuyucunun takdirine bırakayım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim dış siyasette muhtelif güçler arasında uyum sağlamak yerine merkezden siyaset yapılmasına. Bilindiği gibi, dış siyasete dinci bir yaklaşım sergileyen hükümetimiz, Arap baharının ardından Mısır’da İslamcı hükümeti destekleyerek, Suriye’de de Müslüman Kardeşlerin seçime girmesinde ısrar ederek ülkemizi sadece Orta Doğu ülkelerinin iç işlerine karıştırarak dış siyasetimizin altın bir kuralını bozmamış, aynı zamanda bu iki ülkeyle ilişkilerimizin kökten bozulmasına yol açmıştır. Her iki ülkeyle de ilişkiler ancak düzelme yoluna girmektedir. Libya’da ülkenin küçük ve petrolsüz kısmına hükmeden bir hükümetle yakınlığımız sürmekte ise de, diğer tarafla bir oranda uzlaşmaya varmak için gayretler başlamış bulunmaktadır. Daha genel olarak, Türkiye uzun süredir izlediği İslamcı siyasetin başarılı olmadığını görünce, eski müttefiklerine tekrar yanaşmağa ve birçok konuda diğer NATO ülkelerinden fazla uzaklaşmamayı tercih etmeye başlamıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki hükümetimiz İslam dünyası diye bir dünya olmadığını, nüfusu Müslüman olan ülkelerin aynı zamanda milli devletler olduğunu artık görmeğe başlamış, sadece dini ileri sürerek lider olunamayacağını da idrak etmiştir. Türkiye’nin dini bakımdan bir lider olarak kabul görmediğini görmek için fazla araştırma yapmağa gerek yoktur. &nbsp;Ancak bu idrak noktasına gelinceye kadar uğranılan kayıplar yok mudur, varsa nelerdir ve bunlar kime fatura edilecektir, şayet dış politika eski biçimde yapılsaydı uğranılan kayıplar engellenebilir miydi? Bu sorular sorulmalıdır. Şu an için belki söyleyebileceğimiz tek şey, eski dönemlerde dış politika yapımında başvurulan uygulamalar yürürlükte olduğu dönemde dış siyasette pek hatalı davranılmadığına ilişkin yaygın bir kanaat vardır. Dış politika yapımını farklı mercilerin görüşleri arasında mutabakat sağlayarak yürütmek tek kişinin belirlemesine nazaran daha uygun bir yol gibi gözüküyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dis-siyaset-seckinleri-kalmayinca-sorunlar-basladi-1774706909.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ortadoğu ve Yeni Dünya Düzeni</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortadogu-ve-yeni-dunya-duzeni-12945</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortadogu-ve-yeni-dunya-duzeni-12945</guid>
                <description><![CDATA[Baskıcı Molla Rejimi siyasal ve askeri liderlerin ortadan kaldırılmasıyla, bir anda çökertilebilirdi. Ancak bu planın tutmadığı ortaya çıktı. İran’ın beklenmedik direnişi ve Körfez’deki Anglo-Sakson İttifakının kukla devletçiklerine silah gücüyle zor anlar yaşatması, oyunları bozacağa benziyor. Büyük olasılıkla özlemi çekilen, tek kutuplu dünya düzenine karşı yeni bir alternatif ortaya çıkıyordu: Çin.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın siyasal dengeleri; Sovyetler Birliğinin 1991 yılında tasfiyesinin ardından geçen kırk yıla yakın süreçte, hızla değişti. ABD dış politikasını; Rusya’nın oyundan düşmesiyle çöken, iki kutuplu dünya düzeni yerine, odağında kendisinin bulunacağı bir kurguya yöneldi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelişmenin öncesi de vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’da Şahlık rejiminin 1979 yılında ortadan kaldırılması ile İslamcı yönetimin iktidara gelmesinde, Fransa başta Batı’nın örtülü katkıları vardı. İran Komünist Partisi TUDEH’ in başta verdiği desteğe bakılırsa, Sovyetler de&nbsp; sessiz kaldılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelişme kısa sürede fark edildi. Saddam’ın Irak’a saldırması özendirildi. Irak’ın 1980 yılında saldırısıyla başlatılan, savaş bir milyonu aşkın can kaybına neden oldu. Kısa sürede yıkılması umulan, Molla Rejimi bu süreçte varsayımların aksine güçlendi. Demokratik güçleri tasfiye ederek, ayakta kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Körfezde dolaylı egemenliğini sürdürmek isteyen, Anglo-Sakson İttifakı bu kez Irak’ı tam denetimine almak için 1990 yılında, el altından verdiği destekle, Saddam yönetimindeki Irak’ın Kuveyt’e saldırmasını sağladı. İran karşısında kahramanlık hikayesi yazamayan, Saddam bir tuzağa düşmüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Egemen bir ülkeye saldırısı ve işgali Batı demokrasileri(!) ve kuşkusuz Anglo-Sakson ittifakınca kabul edilemezdi. Üstelik büyük bir cehennem topu üreterek(!), Batı’nın önemli kentlerini tehdit ediyordu. Bu gerçek dışı öyküye Dünya Kamuoyu kısa sürede ikna edildi. Örneğin New York-Washington arasındaki uçak seferleri bile bu propagandadan etkilendi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortadoğu’da 1.Dünya Savaşından sonra Osmanlı egemenliğinin tasfiyesi ile kurulan, denge köklü biçimde değiştirilmeliydi. Özal döneminde Türkiye de bu yeni kurgudan pay almayı denemek istedi. Ancak askerler Cumhuriyetin kurucularının, Ortadoğu’ya ilişkin farkındalıklarının bilincindeydiler. Kesinlikle&nbsp; destek vermediler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Süreç içinde Baas rejiminin tasfiyesi Irak’a demokrasiyi getirmedi. Özal’ın bir koyup, üç alma formülü hayata geçirilemedi. Ancak ülkenin Şii ve Sünni Araplar ile Kürtler arasında; idari yapısının üçe ayrılmasına ses çıkaramadılar. Türkmenler yüzlerce yıl yaşadıkları bu topraklarda bu paylaşımın dışında kaldılar.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sırada Suriye vardı. </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sovyetlerin tasfiyesine karşın Rusya’daki siyasal yapı Baas rejimine desteğini sürdürüyordu. Anglo-Sakson İttifakı da boş durmuyordu. Kurup desteklediği, radikal İslamcı örgütler hızla devreye sokuldu. Yıllar boyu baskıyla sürdürülen, Nusayri iktidarına karşı artan hoşnutsuzluk, ülkeyi hızla iç savaşa sürükledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye bir kez daha devredeydi. Baas ’a karşı ayaklanan Suriyeli örgütler destek aldılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail de gelişmelerden pay çıkarmayı bildi.&nbsp; Hamas’ın sivil hedeflere başlattığı saldırıları bahane ederek, Gazze’deki Filistinlilere soykırım uyguladı. Akdeniz’e uzanan yeni bir koridor açtı. Çin’e karşı oluşturulmak istenen Hint-Avrupa Ticaret Yolunun uç noktası oluşturuldu. İşgal atındaki&nbsp; Golan’ ı resmen topraklarına kattı. Lübnan’daki Şii örgütleri etkisizleştirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’de Cumhuriyetçilerin adayı Trump’ın 2.Kez seçilmesiyle oluşan siyasal ortam, Bölgede İsrail’in kökten dinci Başbakanı Netanyahu’nun politikasının hayata geçirilmesine yardımcı oldu. Petrol kaynakları Anglo-Sakson ve Siyonistlerden oluşan, sermayenin olmalı ve tek kutuplu Dünya düzeni yeniden hayata geçirilmeliydi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sıra İran’a gelmişti. </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Baskıcı Molla Rejimi siyasal ve askeri liderlerin ortadan kaldırılmasıyla, bir anda çökertilebilirdi. Ancak bu planın tutmadığı ortaya çıktı. İran’ın beklenmedik direnişi ve Körfez’deki Anglo-Sakson İttifakının kukla devletçiklerine silah gücüyle zor anlar yaşatması, oyunları bozacağa benziyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Büyük olasılıkla özlemi çekilen, tek kutuplu dünya düzenine karşı yeni bir alternatif ortaya çıkıyordu: Çin. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Panama Kanalının ABD’nin istekleri dışındaki geçişlere kapatılması, Venezuela Devlet Başkanı’nın uluslararası hukuka aykırı kaçırılmasının verdiği özgüven, İran’ın direnci ve karşı ataklarıyla yıkılacağa benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonrasını kestirmek kolay değil. Ancak Türkiye’nin bu oyunda utangaç Amerikancı tavır almak yerine iç barışı sağlayarak, bölgede başat rol oynamayı öncelemesi pek ala mümkün.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ortadogu-ve-yeni-dunya-duzeni-1774705832.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fransız seçmenin mesajları</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/fransiz-secmenin-mesajlari-12928</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/fransiz-secmenin-mesajlari-12928</guid>
                <description><![CDATA[Seçmenin belediye seçimlerindeki mesajı onun akıbetinin de -eğer çıkabilirse- ikinci turda Le Pen’lerinkinden farklı olmayacağı yönünde. Ayrı bir tartışma konusu ama parantez içinde belirtmek gerekirse, istenmeyen adayın karşısındaki adayı -kim olursa olsun- destekleme eğilimi Türkiye’de bir sonraki seçimlerin ikinci turunda da geçerli olabilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazar günü Fransa’da belediye seçimlerinin ikinci turu yapıldı. İkinci tura seçim bölgelerinde oyların yüzde 50 +1 ine ulaşamayan ama en az yüzde 10’unu alan adaylar katılabiliyor. Belediye başkan ve üyelerinin görev süreleri 6 yıl. Fransa’nın en kalabalık üç şehri olan Paris, Marsilya ve Lyon’da, ayrıntılara girmeden belirtmek gerekirse, bölge/mahalle (arrondissement) belediye başkan ve meclislerinin seçim usulüne ilişkin bu şehirlerin baş harfleriyle “PML yasaları” olarak anılan 1982 ve 2025 tarihli iki yasal düzenleme olduğunu belirtmek gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AB ülkelerinde, yasama dönemleri arasında yapılan, gerek Avrupa Parlamentosu (AP) gerek belediye seçimleri, seçmenin sadece ilgili kurumlar için tercihlerini değil, ayrıca ülkenin genel gidişatına ilişkin eğilimini de ortaya koyuyor. Başka bir deyişle, bu seçimler milli iradenin güncellenmesi anlamını taşıyor. “Macron emeklilik reformunun kıskacında” başlıklı yazımda da belirtmiş olduğum gibi, Fransa Cumhurbaşkanı’nın 2023 yılında gerçekleştirdiği emeklilik reformuna karşı çıkan seçmen, 9 Mayıs 2024’te yapılan AP seçimlerinde, partisi Renaissance’ı yüzde 14,6 oyla adeta sandığa gömmüştü. Bunun üzerine erken genel seçime giden Macron, partisi ve ortaklarıyla birlikte Milli Meclis’te tam 78 sandalye kaybetmişti. Nitekim “Cumhuriyet için Birlikte” (Ensemble pour la République) İttifakı’nın 245 olan sandalyesi 163’e inmişti. Ayrı bir tartışma konusu ama yeri gelmişken belirtmek gerekirse, Türkiye’deki 31 Mart 2024 belediye seçimleri de benzer şekilde Cumhur İttifakı için önemli bir uyarı ve genel seçimlere yönelik seçmen eğilimini ortaya koyan somut bir gösterge niteliği taşıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fransa’da ikinci turu 7 Temmuz’da (2024) yapılan erken genel seçimler, Milli Meclis’te aşırı uçların, Le Pen’in Ulusal Bilik’i (RN-Rassemblement National) ile Mélenchon’un&nbsp;&nbsp;&nbsp; Boyun Eğmeyen Fransa’sının (LFI- La France Insoumise) güçlendiği bir tabloyu ortaya çıkarmıştı. 22 Mart’ta yapılan belediye seçimlerinde ise, bu partilerin gücünün seçmen tarafından bilinçli şekilde sınırlandığı bir görüntü var. Ayrıca Macron’un iki döneminin dolacak olması nedeniyle olsa gerek, Meclis çoğunluğuna sahip olmak için ılımlı sağ ve soldan aldığı şahsiyetlerle 2016’da kurduğu ama zaman içinde bölünen ve isim değiştirip duran partisinin (LREM-La République en Marche/EPMP-Ensemble pour la Majorité Présidentielle ve Renaissance) varlık gösteremediği görülüyor. Buna karşılık özellikle üç büyük kentte, Sosyalist Parti (PS), Yeşiller (EELV) ve müttefiklerinin başarısı göze çarpıyor. Nitekim iki dönem Paris Belediye Başkanı olan Anne Hidalgo’nun yardımcısı Emmanuel Grégoire, LFİ ile ittifak yapmadan yüzde 50,5 oyla, rakibi Sarkozy’nin Adalet Bakanı Rachida Dati’ye 9 puan fark atmış bulunuyor. Marsilya’da Benoit Payan, aynı şekilde LFİ ile ittifakı reddederek RN adayına 14 puan fark atmış ve yeniden seçilmiş durumda. Lyon’da Yeşil Belediye Başkanı Grégory Doucet, sol müttefikleriyle ılımlı sağın adayı OL ’in (Olympique Lyonnais) eski Başkanı Jean Michel Aulas’ı az farkla geride bırakmış bulunuyor. Aulas’ın seçimlerde usulsüzlük yapıldığına ilişkin itirazının sonucuna bağlı olarak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, üç büyük kentteki bu sonuçlar belediye seçimlerinin galibinin PS ve Yeşiller olduğunu göstermiyor. Le Monde’dan Pierre Breteau’nun araştırmasına göre, ılımlı sağ partiler altı yıl önce kazandığı 304 şehir belediyesinin çoğunu elinde tuttuğu gibi Avignon, Brest, Clermond-Ferrand, Cherbourg gibi kentler dahil 26 belediyeyi de soldan almış bulunuyor. Ilımlı sol partiler ve müttefiklerinin sağdan aldıkları en büyüğü St. Etienne olan kent belediyelerinin sayısı ise sadece 13. Aşırı uçtaki partilere gelince, büyük kentlerden çok orta ölçekli ve küçük yerleşim birimlerinde başarılı oldukları görülüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Le Pen’in partisi RN’in kazandığı en büyük belediye Nice. Bu belediyeyi soldan değil kendileriyle ittifak yaparak seçilen Eric Ciotti nedeniyle ılımlı sağdan almış bulunuyor. Ilımlı sağdan aldığı ayrıca 13, Béziers gibi elinde tuttuğu 9, sol partilerden aldığı 4 kent belediyesi var. 23 Mart’ta Victor Orban’a seçimlerde destek amacıyla Budapeşte’ye giderken kendisine yöneltilen konuyla ilgili soruyu yanıtlayan Marine Le Pen beklediklerinden fazla belediye kazandıklarını ve bu sonuçlardan memnun olduğunu vurguladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">LFİ’ye gelince, PS dahil sol partilerle yerel düzeyde yaptığı ittifakların çoğunun seçimi kaybettiği gözleniyor. LFİ’nin kendi gücüyle kazandığı iki önemli kent var. Biri kuzeydeki Roubaix kenti, diğeri ise Paris’in kuzeyindeki Seine Saint Denis kasabası. Göçmen ağırlıklı nüfusa sahip kasaba LFİ’nin daha ilk turda kazandığı nüfusu 100 binin üstündeki ilk kasaba. Belediye Başkanı olan kişi Mali kökenli basketbolcu Bally Bagayoko yüzde 50,77 ile PS adayına fark atmış bulunuyor. Partinin kurucusu Jean Luc Mélenchon gelecek yıl yapılacak seçimlerde de Cumhurbaşkanı adayı. Ancak belediye seçimlerinde alınan sonuçlar ve özellikle sosyalist şahsiyetlerin açıklamaları bu kez ılımlı solla bir birlikteliğin bulunmadığını gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2027 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik mesajlar </span></strong></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belediye seçimleri sonuçlarından çıkan en önemli mesaj, aşırı uçların dışlandığı yönünde. Le Pen’in partisi RN’in üç büyük kentte başarısız olması, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda istenmeyen adayın karşısındaki adaya destek alışkanlığının devam edeceğini gösteriyor. 2002’de Baba Le Pen ikinci tura çıkınca karşısında yer alan Chirac’ın oy patlaması yapmasıyla, başka bir deyişle ilk turda yüzde 19,9 olan oyunu ikinci turda 82.2’ye çıkarmasıyla başlayan bu süreç Marine Le Pen’le sürmüştü. 2017’de Macron karşısında yüzde 34, 2022’de yüzde 41,5 alabilmişti. Bayan Le Pen’in bu kez 5 yıllık siyasi yasağı var ve seçimlere katılma şansı Yargıtay’ın (Cour de Cassation) elinde. Aday olamaması durumunda Parti’nin başındaki 1995 doğumlu genç politikacı Jordan Bardella’nın adaylığı söz konusu olacak. Ancak seçmenin belediye seçimlerindeki mesajı onun akıbetinin de -eğer çıkabilirse- ikinci turda Le Pen’lerinkinden farklı olmayacağı yönünde. Ayrı bir tartışma konusu ama parantez içinde belirtmek gerekirse, istenmeyen adayın karşısındaki adayı -kim olursa olsun- destekleme eğilimi Türkiye’de bir sonraki seçimlerin ikinci turunda da geçerli olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fransız seçmenin ikinci mesajı, yukarıda değinildiği üzere, ılımlı sol veya sağdaki siyasi partilerin adaylarının aşırı uçlarla ittifak yapmaması yönünde. &nbsp;Bu konuda PS cenahı oldukça bilinçli görünüyor ama dışındaki Sol’u da içeren bir önseçim konusunda kafalar oldukça karışık. France 2’nin ana haber bütenine konuk olan eski Cumhurbaşkanı François Hollande, kendisinin aday olup olmayacağı sorusunu yanıtsız bırakırken, “reformcu solun bir adayı olacağını” ve LFİ ile bir ittifaka karşı çıkacağını belirtti. Ama PS’in Cumhurbaşkanı adayını belirlemek üzere 11 Eylül’de, bazı sol partilerle ön seçim düzenleyecek olmasını da zaman kaybı olarak niteledi. Hollande’a göre sosyalist veya sosyal demokrat, seçimi kazanacak bir aday olmalı. PS’in yanı sıra AP üyesi Raphael Glucsmann ’ın partisi PP (Place Publique), eski Başbakan Bernard Cazeneuve ’ün partisi NDLR veya sivil toplum birer aday çıkarmalı. PS’in LFİ, PCF (Komünist Parti) ve PP’nin dışında kalan Sol/Yeşil adayların katılmasını öngördüğü ön seçime Hollande dışında karşı çıkan sosyalistler de var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ilımlı Sağ cephenin amiral gemisi LR’de, eski İçişleri Bakanı, Genel Başkan Bruno Retailleau ve Senato Başkanı Gérard Larcher adaylıklarını belediye seçimlerinden önce açıklamışlardı. Larcher partinin, PS’de olduğu gibi, parti dışındaki sağ ve merkez partilerine ve şahsiyetlere açık bir ön seçim düzenlemesini talep ediyor. LR ilk olarak 2017’de halka açık ön seçim düzenleyen sağ parti olmuştu. Larcher partinin tüzüğüne göre belirleyeceği bir adayı olacağını ama “Macroniste” parti Renaissance, merkezdeki Modem, Macron’un ilk Başbakanı Edouard Philippe’in daha sonra ayrılarak kurduğu merkez Sağ’daki Horizons dahil isteyen merkez ve sağ partilerin adaylarının katılacağı bir ön seçim düzenlenebileceği görüşünde. Larcher’ nin üzerinde durduğu husus merkez sağın tek bir adayı olması. Merkez-Sağ cenahta herkesi kapsayabilecek adaylar arasında Edouard Philippe ismi ön plana çıkıyor. 2020’den bu yana Le Havre Belediye Başkanı da olan Philippe Pazar günü yüzde 47,7 oyla bir kez daha seçilmiş bulunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">IFOB’un Pazartesi günü LCI televizyonu için yaptığı ankette de Edouard Philippe yüzde 46 oyla en çok destek alan Cumhurbaşkanı adayı. Ardından RN adayları Le Pen ve Bardella geliyor. Onları Retailleau izliyor. Sol’un en çok desteklenen adayı Raphael Glucsmann ama ancak 8. sırada yer alıyor. Bu anket göz önüne alınacak olursa 2027’de Fransa’nın merkez-sağ eğilimli bir Cumhurbaşkanı olacak. Ama o zamana kadar elbette köprülerin altından daha çok sular akacak. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/fransiz-secmenin-mesajlari-1774516699.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Darfur’dan Gazze’ye: İran Savaşı küresel çatışma haritasını nasıl daha kırılgan hale getiriyor?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/darfurdan-gazzeye-iran-savasi-kuresel-catisma-haritasini-nasil-daha-kirilgan-hale-getiriyor-12925</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/darfurdan-gazzeye-iran-savasi-kuresel-catisma-haritasini-nasil-daha-kirilgan-hale-getiriyor-12925</guid>
                <description><![CDATA[Darfur’dan Gazze’ye uzanan çizgi, bu yüzden coğrafi bir sıralama değil yeni dönemin zihniyetini gösteren bir işaret fişeği aynı zamanda. İran savaşı, bu hattaki her bir krizi tek tek kapatmak yerine hepsini daha sıkı ve daha sert bir ağın içine bağlıyor. Dünya, krizleri çözemediği bir düzende onları yönetilebilir saydığı sürece idare edebileceğini düşünüyor. Asıl soru işte bu haritanın ne kadar daha “yönetilebilir” kalacağı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">4 Mart akşamı Tel Aviv’de sirenler yeniden çaldığında, aynı saatlerde Hartum çevresinde çatışma haberleri geçiyordu. Bir yanda İran’a ve Lübnan’a uzanan füze-hava saldırısı trafiği, öte yanda Sudan ordusu ile milisler arasındaki yeni çatışma dalgası… Ekranlar İran savaşına odaklanmış haldeyken, Afrika kıtasının ortasında süren savaşların haber bültenlerinde daha aşağı sıralara düştüğü bir döneme girildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu durum sadece bir tesadüf olarak görülmemeli. Zira İran savaşı, Gazze’den Darfur’a uzanan çatışma kuşağını arka plana itmek yerine daha sert ve daha karmaşık hale getiren bir hızlandırıcı gibi çalışıyor. Ortadoğu’da açılan her yeni cephe, Afrika’nın zaten kırılgan olan sahalarını daha savunmasız bırakıyor. Krizleri çözmekten ziyade üst üste yığmaya dayalı bir dönemden geçiyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Gazze’den İran’a uzanan savaş hattı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gazze, henüz kapanmamış bir dosya. Şehirler ağır bombardıman altında büyük yıkımlar yaşamışken, İran’a yönelik operasyonlar ve karşı saldırılar bu dosyayı yeni bir bölgesel savaş halkasının içine çekti. İsrail’in güvenlik öncelikleri artık tek bir cepheye odaklanmıyor. Gazze, Lübnan, Suriye ve İran hattı birbirine bağlı bir güvenlik zinciri olarak görülüyor. Bu da ateşi kontrol etmeyi zorlaştırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İran’ın sahaya girmesiyle birlikte, Gazze’de başlayan kriz Ortadoğu’nun tamamına yayılan bir güç testi haline dönüştü. Aynı anda hem kent merkezleri hem de nükleer ve enerji altyapısı tartışılıyor. Bir tarafta “caydırıcılık” söylemi, diğer tarafta sivillerin hayatına ve altyapıya binen yük var. Bu dil sertleştikçe, uzlaşma veya kalıcı ateşkes için açılabilecek dar pencereler daha en baştan kapanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu resim, Gazze’yi yalnız bırakan bir görüntü yaratmıyor aslında. Hatta tam tersine, Gazze’yi bölgesel bir denklemin içine hapsediyor. Savaşın mantığı, “tek dosya” üzerinden çözüm üretmek yerine dosyaları birbirine bağlayıp rakiplerin elindeki kartları çoğaltmaya dayanıyor. Böyle olunca her yeni hamle tüm bir kuşağı etkiliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Darfur ve Afrika’nın sertleşen çatışma kuşağı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Afrika’nın tam ortasında, Sudan ve Darfur hattında ise bambaşka bir resim ağırlaşıyor. Yıllardır süren iç savaş, etnik gerilimler ve milis rekabeti İran savaşı sonrası dönemde yeni bir baskıyla karşı karşıya. Enerji ve gıda fiyatlarındaki her dalgalanma, kırılgan devlet ekonomilerini daha da zorluyor. Kuruyan bütçeler, yetersiz yardım akışları ve silahlı grupların yeni gelir arayışları aynı anda sahaya yansıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İran savaşı gündemi doldurdukça, Darfur gibi dosyalara ayrılan diplomatik enerji ve mali kaynaklar da azalıyor. Barış misyonlarının kapasitesi sınırlı, arabuluculuk inisiyatifleri parçalı, bölgesel örgütler kendi iç krizleriyle uğraşıyor. Böyle bir ortamda silahlı aktörler “dünyanın gözü başka yerdeyken” daha sert hamleler yapma cesareti buluyor. İnsan hareketliliği artıyor, sınırlar daha geçirgen hale geliyor, kaçakçılık hatları hem silah hem gıda hem de yakıt için yeniden şekilleniyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Darfur yalnız değil. Sahel hattında, Kongo’da, Etiyopya çevresinde, farklı ölçeklerde benzer kırılganlıklar birikmiş durumda. Enerji ve gıda fiyatlarındaki yükseliş, bu coğrafyaların toplumlarına yalnızca mutfak masrafı olarak yansımıyor. Aynı zamanda milislerin yeni vergi noktaları oluşturmasına, kaçakçı ağlarının güçlenmesine, yerel yönetimlerin rüşvet ve yağmaya daha açık hale gelmesine zemin hazırlıyor. İran savaşı, bu kırılgan zeminin üzerine yeni bir baskı tabakası eklemiş halde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yüzden Darfur’dan gelen her yeni çatışma haberi aslında İran savaşından bağımsız okunamaz. Silah akışından para kanallarına, diplomasi gündeminden yardım önceliklerine kadar pek çok alan Ortadoğu savaşının gölgesinde yeniden çiziliyor. Haritada bombalar İran çevresine düşse bile, sarsıntıyı en sert hisseden yerler çoğu zaman Afrika’nın en yoksul bölgeleri oluyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Büyük güçler, sınırlı ilgi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Küresel güçler açısından bakıldığında, İran savaşı çoklu bir stres testi işlevi görüyor. ABD hem bu savaşı yönetmeye hem Ukrayna cephesine hem de Hint-Pasifik’teki gerilime aynı anda cevap vermeye çalışıyor. Savunma bütçesi ve diplomatik kapasite ne kadar büyük olursa olsun, bu kadar geniş bir coğrafyada aynı anda tutarlı bir strateji üretmek zor. Bu zorlanma hissi, Afrika dosyalarının “ikincil” görülmesini hızlandırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’nın durumu daha da karmaşık. Enerji bağımlılığı, savunma kapasitesi ve iç kamuoyundaki savaş yorgunluğu kıtanın hem İran hem Ukrayna hem de Afrika dosyalarına aynı anda yoğunlaşmasını engelliyor. Bir yandan Hürmüz ve Kızıldeniz’den gelen riskler, diğer yanda Sahel’deki güvensizlik dalgası ve göç baskısı var. Böyle bir ortamda karar vericiler “öncelik sıralaması” yapmaya zorlanıyor. Bu sıralama yapılırken Darfur ve benzeri alanlar çoğu zaman listenin alt sıralarına itiliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çin ve Rusya ise bu durumu farklı okuyor. İran savaşı, Batı ittifakı içindeki uyum sorunlarını, enerji piyasalarındaki dalgalanmayı ve küresel Güney’deki rahatsızlıkları daha görünür hale getiriyor. Pekin, kendisini “daha temkinli ve diyalog odaklı” bir aktör olarak sunmaya çalışırken, Afrika’da ekonomik ve siyasi nüfuz alanlarını genişletmeye devam ediyor. Moskova ise enerji fiyatlarından aldığı görece avantajı hem Ukrayna sahasının hem de Afrika’daki askeri-siyasi varlığının maliyetini dengelemek için kullanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuçta karşımızda şöyle bir manzara var. Büyük güçler, İran savaşıyla açılan yeni kriz alanını kendi çıkarları açısından yönetmeye çalışıyor; ama bu yönetim çabası, Darfur’dan Gazze’ye uzanan çatışma kuşağında gerçek bir yumuşama değil yeni sertleşme halkaları üretiyor. Herkes krizi kendi lehine nasıl kullanabileceğine bakarken çatışmaların bizzat içindeki toplumlar daha yalnız ve daha korunmasız kalıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Sertleşen harita ve yeni norm</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İran savaşı, uluslararası sistemin krizlere nasıl baktığını da ele veriyor. Masada artık büyük hedefler, kalıcı çözümler ya da kapsamlı barış anlaşmalarından çok “sınırlandırılmış çatışma”, “yönetilebilir istikrarsızlık” ve “kontrol altında tutulan risk” kavramları dolaşıyor. Gazze’de, Darfur’da, Sahel’de ve Ukrayna’da görülen şey tam da bu mantığın sonucu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu mantık kısa vadede bazı başkentlere rahatlama hissi verebilir. Çatışma “uzakta” kaldığı, enerji ve göç baskısı bir süreliğine idare edilebildiği sürece sistem kendini başarılı sayıyor. Ancak orta vadede sonuç farklı. Sertleşen çatışma haritası, yeni göç dalgalarını, yeni radikalleşme alanlarını, yeni ekonomik kırılganlıkları beraberinde getiriyor. Bugün görmezden gelinen Darfur dosyası, yarın Avrupa’nın güvenlik tartışmalarının tam ortasına yerleşebiliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Darfur’dan Gazze’ye uzanan çizgi, bu yüzden coğrafi bir sıralama değil yeni dönemin zihniyetini gösteren bir işaret fişeği aynı zamanda. İran savaşı, bu hattaki her bir krizi tek tek kapatmak yerine hepsini daha sıkı ve daha sert bir ağın içine bağlıyor. Dünya, krizleri çözemediği bir düzende onları yönetilebilir saydığı sürece idare edebileceğini düşünüyor. Asıl soru işte bu haritanın ne kadar daha “yönetilebilir” kalacağı.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/darfurdan-gazzeye-iran-savasi-kuresel-catisma-haritasini-nasil-daha-kirilgan-hale-getiriyor-1774472050.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bitmeyen oyun...</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bitmeyen-oyun-12921</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bitmeyen-oyun-12921</guid>
                <description><![CDATA[Yıl: 1936. Yer: Almanya’da bir Tersane. Topluluk hep birlikte sağ elini kaldırarak “Yaşasın …” diye haykırıyor. İçlerinden biri… Sadece bir fabrika işçisi; August Landmesser. Geçit töreninde ellerini göğsünde bağlayarak katılmadı o çılgınlığa. Tarih onu haklı çıkardı. Ama geç kaldı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama Orta Doğu Amfi Tiyatrosu’nda bayram yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Perde açık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oyun sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adı hâlâ aynı: Arap Baharı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir zamanlar umut diye sunuldu.&nbsp; Bugün mezarlık diye okunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tunus’ta “bir kıvılcım” dediler; arkasından şehirler yandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Libya’da bir lideri “terörist” ilan ettiler; öldüğünde alkışladılar, sonra ülkeyi kabilelere böldüler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mısır’da demokrasi dediler; sandık geldi… ardından tanklar geldi… ve umut gitti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Afganistan’da barış dediler; yirmi yıl sonra geriye burkanın arkasına hapsedilmiş gözler kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Irak’ta “kitle imha silahı” dediler; bulamadılar, ama ülkeyi talan ettiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Suriye’de özgürlük dediler; halkı birbirine düşman ettiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dün başına ödül koydukları adam, bugün kravat takınca “güçlü devlet başkanı” oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dün “terörist” dedikleriyle bugün aynı masada poz veriyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bazıları…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adı beyaz olan, içi Epstein kadar karanlık o saraya girerken ayakkabılarını çıkarıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bir saygı değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, açık bir teslimiyet.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beyaz Saray’da ayakkabı değiştirenler,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Suriye topraklarında iz bırakamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir çocuk var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bombalanmış sokaklarda, yıkılmış binaların enkazı arasında.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aç.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama açlığını unutmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü umut yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Defteri yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekmeği yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yarını… yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gözleriyle soruyor: “Ben ne zaman çocuk olacağım?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cevap yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi sahne İran.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Replikler hazır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Senaryo ezber.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü mesele insan değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü mesele ilke değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü mesele petrol.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve o sırada gökyüzünde füzeler var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geceyi yırtarak ilerleyen, çarpışırken bile estetik anlatılan ateşler…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yorumlayanlar diyor ki: “stratejik hamle.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Altında ise çığlıklar var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tahran’da bir okulun avlusunda okuyarak kaderini değiştirmek isteyen kız çocukları…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Saçları gibi kaderleri de örülmüş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anneler var, mezar taşlarına dokunarak sevmeyi öğrenen.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kadınlar var; yaşarken sessiz, acı çekerken bile inlemeyen.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve o sesler…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yayına girmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü bu oyunda acı sansürlü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bize vaat edilmiş topraklar” deyip, bütün peygamberlerin ayak bastığı toprakları, insanlığın ortak coğrafyasını parselliyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Büyük Ortadoğu Projesi’nin domino taşları bir bir diziliyor… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başrolde Netanyahu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Saldırgan.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pervasız. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orta Doğu Amfi Tiyatrosu’nda uzaklardan bir ses duyuluyor yine: </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“oleeeeeey!” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İspanyol arenasından kalma bir cesaretin yankısı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ses az, ama anlamsız değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki bir umut.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki sessiz çoğunluğun ilk kıpırtısı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama çok uzaktan.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok zayıf.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü burada herkes susuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Körfez susuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı dinden olanlar susuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı kaderi paylaşanlar gözlerini kapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir de… güç karşısında el pençe duranlar var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazıları ise susmakla kalmıyor; güçlünün yanında durmayı akıl sanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz de farklı değiliz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir zamanlar Aleksis Çipras için Atina yollarına düşenler, şimdi Pedro Sánchez için cümle kuruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü trend bu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü ses getiren bu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü üretmek yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sözüm ona aydınlar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sahaya inmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Risk almaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bedel ödemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece konuşur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece tüketir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece izler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa sahne yanıyor.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çocuklar ölüyor.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anneler susuyor.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ülkeler parçalanıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve biz… hâlâ izliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yıl: 1936</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yer: Almanya’da bir Tersane.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Topluluk hep birlikte sağ elini kaldırarak “Yaşasın …” diye haykırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İçlerinden biri…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece bir fabrika işçisi. August Landmesser.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçit töreninde ellerini göğsünde bağlayarak katılmadı o çılgınlığa.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarih onu haklı çıkardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama geç kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi yine aynı sahne kuruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adı beyaz olan karanlık sarayda, Trump etrafında dönen yeni bir tapınma düzeni…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alkışlayanlar yine çok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorgulayanlar yine az.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve Orta Doğu Amfi Tiyatrosu’nda oyun devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu defa körfezdeki dolar milyarderleri, “Yaşasın Trump” diye ellerini kaldırıyor…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alkışlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çığlıklar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzaklardan bir ses yine yükseliyor: “oleeeeeey!” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Moskova’da Putin, Pekin’de Şi Cinping el kaldırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başlar bir an dönüyor…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra herkes yeniden amfi tiyatroya, sahneye…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alkış devam ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bayramda bir tarafta ABD’ye “oleeeey” çekip arenadan çekilen ve “gavur” dediğimiz Sánchez; diğer tarafta “din kardeşiyiz” dediğimiz şeyhler, krallar… arenaya asker gönderme planları yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze, Beyrut, Filistin, Şam, Halep, Lazkiye, Erbil, Tahran, Şiraz &nbsp;ve cihanın yarısı olarak kabul edilen İsfahan’da…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bedenler kefenlere sarılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Enkaz altında hâlâ çığlıklar var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Perde kapanmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü…&nbsp; &nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alkış var.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sessizlik var.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Utanç yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve en kötüsü: Seyircisi bol bu oyun hiç bitmeyecek.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bitmeyen-oyun-1774445504.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Amerikan demokrasisinin çöküşü üzerine (3)</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-3-12918</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-3-12918</guid>
                <description><![CDATA[Prof. Dr. Bakırcı'nın ABD demokrasisinin çöküşü üzerine olan dizisinin son bümünde bize şunu hatırlatıyor; Eğer toplum, eşitsizliklerin üzerine inşa edilmiş bir rıza üretiyorsa, Rousseau buna meşru bir toplum sözleşmesi demezdi. ABD örneğinde Epstein dosyası gibi ahlaki çöküşlerin toplumsal desteği sarsmaması, tam da o "yurttaşlık bilincinin" buharlaştığının en somut kanıtı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önceki iki yazıda <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-1-demokrasi-ve-teokrasi-12916">demokrasinin seçimden ibaret olmadığına </a>ve <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-2-demokrasi-ve-teokrasi-12917">demokrasinin varlığı için çok sayıda ilkeye ihtiyaç duyulduğunu </a>belirttim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O yazılarda demokrasinin varlığı için laiklik ilkesinin zorunlu olduğunu ve teokratik devletlerde demokrasi olamayacağını örnekleriyle göstermeye çalıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tekrar edeyim: demokrasi insanoğlunun bugüne kadar ulaşabildiği en iyi rejimdir ama hiç de kolay bir rejim değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi toplumların bilinçli ve yoğun bir çabasını gerektirir; “<em>ben rejimime demokrasi adını verdim</em>” demekle demokrasi olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik ilke ve kurumların ne olduğunu görebilmek için antik döneme gitmek gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu düşünceye şöyle bir haklı itiraz ileri sürülebilir: Günümüzde antik demokrasileri yeniden inşa etmek mümkün değildir, çünkü antik toplumla modern toplum çok sayıda yönden farklılaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu itirazın haklılığına diyecek bir şey yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekten de antik demokrasinin yeşerdiği kent devletlerinde ülke nüfusu en fazla yüzbinlerle ifade ediliyordu ve halkın belirli meclislerde toplanarak yerel demokrasiyi işletmesi mümkündü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kentlerde yurttaş sayısı onbinlerle sınırlıydı ve bunların aktif siyasette yer almaları kolaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu toplumlar köle emeğine dayandıkları için belirli bir kesimin çalışmadan siyaset yapma şansı vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern ulus devletin sınırlarının çok genişlemiş olması, nüfusun fazla olması, toplumun önemli bir kesiminin ücretle çalışanlardan oluşması antik dönemdeki gibi doğrudan demokrasilerin kurulmasını önlemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden siyasal partiler üzerinden işleyen temsili demokrasiler bugün için bir zorunluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar son derece haklı itirazlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak itirazların haklı olması antik demokrasinin ilke ve kurumlarını tümüyle gözardı edebileceğimiz anlamına gelmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenledir ki bugün gelişmiş modern demokrasiler antik demokrasinin kimi araçlarını kullanmaya devam ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Referandum, halk vetosu, plebisit, azil, yurttaş girişimi, sivil toplum katılımı gibi araçlar <em>yarı doğrudan demokrasi araçları </em>olarak adlandırılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Yarı doğrudan demokrasi araçları</em>, bugünkü temsili demokrasilerin doğrudan demokrasilere benzemek için buldukları formüller.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günümüzde seçimlerin sık aralıklarla yapılması, yatay ve dikey kuvvetler ayrılığı, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, parti içi demokrasi, yerel özerklik vb. ilkeler modern temsili demokrasilerin gerçek demokrasilere yaklaşmak için kullandıkları ilkelerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fransız düşünür Alexis de Tocqueville, bu bağlamda Fransız demokrasisi ile Amerikan demokrasisini karşılaştırıyor ve adem-i merkeziyetçilik ilkesini benimseyen Amerikan demokrasisinin gerçek demokrasiye daha yakın olduğunu belirtiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekten de yerel özerklik ilkesinin uygulandığı ülkelerde halkın siyasal karar alma sürecine katılımı daha kolaydır ve bu yüzden bu tür ülkelerde yerel demokrasi yoluyla demokrasinin güçlenmesi sağlanabilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda yerel yönetimler demokrasinin beşiği sayılmakta ve adem-i merkeziyet ilkesinin demokrasiyi güçlendireceği savunulmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fransız düşünürlerden Jean Jacques Rousseau ise modern demokrasileri gerçek bir demokrasi saymamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önceki yazıda da belirtildiği gibi Rousseau İngiliz demokrasisini bir oligarşi olarak nitelendirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün “<em>milli irade</em>” ya da “<em>genel irade</em>” kavramını açıklamak isteyenler için Rousseau’ya atıfta bulunmak çok yaygın bir eğilimdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne var ki Rousseau’ya yapılan atıfların büyük çoğunluğu Rousseau’nun düşüncesini yansıtmamaktadır, hatta O’nun düşüncelerinin tam tersini ifade etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin çok sayıda kaynakta parlamentolarda ortaya çıkan iradenin “<em>milli irade</em>” olduğu; parlamento’da yapılan konuşmalarda “<em>parlamentonun milli iradenin tecelligahı</em>” olduğu söylenir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa “<em>parlamentonun milli iradenin tecelligahı</em>” olduğuna ilişkin çıkarımı Rousseau’ya dayandırmanın olanağı olmadığı gibi Rousseau’nun bütün açıklamaları parlamentoların demokratik yönetim biçimleriyle uyuşmadığını ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rousseau için milli irade ya da genel irade sadece doğrudan demokrasilerde ortaya çıkabilir; temsili demokrasilerin bulunduğu parlamentolarda milli irade değil özel irade ortaya çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sözkonusu özel irade-genel irade ayrımını kavrayabilmek için Rousseau’nun teorisine biraz daha yakından bakmak gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rousseau diğer toplum sözleşmesi kuramcıları gibi insanlık durumunu doğa durumu ve sivil toplum durumu olarak iki aşamaya ayırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğa durumu insanın hemcinsleriyle birlikte mutlu bir yaşam sürdüğü dönemdir; bu dönemde insanın ihtiyaçları sınırlı olduğundan ve sınırlı ihtiyaçların karşılanması kolay olduğundan insan mutludur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sahip olduğu merhamet duygusu başkalarına zarar vermeyi de önler ve bu yüzden insan barışın hüküm sürdüğü bir doğa durumundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Deprem, su baskını vb. nedenlerle insan önce geçici olarak bir araya gelir ama daha sonra sabanın bulunması gibi teknolojik gelişmeler nedeniyle bir arada yaşaması sürekli hale gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zamanla tükettiğinden fazlasını üretmeye başlar ve artı ürüne el koyanlar mülk sahibi olmaya başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mülkiyetin ortaya çıkmasıyla insanlar arasında kavga başlar ve barış durumu yerini bir savaş durumuna bırakır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bundan sonra önlem almazsa savaş durumu nedeniyle insan türü yok olup gidecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yegâne çözüm bir toplum sözleşmesi yapmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan özel çıkarlarının peşinde koşan bir varlıktır; ancak herkes özel çıkarlarının peşinden koşacak olursa başkalarına zarar verir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden toplum sözleşmesiyle özel çıkarlarının peşinden koşmayacağına ve toplumun ortak çıkarlarını gerçekleştireceğine söz verir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte insanların birlikte ortak çıkarlarına göre karar vermeleri halinde ortaya çıkan irade, genel iradedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, toplum sözleşmesi yapmakla özel çıkarlarından bütünüyle vazgeçmiş olmaz; insanın özel çıkarlarını tümüyle bırakması kendi doğasına aykırıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak insan özel çıkarlarının peşinden koşmasının kendisinin sonunu getireceğini bildiğinden diğerleriyle bir anlaşma yapmış ve ortak çıkar için çalışacağına söz vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda kendi kararlarını verirken özel çıkarlarını gerçekleştirmesi, toplumun diğer üyeleriyle birlikte karar verirken ortak çıkarlar doğrultusunda davranması beklenir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğerleriyle birlikte karar verirken de özel çıkarları doğrultusunda davrananlar olabilir ama çoğunluk ortak çıkara göre karar vereceğinden özel iradeler genel irade sayesinde doğru yöne yönlendirilmiş olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın bu nedenle iki görünümü vardır: (1) Özel çıkarının peşinden koşarken uyruktur ve yönetilen konumundadır. (2) Ortak çıkar doğrultusunda davranırken yurttaştır ve yöneten konumundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda yurttaş, uyruğu yönetmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yurttaş ile uyruk aynı varlığa verilen iki ayrı isim olduğuna göre insan kendi kendisini yönetmiş olmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim bu yüzden “<em>demokrasi halkın, halk tarafından, halk için yönetimi” Democracy is the rule of the people, for the people, by the people </em>biçiminde tanımlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan kendi başına bırakılınca özel iradesi ortaya çıkar ve bu irade, özel çıkarı gerçekleştirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel iradenin genel iradeyi yansıtması mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzdendir ki bir parlamentoda bulunan üyeler kendi özel çıkarlarını yansıtacaklarından orada genel iradenin oluşması mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Genel iradenin ortaya çıkabilmesi, herkesin bir araya gelmesi ve çoğunluğun ortak çıkar doğrultusunda davranmasına bağlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanlar bir araya geldiklerinde ortak çıkara göre davranmıyorlarsa, orada zaten demokrasinin koşulları yok demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasinin varlığı, çoğunluğun, ortak irade doğrultusunda davranma erdemine ulaşmış olmasına bağlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanlar bir araya geldiklerinde herkes özel çıkarı doğrultusunda davranmaya devam ediyorsa, yapılan sözleşme bir toplum sözleşmesi değil bir “<em>yalancı sözleşme</em>”dir ve yalancı sözleşmenin yapıldığı yerde demokrasi olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir başka anlatımla demokrasi ancak erdemli insanların yaşadığı yerde ortaya çıkabilir; erdemli insan kendi özel çıkarını toplumsal ortak çıkara feda edebilen insan demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rousseau erdemli insanın bulunmasının güç olduğunun farkındadır ve bu yüzden demokrasinin iki önkoşulu olduğunu söyler: (1) Eğitim, (2) Siyasal parti gibi özel birliklerin olmayışı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasilerde insanların ortak çıkar doğrultusunda eğitilmeleri, erdemli kılınmaları şarttır ve bu yüzden demokratik yurttaşlık eğitimi demokrasinin olmazsa olmazıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci olarak belirli toplumsal grupların özel çıkarlar doğrultusunda örgütlenmesi özel iradenin ortaya çıkmasına ve genel iradenin zayıflamasına neden olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle gerçek demokrasilerde siyasal partilere yer yoktur; çünkü siyasal partilerin her biri belirli bir toplumsal grubun çıkarını savunur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuşkusuz Rousseau’nun bu düşünceleri günümüzün temsili demokrasileriyle uyumlu değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna rağmen gelişmiş bir demokrasi için O’nun düşüncelerinden yararlanmak gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günümüzün temsili demokrasilerinde siyasal partilerin varlığı zorunludur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bir ülkede örgütlenme özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve siyasal partilerde parti içi demokrasi varsa, Rousseau’nun öngördüğü tehlikeler azalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasal partiler toplumsal çıkarları tam olarak yansıtabileceklerinden ve belirli sayıda insan belirli ortak çıkarlar etrafında bir araya gelerek bunları gerçekleştirebileceklerinden siyasal partilerin genel iradeye yaklaşmaları mümkün olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa parti içi demokrasi yoksa, örgütlenme özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü sınırlanmışsa, siyasal partiler belirli bir seçkinler grubunun özel çıkarından fazlasını yansıtamaz ve toplumun ortak çıkarıyla bağ kuramazlar; Rousseau’nun değindiği tehlike var demektir</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenledir ki gelişmiş demokrasiler parti için demokrasi, düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü gibi kavramları anayasal koruma altına alıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine aynı nedenle gelişmiş demokrasiler insanlara “yurttaş” olmanın haklarla donatılmış ayrıcalıklı bir statü olduğu bilincini aşılıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan demokrasisi bu kavramlar çerçevesinde düşünüldüğünde çöküşe geçmiş görünüyor; çünkü Amerikan demokrasisini yönlendiren artık ortak çıkarlar doğrultusunda erdemli davranan yurttaş değildir, özel çıkarları için ortak çıkarı feda eden uyruktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçmenin son seçimlerde Trump-Musk ikilisini iktidara getirmiş olması “ortak çıkar” kavramının terk edildiğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump-Musk ikilisi “ortak çıkar” kavramına hayatları boyunca karşı çıkmış ve bu sayede büyük servetler edinmişlerdir; bu şahıslar özel çıkarları için her şeyi yapmaya hazır olduklarını tartışmaya yer olmayacak biçimde ispatlamışlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tür servetlerin tümüyle yasal sınırlar içinde kalınarak edinilmesi mümkün olmadığından, bu adamların zenginleşmek için her türlü aracı mübah görmüş oldukları varsayılabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan seçmeni, her türlü yolu kullanarak zenginleşmiş olan bu kişilerin, kendilerini de zenginleştireceğini zannederek tercih yapmış ve yurttaşı öldürerek uyruk gibi davranmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak seçmenin göz ardı ettiği şey, bu tür kişilerin özel çıkarlarını hiçbir şekilde ortak çıkara feda etmeyeceğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim Trump bir avuç büyük sermaye sahibinin isteklerini karşılamak amacıyla uluslararası hukuk kurallarına ve kurumlarına tümüyle son verdi; bu yüzden Birleşmiş Milletler, NATO gibi uluslararası kurumlar olan biteni sadece izlemekle yetiniyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Etrafında gördüğü her ülkeye saldıran, dünyanın her yerine pervasızca müdahale eden Trump Avrupa’nın da değerlerinden vaz geçerek kendini korumaya almasına neden oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan halkı ise beklediği gibi zenginleşemedi ve hatta eski durumunu da koruyamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu seçkinler grubunun, Epstein dosyasında akıllara durgunluk veren rezaletleri ortaya çıkmasına rağmen hala toplumsal desteğe sahip olmaları, Amerikan seçmeninin yurttaşlık erdeminden ne denli uzaklaştığının kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasinin ABD gibi demokrasinin gelişkin olduğu bir ülkede çöküşü, demokrasinin dünyadaki geleceği konusunda da endişe vericidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çözüm yeniden yurttaşlık erdemidir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-3-1775318505.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Amerikan demokrasisinin çöküşü üzerine (2): Demokrasi ve teokrasi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-2-demokrasi-ve-teokrasi-12917</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-2-demokrasi-ve-teokrasi-12917</guid>
                <description><![CDATA[Din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi laikliktir. Laiklik ilkesi sadece demokrasilere özgüdür. Teokrasilerde din ve vicdan özgürlüğü yoktur: Teokratik devletlerde yönetim pozisyonunda bulunanlar dini kendi çıkarlarına yontarlar ve bu çıkarlar insanoğlunun çıkarlarının aleyhinedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-1-demokrasi-ve-teokrasi-uzerine-12916">Geçen yazıda</a> demokrasinin seçimden ibaret olmadığını ve İran’daki molla rejiminin demokratik bir yönetim olamayacağını açıklamaya çalıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şey İsrail için de söylenebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya kapitalizminin ve emperyalizminin lokomotifi olan Yahudi seçkinler, İsrail’de dini kullanarak büyük bir soykırım yapıyorlar ve dünyanın zengin petrol ve hammadde kaynaklarına el koymaya çalışıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Büyük Ortadoğu Projesi</em>” olarak adlandırılan uzun erimli planın arkasında dini bir söylem var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı’nın İsrailoğullarını kurtarıcı olarak seçmiş olması (seçilmiş halk) ve dünya üzerindeki belirli toprakları onlara vadetmiş olması (vadedilmiş topraklar) Kutsal Kitap emri olarak sunuluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Din kurallarının bireylerin Tanrı ile olan ilişkilerini düzenleyen kurallar olmaktan çıkıp bir topluma ya da coğrafyaya dayatılması, demokratik düzenlerin sonunu getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail devleti, Tanrı’nın buyruğunu yerine getirmek adına soykırım yapıyor ve kendi dininin sözde gereklerini başka toplumlara dayatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlayışın dinle bağdaşmayacağını göstermek için Tevrat’taki ayetleri didik didik inceleyen John Locke’un yardımına başvuracağım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke’un <strong>Yönetim Üzerine İki İnceleme</strong> adlı kitabı iki temel kitaptan oluşuyor: <strong>Birinci İnceleme</strong> ve <strong>İkinci İnceleme</strong>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her iki kitapta da siyasal yönetimin kökenleri araştırılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birinci İnceleme</strong> tümüyle Kutsal Kitap (Tevrat) analizi içeriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitabın temel sorusu şudur: Siyasal iktidarın kökeni Tanrıda mıdır ve Tanrı siyasal iktidarı yeryüzünde herhangi birine vermiş midir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke ayetlerin ayrıntılı olarak incelenmesi sonucunda Tanrı’nın siyasal iktidarı herhangi bir insana vermediği sonucuna ulaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke bu temizliği yaptıktan sonra <strong>İkinci İnceleme</strong>’de şu sonuca ulaşıyor: Madem ki Tanrı yeryüzü iktidarını herhangi bir insana vermemiştir o zaman siyasal iktidarın tek kaynağı insanların kendi aralarında yaptıkları toplum sözleşmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke başta <em>Doğa Yasası</em> olmak üzere diğer eserlerinde “<em>Tanrı’nın varlığı</em>” sorununu araştırıyor ve buradan hareketle doğa yasasının emirlerini ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birçok delille Tanrı’nın varlığını ispatladıktan sonra doğa yasasının içeriğini ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurduğu mantık çok anlaşılır ve açık: Madem ki Tanrı vardır ve madem ki Tanrı yaratıcıdır o zaman insanın Tanrı tarafından yaratıldığından kuşku duyulamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktadan hareketle doğa yasasının içeriği bulunabilir: Tanrı insanı yaratmışsa, bir amaç için yaratmış olmalıdır. Aksi takdirde Tanrı’nın amaçsız bir iş yaptığı sonucuna ulaşılır ki bu tür bir sonuç Tanrı’nın yetkinliğine aykırıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman Tanrı’nın insanı yaratmadaki amacını bulmak gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun cevabı da çok basittir: Tanrı, insanı, varlığını sürdürmesi için yaratmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda temel doğa yasası şudur: <em>İnsanoğlunun varlığını sürdürmesi</em>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer Tanrı insanın varlığını sürdürmesini istemiş olmasaydı onu yaratmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her insan aslında Tanrı’nın mülkiyetidir ve kendisine bir can emanet edilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda insan iki göreve sahiptir: (1) Kendi varlığını sürdürmek (2) Diğer insanların varlığını sürdürmesi için çalışmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu mantığın sonuçlarından birincisi intiharın büyük günah olduğudur; çünkü intihar Tanrının verdiği emanetin yok edilmesiyle sonuçlanmaktadır ve emanete hıyanet en büyük günahtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci sonuç her insanın, diğer insanların da yaşamını sürdürmesinden sorumlu olmasıdır: Tanrı bana sadece kendi varlığımı sürdürme görevi vermemiştir ama insanoğlunun tümünün varlığını sürdürme görevi vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkalarının yaşamı söz konusu olduğunda yardıma en çok ihtiyaç duyandan başlamak üzere başkalarına yardım etmek her insanın pozitif görevidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin can çekişen birini o halde bırakıp gitmek doğa yasasına karşı işlenmiş büyük bir suç ve dolayısıyla günahtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğa yasası insan aklından başka bir şey değildir ve akıl insanın Tanrıyla ortak yönüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke’un Tevrat’ı kullanarak geliştirdiği bu yorum son derece tutarlıdır ve İsrail’in din adına yaptıklarının sahtekarlıktan ibaret olduğunu gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı yaratmış olduğu kullarının İsrail devleti tarafından soykırıma uğratılmasını neden istemiş olsun ki?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı bu kullarının öldürülmesini istemiş olsaydı onları yaratmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı’nın yaratıklarının bir kavim tarafından öldürülebileceklerine ilişkin Kutsal Kitap emri nerededir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı durum diğer dinlerden olanların öldürülmesini öngören “Cihat” anlayışı bakımından da geçerlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı hiçbir yaratığına bir başkasını öldürme emri vermiş olamaz ve bu tür bir emir aldıklarını söyleyenler Tanrıya şirk koştuklarından en büyük günahı işlemektedirler; çünkü Tanrı bir yaratığının varlığını sürdürmesini istemiş olmasaydı onu yaratmazdı; Tanrı’nın bir insanın canını almak için bir başka kulunun yardımına ihtiyacı yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu görmek için Locke’un Kutsal Kitab’a dayanarak verdiği örnek Habil ve Kabil kardeşlerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habil ve Kabil, Âdem ile Havva’nın ilk iki oğludur. Büyük oğul Kabil bir çiftçi, kardeş Habil ise çobandır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habil’in Tanrı’ya sunduğu adak kabul edilip Kabil’in adağı reddedilince, Kabil kardeşi Habil’i kıskanarak onu öldürür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kutsal Kitaba göre insanlık tarihindeki bu ilk cinayetin faili Kabil cehennem azabıyla cezalandırılırken, mağdur olan Habil cennete gönderilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habil örneği, insanların Tanrının lütfuyla kurtuluşa erebileceklerinin kanıtı olarak kabul edilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda Tanrı’nın yaptığı cezalandırma ve ödüllendirmeden Habil’in Kabil tarafından öldürülmesini onaylamadığı da anlaşılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öldüren cehenneme giderken öldürülen cennete gitmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda Kutsal Kitapta da insan öldürmek cezalandırıldığına göre İsrailoğulları Filistinlileri öldürme yetkisini nereden almışlardır?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür bir yetki sahip olduklarını söylemekle Tanrıya şirk koşmuş ve en büyük günahı işlemiş olmuyorlar mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yahudilerin seçilmiş halk olduklarına ve vadedilmiş topraklara ilişkin hakları bulunduğuna ilişkin söylemin arkasında emperyalist istekler var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emperyalizmin önemli ayaklarından biri silah sanayidir ve silah sanayinin pazar sorunu, savaşların sürekli kılınmasını gerektiriyor; silah sanayine yapılan devasa yatırımların ayakta kalabilmesi için üretilen silahların bir biçimde satılması gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden bir taraftan çeşitli marjinal gruplara teknolojisi eskimiş silahlar satılıyor, diğer taraftan aynı grupları bastırmak için daha yeni silahlar kullanılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka anlatımla hem saldıran hem de saldırılan tarafların silahları aynı merkezden çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emperyalist güçler tarafından beslenen ve onların verdiği silahlarla ayakta kalabilen örgütler ne olduğu belli olmayan çoğunluğu dini “dava”lar adına kendilerine silah veren emperyalistlere karşı mücadele ettiklerini ileri sürüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyük bir çelişki değil mi? Bu devletler daha gelişmiş bir teknolojiyle üretilmiş silahlar üretmezlerse başka kimseye silah verirler mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür konuları sorgulamayanlar elde ettikleri silahlarla bir taraftan kendi ülkeleri içinde bir baskı düzeni oluşturuyorlar, diğer taraftan emperyalistlerin elinde kullanışlı bir araca dönüşüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sayede emperyalistlerin dünyadaki doğal kaynaklara el koymalarının yolu da açılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine bu sayede az gelişmiş ülkeler, emperyalistler için satamadıkları mallarını sattıkları pazarlara dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu amaçla dün kırmızı bültenle aranan bir terör örgütü lideri, ertesi gün yanağından makas alınan bir devlet başkanına dönüştürülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu çirkinlikler dinler adına yapılıyor; ama aslında hiçbir dinin bu tür bir tabloya izin vermesi düşünülemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel çıkarları peşinde koşan belirli gruplar, etkili olduğunu bildikleri için dini araç olarak kullanıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında basit bir akıl yürütme ile bu durum gözler önüne serilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu görmek için tekrar Locke’a dönelim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke’a göre madem ki insanı Tanrı yaratmıştır ve insanın varlığını sürdürmesini istemiştir; o zaman insanın varlığını sürdürmesi için gerekli olan araçları da ona vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeryüzü, denizler, gökyüzü ve bunların içindeki yemişler insanın varlığını sürdürmesi için Tanrı’nın yarattığı varlıklardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke’un Kutsal Kitap ayetlerine dayanarak yaptığı çıkarımlara göre Tanrı dünyayı insanoğluna varlığını sürdürmesi için ortaklaşa vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda dünyanın varlıkları insanoğlunun ortak stokudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her insanın görevi bu stoku artırmaya çalışmak ve bu stoku gereksiz yere çürütmemektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa bir an için düşünelim:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Taraflardan attığı tek bir füze ile kaç çocuğun yaşam boyu sürecek eğitim masrafları karşılanabilirdi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Füzeyi etkisiz hale getirmek için kullanılan savunma araçlarıyla kaç işsize yaşam boyu iş bulunabilirdi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Petrol rafinerisine atılan bomba sonunda yanan petrolle kaç insan yaşam boyu ısınabilirdi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıkılan yol, köprü ve binaların yeniden yapımı ya da onarımı için kaç insana su ve yiyecek yardımı yapılabilirdi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sorular saymakla bitmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke’un mantıksal çerçevesi içinde söylenirse, savaş insanoğlunun ortak stokunu tüketmekten başka bir işe yaramadığından, Tanrı’nın emrine aykırıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soruları bir de kullanılan dini motifler yönünden soralım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Henüz 5-10 yaşlarında olan 150 kız çocuğunun, bir başkasının vadedilmiş toprakları dolayısıyla ölmesine gerçekten emir veren bir Tanrı olabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir avuç Yahudi seçkinin küçük çocukların ırzına geçebilmelerini ve sapkın zevklerinin peşinden koşmalarını sağlayacak zenginliğe ulaşmaları için bir halkın soykırıma uğraması bir Tanrısal adalet kavramı içine sığdırılabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı kendi yarattığı halklardan birine yine kendi yarattığı başka bir halkı yok etme emrini nasıl vermiş olabilir ki?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı’ya bu tür roller biçmek büyük bir günah değil midir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Samimi biçimde inanan bir insanın kendi Tanrısı için bu tür bir rolü kabul edeceğine hiçbir ihtimal vermiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı hangi dine ait olursa olsun adaleti simgeler; adalet Tanrı ile özdeştir; Tanrı’nın adaletsizlik emrettiğini ileri sürmek “Tanrı” kavramıyla bağdaşmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Servetlerine servet katmak isteyen küçük bir azınlık sapkın zevkleri için insanoğlunun ve dünyanın geleceğini karartıyor ve bu amaçla dini motifleri gözü dönmüşçesine kullanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada bir soru: Trump efendi kaç çocuğun ırzına daha geçerse bu dünyadan memnun ayrılacak çok merak ediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de uyarı: Savaşta ölümüne neden oldukları minicik kız çocuklarının kanı sayesinde yiyecekleri her yeni tabak yemek göbeklerinin daha fazla bıngıldamasını sağlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetlemek gerekirse din siyasetin aracı olarak kullanıldığında sonuçları hem toplumlar hem de insanoğlu için ağırdır; tarihte de hep öyle olmuştur: bakınız. Aryan Irkı’nın seçilmiş ırk olduğu ve Hitler’in faşizm deneyimi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Din birey ile Tanrı arasındadır ve her insan kendi inancına uygun olarak Tanrı’ya karşı ibadetlerini özgürce yerine getirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi laikliktir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laiklik ilkesi sadece demokrasilere özgüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teokrasilerde din ve vicdan özgürlüğü yoktur: Teokratik devletlerde yönetim pozisyonunda bulunanlar dini kendi çıkarlarına yontarlar ve bu çıkarlar insanoğlunun çıkarlarının aleyhinedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dizinin son yazısında demokrasinin kökeninde bulunan kavramlar ihmal edildiğinde, demokrasinin çöküşünün nasıl mümkün olduğunu ABD üzerinden bakalım.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-2-demokrasi-ve-teokrasi-uzerine-1774968261.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Amerikan demokrasisinin çöküşü üzerine (1): Demokrasi ve teokrasi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-1-demokrasi-ve-teokrasi-12916</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-1-demokrasi-ve-teokrasi-12916</guid>
                <description><![CDATA[Başörtüsü yasağına karşı mücadele verirken din ve vicdan özgürlüğüne sığınanların, başörtüsü zorunluluğu getirilirken bu özgürlüğüne sırt çevirmelerini doğru okumak gerekir: Bu kişiler laikliğe din ve vicdan özgürlüğü getirmediği için değil, onların istediği din anlayışını desteklemediği için karşı çıkmaktadırlar. Benzeri bir çözümlemeyi İsrail’deki Evangelist yönetim için yapmak mümkündür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Demokrasi” kavramı adından dolayı seviliyor; çok sayıda ülke demokratik bir yönetime sahip olmadığı halde kendisini “<em>demokrasi</em>” olarak tanımlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden teokrasiler (din devletleri) bile kendilerini demokratik sayıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin bugün savaş halindeki teokratik iki devlet olan İsrail ve İran kendilerinin demokrasiyle yönetildiklerini söylüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu iddialarının nedeni ülkelerinde seçim yapılıyor olmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa demokrasi kavramı seçimden ibaret olmadığı gibi demokrasilerin köken bakımından seçimle ilgisi de yoktur; hatta gerçek demokrasiler seçimi dışlarlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi eşitlik rejimidir ve bugün bildiğimiz temsili seçimler, eşitlik ilkesini zedeledikleri için gerçek demokrasiyle bağdaşmazlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçek demokrasilerde bütün yurttaşların siyasal karar alma sürecine katılmaları mümkündür ve yurttaşların bu yönde bir çaba sarfetmeleri gerekmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin her yurttaşın bir günlüğüne başbakan ya da meclis başkanı olması kuvvetli bir olasılıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabah kapısı çalınan “Ahmet”e “<em>efendim bugün kur’ada sizin adınız çıktı bir günlüğüne Başbakansınız</em>” denebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kur’a ile seçim yapıldığı ve görev süreleri kısa olduğu için her yurttaşın bu tür görevlere gelmede eşit şansı vardır ve bu şans ciddi bir olasılıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa temsili demokrasilerde, milyonlarca yurttaşın çok küçük bir yüzdesi siyasal görevlere aday olur ve siyasi görevler küçük bir seçkinler grubu arasında el değiştirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Temsili seçimler yurttaşların eşit biçimde kamu görevlerine gelme olanağını ortadan kaldırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle demokrasinin beşiği sayılan İnglitere’deki siyasal rejim, demokrasi teorisyeni Jean Jacques Rousseau’ya göre, oligarşiden başka bir şey değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rousseau İngiliz halkının sadece seçimler anından özgür olduğunu ancak seçimler yoluyla özgürlüğünü küçük bir azınlığa devrederek köleleştiğini belirtmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunları anlatma nedenim şudur: Gerçek bir demokrasiden söz edebilmek için demokrasinin yeşerdiği topraklara gidip oradaki kurum ve kuralların gelişimini ve anlamını incelemek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Ben oradaki demokrasi ile ilgilenmek zorunda değilim, seçim yaptım demokrasi oldum</em>” diyenlere söylenecek söz şudur: Sahip olduğunuz yönetim biçimi demokrasi değildir; sadece kendini demokrasi olarak adlandırmakla demokrasi olunmaz; demokrasinin tercih edilmesinin nedeni toplumun ortak yararını gerçekleştirme yeteneğinde olmasıdır ve sadece demokrasi adına sahip olanlar demokrasinin bu yararını elde edemezler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle demokratik olmadıkları halde kendilerini demokrasi olarak tanımlayan rejimler sadece kendilerini kandırmış olurlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin yukarıda sözü edilen teokratik rejimlerin “demokratik” olabilmeleri tanım gereği olanaksızdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nedeni çok basit: <em>Demokrasi halkın, halk tarafından, halk için yönetimidir.</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’daki molla rejimi ya da İsrail’deki Evangelist yönetimde halkın yönetimi sözkonusu olamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Halkın halk tarafından halkın yararına yönetilebilmesi için, yönetime ilişkin kuralların halk tarafından belirlenmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’daki molla rejimi, Kutsal Kitap kurallarını yorumlayarak halkı yönetmektedir; halkın kural koyması mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Halk, seçimlerde, Kutsal Kitap kurallarını yorumlama yetkisine sahip olacak kişilerle ilgili bir tercih yapmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla yurttaşlar seçimler yoluyla Kutsal Kitap emirlerini anlama yetkisini seçkin bir azınlığa devretmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun diğer anlamı, seçimlerde halkın din ve vicdan özgürlüğünü kendi eliyle bir azınlığa devretmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçimlerden sonra bütün İran yurttaşları Kutsal Kitap emirlerini anlama yetkisini seçilen azınlığa bırakmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’da hiçbir yurttaşın dilediği biçimde inanma ve ibadet etme özgürlüğü yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Din devletlerinde yöneticiler tarafından belirlenen din kurallarının zorunlu olması nedeniyle din ve vicdan özgürlüğü yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Laikliğin din ve vicdan özgürlüğünü ortadan kaldırdığını söyleyenler en hafif tabirle yalancıdırlar; gerçeği çarpıtmaktadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Din ve vicdan özgürlüğü laiklik altında tam bir güvencede iken din devletlerinde bu özgürlüğün esamesi bile okunmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin İran’da başörtüsü takmak istemeyen kadınların uğradığı zulümler herkesin malumudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’lı kadınlar başörtüsü takma zorunluluğundan dolayındin ve vicdan özgürlüğüne sahip olmadıkları için hunharca katledildiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Afganistan’da kadınların eğitim hakları ellerinden alınıyor ve bu özgürlük bir din adına kaldırılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada ülkemizde başörtüsü yasağının kaldırılmasının da din ve vicdan özgürlüğü sayesinde mümkün olduğuna dikkat çekmek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada din ve vicdan özgürlüğü yönünden şu tespiti yapmak gerekir: Kadınların başörtüsü takmamaya zorlanması da başörtüsü takmak zorunda bırakılması da din ve vicdan özgürlüğüne aykırıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak başörtüsü yasağına karşı mücadele verirken din ve vicdan özgürlüğüne sığınanların, başörtüsü zorunluluğu getirilirken bu özgürlüğüne sırt çevirmelerini doğru okumak gerekir: Bu kişiler laikliğe din ve vicdan özgürlüğü getirmediği için değil, onların istediği din anlayışını desteklemediği için karşı çıkmaktadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzeri bir çözümlemeyi İsrail’deki Evangelist yönetim için yapmak mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonraki yazıya…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-1-demokrasi-ve-teokrasi-uzerine-1774562616.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran Savaşı’nda Washington-Tel Aviv çatlağı mı?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasinda-washington-tel-aviv-catlagi-mi-12901</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasinda-washington-tel-aviv-catlagi-mi-12901</guid>
                <description><![CDATA[İran savaşı, cephe hattında olduğu kadar başkentler arasındaki niyet farkında da şekilleniyor. Washington’un frenleme isteği ile Tel Aviv’in ileri taşıma arzusu arasında açılan mesafe büyürse, savaşın sonu da daha karmaşık, daha pahalı ve daha kırılgan bir zemine oturacak. Şu anda masada duran fotoğraf tam da bu: aynı savaşın içinde, aynı hedefe yürümeyen iki ayrı irade.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İra</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">n savaşı artık tek bir merkezin yönettiği bir tablo olmaktan çıktı. Washington’un hedefi ile Tel Aviv’in beklentisi aynı hatta durmuyor. Savaşın nasıl sürmesi gerektiği kadar, nasıl ve hangi koşullarda duracağı da iki başkent arasında ayrı ayrı okunuyor. Tam bu noktada kriz, askerî bir operasyon dizisinden çok daha fazlasına dönüşmekte. Karar alma biçimi, süre hesabı ve risk toleransı birbirinden ayrıştıkça, masadaki görüntü de haliyle sertleşiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ayrışma ilk bakışta taktik bir tartışma gibi görünebilir. Oysa mesele, yalnızca İran’ın kapasitesini vurmak ya da baskıyı artırmak etrafında dönmüyor. Mesele, savaşın sonunda hangi siyasi fotoğrafın bırakılacağıyla ilgili. Trump tarafı, çatışmayı uzatan her hamlenin iç siyasette ve küresel ekonomide yeni maliyet üreteceğini biliyor. Netanyahu tarafı ise baskının sürmesi halinde İran’ın daha zayıf bir konuma itilebileceğini, bunun da uzun vadede İsrail lehine yeni bir güvenlik zemini açabileceğini düşünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam burada Avrupa’nın durduğu yer de önemli hale geliyor. Brüksel ve büyük Avrupa başkentleri, savaşın uzaması halinde enerji, göç ve güvenlik dosyalarının aynı anda baskı altına gireceğini görüyor. Bu yüzden Avrupa, Washington ile Tel Aviv arasındaki çizgiyi sadece uzaktan izlemiyor. Her yeni açıklama, her yeni saldırı dalgası ve her yeni hedef listesi kıtanın kendi savunma ve diplomasi hesabına da dokunuyor. Dolayısıyla son durum, İran savaşının artık sadece Ortadoğu içinde okunamayacağını açık biçimde gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Washington’un sınırı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Washington cephesinde ana soru savaşın nerede duracağı. Zira çatışmayı başlatmak kadar onu sınırlı tutmak da ayrı bir siyasi cesaret istiyor. Trump yönetimi bir yandan kararlılık görüntüsü vermek zorunda, öte yandan sürecin tam ölçekli bir bölgesel savaşa dönüşmesinin önüne geçmeye çalışıyor. Bu ikili baskı, karar mekanizmasını sertleştiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl gerilim burada başlıyor. İran’a vurulan her darbe, kısa vadede caydırıcılık hissi yaratabilir; ama savaş uzadıkça hedefin büyüklüğü de değişiyor. Artık sorun yalnızca nükleer altyapı ya da askerî kapasite değil. Enerji güvenliği, deniz yolları, müttefik koordinasyonu ve iç kamuoyu baskısı da aynı sürecin parçası haline geliyor. Bu yüzden Washington açısından “sertlik” ile “kontrol” arasında ince bir hat oluşmuş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tel Aviv’in hesabı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail tarafında ise hesap daha sert. Netanyahu tarafı İran dosyasını bir güvenlik tehdidinden çok tarihsel ve eskatolojik bir fırsat penceresi olarak da görüyor. İran’a verilen zararın kalıcı hâle gelmesi, Tahran’ın bölgesel ağlarını zayıflatması ve psikolojik üstünlüğün elde tutulması İsrail’in bu savaşta öne çıkarmak istediği temel başlıklar arasında. Bu yaklaşım, savaşın erken kapanmasına sıcak bakmayan bir çizgi üretiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat burada da sorun şu. Uzayan her gün İsrail’in önüne yeni bir risk yığını koyuyor. Saldırıların kapsamı büyüdükçe cephe sayısı artıyor, sivil alanlar daha fazla baskı altına giriyor ve bölgesel tepkiler sertleşiyor. Bu da Tel Aviv’in istediği stratejik sonuç ile sahadaki fiili maliyet arasındaki makası açıyor. Yani kazanım arayışı, giderek daha pahalı bir güvenlik denklemine dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Avrupa’nın sıkışması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa açısından bu savaş, uzak bir kriz gibi izlenemiyor. Enerji fiyatları, güvenlik kaygıları ve transatlantik uyum sorunu aynı anda Avrupa’yı etkilemekte. Üstelik Avrupa kamuoyu, yeni bir Ortadoğu savaşının kıtanın ekonomik kırılganlıklarını daha da artırmasından çekiniyor. Bu nedenle birçok başkent, sert söylemden çok kontrollü baskı ve diplomatik kanal arayışına daha yakın duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada dikkat çekici olan şey, Avrupa’nın sadece “taraf tutmak” istememesi. Asıl kaygı, savaşın kendi içine çektiği dosyaların sayısı. Petrol fiyatı yükselirse sanayi zorlanıyor, güvenlik gündemi sertleşirse iç siyaset geriliyor, göç baskısı artarsa hükümetler içeride yeni maliyetler ödüyor. Kısacası, Avrupa savaşın uzamasından doğrudan etkilenen ilk alanlardan biri haline gelmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çatlağın anlamı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Washington ile Tel Aviv arasındaki farkın asıl anlamı, bu savaşın gidişatını tek bir siyasi merkezin belirlemiyor oluşu. Bir taraf hedefi daraltmaya, diğer taraf baskıyı büyütmeye çalıştığında, ortaya çıkan şey ortak strateji değil, üst üste binmiş iki farklı savaş tasarımı oluyor. Bu da hem karar anlarını uzatıyor hem de sahadaki her yeni hamleyi daha belirsiz hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün görülmesi gereken şey İran savaşı, cephe hattında olduğu kadar başkentler arasındaki niyet farkında da şekilleniyor. Washington’un frenleme isteği ile Tel Aviv’in ileri taşıma arzusu arasında açılan mesafe büyürse, savaşın sonu da daha karmaşık, daha pahalı ve daha kırılgan bir zemine oturacak. Şu anda masada duran fotoğraf tam da bu: aynı savaşın içinde, aynı hedefe yürümeyen iki ayrı irade.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasinda-washington-tel-aviv-catlagi-mi-1774210236.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İsrail siyasetinde güç, pragmatizm ve bekaa: Binyamin Netanyahu’nun liderliğinin Makyavelist analizi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/israil-siyasetinde-guc-pragmatizm-ve-bekaa-binyamin-netanyahunun-liderliginin-makyavelist-analizi-12896</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/israil-siyasetinde-guc-pragmatizm-ve-bekaa-binyamin-netanyahunun-liderliginin-makyavelist-analizi-12896</guid>
                <description><![CDATA[Netanyahu’nun çeyrek asırlık iktidarı, Machiavelli’nin Prens modelinin 21. yüzyıl koşullarına bir adaptasyonudur. Aslanın zorbalığı ile tilkinin kurnazlığını bünyesinde barındıran, kendi siyasi bekaasını ulusal güvenlik öğretisiyle eşitleyen ve rakiplerini acımasızca tasfiye eden bu liderlik tarzı, onu İsrail siyasi tarihinin en kalıcı figürü yapmıştır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Niccolò Machiavelli’nin siyaset felsefesi, etiği siyasetten radikal bir biçimde ayırarak, devletin bekası ve iktidarın muhafazası uğruna pragmatizmi en yüksek siyasi erdem olarak tanımlar. Antik geleneklerin aksine, Machiavelli siyaseti ahlaki bir idealizm alanı olarak değil; gücün elde tutulması için kurnazlık, aldatmaca ve gerektiğinde zor kullanımının meşru kabul edildiği acımasız bir arena olarak tanımlanmıştır. “Amaca giden her yol mübahtır” anlayışıyla özetlenen bu yaklaşım, yöneticilerin insan doğasının bencil ve çıkarcı yapısının üstünü örterek siyasi istikrarı sağlamalarını öngörür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern İsrail siyasetinin en uzun süre görev yapan başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çeyrek asra yayılan siyasi kariyeri, Makyavelist ilkelerin 21. yüzyıl demokratik kurumları içerisinde nasıl ustalıkla uygulandığını gösteren bir vaka çalışması bizlere sunmaktadır. İsrail’in kurucu lideri David Ben-Gurion’u geride bırakarak tarihi bir siyasi hegemonya kuran Netanyahu, iktidarını korumak adına karşılaştığı her iç ve dış krizi, Makyavelist bir anlayış alanına dönüştürmüştür. Bu yazıda Netanyahu’nun psikolojik altyapısı, siyasi rakiplerini tasfiye stratejileri, krizleri kurumsallaştırma yöntemleri ve dış politikadaki pragmatik hamleleri, Machiavelli’nin “tilki ve aslan” metaforu perspektifinde analizinin yapılması amaçlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikolojik Temeller ve Darwinist Dünya Görüşü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makyavelist bir liderin eylemlerini anlamlandırmak, onun zihinsel haritasını ve tehdit algısını şekillendiren psikolojik altyapıyı incelemeyi gerektirir. Psikanalitik temelli araştırmalar, Netanyahu’nun dünya görüşünün merkezinde, babası Benzion Netanyahu’dan miras aldığı “Darwinist hayatta kalma mücadelesi”nin yattığını ortaya koymaktadır. Aşırı sağcı Siyonist bir tarihçi olan babası, Binyamin Netanyahu’ya dünyanın acımasız bir yer olduğu, uluslararası ilişkilerde hayırseverliğe yer bulunmadığı ve “herkesin onlara düşman olduğu” fikrini aşılamıştır. Bu köklü güvensizlik hissi, Netanyahu’nun siyasi kariyeri boyunca Arapları, uluslararası toplumu ve hatta kendi iç siyasi rakiplerini ontolojik birer tehdit olarak algılanmasına zemin hazırlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu şüphecilik ve gücü tekelleştirme arzusu, niceliksel liderlik analizleriyle de desteklenmektedir. Margaret Hermann’ın modeline dayanan ve Netanyahu’nun siyasi söylemlerinin yazılımlar aracılığıyla incelendiği Liderlik Özellikleri Analizi (LTA), başbakanın karar alma mekanizmalarına dair veriler sunmaktadır.</span></span></p>

<table class="Table">
	<thead>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Liderlik Özelliği (İngilizce Kısaltma)</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Puan Değeri</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Makyavelist Analitik Yorum</strong></span></span></p>
			</td>
		</tr>
	</thead>
	<tbody>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Olayları Kontrol Etme İnancı (BACE)</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">0.41815</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurumsal sınırlamalara saygı duymaktan ziyade onlara açıkça meydan okuma eğilimi. Çevresel engelleri manipüle edebileceğine olan sarsılmaz inanç. </span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özgüven (SC)</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">0.54000 (Yüksek)</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi yeteneklerine duyduğu aşırı inanç; danışmanların, kurumların veya müttefiklerin tavsiyelerini göz ardı etme ve tek adam otoritesini pekiştirme eğilimi. </span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kavramsal Karmaşıklık (CC)</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">0.34000 (Düşük)</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyayı dost-düşman ekseninde “siyah ve beyaz” olarak görme eğilimi; ideolojik şablonlara sıkı sıkıya bağlılık ve alternatif perspektiflere kapalılık. </span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvensizlik (DIST)</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">0.36000 (Orta)</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle İran, Hamas ve iç muhalefet gibi spesifik tehditlere karşı yoğun, odaklanmış ve sürekli bir şüphecilik durumu. </span></span></p>
			</td>
		</tr>
	</tbody>
</table>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu veriler ışığında Netanyahu’nun narsisistik bir yapıya sahip olduğu, kişisel başarısını ideolojik dogmalarının bile önüne koyabildiği ve çevresindeki aktörleri sadece kendi siyasi amaçları için sömürülecek araçlar olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Uluslararası arenada Bill Clinton, Barack Obama ve Angela Merkel gibi liderlerin teyit ettiği üzere, aldatmayı meşru bir diplomatik araç olarak kullanması, Machiavelli’nin prensinin sözünü tutma zorunluluğundan azade olması gerektiği yönündeki tezinin pratik bir yansımasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tilki ve Aslan Paradigması: İç Siyasette Hegemonya İnşası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Machiavelli, gücü korumanın zorunlu şartı olarak aslanın caydırıcılığı ile tilkinin kurnazlığını bir arada kullanmayı şart koşar. Netanyahu’nun iç siyasetteki başarısı, bu iki rol arasında kurduğu pragmatik denge sayesinde mümkün olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netanyahu’nun siyasi ömrünü uzatan temel mekanizma, böl ve yönet stratejisiyle rakiplerini alt etme yeteneğidir. Kendi partisi Likud içindeki potansiyel lider alternatiflerini palazlanmadan yok etmesi, bunun en klasik örneğidir. 2014 yılında parti liderliği için kendisine meydan okuyan Danny Danon’u yenilgiye uğrattıktan sonra Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi olarak ataması, yüzeysel bir terfi gibi görünse de aslında Danon’u İsrail iç siyasetinden ve parti tabanından izole eden bir sürgün operasyonudur. Benzer şekilde, Likud içinde güçlenen Gideon Sa’ar marjinalize edilmiş, sadık medya organları ve aile üyeleri (özellikle oğlu Yair Netanyahu) üzerinden hain ilan edilerek sistem dışına itilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tilki kurnazlığının en yıkıcı örneği ise 2020 yılındaki merkez-sol lideri Benny Gantz’a kurulan koalisyon tuzağıdır. Sadece Netanyahu’yu devirmek amacıyla bir araya gelmiş Kahol Lavan (Mavi ve Beyaz) bloğunu parçalamak için COVID-19 pandemisini bir “ulusal acil durum” silahı olarak kullanan Netanyahu, Gantz’ı acil durum birlik hükümeti kurmaya ikna etmiştir. Yair Lapid’in şiddetli itirazlarına rağmen bu tuzağa düşen Gantz ile imzalanan dönüşümlü başbakanlık anlaşması, aylar sonra Netanyahu tarafından bütçe krizi bahane edilerek bozulmuş; Gantz’ın siyasi itibarı sıfırlanırken muhalefet bloğu darmadağın edilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netanyahu, seçmen tabanını elinde tutmak için kendisini “Bay Güvenlik” olarak konumlandırmış, ülkeyi çevreleyen düşmanca ortamı sürekli bir varoluşsal kriz olarak resmederek seçmenin korku duygularını manipüle etmiştir. Hakkında açılan rüşvet ve yolsuzluk davaları siyasi bekaasını tehdit etmeye başladığında ise, aslan postuna bürünerek devletin temel kurumlarına savaş açmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2023 yılında başlatılan Yargı Revizyonu, demokratik gerileme literatüründe yürütmenin aşırı büyümesi olarak adlandırılan kusursuz bir Makyavelist hamledir. Hukuki süreçleri “Derin Devlet” komplosu olarak sunan Netanyahu, Yüksek Mahkeme’nin kararları iptal etme yetkisini elinden almayı, yargıç atama komitesini politize etmeyi ve Knesset’e mahkeme kararlarını geçersiz kılma yetkisi vermeyi hedeflemiştir. Yüz binlerce İsraillinin protestolarına rağmen bu süreci dayatması, gücü elde tutmak için ülkenin kurumsal mimarisini feda edebileceğinin göstergesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kriz Yönetimi ve Uzatılmış Savaş Stratejisi (2023-2026)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Machiavelli, askeri itaat ve savaş sanatının siyasi istikrarı zorlamak için en etkili araçlar olduğunu savunur. 7 Ekim 2023 olaylarının ardından başlayan ve 2026 yılına kadar uzanan bölgesel çatışmalar, Netanyahu’nun siyasi hayatta kalma denkleminde merkezi bir rol oynamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akademik analizler, Netanyahu’nun Gazze’deki askeri operasyonları kendi iktidarını devam ettirmek için bilerek genişlettiğini vurgulamaktadır. Savaş durumu, mahkemedeki ifade verme süreçlerini 2026 yılına kadar ertelemesini sağlamış ve 7 Ekim istihbarat başarısızlığının hesabını soracak ulusal komisyonların kurulmasını engellemiştir. Ayrıca, İtamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi aşırı sağcı koalisyon ortaklarını hükümette tutabilmek adına rehine takası anlaşmalarını defalarca sabote etmesi, “liderin merhameti iktidarını tehlikeye atıyorsa zulüm tercih edilmelidir” prensibinin acımasız bir tatbikatıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu uzatılmış savaş stratejisinin zirvesi, 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik başlatılan “Kükreyen Aslan Operasyonu” olmuştur. ABD’nin desteğiyle gerçekleştirilen, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in ve üst düzey komutanların öldürüldüğü, nükleer tesislerin hedef alındığı bu operasyon , İsrail’in askeri doktrininde çevrelemeden sistematik imhaya geçişi simgeler. Netanyahu, askeri bir harekatın adını doğrudan Tevrat’tan seçerek, mesihçi ve dini sembolleri dindar sağ seçmeni konsolide etmek için ustaca araçsallaştırmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dış Politika ve Retorik Manipülasyon: Amaca Giden Her Yol</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makyavelist prensin gücünü muhafaza etmesindeki bir diğer kritik yetenek, gerçekliği manipüle eden söylem inşasıdır. Netanyahu, siyasi kariyeri boyunca yalanı ve illüzyonu stratejik bir enstrüman olarak kullanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’i vahşi hayvanlarla çevrili, izole edilmiş bir “ormandaki villa” olarak tanımlayan retoriği, Arap ülkeleriyle perde arkasında yürütülen büyük güvenlik ve istihbarat işbirliklerini gizleyen, sadece iç kamuoyunda korku üretmeye yönelik bir kurgudur. Abraham Anlaşmaları (2020) her ne kadar ideolojik bir barış vizyonu gibi sunulsa da temelde Filistin meselesini bypass eden, Batı Şeria’nın ilhakı gibi siyasi intihar riski taşıyan adımları erteleten ve Körfez ülkeleriyle İran’a karşı işlemsel güvenlik şemsiyesi kuran bir realpolitik hamlesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söylemsel pragmatizmi, ABD ile ilişkilerinde ve Hristiyan Siyonistlerle kurduğu bağlarda da açıkça görülmektedir. Lindsey Graham gibi figürlerle “21. Yüzyıl Manhattan Projesi” vizyonunu paylaşan Netanyahu, Evanjeliklerin mesihçi sevgilerini kendi askeri tedarik zincirini güvence altına almak için sonuna kadar sömürmüştür. Kapalı kapılar ardında “Mesih geldiğinde ona daha önce burada olup olmadığını sorarız; ama o zamana kadar silahları alacağız” şeklindeki Makyavelist alaycılığı, onun dini değerleri dahi sadece siyasi malzeme olarak gördüğünün kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer bir ilkesizlik iç siyasette de yaşanmıştır. On yıllar boyunca İsrail’in Arap vatandaşlarını ve merkez-solu devletin bekasına tehdit (beşinci kol) olarak şeytanlaştıran Netanyahu; 2021 yılında Knesset’te çoğunluğu sağlamak için 61 sandalyeye ihtiyaç duyduğunda, terörist ilan ettiği İslami Arap partisi Raam’ın peşine düşmüş ve onlara meşruiyet sağlamakta hiçbir problem görmemiştir. Bu olay, Netanyahu’nun siyasetinde değişmez bir ideolojinin olmadığını, tek mutlak doğrunun kendi iktidarının devamlılığı olduğunu teyit etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Binyamin Netanyahu’nun çeyrek asırlık iktidarı, Machiavelli’nin Prens modelinin 21. yüzyıl koşullarına bir adaptasyonudur. Aslanın zorbalığı ile tilkinin kurnazlığını bünyesinde barındıran, kendi siyasi bekaasını ulusal güvenlik öğretisiyle eşitleyen ve rakiplerini acımasızca tasfiye eden bu liderlik tarzı, onu İsrail siyasi tarihinin en kalıcı figürü yapmıştır. Krizleri çözmek yerine onları yöneterek ve uzatarak (özellikle 2023-2026 savaş sarmalında görüldüğü üzere) yargıdan ve demokratik hesap verebilirlikten kaçmayı başarmıştır. Ancak Makyavelist başarının, yönettikleri toplum üzerindeki maliyeti büyük olmuştur. Devletin çıkarı ile şahsi iktidarını birbirinden ayırt etmeyen bu yaklaşım; İsrail’in kurumsal bağımsızlığını Yargı Revizyonu ile felç etmiş, toplumu geri dönülmez biçimde kutuplaştırmış ve ülkeyi ardı arkası kesilmeyen, etik sınırların tamamen yok olduğu savaşlara sürüklemiştir. Netanyahu, Machiavelli’nin öngördüğü üzere iktidarı elde tutmanın tüm yollarını başarıyla kullanmış olsa da arkasında demokratik reflekslerini yitirmiş ve kalıcı bir varoluşsal krizin içine hapsedilmiş bir devlet mekanizması bırakmıştır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/israil-siyasetinde-guc-pragmatizm-ve-bekaa-binyamin-netanyahunun-liderliginin-makyavelist-analizi-1774173994.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump İran Savaşı hakkında gerçeği gizliyor*</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trump-iran-savasi-hakkinda-gercegi-gizliyor-12895</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trump-iran-savasi-hakkinda-gercegi-gizliyor-12895</guid>
                <description><![CDATA[New York Times Editörler Kurulu yayınladığı makalede Trump'ın İran Savaşı hakkında gerçeği gizlediğini yazdı. Makalede; "Savaş başlatmak, bir siyasi liderin alabileceği en ciddi eylemdir. Hayatları sona erdirir ve tarihi değiştirebilir. Savaşı yönlendiren kararlar gerçeklere dayanmalı ve başkanlar, Amerikan askerlerine ve ailelerine neden savaşmaları istendiği konusunda gerçeği borçludur. Bay Trump’ın İran savaşı hakkında yalan söyleyerek elde ettiğini düşündüğü kısa vadeli kazanç, kendisi, ülke ve dünya için ödenen maliyetin yanında çok küçüktür." ifadeleri yer aldı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkan Trump, 28 Şubat’ta İran’a yönelik saldırıyı ilk duyurduğu günden beri savaş hakkında bir dizi yalan beyanda bulundu. İran’ın müzakereye girmek istediğini söyledi, oysa Tahran hükümeti buna dair hiçbir işaret göstermiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin “İran’ın askeri kapasitesinin %100’ünü yok ettiğini” iddia etti, halbuki Tahran hâlâ bölgede hasar vermeye devam ediyor. Savaşı neredeyse bitmiş gibi gösterirken, bir yandan da dünyanın dört bir yanından takviye çağrısı yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalan söylemek elbette Trump’ın standart davranışıdır. Siyasi kariyeri, Barack Obama’nın doğum yeri hakkında bir yalanla başladı ve işleri, serveti, törenine katılımcı sayısı, 2020 seçim yenilgisi ve daha pek çok konuda yalan söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CNN’in birinci döneminde yaptığı bir sayımda, günde ortalama sekiz yanlış iddia ortaya koymuştu. Pek çok insan onun yalanlarına o kadar alıştı ki artık farkına bile varmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak savaş hakkında yalan söylemek benzersiz şekilde aşındırıcıdır. Bir başkan savaş zamanında gerçeğin önemi olmadığını işaret ettiğinde, kabinesini ve generallerini ülkeyi ve birbirlerini savaşın gidişatı konusunda yanıltmaya teşvik eder. Ölümlü hataların ve hatta savaş suçlarının daha yaygın hale gelebileceği bir kültür yaratır. Çatışmanın gerçeklerini gizleyerek zaferi zorlaştırır ve müttefiklerin mücadeleye katılmada şüphe duymasına neden olur. Sonuçta Amerikan değerlerini ve çıkarlarını baltalar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu savaşın akıllıca olup olmadığı konusunda makul bir tartışma yapılabilir. İran’ın katil hükümeti kendi halkına, bölgesine ve küresel istikrara gerçekten bir tehdit oluşturuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump, rejimi karşısına alırken özellikle komşularını tehdit etmesini ve her şeyden önemlisi nükleer silah geliştirmesini önlemek istediği gerçeklerine dayalı bir argüman sunabilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz şüpheciyiz, ancak böyle bir durumun savunulabilir bir tarafı olduğunu kabul ediyoruz. Trump bunu yapmıyor. Bunun yerine, savaşın nedenleri ve ilerleyişi hakkında yalan söyleyerek, kötü planlamasını ve savaşın tartışmalı temelini gizlemeye çalışıyor gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkan, 28 Şubat’ta çatışmanın başlangıcını duyurduğu açıklamanın sadece birkaç dakika sonrasında bariz bir çelişkili gerekçe sundu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen Haziran’daki Amerikan saldırılarının İran’ın nükleer programını “yok ettiğini” tekrarladı, aynı zamanda bu programı savaşa gitme nedeni olarak gösterdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yok etme iddiası yanlış: İran hâlâ yaklaşık 970 pound (yaklaşık 440 Kg) yüksek zenginleştirilmiş uranyuma sahip, bu potansiyel olarak 10 savaş başlığı için yeterli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalanlar o zamandan beri devam ediyor. Birkaç gün sonra Trump, ABD ordusunun “neredeyse sınırsız” miktarda üst düzey mühimmat stoğu olduğunu söyledi. Ancak Pentagon, Orta Doğu’daki çabalarını sürdürmek için Güney Kore’den silah sevk etmek zorunda kaldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca “kimsenin” İran’ın Arap ülkelerine saldırarak misilleme yapacağına inanmadığını iddia etti. Pazartesi günü ise “hayır, en büyük uzmanlar, kimse onların komşu ülkelere vuracağını düşünmemişti” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekte bazı uzmanlar tam da bu senaryoyu uyarmıştı. Başka bir örnekte Trump, kendisine karşı çıkanları vatan haini gibi göstermeye yönelik rahatsız edici eğilimini sürdürmek için yanlış bilgi kullandı. Geçen hafta sonu, “İran’ın, Sahte Haber Medyası ile yakın koordinasyon içinde” Amerikan uçağının okyanusta yandığı sahte videolar yayıldığını iddia eden bir paylaşım yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beyaz Saray, Amerikan medya kuruluşlarının bunu yaptığına dair hiçbir örnek sunmadı. Bunun yerine CNN’in bildirdiğine göre, birkaç sahte çevrimiçi video çürütülmüştü. Yine de Trump, “bu videoları üreten Medya Kuruluşlarının, yanlış bilgi yaydıkları için İHANET suçlamasıyla yargılanması gerektiğini söyleyebilirsiniz!” iddiasında bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şok edici bir yalan ise 7 Mart’ta geldi; Trump, tipik rahat tavrıyla, savaşın ilk saatlerinde Minab kasabasındaki bir ilkokula yapılan saldırının “İran tarafından yapıldığını” iddia etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saldırı en az 175 kişiyi öldürdü, çoğu çocuktu. ABD ordusu bir soruşturma yürüttü ve ön bulgulara göre bir Amerikan füzesinin yanlışlıkla okulu vurduğunu belirledi. Ordu dürüstlüğü için takdiri hak ediyor. Ancak başkomutan hâlâ açıklamasını geri çekmedi. Bu tutum, Vietnam ve Irak savaşlarındaki yalanların yankısıdır; küçük yalanlar My Lai ve Haditha’daki gizlenen katliamlar gibi daha büyük olanlara dönüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yalanların sonuçları uzun sürdü. Vietnam’daki aldatmacalardan sonra Amerikalıların hükümete olan inancı asla tam olarak geri gelmedi. Ve George W. Bush yönetiminin hayali kitle imha silahları gerekçesiyle başlattığı ikinci Irak savaşı, modern sinik siyasi dönemin başlangıcı oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2003’te o savaş başladığından beri Gallup’un ülkenin yönü hakkında sorduğu her ankette Amerikalıların çoğu memnuniyetsiz çıktı. Savaş hakkında yalanlar zaferi de zorlaştırır: Ne kadar çok yalan yayılırsa, gerçekle yüzleşmek o kadar az mümkün olur. Geriye bakıldığında Amerikalılar, Irak ve Vietnam’da liderlerinin gerçeği kabul etmeyi reddetmesinin stratejik hatalara yol açtığını anladı. Bu geçmiş tekrarlanıyor. ,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump bu savaşı başlatmadan önce, en üst düzey askeri danışmanının İran’ın onaylamadığı tüm trafiğe Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği uyarısını bir kenara attı. Küresel ekonomi şimdi onun aşırı özgüveninin sonuçlarıyla uğraşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşta yalan söylemenin kişisel bir dersi de vardır. Lyndon Johnson ve George W. Bush, Amerikalıları ABD askeri eylemleri hakkında yanıltmakla sonsuza dek hatırlanacak. Yalanların söyleyen liderlere geri dönebileceğini öğrendiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş başlatmak, bir siyasi liderin alabileceği en ciddi eylemdir. Hayatları sona erdirir ve tarihi değiştirebilir. Savaşı yönlendiren kararlar gerçeklere dayanmalı ve başkanlar, Amerikan askerlerine ve ailelerine neden savaşmaları istendiği konusunda gerçeği borçludur. Bay Trump’ın İran savaşı hakkında yalan söyleyerek elde ettiğini düşündüğü kısa vadeli kazanç, kendisi, ülke ve dünya için ödenen maliyetin yanında çok küçüktür.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* New York Times Editörler Kurulu</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı: </span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/21/opinion/iran-war-trump-lying.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/21/opinion/iran-war-trump-lying.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trump-iran-savasi-hakkinda-gercegi-gizliyor-1774120212.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MAGA ya da madara</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/maga-ya-da-madara-12894</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/maga-ya-da-madara-12894</guid>
                <description><![CDATA[İnsanlık tarihi boyunca Eski Dünya adıyla anılan, bölgede yaşıyoruz. Ortadoğu ve Arap yarımadası yeryüzünde en uzun süreyle, üretim, ticaret yollarının denetimi ve sermaye hareketlerinden kaynaklanan, sayısız çatışmaların sahnesiydi. Trump geçmişi böyle olan bir bölgeye MAGA’yı gerçekleştirmek amacıyla saldırdı. Bu gidişle MAGA değil ama argo deyimle “madara” olma olasılığı artıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">İnsanlık tarihi boyunca Eski Dünya adıyla anılan, bölgede yaşıyoruz. Ortadoğu ve Arap yarımadası yeryüzünde en uzun süreyle, üretim, ticaret yollarının denetimi ve sermaye hareketlerinden kaynaklanan, sayısız çatışmaların sahnesiydi. Geride bıraktığımız yüzyılda kısa aralıkla iki büyük savaşı yaşadı. Tarihsel kırılmalara tanık oldu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Dünya ticaretini ele geçirmek için acımasızlığın zirvesine çıkan, sömürgecilik kökenli sermaye, 1917 Yılında hiç beklenmedik bir anda Ekim Devrimi ile sarsıldı. Geçmişte Batı saflarında yer alan, Rus Çarlığı 1920 yılından sonra amansız bir&nbsp; rakip oldu. Henüz aradan 20 yıl geçmeden başlayan ikinci paylaşım savaşının galipleri arasında yer aldı. İkinci Dünya Savaşı dengeleri köklü biçimde değiştirmişti. Bir zamanların üzerinde güneş batmayan, imparatorluğu olarak tanımlanan, İngiltere yerini iki kutuplu yeni dünya düzeninde hızla ABD’ye bıraktı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Savaşın ardından dünya nüfusu ilk 50 yılda iki katına çıktı. Teknoloji üretiminde geri kalan ülkeler ile enerji kaynaklarına ve daha önemlisi “para piyasalarına” hakim olanlar arasında süren, amansız rekabet sanal gerekçelerle kitlelere sunulmaya çalışıldı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Demokrasi, insan hakları, hak ve özgürlükler, bağımsız yargı, insanların inançlarını diledikleri gibi yaşamalarına odaklanan, kitlesel iletişim organları gerçeklerin fark edilmesini önlemekte etkin oldular. Geçtiğimiz yıl küresel ölçekte 118 Trilyon Dolar olan, toplu mal ve hizmet üretimine karşın, ülkelerin borçlarının toplamının 340 trilyon dolara ulaştığını, tartışma dışında bırakmayı başardılar. Türevler, kurlar ve faiz oranlarıyla kurgulanan, küresel ekonomi, sanal başarı öyküleriyle tartışma dışı bırakıldı. Üretimi arttırmak yerine finansal araçlarla yapay zenginlikler ürettiler. Dijital teknoloji, robotik çağ, süpersonik hayalet uçaklar, yüzen kaleler olarak tanımlanan, uçak gemileriyle dünya kamuoyu başarıyla oyalandı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Çin bu süreçte sürekli artan üretimi ve teknoloji yatırımları ile Dünyanın 2. büyük ekonomisini yarattı. Gelişmeyi fark eden ABD’de yeni iş başına gelen, Trump’ın liderliğindeki “Evangelist” iktidar, kendi halkına MAGA sloganıyla seslendi. Amerika’yı yeniden en büyük yapacaklardı. Eskinin söylemelerini bir yana bıraktılar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Çin’in büyümesini engellemek için işe enerji kaynaklarını kesmekle başladılar. Bir iç darbe ile Venezuela’nın petrol kaynaklarına günün moda deyimiyle çöktüler. Arjantin dışında müttefik bulmakta zorlanıyorlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">İkinci aşama Ortadoğu’da İran rejiminin devrilmesiydi. Dünya kamuoyunda siyasal radikal İslam hareketlerine duyulan, tepkinin gerçek amaçlarını gizleyeceğinden emindiler. Ortadoğu’da aradıkları müttefik sayısı yeterliydi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Büyük olasılıkla İsrail gizli servisinin yanılgısıyla, İran’da üst yönetimi ve komuta kademesinin bir yıldırım baskınla saf dışı bırakılmasının, rejimi değiştireceğine inandılar. Aralarında çocukların da bulunduğu, masum sivilleri bombalamaktan kaçınmadılar. ABD-İsrail ikilisinin İran' saldırmalarıyla başlayan sürecin, en azından Trump-Netenyahu ikilisinin beklentilerinin tersine, kısa sürede sonuçlanmayacağı anlaşılıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Türkiye’nin bu süreçte izlediği dış politikayı; “örtülü Amerika yanlısı” olarak nitelemek yanlış olmaz. Son günlerde ilgi alanını daha yükseklere yönelttiği öne sürülen, Dış İşleri Bakanının ABD yanlısı Müslüman ülkelerden gelen, mevkidaşlarıyla birlikte imzaladıkları bildiri bu görüşü doğruluyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Türkiye’nin son krizden ekonomik ve siyasal açıdan en fazla etkilenecek ülkeler arasında yer aldığına hiç kuşku yok. Ancak günümüzden yüzlerce yıl öncesine dayanan, tarihsel ilişkileri Türkiye’nin diğer imzacı ülkelerden farklı konumlanmasını gerektirirdi. Geçmişten birkaç örnekle açıklamaya çalışalım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Hindistan’a uzanan, Deniz Ticaret Yollarının denetimi için Yemen’in alınması. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">1520-1635 yılları arasında Mısır’a bağlı yönetilmesi. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">2. Selim’in saltanatında Uzakdoğu deniz trafiğinin Süveyş üzerinden Akdeniz’e kaydırılması amacıyla tasarlanan, kanal projesinin; Mısır Hidivi Said Paşa döneminde başlayan, inşaatının 1869 yılında bitiminden 300 yıl önce gündeme getirilmesi, Osmanlının Bölgeye verdiği önemi gösteriyor. II. Selim’in fermanında amaç; </span></span><em><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">“Portakal” (Portekiz) kafirinin hac farizesini ikmal eden, Müslümanlara tasalluduna mani olmak</span></span></em><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">, olarak açıklandı. Gerçekte Portekiz’in denizlerde artan, ağırlığı karşısında Hindistan ticaret yolunun denetimi de ağır basmış olmalıydı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Trump geçmişi böyle olan bir bölgeye MAGA’yı gerçekleştirmek amacıyla saldırdı. Bu gidişle MAGA değil ama argo deyimle “madara” olma olasılığı artıyor.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/maga-ya-da-madara-1774119749.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Equalizer</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/equalizer-12888</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/equalizer-12888</guid>
                <description><![CDATA[Platon’un sorusudur bu. Vatandaşları onların beslediği muhafızların saldırılarından nasıl koruyabiliriz? Yeni Savaş vatandaşların da gelişmiş bastırma tekniklerini aşabilmelerinin ipuçlarını açıkça sergilemiştir. Tarihte de hep böyle olmuştur. Hegemonlar kendileri için tebalarını savaşa sürmüşler ve onların “savaş sanatı” öğrenmelerini istemeden sağlamışlardır. Sonra gelsin yeni ve daha adaletli bir dünya üzerine pazarlıklar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Equalizer İngilizce bir kelime. Ekolayzer okunsa da bizim günlük dilimizde kullandığımız müzik yayınında kullandığımız aletle bir ilgisi yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkçesi bağdaştırıcı, dengeleyici, eşitleyici demek. Çok farklı bağlamlarda çok farklı kullanımlarına rastlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim Billy the Kid’e. Yani Çocuk Billy’e. Billy 1859’da ABD New York’da doğar. Fakir bir ailenin çocuğudur. Bugün bazılarınca “Suça Sürüklenen Çocuklardan” biridir kısaca. Üstüne üstlük bir de çelimsiz bir vücut yapısına sahiptir. Bu durumunun da gayet iyi farkındadır. Zaten bunu her an hissettiren bir çevrede büyümüştür. Bir ekolayzer’a ihtiyacı vardır. İri yarı adamlarla kendisini eşitleyecek hatta üstün gelmesini sağlayacak bir şeye ihtiyacı vardır. O günlerde bunun ne olduğunu anlamak o kadar zor değildir. Bu, bir altıpatlardır. O günlerdeki adıyla bir revolver. Basit bir alettir fakat muazzam bir işlevi vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Paganini nasıl keman virtüözü ise Billy kısa sürede revolverin virtüözü olur. İcra-i sanat etmeye başladığında kısa sürede devirdiği silahşör ve belalılar sayesinde adı bütün Amerika’ya yayılır. Başına binlerce dolarlık ödüller konulur. 1881’de doğduğu yerde, New York’da Şerif Patt Garret tarafından öldürüldüğünde 21 yıllık hayatında 21 kişi öldürmüştür. Ama revolverin eşitleyici gücü artık kanıtlanmıştır. Zayıfları güçlülerle eşitleyen bir araç.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zayıfların tarih boyunca güçlülere karşı etkileyici silah arayışlarına her coğrafyada rastlanabilir. Ortaçağ’da isyancı köylüler Avrupa’da acınacak haldedirler. Yaşam koşullarına, yüksek vergilere dayanamayıp isyan ettiklerinde beş on atlı ve zırhlı şövalye onlarca hatta bazı olaylarda yüzden fazla köylüyü zorlanmadan katledebilmektedir. Sonra, hangisiyse artık kim olduğunu bilmiyoruz ama büyük ihtimalle bir demirci bir icat yapar. Kısa sürede bu alete “arbalet” adı verilecektir. Bu, bir çeşit demir zemberekli oktur. Ucuza mal olur, nişan alması çok kolay olduğu için çocuklar bile kullanabilir ve en önemlisi şövalye zırhlarını delebilmektedir. Şövalyeler nasıl da kolayca sayılarının azaldığını farkettiğinde artık çok geçtir. Arbalete yasak getirilir fakat bir isyancı için “yasak” kelimesinin fazla bir anlamı yoktur. İnsanlar birbirleriyle konuşmayı öğrenmek zorundadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SSCB’nin yıkılışından beri çok dengesiz bir dünyada yaşamaktayız. Kapitalist sistemin devletleri, global şirketleri ile azmanlaştılar. Toplumsal gelir dağılımı olağanüstü dengesiz bir hale gelirken devletler de gerek bireyler gerekse sivil kurumlar karşısında büyük güçlere ulaştılar. Teknolojik gelişmeler ve “Surveillance” tekniklerindeki gelişme bu devletlere karşı bırakın isyanları itirazları ve muhalefeti imkânsız hale getirdi. Öte yandan nisbeten fakir ve zayıf halkların devletleri güçlü devletler karşısında korunmasız kaldılar. Daha önce görülmemiş ölçüde pahalı silahlar, bu halkları adeta inanılmaz silahlara sahip uzaylılar karşısında çaresiz bırakacaktı. Bu devletler ya yok olacak yahut da kendi halklarını büyük güçler adına sömürecek kompradorlara dönüşeceklerdi. Tarihsel arayışın yeniden başlaması hatta sonuçlarını ortaya koyması gerekiyordu. İnsan teslim olmaktan hoşlanan bir yaratık değildir. Yine insan kendi varlığını kendisini aşan değer ve kavramlar için feda edebilen bir varlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzunca bir süre insan tahakküme karşı büyük çaresizliğini “intihar bombacısı” olarak gidermeye çalıştı. Bazıları da kendisini yakarak çaresizliğini ve isyanını anlatmak istedi. Fakat bu tür eylemler hegemonlar için bir şey ifade etmekten uzaktılar. Hegemonların bunlardan kendileri için herhangi bir ahlaki ders çıkarmaları söz konusu değildi. Ölen öldüğü ile kalıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihte olduğu gibi gerçek ekolayzerlar ve hegemonlar için gerçek yenilgiler gerekliydi. Sonra ilk olarak küçük devletler bunları icat ettiler. Yeni Savaş doğmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ukrayna’da bir yıkım devine karşı başta naif görünen araçların ne kadar etkili olduğu görüldü. Bir kurmay belki bu tür savaşı masa başında önerse meslektaşları ona kahkaha ile gülerdi. Oysa savaş meydanında her öneri ciddiye alınmak zorundaydı. Koskoca kruvazör bir süper hızlı deniz İHA’sı ile batırılabilirdi. Dizi dizi savaş meydanı canavarları yani tanklar, çok basit kamikaze sihalarla toplu halde yok edilebilirdi. Hatta bazıları alay edercesine, taret kapağından içerisi nişanlanarak seyirlik bir tehdit haline getirilebilirdi. Siperdeki bir askerin siha ile kovalanışı bütün dünyaya izletilebilir ve askerin dehşeti izleyenleri dondurabilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra Yeni Savaş doğmakla kalmadı derinleşmeye başladı. Bu, ABD/İsrail’in İran’a saldırmasıyla ortaya çıktı. İnsanlar savaş başlamadan bahse girişmeye kalksalardı herhalde İran’ın birkaç günden fazla direnebileceğine bahis oynayacak kimse çıkmazdı. Dünya medyası sık sık başta ABD uçak gemisi Eisenhower’ın seyir halinde videosunu ekrana getiriyor bu 13 milyar dolara mal olmuş muhteşem savaş gemisinin İran’la alay etmeye gittiğini anlatıyordu. İran akıllı ise teslim olmalıydı. Bu dünyada artık deliler isyan edebilirdi. Onlar da daha önce örnekleri görüldüğü üzere yok edilirlerdi. Öyle olmadı, basit ve ucuz silahlar, olağanüstü zeki taktikler dünya devini rezil etti. Öyle ki meşhur Eisenhower namı diğer Öcü diyebiliriz, kelimenin tam anlamı ile boka battı ve üstüne nasıl olduysa artık çamaşırhanesinde çıkan yangınla savaş dışı kaldı. Onun bir küçük kardeşi Abraham Lincoln ise henüz savaşın başında yediği bir darbeyle oyun dışına atıldı. Bu saatten sonra İran’ın bu savaşı kazanması yahut kaybetmesinin bir anlamı kalmamıştır. İran bu savaşı en geniş anlamı ile kazanmış güçsüzlerin önüne yeni direniş yolları açmıştır. SSCB’nin yok oluşundan sonra köpeksiz kalan köy kendisini koruyacak köpekler yetiştirmeye başlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geriye bir sorun kalmış görünmektedir. Çok eski bir sorunun cevabı bir kez daha yeniden aranmaktadır. Platon’un sorusudur bu. Vatandaşları onların beslediği muhafızların saldırılarından nasıl koruyabiliriz? Yeni Savaş vatandaşların da gelişmiş bastırma tekniklerini aşabilmelerinin ipuçlarını açıkça sergilemiştir. Tarihte de hep böyle olmuştur. Hegemonlar kendileri için tebalarını savaşa sürmüşler ve onların “savaş sanatı” öğrenmelerini istemeden sağlamışlardır. Sonra gelsin yeni ve daha adaletli bir dünya üzerine pazarlıklar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/equalizer-1774097652.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Pedro Sanchez’i sevmek</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/pedro-sanchezi-sevmek-12886</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/pedro-sanchezi-sevmek-12886</guid>
                <description><![CDATA[Her durumda sanki Pedro Sanchez olayını bir ayna olarak kullanıp kendimizi o aynada görmeye çalışmak en doğrusu galiba. Daha mantıklı, daha tutarlı, daha bütünsel, daha saygın bir birey olmak için Pedro Sanchez gibi kişiliklerden alabileceğimiz dersler var mı? Yoksa bir an sempati duysak da kendi önyargılarımızla çeliştiğinde hemen özümüze dönüp ön yargılarımıza mı teslim olmalıyız? Bizim de, içinde bulunduğumuz toplumun da, yaşadığımız ülkenin de niteliğini belirleyecek olan bu konudaki tavrımız sanırım. Pedro Sanchez’i mi seviyoruz yoksa kendimizi mi? ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İspanya Başbakanı Pedro Sánchez Pérez-Castejón kısaca Pedro Sanchez, İspanyol Sosyalist İşçi Partisi lideri ve aynı zamanda Sosyalist Enternasyonal'in dokuzuncu başkanı olarak görev yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bildiğimiz gibi son dönemde ülkemizde oldukça popüler oldu. Önce Gazze konusunda İsrail’i eleştiren açıklamaları daha sonra da İran’a yapılan saldırıları kınaması sonrasında kendisine olan ilgi son derece arttı. Sağcı, solcu, muhafazakâr, sosyalist, dindar vb. her kesimden insan Sanchez’e ve İspanya’ya yönelik sempati duymaya başladı. Bayrak asanlar, İspanyolca konuşanlar, mesaj yazanlar, resim paylaşanlar… Ülke olarak en sevdiğimiz kişi Sanchez, en sevdiğimiz ülke İspanya şu aralar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1%20(1).jpeg" style="height:266px; width:400px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında güzel ülkemizde vatandaşlarımızın çoğunluğunun milliyetçi ve muhafazakâr bir anlayışa yakın olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla halkımızın sola özellikle de sosyalizm gibi kavramlara mesafeli yaklaştığını biliyoruz. Buna karşın sosyalist bir partinin liderine -üstelik de Sosyalist Enternasyonal’in başkanına- gösterilen bu teveccühü nasıl açıklamak gerekir acaba? Olay yalnızca zayıfın yanında olma refleksiyle açıklanabilir mi yoksa başka boyutları da olabilir mi? Biraz bu konuda düşünmeye çalışacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplum olarak genellikle en büyük hasletimizin adaleti savunmak bu anlamda zayıfın yanında yer almak olduğuna inanırız. En çok övündüğümüz konuların başında belki bu konu gelir. Bu açıdan Gazze olayında Filistinlilerin yanında olduğumuz gibi ABD-İsrail saldırısında da İran halkının yanında yer almamız şaşırtıcı değil. Dolayısıyla Batılı bir liderin bizimle benzer görüşlere sahip olması bizi çok mutlu etti. Peki ama acaba hayatımıza yön veren en temel özelliğimiz bu mu yoksa davranışlarımızda başka dinamikler de var mı? Biraz kendi içinde çelişkili davranan, bütünsellik konusunda sorun yaşayan bir halk olduğumuz söylenebilir mi? Ya da bir sözünden dolayı birisini göklere çıkartırken başka bir sözünden dolayı hemen ondan uzaklaşabilen bir yapımız mı var? Bu anlamda olguları, olayları, kişileri değerlendirirken akılcı, rasyonel, olgun bir yaklaşıma sahip miyiz? Yoksa biraz ön yargılara sahip, biraz tepkisel, biraz bütünsellikten uzak bir tarzımız mı var?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şunu demek istiyorum: Örneğin şu an çok sevdiğimiz Pedro Sanchez’in -kendi ifadesiyle- bir ateist olduğunu söylesek acaba toplumumuzda ona olan bu sempati aynı şekilde devam edecek midir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya da örneğin feminist politikaları desteklediğini, ilk kabinesinde kadın bakanların çoğunlukta olduğunu, bu nedenle açıkça kendisini “feminist bir hükümet” olarak tanımladığını söylesek?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kadın haklarını politikalarının merkezine koyduğunu, bunun için örneğin “Sadece evet, evettir!” sloganıyla ifade edilen cinsel suçlarla ilgili yasayı hayata geçirdiğini söylesek? Ya da doğum izni uzatmaları, kreş ve eğitim destekleri gibi sosyal konulardaki kadın haklarını genişlettiğini?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı şekilde Sanchez, LGBT+ haklarını güçlü biçimde savunan bir liderdir. LGBT+ bireylerin evlilik ve aile haklarının korunması için çalışmıştır. İspanya, 2005 yılında eşcinsel evliliği yasallaştırmıştı. Sanchez hükümeti bu hakları genişletme yönünde politika izlemiştir. Yine trans bireylerin yasal cinsiyet değişikliğinin kolaylaştırılmasına yönelik “Trans Yasası” ve ayrımcılıkla mücadele yasaları gibi cinsiyet eşitliğine yönelik yasaların çıkarılmasına öncü olmuştur. Sanchez’in bu konulardaki yaklaşımını bilmek ona olan sevgimize bir zarar verir mi acaba?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/2(1).jpg" style="height:266px; width:400px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine kendisinin İspanya’nın en önemli sorunlarından sayılan Bask ve Katalan halklarının talepleriyle ilgili de oldukça yapıcı yaklaşımları olmuştur. Bu kapsamda bölgesel krizlerin (Katalan ve Bask) yumuşatılması için diyalog yolunu benimsemiştir. Aynı şekilde daha önce hapse girmiş bazı bağımsızlık yanlısı liderlerin cezalarının affedilmesine yönelik çabaları olmuştur. Bask ve Katalan partileri ile koalisyon ve destek anlaşmaları yapmıştır. Bugün halkımızın çoğu Bask, Katalan, özerklik, eyalet sistemi, anadilde eğitim vb. ifadeleri duyunca hemen geriliyor. Pedro Sanchez’in bu konularda oldukça esnek, özgürlükçü ve yapıcı bir çizgisinin olması halkımız için bir anlam ifade ediyor mu? Örneğin Sanchez’e Kürt halkıyla ilgili bir soru sorulsa muhtemelen diğer bütün halklar gibi Kürt halkının da başta anadil olmak üzere haklarının olduğunu ve bütün haklarını özgürce kullanabilmesi gerektiğini söyleyecektir. Böyle bir konuşmasını duyunca halkımızın ona olan sevgisi, sempatisi aynı şekilde devam edecek mi acaba?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine bir sosyal demokrat (ya da sosyalist) lider olarak sosyal yardım ve asgari ücret artışları konusunda da çalışmaları olmuştur. Asgari ücrette ciddi artışlar, sağlık sisteminin güçlendirilmesi, ekonomik destek paketleri ve sosyal refah politikalarının sürdürülmesi gibi çeşitli uygulamalara öncülük etmiştir. Uygulamaları içerik olarak hoşumuza gitmekle birlikte bunları yapanın sol ve sosyalist bir başkan olması konusunda ne düşünüyoruz? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani kısaca çok sevdiğimiz, göklere çıkardığımız Pedro Sanchez’i tanıyor ve ona göre mi seviyoruz? Yoksa bir sözünden dolayı onu çok sevdik ama başka herhangi bir sözünden/davranışından dolayı da ondan hemen uzaklaşmaya hazır mıyız?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer Sanchez’i tanıyıp onun kadınlar, feminizm, LGBT+ bireyler, Bask/Katalan halklarının hakları, özerklik, eyalet sistemi vb. konulardaki yaklaşımlarını bilerek ona olan sempatimiz devam ediyorsa o zaman çoğunluğumuzun milliyetçi/muhafazakâr yaklaşımıyla bu durumun bir çelişki yarattığını söyleyebiliriz. Madem bu yaklaşımlar güzel o zaman neden hala milliyetçi ve muhafazakâr bir anlayışta ısrar ediyoruz? Diğer taraftan Sanchez’i sadece Gazze/İran konusundaki sözleri nedeniyle seviyor onun dışında bir solcu/sosyalist olarak hayat karşısındaki duruşu nedeniyle sevmiyorsak orada da başka bir tutarlılık sorunumuz olduğunu düşünebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her durumda sanki Pedro Sanchez olayını bir ayna olarak kullanıp kendimizi o aynada görmeye çalışmak en doğrusu galiba. Daha mantıklı, daha tutarlı, daha bütünsel, daha saygın bir birey olmak için Pedro Sanchez gibi kişiliklerden alabileceğimiz dersler var mı? Yoksa bir an sempati duysak da kendi önyargılarımızla çeliştiğinde hemen özümüze dönüp ön yargılarımıza mı teslim olmalıyız? Bizim de, içinde bulunduğumuz toplumun da, yaşadığımız ülkenin de niteliğini belirleyecek olan bu konudaki tavrımız sanırım. Pedro Sanchez’i mi seviyoruz yoksa kendimizi mi?&nbsp; &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/pedro-sanchezi-sevmek-1774028773.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran savaşı hangi aşamada?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasi-hangi-asamada-12885</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasi-hangi-asamada-12885</guid>
                <description><![CDATA[İran’a açılan savaş içerde rejim değişikliğine neden olacak bir ayaklanmayı ateşleye bilir öngörüsü şimdilik karşılık bulmaması ve üstelik savaş öncesi rejime karşı sürdürülen toplumsal eylemlere rağmen bu olmadı. Diğeri çıkacak olası bir iç savaş ve dağılan İran ile Kürtlerin İran’a saldırıları gibi hesaplarda tutmadı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşında her geçen gün durum daha da kötüleşiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benin gördüğüm Pentagon’un 200 milyar USD ek bütçe talep etmesine bakacak olursak sanki ABD ve İsrail için işler planlandığı gibi gitmediğinin ilk işareti gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail’in şimdiye kadar Hamaney başta olmak üzere ve son olarak Ali Laricani suikastı ile İran otokrasisine karşı yaptığı suikastlardan başka anlatacak bir hikayesi yok ve bu suikastların da yapılması ne derece taktiksel doğrular taşıyor bu konuda tartışmaya açık görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünüyor çünkü ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent durumu “Hamaney’i öldürmek yapmamız gereken son şeydi” diyerek bu konuya dikkat çekerek görevinden istifa etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan sürmekte olan savaşın tarafları artık üç ülke değil bölgede savaştan etkilenen diğer ülkelerde savaşın ya içinde ya da içine sürükleniyor.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Son olarak İran’a karşı Türkiye dahil 12 ülke ortak bir açıklama yaptı ve açıklamada İran’ın “yerleşim alanları, sivil alt yapı, petrol tesisleri, tuzdan arındırma tesisleri, hava alanları, konut binalarını hedef alan füze saldırılarını kınadı ve BM Şartı 51.madde uyarınca kendilerinin savunma hakkı doğacağını” açıklamada belirttiler. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşin kendisi savaşın zeminini bölge ülkelerini de içine alacak şekilde genişliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuya ekonomik ve küresel ticaret açısından bakacak olursak durum daha da vahim bir hal alıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu vahim durumun başında Hürmüz boğazının İran tarafından gemi trafiğine kapatılmış olması geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun anlamı dünya petrolünün ¼ nün geçtiği bu deniz yolunu kapatmak veya geçişlerde büyük aksamalar yaşanması demek ham petrol fiyatlarına zam üzerine zam demek ve öylede oldu oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş öncesi varil fiyatı 100 USD altında olan petrol fiyatları bugün ise Brent petrolünün varili neredeyse 120 USD fırlamış durumda ve ne olacağı belli değil…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı şekil LNG içinde geçerli son olarak İran’ın Katar’ın ve dünya LNG piyasalarının kilit öneme sahip olan Ras Laffan tesislerini vurması anında ve özellikle Avrupa piyasalarında LNG’ye %30 zam artışına neden oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye bu durumdan etkilenen ülkelerin başında geliyor akaryakıt fiyatlarında olacak artışları eşelmobil ile (yani litre fiyat başına alınan ÖTV’den feragat edilerek ) &nbsp;artışın pompa fiyatlarına yansıtmayı önlemeye çalışması kısa sürede işe yarasada bu uygulama bile yeterli olmadı ve şimdi olası artış pompa fiyatlarına doğrudan yansıyacak ve son haber dizel/mazot litre fiyatlarına 5.18TL yakın zam geldi ve mazotun litre fiyatı 70 TL’yi geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Akaryakıt fiyatlarında olan tüm artışların doğrudan fiyatlara yansıyacağı düşündüğümüzde halen yüksek olan enflasyon daha da yükselecek demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabi tarım sektörü mazot fiyatları artışından doğrudan etkilenen sektörlerin başında geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarım sektörünün 2025 yılında %8 küçülmüş olduğunu mazot fiyatlarında yapılacak artışın yanı sıra gübre üretiminde kullanılan ürenin de ham petrole artışlarla birlikte artacağını düşündüğümüzde bunun hem tarım ürünlerinin fiyatlarına yansıyacağını ve hem de sektörde devam eden krizin daha da derinleşeceğini görmek lazım…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaten savaş olmasa da ortaya çıkan tarım krizi bu savaşla birlikte iyice zor günlere gidecek, geçen yıl kuraklık bu yıl savaş bakalım nasıl olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi… &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 yılının enflasyon hedefini %16 olarak belirleyen iktidarın ekonomi kurmayları yılın daha ilk iki ayında gelen enflasyon artış oranlarına bakıldığında bu ön görünün karşılığının olmayacağını anladılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi bu son gelişmeler işin tuzu biberi oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaten Maliye Bakanı Mehmet Şimşek savaş gerekçesinin üzerine balıklama atladı ve bu yıl ekonomideki olası kötülüklerin nedeni böylece bulunmuş oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa sayın Şimşek’in pek görmek istemediği örnek ülkelerde var örneğin Rusya evet Rusya dört yıldan fazladır Ukrayna ile savaşta olmasına rağmen Eylül 2021 ve Ocak 2026 tarihleri arası enflasyon artışı %138 ve bu süreler içinde Türkiye’de enflasyon artışı %664 oranında gerçekleşmiş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani savaşın içinde olan bir ülke burası ki biz İran savaşının içinde değiliz maazallah içinde olsaydık başımıza neler gelirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın diğer bir yüzünde ise batı dünyası ABD ve AB ülkeleri savaş üzerinde sağladıkları ortak bir görüş ve yapılmış bir mutabakat sağlayamadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olaya kendileri açısından bir çıkarları olmadığını ve konuya sanki Trump’ın İran macerası gibi baktılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ikilik ister istemez NATO bağlamında da ayrı bir gerilime neden oldu ve acaba ABD NATO’dan çıkacak mı?&nbsp; tartışmaları bununla beraber gündem geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçi NATO son olarak Hürmüz boğazı sorunuyla “ilgileniyoruz” demiş olsa bile Trump Avrupa’da aradığı desteği şimdilik bulamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve gelelim İran savaşından beklenen bir sonuç ve sonuçlara evet İran halkı yapılan saldırıları ülkelerine ve halkına yapılan bir saldırı olarak gördü ve görüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Haliyle savaşın durmasını istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani İran’a açılan savaş içerde rejim değişikliğine neden olacak bir ayaklanmayı ateşleye bilir öngörüsü şimdilik karşılık bulmaması ve üstelik savaş öncesi rejime karşı sürdürülen toplumsal eylemlere rağmen bu olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğeri çıkacak olası bir iç savaş ve dağılan İran ile Kürtlerin İran’a saldırıları gibi hesaplarda tutmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki geriye ne kalıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bence bu saatten sonra bu saldırıları karşılık sona erdirecek bir ateşkes sağlamak ve sonrası diplomasi, arabulucu, ve müzakere yoluyla neyse kalıcı bir anlaşmanın yolunu bulmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herkese iyi bayramlar…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasi-hangi-asamada-1774028137.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünyanın tek umudu: Impeachment</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dunyanin-tek-umudu-impeachment-12875</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dunyanin-tek-umudu-impeachment-12875</guid>
                <description><![CDATA[İmpeachment sadece savaş karşıtı Amerikalıların değil aynı zamanda dünya halklarının da umudu. Bu umudun gerçekleşmesiyse Cumhuriyetçi senatörlerin elinde bulunuyor. Görev süreleri 2028’de sona erecek 34 senatör arasında böyle bir eğilimin var olduğunu söyleyenler var. Bunun ne kadar doğru olduğunu ancak Kasım ayından sonra görebileceğiz. Ama hiç kuşku yok ki Trump bu prosedürün olumlu sonuçlanarak görevinden alınan ilk ABD Başkanı olmayı fazlasıyla hakkediyor.    ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir önceki <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/bugunlerde-aklima-hep-brezilya-geliyor-12822">yazımda</a>, Brezilya’da Devlet Başkanı Dilma Rousseff’e karşı başkanlık sistemlerine özgü “İmpeachment” (görevden alma) prosedürünün ABD destekli aşırı sağcı muhalefet lideri Jair Balsonaro’nun başını çektiği muhaliflerin yargıç Sergio Fernando Moro’nun girişimiyle gerçekleştirdiği yargı ayaklı Meclis darbesinden söz etmiştim. Latin Amerika ülkeleri birebir aynısı olmamakla birlikte -ki çoğu farklı olarak Meclis’te temsil edilen ikiden çok partiye sahip- ABD’den esinlendikleri başkanlık sistemleriyle yönetiliyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD başkanlık sistemine gelince, görevden alma prosedürü özetle, Başkan, Başkan yardımcısı ve yüksek memurlar için vatana ihanet (Treason), yolsuzluk (Bribery) ve diğer büyük suç ve kabahat (High Crimes and Misdemeanor) isnadıyla, iki yılda bir yenilenen 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nin salt çoğunluğuyla (218) başlatılıyor. Senato’da görülen davada nihai karar Senato’nun üçte iki çoğunluğuyla alınıyor. Bu suçlardan vatana ihanetin Anayasa’da kesin bir tanımı var. Diğerleri yorumlamaya müsait suçlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD tarihinde başkanlarla ilgili İmpeachment bugüne kadar sadece dört kez üç Başkan’la ilgili olarak gündeme geldi. 1868’de Başkan Andrew Johnson, 1998’de Bill Clinton ve 2019 ve 2021’de Donald Trump Senato’da üçte iki çoğunluk olmadığı için aklandılar. Bu prosedür bugüne kadar başkanlar düzeyinde sonuç vermemiş olsa da yasama organına tanınan bu yetki, erkler ayrılığını keskinleştirdiği için önemli. &nbsp;Ayrıca ara seçimlerle (midterm elections) Temsilciler Meclisi’nin iki yılda bir tümüyle, Senato’nun üçte bir oranında yenilenmesi milli iradenin güncellenmesi bakımından son derece demokratik. Ayrı bir tartışma konusu kuşkusuz ama Türkiye dahil başkanlık sistemiyle yönetilen ülkelerde benzeri denge denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi şart. Aksi takdirde, yürütmenin yasama ve yargı alanına girerek yetki aşımında bulunması, demokrasiye ve hukuka aykırı bu durumun bir sonraki seçimlere kadar önlenememesi mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’ne dönecek olursak, savaşlara karşı olduğu propagandasıyla iktidara gelen ve bir süre “Nobel Barış ödülünü isterim” diye tutturan Başkan Donald Trump, uluslararası hukuku tanımadığı yönünde yaptığı absürt açıklamalardan sonra Venezuela Devlet Başkanı’nı askeri bir operasyonla yatağından alıp ABD’ye getirerek kantarın topuzunu kaçırdı. Yetmedi, Kanada’yı ABD’ne katılmaya ısrarlı daveti ve Grönland’ın ilhakı söylemleri ve girişimlerinin ardından Trump’ın Umman’daki müzakere masasını devirip İran’a yönelik kabulü mümkün olmayan bombalı saldırılarda bulunması başta kendi ülkesinde olmak üzere dünyada gözlerin bir kez daha İmpeachment prosedürüne yönelmesine yol açtı. Seçim öncesi verdiği sözleri tutmak bir yana, tam tersini yapan bir siyasetçiye, düş kırıklığına uğrayan seçmeninin dur deme hakkı var elbette. Sonuç itibariyle Donald Trump’a seçmeni uluslararası hukuka uymaması, Kongre’den yetki almadan istediği ülkelere savaş açması için oy vermiş değil. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyetçi Parti halen her iki Meclis’te de salt çoğunluğa sahip ama bu sene ara seçimlerin yapılacağı o sene. Kasım ayındaki seçimlerde Cumhuriyetçiler’in Temsilciler Meclisi ve Senato’da çoğunluğunu kaybetmesi bekleniyor. Bu nedenle İmpeachment prosedürünün Trump için üçüncü kez başlatılması yüksek bir olasılık. Ama Senato çoğunluğu Demokrat Parti’ye geçse bile bazı Cumhuriyetçi Senatörler Trump’a karşı oy kullanmadığı sürece üçte iki çoğunluğa (67) ulaşılması ve impeachment’ın gerçekleşmesi mümkün değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bununla birlikte, Amerikan halkının anketlere göre yaklaşık yüzde 60’ının karşı olduğu İran savaşının uzamasının, bu konuda sürekli olarak çelişkili ve tutarsız açıklamalar yapan Trump’ın toplumsal desteğinin daha da azalmasına yol açtığı görülüyor. 16 anketin ortalamasını alan RealClearPolling’in 13 Mart günlü verilerine göre, Trump’a destek, göreve başladığında yüzde 50,5 iken bugün yüzde 42,9 a düşmüş durumda. Yüzde 44,3 olan Trump karşıtı oylar ise İran savaşıyla birlikte 54,4 e ulaşıyor. Amerikan halkı Trump’ın İran savaşına Netanyahu’nun aklına uyarak kalkıştığını görüyor. 4 Mart’ta Senato silahlı kuvvetler alt komisyonuna katılan eski deniz piyadesi Brian McGinnis’in “kimse İsrail için ölmek istemiyor” (No one wants to die for Israel) diye haykırdıktan sonra yaka paça toplantı salonu dışına çıkarılmasını gösteren videoya sosyal medyada gösterilen ilgi bu gerçeği ortaya koyuyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya, Trump’a ve İran savaşına karşı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Venezuela’da hortlayan Büyük Sopa politikası” başlıklı yazımda altını çizdiğim gibi, Monroe Doktrini’nin doğal uzantısı olan Theodore Roosevelt’in Büyük Sopa politikası, (Big Stick policy) dış politikada askeri güç kullanmayı meşrulaştırdığı için Amerikan emperyalizminin başlangıcı olarak kabul ediliyor. 1901 yılından bu yana ABD, çoğu Latin Amerika’da olmak üzere, dünyanın çeşitli bölgelerinde çeşitli gerekçelerle askeri güç kullanmış emperyalist bir ülke. Bu müdahalelerin ciltlerce kitabı dolduracak kadar uzun öyküleri var. 90’larda iki kutuplu dünyanın sona ermesiyle birlikte, ufukta barışın ve demokrasinin egemen olacağı bir dönem en azından teorik olarak belirir gibi olmuştu ama Birinci Körfez Savaşı bu beklentiye gölge düşürdü. Amerikan emperyalizmi savaştan besleniyor ve hiçbir gerekçe olmasa bile dünyayı savaş ortamına sürükleme kapasitesine sahip ne yazık ki. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın Kongre’nin iznine muhtaç olmamak için operasyon adını verdiği İran savaşı, Avrupalı müttefiklerinin bile ABD’ni yalnız bıraktığı bir savaş. Trump savaşı Avrupalı müttefiklerine danışarak başlatmadı. Bu nedenle sinirlenip onlara tehditler savuracak yerde bu durumu doğal karşılaması gerekir. ABD Başkanları sonuçta dediklerinin dedik olduğu bir dünyanın patronları değil. Kaldı ki İran’ın teokratik rejimini değiştirme iddiasıyla başlatılan bu savaş, Amerikan halkının da fark ettiği gibi, sadece İsrail’in vadedilmiş toprakları işgal hurafesine, yani gerçeklikten çok teokratik bir temele dayalı ve genleşme eksenli dış politikasına hizmet ediyor. Evet, İran’ın doğrudan seçemediği için milletin iradesine tam dayanmayan Yüce Rehberlik kurumunun otoritesini önceleyen rejimi, demokrasinin özüyle bağdaşmıyor. Ama bu büyük ülkenin egemenlik ve toprak bütünlüğünü bu gerekçeyle silahlı bir harekatla hedef almanın uluslararası meşruiyetle bağdaşır hiçbir tarafı yok. Bu nedenle demokratlar dahil herkesin bu savaşta İran’ın yanında yer alması şart. Tarafsız ve sessiz kalmanın ötesinde, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez gibi her Avrupalı siyasetçinin Trump ’un tehditleri karşısında baştan beri dik durarak bu savaşın yanlış olduğunu açıkça dile getirmesi gerekirdi. Ama öyle olmasa da bugün gelinen nokta, ABD’nin Avrupalı müttefikleri dahil birçok ülkenin bu savaşı şu veya bu gerekçeyle desteklemediğini gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump bu savaşı sadece yarattığı petrol krizi ve ekonomik sonuçları nedeniyle değil siyasi nedenlerle de kaybetmeli ki bundan böyle ABD başkanlarının dünyada hoşlarına gitmeyen liderleri devirmek için tek başlarına aldıkları kararlarla onlara askeri operasyon yapma veya operasyon tehdidinde bulunma yolu tıkanmalı. Olacak şey değil kuşkusuz ama konuya demokrasi açısından bakacak olursak, ABD Başkanlarının dünyayı dizayn etme yetkisi olacaksa, o zaman dünya halklarının da Amerikan seçimlerinde oy kullanmaları gerekir. Öyle ya dünya halklarının kendi yöneticilerini seçme hakkı ABD Başkanlarının uygun görüp görmemesine bağlıysa, buna ancak böyle bir demokratik çözüm bulunabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekçi olmak gerekirse, İmpeachment sadece savaş karşıtı Amerikalıların değil aynı zamanda dünya halklarının da umudu. Bu umudun gerçekleşmesiyse Cumhuriyetçi senatörlerin elinde bulunuyor. Görev süreleri 2028’de sona erecek 34 senatör arasında böyle bir eğilimin var olduğunu söyleyenler var. Bunun ne kadar doğru olduğunu ancak Kasım ayından sonra görebileceğiz. Ama hiç kuşku yok ki Trump bu prosedürün olumlu sonuçlanarak görevinden alınan ilk ABD Başkanı olmayı fazlasıyla hakkediyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 20 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dunyanin-tek-umudu-impeachment-1773946317.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran Savaşı&#039;ndan Ortadoğu Barışı&#039;na</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasindan-ortadogu-barisina-12874</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasindan-ortadogu-barisina-12874</guid>
                <description><![CDATA[Trump’ın düşüncesizce başlattığı İran Savaşı’nın, yol açtığı ağır insani faturaya karşın, mevcut düzenin sürdürülebilir olmadığını ortaya çıkarması bağlamında Ortadoğu için bir fırsat olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın çözemeyeceği sorunları kendi önüne koymadığını söyleyen Marx, sorunların belirginleştiği anın aslında çözümün maddi koşullarının da ortaya çıktığı an olduğunu yazmıştı. Bugün ABD’nin İsrail’e açtığı sonsuz imkânlar temeline dayanan mevcut Ortadoğu tablosunun sonuçları belirginleştiğine göre, daha sürdürülebilir bir uluslararası ilişkiler ortamının bölgede ortaya çıkması için gereken maddi koşulların da hızla olgunlaşmakta olduğunu varsayabiliriz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçtiğimiz günlerde İsrail bir dizi yeni suikast gerçekleştirdi. Bu defa hedefteki isimler arasında Besiç Komutanı Gulam Rıza Süleymani, istihbarat bakanı İsmail Hatib ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani vardı. Laricani’nin bu listede olması özellikle dikkat çekici. Zira dış politikaya karşılıklı bir alışveriş mantığı içerisinde yaklaşan Trump’ın, İran’da masaya oturabileceği bir isim aradığı söyleniyordu. Pragmatik bir lider olarak tanınan Laricani’nin ABD ile pazarlığa razı olabileceği kanaati yaygındı. Bir İsrail operasyonu ile öldürülünce, Washington için bu seçenek şimdilik masadan kalkmış oldu.</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine bu hafta İsrail bir adım daha attı ve Lübnan’daki kara operasyonlarını kademeli olarak genişletmeye başladı. Başta Fransa olmak üzere uluslararası toplumun müzakere çağrılarına ve Lübnan hükümetinin iş birliğine açık olduklarını dile getirmesine karşın yoğunluğu giderek artan bu operasyonlar, savaşın İsrail’in komşu olduğu ülkelere de yayılma olasılığını güçlendiriyor. İran savaşını yakın bir zamanda bitireceğini ifade eden Amerikan başkanı fırsat bulduğu ilk anda üstün körü bir zafer ilanı ile bu defteri kapatmaya yatkın görünürken, İsrail’in Lübnan üzerindeki askeri baskısını arttırması bir rastlantı değil. İsrail’deki siyasi elitler ABD’nin bu savaşı kolayca bitirmesine izin vermek istemiyor. Ortadoğu’da yaşanacak daimî bir savaş durumu ve olağanüstü hâl, mevcut İsrail hükümetinin arzu edeceği bir durum. Bu çerçeveden bakıldığında hem Laricani suikastı hem de İsrail ordusunun komşu ülkelere yönelik operasyonları, süregiden savaş bakımından ABD ile İsrail arasında bir uyumsuzluk olduğunu da ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu uyumsuzluğun yanında, hedefler bakımından ABD için büyük bir belirsizlik de söz konusu. Pek çok yorumcunun dikkat çektiği üzere dünyanın en büyük süper gücünün bu savaşa neden girdiği, tam olarak ne beklediği belirsiz. Oysa İran’a düzenledikleri saldırının onlar açısından maliyeti son derece açık. Başlatılan savaşla birlikte başta ABD olmak üzere tüm dünya ekonomisine büyük bir darbe vuruldu. Küresel enflasyonun hızı artarken tedarik zincirleri de hızla kırılmaya başladı. Dahası ABD ile Körfez’deki müttefikleri arasında yeni çatlaklar ortaya çıktı. Peki tüm bunlar karşılığında Washington ne kazandı? Bu sorunun net bir yanıtı ortada yok. Savaşın Amerika’nın ulusal çıkarları ile bir ilgisi olmadığı ve yalnız İsrail’in politikalarına hizmet ettiği kanaati tabanda yayılmaya başladı. Savaşı protesto ederek görevinden ayrılan ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi direktörü Joseph Kent’in istifa mektubu bu anlamda bir işaret fişeğiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşının kısa vadede nasıl gelişmelere gebe olduğuna ilişkin fikir yürütmek zor. Trump’ın bir sabah kalkıp zafer ilan etmesi ve tek taraflı olarak çatışmayı bitirmesi olası. Ancak bu durumda bile İran pekâlâ Hürmüz Boğazı’nı açmayı reddederek ABD başkanının bu işten kolayca sıyrılmasının önüne geçebilir. Ayrıca operasyonlar Amerikan deniz piyadelerinin katılımıyla bir işgale dönüşürse Washington için İran yeni bir Vietnam’a dönüşür. Ancak kısa vadede savaş ne yönde gelişirse gelişsin, yaşadığımız bu birkaç haftanın uzun vadeli sonuçlarından birisi İsrail ve ABD arasındaki ilişkilerin kurucu kodlarının Amerikalılar tarafından yeniden masaya yatırılması olacaktır. Zira İsrail’e açılan sonsuz kredinin Washington’a olan insani, ekonomik ve diplomatik maliyetinin bugünlerde apaçık ortaya çıkması, ABD’deki kamuoyu açısından adeta bir turnusol kâğıdı işlevi gördü. Her geçen gün daha fazla sayıda Amerikalı politikacı ve analist, İran’ın ABD için yakın ve acil bir tehdit olduğuna ilişkin resmi söylemin inandırıcılıktan uzak olduğuna dikkat çekiyor. Trump yönetiminin bu savaşa kendi inisiyatifleriyle girdiklerine dair açıklamalarını inandırıcı bulanların sayısı da çok az. Dolayısıyla yakın bir zamanda ateşkes sağlansa dahi, özellikle popülist eğilimli politikacıların, ABD-İsrail ilişkilerindeki dengesizliğe dair biriken tepkiyi siyasi bir ajandaya dönüştürmesi olası. Bu durum hem demokrat hem de Cumhuriyetçi siyasi elitler üzerinde bir baskı yaratacak, İsrail lobisinin Amerikan siyaseti üzerindeki güçlü etkisi nispeten azalacaktır. Neticede İran savaşının muhasebesi yapıldığında, bunun sonuçlarından birisinin de Ortadoğu politikasında ABD’nin daha dengeli bir konuma doğru geri çekilmesi olacağını varsayabiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD dış politikasında böyle bir yeniden formülasyon hayata geçebilirse, hem İsrail’in hem de Ortadoğu’nun geleceği açısından bu durumun son derece olumlu sonuçları olur. Zira sınırsız Amerikan desteğinin kesilmesi İsrail aşırı sağının pervasız politikalarına bir ket vurulması anlamına gelir. Bu da ülkedeki makul muhalefetin elini güçlendirecektir. İsrail’de aşırılıkçı partilerin iktidar üzerindeki etkilerinin zayıflamasıyla birlikte bölgede daha istikrarlı bir düzenin ortaya çıkması ihtimali de önemli ölçüde artar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Unutmayalım ki ülkeler arasında kalıcı bir barış için gereken ilk şart, tarafların birbirlerinin varlığını kabullenmeleri ve karşılıklı eşitlik temelinde bir diplomatik taban tesis etmeleridir. Bunun için ise İsrail’in komşuları ile arasında asgari bir dengenin kurulması gerekir. Ancak Gazze’nin geleceğinden yasadışı yerleşimcilere ve Kudüs’ün statüsüne değin bir dizi konuda ABD İsrail’e açık çek vermeyi sürdürdüğü müddetçe böyle bir dengeyi tahayyül etmek imkânsız. Aksine bu destek, İsrail sağının en radikal hedeflerini ulaşılabilir kıldığı için, bölgede yanan ateşe benzin dökmek anlamına geliyor. Tam da bu yüzden ABD’nin orantısız desteğinin ortadan kalkmasını, Ortadoğu barışının da bir ön şart olarak görmek gerek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçeveden değerlendirdiğimde, Trump’ın düşüncesizce başlattığı İran Savaşı’nın, yol açtığı ağır insani faturaya karşın, mevcut düzenin sürdürülebilir olmadığını ortaya çıkarması bağlamında Ortadoğu için bir fırsat olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın çözemeyeceği sorunları kendi önüne koymadığını söyleyen Marx, sorunların belirginleştiği anın aslında çözümün maddi koşullarının da ortaya çıktığı an olduğunu yazmıştı. Bugün ABD’nin İsrail’e açtığı sonsuz imkânlar temeline dayanan mevcut Ortadoğu tablosunun sonuçları belirginleştiğine göre, daha sürdürülebilir bir uluslararası ilişkiler ortamının bölgede ortaya çıkması için gereken maddi koşulların da hızla olgunlaşmakta olduğunu varsayabiliriz. Bu açıdan bakıldığında Washington’daki sağ-popülist iktidar, on yıllardır süre giden bölgesel tahakküm ilişkileri üzerindeki diplomatik nezaket örtüsünü çekip alarak, belki de tüm dünya için hayırlı bir iş yapmakta.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 20 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasindan-ortadogu-barisina-1773946031.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tek adam Amerika’da olmuyor başka yerde hiç olmaz</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tek-adam-amerikada-olmuyor-baska-yerde-hic-olmaz-12871</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tek-adam-amerikada-olmuyor-baska-yerde-hic-olmaz-12871</guid>
                <description><![CDATA[Trump’un İran gibi üzerinde herkesin mutabık olduğu bir konuyu getirdiği nokta aslında her şeyi tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İran’ın devrim hayalleri kadar rahatsız edici bir başkanlık deneyimleniyor. Sonuçta ABD sisteminin tek adama dayalı olmadığını zaten biliyorduk. Trump’un denemesi de bunun imkansız olduğunu gözler önüne serdi. ABD ‘de olmuyor başka yerde de olmaz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran Savaşı başladığından bu yana abonesi olduğum New York Times’dan bir makalenin Türkçe çevirisini yapıyorum ve Yeni Arayış’ta bu makaleler yayınlanıyor. Bu çevirilere toplu olarak bu linkten ulaşabilirsiniz (</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/ceviri">https://www.yeniarayis.com/ceviri</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liberal eğilimli ama Amerikan değerlerine de önem veren New York Times genel olarak Trump karşıtı görüşlere ağırlık veriyor. Bununla beraber bu yazıların hemen tamamında İran’ın da sütten çıkmış bir akkaşık olmadığının altı çiziliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın ve bölgenin geleceğine odaklanan yazarlar İran’ın bu zamana dek oluşturduğu tehditler konusunda çok da tereddüt göstermiyorlar. Savaş’ın başlarında ben de bu durumun altını çizmiş ve İran’ın kendi devrimini Dünyaya ihraç etme projesinin hem ülke halkına hem de dünyaya iyi gelmediğini ifade etmiştim. Aradan geçen neredeyse 3 hafta içindeki gelişmelere verilen tepkiler İran’ın yolunun yol olmadığı konusunda genel bir mutabakatı gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya politikası ve dış politikanın işleyişine ilişkin bu sürecin ilerleyen safhalarını herkes merakla bekliyor. Dünya eskisi gibi olmayacak ve buna online ve gerçek zamanlı olarak şahitlik ediyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşin İran ve Orta Doğu tarafına dair çok şey söylenebilir ve kuşkusuz söylenecektir. Buna karşılık New York Times’ı bu gece hangi yazıyı çevireyim diye didiklerken madalyonun diğer yüzüne dair de oldukça net bir perspektif kazandım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerikan Başkanı ülkesinin kaynaklarını ve insanını İran kampanyası ile tüketirken ülkenin en önemli yayın kuruluşunda olan bitenin ülkenin neredeyse 300 yılda oluşturduğu kurumsal yapıyı bir ağaç kurdu gibi kemirdiğinin altı çizilmekte. Amerika’nın beğenmediği 3. Dünya ülke rejimlerini değiştirme konusundaki karnesinde tabi ki Trump’un adının üstünde pek çok başkanın adı var. Bu konuda kimse Trump’u ilk defa böyle bir cüret gösterdiği için eleştirmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin pek çok başkanı bazen Bosna’daki gibi genel kabul gören ama çoğunlukla Amerika ve Kapitalizm çıkarlarına hizmet eden pek çok müdahale için onay ve karar verdi. Aralarında 12 Eylül’ün de bulunduğu pek çok askeri darbe, Vietnam gibi yakıcı bir savaş, Panama gibi başsız bırakma senaryolarını bolca gördük. Kimse bunun Trump’un bulduğu bir keşif olduğunu iddia etmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşın Trump’un seleflerinden çok önemli bir farkı var. Trump kararlarını Amerikan Demokrasisinin alıştığı mekanizmaları kullanarak almıyor. Trump’un yasaların arkasından dolaşarak yada kimilerine göre yasayı doğrudan çiğneyerek yol almasından şikayet ediliyor. Karar alırken sadece kendi dar kadrosuyla istişare etmekle yetinmesi de onu öncüllerinden ayırıyor. Bununla beraber Trump’ı bu noktada daha da aykırı kılan başlık ise Amerikan Başkanının ağırlığından uzaklaşması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir Amerikan başkanı karar alma sürecinde kendi makamını deyim yerindeyse “yüz göz etmiyor” Başkanın Amerika için anlamı gücünden kaynaklanıyor ama bu gücü anlamlı kılan şey onu hiçbir zaman kullanmaması. Başkan gücü çevresine paylaştırarak, yürütme yapılarını kullanarak gösterir. Trump ise gücü bizzat elinde silah gibi kullanıyor, ateşliyor ve cephenin en önünde açık arazide yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Amerikan sistemi için alışılmadık bir durum. Başkanın kendini yürütmenin başı olarak kerameti kendinden menkul bir yüce karar verici olarak görmesinin aslında sistemde bir karşılığı yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerikan Demokrasisi Trump’a verdiği yetkilere karşılık onu sınırlandıracak pek çok mekanizmaya da sahip. Trump’un kişiliğinin bu konuda uyarı yada eleştirilere kapalı olması gerçeği değiştirmiyor. Başkan gücünü yürütmeyi harekete geçirmekten alır. Trump’un yaptıkları onu yürütmenin yerine geçiriyor ve bu durum onun konumunu sarsıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin 2 dönem başkanlık kuralı çerçevesinden 3 yıl sonra bırakacağı görev süresini uzatma hayallerini seslendirmekten vaz geçen Trump’un İran gibi üzerinde herkesin mutabık olduğu bir konuyu getirdiği nokta aslında her şeyi tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İran’ın devrim hayalleri kadar rahatsız edici bir başkanlık deneyimleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta ABD sisteminin tek adama dayalı olmadığını zaten biliyorduk. Trump’un denemesi de bunun imkansız olduğunu gözler önüne serdi. ABD ‘de olmuyor başka yerde de olmaz.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/tek-adam-amerikada-olmuyor-baska-yerde-hic-olmaz-1773872337.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çin’in yolsuzluk karşıtı söylemi ve Şi Cinping’in iç siyasasının dış yansımaları</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cinin-yolsuzluk-karsiti-soylemi-ve-si-cinpingin-ic-siyasasinin-dis-yansimalari-12869</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cinin-yolsuzluk-karsiti-soylemi-ve-si-cinpingin-ic-siyasasinin-dis-yansimalari-12869</guid>
                <description><![CDATA[Çin’in yolsuzluk karşıtı söylemi, Şi Cinping döneminde yalnızca bir iç siyasa aracı olmaktan çıkmış, Pekin’in küresel söylem gücünü artırma stratejisinin temel bir direği durumuna gelmiştir. Latin Amerika, köklü kurumsal sorunları ve kalkınma arayışları nedeniyle Çin’in bu yeni “yönetişim dışsatımı” için son derece verimli bir zemin oluşturmaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şi Cinping (Xi Jinping), 2012 yılından bu yana Çin Komünist Partisi (ÇKP) Genel Sekreteri ve 2013 yılından bu yana Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanıdır. İktidara geldikten hemen sonra hem parti içi disiplini sağlamak hem de devletteki yozlaşmayı ortadan kaldırmak amacıyla kapsamlı bir “yolsuzlukla savaşım” mücadelesi başlatmıştır. Bu mücadele, Şi’nin iç siyasetteki gücünü pekiştirirken, metinde de ele alındığı üzere Çin’in dış politikasının ve küresel yönetişim modelinin temel bir bileşeni haline gelmiştir. Şi, aynı zamanda Çin’in küresel etkisini artırmayı hedefleyen devasa altyapı ve yatırım projesi olan “Kuşak ve Yol Girişimi”nin de mimarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şi Cinping’in (Xi Jinping) 2012 yılında Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) başına geçmesinin ardından başlattığı kapsamlı yolsuzlukla savaşım mücadelesi yalnızca Çin’in iç siyasal sistemini dönüştürmekle kalmamış, aynı zamanda ülkenin dış politikasının da temel bir bileşeni haline gelmiştir. Başlangıçta parti içi disiplini sağlamak ve devletteki yozlaşmayı ortadan kaldırmak için tasarlanan bu eylem planı, zamanla Çin’in küresel yönetişim modelinin bir ihracat aracı olmuştur. Bu bağlamda, Latin Amerika gibi tarihsel olarak kurumsal zayıflıklar ve yolsuzluk sarsıntılarıyla anılan bir bölge, Çin’in bu yeni söylemsel gücünü sınadığı ve yaydığı en önemli coğrafyalardan biri konumundadır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yumuşak Güç, Söylem Gücü ve Yönetişim Dışsatımı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uluslararası ilişkiler kuramları bağlamında, bir devletin kendi iç siyasal değerlerini ve uygulamalarını dışarıya aktarması, genellikle yumuşak güç kavramıyla açıklanır. Ancak Çin’in yaklaşımı, Batılı anlam bilimdeki geleneksel yumuşak güç tanımından ayrılarak kendi kurumsal altyapısını yansıtan söylem gücü kavramına dayanmaktadır. Söylem gücü, küresel alanda neyin doğru, meşru veya rasyonel olduğunu tanımlama yeteneğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin, Batılı devletlerin Uluslararası Para Fonu (IMF) veya Dünya Bankası gibi kurumlar aracılığıyla dayattığı “yapısal uyum” ve “saydamlık” (şeffaflık) koşullarına karşı, kendi yönetişim örneğini önermektedir. Bu örnekçe, içişlerine karışmama ilkesini sözde korurken, “karşılıklı yarar” ve “kalkınma odaklı dürüstlük” gibi kavramlarla güçlendirilmiştir. Yolsuzlukla savaşımın dışsatımı, bu kuramsal çerçevede Çin’in kendisini yalnızca ekonomik bir ortak olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve kurumsal bir yol gösterici olarak konumlandırma çabasının bir sonucudur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şi Cinping Dönemi İç Siyasada Yolsuzlukla Savaşım: Kaplanlar ve Sinekler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin’in dışarıya aktardığı söylemin köklerini anlamak için, öncelikle iç siyasada yürütülen “Kaplanlar ve Sinekler” (üst düzey yetkililer ve alt düzey çalışanlar) mücadelesine bakmak gerekir. Bu mücadele, ÇKP’nin meşruluğunu koruma ve ekonomik büyümenin yavaşladığı bir dönemde halkın devlete olan güvenini yenileme amacı taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçte şu temel adımlar atılmıştır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurumsal Yetki Toplaşımı (Merkezileşme): Merkezi Disiplin İnceleme Komisyonu’nun yetkileri benzeri görülmemiş bir şekilde artırılmış, yolsuzlukla savaşım doğrudan devlet başkanının denetimine alınmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuki ve Yönetsel Arındırma: Milyonlarca parti üyesi soruşturulmuş, bu durum devlet aygıtının ideolojik olarak tek tipleşmesine ve gücün pekiştirilmesine olanak tanımıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söylemsel Çerçeve: Yolsuzluk yalnızca yasal bir suç olarak değil, devrimci değerlere ve ulusal kalkınmaya yönelik bir “varoluşsal yozlaşma” olarak tanımlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İç siyasada elde edilen bu mutlak denetim ve başarı algısı, Çin önderliği tarafından uluslararası alanda sergilenebilecek bir yönetişim başarısı olarak görülmeye başlanmıştır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söylemin Dışa Aktarımı: Kuşak ve Yol Girişimi’nin Dönüşümü</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin’in yolsuzluk karşıtı söylemini dış siyasaya taşıdığı en önemli yol, “Kuşak ve Yol Girişimi” (KYG) olmuştur. Girişim, ilk yıllarında büyük altyapı yatırımları ve kredilerle dikkat çekerken, Batılı ülkeler ve sivil toplum kuruluşları tarafından ihalelerdeki şeffaflığın olmaması, rüşvet ve kayırmacılık iddialarıyla yoğun biçimde eleştirilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu eleştirilere bir yanıt olarak Pekin yönetimi, dış siyasasında söylemsel bir uyarlamaya gitmiş ve “Temiz İpek Yolu” kavramını ortaya atmıştır. Bu yeni söylem kapsamında uygulanan stratejiler şunlardır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Dürüstlük Kuralları (Integrity Guidelines): Kuşak ve Yol projelerine katılan şirketler ve ülkeler için, yolsuzluğu önlemeye yönelik ortak ilkeler yayımlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Uluslararası Antlaşmalar ve İadeler: Tilki Avı ve Gök Ağı gibi uluslararası operasyonlarla, yurt dışına kaçan yolsuzluk şüphelilerinin iadesi için ikili antlaşmalar yapılmış, bu süreçler dış diplomasinin odak noktası durumuna getirilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Kapasite Geliştirme İzlenceleri (Programları): Gelişmekte olan ülke bürokratlarına Çin’de yönetişim, dürüstlük ve denetim alanlarında eğitimler verilmeye başlanmıştır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Latin Amerika Bağlamı: Tarihsel Sorunlar ve Çin’in Yaklaşımı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Latin Amerika, yapısal eşitsizlikler, kurumsal yetersizlikler ve zayıf hukukun üstünlüğü gibi etkenler nedeniyle yolsuzluğun tarihsel olarak kök saldığı bir coğrafyadır. Özellikle 2010’lu yıllarda bölgeyi sarsan Odebrecht gibi büyük çaplı rüşvet ve kara para aklama olayları, Latin Amerika halklarının kendi siyasal yöneticilerine ve Batılı küresel kurumlara olan güvenini derinden sarsmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin, tam da bu güven boşluğunun ortasında Latin Amerika’ya etki etmiştir. Çin’in bölgeye yaklaşımında öne çıkan temel etkenler şunlardır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Seçenek Sunma: ABD’nin “Washington Uzlaşısı” eksenindeki koşullu yardımları ve siyasal yaptırımlarına karşılık Çin, Latin Amerika ülkelerine “bağımsız kalkınma” söylemiyle yaklaşmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Batı Tarzı Koşulluluğun Reddi: Çin, içişlerine karışmama ilkesini vurgulayarak, Batılı kurumların dayattığı katı siyasal reformları talep etmemiş, bunun yerine “yolsuzlukla savaşımı” bir iç kapasite sorunu olarak çerçevelemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Karşılıklı Öğrenme Söylemi: Pekin yönetimi, Latin Amerika ülkelerine kendi yöntemlerini kabul ettirmek yerine, “Gelişmekte olan ülkeler olarak yolsuzlukla savaşımda ortak zorlukları paylaşıyoruz ve deneyimlerimizi paylaşmalıyız” söylemini kullanmıştır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Latin Amerika’daki Yansımalar ve Uygulamalı Etkiler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin’in yolsuzluk karşıtı söyleminin Latin Amerika’daki yansımaları söylemden eyleme doğru çeşitli biçimlerde kendini göstermektedir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1. Yönetsel İletişim ve Bürokrat Eğitimi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ÇKP ve Latin Amerika’daki iktidar partileri arasındaki ilişkiler (partiden partiye diplomasi) son yıllarda yoğunlaşmıştır. Küba, Venezuela ve Nikaragua gibi Çin ile ideolojik yakınlığı olan ülkelerin yanı sıra, Arjantin, Brezilya ve Ekvador gibi ülkelerden yüzlerce bürokrat, kolluk kuvveti yöneticisi ve yargı mensubu Çin’e davet edilerek eğitim izlencelerine katılmıştır. Bu eğitimlerde, Çin’in merkezi denetimi, dijital gözetim teknolojilerinin (örneğin akıllı şehirler ve yüz tanıma) yolsuzluğu önlemedeki rolü ve parti içi disiplin yöntemleri öğretilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. Adli İşbirliği ve Suçlu İadeleri</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin, Latin Amerika ülkeleriyle adli yardımlaşma antlaşmaları imzalayarak, özellikle ekonomik suçlar ve yolsuzluk konularında işbirliğini artırmıştır. Peru, Arjantin ve Brezilya ile yapılan suçluların iadesi antlaşmaları, Çin’in Tilki Avı operasyonları için yasal bir zemin oluştururken, aynı zamanda Çin hukuku ve güvenlik güçlerinin bölgedeki meşruluğunu artırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3. Proje Uygulamalarında Temizlik Vurgusu</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle Ekvador’daki Coca Codo Sinclair hidroelektrik santrali gibi projelerde geçmişte yaşanan yapısal sorunlar ve rüşvet iddialarının ardından Çinli şirketler, yeni sözleşmelerde uyum ve saydamlık maddelerine daha fazla yer vermeye başlamıştır. Kuşak ve Yol Girişimi altındaki yeni projelerde, şirketlerin yerel yasalara uyması ve çevre-sosyal etki değerlendirmelerinin yapılması gerekliliği, Çin’in yeni kurumsal söylemiyle örtüşecek biçimde ön plana çıkarılmaktadır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eleştiriler, Çelişkiler ve Küresel Güçlükler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin’in yolsuzluk karşıtı söylemi ve bu söylemin Latin Amerika’ya dışsatımı, uluslararası alanda çeşitli eleştirilere ve tartışmalara konu olmaktadır. Nesnel bir değerlendirme bağlamında bu çelişkilerin de incelenmesi gerekir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* İkili Söylem (Çifte Standart) İddiaları: Birçok Batılı uluslararası ilişkiler uzmanı ve bağımsız sivil toplum kuruluşu, Çin’in yolsuzluk karşıtı söyleminin bir tür aklama işlemi olduğunu öne sürmektedir. Eleştirmenlere göre, Çinli devlet iştiraki şirketlerin (SOE) Latin Amerika’da imzaladığı sözleşmelerin büyük bir bölümü hâlâ gizlilik maddeleri içermekte ve devletler arası kapalı kapılar ardında gerçekleştirilmektedir. Saydamlığın olmaması, yolsuzluk riskini besleyen en temel etkendir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Siyasal Silahlandırma: Çin’in iç siyasasında yolsuzlukla savaşım, Şi Cinping’in siyasal rakiplerini tasfiye etmek için bir silah olarak kullanıldığı yönündeki iddialar, dış siyasada da benzer kaygılar yaratmaktadır. Çin’in sunduğu denetim ve gözetim teknolojilerinin, Latin Amerika’daki otoriter eğilimli yönetimler tarafından siyasal muhalefeti bastırmak için kullanılabileceği endişesi bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Batı Koşulluluğundan Çin Bağımlılığına Geçiş: Çin’in yolsuzlukla savaşımı bir insan hakları veya demokrasi sorunu olarak değil, yalnızca bir kalkınma ve etkinlik sorunu olarak çerçevelemesi, bölgedeki otokratik önderler için çekici bir seçenek sunmaktadır. Ancak bu durum, Latin Amerika’nın yapısal kurumlarının demokratikleşmesini geciktirebilir ve ülkeleri Batı’nın siyasal koşullarından kurtarırken, Çin’in teknolojik ve akçalı bağımlılık ağlarına sokabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin’in yolsuzluk karşıtı söylemi, Şi Cinping döneminde yalnızca bir iç siyasa aracı olmaktan çıkmış, Pekin’in küresel söylem gücünü artırma stratejisinin temel bir direği durumuna gelmiştir. Latin Amerika, köklü kurumsal sorunları ve kalkınma arayışları nedeniyle Çin’in bu yeni “yönetişim dışsatımı” için son derece verimli bir zemin oluşturmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin, bölgeye yalnızca sermaye ve altyapı sunmamakta; aynı zamanda teknoloji destekli, merkezileşmiş ve Batı’nın liberal demokrasi dayatmalarından arındırılmış yeni bir kalkınma ve dürüstlük örneği sunmaktadır. Bu yaklaşım, Latin Amerika’daki bazı yönetimler tarafından olumlu karşılansa da, sözleşmelerin gizliliği ve gözetim teknolojilerinin doğurabileceği siyasal tehlikeler bağlamında büyük çelişkiler barındırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelecekte Çin ile Latin Amerika arasındaki etkileşim, yalnızca ticaret hacmiyle değil, Çin’in kurumsal normlarının ve yasal söylemlerinin bölgedeki yerel hukuk dizgelerine ne ölçüde sızacağı ile belirlenecektir. Çin’in “Temiz İpek Yolu” söyleminin bölgede kalıcı bir yönetsel dönüşüm mü yaratacağı, yoksa yalnızca jeopolitik bir halkla ilişkiler olarak mı kalacağı, önümüzdeki on yılın en önemli tartışma konularından biri olacaktır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 20 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/cinin-yolsuzluk-karsiti-soylemi-ve-si-cinpingin-ic-siyasasinin-dis-yansimalari-1773846825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupa’da liderlik krizi ve Almanya’nın sıkışan siyaseti</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupada-liderlik-krizi-ve-almanyanin-sikisan-siyaseti-12867</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupada-liderlik-krizi-ve-almanyanin-sikisan-siyaseti-12867</guid>
                <description><![CDATA[Bugün Avrupa’nın karşı karşıya olduğu mesele yalnızca enerji krizi ya da savaşın ekonomik etkileri değil. Asıl soru şu: Avrupa Birliği küresel güç mücadelesinde bağımsız bir jeopolitik aktör olabilecek mi, yoksa Washington, Moskova ve Pekin arasındaki büyük rekabette yalnızca ekonomik bir alan olarak mı kalacak?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta Doğu’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve genişleme riski taşıyan yeni kriz, yalnızca bölgesel bir savaş ihtimalinden ibaret değil. Bu gelişme aynı zamanda Avrupa’nın jeopolitik zayıflığını ve siyasi yönsüzlüğünü de yeniden gözler önüne seriyor. Çatışma Orta Doğu’da yaşanıyor olabilir; ancak ekonomik ve siyasi artçı sarsıntıları doğrudan Avrupa’nın merkezine, özellikle de Almanya’ya ulaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji fiyatlarındaki sert yükseliş, petrol piyasalarındaki dalgalanmalar ve büyüme beklentilerindeki gerileme Avrupa ekonomisini yeniden baskı altına aldı. Avrupa sanayisinin motoru olan Almanya, enerji bağımlılığı ve ihracata dayalı ekonomik yapısı nedeniyle bu tür krizlerden en hızlı etkilenen ülkelerin başında geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya ekonomisi, Rusya ile yaşanan gerilimin ardından ciddi bir mali baskı altına girdi. Muhalefetin dile getirdiği yaklaşık 60 milyar dolarlık kayıp resmi olarak doğrulanmış bir veri olmasa da, ortada inkâr edilen bir tablo da yok. Artan enerji maliyetleri, zayıflayan sanayi üretimi ve düşen ihracat rakamları bu kaybın somut göstergeleri olarak öne çıkıyor. 2026’nın ilk aylarında da benzer bir eğilim sürerken, küresel gerilimlerin etkisiyle yıl sonuna kadar ekonomik kaybın daha da derinleşmesi güçlü bir ihtimal olarak değerlendiriliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Berlin’deki hükümet ise bu jeopolitik sarsıntı karşısında net bir strateji ortaya koyabilmiş değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya Başbakanı Friedrich Merz, bir yandan Washington ile stratejik ilişkileri korumaya çalışırken diğer yandan Avrupa kamuoyunda büyüyen savaş karşıtı tepkilerle karşı karşıya. Berlin yönetimi ABD ile ilişkileri zedelemek istemiyor; ancak aynı zamanda yükselen enerji fiyatları ve ekonomik belirsizlik nedeniyle kendi kamuoyunun artan tepkisini de yönetmek zorunda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum Almanya’yı klasik bir jeopolitik açmazın içine sürüklüyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Stratejik bağımlılık ile siyasi egemenlik arasındaki gerilim.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya’da İç Siyasi Deprem</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dış politikadaki bu sıkışmışlık, Almanya’nın iç siyasetini de doğrudan etkiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hıristiyan Demokrat Birliği (CDU) liderliğindeki hükümet son yerel seçimlerde önemli bir darbe aldı. Koalisyonun diğer ortağı olan Sosyal Demokrat Parti (SPD) ise tarihinin en zorlu dönemlerinden birini yaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir zamanlar Avrupa sosyal demokrasisinin lokomotifi olan SPD, bugün hem oy kaybı hem de ideolojik yön kaybı ile karşı karşıya. Parti içinde giderek büyüyen liderlik ve strateji tartışmaları, Almanya’daki siyasi istikrarı da zayıflatıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Birliği İçinde Sessiz Yarılma</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak asıl sorun Almanya’nın ötesinde, Avrupa’nın kendisinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Avrupa Birliği, dış politika ve güvenlik konularında giderek daha parçalı bir yapıya dönüşüyor. Ukrayna savaşı ve Orta Doğu’daki kriz, bu ayrışmayı daha görünür hale getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan ve Slovakya gibi ülkeler Ukrayna politikalarında Brüksel çizgisinden belirgin biçimde uzaklaşırken, İspanya ve İtalya Körfez’de büyüyen askeri gerilim karşısında daha temkinli ve farklı bir tutum sergiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo, Avrupa Birliği içinde sessiz ama giderek derinleşen bir yarılmaya işaret ediyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’nın Kaybolan Stratejik Aklı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’nın bugünkü zayıflığını anlamak için yalnızca mevcut krize bakmak yeterli değil. Sorunun kökleri daha derinde yatıyor: liderlik eksikliği.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir dönem Avrupa siyasetinin yönünü belirleyen güçlü liderler artık sahnede yok. De Gaulle, Adenauer, Mitterrand, Palme, Brandt, Schmidt, Kohl ve Merkel gibi isimler yalnızca ulusal politikayı değil, aynı zamanda Avrupa’nın stratejik yönünü de şekillendiren figürlerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünün Avrupa siyasetinde ise uzun vadeli stratejik vizyonun yerini kısa vadeli kriz yönetimi almış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle Avrupa Birliği giderek daha fazla stratejik bir aktör olmaktan çıkıp, jeopolitik gelişmeleri dışarıdan izleyen bir konuma sürükleniyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kritik Soru</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Avrupa’nın karşı karşıya olduğu mesele yalnızca enerji krizi ya da savaşın ekonomik etkileri değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl soru şu:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Birliği küresel güç mücadelesinde bağımsız bir jeopolitik aktör olabilecek mi, yoksa Washington, Moskova ve Pekin arasındaki büyük rekabette yalnızca ekonomik bir alan olarak mı kalacak?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta Doğu’daki kriz uzadıkça, enerji fiyatları yükseldikçe ve Avrupa içindeki siyasi ayrışmalar derinleştikçe bu sorunun cevabı da giderek daha netleşecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bugün ortaya çıkan tablo, Avrupa için pek de umut verici görünmüyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/avrupada-liderlik-krizi-ve-almanyanin-sikisan-siyaseti-1773846022.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran için beka sorunu nedir?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-icin-beka-sorunu-nedir-12866</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-icin-beka-sorunu-nedir-12866</guid>
                <description><![CDATA[Sadece bölge ülkelerinde her tarafa füze atmakla bu iş çözülmüyor. İsrail/MOSSAD ülke içinde tam da enselerinin arkasına karar sızmış durumda ve İran rejiminin siyasi ve askeri kurmay zekasını kademe kademe yok etmeye devam ediyor ve İran güvenlik aygıtı bunu durduramıyor. İşte en büyük “beka” sorunu budur…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ali Laricani’nin öldürüldüğü İran tarafından resmî olarak teyit edildi. Kendisi öldüğü ana kadar İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri’ydi, üç dönem İran Meclis Başkanı’ydı, </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">İran Devlet Radyo ve Televizyon Kurumu Başkanı olarak 10 yıl boyunca İran’ın devlet medyasını yönetti, Devrim Muhafızları Ordusu’nun kurucularından biriydi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ali Hamaney’in danışmanı olarak görev yaptı, nükleer programdan füze programına kadar pek çok politik ve askeri dosyada direkt etkisi olan ve sistem içindeki diğer üst düzey aile bireyleriyle birlikte en etkili isimlerden biri kabul ediliyordu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ali Laricani genellikle ılımlı muhafazakâr ve pragmatik bir siyasetçi olarak bilinirdi ama son zamanlarda şahin bir perspektif yürütüyordu ve iki ay önce on binlerce kişinin öldürüldüğü protestoları bastırma işini Ali Hameneyi’nin adına emir komuta eden de kendisiydi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Geçmiş yıllar içerisinde çeşitli anlaşmazlık durumlarında İran devleti içindeki farklı siyasi gruplar arasında zaman zaman arabulucu rolü üstlenmiş biriydi. Ali Hameneyi öldürüldükten sonra düzenin çökmemesi için devrede giren ve farklı devlet kanatları arasındaki koordinasyonu sağlayarak bir arada tutan kişilerin başında yine Ali Laricani geliyordu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ali Laricani’nin öldürülmüş olması, Ali Hameneyi sonrasındaki İran İslam rejiminin geleceğine, devamına ve toparlanmasına vurulmuş çok büyük bir darbedir. Mücteba Hameneyi yeni Rehber olabilir ancak Ali Hameneyi’nin öldürülmesinden sonra şu ana kadar ülkeyi fiilen yöneten en zirve isimlerin başında Ali Laricani geliyordu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Şurası kesin; İran güvenlik ve istihbarat aygıtı artık tamamen çökmüş durumda çünkü hiçbir üst düzey yetkilisini ve komutanını koruyamıyor, öldürülmelerini engelleyemiyor, bu kişilerin oldukları ve gizli toplantıların yapıldığı yerlere dair istihbarat sızıntısını önleyemiyor, istihbarata karşı koyma mekanizmasını yönetemiyor, kendi kadroları içinde kimin “dost” kimin “düşman” olduğunu çözemiyor. Sadece bölge ülkelerinde her tarafa füze atmakla bu iş çözülmüyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">İsrail/MOSSAD ülke içinde tam da enselerinin arkasına karar sızmış durumda ve İran rejiminin siyasi ve askeri kurmay zekasını kademe kademe yok etmeye devam ediyor ve İran güvenlik aygıtı bunu durduramıyor. İşte en büyük “beka” sorunu budur…</span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 11:11:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-icin-beka-sorun-nedir-1773821627.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kharg saldırısı: Petrol çağının kırılma anı</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kharg-saldirisi-petrol-caginin-kirilma-ani-12859</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kharg-saldirisi-petrol-caginin-kirilma-ani-12859</guid>
                <description><![CDATA[Kharg saldırısı, geçici bir savaş manşeti gibi okunamaz. Burada ortaya çıkan durum, küresel ekonominin birkaç terminale, birkaç tankere ve birkaç dar boğaza ne ölçüde bağımlı kaldığını bizlere gösterdi. Bugün Körfez’de yaşanan sarsıntı, yarın Avrupa’da siyasi basınca, Asya’da üretim maliyetine, başka coğrafyalarda toplumsal gerilime dönüşebilir. Kharg’ta vurulan şey sadece İran’ın petrol altyapısı değildi. Darbe alan, bütün dünyanın hâlâ sırtını dayadığı kırılgan enerji düzeniydi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">15 Mart sabahı Körfez’den gelen ilk görüntüler savaşın yön değiştirdiğini birkaç dakika içinde ilan etti.&nbsp;</span><span style="color:blue"><a href="https://www.reuters.com/world/trump-eyes-hormuz-coalition-seizure-irans-kharg-island-oil-hub-axios-reports-2026-03-16/"><span style="color:blue">Kharg&nbsp;Adası</span></a></span><span style="color:black"> çevresinde yükselen duman, İran dosyasının artık askeri planlarla sınırlı okunamayacağını gösterdi. İlk saatlerde hedef listeleri konuşuldu ve çok geçmeden gözler&nbsp;</span><span style="color:blue"><a href="https://www.reuters.com/business/energy/oil-poised-further-gains-middle-east-conflict-threatens-export-facilities-2026-03-15/"><span style="color:blue">petrol fiyatına</span></a></span><span style="color:black">&nbsp;döndü. Çünkü Kharg vurulduğunda mesele Tahran’ın savunma kapasitesini aşarak Pekin’in rafinerisine, Avrupa’nın faturasına, Asya’nın yakıt planlamasına kadar uzanır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yüzden Kharg çevresindeki dumanı yalnızca bir operasyon görüntüsü gibi okumak eksik kalır. İran’ın deniz yoluyla yaptığı petrol ihracatının omurgası burada toplanıyor. Depolama kapasitesi ve yükleme kabiliyeti düşünüldüğünde, buraya yönelen her darbe doğrudan gelir damarını hedef alıyor. Savaşın askeri boyutu bir yana, ekonomik basınç burada çok daha açık biçimde hissediliyor. Kısa bir cümleyle söyleyelim. Kharg İran için bir tesisten daha fazlası demek, nakit akışı demek.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son birkaç yıldır enerji dönüşümü, yeni tedarik hatları ve stratejik çeşitlendirme üzerine bolca konuşuldu. Ancak ilk büyük sarsıntıda dünya yine aynı dar boğaza kilitlendi. Demek ki kriz anında teoriler geri çekiliyor ve coğrafya öne çıkıyor. Bu noktada Körfez bir kez daha küresel ekonominin sinir merkezi olduğunu hatırlattı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Kharg neden bu kadar kritik</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kharg’ın önemi haritadaki yerinden çok taşıdığı işlevden geliyor. İran kıyısının hemen açığında duran bu ada, büyük tankerlerin yanaşabildiği ve ihracatın hızla dışarı aktarılabildiği en kritik nokta. Mart ortasında yeniden gündeme taşınmasının sebebi de bu. Hedef seçildiği anda İran’ın bütçesi, sevkiyatı ve manevra alanı aynı anda baskı altına giriyor. Vurulan şey betonarme bir altyapıdan ibaret değil. Burada devletin dışarıya açılan ekonomik kapısı da yara alıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Burada dikkat çeken başka bir boyut daha var. İran yıllardır enerji altyapısını bölgesel caydırıcılığın gölgesinde tuttu ve Körfez’de risk üretme kapasitesini siyasi koz olarak kullandı. Şimdi tablo tersine döndü. Risk üretme kabiliyeti sürebilir, fakat risk artık daha sert biçimde İran’ın kendi topraklarına ve gelir zincirine dönüyor. Bu tersine dönüş, savaşın psikolojik tarafında da önemli bir kırılma yaratıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kharg’a dönük saldırıların sembolik yükü de yüksek. Zira enerji altyapısına yönelen bu tür darbeler, sahadaki taktik üstünlük kadar geleceğe dair beklentileri de şekillendirir. Piyasalar çoğu zaman bombanın çapına değil de “bir sonraki hedef neresi olabilir” duygusuna fiyat biçer. Tam da bu nedenle Kharg dosyası askeri planlamadan çok daha geniş bir alana taşmış durumda.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Hürmüz hattında fiili daralma</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kharg saldırısıyla birlikte dikkatler yeniden&nbsp;</span><span style="color:blue"><a href="https://www.reuters.com/business/energy/middle-east-oil-exports-drop-least-60-hormuz-stays-mostly-closed-data-shows-2026-03-16/"><span style="color:blue">Hürmüz&nbsp;Boğazı</span></a></span><span style="color:black">&nbsp;üzerine çevrildi. Boğaz resmen kapandı mı, kapanmadı mı tartışması teknik açıdan önemli olabilir ama piyasa böyle çalışmıyor. Sigorta şirketlerinin risk hesabı, armatörlerin rota tercihleri, liman güvenliği ve saldırı ihtimali bir araya geldiğinde fiili daralma çoktan başlıyor. Nitekim son veriler, Körfez’den yapılan ihracatın bir hafta içinde sert biçimde gerilediğini ve bölgedeki sevkiyat akışının ciddi ölçüde aksadığını gösteriyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki bu ne anlama geliyor? Dünyanın en önemli enerji boğazlarından birinde topyekûn çöküş yaşanmasa bile, akışın yavaşlaması tek başına büyük bir fiyat baskısı yaratıyor. Tankerler bekliyor, yüklemeler öteleniyor, üreticiler depolama baskısıyla karşılaşıyor. Sonuç olarak savaş, denizin ortasında görünmeyen bir tıkanma üretiyor ve bunun etkisi rafineriden pompaya kadar uzanıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bölgedeki alternatif çıkış hatları uzun süredir güvenlik sigortası gibi anlatılıyor. Kâğıt üstünde bu mantık anlaşılır. Sahada ise durum çok daha sert. Suudi Arabistan, BAE ve diğer üreticiler bazı yükleri başka güzergâhlara kaydırmaya çalışıyor; ancak Hürmüz’ün taşıdığı hacmi kısa sürede telafi edecek ikinci bir boğaz yok. Enerji güvenliği tartışmasının en zayıf noktası da burada açığa çıkıyor. Çeşitlendirme var ama kriz anında sınırlı bir nefes aralığı bırakıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Ham petrolden öte, yakıt ve maliyet krizi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Krizin daha az konuşulan ama daha sarsıcı tarafı&nbsp;</span><span style="color:blue"><a href="https://www.reuters.com/business/energy/iran-war-hits-refined-fuels-harder-than-crude-importers-need-act-2026-03-16/"><span style="color:blue">rafine&nbsp;yakıt&nbsp;piyasasında</span></a></span><span style="color:black">&nbsp;ortaya çıkıyor. Ham petrol fiyatındaki sıçrama elbette önemli fakat dizel, jet yakıtı ve benzin tarafındaki baskı çok daha hızlı hissediliyor. Japonya, Güney Kore, Çin gibi önemli Asya ekonomileri bu konuda özellikle kırılgan. Körfez’den çıkan petrolün büyük kısmı Asya’ya gidiyor ve bu akış zayıfladığında ilk tepki rafineri planlamasında, taşımacılıkta ve hava trafiğinde görülüyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Burada Çin’in attığı adımlar ayrıca dikkat çekiyor. İç piyasayı koruma amacıyla yakıt ihracatına dönük kısıtlamalar, bölgesel arz üzerinde yeni baskılar yaratıyor. Büyük ekonomiler kendi iç dengelerini savunmaya geçtiğinde, dışarıdan alıma bağımlı ülkeler için maliyet daha da ağırlaşıyor. Bir başka ifadeyle savaş yalnızca üreticileri sarsmıyor, ithalatçıları da sessizce boğuyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun bir de siyasi tarafı var. Akaryakıt fiyatı yükseldiğinde mesele enerji başlığında kalmaz, bunlara ek olarak enflasyon, taşımacılık, gıda ve büyüme hesabına da taşınır. Avrupa’nın ve Asya’nın tedirginliğini büyüten tam olarak bu zincirleme etkidir. Füze görüntüleri birkaç gün manşette kalır, fakat maliyet şoku aylarca siyasi gündemi esir alabilir. Krizlerin kalıcılığı çoğu zaman cepheden çok faturada anlaşılır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Washington’ın araçları ve petrol çağının çıplak gerçeği</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu sarsıntıya karşı&nbsp;</span><span style="color:blue"><a href="https://www.reuters.com/business/energy/emergency-stockpile-oil-coming-soon-iran-wracked-markets-iea-says-2026-03-15/"><span style="color:blue">acil&nbsp;rezerv&nbsp;salımı</span></a></span><span style="color:black">&nbsp;devreye sokuldu ve bunun tarihteki en büyük koordineli adımlardan biri olduğu açıklandı. İlk etapta piyasalara nefes aldırdığı görüldü. Yine de bu tür hamleler yangını söndürmüyor, yalnızca alevin yayılma hızını yavaşlatıyor. Hürmüz çevresindeki risk sürdükçe rezerv salımı tek başına kalıcı denge kuramaz.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Washington’ın elindeki araçların sınırına yaklaşması da dikkat çekici. Fiyat şoku büyüdükçe diplomasiyle beraber deniz güvenliği, stok yönetimi ve iç siyasi baskılar da devreye giriyor. Bu nedenle Kharg saldırısı İran dosyasının ötesine geçen bir sınava dönüşmüş durumda. ABD burada sadece bir müttefikini desteklemiyor, aynı zamanda küresel enerji akışının çökmesini de önlemeye çalışıyor. Ancak bu çabanın ne kadar sürdürülebilir olduğu artık daha sert biçimde tartışılıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Burada kısa bir durup düşünmek gerekiyor. Dünya gerçekten yeni bir enerji çağına mı girdi, yoksa eski sistemin makyajlı bir sürümünde mi yaşıyor? Kharg çevresinde yükselen duman bu soruya aslında net bir cevap verdi. Petrol çağı kapanmadı, tam tersine, kapanmadığı için daha kırılgan, daha sert ve daha maliyetli bir evreye girdi.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kharg saldırısı bu yüzden geçici bir savaş manşeti gibi okunamaz. Burada ortaya çıkan durum, küresel ekonominin birkaç terminale, birkaç tankere ve birkaç dar boğaza ne ölçüde bağımlı kaldığını bizlere gösterdi. Bugün Körfez’de yaşanan sarsıntı, yarın Avrupa’da siyasi basınca, Asya’da üretim maliyetine, başka coğrafyalarda toplumsal gerilime dönüşebilir. Kharg’ta vurulan şey sadece İran’ın petrol altyapısı değildi. Darbe alan, bütün dünyanın hâlâ sırtını dayadığı kırılgan enerji düzeniydi.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kharg-saldirisi-petrol-caginin-kirilma-ani-1773751354.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump darbe yapar mı?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trump-darbe-yapar-mi-12854</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trump-darbe-yapar-mi-12854</guid>
                <description><![CDATA[Elbette bu yazı spekülatif bulunabilir. Hatta bazılarına komik bile gelebilir. “Amerika’da darbe mi olur?” diye gülümseyenler çıkacaktır. Ama Trump zaten trajikomik başkanlığıyla Amerikan siyaset tarihine şimdiden birçok sıfatla girmeyi garantilemiş durumda: komedyen, çılgın, televizyon yıldızı, emlakçı, popülist… Liste uzatılabilir. Böyle bir siyasi karakterin yarattığı ihtimalleri tartışmak neden bu kadar imkânsız görünsün? Tarih bazen en ciddi krizleri bile tuhaf karakterlerin ellerine bırakır. Ve bazen trajedi ile komedi arasındaki çizgi sandığımızdan çok daha incedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Soru ilk bakışta saçma görünüyor. Hatta sorduğunuzda yüzünüze garip garip bakanlar olacaktır. “Amerika’da mı?” diyecekler. “O köklü demokraside mi?” Evet, tam da orada. Çünkü tarihin en tuhaf siyasi karakterlerinden biri yeniden Beyaz Saray’da oturuyor ve sicili bu soruyu sormak için bize fazlasıyla gerekçe veriyor. Amerikan demokrasisinin gücüne yıllarca ders kitaplarında yapılan vurgu, bugün aynı sistemin ne kadar dayanıklı olduğunu test eden bir figürle karşı karşıya.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şimdi 6 Ocak 2021’i hatırlayalım. Trump seçimi kaybetti ama sonucu kabul etmedi. Daha doğrusu kabul etmemeyi tercih etti. Ardından Washington’da toplanan destekçileri Kongre binasına yürüdü ve Amerikan demokrasisinin kalbi sayılan bina bir anda sloganların, protestoların ve dünyanın dört bir yanından canlı yayınlarla izlenen tuhaf görüntülerin sahnesine dönüştü. O gün yaşananları hâlâ “halkın spontane öfkesi” olarak açıklamaya çalışanlar var. Elbette böyle düşünebilirler. Ama gerçekte olan daha basitti: seçilmiş bir başkan, iktidarı bırakmak yerine sistemi zorladı. Bu yüzden bugün sorulan soru ister istemez şu oluyor: O gün gördüğümüz şey bir prova mıydı, yoksa daha büyük bir siyasi refleksin ilk işareti mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın siyaset tarzını anlamak için onun etrafındaki ideolojik ve dini atmosferi de görmek gerekir. Amerikan evangelik çevrelerinde Trump’a yüklenen anlam, klasik siyasi destekten çok daha fazlasıdır. Papazların omuzlarına ellerini koyarak onu kutsadığı sahneler hâlâ hafızalardan silinmemişken, geçtiğimiz günlerde bunu tekrar gördük. Bu çevreler için Trump yalnızca bir siyasetçi değildir; çoğu zaman ilahi bir planın aracı olarak görülür. Mesihçi siyasetin mantığı ise oldukça basittir: Eğer lider kazanıyorsa bu halkın iradesidir; kaybediyorsa mutlaka bir hile vardır. Bu zihinsel kısa devre modern demokrasilerin karşılaşabileceği en tehlikeli siyasi virüslerden biridir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Amerikan tarihine bakıldığında güç ile hukuk arasındaki gerilimin yeni olmadığı görülür. 1970’lerde Başkan Richard Nixon Watergate skandalıyla köşeye sıkıştığında benzer bir kriz yaşanmıştı. Nixon’ın önünde iki yol vardı: ya istifa edecek ya da sistemi zorlayarak iktidarda kalmaya çalışacaktı. Günler süren siyasi baskının ardından Nixon geri adım attı. İstifa konuşmasına giderken Beyaz Saray koridorlarında yürüdüğü ve duvardaki John F. Kennedy portresine bakarak şu cümleyi söylediği anlatılır: “İnsanlar sana baktıklarında olmak istedikleri kişiyi görüyorlar. Bana baktıklarında ise oldukları kişiyi.” Bu söz Amerikan siyasetinin ironisini anlatır. Kennedy romantik bir kahraman olarak hatırlanırken Nixon gücün karanlık tarafının sembolü haline gelmiştir. Bu an, yıllar sonra Frost/Nixon filminde de dramatik biçimde anlatılmış ve oldukça etkileyici bir sahne olarak hafızalara kazınmıştır. Ama en azından Nixon sonunda sistemi zorlamayı bırakmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın aynı durumda nasıl davranacağını düşünmek ise daha zor. Çünkü Trump klasik bir siyasetçi değildir. Onun refleksleri daha çok iş dünyasından gelir. Hatta kendisini “emlakçı” olarak tanımlayarak çoğumuzun işini de kolaylaştı İş dünyasında kaybettiğinizde iki seçenek vardır: ya masadan kalkarsınız ya da masayı devirmeye çalışırsınız. Trump’ın karakteri çoğu zaman ikinci seçeneğe daha yakın görünür. Bu yüzden kasım seçimleri üzerine yapılan her tartışma aynı soruya gelip dayanıyor: Trump Kasım 2026 seçimlerini kaybeder ve Cumhuriyetçi çoğunluğu da kaybederse bunu sıradan bir siyasi yenilgi olarak mı görecek, yoksa kişisel bir varoluş meselesine mi dönüştürecek?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu sorunun ağırlığı Trump’ın sahip olduğu güçten kaynaklanıyor. Amerikan başkanı aynı zamanda ordunun başkomutanıdır ve teorik olarak son derece geniş yetkilere sahiptir. Elbette ABD’de güçlü kurumlar vardır, ordu geleneği siyasete mesafelidir ve anayasal sınırlar nettir. Ancak siyasi sistemler yalnızca kurumlarla değil, liderlerin karakterleriyle de şekillenir. Kurallar bazen onları uygulayan insanların zihniyetine bağlıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın karakteri ise ölçülü bir bürokrat karakteri değildir. Kavgacı, meydan okumayı seven ve kaybetmeyi kabullenmekte zorlanan bir siyasi figürdür. İran’a yönelik askeri hamle tartışmaları sırasında Kongre’yi devre dışı bırakma eğilimi, kurumlara karşı küçümseyici tonu ve “ben bilirim” yaklaşımı bu portreyi tamamlayan unsurlardır. Bu tablo bize şunu gösterir: sınırları zorlamayı seven bir lider için demokrasinin kuralları bazen yalnızca aşılması gereken engeller gibi görülebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Ama Amerika’nın kurumları güçlüdür” diyenler haklıdır. Gerçekten de ABD’nin kurumsal yapısı birçok ülkeye göre oldukça sağlamdır. Ancak 2021’de yaşananlar bize güçlü kurumların bile ciddi siyasi baskı altında nasıl sınandığını gösterdi. Demokrasi yalnızca anayasal metinlerle değil, aynı zamanda siyasi kültürle ve aktörlerin kurallara bağlılığıyla ayakta kalır. Bu gücü Trump daha önce sınadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Elbette bu yazı spekülatif bulunabilir. Hatta bazılarına komik bile gelebilir. “Amerika’da darbe mi olur?” diye gülümseyenler çıkacaktır. Ama Trump zaten trajikomik başkanlığıyla Amerikan siyaset tarihine şimdiden birçok sıfatla girmeyi garantilemiş durumda: komedyen, çılgın, televizyon yıldızı, emlakçı, popülist… Liste uzatılabilir. Böyle bir siyasi karakterin yarattığı ihtimalleri tartışmak neden bu kadar imkânsız görünsün? Tarih bazen en ciddi krizleri bile tuhaf karakterlerin ellerine bırakır. Ve bazen trajedi ile komedi arasındaki çizgi sandığımızdan çok daha incedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu nedenle baştaki soruya dönmek kaçınılmazdır. Trump darbe yapar mı? Bunun kesin bir cevabı yok. Ama “yapmaz” diyebilmek için de elimizde yeterince güçlü veri bulunmuyor. Siyasette bazen en önemli şey cevaplar değildir; doğru soruları sormaktır. Bugünün Amerika’sında sorulması gereken soru tam olarak budur: Trump darbe yapar mı?</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trump-darbe-yapar-mi-1773669243.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İki haftada İran savaşında değişen dengeler</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iki-haftada-iran-savasinda-degisen-dengeler-12852</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iki-haftada-iran-savasinda-degisen-dengeler-12852</guid>
                <description><![CDATA[Savaşın bölgesel nitelik kazanması, küresel maliyetinin artması ve askerî-siyasi çatışmanın giderek ekonomik boyuta taşınması halinde, savaşı sonlandıracak son sözün yalnızca Trump’a ait olmayacağı da görülmektedir. Bu noktada sözün Xi Jinping, Masud Pezeshkian ve Vladimir Putin gibi aktörlere geçmesi ihtimali güçlenmektedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail-ABD İran savaşının iki haftası geride kaldı. İran, bu iki hafta içinde beklenmedik bir direniş sergiledi. Savaşın seyrinin nasıl gelişeceğini kestirmek oldukça zor. Ancak ABD, hazırlıklı ve planlı bir savaşa girmekten çok, İsrail’in mecbur bıraktığı bir çatışmaya sürüklenmiş bir süper güç olarak şimdiden zor günler yaşıyor. Bu durum ve savaşın ekonomik maliyeti tartışmaları şiddetlendirmiş görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Başkanı Donald Trump’ın saat başı değişen ve birbirleriyle çelişen açıklamaları, zaman zaman “Acaba Trump’ın aklı sağlığı yerinde mi?” sorusunu akla getiren tutarsızlıkları ve müttefiklerinden beklediği desteği görememesi, İran’a psikolojik ve siyasi bir moral üstünlük sağlamış görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın ilk günlerinde ABD yönetimi tarafından dile getirilen, İran’da rejimin çökeceği, yönetimin dağılacağı ve iç çatışmaların çıkacağı yönündeki beklentilerin gerçekleşmemiş olması da bu üstünlüğü güçlendiren bir unsur olarak öne çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun İran liderliğinin hedef alındığı yönündeki sosyal medya paylaşımlarının yoğunlaştığı bir cumartesi günü, aynı gün İran Cumhurbaşkanı Masoud Pezeshkian’ın sokakta halk arasında dolaşırken çekilmiş görüntülerinin servis edilmesi, İran’ın bu moral üstünlüğünü ve bir tür meydan okuma mesajını yansıtıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiç kuşkusuz, ABD’nin plansız biçimde İsrail’in peşi sıra sürüklendiği bir tabloya karşılık İran’ın daha hazırlıklı ve planlı hareket ettiğine dair güçlü işaretler bulunmaktadır. Bu durum, savaşın kaderini belirleyebilecek gelişmelerin yaşanabileceğini düşündürmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD, siyasi ve askerî güç kullanarak İran’ı diz çöktürmeye çalışırken; İran, savaşı zamana yayarak ve ABD müttefiklerini de kapsayan bir ekonomik mücadele yürütme stratejisi izlemektedir. Çatışma siyasi ve askerî alanın ötesine geçip bölgesel ve ekonomik boyut kazandıkça, ABD açısından savaşın maliyetinin artacağı ve kaybeden taraf olma riskinin büyüyeceği görülmektedir. Mevcut gelişmeler de bu yönde ilerlemektedir. ABD’nin iç kamuoyunda savaş siyasetine karşı tepkiler gelişme eğilimindeler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">On beş gün süren çatışmalar, İsrail ve ABD’nin İran’ın nükleer silah geliştirdiği ve bunun büyük bir güvenlik tehdidi oluşturduğu yönündeki gerekçesinin, geçmişte de olduğu gibi emperyal hedeflerin üzerini örten bir perde işlevi gördüğünü açığa çıkarmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortadoğu’da sürekli ve sürdürülebilir bir kaos yaratmayı hedefleyen İsrail ile Çin karşısında askerî ve ekonomik güç kaybı yaşayan ABD’nin arayışlarının örtüşmesi sonucunda ortaya çıkan bir tür vekâlet savaşı yaşanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nükleer silah gerekçesinin yerini hızla petrol taşımacılığı ve Hurmuz’un güvenliği tartışmalarının alması, savaşın arka planındaki asıl gündemi de göstermektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, dünya ekonomisinde krizlere, petrol, gübre ve gıda tedarik sistemlerinde sarsıntılara ve doların yerine ulusal para birimlerinin kullanımının artmasına doğru ilerleyen bir sistem değişimini de hızlandırabilecek niteliktedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İran Savaşı Tek Kutuplu Dünyanın Sonu mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle birçok Batı ve Asya ülkesi fiilen taraf olsalar bile açık biçimde taraf görünmemeye özen göstermektedir. Pek çok devlet, ABD ve İsrail’in uluslararası hukuku ve kuralları hiçe sayan savaşına karşı açık tavır almaktan kaçınarak meseleye mesafeli görünmeye çalışmakta; savaşın siyasi ve ekonomik sonuçlarından mümkün olduğunca az etkilenmenin yollarını aramaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin müttefikleri ise İran savaşına doğrudan katılma taleplerine açıkça karşı çıkmayarak, bu savaşın ve emperyalist saldırganlığın hareket alanını genişletmektedir. Buna karşın Pedro Sánchez gibi bazı liderlerin sergilediği onurlu ve ahlaki çıkışların etkisi ise sınırlı kalmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşı, birçok açıdan, Trump’ın çok önem verdiği ve tüm siyasal yatırımlarını yaptığı “dünyanın tek patronu ABD” anlayışının sonunu getirebilecek nitelikte bir çatışmaya dönüşmüş durumdadır. Bu savaşın sonunda dünyanın siyasal, askerî ve ekonomik dengelerinde Xi Jinping liderliğindeki China’ın konumunun güçleneceği yeni bir dönemin başlaması kuvvetle muhtemel görünmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın savaşın ilk günlerinde elde ettiği moral üstünlükle İsrail karşısında daha güvenli bir konum elde etmeyi hedeflemesi de şaşırtıcı değildir. İsrail’in güvenlik gerekçesiyle yürüttüğü ve insancıl hukuku ihlal eden savaş politikalarının, İran’ın kendi geleceğini güvence altına alacağı bir sonuçla sonlanması ihtimali giderek güçlenmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle İran’ın olası bir barış masasına otururken, bu savaşın kendisi açısından “son savaş” olmasını sağlayacak bir güvenlik çerçevesi talep etmesi anlaşılabilir bir durumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın bölgesel nitelik kazanması, küresel maliyetinin artması ve askerî-siyasi çatışmanın giderek ekonomik boyuta taşınması halinde, savaşı sonlandıracak son sözün yalnızca Trump’a ait olmayacağı da görülmektedir. Bu noktada sözün Xi Jinping, Masud Pezeshkian ve Vladimir Putin gibi aktörlere geçmesi ihtimali güçlenmektedir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iki-haftada-iran-savasinda-degisen-dengeler-1773695572.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ramazan okuması: İslam ve siyaset üzerine beş kitap</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ramazan-okumasi-islam-ve-siyaset-uzerine-bes-kitap-12836</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ramazan-okumasi-islam-ve-siyaset-uzerine-bes-kitap-12836</guid>
                <description><![CDATA[Günümüzde hem Batı’da hem de Müslüman dünyada bazı akademisyenler Müslüman toplumların bilimsel bir gerileme yaşadığını inkâr eder; “gerileme” kavramını kullananları Oryantalist olmakla suçlarlar. Oysa İbn Haldun (14. yüzyıl) ve Kâtip Çelebi (17. yüzyıl) gibi tarihî şahsiyetler kendi toplumlarındaki ilmî durgunluğu açıkça dile getirmiştir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir önceki </span><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/iranda-rejim-ulemanin-vesayeti-12801"><span style="color:#2980b9">yazımızda</span></a><span style="color:black"> İran özelinde ve İslam dünyası genelinde ulema-devlet ittifakının 11. asırdan sonra ortaya çıkışına değinmiştik. Bu ittifakın yüzyıllar boyu süren etkisi, kimilerinin zannettiği gibi İslam’ın özünden kaynaklanmamaktadır. 8. ila 11. asırlar arasında İslam âlimleri (ulema) ile devlet yöneticileri arasında belirgin bir ayrım vardı. Bu ittifakın ortaya çıkıp yüzyıllarca etkisini sürdürmesinde iki ana etken rol oynamıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Birincisi, dünya siyasetinde şiddeti temsil eden devlet ile dinî meşruiyet iddiası arasında güçlü bir bağın hemen her medeniyette görülmesidir. Orta Çağ Avrupası’ndan günümüz Hindistan’ına kadar devlet idarecileri, din aracılığıyla kendilerini kitlelere meşru göstermeyi önemli bir yöntem olarak benimsemişlerdir. Bu açıdan İslam’ın ilk dört-beş asrındaki din adamı–devlet adamı ayrımı ile Batılı ülkelerde son iki yüzyıldır görülen din-devlet ayrımı, insanlık tarihinde bir istisna olarak değerlendirilebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkinci neden ise ulema-devlet ittifakını savunanların propaganda gücüdür. Camiler ve medreseler üzerinde hâkimiyet kuran ulema, bu ittifakı dinî bir öğreti olarak yaymış ve karşı çıkanları cezalandırmıştır. Bu cezalandırmaya bir örnek, ilk inceleyeceğimiz kitabı yazan Ali Abdürrazık’ın Mısır’da başına gelenlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/indir.jpg" style="height:285px; width:200px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em><span style="color:black">İslam’da İktidarın Temelleri</span></em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Abdürrazık, 1925 yılında&nbsp;<em>İslam’da İktidarın Temelleri</em>&nbsp;adlı kitabını kaleme aldı. Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti hilafeti ilga etmiş, Mısır kralının halifelik iddiası ise tartışma konusu olmuştu. Hilafet kavramına, İslam’ın bir siyasi proje olmadığı ve hilafetin dinin bir parçası sayılamayacağı gerekçesiyle itiraz etti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">El-Ezher mezunu ve İslam mahkemesi hâkimi olan Abdürrazık (1888–1966), kitabında İslam’ın bir siyasi sistemden ziyade ahlakı öncelediğini savundu. Ona göre Hz. Muhammed (sav) siyasi bir model ortaya koymamış; aksine maneviyat merkezli bir mesaj tebliğ etmişti. Eğer Peygamber siyasi bir düzeni önceliklendirmek isteseydi, siyasi bir halef tayin ederdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dahası Abdürrazık, İslam tarihinde Emevî ve Abbasî gibi hanedanların, liderleri kendilerini halife olarak tanıtsalar da, siyasetlerinin özünde dinî değil, dünyevî olduğunu vurguladı. Sonuç olarak hilafetin ilahî bir zorunluluk değil, beşerî bir kurum olduğunu ileri sürdü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ulemanın bu cesur çıkışı cezasız bırakması beklenmezdi. El-Ezher ulema heyeti Abdürrazık’ın diplomasını iptal etti. Diploması iptal edilince hâkimlik görevi de sona erdi ve işsiz kaldı. Bu küçük hacimli fakat büyük yankı uyandıran kitabın yazarı, hayatının geri kalanını bir tür inziva içinde geçirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/siyasete-dair-temel-bilgiler-kurtubali-ibn-rusd.jpg" style="height:390px; width:200px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em><span style="color:black">Platon’un Devlet’ine Şerh</span></em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İslam tarihinin erken döneminde Farabi ve İbn Sina gibi düşünürler hegemonik bir ulema baskısıyla karşılaşmıyordu. İslam dünyasında filozoflara yönelik baskı, 11. yüzyılda değişen güç dengeleri ve Gazali gibi dâhi bir âlimin Müslüman filozofları üç meselede kâfir ilan etmesi sonucunda ortaya çıktı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ulema-devlet ittifakının bu baskısı Orta Asya, İran ve Irak’tan başlayıp batıya doğru yayıldıkça Müslümanların felsefe alanındaki üretkenliği Endülüs’e sıkışmaya başladı. İslam tarihinde Aristocu felsefe geleneğinin son büyük temsilcisi olan İbn Rüşd (1126–1198), Müslüman yönetimindeki İspanya şehirlerinde yaşadı. Gazali’ye reddiyeler yazdı; Kur’an’ın felsefeyi yalnızca tolere etmekle kalmayıp aynı zamanda teşvik ettiğini vurguladı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siyaset konusunda İbn Rüşd’ün en önemli eseri Platon’un&nbsp;<em>Devlet</em>’ine yazdığı şerhtir. Bu eserinde Platon’un rejimlerin yozlaşması teorisini İslam tarihine uygulamıştır. Bu teoriye göre akıl merkezli faziletli yönetim zamanla onur ve askerî güç merkezli timokrasiye, oradan zenginlerin hâkim olduğu oligarşiye, ardından çoğunluğun yönetimi olan demokrasiye ve nihayet tek adam rejimi olan tiranlığa dönüşür ve çöker.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İbn Rüşd bu eserinde kadınların sosyo-politik katılımına dair proto-feminist bir ufuk da ortaya koyar. Kadınları sosyo-politik yaşamın dışında tutmanın Müslüman şehirlerde refahı engellediğini savunur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ne yazık ki İbn Rüşd’ün bu önemli fikirleri İslam dünyasında değil, tercümeleri yoluyla Avrupa’da etkili oldu. Yaşarken ve sonrasında o kadar mutaassıp bir tepkiyle karşılaştı ki, Platon’a yazdığı şerh gibi bazı önemli eserlerinin Arapça asılları yok edildi; bu nedenle elimizde sadece İbranice tercümeleri kaldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/mukaddime-karton-o-nkapak-1760018676.jpg" style="height:300px; width:200px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em><span style="color:black">Mukaddime</span></em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İbn Rüşd sonrasında Müslüman toplumlar nadiren büyük düşünürler yetiştirmiştir; bunların en bilineni, günümüzde ilk sosyal bilimci kabul edilen İbn Haldun’dur (1332–1406). En meşhur eseri&nbsp;<em>Mukaddime</em>, çok ciltli dünya tarihine yazdığı bir giriştir. İbn Haldun filozof ya da ilahiyatçı olmadığını; insan topluluklarını ve medeniyetleri inceleyen yeni bir ilim dalı ortaya koyduğunu vurgular. İslam ve siyaset konusunda analitik bir tarih anlayışı geliştirir; fıkhî görüş arayanları ise 11. asır fakihi Maverdi’ye yönlendirir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Mukaddime</span></em><span style="color:black"> toplulukları iki ana kategoride inceler: şehirliler ve göçebeler. Şehirlerde yaşayan insanlar, bilimi ve sanatı geliştirir, ancak iki ana zafiyetleri vardır. Birincisi, devlet onları silahsızlandırıp boyun eğdirdikçe artan uysal tabiatlarıdır. İkinci zayıflık ise lüks şehir hayatının beraberinde getirdiği tembellik ve rahatlığa alışmadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Göçebe kabileler ise sert koşullara alışkın, savaşmaya hazır ve cesur olmak zorundadır; zira onları koruyan duvarlar ya da kapılar yoktur. Bu nedenle daima silah taşırlar. En önemlisi, güçlü bir asabiyete (grup aidiyeti duygusuna) sahiptirler. Öte yandan göçebelerin de olumsuz yönleri vardır: medeniyetten uzaktırlar ve çoğu zaman başkalarının mallarını yağmalarlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İbn Haldun bu iki grup arasında döngüsel bir ilişki tasvir eder: Göçebeler şehirleri fetheder, yerleşir ve zamanla asabiyetlerini kaybeder; böylece başka göçebe toplulukların saldırılarına açık hâle gelirler. Bu dinamik, hanedanların yükseliş ve çöküşünü açıklar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İbn Haldun sosyopolitik analizini ekonomik görüşlerle tamamlar. Modern dönemde ekonomik fikirlerinden etkilenenlerden biri ABD Başkanı Ronald Reagan’dır. Reagan, konuşmalarında ona atıfta bulunduğu gibi, başkanlığı sonrasında Bill Clinton’a yazdığı açık mektubun sonunda da şu sözlerini aktarmıştır: “Size İbn Haldun’un şu nasihatini hatırlatmak isterim: ‘İmparatorlukların yükselişinde vergi oranları düşük, fakat gelirler yüksek olur; imparatorlukların çöküşünde ise vergi oranları yüksek, fakat gelirler düşüktür.’”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son iki yüzyılda Batılılar tarafından yeniden keşfedilene kadar İbn Haldun, Müslüman toplumlar arasında – Osmanlı’daki çöküş tartışmaları gibi istisnalar hariç – &nbsp;neredeyse unutulmuştur. Bir Batılı tarihçinin deyimiyle, “Hiçbir ünlü düşünür, İbn Haldun kadar uzun ve garip bir ihmale uğramamıştır.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1br9qfwm5egs92e156z.jpg" style="height:267px; width:200px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em><span style="color:black">İslam’ın Serüveni: Barut İmparatorlukları</span></em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İbn Haldun’dan bir asır sonra İslam coğrafyasında üç büyük imparatorluk ortaya çıktı: Osmanlılar, Safeviler ve Babürlüler. 16. ile 18. yüzyıllar arasında Balkanlar’dan Bengal’e uzanan geniş bir coğrafyaya hükmettiler. Askerî ve jeopolitik bakımdan toplam güçleri İslam tarihinin zirvesini temsil ediyordu. Ancak ne İbn Rüşd gibi bir filozof ne de İbn Haldun gibi bir tarihçi yetiştirebildiler. Dahası, Gazali kalibresinde bir din düşünürü de çıkaramadılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Marshall Hodgson (1922–1968),&nbsp;<em>İslam’ın Serüveni</em>&nbsp;adlı eserinin üçüncü cildinde bu üç devleti, ateşli silahlara ve askerî teknolojiye dayanmaları nedeniyle “barut imparatorlukları” olarak adlandırır. Ona göre bu devletler, adeta bir ordu gibi örgütlenmiştir. Hodgson, eserinin ilk iki cildinde İslam tarihinin felsefî ve tasavvufî boyutlarını vurgulamıştır. Ancak üçüncü ciltte – kültürel kozmopolitizmi yansıtan mimarlık ve sanatın yanı sıra – askerî yönü öne çıkarma ihtiyacı hissetmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hodgson bir başka eserinde bu üç imparatorluğun jeopolitik önemini şöyle vurgular: “16. yüzyılda, Mars’tan gelen bir ziyaretçi tüm dünyanın Müslümanlığa geçmek üzere olduğunu düşünebilirdi.” Ben bu görüşe katılmıyorum; zira o dönemde İslam dünyasında durağanlık belirginleşirken Batı Avrupa’da dinamizm artıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/mih_200.jpg" style="height:319px; width:200px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em><span style="color:black">İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık</span></em></strong>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İngilizcesi 2019’da çıkan kitabımın Türkçesi bu ay yayımlandı:&nbsp;<em>İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma</em>. Bu kitapta, günümüzdeki 50 Müslüman çoğunluklu ülkede görülen otoriterlik ve geri kalmışlık sorunlarının tarihsel kökeni olarak ulema sınıfı ile askerî devlet arasındaki ittifaka işaret ediyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kitaba göre İslam tarihinin ilk beş asrında Müslümanlar, tüccar sınıfı ve düşünürlerin öncülüğünde bir altın çağ yaşadı. Bu dönemde ulema yöneticilerle arasına belirli bir mesafe koydu. Dahası, çoğulcu toplum yapısı içinde çeşitli İslam ekollerine bağlı Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler ve diğer inanç sahipleri ticari ve felsefî üretime katkı sağladı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak 11. asırdan itibaren kurumsallaşan ulema-devlet ittifakı, Selçuklu, Memluk ve Osmanlı topraklarında Sünnî ortodoksiyi; Safevî İran’ında ise Şiî ortodoksiyi hâkim kıldı. Bu ittifak, filozof sınıfını tasfiye ederken tüccar sınıfını da zayıflattı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Osmanlı ve Safevî devletleri askerî genişlemeye öncelik verirken Avrupa toplumları Matbaa Devrimi, Coğrafi Keşifler, Bilimsel Devrim ve Aydınlanma gibi gelişmelere imza attı. Matbaa sayesinde Avrupa’da kitap basımı ve okuryazarlık oranı hızla arttı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">8. ile 11. yüzyıllar arasında Müslüman dünya bilim ve ekonomik refah açısından altın çağını yaşarken Avrupa geri kalmış durumdaydı. Müslümanlar kâğıt üretiyor ve yüz binlerce kitabın bulunduğu büyük kütüphaneler kuruyordu; Avrupalılar ise kâğıt üretiminde Müslümanların 500 yıl gerisinde kaldılar ve bin eserlik kütüphaneleri bile nadiren kurabildiler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak 15. ve 18. yüzyıllar arasında tablo tersine döndü. Bu dönemde Avrupalılar binlerce matbaa kurarken Müslüman dünyada yaklaşık üç yüzyıl boyunca tek bir matbaa bile kurulmadı. 18. yüzyılda Osmanlı’da yalnızca 50 bin nüsha civarında kitap basılırken Avrupa’da bu sayı bir milyara yaklaştı. Sonuçta 1800 yılında Osmanlı Müslümanları arasında tahminî okuryazarlık oranı yüzde 1–2 iken Avrupa ortalaması yüzde 31’e ulaştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Günümüzde hem Batı’da hem de Müslüman dünyada bazı akademisyenler Müslüman toplumların bilimsel bir gerileme yaşadığını inkâr eder; “gerileme” kavramını kullananları Oryantalist olmakla suçlarlar. Oysa İbn Haldun (14. yüzyıl) ve Kâtip Çelebi (17. yüzyıl) gibi tarihî şahsiyetler kendi toplumlarındaki ilmî durgunluğu açıkça dile getirmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Müslüman dünyanın tarihteki altın çağı, bilim ve ekonomi alanında gelecekteki ilerlemesi için bir ilham kaynağı olabilir. İlerlemeyi hızlandırabilecek temel etkenlerden biri, İslam ve siyaset ilişkisini teorik temellere oturtmaktır; bunun ilk adımı ise alandaki kitapları okumaktır.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ramazan-okumasi-islam-ve-siyaset-uzerine-bes-kitap-1773526422.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupa İran Savaşı’nı nasıl okuyor?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupa-iran-savasini-nasil-okuyor-12833</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupa-iran-savasini-nasil-okuyor-12833</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa’nın İran savaşına verdiği dağınık tepkiler, ABD öncülüğündeki harekâta mesafe koymaya çalışanlarla, Washington’la uyumu öne alanlar arasındaki ayrışmayı bir kez daha ortaya çıkardı. Kimi başkentler, İran’ın füze ve dron kapasitesine karşı “savunma amaçlı sınırlı destek” ifadesiyle ABD’ye alan açarken, kimileri çatışmanın büyümesinin enerji fiyatları ve iç siyaset üzerindeki etkisini önceleyen bir temkin hattı benimsedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brent petrolün yeniden&nbsp;100 dolar&nbsp;eşiğine dayandığı, Avrupa gaz referansı&nbsp;TTF’nin birkaç gün içinde&nbsp;<a href="https://www.bloomberg.com/news/articles/2026-03-09/european-gas-prices-surge-30-as-middle-east-war-roils-markets">yüzde 30’a yakın</a> sıçradığı bir dönemde, İran’da süren savaş artık Avrupa başkentleri için uzak bir coğrafya haberi olmaktan çıktı. Hürmüz Boğazı’ndan yükselen her duman, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden beri kırılgan hale gelen Avrupa enerji mimarisini yeniden sınayan bir uyarı niteliği taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yanda enerji fiyatları üzerinden geri dönebilecek ikinci bir enflasyon dalgası, öte yanda savunma harcamalarını kalıcı biçimde yukarı çekecek yeni bir güvenlik iklimi var. Üstelik bu kez tartışma yalnızca krizin nasıl yönetileceği üzerine yürümüyor; Avrupa’nın ABD’ye ne kadar yaslanarak ve ne ölçüde kendi ayakları üzerinde durarak hareket edeceği sorusu da masanın ortasında duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’daki savaşın ilk günlerinde petrol ve gaz fiyatlarında görülen şok artış, enerji bağımlılığını azaltmak için Ukrayna savaşı boyunca büyük bedel ödeyen Avrupa ekonomilerini yeniden stres testine soktu. Orta Doğu’dan gelen&nbsp;<a href="https://energytracker.asia/oil-prices-surge-as-us-iran-war-threatens-global-energy-supply/">ham petrol akışının</a>&nbsp;neredeyse beşte birini taşıyan&nbsp;<a href="https://www.reuters.com/business/energy/global-energy-costs-soar-iran-crisis-disrupts-shipping-oil-gas-production-2026-03-03/">Hürmüz Boğazı</a>’ndaki kesinti, Katar’dan gelen LNG yüklerini, Irak ve Körfez’den çıkan petrol tankerlerini doğrudan etkiliyor. Savaş uzadıkça bu kesintinin kalıcı bir fiyat katmanına dönüşme olasılığı artıyor. Bu durum karşısında Avrupa liderleri kısa vadeli “enerji yastığı” ararken, orta ve uzun vadede stratejik otonomi başlığını yeniden ısıtmak zorunda kaldı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji şoku&nbsp;kapıya tekrar dayanırken</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’daki savaşın başlamasından sonra petrol fiyatları yüzde 15’in üzerinde artarak 100 doların üstünü gördü. Avrupa gaz piyasasında referans kabul edilen TTF kontratları ise birkaç gün içinde yüzde 20–30 bandında sıçrama yaşadı. Bazı senaryolarda çatışmanın uzaması halinde 2026 enflasyon oranının yeniden&nbsp;<a href="https://www.euronews.com/business/2026/03/11/how-high-could-europes-inflation-go-if-the-iran-war-continues">yüzde 3’ün üzerine</a>&nbsp;tırmanabileceği, büyümenin de&nbsp;<a href="https://www.reuters.com/business/energy-prices-increase-iran-war-dampen-germanys-recovery-only-slightly-diw-says-2026-03-11/">yüzde 1,4’lük beklenti</a>nin yaklaşık 0,4 puan altında kalabileceği hesaplanıyor. Ukrayna savaşı sırasında mali kapasitesinin önemli bir bölümünü enerji sübvansiyonlarına ve destek paketlerine harcamak zorunda kalan Avrupa ekonomileri için, İran merkezli ikinci bir şok dalgası hem bütçe dengesini hem de para politikasını sıkıştırma potansiyeli taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Birliği’nin ekonomi kanadından gelen uyarılar bu açıdan oldukça net diyebiliriz. Brent petrolün 100 dolar civarında kalması ve gaz fiyatlarının yüksek seviyeye yapışması halinde, enflasyon cephesinde yeniden enerji kaynaklı bir baskı dalgasının doğabileceği, bunun da Avrupa Merkez Bankası’nı gevşeme döngüsünü yavaşlatmaya zorlayabileceği ifade ediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle bir tabloda yalnızca sanayi üretimi ve tüketim kalıpları etkilenmeyecek. Aynı zamanda faizlerin beklenenden daha uzun süre yüksek kalması, kamu borçlanma maliyetlerini artırarak savunma ve sosyal harcamalar arasındaki gerilimi de büyütecek. Avrupa başkentleri bu noktada kendine şu soruyu sormaya başladıklarını düşünüyorum: İkinci bir enerji şokunu ne kadar süre yönetebiliriz? Ve bu durumu nasıl, ne şekilde ve nereden ikame edebiliriz?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savunma harcamaları ve “ortak cephe” tartışması</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji fiyatlarının yükselişiyle sınırlı kalmayan bir “İran etkisi”nden söz etmemiz gerekiyor. Bir tarafta ABD ve İsrail’in başını çektiği hava harekâtı ve Körfez’den Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada konuşlanan Amerikan güçleri, diğer tarafta ise bu tabloyu izlerken kendi güvenlik mimarisini yeniden tasarlamaya çalışan Avrupa var. İran’ın füze ve dron kapasitesine ilişkin kaygılar, Kıbrıs çevresinde ve Doğu Akdeniz’de konuşlandırılan Avrupa unsurlarının sayısını artırdı. Yunanistan gelişmiş F-16 uçakları ile iki firkateyni Kıbrıs savunmasını takviye için gönderirken, İtalya ve İspanya da bölgeye savaş gemileri sevk etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu husus, Avrupa’nın yıllardır tartıştığı “<a href="https://www.aljazeera.com/news/2026/3/4/amid-middle-east-crisis-europe-fumbles-towards-mutual-defence">stratejik özerklik</a>” söylemini somut bir sınavla karşı karşıya getiriyor aslında. Ukrayna dosyası üzerinden 2025 yılı sonunda kararlaştırılan&nbsp;<a href="https://www.cfr.org/articles/europes-disjointed-response-to-the-u-s-israeli-war-with-iran">90 milyar avroluk ortak borçlanma</a>&nbsp;ve savunma finansmanı programı, İran savaşıyla birlikte artık tek cepheli bir güvenlik planı olmaktan çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa, hem Rusya karşısında Ukrayna’yı desteklemeye devam etmeyi hem de Orta Doğu kaynaklı yeni bir kriz hattını yönetmeyi aynı anda başarmak zorunda. Bu ikili yük, savunma bütçelerini kalıcı biçimde yüksek bir patikaya oturtma riskini de beraberinde getiriyor. Böyle bir baskı altında Avrupa’nın ABD’ye güvenlik şemsiyesi için daha fazla mı yaslanacağı, yoksa kendi caydırıcılığını güçlendirmeye mi yöneleceği sorusu giderek daha yüksek sesle sorulmaya başlandı bile.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.aa.com.tr/en/europe/iran-war-shock-puts-europes-energy-autonomy-dilemma-back-in-focus/3859721">Enerji otonomisi</a>&nbsp;mi, stratejik otonomi mi</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşının ortasında Avrupa için yeniden görünür hale gelen temel kırılganlık, enerji bağımlılığının siyasi ve ekonomik kararlara nasıl zincir vurduğunda saklı. Rus gazına olan bağımlılığın azaltılması için atılan adımlar,&nbsp;<a href="https://www.bloomberg.com/news/articles/2026-03-11/europe-rushes-to-deal-with-price-fallout-from-trump-s-iran-war">LNG terminalleri</a>ne yönelen acil yatırımlar,&nbsp;yenilenebilir enerji kapasitesinde hızlanan artış&nbsp;ve tasarruf önlemleri Ukrayna savaşının zorunlu kıldığı bir dönüşüm başlatmıştı. Buna rağmen petrolün ve deniz yoluyla taşınan gazın önemli bir bölümünün hâlâ Orta Doğu ve Hürmüz hattına bağlı olması Avrupa’nın stratejik otonomi tartışmasını enerji cephesiyle iç içe yürütmek zorunda olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran merkezli bu kriz, “enerji otonomisi olmadan stratejik otonomi olur mu” sorusunu daha sert bir dille gündeme getiriyor. Zira her yeni şok, karar vericilere aynı tabloyu hatırlatıyor: Enerji tedarikine yönelik her kesinti, jeopolitik manevra alanını daraltıyor, iç siyasette hükümetlerin elini zayıflatıyor ve toplumla kurulan ekonomik sözleşmeyi zorluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktadan sonra Avrupa için seçenekler oldukça açık. Ya kısa vadeli yastıklama mekanizmalarıyla her krizi tek tek karşılayan “reaktif” bir çizgide kalınacak ya da ortak savunma ve dış politika başlıklarıyla uyumlu bir enerji stratejisi inşa edilecek. Hangisinin daha zor olduğu ortada, ancak hangisinin daha sürdürülebilir olduğu sorusunun cevabı da aynı ölçüde açık.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni stratejik otonomi arayışı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’nın İran savaşına verdiği dağınık tepkiler, ABD öncülüğündeki harekâta mesafe koymaya çalışanlarla, Washington’la uyumu öne alanlar arasındaki ayrışmayı bir kez daha ortaya çıkardı. Kimi başkentler, İran’ın füze ve dron kapasitesine karşı “savunma amaçlı sınırlı destek” ifadesiyle ABD’ye alan açarken, kimileri çatışmanın büyümesinin enerji fiyatları ve iç siyaset üzerindeki etkisini önceleyen bir temkin hattı benimsedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum henüz tümüyle kurumsallaşmış bir Avrupa savunma mimarisinden söz etmenin mümkün olmadığını gösteriyor. Ancak aynı zamanda, Ukrayna–İran ekseninde iki cepheli bir baskı altına giren Avrupa’nın kendi ortak kapasitesini güçlendirme yönünde daha köklü adımlar atmaya mecbur kaldığını da ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda Türkiye’nin de içinde yer aldığı geniş coğrafya açısından baktığımızda, İran savaşının Avrupa’da tetiklediği enerji ve güvenlik tartışması yalnızca kıta içi bir mesele sayılmaz. Enerji koridorlarının yönü, savunma sanayi yatırımlarının ölçeği, NATO içi yük paylaşımı ve AB’nin komşuluk politikası önümüzdeki yıllarda bu krizlerin birikimi üzerinden şekillenecek. Avrupa’nın İran savaşını nasıl okuduğu kadar, bu okumanın sonucunda hangi kurumsal refleksleri geliştireceği de belirleyici olacak. O halde soru şu: Bugün İran kaynaklı şok dalgasını yönetmeye çalışan Avrupa, yarın yeni bir krize hazırlıklı bir aktör olarak mı uyanacak, yoksa her defasında farklı cephelerden gelen dalgalara karşı savrulan bir ekonomi–güvenlik bileşimi mi olacak?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/avrupa-iran-savasini-nasil-okuyor-1773425154.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tektanrılı dinlerin kıyameti</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tektanrili-dinlerin-kiyameti-12828</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tektanrili-dinlerin-kiyameti-12828</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de pek çok kişide naif bir inanç var; monoteizm laiklik ile yaşayabilir. Ben bunun tarihte hiçbir zaman mevzubahis olmadığını düşünüyorum. Modern dönemden önce laiklik yoktu elbette ama dürüst olalım; Yahudiliğin, Hristiyanlığın ve İslam’ın tarih sahnesine çıkışı başka inançlara karşı hoşgörüsüzlüklerini kaydeden anlatılarla doludur. Üstelik kendi inanan yazarları tarafından.   ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir avuç erkek ve kadın Beyaz Saray’da Oval Ofis’in meşhur Resolute Masası’na ellerini koyan Trump’ı dualarla kutsuyorlar. Başka bir avuç kadın ve erkek, Hamaney’in şehitliğinin gıpta edilecek bir makam olduğunu söyleyip, onun peşinden şehitliğe koşmanın erdemli bir düşünce olduğunu savunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir avuç erkek (inançlı Yahudiler kadın sevmez) ise sözde Tevrat’ın onlara vadettiği toprakların peşinde soykırım üzerine soykırım yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine başka bir avuç erkek (inançlı Müslümanlar da kadın sevmez) cennete girmek için Allah’ın onlara her türlü eylemi meşru gördüğüne inanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tarih boyunca artık hepimizin bildiği temcit pilavı. Kitaplarda okumaktan bile usanıyorsunuz. Peki bu nereden geldi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tamamen tüm bu tarihe odaklanmasa da monoteizmin acımasız ve hoşgörüsüz dünyasının tarihinin bir dönemini ele alan ve Yapı Kredi Yayınları’ndan Türkçeye çevrilmiş olan Catherine Nixey’in Kasvetli Çağ: Klasik Dünyanın Hristiyanlar Tarafından Yıkılışı adındaki kitabı okuyordum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitap, bugün Vatikan tarafından azizlik mertebesine yükselmiş pek çok azizin cahil kalabalıkları kullanarak nasıl bir anti-entelektüelizm ile bilgelik ve rasyonel düşünceye karşı cehaleti savunduğunu, muhteşem Greko-Romen kültürünün sanat ve dünya anlayışını nasıl yerle bir ettiklerini tek tek örnekleriyle anlatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu örneklere girmeyeceğim. Yazarın odaklandığı ana mevzu ise Roma’nın Hristiyanlığı nasıl kabul ettiği. Bugün pek çok tarihçi, bir meşruiyet krizinde olan Roma’nın Hristiyanlığı kabul etmeyi çıkar yol olarak gördüğü konusunda şüphe duymuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü politeist Roma’nın da Hristiyanlıktan önce veya erken Hristiyanlık döneminde Neron, Kaligula gibi yöneticilerden bildiğimiz üzere artık tutunamadığı ve iç çalkantılarla pek çok isyan, iç savaş ve krizle sarsıldığını biliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla bazıları için tarihsel meşrutiyet rasyonel bir açıklama olarak görünüyor. Benzerini misyoner bir din olan İslam için de söyleyebiliriz. Pek çok aklı başında İslam tarihçisi, önceki politeistlerin bu yeni dini seçmesinin altında da yeni dinin yeni ve daha meşru bir politik hedef belirlediği yönünde hem fikir. İslam gerçekten de o dönem birbirinden ayrı politik ve toplumsal menfaatler içinde bulunan kabileleri bir araya getiren önemli bir unsur olmuştu. Benzerini İslam’ın geliştiği dönemler için de söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi burada biraz daha spesifik argümanlardan bahsedelim. İlk Hristiyan yazarların metinlerine baktığımızda, eski pagan dinlere yönelik getirdikleri eleştirilerin başında, “sizin tanrılarınız size ne fayda getirdi?” argümanı vardır. Kur’an da Araf suresi 197. Ayette “Allah'tan başka yardımınıza çağırdığınız tanrılarınız ise sizin imdadınıza yetişemezler, hatta kendilerine bile fayda ve yardımları dokunmaz.” diyerek benzer bir imada bulunur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada bu “fayda” kelimesini açalım. Bu yeni dinlerin mensupları için fayda hiç şüphesiz eski çağların zor zamanlarında, ölüm, hastalık, kıtlık, savaş ve benzeri kötülüklere karşı psikolojik bir koruma olarak inancın örgütlenmesini ifade ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki onların talep ettikleri neydi? Herkes o inançla örgütlenmeli ki, dışarıdan gelen barbarlar, veba, kıtlık ve kötülük her ne ise buna karşı toplumsal ve sonraları da politik bir örgütlenme modeli oluşturulabilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve evet, geçmiş tanrıların faydasız olduğu konusunda bu anlamda haklılar mıydı? Haklılardı. Nedeni aslında çok açık. Çünkü politeistlerin bu inançtan kozmik ve psikolojik anlamda -yani ruhani anlamda- çok fazla beklentileri yoktu ki fiziksel anlamda dışarıdan gelen kötülüklere karşı bu inancı dogmatik bir şekilde savunsunlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrılar faydasızdı. Ama faydasız oldukları için değil; onlara inananların bu konuda oldukça rahat bir tutum sergilemesinden dolayı. Eski Yunan site devletlerinin tanrılarının “yetki alanı” değil tek bir site devletinde, aynı site devletinin farklı bölgelerine göre bile değişebiliyordu. Bir yerde Artemis kültü baskınken, diğerinde Dionysos olabiliyordu. Mısır’dan, Hitit uygarlıklarından bahsetmeye gerek bile yok. Mısır’ın meşhur 9 tanrısı sadece belirli dönemlerde vardı, bunun dışında bölgesel ve senkretik inançlarda 1200’den fazla tanrı olduğu biliniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dolayısıyla politik birliktelik anlamında bir fayda getirmiyordu. Daha doğrusu, politik birliktelik ve asabiyeyi oluşturmak için bir kriter olarak görülmüyordu. Mısır bu anlamda bir istisnaydı belki de; Firavun kendisini tanrı gibi görüyordu. Ancak yine de inanç çeşitliliği hat safhadaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yanında tanrılara güvenilmezdi de. Bu politeistlerin kendi inandığı bir gerçekti. Aischylus, Zincire Vurulmuş Prometheus’ta Zeus’un kaypak doğasını ele geldiğince eleştirir. Snorri Sturluson’un Manzum Edda eserinin bir bölümü olan Hávamál’da Odin’in sözüne güvenilmeyeceği açıkça belirtilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Politeistlerin diğer politeist dinlere karşı ne kadar tevazu gösterdiği tartışma konusu olsa da bugün monoteist dinlerle kıyaslanamayacak kadar rahat olduğu su götürmez bir gerçektir. Sokrates örneği akla gelecektir; ama gerçekten de çok istisnai bir örnektir. Çünkü Sokrates’in dikkat çektiği nokta tanrılardan öte, site-devleti politikasının eleştiriliyor olmasıydı. Kısacası Sokrates’in yargılanmasında din ağır basan bir gerekçe değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısacası monoteizmin talebi açık şekilde kendi gerçekliğinin kurduğu dinin etrafında kurulan tek tip bir epistemolojiydi. Tanrılara yönelik bu gevşek inancın insanları bir yola sokamayacağı düşüncesini anakronizme düşmeden açıklamak çok zordur; politeistlere yönelik karalama ve kara propagandanın bereketi ile bu daha da zorlaşmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim düşüncem ise insanlığın bu monoteist dinler olmasaydı daha ahlaksız, daha kötü bir yola gideceğine yönelik inancın naif ve rasyonel olmadığı yönünde. Burada, üç monoteist dinin yol açtığı yıkım ve felaketleri birbiriyle kıyaslayarak hareket etmeyeceğim. Belki de İslam bu anlamda diğer ikisinden de en az yıkım getireni olmuştur. Ancak mesele sadece bu yıkımdan ibaret değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beni asıl ilgilendiren, tıpkı bundan 1600-1700 sene önce Roma’da olduğu gibi, bugün bu monoteist dinlerin de ciddi bir çıkmaz içinde olması. Hiçbirimizin ABD-İsrail ve İran savaşında, ABD-İsrail’in saldırganlığı konusunda şüphesi yok. Ancak çoğumuz yine durup İran’ın teokratik yönetiminin nasıl bir hasara yol açtığını düşünüyoruz, bence İran halkı da bu yüzden şaşkın. Çünkü kendi yönetimlerinin bir “faydası” olmayacağını biliyorlar ancak onları ortadan kaldırmak isteyen ABD-İsrail’in de hiçbir fayda getirmeyeceğine eminler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu monoteist dinler yeni bir şey sunamıyor. İnsanlığın bir sonraki adımda ne düşünmesi gerektiğine ilişkin yeni bir düşünce ortaya çıkaramıyorlar. Bu yüzden de gündemlerinden kadın, kürtaj, homoseksüellik gibi bin senelik mevzular düşmüyor. Çünkü yeni bir şey olmadığını, ancak ve ancak bu gibi konular üzerinden kendilerine bir gündem yaratıp dikkat çekebileceklerini biliyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de pek çok kişide naif bir inanç var; monoteizm laiklik ile yaşayabilir. Ben bunun tarihte hiçbir zaman mevzubahis olmadığını düşünüyorum. Modern dönemden önce laiklik yoktu elbette ama dürüst olalım; Yahudiliğin, Hristiyanlığın ve İslam’ın tarih sahnesine çıkışı başka inançlara karşı hoşgörüsüzlüklerini kaydeden anlatılarla doludur. Üstelik kendi inanan yazarları tarafından.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Organize dinlerin insanlığa bir fayda getirmeyeceğini düşünen Mustafa Öztürk haklıdır. Yahudiliğin kıskanç tanrısı bugün orta doğuda sadece petrolü ve egemenlik alanlarını kıskanmıyor. Yahudiliğin versiyonlarından başka bir şey olmayan diğer iki semavi dinle yeni şehitler, yeni sözde kahramanlar yaratıyor. Ve herkes buna inanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek Tanrı ise orada bir yerde bizi bekliyor; Thomas Paine’in dediği gibi; “ne Yahudi dininin inancına ne Roma kilisesine ne Yunan kilisesine, ne Türk inancına, ne Protestan kilisesine ne de bildiğim hiçbir kiliseye inanmıyorum. Zihnim benim kendi kilisem.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu yazan kişi, bugün Siyonist İsrail devletinin kölesi konumundaki Trump gibi aptalca yarı teokratik emellerle hareket eden ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi’nde önemli bir rolü olan, devrim propagandisti, Aydınlanma düşünürü Thomas Paine.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu örnekten de görüldüğü gibi, dinler kendi ironilerinden başka bir şey yaratamıyor. Biz ise artık onların olmadığı bir dünyada kendi pagan ironilerimizi yaratmak istiyoruz. Bırakın kendi tanrılarımızın “faydasının” ne olduğunu biz bilelim. Rahipler, imamlar, Diyanet başkanları, rabbiler, Ayetullahlar ve mollalar değil.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/tektanrili-dinlerin-kiyameti-1773400477.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İmparatorluk, hegemonya ve bölgesel güç mücadelesi: İran’a ABD-İsrail saldırısının politik ekonomisi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/imparatorluk-hegemonya-ve-bolgesel-guc-mucadelesi-irana-abd-israil-saldirisinin-politik-ekonomisi-12824</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/imparatorluk-hegemonya-ve-bolgesel-guc-mucadelesi-irana-abd-israil-saldirisinin-politik-ekonomisi-12824</guid>
                <description><![CDATA[Levent Baştürk, ABD-İsrail’in İran’a başlattıkları saldırıyı daha tarihsel perspektiften ale alıyor. Baştürk saldırıyı; “bir askeri operasyon olmanın yanısıra küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemin göstergesidir. ABD’nin küresel hegemonyasının sorgulandığı bir dönemde ortaya çıkan bu savaş uluslararası sistemdeki dönüşümün önemli bir işareti” olarak görüyor]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">28 Şubat 2026 sabahı İran’a yönelik başlatılan ABD-İsrail askeri saldırısını iki taraf arasındaki bir güvenlik krizi olarak değerlendirmek çok safiyane bir tutum olacaktır. İran’a saldıran ABD ve İsrail bu savaşı İran’ın nükleer programı ve bölgesel güvenlik tehditleri çerçevesinde açıklama eğilimindeler. Resmî söylem çoğunlukla “önleyici savunma”, “nükleer tehdit” veya “bölgesel istikrarın korunması” gibi kavramlara dayanıyor. Ancak tarihsel süreçte yaşananlar, savaşın zamanlaması, kapsamı ve bölgesel etkileri bu açıklamaların tatmin edici olmaktan uzak olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha geniş bir perspektiften bakıldığında İran’a yönelik askeri operasyonun çok daha karmaşık bir tarihsel sürecin bir parçası olduğu açıktır. Bu savaş, küresel güç dengelerinde yaşanan dönüşümün, Orta Doğu’nun enerji jeopolitiğinin ve ABD-İsrail stratejik ittifakının kesişim noktasında ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla İran’a yönelik saldırı yalnızca İran’ın askeri kapasitesini sınırlamaya yönelik bir girişim olarak görülemez. Aynı zamanda Orta Doğu’daki siyasi düzeni yeniden şekillendirme çabasının bir parçasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda söz konusu savaş, ABD’nin küresel hegemonya krizinin ve İsrail’in bölgesel üstünlük arayışının birleştiği tarihsel bir an olarak okunabilir. Küresel sistemde güç dengeleri değişmektedir. Bu değişim özellikle Orta Doğu gibi stratejik bölgelerde daha görünür hale gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazımda, İran’a yönelik savaşın arka planını dört temel düzeyde inceleyeceğim: i) ABD-İsrail ittifakının üzerine oturduğu ekonomi-politik zemin, ii)&nbsp; Orta Doğu’nun enerji jeopolitiği ve petro-dolar sistemi, iii) İsrail’in bölgesel stratejisinin ideolojik ve politik boyutları ve iv) savaşının bölgesel ve küresel sonuçları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşım, savaşın yalnızca askeri bir olay olmadığını ve sadece güvenlik endişeleriyle açıklanamayacağını göstertecektir. Aksine bu savaş küresel güç yapılarının yeniden düzenlenmesi sürecinin bir parçasıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD-İsrail İttifakı: Yapısal Bir Güç Bloğu</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD ile İsrail arasındaki ilişki genellikle ortak demokratik değerler ve güvenlik işbirliği söylemleriyle açıklanır. Bu anlatıda iki ülke arasındaki ideolojik yakınlığa vurgu yapılır. Ancak daha eleştirel bir perspektif, bu ilişkinin çok daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu gösterir. ABD-İsrail ilişkisi diplomatik bir ittifak olmanın sınırlarının çok ötesindedir. Askeri, ekonomik ve teknolojik çıkarların iç içe geçtiği bir güç ağı üzerine inşa edilmiş bir güç bloğudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin İsrail’e sağladığı askeri yardım bu ilişkinin en önemli unsurlarından biridir. ABD ve İsrail arasında 2016 yılında imzalanan ve 2019–2028 mali yıllarını kapsayan 10 yıllık Mutabakat Zaptı, İsrail’e her yıl toplam 3,8 milyar dolar tutarında askeri yardım taahhüt etmektedir. İsrail, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’den toplamda 300 milyar dolardan fazla (enflasyona göre ayarlanmış) yardım alarak dünyada en fazla ABD yardımı alan ve almaya devam eden ülke konumundadır. Ocak 2026 itibarıyla, 7 Ekim 2023’ten bu yana ABD’den İsrail’e transfer edilen toplam askeri kaynağın 28 milyar doları aştığı belirtilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD tarafından yapılan bu büyük ölçekli askeri yardımın yalnızca bir güvenlik desteği olarak görülmesi zordur. Madalyonun diğer yüzünde ise Amerikan savunma sanayisi çıkarlarıyla bağlantılı bir ekonomik mekanizma bulunur. İsrail’e verilen askeri hibelerin önemli bir bölümü ABD savunma şirketlerinden yapılan silah alımlarına geri dönmektedir. Bu durum ABD’nin askeri-endüstriyel kompleksine sürekli bir talep yaratmaktadır. Lockheed Martin, Raytheon ve Boeing gibi şirketler için İsrail önemli bir müşteridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlişkinin bir diğer boyutu teknoloji alanında ortaya çıkar. İsrail için işgal altındaki Filistin, gelişmiş askeri teknolojilerin test edildiği bir laboratuvar işlevi görmektedir. Yahudi gazeteci-yazar Antony Loewenstein bu konuyu yetkin bir biçimde ele aldığı eserine bu nedenle Filistin Laboratuvarı adını vermiştir. İsrail ordusu tarafından kullanılan birçok silah sistemi gerçek savaş koşullarında test edilmektedir. Bu durum “battle tested” yani savaşta test edilmiş teknolojilerin küresel silah piyasasında daha kolay pazarlanmasını sağlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail aynı zamanda gelişmiş bir yüksek teknoloji sektörüne sahiptir. Siber güvenlik, gözetim teknolojileri ve yapay zekâ tabanlı savunma sistemleri bu sektörün öne çıkan alanlarıdır. İsrail’de geliştirilen birçok güvenlik teknolojisi daha sonra küresel pazarlara ihraç edilmektedir. Bu teknolojilerin bir kısmı Filistin topraklarında test edilerek geliştirilen kontrol ve izleme sistemlerine dayanmaktadır. Filistin’de kullanılan gözetim teknolojileri daha sonra uluslararası güvenlik piyasalarına satılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle ABD-İsrail ittifakı yalnızca askeri bir ilişki değildir. Aynı zamanda askeri-teknolojik bir ekosistemdir. Bu ekosistem ekonomik çıkarlar, teknolojik işbirliği ve stratejik hedefler tarafından beslenmektedir. Bu yapısal bağlar nedeniyle ittifak, siyasi liderler değişse bile kolay kolay çözülmemektedir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji Jeopolitiği ve Petro-Dolar Sistemi</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortadoğu'nun uluslararası politikadaki merkezi önemi; barındırdığı devasa enerji kaynakları, kritik jeostratejik konumu, küresel finansal sistemle olan derin entegrasyonu ve askeri-endüstriyel kompleks için taşıdığı değerden kaynaklanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Petrol modern ekonominin temel girdilerinden biridir. Enerji üretimi dışında birçok endüstriyel süreç petrol türevlerine dayanmaktadır. Plastik üretimi, kimya sanayisi, gübre üretimi ve tekstil sektörü petrol türevlerini yoğun biçimde kullanmaktadır. Ulaşım sistemleri de büyük ölçüde petrol temelli enerjiye bağlıdır. Bu nedenle petrol yalnızca bir enerji kaynağı değildir. Aynı zamanda modern ekonomik sistemin temel yapı taşlarından biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Petrol aynı zamanda küresel finans sisteminin de merkezinde yer alır. 1970’lerden sonra petrol ticaretinin dolar üzerinden yapılması doların uluslararası rezerv para birimi olarak konumunu güçlendirmiştir. Bu sistem petro-dolar sistemi olarak adlandırılmaktadır. Petrol gelirlerinin önemli bir bölümü yeniden ABD finans piyasalarına yönelmektedir. Bu durum küresel finans sisteminde doların merkezi rolünü pekiştirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle Orta Doğu’daki enerji akışının kontrolü yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda küresel finansal hegemonyanın sürdürülmesi açısından kritik bir faktördür. Bölgedeki enerji akışında meydana gelecek büyük bir kesinti dünya ekonomisi üzerinde ciddi etkiler yaratabilir. Petrol fiyatlarında yaşanacak ani dalgalanmalar küresel ekonomik krizlere yol açabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran bu enerji jeopolitiğinde önemli bir aktördür. Ülke dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervlerinden bazılarına sahiptir ve bu kaynaklar onu küresel enerji sisteminin kritik unsurlarından biri haline getirir. Bunun yanında İran, ABD’nin bölgedeki müttefiklerine meydan okuyabilen az sayıdaki devletlerden biridir. Bu iki unsur –enerji kaynakları ve jeopolitik kapasite– İran’ın konumunu yalnızca bölgesel bir güç olmanın ötesine taşır. Dolayısıyla İran ile yaşanan çatışmalar sadece güvenlik politikaları veya askeri rekabet üzerinden açıklanamaz. Bu gerilimler aynı zamanda enerji jeopolitiğinin ve küresel finans sisteminin işleyişiyle yakından bağlantılıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihsel Arka Plan: 1953 Darbesi ve 1979 Devrimi</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD-İran ilişkilerini anlamak için tarihsel arka planı incelemek gerekir. Bu ilişkide en kritik dönüm noktalarından biri 1953 darbesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık petrol endüstrisini millileştirme kararı aldı. Bu karar Batılı petrol şirketlerinin çıkarlarını doğrudan tehdit ediyordu. ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve İngiliz istihbaratı (MI6) bu gelişmeye müdahale etti. Bu iki ülkenin desteğiyle İran’da bir darbe (Ajax Operasyonu) gerçekleştirildi. Musaddık devrildi ve yerine Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin otoriter yönetimi güçlendirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şah rejimi uzun yıllar ABD’nin Orta Doğu’daki en yakın müttefiklerinden biri oldu. İran bu dönemde ABD’nin bölgesel güvenlik mimarisinin önemli bir parçası haline geldi. Ancak Şah rejiminin katı otoriter yönetimi altında siyasi muhalefet baskı altına alındı ve ekonomik eşitsizlikler arttı. Bu durum İran toplumunda geniş bir hoşnutsuzluk yarattı. Toplumsal kesimlerdeki derin hoşnutsuzluğun tetiklediği toplumsal gerilimler sonunda 1979 İslam Devrimi’ne yol açtı. Devrim bir rejim değişikliğiyle beraber İran’ın Batı merkezli güvenlik sisteminden kopuşuna da sebep oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devrimden sonra İran kendisini ABD etkisinden bağımsız bir bölgesel güç olarak konumlandırmaya çalıştı. Bu durum ABD ile İran arasında uzun süreli bir stratejik çatışmanın temelini oluşturdu. Bugünkü İran-ABD gerilimi büyük ölçüde bu tarihsel kırılmaya dayanmaktadır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in Bölgesel Stratejisi ve Güç Projeksiyonu</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail, ABD için Orta Doğu’daki en önemli stratejik müttefiktir. Bu ilişki özellikle 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra daha da güçlendi. 1967 savaşından sonra İsrail’in askeri kapasitesi ve bölgesel rolü önemli ölçüde artış gösterdi. Bu tarihten sonra İsrail yalnızca kendi güvenliğini sağlamaya çalışan bir devlet olmaktan çıktığı görülür. Aynı zamanda ABD’nin bölgedeki stratejik çıkarlarının korunmasında önemli bir aktör haline gelen İsrail, bazı analistlerce “bölgesel vekil güç” olarak kabul edilir. İsrail zaman zaman ABD’nin doğrudan müdahale etmek istemediği alanlarda askeri güç projeksiyonu gerçekleştiren bir aktör olarak görülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in askeri stratejisi çoğu zaman hızlı ve yoğun askeri operasyonlara dayanmaktadır. Bu yaklaşım düşmanın askeri kapasitesini kısa sürede yok etmeyi amaçlar. Bu strateji bazı analistler tarafından “şok ve dehşet” doktrinine benzetilir. Amaç askeri üstünlük sağlamanın yanı sıra bölgesel rakiplere güçlü bir caydırıcılık mesajı vermektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu strateji yalnızca güvenlik kaygılarıyla açıklanamaz. İsrail’in bölgesel üstünlüğünü koruma arzusu da bu stratejinin önemli bir unsurudur. İran’a yönelik savaş bu stratejinin en yeni örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın İdeolojik Boyutu</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a yönelik savaş ve bölgesel çatışmaların arkasındaki ideolojik motivasyonlar, İsrail iç siyasetindeki dönüşüm ve ABD’deki teolojik destek mekanizmalarıyla birleşerek yalnızca stratejik hesaplarla açıklanamayacak daha geniş bir çerçeve ortaya koymaktadır. Özellikle 1967 Savaşı sonrasında güç kazanan bazı dini-siyasi yorumlar, İsrail’i yalnızca modern bir ulus devlet olarak değil, aynı zamanda dini bir kefaret sürecinin parçası olarak görmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşımın önemli kaynaklarından biri Rabbi Abraham Kook ve oğlu Rabbi Tzvi Yehuda Kook’un geliştirdiği öğretiye göre İsrail Devleti laik kurucular tarafından kurulmuş olsa bile aslında Davud Krallığı’nın tarihsel devamı ve mesihçi kurtuluşun ilk aşamasıdır. Bu perspektifte devletin varlığı ve toprak bütünlüğü yalnızca stratejik değil, aynı zamanda dini bir emir olarak görülür. Bu düşünceye yakın bazı radikal çevreler bölgedeki çatışmaları Büyük İsrail vizyonunun gerçekleşmesi için bir fırsat olarak değerlendirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ideolojik çerçeve, siyasal dili de etkilemektedir. Modern uluslararası hukuk dilinin yerine zaman zaman Kitab-ı Mukaddes’e dayanan sembolik ifadeler kullanılır. Başbakan Netanyahu’nun özellikle 7 Ekim sonrasında yaptığı konuşmalarda Yahudi geleneğinde “topyekûn yok edilmesi emredilen düşman” anlamına gelen Amalek göndermesine yer vermesi bu bağlamda dikkat çekicidir. Benzer şekilde Hamas ve İran’ın Naziler olarak tanımlanması, çatışmayı mutlak iyi ile mutlak kötünün mücadelesi olarak çerçeveleyen güçlü bir ideolojik anlatı üretmektedir. İran ile yaşanan gerilim bazı dini ve siyasi çevreler tarafından eskatolojik bir mücadele olarak da yorumlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu teo-politik/ideolojik anlatı yalnızca İsrail içinde değil, ABD’deki güçlü dini-siyasi hareketler tarafından da desteklenmektedir. Evanjelik çevrelerde etkili olan Hristiyan Siyonizmi, İsrail’in güvenliğini bir dış politika tercihinden ziyade doğrudan bir Kutsal Kitap’a referansla değerlendirmektedir. Bu görüşe göre Yahudi halkının kutsal topraklarda toplanması İsa’nın ikinci gelişinin ön koşullarından biridir.İsrail İçin Birleşmiş Hrıstiyanlar (Christians United for Israel;CUFI) gibi milyonlarca üyeye sahip örgütler İran’a karşı sert politikaları destekleyerek Amerikan siyasetinde önemli bir baskı gücü oluşturmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı zamanda İsrail ve ABD yönetiminde İran sıklıkla Batı’nın değerlerine meydan okuyan ideolojik bir rakip olarak tanımlanır. Bu bakış açısına göre İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü mücadele yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi olarak görülemez. İsrail, “medeniyeti barbarlığa karşı koruma” görevinin bir parçasıdır. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi isimler İran ve müttefiklerini Batı medeniyetine tehdit oluşturan “barbarlar” olarak tanımlamış ve 2026’da başlatılan askeri harekâtı (Operation Epic Fury) bu tehdide karşı zorunlu bir adım olarak sunmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer şekilde Netanyahu İran liderliğini bir “şer ekseni” (axis of evil) olarak nitelendirirken, Donald Trump İran’a yönelik saldırıları “Amerikan halkını korumak” ve “baskıcı bir teokrasiyi devirmek” şeklinde çerçevelemiştir. Pete Hegseth gibi bazı ABD yetkilileri ise İsrail’i Batı adına “kirli işleri” yürüten stratejik bir müttefik olarak görmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD siyasetinde her iki partide de yaygın olan bir diğer yaklaşım ise İsrail’i bölgedeki “tek demokrasi” ve Batı’nın ideolojik ortağı olarak kabul etmektir. Bu nedenle İsrail’in İran’ın nükleer programına yönelik saldırıları çoğu zaman “vazgeçilmez bir güvenlik ihtiyacı” olarak değerlendirilmekte, Biden yönetimi de İsrail’in “kendini savunma hakkını” vurgulayarak diplomatik destek sağlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede İran’a yönelik politikalar yalnızca jeostratejik hesaplarla değil, aynı zamanda ideolojik ve medeniyetçi bir çatışma söylemi içinde de şekillenmektedir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İç Politika ve Savaşın Zamanlaması</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşların zamanlaması çoğu zaman iç siyasi dinamiklerle bağlantılıdır. Tarih boyunca birçok lider iç politikadaki krizleri gölgelemek için dış politikada daha agresif adımlar atmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum “dış düşman yaratma” stratejisi olarak da tanımlanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a yönelik askeri operasyonun zamanlaması da bu bağlamda tartışmaya müsait bir durum arzeder. Bu sebeple bazı analistler savaşın hem ABD (Epstein Dosyası) hem de İsrail’deki iç siyasi krizlerle de (Netanyahu’nun yolsuzluk davası) bağlantılı olduğu hususunda oldukça (ve muhtemelen de haklı olarak) ısrarlılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi liderlerin karşı karşıya kaldığı baskılar karşısında dış politikada daha sert adımlar attıkları bilenen bir durumdur. Bu nedenle İran’a karşı savaş açma kararı sadece ve sadece stratejik bir kararın sonucu olmadığı iddiaları boş iddialar olarak değerlendirilemez. Özellikle müzakerelerle halledilebilecek bir meselede, ısrarla güç kullanmanın tercih edilmesi, içerideki siyasi krizin, müstakbel çatışmanın katalizörlerinden biri olduğunun bir göstergesidir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bölgesel Sonuçlar ve Enerji Krizi</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a yönelik saldırının en önemli sonuçlarından biri bölgesel istikrarsızlığın artmasıdır. Orta Doğu zaten uzun süredir siyasi krizlerin ve askeri çatışmaların yoğun olduğu bir bölgedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni bir büyük ölçekli savaş bu kırılgan dengeyi hem kısa hem de uzun vadede daha da sarsacaktır. Kısa vadede ilk etkilenenlerden biri haliyle enerji piyasalarıdır. Hürmüz Boğazı dünya petrol ticaretinin en önemli geçiş noktalarından biridir. Dünya petrol sevkiyatının önemli bir bölümü bu boğazdan geçmektedir. Bu nedenle bölgede yaşanacak bir askeri gerilim küresel petrol fiyatlarında dalgalanmalara yol açmakta ve enerji fiyatlarındaki artış dünya ekonomisini doğrudan etkilemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca savaşın uzun vadede bölgesel güç dengelerini nasıl değiştireceği de belirsizdir. Emperyal bir güç yansıtma aracı olarak kullanılan askeri ve siyasi müdahaleler; kısa vadede düzen getirse bile uzun vadede daha radikal direniş hatları, toplumsal öfke ve stratejik yalnızlaşma olarak geri döndüğünü (blowback/geri tepki) belirtmek gerekir. 1979 İran İslam Devrimi, 1953 darbesine dönük bir geri tepkidir. Lübnan’da Hizbullah’ın yükselişi, İsrail’in bu ülkedeki geçmiş işgaline bir tepkidir. El Kaide, Sovyetlere karşı Afganistan’da yürütülen mücadelenin bir ortaya çıkardığı bir geri tepkidir. Hakeza IŞİD de, Irak’ta ABD işgalinin koşullarında ortaya çıkmış ve kök salmıştır. İran’a yönelik bu saldırının yeni bir geri tepki dalgasına yol açması da kuvvetle muhtemeldir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filistin Meselesi ve Bölgesel Düzen</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filistin meselesi, Orta Doğu’daki güç ilişkilerini ve bölgesel stratejileri belirleyen temel dinamiklerden biridir. İran bu meseleyi ileri savunma doktrininin bir parçası haline getirerek kendi sınırları dışında bir caydırıcılık alanı ve Direniş Ekseni adı verilen askeri bir müttefik ağı oluşturdu. Hamas ve İslami Cihad gibi gruplara verilen destek, İran’ın bölgesel etkisini genişletme ve İsrail’in askeri üstünlüğünü sınırlama stratejisinin merkezinde yer alan unsurlardandır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık ABD ve İsrail açısından Filistin sorunu, İsrail’in bölgeye tam entegrasyonu ve Arap devletleriyle kurulan normalleşme projeleri (İbrahim Anlaşmaları gibi) önündeki en büyük engel olarak görülmektedir. ABD’nin bölgesel stratejisi enerji kaynaklarının kaynaklarının denetimini sağlamak, İsrail’in Niteliksel Askeri Üstünlüğünü korumak ve İran gibi bu düzene meydan okuyan aktörleri sınırlandırmak üzerine kuruludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle İran’a yönelik gerilim ve askeri müdahaleler aynı zamanda Filistin davası etrafında şekillenen bir hegemonya krizinin parçasıdır. İsrail, İran’ın kurduğu direniş ağını dağıtmayı stratejik bir zorunluluk olarak görmekte ve bölgeyi ABD-İsrail ekseninde yeniden şekillendirmeyi hedeflemektedir. Bu çerçevede İran’a yönelik savaş, Filistin meselesini de içeren daha geniş bir emperyal düzenin korunması çabasının parçası olarak değerlendirilmelidir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç: Hegemonya Krizi ve Yeni Ortadoğu</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a yönelik savaş bir askeri operasyon olmanın yanısıra küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemin göstergesidir. ABD’nin küresel hegemonyasının sorgulandığı bir dönemde ortaya çıkan bu savaş uluslararası sistemdeki dönüşümün önemli bir işaretidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihsel olarak büyük güçler gerileme dönemlerinde askeri müdahalelere daha fazla başvurmuştur. İran’a yönelik savaş da bu tarihsel eğilimin bir örneği olarak olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak tarihsel deneyimler askeri güç kullanarak kalıcı bir bölgesel düzen kurmanın son derece zor olduğunu göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran gibi büyük ve karmaşık bir toplumda siyasi dönüşüm dış müdahalelerle kolayca gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Ortadoğu’da kalıcı barışın sağlanması askeri çözümlerden çok siyasi ve diplomatik süreçlere bağlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filistin meselesinin çözülmesi, bölgesel işbirliği mekanizmalarının güçlendirilmesi ve dış müdahalelerin azaltılması bu sürecin temel koşullarıdır. Aksi takdirde İran savaşı yalnızca yeni çatışmaların başlangıcı olacaktır. Bu durum bölgeyi uzun süreli bir istikrarsızlık dönemine sürükleyebilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/imparatorluk-hegemonya-ve-bolgesel-guc-mucadelesi-irana-abd-israil-saldirisinin-politik-ekonomisi-1773327524.gif"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bugünlerde aklıma hep Brezilya geliyor</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bugunlerde-aklima-hep-brezilya-geliyor-12822</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bugunlerde-aklima-hep-brezilya-geliyor-12822</guid>
                <description><![CDATA[Lula de Silva, PT’nin adayı olarak katıldığı 2022 seçimlerinin ikinci turunda yüzde 50,9 oy alarak yeniden Devlet Başkanı oldu. 81 yaşını dolduracağı bu yıl Ekim ayında yapılacak seçimlerde sağlığı elverirse yeniden aday olacağını da açıklamış bulunuyor. Eski Cumhurbaşkanı Jair Bolsonaro’ya gelince, seçimi kaybettikten sonra darbeye kalkıştığı için 27 yıl hapis cezasına mahkûmiyeti kesinleşti. Önce cezasını evde çekmeye başlayan Bolsonaro elektronik bileziğini kırma girişiminde bulunduğu için geçen Kasım ayından bu yana cezaevine nakledilmiş durumda. Etme bulma dünyası.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Latin Amerika ülkelerindeki siyasi gelişmeleri öğrencilik yıllarımdan beri izlerim. Fakülteyi bitirme tezim Şili’deki Pinochet darbesiyle ilgiliydi. 11 Eylül 1973 tarihli bu askeri darbe, ABD’nin Theodore Roosevelt’in Büyük Sopası (Big Stick) ile tahkim edilmiş Monroe Doktrini uyarınca Yeni Kıta’da gerçekleştirdiği kanlı darbelerden biriydi. 1964’te askeri darbeyi, 1985’e kadar tam 21 yıl askeri diktatörlüğü yaşamış bir ülke Brezilya. Uluslararası kamuoyunda Washington aleyhine toplumsal gelişmelere yol açan Sovyet karşıtlığına dayalı bu tür faşist askeri darbelerin SSCB’nin yıkılışıyla birlikte 90’larda ortadan kalktığı görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık, Yeni Kıta’daki darbeler tarihi hakkında “Karanlık Zamanlar” (Tiempos de Oscuridad) başlıklı kitabın yazarı olan Şili asıllı İspanyol Profesör Marcos Roitman 2000’li yıllarda Latin Amerika’da yeni tür darbeler vuku bulduğuna dikkat çekiyor. ABD ile bağlantılı küresel güçlerin, başka bir deyişle çok uluslu şirketler, uluslararası bankalar ve kuruluşlardan oluşan bir Troika’nın girişimiyle gerçekleştirilen bu darbeler silahlı kuvvetlere ihtiyaç duymuyor, dolayısıyla kan dökülmesine yol açmıyor. Roitman bu darbeleri “beyaz eldivenli darbeler” (golpes de guante blanco) olarak niteliyor. Bu darbeler halkın seçtiği iktidarları devirmeyi amaçlayan bir siyasi mühendislik aslında.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brezilya bu tür bir darbeye, Honduras (2009) ve Paraguay’dan (2012) sonra, maruz kalmış devasa bir ülke. Aslında 2014’te başlayan, 2021’de sonlanmasına kadar yedi yıl süren bu siyasi- yargısal darbe süreci hakkında başta Serbestiyet’te olmak üzere çeşitli mecralarda yayınlanmış yazılarım var.&nbsp; Bu sürecin öyküsünü en geniş biçimde anlatan “Brezilya’da beyaz eldivenli darbe” başlıklı yazımı darbeler.com’da bulmak mümkün. (<a href="https://darbeler.com/brezilyada-beyaz-eldivenli-darbe-akin-ozcer/">https://darbeler.com/brezilyada-beyaz-eldivenli-darbe-akin-ozcer/</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün ABD Başkanı Donald Trump’ın müzakere masasını devirip İsrail’in saldırgan Başbakanı Netanyahu ile kol kola, rejimi değiştirme bahanesiyle İran’a başlattığı saldırı ve ikide bir yaptığı yalanlara dayalı absürt açıklamalar dünyanın en büyük haydut devletinin, sözünü dinlemeyen ülkelere artık doğrudan askeri operasyon düzenlemeyi öngören bir müdahale yöntemini benimsediği izlenimi veriyor. Bu, kan dökülmesini umursamayan acımasız bir yöntem. Kimilerince bu yöntem “Donroe Doktrini” olarak adlandırılıyor ve Teddy’nin Büyük Sopa’sı gibi Monroe Doktrini’nin doğal sonucu&nbsp; (corollary) olarak tanımlanıyor. Ama bu tanımlama Amerikan darbeciliği Latin Amerika sınırlarını çoktan aştığı için pek doğru değil. ABD Başkanları’nın dünyayı yeniden dizayn etme çabalarıysa yüzyıl öncesine kadar gidiyor aslında. Bizler Woodrow Wilson gibi, belirlediği ilkeler doğrultusunda, yeni bir dünya yaratma hevesinde olan bir ABD Başkanı’nı da Kurtuluş Savaşımızdan çok iyi anımsıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin uluslararası hukuku tanımayan, bunu da saklamayan bu megaloman, çılgın Başkanı’nın İran’da çocuklar dahil masum halkın kanının dökülmesini umursamadan yaptıklarının en azından kansız olan beyaz eldivenli darbelerden geriye doğru atılmış korkunç bir adım anlamına geldiği açık. İran savaşının bugün mumla arattığı beyaz eldivenli darbelerin en büyüğü olan Brezilya darbesini anımsamak, ABD’nin dış politikada nereden nereye geldiğini göstermek bakımından doğal kuşkusuz. Ama bu öykünün ayrıntıları bu ülkenin iç politikasında yaşanmış büyük bir hukuksuzluğu da sergiliyor. Hukuksuzlukların ilelebet devam edemeyeceği gerçeğini de.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geleceğe darbe ne kadar mümkün?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brezilya’daki beyaz eldivenli darbe, İşçi Partisi PT’nin (Partido dos Trabalhadores) Efsane Devlet Başkanı (2003-2010 ve 2022-26) Lula de Silva’nın manevi kızım dediği, dönemin Devlet Başkanı Dilma Roussef’in başkanlık sistemlerine özgü “impeachment” mekanizmasıyla parlamento tarafından üçte iki çoğunlukla görevden alınmasından ibaret. Aslında Rousseff, ikinci kez seçildiği 2014’te PT’nin ittifak ortaklarıyla birlikte, Temsilciler Meclisi’nde ve Senato’da salt çoğunluğa sahipti. Gel gör ki yargıç Sergio Fernando Moro’nun seçimlerden altı ay önce başlattığı Petrobas soruşturması, diğer adıyla “Ekspres yıkama operasyonu” (Operação Lava Jato) PT’yi iktidardan uzaklaştırmak isteyen uluslararası Troika’nın eline bulunmaz bir fırsat verdi. Soruşturma, kamuya ait petrol şirketi Petrobas’ ın kimi kamuya ait, kimi çok uluslu dev inşaat şirketleri ile oluşturduğu kartelin yaptığı işleri devlete değerlerinin üzerinde fatura etmesinden kaynaklanan devasa (1 milyar dolar) bir yolsuzluğu ortaya çıkarmıştı. Kartel, bu işlemlerine göz yumulmasına karşılık, Lula de Silva’nın Devlet Başkanı olduğu 2003-2010 döneminde, PT hükümetlerine Meclis’te destek veren küçük partilerin bazı yöneticilerine komisyon ödemiş, ayrıca partinin seçim kampanyalarına da parasal destek sağlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atıfta bulunduğum yazımda da belirttiğim gibi, daha sonra darbeci Troika ile işbirliği yaptığı ortaya çıkan Sergio Moro’nun yürüttüğü bu operasyonda 13’ü senatör, 22’si milletvekili, ikisi vali olmak üzere birçok siyasi ve idari şahsiyet hakkında kovuşturma açılmış, ayrıca PT’nin Mali İşler sorumlusu, Lula de Silva’nın eski dostu João Vaccari yolsuzluk ve kara para aklama gerekçesiyle, bazı ilgili şirket yöneticileriyle birlikte tutuklanmıştı. Aslında Bayan Rousseff’e yönelik bir suçlama yoktu ama yolsuzluğun yapıldığı dönemde Enerji Bakanı olarak görev yaptığı gerekçesiyle medya aracılığıyla yıpratılmış, aleyhine ülke çapında gösteriler yapılması sağlanmıştı. “İmpeachment” mekanizmasının işletilebilmesi için devreye Sayıştay girmiş, bütçede usulsüzlük olduğu gerekçesiyle Rousseff’e şahsi sorumluluk da yüklenmişti. Nihayet PT’nin büyük ortağına mensup Temsilciler Meclisi Başkanı Eduardo Cunha “impeachment” sürecini bizzat yönetmişti. Cunha, yıllar sonra yayınladığı kitabında, o zaman daha milletvekili olan Jair Balsonaro’nun önderliğinde darbeyi nasıl planlandıklarını anlatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet Başkanı Dilma Rousseff için “impeachment” prosedürü Temsilciler Meclisi’nin ardından Senato’nun üçte iki çoğunluğuyla 31 Ağustos 2016’da tamamlandı. Bayan Rousseff Devlet Başkanlığı’nı bırakırken, görevi anayasa uyarınca yardımcısı Michel Temer 2018 başkanlık seçimlerine kadar devraldı. Temer de “impeachment” sürecini yöneten Meclis Başkanı Cunha gibi, PT’nin büyük ortağına mensuptu ve Rousseff’e bu süreçte ihanet etmişti. Ayrıntılarını atıf yaptığım yazımda belirttiğim gibi, bu isimlerden Eduardo Cunha’nın daha sonra Petrobas yolsuzluğuna bulaştığı ortaya çıktı. Cunha bu nedenle Yüksek Mahkemece (Supremo Tribunal Federal do Brasil) “yolsuzluk, kara para aklama ve döviz kaçırma” suçlarından hüküm giydi, 15 yıl 4 ay hapis cezasına mahkûm edildi. Yüksek Mahkeme ayrıca Temer’in partisine mensup 8 bakan dahil 42 milletvekili ve 29 senatör hakkında soruşturma açtı. Haklarında soruşturma açılmayan şahsiyetlerin başında görevden alınan Rousseff ile Lula de Silva geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Darbecilerin başını çektiği anlaşılan aşırı sağcı Jair Balsonaro’nun, 2018 seçimlerini kazanabilmesi için toplumsal desteğini yitirmiş olan Rousseff’i devre dışı bırakması yetmiyordu. Devlet Başkanlığı’nı 2010’da iki dönem kuralı nedeniyle bırakmış olan Lula de Silva’nın açıklamış olduğu adaylığının da önünün kesilmesi gerekiyordu. M. A. Bastenier’in 13 Eylül 2016 tarihli El País’te yayımlanan “ Rousseff büyük av değildi” (Rousseff no era caza mayor) başlıklı yazısında altını çizdiği gibi, darbeci Troika’nın amacı asıl Lula de Silva’nın önünü kesmekti. Hakkında açılmış davalar vardı. Bu davalardan birinde verilecek siyasi yasak kararı Balsonaro’nun önündeki en büyük engeli ortadan kaldıracaktı. Öyle de oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargıç Sergio Fernando Moro, 12 Temmuz 2017’de, ayrıntılarına atıf yaptığım yazıda yer verdiğim davalardan birini arzu edilen doğrultuda sonuçlandırdı. Lula de Silva’yı “pasif yolsuzluk ve kara para aklama” gerekçesiyle 9 yıl 6 ay hapis cezasına mahkûm etti. Lula de Silva her ne kadar kararı temyize götürmüş olsa da İstinaf mahkemesince 9 yıldan 12 yıla çıkarılan mahkûmiyet kararına yaptığı itiraz da Yüksek Mahkemece 5’e karşı 6 oyla reddedildi. Yargı darbesi gerçekleşmiş, böylece Lula de Silva’yı saf dışı bırakma süreci başarıyla tamamlanmış oluyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beklendiği gibi, 2018 seçimlerini Jair Bolsonaro, ikinci turda PT’nin adayı Fernando Haddad önünde yüzde 45 e karşı 55 oyla kazandı. Adalet Bakanlığı’na Lula de Silva’yı verdiği kararla saf dışı bırakarak bu zaferi hazırlamış olan Sergio Moro’yu atadı. Lula de Silva’yı mahkûm eden yargıç böylece Adalet Bakanı olmuştu. Demokrasilerde kabulü mümkün olmayan bu durum neyse ki çok uzun sürmedi. Moro 2 Ocak 2019’da başladığı görevinden Bolsonaro ile arası açıldığı için 24 Nisan 2020’de istifa etti. Siyasete atılan Sergio Moro önce muhafazakâr Podemos’ tan 2022’de Cumhurbaşkanı adayı oldu. Ama anketlerde oyu yüzde 8 civarında kaldığı için daha sonra adaylıktan çekildi. Ardından Birlik (União) partisine geçti. Halen bu partide siyaset yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lula de Silva’ya gelince, 8 Kasım 2019’da Yüksek Mahkeme’nin bir içtihadı sayesinde cezaevinden çıkmıştı. İki yıl sonra bu kez Yüksek Mahkeme üyesi Edson Fachín tutum değiştirmiş ve eski Adalet Bakanı Sergio Fernando Moro’nun, yargıç olduğu dönemde Lula de Silva’ya verdiği mahkûmiyet kararını bozmuştu. Gerekçe, mahkûmiyet kararını alan Curitiba mahkemesinin bu konuda yetkili olmamasıydı ki Lula de Silva’nın avukatları zaten savunmalarını bu doğrultuda yapmışlardı. Yetkili mahkeme bir eyalet mahkemesi değil, Brasilia’daki federal mahkeme olmalıydı. Yüksek Mahkeme’nin 9 Mart 2021 tarihinde aldığı bu kararla, Lula de Silva’nın 2022 seçimlerinde tekrar aday olmasının yolu da açılmış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada BM İnsan Hakları Komitesi 27 Nisan 2022’de açıkladığı kararıyla eski yargıç Sergio Moro’nun Ekspres Yıkama Operasyonu davasında taraflı davranmış ve Lula de Silva’nın 2018’de siyasi haklarını ihlal etmiş olduğuna hükmetti. Bunu da belirtelim. (<a href="https://semanariouniversidad.com/mundo/comite-de-la-onu-concluye-que-sergio-moro-fue-parcial-en-el-juicio-a-lula-y-violo-sus-derechos-politicos/">https://semanariouniversidad.com/mundo/comite-de-la-onu-concluye-que-sergio-moro-fue-parcial-en-el-juicio-a-lula-y-violo-sus-derechos-politicos/</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özet olarak, Lula de Silva, PT’nin adayı olarak katıldığı 2022 seçimlerinin ikinci turunda yüzde 50,9 oy alarak yeniden Devlet Başkanı oldu. 81 yaşını dolduracağı bu yıl Ekim ayında yapılacak seçimlerde sağlığı elverirse yeniden aday olacağını da açıklamış bulunuyor. Eski Cumhurbaşkanı Jair Bolsonaro’ya gelince, seçimi kaybettikten sonra darbeye kalkıştığı için 27 yıl hapis cezasına mahkûmiyeti kesinleşti. Önce cezasını evde çekmeye başlayan Bolsonaro elektronik bileziğini kırma girişiminde bulunduğu için geçen Kasım ayından bu yana cezaevine nakledilmiş durumda. Etme bulma dünyası.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brezilya’da yakın geçmişte yaşanmış olan bu siyasi öykü, bölgemiz ve ülkemizdekilerden belki ilk bakışta çok farklı görünüyor. Ama farklılıklar içinde özellikle iç siyasette bazı benzerlikleri çağrıştıran öğeler de yok değil. &nbsp; &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bugunlerde-aklima-hep-brezilya-geliyor-1773323076.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran ne yaptı?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-ne-yapti-12820</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-ne-yapti-12820</guid>
                <description><![CDATA[Batının hüsranıyla sonuçlanacak bu savaş, aynı zamanda bölgede de köklü değişiklikler yaratacaktır. Yerel, Ulusal inisiyatifler muhtemelen güçlenecektir. Ulus devletler daha önemli güçler haline gelebilir. Körfez ülkelerinde mutlaka daha köklü dönüşümler göreceğiz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1905 yılında Rusya ile Japonya arasında Kore ve Mançurya üzerinde egemenlik iddiaları nedeniyle doğan gerilim savaşa dönüşecektir. O zamanın yorumlarına bakılırsa savaşın sonu belli gibidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rus Çarlığı Avrupa sahnesinin büyük güçlerinden biridir ve gelmekte olan savaşın favorisidir. Bir Asyalı gücün Avrupalı bir gücün yendiği daha önce görülmemiştir. Japonya’nın kendi içinde bir takım modernleşme hamleleri içinde olduğu bilinmektedir fakat bunların boyutlarının ne olduğu Batı’nın ilgisini çekecek kadar öğrenilmemiştir. Daha doğrusu öğrenilmeye değer görülmemiştir. Her halükârda eğer bu konuda Avrupa’da bahse tutuşanlar olduysa, Japonya lehine bahse girenler zengin olmuş olmalıdır. Rusya bu çekik gözlü Asya halkına yenilmekle kalmamış, bozguna uğramış ve Rus Devrimlerinin geleceği sürecin önü açılmıştır. Büyük savaşlar büyük yıkımlar getirir ve büyük yıkımlar yeni toplumsal inşaatların temizliğini yaparlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran-ABD/İsrail savaşı bu anlamda Rus-Japon Savaşı’na benzemektedir. Batılı ölçülerde Mollalar tarafından yönetilen ve bir dine inanan Asyalı güç, “geri” olmak zorundadır. Araplar defalarca İsrail’le savaşıp defalarca bu küçük rakiplerine yenilmemişler midir? Gerçi bu bilgi ayrıntısıyla incelenmeye gerek duymalıdır. Çünkü Arapların, özellikle de Mısır’ın yenilgileri kıl payı gerçekleşen yenilgilerdir. Hatta 1967 Savaşı, futbol terimi kullanırsak direkten dönmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat ne hikmetse Batı bunları başka türlü olamayacak Doğu yenilgileri olarak algılamıştır. Ne olursa olsun “Batılı” İsrail bu Doğulu Müslümanları her zaman yenecektir Batılı zihne göre.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önce şöyle düşünelim İsrail defalarca kendisinden kat kat büyük İran’a karşı aşağılayıcı saldırılarda bulunduğuna göre teknik üstünlüğü sayesinde çıkacak savaşı kazanacağını varsaymıştır. Yani aslında İsrail İran’ı tek başına da yenebileceğini varsaymıştır. 12 günlük savaştan ve şimdi 14. Gününde olan savaştan sonra bunun mümkün olamayacağı açıkça belli olmuştur. İsrail’in tek başına İran’a karşı yürüteceği bir savaş muhtemelen İsrail’in yok olmasıyla sonuçlanacaktı. Bu durum bile tek başına Batılı güçlerin Doğulu güçlere kayıtsız şartsız üstünlüğünün artık tartışılır olduğunu ortaya koymaktadır. İsrail’in nükleer güç olması bu durumda büyük değişiklikler yaratabilir miydi bu ayrıca sorgulanması gereken bir durum. Bilindiği üzere İran’ın nükleer müttefikleri vardır ve bu müttefikler böyle bir duruma seyirci kalmayacaklarını defalarca söylemişlerdir. Kaldı ki İran’ın nükleer silaha sahip olup olmadığı da bilinmemektedir. Ülkelerin boyutları arasındaki fark düşünüldüğünde de nükleer bir çatışma İsrail’in lehine görünmemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum artık açıkça ortadayken ABD savaşa girdi. Batı’nın ve dünyanın en büyük askeri gücünün şövalyelik rolü düşmanlarının korktuğu, dostlarının böbürlendiği kadar etkili olamadı. Her şeyden önce “Geri” İran geri değildi, ciddi bir teknolojik ve askeri yetenek daha ilk günlerden kendini gösterdi. İran ortaya yeni bir savaş tarzı koymuştu. ABD ordusu bu tarz karşısında afalladı. Rejimden nefret ettiği ileri sürülen İran halkının sokaklara dökülüşü ABD ve ortakları için moral bir darbe oluşturdu. İran’ı moral açıdan yıkacağı düşünülen Ayetullah Hamaney’in şehit edilmesi beklenenden tam tersi bir etki yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artık anlaşılıyor ki, ABD savaşta hedeflediği hiçbir şeye ulaşamadı ve ulaşamayacak. Kazanan İran’dır. Elbette İran’ın zaferinden Washington D.C ye bayrak dikmesini anlamıyorsak. Savaşta zafer, saptanan hedeflere ulaşmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında Trump ve 1930’ların Alman SA’larından farklı olmayan kadrosu yakında kendi ülkelerinde bir var kalma mücadelesi vermek zorundadır. Trump’ın ve Netanyahu’nun hak ettikleri jübileleri yakındır. ABD bundan sonra “Dünyanın Süper Gücü” olmak iddiasını yitirmiştir. Çok kutuplu bir dünya önümüzdedir yahut bu iddia 3. Bir küresel savaşa yol açacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Esas kaybeden ise İsrail’dir. Şu anda Mısır olsun, Türkiye olsun Ortadoğu’nun iri ülkeleri İsrail’den daha az çekinmektedirler. Bu her iki ülkenin de nükleer yürüyüşleri elbette bazı sonuçlar üretecektir ve bunları engellemek daha da zor olacaktır. İsrail artık Ortadoğu’nun sıradan bir devleti haline geleceği bir sürece girmiştir. Milyarlarca dolarlık yıkımlara uğramış, Demir Kubbe’sinin işe yaramadığı ortaya çıkmış, genç ve kalifiye nüfusu binlerle ülkeyi terk etmiş İsrail saldırganlığında ısrarcı olursa, daha da vahim sonuçlara hazır olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Batının hüsranıyla sonuçlanacak bu savaş, aynı zamanda bölgede de köklü değişiklikler yaratacaktır. Yerel, Ulusal inisiyatifler muhtemelen güçlenecektir. Ulus devletler daha önemli güçler haline gelebilir. Körfez ülkelerinde mutlaka daha köklü dönüşümler göreceğiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki adam hırsları ve kapasitesizlikleriyle ülkeleri için felaket yaratmıştır. Ne yazık ki bölgemiz için de. Umarım işledikleri insanlık suçlarının bedelini öderler.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-ne-yapti-1773322447.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Almanya’da solun krizi derinleşiyor: Baden-Württemberg’de emekçiler aşırı sağa oy verdi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/almanyada-solun-krizi-derinlesiyor-baden-wurttembergde-emekciler-asiri-saga-oy-verdi-12813</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/almanyada-solun-krizi-derinlesiyor-baden-wurttembergde-emekciler-asiri-saga-oy-verdi-12813</guid>
                <description><![CDATA[2026 Baden-Württemberg seçimleri, eyaletin belki de ülkenin siyasi haritasını derinden etkileyecek potansiyeli içeriyor. Yeşiller ve CDU arasındaki başa baş yarış, AfD’nin yükselişi, SPD’nin çöküşü ve yeni seçim sisteminin etkileri, Baden-Württemberg’in önümüzdeki yıllarda daha rekabetçi, daha parçalı ve daha öngörülemez bir siyasi iklime sahip olacağını gösteriyor. Bu nedenle seçim, yalnızca bir sonuç değil; aynı zamanda bir başlangıç olarak değerlendirilmeli. Eyaletin demokrasi yanlısı siyasi aktörlerinin; seçmenlerin verdiği bu karmaşık mesajı, özellikle neofaşist AfD’nin oyunu ikiye katlaması meselesini doğru okuyabilmeleri gerekiyor elbette. Aksi halde karanlık daha da koyulaşıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya’nın önemli sanayi merkezlerinden Baden-Württemberg eyaletinde geçtiğimiz hafta sonu yapılan parlamento seçimi, eyalet siyasetinin uzun süredir alışık olduğu dengelerin yeniden tanımlandığı bir zemine dönüştü. Net olan şu ki seçim sonuçları, hem partilerin oy oranlarında hem de seçmen davranışında belirgin kaymalar olduğunu gösteriyor. Yeşiller yüzde 30,2 ile sandıktan birinci çıkarken, muhafazakâr CDU yüzde 29,7 ile ikinci sırada yer aldı. Aradaki fark yalnızca yarım puan. Bu tablo, aynı zamanda iki parti arasında neredeyse kusursuz bir denge oluştuğunu gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan, bu dengenin gölgesinde asıl dikkat çeken gelişme, neofaşist parti Almanya için Alternatif’in (AfD) önceki seçime göre oylarını ikiye katlayarak yüzde 18,8 oranıyla eyalette üçüncü büyük güç hâline gelmesi oldu. Bununla birlikte, Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) yüzde 5,5 ile tarihinin en düşük seviyelerinden birine gerilemesi, emekçi ağırlıklı bir nüfusa sahip eyaletin geleneksel merkez-sol tablosunun dramatik bir şekilde darmadağın olduğunu gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçimi değerlendirmek gerekirse; Yeşiller ile CDU’nun parlamentodaki sandalye sayısında da eşitlendiğini görüyoruz. Her iki parti 56’şar sandalye kazanırken, AfD 35, SPD ise 10 sandalyeye sahip oldu. Bu tablo, hükümet kurma sürecini oldukça zorlaştırıyor. Siyasi analizlere göre Yeşiller, özellikle eyalet genelindeki güçlü örgütlenmeleri, sadık seçmen tabanları ve Başbakan adayı Cem Özdemir’in yüksek kişisel popülaritesinden yararlandı. Siyasi uzmanlar, seçimin belirgin biçimde “landespolitisch” yani eyalet odaklı bir atmosferde geçtiğini, Yeşiller’in bu bağlamı avantaja çevirdiğini vurguluyor. CDU ise uzun süredir eleştirilen kötü performansını toparlamış görünüyor. Parti, özellikle “Sachkompetenz” yani yönetim ve sorun çözme becerisi algısıyla oylarını artırdı. Bu artış, CDU’nun Baden-Württemberg’de yeniden güçlü bir alternatif olarak algılandığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyal demokratların düşüşü</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya siyasetinin en kadim politik güçlerinden olan SPD, tabiri caizse yerlerde sürünüyor. Bu sürünme meselesi salt Baden-Württemberg eyaleti ile sınırlı değil. Ulusal çapta yapılan anketlerde de aynı tabloyu görüyoruz. Bir zamanların lider partisi SPD, ulusal anketlerde yüzde 12-15 arası bir oy bandına demir atmış görünüyor. Alman kamuoyunda yoğun bir şekilde, SPD’nin politik kariyerinin sonuna geldiği yorumları yapılıyor. Bu çerçevede, Handelsblatt gazetesinde Martin Greive imzasıyla yer alan bir seçim analizi yazısının başlığı oldukça çarpıcıydı: “Artık kimsenin bu SPD'ye ihtiyacı yok„ … Greive, yazısında Baden-Württemberg'de sanayi işçilerinin SPD'den uzaklaştığına dikkati çekerek, “Parti liderliği böyle devam ederse, herhangi bir eyalet parlamentosunda dışarıda kalmaları zaman meselesidir„ ifadesini kullandı. Greive, yazısına şöyle devam etti: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“(Felaket) gibi kelimeler artık bu yenilginin boyutunu tanımlamak için yeterli değil. Bir sanayi eyaletinde işçi toplumu SPD'den uzaklaşıyor. Bu seçimin acı gerçeği şu: Artık kimsenin bu SPD'ye ihtiyacı yok ve artık kimse bu SPD'yi istemiyor… SPD, 15 yıldır düşüşte ve partidekilerin hiçbirinin bu düşüşün nasıl durdurulabileceğine dair bir fikri yok. Parti ülkenin doğusu ve güneyinde giderek marjinalleşiyor. SPD'nin ülke için bir planı yok…”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bana göre, SPD’nin yüzde 5,5 seviyesine düşmesi, yalnızca bir oy kaybı değil; aynı zamanda partinin eyaletteki tarihsel rolünün sorgulanmasına yol açan bir kırılma. Parti, 2021’de de zayıf bir performans göstermişti ancak bu seçimdeki düşüş, artık yapısal bir sorunla karşı karşıya olduklarını düşündürüyor. Vurgulamak gerekir ki SPD’nin eyaletler ölçeğinde ve ulusal ölçekte gerilemesi, tek bir seçim dönemine sığmayan, yıllardır sıkıntıları biriken yapısal bir krizin sonucu. Nedir bu sıkıntılar? Kanımca en önemlisi, partinin işçi sınıfıyla bağının çözülmesi. Sanayinin dönüşmesi, güvencesizleşmenin artması ve işçi profilinin değişmesi karşısında parti yeni bir sınıfsal anlatı geliştiremedi. Birçok politik araştırma, işçilerin SPD’nin artık kendilerini temsil ettiğine inanmadığını gösteriyor. Burada açılan boşluktan ise işte Baden-Württemberg’de olduğu gibi neofaşistler sızıyor. “Almanya Almanlarındır. Fabrikalar da Almanlarındır„ diyen faşistler, emekçilerin içinde bulundukları sıkıntılı durumdan faydalanıyor. Partinin gerilemesine neden olan diğer etkenleri, politik kimlik krizi ve net bir siyasi çizgisinin olmaması, federal hükümet performansının yıpratıcı etkisi olarak sıralayabiliriz. Koalisyon hükümetlerinde SPD, kamuoyu tarafından çoğu zaman “sorun çözemeyen”, “sürüklenen” etkisiz bir aktör olarak algılanıyor. Parti uzun zamandır “koalisyon dolgusu„&nbsp; üstleniyormuş gibi bir görüntü veriyor. Bu algı, ulusal düzeyde güven kaybını hızlandırıyor. Seçmen, SPD’yi artık değişim üreten değil, kriz yöneten bir parti olarak görüyor. Diğer yandan, SPD’nin örgütleri zayıfladı, genç seçmenle bağ koptu ve yerel kadrolar etkisini yitirdi. Bu da ulusal oy oranını yapısal olarak aşağı çekiyor. Kısacası SPD, hem temsil hem kimlik hem de güven krizini aynı anda yaşıyor. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neofaşist AfD’nin yükselişi</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karanlık odak AfD’nin yüzde 18,8 oy oranına ulaşması, seçim gecesinin en çarpıcı sonucu. Bu artışın arkasında hem ulusal hem de eyalet düzeyinde bir dizi faktör olduğu anlaşılıyor. Araştırmalar, AfD’nin özellikle ekonomik kaygılar, göç politikası tartışmaları ve siyasi memnuniyetsizlik üzerinden oy topladığını gösteriyor. Wählerwanderung (seçmen akışı) analizleri, AfD’nin yalnızca taban seçmenini korumakla kalmadığını, aynı zamanda hem CDU hem SPD hem de önceki seçimde sandığa gitmeyen seçmenlerden önemli miktarda oy aldığını ortaya koyuyor. Baden-Württemberg eyalet parlamentosu seçimlerinde, SPD emekçi kesimden yüzde 5, Sol Parti (Die Linke) ise sadece yüzde 4 oy alabilmiş. Peki en fazla oyu hangi parti almış? Yüzde 37 ile sermaye beslemesi, emek düşmanı, faşist AfD. Önceden SPD’de konsolide olan emekçi tabanın artık neofaşist partiye kaydığı açık bir şekilde görülüyor. Doğal tabanı olan emekçileri faşistlere kaptıran sol, politik mücadeleyi nasıl sürdürecek? Anlaşılan o ki uyku tatlı, çok tatlı. Bu durum, AfD’nin artık yalnızca protesto oylarının adresi olmadığını, belirli bölgelerde kalıcı bir siyasi güç hâline geldiğinin işareti aynı zamanda. Nitekim, Mannheim’ın kuzeyinde AfD adayının seçilmesi bu eğilimin somut bir örneği. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yanı sıra, Yeşiller ile CDU’nun sandalye sayısında eşitlenmesi, koalisyon görüşmelerini oldukça karmaşık hâle getiriyor ki iki parti arasında yeniden bir “schwarz-grün” koalisyonu mümkün görünse de liderlik ve bakanlık dağılımı konusunda kıran kırana pazarlıklar yaşanacağı çok açık. SPD’nin zayıflığı ve liberal FDP’nin meclis dışında kalması, geleneksel üçlü koalisyon seçeneklerini büyük ölçüde ortadan kaldırıyor. Bu tabloda, AfD’nin diğer partiler tarafından koalisyon ortağı olarak kabul edilmeyeceği anlaşılıyor. Bu nedenle, hükümet kurma sürecinin uzun ve zorlu geçmesi bekleniyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak, 2026 Baden-Württemberg seçimleri, eyaletin belki de ülkenin siyasi haritasını derinden etkileyecek potansiyeli içeriyor. Yeşiller ve CDU arasındaki başa baş yarış, AfD’nin yükselişi, SPD’nin çöküşü ve yeni seçim sisteminin etkileri, Baden-Württemberg’in önümüzdeki yıllarda daha rekabetçi, daha parçalı ve daha öngörülemez bir siyasi iklime sahip olacağını gösteriyor. Bu nedenle seçim, yalnızca bir sonuç değil; aynı zamanda bir başlangıç olarak değerlendirilmeli. Eyaletin demokrasi yanlısı siyasi aktörlerinin; seçmenlerin verdiği bu karmaşık mesajı, özellikle neofaşist AfD’nin oyunu ikiye katlaması meselesini doğru okuyabilmeleri gerekiyor elbette. Aksi halde karanlık daha da koyulaşıyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/almanyada-solun-krizi-derinlesiyor-baden-wurttembergde-emekciler-asiri-saga-oy-verdi-1773231188.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran günlükleri</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-gunlukleri-12809</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-gunlukleri-12809</guid>
                <description><![CDATA[ABD-İsrail’in mühimmat ve savaş teknolojisi üstünlüğüne rağmen çatışmalardaki denge devam edecek. Çünkü saldıran tarafın başlangıçtaki oyun planı tutmadı. Emperyalist blok strateji değiştirmek zorunda. Ya amaçlarını minimalize edecekler -ki Trump’ın böyle bir şeye hiç niyeti yok- ya da yeni enstrümanlar devreye girecek. Petrol tesislerini vurarak İran’ı aç bırakma çatışmaların evrileceği zemin olarak ön plana çıkıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’a yönelik ABD-İsrail emperyalist saldırısı 10 gününü doldurdu. On yıllardır beklenen Kırmızı Pazartesi’nin yaşandığına tanıklık ediyoruz. Jeopolitik analize geçmeden önce ilke ve değerlere dair bir hatırlatmayla başlamak da yarar var. Rejimin niteliğinden bağımsız olarak İran egemen bir devlet. Ona yapılan bu saldırı haksız bir savaş niteliğinde. İsrail ve ABD saldırgan ve suçlu. İran ise kendini savunuyor. Ayrıca ortada savaş var, ama savaş ilanı yok. Savaşın neden resmen ilan edilmediği, yaşanan şeyin adıyla niye çağrılmadığını ise hepimiz biliyoruz. Savaş ilan ettiğiniz anda savaş hukuku ve Cenevre Konvansiyonu devreye giriyor. İsrail ve ABD ise böyle bir denetim istememekte. Savaşın birinci gününde okul vurup 165 çocuğu öldürmüş bir zihniyet elbette ki denetim istemez. Bu arada okul ve hastane dahil sivil yerleşim yerlerinin bu denli yoğun bir şekilde hedef alınmasının insanlık krizini daha derinleştirdiğini kayda geçirmemiz lazım. Ayrıca havada çok ağır bir oryantalizm kokusu var. O ölen 165 çocuk Batılı bir toplumda yaşıyor olsaydı her gün insanlık dersi verirdi Batı medyası bize. Ama birkaç istisna hariç Batının büyük gazete ve televizyonu çocuk katliamını görmedi, göstermeye cesaret edemedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konu medyadan açılmışken basın karartması hakkında da bir şeyler söylemek gerekli. Savaş simülasyon koşullarında gerçekleşiyor. Yani savaşı izliyoruz. Havada füzeler, uçaklar ve dronlar var. Sonrası ise meçhul. Savaşan her üç ülke gerçekliği kendi lehine çarpıtıyor. Devletler güçlerini ve karşı tarafa verdikleri zararı oldukların fazla gösterme eğilimindeler. Psikolojik bir harp var ortada. Herkes kendi görüntülerini medyaya servis ediyor. Gerçekte ne olup bittiğini ise bilmiyoruz. Sosyal medyanın toksik zemini ise durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Teyitli bilgilerin yerini yapay zeka aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tartışmayı jeopolitiğe doğru derinleştirdiğimizde karşımıza İsrail merkezli bir Ortadoğu gerçekliği çıkıyor. İran düşerse İsrail’in revizyonist siyasetinde bir eşik daha aşılmış olacak. Rejimi değiştirmek, bu mümkün olamıyorsa rejim içinden ABD hegemonyasına teslim olacak bir lider kadrosunu başa geçirmek, o da olmuyorsa İran'ı parçalamak emperyalist güçlerin amacı. Bu arada İran'ı Suriyeleştirmek tezine İsrail daha yakın. Tabii bu sıralı hedeflerin gerçekleşmesi önünde bazı engeller var: Öncelikle bir ülkede rejimin dış müdahale yoluyla değişmesi ancak kara işgaliyle söz konusu olabilir. ABD’nin böyle bir hazırlığı, İsrail’in bu çapta bir askeri gücü yok. Kara işgali olmadan İran’da rejimin düşmesi ise iki istisnai koşula bağlı: Ya halk geniş çaplı bir ayaklanma başlatacak ya da devlet elitleri çözülecek. Devrimlere dair tarihsel sosyoloji literatürü gösteriyor ki devlet krizi olmadan devrim başarılı olamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Halk ayaklanması ve devlette çözülme seçeneklerinin her ikisi de şu an için işlevsiz. Dini liderin öldürülmesi ve ilk günkü çocuk katliamı iç asabiyeyi güçlendirdi. 2 ay önce devlete kafa tutan, bu uğurda ölmeyi göze alan kesimler meydanlarda yok. Devrim Muhafızları, ordu ve din adamları sınıfı arasında ayrışma işaretlerine de rastlamıyoruz. Yeni liderin Devrim Muhafızlarının iç siyasetine yakın bir isim olması ve savaş yanlısı tutumu devam ettirmesi en güçlü senaryoydu. Bu yazı kaleme alınırken baba Hamaney’in yerine oğul Hamaney geçti. Böylelikle İslam Devrimi yıktığı monarşiye bir adım daha yaklaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşın ABD üzerindeki maliyetini arttırmak için karşı saldırılarla çatışmaları tüm Ortadoğu coğrafyasına yaydı. Bu tavır kendileri açısından anlaşılabilir ve bir yere kadar rasyonel bir adım. Ancak Türkiye, Azerbaycan, İngiltere ve Suudi Arabistan’ın ABD-İsrail ittifakı yanında savaşa girmesi tehlikesine karşı dikkatli olmak gerekiyor. Bu noktada da spekülatif bir zemin var. Çünkü İran saldırı yaptığında giriştiği eylemi reddetmeyen bir tavra sahip. Ama Azerbaycan’da düşen dronların sorumluluğunu kabul etmedi. Türkiye’ye parçası düşen füzeyi ateşlediğini, ama hedefin İncirlik olmadığını söyledi. Kıbrıs’taki durum da bir ölçüde karışık. İngiltere Kıbrıs’a yapılan dron saldırısının İran kaynaklı olmadığını açıkladı. Suudi Arabistan’daki petrol tesislerini kimin vurduğu da belli değil. Çok sayıda yorumcu İsrail-ABD güçlerinin bazı saldırıları İran’ın üzerine yıkarak bölge ülkelerini savaşa çekmeye çalıştığını düşünüyor. Aliyev’in oldukça sert açıklamalar yapan suçlayıcı üslubu İsrail’le çok yakın ilişkileri olan Azerbaycan’ın bu tuzağa düşme ihtimalinin yüksek olduğunu göstermekte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">10 günün ardından geldiğimiz yer ise göreli bir denge. Savaş kendini tekrar ediyor. Havadan yapılan bombardımanlar, düşen füzeler, kalkan uçak ve dronlar gündelik rutine dönüştü. Peki durum değişebilir mi? Kürt isyanı, Avrupalı veya Ortadoğulu büyük bir gücün savaşa girmesi, muhalif halkın ayaklanması, Hürmüz boğazı için kara harekatı ve İran'ın elindeki füze stokunun erimesi savaşın göreli dengesini değiştirecek olası gelişmeler. Tabii Kürt kartı ihtimali şimdiden devre dışı kaldı. Barzani ve Talabani’ye baskı yapan Trump büyük bir U dönüşüyle geri adım attı. Kürt grupların ABD’ye güvenerek savaşa girmesi çılgınca olurdu zaten. Daha iki ay önce SDG’yi kaderine terk etti ABD. Dahası Kuzey Irak’tan İran’a saldırı olursa Irak’ta iç savaş kaçınılmaz hale gelir. Şiiler elleri tetikte bekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki bundan sonra ne olacak? ABD-İsrail’in mühimmat ve savaş teknolojisi üstünlüğüne rağmen çatışmalardaki denge devam edecek. Çünkü saldıran tarafın başlangıçtaki oyun planı tutmadı. Emperyalist blok strateji değiştirmek zorunda. Ya amaçlarını minimalize edecekler -ki Trump’ın böyle bir şeye hiç niyeti yok- ya da yeni enstrümanlar devreye girecek. Petrol tesislerini vurarak İran’ı aç bırakma çatışmaların evrileceği zemin olarak ön plana çıkıyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 11 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-gunlukleri-1773144290.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ABD iç siyasetinde İran Savaşı’nın yankısı: Kongre, Pentagon, medya ve sokak</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/abd-ic-siyasetinde-iran-savasinin-yankisi-kongre-pentagon-medya-ve-sokak-12808</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/abd-ic-siyasetinde-iran-savasinin-yankisi-kongre-pentagon-medya-ve-sokak-12808</guid>
                <description><![CDATA[İran’la açılan cephe, dışarıdan bakıldığında ABD’nin askeri kapasitesinden çok, içeride nasıl karar verdiğini ve toplumla arasındaki mesafeyi görünür kılan bir stres testi haline geliyor.  Bugün atılan her adım, yarın şu soruyu sorduracak:  Dünyaya demokrasi(!) ve hukuk(!) anlatan bir başkent, savaş kararını kendi kurumları ve kendi toplumu karşısında ne kadar açıklayabildi, ne kadar savunabildi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD ile İsrail’in İran’a yönelik geniş çaplı hava saldırıları Ortadoğu’yla beraber Washington’ın siyasal nabzını da hızlandırdı. Birkaç gün içinde yürütmenin sert açıklamaları, Kongre’deki savaş yetkisi tartışmaları, Pentagon’un yeni konuşlandırmaları ve sokaktaki tepkiler birbirine karıştı. Savaş, dış politikadan çok içeride güç dengeleri ve temsil krizleri üzerinden konuşulmaya başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamuoyunun bu gelişmelere verdiği karşılık ise çelişkili. İlk anketlerde Amerikalıların kayda değer bir kısmının saldırılara mesafeli durduğu, yalnız nispeten dar bir kesimin “koşulsuz destek” verdiği görülüyor. Bir yanda “İran rejimine karşı kararlılık” vurgusu, diğer yanda “yeni bir sonsuz savaş” korkusu var. X (Twitter) akışına bakıldığında ise bu iki ruh halinin aynı anda ve çoğu zaman yan yana yaşandığı görülüyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kongre Savaşı Sonradan Yakalamaya Çalışıyor</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a ilk bombardımanlar 28 Şubat gecesi başlatıldığında, kararın Kongre’den açık bir yetki almadan uygulanmış olması ciddi itirazlara yol açtı. Takip eden günlerde Temsilciler Meclisi ve Senato, İran’a yönelik operasyonları sınırlamayı hedefleyen metinleri gündemine almak zorunda kaldı. Meclis’te oylanan&nbsp;“<a href="https://www.pbs.org/newshour/politics/watch-live-house-expected-to-vote-iran-on-war-powers-resolution">war powers” tasarısı</a>&nbsp;az farkla reddedilirken, Senato’da benzer bir girişim çoğunluk bulamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu manzara, Vietnam sonrası dönemin tanıdık tartışmalarını hatırlatıyor. Savaş başladıktan sonra devreye giren denge mekanizmaları, bir yandan yürütmenin yetkisini denetleme isteğini gösteriyor, öte yandan da fiilen süren bir askeri kampanyayı frenleme konusundaki çekingenliği açığa vuruyor. Çok sayıda vekil, yürütmenin Kongre onayı olmadan bu ölçekte bir operasyon başlatmasından rahatsız. Fakat aynı vekiller, cephedeki askerler sahadayken bütünüyle “dur” diyen bir pozisyon almanın siyasi bedelini de düşünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısacası, Kongre anayasal rolünü hatırlıyor ama iradesini tam olarak sahaya yansıtamıyor. İran savaşı bu açıdan, yürütme ile yasama arasındaki yetki paylaşımı tartışmasını yeniden su yüzüne çıkarmış durumda.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pentagon’un Hesabı: Kısa Savaş Söylemi, Uzun Nefes Hazırlığı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçerideki hukuk ve meşruiyet tartışmaları sürerken, savunma bürokrasisi sahaya çok daha farklı bir gözle bakıyor. Kriz tırmanmadan hemen önce ikinci bir uçak gemisi görev grubunun Ortadoğu’ya kaydırılması, denizde ve havada kalıcı bir baskı düzeni kurulmak istendiğini gösteriyor. Bölgeye gönderilen ek hava unsurları ve kara konuşlu sistemler, İran dosyasının birkaç gün sürecek bir hava harekâtından ibaret görülmediğine işaret ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Operasyonun ilk günlerinde yapılan brifinglerde, 24 saat içinde binden fazla hedefin vurulduğu ve bunun “kampanyanın yalnızca ilk safhası” olduğu vurgulandı. Kısa sürede bu kadar yoğun ateş kullanmak, askerî açıdan İran’ın füze ve hava savunma altyapısını mümkün olduğunca erken zayıflatma isteğiyle açıklanabilir. Ancak aynı zamanda, kamuoyuna söylenen “sınırlı ve hedefli” operasyon söylemi ile sahadaki planlamanın zaman ufku arasındaki farkı da açığa çıkarıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada kritik nokta şu. Beyaz Saray dosyayı yönetilebilir bir baskı kampanyası olarak çerçeveliyor. Pentagon ise olası misillemeler, bölgesel tırmanma ve uzun süreli devriye görevlerini hesaba katarak hareket ediyor. Bu ikili yapı, ilerleyen haftalarda içeride “bu iş nereye evriliyor?” sorusunu daha yüksek sesle gündeme getirebilir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşı ABD açısından dışarıda yürütülen bir askerî harekât olmanın ötesine geçip içeride yeni bir sınav alanı açmış durumda. Kongre, yıllardır ertelenen savaş yetkisi tartışmasını yeniden gündeme taşıdı ama yürütmeye açık bir fren uygulayacak noktaya gelmedi. Savunma bürokrasisi, kısa vadeli bir operasyon dilinin ötesinde uzun nefes gerektiren bir kuvvet planlaması yapıyor. Sokak ve diaspora aynı anda hem güvenlik kaygısını hem savaş yorgunluğunu taşıyan karmaşık bir ruh haline sahip. Medya ve X ise tüm bu gerilimi çoğaltan, kimi zaman hızlandıran bir yankı odası işlevi görüyor.</span></strong></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sokak ve Diaspora: Aynı Savaş, Ayrışan Hafızalar</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş kararı açıklandıktan sonra ABD şehirlerinde farklı tonlarda gösteriler görüldü. Büyük metropollerde düzenlenen savaş karşıtı yürüyüşlerde, Irak ve Afganistan hatırlatmaları öne çıktı. Kimi pankartlarda “No More Wars” sloganı, kimilerinde yeni bir Vietnam uyarısı vardı. Daha küçük şehirlerde, özellikle asker ailelerinin yoğun olduğu bölgelerde ise “ülke güvenliği” vurgusunu taşıyan destek gösterileri düzenlendi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran kökenli Amerikalıların yoğun yaşadığı bölgelerde tablo daha da karmaşık. Los Angeles çevresindeki bazı gruplar rejimin zayıflaması ihtimali üzerinden operasyonları olumlu karşılarken, başkaları İran’daki ailelerinin güvenliğinden ve uzun sürecek bir kaos ihtimalinden kaygı duyduklarını dile getiriyor. Aynı diasporanın içinde, özgürlük beklentisiyle savaş yorgunluğunun yan yana var olduğu bir duygu hali dikkat çekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamuoyu yoklamaları bu dağınık hisleri sayıya döküyor. İlk ölçümlerde, Amerikalıların yalnız yaklaşık&nbsp;<a href="https://www.usatoday.com/story/news/nation/2026/03/02/iran-united-states-israel-strikes-reaction-shock-dismay-americans/88934629007/">yüzde 25 civarında</a>&nbsp;bir kesiminin saldırıları net biçimde onayladığı, geri kalanların ya karşı ya da kararsız olduğu görülüyor. Bu oran, savaşın geniş bir toplumsal mutabakata yaslanmadığını ve tam tersine halk içinde tartışmalı bir dosya olarak ilerlediğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">X Akışında Savaş: Hashtag’ler, Öfke ve Yorgunluk</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sokağın nabzı kadar X’teki tartışmalar da bugünün ABD’sinde siyasal atmosferi belirliyor. Saldırı gecesi ve sonrasındaki günlerde platform üzerinde aynı çatışmanın farklı anlatılara dönüştüğü görülüyor. Bir tarafta “İran halkı için özgürlük” vurgusuyla saldırıları destekleyen, “#ThankYouTrump” ve benzeri etiketleri kullanan hesaplar bulunuyor. Diğer tarafta “#NoMoreWars”, “#IranWar”, “#WarPowers” başlıkları altında, Irak ve Afganistan tecrübelerini hatırlatan ve “yeni bir bataklık” uyarısı yapan kullanıcılar var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tartışmalar klasik parti ayrımlarının ötesine geçen bir profil sunuyor. Sosyal medya derlemelerinde, özellikle genç seçmen ve daha önce savaş karşıtı hareketlerde yer almış kesimler arasında hem Demokrat hem Cumhuriyetçi tabanda eleştirel seslerin yükseldiği görülüyor. Kimi kullanıcılar, Kongre’nin savaş başladıktan sonra yetki tartışmasına girmesini “oldu bittiye sonradan tepki verme” olarak tanımlıyor; kimisi de İran rejiminin yıllardır biriken sicilini hatırlatarak sert askeri yanıtı savunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">X’teki bu dağınık ama yoğun tartışma sadece kamuoyu resmini göstermiyor. Bununla birlikte karar alıcıların üzerinde hissettiği baskıyı da artırıyor. Kongre üyeleri ve yönetim çevreleri, seçmenlerinin ne düşündüğünü artık anketlerden haftalar sonra değil anlık olarak bu platform üzerinden görüyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçeride Açılan Yeni Cephe</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu parçaları birleştirdiğimizde, İran savaşı ABD açısından dışarıda yürütülen bir askerî harekât olmanın ötesine geçip içeride yeni bir sınav alanı açmış durumda. Kongre, yıllardır ertelenen savaş yetkisi tartışmasını yeniden gündeme taşıdı ama yürütmeye açık bir fren uygulayacak noktaya gelmedi. Savunma bürokrasisi, kısa vadeli bir operasyon dilinin ötesinde uzun nefes gerektiren bir kuvvet planlaması yapıyor. Sokak ve diaspora aynı anda hem güvenlik kaygısını hem savaş yorgunluğunu taşıyan karmaşık bir ruh haline sahip. Medya ve X ise tüm bu gerilimi çoğaltan, kimi zaman hızlandıran bir yankı odası işlevi görüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’la açılan cephe, dışarıdan bakıldığında ABD’nin askeri kapasitesinden çok, içeride nasıl karar verdiğini ve toplumla arasındaki mesafeyi görünür kılan bir stres testi haline geliyor.&nbsp; Bugün atılan her adım, yarın şu soruyu sorduracak:&nbsp; Dünyaya demokrasi(!) ve hukuk(!) anlatan bir başkent, savaş kararını kendi kurumları ve kendi toplumu karşısında ne kadar açıklayabildi, ne kadar savunabildi?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/abd-ic-siyasetinde-iran-savasinin-yankisi-kongre-pentagon-medya-ve-sokak-1773144089.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cem Özdemir: Misafir işçilikten Başbakanlığa uzanan yol</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cem-ozdemir-misafir-iscilikten-basbakanliga-uzanan-yol-12804</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cem-ozdemir-misafir-iscilikten-basbakanliga-uzanan-yol-12804</guid>
                <description><![CDATA[Çünkü altmış yıl önce trenlere binerek bilinmeyen bir geleceğe doğru yola çıkan “misafir işçiler” aslında yalnızca Almanya’nın fabrikalarına değil, bu ülkenin geleceğine de emek vermişlerdi. Bugün onların çocukları ve torunları artık bu geleceğin sadece çalışanları değil, aynı zamanda yön veren aktörleri haline geliyor. Belki de tarihin bize verdiği en önemli mesaj şudur: Göç, sadece bir yolculuk değildir. Göç, bazen bir toplumun kaderini değiştiren uzun bir hikâyenin başlangıcıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türk-Alman Dostluk Federasyonu (DTF) Genel Başkanlığını yaptığım yıllarda, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i Ankara’daki Güniz Sokak’taki evinde ziyaret etme fırsatı bulmuştum. O görüşmede, Almanya’daki gelişmeleri ne kadar yakından takip ettiğini bizzat görme imkânı bulmuştum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demirel, Almanya’ya Türk işçilerinin gönderilmesi kararının arkasındaki düşünceyi şöyle anlatmıştı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bir Almanya seyahatimde Almanlar bana Grundig fabrikasını gezdirdiler. Üç saat olarak planlanan gezi o kadar ilginçti ki oldukça uzun sürdü. Hatta fabrikanın geri kalanını gezmek için ertesi güne randevu verildi ve ben o akşam otelime döndüm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O gece uzun uzun düşündüm. Grundig fabrikasını gezmek güzel ama bizim ülke olarak ne yapmamız gerekiyor diye kendime sordum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra şunu düşündüm: Bu fabrikayı satın alıp Türkiye’ye götürsem, ne yedek parça bulabilirim ne de çalıştıracak kalifiye eleman. Bizim insanlarımızı Almanya’ya göndersek, yol bilmezler, dil bilmezler… Evet, belki bir nesil zorluk çeker. Ama ikinci ve üçüncü kuşaktan sonra bu zorluklar aşılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ertesi gün Almanlara ‘Biz size işçi gönderelim’ dedim. Onlar da kabul ettiler. Türkiye’ye döndüğümde hemen çalışmalara başladık ve ilk kafileleri 1960’lı yılların başında göndermeye başladık.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aradan yıllar geçti. O gün “misafir işçi” olarak yollara düşen insanların çocukları ve torunları bugün Almanya’nın ekonomik, akademik ve toplumsal hayatının önemli bir parçası haline geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilek gücü için gelen insanların çocukları artık beyin gücünü temsil ediyor.<br />
İçlerinden edebiyatçılar, sanatçılar, &nbsp;işverenler, akademisyenler, bilim insanları ve siyasetçiler yetişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu başarı hikâyelerinden yüzlerce örnek saymak mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak geçtiğimiz hafta sonu Baden-Württemberg eyaletinde yaşanan gelişme, bu uzun yolculuğun sembolik bir zirvesi oldu. Tüm eleştiriler, saldırı kampanyaları ve siyasi tartışmalara rağmen Cem Özdemir, bir göçmen işçi ailesinin çocuğu olarak Almanya’nın en güçlü sanayi eyaletlerinden birinde başbakanlık koltuğuna oturmayı başardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mercedes‑Benz markasıyla özdeşleşmiş olan Baden-Württemberg’de göçmen kökenli bir siyasetçinin eyalet başbakanı olması yalnızca bireysel bir başarı değildir. Bu gelişme, Almanya’da yaşayan milyonlarca göçmen için yeni bir umut anlamına gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih bize bazen küçük görünen bir adımın yıllar sonra büyük dönüşümlere yol açabileceğini gösterir. ABD’de bir otobüste ayrımcılığa karşı yerini vermeyi reddeden Rosa Parks’ın başlattığı sivil haklar mücadelesi, onlarca yıl sonra Barack Obama’nın ABD Başkanı olmasının yolunu açmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer bir tarihsel çizgiyi bugün Almanya’da görmek mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altmış yıl önce Türkiye’den Almanya’ya “misafir işçi” olarak gelen ve çoğu zaman dışlanan insanların çocuklarından biri olan Cem Özdemir, bugün Mercedes’in kalbi sayılan bir eyalette en üst siyasi makama oturabiliyorsa, bu yalnızca bir siyasi başarı değil; aynı zamanda derin bir toplumsal dönüşümün de göstergesidir.</span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, devlet adamı Süleyman Demirel’in 1960’lı yılların başındaki tespiti doğru çıkmıştı.<br />
Belki bir kuşak büyük zorluklar yaşadı; ancak bugün Almanya’da yeni kuşaklar kazanmaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya bugün yaşlanan nüfusu, değişen toplumsal yapısı ve artan göç gerçeğiyle yeni bir döneme girmektedir. Nüfusunun yaklaşık dörtte birini göçmen kökenlilerin oluşturduğu bir ülkede, farklı kültürlerin birbirini anlaması ve kucaklaması artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cem Özdemir’in hikâyesi tam da bu noktada önemli bir sembol haline gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu başarı, Almanya’da yaşayan göçmenler ile Alman toplumu arasında yeni bir güven köprüsü kurulmasına vesile olabilir. Ancak bunun kalıcı bir toplumsal başarıya dönüşmesi yalnızca bireysel başarılarla değil; siyasal aklın, demokratik kurumların ve toplumun ortak iradesinin atacağı adımlarla mümkün olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle son yıllarda aşırı sağın yükselişi ve Alternative für Deutschland (AfD) gibi partilerin bazı eyaletlerde güç kazanması, Almanya’nın önünde ciddi bir sınav bulunduğunu göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte tam da bu noktada Cem Özdemir’in başarısı bir fırsat olarak görülmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu fırsat; korkuların değil umutların, ayrışmanın değil dayanışmanın, dışlamanın değil kucaklaşmanın önünü açabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü altmış yıl önce trenlere binerek bilinmeyen bir geleceğe doğru yola çıkan “misafir işçiler” aslında yalnızca Almanya’nın fabrikalarına değil, bu ülkenin geleceğine de emek vermişlerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün onların çocukları ve torunları artık bu geleceğin sadece çalışanları değil, aynı zamanda yön veren aktörleri haline geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de tarihin bize verdiği en önemli mesaj şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göç, sadece bir yolculuk değildir.<br />
Göç, bazen bir toplumun kaderini değiştiren uzun bir hikâyenin başlangıcıdır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/cem-ozdemir-misafir-iscilikten-basbakanliga-uzanan-yol-1773091182.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Üçüncü Dünya Savaşı gerçekçi mi?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ucuncu-dunya-savasi-gercekci-mi-12803</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ucuncu-dunya-savasi-gercekci-mi-12803</guid>
                <description><![CDATA[Toparlamak gerekirse Üçüncü Dünya Savaşı gibi kısır tartışmalara boğulmaktansa Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları ekseninde meseleye yaklaşması elzemdir. Bu noktada sefaretlere yukarıdan atamayla gelen siyasilerden ziyade alanında uzman kimselere kulak kabartılmalıdır. Emperyalizm eliyle istikrarsızlaştırılmış ve öngörülemeyen bir İran, Türkiye için tehlikeli olabilir. İran’daki değişim ve dönüşümler ancak kendi iç dinamikleriyle gerçekleşmelidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail’in, İran’a müdahalesiyle birlikte Türk basınının es geçmediği başlıklardan birisiydi Üçüncü Dünya Savaşı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslına bakarsanız ABD, bir süredir İran’ı vuracağını söylüyordu. Bölgeye askerî yığınak yapıyordu. Ancak ABD’nin gerçekten bir savaş mı başlatacağı yoksa sadece baskı unsuru olarak mı yığınak yaptığı çokça tartışılmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat sabahı gördük ki, ABD’nin sevk ettiği kuvvetler yalnızca gözdağı amacıyla orada değilmiş. İlk gün İsrail’in hücumları ve arkasından ABD’nin de “müdahale” şeklinde nitelendirilen savaşa dâhil olmasıyla, Üçüncü Dünya Savaşı ihtimalleri masaya yatırılmaya başlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir yandan da savaşın giderek genişleyen bir çemberi vardı. İran, ABD üslerinin bulunduğu ya da petrol üretimi yapan çevre ülkeleri vuruyordu. Bununla beraber Hürmüz Boğazı’nı kapatarak, 1970’lerdeki petrol krizine benzer bir tablo yaratmak istiyordu. Amacı elbette ABD’ye karşı elini güçlendirmekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak hesap edemediği bir durum oldu İran’ın. Söz konusu ülkelere –bilhassa Güney Kıbrıs’a- yönelik saldırılar nedeniyle batı dünyası bölgeye bazı kuvvetlerini kaydıracağını açıkladılar. Dolayısıyla savaşın aktörleri çoğaldıkça, yanı başımızda beliren Üçüncü Dünya Savaşı ihtimalleri güçlendi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabi sayın basınımıza göre.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son günlerde, gazete sayfalarını karıştırdığımda, bu tür ihtimallerin epey tartışıldığını gördüm. Hemen her gazetede rastlayabiliyordum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açıkçası İkinci Dünya Savaşı bittiğinden beri büyük güçlerin bir biçimde dâhil olduğu bütün savaşlarda benzer ihtimaller üzerinde durulmuştur. Somut örnek için ABD’nin Vietnam’a ya da Sovyet Rusya’nın Çekoslovakya’ya müdahalesine bakabilirsiniz. Bu dönemlerin gazeteleri incelendiğinde “acaba Üçüncü Dünya Savaşı mı çıkıyor?” gibi soruların gündeme taşındığını görebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anlaşılan geçmişten beri savaş çıkarmayı seven bir basınımız var. Belki de ilgi çekici veya kışkırtıcı başlıklar atmanın ayrı bir cazibesi olabilir, bilemiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günceldeyse muhtemel Üçüncü Dünya Savaşı potansiyelinin önemli bir ayağı daha vardır. Komşumuzdaki savaşın Türkiye’ye sıçrama ihtimalleri konuşuluyor. Geçen hafta içi İran’dan ateşlenen ve Türkiye’yi hedef aldığı iddia edilen bir füzenin düşürülmesiyle bu olasılık kuvvetlendi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama unutmayalım ki mevcut konjonktürde İran, Türkiye’yi karşısına almak istemez. Diğer taraftan Türkiye, yüzyılı aşkın süredir bölgesel ya da küresel herhangi bir savaşa girmemeyi başarmış bir ülkedir. Bunu içerisinde bulunduğu ittifak sistemleri, ikili ilişkiler, denge siyaseti, ekonomik ve siyasî ağırlığı gibi faktörler sayesinde yürütüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhuriyetin kuruluş felsefesi dahi, Türkiye’yi böyle savaşların dışında tutmayı öncelemektedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonerliğiyle Türkiye’nin batı dünyasının eşit statüde bir üyesi haline getirilmesi, etkin tarafsızlığın korunması, meselelerin barışçıl yollarla ve müzakerelerle çözümlenmesine özen gösterilmesi gibi pek çok etmen sıralanabilir burada.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hâl böyleyken Türkiye’yi, ABD’nin öncülük ettiği emperyalist sömürü düzenin bir parçası olarak düşünmek anlamsızdır. Aynı zamanda Türk hariciyesi, geleneksel bakımdan çeşitli ayak oyunlarıyla savaşın içine çekilemeyecek kadar deneyimlidir diye düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dışişlerinde siyasî atamalar yerine alttan yetişen kadrolara imkân tanınırsa daha verimli sonuçlar alınabilir. Öbür türlü bakanlar savaş kapıdayken “ABD ile İran arasında şu anda en azından ani bir savaş tehdidi yok gibi duruyor” diyebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim İran’a… Rakipleriyle kıyaslandığında askerî ve ekonomik gücünün oldukça yetersiz olduğu hemen herkesin malumudur. Hava sahasını kontrol edemediği sürece ABD ve İsrail’e karşı ne kadar direnebileceği büyük bir soru işaretidir. Elinde petrol ve füze dışında bir kozu yok gibi duruyor. Zaten geçtiğimiz yılın Haziran ayında, bunun ön gösterimine şahit olmuştuk.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın sinyallediği gibi karadan bir müdahale olursa belki İran avantajlı duruma geçebilir. Ama hâlihazırda bir çıkarım yapmak doğru olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toparlamak gerekirse Üçüncü Dünya Savaşı gibi kısır tartışmalara boğulmaktansa Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları ekseninde meseleye yaklaşması elzemdir. Bu noktada sefaretlere yukarıdan atamayla gelen siyasilerden ziyade alanında uzman kimselere kulak kabartılmalıdır. Emperyalizm eliyle istikrarsızlaştırılmış ve öngörülemeyen bir İran, Türkiye için tehlikeli olabilir. İran’daki değişim ve dönüşümler ancak kendi iç dinamikleriyle gerçekleşmelidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ucuncu-dunya-savasi-gercekci-mi-1773061562.gif"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran’da Rejim: Ulemanın vesayeti</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iranda-rejim-ulemanin-vesayeti-12801</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iranda-rejim-ulemanin-vesayeti-12801</guid>
                <description><![CDATA[Yirminci yüzyılda İslamcılar, ulema-devlet ittifakını pratik bir düzenlemeden daha ideolojik bir boyuta taşıdılar. Mısır’da Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan el-Benna ve sonrasında önde gelen liderlerinden Seyyid Kutub, Pakistan’da Cemaat-i İslami’nin kurucusu Mevdudi ve İran’da Humeyni, Orta Çağ’daki ulema-devlet ittifakını temel alan, fakat onun da ötesine geçerek İslam’ı hem din hem devlet olarak tanımlayan daha totaliter bir ideoloji inşa ettiler.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD-İsrail ittifakı, uluslararası hukuka aykırı biçimde İran’a saldırıyor ve teslim olmasını istiyor. Bu saldırı, ABD’nin Irak işgalinden farklı olarak, ne demokratikleşme iddiası taşıyor, ne emperyalist karakterini gizliyor, ne de İsrail’in yönlendirici rolünü saklıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika ve Avrupa’daki İranlı diasporanın bir kısmı ise rejimin yıkılacağı beklentisiyle bu saldırıyı destekliyor. Rejime duyulan nefret diaspora ile sınırlı değil: Geçen ay ülke içinde milyonlarca insanın katıldığı gösteriler düzenlendi. Ancak rejim bu protestoları benzeri görülmemiş bir şiddetle bastırdı. Öldürülenlerin sayısının 7 bin ila 37 bin arasında olduğu tahmin ediliyor; yaralı sayısı ise yüz binlerle ifade ediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran rejiminin, dünyadaki diğer baskıcı örneklerden bir farkı toplumunun önemli bir kesimini dine karşı da tepki duyar hâle getirmiş olması. Sınırlı imkânlarla yapılan anketler, İran halkının yaklaşık yarısının siyasi tepki sonucunda İslam dinini terk ettiğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, halkının önemli bir bölümünü isyan ettiren bu rejimin temelinde ne yatıyor?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Humeyni’nin mirası</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’daki rejim, 1979 İhtilali’nin lideri Ruhullah Humeyni’nin devrimden on yıl önce dile getirdiği ve sonrasında anayasaya eklenen velayet-i fakih anlayışına dayanıyor. Bu kavram “fakihin vesayeti,” daha açık bir ifadeyle, fıkıh uzmanı bir âlimin liderliğinde, ulemanın siyasi sistem üzerinde vesayet kurması anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında velayet kelimesi Türkçe’de de – ebeveynin çocuk üzerindeki tasarruf hakkı anlamında – kullanılsa da, siyasi terminolojimizdeki vesayet kelimesi Humeyni’nin kavramını daha iyi karşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sistemde Dini Lider, devlet başkanının, meclisin ve yargının üzerinde bir konumdadır. Askerî alanda da son sözü söyleyen mercidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Humeyni’nin, ulema sınıfının vesayetine dayalı yarı teokratik yönetim anlayışı, İslamcılığın basit mantığına dayanıyor: Müslüman mıyız? Evet. O hâlde Allah’ın gönderdiği İslam hukuku, yani şeriat ile mi yönetilmeliyiz? Evet. Şeriatı en iyi kim bilir? Ulema. O hâlde yönetimin ulemada olması gerekmez mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İhtilal’den sonra bu basit teoriye önde gelen ulemadan karşı çıkanlar olduysa da Humeyni onları güç kullanarak susturmuştur. Humeyni’nin şeriat algısı donuk ve lafızcıdır. O kadar ki Hz. Muhammed’in ve Şiilerce imam kabul edilen Hz. Ali’nin bile şartlara göre hüküm veremeyeceklerini savunur. Kitaplaştırılan konuşmalarında bunu zina örneği üzerinden açıklar: “Şeriata göre zina edenin cezası yüz değnektir. Bugün Hz. Muhammed veya İmam Ali hayatta olsalardı farklı bir ceza mı uygulayacaklardı? Peygamber yüz elli değnek mi diyecekti?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlayışı başka ülkelerdeki İslamcılar da savunmuş olsalar da pek azı Humeyni gibi yarı teokratik bir rejim kurabilmiştir. Zira Humeyni hem Şah’a karşı toplumun farklı kesimlerindeki tepkiyi kullanmış hem de Şiilikteki güçlü ruhban sınıfı anlayışından ve Mehdi inancından yararlanmıştır. İran’da hâkim olan On İki İmam Şiiliğine göre 12. İmam Muhammed el-Mehdi onuncu asırda gizlenmiştir ve ahir zamanda ortaya çıkacaktır. Adaletli ve meşru bir yönetim için onun dönüşü beklenmektedir. Humeyni, ulemanın şeriat otoritesi ile Mehdi inancını birleştirmiş ve Mehdi dönene kadar ulemanın onun adına siyasi otoriteyi kullanacağını savunmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer İran’daki rejimin dinî temelleri bu kadar sistematik ise, bu rejimin değişimi İslam’a aykırı bir talep midir? İslam’da din ile devletin ayrımı mümkün müdür?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ulema-devlet ittifakı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sorulara cevap veren kitabımın Türkçesi bu hafta yayımlandı: <a href="https://www.ayrintiyayingrubu.com/kitap/islam-otoriterlik-ve-geri-kalmislik-kuresel-ve-tarihsel-bir-karsilastirma/">İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma</a> (Ayrıntı Yay., çev. Mehmet Akif Koç). Günümüzde İslamcılar siyasi projeleri adına, İslam karşıtları ise İslam’ın demokrasi ve laiklikle bağdaşamayacağını göstermek amacıyla İslam’ın din-devlet ayrımını reddettiğini iddia etmektedir. Kitabımın tarihsel analizi ise bu iddiayı çürütmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitap, sekizinci ve on birinci yüzyıllar arasında İslam dünyasında dini temsil eden ulema ile devlet yöneticileri arasında bir ayrım bulunduğunu ortaya koyuyor. Bu dönemdeki 3.900 din âliminin sadece yüzde 9’u kadılık gibi resmî görevlerle devletten maaş alırken, yüzde 91’inin geçimini bağımsız biçimde sağladığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İslam tarihinin erken döneminde ulema, yöneticilerden maaş almamaya prensip olarak önem veriyordu. Devletle yakın ilişkileri yozlaştırıcı ve onların zulmüne ortak olma riski taşıyan bir durum olarak görüyorlardı. Bu nedenle erken dönem ulemanın çoğu geçimini ticaretten sağlamayı tercih etti. Sünnilerin dört büyük fıkıh mezhebinin kurucuları ile Şiilerin Cafer es-Sâdık gibi önde gelen isimleri, devlet görevi kabul etmeyen bağımsız âlimlerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu âlimler, yöneticilerin taleplerine boyun eğmeyerek bedeller de ödediler. İmam Malik falakaya yatırıldı, İmam Şafii zincire vuruldu; İbn Hanbel hapiste dövüldü ve idamdan son anda kurtuldu. Ebu Hanife’nin yaşadıkları ise bu anlayışın en meşhur örneği olarak hafızalara kazındı. Ebu Hanife, Abbasi Halifesi Mansur’un kadılık teklifini bu göreve liyakati olmadığı gerekçesiyle reddetti. Bunun üzerine öfkelenen Mansur, “Yalan söylüyorsun, bu göreve en layık olan sensin,” dedi. Ebu Hanife ise, “Yalancı zaten kadı olamaz,” diye karşılık verdi. Nihayetinde hapsedildi ve zehirlenerek öldürüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Din-devlet birliğine dair Kur’an’da veya hadislerde açık bir atıf bulunmamaktadır. Bu nedenle din-devlet kardeşliğini on birinci asırdan sonra savunanlar, aslında bir Sasani özdeyişi olan şu vecizeyi hadis gibi aktararak kullanagelmişlerdir: “Din ile hükümdarlık ikizdir. Din temeldir, hükümdarlık ise onun koruyucusudur. Temeli olmayan şey çöker; koruyucusu olmayan şey ise yok olur.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısacası, ulema ile devlet arasındaki ittifak, İslam’ın özsel bir parçası veya İslam tarihinin ana unsurlarından biri değildi. Aksine, on birinci yüzyılda Selçuklular zamanında inşa edildi. Sonrasında Eyyubiler, Memlükler, Osmanlılar ve Safeviler döneminde kurumsallaştı ve yaygınlaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yirminci yüzyılda İslamcılar, ulema-devlet ittifakını pratik bir düzenlemeden daha ideolojik bir boyuta taşıdılar. Mısır’da Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan el-Benna ve sonrasında önde gelen liderlerinden Seyyid Kutub, Pakistan’da Cemaat-i İslami’nin kurucusu Mevdudi ve İran’da Humeyni, Orta Çağ’daki ulema-devlet ittifakını temel alan, fakat onun da ötesine geçerek İslam’ı hem din hem devlet olarak tanımlayan daha totaliter bir ideoloji inşa ettiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta İslam dünyasında 1920 ile 1980 arasındaki laik siyasi eğilim yerini İslamcılık akımına bıraktı. 1920’lerde Türkiye ile birlikte laik politikaların öncülerinden olan İran, 1979 İhtilali sonrasında küresel İslamcılığın liderlerinden biri hâline geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu akım farklı ülkelerde farklı şekillerde etkisini gösterdi: İran’da ulemanın vesayeti; Suudi Arabistan’da Vehhabî ulema ile Suudi monarşisi arasındaki ittifak; Pakistan ve Sudan’da askerî rejimler eliyle şeriat mahkemelerinin kurulması; Mısır’da El-Ezher uleması ile askerî rejim ittifakı kontrolünde İslamileşme; Malezya’da ise ulema ile siyasetçiler arasında ittifak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer İslamcı rejim İran’da değişirse, bunun diğer ülkelerde de etkileri olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, ulema-devlet ittifakı Müslüman toplumlarda on birinci yüzyılda ortaya çıktıysa, bu kadar uzun süre nasıl ve neden etkisini sürdürmüştür? Bunun cevabı bir sonraki yazımızda.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 11 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iranda-rejim-ulemanin-vesayeti-1773229291.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Balkanlardan Portekiz’e: Avrupa siyasetini sahada okumak</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/balkanlardan-portekize-avrupa-siyasetini-sahada-okumak-12795</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/balkanlardan-portekize-avrupa-siyasetini-sahada-okumak-12795</guid>
                <description><![CDATA[Bugün küresel siyaset yalnızca uluslararası ilişkilerle ilintili değil, ulus-altı birçok yapı, yani şehirler, belediyeler, bölgeler, küresel siyasetin ve ilişkilerin önemli bir parçası. Belki de bu yüzden Avrupa siyasetini anlamak için bazen bir başkentteki diplomatik görüşmelere, bazen Lizbon’daki bir belediye toplantısına, bazen de Balkanlar’daki küçük bir sandık başına bakmak gerekir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Uluslararası siyaseti anlamak çoğu zaman devlet başkanlarının açıklamalarını, büyük zirveleri ya da diplomatik krizleri takip etmekle ilişkilendirilir. Oysa günümüz dünyasında siyasetin önemli bir kısmı artık daha farklı alanlarda şekilleniyor.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son aylarda Avrupa’nın farklı noktalarında bulunduğum temaslar bana bunu bir kez daha gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2026 yılı itibarıyla Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi tarafından Portekiz Raportörü olarak görevlendirildim. Avrupa Konseyi’nin en genç kongre üyesi olarak, Avrupa Konseyi tarihinin en genç ülke raportörü oldum. Bu görev kapsamında Mart ayının ilk haftasında Lizbon’da başlayan ve Santarém ile Alpiarça şehirlerinde devam eden bir ziyaret programı gerçekleştirdik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Portekiz’de gerçekleştirdiğimiz temaslar yalnızca yerel yönetimlerin teknik işleyişine ilişkin değildi. Aslında bu görüşmeler Avrupa siyasetinin nasıl çok katmanlı bir yapı üzerinden ilerlediğini gösteren önemli bir tablo sunuyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Parlamento temsilcileri, hükümet yetkilileri, yüksek yargı organlarının temsilcileri ve yerel yönetim aktörleriyle yaptığımız görüşmelerde ortaya çıkan en önemli gerçeklerden biri şuydu: Avrupa’da şehirler artık yalnızca idari birimler değil, uluslararası siyasetin de önemli aktörleri haline geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Lizbon, Paris, Amsterdam veya İstanbul gibi şehirler yalnızca ulusal siyasetin parçaları değil; aynı zamanda küresel diplomatik ağların aktif katılımcılarıdır. Ekonomiden iklim politikalarına, göç yönetiminden kültürel iş birliklerine kadar birçok başlık artık şehirler üzerinden şekilleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle Avrupa Konseyi’nin yürüttüğü yerel demokrasi izleme süreçleri aslında yalnızca teknik denetim mekanizmaları değildir. Bu süreçler aynı zamanda Avrupa’nın siyasi mimarisini anlamak için önemli bir pencere sunar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tabloyu birkaç hafta önce Balkanlar’da çok daha farklı bir bağlamda gözlemleme fırsatı buldum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şubat ayında Bosna-Hersek’te, özellikle Republika Srpska bölgesinde iptal edilen 136 sandıkta yenilenen seçimleri gözlemlemek üzere bölgede bulundum. Avrupa Konseyi heyetiyle birlikte yürüttüğümüz bu misyon, Balkan siyasetinin hâlen ne kadar hassas dengeler üzerinde ilerlediğini gösteren önemli bir deneyimdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Republika Srpska’daki seçim süreci yalnızca yerel bir seçim değildi. Balkanlar’da siyaset, çoğu zaman yerel seçimlerin bile daha geniş bir siyasi ve jeopolitik bağlam içinde değerlendirilmesini gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sandık başındaki tartışmaların arkasında çoğu zaman daha büyük sorular vardır: devlet yapısı, siyasi temsil, uluslararası denetim ve demokratik meşruiyet.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle seçim gözlem misyonları yalnızca teknik bir süreç değil, aynı zamanda bölgesel siyasi dinamikleri anlamak açısından da önemli bir diplomatik gözlem alanı sunar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Portekiz’de yürüttüğümüz yerel demokrasi izleme süreci ile Bosna-Hersek’teki seçim gözlem deneyimi aslında Avrupa’nın iki farklı siyasi gerçekliğini ortaya koyuyor. Bir tarafta kurumsallaşmış ve istikrarlı siyasi sistemler bulunuyor. Diğer tarafta ise halen siyasi dengelerin hassas olduğu bölgeler yer alıyor. Avrupa Konseyi gibi kurumlar bu farklılıkların arasında ortak demokratik standartları korumaya çalışırken, aynı zamanda Avrupa siyasetinin çok katmanlı yapısını da ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün küresel siyaset yalnızca uluslararası ilişkilerle ilintili değil, ulus-altı birçok yapı, yani şehirler, belediyeler, bölgeler, küresel siyasetin ve ilişkilerin önemli bir parçası.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de bu yüzden Avrupa siyasetini anlamak için bazen bir başkentteki diplomatik görüşmelere, bazen Lizbon’daki bir belediye toplantısına, bazen de Balkanlar’daki küçük bir sandık başına bakmak gerekir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/balkanlardan-portekize-avrupa-siyasetini-sahada-okumak-1772985379.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Savaşın pornografisi ve Orwell’in alegorik başyapıtları</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/savasin-pornografisi-ve-orwellin-alegorik-basyapitlari-12791</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/savasin-pornografisi-ve-orwellin-alegorik-basyapitlari-12791</guid>
                <description><![CDATA[Benim Orwell’den anladığım şu: Eğer insan olmayanlar nesneleştiriliyor ve köleleştiriliyorsa, bu insan olanlar da nesneleştiriliyor ve köleleştiriliyor anlamına geliyor. Bu ikisi birbiriyle ilişkili.Orwell savaşlarda, sömürgelerde bizzat yaşadıkları, gözlemledikleri ile insan olanlarla olmayanlar arasında herhangi bir farkın anlamsızlaştığını, olmadığını gördü. Kitaplarında nesneleştirici şiddetin bu ikisiyle ilişkili olduğunu göstermiş oldu. Bu yüzden Orwell’in bu alegorik baş yapıtı -tıpkı zamansız sanat yapıtları gibi- belli bir bağlama ait değilmiş gibi gözüküyor ve zamana direniyor ve sürekli güncelleniyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donald Trump: <em>"Hakkımda 'savaşı hemen bitirecek, o sıkılır' diyorlar. (Ama savaş benim için) Hiç sıkıcı değil."</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaştan hoşlanan, keyif alan ve aynı zamanda da kendisini barışı savunan bir kişi gibi gören bir ABD başkanı… Bu sözler dünyada nasıl bir yankı yaratıyor? Kimileri “Trump bu, o böyle saçmalıklar yapar” diyor. 8 ile 12 yaş arasındaki 160’dan fazla kız öğrencinin bombalanan bir okulda feci bir şekilde can verdiği günlerde Trump’ın bu iğrençlik ötesi sözleriyle aklı başında olan herkesin sarsıldığını tahmin ediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama zannedersem kendisi pek sarsılmıyor. Bir taraftan masum insanların üzerine bombalar yağdırırken diğer taraftan barıştan söz edebiliyor.Yaptıkları nedeniyle Nobel Barış Ödülü’ne kendisinin aday gösterilmesini hayal etmesi, ya da “Barış Komitesi” ile kendisi gibi karar vericilerin üzerinde kendisine ayrı bir pozisyon biçmesi...&nbsp; Şiddet yoluyla oyunun kurallarını koymaya çalışması...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Canlı yayınlarda şehirlerde patlayan bombalar, göğe yükselen dumanlar, yıkılan binalar, parçalanan insanlar… Bunların televizyon kanallarında yayınlanan dizilerden, savaş filmlerinden yani kurmacalardan hiç bir farkları yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump kendisini bir müsabakadaymış gibi hissediyor. Savaş onun için bir oyun. Çoklu ekranlardaki canlı görüntülerle savaş tıpkı bir müsabaka gibi izleniyor. Dikkatler başka yere çekilerek, müzakereler arasında İranlı üst düzey yöneticileri gafil avlandığında onlar da gol atmış futbolcu gibi seviniyor. Bir oyun gibi algılıyor ve sürekli “her şey çok iyi gidiyor” demekten geri kalmıyor. Felaket başka türlü nasıl bu kadar kolay izlenebilir?Bu dolaysızlık durumuna “savaşın pornografisi” deniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pornografinin özelliği bakan göz ile nesnesi arasındaki ayrımı ortadan kaldırması ve imgeler karşısında “gözüne ışık tutulan bir tavşan gibi” izleyiciyi felç etmesi. Ekran başında mıhlanıp kalmış olan seyirci gerçek ile kurmaca arasındaki farkı yitiriyor. Gördükleriyle arasında mesafenin kalmadığını zanneden özne nesneleştirilmiş hale geliyor. Üstelik bu pornografik şiddet kurgulayıcı ile izleyiciyi sanki eşitmiş gibi gösteren, failin gözüyle izleyicinin bakışını örtüştüren, felaketin tanıklığını dahi ele geçirecek kadar iğrençleşen bir oyun. Özneyi nesneye dönüştürmeye ve kendi bakışı doğrultusunda biçimlendirmeye çalışacak kadar hem totaliter, hem de onunla aynıymış gibi kendisini gösterecek kadar haysiyetsiz…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden olmalı ki bakışla görülen arasında mesafe koyan, sorgulatan alegorik imgelemin gerçeklik imgeleminden daha sorgulatıcı ve düşündürücü olduğuna işaret etmek gerekiyor. “Savaş Barıştır”, “Özgürlük Köleliktir” ve “Cehalet Güçtür”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son günlerde ünlü yazar George Orwell’in “1984” adlı baş yapıtına referans veren kişilere sıklıkla rastlanıyor. Orwell’in 1948’de yazdığı karşı-ütopya denebilecek bu roman&nbsp; sanki günümüzü anlatıyor.Rejimlerin düşünceler üzerinde nasıl hegemonik bir sistem kurduklarını, barış, özgürlük, hakikat gibi kavramları nasıl eğip büktüklerini parlak bir hicivle anlatan zamansız bir başyapıt. Bu arada hatırlatalım, 1950’li yıllarda bu ünlü roman Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından çevirtilip yayınlanmış, okulların müfredatı içinde yer almış.&nbsp; “Soğuk Savaş” dönemi koşullarında Sovyetler Birliği’ni eleştirdiği düşünülerek. Buna karşılık bu tür alegorik yapıtların kendilerini güncelleme kapasitelerinin olduğu da hesaba katılmalı. Nitekim bugün de öyle de oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump insanların gözüne baka baka aslında şunu söylüyor: “Kendinizi huzurlu ve başarılı hissetmeniz, yani barış için hepinizin savaşa ihtiyacı var. “Ancak çatışmalarla insanlar birbirini boğazladıkları sürece barıştan söz edilebilir, düzen istikrara kavuşur. “Savaş Barıştır”.&nbsp; Çünkü çatışmalar, düşmanlıklar olmadan eşitsizlikleri, haksızlıkları gizlemek mümkün değildir. “Özgürlük Köleliktir.” Çünkü kitleler kendilerini özgürleştirdiklerini düşünürken köleliği, başkalarına yapılan eziyeti görmezler. Nihayet “Cehalet Güçtür”, çünkü kitleler kendilerini temsil ettiğini zannettikleri iktidarlara teslim olurken, onun eteğine yapışan medyanın ve hakikat sınıfının kendi çıkarlarını savunan bir zümreye dönüştüğünü fark etmezler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orwell’in 1945’de yayınlanan “Hayvan Çiftliği” (Animal Farm) başlıklı kitabı ise hayvanlar alemi alegorisiyle iktidarların değiştiğini, devrimlerin gerçekleştiği ama şiddetin, sömürünün hiç değişmediği bir dünyayı anlatıyor. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar kendilerini sömüren insan efendilerini deviriyorlar. Adalet ve eşitlik için yola çıkıyorlar. Ancak iktidar düşkünü domuzlar, zamanla bütün idealleri tersine çevirerek çiftlikte eskisinden daha acımasız ve baskıcı bir diktatörlük kuruyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lise yıllarında okuma fırsatı bulduğum bu kitapta yer alan hayvanlar ve özellikle de bütün hayatı boyunca yağmurda çamurda araba çeken ve ihtiyarlayıp güçten düşünce de aldatılıp kasaba kıyma yapılmak üzere verilen “At Boxer” beni hep düşündürmüştür.“Hayvanlar Çiftliği” allegorik bir yapıt ama nereye kadar? Uzun zamandan beridir “sahi bu Orwell’inki de yalnızca bir allegori (ya da mecaz) midir” diye sormaktan kendimi alamıyorum. “Hayvanlar Çiftliği” görünüşte evet, allegorik bir yapıt ama nereye kadar? İ</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">nsan olanların da tıpkı “At Boxer” - ya da insan olmayanlar- gibi kolayca köleleştirilmesini, nesneleştirilmesini sağlayan ortak özellik ne olabilir diye düşünüyorum. Ayrıca Orwell’in romanındaki insan olmayanların da insan olanlar gibi isyan ettikleri, iktidarı ele geçirdiklerinde ve hatta düzeni değiştirdiklerini zannettiklerinde bile kölelikten, sömürüden kurtulamadıklarını dikkate alırsak? Hep itaat eden, kolayca oyuna getirilen, en büyük haksızlıklar karşısında bile itiraz etmeye bile yeltenmeyen “At Boxer” kapitalist gerçekliğin, yani bu kurmaca dünyanın nesneleştirilen, köleleştirilen öznelerini temsil ediyor olabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünden bakıldığında Karl Marx’ın kapitalizmi sınıfsal bir perspektifle analiz ettiği tarihteki en büyük eksikliği acaba insanmerkezci (antroposantrik) yaklaşımı olabilir miydi? Kapitalizmi, sömürüyü, eşitsizliği insanmerkezci bir biçimde okuması mıydı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun fikirlerini savunduklarını zannedenler acaba bu nedenle mi kendilerini kolayca kapitalist gerçekçiliğin içinde buluverdiler? Benim Orwell’den anladığım şu: Eğer insan olmayanlar nesneleştiriliyor ve köleleştiriliyorsa, bu insan olanlar da nesneleştiriliyor ve köleleştiriliyor anlamına geliyor. Bu ikisi birbiriyle ilişkili.Orwell savaşlarda, sömürgelerde bizzat yaşadıkları, gözlemledikleri ile insan olanlarla olmayanlar arasında herhangi bir farkın anlamsızlaştığını, olmadığını gördü. Kitaplarında nesneleştirici şiddetin bu ikisiyle ilişkili olduğunu göstermiş oldu. Bu yüzden Orwell’in bu alegorik baş yapıtı -tıpkı zamansız sanat yapıtları gibi- belli bir bağlama ait değilmiş gibi gözüküyor ve zamana direniyor ve sürekli güncelleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık kendisinin simgesel bir kurgu olduğunu gizleyen, kapitalist gerçeklik nesneleştirdiklerinin yeni bedenlere kavuşan hayaletler gibi yaşanan felaketlerle geri dönmesine neden oluyor. Birbirleriyle zincirleme ilişkiler içinde karşılaşılan iklim krizi, afetler, savaşlar gibi felaketlerle.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/savasin-pornografisi-ve-orwellin-alegorik-basyapitlari-1772982085.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump’ın en büyük yanlışı, açmazı anlayamadığıdır</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-en-buyuk-yanlisi-acmazi-anlayamadigidir-12790</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-en-buyuk-yanlisi-acmazi-anlayamadigidir-12790</guid>
                <description><![CDATA[Temennim çok yakın gelecekte ABD Anayasası’nın ve uluslararası hukukun tekrar yüksek egemenlik şemsiyeleri altında ABD kurumlarının bu  “çok yüksek idari etkinlik kapasitesini” ABD Anayasasına ve uluslararası hukuka uygun olarak çok daha hayırlı işler için kullanması. O güne kadar da, umarım çok gecikmez, bu “çok yüksek idari etkinlik kapasitesinin” akıbeti ne olur, bilinmez.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika’yı (ABD yani) ve Trump’ı anlamaya, yorumlamaya kalkmak özellikle bizim memlekette kolay bir iş değil çünkü insanlar, belki de biraz haklı nedenlerden, çok duygusal yaklaşıyorlar konulara, sorunlara, yaklaşımlar çok ağırlıklı olarak analitik çerçevenin dışına çıkıyor, o günkü ana akıma karşı bir şey söylerseniz linçe uğramanız iş bile değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika bizlerin öyle çok kolay anlayabileceği bir ülke değil, kuruluşu çok farklı, anlayışlar çok farklı, oy verme alışkanlıkları çok farklı; bir tür sağlık güvence sistemleri diye tercüme edebileceğimiz Medicare, Medicaid sistemleri ülkenin zenginliğine rağmen çok sayıda fakirin, evsizin yaşadığı, sağlık hizmetinin çok pahalı olduğu bir ülkede bu güvence sistemini kaldırmak isteyen bir siyasal lider oy kazanabiliyor mesela.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu güvence sisteminin ABD Supreme Court’a götürüldüğü ve görüşüldüğü günlerde ABD’de idim, Obama’nın başkanlık dönemi, 9 kişilik mahkemenin kompozisyonu Trump tarafından değiştirilmemişti henüz ve yasa (Medicare, medicaid) mahkemeden ancak 5’e 4 geçti ve ol rivayet ki Obama mahkeme başkanını arayıp defalarca yasanın dönmemesi için rica, minnet etmişti ve benim gibi sosyal devlet kültürüne yakın biri bu durumu şaşkınlıkla izlemişti, bunları ABD’nin farklılığını anlatmak için yazıyorum</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelelim başlıkta belirttiğim meseleye.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bence, böyle demek lazım çünkü Trump’ın hala ABD’de büyük desteği var, ABD çok kötü yönetiliyor, anlamsız yüksek gümrük vergileri, Trump’ın “beni Anayasa, yasalar bağlamaz, vicdanıma bakarım” demesi, hukuk tanımazlığı, Harvard gibi muhteşem üniversitelerin fonlarını kesmeye çalışması, göçmen politikası, beraber çalıştığı kadroların kalitesi, yine tekraren ifade ediyorum, bana göre bu kötü yönetimin en bariz göstergeleri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, öte yandan da Trump döneminde bile ABD federal devletinin “çok yüksek bir idari etkinlik kapasitesi” mevcut (hala?), Venezuela Caracas’a inip, işbirliği dahi olsa, devlet başkanını bir tek ABD askerinin burnu dahi kanamadan ABD’ye getirebiliyorlar, İran gibi bir coğrafyada yönetimde etkin kişileri tek tek ortadan kaldırabiliyorlar mesela, bu eylemler ahlaken, uluslararası hukuk ilkeleri açısından, siyaseten,&nbsp; kesinlikle çok çok sorunlu eylemler ama bu eylemlerin çok tartışmalı hatta tartışmasız biçimde kötücül olmaları aynı girişimlerin “çok yüksek bir idari etkinlik kapasitesine” tekabül ettiğini kabul etmemize engel değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazının başlarında kullandığım “linç edilme riski” ifadesi de Trump’a rağmen ABD’nin bu “çok yüksek bir idari etkinlik kapasitesine” duyduğum beğeni hissi nedeniyle kullandığım bir ifade.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Madem konu askeri, can sıkıcı bir örnek daha vereceğim, 1974 Temmuz Kıbrıs çıkarması günlerinde Kocatepe askeri gemimizin&nbsp; başına gelenleri hatırlarsak “idari etkinlik kapasitesinin yüksekliği” ya da tersi, hali pür melali ne anlama gelir daha iyi anlarız sanırım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle, hukuki, siyasi, ahlaki hatalar başka şey, “çok yüksek idari etkinlik kapasitesi” başka bir şey ama burada da bir vade sorunu var, burası çok önemli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD federal devletinin, özellikle askeri konularda “çok yüksek bir idari etkinlik kapasitesine” sahip olduğu kesin ama bu “çok yüksek idari etkinlik kapasitesi” öyle bir günde oluşmadı, on yıllardır egemen çok güçlü bir hukuki yapının, çok bağımsız bir yargının, çok özel bir demokrasinin, gerçekten muhteşem üniversitelerin ürettiği, desteklediği idari ve ekonomik yapı ile gelindi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birileri çıkıp bana “Peki, madem Trump öncesi ABD bu kadar iyi yönetiliyor idi, nasıl oldu da iki kez Başkan seçilebildi Trump?” sorusunu sorabilir, önemli bir sorudur bu, bir yorumum var bu soruya da ama bugün konu bu değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu temel ama çok netleştiremediğimiz gerçeği bir kez daha hatırlatalım, çağımızda artık ekonomik performans hukuk üretmiyor, belirlenme yönü değişti, çok gelişmiş hukuki yapılar ekonomik performans üretiyor, tepki de çekse şu ifadeyi kullanacağım, hukuk artık bir altyapı, ekonomik performans ifadesinin yanına ya da yerine isterseniz “çok yüksek idari etkinlik kapasitesini” de ekleyebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim, ABD’yi son elli senedir sürekli olarak Trump anlayışı, hukuk tanımazlığı yönetiyor olsa idi bu “çok yüksek idari etkinlik kapasitesine”&nbsp; ulaşmak mümkün olamazdı, Caracas’a asker indirip Maduro yine kaçırılabilir idi belki ama çok çok muhtemeldir ki çok sayıda ABD askeri kaybedilir idi bu operasyonda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump yönettiği(!) ya da daha doğru bir ifade ile başkanı olduğu ülkenin “çok yüksek idari etkinlik kapasitesi” ile gurur duyuyordur ama kanımca kendi yönetim anlayışı ile, hukuk, kural ve kurum tanımazlığı ile bu gurur duyduğu “çok yüksek idari etkinlik kapasitesine” zarar veriyor, yavaş yavaş aşındırmaya başlamıştır bile ama on yıllar boyunca oluşmuş “çok yüksek bir idari etkinlik kapasitesi” bir, iki senede ortadan kalkmıyor doğal olarak, sürüyor ama etkinliği her gün azalarak sürüyor bu kesin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir ifade ile de Trump yönetimi bugün Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Law School) Harvard Law Review dergisinin editörlüğünü yapmış bir Başkanın (kimdi acaba?) temsil ettiği hukuk anlayışı ve düzeyinin idari etkinlik rantını yiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’de kişi başına gelir yüz bin dolara çok yaklaştı, “çok yüksek idari etkinlik kapasitesinin” bu milli gelir düzeyi ile de sıkı ilişkisi mevcut ve gelir düzeyine ABD’yi Trump’ın hukuk anlayışı çıkarmadı, bunu görmek lazım ama önce de işadamı Trump’ın. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın başlıkta belirttiğim en büyük yanlışı, açmazı ve anlayamadığı ya da anlamak istemediği tam da bu, aslında kendi ayağına, ABD devletinin “çok yüksek idari etkinlik kapasitesine” kurşun sıkıyor hukuk, kural ve kurum tanımazlığı ile.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Temennim çok yakın gelecekte ABD Anayasası’nın ve uluslararası hukukun tekrar yüksek egemenlik şemsiyeleri altında ABD kurumlarının bu&nbsp; “çok yüksek idari etkinlik kapasitesini” ABD Anayasasına ve uluslararası hukuka uygun olarak çok daha hayırlı işler için kullanması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O güne kadar da, umarım çok gecikmez, bu “çok yüksek idari etkinlik kapasitesinin” akıbeti ne olur, bilinmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trumpin-en-buyuk-yanlisi-acmazi-anlayamadigidir-1773035054.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran savaşında Türkiye boyutu</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasinda-turkiye-boyutu-12787</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasinda-turkiye-boyutu-12787</guid>
                <description><![CDATA[İran, tarihi boyunca, en geniş anlamda, ‘Türklükle’ iç içe olmuş bir ülke. Bırakalım yüzlerce yıl Türklerin o ülkede yönetimde bulunmasını. Şimdi bile Hamaney Türk, Ahmedi Necat Türk, Hele Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan öz be öz Türk, ana dili Türkçe. Derken iç içe olduğumuz diğer ülke Azerbaycan’la kendimizi ‘iki devlet bir millet’ diye tanımlıyoruz. Peki bu ‘kompozisyon’ dünyayı ürkütmüş olamaz mı? Bu kompozisyonun bir ‘konsorsiyumla’ nereye varacağını anlamak için kahin olmaya gerek yok.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1989 yılında Süleyman Demirel’le bir mülakatta bulunmuştum. Gösteri dergisinin isteği üzerine SHP ve DYP başkanlarıyla Fransız Devrimi'nin 200. Yılı nedeniyle yapılmış bir görüşmeydi. Demirel’le randevuyu kendisiyle her zaman övündüğümüz büyük aile dostumuz Nuri Amca (Bayar) almıştı. Oğlu ve kardeşim Mehmet Ali Bayar da konuyu babasına, Nuri Amcama iletmişti. Gittim. Bir fotoğrafımızın da bulunduğu o görüşmeyle başlayan ‘dostluğumuz’ Demirel ölünceye kadar sürdü. 1991-93 arasında son Başbakanlığı döneminde Kültür Bakanlığında Bakan Danışmanı olarak ‘memurluğunda’ da bulundum. O dönemlerin anıları başlı başına bir hacim tutar. Ardından CB döneminde de bazı ‘resmi’ görüşmelerimiz oldu. CB sonrasında ilişkiler daha da arttı. Hepsini belki, yazabilirsem, anılarımda aktaracağım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konu o değil. Bahsettiğim 1989 görüşmesinde sohbet uzadı. Demirel bana kayıt cihazını kapattırdı. Musul ve Kerkük hakkında çok ilginç şeyler söyledi. O iki şehrin devredildiği Meclis’te çok göz yaşı döküldüğünü vurguladı. Konunun artık ele alınıp konuşulması gerektiğini belirtti. ‘Kim konuşacak?’ diye sorduğumda, ‘işte sen konuşursun, sizin kuşak gelir mevzuyu açar, gereğini yapar’ dedi. Kelime kelime aklımda söyledikleri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Musul ve Kerkük, Cumhuriyetin ilk kuşaklarının (muhtemelen Atatürk’ün ve İnönü’nün de) aklında, daha doğrusu ortak belleğinde yer alan bir konudur. İmparatorluk toplumlarının aydınlarında, belli belirsiz, kendileri yeterince fark etmese de ‘emperyal’ bir bilinç söz konusudur. Literatürde bu olgu çok incelenmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle geçiş kuşakları imparatorluk ve sonrasına ait değerlendirmeleri çok yapar. Dikkat edilirse bizde de Demirel kuşağı ve ardından gelen, gazeteciler ve edebiyatçılar, bilhassa onlar bu meseleyi eski tabirle ‘ariz-amik’ yani enine boyuna, geniş şekilde ele almıştır. Kemal Tahir’de, Attila İlhan’da hatta kimse farkında değildir ama, Kemal Tahirci bir nostalji duygusuyla yazan İsmail Cem’de bu gerçek içkindir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizim kuşak (yaşı 70 dolayında olanlar) ve solda bulunanlar meseleyi bu yönüyle ele alan son kuşaktır. İşin gerçekten ilginç ve çarpıcı yanı odur: bir zamanlar bu tartışmaları sol yapardı. Sağ daha ziyade romantik ve ağıtsı bir anlayışla yaklaşırken, sol, irdelemesini analitik bir zemine oturturdu. İsmail Cem’in, tam bu zarfa yerleşmese bile Stefanos Yerasimos’un o dönemde çok etkili olmuş kitapları kesinkes bu minval üzeredir: Osmanlı tarihinin Batıyla mukayeseli şekilde sınıfsal bir zeminde incelenmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatta daha ileri gidip şimdi yazılarını kitap haline getirmeye çalıştığımız Bülent Ecevit dahi bir Kemal Tahirci, bir Mustafa Akdağcı, bir İsmail Cemci idi demeliyim. Türkiye’yi bir dönem kasıp kavuran, Sencer Divitçioğlu’nun başlattığı Asya Üretim Tarzı daha başka bir maksat taşımaz. ve Osmanlı Toplumu (Kitabın ilk baskısı Asya Tipi Tipi üretim Tarzı ve Az Gelişmiş Ülkeler’dir ve ortak bellekte bu şekilde yer alır. İkinci baskıda Sencer Hoca kitabın adını Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu’na dönüştürür.) Bu yaklaşım ve yöntem sonra başka menderesler döndü. Bugün kabul görmüyor. (Osmanlı tarihi Amerikan üniversitelerinde çok daha dikkatli çalışmalarla çok daha güçlü şekilde devam ediyor. Fakat o tezlerin siyasal herhangi bir boyutu ve iddiası yok. Daha doğrusu Marksist bir tarih anlayışı ve yazımı kabul görmüyor bugün.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bakış ‘emperyal’ bir arayışı önermez. Eski toprakların yeniden ilhakı gibi bir saçmalıkla kim meşgul olur?&nbsp; Eski imparatorlukların tamamı kırpılıp yıldız yapıldı. Fakat 19. Yüzyılı nefes nefese bitiren diğer devletlerle Osmanlı arasında çok önemli, çok ciddi bir fark var. Türkiye, modernleşme döneminde İngilizlerin veya Fransızların yaptığını yapamadı. Tarihsel sürekliliğini sağlamak çabasına girmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avusturya-Macaristan İmparatorluğu zaten kendi için ayrıştı ve bu doğal bir gelişmeydi. İngiliz, Fransız İmparatorlukları ise eski sömürgelerini 20. Yüzyılın ortasına kadar sürdürdü. sonra da oradaki kültürel hegemonyalarıyla ilişkilerini korudu. İngilizler Çin’den daha dün, 1997 yılında çekildi. Otuz yıl öncesine kadar oralarda sömürgeciydi. Afrika’da, Hindistan’da, Pakistan’daki rolünü bugün de alttan alta oynuyor. Afrika ülkelerinde hala resmi dilin Fransızca olduğu ülkeler var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani, o imparatorluklar bir bitiş travması yaşamadı. Oysa Osmanlı-Cumhuriyet ilişkisi bu parçalanma/ihanet sendromunun içinden kuruldu. Lozan Antlaşmasının üstünden şimdi 100 yıl geçti. Daha dün 30-40 yıllık, yaşayan herkesin öncesini fiilen idrak ettiği bir anlaşmaydı. Hele kurucu kadro, Balkan Harbinin bozgunundan gelip, Filistin Cephesinde, Nablus harbinde, Kanal harekâtında bulunmuş ve hepsinde mağlup olmuş insanlardı. İşin özü, kıtlara hükmeden bir imparatorluk altı yılda ve ellerinde yok olup gitmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna rağmen ulus devletin kendi bütünlüğünü her türden maceraya tercih etmişlerdir ki, ülkenin ekonomik gücü açısından bakınca başka bir adım atmalarına olanak yoktu. Türkiye’nin büyük dönemeçlerindeki kadrolar ise bu anlayışla uzaktan yakından ilgili değildi. Özellikle 27 Mayıs ve 12 Eylül, NATO çerçevesinde ve Soğuk Savaş ilkeleri etrafında yapılmış darbelerdi. 27 Mayıs’ı gerçekleştiren yüzbaşıların, binbaşıların bu konuları anlayacak ne birikimleri ne formasyonları vardı. 12 Eylül ise yine Soğuk Savaşın bir emrini yerine getiriyor, Türkiye’yi soldan temizlemeye ve İran Devrimine karşı zırhlamaya çalışıyordu. Dönemi bakımından çok haklı şekilde emperyal refleksleri kontrol edilmiş kadrolardan söz ediyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaldı ki, Osmanlıyı anlamak ve tanımak bir ‘Büyük Osmanlı Projesi’ni planlamak anlamına gelmiyor. O tam bir saçmalık olur. Diplomaside asla tek yol bulunmaz. Bir ülkenin bir başka ülke veya bölge üstünde etkin olmasının bin türlü yolu vardır. Önemli olan karar ve iradedir. Vizyondur. De Gaulle, ‘Avrupa’nın sınırları Urallardan başlar’ derken gidip oraları işgal veya ilhak etmekten değil, bir bakış açısından söz ediyordu. Politika dediğimiz şey bakış açısıdır. Türkiye’nin de Orta Doğu’yla ilişkisi bu çerçevededir ve böyle bir kabule dayanmadan o bölgede politika üretmek söz konusu olamaz. Onca yazıp söylediğim gibi, on binlerce kilometre ötedeki devletlerin OD ilgisi olacak da onunla sınır sınıra, her türlü tarih, akrabalık, dil, kültür ilişkisine sahip Türkiye’nin olmayacak öyle mi? Bu görüşü savunmak, bu dünyada yaşamamak anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tartışmayı Özal başlattı. Orta Doğu’da bir karar mercii olmaya çalıştığında ve müdahalesini meşrulaştırmaya çalıştığında, bana yukarıdaki sözleri eden Demirel’den nasıl bir tepki gördüğünü arşivler hatırlıyor. Fakat, Özal, derin belleği bir kere kımıldatmıştı. (Hemen belirteyim asker gönderilmesi, daha sonra 1 Mart Tezkeresi benim de karşı çıktığım hamlelerdi. Amerika Bu 11 Eylül’ü Çok Sevdi adlı kitabım bütünüyle bu olaylar etrafında gelişen tartışmayı ve OD-Türkiye-dünya ilişkilerini ele alır.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta Doğu ve bitmeyen Birinci Dünya Savaşı Özal sonrasında, onun ardından gelen kadroların daima gündeminde oldu. Dönüm noktası, bize yanlış şekilde tercüme edilen Çekiç Güç harekatıdır ve 1991 yılına geri gider. Aradan geçen 35 yılda Türkiye yaşanan gelişmelerin içinde yer aldı. Onların önemli bir bölümünde savunma durumundaydı, o da kendisini korumak bakımından tedbirler aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir görüşü oldu mu Türkiye’nin derseniz, cevabım, özellikle son dönemi düşünerek, evet olacaktır. Suriye’deki gelişmelerden sonra bu soruyu olumsuzca yanıtlamak zaten imkansızdır. Bunu da haklı görmemenin yolu yok. Belirttiğim gibi, biz bölgeyle herkesten daha geniş ve derin ilişkiye sahibiz. Şimdi, bir hayli farklılaşmış, fazla ‘bağırmayan’ bir politikayla bölgede bir siyaset yürütüyor Türkiye. Kürt konusunda içeride cereyan eden oluşum da bu anlayışın ve ilişkilerin uzantısı şeklinde tecelli ediyor. Etrafımızda başlayan ve süren İran savaşını da aynı odaktan bakarak görmek kabil. Ne oldu da, Amerika, İran’ı hem de şimdi ‘vurdu’? Sorunun bin türlü cevabının olduğu muhakkak, ama bölge ve Türkiye ilişkisi açısından bakınca, Türkiye’nin, bölgedeki en güçlü ülke olduğu düşünülünce aklıma başka bir yorum geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran, tarihi boyunca, en geniş anlamda, ‘Türklükle’ iç içe olmuş bir ülke. Bırakalım yüzlerce yıl Türklerin o ülkede yönetimde bulunmasını. Şimdi bile Hamaney Türk, Ahmedi Necat Türk, Hele Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan öz be öz Türk, ana dili Türkçe. Derken iç içe olduğumuz diğer ülke Azerbaycan’la kendimizi ‘iki devlet bir millet’ diye tanımlıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bu ‘kompozisyon’ dünyayı ürkütmüş olamaz mı? Bu kompozisyonun bir ‘konsorsiyumla’ nereye varacağını anlamak için kahin olmaya gerek yok. Aralarında asırlardır gizli, açık cereyan eden rekabeti bir yana bırakalım, İran ve Azerbaycan’ın petrol kaynakları, İran’ın doğal gaz kaynakları Türkiye için bambaşka imkanlar sunacakken savaşın patlaması tesadüfse tesadüftür. Yine de o rastlantı benim aklıma bu fikirlerin üşüşmesini engellemiyor. Bunca büyük ve karmaşık bir hadisenin benim getirdiğim nedene bağlanmasını iddia edecek halim yok, ama olayların birden çok boyutunun olduğunu hatırlamanın da zararı yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin OD ile ilişkisi ne kadar gerçekse Batı ve Avrupa’yla ilişkisi de o kadar gerçektir. Üstelik, Türkiye, OD ile Müslümanlık üstünden bir ilişki kurmuşsa Avrupa’yla ilişkisi de bir o kadar Müslümanlık dışıdır. Türkiye’nin özelliği ve farkı budur. Bu fark genel olarak OD için de bir büyük imkandır, özel olarak İran için de. İran modernleşmesi OD sosyolojisi bakımından çok ciddi bir olgudur, biz yeterince bilmeyiz ama Batı akademyasında alabildiğine irdelenir. O arada Türkiye’yle ilişkileri de ele alınır. Her bakımdan, tarih yönünden de toplumsal dönüşüm açısından da iç içe geçmiş iki ülkeden söz ediyoruz ve herhalde bu gerçek benim yorumum açısından da dikkate alınması gereken bir başka unsurdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">OD’suz bir Türkiye olur ama Türkiye’siz bir OD çok zor olur. Dünya bu gerçeği bizden iyi biliyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasinda-turkiye-boyutu-1772983150.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump ve Caligula</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trump-ve-caligula-12784</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trump-ve-caligula-12784</guid>
                <description><![CDATA[Gümrük tarifeleri ile rakip ülkeleri baskılamaya yönelik yaklaşımının ardından, Maduro’yu kaçırtması, kendisini günümüzün Caligula’sına benzettiğini fark etti mi, bilinmiyor. Ancak Ortadoğu’da; İsrail’in belirleyeceği, siyasal etki alanlarını gerçekleştirilmesine engel gördüğü İran’a saldırısı, Dünya dengelerini sarsıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Uluslararası siyasetteki gelişmeler, insanlığın antik çağda yaşadıklarını anımsatıyor. Örneğin ABD’nin Venezuela baskını.. İktidar dönemi iki bin yıl öncesine rastlayan,Roma İmparatoru “Caligula” nın kural dışı davranışlarına benziyor. Bağımsız bir devlet Başkanının resmi konutundan bir askeri opreasyonu ile kaçırılması; uluslararası ilişkileri binlerce yıl geriye götürdü. &nbsp;Devletler hukuku kurallarının güçlülerin çıkarlarına göre belirlediğini gösterdi.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Caligula; babası general olduğu için bir garnizonda büyümüştü. Askerlik özentisi yüzünden, çok küçük yaşlarında çizme giymeye başladığı, anlatılır. Bu alışkanlığı yüzünden, adı latince “yürüyen çizme” anlamına gelen, Caligula olmuştur. Zor bir dönemin ardından, Romalılar iktidara gelişini sevinçle karşılarlar.. İmparatorluğunun ilk yıllarındaki tuttumuyla, halkının sevgisi kazanir. Aşırı harcamaları ve gösterişli projeleriyle tepki çekmeye başlar. Özgüveni kendisini tanrı sanmasına kadar varır. Apollon’a özenir. İktidarının son yıllarında keyfi baskıları artar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihe geçen en garip davranışı; atı “<strong>Incitatus” </strong>u konsül yapmaya kalkışmasıdır. Bazı tarihçiler; Caligula’nın Roma Senatosunu küçümsediğini göstermek amacıyla böyle davrandığını anlatırlar. Onlara göre İmparator Senatörlerle alay etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci kez seçilen, ABD Başkanı Trump’ın bir “Incitatus’u” kuşkusuz yok. Ancak seçimlerden önce verdiği, sözlerini kısa sürede unuttuğu anlaşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gümrük tarifeleri ile rakip ülkeleri baskılamaya yönelik yaklaşımının ardından, Maduro’yu kaçırtması, kendisini günümüzün Caligula’sına benzettiğini fark etti mi, bilinmiyor. Ancak Ortadoğu’da; İsrail’in belirleyeceği, siyasal etki alanlarını gerçekleştirilmesine engel gördüğü İran’a saldırısı, Dünya dengelerini sarsıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Askeri operasyonun ABD-İsrail ikilisinin beklentileri doğrultusunda sonlanmayacağına ilişkin belirtiler, zamane Caligula’sının kendi ülkesinde kamuoyu desteğini yitirmeye başladığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gümrük tarifeleri ile başlatılan, Venezuela&nbsp; ve ardından İran ile&nbsp; sürdürülen, ABD odaklı operasyonların temel amacının Çin’in büyümesini engellemeye yeteceğini kestirmek ,bu aşamada hiç kolay değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netenyahu ile tasarlandığı anlaşılan “arz-ı mevud” girişiminin ilk adımının, bu aşamada&nbsp;İran’a diz çöktüremeyeceği söylenebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Hürmüz” Boğazının kapatılmasıyla, deniz ulaşımı durdu. Depolama olanaksızlığı yüzünden, petrol ve doğal gaz üretiminin kısıtlanması, akaryakıt fiyatlarının varil başına 90 doları aşmasına yol açtı. Gelişmelerin Türkiye dahil kırılgan ekonomileri zorlayacağı ortada.,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalefeti yargı yoluyla sindirerek, seçmende yükselen iktidar karşıtlığını dengeleme girişimleri ile Trump’ın davranışları&nbsp;ne çok benzeşiyor değil mi? </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 08 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trump-ve-caligula-1772902868.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hangisi daha tehlikeli: Dış güçler mi, iç güçler mi?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hangisi-daha-tehlikeli-dis-gucler-mi-ic-gucler-mi-12783</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hangisi-daha-tehlikeli-dis-gucler-mi-ic-gucler-mi-12783</guid>
                <description><![CDATA[Bugün İran’a yönelik saldırılar bitse, hayat normale dönse, İran yönetimi geçmiş 40-45 yıldan ders alarak kendi halkı için daha doğru, daha güzel, daha mantıklı, daha vicdanlı, daha adaletli şeyler yapacak mıdır? Yoksa yine kendilerini ve insanları kandıracak şekilde birtakım gerekçeler öne sürüp kendi halkına -ve belki başka halklara da- eziyet etmeye devam edecek midir? Sanırım başta İran olmak üzere tek tek benzer durumda olan bütün ülkelerin ve dolayısıyla tüm dünyanın gittiği yeri, bir anlamda kaderini belirleyecek olan temel soru budur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Kabul etmek gerekir ki şu günlerde İran ile ilgili bir yazı yazmak oldukça zor. ABD-İsrail ortaklığında yapılan saldırılar sonucu bir tür savaş yaşanıyor ve bunun sonucu olarak çok sayıda insan zarar görüyor. Ölen, yaralanan, aç-susuz kalan, göç eden vd. çok sayıda insanın (ki bunların büyük çoğunluğu siviller) olduğu bir ortamda aslında herhangi bir düşünce üretmek ve onu ifade etmek de çok mümkün olmuyor. Tabii öncelikle şunu belirtmek gerekir ki herhangi bir savaşın temiz olması ve temiz kalması mümkün değildir. Bu anlamda her savaş kirli bir savaştır ve birçok suçsuz insanın zarar görmesine neden olur. Bu açıdan her türlü savaşın karşısında durmak ve özellikle mağdur olan tarafta yer almak gerek. Hatta belki de -eğer başka bir şey yapılamıyorsa- acı çekenlerin acılarına saygı duymak ve söylenecek sözler varsa bile onları da erteleyerek durumun “normal”e dönmesini beklemek gerekir.</span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak diğer taraftan da biliyoruz ki şu güzel dünyamızda durum hiçbir zaman “normal”e dönmüyor. Ve ayrıca durum “normal”e dönmüş gibi olsa da bu sefer söylenenleri kimse duymuyor veya ciddiye almıyor. Onun için belki de söylenmesi gerekenler varsa daha fazla geciktirmeden, mümkün olan en kısa zamanda ve en acil bir biçimde söylemekte yarar var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle ben yine söyleyeceklerimi bir hafta öncesindeymişiz, İran’a bir saldırı yapılmamış günlerden birindeymişiz gibi söylemeye çalışacağım. Yanı başımızda savaşın devam ettiğini, binlerce insanın bir şekilde mağdur olduğunu bilerek, onların acılarına saygı duyarak&nbsp; ve bu acıların bir an önce bitmesini dileyerek…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bir ülkeyi, halkını, devletini, yaşananları analiz etmek, olan biteni anlamlandırmak, çok kolay bir iş değil. Sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vd. birçok boyutu olan, oldukça karmaşık bir süreç. Dolayısıyla haddimi bilerek konuşacağım. Söyleyeceklerimin, olan biteni öğrenmeye çalışan, okuyan, araştıran, merak eden bir kişinin gözlemleri ve düşünceleri olarak anlaşılmasında yarar var.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Geçen haftaya kadarki İran’a baktığımızda halkıyla barışık, onu seven, şefkatle yaklaşan, mutlu eden bir ülkeden çok onu tehlikeli gören, düzeltilmesi/eğitilmesi gereken kişiler olarak kodlayan, bunun için daha çok kısıtlayıcı/cezalandırıcı bir anlayışla yaklaşan bir devlet görüyorduk. Uzun yıllardır İran’dan kaçıp Avrupa’da, Kanada’da, ABD’de yaşamaya çalışan çok sayıda insanın var olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde kaçacak kadar bile şanslı olamayan birçok insanın dramını da. Yine İran’ın belki de en çok gurur duyması gereken kültür alanlarından birisi olan sinemasının, yönetmenlerinin, oyuncularının ne tür zorluklarla karşılaştığını hepimiz görüyoruz. Daha ötesinde kadınların saçının bir teli görünmesin, erkekler kravat giymesin, sakalsız dolaşmasınlar diye ülke kaynaklarının seferber edildiğini, devletin bütün enerjisini buralara harcadığını da biliyoruz. En önemlisi günde belki 20, belki 30, belki 40 ya da daha fazla insanını bir nedenle (muhalif, eşcinsel, aykırı vd. gerekçelerle) idam eden bir ülkeden bahsediyoruz. İran, daha geçtiğimiz aylarda son protesto gösterilerinde binlerce, belki on binlerce vatandaşını öldüren bir ülke ne yazık ki. Bu şekilde işi gücü vatandaşının hayatını kısıtlamak, onları bir formata sokmaya çalışmak, istediği şekle girmeyeni de öldürmek olan bir devletin vatandaşını mutlu etmesi, onun gözünde bir saygınlığının olması ve giderek dünyanın ilerici insanlığı nazarında bir itibarının olması mümkün mü?</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1%20(1).jpg" style="height:281px; width:500px" />&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Görüntüler İran’dan: Baba idam edilirken kızına gülücükler yolluyor ve kızı babasının idam edilmesini seyrediyor!</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Karmaşık yapısı nedeniyle ayrıntıları belki bir şekilde gözlerden uzak tutuluyor ancak genel olarak biliyoruz ki İran’da da yönetme yetkisine sahip bir grup insan/sınıf var ve onların iktidarının bir şekilde sürmesi için on yıllardır milyonlarca insan acı çekti, zarar gördü, belki yaşamlarını kaybetti. Hala da bu acılar artarak devam ediyor. Dolayısıyla İran ile ilgili söylenmesi gereken ilk şey belki şu: İran’da bir sorun varsa, temel olarak bu durumdu ve hala da bu durum aslında.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Tekrar belirtmekte yarar var: İran’a yöneltilen bu eleştiriler, ABD-İsrail saldırısının haklı olduğunu göstermediği gibi savaşın binlerce insana verdiği zararı da meşru gördüğü anlamına gelmez. Ayrıca bir ülkenin sorunlarının dışarıdan hem de savaş gibi bir araçla çözülmesi mümkün de değildir doğru da. Dolayısıyla bu eleştirilerin savaş başlamadan önceki İran için olduğunu akılda tutmakta yarar var.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran yönetimi, kendi halkının bu yaşamı hak etmediğinin, aksine çok daha iyi, çok daha mutlu bir hayatı hak ettiğinin farkında tabii. Ama ısrarla -çeşitli nedenlerle- bunları gerçekleştirmek yerine yok saymayı, bastırmayı, manipüle etmeyi yıllarca başardı. Bu, sadece kendilerine, iktidar sahiplerine bir güç ve konfor sağladı. Halka herhangi bir şekilde bir refah sağlamadığı gibi ülkeye ilerici insanlığın gözünde bir saygınlık, bir değer, bir itibar da kazandırmadı. Aslında binlerce yıllık İran uygarlığına dünyada genel olarak büyük bir saygı vardır. Ancak ülkenin son 45 yıllık tarihinde (belki buna öncesindeki Şah dönemini de katmak gerekir) yönetimin insanlık tarihi açısından hiç de gurur duyulacak bir performans sergilemediğini buna karşın yine insanlık açısından kabul edilemeyecek birçok harekete imza attığını da söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Tabii akıllardaki bir soru da şu: Bugün İran, kendi vatandaşlarına saygı duyan, onları mutlu eden; vatandaşlarının, dünya insanlığının ve halklarının gözünde saygıdeğer bir ülke olsaydı bu kadar rahat bir dış saldırıya uğrar mıydı? Ya da uğrasa bile bu kadar az destek görür müydü? Duruma üzülen birçok insan bile “kırk satır mı kırk katır mı?” gibi bir ikileme düşer miydi?)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu söylemeye çalışıyorum: Siz bir şekilde iktidarı ele geçirip çeşitli yöntemlerle -güçle, yalanla, dolanla, oyunla, hileyle- ülkeyi istediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Bu şans, çeşitli koşulların bir araya gelmesiyle hatta bazen seçimler yoluyla meşru bir şekilde de önünüze çıkabilir. Bu güçle halkı ezebilir, onlara her türlü acıyı yaşatabilirsiniz. Ama her şeyin bir sonu vardır. Devletleri bu şekilde yönetip halklara bu acıları yaşatanlar, öldüklerinde veya iktidardan düştüklerinde insanlar tarafından lanetle anılıyorsa, o zaman hayattayken yapılanların doğru olup olmadığı daha tartışmalı hale gelir. Tabii ki çoğu iktidar sahibinin dediği gibi “Ben işime bakarım, iktidarda olduğum sürece keyfimi sürerim. Sonra da ne olursa olsun. Benden sonrası tufan.” diyorsa yapacak bir şey yok. Güç elinde olduğu sürece bu anlayış devam eder. Ama güç elden gittiğinde de yıllarca yaptığı bu kötülüklerin, işlediği suçların cezasını insanlığın vicdanında mahkûm olarak öder. Hele bunları bir de din, inanç, maneviyat vd. adına yapanlar varsa, onları bir de öbür dünyada verecekleri bir hesap bekliyor. Onun için belki İran ve benzeri her türlü ülkedeki iktidar sahiplerine şunu söylemek gerek: Ölümden sonra iyi anılmak istiyorsanız yalnızca kendinizi değil de biraz başkalarını, insanları, halkları, değerleri, uygarlığı, doğayı, çevreyi düşünün. Size itibar, değer, saygınlık kazandıracak olan şeyler; kendiniz için yaptıklarınız değil; diğer herkes, her şey için yaptıklarınız olacaktır. Bu süreçte işlediğiniz bütün suçların, yaptığınız bütün kötülüklerin, söylediğiniz bütün yalanların, hayata geçirdiğiniz bütün hilelerin/oyunların siz iktidardayken ortaya çıkmasa bile insanlığın hafızasına kaydedildiğini ve sonsuza dek orada kalacağını aklınızdan çıkarmayın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekrar bugüne dönersek: Bugün İran’a yönelik saldırılar bitse, hayat normale dönse, İran yönetimi geçmiş 40-45 yıldan ders alarak kendi halkı için daha doğru, daha güzel, daha mantıklı, daha vicdanlı, daha adaletli şeyler yapacak mıdır? Yoksa yine kendilerini ve insanları kandıracak şekilde birtakım gerekçeler öne sürüp kendi halkına -ve belki başka halklara da- eziyet etmeye devam edecek midir? Sanırım başta İran olmak üzere tek tek benzer durumda olan bütün ülkelerin ve dolayısıyla tüm dünyanın gittiği yeri, bir anlamda kaderini belirleyecek olan temel soru budur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu saldırılar da bir şekilde bitecek. Belki yaralar da bir yere kadar sarılacak. Ancak İran ve benzeri ülkeler kendi halklarına insan gibi yaşama olanağı sağlayacaklar mı? Yoksa sadece iktidarda olan kesimlerin çıkarı, keyfi, mutluluğu için bu eziyetler devam mı edecek? Eğer devam edecekse bu ülkelerin vatandaşlarının ne yapması gerekir? İnsana yaraşır bir hayat için haklarına sahip çıkıp devletlerini daha demokratik, barışçıl, hak ve özgürlüklere saygılı, uygar bir devlet olma konusunda zorlayacaklar mı? Yoksa vatan, millet, din, emperyalizm, ABD, Batı oyunu vb. diyerek kafalarını kuma gömmeye devam mı edecekler? İran halkına ve benzer ülkelerdeki tüm halklara düşen de bence bu sorular üzerinde düşünüp bunlara akılcı, mantıklı, vicdanlı, özgür cevaplar vermektir. Yoksa ABD’nin, İsrail’in zulmünden belki kurtulurlar ama hayatlarını cehennem olarak yaşamaya devam ederler…</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 08 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/hangisi-daha-tehlikeli-dis-gucler-mi-ic-gucler-mi-1772900737.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hürmüz kapanırsa: İran Savaşı dünya ekonomisini nasıl felç eder</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hurmuz-kapanirsa-iran-savasi-dunya-ekonomisini-nasil-felc-eder-12775</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hurmuz-kapanirsa-iran-savasi-dunya-ekonomisini-nasil-felc-eder-12775</guid>
                <description><![CDATA[Savaşlar her zaman güçlünün planladığı gibi bitmez, bazen en çok kaybeden taraf masada en ağır kozu elinde tutandır. İran için bu koz Hürmüz. Ve baskı arttıkça bu kozun kullanılma ihtimali de artıyor ve o ihtimalin gerçeğe dönüştüğü gün savaşın faturası yalnızca Ortadoğu’ya kesilmeyecek, dünyanın dört bir yanındaki ekonomilere dağıtılacak. Bu noktada ABD’nin yaktığı ateş dolaylı olarak milyarlarca insanı etkileyen bir küresel bir yangına dönüşme potansiyeli barındırıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">5 Mart 2026 sabahı Devrim Muhafızları’na bağlı bir yetkilinin yaptığı açıklama kısa ama kesindi: “Hürmüz Boğazı’ndan geçmeye çalışan her gemiye ateş açılacak, bölgeden petrol çıkmayacak.” Bu söz bir propaganda çıkışı olarak geçiştirilebilirdi. Fakat aynı sabah Honduras bayraklı bir ticari tanker Hürmüz girişinde İran insansız hava aracı saldırısına uğradı ve alev aldı. Tanker şirketleri bölge geçişlerini büyük oranda durdurdu. Sigorta piyasaları savaş riski primlerini önemli ölçüde tırmandırdı. Savaşın ilk haftası biterken Hürmüz artık bir retorik söylem alanı olmaktan çıkıp fiilen tehdit altına girmiş bir ticaret hattına dönüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bu noktaya nasıl gelindi? ABD Merkez Kuvvetleri Komutanlığı bölgede 50 binden fazla asker, 200 savaş uçağı ve iki uçak gemisiyle konuşlandı. Trump, harekâtın dört hedefini bizzat şöyle sıraladı: İran’ın füze kapasitesini yok etmek, nükleer programa son vermek, deniz kuvvetlerini tasfiye etmek ve vekâlet güçlerini çökertmek. Harekâtın dört ila beş hafta sürebileceği Beyaz Saray tarafından ifade edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran cephesinde ise tablo giderek ağırlaştı. 3 Mart’ta Minab’daki bir kız okulu ABD tarafından yapılan saldırıda 180 ilkokul çocuğu öldürüldü. 4 Mart itibarıyla İran Kızılayı ölü sayısının 800 civarında olduğunu ifade etti. Devrim Muhafızları ise bu saldırılara Suudi Arabistan’daki ABD Büyükelçiliği’ni, Dubai’deki ABD Konsolosluğu yakınlarını ve bölgedeki birçok ABD lojistik üssünü hedef alarak karşılık verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Baskı arttıkça Tahran yönetiminin elindeki askeri kartlar tükeniyor. Ancak aynı süreçte jeoekonomik ağırlığını masaya koyma iradesi güçleniyor. Hürmüz tam da bu noktada devreye giriyor. Tokyo’dan Seul’e Şanghay’dan Mumbai’ye uzanan geniş ekonomik hattın kalp ritmine müdahale edebilecek bir koz olarak karşımızda duruyor. Bu kozun tam anlamıyla kullanılması halinde savaşın maliyeti artık yalnızca İran coğrafyasında ölçülmeyecek. Küresel ekonomi de o hesabın içine girecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hürmüz’ün vanası ve savaşın gölgesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hürmüz Boğazı küresel petrol ticaretinin en kritik geçiş noktalarından biri. Basra Körfezi’ndeki üreticilerin enerji ihracatının büyük kısmı bu dar hat üzerinden dünya pazarlarına akıyor. Günlük 20 milyon varil dolayındaki petrol ve yoğun miktarda LNG bu 54 kilometre genişliğindeki su yolundan geçiyor. Boğaz fiilen kapandığında ya da kullanılamaz hale geldiğinde, alternatif rota hem teknik hem de ekonomik açıdan son derece kısıtlı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Boğazın tamamen kapanması bile gerekmiyor. Belirli bir risk eşiğinin aşıldığı anda piyasalar zaten kendiliğinden duruma tepki veriyor. Tanker ve sigorta şirketleri muharebe alanına yakın sularda standart ticaret yapma yerine rotayı çevirmeyi ya da taşımayı askıya almayı tercih ediyor. 28 Şubat’ta savaşın ilk başladığı saatlerde bu tablo fiilen yaşandı. Hürmüz girişindeki saldırının hemen ardından büyük denizcilik şirketleri Körfez geçişlerini durdurdu ve bölgeden kargo kabul etmeyi askıya aldı. Kâğıt üzerinde boğaz açıktı fakat kullanılamaz hale gelmişti. Petrol fiyatı sıçradı navlun maliyetleri arttı ve Asya’daki sanayi ekonomileri tedarik zinciri hesaplarını yeniden masaya yatırmak zorunda kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablonun önemli bir boyutu daha var. İran savaş baskısıyla köşeye sıkıştıkça Hürmüz’ü daha agresif biçimde kullanmaya yönelecek koşullar güçleniyor. Tahran açısından bakıldığında, bu boğaz “kaybı paylaşma” mekanizmasına dönüşüyor. Yani ben can veriyorsam dünya da bu savaşın bedelini ödesin mantığı. Bölgesel bir çatışma bu şekilde küresel bir ekonomik krize evrilebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asya’nın ince bağımlılığı: Japonya, Kore, Çin hattı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asya’nın Ortadoğu’ya enerji bağımlılığı soyut bir istatistik olarak kalmıyor. Hürmüz’de her tanker alevi aldığında bu rakamlar somut birer kırılganlığa dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Japonya ham petrolünün yaklaşık yüzde 95’ini Ortadoğu’dan sağlıyor. 2026 başında ülke günlük 2,8 milyon varil ham petrol ithal etti. Bunun 1,6 milyon varili Suudi Arabistan’dan geldi. Geri kalanını Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Katar karşıladı. 2025 verilerinde ise Ortadoğu’nun payı yüzde 96,6 seviyesine kadar ulaştı. Bu oran yalnızca enerji ithalatı meselesini anlatmıyor. Japonya’nın ihracat odaklı sanayisini ayakta tutan yakıtın tamamına yakını savaşın tam ortasındaki bir coğrafyadan geliyor demek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güney Kore için de tablo farklı sayılmaz. Petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 70’i Ortadoğu’dan karşılanıyor. En büyük tedarikçi yüzde 30’u aşan payla Suudi Arabistan. Onu BAE, Irak ve Kuveyt izliyor. Kore dünyanın en büyük gemi inşa ve petrokimya üreticilerinden biri. Bu sektörlerin kesintisiz çalışması Körfez enerji akışına doğrudan bağlı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin ise 2025’te tarihinin en yüksek petrol ithalat rakamlarını açıkladı. Deniz yoluyla aldığı ham petrolün yaklaşık yarısı Ortadoğu kaynaklı ve bu akışın önemli kısmı Hürmüz hattını kullanıyor. Çin için farklı bir özellik daha var. Tahran’a karşı Washington’la diplomatik cephe almayı tercih etmeyen Pekin aynı anda Körfez enerji güvenliğinin doğrudan mağduru konumunda. Bu çelişki Çin’in kriz yönetimini hem içeriden hem de dışarıdan karmaşık bir hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asya genelinde bakıldığında, bölgenin toplam petrol ithalatının yaklaşık yüzde 59’u Ortadoğu’dan geliyor. Bu oranın büyük kısmı Hürmüz’ü aşmadan hedef pazara ulaşamıyor. Japonya’daki rafineriler, Kore’deki petrokimya tesisleri ve Çin’deki lojistik zincirleri enerji arzının kesilmesiyle birlikte aynı anda baskı altına girer. Tokyo borsasından Şanghay limanlarına kadar uzanan bu ekonomik sistemin sinir uçlarının tamamı tek bir dar boğaza bağlı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tatlı su cephesi: Denizi içilebilir kılan hat</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Körfez ülkeleri için Hürmüz yalnızca petrol ve gaz akışının çıkış kapısı olarak durmaz. Bölgedeki nüfusun büyük kısmı içme suyu ve şehir şebekesi için deniz suyu arıtma tesislerine bakıyor. Bu tesisler hem kıyıya yakın hem de son derece enerji yoğun bir yapıda çalışıyor. Savaşın yoğunlaşmasıyla birlikte enerji altyapısına yönelik riskler arttı. Altyapının hedef alınması ya da elektrik arzındaki kesintiler, musluktan akan suyun sürekliliğini tehdit eden bir kırılganlık yaratıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji fiyatlarındaki her sıçrama arıtma maliyetlerine doğrudan yansıyor. Suudi Arabistan, BAE ve Kuveyt gibi ülkelerde üretim kapasitesinin ve nüfusun önemli kısmı bu tesislere bağımlı. Hürmüz böyle bir ortamda sadece sanayi ekonomilerinin yakıt deposu olarak kalmıyor. Milyonlarca insanın günlük hayatında musluktan akan suyun sürdürülebilirliğine kadar uzanan geniş bir etki alanını kontrol eden bir noktaya dönüşüyor. İran’ın kayıplarının büyüdüğü, savaşın uzadığı ve başka bölge aktörlerinin de çatışmaya çekildiği bir senaryoda bu düğme daha uzun süre tehdit altında kalacaktır. Zira bu tesislere yönelik olası bir saldırı ya da enerji altyapısının hedef alınması, bölgedeki milyonlarca insanın temel su erişimini doğrudan tehdit altına sokabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısa savaş hayali uzun kriz riski</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Washington’un söylemi sınırlı ve kısa bir askeri baskı çerçevesine oturuyor. Trump dört ila beş haftadan söz etti. Ancak sahadaki dinamikler bu söylemin ne kadar güvenli bir zemine oturduğunu sorgulatıyor. İran’ın konvansiyonel kapasitesi darbe aldı. Nükleer tesisler vuruldu. Deniz kuvvetleri zayıflatıldı. Fakat bu tablo İran’ın asimetrik araçlarını tüketmedi. Devrim Muhafızları vekâlet güçleri, bölgesel lojistik ağlar ve Hürmüz üzerindeki baskı kapasitesi hâlâ aktif. Baskı arttıkça bu araçların daha agresif biçimde sahaya sürülmesi de güçleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla savaşın uzaması ve İran’a saldırıların artması sadece İran coğrafyasında yıkımı büyütmez. Asya’nın enerji bağımlılığı, küresel ekonomi, Körfez’in su ve altyapı hassasiyeti ve küresel denizcilik sigortasının risk primlerindeki tırmanma hepsi birlikte devreye girer. İşte o noktada savaş artık yalnızca Hürmüz’ün iki yakasında süren bir çatışma olmaktan çıkar. Enerji fiyatları, sanayi üretimi ve işsizlik verileri üzerinden küresel bir kriz dosyasına dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşlar her zaman güçlünün planladığı gibi bitmez, bazen en çok kaybeden taraf masada en ağır kozu elinde tutandır. İran için bu koz Hürmüz. Ve baskı arttıkça bu kozun kullanılma ihtimali de artıyor ve o ihtimalin gerçeğe dönüştüğü gün savaşın faturası yalnızca Ortadoğu’ya kesilmeyecek, dünyanın dört bir yanındaki ekonomilere dağıtılacak. Bu noktada ABD’nin yaktığı ateş dolaylı olarak milyarlarca insanı etkileyen bir küresel bir yangına dönüşme potansiyeli barındırıyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 00:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/hurmuz-kapanirsa-iran-savasi-dunya-ekonomisini-nasil-felc-eder-1772821586.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Savaşın hangi tarafındasınız?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/savasin-hangi-tarafindasiniz-12771</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/savasin-hangi-tarafindasiniz-12771</guid>
                <description><![CDATA[Bu savaş nerede ne zaman biter belli değil ama kimsede savaş üzerinden rejim değişikliğinin olabileceğine yaşanan örneklere bakıldığında olası görmüyor. Libya, Irak, Afganistan ve son olarak Suriye bunun son örnekleri… Öylede olsa bile İran’da artık hiçbir şeyin eskisi olacağını düşünmüyorum..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat sabahı tüm dünya İsrail ve ABD’nin İran’a yaptığı hava saldırılarıyla uyandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beklenmiyordu böyle saldırı çünkü ABD ile İran arasında sürmekte olan görüşmelerden iyi haberler geliyordu. Cenevre’de sürmekte olan görüşmelerde İran’ın nükleer programını sınırlama ve yeniden düzenlenmesi bakımında yeniden gündeme gelmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En son 2015 Temmuz ayında imzalanan anlaşmayla İran, nükleer programında istenilen sınırlamaları Kapsamlı Ortak Eylem Planı-KOEP) kabul etmiş ve bu anlaşma 14.Temmuz. 2015 tarihinde imzalanmış ve bu anlaşma sonucu BMGK İran’a uygulanan bir dizi yaptırım kararını kaldırmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabi İran için bu anlaşmaya razı olmak kolay olmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail’in 13 Haziran 2015 günü başlattığı “Yükselen Aslan Operasyonu” ile “On İki Gün Savaşı” sonunda İran molla rejimi bu anlaşma için masaya oturmak zorunda bırakıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugünde buna benzer bir siyasi süreç sonunda öncekinden çok farklı bir savaşın acı günlerini yaşıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yazının yayınladığı gün savaşın 8. Günü olmuş olacak ve şu ana kadar herhangi bir müzakere teklifi ve önerisi ortada gözükmüyor. Ve karşılıklı saldırılar sürüyor atılan füzeler sonucu çocuklar insanlar öldürülmeye devam ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Temennim taraflar arası yeniden müzakereler başlar ve karşılıklı bir anlaşmaya varılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benim bu yazıda üzerinde duracağım asıl konu savaş başladıktan sonra savaşla ilgili yapılan yorumlar ve bu yorumların içinde dikkatimi çeken bazı noktalar oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birinci ve ağırlıkta ki değerlendirme “ABD ve İsrail’in uluslararası hukuku yok sayarak İran’ın egemenlik haklarına saldırmıştır.” oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu değerlendirmeyle anlatılmak istenilen “İran’ın egemenliği korunmalı, saldırılar son bulmalıdır.” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci değerlendirme ise “İran dünya için bir nükleer tehdittir ve ayrıca bölge barışına zarar veren tüm terörist faaliyetlerin arkasında İran var ve bu nedenle bu saldırı meşru bir saldırıdır.” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir üçüncü değerlendirme “her iki zorbalık arasında tarafsız kalmak” olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benim görüşüm bu üçüncü görüşten yana…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne Trump ve ne Netanyahu yani bu iki zorba uluslararası hukuk ne insan hakları hiçbir yanıyla kabul edilecek mahluklar değil ve ikisi de Gazze katliamı Venezuela baskını gibi daha pek çok olaydan sorumlu olanların, şimdi bu ikisinden uluslararası hukuka saygı beklemek, bu olacak bir iş değildir diye düşünmekteyim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer tarafta ise 47 yıldır İran halkını inim inim inleten bir faşist molla rejimi var, sadece 2025 yılında bin beş yüz idamın olduğu ülkede 47 yıl boyunca yapılan idam sayısı on binlerce insan olarak hesap ediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Petrol zengini ülke olmasına rağmen halkının yoksulluk içinde yaşadığı İran’da 90 milyon olan nüfusun 30 milyonu mutlak yoksulluk içinde yaşamaya mahkum edilmiş durumda bulunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ülke servetinin çoğu yolsuzluklar üzerinden mollalara ve devrim muhafızı komutanlarının cebine aktarılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Al birini vur ötekine olan bir durum var ortada ancak efendim “neymiş bırakın bu molla rejimini İran halkı yıkarmış/mış”… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siz biliyor musunuz İran’da son protestolarda altı bin İranlı çoğu genç insanın hayatını kaybettiğini?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sokaklarda Besiç milis gücünün vatandaşına karşı estirdiği şiddet, terör ve işkence sonucu baş örtüsünden bir tutam sacı gözüktü diye öldürülen Mahsa Amini’de var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kürtlerle Beluçların ağırlıkta idam edildiği ülke adeta bir insan mezbahanesine döndürülmüş durumda…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine diğer yanda bölge ülkeleri arasında Şii mezhebinin kutsal ülkesi kabul edilen İran’da son saldırılar işin bu yanıyla da değerlendirilmesine neden olarak bölgede İran destekli terör örgütleri de hareketlendirmiş durumda… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filistin’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler, Afganistan’da Taliban ve Irak Şiileri hareketli durumdalar aynı zamanda İran’ın vurduğu körfez ülkeleri de buna mukabil İran’a cevap verme hazırlığı içinde görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu savaş nerede ne zaman biter belli değil ama kimsede savaş üzerinden rejim değişikliğinin olabileceğine yaşanan örneklere bakıldığında olası görmüyor. Libya, Irak, Afganistan ve son olarak Suriye bunun son örnekleri…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öylede olsa bile İran’da artık hiçbir şeyin eskisi olacağını düşünmüyorum.. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorumuza dönecek olursak dünya tarihinde yakın zamanda bu benzer olaylar ve savaşlar olmuş ve devletler dayanışma göstermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin Nazi Almanya’sına SSCB ve ABD birlikte müdahale ederek bir insanlık kasabı olan ırkçı faşist Hitler’in iktidarına son vermiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zaman kimsenin aklına Almanya’nın egemenlik hakkı korunmalı diye bir soru gelmemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa o günlerde de devletlerin egemenlik hakları vardı ve bu biliniyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neyse yine de savaş ile çözüm aramak barış ile aramak karşısında tercih edilmemeli…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/savasin-hangi-tarafindasiniz-1772798340.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kartaca yok edilmeli: İran’ın trajedisi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kartaca-yok-edilmeli-iranin-trajedisi-12768</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kartaca-yok-edilmeli-iranin-trajedisi-12768</guid>
                <description><![CDATA[Ülkemizdeki sosyalistlerin acınası bir anti-emperyalizm söylemi içerisinde İran’ı savunuyor olmasını gülünç buluyorum. İran hiçbir zaman anti-emperyalist olmadı, tam tersine güçsüz bir emperyalist devlet olarak kaldı ve sonunu belirleyen de kendisini böyle sanması oldu. Tıpkı hayatını savaşarak geçiren Herakles gibi. En sonunda yakalandığı cinnet, tüm ailesinin ölümüne sebep oldu. Tarih bu trajediyi yaşayan nice uluslarla dolu. Kendini bil (Gnothi Seauton) lafı sadece insanlar için değil, uluslar ve toplumlar için de geçerli.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazı Türkiye’de -özellikle sosyalistlerde- İran ile ilgili oluşan tasavvurun ne kadar yanlış bir tasavvur olduğunu anlatmaya yönelik. Ancak hemen uyarmalıyım ki bu bir “vur abalıya” yazısı değil. Sadece önümüzdeki durumun ne kadar bariz olduğunu göstermek istiyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanırım şu ana kadar kimsenin, ABD ve İsrail ittifakının hedef ve amaçları konusunda bir şüphesi yoktur. Bu iki ülkenin -Soğuk Savaş’tan bu yana- emperyalist, kendi şirketleri ve sermayeleri için daha fazla <em>lebensraum </em>(yaşam alanı) açmaya çalışan hedefleri olduğuna kuşku duyan ya da bilmeyen varsa bence ya çok fazla indoktrine olmuştur ya da haber kaynakları yanlıştır. Üçüncü şık ise aptallıktır. Zaten, Irak ve Afganistan’daki işgal ve müdahalelerin tersine bu sefer İran müdahalesi için yalandan da olsa usturuplu herhangi bir bahane bile uydurmaya gerek duymamalarını başka türlü açıklamanın imkânı yok. Bu yüzden bu iki ülkenin seneler boyunca orta doğu bölgesinin halklarına yaşattığı zulmü ve agresif eylemlerini tekrar tekrar belirtmeye gerek yok. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim ilgimi çeken ise trajik bir varlık olarak İran. Trajik derken bunu günlük kullanımdaki anlamıyla ele almıyorum. Yunan tragedyalarındaki anlamıyla ele alıyorum. Bu tragedyalar, hikâye açısından çok fazla çeşitlilik ve edebi açıdan üslup farkı gösterse de onları ortak noktalarda buluşturan birtakım temalar ve öğeler var. İntikam, kader, anne ve babanın iktidarı özellikle babanın iktidarı ve intikamın tragedya kahramanı tarafından gerçekleştirilmesinin onun bile öngöremeyeceği sonuçları olması. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Agamemnon, Truva’yı yerle yeksan edip ele geçirmeyi başarır. Ama karısı Clytemnestra onu öldürecektir. Çünkü Clytemnestra’nın eylemi tanrıların, Agamemnon’un Truva üzerindeki “başarısının” aslında zulümden ve korkunç bir Yunan günahı olan <em>hubris</em>’ten<em> </em>(kibir) başka bir şey olmadığını ona gösteren bir semboldür. Aischylus’un <em>Persleri </em>ise Salamis savaşı (M.Ö. 480) sonrasında Perslerin Yunanlarla yaptığı savaşta, politik kibrinin ne aşamaya vardığını göstermesi açısından ilgi çekicidir. Belki herkesin daha da fazla bileceği başka bir tragedya olan <em>Oedipus Rex </em>yani Oedipus tragedyası ise, bir ülkenin liderinin basiretsizlik ve hesapsız ve fütursuz davranışlarının o ülkeye ne gibi zararlar vereceği üzerine bir derstir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha fazlası da örnek verilebilir. Plautus’tan, Seutonius’tan. Ancak meselenin anlaşılması açısından bu örnekler yeter; bu örnekleri somut olarak İran meselesine uygulayalım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran İslam Devrimi herkesin bildiği üzere 1979 yılında şah rejiminin devrilmesiyle gerçekleşti. Bu cümlenin içerisindeki tarih anlatısının ne kadar sorunlu olduğu görülecektir. Sanki mollalar gökten zeplinle indi, sanki bir anda her şey 1979 yılında oluştu. Elbette hayır. Bugünkü İran’ı oluşturan koşulların izini Şah İsmail’e kadar sürebiliriz. Şah İsmail, Osmanlıya karşı Türk Şii ve Alevi grupları örgütlemesiyle bilinmesine karşılık bir süre sonra bugünkü anlamıyla bildiğimiz 12 İmam Şiiliğinin Ortodoks yapısını tarihe kazandıran bir figürdür. Hatta, Şah İsmail’in Anadolu Alevilerinin inançlarını rahatça yorumlamaları karşısındaki rahatsızlığını nasıl gösterdiğini Ayfer Karakaya-Stump’ın <em>Vefailik, Bektaşilik, Kızılbaşlık: Alevi Kaynaklarını, Tarihini ve Tarihyazımını Yeniden Düşünmek </em>başlıklı mükemmel çalışmasından okuyabilirsiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Keza velayet-i fakih, masum imam gibi Şiiliğe ait kavram ve doktrinler de 1979 devrimiyle birlikte gelmedi. Bu gibi kavramların yüzlerce yıl önce Şah İsmail -ve hatta ondan da önce- yavaş yavaş gelişen ve önceleri kesinlikle Sünni-Şii ayrımı içerisinde bulunmayan -ki böyle bir ayrım yoktu zaten- tasavvuf ekolleri üzerinden geliştiğini de biliyoruz. Bunlar da Ferhad Defteri’nin <em>Şiiliğin Tarihi</em> kitabında çok güzel bir şekilde ifade edilmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla İran İslam rejimi bir anda oluşmadı. Ama 1979’daki devrim yepyeni bir şey getirmişti: İsrail’e karşı duyulan münaferet ideolojisi. Bu adeta İran’ın tüm iliklerine karşı işlemiş bir ideolojiydi. Bir süre sonra Ahmedinejad’da bulabileceğimiz <em>Holokost </em>inkarına kadar varacak bir münaferetti bu. Bu münaferetin elbette haklı sebepleri vardı: İsrail’in bir haydut devlet olması, ABD eliyle orta doğudaki ajandaları gerçekleştirmesi, İsrail’in bir işgalci olması. Filistin topraklarını haksız bir şekilde ele geçirmesi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak sanıyorum ki bir süre sonra bu haklı sebepler, İran’ı başka bir şeye çevirdi; bir antiteze. Şimdi, antitez olmakla ilgili en büyük sorun şudur: Antitez olduğu anda o nesne artık bir öz ifade etmez, kendi özünü barındırmaz. Bir anlam ve argüman içerir elbette. Ancak sadece antitez olarak kalamaz, bir sonuca da varması gerekir. Böyle olduğu sürece de sadece ve sadece tezin karşılığı olarak vardır. Eğer tez olmasa onun varlığından da bahsedilemez.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran, belki de genetik belki de jeolojik olarak bünyesinde binlerce yıldır bulunan Zerdüştlük sonrasında ortaya çıkan Ahuramazda inancının doktrinini, siyasi bir doktrine çevirdi; içinde bulunan “güney yarımküre” direniş ekseni ve bunun karşısında ABD ve İsrail. Ahuramazda ve Angra Mainyu. İyilik ve kötülük düalizmi. İran ve bu ülkeler her zaman direnmekte ve iyidirler, İsrail ve ABD ise her zaman kötüdürler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi, ben bu konuda bir rölativizm yapmayacağım; yani İsrail ve ABD’nin gerçekten “kötü” olduğunu herhangi bir rölatif moraliteye bağlayıp, onların da “iyilikleri var” gibi bir bahaneye sığınmanın da bir gerekçesini göremiyorum. Ancak İran’ın dini ideolojisinin ciddi bir şekilde bu düalizme kilitlenmesi sonrasında nasıl donuklaşıp kaskatı hale geldiğini anlamaya çalışıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1979’tan hemen 10 sene sonra İran’ın belki de bu düalizme sıkı sıkıya tutunmasının arkasındaki temel nedenlerden biri yok edildi: Sovyetler. Çift kutuplu dünya böyle bir imgeyi tasvir ediyordu ve İran bundan mutluydu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Sovyetlerin -büyük babanın- gidişi İran’ın yalnızlaşma sürecinin sadece başlangıcıydı. Ambargolar, diğer ülkelerle ilişkilerin giderek bozulması ve post-Sovyet Rusya’sının da onu yalnız bırakması. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu hikâyeye girmeyeceğim, herkes ne olduğunu biliyor. Böyle bir düalizmi yaşatması gerekiyordu İran’ın. Tüm orta doğuda Haşdi Şabi gibi örgütlerle hem nüfuzunu hem de doktrinlerinin geçerliliğini artırmaya çalıştı. Haklı savaşlar verdi; IŞİD, El-Nusra gibi örgütlere karşı savaştı. Filistin halkına umut oldu. Lübnan’da Hizbullah üzerinden de İsrail’i ciddi bir şekilde sıkıştırdı. Yemen’de Zeydi Şiiliğini savunan Houthi gruplarına yardım etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak gelinen nokta, bundan birkaç sene önce izlediğim, 2022 İran yapımı <em>Leyla’nın Kardeşleri</em> filminden farklı olmadı. Filmde, fakirlik ve yoksulluk içerisindeki bir ailenin yaşlı babasının, Leyla ve erkek kardeşlerinin girişeceği yeni bir iş teşebbüsünde yardım edeceği elindeki son altınları bu çocuklara vermek yerine, akrabalarının düğününe vererek, -İran’daki feodal ilişkilerin de bir sonucu- düğünde hürmet görmek istemesini anlatıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmin açık mesajı çok kısa sürede anlaşıldı ve filmin yönetmeni Said Rustayi İran’da altı ay hapis cezasına çarptırıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran kısa sürede, kendi çocuklarını -ambargo şartlarının da etkisiyle- besleyemeyen iktidarsız bir baba oldu. Kendi büyük babası öldü, şimdi bir baba olarak da kendi iktidarı da sona ermek üzere. İran’ın en büyük trajedisi, olmak istemediği İsrail ve ABD gibi olmak oldu. Hatta, onlar gibi bile olamadı. En azından İsrail ve ABD’nin kendi halkları görece bir huzur ve barış içinde yaşarken, İran bunu kendi halkına sunamadı. Ancak bu farkı bir kenara bıraktığınızda, İran sonsuz kötülükle yaptığı savaşta kötülüğün kendisi oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Roma tarihinin meşhur figürlerinden biri olan Yaşlı Kato’yu bilirsiniz. Kato’nun senatodaki her konuşmasına muhakkak <em>Carthago delenda est </em>yani “Kartaca yok edilmeli” sözünü eklediği bilinmekteydi. İhtiyar Kato bu sebeple karikatür konusu bile olmuştu. Kato bu sözü o kadar çok söyledi ki, gerçekten de Kartaca Üçüncü Pön Savaşları’nda (M.Ö. 146) yıkıldı. Ancak Kato sadece söylediği için değil. Roma güçlü olduğu için. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran da senelerce <em>İsrail yok edilmeli </em>dedi. Fakat gücü olmadığı halde. Leyla’nın Kardeşleri filmindeki gibi caka satmaya niyetlendiği halde. Ve eninde sonunda Nietzsche’nin dediği yere geldi; “Her kim canavarlarla savaşıyorsa bir canavara dönüşmemeye dikkat etsin. Ve eğer Uçurum’a uzun süre boyunca bakarsanız, Uçurum da size bakar.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette, Yunan tragedyalarını çok iyi bilen Nietzsche bu aforizmayı kafasından uydurmadı. Herakles, kendi ailesini öldürdü. Oedipus da. Savaşmanın basit bir şehitlik edebiyatı olmadığı anlaşılmış oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple ülkemizdeki sosyalistlerin acınası bir anti-emperyalizm söylemi içerisinde İran’ı savunuyor olmasını gülünç buluyorum. İran hiçbir zaman anti-emperyalist olmadı, tam tersine güçsüz bir emperyalist devlet olarak kaldı ve sonunu belirleyen de kendisini böyle sanması oldu. Tıpkı hayatını savaşarak geçiren Herakles gibi. En sonunda yakalandığı cinnet, tüm ailesinin ölümüne sebep oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih bu trajediyi yaşayan nice uluslarla dolu. <em>Kendini bil</em> (Gnothi Seauton) lafı sadece insanlar için değil, uluslar ve toplumlar için de geçerli. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Umarım bu vaziyet ve şeraitin sonu İran halkı açısından kötü bitmez.&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kartaca-yok-edilmeli-iranin-trajedisi-1772741717.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran dedikleri</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-dedikleri-12762</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-dedikleri-12762</guid>
                <description><![CDATA[Sayısal olarak değil fakat ateş gücü olarak tarihin tanık olduğu en büyük güçlerden biriyle İran’ı adeta kuşattı ABD, ayrıca oryantalizmin ürettiği bütün önyargılarla silahlıydı Amerikalılar. Beyaz Adam’ın Asya’da yenilmez olduğu fikri onlarla birlikteydi. Batı’nın teknolojisinin, stratejik aklının, moralinin, üstünlüğü kendi gözlerini bile kamaştırıyordu. İran önlerinde bir kurbanın yalnızlığına bürünmüş bir zamanların değerli mücevheri gibi uzanmıştı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Çin, Hindistan, İran. Bunlar dünyanın kadim uygarlıklarıdır. Beğenip beğenmemek size kalmış. Hani o güzel söz gibi; “Vardılar, varlar, var olacaklar.”</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumun kanıtlanmaya ihtiyacı dahi yoktur. Ama biz yine de basit bir örnek verelim. Şimdi savaşta olan iki ülkeden olsun bu örnek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir ülkenin başında ülkesinin moralini, inancını adeta temsil eden bir adam vardı. Ayetullah Ali Hamaney. Savaş başlayınca bütün ısrarlara rağmen kaçmadı, saklanmadı. İran’ın Tahran’ında bir sokaktaki evinden ayrılmadı. Kararlarını orada vermeye devam etti. Ailesi de onunla kaldı. Halkının liderlerinde kahramanlık aradığının çok iyi farkındaydı. Lider fedakâr olmalıydı. Kendisi şehitlikten korkan bir lider, askerinden, sıradan yurttaşından nasıl olur da bunu isteyebilirdi? Bir örnek oluşturmalıydı. Ölümsüz bir örnek oluşturdu. Ahamenişlerden bu yana İran tarihine “Evet İran budur” dedirtecek bir örnek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yanda ABD’nin başkanı vardı. Donald Trump. Ülkesini değerli kılabilecek bütün değerlere yabancı bir fırsatçı. Demokrasinin zaaflarıyla iktidara gelip onu yok etmeye çalışan bir kurnaz. Hiçbir inancı olmayıp varmış gibi gösteren bir sahtekâr. Tecavüzcü bir manyak. Savaş kararı verip ne için savaşa girdiklerini açıklayamayan bir geri zekalı. Bütün dünyayı ülkesine düşman eden bir “loser”. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet iki ülkenin temsil düzeyleri böyle. Hala böyle çünkü Ayetullah hala ülkesini temsil ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sayısal olarak değil fakat ateş gücü olarak tarihin tanık olduğu en büyük güçlerden biriyle İran’ı adeta kuşattı ABD, ayrıca oryantalizmin ürettiği bütün önyargılarla silahlıydı Amerikalılar. Beyaz Adam’ın Asya’da yenilmez olduğu fikri onlarla birlikteydi. Batı’nın teknolojisinin, stratejik aklının, moralinin, üstünlüğü kendi gözlerini bile kamaştırıyordu. İran önlerinde bir kurbanın yalnızlığına bürünmüş bir zamanların değerli mücevheri gibi uzanmıştı. Tecavüz sırası ona gelmişti. Kovboy tecavüze hazırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Moron peşkirci Rıza Şahbazı, durmadan konuşuyor, onlara aklınca gaz veriyordu. İçlerinden küfrettikleri bu zavallı, bu türünün en kötü örneği Asyalıya katlanıyorlardı. Zaferlerinden emindiler. 3-5 günde düşmanın bel kemiğini kıracaklardı. Kendileri kadar zeki olamayacağını da biliyorlardı düşmanlarının.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra kanlı icraatlarına 165 kız çocuğunu öldürerek başladılar. Ayetullah’ı öldürdüklerini sanarak devam ettiler. En büyük hatalarını yapmışlardı. İslamcı rejimin muhalifleri bile halkın geri kalanıyla birleşti, Zülfikar kınından çıkmıştı artık. Milyonlar uğurladı Ayetullah’ı. Milyonlar uğurladı kız çocuklarını. Milyonlar döküldü sokaklara. Yemen’de, Filistin’de, Gazze’de, Lübnan’da, Pakistan’da, Afganistan’da, Türkiye’de, Filipinler’de, Somali’de insanlar gözyaşlarını akıttılar. Savaş ustaları savaşta moralin üstünlüğünü vurgular. Bu satırları yazarı bir çatışmada morali bozulanların küçük bir saldırıda nasıl dağıldıklarını gözleriyle görmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O noktada İran ordusu ve Devrim Muhafızları sahneye çıktılar. Çok iyi hazırlanmış oldukları her hamlelerinden belliydi. ABD ve İsrail’e destek verenleri vurmaya başladılar. ABD üsleri tek tek harabeye döndü. Bahreyn’deki ABD 5.Filosu hedef tahtasına dönüştü. Bahreyn halkı Amerikalılara ve mezhepçi rejimlerine karşı ayaklandı. Değerli ABD radar üsleri sahneden silinmeye, düşürülemez denilen Amerikan uçakları düşürülmeye başlandı. Saldırganlar o kadar mağrurdu ki uçaklarının İran tarafından düşürülmediğini, yanlışlıkla Kuveyt tarafından düşürüldüğünü ileri sürdüler. Kuveyt iğrenç bir açıklamayla bu yalana ortak oldu. Hâlbuki pc oyunlarına meraklı çocuklar bile ABD uçaklarının ABD füzelerince düşürülemeyeceğini biliyorlardı. Dünyanın zeki insanları güldüler ABD’nin haline. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran devam etti. Hürmüz Boğazı’nı Çin gemileri hariç gemilere kapattı. Düşmanlarının boynuna bir çeşit tasma geçirdi. Arap ülkelerine temiz su sağlayan su arıtıcılarına hücum etti ve onları çalışamaz hale getirdi. Uzmanların belirttiği kadarıyla bu arıtıcılar tekrar çalışır hale getirilemezse bu ülkelerin on beş gün sonra suyu kalmayacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saldırının küçük ortağı İsrail bu olup bitenlerden dehşete kapıldı. Çıkardığı dersler barizdi. İran İsrail’i ABD olmasa şimdiye kadar yok etmiş olurdu. ABD olmasa bir gün bile yaşayamazdı İsrail. Fakat şimdi durum daha da berbattı. ABD varken de İsrail yok edilebilirdi. Mesela Mısır ya da Türkiye İran’ı desteklese şimdi bile yok olurdu. Bereket bu iki ülke böyle bir şey yapmazdı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dört milyon Siyonist’le Büyük İsrail kurmaya kalkan bu azgın ülkeyi kim kurtaracaktı bu açmazdan? Nükleer silah kullanamazdı. Bunları kullandığı anda kendisine de aynen mukabele edileceğini gayet iyi biliyordu. Dengeleri değiştirecek bir şeyler üstelik acilen yapılmalıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kürtler İran’a karşı kara gücü olmayı kabul etse dahi bunun yeni bir Kürt katliamına yol açabileceği açıkça görülüyordu. Kürt güçleri bu dengeleri değiştirebilecek kuvvete sahip değildi. Daha güçlü bir alternatif gerekiyordu. ABD’ye başvurup Türkiye’yi ikna etmesi için yalvaracaklardı. Her şekilde hakaretler savurdukları, her kademesine küfürler ve tehditler ettikleri Türkiye’yi sahneye çağırmalıydılar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat kısa bir değerlendirme dahi onlara bunun imkânsız olduğunu gösterecekti. Bu gerçekleşir yani Türkiye onların yardımına koşarsa Türk halkı hükümetlerinden nefret edecekti. Sünni-Şii düşmanlığını kaşımanın işe yaramayacağı görülmüştü. İsrail dünyada bütün insanlığı karşısına almış bir ülkeydi. Bir dostu bile kalmamıştı neredeyse. Üstelik son madde hepsinden daha güçlü bir madde idi. Eğer Türkiye İsrail’e yardıma koşarsa (koşmazdı ya) Rusya ve Çin’den de savaşa müdahale işaretleri geliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir film adıydı İsrail’in açmazı; Asiye Nasıl Kurtulur?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 06 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-dedikleri-1772708031.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Farklı dünyalar, aynı uyarı: Erbakan ve Grass’ın kesişim noktası</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/farkli-dunyalar-ayni-uyari-erbakan-ve-grassin-kesisim-noktasi-12756</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/farkli-dunyalar-ayni-uyari-erbakan-ve-grassin-kesisim-noktasi-12756</guid>
                <description><![CDATA[Erbakan’ın jeopolitik uyarısı ile Grass’ın vicdani çağrısı bize bir kez daha şunu hatırlatıyor: Tarihi ve uluslararası dengeyi görmezden gelerek atılan her adım, sadece bir ülkeyi değil, tüm bölgeyi ve dünya düzenini bir felaketin eşiğine sürükleyebilir. Günümüzde yaşananlar, bütün bunların bir yansımasıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biri İslam dünyasının siyasi bir lideri, diğeri Avrupa’nın Nobel ödüllü vicdanı… Necmettin Erbakan ile Günter Grass, farklı ideolojik zeminlerden yükselen seslerle aynı tehlikeye işaret etti: İsrail merkezli güvenlik politikalarının tetikleyebileceği bölgesel savaş ve küresel tırmanış riski. 2003’ten 2012’ye uzanan bu uyarılar, bugün Ortadoğu ve ötesinde yaşanan krizler ışığında yeniden okunmayı hak ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarihe Işık Tutan Uyarılar: Günter Grass ve Günümüz Küresel Krizleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2012 yılında Alman yazar Günter Grass, “Was gesagt werden muss” adlı şiirinde, İsrail’in nükleer kapasitesi, İran’a yönelik olası saldırılar ve Almanya’nın tarihsel sorumluluğu hakkında uyarılarda bulundu. Şiir biçiminde yayımlanan bu metin, yalnızca edebi bir eser değil; aynı zamanda politik bir vicdan çağrısı niteliğindeydi. Grass, askeri çözümün yol açabileceği riskleri, uluslararası toplumdaki çifte standardı ve suskunluğun tehlikelerini yıllar öncesinden ifade etmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün, Ortadoğu’da ve Latin Amerika’da yaşanan gelişmeler, Grass’ın sözlerinin ne kadar öngörülü olduğunu gösteriyor. Geçmişte Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de yaşanan müdahaleler, bugün yaşanan krizlerin birer yapı taşı olarak görülmeli; her biri uluslararası güç politikalarının bir sonraki adımına zemin hazırladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Grass, şiirinde dikkat çekici biçimde soruyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Neden şimdi, yaşlanmış ve son mürekkebimle söylüyorum: İsrail’in nükleer gücü, zaten kırılgan olan dünya barışını tehlikeye atıyor? Çünkü söylenmesi gerekiyor; yarın çok geç olabilir.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sözler, 2012’de olduğu kadar 2026 itibarıyla da geçerlidir. İran’da yaşanan çatışmalar ve Hamaney’in öldürülmesi, Grass’ın ifade ettiği “önleyici saldırının zincirleme etkisi” gerçeğini ortaya koymaktadır. Önleyici stratejiler, bölgesel istikrarı tehdit etmiş ve halkların hayatlarını doğrudan etkilemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Grass ayrıca Batı’nın tutumuna yönelik eleştirisini şu ifadelerle dile getiriyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Ve itiraf ediyorum: artık susmuyorum, çünkü Batı’nın ikiyüzlülüğünden bıktım. Ayrıca umuyorum ki, birçok kişi de suskunluğu bırakır, görünen tehlikenin sorumlularını şiddetten vazgeçmeye çağırır ve İsrail ile İran’ın nükleer tesislerinin uluslararası bir denetim altına alınmasını talep eder.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün uluslararası toplumun bazı üyelerinin nükleer kapasite ve bölgesel müdahalelere yaklaşımındaki çifte standart, Grass’ın eleştirisini doğrulamaktadır. Bazı ülkeler sessizlikle geçiştirildi, bazıları ise küresel alarma tabi tutuldu. Bu durum, güvenlik, adalet ve uluslararası hukukun uygulanması konularında ciddi bir eşitsizlik yaratmaktadır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin İç Siyaseti ve Kılıçdaroğlu</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2012 ve sonrası dönemde Türkiye’deki iç siyasi gelişmeler, bölgesel planların uygulanabilirliğini doğrudan etkileyen kritik bir değişken olarak ortaya çıktı. İktidar partisi, sembolik ve diplomatik anlam taşıyan adımlar attı; örneğin Suriye Emevi Camii’nde namaz kılınacağını açıkladı. Muhalefet cephesi ise bu adımlara karşı stratejik bir direnç gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana muhalefet partisi CHP’nin lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Suriye’nin toprak bütünlüğüne verdiği önemi açıkça vurguladı ve olası askeri veya diplomatik müdahalelerin Türkiye’ye yansımalarını kamuoyuna duyurarak dikkat çekiyordu. Bu duruş, hem iç siyasette hem de bölgesel güç dengeleri ve planlanan operasyonların uygulanabilirliğinde engelleyici ve belirleyici oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlık koltuğundan ayrılmasından tam bir yıl sonra, Suriye’de Esad rejimiyle ilgili politik hamleler hız kazandı; El Şara gibi planlanan isimler göreve getirildi ve bölgedeki ötelenmiş stratejik planlar tekrar sahneye kondu. Bu örnek, iç siyasetin bölgesel stratejik planlar üzerindeki etkisini somut biçimde göstermektedir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Latin Amerika Örneği: Venezuela</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta Doğu’daki krizler kadar Latin Amerika da uluslararası güç oyunlarının etkisi altındadır. 2026 başında ABD özel kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen operasyonla Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro, konutundan alınarak ABD’ye getirildi ve mahkemeye çıkarıldı. Eşi Cilia Flores ile birlikte suçlamaları reddetse de operasyon, bölgesel istikrarı ve uluslararası dengeleri doğrudan etkiledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gelişme, Grass’ın uyarılarını küresel ölçekte doğrular niteliktedir: Güç politikaları ve askeri müdahaleler yalnızca hedef ülkede değil, bölgesel ve küresel düzeyde zincirleme sonuçlar doğurur. Uluslararası toplumun tutarsız ve ikiyüzlü uygulamaları, krizlerin çözülmesini engellemekte, aksine yeni çatışma alanları yaratmaktadır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçmiş Müdahaleler ve Bugünün Krizleri</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de yaşanan müdahaleler, bugün Ortadoğu ve Latin Amerika’daki krizlerin birer yapı taşıdır. Her müdahale, yeni istikrarsızlıklar, toplumsal travmalar ve bölgesel güç boşlukları yarattı. Grass’ın şiirinde vurguladığı gibi, askeri çözümler kısa vadeli güvenlik sağlasa da uzun vadede çatışma ve kaosun derinleşmesine yol açtı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün İran ve Venezuela’da yaşanan gelişmeler, geçmiş müdahalelerin birikimli etkilerini gösteriyor. Önleyici saldırılar ve dış müdahaleler, bölgesel dengeyi bozdu; Batı’nın ikiyüzlü politikaları krizleri çözmek yerine karmaşıklaştırdı; nükleer kapasite, silahlanma yarışları ve güç hamleleri, uluslararası barışı ciddi şekilde tehdit ediyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erbakan ve Grass Buluşması</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farklı ideolojik ve kültürel kökenlere sahip iki ismin yıllar önce yaptığı uyarılar dikkat çekici bir kesişim noktası oluşturuyor. Necmettin Erbakan, 2003 yılında yaptığı konuşmalarda, İran merkezli bir çatışma senaryosunun arkasında daha geniş bir jeopolitik plan olduğunu ve nihai hedefin Türkiye’yi de içine alabilecek bir kuşatma düzeni olabileceğini vurgulamıştı. Öte yandan Günter Grass,&nbsp; 2012’de yayımladığı Was gesagt erden muss şiirinde İsrail’in İran’a yönelik olası bir saldırısının yalnızca iki ülkeyi değil, tüm bölgeyi ve küresel barışı etkileyebileceğini işaret ediyordu. Biri Milli Görüş geleneğinden gelen bir siyasetçi, diğeri Alman sol geleneğinden Nobel ödüllü bir yazar… Farklı dünyalar, ama aynı alarm: Güvenlik gerekçesiyle başlatılan askerî hamleler, kontrol edilemez bir çatışma zincirine yol açabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erbakan’ın jeopolitik uyarısı ile Grass’ın vicdani çağrısı bize bir kez daha şunu hatırlatıyor: Tarihi ve uluslararası dengeyi görmezden gelerek atılan her adım, sadece bir ülkeyi değil, tüm bölgeyi ve dünya düzenini bir felaketin eşiğine sürükleyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde yaşananlar, bütün bunların bir yansımasıdır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 05 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/farkli-dunyalar-ayni-uyari-erbakan-ve-grassin-kesisim-noktasi-1772643672.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hamaney Sonrası İran: Savaş, Rejim ve Coğrafyanın Dayanıklılığı</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hamaney-sonrasi-iran-savas-rejim-ve-cografyanin-dayanikliligi-12754</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hamaney-sonrasi-iran-savas-rejim-ve-cografyanin-dayanikliligi-12754</guid>
                <description><![CDATA[görünen tablo, keskin bir çöküşten ziyade sert sarsıntılarla ilerleyecek bir dönüşüm sürecine işaret ediyor. Liderlik krizi gerçek, ekonomik baskı ağır, toplum yorgun. Buna rağmen devlet kapasitesi hâlâ yüksek, coğrafya zor, toplumun dış müdahaleye karşı refleksi güçlü. Bu bileşim, İran dosyasını “bir rejim gider, sorun biter” kolaycılığından çok daha karmaşık bir yere yerleştiriyor. Yanlış hesap sadece Tahran’daki iktidarın ömrünü değil İran’ın etrafındaki bütün coğrafyanın istikrarını da hedef almış olur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’da hem savaşın sertleştiği hem de Ali Hamaney’in öldüğü bir dönemin içinden geçiliyor. Dışarıdan bakıldığında bu tabloyu, “rejim gidiyor mu, gitmiyor mu?” sorusuna indirgemek cazip geliyor. Yıllardır yaptırımlar, protestolar, ekonomik kriz ve kuşaklar arası gerilimlerle yıpranmış bir yapıdan söz ediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üstüne bir de ağır hava saldırıları, stratejik altyapıya dönük bombardıman ve liderlik krizi eklenince İran’ın artık ayakta kalamayacağına inananların sayısı hızla artıyor. Fakat bu resim, İran devletini sadece ideolojik bir rejim, İran toplumunu da homojen bir muhalif kitle olarak gören fazlasıyla yüzeysel bir okumaya dayanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün İran’ın yaşadığı kriz rejim değişikliği ihtimaliyle devlet kapasitesinin çöküş riskini iç içe taşıyor. Yani mesele sadece “İslam Cumhuriyeti kalır mı, gider mi?” sorusundan ibaret değil. En az bunun kadar önemli olan 85 milyonu aşan nüfusuyla, karmaşık etnik ve mezhepsel dokusuyla, coğrafi derinliğiyle ve bölgeye yayılmış vekil ağlarıyla bu ülkenin nasıl bir dönüşüm yaşayacağı. Savaşın ritmini de rejimin geleceğini de belirleyecek olan bu bileşim. Hamaney’in ölümü, sembolik düzeyde ne kadar büyük bir kırılma gibi görünse de İran’ın siyasal ve toplumsal dokusu yalnızca bir kişinin varlığına indirgenecek kadar kırılgan değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle bugünkü tabloyu anlamak için üç ayrı başlığı birlikte düşünmek gerekiyor: Savaşın ortasında yeniden şekillenen liderlik mimarisi, savaş ekonomisinin sınırları ve İran toplumunun dış müdahale karşısındaki refleksleri. Bu üç alanda ortaya çıkacak tablo hem rejimin ömrünü hem de bölgenin geleceğini tayin edecek.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçici Konsey, Kalıcı Mücadele</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hamaney’in ölümünün ardından anayasanın 111. maddesi işletildi ve üç kişilik bir Geçici Liderlik Konseyi devreye sokuldu. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, yargı başkanı Gulamhüseyin Muhsini Ejei ve dinî kanadı temsilen Ayetullah Ali Rıza Arafi’den oluşan bu yapı, fiilen Hamaney’in yetkilerini paylaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dışarıdan bakınca bu adım, “rejim panik halinde sistemi yamamaya çalışıyor” şeklinde okunmaya müsait. Fakat biraz yakından bakıldığında, İran siyasal sisteminin kriz anlarında dahi kurumsal refleks üretebildiği görülüyor. Bu, rejimin meşruiyet tartışmasını ortadan kaldırmıyor ama devlet kapasitesinin tek bir kişiye indirgenemeyeceğini de hatırlatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl önemli mücadele bu konseyin gölgesinde yürüyor. Mojtaba Hamaney’den Arafi ve Sadık Laricani’ye, Hasan Humeyni’den daha teknokrat isimlere uzanan geniş bir aday listesi var. Her isim, sistem içindeki farklı güç odaklarını, farklı dış politika yönelimlerini ve farklı iç güvenlik anlayışlarını temsil ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güvenlik bürokrasisine yaslanan kanat, savaş atmosferini gerekçe göstererek daha sert ve kapalı bir çizgi talep ediyor. Rejim içindeki görece reformcu damar, Pezeşkiyan etrafında kontrollü bir normalleşme ihtimalini canlı tutmaya çalışıyor. Dinî kurumlar ise yeni lider üzerinden sistemin dini meşruiyetini tazeleme derdinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta şu: İran’da liderlik krizi, “tepedeki isim değişsin, rejim çöksün” kadar basit değil. Devrim Muhafızları’ndan istihbarat teşkilatlarına, vakıflardan yarı resmî ekonomik ağlara kadar yıllar içinde kurumsallaşmış bir yapı var. Bu ağ, tek bir kişinin karizmasına indirgenemeyecek kadar derin. Bu yüzden Hamaney sonrası dönemi, rejimin otomatik çöküşü değil, aynı ideolojik çerçeve içinde güç merkezlerinin yeniden dağılımı olarak okumak daha gerçekçi duruyor. Savaşın yarattığı baskı ise bu pazarlıkları daha sert ama daha görünmez hale getiriyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş Ekonomisinin İnce Çizgisi</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran, savaş başlamadan önce de ağır yaptırımlar altında yüksek enflasyon ve işsizlikle boğuşan bir ülkeydi. Buna rağmen rejimin ayakta kalmasını sağlayan en kritik unsurlardan biri gölge petrol ihracatı üzerinden sağlanan döviz akışıydı. Karartılmış tankerler, paravan şirketler, Asya pazarına yönelen iskonto petrol satışları ve dost finans kanalları, Tahran’ın “resmen sıkıştırılmış ama fiilen nefes alan” bir ekonomi yürütmesine izin veriyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünkü savaş ve Hürmüz’ün fiilen risk havzasına dönüşmesi bu modeli zorlamaya başladı. İran bir yandan “Boğaz kapalı, geçeni vururuz” mesajıyla küresel petrol fiyatlarını yukarı çekiyor, Körfez monarşilerini ve Batı ekonomilerini baskılıyor. Diğer yandan aynı boğaz, İran petrolünün de ana çıkış hattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş riski nedeniyle sigorta primlerinin fırlaması, bankaların İran bağlantılı işlemlerden kaçınması, yaptırımların gölge filoyu hedef alan yeni paketlerle sıkılaştırılması Tahran’ın hareket alanını daraltıyor. Kısa vadede petrol fiyatlarının yukarı gitmesi, varil başına geliri artırabilir ancak hacim daralması, lojistik riskler ve yeni yaptırımlar orta vadede bu avantajı rahatlıkla silebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun üzerine savaşın doğrudan bütçe maliyetini koymak gerekiyor. Uzayan hava harekâtları, füze üretimi, vekil ağlara aktarılan kaynaklar, yıkılan altyapının onarımı… Tüm bunlar, zaten kırılgan olan bir ekonomiye ek yük bindiriyor. Elektrik, sanayi ve ulaştırma altyapısına verilen zarar üretim kapasitesini aşağı çekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet, bu tabloyu yönetmek için para basmaya yönelirse, enflasyon daha da hızlanacak ve alelade bir savaş ekonomisinden çıkıp toplumsal sabrı zorlayan bir kriz ekonomisine geçilecek. Bu noktada rejim, dış tehdidi iç konsolidasyon için kullanmaya devam etmek isteyecektir. Ancak mutfaktaki yangın büyüdükçe bu söylemin etkisi zayıflar. İran’ın savaş ekonomisi, bu yüzden sonsuza kadar sürebilecek bir dayanıklılık vadetmiyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumun Çizdiği Sınır: Değişim Talebi ve Ülke Savunması</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran toplumuna dışarıdan bakarken iki gerçeği birlikte görmek gerekiyor. Birincisi, rejime duyulan rahatsızlık ve değişim isteği gerçek. Özellikle kentlerdeki orta sınıflar, gençler ve kadınlar hem ekonomik krizden hem de siyasisosyal baskılardan bıkmış durumda. İkinci gerçek ise dış müdahale ve bombardıman karşısında devreye giren güçlü “ülke savunması” refleksi. İran, Irak ya da Libya’dan farklı olarak çok daha köklü bir devlet geleneğine ve daha belirgin bir ulusal kimlik duygusuna sahip. Bu durum rejimden hoşnut olmayan kesimlerin bile ülkenin parçalanmasını istememe duygusuyla hareket etmesine yol açabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünkü savaşın, dışarıdan beklenenin aksine, kısa vadede rejimi bir ölçüde konsolide etmesi şaşırtıcı olmaz. İnsanlar şehirleri bombalanırken liderlik kavgasından ziyade ülke savunmasına odaklanma eğiliminde olur. Ancak bu konsolidasyon sonsuz değil. Savaş uzadıkça, ekonomik maliyet ağırlaştıkça, can kayıpları arttıkça, “direniş” söylemi ile gündelik hayat baskısı arasındaki makas açılır. O noktada rejimi ayakta tutan şey, sadece ideoloji ya da retorik değil, devlet kapasitesinin hizmet sunabilme gücü olur. Elektrik kesintileri, yakıt sıkıntısı, gıda fiyatlarındaki artış, işsizliğin derinleşmesi… Bunların hepsi bir araya geldiğinde, toplumun sabır eşiği zorlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“İran Iraklaşır mı?” sorusuna bu çerçeveden bakıldığında manzara netleşiyor. İran’da rejimin zayıflaması mümkün ama bu zayıflama devlet kapasitesinin çöküşüne çok hızlı şekilde eşlik edebilir. Etnik fay hatları, sınır bölgelerindeki silahlı yapılar, bölgesel rakiplerin müdahale kabiliyeti, hepsi devreye girer. Bu da sadece Tahran’daki iktidarın değişmesi değil, tüm bölge için uzun süreli bir istikrarsızlık anlamına gelir. Dışarıdan “rejim değişikliği” beklentisiyle bakıldığında cazip görünen senaryo, içeriden ve çevre ülkeler açısından bakıldığında ağır bir çöküş riskini beraberinde taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş ile rejim ömrü arasındaki ilişkiyi tek cümleyle açıklamak mümkün değil. Kısa vadede dış saldırı, “bayrak etrafında toplanma” etkisi yaratıp rejimi tahkim edebilir. Orta ve uzun vadede ise ekonomik yıkım ve başarısızlık hissi aynı rejimin meşruiyetini daha hızlı aşındırabilir. İran özelinde bu denklemin nereye evrileceği liderlik geçişinin nasıl yönetileceğine, savaşın ne kadar süreceğine ve dış aktörlerin hangi dili kullanacağına bağlı olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu an görünen tablo, keskin bir çöküşten ziyade sert sarsıntılarla ilerleyecek bir dönüşüm sürecine işaret ediyor. Liderlik krizi gerçek, ekonomik baskı ağır, toplum yorgun. Buna rağmen devlet kapasitesi hâlâ yüksek, coğrafya zor, toplumun dış müdahaleye karşı refleksi güçlü. Bu bileşim, İran dosyasını “bir rejim gider, sorun biter” kolaycılığından çok daha karmaşık bir yere yerleştiriyor. Yanlış hesap sadece Tahran’daki iktidarın ömrünü değil İran’ın etrafındaki bütün coğrafyanın istikrarını da hedef almış olur. Bugün atılan her adım bir rejimden çok bir devletin ve bir bölgenin ne kadar dayanabileceğini test ediyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 04 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/hamaney-sonrasi-iran-savas-rejim-ve-cografyanin-dayanikliligi-1772568265.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kandahar&#039;ın kum saati: Zamanın yukarıya aktığı yer</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kandaharin-kum-saati-zamanin-yukariya-aktigi-yer-12753</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kandaharin-kum-saati-zamanin-yukariya-aktigi-yer-12753</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye bu kum saatinin hiç de uzağında değil. Bir yanda "çağdaş uygarlık" masalları anlatılırken, diğer yanda kapı komşumuzdaki okul yangınlarının dumanıyla boğuluyoruz. Emperyalizmin bu coğrafyadaki en büyük dehası tam da bu: İnsanlara yarını unutturup onları dünle savaşmaya mahkûm etmek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Kandahar'ı</strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px"> bilirsiniz, (bilmiyorsanız da anlatacağım) imparatorlukların iştahla girip, toz ve kan içinde darmadağın çıktığı o meşhur "mezarlık." </span><strong style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Kandahar</strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px"> sadece bir coğrafya değil, insanlığın "ilerleme" iddiasının üzerine devrilen o devasa kum saatinin bizzat kendisi. Ve o kum saatinde kumlar, yerçekimine değil tarihin en karanlık başlangıcına doğru akar: </span><strong style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Yukarıya</strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kandahar'ın</strong> kum saati dönmeye başladığında takvimler ileriye değil, tarihin küf kokulu mahzenlerine doğru akmaya başlar. Buraya "uygarlık" götürdüğünü sanan her güç, aslında kendi barbarlığıyla yüzleşir ve orada yok olur. MÖ 4. yüzyılda <strong>Büyük İskender</strong>, Helen medeniyetinin o parlak ışığını buraya taşımaya çalışırken bu kumların içinde eridi. 19. yüzyılda <strong>İngiliz İmparatorluğu</strong>, "uygarlaştırma" misyonuyla girdiği bu topraklardan, o şaşaalı üniformasından geriye sadece toz kalarak çekildi. Sonra 20. yüzyılın demir yumruğu <strong>Sovyetler Birliği</strong>, en gelişmiş tanklarıyla o kum saatini tersine çevirebileceğini sandı ama o devasa aygıt da <strong>Kandahar’ın</strong> o statik zamanına çarparak paramparça oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">​Bugün ise <strong>Amerika</strong>, tarihin bu en eski ve en inatçı mezarlığına en sofistike yazılımlarıyla dahil oldu. Ancak sonuç değişmedi: En modern uçakların kanatları altından, bin yıl öncesinin kabile asabiyeti ve nükleer başlıklarla cilalanmış bir ortaçağ nefreti dökülür yeryüzüne. Tuhaf bir paradokstur bu; devasa ordular orada diz çökerken, o topraklar da inatla ilkel kalmaya devam eder. Modernite oraya çarpıp parçalanır ama o toprağa bir gram "gelecek" bırakmaz. Sadece enkazın pası, barutun kokusu ve bin yıllık bir mahrumiyet kalır geriye.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tersine akışı anlamak için <strong>Spinoza'nın</strong> geometrik aklına başvurmak yeterli: Her şeyin rasyonel bir nedensellik zincirine bağlı olduğunu söyleyen o felsefi titizlik, bugün bu coğrafyada yalnızca "daha verimli katliam nasıl yapılır?" sorusuna yanıt arıyor. Aklın kendisi, yıkımın lojistiğine dönüşmüş durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi bu tersine akan saatin karşısına <strong>Trump'ı</strong> ve <strong>Netanyahu'yu</strong> oturtun. <strong>Trump</strong>, o tüccar kibri ve ukala deliliğiyle dünyayı bir emlak ofisi gibi yönetmeye çalışırken bölgeye fırlattığı her füze, o kum saatini biraz daha hızlandırıyor. <strong>"Özgürlük"</strong> vaadiyle gelen bu emperyal fırtına, dindiğinde geride sadece daha rafine bir barbarlık bırakıyor. <strong>Netanyahu</strong> ise bu trajedinin öteki ucunda, Batı'nın hem sömürgeci mirası hem de hiç bitmeyen vicdan azabı olarak dururken; bir halkın varoluşunu kendi teolojik kıyamet provasına kurban ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Peki bu yukarıya akan kumların altında kimler kalıyor?</em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İran'da</strong>, okulda bombalarla hayatı sönen kız çocuklarını düşünün. Modern dünyanın en sofistike yazılımlarıyla hesaplanmış o bombalar patladığında, çocukların defterleri havaya uçarken zaman bir saniye bile ileri gitmedi. Aksine her şey o korkunç, arkaik sessizliğe geri döndü. Çok sevdiğim şair Heine olsa, meşhur alaycı gülümsemesiyle şunu fısıldardı muhtemelen: <em>Cellatlar artık eldiven takıyor, çünkü kanın sıcaklığından ürküyorlar; ama ruhları hâlâ o bin yıl önceki baltanın sapına yapışmış durumda. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Uzaktan kumandalı bir cinayet, kılıçla işlenenden daha az mı vahşidir? </em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Yoksa sadece daha "medeni" bir şekilde ambalajlanmış mıdır?</em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye</strong> bu kum saatinin hiç de uzağında değil. Bir yanda "çağdaş uygarlık" masalları anlatılırken, diğer yanda kapı komşumuzdaki okul yangınlarının dumanıyla boğuluyoruz. Emperyalizmin bu coğrafyadaki en büyük dehası tam da bu: İnsanlara yarını unutturup onları dünle savaşmaya mahkûm etmek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kandahar'ı</strong> ele geçirmek her zaman mümkün olmuştur ama yönetmek asla... Çünkü orası, zamanı lineer bir çizgiden çıkarıp döngüsel bir intihara dönüştüren bir kara deliktir. <strong>İskender’den</strong> <strong>Reagan’a</strong>, her el o kumların içinde öğütülürken, o topraklar da kendi kaderine, o değişmeyen ve değiştirilmeyen ilkelliğine terk edilir. Bir yanda nükleer başlıkların menzilini santim santim hesaplayan muazzam akıl, diğer yanda bir kız çocuğunun okul çantasını bile koruyamayan derin, felsefi acizlik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Sahi, bu sahte kıyamet senaryosunun bir kazananı var mı? </em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer zaferden söz edilecekse, bu yalnızca "<strong>hiçliğin</strong>" zaferidir. Siyaset bir toplumsal sözleşme olmaktan çıkıp bir yok etme ayinine dönüştüğünde, o şık "uluslararası hukuk" metinleri de cenaze törenlerinde okunan boş tesellilere dönüşür. Kumlar hâlâ yukarıya doğru akıyor: <strong>Amerika'nın</strong> iştahı, <strong>Netanyahu'nun</strong> yıkımı ve <strong>İranlı çocukların</strong> yarım kalan düşleri hepsi aynı büyük, saçma trajedinin sahneleri. Değişen tek şey silahların tahrip gücü ve bu vahşeti izlerken kullandığımız ekranların çözünürlüğü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kandahar'ın</strong> o uğursuz kum saatini kırmak, belki de bu coğrafyanın tek gerçek devrimi olabilir... </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zamanı yeniden yerçekimine, yani insana iade etmek…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gökyüzünden inen sahte "kutsal" emirlerin ya da okyanus ötesinden gelen "kurtarıcı" füzelerin gölgesinden çıkıp yeryüzünün çıplak, tozlu toprağına basmak... </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aksi takdirde, bizler o kum saatinin içinde öğütülen, her seferinde daha eski, daha kirli bir geçmişe uyanan toz zerreleri olarak kalacağız. Zira en ileri teknoloji, en geri zihniyetin elinde yalnızca bir imha aparatıdır ve bu akılla gidilecek tek yer, tarihin o dipsiz karanlık başlangıcıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Kandahar'ın Kum Saati Üzerine Not</em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kum saati, Batı düşüncesinde hep iki yönlü bir zaman sembolü olmuştur başlangıç ve son, doğum ve ölüm, dolan ve boşalan. Ama bu ikili hareket her zaman bir yönü varsayar: aşağıyı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerçekimi, kumun tek efendisidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kandahar</strong> ise bu varsayımı yerle bir eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihsel olarak Kandahar, Büyük İskender'den İngiliz İmparatorluğu'na, Sovyetler'den Amerika'ya kadar her büyük gücün girip yenik çıktığı bir coğrafyadır. Bu yenilgiler rastlantı değildir; her defasında "en modern" ordu, "en ilkel" dirençle karşılaşmış ve geri çekilmek zorunda kalmıştır. Kandahar'ı ele geçirmek mümkün olmuş, yönetmekse hiç !! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu paradokstan doğdu bu metafor: Kumların yukarıya akması. Tarih burada lineer değil, gerilemelidir. Gelen güç ne kadar "uygar" olursa olsun, Kandahar onu kendi zamanına daha ham, daha kaba, daha ilkel bir zamana&nbsp; çeker. Modernlik burada erir; teknoloji barbarlığın yeni kılığına bürünür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kum saatinin camını kırmak ise bu döngüyü reddetmektir. Yerçekimine yani insana, toprağa, gerçekliğe geri dönmektir. Kandahar'ın saati tersine aktığı sürece, oraya dokunan her el o kumların içinde öğütülmeye mahkûmdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">​<em>(Kandahar coğrafi olarak Afganistan’ın bir parçasıdır. Lakin "uygarlık" masallarıyla uyutulup Orta Çağ karanlığına her sabah yeniden gömülmek, bildiğiniz üzere tüm Ortadoğu’nun en istikrarlı ve en "medeni" kaderidir!)</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 04 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kandaharin-kum-saati-zamanin-yukariya-aktigi-yer-1772536692.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran savaşı çözüm sürecinin yükünü ağırlaştırdı</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasi-cozum-surecinin-yukunu-agirlastirdi-12749</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasi-cozum-surecinin-yukunu-agirlastirdi-12749</guid>
                <description><![CDATA[ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı ve olası bir rejim değişikliği ihtimali, bu örgütlerin süreci bir fırsata dönüştürme arayışında olduklarını düşündürüyor. Ancak Irak ve Suriye Kürtlerinin ABD ile ilişkilerinin tarihsel tecrübesi, savaş sonrasında ağır siyasi faturalarla karşılaşma riskinin yüksek olduğunu da gösteriyor. … Görünen o ki, savaşın sonucu ne olursa olsun, Ankara’yı ve Türkiye’yi birçok alanda zorlu bir dönem ve çözülmesi gereken yeni sorunlar belirecek. Savaşın gölgesinde İmralı masasının yükü artacak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail’in İran’a yönelik vahşi saldırıları, günümüzün “yeni tip savaş” tarzının ve anlayışının yerleşik hâle gelmesinin güçlü bir göstergesi ve yeni bir merhalesi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaşta görülen siyasi ve askerî liderlere yönelik hedefli suikastlar zincirine, ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı’nı kaçırması örneğiyle birlikte şimdi de bir “dini lider suikastı” halkası eklenmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hem de bir ülkenin en üst düzey lideri hedef alınarak. Bu, dünyaya açık bir mesaj niteliği taşıyor. Uluslararası hukuk ve kuralların hiçe sayıldığı, devletlerin egemenlik haklarının ihlal edildiği ve hiç bir sınır tanımaz bir güç kullanımının normalleştirildiği bir dönem. Küresel hâkimiyet arayışı, giderek daha pervasız, vahşice ve haydutça&nbsp; yöntemlerle sürdürülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in ve İran’ın güvenlik aygıtının başındaki isimlerin hedef alınması, Ortadoğu’nun yeniden dizaynı açısından sınırlı bir gelişme olarak görülemez. Bu durum, küresel siyasette ciddi sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyan, uzun süreli gerilim ve çatışma döneminin yeni bir eşiğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu savaş, Ortadoğu’da pek çok şeyin değiştiğini gösterdi. Ancak bu değişimin hangi yöne evrileceğini ve bölgesel ile küresel siyasette ne tür sonuçlar doğuracağını kestirmek oldukça güç. Daha ilk günlerinde, bunun yalnızca üç ülke arasında bir savaş olmadığı; Ortadoğu’nun tamamını etkileyebilecek çok katmanlı bir küresel güç gösterisi olduğu anlaşıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel güç rekabetinin keskinleştiği bu tabloda, askeri boyutun yaratacağı toplumsal yıkım ve siyasal sonuçlar, bölgenin “belirsizlikler çağındaki” yönüne dair önemli işaretler sunacaktır. Bölgesel savaş ve geniş çaplı çatışma ihtimali yüksektir ve bunun emareleri şimdiden görülmektedir. Hiçbir devlet tam ölçekli savaşı rasyonel olarak tercih etmez; ancak yanlış hesaplama ve misilleme zinciri, süreci hızla bölgesel savaşa dönüştürebilir. Savaşın seyri kısa sürede daha net ortaya çıkacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günümüzde dış saldırılar genellikle milliyetçi iç konsolidasyonu güçlendirir. Bu durum İran açısından daha da muhtemel görünüyor. İran’a yönelik saldırı ve fiilî savaş hâli, Ankara’nın bugüne kadar izlediği görece dengeli politikanın ciddi risklerle karşılaşmasına yol açabilir. Saldırıların İran halkında yaratacağı milliyetçi duygular, Türkiye açısından olumsuz sonuçlar doğurabilir. Yüzyılı aşan denge ilişkilerinde kırılmalar yaşanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye–İran sınır hattında güvenlik sorunlarının yeni boyutlar kazanması kaçınılmazdır. PKK ve Kürt meselesiyle bağlantılı yeni siyasal ve toplumsal sorunlar ortaya çıkabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin yeni çözüm sürecine etkiler ise büyük ölçüde bölgesel güç dengeleri, güvenlik algısı ve iç siyasal iklim üzerinden şekillenecektir. Ankara’da “beka” algısı yeniden güçlenebilir; güvenlik refleksi ön plana çıkabilir. Böyle bir atmosferde, Meclis Komisyonu raporunun 6. ve 7. maddelerinde yer alan önerilerin hayata geçirilmesi zorlaşabilir, hatta süreç daha da yavaşlayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran Kürt partilerinin hareketlenmesi, Irak ve Suriye sahasında oluşabilecek yeni güç dengeleri ya da boşlukları Ankara’da risk algısını artırabilir. İran’daki savaşın uzaması ya da sonuçları, kendini feshetme sürecinde olan PKK’nin manevra alanını genişletebilir ya da daraltabilir; iki yönlü bir ihtimal söz konusudur. İmralı’da kurulu müzakere masasının yükü her durumda ağırlaşacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna karşılık, İran’ın zayıflaması veya bölgesel dengenin ciddi biçimde değişmesi durumunda Türkiye’nin Kürt meselesini iç barış sağlamak için&nbsp; çözme ihtiyacı artabilir. İç istikrar, dış politikada manevra alanı sağlar. Bu da çözüm sürecini stratejik bir tercih hâline getirebilir. Ankara’yı zorlayabilir. Gecikmenim faturası ağırlaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ankara’nın Yol Ayrımı</span></strong></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada Ankara açısından en büyük risk, İran savaşı nedeniyle oluşan güvenlikçi atmosfere kapılarak yeni süreci askıya almak olacaktır. Oysa bölgesel kaos karşısında iç barışı stratejik zorunluluk olarak görmek ve Komisyon’un 6 ve 7. maddelerde önerdiği düzenlemeleri hızla hayata geçirmek daha rasyonel bir tercih olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylesi kriz dönemlerinde Meclis’in ve sivil siyasetin rolü ya daralır ya da tam tersine tarihsel önem kazanır. Doğru tercih, bu rolü güçlendirmek ve siyasal alanı genişletmek olacaktır. En azından riskleri azaltmanın yolu budur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">22 Şubat 2026 tarihinde beş İran Kürt partisinin lideri bir araya gelerek “İran Kürdistanı Siyasi Güçleri” adlı bir ittifak kurduklarını açıkladı. Ortak bildiride, İran İslam Cumhuriyeti rejimine karşı tutum, rejimin sona erdirilmesi ve İran’da Kürt halkının siyasi iradesine dayalı ulusal ve demokratik bir düzen kurulması hedefi dile getirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İttifakta, Barzanici çizgideki PDKI ile PKK çizgisine yakın PJAK’ın birlikte yer alması dikkat çekiciydi. Aynı zamanda, İran bölgedeki stratejik yeri ve Bölge halkları arasında ABD-İsrail karşıtlığının-tepkisini doğal olarak yükselmesi nedeniyle Kürt mücadelesine yeni yükler getirme potansiyeli yüksek bir siyasal tercih olmuştur.&nbsp; Bu iki yapı ilk kez aynı çatı altında buluşmuş oldu. İttifak dışında kalan bazı Kürt örgütleri bu iki örgütü ABD ile ilişkilerini gerekçe gösterdiler. Türkiye’de ise PKK ve PJAK uzun süre İran’a yakın aktörler olarak değerlendirilmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı ve olası bir rejim değişikliği ihtimali, bu örgütlerin süreci bir fırsata dönüştürme arayışında olduklarını düşündürüyor. Ancak Irak ve Suriye Kürtlerinin ABD ile ilişkilerinin tarihsel tecrübesi, savaş sonrasında ağır siyasi faturalarla karşılaşma riskinin yüksek olduğunu da gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu olasılıklar dikkate alındığında, Ankara’nın yeni süreci sonuca ulaştırmak&nbsp; için gerekli yasal düzenlemeleri ve idari adımları zamanında atmaması izah muhtaç bir konu.&nbsp; Ayrıca yeni çözüm sürecinde PJAK’ın İran’daki toplumsal etkisinin ve rolün diğer bölgelere göre hayli sınırlı olması&nbsp; nedeniyle&nbsp; gündeme alınmamış olması da düşündürücüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bundan sonra İmralı gündeminde önemli bir yer tutacağına hiç kuşku yok. Ancak İsrail, ABD saldırıları altısında savaşın bölgesel nitelik kazanması durumunda etkisini ne olacağı kestirmek zor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünen o ki, savaşın sonucu ne olursa olsun, Ankara’yı ve Türkiye’yi birçok alanda zorlu bir dönem ve çözülmesi gereken yeni sorunlar belirecek. Savaşın gölgesinde İmralı masasının yükü artacak.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 03 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasi-cozum-surecinin-yukunu-agirlastirdi-1772462123.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kaplıcada füze haberleri</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kaplicada-fuze-haberleri-12748</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kaplicada-fuze-haberleri-12748</guid>
                <description><![CDATA[Armasında Amerikan bayrağı olan bir tişört giymiş üstüne. Daha doğrusu, sanki o tişörtle yatıyormuş da telefon gelince mecburen yataktan çıkmış gibiydi. Kulağında absürt bir kulaklık; içeriki odada oyun oynayan oğlanın kulağından az önce çekip alınmış gibi. Kamera açısı yok, evde çalışma yeri yok, yayına bilgisayarla bağlanmak yok, hepsini geçtim telefon tutacağı bile yok. Cevaplarını da belli ki öncesinde bir kağıda yazmış, oradan okudu. Sonra altyazıda bu kişinin unvanını gördüm. Narin’le dehşet içinde birbirimize baktık.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emekliliğin en güzel tarafı insanın zamanına sahip olması. Öyle mi istiyorum, o zaman öyle yaparım; ama böyle istersem de böyle yaparım, kimse bana karışamaz. Bunu diyebildin mi emeklilik adeta ikinci bir doğuştur. O yüzden yapamadığın ne varsa yapmaya yeltenirsin, kendini kâh bir kafileyle Namibya’nın yağmur ormanlarında bulursun kâh alır başını Ege’nin bir köyüne taşınırsın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Narin henüz eczaneyi devretmediği için bizim böylesine radikal kararlar verme lüksümüz yok gibi gözükse de öyle sayılmaz, zamanınızın tamamına değilse de istediğimiz kadarına -tabii cılkını çıkarmamak şartıyla- sahibiz.<br />
Haberlere baktık, İstanbul’a kar geliyormuş. Çocukken kara adeta tapılır, sonra bu taşkın duygu yavaş yavaş sönümlemleye başlar, kar gençken sevilir, orta yaşlılıkta evden mutlulukla izlenir, ileriki yaşlarda nostaljik hisleri beraberinde getirir. Gün gelir yaşlılığın yerini ihtiyarlık alır, bu büyük his de yerini “sokağa çıkarsam düşer miyim” endişesine bırakır.<br />
Anlaşılan ben de kardan endişe eden yaşlara gelmişim. Artık kar yağsın istemiyorum pek, yağarsa da dışarı pek adım atmıyoruz.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ha şunu da ekleyeyim, şöyle güzel tutacak bir karla hâlâ sorunum yok -bu da benim ihtiyarlığa direndiğimi gösteriyor. Bu aralar öyle kar da yağmıyor. Yağan da kısa zamanda çamurlu, pis, tuhaf bir şeye dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karın geleceğini öğrenince Narin’e dedim ki, “gel, birkaç günlüğüne kaplıcaya gidelim.” Önce mızırdandı, sonra ikna oldu -bence baştan beri gönlü vardı ama kaplıcaya bayılarak giden yaşlı gibi gözükmek istemedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’un karla imtihanını geride bırakıp kaplıcanın şifalı sularında debelenecek, yüzümüzü gözümüzü mineralle dolduracak, kemiklerimizin iliğini bile suyun sıcaklığıyla ısıtacaktık. Bana göre, dört başı mamur bir plandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Keyfimiz kaçmasın diye bu hafta yazı yazmaktan da vazgeçmiştim. Kaplıcada kim siyasetle uğraşır; Türkiye’de şu oldu da dünyada bu oldu, işte şu şuna şunu dedi…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelgelelim, kısmetinde yoksa kaplıcada bile huzuru bulamıyorsun. Geldiğimizin ikinci günü akşam yemeği için otelin lokantasına indik. Narin bana kravat taktırdı, kendi de boynuna bağladığı ipek fularına kadar hazırlanmış -“komilfo”. Ne de olsa akşam yemeğine çıkıyoruz. “Ayol, kaplıcada bu ne süs püs” dememin bir faydası yok, zira “kendimize saygımızdan…” diye cevap vereceğini kırk sene sonra artık çok iyi biliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bize yemek servis eden garson mesleğimi sordu, bankacı olduğumu söyledim. Hemen ardından altına mı, dövize mi, kriptoya mı para yatırması gerektiğini sordu. 750 dolar kadar kenarda parası varmış ama neye yatıracağına bir türlü karar veremiyormuş. Kriptonun ne olduğunu ben bilmiyorum, anlamıyorum da. Bir-iki anlamaya çalıştım ama olacak gibi değil, zaten ben merkeziyetçi bir insanım, her ne kadar kendimi sola yakın görsem de anarşiden hiç hoşlanmam. Derken, nasıl olduysa oldu, benim gazetelerde yazı yazdığımdan -Narin kısaca “yazar” diyor- konuşmaya başladık. Tabii bir dokun bin ah işit. Kiminin derdi enflasyon, kiminin hayat pahalılığı, kiminin adalet, kiminin barınma, kiminin işsizlik… A-aaa, bu oğlan bana şak diye “Hamaney’in öldürülmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye sormasın mı! Gayriihtiyari, “hangi Hamaney?” sorusu çıktı ağzımdan. Bana boş gözlerle baktı, Trump dedi, İran dedi, Amerika-İsrail, füzeler atılıyor, dedi… Velhasıl, ancak bizim yemeğin içine ettikten sonra kalkan tava siparişlerini aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi biz kardan kaçıp huzur aramaya kaplıcaya gelmişiz, belimizin ağrısı geçmiş, kemikler sımsıcak; iki tek atıp kalkan yemek ve birkaç gün kafaya hiçbir şey takmamak istiyoruz. Meğer telefona bakmayı reddettiğimiz bu yirmidört saat içinde Trump, İran harekatını başlatmış; İngiltere’si, Avrupa’sı hemen desteğe koşmuş, İran’ın Dini Lideri Hamaney ve üst düzey isimler öldürülmüş. Benimse bunların tamamından garsonun sorusu sayesinde haberim oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Narin bana yemek boyunca savaşa dair konuşmayı yasakladıysa da aklım orada kaldı; dünya delicesine bir savaşın eşiğine gelmişken ben nasıl kalkanın nefasetini, salatanın limonunu, gelinin işinin bize kadar gelen dedikodularını, arkadaşımız Süheyllerin evinde yaşanan rezaleti -oğlu karısını bırakıp çocukların dadısıyla kaçtı-, evleri kentsel dönüşüme giren ama yıkıldıktan sonra yapılamadığı için evsiz barksız kalan Sunânımların çaresizliğini falan konuşayım…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bereket, garson tatlı siparişini almak için masaya geldiğinde İran harekatına dair epey bir bilgi verdi -ben de fırsattan yararlanmak için çocuğu epey konuşturdum. Sürekli televizyonda haberleri izliyormuş -yemeklerin neden geç geldiği de böylece anlaşıldı. Anlattıkça anlattı. Özellikle Mehmet Akif Koç diye bir “İran uzmanından” söz etti, onun yorumları çok isabetliymiş, konusuna çok hakimmiş. Ben bu Akif Koç’u şahsen tanımıyorum da yazdıklarından biliyorum. Ekrana böyle nitelikli yorum yapabilen insanları çıkarmaları beni mutlu etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akşam odaya dönünce televizyonun başına oturup kanal kanal dolaşmaya başladım. Şansa, biraz uğraştıktan Koç’u bir kanalda konuşurken yakaladım. İzledim. Sonra biraz da yabancı basını tarayayım dedim.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir adam bağlandı yayına. Armasında Amerikan bayrağı olan bir tişört giymiş üstüne. Daha doğrusu, sanki o tişörtle yatıyormuş da telefon gelince mecburen yataktan çıkmış gibiydi. Kulağında absürt bir kulaklık; içeriki odada oyun oynayan oğlanın kulağından az önce çekip alınmış gibi. Kamera açısı yok, evde çalışma yeri yok, yayına bilgisayarla bağlanmak yok, hepsini geçtim telefon tutacağı bile yok. Cevaplarını da belli ki öncesinde bir kağıda yazmış, oradan okudu. Sonra altyazıda bu kişinin unvanını gördüm. Narin’le dehşet içinde birbirimize baktık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gün boyu ödediğim vergiler aklıma geldi. Ne keyif kaldı ne huzur. Sabah kalkınca tatili yarıda kesip İstanbul’a dönmek üzere Narin’le sözleştik ve ben de yattım. Bu arada, benim yatarken giydiğim pijama takımı, hiç şüphesiz ki “temsil kabiliyeti” açışından o tişörtün katbekat üstündedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mehmet Akif Koç’a not</strong>: Ne zaman açsam ekrandasın. Yazılarını görüyorum. Onun dışında düzenli YouTube programlarında karşıma çıkıyorsun. İran ve Ortadoğu tarihi üzerine çevrimiçi dersler verdiğini gördüm şimdi. Bu yenilerde “doktoranı” da tamamlamışsın. Çeviriler, kitaplar. Galiba bir de yayınevi yönetiyorsun. Söylesene kardeşim, senin bir günün kaç saat, haftan kaç gün? Nasıl yetişiyor bunca iş? Maşallah.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 03 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kaplicada-fuze-haberleri-1772461567.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ABD-İsrail, İran ve Türkiye</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/abd-israil-iran-ve-turkiye-12740</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/abd-israil-iran-ve-turkiye-12740</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’nin siyasal yol haritası, 2002 genel seçimlerinin ardından farklı bir çizgide belirlendi. Aradan geçen çeyrek yüzyılın sonunda, Trump’ın ikinci iktidar döneminde ülkenin yörüngesi ABD’nin bölgedeki çıkarlarına uygun bir doğrultuda biçimlendi. Aynı zamanda AKP-MHP ortaklığının iktidarlarının sürdürülmesi amacıyla da örtüşen, bu işbirliği 28 Şubat 2026 sabahı İran’a karşı başlatılan ABD-İsrail saldırısıyla yeni bir anlam kazanıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Cumhuriyetçi Parti Trump’ın&nbsp;ikinci başkanlık döneminde, bu ülkenin&nbsp;yakın geçmişine göre farklı bir siyasal çizgiyi sürdürüyor. Sadece Ortadoğu’da değil dünyanın farklı bölgelerinde izledikleri, politikanın gerçek amacı ekonomik çıkar alanlarını genişletmek ya da en basit anlatımla; elde tutmak.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a yapılan son saldırının, bu ülkenin Çin ile sürdürdüğü petrol ve doğal gaz ticaretini engellemenin ötesinde bir amacı olmadığı çok açık. Mollaların uyguladıkları baskıcı rejime karşı demokratik kaygılar içinde olmaları söz konusu bile değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye açısından bu gelişmenin önemi; AKP-MHP İttifakının son dönemde&nbsp;-ABD’nin Türkiye Büyükelçisi'nin deyişiyle- meşruiyeti ABD Başkanı Trump’ın desteği ile sağladığını öne sürülmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, Nato üyesi ve aynı zamanda bazı radar üslerinden, ABD’ye anlık istihbarat olanağı sağlayabilir. Olası bir hava saldırısı sonrasında, İran’ın bu üslere saldırarak karşılık vermesi halinde, NATO’nun Türkiye’ye askeri destek vereceği ise kuşkulu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üstelik Türkiye Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında, Lozan ve Montrö Anlaşmalarının sağladığı olanakları çok yerinde kullandı. Ancak Trump’ın ikinci döneminde; ABD ile yakınlaşan dış politika çizgisi ve Suriye’deki tutumu sırasında “Türk-Kürt-Arap” üçlemesiyle gündeme getirilen, “millet” kavramı Ortadoğululaşma sürecinde yeni bir aşamaya geçildiğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa Cumhuriyet döneminde başlayan Ortadoğu’ya mesafeli yaklaşımın gerçekçi yanı ağır&nbsp;basıyordu. Kurtuluş Savaşı'nın askeri kadrosu, kurucular arasındaki en güçlü kesimdi. Balkan ve 1. Dünya Savaşı boyunca, Osmanlı egemenliğini geniş bir coğrafyada savunmuşlardı. Balkanlar, Kafkasya ve Arap Yarımadası'nın güney ucu görev alanlarıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de iktidarlar Cumhuriyete giden yolu açan, Lozan Anlaşması ve sonrasında, Ortadoğu’dan uzak durmaya özen gösterdiler. Bu tutumlarını büyük ölçüde Türkiye’nin Nato’ya katılımına kadar korudular. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. Dünya Savaş sonrasında kurulan, iki kutuplu dünya düzeninde ABD’nin yörüngesinde sürdürülen, Nato üyeliği Kore’ye asker gönderilmesiyle perçinlendi. Bayar-Menderes ikilisinin Bağdat Paktı ve ardından CENTO üyelikleri ile bölgeye dönük ilgileri, 1960 yılına kadar sürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD yanlısı “Albaylar Cuntası”1974 yılında Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak amacıyla bir darbe gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Makarios’u deviren bu darbenin ardından, Ecevit’in Başbakanlığındaki CHP-MSP&nbsp;koalisyon hükumeti “Barış Harekatı “ ile uzun bir aradan sonra Türkiye’nin yeniden Ortadoğu’daki varlığını teyit etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin siyasal yol haritası, 2002 genel seçimlerinin ardından farklı bir çizgide belirlendi. Aradan geçen çeyrek yüzyılın sonunda, Trump’ın ikinci iktidar döneminde ülkenin yörüngesi ABD’nin bölgedeki çıkarlarına uygun bir doğrultuda biçimlendi. Aynı zamanda AKP-MHP ortaklığının iktidarlarının sürdürülmesi amacıyla da örtüşen, bu işbirliği 28 Şubat 2026 sabahı İran’a karşı başlatılan ABD-İsrail saldırısıyla yeni bir anlam kazanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a yapılan saldırı, 1997 yılında siyasal iktidara askerlerce verilen, muhtıra ile aynı güne rastladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">28 Şubat Muhtırası olarak adlandırılan bu örtülü darbe, 29 yıl önce ülkenin siyasal formatını değiştirmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bakalım; İran’daki gelişmeler bölgedeki dengeleri nasıl etkileyecek?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 01 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/abd-israil-iran-ve-turkiye-1772305780.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni dünya düzenini kim/ler kuracak?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-dunya-duzenini-kimler-kuracak-12739</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-dunya-duzenini-kimler-kuracak-12739</guid>
                <description><![CDATA[Kanada Başbakanı Carney’in çağrısı muhataplarından gerekli karşılığı bulmaz ve orta güçler, kendi küçük çıkarlarının peşinden koştuğu sürece; eğer yeni bir uluslararası sistem kurulacaksa bu, bir kez daha, güçlü olanların belirleyici olacağı bir düzen olacaktır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">ABD ve İran, Umman arabulucuğunda müzakereleri sürdürürken dün sabah İsrail, İran’a karşı bir saldırı başlattı. İran bu saldırıya bölgedeki ABD üsleri dahil olmak üzere İsrail’e saldırarak cevap verdi.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaşanan gelişme sürpriz olmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim geçen ay Münih’te gerçekleşen Münih Güvenlik Konseyi (MGK) toplantısında en çok konuşulan konu; 2. Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen uluslararası düzenin artık düzenleyici işlevini yitirmesi idi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna göre özellikle güçlü ülkeler artık, uluslararası kural ve normlara göre değil güçleri doğrultusunda alacakları inisiyatif ile belirleyici oluyorlar. Hiçbir kural tanımadan tek taraflı inisiyatif kullanıyorlar. Dün yaşanan gelişme de, bunun bir örneği.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden olsa gerek, 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan Birleşmiş Milletler (BM), artık yaşanan gelişmelerde hakem rolü oynama, sorunları çözme konusunda yeterince işlevsel olmadı. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu haklı bir eleştiriydi. Sonuçta BM, önemli ve belirleyici kararlar alsa dahi veto hakkı olan 5 ülkenden birinin “hayır” demesi ile alınan olumlu karar uygulamaya geçemiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçinde olduğumuz dönem, eskinin ölümü ama yeninin de belirsizliğidir. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">EVET DÜNYA 5’TEN BÜYÜK </span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı, uzun süredir BMGK toplantıları dahil önemli uluslararası platformlarda haklı olarak “Dünya 5’ten büyüktür” diyor. Bu söyleme hem teorik hem de ahlaki düzlemde çok haklı bir sistem eleştirisi yapıyor. Ancak bu çağrı, tek başına var olan düzeni değiştirmek için yeterli olmadı bugüne kadar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanada Başbakanı Mack Carney’in MGK’nde yaptığı konuşmada orta ölçekteki ülkelere bir anlamda yeni düzen arayışında bir diyalog ve işbirliği çağrısı yaptı. Ancak bu çağrıya şimdiye kadar anlamlı bir cevap gelmiş de görünmüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uluslararası ilişkiler ve düzende şu gerçeği unutmamak gerekiyor; her ülkü gücü oranında sistemde belirleyici olmak istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. Dünya Savaşı sonrası savaşı kazananlar ve “o günün” koşullarında sahip oldukları gücü etkili kullananların belirleyici olduğu bir düzen inşa edildi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnşa edilen bu düzen, düzeni kurgulayanların o günkü şart ve koşullarında sahip oldukları güçle gerçekleşti bu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BELİRSİZLİĞİN YARATTIĞI İMKANLAR</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer bugün, eski düzen yıkılacak –bunun konuşulduğu kadar olmayacak görülüyor- ve yenisi inşa edilecekse bu yine “şu an” güçlü olan ülkelerin belirleyici olacağı bir düzen olacaktır. Tıpkı 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan durum gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın 2. dönem ABD Başkanlığı ile başlayan süreç ve izlediği siyaset, tüm dünya için yeni bir belirsizlik döneminin başlamasına yol açmış görülüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası Trump bu dönemde yalnız değil. Onunla aynı zihniyeti taşıyan pek çok lider var dünyada.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Unutmamak gerekiyor ki, her belirsizlik dönemi, ulus-devletler için oluşacak yeni düzende hiyerarşik olarak yükselme imkanı ortaya çıkarır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu fırsatı kullanabilme ve oluşacak yeni düzende etkili olma imkanı ise aynı anda birden fazla koşulun gerçekleşmesi ile mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlardan ilki ve en önemlisi ekonomik olarak güçlü olmak. İkincisi ise içerde güçlü bir toplumsal meşruiyete sahip bir iktidar ve bu meşruiyetten alınacak siyasi risk. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin ABD şu anda öyle ya da böyle dünyanın siyasi ve ekonomik olarak en güçlü ülkesi ve Trump buna güvenerek pek çok risk alıyor. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">PEKİ TÜRKİYE?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye bu belirsizlik döneminde olduğu yerden daha iyi bir yerde olmak istiyorsa; teorik ve ahlaki olarak doğru şeyleri söylemenin dışında bir şeyler yapmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu anda Türkiye ekonomik olarak güçsüz, siyasi iktidar içerde toplumun yarıdan fazlasıyla kavgalı. Bu iki koşulu sağlamayan bir iktidarın uluslararası alanda risk alması ülke çıkarından çok iktidarın kendi çıkarı ile ilgili olabilir ancak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan Türkiye bu süreçte iki alanda eli güçlü. İlki son yıllarda savunma sanayinde dünyada giderek artan gücü, ikincisi de bu belirsizlik döneminde yeniden anlamlı hale gelen jeopolitik konumu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu iki faktör, ilk üçü olmadan ne kadar işlevsel olacak bunu zaman içinde göreceğiz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanada Başbakanı Carney’in çağrısı muhataplarından gerekli karşılığı bulmaz ve orta güçler, kendi küçük çıkarlarının peşinden koştuğu sürece; eğer yeni bir uluslararası sistem kurulacaksa bu, bir kez daha, güçlü olanların belirleyici olacağı bir düzen olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP başta olmak üzere muhalefetin iç politikada sorunlara çözüm önerirken; dış politikada yaşanan bu büyük belirsizliğin farkında olarak siyaset üretmelerinde yarar olacaktır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 01 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/belirsizlik-yeni-dunya-duzeni-ve-turkiye-1772300088.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ABD-İsrail’in İran saldırısı: Ortadoğu düzeni için yeni eşik</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/abd-israilin-iran-saldirisi-ortadogu-duzeni-icin-yeni-esik-12738</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/abd-israilin-iran-saldirisi-ortadogu-duzeni-icin-yeni-esik-12738</guid>
                <description><![CDATA[Gelinen aşamada asıl mesele, savaşın ne kadar süreceği kadar bu krizin Ortadoğu düzenini nasıl yeniden şekillendireceğidir. İran misillemeyi hangi ölçek ve coğrafyada tercih edecek? ABD ve İsrail baskıyı sınırlı bir kampanyada mı tutacak, yoksa rejim değişikliğini fiilen masaya koyan daha geniş bir stratejiye mi yönelecek? Çin, Rusya ve Avrupa bu dosyayı sadece sert açıklamalarla mı yönetecek, yoksa enerji ve güvenlik hatlarını korumak için gerçek anlamda kolektif bir diplomatik inisiyatif üretecek mi? Bu sorulara verilecek cevaplar, yalnızca bugünün savaşını değil, aynı zamanda yarının Ortadoğu düzenini de belirleyecektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD ile İsrail’in 28 Şubat sabahı İran’a karşı başlattığı geniş ölçekli hava operasyonu, Ortadoğu siyasetinde uzun süredir biriken gerilimlerin patlama anı olarak okunmalı. Bu hamle, bir “nokta atışı” operasyonu veya klasik bir caydırıcılık gösterisi sınırlarını aşıyor. Aksine hem Washington’un hem Tel Aviv’in İran dosyasını artık yönetilebilir bir kriz formatından çıkardığını gösteriyor. Ertelendikçe maliyeti artan bir güvenlik tehdidi algısı devreye girmiş durumda. Şunu açıkça görmek lazım. Bugün yaşananlar önümüzdeki yılların bölgesel mimarisinin de habercisi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sahada ortaya çıkan ilk tablo, operasyonun İran’ın füze kapasitesini, hava üslerini ve komuta-kontrol ağını felç etmeyi amaçlayan bir “rejim baskılama” konseptiyle kurgulandığını kanıtlıyor. Tahran merkezinde ve bazı kritik askeri-siyasi bölgelerde duyulan patlamalar, İran hava savunmasının devreye alınması, İsrail tarafında sirenlerin çalması ve olağanüstü güvenlik önlemleri, meselenin birkaç saatlik sınırlı bir hava harekâtından çok daha fazlası olduğunu anlatıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD Başkanı Trump’ın operasyonu “muazzam ve devam eden” bir kampanya olarak duyurması hem iç kamuoyuna hem İran’a uzun süreli bir baskı stratejisi mesajı veriyor. Günün ilerleyen saatlerinde İran’ın da hem İsrail’e hem bölgedeki ABD üslerine yönelik balistik füze ve İHA saldırılarıyla karşılık vermesi, krizi karşılıklı vur‑kaç ve misilleme döngüsüne dayalı bir savaşa dönüştürdü. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Burada kilit nokta şurada yatıyor: Savaşın ilk saatlerindeki askeri fotoğraf, asıl hedefin Tahran’ın hareket alanını daraltmak ve rejimi kendi içinde baskı altına almak olduğunu ele veriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu çerçevede Körfez coğrafyasından gelen sarsıntı ve patlama haberleri de oldukça dikkat çekici. BAE, Kuveyt ve Bahreyn gibi ülkelerde hissedilen etkiler, operasyonun yalnızca İran topraklarıyla sınırlı kalmayabileceğine işaret ediyor. En azından İran’ın muhtemel misillemeleri üzerinden bu ülkelerin fiilen savaşın coğrafyasına çekilme riski bulunuyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üstelik bu askeri tırmanma, diplomasi takvimiyle neredeyse ironik bir paralellik içinde ilerliyor. 2025 haziranında Muskat’ta süren nükleer görüşmelerin yeni turu için tarih verilirken 13 haziranda başlayan İsrail-ABD saldırıları süreci fiilen askıya almıştı. Bu defa da Cenevre’de “ilerleme var” açıklamaları yapılırken Viyana’daki teknik tur beklenmeden 28 Şubat’ta hava saldırıları devreye sokuldu. Yani Ortadoğu’da müzakere masası ile bombardıman birbirlerinin alternatifi olmak yerine giderek aynı stratejinin ardışık halkalarına dönüşen iki araç haline geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Washington ve Tel Aviv’in Hesabı</span></strong>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Washington cephesinde bu savaş, İran dosyasını tamamen kapatmayı hedeflemiyor. Daha ziyade meseleyi yeni bir çerçeveye oturtmak amacı taşıyor. Trump yönetimi, İran’ın balistik füze programı, bölgesel vekil ağları ve nükleer faaliyetlerini pazarlık konusu yapılacak “basınç kartları” statüsünden çıkarıyor. Bunları doğrudan askeri baskıyla geriletilecek bir tehdit paketi olarak ele alıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İçeride seçim döngüsü, dışarıda “zayıf görünmeme” kaygısı, diplomasi alanı daraldıkça askeri seçeneği çok daha çekici kılıyor. Burada şu ayrımın altını çizmekte fayda var: Bu tür operasyonlar sadece bir dış politika kararı değil, iç politikaya oynanan, liderlik ve kararlılık gösterisi olarak da pazarlanan hamlelerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İsrail açısından tablo daha katmanlı bir yapı arz ediyor. Birincisi, İran’ın füze ve İHA kapasitesi ile Hizbullah ve diğer vekiller üzerinden İsrail topraklarına yönelen tehdit, Tel Aviv’in güvenlik algısında geciktikçe ağırlaşacak bir risk olarak kodlanıyor. Karar alıcılar bu yüzden bugünkü adımı önleyici bir hamleden ziyade, gecikmiş bir zorunlu müdahale şeklinde sunuyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkincisi, Gazze ve Lübnan dosyalarında ciddi bir yıpranma yaşayan İsrail caydırıcılığı, İran’a indirilecek topyekûn bir darbeyle içeride ve bölgede yeniden inşa edilmeye çalışılıyor. Üçüncüsü, Körfez monarşilerinin İran korkusu, İsrail için sessizce derinleşen güvenlik ve istihbarat işbirliklerini daha görünür ve kalıcı bir ittifaka dönüştürmek adına önemli bir fırsat penceresi yaratıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak bu stratejik hesabın çok ciddi riskleri var. İran’ın asimetrik misillemeleriyle Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz üzerinden enerji hatlarının hedef alınması muhtemel görünüyor. Lübnan, Irak ve Suriye hattındaki milis ağlarının devreye sokulması, ABD ve İsrail’i istemedikleri ölçüde geniş cepheli bir savaşa sürükleyebilir. Dahası, baskı dozunun artması halinde Tahran’daki rejimin kırılganlaşması, kontrol edilebilir zayıf bir İran üretmek yerine iç savaş ve parçalanma sarmalına sürüklenen bir ülke yaratma potansiyeli taşıyor. Böyle bir senaryo uzun vadede hem bölge hem küresel ekonomi için katbekat daha maliyetli sonuçlar doğuracaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Burada İran’ın ne yapabileceği ile ne yapmasının rasyonel olduğu arasındaki farkı iyi okumak gerekiyor. Tahran teorik olarak İsrail’e yoğun bir füze saldırısı, Körfez’de geniş çaplı enerji sabotajı veya ABD üslerine koordineli saldırılar başlatabilir. Nitekim daha önceki krizlerde bu tür senaryolar ciddi biçimde tartışılmıştı.</span></span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Tahran’ın Önünde Açık Olan Yollar</span></strong>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İran cephesinden bakıldığında, saldırının ilk siyasal sonucu, rejimin bunu ulusun bekasına yönelmiş bir dış tehdit olarak kodlayarak içeride saf sıklaştırma çabasını hızlandırması olacaktır. Böyle kriz dönemlerinde rejimler ideolojik söylemi sertleştirerek muhalefeti içeriden işbirlikçi konumuna sıkıştırmaya yönelir. Güvenlikçi dili normalleştirmek ve toplumu direniş etrafında seferber etmek standart bir reflekstir. Tahran’ın siyasi kültürü ve kriz yönetim pratiği bu tutumu fazlasıyla besleyen bir zemin sunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İran’ın ilk füze ve İHA dalgasıyla sahaya koyduğu misillemenin bundan sonra nasıl evrileceği asıl kritik soru halini aldı. İlk dalga sonrası İran karar alıcılarının önünde üçlü bir yol ayrımı duruyor. Birincisi, Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen hattındaki vekil aktörler üzerinden uzun oyuna odaklanmak. Yoğunluğu değişken ama sürekliliği olan asimetrik saldırılarla ABD ve İsrail’in maliyetini zaman içine yaymak. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkincisi, Körfez’de tanker ve enerji altyapısına dönük sınırlı fakat yüksek sembolik değere sahip eylemlerle küresel piyasaları hedef almak. Bu hamle, doğrudan Washington’la savaşmadan, ABD’nin müttefikleri üzerinden ciddi bir ekonomik baskı üretme imkânı tanır. Üçüncüsü ise nükleer programda radikal bir hızlanmaya giderek fiilen nükleer devlet statüsünü görünür şekilde sahiplenmek. Yani, kriz ilerledikçe nükleer kartı masaya çok daha somut biçimde koymak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Burada İran’ın ne yapabileceği ile ne yapmasının rasyonel olduğu arasındaki farkı iyi okumak gerekiyor. Tahran teorik olarak İsrail’e yoğun bir füze saldırısı, Körfez’de geniş çaplı enerji sabotajı veya ABD üslerine koordineli saldırılar başlatabilir. Nitekim daha önceki krizlerde bu tür senaryolar ciddi biçimde tartışılmıştı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Pekin ve Moskova’nın diplomatik kanallar üzerinden Tahran’a dozu kontrol etme yönünde mesajlar ilettiği basına yansımıştı. Fakat rejim karar alıcıları açısından sürdürülebilir olan adım, kısa vadeli öfke patlamasından ziyade kontrollü tırmanma yoluyla karşı tarafın maliyetini sistematik biçimde artırmak olacaktır. İran’ın geçmiş krizlerde benimsediği model, misillemeyi zamana yaymak, coğrafyayı genişletmek ama ölçeği kontrollü tutmak yönündeydi. Bugün de benzer bir ölçülü sertlik hattı rejim açısından en rasyonel seçenek olarak beliriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir de İran için kesin kayıp getirecek hamleler alanı var. Eğer Tahran yönetimi iç baskıyı yönetemeyip sembolik ama askerî açıdan mantıksız adımlara yönelirse, bunun sonucu sahada dengeleri kendi aleyhine kalıcı biçimde değiştirebilecek devasa bir Amerikan karşı hamlesi olur. Örneğin, ölçüsüz bir şekilde ABD üslerine geniş çaplı saldırılar düzenlemek bu kategoriye girer. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buna karşılık daha zeki bir strateji, kısa sürede büyük bir zafer görüntüsü üretmekten ziyade, ABD ve İsrail’in zafer ilan etmesini zorlaştıran, sürekli sızlayan bir cephe yaratmaktır. Durumu şu şekilde özetleyebiliriz: İran’ın önündeki gerçek seçenek, hemen, büyük ve yıkıcı bir intikam ile yavaş, yayılmış ve maliyet üreten bir intikam arasında gidip geliyor. Birincisi duygusal olarak tatmin edici görünse de ikincisi stratejik olarak kesinlikle daha işlevsel.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çin kendisini bu krizlerde ABD’yi dengeleyen ama sahaya inmeyen büyük güç olarak konumlandırarak Küresel Güney nezdinde siyasi sermaye biriktiriyor. Sert kınama ve arabuluculuk iddiası bu imajı fazlasıyla besliyor. Üçüncüsü, Pekin İran üzerindeki ekonomik kaldıraçlarını tamamen riske atmak istemiyor. Bu nedenle Tahran’a perde arkasından aşırı doğrudan misillemeden kaçınma yönünde telkinler gönderdiği yorumları ağırlık kazanıyor.</span></span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Pekin, Moskova ve Avrupa: Sınırlı Tepki, Derin Hesap</span></strong>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çin ve Rusya’nın tepkileri, yüksek volümlü söylemsel kınama ile sınırlı fiili angajmanın yan yana yürüdüğü bir çizgiye oturuyor. Moskova, Ukrayna savaşı ve Batı ile cepheleşme nedeniyle İran’ı kaybetmek istemiyor. Ancak ABD ile doğrudan askeri çarpışmayı da göze alamıyor. Bu yüzden sert açıklamalar, egemenlik ve uluslararası hukuk vurgusu, ateşkes ve müzakere çağrıları üzerinden siyasi pozisyon alıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Pekin ise çok daha ince ayarlı bir denge siyaseti yürütüyor. Çin Dışişleri, hem 2025’teki saldırılarda hem bugünkü dalgada ABD ve İsrail’in eylemlerini BM Şartı ve uluslararası hukukun ihlali olarak niteleyip sert bir dille kınıyor. Buna karşılık sahada İran lehine somut bir askeri veya ekonomik risk almaktan özenle kaçınıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Pekin’in bu profilinin üç temel gerekçeyle şekillendiğini söyleyebiliriz. Birincisi, Çin’in Ortadoğu’ya dair önceliği ideolojik refleksler değil, enerji ve ticaret güvenliği. Bu yüzden savaşın büyümesini istemiyor ama ABD ile açık cepheleşmeden de kaçınıyor. İkincisi, Çin kendisini bu krizlerde ABD’yi dengeleyen ama sahaya inmeyen büyük güç olarak konumlandırarak Küresel Güney nezdinde siyasi sermaye biriktiriyor. Sert kınama ve arabuluculuk iddiası bu imajı fazlasıyla besliyor. Üçüncüsü, Pekin İran üzerindeki ekonomik kaldıraçlarını tamamen riske atmak istemiyor. Bu nedenle Tahran’a perde arkasından aşırı doğrudan misillemeden kaçınma yönünde telkinler gönderdiği yorumları ağırlık kazanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa başkentleri için durum daha da karmaşık bir hal alıyor. Bir yandan İran’ın balistik füze programı ve nükleer faaliyetleri konusunda ABD’ye yakın bir kaygı seti paylaşılıyor. Diğer yandan, geniş çaplı bir savaşın enerji fiyatları, göç dalgaları ve iç siyasi dengeler üzerindeki yıkıcı etkisi Avrupa’yı derinden tedirgin ediyor. Bu yüzden Avrupa söylemi, ABD çizgisinden kopmadan ama tonlaması yumuşatılmış bir Atlantikçi pozisyon olarak karşımıza çıkıyor. Orantılılık, uluslararası hukuk, müzakere ve nükleer anlaşma benzeri bir çerçeveye dönüş çağrıları öne çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün gelinen aşamada asıl mesele, savaşın ne kadar süreceği kadar bu krizin Ortadoğu düzenini nasıl yeniden şekillendireceğidir. İran misillemeyi hangi ölçek ve coğrafyada tercih edecek? ABD ve İsrail baskıyı sınırlı bir kampanyada mı tutacak, yoksa rejim değişikliğini fiilen masaya koyan daha geniş bir stratejiye mi yönelecek? Çin, Rusya ve Avrupa bu dosyayı sadece sert açıklamalarla mı yönetecek, yoksa enerji ve güvenlik hatlarını korumak için gerçek anlamda kolektif bir diplomatik inisiyatif üretecek mi? Bu sorulara verilecek cevaplar, yalnızca bugünün savaşını değil, aynı zamanda yarının Ortadoğu düzenini de belirleyecektir. 28 Şubat’ta gerçekleşen saldırılar, İran’ı sarsmakla kalmıyor, 21. yüzyılın güç dengeleri haritasını da yeniden çizmeye aday görünüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 01 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/abd-israilin-iran-saldirisi-ortadogu-duzeni-icin-yeni-esik-1772299722.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Modi–Netanyahu Hattı: Hindistan’ın İsrail yakınlaşması ve aşınan ahlaki mirası</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/modinetanyahu-hatti-hindistanin-israil-yakinlasmasi-ve-asinan-ahlaki-mirasi-12728</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/modinetanyahu-hatti-hindistanin-israil-yakinlasmasi-ve-asinan-ahlaki-mirasi-12728</guid>
                <description><![CDATA[Hindistan’ın İsrail’le ticaret yapması ya da savunma alanında işbirliğine gitmesinin çok ötesine uzanıyor. Mesele, bunu yaparken hangi cümleleri kurduğu, nerede durduğu ve kimin yanında göründüğü. Bugün sahnede gördüğümüz tablo, “dünyanın en büyük demokrasisi”nin Gazze’deki çocukların yanında hizalanmaktan vazgeçerek duvarların ve silahların yanına geçmesi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin bu hafta İsrail’e yaptığı ziyaret, takvimde sıradan bir diplomasi turu gibi durmuyor. Gazze’de on binlerce sivilin öldüğü, Batı Şeria’da ilhak siyasetinin açıktan yürüdüğü bir dönemde, Yeni Delhi’nin Tel Aviv’e verdiği güçlü siyasi görüntü çok başka bir yere yazılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modi, kamuoyuna dönük mesajlarında Gazze için “barış planı”ndan ve “insani kaygılardan” söz ediyor ama fotoğraf kareleri başka bir gerçeği fısıldıyor. Hindistan, fiilen İsrail’in güvenlik mimarisine eklemlenen, savunma sanayisini ona bağlayan ve diplomatik olarak da Netanyahu yönetimini normalleştiren bir çizgiye geçmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tercihin arkasında stratejinin ötesinde ideoloji de bulunuyor. Hindutva eksenli iktidarın, İsrail’i “radikal İslam”a karşı sertlikte model alan bir devlet olarak görmesi yeni bir yaklaşım sayılmaz. Filistin dosyasına bakarken insan haklarından çok, “terörle mücadele” filtresi üzerinden konuşulması da şaşırtıcı durmuyor. Ama bu kez sahne çok daha sert: Gazze’deki yıkım, Batı Şeria’daki sistematik hak ihlalleri ve uluslararası raporların diline rağmen Hindistan’ın İsrail’le sarmaş dolaş görüntüsü, Nehru döneminin “Filistin halkıyla tarihsel dayanışma” mirasını fiilen çöpe atıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filistin Mirasından “Gaza Barış Planı”na</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hindistan, uzun yıllar boyunca küresel Güney içinde Filistin davasının en güçlü savunucularından biriydi. Bağlantısızlar Hareketi’nde, BM kürsülerinde ve ikili ilişkilerde, İsrail’in işgal politikalarına eleştirel bir çizgi muhafaza edildi. Bugün geldiğimiz noktada ise resmi söylem “denge” kelimesinin arkasına saklanıyor. Modi hem Gazze’de ateşkes çağrısı yaptığını hem de İsrail’le savunma ve teknoloji ortaklığını derinleştirdiğini anlatıyor. Kâğıt üstünde kulağa dengeli gelen bu formülün pratikte neye tekabül ettiğini görmek oldukça kolay: Filistin’e söz, İsrail’e silah.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni Delhi’nin geliştirdiği “Gaza peace plan” söylemi, aslında sahadaki realiteyi yumuşatma aracına dönüşmüş durumda. İsrail’in Gazze’de izlediği askeri stratejiye dair net bir kırmızı çizgi koymadan “barış”tan söz etmek, Tel Aviv açısından maliyetsiz bir meşruiyet üretimi anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hindistan’ın en üst düzeyde verdiği bu görüntü, Batı’daki ikiyüzlü tutumu da rahatlatıyor. “Bakın, dünyanın en büyük demokrasisi de İsrail’le yakın” cümlesini kurabilecekleri yeni bir dayanak sunuyor. Bu durum, Filistin halkı açısından bir diplomatik kaybın ötesine geçerek sembolik bir yalnızlaşma hissi doğuruyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savunma Sanayi, İdeoloji ve İki Yüzlülük</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hindistan’ın İsrail’le savunma işbirliği bilinen bir olgu olsa da, Modi döneminde hızlanan bir süreçten söz ediyoruz. İnsansız hava araçlarından füze sistemlerine, siber güvenlikten istihbarat işbirliğine kadar geniş bir yelpazede Tel Aviv’e bağımlılık artıyor. Bu bağımlılık teknik sınırları aşarak güvenlik kültürü düzeyinde de İsrail’in “sertlikten geri adım atmayan” yaklaşımı, Hindutva iktidarının hoşuna giden bir model haline geliyor. Keşmir’den protesto yönetimine, “iç düşman” inşasından sınır ötesi operasyon diline kadar pek çok alanda bu modelin izlerini görmek mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de işin Batı boyutu var. Washington, Trump yönetimiyle birlikte Modi’yi “Hint Okyanusu’nda vazgeçilmez ortak” olarak pazarlıyor. Rus petrolü, Çin’le denge ve ticaret anlaşması üzerinden Yeni Delhi’yi kendine daha sıkı bağlamaya çalışıyor. Hindistan, “stratejik otonomi” söylemini koruduğunu iddia etse de pratikte ABD–İsrail eksenine daha fazla yanaşıyor. Bu tablo, Hindistan’ı Gazze ve Batı Şeria dosyasında eleştirel bir pozisyon alma kapasitesinden de mahrum bırakıyor. En temel soru şu: Hem İsrail’in başlıca silah müşterilerinden biri olup hem de “barış planı”na inandırıcı ortak olunabilir mi?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Dünyanın En Büyük Demokrasisi” Nereye Düşüyor?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hindistan yönetimi, İsrail’le yakınlaşmayı içeride “güçlü liderler dayanışması” olarak pazarlıyor. Modi–Netanyahu fotoğrafları, milliyetçi taban için “dünyada artık biz de masada oturuyoruz” mesajı taşıyor. Oysa aynı fotoğraf, başka coğrafyalarda bambaşka bir cümle kuruyor: Dünyanın en büyük demokrasisi, uluslararası hukuku sistematik biçimde ihlal eden bir iktidara meşruiyet devşiriyor. Filistinliler açısından bu görüntü, hayal kırıklığının ötesinde “yanımızda olması gerekenler bile saf değiştirdi” duygusunun somut halini yansıtıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kaymanın Hindistan’ın kendi iç demokrasisiyle de bağlantısı yok mu sanıyorsunuz? Gazze’de hukuk ve insan hakları konusunda esneyen bir iktidarın, içeride eleştirel medyaya, öğrenci hareketlerine, azınlıklara karşı daha sertleşmesi tesadüf sayılamaz. Dışarıda İsrail’in “güvenlikçi” diline öykünen bir yönetim, içeride de aynı güvenlik fetişizmini yeniden üretiyor. Bu yüzden Modi–Netanyahu yakınlaşması bir dış politika tercihinin çok ötesinde; Hindistan demokrasisinin geleceğine düşülen bir not, bir uyarı fişeği aslında.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filistin İçin Kaybedilen, Hindistan İçin Ne Anlama Geliyor?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Yeni Delhi, Filistin söz konusu olduğunda “denge”, “barış planı”, “her iki tarafın da acıları” gibi çok tanıdık ve bir o kadar da boşaltılmış kavramların arkasına saklanıyor. Oysa sahada dengenin aksine açık bir güç asimetrisinin olduğunu hepimiz görüyoruz. Gazze’deki yıkım, Batı Şeria’daki ilhak ve yerleşim politikaları, her gün yayımlanan raporlarda kayıt altına alınıyor. Hindistan’ın bu tabloda İsrail’e açık siyasi destek veren fotoğraflara imza atması, Filistinlilerin ötesinde kendi geçmişine de büyük bir haksızlık. Nehru’dan bu yana kurulan ahlaki miras, tek bir imza töreninden ziyade yüzlerce küçük jest ve siyasi refleks içinde eriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısacası mesele, Hindistan’ın İsrail’le ticaret yapması ya da savunma alanında işbirliğine gitmesinin çok ötesine uzanıyor. Mesele, bunu yaparken hangi cümleleri kurduğu, nerede durduğu ve kimin yanında göründüğü. Bugün sahnede gördüğümüz tablo, “dünyanın en büyük demokrasisi”nin Gazze’deki çocukların yanında hizalanmaktan vazgeçerek duvarların ve silahların yanına geçmesi. Yarın bir gün Yeni Delhi başka bir dosyada “adalet” ve “hukuk” çağrısı yaptığında, dönüp bu fotoğraf karelerine bakılacak. O zaman asıl soru şu olacak: Hindistan bütünüyle güçten yana konuşan bir ülke olmayı mı seçti, yoksa bir yerlerde vicdan için de bir satır bırakabildi mi?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Feb 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/modinetanyahu-hatti-hindistanin-israil-yakinlasmasi-ve-asinan-ahlaki-mirasi-1772194050.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AB üyeliği hayalinden vize kuyruğunda bekleme gerçeğine…</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ab-uyeligi-hayalinden-vize-kuyrugunda-bekleme-gercegine-12727</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ab-uyeligi-hayalinden-vize-kuyrugunda-bekleme-gercegine-12727</guid>
                <description><![CDATA[Vatandaşının AB ülkelerine vizesiz girememesinin sorumluluğu hükümetin omuzlarında duruyor. Oysa ki üzerinde mutabakat sağlanamayan konuların tamamı hukuk devleti olmanın gereği olan konuları kapsıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye Avrupa ilişkileri Osmanlı'dan bu yana inişli çıkışlı, rüzgarlı dalgalı bugünlere kadar kör topal gelebilmiş…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu ilişkilerin bugün geldiği nokta tüm zamanlar içinde en zor olan nokta olarak görülebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB ülkeleri liderleri bugün bir yanıyla düzensiz göç, diğer yanıyla Rusya’nın işgal tehdidi&nbsp; ve diğeri yanıyla da Trump’ın şantajlarıyla uğraşıp duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB ülkelerinin gündeminde Rusya’nın işgal tehdidine karşı savunma ve güvenlik bütçelerinin arttırılması silahlanma başta olmak üzere yeni savunma politikaları geliştirmek ve bunu yaparken de Trump’ın NATO ve Transatlantik ittifakını tartışmaya açacak açıklamalar yapması AB liderlerini fazlasıyla tedirgin ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte tüm bu olanlara karşı AB liderleri daha fazla konsolidasyon ve daha fazla işbirliği stratejisi üzerinden ilişkilerini bu zeminde yeniden güçlendirmek arzusundalar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye AB ilişkileri tüm bunlara rağmen bırakın yakınlaşmayı giderek birbirinden uzaklaşan bir seyir izliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2016 yılında beri Türkiye AB ilişkilerinde milim ilerleme sağlanamadı desek başımız ağarmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AP Türkiye Raportörü İspanyol Nacho Sanchez Amor bakın durumu nasıl özetliyor “Meslektaşlarıma Türkiye’nin katılım sürecinde ilerlediğini söylemek isterdim ancak durum öyle değil.” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halbuki bu iki taraf arasındaki ilişkilerin tarihi arka planına bir göz attığımızda karşımıza kadim bir diplomatik, siyasi ve ekonomik ilişkiler bütünü çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye daha AB’nin temellerinin atılmadığı yıllarda kurulan 1949 yılında kurulan Avrupa Konseyinde kurucu üye ülke olarak karşımıza çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akabinde 1951 kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Birliği anlaşmasıyla AB’nin kurulmasının ilk tarihi adımı atılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gelişmenin arkasından 1957 tarihinde Roma anlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kuruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve Adnan Menderes hükümeti AET üyeliği için başvuruda bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu başvuru AET ile yapılan 1963 Ankara anlaşmasıyla ilişkiler hukuki ve siyasi boyut kazanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AET Türkiye ilişkileri çoklu nedenlere 70 ve 80’li yıllarda şimdikine benzer bir durgunluğa giriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun en bilinen nedenlerinin başında Türkiye’de yaşanan toplumsal olaylar ve akabinde yapılan 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve temel hak ihlalleri başta olmak üzere bunun yarattığı toplumsal travma olarak gösterebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Askeri darbe döneminde sonra yapılan genel seçimlerle Türkiye normalleşme sürecine doğru gitmesi hem Avrupa ve hem de Türkiye için ilişkilerde yeni fırsatların ortaya çıkmasına neden oldu ve Turgut Özal hükümeti 1987 yılında AET tam üyelik için başvuruda bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha sonra 1992 Maastricht anlaşmasıyla AET artık Avrupa Birliği olarak yoluna devam etme kararı aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada Türkiye AB ilişkilerini ekonomik ve ticari alanda gümrüksüz yürütülmesi de taraflar arasında 1.Ocak.1996 tarihinde yürürlüğe giren Gümrük Birliği anlaşması 1995 yılında imzalanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlaşmayla Türkiye ekonomisi dışa açılmak ve uluslararası piyasalarda rekabet gücünü geliştirmek açısından önemli ticari ve ekonomik kazanımlar elde etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gelişmeler Türkiye AB ilişkilerini 1999 yılında Türkiye’yi aday ülke statüsüne kadar getirmiş, yapılan hazırlıklar sonucu Türkiye AB ile 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başlamış ve ne olmuşsa bundan sonra olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2005 yılını gelindiğinde Türkiye her açıdan gelişmeye çalışan bir ülke kimliğiyle öne çıkmış başta demokratikleşme ve yeni anayasa arayışları olmak üzere temel haklar konusunda önemli anayasal ve yasal değişikleri yapmış, dışa açık piyasa ekonomisini koşullarını yerine getirmeye çalışan gelecek için umut vaat eden bir ülke görünümüne ulaşmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye AB üyeliği müzakerelerinde istenilen tempoya ulaşamamış ilişkiler soğumaya başlamış, 2016 yılına gelindiğinde 35 ayrı fasılda 16 fasıl müzakerelere açılmış bir fasıl kapatılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye 2013 sonrası adeta içine kapanarak iç siyasi çatışmalar ile olan biten&nbsp; tüm siyasi ve toplumsal iyileşmelerden geriye doğru savrularak 2018 yılında parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçerek tüm denge ve denetleme sistemlerinin dışına çıkan otoriter bir siyasi rejim dönemine sokulmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün artık AB’nin kapısında Gümrük Birliği anlaşmasının yenilenmesi için bekletilen ve vatandaşlarının vizesiz AB ülkelerine gidebilmesi için rica minnet davranan bir Türkiye var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca AB diğer ülkelerle imzaladığı STA anlaşmalarıyla ve kamu alımlarında “Made in Europe” tercih edecek olması Türkiye ekonomisini daha da zora sokacak duruma getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birlik üyesi olmadığımız ve Gümrük Birliği anlaşmasını yenileyemediğimiz için rekabet gücü bizden daha iyi olan ülkeler karşısında ekonomide bizi daha zor günler bekliyor diyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine AB ile 2013 yılında görüşmelere başladığımız Geri Kabul Anlaşması ve eşzamanlı Vize Serbestisi ve Yol Haritası görüşmelerinde 72 kriter 5 başlıkta&nbsp; gündeme alınmış ve bu kriterlerin 66’sında mutabakat sağlanmış ve geriye kalan 6 kriterde anlaşma sağlanamamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nedir bu anlaşma sağlanamayan kriterler,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*Terörle mücadele yasasında değişiklik, burada anlaşmazlık konusu “Terörün, teröristin ve terör örgütünün tanımı” AB burada Türkiye mevzuatının AİHS ve evrensel hukuk tanımlarıyla uyumlu duruma getirilmesini istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*Avrupa Konseyi bünyesindeki Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO) yolsuzlukla mücadele alanındaki önerilerin uygulanması, bu konuda Türkiye GRECO ölçülerini ki en başta işin denetleme yanına itiraz ederek yolsuzluk yaptığını adeta kabul ediyor gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*Kişisel verilere yönelik yasal düzenlemelerin AB standartlarıyla uyumu, yine burada kişisel verilerin güvenliği konusunda standartların yerine getirilmediği kaygısı nedeniyle talep var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*Suç bağlantılı konularda tüm AB ülkeleriyle işbirliğine gidilmesi, yine burada uyuşturucu baronları ve mafya babaları için yapılan operasyonlar hakkında EOROPOL ile işbirliği öneriliyor. Kendi başına bildiğin gibi yapma diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*Türkiye üzerinden kuraldışı şekilde AB ülkelerine geçiş yapan kişilerin geri alınmasına ilişkin Geri Kabul Anlaşmasının tüm unsurlarıyla birlikte uygulanması, anlaşılan anlaşmayla uyumlu olmayan Türkiye tarafından yapılan ihlalleri var, düzeltin diyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki işte tüm bunların gereklerini hükümet yerine getirmediği için bizim vatandaş AB ülkeleri kapılarında bekletilerek vize alamıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani diğer bir ifadeyle vatandaşının AB ülkelerine vizesiz girememesinin sorumluluğu hükümetin omuzlarında duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa ki üzerinde mutabakat sağlanamayan konuların tamamı hukuk devleti olmanın gereği olan konuları kapsıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son söz AB Türkiye Maslahatgüzarı Jurgis Vilcinskas’tan gelsin “Bu kriterler başarıyla tamamlanırsa tüm Türkiye pasaportu sahipleri diğer aday ülkelerin vatandaşlarının yararlandığı gibi vizesiz seyahat hakkına kavuşabilir.”</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Feb 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/ab-uyeligi-hayalinden-vize-kuyrugunda-bekleme-gercegine-1772193806.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Almanya’da siyasetin merkezi sağa kayarken peçe ve burka yasağı tartışmaları</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/almanyada-siyasetin-merkezi-saga-kayarken-pece-ve-burka-yasagi-tartismalari-12713</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/almanyada-siyasetin-merkezi-saga-kayarken-pece-ve-burka-yasagi-tartismalari-12713</guid>
                <description><![CDATA[Almanya’nın güçlü kurumları, anayasal geleneği ve canlı sivil toplumu hâlâ en büyük güvencesi ancak demokrasi sadece kurumlardan değil siyasi kültürden de beslenerek  yaşamını sürdürüyor. Eğer merkez sağ partiler, aşırı sağın gündemi belirlemesine izin verir ve onun peşine takılırsa, demokrasi sessiz ama derinden aşınmaya başlar. Bu aşınmanın etkisini geriye çevirmek çok zor olacaktır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya, koalisyonun büyük partisi muhafazakâr Hrıstiyan Demokrat Birliği’nin &nbsp;(CDU) geçtiğimiz hafta düzenlenen kongresinin ardından yeni ve oldukça hararetli bir tartışma alanına sürüklendi. Kongrenin, kamuoyuna Alman merkez sağının lokomotifi durumunda bulunan CDU’nun sağ politikanın uçlarına doğru savrulmaya devam ettiğini göstermesi açısından tarihi bir önemde olduğunu vurgulamak gerekiyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, Almanya’da siyaset uzun zamandır göç, kimlik ve entegrasyon eksenine sıkışmış durumdaydı ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, bu eksene ilişkin tartışmanın tonunun iyiden iyiye &nbsp;sertleştiğini gösteriyor. CDU’nun son kongresinde kabul edilen iki önergeyi (kamusal alanda peçe ve burkanın yasaklanması ile vatandaşlık için ülkede 8 yıl yaşama şartının yeniden getirilmesi) salt &nbsp;teknik düzenlemeler olarak kabul etmek elbette hatalı olacaktır. Bu düzenlemeler, esas olarak Almanya’nın siyasi merkezinin yönünü işaret eden sembolik adımlar olarak değerlendirilmeli. Yalnız kongrede alınan kararların henüz yasaya dönüşmediğini belirtmek gerekiyor ancak bilindiği üzere siyaset bazen yasaların kendisinden çok verilen mesajlarla şekilleniyor. Bu kapsamda, CDU’nun verdiği mesaj oldukça net: Almanya’da merkez sağ, göç ve vatandaşlık politikalarında daha sert bir hatta yöneliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dönüşümü, Almanya’da yükselen aşırı sağdan bağımsız düşünmek mümkün değil elbette. Neonazi partisi Almanya için Alternatif’in (AfD) son yıllarda yakaladığı ivme, özellikle Doğu Almanya’daki yüksek oy oranları ve göç karşıtı söylemin, toplumun belli kesimlerinde karşılık bulması, merkez partiler üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor. CDU yönetimi, AfD ile iş birliğini kategorik olarak reddediyor olsa da siyaset sadece koalisyonlarla değil gündem belirleme gücüyle de yapılıyor. Almanya’da gündemi, salt yabancı düşmanlığı ve soy/sop ırkçılığı yapan neonazi partisi AfD belirlediğine göre, aşırı sağ söyleme sıcak bakan ve bu söylemi sık sık kullanan muhafazakârların daha da sağa kaymasına şaşırmamak gerekiyor. Bu çerçevede, bugün AfD ile masaya oturmamak; onun söylemlerini ve politikalarını siyasetin merkezine taşımamak anlamına gelmiyor. İşte CDU tam olarak bunu yapıyor. AfD ile iş birliğini reddediyor gibi görünürken, bu partinin söylem ve politikalarını siyasetin merkezine taşıyarak, kamuoyu nezdinde görünürlük ve itibar kazanmasına neden oluyor. Yani muhafazakârların, &nbsp;“göç„ ve “kültürel uyum” konularında sertleşen retoriği, aşırı sağın yıllardır dillendirdiği başlıkların meşrulaşmasına aracılık ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vatandaşlık hak mı ödül mü?</span></strong></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vatandaşlık meselesine gelince, ikamet süresinin 8 yıla çıkarılması, “entegrasyonu teşvik” amacıyla savunuluyor ancak burada asıl mesele süre değil elbette, CDU’nun yaklaşımı… Vatandaşlık bir toplumsal aidiyet sözleşmesi midir, yoksa uzun bir sınavdan sonra kazanılan ödül mü? Anlaşılan o ki muhafazakârlar bunu bir ödül olarak görüyor. Bu şartlar altında vatandaşlık almaya hak kazananların, ülkeye aidiyetlerinin sorgulanması da haliyle anlamsız oluyor. Gerçi her durumda biyolojik Almanlar, kendilerine göre yabancı gördüklerinin ülkeye aidiyet hissetmemesi için ellerinden geleni yapıyorlar ve “günlük ırkçılık diye„ diye adlandırılan sorunların kaynağı da tam olarak burası. İnsanların isimlerinden, ten ya da saç renklerinden ötürü ırkçılığa maruz kalmaları Almanya‘da giderek gündelik rutine dönüşüyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan, CDU’nun bu politik aksiyonları öncesinde Almanya, aslında yıllardır “göç ülkesi” olup olmadığı tartışmasını geride bırakmaya çalışıyordu. Yeşiller, sosyal demokratlar (SPD) ve liberallerden (FDP) oluşan bir önceki koalisyonun hayata geçirdiği “yeni vatandaşlık reformları„ &nbsp;“Almanya’nın fiilen göç toplumu„ olduğunu kabul eden bir çerçeve sunmuştu. Şimdiyse söz konusu tartışmada yeniden bu noktanın gerisine düşüldü. “Göç ülkesi„ tartışması AfD’nin baskısıyla hızlıca yine güvenlik, kontrol ve sınırlama eksenine kayıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sembolik siyaset</span></strong></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peçe ve burka yasağına ilişkin elbette konuşulacak çok fazla şey var. &nbsp;Bu olası yasak, sayısal olarak çok küçük bir kesimi ilgilendirse de kültürel olarak büyük bir anlam taşıyor. Bu tür yasaklar, genellikle “kadın hakları” ve “özgürlükçü değerler” üzerinden savunuluyor ancak bu politik aksiyonlar kamusal algıda çoğu zaman “İslâm ile hesaplaşma” başlığı altında okunuyor. &nbsp;Sorulması gereken soru şu olmalı: Yasaklar gerçekten toplumsal uyumu artırır mı yoksa bir topluluğu daha da görünür biçimde ötekileştirir mi? Benzer yasakları uygulayan ülkelere bakmak gerekiyor bu noktada. Örneğin; Avusturya, Danimarka, Hollanda, İsviçre, Fransa ve Belçika gibi ülkelerde de peçe ve burka yasağı uygulanıyor. Birleşmiş Milletler İnsan Haklar Komitesi ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi kuruluşların raporları, bu tür yasakların kadınları özgürleştirmekten ziyade evlerine hapsedebileceği uyarısında bulunuyor. Peçesini çıkarmak istemeyen kadınlar, hastane, postane veya park gibi kamusal alanlara gitmekten kaçınarak, sosyal hayattan neredeyse tamamen izole oluyorlar. Ayrıca peçe yasağı uygulanan ülkelerde yapılan araştırmalar ve uluslararası kurumların raporları, yasakların “toplumsal uyumu artırma” hedefinin aksine genellikle ters tepki yarattığını ve “ötekileştirmeyi derinleştirdiğini” ortaya koyuyor. Unutulmaması gereken şu ki Almanya’nın anayasal düzeni bireysel özgürlükleri koruma üzerine kuruludur. Eğer güvenlik veya kamu düzeni gibi somut gerekçeler yoksa, sembolik yasakların yaratacağı toplumsal maliyet, siyasi getiriden daha yüksek olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunların yanı sıra, CDU’nun attığı adımları, Avrupa’daki daha geniş bir eğilimin parçası olarak değerlendirmek gerekiyor. Fransa’dan Hollanda’ya, İtalya’dan İskandinav ülkelerine kadar merkez sağ partiler, aşırı sağın yükselişi karşısında iki yoldan birini seçiyor. Muhafazakârlar, ya net bir ideolojik sınır çekip liberal-demokratik hattı güçlendirmeyi ya da seçmen kaybını önlemek için söylem ve politika düzeyinde sağa kaymayı tercih ediyor. Görünen o ki Alman muhafazakârlar, şu an ikinci yola daha yakın duruyor. Alman muhafazakârların neofaşistlere karşı besledikleri platonik aşkı bilmeyen yok. AfD de bunun farkında. O nedenle AfD’nin önde gelenleri her konuşmalarında CDU yönetimine, “Bırakın artık nazı. Gelin sevdalıları kavuşturalım„ mealinde mesajlar veriyorlar. Her iki partinin de tabanlarında AfD-CDU koalisyonu arzusu olduğu bir sır değil. Bu tabloda, muhafazakârların partisi CDU’nun daha sağa kayışının kısa vadede seçim stratejisi açısından rasyonel olduğu düşünülebilir ancak uzun vadede iki risk barındırıyor: Birincisi, aşırı sağın söylemini normalleştirerek onu zayıflatmak yerine güçlendirmek. İkincisi ise göçmen kökenli milyonlarca vatandaşı ve genç kuşakları siyasetten uzaklaştırmak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki Almanya bu politik gidişat eşliğinde nasıl bir dönüşüm yaşayabilir? Bana göre, gelecek &nbsp;yıllarda Almanya şu üç senaryodan biriyle karşı karşıya kalabilir:&nbsp;<br />
1. Giderek sertleşen ama kurumsal sınırlar içinde kalan bir merkez sağ: Göç ve vatandaşlık politikaları daha da sıkılaşır ancak anayasal çerçeve ve demokratik kurumlar güçlü kalır.<br />
2. Kutuplaşmanın derinleşmesi: Kimlik siyaseti, ekonomik ve sosyal sorunların önüne geçer; toplum daha keskin hatlarla bölünür. Kutuplaşma, toplumun hızlıca dağılmasına doğru katedebilir.&nbsp;<br />
3. Demokratik karşı tepki oluşur: Sivil toplum, genç seçmenler ve liberal çevreler, sağa kayışa karşı yeni bir merkez inşa etmeye çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, Almanya’nın güçlü kurumları, anayasal geleneği ve canlı sivil toplumu hâlâ en büyük güvencesi ancak demokrasi sadece kurumlardan değil siyasi kültürden de beslenerek &nbsp;yaşamını sürdürüyor. Eğer merkez sağ partiler, aşırı sağın gündemi belirlemesine izin verir ve onun peşine takılırsa, demokrasi sessiz ama derinden aşınmaya başlar. Bu aşınmanın etkisini geriye çevirmek çok zor olacaktır. CDU kongresinde kabul edilen bahse konu önergeler, belki tek başına Almanya’yı değiştir(e)mez fakat kesin bir şekilde siyasi pusulanın yönünü gösteriyor. Burada sıkıntıya neden olacak asıl mesele şu sorunun yanıtı kanımca: Almanya bu pusulayı geçici bir seçim rüzgârıyla mı ayarlıyor, yoksa kalıcı bir ideolojik kaymaya mı hazırlanıyor? Yanıt elbette CDU’nun stratejisinde gizli ama ipuçları gelmeye başladı. Tünelin ucundaki ışık giderek cılızlaşıyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 26 Feb 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/almanyada-siyasetin-merkezi-saga-kayarken-pece-ve-burka-yasagi-tartismalari-1772040870.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Yeni Batı”nın diplomatı: Emperyal restorasyon ve Marco Rubio’nun siyasi portresi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-batinin-diplomati-emperyal-restorasyon-ve-marco-rubionun-siyasi-portresi-12710</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-batinin-diplomati-emperyal-restorasyon-ve-marco-rubionun-siyasi-portresi-12710</guid>
                <description><![CDATA[Rubio'nun ortaya koyduğu vizyon, Batı’yı kapsayıcı bir küresel düzen kurucusundan ziyade, içine kapanmış fakat dışarıya karşı sürekli teyakkuz hâlinde bir kale imparatorluğa dönüştürecektir. Tarihi tecrübe, sürdürülebilir bir liderliğin yalnızca askeri kapasiteye değil, ahlaki meşruiyete de dayandığını göstermektedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun ayrıntılı bir siyasi biyografisini yazma gereği duymamın nedeni, onun son dönemde hem Türkiye’de dikkati çeken bir siyasi figür olmasından hem de Amerikan siyasetinde artan ağırlığından kaynaklanmaktadır. Rubio, kısa süre önce Münih Güvenlik Konferansı yan etkinlikleri kapsamında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed ve Suriye Geçiş Yönetimi Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybânî ile bir araya gelmişti. Bu buluşma, çeşitli açılardan Türkiye’de çok tartışıldı. Ayrıca konferansta yaptığı 1945 sonrası düzenin normatif temellerine meydan okuyan, emperyal restorasyon vurgusu taşıyan konuşmasıyla dikkat çekmişti. Bu konuşma üzerine tüm dünyada kapsamlı tartışmalar yürütüldü. Ben de bu konuşmanın muhtevasını tahlil eden iki bölümlük bir analiz kaleme aldım.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[1]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette, Rubio’nun önemini yalnızca bu iki vakayla sınırlamak yanlış olur. 2025 itibarıyla Dışişleri Bakanlığı görevine ek olarak Vekaleten Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’nı yürütmektedir. 2 Şubat 2026’ya kadar ABD Arşivciliği (Acting Archivist) görevini ve kapatılmadan önce USAID’in yöneticiliğini üstlenmişti. Ayrıca ABD Başkanı Donald Trump’ın sözde Gazze Barış Planı kapsamında kurulan sözde Barış Kurulu’nun üyeleri arasında yer alıyor. Bu tablo, Amerikan siyasetinde Kissingervari bir güç yoğunlaşmasına ulaşmış bir dışişleri bakanı profiline işaret ediyor. Trump’ın üçüncü kez aday olamaması durumunda, bizzat Trump’ın da belirttiği gibi, Başkan Yardımcısı JD Vance’in yanı sıra Cumhuriyetçi Parti’den öne çıkabilecek başkan aday adaylarından biri olarak anılması da bu konumu pekiştiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerikan sağının yeni muhafazakâr veya neo-konservatif (neocon) müdahalecilikten <strong>America First/Önce Amerika</strong> popülizmine uzanan son on beş yıllık ideolojik kayışının en rafine örneklerinden biri olan Rubio, Florida eyalet siyasetinden ABD Dışişleri Bakanlığı’nın zirvesine uzanan kariyeriyle dikkat çeker. 2016 ön seçimlerinde Donald Trump tarafından <strong>Little Marco</strong> (Küçük Marco) denilerek aşağılanan Rubio, bugün Trump yönetiminin dış politika vizyonuna kurumsal çerçeve ve entelektüel meşruiyet kazandıran başlıca diplomasi figürüdür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dönüşüm sadece bireysel bir pragmatizmle açıklanamaz. Amerikan hegemonyasının küresel liberal düzeni savunan bir dünya jandarmalığından, “medeniyet” temelli ve ham güce dayalı bir “Yeni Batı” muhafızlığına evrilişinin de yansımasıdır. Rubio artık “demokrasi ihraç etme idealizmi”ni aşmıştır. Amerikan hegemonyasını gerektiğinde güçle dayatmaya hazır bir şahindir o. Trump’ın öngörülemezliğini stratejik kaldıraç olarak kullanan bir diplomatik kolaylaştırıcıdır. İlaveten, en radikal adımları dahi sıradan ve hukuki süreçler gibi sunabilen bir doktrin uygulayıcısıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurumsal devlet yapısını, Donald Trump’ın ‘Make America Great Again’ (MAGA - Amerika'yı Yeniden Harika Yap) sloganı etrafında şekillenen; <u>ulusal egemenliği, ekonomik korumacılığı ve elit karşıtı söylemi önceleyen popülist-milliyetçi çizgi</u>yle birleştirir. Bu sentez, 1945 sonrası inşa edilen çok taraflı uluslararası düzenin normatif iddialarını sarsar.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio’nun siyasi kimliğinin merkezinde ailesinin Küba kökeni yer alır. Rubio, bir ara ailesinin 1959’da Castro zulmü nedeniyle kaçan sürgünler olduğunu söyledi. Oysa gerçekte ailesi, Batista rejimini sonlandıran devrimden önce, 1956 yılında ekonomik nedenlerle ABD’ye göç etmişti. Bu yanlışa rağmen Rubio’nun “sürgün travması” anlatısı Florida siyasetinde güçlü bir karşılık buldu. Aile geçmişindeki bazı tartışmalı unsurlara rağmen Rubio, saf ve çalışkan mülteci ailesi imajını siyasi sermayeye dönüştürmeyi başardı.</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küçük Marco'dan Güç Merkezine Bir Siyasi Dönüşüm</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marco Rubio, 2010 yılında muhafazakâr tabanda vergi karşıtlığı, küçük devlet ve federal harcamaların kısıtlanması gibi ilkelerle yükselen <strong>Çay Partisi</strong> (Tea Party) hareketinin genç ve parlak yüzlerinden biri olarak ulusal siyasete adım attı. Başlangıçta Rubio geleneksel muhafazakâr Cumhuriyetçi çizgide konumlanıyor ve dış politikada neocon (yeni muhafazakâr) yaklaşımı benimsiyordu. Onun için 2016 başkanlık ön seçimleri bir kırılma oldu. Kendisini “Küçük Marco” diyerek aşağılayan Donald Trump’a kendi eyaleti Florida’da 20 puan fark yiyerek yenilmesi, Rubio’nun ulusal ölçekte yükselen Cumhuriyetçi yıldız imajının ağır darbe almasına neden oldu. Florida yenilgisi, Rubio için başkanlık rotasından Senato merkezli, Trump’la uyumlu bir yeniden konumlanmaya geçiş anlamına geldi. Bir dönem Trump’ı “tehlikeli ve dengesiz” olarak nitelendiren Rubio, değişen siyasi dengeler içinde Trump’ın en güçlü destekçilerinden birine dönüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi kariyerine, Rubio 1999’da Florida Temsilciler Meclisi’ne seçilerek başladı. Kısa sürede Meclis Başkanlığı’na kadar yükseldi. Bir dönem akıl hocası Florida Valis Jeb Bush’un kendisine verdiği “altın kılıç” ise onu muhafazakâr bir savaşçı figürü olarak konumlandırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2011’de ABD Senatosu’na seçilen Rubio, Senato’daki görev süresince milli güvenlik ve istihbarat alanlarında uzmanlaştı; kendisini Ronald Reagan’ın mirasçısı olarak sundu. Ancak siyasi iklim değiştikçe Trumpçı çizgiye yöneldi. Bugün Amerikan dış politikasını Kissinger’dan bu yana en geniş yetkilerle yöneten son derece etkili bir figür haline geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kökenler ve Küba Diasporası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio’nun siyasi kimliğinin merkezinde ailesinin Küba kökeni yer alır. Rubio, bir ara ailesinin 1959’da Castro zulmü nedeniyle kaçan sürgünler olduğunu söyledi. Oysa gerçekte ailesi, Batista rejimini sonlandıran devrimden önce, 1956 yılında ekonomik nedenlerle ABD’ye göç etmişti. Bu yanlışa rağmen Rubio’nun “sürgün travması” anlatısı Florida siyasetinde güçlü bir karşılık buldu. Aile geçmişindeki bazı tartışmalı unsurlara rağmen Rubio, saf ve çalışkan mülteci ailesi imajını siyasi sermayeye dönüştürmeyi başardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio’nun Küba diasporasının bir üyesi olması, onun Latin Amerika politikasındaki “maksimum baskı” yaklaşımının ideolojik temelini oluşturur. Rubio için Küba, Venezuela ve Nikaragua rejimleri yalnızca jeopolitik rakipler değil, “özgürlük ve sosyalizm” arasındaki mücadelede tasfiye edilmesi gereken yapılardır. Soğuk Savaş’tan miras anti-komünist refleks, onun Küresel Güney’e bakışını da şekillendirir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neokonservatif Müdahalecilikten Jacksoncı Milliyetçiliğe İdeolojik Evrim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marco Rubio’nun siyasi kariyeri, Cumhuriyetçi Parti’nin son on beş yıldaki ideolojik dönüşümünü yansıtır. “2010’daki Çay Partisi yükselişi sırasında Rubio, Amerika’nın tarihsel olarak benzersiz bir misyona ve evrensel bir ahlaki üstünlüğe sahip olduğunu savunan <strong>Amerikan istisnacılığı</strong> anlayışını benimsiyordu. Bugün ise devlet egemenliğini, ulusal onuru ve gerektiğinde sert güç kullanımını önceleyen; elit uzlaşmalara mesafeli, popülist ve güvenlik merkezli bir dış politika çizgisini ifade eden <strong>Jacksoncı milliyetçilik</strong>in —özellikle Trump döneminde belirginleşen biçimiyle— doktriner savunucularından biri olarak görülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Senato’ya 2011’de girdikten sonra Rubio, neokonservatif çizgiye yakın bir profil çizdi. ABD’nin küresel liderliğini ve “Pax Americana” anlayışını savundu. Demokrasi ihracı ve rejim değişikliği politikalarına destek verdi. İran, Küba ve Venezuela gibi rejimlere karşı sert yaptırımlar ve askerî caydırıcılığı önceledi. Batı’yı evrensel değerlerin taşıyıcısı olarak konumlandıran bu yaklaşım, <strong>liberal müdahaleci</strong> bir çerçeveye dayanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Trump döneminde Cumhuriyetçi Parti tabanı değişti. “Önce Amerika”, ulus-devlet vurgusu, ekonomik milliyetçilik ve küresel demokrasi misyonuna mesafe yeni yönelimi belirledi. Eski başkanlardan Andrew Jackson’a atfen “Jacksonian nationalism” (Jacksoncı milliyetçilik) olarak tanımlanan bu çizgi; ideolojik demokrasi yayma iddiasına mesafeli, fakat Amerikan çıkarları tehdit edildiğinde sert güç kullanımına açık bir anlayışı temsil eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio bu yeni atmosferde söylemini kaydırdı. Çin’i sistemik rakip olarak merkeze yerleştirdi. Ekonomik güvenlik, tedarik zinciri bağımsızlığı, teknoloji rekabeti ve sanayi politikası başlıklarını ulusal güvenlik çerçevesine taşıdı. Böylece demokrasi ihracını da içeren küresel müdahalecilikten stratejik güç rekabetine yöneldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dönüşüm, Samuel Huntington’ın <strong>Medeniyetler Çatışması</strong> tezinin güncellenmiş bir versiyonunu andırır. <strong>Batı</strong> artık evrensel değerlerin taşıyıcısı değil, <strong>korunması gereken etno-kültürel bir blok</strong>tur. Bu medeniyetçi perspektif özellikle göç politikalarında belirgindir. 2013’te, ABD Senatosu’nda iki partiden sekiz senatörün kapsamlı göç reformu hazırlamak üzere oluşturduğu “Gang of Eight” (Sekizler Grubu) girişimini savunan Rubio, bugün göçü ulusal dokuyu aşındıran bir “istila” olarak tanımlar; sınır kontrolünü ise egemenliğin temel şartı sayar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta Rubio tamamen neokonservatif çizgiyi terk etmiş değildir. Sertlik ve caydırıcılık devam eder; ancak artık küresel demokrasi misyonu yerine ulusal güç rekabeti ve medeniyet savunusu çerçevesinde temellendirilir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio’ya göre İslam dünyası, Batı’nın kutsal mirasına yönelik varoluşsal bir tehdit potansiyeli barındırır. Bu yaklaşım, Batı’yı seküler bir ittifak değil, teolojik temelleri olan bir "kale" olarak kurgular; bu kalede Hristiyan mirası, hem bir savunma kalkanı hem de bir üstünlük göstergesidir. Müslüman varlığını bu kutsal mirasa yönelik bir tehdit olarak resmederek, otoriter güvenlik önlemlerine zemin hazırlar.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Medeniyet Anlayışı ve Din Algısı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marco Rubio, Batı medeniyetini rasyonel ya da seküler değerler üzerinden değil, kutsal bir miras ve Hristiyan kökenler üzerinden tanımlar. Ona göre Amerika <strong>Avrupa’nın çocuğu</strong>dur ve din, Amerikan hegemonyasının hizmetine sunulan jeopolitik bir araç işlevi görür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Resmî olarak Roma Katoliği olan Rubio, kamuoyunda sık sık evanjelik çizgiye yakın algılansa da dini yaşamı farklı gelenekler arasında geçişlerle şekillenmiştir. Katolik bir ailede doğmuş, çocukluğunda Mormon Kilisesi’ne devam etmiş, bir dönem Güney Baptist çevrelerle temas kurarak evanjelik/Protestan kiliselerine katılmıştır. Güney Florida’daki bazı evanjelik megakiliselerle ilişkisi olmuş, ardından yeniden Katolik pratiğe döndüğünü açıklamıştır. Bu çeşitlilik, evanjelik seçmenlerle güçlü bağlar kurmasını kolaylaştırmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio, evanjelik ve Hrıstiyan siyonist çevrelerle ideolojik uyum içindedir. İsrail’e verdiği güçlü destek, İran karşıtlığı ve kürtaj ile aile politikalarındaki muhafazakâr tutumu evanjelik siyasi gündemle örtüşür; ancak dış politika vizyonu yalnızca dini motivasyonla açıklanamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hristiyan mirasını sınırları belirleyen bir kimlik siyaseti aracı olarak kullanan Rubio’nun Müslüman dünyasına bakışı güvenlik merkezlidir. Doğrudan İslam’ı hedef almasa da "Radikal İslam" söylemini stratejik biçimde kullanır ve 11 Eylül sonrası güvenlik politikalarını kurumsal bir aşamaya taşımayı savunur. Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi (CAIR) gibi kuruluşlara yönelik eleştirel ve dışlayıcı bir dil benimsemiştir. <strong>Rubio’ya göre İslam dünyası, Batı’nın kutsal mirasına yönelik varoluşsal bir tehdit potansiyeli barındırır</strong>. Bu yaklaşım, <strong>Batı’yı seküler bir ittifak değil, teolojik temelleri olan bir "kale" olarak kurgular</strong>; bu <strong>kalede Hristiyan mirası, hem bir savunma kalkanı hem de bir üstünlük göstergesi</strong>dir. Müslüman varlığını bu kutsal mirasa yönelik bir tehdit olarak resmederek, otoriter güvenlik önlemlerine zemin hazırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nativizm ve Stephen Miller ile Stratejik Ortaklık</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marco Rubio’nun diplomatik dili ile Beyaz Saray Politika’dan Sorumlu Personel Şefi Yardımcısı ve İç Güvenlik Danışmanı Stephen Miller’ın<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[2]</a> radikal ideolojisi, aynı projenin iki farklı yüzüdür. Miller, Trump yönetiminde beyaz milliyetçi ve dışlayıcı bir dünya görüşünün mimarıdır. Rubio ise bu sert içeriği diplomatik bir kabukla dünyaya sunmaktadır. Miller’ın "istila" olarak nitelendirdiği göç, Rubio’nun dilinde "egemenliğin korunması" haline gelir. İki isim arasındaki bu iş bölümü, radikal fikirlerin normalleşmesini sağlamıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio için uluslararası hukuk, barbarların arkasına sığındığı soyutlamalardan ibarettir ve çözüm Amerikan gücünün çıplak gerçekliğinde yatar. Miller’a göre de <strong>“…</strong><em>bu dünya güç tarafından, kuvvet tarafından, iktidar tarafından yönetiliyor. Bunlar dünyanın demir yasalarıdır</em><strong>.”&nbsp;</strong>Miller, başkanın otoritesi karşısında yargının denge ve denetim işlevini kabul etmez. Onun yargıya karşı tutumu, seyahat yasağını eleştiren mahkemelere verdiği yanıtta açıkça görülmektedir:&nbsp;<strong>“.</strong><em>..başkanın ülkemizi koruma yetkileri çok kapsamlıdır ve sorgulanmayacaktır.</em><strong>“</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio, Miller’ın kültürel homojenlik vurgusunu "medeniyetin hayatta kalması" gibi süslü ifadelerle paketler. 1798 tarihli Yabancı Düşmanlar Yasası’nın yeniden gündeme getirilmesi, bu ortaklığın en somut sonucudur. Bu yasayla göçmenlerin yargısız bir şekilde sınır dışı edilmesi hedeflenmektedir. Rubio, Miller’ın ideolojik çerçevesini uluslararası alanda meşrulaştıran bir elçi görevi görür. Miller, Batı’yı kuşatma altındaki bir yapı olarak tasvir ederken, Rubio bu kuşatmayı askeri ve diplomatik güçle yarmaya çalışır. Miller ve Rubio, Amerikan devlet aygıtını "medeniyetçi bir restorasyon" için yeniden yapılandırmaktadır. Miller ideolojik çekirdeği kurarken, Rubio bu çekirdeği küresel müttefiklere kabul ettirecek diplomatik karizmayı sağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Küresel Rekabet: Avrupa, Çin ve Rusya</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marco Rubio’nun küresel güç doktrini, Soğuk Savaş sonrası Amerikan muhafazakâr düşüncesinin güncellenmiş bir versiyonudur. Bu yaklaşımda realist güç dengesi hesapları, değer merkezli bir Batı savunusuyla birleştirilmiştir. Çin ve Rusya’yı sistemik meydan okumalar olarak konumlandırırken uzun vadeli bir stratejik seferberlik çağrısı yapar. <strong>Yeni Batı Yüzyılı</strong> söylemi, yalnızca jeopolitik değil, ideolojik bir iddiadır: Batı’nın yıkılmadığı ama yeniden organize olması gerektiği tezi. Bu yönüyle Rubio’nun doktrini, <strong>21. yüzyılın büyük güç rekabetini medeniyetler arası bir dayanıklılık sınavı</strong> olarak okuyan bütüncül bir güvenlik paradigması sunar. Bu çerçevede Avrupalılara, kaçınılmaz olarak saflarının “Avrupalıların çocuğu” olan Amerika’nın yanı olduğu uyarısını yapar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uluslararası hukuku bir soyutlama olarak kabul eden Rubio’nun dış politika vizyonunda küresel rekabet, gücün hâkim olduğu bir alandır. Bu sebeple, Münih Güvenlik Konferansı’nda ilan ettiği ve Avrupalıların da içinde yer almaları gerektiğini söylediği "Yeni Batı Yüzyılı", müttefiklerine eşit bir ortaklık değil, bir <strong>vassallık</strong> teklif etmektedir. Rubio, <strong>Avrupa</strong>’yı Amerikan çıkarlarının maliyetini üstlenen bir bekçiye dönüştürmek istemektedir. Avrupalı liderlere sosyal refah harcamalarından vazgeçmelerini ve ordularını güçlendirmelerini öğütler. Ona göre Avrupa, stratejik özerklik arayışından vazgeçip Amerika’ya itaat etmelidir. Münih’te alkışlanan bu vizyon, aslında Avrupa’nın bağımsız bir aktör olma iddiasına veda etmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio, <strong>Çin</strong>’i ABD’nin en tehlikeli sistemik rakibi olarak görmektedir. Çin ile olan rekabeti bir rejim savaşı olarak kodlar. Teknoloji ve tedarik zincirleri üzerinde mutlak kontrol arzular. Nvidia gibi şirketlerin Çin’e gelişmiş mikroçipler satmasına karşı çıkar. Çin’in nadir toprak mineralleri üzerindeki hakimiyetini kırmak için Küresel Güney’de agresif bir kaynak savaşı yürütür. Çin’e yönelik sert tarifeleri savunur ve bu ülkeyi kuşatacak bölgesel ittifaklar kurmaya çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio’nun <strong>Rusya</strong> politikası zaman içinde büyük bir esneklik göstermiştir. Geçmişte Putin’i bir "haydut" olarak nitelerken, bugün Trump’ın müzakereci çizgisine eklemlenmiştir. Ukrayna’ya yönelik askeri yardımların sınırlandırılması yönünde oy kullanmıştır. Vlodimir Zelenski’nin Trump tarafından aşağılandığı toplantılarda sessiz kalarak bu yeni pragmatizmi benimsemiştir. Rubio’ya göre Ukrayna’daki savaş bir çıkmazdır ve Amerika’nın kaynaklarını tüketmektedir. Bu nedenle Ukrayna’yı toprak tavizi vermeye zorlayan bir yaklaşımı el altından destekler. Rubio için Çin ve Rusya arasındaki stratejik iş birliği, "Yeni Batı Yüzyılı" önündeki en büyük engeldir ve bu iki güçle mücadele, ABD’nin ekonomik ve askeri olarak yeniden tahkim edilmesini gerektirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Latin Amerika ve Arka Bahçe Diplomasisi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio’nun Latin Amerika bakış açısının, Soğuk Savaş’ın antikomünist güvenlik paradigmasının bir uzantısı olduğu gözden kaçmaz. Bu anlayışta Küba, Batı yarımkürenin “komünist diktatörlüğün kalıcı sembolü”dür. Latin Amerika’ya bakışı, Rubio’nun dış politika yaklaşımının en kişisel ve ideolojik köklerini taşır. Venezuela’daki Chávez ve Maduro dönemleri, Küba modelinin bölgesel uzantısıdır. Küba kökeni ve Miami’deki anti-komünist sürgün topluluğuyla derin bağları, onun Küba, Venezuela ve Nikaragua’daki solcu yönetimlere karşı “maksimum baskı” politikasını şekillendirmiştir. Rubio için bu rejimlerle mücadele etmek, basit bir dış politika tercihiyle sınırlanamaz. Ailesinin geçmişinden gelen bir “özgürlük davası” olarak bakar meseleye.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Latin Amerika’daki otoriter yapıları İran ve Hamas gibi aktörlerle ideolojik bir ortaklık içinde gören Rubio için bölge ABD’nin stratejik arka bahçesidir. Bu nedenle, Amerikan çıkarlarını korumak için her türlü baskı aracının kullanılmazının meşruluğu tartışma konusu olamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio’ya göre,1823 tarihli <strong>Monroe Doktrini</strong>’nin 21. yüzyıla uyarlanmış versiyonu olarak sunalan “Trump Corollary/Donroe Doktrini”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[3]</a> kapsamında Latin Amerika bir jeopolitik mücadele alanıdır. Çin’in ekonomik ve Rusya’nın diplomatik varlığı, söyleminde yeni bir rekabet cephesi oluşturur. Bölgeyi Çin etkisinden arındırılmasından ve Amerika’ya sadık ve ekonomik bağımlı bir blok hâline getirilmesinden asla taviz verilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda Rubio, Venezuela’daki Maduro rejimini devirmeyi en büyük tutkusu olarak görmüştür. Ülkenin petrol ve mineral kaynakları, müdahalenin önemli sebepleri arasında olduğu inkar edilemez. Petrol altyapısının Amerikan şirketlerinin kontrolüne verilmesinin amaçlandığı açıktır. Küba ve Nikaragua, “zorbalık üçlüsü”nün parçaları olarak değerlendirilir; ambargoların sıkılaştırılması ve ekonomik baskı savunulur. Ayrıca göçmen kontrolünü merkeze koyduğu sınır güvenliği anlaşmalarıyla, El Salvador gibi ülkelerle “eşi görülmemiş” göç ve adli işbirliği anlaşması imzalamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İsrail Politikası ve Orta Doğu Stratejisi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marco Rubio, Amerikan siyasetindeki en şahin İsrail destekçilerinden biridir. Onun için, “İsrail’in güvenliği” Amerikan dış politikasında merkezi öneme sahiptir. Filistin meselesinde İsrail’in tezlerini tamamen benimser. Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı, işgal, apartheid ve soykırım gibi kavramlar onun kelime dağarcığında yer almaz. Gazze’deki insanî felaketi bir "güvenlik parantezine" alarak meşrulaştırmaktan çekinmez. Rubio’ya göre İsrail, bölgedeki tek demokrasidir ve ne pahasına olursa olsun korunmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ona göre, İran bölgedeki tüm kötülüklerin anasıdır. İran’ın nükleer tesislerinin B2 bombardıman uçaklarıyla vurulmasını bir diplomasi aracı olarak görür. Trump’ın "Barış Planı"nı desteklerken Filistinlilerin kendi kaderini tayin etme hakkı, onun için dikkate alınmaya değmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Suriye ve Kürt meselesinde Rubio, SDG’yi IŞİD’le mücadelede "etkili bir ortak" olarak tanımlar. Ancak bu ilişkiyi her zaman Türkiye ile olan NATO ittifakı ve İran’ın çevrelenmesi hedefleriyle dengelemeye çalışır. Rubio’nun zihninde Kürtler, Amerikan çıkarları için sahada mücadele eden kullanışlı bir enstrümandır. Türkiye ile olan ilişkilerde ise bir denge arayışı içindedir. Türkiye’yi vazgeçilmez bir NATO müttefiki olarak tanımlar ama Ankara’nın bölgesel hırslarına da set çekmek ister. 2019’daki ani çekilme kararını, ABD’nin sahadaki ortaklarına karşı güvenilirliğini zedeleyeceği ve İran’a boşluk yaratacağı gerekçesiyle eleştirmiştir. Rubio için SDG, Kürt milliyetçiliğinin bir ifadesi olmanın ötesinde, İran’ın Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan kara koridorunu kesen stratejik bir tampon niteliğindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Rubio, hiçbir zaman açık bir Kürt özerkliği veya devletleşmesi savunucusu olmadı. SDG’yi her zaman araçsal bir güvenlik ortağı olarak konumlandırdı. Bu bakımdan, Münih’te Suriye heyetiyle gerçekleştirdiği temaslar bu denge siyasetinin bir parçası olarak, ABD’nin bölgedeki tüm paydaşlarla diyaloğunu sürdürme ve İran nüfuzuna karşı saha gerçekliğini masada tutma çabası olarak okunmalıdır. Suriye’de Kürtlerle (SDG/YPG) sürdürülen ortaklık şimdilik tamamen pragmatiktir. Orta Doğu’da müttefiklerin güçlendirildiği, düşmanların ise doğrudan askeri güçle imha edildiği bir savaş alanı olarak kurgusunun bir unsurudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rubio’nun Ortadoğu Politikasında İsrail Lobisi ve Hristiyan Siyonizminin Etkisi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio’nun İsrail yanlısı tutumunun sadece stratejik bir tercihle sınırlı olduğu söylenemez. Bu duruşun arkasında Evanjelik Hristiyanların/Hristiyan Siyonistlerin yanısıra İsrail lobisinin ve zengin bağışçıların etkisinin de olduğunu kabul etmek gerekiyor. ABD’de Evanjelik hareketin önemli bir kısmı, teolojik olarak “dispensasyonalizm” ve “İncil temelli İsrail teolojisi” üzerinden İsrail devletine güçlü destek verir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[4]</a> Bu çizgi, yaygın biçimde <strong>Hıristiyan Siyonizmi</strong> olarak adlandırılıyor. Rubio’nun İsrail’e yönelik söylem ve politikaları, bu çevrelerle yüksek ölçüde örtüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kariyeri boyunca Rubio, İsrail lobisi AIPAC ve milyarder Adelson ailesi gibi odaklardan milyonlarca dolar bağış aldı.. Ancak İsrail yanlısı duruşu ve İsrail’e şartsız desteği sadece finansal bir zorunluluktan kaynaklanmaz. <strong>Rubio, Batı medeniyetinin Hristiyan köklerine vurgu yaparken, İsrail’i bu medeniyetin Orta Doğu’daki kalesi olarak görür</strong>. Hristiyan Siyonistlerin apokaliptik dilini kullanmasa da onların jeopolitik hedefleriyle tam bir uyum içindedir. İsrail’e verilen desteği bir "değerler birliği" olarak pazarlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin’in Uygurlara yönelik muamelesini insan hakları üzerinden eleştiren Rubio, Filistin’deki hak ihlallerine sessiz kalarak muazzam bir çifte standart sergiler. <strong>Rubio için İsrail’in güvenliği, Amerikan hegemonyasının o bölgedeki varlığıyla eşdeğerdir</strong>. İsrail Lobisi’nin talepleriyle neredeyse yüzde 100 uyum içinde olmasını ve bu lobinin de ona karşı çok cömert davranmasını tahlil ederken olaya sadece parasal bağımlılık ilişkisi açısından bakmak doğru olmaz. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in işgal ve yerleşim politikalarını görmezden gelerek, bölgeyi tamamen İsrail merkezli bir güç dengesiyle yönetmek ister. Bu tutum, onun "Yeni Batı" tahayyülünde İsrail’e biçtiği merkezi rolden kaynaklanmaktadır. İnancı jeopolitik bir araç olarak gören Rubio için İsrail, medeniyetler arası savaşın en ön cephesini oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak, Marco Rubio’nun siyasal serüveni, Amerikan muhafazakârlığının geçirdiği yapısal değişimi sergiler. Artık neokonservatif devlet anlayışı ile Trump döneminde öne çıkan, ulusal çıkarı ve sert güç kullanımını önceleyen Jacksoncı milliyetçilik harmanlanmıştır. Liberal evrensel değerleri merkeze alan dış politika anlayışından uzaklaşılması sonucu daha çok güç ve çıkar temelli yeni bir dış politika çizgisi benimsenmiştir. Uluslararası hukuk ve evrensel değerleri işlevsiz gören bu yaklaşım; güvenlik temelli karşılıklılık, sert güç kullanımı ve medeniyet blokları üzerinden tanımlanan bir dünya tasavvuruna dayanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rubio’nun temsil ettiği “emperyal restorasyon” vizyonu, Batı’nın küresel liderlik iddiasını normatif bir düzen kurma çabasından, kaba güce yaslanan bir hegemonya arayışına taşır. Ancak bu stratejik yönelimin insani ve ahlaki maliyeti oldukça ağırdır. Evrensel değerlerin terk edildiği, uluslararası hukukun itibarsızlaştırıldığı ve güç siyasetinin meşrulaştırıldığı bir düzlemde, Amerika’nın kendi meşruiyet zeminini aşındırma riski artmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nihayetinde bu vizyon, Batı’yı kapsayıcı bir küresel düzen kurucusundan ziyade, içine kapanmış fakat dışarıya karşı sürekli teyakkuz hâlinde bir kale imparatorluğa dönüştürecektir. Tarihi tecrübe, sürdürülebilir bir liderliğin yalnızca askeri kapasiteye değil, ahlaki meşruiyete de dayandığını göstermektedir. Bu nedenle Rubio’nun güç merkezli gelecek tasavvuru, kısa vadede stratejik bir sertlik sağlayabilir; ancak uzun vadede Batı’nın kendi iç tutarlılığını ve küresel konumunu zayıflatma potansiyeli taşımaktadır.</span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[1]</a> “Marco Rubio’nun emperyal restorasyon manifestosu: Yeni Batı Yüzyılı” <a href="https://medyascope.tv/2026/02/21/marco-rubionun-emperyal-restorasyon-manifestosu/" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">https://medyascope.tv/2026/02/21/marco-rubionun-emperyal-restorasyon-manifestosu/</a>; “Vassal kıta Avrupa ve entegre edilemez öteki: Rubio’nun dünya için tasarımı”, <a href="https://medyascope.tv/2026/02/21/vassal-kita-avrupa-ve-entegre-edilemez-oteki-levent-basturk-yazdi/" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">https://medyascope.tv/2026/02/21/vassal-kita-avrupa-ve-entegre-edilemez-oteki-levent-basturk-yazdi/</a> </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[2]</a> Stephen Miller hakkında bkz: Levent Baştürk, “Trump’ın akıl hocası Stephen Miller: Bir otoriter popülizm modeli ve demokratik tehdit,” <a href="https://medyascope.tv/2026/01/11/levent-basturk-yazdi-trumpin-akil-hocasi-stephen-miller-bir-otoriter-populizm-modeli-ve-demokratik-tehdit/" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">https://medyascope.tv/2026/01/11/levent-basturk-yazdi-trumpin-akil-hocasi-stephen-miller-bir-otoriter-populizm-modeli-ve-demokratik-tehdit/</a> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[3]</a> "Trump Corollary" (Trump Eki), ilk kez Aralık 2025'te yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) belgesinde resmen geçmektedir. Bu terim, 1823 tarihli meşhur Monroe Doktrini'nin 21. yüzyıl versiyonu veya güncellenmiş hali olarak tanımlanmaktadır. Medyada, Donald Trump'ın ismi ile Monroe Doktrini'nin birleştirilmesiyle türetilen "Donroe Doktrini" olarak da anılmaktadır.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[4]</a> ABD’de Evanjelik hareketin önemli bir kısmı, Tanrı’nın insanlık tarihini farklı dönemler halinde yönettiğini ve İsrail’e verilen kutsal vaatlerin harfi anlamda geçerli olduğunu savunan <strong>dispensasyonalizm</strong> öğretisine dayanır. Bu yaklaşım, modern İsrail devletini ilahi planın ve “son zamanlar” kehanetlerinin bir parçası olarak görür. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 26 Feb 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/yeni-batinin-diplomati-emperyal-restorasyon-ve-marco-rubionun-siyasi-portresi-1772039082.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dört yıllık Ukrayna Savaşı: Gazze ve İran gölgesinde aşınan batı birliği</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dort-yillik-ukrayna-savasi-gazze-ve-iran-golgesinde-asinan-bati-birligi-12707</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dort-yillik-ukrayna-savasi-gazze-ve-iran-golgesinde-asinan-bati-birligi-12707</guid>
                <description><![CDATA[Ukrayna savaşının dördüncü yılı, aslında bir cephedeki çatışmanın ötesine geçerek Batı merkezli dünya tahayyülünün stres testine dönüşmüş durumda. … Bu testin sonucu, Kiev’in geleceğiyle beraber önümüzdeki on yılın jeopolitik mimarisini de şekillendirecek. Bu noktada soru şu: Dördüncü yıl dönümünde elinde kalan şey gerçekten ilke mi, yoksa yorgun ve giderek yalnızlaşan bir vicdan mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ukrayna’daki savaş dördüncü yılını doldururken, takvimdeki bir yıl dönümünden çok daha fazlasını konuşuyoruz. Haritalarda cephe çizgileri milim milim oynarken, siyasette ve toplumlarda yorgunluk kilometrelerce ilerlemiş durumda. Savaşın ilk haftalarında kullanılan “tarihi dönemeç” ve “demokrasinin savunusu” gibi büyük laflar, yerini daha düşük tonda, daha temkinli ve çoğu zaman da iç politikaya dönük cümlelere bırakıyor. Artık sorulan soru “kim kazanacak”tan çok “kim bu yükü daha ne kadar taşıyacak” haline gelmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dört yıl önce Moskova tankları Kiev’e yürüdüğünde Batı başkentlerinde neredeyse refleks halinde bir birlik görüntüsü verildi. Enerji bağımlılığına rağmen Rusya’ya sert yaptırımlar kondu; Ukrayna’ya askeri ve mali destek paketleri hızla devreye sokuldu. “Ne kadar sürerse sürsün yanınızdayız” cümlesi hem Moskova’ya hem küresel kamuoyuna verilmiş bir taahhüt olarak kayda geçti. Bugün aynı başkentlerde kurulan cümleler daha yuvarlak. “Bütçe imkânları”, “vergi yükü”, “seçmen hassasiyetleri” gibi kelimeler çok daha sık duyuluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş sahasında da tablo siyah–beyaz olmaktan çoktan çıktı. Rusya’nın tam galibiyeti de Ukrayna’nın sahada kesin bir zaferi de ufukta görünmüyor. Cephe hattında küçük yer değişimleri büyük siyasi tartışmalar üretiyor ama haritayı kökten değiştirmiyor. Bu gri alan, Batı açısından “sınırsız destek” söylemini sürdürebilmek için gereken siyasi enerjiyi giderek daha pahalı hale getiriyor. Ukrayna ise bu gri alanda hem savaşın askeri yükünü hem de Batı’nın söylemsel tutarsızlığının faturasını aynı anda ödemek zorunda kalıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yorgun Koalisyon: Batı’nın Dili Neden Değişti?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın ilk yılında Washington, Brüksel ve Berlin’den gelen mesajlar görece netti. Demokrasi–otoriterlik, hukuk devleti–çıplak güç karşıtlığı üzerinden kurulan çerçeve kamuoyunda da güçlü bir destek buldu. Ancak zaman geçtikçe bu çerçeve hem içeriden hem dışarıdan aşınmaya başladı. ABD’de yardımları Kongre’den geçirmek her seferinde daha çetin bir kavga haline geldi. Avrupa’da ise her yeni mali paket enflasyon, enerji fiyatları ve vergi yükü başlıklarıyla birlikte tartışılır oldu. “İlke” söylemi yerini yavaş yavaş “maliyet” hesabına bıraktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu değişimin bir boyutu da Batı demokrasilerinin kendi iç kırılganlıklarıyla ilgili. Yükselen aşırı sağ, göç ile güvenlik korkuları ve pandemi sonrası ekonomik sıkışma... Hepsi Ukrayna dosyasını bir “değerler savaşı” olmaktan çıkarıp “iç politik risk” başlığına dönüştürüyor. Liderler ekranlarda hâlâ Ukrayna’ya destek mesajları verirken, kulislerde asıl konuşulanın bir sonraki seçimde kaybedilecek oylar olması tesadüf sayılamaz. Bu ikili dil, Moskova kadar Kiev ve Küresel Güney cephesinden de dikkatle izleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Batı’nın bu yorgunluğu, Rusya’nın stratejik hesabında da önemli bir yer tutuyor. Moskova, Ukrayna sahasında hızlı bir zaferden çok, uzun bir yıpratma savaşını tercih ettiği izlenimini veriyor. Zamanın kendi lehine çalışacağı, Batı kamuoyunun ve kasalarının bir noktada “yeter” diyeceği varsayımı üzerine kurulu bu beklenti kısmen Ukrayna’daki askeri adımlardan, kısmen de Batı başkentlerindeki dil değişiminden besleniyor. Dördüncü yıl dönümünde savaşın askeri dengeleri kadar sabır dengesi de gündeme oturmuş durumda.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazze Aynası: Çifte Standart ve Aşınan Meşruiyet</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ukrayna savaşının dördüncü yılına Gazze’deki yıkımın gölgesi düşmüş halde. Aynı liderlerin bir dosyada “sivil altyapı korunmalı”, “uluslararası insancıl hukuk kırmızı çizgimizdir” derken, diğer dosyada yüz binlerce sivilin hedef haline geldiği operasyonlara neredeyse kayıtsız kalmaları kelimelerin ağırlığını değiştiriyor. Ukrayna için kullanılan “savaş suçu”, “zorla nüfus transferi”, “kuşatma” gibi kavramlar Gazze söz konusu olduğunda dikkatle törpüleniyor, yerini “karmaşık güvenlik ortamı” gibi muğlak ifadelere bırakıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çifte standart ahlaki boyutunun ötesinde, tam anlamıyla stratejik bir sorun. Ukrayna için inşa edilen meşruiyet zemini, Batı’nın kendi tutarlılığına dayanıyordu. “Biz hukuku savunuyoruz” iddiası bu zeminin taşıyıcı kolonuydu. Gazze’de uluslararası hukukun en temel ilkeleri her gün ihlal edilirken, aynı aktörlerin Ukrayna için “kurallara dayalı düzen” vurgusu yapmaları giderek daha az ikna edici görünüyor. Özellikle Küresel Güney’de, Ukrayna dosyası “Batı’nın kendi güvenlik alanını koruma savaşı” olarak algılanmaya başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazze’deki görüntüler, Ukrayna’da savaşın mağduru olan milyonlarca insanın acısını gölgede bırakmıyor. Tam tersine, iki dosyayı yan yana koyan bir hafıza üretiyor. “Kimin hayatı daha değerli, kimin acısı daha görünür?” sorusu, ekranlara yansıyan her haberle birlikte büyüyor. Bu sorunun cevabı, bugünün krizleriyle beraber yarının olası çatışmalarında da kimin hangi blokla yan yana duracağını belirleyecek. Ukrayna için talep edilen dayanışmanın evrensel bir değer mi, yoksa coğrafyaya göre değişen bir ayrıcalık mı olduğu sorusu, dördüncü yılın en kritik tartışmalarından biri haline geliyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran Gölgesi: Sınırlı Kaynak, Sınırsız Cephe</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ukrayna savaşının seyrini etkileyen bir diğer faktör de İran–ABD geriliminin tırmanması. Körfez’e gönderilen uçak gemileri, bölgedeki vekil aktörlere yönelik misillemeler, Irak ve Suriye hattındaki saldırılar... Tüm bunlar Washington’un askeri ve diplomatik enerjisinin önemli bir kısmını Orta Doğu’ya çekiyor. Aynı savunma bütçesinden hem Avrupa cephesini hem Hint–Pasifik’i hem de İran merkezli kriz hattını finanse etmeye çalışan bir ABD kaçınılmaz olarak öncelik sıralaması yapmak zorunda kalıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu öncelik tartışması Avrupa’yı da doğrudan etkiliyor. Enerji güvenliği, göç dalgaları ve bölgesel istikrarsızlık riskleri, Avrupa başkentlerinin Gazze ve İran dosyalarına daha fazla odaklanmasına yol açıyor. Ukrayna hâlâ “stratejik öncelik” olarak zikredilse de pratikte karar vericilerin mesaisinin, askeri planlamanın ve medyanın odak noktasının kaydığı görülüyor. Bir anlamda Ukrayna, Batı’nın gözünde “devam eden ama gündemin ilk sırasında olmayan” kronik bir dosyaya dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran krizi, Rusya için yepyeni diplomatik fırsat kapılarını aralıyor. Moskova, hem Tahran’la askeri-teknik işbirliğini derinleştiriyor hem de Batı’nın Orta Doğu’ya gömülmesini kendi lehine bir zaman kazancı olarak okuyor. Ukrayna sahasında her ay uzayan savaş, Rusya’nın beklediği “Batı yorgunluğu”nu daha muhtemel kıldığı gibi, ABD’nin dikkatinin bölünmesiyle stratejik baskıyı da azaltıyor. Böyle bir tabloda Kiev’in hem cephane hem diplomatik ilgi açısından rekabet ettiği dosya sayısı artıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye ve Küresel Güney: Yorgun Blok, Açılan Alan</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çok katmanlı kriz ortamı, Türkiye ve daha geniş anlamda Küresel Güney için hem risk hem fırsat barındırıyor. Bir yandan Ukrayna, Gazze ve İran dosyalarında aynı anda pozisyon almak zorunda kalan Ankara, denge siyasetini her zamankinden daha ince bir çizgide yürütmek zorunda. Diğer yandan Batı ittifakının meşruiyet ve tutarlılık krizinin derinleşmesi, Türkiye’nin “çok yönlü diplomasi” söylemine alan açıyor. Karadeniz’deki denge, Gazze’deki ateşkes çağrıları ve İran dosyasında kontrollü gerilim vurgusu, bu çoklu oyunun yapı taşlarını oluşturuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel Güney’in geri kalanı da benzer bir ikilemle karşı karşıya. Bir tarafta Ukrayna savaşı üzerinden şekillenen “Rusya’ya mesafe” beklentisi, diğer tarafta Gazze ve İran başlıklarında Batı’ya duyulan güvensizlik. Birçok başkent, bu çelişkili baskılar karşısında “stratejik tarafsızlık” olarak adlandırılan orta yolu tercih etmeye çalışıyor. Fakat savaşlar uzadıkça ve görüntüler ağırlaştıkça, tarafsız kalmanın maliyeti de artıyor. Kamuoylarının tepkisi, liderlerin manevra alanını daraltıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ukrayna savaşının dördüncü yılı, aslında bir cephedeki çatışmanın ötesine geçerek Batı merkezli dünya tahayyülünün stres testine dönüşmüş durumda. Bir yanda “kurallara dayalı düzen” söylemi, diğer yanda Gazze’de ve başka coğrafyalarda esnetilen, görmezden gelinen, ertelenen kurallar var. Bir yanda Ukrayna için istenen evrensel dayanışma, diğer yanda canı yanarken kimsenin kapısını çalmadığı toplumların biriken öfkesi duruyor. Bu testin sonucu, Kiev’in geleceğiyle beraber önümüzdeki on yılın jeopolitik mimarisini de şekillendirecek. Bu noktada soru şu: Dördüncü yıl dönümünde elinde kalan şey gerçekten ilke mi, yoksa yorgun ve giderek yalnızlaşan bir vicdan mı?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 25 Feb 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/dort-yillik-ukrayna-savasi-gazze-ve-iran-golgesinde-asinan-bati-birligi-1771954175.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Japonya için anayasa değişikliği zamanı mı?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/japonya-icin-anayasa-degisikligi-zamani-mi-12702</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/japonya-icin-anayasa-degisikligi-zamani-mi-12702</guid>
                <description><![CDATA[Ülke teknik olarak Japonya Öz Savunma Kuvvetleri adı verilen fiili bir orduya sahip olsa da, bunlar teknik olarak kesinlikle savunma amaçlı ve herhangi bir saldırı kapasitesinde kullanılamıyor. LDP, Japonya Öz Savunma Kuvvetleri'nin rolünü resmileştirmek için bu anayasayı değiştirmeyi uzun zamandır hedefliyordu. Alt meclisi silip süpermesiyle LDP, bu hayaline bir adım daha yaklaştı. Ancak, anayasa değişikliği göründüğü kadar yakın olmayabilir,]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Japonya’nın 8 Şubat’a gerçekleşen alt meclis seçimleri, Japon siyasetinin durağan veya sakin bir olay olduğu imajını yerle bir etti. Zaten Başbakan Sanae Takaichi'nin göreve başlamasından sadece üç ay sonra erken seçim çağrısı yapmasıyla Japon siyaseti, hiç de alışık olmadığı “dramatik” bir döneme girmişti. Seçim öncesi anketler Takaichi ve Liberal Demokrat Parti’si (LDP) için güçlü bir zafer öngörmüştü, ancak kimse nihai sonucu beklemiyordu: 316 sandalye ile LDP süper çoğunluğa ulaştı. Ve Japonya'nın ilk kadın lideri, partisinin 70 yıl önceki kuruluşundan bu yana en büyük zaferini elde etti.Takaichi ve LDP, Temsilciler Meclisi seçimlerinde ezici bir zafer kazandı. Buna karşılık, yeni kurulan ve ana muhalefet konumunda olan Merkezci Reform İttifakı (CRA) ise, tam manasıyla “korkunç” olarak nitelendirilebilecek bir performans sergileyebildi. Seçmenlerin bu net ve sert tercihi, Japonya'nın iç siyasetinin geleceği için büyük önem taşıyacak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bahsetiğimiz gibi LDP, Japonya genelinde büyük bir zafer elde ederek 465 sandalyenin 316’sını kazandı (önceki seçimlerde 198 sandalye kazanmıştı), bu da alt mecliste tek başına üçte iki çoğunluğa sahip olduğu anlamına geliyor. Tekra vurgulayalım bu da, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana herhangi bir Japon partisinin elde ettiği en iyi sonuç. LDP’nin zaferinin boyutunu daha iyi aktarmak için şuna da dikkat çekelim: parti, 289 seçim bölgesinin 249’unu ve Tokyo'daki tüm seçim bölgelerini kazandı. Aslında, LDP o kadar iyi performans gösterdi ki; orantılı temsil listesinde sandalyelerini dolduracak yeterli adayı yoktu ve sadece bu sebepten 14 sandalyeyi diğer partilere kaptırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">LDP’nin yeni koalisyon partisi Japonya İnovasyon Partisi (Nippon Ishin no Kai) de benzer bir performans sergileyerek, çoğunluğu Osaka’daki tabanında olmak üzere toplam 36 sandalye kazandı. Ancak LDP’nin baskın performansı, Ishin’e ne kadar ihtiyaç duyduğu konusunda soruları gündeme getirdi. LDP ve Ishin birlikte Temsilciler Meclisi’nde 352 sandalyeye sahip olup, bu da tüm sandalyelerin yaklaşık dörtte üçüne denk geliyor. Bu zaferin ne kadar ezici olduğunu göstermek için, 2002’de AK Parti’nin bile Türkiye'de benzer bir sonuç elde edemediğini belirtmemiz gerek. AK Parti’nin o dönemki seçimlerde, yaklaşık %34 oy desteği ile,&nbsp; milletvekillerinin %66’sını alarak Türkiye’nin çok partili seçimlerinde en büyük temsil gücünü elde eden siyasi parti olduğunu hatırlatalım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>LDP’nin düşüşten yükselişe geçişi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Japonya’nın seçim sonuçları, sadece iki yıl öncesine göre dikkat çekici bir dönüşümü gösteriyor. O zamanlar, skandallarla boğuşan LDP, fena halde bocalıyordu. Lideri Ishiba Shigeru, partiyi 2012'den beri en kötü ikinci sonucuna götürmüş ve LDP ile ortağı Komeito ilk kez azınlık hükümeti kurmak zorunda kalmıştı. LDP ayrıca 2025 seçimlerinde Danışmanlar Meclisi’ndeki çoğunluğunu da kaybetmişti. Bu noktada, birçok kişi LDP'nin Batı’daki birçok merkez parti gibi yavaş yavaş eriyeceği veya tamamen parçalanacağını öngörüyordu. Bu iki yenilgi nedeniyle Ishiba istifa etti ve ardından gelen LDP liderlik yarışında Takaichi Sanae kazanarak Japonya tarihinde ilk kadın başbakan oldu. İlk seçildiğinde, Takaichi'nin de sorunlarla karşılaşacağı düşünülüyordu. LDP'nin uzun süredir koalisyon ortağı olan Komeito, Takaichi’nin “muhafazakâr” siyasi pozisyonları nedeniyle ittifaktan ayrılacağını açıkladı. Ancak Takaichi, bunun yerine Ishin ile bir anlaşma yapmayı başardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takaichi’nin başarısının önemli bir sırrı, diğer LDP politikacılarının aksine oldukça popüler olması. Takachi’nin popülarite oranı,&nbsp; yüzde 70’in üzerinde. Özellikle de gençler ve kadınlar arasında oldukça popüler; bu da şaşırtıcı değil çünkü Japonya'nın ilk kadın başbakanı olarak, sadece bu özelliği ile önceki tüm erkek başbakanlara ve erkek egemen siyasete kıyasla “yeniliği” temsil ediyor. Birçok kişi onu kendisine “daha yakın” buluyor ve Takaichi’nin moda tercihleri ​​gibi şeylerle ilgileniyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ana muhalefet alternatif sunamıyor</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takaichi’nin popülaritesi ötesinde, ana muhalefet CRA da bir alternatif sunmakta ve seçmenlerle bağlantı kurmakta zorlanıyor. Birçok Japon, yolsuzluk skandalları, 2008 ekonomik krizi, Çin ile diplomatik kriz ve 2011 Fukuşima nükleer kazası nedeniyle 2009-2012 yılları arasındaki Demokrat Parti yönetimini (önceki Başbakan Abe Shinzo’nun ünlü bir şekilde "kötü bir rüya" olarak tanımladığı) kötü hatırlıyor. Birçok CDP seçmeni de, ana muhalefet ittifakının Sokka Gakkai dini hareketiyle yakından ilişkili olduğu düşünülen Komeito ile işbirliğinden rahatsız oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta CRA, seçim gecesi her açıdan korkunç anlar yaşadı. Anayasal Demokrat Parti ve Komeito'nun kısmi birleşmesiyle kurulan ana muhalefet ittifakı, 167 sandalyeden 49’a düştü. Ayrıca, Hokkaido gibi eski kalelerinde bile LDP’ye yenilerek sadece 7 seçim bölgesinde temsiliyet hakkı kazandı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İronik bir şekilde, CRA’ya kaybettiren Komeito’nun kendisi o kadar kötü bir gece geçirmedi; çünkü adayları, anlaşmanın bir parçası olarak CRA’nın orantılı sıralama listesinde birinci sırada yer aldı. Hatta, sandalye sayılarını 24’ten 28’e çıkardılar. Buna karşılık, tifakın ana partisi CDP, gerçek bir felaketle karşılaştı. Sandalye sayısının 148’den 21’e düşmesiyle Komeito'dan daha bile küçük bir parti haline geldi. CRA ayrıca genel sekreteri Azumi Jun ve eski CDP lideri Edano Yukio gibi birçok önemli isim de, temsiliyet hakkı kazanamadı. Bu durum,&nbsp; 2009-2012 yılları arasında ülkeyi kısa bir süre yöneten tek istisna olan Japonya Demokrat Partisi’nin bayrağını taşıyan CDP’nin sonunu işaret bile edebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Takaichi ile Japonya nereye?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi olarak Takaichi, her bakımdan “şahin” tarafta yer alıyor. Kendisi, 2022'de suikaste kurban giden eski Başbakan Abe Şinzo’nun himayesinde yetişmiş öğrenci olarak tanımlanıyor. Abe’nin mirasını bu kadar hevesle sahiplenmesi de, beklenmedik ve trajik ölümüyle, Japon seçmenlerin gözündeki karizmatik imgesi iyice güçlenen bu efsanevi lidere olumlu bakışın, Takaichi’nin de hanesine yazılmasına neden oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takaichi’nin kadın bir lider olarak öncülük etmesi de, seçmenler nezdinde değerini artırıyor dedik; ama kendisi, İmparatorluk tahtına kadınların geçmesine karşı çıkmak gibi sosyal açıdan hemcinslerine geleneksel yaklaşan siyasi pozisyonları destekliyor. Bununla birlikte, göç gibi konularda görüşlerini yumuşatarak pragmatik bir yönünü de gösterdi. Ekonomi alanında, harcamaların artırılmasının yanı sıra gıda üzerindeki tüketim vergisinde geçici bir indirimden yana. Ayrıca ulusal güvenlik ve savunma ile dış politika konusunda da güçlü görüşlere sahip. Şimdi, kendisinin önerdiği casusluk karşıtı bir yasa ve Japon bayrağının yakılmasını yasaklayan bir yasa gibi önlemleri geçirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başbakanlığının başlarında, Takaichi, Tayvan'a ilişkin olası bir Japon askeri müdahalesi hakkında Meclis'e yaptığı açıklamaların ardından Çin ile bir krizle karşı karşıya kaldı. Tayvan'da bir askeri operasyonun Japonya için "varoluşsal bir kriz durumu" oluşturabileceğini ve 2015 barış ve güvenlik yasası uyarınca kolektif öz savunma adına askeri harekât düzenleme hakkına sahip olacağını söyledi. Bu durum Çin tarafından hoş karşılanmadı ve iç işlerine müdahale olarak görüldü. O zamandan beri iki ülke arasında diplomatik bir kriz yaşandı ve Çin, Japonya ile turizmi, kültürel faaliyetleri ve ticareti kısıtladı. Takaichi'nin zaferi, anlaşmazlığın muhtemelen devam edeceği anlamına geliyor. Yine de, Takaichi'nin muhtemelen Çin'i ziyaret edeceği 2026 Kasım ayındaki Shenzhen'deki APEC toplantısıyla iki taraf için bir fırsat doğabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takaichi ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump ile belirsiz ilişkilerle karşı karşıya kalacak. Trump, Takaichi'yi desteklemiş olsa da, ABD ve Japonya arasındaki ittifaka ne kadar bağlı olduğu konusunda sorular var. Trump son zamanlarda Çin ile ilişkilerini geliştirmeye de odaklanmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anayasa değişikliği söz konusu olabilir mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takaichi’nin popülaritesi ile iyice dokunulmaz hale gelen, “süper çoğunluğa” sahip LDP’nin üçte ikilik milletvekili sayısı üstünlüğü, parlamento komitelerine hakim olmasını ve herhangi bir yasa tasarısını veya bütçeyi Danışmanlar Meclisi'nden endişe duymadan geçirmesini sağlayabilir, çünkü rahatça herhangi bir vetoyu geçersiz kılabilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha da önemlisi; Takaichi'nin ezici zaferi, özellikle 9. Madde olmak üzere anayasanın değiştirilmesiyle ilgili tartışmaları da muhtemelen yeniden canlandıracak. Amerikan tarafından yazılan savaş sonrası anayasanın bu maddesi, Japonya'nın askeri güce sahip olmasını yasaklıyor. Ülke teknik olarak Japonya Öz Savunma Kuvvetleri adı verilen fiili bir orduya sahip olsa da, bunlar teknik olarak kesinlikle savunma amaçlı ve herhangi bir saldırı kapasitesinde kullanılamıyor. LDP, Japonya Öz Savunma Kuvvetleri'nin rolünü resmileştirmek için bu anayasayı değiştirmeyi uzun zamandır hedefliyordu. Alt meclisi silip süpermesiyle LDP, bu hayaline bir adım daha yaklaştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, anayasa değişikliği göründüğü kadar yakın olmayabilir, çünkü herhangi bir değişiklik için Meclis'in her iki kanadında da üçte iki çoğunluk gerekiyor; şu anda LDP ve Ishin, Danışmanlar Meclisi'nde basit çoğunluğa sahip değil ve bir sonraki seçim 2028'e kadar yapılmayacak. Yine de Takaichi, anayasayı değiştirmeye ve Japonya’yı yeniden militerleştirmeye hiçbir Japon liderin olmadığı kadar yakın.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 24 Feb 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/japonya-icin-anayasa-degisikligi-zamani-mi-1771927563.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yakın geleceğe dair</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yakin-gelecege-dair-12686</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yakin-gelecege-dair-12686</guid>
                <description><![CDATA[İsrail’in Gazze’de yaptıkları bir ülkenin savunmasının ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuştur.  Güçlü bir savunma oluşturmanın “Militarizm” e indirgenemeyeceği herhalde görülmüştür. Her güçlü savunma militarizm değildir. Ekonomik olarak son derece gelişmiş konvansiyonel silahlar çok ama çok pahalı savaş araçlarıdır ve bunlara yapılan yatırımlar her an teknolojinin gelişimi ile boşa düşme riskini içermektedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Türkiye’de sık kullanılan cümlelerden biri “bütün öngörüleri yanlış çıktı”dır.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu cümle müneccimler için kullanılsa yerinde bir cümle olur. Çünkü onlar geleceğe ilişkin öngörülerinde ısrarlıdır ve zaten zanaatlarının iddiası odur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu cümle ekonomistler, siyasetçiler için kullanıldığında aynı yerindeliği taşımaz. Öyle ya insanların fikirlerinin, davranışlarının yıldızlar gibi değişmesi neredeyse imkânsız rotaları yoktur. Akşam belirli bir fikirle uykuya yatıp sabah bambaşka bir fikirle uyanamazlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomistler yahut siyasetçiler niyet okurken yanlışlanabilir araçlar kullanırlar. Onların becerileri araçların nasıl kullanılacağını göstermelerinden, hangi araçları kullandıklarından bunları nasıl rafine ettiklerinden anlaşılabilir ve giderek sonuçlarına güven artar yahut azalır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaşadığımız günlerde önümüzde hayatımıza aniden yeni şekiller verebilecek bir soru duruyor. Bu sorunun önemi dahi öngörü meselesi ile ilgilidir. ABD ve elbette İsrail ve belki Birleşik Krallık ve belki diğerleri yakın vadede İran’a büyük bir saldırı başlatmak üzere midirler? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle bir saldırı olursa bu Türkiye’yi ve dünyayı nasıl etkiler? Saldırının olup olmayacağını kesinlikle bilemeyiz ve ancak ihtimalleri sıralayabiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanaatim İran’a büyük bir saldırı olacağıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu saldırının Ramazan ayı içinde olacağını düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rusya ve Çin’in takınacağı tavrın saldırı sırasında belirleyici olabileceği kanısındayım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin elbette böyle bir saldırıyı engelleme gücü yoktur. Fakat bu doğrultuda elindeki tüm olanakları kullanmalıdır. En azından asla bu saldırıya şu ya da bu şekilde destek vermemelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’de bu saldırı konusunda büyük bir kararlılık yoktur ve bu savaş büyük ölçüde İsrail’in ve Trump’ın şahsi savaşı olacaktır. Bu durum saldırganların aleyhine işleyecek bir durumdur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Gün Savaşı sırasında İsrail’de doğan yıkım İsrail halkının moralini derinden bozmuştur ve bu ateşkes süreci içinde İran’ın yeni savaş tarzına karşı İsrail’in yeni savunma araçları geliştirmiş olması mümkün görünmemektedir. İran İsrail’in zayıf noktası üzerine oynamış ve onu ateşkes istemeye zorlamıştır. Bu nokta, İsrail’in coğrafi derinlikten yoksun oluşu ve adeta bir şehirden ibaret oluşudur. Böyle bir yoksunluk bu sürede giderilebilecek bir yoksunluk değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın başında saldırgan taraf ağır kayıplar verirse mağrur saldırganlar darbelerini muhtemelen artıracak yeni araçları devreye sokabilir. Savaş konvansiyonel kalmanın sınırlarını zorlayabilir ve taktik nükleer silahlar gündeme girebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. Dünya Savaşı'nda Pasifik Cephesinin açılmasına neden olan şey, Pearl Harbour Baskını değil, bu baskına yol açan ABD girişimi idi. ABD Japonya’nın petrole ulaşımını kesince Pasifik Savaşı başlamıştır. İran’a yapılacak bir saldırının Çin’in enerjisini de hedef aldığı açıktır. Dünyanın içinde bulunduğu gerilim düzeyinde herhangi bir mevcut savaşta yapılacak nükleer bir saldırının tetikleyici olabileceğini düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabloyu şimdilik böyle özetleyebilirim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablonun bize öğretebileceği bazı şeyler de mutlaka vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in Gazze’de yaptıkları bir ülkenin savunmasının ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuştur. Bir devlet bütün yıkıcı gücüyle doğrudan bir halkı hedef almıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güçlü bir savunma oluşturmanın “Militarizm” e indirgenemeyeceği herhalde görülmüştür. Her güçlü savunma militarizm değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik olarak son derece gelişmiş konvansiyonel silahlar çok ama çok pahalı savaş araçlarıdır ve bunlara yapılan yatırımlar her an teknolojinin gelişimi ile boşa düşme riskini içermektedir. Bugün güçlü olan silah yarın etkisiz olabilir. Zengin olmayan ülkelerin halkları bu ağır faturalar altında ezilir. Ülkemizin durumu bir açıdan da böyle bir durumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nükleer güç daha ucuz ve etkili bir araçtır. Türkiye bu güce ulaşmalıdır ve maddi gücünü bu gücün taşıyıcıları doğrultusunda kullanmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletlerin, Cenevre Konvansiyonlarının onları yaratanlar için bile bir anlamının kalmadığını gördüğümüz günümüzde olup bitenlerden çıkaracağımız en önemli ders belki de budur.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/yakin-gelecege-dair-1771676455.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Moskova’nın Afrika cephesi: Kenya’daki savaşçı dosyası ne anlatıyor?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/moskovanin-afrika-cephesi-kenyadaki-savasci-dosyasi-ne-anlatiyor-12678</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/moskovanin-afrika-cephesi-kenyadaki-savasci-dosyasi-ne-anlatiyor-12678</guid>
                <description><![CDATA[Kenya son günlerde alışık olmadığı bir tartışmanın içinde. Ülkenin siyaset sahnesinde dile getirilen iddialara göre yüzlerce Kenyalı iyi maaş ve yeni bir hayat vaadiyle Rusya’ya götürülüp Ukrayna cephesine sürülüyor. Kamuoyuna yansıyan rakamlar yaklaşık 1000 kişiden söz ediyor. Bu tablo Nairobi ile Moskova arasındaki ilişkilerin yanı sıra Afrika’nın küresel güç mücadelesinde nasıl bir “insan kaynağı havuzu” hâline geldiğini de gösteriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kenya son günlerde alışık olmadığı bir tartışmanın içinde. Ülkenin siyaset sahnesinde dile getirilen iddialara göre yüzlerce Kenyalı iyi maaş ve yeni bir hayat vaadiyle Rusya’ya götürülüp Ukrayna cephesine sürülüyor. Kamuoyuna yansıyan rakamlar yaklaşık 1000 kişiden söz ediyor. Bu tablo Nairobi ile Moskova arasındaki ilişkilerin yanı sıra Afrika’nın küresel güç mücadelesinde nasıl bir “insan kaynağı havuzu” hâline geldiğini de gösteriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Özellikle Ukrayna Savaşı’nın uzadığı, cephe hatlarının dalgalandığı ve hem Moskova’nın hem Kiev’in yeni asker arayışına girdiği bir dönemde, Afrika’dan yükselen bu hikâye, savaşın artık sadece Avrupa topraklarını değil, binlerce kilometre ötede yaşayan yoksul gençlerin hayatlarını da doğrudan etkilemeye başladığını hatırlatıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Kenya’nın iç siyasetinde açılan tartışma</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kenya Ulusal Meclis Başkanı’nın çıkışı, meseleyi iç güvenlik ve dış politika gündeminin tam ortasına yerleştirdi. Peki bu kadar çok insan, böylesine stratejik bir hatta nasıl ve kimlerin bilgisi dahilinde hareket ediyor? İddialara göre süreç, sosyal medya ve iş ilanı siteleri üzerinden başlıyor. Sonrasında ise yurt dışında yüksek maaşlı işler vadeden aracı yapılar, işsiz gençlere cazip paketler sunuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rusya’da fabrika işi, güvenlik görevliliği ya da lojistik pozisyon gibi başlıklarla yapılan bu çağrılar sonunda cephe hattına uzanan tek yönlü bir bilete dönüşüyor. Aileler çocuklarının ortadan kaybolmasından sonra gerçeği öğrenmeye çalışıyor. Kimi zaman da Rusya’dan gelen ölüm haberleriyle neyle karşı karşıya olduklarını fark ediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu hikâyenin doğal sonucu olarak mesele hızla iç siyasetin malzemesi hâline geliyor. İktidar kanadı, konuyu güvenlik kurumlarına havale eden dosyayı teknik boyuta çeken temkinli bir dil kullanıyor. Buna karşılık muhalefet, “vatandaşların savaş tüccarlarına teslim edildiği” söylemiyle hükümete yükleniyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Parlamentoda art arda verilen soru önergeleri yürütmenin Rusya ile yürüttüğü temasların sınırlarını ve şeffaflığını sorguluyor. Özellikle, kimlerin bu ağları organize ettiği bu kişilerin Kenya içindeki ve dışındaki bağlantıları başka ülkelerde de benzer yapılanmaların olup olmadığı gibi sorular ön plana çıkıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Eğer ortada örgütlü bir insan kaçakçılığı ve savaşçı devşirme şebekesi varsa, bu yalnızca Kenya’nın değil bölgedeki diğer devletlerin de gündemine girecek bir güvenlik riski anlamına geliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Moskova açısından “gönüllülük” ve gri alan</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rusya’nın Nairobi Büyükelçiliği, “Biz kimseye iş teklif etmedik, resmi vize vermedik” mesajıyla kendini doğrudan sorumluluktan uzak tutmaya çalışıyor. Ancak aynı açıklamalarda, yabancıların Rus yasaları çerçevesinde gönüllü olarak orduya katılabileceği hatırlatılıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tam da bu noktada, kâğıt üzerinde “gönüllülük” olarak sunulan sistemle sahadaki ekonomik gerçeklik arasındaki uçurum ortaya çıkıyor. İşsizliğin yüksek olduğu, kamu hizmetlerinin yetersiz kaldığı, gençler için eğitim ve istihdam kanallarının tıkandığı bir ortamda “gönüllü karar” ile “mecburi çıkış arayışı” arasındaki çizgi fazlasıyla inceliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Moskova açısından tablo farklı görünüyor. Ukrayna’daki savaş uzadıkça, cephede sürekli bir insan kaynağı ihtiyacı doğuyor. İçeride kısmi seferberlik, mahkûmların cepheye sürülmesi, taşra bölgelerinden yoğun asker devşirilmesi gibi yöntemler toplumda yorgunluk yaratmış durumda.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Böyle bir ortamda, Afrika’dan gelen her bir yabancı savaşçı, Rusya’nın kendi kamuoyu üzerindeki baskıyı hafifleten bir “tampon” işlevi görüyor. Üstelik bu insanların büyük bölümü çatışmanın tarihsel, siyasi ve etik boyutlarına dair sınırlı bilgiyle daha çok ekonomik motivasyonla hareket ediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuçta Kremlin, savaşın siyasi maliyetini içeride mümkün olduğunca aşağıda tutarken, cephe hattındaki yükün bir bölümünü dışarıya transfer etmiş oluyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Afrika’nın kırılganlığı ve yeni “insan kaynağı diplomasisi”</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Afrika’nın birçok ülkesinde derinleşen ekonomik sorunlar, siyasi kırılganlık ve yüksek işsizlik küresel aktörler için çeşitli müdahale kapıları açıyor. Bir kısmı bu kapılardan altyapı yatırımı, kredi hattı ya da ticaret üzerinden giriyor. Diğerleri ise, tıpkı Kenya tartışmasında görüldüğü gibi, insan kaynağı üzerinden yeni bağlantılar kurmaya çalışıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Genç nüfusun fazla olduğu, gelecek beklentisinin zayıf, göç arzusunun güçlü olduğu her ülkede, bu tür ağların yeşermesi için uygun zemin ortaya çıkıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Burada dikkat çekici noktalardan biri bu ağların çoğu zaman “resmi” kanallardan değil, gayriresmî aracı şirketler, göçmenlik ofisleri, “danışmanlık” adı altında çalışan küçük yapılar üzerinden işlemesi. Devletler, ancak kriz patlak verdiğinde, kaybolan vatandaşlar ve ortaya çıkan iddialar üzerinden bu yapılarla yüzleşmek zorunda kalıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün Kenya’da tartışılan model, yarın bir başka Doğu Afrika ülkesinde, ertesi gün Batı Afrika’da farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir. Böyle bir senaryoda Afrika doğal kaynaklar ve oy potansiyeli yüksek bir diplomatik havuz olmanın yanında savaşır hale getirilebilir genç nüfusuyla da küresel güçlerin hesaplarına dâhil olacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada hukuki zeminin bulanıklığı da önem taşıyor. Uluslararası hukukta paralı savaşçıların ve yabancı savaşçıların statüsü tartışmalı. Devletler, bu tür faaliyetlere bilinçli olarak izin vermeseler bile göz yumdukları ya da yeterince engellemedikleri her durumda kendi yükümlülükleriyle karşı karşıya kalıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kenya gibi ülkeler bir yandan vatandaşlarının güvenliğini korumak, insan kaçakçılığı ve sömürüyü engellemek zorunda; diğer yandan da Rusya gibi büyük aktörlerle diplomatik dengeleri gözetmek mecburiyetinde. Bu ikili baskı, benzer vakalar arttıkça daha görünür hâle gelecek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Afrika Ukrayna savaşının “dolaylı cephesi” mi oluyor?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kenya dosyası, aslında uzun süredir tartışılan bir gerçeği daha çıplak biçimde ortaya koyuyor. Afrika, büyük güçler arasındaki mücadelede artık sadece oy aranan bir blok değil insan kaynağına kadar uzanan çok katmanlı bir rekabet sahası. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rusya, Ukrayna savaşında bu alanı daha açık şekilde kullanırken başka aktörlerin de farklı çatışma sahalarında benzer yöntemlere yönelmesi ihtimal dışı değil. Kıta, diplomatik arenada BM oylamaları, ekonomik alanda kritik madenler ve piyasa potansiyeli ile öne çıkarken, şimdi bir de “savaşçı ihracı” gibi karanlık bir başlıkla anılma riskini taşıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün Kenya’da konuşulan her vaka yarın başka bir ülkenin gündemine düşebilir. Bu nedenle, Nairobi’de yürüyen tartışma Kenya’nın iç meselesi olarak görülmemeli. Ekonomik kırılganlığın derinleştiği, işsizliğin kronikleştiği ve genç nüfusun umutsuzlaştığı bir kıtada, kaç hükümet kendi vatandaşının pasaportunu, farkında olmadan başka devletlerin savaş bileti hâline getirme riskiyle karşı karşıya kalacak? Kenya’daki dosya, bu soruyu şimdiden acı bir gerçeklik duygusuyla soran ilk örneklerden biri olmaya aday.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 21 Feb 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/moskovanin-afrika-cephesi-kenyadaki-savasci-dosyasi-ne-anlatiyor-1771599891.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Münih Güvenlik Konferansı 2026: Yıkım topu siyaseti, stratejik belirsizlik ve sessiz çelişkiler</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/munih-guvenlik-konferansi-2026-yikim-topu-siyaseti-stratejik-belirsizlik-ve-sessiz-celiskiler-12664</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/munih-guvenlik-konferansi-2026-yikim-topu-siyaseti-stratejik-belirsizlik-ve-sessiz-celiskiler-12664</guid>
                <description><![CDATA[Konferansın en önemli mesajı şu: Düzen yalnızca güçle değil, meşruiyetle ayakta kalır. Eğer güvenlik politikaları adalet duygusunu zedeliyor, ekonomik maliyetler toplumsal sabrı aşıyor ve reform çağrıları somut kurumsal adımlara dönüşmüyorsa, “yıkım topu” metaforu bir teşhis olmaktan çıkıp kalıcı bir gerçekliğe dönüşebilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2026 Münih Güvenlik Konferansı’nın ruh hali, iyimser bir restorasyon arayışından çok, kırılgan bir düzenin muhasebesini andırıyordu. Konferans raporunda kullanılan “yıkım topu siyaseti” metaforu, yalnızca belirli aktörleri değil, bir dönemin zihniyet değişimini tarif ediyor: Kurallara dayalı düzenin yerini, kısa vadeli güç projeksiyonlarının aldığı bir çağ.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Münih’te dile getirilen mesajlar ile satır aralarında saklı gerçekler arasında belirgin bir mesafe var. Bu makale, hem raporun teşhislerini hem de konferans kürsüsünden yükselen söylemleri birlikte okuyarak, görünür olanla görünmeyen arasındaki boşluğa odaklanıyor.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ABD ve Düzenle Mesafesi: Bir Kişiden Fazlası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Raporun en çarpıcı yönlerinden biri, ABD’nin 1945 sonrası inşa ettiği uluslararası düzenle arasına koyduğu mesafeyi merkezine alması. Bu tespit önemli; ancak mesele yalnızca bir liderlik tarzı değil. Örneğin Donald Trumph döneminde belirginleşen ticaret savaşları, NATO’ya yönelik koşullu güvenlik söylemi ve çok taraflı kurumlardan geri çekilme eğilimi, Amerikan toplumundaki daha derin bir dönüşümün semptomu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada konferansta dile getirilen göç politikaları tartışması dikkat çekiciydi. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Batı’nın göç karşısında ortak bir tavır geliştirmesi gerektiğini savundu. Söylem düzeyinde bu, egemenlik ve sınır güvenliği vurgusuyla uyumlu görünüyor. Ancak eleştirel bir soru sorulmalı: Orta Doğu’daki müdahaleler, yaptırım rejimleri ve ekonomik baskı politikaları nedeniyle istikrarsızlaşan coğrafyalardan yükselen göç dalgalarında Batılı aktörlerin payı nedir? Eğer güvenlik politikaları belirli bölgelerde kırılganlığı artırıyorsa, göçü yalnızca “sınır sorunu” olarak tanımlamak analitik bir eksiklik değil midir?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa: Stratejik Özerklik mi, Stratejik Tereddüt mü?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya Başbakanı Friedrich Merz konuşmasında Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini vurguladı. Bu, uzun süredir tartışılan “stratejik özerklik” fikrinin yeniden canlanması anlamına geliyor. Ancak Avrupa Birliği’nin kurumsal yapısı, savunma entegrasyonu ve siyasi birlik düzeyi düşünüldüğünde, retorik ile kapasite arasındaki makas hâlâ açık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa güvenliğinin omurgası olan NATO &nbsp;çerçevesi korunurken, ABD’ye bağımlılığı azaltma hedefi dile getiriliyor. Fakat bu ikili stratejinin nasıl yönetileceği belirsiz. Avrupa savunma sanayii kapasitesi artıyor; ancak ortak komuta yapısı, hızlı karar alma mekanizmaları ve siyasi uyum hâlâ parçalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha önemlisi, Rusya’ya uygulanan yaptırımların Avrupa ekonomileri üzerindeki maliyeti konferans salonlarında yüksek sesle dile getirilmedi. Rusya’ya karşı açıklanan ek tedbir paketleri, enerji fiyatlarından sanayi üretimine kadar geniş bir yelpazede Avrupa ülkelerinde ciddi baskılar oluşturdu. Enflasyon, rekabet gücü kaybı ve sosyal hoşnutsuzluk artarken, bu maliyetin uzun vadeli sürdürülebilirliği konusunda açık bir tartışma yürütülmedi. Güvenlik dayanışması vurgusu güçlüydü; fakat ekonomik dayanıklılığın sınırları yeterince sorgulanmadı.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Küresel Güney ve Seçici Çok Taraflılık</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konferans raporu, kurallara dayalı düzenin aşındığını vurgularken, bu düzenin geçmişteki eşitsizliklerini de teslim ediyor. Ancak burada da bir çelişki var: Batı merkezli normatif çerçeve savunulurken, Küresel Güney’in temsil ve adalet talepleri ne ölçüde ciddiye alınıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya Ticaret Örgütü’nün zayıflaması ve ticaret hukukunun aşınması eleştiriliyor. Fakat ticaret kurallarının uzun yıllar boyunca gelişmekte olan ekonomiler üzerinde yarattığı asimetriler, reform tartışmalarında ikincil planda kalıyor. Benzer şekilde Birleşmiş Milletler sisteminin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’ndaki başarısızlığı dile getirilirken, finansman yükümlülüklerinin yerine getirilmemesindeki büyük güç sorumluluğu yeterince açık konuşulmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, “seçici çok taraflılık” eleştirisini güçlendiriyor: Kurallar savunuluyor, ancak kuralların eşit uygulanıp uygulanmadığı sorusu askıda kalıyor.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye ve Bölgesel Gerçeklik</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konferansın Avrupa-Atlantik eksenine yoğunlaşması, Karadeniz ve Orta Doğu hattındaki dinamikleri görece arka plana itti. Oysa Türkiye, &nbsp;hem NATO içindeki konumu hem de savunma sanayii kapasitesiyle Avrupa güvenliğinin ayrılmaz bir parçası. Karadeniz dengesi, enerji güvenliği ve tahıl koridoru gibi başlıklar, çok kutuplu düzende Ankara’nın oynayabileceği rolü gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Münih’te Türkiye çoğunlukla “dengeleyici aktör” olarak anıldı; kurucu bir güvenlik mimarisi ortağı olarak değil. Bu yaklaşım, Avrupa güvenlik tahayyülünün hâlâ dar bir coğrafi ve zihinsel çerçeveye sıkıştığını düşündürüyor.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Reform mu, Restorasyon mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konferansın temel gerilimi burada düğümleniyor: Amaç 1945 sonrası düzeni restore etmek mi, yoksa yeni bir güç dağılımına uygun biçimde reforme etmek mi? Eğer düzen, yalnızca Batı’nın liderliğine dayalı bir yapı olarak algılanmaya devam ederse, yükselen güçlerin ve Küresel Güney’in desteğini kazanmak zorlaşacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yıkım topu siyaseti” metaforu, mevcut kırılmayı iyi tarif ediyor; ancak panzehirin ne olduğu konusunda netlik eksik. Daha kapsayıcı bir temsil sistemi mi? Güvenlik ile kalkınmayı eşitleyen yeni bir finansal mimari mi? Yaptırımların maliyetini daha adil paylaşan mekanizmalar mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik Sıkışma ve Toplumsal Ruh Hâli</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1980’lerden 2010’lara uzanan dönemde Almanya’da hâkim duygu istikrardı. Refah artışı süreklilik arz ediyor, sosyal devlet güvence sağlıyordu. Bugün ise enflasyonun %8’leri gördüğü bir dönemden geçildi; reel gelirler geriledi, enerji faturaları yükseldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Münih’teki Bayerischer Hof bünyesindeki restoranların personel yetersizliği nedeniyle haftanın bazı günlerinde kapalı kalması sembolik bir örnek olarak okunabilir. Aynı mekânın her yıl Münih Güvenlik Konferansı’na ev sahipliği yapması, küresel güvenlik tartışmaları ile yerel ekonomik kırılganlık arasındaki ironiyi derinleştiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sağlık sisteminde randevu sürelerinin uzaması, eğitimde personel açığı, gastronomi ve hizmet sektöründeki işgücü krizi; bunların tümü yapısal bir yorgunluğun göstergesidir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göç Paradoksu ve Siyasal Kırılma</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya demografik olarak yaşlanıyor ve işgücü açığı büyüyor. Sağlık, bakım, gastronomi ve lojistik sektörleri büyük ölçüde göçmen emeğine dayanıyor. Bu bir tercih değil, ekonomik zorunluluk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak aynı dönemde özellikle eski Doğu eyaletlerinde Almanya için Alternatif Partisi (AfD) yükselişte. Merkez partiler – Alman Sosyaldemokrat Partisi (SPD) ve Birlik 90/ Yeşiller Partisi ( Bündnis 90/ Dei Grünen) hatta Bavyera Eyaleti’nde Hristiyan Birlik Partisi ( CSU) seçmen desteği kaybediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yükseliş yalnızca göç meselesi değil; “elitlerin halktan kopuşu” algısının ürünüdür. Ekonomik daralma, kimlik siyasetini besliyor. Göçmen emeğine bağımlı bir ekonomi ile göç karşıtı bir siyasal söylem arasındaki çelişki ise derinleşiyor.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sessiz Soruların Gölgesinde</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2026 Münih Güvenlik Konferansı bir alarm ziliydi; fakat aynı zamanda bir tereddüt belgesiydi. Söylem düzeyinde kararlılık, pratik düzeyde ihtiyat hâkimdi. ABD ile Avrupa arasındaki güven sorgulanıyor; ancak kopuş istenmiyor. Rusya’ya karşı sertlik sürüyor; fakat ekonomik maliyet konuşulmuyor. Göç eleştiriliyor; fakat göçün yapısal nedenleri yeterince tartışılmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de Münih’in en önemli mesajı şu: Düzen yalnızca güçle değil, meşruiyetle ayakta kalır. Eğer güvenlik politikaları adalet duygusunu zedeliyor, ekonomik maliyetler toplumsal sabrı aşıyor ve reform çağrıları somut kurumsal adımlara dönüşmüyorsa, “yıkım topu” metaforu bir teşhis olmaktan çıkıp kalıcı bir gerçekliğe dönüşebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Münih’ten yükselen çağrı, statükonun savunusu değil; cesur bir yeniden tasarım ihtiyacıdır. Ancak bu tasarım, yalnızca rakipleri değil, müttefiklerin kendi çelişkilerini de masaya yatırabildiği ölçüde mümkün olacaktır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 19 Feb 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/munih-guvenlik-konferansi-2026-yikim-topu-siyaseti-stratejik-belirsizlik-ve-sessiz-celiskiler-1771418451.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>G2 Gölgesinde yalnızlaşan Avrupa: Washington ile Pekin arasında sıkışan kıta</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/g2-golgesinde-yalnizlasan-avrupa-washington-ile-pekin-arasinda-sikisan-kita-12659</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/g2-golgesinde-yalnizlasan-avrupa-washington-ile-pekin-arasinda-sikisan-kita-12659</guid>
                <description><![CDATA[G2 belki resmî bir “iki başkent anlaşması”na dönüşmeyebilir. Fakat kararların fiilen iki merkez etrafında şekillendiği bir düzen ihtimali güçleniyor. Avrupa’nın sorusu basit görünüyor, cevabı zor. Bu oyunda izleyen tarafta kalmayı kabullenmek mi, geç kalmış da olsa kendi senaryosunu yazmak mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Dünyanın gündemi yine iki başkent arasında daralıyor. Washington ile Pekin aynı anda konuşuyor, kapıları kapatıyor, sonra yeniden pazarlığa dönüyor. Avrupa ise çoğu dosyada sonradan ayar yapan taraf rolüne itiliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu tablo, “iki kutuplu dünya geri döndü” gibi kolay bir cümleye sığmıyor. Daha rahatsız edici bir gerçek var. Kuralların yerini takvimler, ilkelerin yerini baskı paketleri, stratejinin yerini kriz yönetimi alınca, kıtanın refleksleri yavaşlıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üstelik Avrupa için mesele yalnız dış politika başlığı olmaktan çıktı. Güvenlik, sanayi, teknoloji, enerji, hatta seçim dinamikleri tek bir düğümde birleşiyor. G2 tartışması bu yüzden teorik bir etiket gibi durmuyor ve günlük hayatın maliyetine kadar iniyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Trump’ın ikinci perdesi ve Çin dosyası</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü, Washington’un Çin’e bakışını daha öngörülebilir yapmadı. Fakat daha keskin bir pazarlık disiplinine bağladı. Gümrük vergileri, teknoloji kısıtları ve kritik tedarik alanlarında “izin verilen liste” mantığı devam ediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu kez fark, pazarlık payının daha görünür hâle gelmesi. Washington, Pekin’i sistemin dışına itmek yerine baskı altında tutup masada tutmaya çalışıyor. Sertlik ile pazarlık aynı anda yürütülüyor ve bu ikili kurgu, müttefiklerden de aynı ritmi istiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa’nın zorluğu burada başlıyor. ABD çizgisine yaklaştıkça Çin pazarında alan kaybı riski büyüyor. Çin’le mesafeyi korudukça Washington’da güvenlik kuşkusu derinleşiyor. Kıta, iki taraftan gelen baskının kesişim noktasında kalıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Çin–Rusya yakınlaşması ve Avrupa’ya yansıması</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu gerilimin arka planında Çin–Rusya yakınlaşması var. Ukrayna savaşının uzaması Moskova’yı Pekin’e daha fazla yaslanmaya zorluyor. Enerji ticareti, finansal kanallar ve teknoloji erişimi, Rusya açısından nefes borusuna dönüşüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Pekin ise bu ilişkiyi Avrupa’yı kendi çevresine hapseden bir kaldıraç gibi kullanıyor. Rusya, Batı’yı meşgul ediyor. Avrupa güvenlik ve bütçe yükünü taşıyor. Çin, küresel rekabeti daha rahat bir zeminde sürdürüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu ortaklık eşit bir ortaklık hissi vermiyor. Güç dengesi Pekin lehine akıyor. Fakat Avrupa açısından sonuç değişmiyor. Ukrayna’daki savaş bitmiyor, güvenlik faturası kabarıyor, Çin dosyası ticaretle sınırlı kalmıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">G2 söylemi ve Avrupa’nın sıkışma hâli</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa’nın sıkışması, iki bağımlılığın çakışmasından doğuyor. Güvenlikte ABD şemsiyesi, üretimde ve tedarikte Çin kapasitesi. Bu ikili bağ, kriz anlarında bir “seçim baskısı”na dönüşüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump yönetimi NATO içinde daha yüksek savunma harcaması ve daha sert yük paylaşımı istiyor. Ticarette de “Amerika’nın çıkarı” merkezli bir çizgi güçleniyor. Avrupa başkentleri, ittifakı ayakta tutmak için daha fazla ödeme yapmak zorunda kalıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çin cephesinde ise tablo daha sessiz, fakat daha yapışkan. Avrupa şirketleri için Çin hâlâ dev bir pazar. Fakat siyasi risk, teknoloji kısıtları ve düzenleyici belirsizlik artıyor. Kıta, iki tarafa da tam güvenemeyen bir pozisyona kayıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Teknoloji, yeşil dönüşüm ve tedarik zincirleri</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rekabetin en sert hissedildiği alan teknoloji. Çipler, yapay zekâ altyapıları, ileri üretim ekipmanları, veri güvenliği. Washington, müttefiklerinden kısıt çizgisine yaklaşmalarını bekliyor. Pekin ise pazar erişimini ve tedarik gücünü koz olarak öne çıkarıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa’daki şirketler burada iki ayrı riskle karşı karşıya. Çin pazarında kayıp ihtimali bir yanda duruyor. Diğer yanda ABD ile uyumsuz hareket edildiğinde siyasi maliyet ihtimali büyüyor. Bu ikisi birleşince yatırım kararları ağırlaşıyor, stratejik belirsizlik kalıcılaşıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yeşil dönüşüm bu düğümü daha da sıkıyor. Avrupa, karbon hedefleri için uygun maliyetli teknolojiye ihtiyaç duyuyor. Güneş panelinden bataryaya uzanan birçok başlıkta Çin’in ağırlığı hissediliyor. AB ise kendi sanayisini korumak için daha sert önlemler tartışıyor ve bu tartışma iklim hedefleriyle sanayi politikasını aynı anda geriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">İç siyaset baskıları ve stratejik özerklik arayışı</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Dış baskılara bir de Avrupa’nın iç gündemi ekleniyor. Aşırı sağın yükselişi, merkez siyasetin daralması, toplumlarda biriken ekonomik yorgunluk. Dış politika, giderek daha fazla iç siyasetin keskin diliyle şekilleniyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu atmosfer, ortak bir Çin vizyonu üretmeyi zorlaştırıyor. Her ülkenin ticaret önceliği farklı. Her hükümetin seçmen baskısı başka bir yönden geliyor. Ortak duruş, çoğu zaman en düşük ortak paydada kalıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Stratejik özerklik söylemi bu yüzden güçlü bir slogan, zayıf bir uygulama gibi görünüyor. Savunmadan teknolojiye, enerjiden kritik madenlere uzanan geniş alanda somut kapasite artışı yavaş ilerliyor. Bu yavaşlık sürdükçe G2 anlatısı, Avrupa’yı kenara iten bir pratik hâline geliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Avrupa için mümkün çıkış yolları</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa’nın bu sıkışmadan çıkışı, Çin dosyasını dar bir ticaret başlığına indirgemeden ele almasına bağlı. Ukrayna savaşı, Rusya’ya yönelik baskı, Afrika ve Asya’daki yatırım rekabeti, hepsi aynı çerçevede okunmak zorunda. Bu çerçeve netleşmeden kıtanın güvenlik mimarisi de toparlanmıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İkinci çıkış hattı sanayi ve teknoloji kapasitesi. Yarı iletkenlerden yapay zekâya, bataryadan elektrikli araç ekosistemine kadar birçok alanda Avrupa’nın standardı belirleyen aktör rolüne yaklaşması gerekiyor. Bu rol, tek tek ülkelerin parça parça hamleleriyle kurulamıyor. Ortak yatırım, ortak regülasyon, ortak ölçek gerekiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üçüncü hat, Avrupa’nın yakın çevresinde daha öngörülebilir bir siyaset kurabilmesi. Balkanlar, Doğu Avrupa, Akdeniz, Afrika, Orta Doğu. Bu kuşakta uzun vadeli plan üretebilen bir Avrupa, küresel masada daha ağır konuşur. Bu kuşak yönetilemediğinde, kıta kendi gündemini bile başkalarının takvimine göre ayarlamak zorunda kalıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuç kısmı burada kilitleniyor. G2 belki resmî bir “iki başkent anlaşması”na dönüşmeyebilir. Fakat kararların fiilen iki merkez etrafında şekillendiği bir düzen ihtimali güçleniyor. Avrupa’nın sorusu basit görünüyor, cevabı zor. Bu oyunda izleyen tarafta kalmayı kabullenmek mi, geç kalmış da olsa kendi senaryosunu yazmak mı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/g2-golgesinde-yalnizlasan-avrupa-washington-ile-pekin-arasinda-sikisan-kita-1771272353.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Münih’ten diplomasi notları: Tatlı sert mesajlar, yeni dengeler ve masadaki görünmeyen harita</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/munihten-diplomasi-notlari-tatli-sert-mesajlar-yeni-dengeler-ve-masadaki-gorunmeyen-harita-12657</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/munihten-diplomasi-notlari-tatli-sert-mesajlar-yeni-dengeler-ve-masadaki-gorunmeyen-harita-12657</guid>
                <description><![CDATA[Belki de Münih’in asıl gerçeği şu: Barış dostlarla değil, çıkarların kesiştiği zor düşmanlarla kurulur. Ve bu yıl Münih’te en net görülen şey şuydu: Dünya düzeni artık tek merkezli değil. Masada açık duran harita yeniden çiziliyor. Sorulması gereken soru şu: Bu harita çizilirken kim masada, kim menüde?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Münih Güvenlik Konferansı, 1963’te “Uluslararası Askeri Bilimler Toplantısı” adıyla yola çıktığında daha çok NATO içi savunma koordinasyonuna odaklanan teknik bir platformdu. Bugün ise küresel güç dengelerinin nabzının tutulduğu, jeopolitik yön tayinlerinin yapıldığı bir laboratuvar niteliğinde. Her yıl Hotel Bayerischer Hof’un tarihi salonlarında toplanan liderler, Davos’un finans elitlerini andıran bir yoğunlukla dünya siyasetinin ana başlıklarını tartışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Türkiye açısından dikkat çekici bir eksiklik sürüyor: Cumhurbaşkanı ya da Başbakan düzeyinde katılım hâlâ yok. Temsil çoğunlukla dışişleri ve savunma bürokrasisiyle sınırlı kalıyor. Bu sene onlarda katılım sağlamadı. Bu durum, Ankara’nın küresel güvenlik mimarisindeki konumunu tartışmaya açan bir sembolik boşluk yaratıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarihin Gölgesi: 2007’nin Hâlâ Duyulmayan Sesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Münih kürsüsü geçmişte kırılma anlarına sahne oldu. 2007’de Vladimir Putin’in yaptığı konuşma, tek kutuplu dünya düzenine yönelik en açık meydan okumalardan biriydi. O gün dile getirilen NATO genişlemesi, güvenlik mimarisinin çöküşü ve Batı’nın stratejik körlüğü gibi başlıklar, aradan geçen yıllara rağmen Avrupa’da tam anlamıyla içselleştirilmiş görünmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Merz: Sakin Ton, Sert Çerçeve</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya Başbakanı Friedrich Merz konuşmasında ABD liderliğinin artık otomatik ve tartışmasız olmadığını ima etti. Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini güçlendirmesi gerektiğini, yeni ittifaklara açık olunacağını vurguladı. Türkiye ve Hindistan’a yaptığı özel atıflar dikkat çekiciydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, Washington merkezli klasik transatlantik çerçevenin aşılabileceğine dair bir sinyaldi. Alman basınında Merz’in konuşması “stratejik gerçekçilik” olarak yorumlandı. Tonu yumuşaktı ama çerçevesi sertti: Avrupa artık güvenliğini outsource edemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Macron: Alkış Var, Etki Sınırlı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emmanuel Macron beşinci kez Münih’teydi. Alkışlarla karşılandı, ancak konuşması genel çerçevede kaldı. Avrupa stratejik özerkliği vurgusu yinelendi fakat salondaki enerji konuşmanın sonuna doğru azaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, Avrupa liderlerinin söylem ile stratejik kapasite arasındaki boşluğu hâlâ dolduramadıklarını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Rubio: Tatlı Sert Diplomasi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kürsüye çıktığında salonun psikolojisini iyi okudu. Konuşmasına ABD ile Avrupa’nın ortak tarihine vurgu yaparak başladı: “Biz birlikteyiz… Aynı medeniyetin parçasıyız.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen yıl aynı kürsüden daha sert bir üslupla konuşan J.D. Vance’in aksine Rubio gerilimi düşürdü. Ancak içerik değişmemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soğuk Savaş sonrası dönemi “tehlikeli bir yanılsama” olarak tanımladı. Küreselciliği eleştirdi, ulus-devlet vurgusu yaptı. Birleşmiş Milletler’in etkisizliğini dile getirdi. En kritik cümlesi şuydu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bunu tek başımıza yapmaya hazırız, ama umarız sizinle birlikte yapabiliriz.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu diplomatik bir nezaket değil, stratejik bir uyarıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Alman yorumcular, konuşmayı “freundlich im Ton, hart in der Sache” (üslupta dostça, içerikte sert) diye nitelendirdi. Avrupa rahatladı çünkü azarlanmadı. Ama mesajı da aldı: ABD yeni bir hat çiziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ukrayna, Çin, Hindistan: Çok Katmanlı Rekabet</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Voladımir Zelenski’nin konuşması moral ve duygusal açıdan en güçlü anlardan biriydi. Avrupa’ya “bizi yalnız bırakmayın” çağrısı, Ukrayna meselesinin hâlâ kıtanın güvenlik kalbi olduğunu gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Wang YI Avrupa’ya “rakip değil partner olalım” mesajı verdi. Çin, transatlantik çatlaklardan stratejik fırsat üretmeye çalışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Subrahmanyam Joishankar ise Hindistan’ın stratejik özerkliğini vurguladı. Yeni çok kutuplu düzende Delhi’nin bağımsız bir merkez olacağı mesajı netti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ortadoğu: Adı Anılmayan Dosya</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Resmî konuşmalarda “Ortadoğu” kelimesi sınırlı geçti. Ancak masanın görünmeyen dosyası oydu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; •&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mazlum Abdi’nin davetli olması,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; •&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Necirvan Barzani’nin yoğun diplomasi trafiği,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; •&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İran adına sürgündeki veliaht Reza Pahlavi’nin&nbsp; sahneye çıkması,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">bölgesel satrancın devam ettiğini gösteriyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Münih’te ayrıca İran rejimine karşı büyük bir miting düzenlenmesi ve Pahlavi’nin burada konuşması, İran dosyasının Batı başkentlerinde yeniden şekillendiğine işaret ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Koridorlarda şu soru dolaştı: Türkiye’nin üst düzey katılım göstermemesi, Mazlum Abdi ile aynı fotoğraf karesine girmemek için miydi? Resmî bir yanıt yok. Ama diplomasi bazen katılımdan çok yoklukla mesaj verir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Van Kleist Ödülü ve Sembolizm</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konferans sonunda verilen Ewald von Kleist Ödülü’nün Ukrayna halkına ithaf edilmesi, Avrupa’nın güvenlik kimliğini yeniden tanımlama çabasının sembolüydü. Dayanışma retorikten pratiğe taşınmak zorunda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Masadaki Harita</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Münih’in soğuğu bu yıl da sertti. Ama salon sıcaktı. Fısıltı yoktu. Herkes dikkat kesilmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2007’deki uyarılar tam anlaşılmadan 2022’ye gelindi. 2026’da Avrupa hâlâ yön arıyor. ABD ton değiştiriyor ama strateji değişmiyor. Çin bekliyor. Hindistan yükseliyor. Ukrayna direniyor. İran yeniden denkleme sokuluyor. Ortadoğu konuşulmuyor ama paylaşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de Münih’in asıl gerçeği şu: Barış dostlarla değil, çıkarların kesiştiği zor düşmanlarla kurulur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu yıl Münih’te en net görülen şey şuydu: Dünya düzeni artık tek merkezli değil. Masada açık duran harita yeniden çiziliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorulması gereken soru şu: Bu harita çizilirken kim masada, kim menüde?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/munihten-diplomasi-notlari-tatli-sert-mesajlar-yeni-dengeler-ve-masadaki-gorunmeyen-harita-1771230848.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Politika ekonominin yoğunlaşmış ifadesidir”</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/politika-ekonominin-yogunlasmis-ifadesidir-12646</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/politika-ekonominin-yogunlasmis-ifadesidir-12646</guid>
                <description><![CDATA[Trump’ın MAGA adıyla tanımladığı politikası, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao’nun, uzun yıllar önce dile getirdiği öngörüyü doğruluyor. “Politika ekonominin yoğunlaşmış ifadesidir”. Bilgi işlem teknolojisine egemen olan dar bir çevre de boş durmuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anadolu ve Ortadoğu; yüzlerce, hatta binlerce yıl boyunca “Eski Dünyada” uygarlıkların ve ekonominin merkezleriydi. Sayısız savaşlara, doğal felaketlere ve dramlara sahne oldular. Üzerinde bulunduğumuz coğrafyada binlerce yıldır yaşayanlar ise tanıklarıydılar. İnsanlık tarihinin başladığı varsayılan bu bölge, son dönemde bir kez daha sıcak çatışmaları yaşadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın seçilmesinin ardından Netanyahu’nun Filistin’de yarattığı, insanlık dramı herkesin gözlerinin önünde sergilendi. Küresel paylaşım savaşı senaryolarının 21 Yüzyıla uyarlanmış halini izliyor gibiyiz. Gazze’de Filistinlilerin yaşadıkları; ABD’nin güdümünde tasarlanmak istenen, “Yeni Dünya Düzenine” ilişkin yeterli ipuçları veriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Dışişleri Bakanı Rubio geçtiğimiz 13 Şubat 2026 günü 50 ülke liderinin katılımlarıyla toplanan, “Münih Güvenlik Konferansında” ülkesinin yeni dış politika anlayışını açıkladı. <span style="color:#141414">Öncesinde, konferansı izleyen muhabirlere; "Dünya gözlerimizin önünde çok hızlı bir şekilde değişti. "Jeopolitik çağındayız ve bu yüzden hepimiz, rollerimizi gözden geçirmeye ihtiyaç duyuyoruz” dedi. ABD’nin kürselleşme konusundaki yeni yaklaşımını özetledi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#141414">Rubio; “Sınırların olmadığı bir dünya bize (ABD) büyük zarar verdi, bu gelişme doğayı da tarihi de göz ardı eden bir yaklaşımdı” dedi. “Kitlesel göçün geleceği tehdit eden ve ABD ile Avrupa'nın birlikte yaptıkları bir hata olduğunu” sözlerine ekledi. Aslında tanımları; tarife oranlarının yükseltilmesinin, ardındaki gerçeği ortaya koydu. Rubio’ya göre; göçe karşı çıkmak da "yabancı düşmanlığı değildi". Aksi takdirde medeniyetlerinin varlığı tehdit altına girecekti. ABD ile Avrupa’nın "kaderlerinin birlikte örüldüğünü" ve bu süreçte birlikte davranmaları gerekliydi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#141414">Ülkesinin yaklaşımını; "restorasyon sürecini tek başımıza yapmaya hazırız. Ama Avrupa'yla birlikte tercih ederiz, zayıf müttefikler değil, işlemeyen bir statükoyu savunan müttefikler değil, onu düzeltmeye çalışan müttefikler istiyoruz. Avrupa kendini savunabilir hale gelmeli. Hiç kimse müşterek gücümüzü test etmeye kalkmasın. Batı'nın gerileme sürecini yöneten, kibar görevliler olmayacağız," sözleriyle dile getirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#141414">Yukarıdaki açıklamalarından, geçmişte kurulan ittifaklara parasal kaynak sağlamaktan uzak duracakları, küreselleşmeyi ABD merkezli ekonomik çıkar alanı yaratmak olarak değerlendirdikleri anlaşılıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın MAGA adıyla tanımladığı politikası, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao’nun, uzun yıllar önce dile getirdiği öngörüyü doğruluyor. “Politika ekonominin yoğunlaşmış ifadesidir”. Bilgi işlem teknolojisine egemen olan dar bir çevre de boş durmuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hızla gelişen “Yapay Zekanın” (AI) beyaz yakalı kesimi işlevsiz bırakacağı varsayımını, bir tür psikolojik silah gibi kullanıyorlar. Son günlerde Varoufakis’in tekno feodaller adını verdiği bu kesimin etkinliklerinin arttığı gözleniyor. ABD merkezli tek kutuplu yeni bir dünya düzeninin sayısal teknolojinin katkısıyla kurulmasını tasarlıyor olmalılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açlık, yoksulluk ve artan dünya nüfusunun, iklim değişikliklerinin etkisiyle, binlerce yılda neden oldukları göçleri ve küresel alt üst oluşları da hesaplarken, kullandıkları algoritmaları henüz bilmiyoruz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Feb 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/politika-ekonominin-yogunlasmis-ifadesidir-1771155143.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Söylem ve siyaset kıskacında Filistin: Türkiye’de aktivizmin bedeli</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/soylem-ve-siyaset-kiskacinda-filistin-turkiyede-aktivizmin-bedeli-12644</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/soylem-ve-siyaset-kiskacinda-filistin-turkiyede-aktivizmin-bedeli-12644</guid>
                <description><![CDATA[Şüphesiz, Erdoğan Rejimi’nin İsrail’e karşı sürdürdüğü sert söylemin, muhafazakâr tabanın konsolidasyonunu sağlayan bir siyasi zırh işlevi var. Ancak aynı zamanda rıza üretimini hedefleyen profesyonel bir meşruiyet yönetimi (legitimacy management) stratejisi olma işlevi de gözden uzak tutulmamalı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">7 Ekim 2023 sonrası süreçte Türkiye’nin Filistin politikası, ulusal ve uluslararası alanda sergilenen "Filistin Hamisi" retoriği ile pratik uygulamalar arasında derinleşen bir yarılmaya sahne oldu. Hükümetin İsrail’i en üst perdeden “soykırımcı” ve “terörist” olarak niteleyen sert söylemi, bağımsız aktivist gruplar tarafından stratejik bir “dış politika tekeli” inşası ve hesaplı bir ikiyüzlülük olarak değerlendirildi. Ankara, 7 Ekim’in ardından başlangıçta arabuluculuk rolüne talip olmuş ve mutedil bir ton benimsemişti. Ancak talip olduğu rolün Katar ve Mısır tarafından doldurulması ve İsrail’in Gazze’de işlediği insanlık suçlarının korkunç boyutlara varması üzerine Erdoğan Rejimi farklı bir söylem benimsedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak anlaşılmıştır ki, bu sertleşmenin gerekçesi içerideki ticari ve lojistik sürekliliği maskeleme çabasıdır. Ayrıca Filistin davasını toplumsal bir hak arayışına dönüştürmeye çalışan aktivistlerin eylemleri, Filistin’e dair Erdoğan Rejimi’nin söylem tekeline karşı bir meydan okuma olarak kabul edilmiştir. Bu durum bağımsız pro-Filistin aktivistlerinin sistematik olarak baskılanmasını beraberinde getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan Rejimi’nin Filistin politikası, kamuoyuna sunulan hamasi <strong>ahlaki koruyuculuk</strong> anlatısı ile kapalı kapılar ardında yürütülen <strong>reelpolitik</strong> gerçekler arasında muazzam bir <strong>yapısal yarılma</strong> sergilemektedir. İsrail'in Gazze’deki eylemlerini “soykırım” olarak nitelendiren retorik ile bu söylemi boşa çıkaran stratejik ve ekonomik sürekliliklerin eşzamanlı varlığı, Achille Mbembe’nin kavramsallaştırdığı <strong>nekropolitik düzen</strong> ve Francesca Albanese’nin raporunda vurgulanan <strong>sömürgeci-ırkçı kapitalizm</strong> bağlamında bölgesel bir izdüşüm olarak yorumlanmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şüphesiz, Erdoğan Rejimi’nin İsrail’e karşı sürdürdüğü sert söylemin, muhafazakâr tabanın konsolidasyonunu sağlayan bir <strong>siyasi zırh</strong> işlevi var. Ancak aynı zamanda rıza üretimini hedefleyen profesyonel bir <strong>meşruiyet yönetimi</strong> (legitimacy management) stratejisi olma işlevi de gözden uzak tutulmamalı. Lakin bu siyasi zırh ve meşruiyet yönetimi stratejisi sahadaki ekonomik gerçeklerle çarpıştığında açığa çıkan <strong>stratejik ikiyüzlülük</strong> içerideki eleştirel seslerin hukuk sopasıyla susturulması yoluyla perdelenmesini beraberinde getirmekte. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ekonomik Can Damarları: Petrol, Lojistik ve “Gölge Ticaret”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan Rejimi’nin 2 Mayıs 2024’te ilan ettiği resmi ticaret yasağına karşın, kamuoyuna yansıyan veriler İsrail’in savaş kapasitesini besleyen ekonomik kanalların fiilen açık kaldığını göstermiştir. Pro-Filistin aktivistler Türkiye ile İsrail arasında resmi söylemin aksine <strong>hülle ticaret</strong>in yanı sıra devam eden ekonomik ve stratejik ilişkiler bulunduğunu ortaya koydular. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aktivistlerce Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hattı üzerinden petrol sevkiyatı, çelik ve stratejik ürün ticareti, ZIM ve benzeri nakliye şirketlerinin liman faaliyetleri ile Kürecik ve İncirlik gibi üslerin varlığı, Türkiye’nin İsrail’e sağladığı dolaylı destek unsurları olarak gösterilmiştir. Sürekli kendini savunmakta olan hükümet ise İsrail’le doğrudan ticaretin sona erdiğini, İsrail limanları üzerinden Filistin’e ulaşan sevkiyatların yanlış yorumlandığını savunmuştu. Aktivistler ise bu mekanizmayı “hülle ticareti” olarak tanımladı ve tartışma giderek sertleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filistin Eylem Komitesi, Direniş Çadırı ve Filistin İçin Bin Genç gibi oluşumların raporları, ambargo söylemi ile uygulama arasındaki yarılmayı ayrıntılandırmaktadır. 20 Ocak’ta yayımlanan ve Filistin Gençlik Hareketi (PYM), Filistin İçin Enerji Ambargosu (EEFP) ile İlerici Enternasyonal tarafından hazırlanan “<strong>Soykırım Vanaları Hâlâ Açık-</strong> <strong>Türkiye’nin İsrail’e Gizli Ham Petrol Sevkiyatlarını Teşhir Ediyoruz</strong>” başlıklı rapor, özellikle BTC hattı üzerinden İsrail’e ulaşan Azerbaycan petrolüne dikkat çekmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Raporlara göre BTC Hattı’ndan enerji akışı stratejik bir süreklilik taşımakta. AKP’li Özlem Zengin’in hattın sağladığı varil başına 1,27 dolarlık geliri “onur” vesilesi olarak nitelemesi, tartışmayı daha da büyüttü. Azerbaycan devlet şirketi SOCAR’ın ürettiği petrolün, Türkiye’de BOTAŞ tarafından işletilen hat üzerinden taşınması, sürecin kurumsal boyutuna işaret ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aktivistler bu akışı “<strong>soykırımın yakıt tedariki</strong>” olarak tanımlamakta; Mayıs 2024–Aralık 2025 arasında tespit edildiği belirtilen 57 <strong>hayalet gemi</strong> ise ambargonun nasıl aşıldığına dair somut örnekler sunmaktadır. Takip sistemlerini kapatan veya sevkiyat rotasını farklı gösteren gemilerin İsrail limanlarına ulaştığı öne sürülmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca, başta Direniş Çadırı’nın X hesabından yaptığı paylaşımlar olmak üzere, değişik aktivist gruplar son günlerde petrol sevkiyatının hâlâ kesintisiz devam ettiğini ortaya koyuyor. Yalnız son günlerdeki sevkiyatın “hayalet gemi”lerden önemli bir farkı var: Artık İsrail’e petrol sevkiyatı yapan gemiler takip sistemlerini kapatmak ve sevkiyat rotasını gizlemek gereğini hissetmiyorlar. DEM Parti Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da bu durumu TBMM’de son günlerde dile getirdi. &nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo içinde en dikkat çekici unsur, Türkiye’nin “yerli ve milli” savunma sanayii hamlesinin sembol şirketlerinden Baykar ile İtalyan savunma devi - Albanese’nin soykırım endüstrisi listesinde yer verdiği - Leonardo S.p.A. arasında kurulan ortaklıktır. LBA Systems adıyla fuarda yer alan bu girişim, Türkiye savunma sanayiinin İsrail’e askeri teknoloji sağlayan küresel tedarik zincirleriyle doğrudan temasını görünür kıldı.</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>IDEF 2025: Soykırım Ekonomisinin Vitrini</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler (BM) Özel Raportörü <strong>Francesca Albanese</strong> tarafından Haziran 2025'te <strong>"İşgal Ekonomisinden Soykırım Ekonomisine”</strong> başlıklı bir rapor yayınlandı. Bu raporda İsrail'in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma, diğer Filistin topraklarındaki askeri operasyonlarına ve yerleşim politikalarına destek vererek "soykırım ekonomisinden" kâr elde etmekle olan çok sayıda uluslararası şirketi ifşa etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu raporun yayınlanmasından kısa bir süre sonra Temmuz 2025’te İstanbul’da <strong>17. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı</strong> (IDEF 2025) düzenlendi. Albanese’nin raporunda adı geçen bazı dev küresel silah şirketleri IDEF 2025’in katılımcıları arasındaydı. Bu fuar Rejim’in dünyaya yaptığı “İsrail’e silah ambargosu” çağrıları ile kendi pratik uygulamaları arasındaki gerilimin en görünür sahnesi oldu. Fuara, Gazze’de kullanılan silah ve teknolojilerin üreticisi olarak anılan Lockheed Martin (F-35 üreticisi), BAE Systems, Leonardo, Thyssenkrupp ve HP gibi şirketlerin katılması elbette aktivistlerin dikkatinden kaçmayacaktı. Fuardaki varlıklarının yanı sıra, bu şirketlerin ürünlerini “<em>çatışma sahasında test edildi</em>” (battle-tested) etiketiyle pazarlaması bardağı taşıran son damla oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">IDEF’in en üst düzey devlet kurumlarının ev sahipliğinde gerçekleşmesi ve söz konusu firmaların protokol çerçevesinde ağırlanması, retorik düzeydeki eleştiriler ile kurumsal uygulamalar arasındaki mesafeyi daralttı. Çağdaş Hukukçular Derneği’nin (ÇHD) bu şirketler hakkında yaptığı suç duyurusuna savcılığın verdiği “takipsizlik” kararı ise ibretlik bir vaka olarak karşımızda. Savcılık, IDEF’in “<em>üst seviyede resmi bir organizasyon</em>” olduğunu vurgulayarak şirketlerin faaliyetlerini hukuki soruşturma dışında bırakmıştır. Haliyle bu durum, Soykırım Endüstrisi’nin birincil derecede faillerine sağlanmış fiilî bir “yargı zırhı” olmakta.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo içinde en dikkat çekici unsur, Türkiye’nin “yerli ve milli” savunma sanayii hamlesinin sembol şirketlerinden Baykar ile İtalyan savunma devi - Albanese’nin soykırım endüstrisi listesinde yer verdiği - Leonardo S.p.A. arasında kurulan ortaklıktır. LBA Systems adıyla fuarda yer alan bu girişim, Türkiye savunma sanayiinin İsrail’e askeri teknoloji sağlayan küresel tedarik zincirleriyle doğrudan temasını görünür kıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leonardo’nun İsrail deniz kuvvetlerine sağladığı deniz topları, radarlar ve lazer hedefleme sistemleri; Gazze ablukası ve kıyı operasyonları bağlamında sıkça anılmaktadır. Açıktır ki, bu durum “Filistin’in Hamisi” söylemi ile kurulan askeri ortaklıklar arasında belirgin bir gerilim ortaya çıkarıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Enerji Jeopolitiği ve BP Anlaşmaları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji anlaşmaları, devletlerin ahlaki söylemlerini stratejik ve mali çıkarlarının gerisine ittiği "nekropolitik" bir alandır. Türkiye’nin <strong>BP </strong>ve<strong> Chevron</strong> ile imzaladığı son anlaşmalar, Francesca Albanese’nin raporunda vurgulanan <strong>"yaşamı yok eden koşulların finansmanı"</strong> ve <strong>"kaynak gaspı"</strong> kriterleri üzerinden ele alınmalıdır. BP, Azerbaycan petrolünün büyük bölümünü kontrol eden konsorsiyumun da başında. Aynı şirket, SOCAR ile birlikte işgal altındaki Filistin topraklarında gaz projelerinde yer almayı planlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, Bakü-Tiflis-Ceyhan (<strong>BTC</strong>) boru hattı üzerinden akan ve <strong>SOCAR</strong> aracılığıyla İsrail’e ulaşan petrol, işgal devletinin savaş makinesi için mutlak bir <strong>hayati damar</strong> niteliğinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hükümetin bu akışı "uluslararası hukuk" ve "ticari anlaşmalar" diyerek savunması, ahlaki maliyeti örtmeye yetmiyor. Türkiye’nin bu petrol akışından elde ettiği ve Özlem Zengin’in “onur” duyduğu varil başına yaklaşık <strong>1,27 dolar</strong> olarak bildirilen komisyon geliri, devletin <strong>soykırımdan kâr sağlayan aktör</strong> konumuna düşmesine neden olmakta. Albanese raporuna göre, insan hakları ihlallerine maddi katkı sağlayan her türlü ticari ilişki, hem şirketleri hem de geçişe izin veren devletleri sorumlu kılar. Lakin anlaşılıyor ki, Erdoğan Rejimi, bugünün dünyasında kendisini bundan sorumlu tutacak bir konjonktür göremiyor ve varil başına 1,27 dolar, savunduğunu iddia ettiği Filistin davasına ağır basıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik ve askeri düzlemdeki bu sürekliliğin diplomatik tamamlayıcısı olarak da Donald Trump’ın ortaya attığı ve BM Güvenlik Kurulu 2803 sayılı kararından sonra uygulamaya konan <strong>Barış Planı</strong> bağlamında şekillendirilecek yeni bölgesel düzen arayışı karşımıza çıkıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji hatlarından savunma sanayii ortaklıklarına, diplomatik kurullardan yeniden inşa projelerine kadar uzanan çok katmanlı yapı; Erdoğan Rejimi’nin retorik düzeydeki Filistin desteği ile ekonomik, askeri ve diplomatik pratikler arasındaki çelişkiyi görünür kılmaktadır. Bu gerilim, yalnızca dış politika tercihlerinin değil, etik ve hukuki sorumlulukların da merkezinde yer almaktadır.</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Barış Planı” ve Sömürgeci Barış Mühendisliği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donald Trump’ın “Barış Planı”, Filistinlileri, kendi kaderini tayin etme hakkına sahip siyasi özne olmaktan çıkarıp güvenlik ve yönetim teknolojileri merkezli bir modele indirgiyor. Plan, Gazze’yi, biyometrik verilerle izlenen ve dijital araçlarla kontrol edilen bir yönetim alanına dönüştürmeyi hedeflemekte. Bu çerçevede Gazze, sömürgeci yönetim tekniklerinin test edildiği bir laboratuvar ve ekonomik portföy alanı olarak tasavvur edilmekte.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Plan kapsamında oluşturulan ve daimi üyeliğin yüksek mali taahhütlere bağlandığı ve soykırımcı Netanyahu’nun da içinde yer aldığı Barış Kurulu’na Mısır, BAE, Suudi Arabistan, Ürdün, &nbsp;Pakistan, Endonezya ve Katar gibi ülkelerle birlikte Türkiye de dahil oldu. Tüzüğünde Gazze kelimesinin bir kez bile geçmediği Barış Kurulu’nda Müslüman ülkelerin de yer alması &nbsp;Gazzelinin tutsak olarak görüldüğü Gazze’de uygulamaya konulacak olan 21. Yüzyıl sömürgeciliği örneğine meşruiyet ve koruma sağlamaktan başka bir amaç taşımıyor. Jared Kushner, Steve Witkoff, Marco Rubio, Tony Blair ve ismi Epstein dosyalarında geçen finans milyarderi Marc Rowan’ın da yer aldığı bu yapı, Gazze’nin egemenliğinin finansal ve idari düzenlemeler üzerinden yeniden tanımlanmasını hedeflemekledir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurulun kamuoyuna sunduğu <strong>Gaza Riviera</strong> vizyonu ile sahadaki ağır yıkım tablosu arasında derin bir uçurum bulunmaktadır. On binlerce can kaybı ve milyonlarca ton enkazın varlığı, bu kalkınma retoriği ile <strong>nekropolitik gerçeklik</strong> arasındaki çelişkiyi büyütmektedir. Biyometrik kayıt sistemleri, dijital cüzdanlar ve sürekli gözetim mekanizmalarıyla şekillenen bir <strong>dijital panoptikon</strong> tasarımı ise Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının askıya alındığının somut göstergeleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak enerji hatlarından savunma sanayii ortaklıklarına, diplomatik kurullardan yeniden inşa projelerine kadar uzanan çok katmanlı yapı; Erdoğan Rejimi’nin retorik düzeydeki Filistin desteği ile ekonomik, askeri ve diplomatik pratikler arasındaki çelişkiyi görünür kılmaktadır. Bu gerilim, yalnızca dış politika tercihlerinin değil, etik ve hukuki sorumlulukların da merkezinde yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sokağın Sesi: “İsrail’le Ticaret Filistin’e İhanet”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rejimi’nin retorik düzeydeki Filistin desteği ile ekonomik, askeri ve diplomatik pratikler arasındaki çelişki, haliyle bağımsız pro-Filistin aktivizmi tetikleyen bir rol oynadı. Devlet onaylı ve yönetilebilir duyarlılık mitinglerinden ayrışan “Direniş Çadırı”, “Filistin İçin Bin Genç” ve “Filistin Eylem Komitesi” gibi oluşumlar, Türkiye’de alışılagelmiş kalıpların dışında yeni bir toplumsal muhalefet dalgası başlattı. Komünist öğrencilerden anti-kapitalist muhafazakârlara uzanan geniş ve heterojen bir yelpaze sergileyen pro-Filistin aktivizm dalgası, eleştiri oklarını yalnızca İsrail’e değil doğrudan hükümete ve sermayeye yöneltti. BOTAŞ, Zorlu Center, SOCAR binası, İsrail’e seyrüsefer halinde olan gemilerin uğradığı limanlar ve İsrailli gemicilik devi ZIM’in yerel ortağı Belstar gibi hedeflere yönelik eylemler ekonomik işbirliğini sahada görünür kılmıştır. Bu eylemlerle birlikte “<strong>İsrail’le ticaret Filistin’e ihanet</strong>” sloganı devletin ahlaki liderlik anlatısını sarsan siyasal bir itiraz olarak yükselmiştir ve bu trend bugün de devam ediyor…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir Silah Olarak Hukuk: TCK 299, 301 ve 2911 Sayılı Kanun</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rejim, eleştirel aktivizme karşı yargı kurumlarını susturma aygıtına dönüştürerek karşılık vermiştir. 245’ten fazla aktivist hakkında açılan davalar ve 70’i aşkın kişiye getirilen yurt dışı çıkış yasakları, yargı sürecini bir taciz, yıldırma ve caydırma aracına çevirmiştir. <strong>2911 Sayılı Kanun’</strong>a göre barışçıl protestoların “<strong>kanuna aykırı toplantı”</strong> olarak damgalanması ve <strong>TCK 301</strong>’e göre, ticari ilişkileri ifşa edenlerin “devlet kurumlarını aşağılama” suçlamasıyla hedef alınmasında araçsal olmuştur. <strong>TCK 299</strong> ise siyasal eleştiriyi “Cumhurbaşkanına hakaret” çerçevesinde kriminalize etmek için devrete sokuldu. Böylece anayasal haklarını kullanan aktivistler, devletin bekasını tehdit eden unsurlar olarak kurgulandı.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’deki aktivistler Filistin için İsrail terörüne karşı aynı talepleri kendi hükümetlerine karşı dile getirdikleri ve bunun mücadelesini verdikleri gerekçesiyle şiddete maruz kalmakta, yargılanmakta ve cezaevlerine konulmaktadır. Bu tablo, devlet söylemi ile sahadaki uygulamalar arasındaki derin çelişkiyi daha da görünür kılmaktadır.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Somut Örneklerle Devlet Baskısı ve Polis Şiddeti</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Baskı, mahkeme salonlarının ötesine taşarak sokakta sistematik bir cezalandırma pratiğine de dönüştü. İstiklal Caddesi’ndeki yürüyüşe müdahale eden polis 43 kişiyi darp ederek ve “ters kelepçe” uygulayarak gözaltına aldı. Kasım 2024’te Mavi Marmara gazisi Fevziye Şenoğlu ve kadın arkadaşlarının da yer aldığı Beştepe’de düzenlenen eyleme de şiddet kullanılarak müdahale edildi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kasım 2024’de, TRT World Forum sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasını “Neden Azerbaycan Petrolü Gidiyor?” diye kesen dokuz genç gözaltına alındı. Gözaltına alınan kadın eylemcilerin çıplak arama iddiaları kamuoyunda derin yankı uyandırdı. IDEF 2025 Fuarı’nı protesto eden 12 aktivistten İsmail Çelik, “Katil İsrail, işbirlikçi Erdoğan” sloganı nedeniyle TCK 299 kapsamında tutuklandı ve 71 gün cezaevinde kaldı. Bu örnekler, yargının bağımsız pro-Filistin eylemcileri sindirmek ve caydırmak için siyasi iradenin bir aracı olarak işlev gördüğünü ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Örnek Olaylar: Fevziye Şenoğlu, Şeyma Yıldırım ve Kuban Kural</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mavi Marmara gazisi <strong>Fevziye Şenoğlu</strong>, Türkiye’nin İsrail’le yaptığı siyasi ve ticari ilişkilerin kınandığı Ankara Beştepe’te gerçekleştirilen bir protestodan dolayı, 5 kadın arkadaşıyla beraber yargılanmış ve haklarında savcılık 3 yıla kadar hapis talep etmişti. Sebep olarak 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet olarak gösterildi. Şenoğlu bunun yanı sıra üç ayrı davadan daha yargılanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şeyma Yıldırım</strong>, Erdoğan’ın konuşmasına yönelik müdahalesi sonrası hapis yatmış; halen dört ayrı davadan yargılanmakta ve yurt dışı çıkış yasağıyla karşı karşıya bulunmaktadır. Eskişehir Filistin ile Dayanışma Platformu sözcülerinden <strong>Kuban Kural</strong> ise, “Cumhurbaşkanlığı Varlık Fonuna bağlı BOTAŞ Filistin soykırımının suç ortağıdır” ifadesi gerekçe gösterilerek, TCK 301’e göre “Türk Milletini, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama suçu” iddiasıyla yargılanmaktadır. Kural, “Cumhurbaşkanına hakaret” iddiasıyla yargılandığı davadan berat etmiş olmakla beraber, savcı yeniden yargılanması talebiyle istinafa başvurmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merhum aktivist <strong>Ayşenur Ezgi Eygi</strong>, Batı Şeria’da İsrail işgal güçleri tarafından katledildiğinde devlet töreniyle sahiplenilmişti. Rejim, Eygi’nin cenazesini de Filistin istismarına meze yapmaktan bir adım bile geri durmamıştı. Oysa Eygi de İsrail işgaline karşı tam boykot, tam tecrit, tam ambargo ve kesintisiz yaptırım talep eden bir insan hakları aktivistiydi. Ancak Türkiye’deki aktivistler Filistin için İsrail terörüne karşı aynı talepleri kendi hükümetlerine karşı dile getirdikleri ve bunun mücadelesini verdikleri gerekçesiyle şiddete maruz kalmakta, yargılanmakta ve cezaevlerine konulmaktadır. Bu tablo, devlet söylemi ile sahadaki uygulamalar arasındaki derin çelişkiyi daha da görünür kılmaktadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 15 Feb 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/soylem-ve-siyaset-kiskacinda-filistin-turkiyede-aktivizmin-bedeli-1771101948.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump’ın İran stratejisi: Diplomasi sürüyor, “plan B” masanın kenarında</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-iran-stratejisi-diplomasi-suruyor-plan-b-masanin-kenarinda-12627</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-iran-stratejisi-diplomasi-suruyor-plan-b-masanin-kenarinda-12627</guid>
                <description><![CDATA[Herkes masanın açık kalmasına yatırım yapıyor, fakat kimse masaya kaldırması zor bir paket bırakmak istemiyor. Fakat plan B masanın kenarında durduğu sürece, tek bir kıvılcım bile süreci başka bir yola sokabilir. Trump’ın denklemi burada kilitleniyor: diplomasiyi sürdürmek, caydırıcılığı canlı tutmak, Netanyahu’nun güvenlik taleplerini yönetmek, Tahran’ın kırmızı çizgilerini aşırı zorlamamak. Bu kadar çok ip aynı anda çekildiğinde, gerilimin kontrol altında kalması bile bir başarı sayılır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Washington’daki Trump–Netanyahu buluşması, kameralar önünde diplomasi cümleleriyle kapandı. “Müzakereler sürmeli” denildi, ortak bir yol haritası ilan edilmedi. Bu sessizlik bile başlı başına bir işaret: İran dosyası tek bir başlığa sığmıyor, her başlık bir diğerini kilitliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Toplantının geride bıraktığı asıl his şu: Beyaz Saray masasında iki dosya var. Bir dosyada görüşme kanalı, Umman hattı, denetim pazarlığı. Diğer dosyada yaptırımlar, askeri caydırıcılık, “gerekirse” cümlesi. Trump konuşurken ilk dosyayı öne çıkarıyor, ikinci dosyayı masanın kenarında tutuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu ikili kurgu, klasik bir gerilim yönetimi modeli gibi çalışıyor. Kapı açık kalsın, içerideki taraf çıkışın maliyetini hissetsin. Sorun şu: O kapının arkasında bekleyenler çoğaldıkça koridor daralıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Beyaz Saray fotoğrafı: “Konuşuyoruz” cümlesinin gölgesi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Trump’ın “kesinleşmiş bir karar yok” vurgusu, Netanyahu’nun beklentilerini frenleyen bir çizgiye işaret ediyor. İsrail, İran’la yürüyen görüşmelerin çerçevesinin genişlemesini istiyor. Washington ise önce nükleer başlıkta ilerleme arıyor ve masayı devirecek bir genişlemeyi riskli görüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fakat Trump’ın dili tek renkli kalmıyor. Aynı gün “askeri seçenek masada” mesajı da dolaşımda kaldı. Bölgeye ikinci uçak gemisi gönderme ihtimalinin gündeme taşınması, plan B’nin sadece retorik olmadığını gösteriyor. Diplomasi sürerken, caydırıcılığın sesini yükseltmek Trump’ın pazarlık tarzına uyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu hamle iki adrese birden yazılıyor. Tahran’a “zaman kaybettirme” uyarısı gidiyor. Tel Aviv’e ise “sahada da varım” güvencesi veriliyor. İç siyasette de ayrı bir denge kuruluyor, zira İran dosyası Washington’da her zaman seçim takvimine bağlanan bir tartışma başlığı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Askeri pozisyonun yükselmesi, diplomasinin ritmini de etkiliyor. Bölgedeki deniz ve hava unsurlarının artırılması pazarlık masasını güçlendiren bir kaldıraç işlevi görüyor. Fakat aynı kaldıraç sahadaki küçük bir olayın büyüme riskini de artırıyor. Son günlerde gündeme gelen tanker gerilimi ve drone vakaları, “kontrollü baskı” çizgisinin ne kadar kolay sarsılabildiğini hatırlatıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Netanyahu’nun geniş çerçevesi: Nükleerin ötesi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Netanyahu’nun talebi, uranyum zenginleştirme oranlarının konuşulduğu dar bir anlaşmayla sınırlı kalmıyor. Füze kapasitesi, vekil güç ağları, bölgesel baskı unsurları da pakete girsin istiyor. İsrail güvenlik doktrini “katmanlı tehdit” fikri üzerine kurulu. Nükleer dosya frenlense bile diğer katmanlar açık kalırsa riskin şekil değiştirdiğini savunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yaklaşımın bir pazarlık mantığı da var. Maksimalist gündem masaya yüksek bir “açılış fiyatı” koyuyor. Sonra pazarlıkla aşağı iniliyor. Netanyahu’nun hesabı, nükleer sınırlama üzerinden İran’ın ekonomik nefes almasının bölgesel ağlara kaynak akıtma kapasitesini büyüteceği yönünde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İsrail’in hedef aldığı ağ, Gazze sonrası zayıflamış olsa bile tamamen çözülmüş sayılmıyor. Washington’un da zaman zaman vekil gruplar başlığını askeri seçenekle ilişkilendirmesi, Netanyahu’nun “paketi büyütelim” çağrısına zemin sağlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Trump’ın elini zorlaştıran nokta burada. Kapsam genişledikçe, Tahran’ın masaya oturma motivasyonu zayıflıyor. Üstelik İran dosyasında başarı, bir metnin imzalanması kadar o metnin uygulanabilir olmasına bağlı. Uygulanabilirlik ise tarafların kırmızı çizgilerinin kalınlığıyla ölçülüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Tahran’ın kırmızı çizgileri: Denetim sinyali var, füze yok</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İran cephesinin son günlerde verdiği sinyal karmaşık. Bir yanda “her türlü doğrulamaya açığız” gibi güçlü bir mesaj var. Bu, nükleer programın askeri hedef taşımadığı iddiasını somutlaştırma çabası.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Diğer yanda füze kapasitesi için kapı kapalı. Tahran, balistik füze başlığını egemen savunma alanı olarak görüyor ve müzakere dışı tutuyor. Bu tutum, Netanyahu’nun talep ettiği geniş paketin neden duvara çarptığını anlatıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Denetim mesajı da kendi içinde sınanıyor. Uluslararası denetim mekanizması tam erişim isterken, sahadaki güvenlik ve hasar tartışmaları süreci zorlaştırıyor. Bu nedenle “doğrulama” vaadi, tek başına anlaşma üretmiyor; güven, takvim ve teknik ayrıntı gerektiriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İran’ın kırmızı çizgileri askeri başlıklarla sınırlı kalmıyor. Yaptırımların gevşemesi ve ekonomik güvenceler, Tahran’ın masadaki temel şartı. Bu yüzden görüşmeler, teknik bir nükleer tartışma olmaktan çıkıp “güvence” pazarlığına dönüşüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Ara koridor: Umman hattı, yaptırım dili, Ankara’nın uyarısı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Görüşme trafiğinin Umman üzerinden yürümesi, tarafların doğrudan teması sınırlı tuttuğunu gösteriyor. Son temasların amacı, karşı tarafın “ciddiyetini ölçmek” olarak tarif edildi. Bu dil, masada hâlâ bir keşif turu yapıldığını ima ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Beyaz Saray ise pazarlık masasının yanında yaptırım dosyasını da kalın tutuyor. 6 Şubat’ta yayımlanan başkanlık metni, İran’ı ulusal güvenlik tehdidi çerçevesinde ele alan yaptırım mimarisinin devam ettiğini gösterdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yaptırım dili, son günlerde enerji ve deniz taşımacılığı kanalları üzerinden de güçlendirildi. İran petrol gelirlerini sınırlamayı hedefleyen adımlar, diplomasi yürürken “gelir akışını daraltma” baskısını artırıyor. Bu, masada konuşulanla sahada uygulananın aynı ritimde ilerlediği bir strateji.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">12 Şubat itibarıyla dikkat çeken bir başka unsur, Ankara’dan gelen değerlendirme. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Washington ile Tahran’ın esneklik sinyalleri verdiğini, sınırlı zenginleştirme ve sıkı denetim çizgisinde bir orta yol arandığını söyledi. Aynı değerlendirmede, füze başlığını pakete zorlama girişimlerinin gerilimi büyütebileceği vurgusu da vardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu uyarı yerli yerine oturuyor. Nükleer dosyada bile ilerleme zor iken füze ve vekil ağların tek bir metne sığdırılması masaya ağır geliyor. Trump’ın stratejisi, bu ağırlığı parçalara bölüp taşıma üzerine kurulu görünüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">2026’nın olası resmi: Büyük anlaşma yerine taktik adımlar</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Trump’ın “diplomasi sürüyor, plan B hazır” çizgisi iki yönden risk taşıyor. İran bu dili baskı olarak okuyor ve iç siyasette sertleşme baskısı artıyor. İsrail bu dili yetersiz buluyor ve kendi güvenlik takvimine göre hareket etmek istiyor. İki baskı, Trump’ın manevra alanını daraltıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu nedenle 2026’da büyük bir metinden ziyade küçük adımlar daha gerçekçi duruyor. Denetim başlıklarında sınırlı açılımlar, bazı yaptırım kalemlerinde geçici esnemeler, sahada tırmanışı frenleyen örtük düzenlemeler. Masanın açık kalması bile başlı başına bir çıktı haline geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu küçük adımların çalışması için bölgesel aktörlerin de nefes alacak bir alan bulması gerekiyor. Körfez başkentleri güvence arıyor, çatışmanın maliyetinden de çekiniyor. Avrupa cephesinde enerji fiyatları ve deniz taşımacılığı riski yakından izleniyor. Bu yüzden herkes masanın açık kalmasına yatırım yapıyor, fakat kimse masaya kaldırması zor bir paket bırakmak istemiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fakat plan B masanın kenarında durduğu sürece, tek bir kıvılcım bile süreci başka bir yola sokabilir. Trump’ın denklemi burada kilitleniyor: diplomasiyi sürdürmek, caydırıcılığı canlı tutmak, Netanyahu’nun güvenlik taleplerini yönetmek, Tahran’ın kırmızı çizgilerini aşırı zorlamamak. Bu kadar çok ip aynı anda çekildiğinde, gerilimin kontrol altında kalması bile bir başarı sayılır.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Feb 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/trumpin-iran-stratejisi-diplomasi-suruyor-plan-b-masanin-kenarinda-1770931684.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Profumo’dan Mandelson’a Britanya: Demokrasinin Yolsuzlukla Mücadelesi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/profumodan-mandelsona-britanya-demokrasinin-yolsuzlukla-mucadelesi-12621</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/profumodan-mandelsona-britanya-demokrasinin-yolsuzlukla-mucadelesi-12621</guid>
                <description><![CDATA[İktidar sahibi olanların suiistimal yapması olasılığı siyasal rejim (demokrasi, otoriter, totaliter rejim) fark etmeksizin, muktedirin zihniyeti, inancı, itikatı ne olursa olsun, hiçbir zaman sıfır değildir. En pekişmiş demokrasilerde bile yolsuzluk iddiaları her zaman ortaya çıkabilmektedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Giriş: Siyasal İktidar Kullanımının Önlenemez Neticesi: Yolsuzluk</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Montesquieu, ünlü yapıtı <em>Kanunların Ruhu</em> (<strong><em>l’esprit des lois, 1748</em></strong>) kitabında iktidarın kullanımıyla ortaya çıkabilecek suistimalin önlenemeyeceğini, ama etkili kuvvetler ayrılığı, denge ve denetleme mekanizmaları gibi bazı düzenlemelerle iktidar denetlenebilirse, suistimalin bir hayli azaltılabileceğini iddia etmiştir. Bu iddiayı bir sonraki yüzyılda bir İngiliz liberal siyasetçisi olan Lord Acton (asıl adı John Emerich Edward Dalberg) bir bilimsel siyaset yasası haline dönüştürmüştür: <strong><em>İktidar yozlaşır, mutlak iktidar mutlak surette yozlaşır</em></strong> (<em>power corrupts, absolute power corrupts absolutely</em>). Bunun örneklerini her düzeydeki siyasal sistemde ve her türlü rejim uygulamasında görmek mümkündür. Özellikle pekişmiş (<em>consolidated</em>) demokrasilerde siyasetin saydam olması dolayısıyla, bu yasanın işleyişi daha çok görünür olmaktadır. Yine pekişmiş demokrasilerde yozlaşmanın siyasal bedeli ağır olmakta, olabildiğince hızlı bir biçimde yolsuzluklar soruşturulmakta ve en üst düzeydeki siyaset erbabı bile bunun hesabını vermektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Britanya hükümetinin bir bakanının bir yandan yeraltı dünyası, diğer yandan toplumun en üst (aritokrasi) ve varsıl zümresiyle, öte yandan politikacılarla pek sıkı fıkı ilişkileri olan bir kişi tarafından on dokuz yaşında bir dansçı hanımla ile tanıştırıldığı ortaya çıkmıştır. Bu Bakanın bu hanımla kısa sürede gönül ilişkileri derinleşmiştir. Ancak, aynı hanımın bir başka sevgilisinin daha olduğu ve onun da Sovyet (Rus) askeri ateşesi olduğu anlaşılmıştır. &nbsp;Bakan’ın ülkesinin sırlarını bu gönül ilişkisi olan hanım üzerinden Sovyet askeri ataşesine sızdırdığı dedikoduları yayılmış; bu konuda bakanın Britanya Parlamentosu’nda açıklama yapması icab etmiş ve ortada hiçbir uygunsuz durumun olmadığı açıklaması yaparak Parlamento’ya gerçekdışı açıklamada bulunduğu anlaşılmıştır. On hafta kadar sonra Bakan, Parlamento’ya yaptığı bu açıklamadan duyduğu pişmanlığı da ifade ederek istifa etmiştir. Bu anlattığım gelişmeler 2026 yılında Britanya’da yaşanan bir olay değildir. Bu anlattıklarım 1963 yılında Mart ve Ekim ayları arasında Britanya’daki Harold Macmillan Başkanlığı ve Başbakanlığı’nda Muhafazakâr Parti hükümetinin iktidarda olduğu dönemde yaşanan, Savaş Bakanı (<em>Secretary of State for War</em>) John Profumo ile Christine Keeler, askeri ataşe Yevgeny Ivanov ve osteopat Stephen R. Ward arasındaki ilişkilerden türeyen olaylardır. Harold Macmillan hükümeti Ekim 1963’te görevinden ayrılmış, yapılan seçimlerden sonra İşçi Partisi iktidara gelmiştir. Seks ve mali çıkarlarla karışık siyasal nüfuzun ürettiği yolsuzluk Profumo’nun siyasal kariyerini bitirmiş, Harold Macmillan’ın da Muhafazakar Parti hükümetinin de büyük bir siyasal darbe almasına ve bu partinin uzun süre hükümetten uzak kalmasına yol açmıştır. Keeler suçlu bulunmuş, Ward ise yargılandığı sırada intihar etmiştir. Profumo da siyasetten ayrılarak hayatının geri kalanında hayır işlerinde bulunmuştur (daha ayrıntılı bilgi için <span style="color:#467886"><u><a href="https://www.britannica.com/event/Profumo-affair" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.britannica.com/event/Profumo-affair</a></u></span>). </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünlerde yine pekişmiş demokrasilerin gündeminde yer alan benzer bir siyasal iktidar – seks – büyük şirket sahibi varsıllar - casusluk ilişkilerinden türeyen, ABD odaklı Epstein dosyaları haberleriyle dünyanın pekişmiş demokrasileri çalkalanmaktadır. Epstein dosyalarında da hemen hemen aynı türden ama çok daha geniş ve kapsamlı üst düzey siyaset erbabı, Prince Andrew gibi devlet erkanı – seks – büyük şirket sahipleriyle mali ilişkiler – casusluk ilişkilerinden oluşan bir olaylar ve olgular dizisi olduğu görülmektedir. Profumo skandalından kırk yıl kadar sonra ve ABD merkezli olarak gelişen Epstein dosyasına konu olan olaylarda yine bir Britanyalı siyasetçi olan Lord Peter Mandelson yer almaktadır. Bu kez İşçi Partisi’nden olan Lord Mandelson hem Ticaret Bakanlığı yapmış, hem de 2025’te Başbakan Keir Starmer tarafından Britanya’nın ABD Büyükelçisi olarak atanmıştır. Epstein 2002 ve 2005 yılları arasında çocukların seks ticaretini yapmak ile güney New York mahkemesinde suçlanarak, 2019’da mahkûm edilmiş, kısa süre sonra da hapiste intihar ettiği açıklanmıştır. Epstein aynı zamanda bir yandan ABD ve Avrupa finans çevreleriyle yakın ilişkiler içinde olan, diğer yandan da Rus finans ve istihbarat çevreleriyle yakın ilişkileri bulunan bir konumdaydı. Açıklanan dosyalarda Lord Mandelson’un Britanya hükümetinin gizli mali bilgilerini Epstein’a aktarmakla suçlanmasına yol açan iddialar ortaya saçılmıştır. Büyükelçilik sonrası Britanya Lordlar Kamarasında üye olan Lord Mandelson, hemen bu görevini bırakmıştır; ancak hakkındaki adli soruşturmalar sürmektedir. Bu kez de Başbakan Keir Starmer, yıllardır bilinen Epstein – Mandelson ilişksine karşın Lord Mandelson’u Büyükelçi olarak atanmasında oynadığı rol dolayısıyla ağır siyasal saldırılara uğramaktadır. Keir Starmer’in şu andaki konumu 1963’teki Harold Macmillan’a benzer bir içerikteymiş gibi durmaktadır. Üstelik bu kez Kraliyet ailesinin bir üyesi olan eski Prens Andrew’ın da Epstein’le olan yakın ilişkileri, Britanya’yı sarsan dosyalarda, bu kez daha geniş bir çevrenin siyaset – mali güç – aritokrasi ilişkileri içinde Epstein dosyalarında yerini aldığına işaret etmektedir. Montesquieu ve Lord Acton haklı çıkmış, iktidar yine suistimal edilerek yozlaşmaya yol açmışa benzemektedir.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Pekişmiş Demokrasilerin Yozlaşmayla İmtihanı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Epstein dosyaları sadece Britanya siyasal rejimi ve onun parlamenter demokrasisini etkilememektedir. Aynı zamanda ve çok daha kapsamlı olarak ABD Başkanlık demokrasisini de ve bizzat Başkan Donald J. Trump’ı da etkiliyormuş gibi görünüyor. Bu iki siyasal sistem de pekişmiş demokrasi olarak kabul ediliyorlar. Britanya, çağdaş demokrasinin iki temel modeli olan çoğunlukçu (majoritarian) ve çoğulcu (pluralist) – oydaşmacı (consociational) demokrasiden ilkinin temel ve kurucu modeli (<em>Westminster Democracy</em>) olarak kabul ediliyor<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a>. ABD demokrasisi de, Britanya demokrasisinden türeyen bir başka çoğunlukçu demokrasi modeli. Ancak, siyasal rejim tasarımları oldukça farklı. Britanya parlamenter demokrasi olduğundan tüm karar alma süreçlerinde yumuşak kuvvetler ayrılığı içinde yasama organı temel rol oynuyor. Başkanlık rejimindeyse, katı bir kuvvetler ayrılığı mevcut ve yürütmede başkan tek başına büyük ağırlığa sahip. Görevde kalmak için direnirse, Britanya’da başbakanlar için geçerli olan uygulamada olduğu gibi kendi partisinin bir oylamasıyla veya parlamento kararıyla görevden hemen alınamıyor. ABD anayasasına göre bir azledilme (<em>impeachment</em>) süreci var. Bu süreç Başkan Trump için 2017 – 2021 arasında iki kere işletilmesine karşın, Senato’daki kendi partisinin (Cumhuriyetçi Parti) direnişiyle başarılı olamadı. Süreç yavaş işliyor, çift partili sistemin yasama organında iki partisinin anlaşmasını sağlaması kolay olmuyor ve siyasal sistemi istikrarsızlaştırma tehlikesi de taşıyor. ABD’nde başkanlık süresi de katı, dört yıl ve erken seçim yok; sadece hastalık, malüllük, v.b. hallerde anayasasının 25. değişiklik maddesine göre görevden alınabiliyor. Britanya’da hükümet istifa edip hemen erken seçime gidebildiği için hükümetin yenilenmesi görece olarak kolay ve siyasal istikrarsızlığa fazla meydan vermiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu rejim tasarımı farklılıkları şimdi her iki ülkede de yolsuzluk suçlamalarının siyasal neticelerini belirleyecek gibi duruyor. Britanya 1963’te olduğu gibi kısa süre içinde seçime gitmek suretiyle hükümet değiştirerek ve adli soruşturmaları hukukun üstünlüğüne uyarak sürdürerek demokrasiye zarar vermeden sonlandırabilecekmiş gibi duruyor. Oysa, ABD’nde bu süreç 2026 Kasım ara seçimlerinin sonuçlarına göre oldukça farklı neticeler doğurabilecekmiş gibi görünüyor. Başkan Trump’ın yeniden azil sürecine tabi tutulmasıyla, bugünkü karşılıklı suçlamalar içinde 2028 seçimlerine kadar iktidarının sürmesi de olasıymış gibi duruyor. Bu gelişmelerin Britanya ve ABD’nde demokrasiye güven ve destek konusunda oldukça farklı sonuçlar doğurması da olasıymış gibi görünüyor.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç:</strong> <strong>Ekonomi, Kültür ve Rejim Açısından İktidarın Yozlaşması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu farklılık siyasal rejim tasarımı kadar iktidardaki siyasal parti ve liderin ideolojik konumu, orta sol – merkez – orta sağda yer almakla aşırı sağ ve solda yer almak arasında yolsuzluk suçlamalarına karşı tutumlarda farklılıklar ortaya çıkartıyor. Daha köktenci (radikal) sağcı veya solcu olan siyaset erbabı yolsuzluk suçlamaları karşısında bu suçlamaları ideolojik bir kalıba koyarak, meşruluklarını reddeden bir tutum içine girebilmektedirler. Harold Macmillan ve Muhafazakâr Parti, Keir Starmer ve İşçi Partisi’nin yolsuzluk suçlamalarına karşı olan duyarlılığı ile Richard Nixon ve Donald J. Trump’ın ve onların Cumhuriyetçi Partisinin duyarlılıkları, tutum ve tepkileri de siyasal kişiliklerinden kaynaklı olarak farklı olabilmiştir.&nbsp; Seçmenlerin yolsuzluk konusundaki duyarlılıkları da benzer olarak siyasetin yapısının ne kadar partizan ayrışma ve kutuplaşmaya dayandığına göre farklılık gösterebilmektedir. Kutuplaşmış ve partizan olarak savaşan kamplara ayrılmış olan seçmen topluluklarının kendi siyasal parti ve liderlerini içeren suçlamalara yaklaşımı savunma ve reddiye biçiminde ortaya çıkabilmektedir. Seçmenin ne derecede yoksul ve yoksun olduğu da burada etkiliymiş gibi durmaktadır. Siyasetçiden patronaja dayalı yarar temin edebilme beklentisinde olan yoksul seçmen grupları onun etik davranmasından çok becerikliliğini, iş bitiriciliğini ve lider olarak seçmene sahip çıkmasını daha fazla önemsemekteymiş gibi görünmektedir<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a>. Yoksulluğun çok uzun yıllar kuşaklar boyunca sürdüğü ortamlarda bu duruma uyarlanmış bir kültür de doğmakta olup, o kültürde hayatta kalmak için her şey mubah hale gelirken, antropologların<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a> la-ahlaki bireysellik temel davranış örüntüsünün odağında yer aldığı bir kültür oluşabiliyor. Bu tür kültür ortamlarında artık hukukun üstünlüğü, etik siyasal davranış gibi beklentiler de geri plana düşmekte, patron – yanaşma ilişkilerine dayalı kişisel yarar temini siyasetin temel payandası haline gelebilmektedir. Buna karşılık siyasal partizanlığı aşan bir anlayışla yolsuzluk konusunda duyarlılığı yüksek olan, genellikle orta sınıfın baskın olduğu toplumlardaki siyasette ise hem etik hem yarar beklentisi dengeli bir hal almakta, siyasetçilerin kendilerine tevdi edilen kamu gücünü kişisel çıkar için seferber etmeleri seçmenden büyük tepki almaktadır. Kısaca, ekonomik gelişme düzeyi, toplumda orta sınıfın yaygınlığı, siyasal kültür, partizanlık düzeyi, kutuplaşma gibi etkenler siyasette yolsuzluğun nasıl ele alınacağına ve iktidarın suiistimalinin ne ölçüde önlenebileceğini belirlemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada verdiğimiz örneklerde, Britanya demokrasisi hem 1963’te hem de 2026’da ABD demokrasisine nazaran daha başarılı bir sınav veriyormuş gibi durmaktadır. Nitekim Transparency International’ın yeni yayınladığı Yolsuzluk Algısı 2025 Raporu’na göre Britanya’nın puanı 70/100 ve sıralamadaki yeri de 20/182 olup, ABD’nin 64/100 puanı ile sıralamadaki 29/182 yerinden önde, daha az yolsuzluk algısı olan bir sosoyo-politik sisteme sahip olduğu görülmektedir. Britanya’da siyasal yolsuzluğun siyasal bedelinin de, hukuki bedelinin de ABD’ndeki başkanlık demokrasisine göre daha ağır olduğu türünden bir görüntü var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar sahibi olanların suiistimal yapması olasılığı siyasal rejim (demokrasi, otoriter, totaliter rejim) fark etmeksizin, muktedirin zihniyeti, inancı, itikatı ne olursa olsun, hiçbir zaman sıfır değildir. En pekişmiş demokrasilerde bile yolsuzluk iddiaları her zaman ortaya çıkabilmektedir. Esas olan yolsuzluk iddialarının ortaya çıkmasından sonra bunların hukuk devleti ilkelerine göre soruşturulup aydınlatılması, suçlular varsa adil bir biçimde yargılanmalarının mümkün olup olmadığıdır. Halkın, özellikle demokrasilerde yolsuzluk konusunda duyarlı olup, etkili bir biçimde tepki göstermesi de yolsuzluğun asgariye indirilmesinde önemli bir rolü vardır. Bu hususta İsveç Başbakan Yardımcısı Mona Sahlin’in 1990’ların ortalarında kendisine yöneltilen, bir alış veriş yaparken bebek bezi, çikolata ve sigara almak için Parlamento’nun kendisine Bakanlığı ile ilgili yapacağı harcamalarda kullanması için verdiği kredi kartını kullanması nedeniyle kamu fonlarını şahsi amaçlarına tahsisi suçlaması önemli bir örnektir<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[4]</a>. Bakan bu hatasını kısa zamanda fark etmiş ve kredi kartı harcamasını kendi hesabından ödemiştir. Buna rağmen açılan soruşturmadan da aklanmış; ama “seçmenin güveni sarsıldığından ben görevimden istifa ediyorum”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[5]</a> diyerek ayrılmıştır. Transparency International’ın Yolsuzluk Algısı Raporu 2025’e göre İsveç, aldığı 80/100 puanla, dünyada en temiz siyaset algısına sahip 6. ülkedir. Demokrasilerde seçmenin güveninin yolsuzluk soruşturmalarında oynadığı rol bu olayda çok barizdir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Epstein dosyalarıyla karşılaşılan durumda da Britanya’da siyasal yozlaşma ve yolsuzluk konusunda gösterilen duyarlılık, Başbakan danışmanının istifa etmesi, Başbakan hakkında ciddi eleştirilerin ortaya çıkması ve Parlamento’nun harekete geçmesine karşın ABD’nde benzer gelişmelerin olmamasının oluşturduğu demokrasi aşınması (<em>demokratic backsliding</em>) tartışmalarının artması, seçmen ve siyasal rejim farklarının bir arada oynadığı rolü görmemiz açısından önemlidir. Bu gelişmelerden çıkaracağımız sonuç iktidar suiistimali ve yolsuzluğun olabildiğince önlenebilmesi için siyasal iktidarın denge ve denetim altında çalışması ve iktidardan&nbsp; etkili hesap sorulmasının siyaset erbabınca önemsenmesi ve seçmenin de bu husustaki uygulamalara duyarlılık göstermesinin esas olduğudur. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<div><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">----</span></span>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> Arend Lijphart (1984) Democracies: Patterns of Majoritarian and Consensus Government in Ywenty-one Countries, (New Haven, London: Yale University Press): 9 – 36. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> Marko Klasnja ve Joshua A. Tucker (2013), “The economy, corruption and the vote: Evidence from Experiment from Sweden and Moldova,” <em>Electoral Studies</em>, vol. 32: 536 – 543.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a> Edward C. Banfield, with the assistance of Laura F. Banfield, (1958). <em>The Moral Basis of a Backward Society</em> (Glencoe, Illinois: The Free Press).</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[4]</a> https://www.emilemagazine.fr/article/2017/4/24/from-abroad-in-sweden-transparency-without-obstruction.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[5]</a> Aynı makale.</span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/profumodan-mandelsona-britanya-demokrasinin-yolsuzlukla-mucadelesi-1770829510.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eski ve yeni jenerasyon: Almanya’da Türkiye diasporasının ayrışması</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/eski-ve-yeni-jenerasyon-almanyada-turkiye-diasporasinin-ayrismasi-12619</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/eski-ve-yeni-jenerasyon-almanyada-turkiye-diasporasinin-ayrismasi-12619</guid>
                <description><![CDATA[Yeni diaspora daha hareketli, daha uluslararası, daha esnek, daha bağlantılı, daha açık ve çok yakında yerel siyasette, kamusal tartışmalarda da daha görünür olacaklar. O zaman belki şu gerçek daha net anlaşılacak: Göçmen karşıtlığı, göçmeni korumaz. Görmezden gelmek, yok etmez ve diaspora dediğimiz şey, tek bir blok değildir, çok parçalı olabilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">ABD’de ırkçı başkan Donald Trump’a oy veren kimi latin Amerika kökenlilerin bugünlerde yaşadıkları panik hâli ibretlik. “ABD’ye benden sonra kimse gelmesin, ben rahat edeyim” refleksiyle yabancı düşmanı bir başkan adayına destek veren bu insanlar, bugün Trump tarafından kurulan, herhangi bir kurala veya denetime tabi olmayan, “Trump’ın Gestaposu„ olarak da bilinen ajan örgütü ICE'ın saldırıları ve baskınları sokaklara kadar inince alışveriş merkezlerinden, kamusal alanlardan hatta okullardan uzak durmaya başladılar. Çünkü devletin bu faşist aygıtı, ten rengine bakarak “şüpheli” gördüğünü durduruyor, sorguluyor ve sınır dışı ediyor, tıpkı Renee Nicole Good ve Alex Pretti cinayetlerinde olduğu gibi bazen de direkt vurup öldürüyor. Göçmen karşıtlığı, kendisini destekleyen göçmeni de eninde sonunda vuruyor. Tarihsel bir sabit vardır: Dışlayıcı siyaset, sadakat tanımaz.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu tablo, Almanya için de yabancı değil. Almanya için Alternatif (AfD) adlı neonazi partisine oy veren, hatta açıktan destekleyen hatırı sayılır bir gurbetçi kitlesi var. Gerekçeleri de tanıdık: “Yeni gelenler gönderilsin, biz rahat edelim ya da başka kimse gelmesin.” Oysa ki AfD'nin temel odağı “Müslümanlar”, “yabancılar” ve “entegrasyon sorunu”… Ama nedense -çok ilginçtir- bunlar kendilerini bu kategorilerin tümünün dışında görüyor. Değişik bir psikoloji. Oysa ki Almanlar ısrarla her söylemde, her davranışlarında onları ayrıştırıyor ve “yabancı” olarak gördüklerini açık bir şekilde belli ediyor ama bunlar ısrarla faşistlere yamanmaya çalışıyorlar gibi bir görüntü var. Hatta bu faşist partinin bazı kentlerdeki örgütlerinde görev alan gurbetçiler dahi var. Sanki AfD iktidara gelirse, kapının önüne konulacaklar listesinde sadece son yıllarda gelen göçmenler bulunacakmış da kendileri kıdemli olduğu için sorun yaşamayacaklarmış gibi bir psikoloji içerisinde bazı eski jenerasyon gurbetçiler. Burada artık, bir yanlış anlamadan değil ciddi bir bilişsel kopuştan ve zihni dağılmadan söz ediyoruz. Faşist partiye destek veren göçmenlerin iç dünyalarında ne yaşadıklarını anlamak pek mümkün değil bu nedenle. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gelgelelim, Almanya’da Türkiye açısından yeni bir durum var artık. Altını kalın çizerek vurgulamak gerekiyor: Bugün Almanya’da fiilen iki ayrı Türkiye diasporası var. Birbirinden son derece farklı bu iki yapıyı daha kolay anlaşılabilmesi açısından “eski” ve “yeni” olarak kategorize edeceğim. Almanya’daki gözlemlerim, deneyimlerim ve her iki gruptan insanlarla gerçekleştirdiğim görüşmelerim beni şu sonuca ulaştırdı: Bu iki grup arasında zihinsel ve duygusal düzeyde neredeyse hiç yakınlık yok. Birlikte anılabilecekleri ya da ortaklaşabilecekleri sınırlı sayıda olgu bulunuyor. Bunların arasında Türkçe konuşmaları, döner, kuru fasulye, pilav vb. sayılabilir...&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun yanı sıra eski jenerasyonun büyük ölçüde, bedenleri Almanya’da olan ama ruhen Türkiye’de yaşayan insanlardan oluşması bu ayrışmayı daha da derinleştiriyor. Eskilerin, Almanya ile kurdukları ilişki çoğu zaman salt “para/maaş” üzerinden şekillenmiş görünüyor. Bu kesimde, Almanya’daki politik gelişmelere ilgi zayıf, kamusal alanla temas sınırlı ve geçen onca yıla rağmen Almanca hâlâ büyük bir “engel”. Buna ek olarak, Türkiye’deki siyasal kutuplaşma olduğu gibi Almanya’ya da taşınmış durumda. Yeni jenerasyon ise bambaşka bir zeminden geliyor. Çok daha politik, daha entelektüel, daha uluslararası bir grup. Çok dilli, iletişime açık, ağ oluşturmayı bilen, Almanya’yı salt bir ekmek kapısı olarak değil yaşam kurulacak ülke olarak algılayan bir grup söz konusu olan. Türkiye’den kopuşlarının nedeni ise çoğu zaman sadece ekonomik değil. Politik baskı, otoriterleşme, ifade özgürlüğünün daralması, akademik ve mesleki tıkanmışlık üzerinden gerçekleşen bir entelektüel kopuş süreci (beyin göçü) burada söz konusu olan. İşte çatışma tam da burada başlıyor. Konuştuğum pek çok yeni jenerasyon üyesi, ilk kez temas ettikleri eski jenerasyondan zaman zaman son derece kaba, dışlayıcı ve hatta düşmanca tepkiler aldıklarını anlatıyor. Kimisi hızla temasını kesmiş, kimisine açık açık “Almanya’da istenmedikleri” hissettirilmiş. Bir anlatı özellikle çarpıcıydı: Çalışmak için yakın zamanda gelen bir gence, eski jenerasyondan biri kısa bir tartışmanın ardından sokak ortasında “ülkene dön” diye bağırmış. Bu cümle, meselenin özeti aslında. Göçmenin göçmene kurduğu bir tahakküm dili bu. Bir&nbsp; yabancı düşmanının ya da bir neonazinin ağzından çıkmasına aşina olduğumuz bu cümlenin, bir gurbetçi tarafından sarf edilmiş olması oldukça üzücü doğrusu. Yeni gelen bir ülkedaşına sırf kendisi ülkede daha kıdemli diye “ülkene dön” diye bağıran birinin cehaletinin ve kendini bilmezliğinin derinliği hakkında ne söylenebilir ki?&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Diğer yandan, yeni jenerasyon temsilcilerinden sık duyduğum bir olgu daha hayli ilginç. Birçoğu, “Eskiler, yeni gelenleri görmezden gelerek, yok sayarak pasifize edebileceğini sanıyor” şeklinde bir tespitte bulundu. Bu, göçmenin göçmene yönelttiği, çok sık rastlanılan bir ahlâki yozlaşma pratiği. Bilindik bir durum. Burada, “Sosyal hayatta görünmesinler, bizden rol çalmasınlar” duygusal refleksinin hakim olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle, yeni jenerasyona mesafe koyuyorlar, dışlıyorlar, hatta alttan alta düşmanlaştırıyorlar ama yaşamın dinamikleri böyle çalışmıyor maalesef. Yaşam, bir yolunu bulup akmaya devam ediyor. Yeni jenerasyon hızlı bir şekilde kendi ilişki ağlarını kuruyor. Örneğin, “Expat” oluşumları hızla çoğalıyor. Yeni jenerasyon şimdilik sosyal medya mecralarında örgütleniyor. Birlikte çok sayıda sosyal etkinlikler düzenliyorlar. Politika, edebiyat, ekonomi, uluslararası ilişkiler toplantıları, özel günler etkinliklerinde bir araya gelme vs… Bu süreçte dil açığı da hızla kapanıyor. Akademide, medyada, sivil toplumda, kültür-sanat alanında görünürlük artıyor. Yeni jenerasyon dile hâkim oldukça özgürlüğünü kazanıyor, kendi alanlarını ve ilişki ağlarını yaratıyor. Eski jenerasyonun kapı tutmasına, onay vermesine ya da “el vermesine” artık kimse ihtiyaç duymuyor. Almanya’yı tanımayı, hak aramayı ve politik özne olmayı öğrenme aşamasını tamamlamak üzere olan yepyeni bir diasporadan söz ediyoruz. Üstelik bu yeni kuşak, AfD gibi partilerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyor. Çünkü benzerlerini Türkiye’de, Macaristan’da, Polonya’da, ABD’de gördüler. O yüzden “benden sonrakiler Almanya’yı terk etsin” ahlâksızlığına ya da “Biz eski göçmeniz, bize bir şey olmaz” saflığına itibar etmiyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuç olarak, yeni diaspora daha hareketli, daha uluslararası, daha esnek, daha bağlantılı, daha açık ve çok yakında yerel siyasette, kamusal tartışmalarda da daha görünür olacaklar. O zaman belki şu gerçek daha net anlaşılacak: Göçmen karşıtlığı, göçmeni korumaz. Görmezden gelmek, yok etmez ve diaspora dediğimiz şey, tek bir blok değildir, çok parçalı olabilir. Görüşmelerimden çıkardığım sonuç şu ki, bu iki diaspora arasında en azından şu an için bir uzlaşma ya da birliktelik sağlanması pek olası değil. Görünen o ki bundan sonrası için herkes kendi yolunda ilerleyecek. Hangi yolun nereye çıkaracağını zaman gösterecek.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/eski-ve-yeni-jenerasyon-almanyada-turk-diasporasinin-ayrismasi-1770803418.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Almanya-Fransa ekseninin zayıflaması, Polonya-Çekya-İskandinav hattının yükselişi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/almanya-fransa-ekseninin-zayiflamasi-polonya-cekya-iskandinav-hattinin-yukselisi-12609</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/almanya-fransa-ekseninin-zayiflamasi-polonya-cekya-iskandinav-hattinin-yukselisi-12609</guid>
                <description><![CDATA[Almanya-Fransa eksenine eklemlenen Polonya-Çekya-İskandinav hattı tamamlayıcı bir sütun mu olacak, yoksa rekabet üreten ikinci bir merkez mi? Eğer yeni başkentler kulübü dar bir güvenlik diliyle hareket ederse Avrupa projesi huzursuz bir çizgiye savrulabilir. Fakat doğu ve kuzeyin sahaya dayalı tecrübesi, batının ekonomik kapasitesi ve kurumsal hafızasıyla akıllıca birleşirse bugünün krizleri yarının sıçrama rampasına dönüşebilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color:black">AB içinde yeni jeopolitik merkezler</span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Berlin-Paris hattı yıllarca Avrupa’nın pusulasıydı. Fakat Ukrayna savaşının dördüncü yılına girerken pusulanın ibresi doğuya ve kuzeye kayıyor. Brüksel’de bugün en çok konuşulan şey hangi başkentlerin güvenlik ritmini belirlediği.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir dönem “motor” diye kutsanan Almanya-Fransa koordinasyonu hâlâ sahnede, fakat eski hızında yürümüyor. Ekonomik yavaşlama, siyasi yorgunluk ve art arda gelen güvenlik şokları bu ikilinin reflekslerini ağırlaştırdı. Buna karşılık Varşova ve Prag daha sık duyuluyor; Helsinki ve Stockholm bu hatta yeni bir omurga ekliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Asıl kırılma burada gizli. Zira bu teknik bir dosya paylaşımından ziyade Avrupa’nın kendini nerede konumlandıracağına dair büyük bir yön tartışması. Doğu ve kuzeyin güvenlik sezgileri Brüksel’in dilini değiştiriyor, bütçe öncelikleri bile yeniden yazılıyor. Tartışma artık koridor fısıltısı olmaktan çıktı ve ana gündemin tam ortasına yerleşti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Doğu ve kuzeyin taşıdığı risk okuması “asıl merkezin neresi olduğu” sorusunu görünür kılıyor. Almanya ile Fransa sembolik ağırlığını koruyor, ancak kıtanın ana hikâyesini tek başlarına kaleme aldıkları dönem geride kalıyor. Yeni dönemi anlamanın yolu işte bu çatlak çizgiyi soğukkanlı biçimde takip etmekten geçiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Motorun içindeki yorgunluk: Almanya ve Fransa</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ukrayna’daki savaş, Almanya’nın son otuz yılda kurduğu modeli sert biçimde sarstı. Ucuz Rus enerjisi ve ihracat odaklı büyümenin kırılganlığı gözler önüne serildi. Berlin bir yandan yeşil dönüşüm baskısıyla sanayiyi ayakta tutmaya çalışıyor, bir yandan da savunma bütçesini büyütüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu çift yük karar alma hızını düşürüyor. Almanya dosyaları eskisi kadar hızlı sahiplenemiyor, riskleri uzun uzun tartan bir profil veriyor. Sonuçta “jeopolitik oyuncu” iddiası var, fakat sahaya yansıyan tempo çoğu zaman gecikmeli kalıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fransa cephesinde başka bir gerilim var: İddia yüksek, manevra alanı dar. Paris “Avrupa stratejik özerkliği” fikrinin güçlü taşıyıcısı olmayı sürdürüyor, ABD’ye bağımlılığı azaltma fikrini canlı tutuyor. Fakat Ukrayna krizinin farklı evrelerinde kullanılan muğlak ton, doğu başkentlerinde soru işaretlerini büyütüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Baltık ülkeleri ve Polonya kamuoyunda bu kuşku açık biçimde hissediliyor. Fransa, Moskova’yla konuşmaya fazla açık bir aktör gibi algılanabiliyor. İçeride ise toplumsal gerilimler, reform tartışmaları, seçim iklimi ve kabine değişiklikleri Paris’in odağını dağıtıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu durum Almanya-Fransa eksenini bütünüyle devre dışı bırakmıyor, fakat motorun tek parça çalışmadığını gösteriyor. Berlin temkinle yürürken Paris büyük hedefler koyuyor, ikisi arasındaki ritim tutturmak zorlaşıyor. Avrupa’nın ağırlık merkezi de tam bu boşlukta kayıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Doğu ve kuzeyin sahaya dayalı yükselişi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Polonya’nın hızlı yükselişi tesadüf değil, sahadan beslenen bir dönüşüm. Varşova son yıllarda Brüksel’le ilişkiyi sürekli kriz başlığından çıkarıp daha yönetilebilir bir hatta taşıdı. Rusya’ya karşı sert caydırıcılık çizgisi ve Ukrayna’ya kesintisiz destek, Polonya’nın ağırlığını NATO ve AB içinde büyüttü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Savunma harcamaları Polonya’da bir güvenlik tercihi olmaktan çıktı, siyasi bir kimlik işaretine dönüştü. Varşova artık doğu sınırını tutan tampon ülke görüntüsünü geride bırakıyor. Avrupa güvenlik mimarisinin söylemini şekillendiren, ritmi belirlemek isteyen bir merkez rolüne talip oluyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çekya daha niş bir yerde duruyor, fakat görünürlüğü artıyor. Prag mühimmat tedariki ve savunma sanayii kapasitesini seferber etme girişimleriyle sahada “iş bitiren” bir aktör görüntüsü veriyor. Lojistik hatların yönetiminde öne çıkması, onu kriz anlarında danışılan bir başkent haline getiriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu pratik çizgi, AB içinde itibarın nasıl toplandığına dair net bir mesaj taşıyor. Büyük kavramlar kadar, somut katkılar da siyasetin para birimi. Yeni Avrupa dilinde “kim ne yaptı” sorusu, “kim ne dedi” sorusunu daha sık bastırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İskandinav ve Baltık ülkeleri kuzeyden ikinci bir sütun kuruyor. Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılımı, Baltıkların yıllardır dillendirdiği Rusya tehdidiyle birleşince kuzey kuşağı ön hat psikolojisine geçti. Tallinn’den Stockholm’e uzanan hat, siber saldırılar, enerji altyapısına dönük sabotajlar, hibrit tehditler ve dezenformasyon konusunda birikim taşıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yüzden Brüksel’de masaya soyut tezlerle oturmuyorlar. Vaka örnekleri, kriz yönetimi tecrübesi ve “yarın ne olur” refleksiyle konuşuyorlar. Güvenlik gündemi sertleşirken bu bilgi birikimi kıymetli bir güç kaynağına dönüşüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">İki refleks, tek masa: Avrupa nereye oturacak?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">AB içinde iki refleks hattı yan yana duruyor. Almanya-Fransa ekseni enerji dönüşümü ve sanayi politikasına odaklanıp “rekabetçi Avrupa” vizyonunu öne çıkarıyor. Polonya-Çekya-İskandinav hattı ise savunma bütçeleri, NATO-AB koordinasyonu ve Ukrayna desteğinin kalıcılaştırılmasına yükleniyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu iki çizgi aynı masada buluştuğunda karar alma süreci daha karmaşık hale geliyor. Bir tarafta mali disiplin ve rekabet baskısı var, diğer tarafta tehdidin sınırda somutlaştığı hatırlatılıyor. Dosyalar artık tek bir merkezden akmıyor, çok katmanlı bir yapı ortaya çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Amerika faktörü bu dengede daha ağır hissediliyor. Doğu ve kuzey başkentleri için ABD, güvenlik garantisinin somut karşılığı konumunda ve ikili savunma anlaşmaları, üsler, tatbikatlar ve istihbarat paylaşımı da güven duygusunu besliyor. Fransa transatlantik bağı koparmak istemiyor, fakat bağımlılığı azaltma fikrini diri tutuyor. Almanya ise iki yönlü baskı arasında salınıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu üç farklı Washington okuması AB’nin tek sesle konuşmasını zorlaştırıyor. Doğu-kuzey hattının sesi daha gür çıktıkça Avrupa diplomasisinin tonu da sertleşiyor. Ukrayna’ya desteğin süresi, yoğunluğu ve savaş sonrası güvenlik mimarisi başlıkları bu yüzden daha keskin tartışılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ortaya “geri dönülmez kırılma” varsayımıyla hareket eden bir blok çıktı. Bu yaklaşım, savaş sonrasında Rusya’yla olası normalleşme ihtimalini uzun süreli bir bekleme alanına itiyor. Avrupa-Rusya ilişkilerinde kalıcı bir zihniyet değişikliği de bu çizgide şekilleniyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu güvenlik merkezli yeni dilin riskleri var. Göç, sosyal eşitsizlik, iklim krizi ve demokrasi yorgunluğu gibi dosyalar arka plana düşebilir. Buna rağmen kıtanın stratejik hafızası bugün doğu ve kuzeyde daha yoğun biçimde birikiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son soru giderek netleşiyor: Almanya-Fransa eksenine eklemlenen Polonya-Çekya-İskandinav hattı tamamlayıcı bir sütun mu olacak, yoksa rekabet üreten ikinci bir merkez mi? Eğer yeni başkentler kulübü dar bir güvenlik diliyle hareket ederse Avrupa projesi huzursuz bir çizgiye savrulabilir. Fakat doğu ve kuzeyin sahaya dayalı tecrübesi, batının ekonomik kapasitesi ve kurumsal hafızasıyla akıllıca birleşirse bugünün krizleri yarının sıçrama rampasına dönüşebilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 10 Feb 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/almanya-fransa-ekseninin-zayiflamasi-polonya-cekya-iskandinav-hattinin-yukselisi-1770663519.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran... Kanlı direnişlerin ülkesi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-kanli-direnislerin-ulkesi-12589</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-kanli-direnislerin-ulkesi-12589</guid>
                <description><![CDATA[İran’daki totaliter rejim, bütün baskılara rağmen İsrail başta olmak üzere, çeşitli istihbarat örgütlerinin organize olmalarını engelleyemiyor. İç siyasetteki gelişmeler, uluslararası kamuoyuna yansımasa da ABD ve diğer ülkelerin bilgisine muhtemelen çoktan aktarılmış bulunuyor. O halde İran’da ABD’nin hedeflediği ne?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1978 yılında, İran halkı Şah Rıza Pehlevi’nin diktasına artık tahammül edemediği için büyük yığınlar halinde sokaklarda ve meydanlara inmeye başladı. Şah Rıza, o dönem hiçbir bölge ülkesinin elinde olmayan silahlarla ordusunu donatabiliyor, 1973 ilk petrol krizinden sonra patlama yapan petrol fiyatları sayesinde bölgenin en zengin ülkesi haline gelen İran’ın etkisi giderek artıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rıza Şah, 1953 yılında CIA darbesiyle devrilen laik Başbakan Muhammed Musaddık’ın yerine geçtiğinde, İran’daki asgari demokratik işleyiş de yok edildi. Bu tarihten sonra Şah, iktidarını büyük ölçüde gayet iyi donatılmış silahlı kuvvetlere ve ordu içinde kendisine bağlı “Cavidan” (ölümsüz) hassa alaylarına dayandırmıştı. Bunun yanısıra Şah’ın gizli polisi SAVAK, muhalif hareketlere ve kişilere göz açtırmamayı, onları fiziki olarak yok etmeyi bir yaşam biçimi haline getirmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şah’ın yaptığı yatırımlar, tepeden inmeci olduğundan ve gereksiz altyapı alanlarına aktarıldığından ülke ekonomisinde beklenebilecek etkileri yaratmadı.&nbsp; Petrol gelirleri de toplumdaki girişimci, sanayi yaratmak isteyen kesimin bir anlamda önünü tıkadı. Petrol geliri muslukları sonuna kadar açıkken yaratıcılığa, risk alan girişimciliğe yer kalmadığı, ihtiyaç olmadığı hissi yerleşti. Bunun sonunda, Şah Rıza Pehlevi’nin “beyaz devrimi”, toplumun yapısında değişiklik yaptı yapmasına, ancak 1944 sonrası Japonya ya da 1954 sonrası Güney Kore gibi ekonomik bir güç oluşturamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sağlık hizmetlerinin düzelmesi ve ülke geneline yayılması, İran nüfusunda önemli bir patlama yarattı. 1960 yılında 20 milyona ancak ulaşan nüfus, 1979 yılında 37 milyona çıkmıştı. Kırsal kesimde gerçekleştirilen ve topraksız köylü açısından bir nebze de olsa iyileşme sağlayan reformlara rağmen, artan nüfus büyük ölçüde kentlerin çeperlerine yığıldı. Şah iktidarı yanlısı, çok zenginleşmiş Batılı görünümlü bir burjuva kesiminin yaşam koşulları, büyük kentlerdeki yoksul kesimin büsbütün kutuplaşmasına neden oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir diğer yandan çok sayıda iyi yetişmiş üniversite mezunu oluşması için Şah Rıza hem İran’da hem de kendisinin de yetiştiği Avrupa ülkelerinde binlerce burslu öğrencinin tahsil görmesini sağladı. İran toplumu, zengin, petrol gelirlerinden elde edilen parayla olmadık altyapı yatırımları yapan, dönemin en mütekamil silah ve uçaklarını satın alabilen (Şah döneminde alınan F-14 jetler hala kullanımda), çok iyi yetişmiş üniversite mezunları olan, ancak bunları istihdam edebileceği bir ekonomik yapıyı oluşturamayan bir ülke haline geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şah’ın istibdat rejimi, 1978 yılında milyonlarca insanın katıldığı büyük kent ayaklanmalarına yol açtı. Ne kolluk kuvvetleri, şiddetli baskı ve katliama rağmen bu ayaklanmaları durdurabildi, ne de ilginç biçimde Şah, o güçlü ordusunu kullanarak ihtilali bastırabildi. Şah Mısır’a kaçtı, İran’da ise devrim, Şii ruhban sınıfının muhafazakâr kısmının eline geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran İslam Devrimi, Humeyni’nin tek adam koltuğuna oturması olarak özetlenebilir. Şah’ın ordusuna hiç güvenmediği için tüm generalleri ve üstsubayları ciddi bir kıyıma tabi tuttu. Ordunun ciddi zayıflamasına yol açan bu durum, Saddam Hüseyin’i Şah zamanında vermek zorunda kaldığı Basra topraklarını geri almak için İran’a saldırmaya sevk etti. Sekiz yıl süren ve büyük can kaybına neden olan bu savaş, İran İslam Devriminin belini kırdı demek yanlış olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne var ki İran içindeki örgütlenme, özellikle de savaş ve Humeyni sonrası, bütün Batı düşmanı retoriğe rağmen gayet Batılı bir örnek alınarak gerçekleştirildi. Üçüncü Reich sistemine çok benzeyen bir yapılanma oluşturuldu, Pasdaran güçleri Allgemeine SS ve Waffen SS örgütlenmesinden esinlenerek toplumdaki gerçek iktidar omurgasını oluşturdular. İki ayrı silahlı kuvvet oluşturuldu. Lonca usulü örgütlenme ile küçük esnaf ve yoksul kentli de bir anlamda iktidara ortak edildi. İslami Parti hiçbir zaman ciddi bir organize güç olamasa da ruhban sınıfı ve Pasdaran, görünürde Cumhurbaşkanı, Bakanlar kurulu ve Meclis olmasına rağmen siyasi ve ekonomik gücü elinde tuttu, tutmayı da sürdürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son gelişmeler ışığında, özellikle de İsrail ve müttefikleriyle yapılan 12 gün savaşı boyunca gösterdiği performans ile konvansiyonel Silahlı Kuvvetler, Pasdaran güçleriyle karşılaştırıldığında daha sağlam bir sınav vermiş görüntüsü veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son ayaklanmalar, 1978 yılından bu yana görülmemiş bir seviyeye ulaştı, Bassici (3. Reich’ın SA örgütlenmesine çok benzeyen bir kolluk kuvveti) ve polis güçlerinin inanılmaz sert biçimde bastırdıkları ayaklanmalar, muhtemelen on binlerce kişinin hayatına mal oldu. Bu dinamik durmuş da gözükmüyor. Ne Pasdaran güçleri ne de konvansiyonel ordu sokağa inmediler ve bu katliama çok nadir haller dışında karışmadılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumun açıklamasını kimse pek yapamıyor. Acaba yüz yüze gelen bu iki silahlı kuvvet, bir diğerinin hata yapmasını mı bekliyor, yoksa her ikisi de Ayetullah Hameney’e destek vermeye devam mı ediyor? ABD Başkanı Trump’ın attığı zaman mangalda kül bırakmayan demeçleri durumun anlaşılmasını iyice zorlaştırıyor. “Yardım geliyor sıkın dişinizi” derken İran’da kime mesaj vermek istedi? Konvansiyonel ordu, Pasdaran güçlerine ve Hameney’e karşı bir darbe hazırlığı içinde olabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’daki milli duygular, son derece yüksek olduğundan bir dış müdahalede herkesin yabancı işgalciye karşı birleşeceği bütün analizlerde dile getiriliyor. Pentagon ve Beyaz Saray da, tüm anlamsız gibi gelen çıkışlarına rağmen bunu bilecek kadar deneyimliler. O halde İran’da hedeflenen ne? Umman’da gerçekleşecek görüşmeler için şimdiden gündemin çok sorunlu olacağı ortaya çıktı. Seçilmiş Cumhurbaşkanı ve hükümet, elinden geldiğince esnek tarafı oynamaya çalışsa da, Hameney’e karşı herhangi bir ağırlıklarının olduğunu söylemek çok zor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’daki totaliter rejim, bütün baskılara rağmen İsrail başta olmak üzere, çeşitli istihbarat örgütlerinin organize olmalarını engelleyemiyor. İç siyasetteki gelişmeler, uluslararası kamuoyuna yansımasa da ABD ve diğer ülkelerin bilgisine muhtemelen çoktan aktarılmış bulunuyor. O halde İran’da ABD’nin hedeflediği ne?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Venezuela usulü bir yarı gizli saray darbesi yapılması çok zor. Ancak bir iç savaş türü ortam oluşursa, başta rejimin en temel destekçisi olmaktan tamamen vazgeçen küçük esnaf sınıfı da dahil olmak üzere, kimse dışarıdan İran ordusuna verilecek desteğe karşı çıkmayabilir. Önümüzdeki günler çok ciddi gelişmeleri beraberinde getirecek gibi duruyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 07 Feb 2026 11:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/iran-kanli-direnislerin-ulkesi-1770451474.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nuri el-Maliki: İran’ın vekili mi, Irak’ın trajik otokratı mı?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/nuri-el-maliki-iranin-vekili-mi-irakin-trajik-otokrati-mi-12585</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/nuri-el-maliki-iranin-vekili-mi-irakin-trajik-otokrati-mi-12585</guid>
                <description><![CDATA[Sekiz yıllık başbakanlığı boyunca ne İran’ın sadık bir vekili ne de ABD’nin kuklası olmuştur. Aslında bugün ABD’nin Maliki’ye karşı vetosunun ana sebebi, Maliki’nin geçmişte yaptığı hatalardan ziyade onun istedikleri gibi çevirecekleri bir lider olmamasından kaynaklanmaktadır. Olası bir dönüşte aynı otoriter çizginin sürmesi, Maliki’yi Irak’ın devletleşme umudunu tüketen bir mirasın simgesi haline getirecektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Nuri el-Maliki, 2003 sonrası Irak siyasal düzeninin en tartışmalı figürlerinden biridir. İki dönem süren başbakanlığı boyunca ülkenin devlet inşası sürecini derinden etkilemiş bir aktör olarak öne çıkmıştır. 2006–2014 yılları arasındaki iktidar pratiği, Irak’ta mezhepsel güvensizliğin kurumsallaşması, merkezileştirmeye çalıştığı devlet aygıtının şahsileşmesi ve demokratik mekanizmaların fiilen işlevsizleşmesiyle sonuçlanmıştır.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ocak 2026 itibarıyla adının yeniden başbakanlık için gündeme gelmesi, yalnızca bireysel bir siyasi geri dönüş arayışı değil, aynı zamanda 2003 sonrası Irak siyasal sisteminin yapısal krizinin sürdüğünü gösteren sembolik bir gelişme olarak okunmalıdır. ABD’de, Körfez ülkelerinde ve Türkiye’de sıklıkla “İran’ın adamı/vekili” şeklinde özetlenen Maliki portresi, gerçekte daha karmaşık, çelişkili ve trajik bir iktidar deneyimine işaret etmektedir.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Washington’un Maliki Karşıtlığı ve Ekonomik Giyotin Tehdidi</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maliki’nin 24 Ocak 2026’da Şii Koordinasyon Çerçevesi tarafından yeniden aday gösterilmesi, ABD–Irak ilişkilerinde sert bir kırılma yaratmıştır. ABD Başkanı Donald Trump’ın 27 Ocak’ta yaptığı ve Maliki’nin seçilmesi halinde Irak’a yönelik tüm yardımların kesileceğini ilan eden açıklaması, sembolik bir uyarının ötesinde, Irak ekonomisinin temel dayanaklarını hedef alan açık bir baskı mekanizması ve ekonomik giyotin niteliğinde bir tehdittir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Washington’daki bu tavır, kişisel bir siyasi refleks değil; Maliki dönemine dair Amerikan kurumsal hafızasının bir ürünüdür. ABD’li güvenlik ve dış politika çevreleri, Maliki’nin geçmişteki yönetim pratiğinin ABD’nin El-Kaide’ye karşı kazandığı en büyük stratejik zafer olan "Sahva" (Irak’ın Evlatları) projesini nasıl sistematik olarak sabote ettiğini ve ülkeyi IŞİD’in kucağına iten şartları bizzat inşa ettiğini ileri sürmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu karşıtlığın en kritik boyutu, Irak’ın dolar rezervlerine erişimini mümkün kılan finansal altyapının hedef alınmasıdır. Irak Merkez Bankası’nın Federal Reserve sistemi üzerinden yürüttüğü işlemlerin kısıtlanması ihtimali, petrol gelirlerine aşırı bağımlı bir ekonomi için kısa sürede tam bir mali çöküş anlamına gelmektedir. Washington’un Maliki’ye yönelik vetosu, bu yönüyle Irak siyasetinin sınırlarını aşan, doğrudan devletin sürdürülebilirliğini tehdit eden bir baskı aracına dönüşmektedir.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin “Maliki Çıkmazı”: İktidar Yanlısı Çevrelerdeki Algının Perde Arkası</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’den Maliki’nin adaylığına dair resmi ve açık bir tutum henüz açıklanmamış olsa da, iktidar yanlısı medya ve yorum çevrelerinde belirgin menfi tavır dikkat çekmektedir. Maliki’nin geçmişteki başbakanlığı döneminde Türkiye-Irak ilişkileri ciddi gerilimler yaşamış, buna karşılık şu anki başbakan Muhammed Şiya Sudani döneminde ilişkiler daha kurumsal ve pragmatik bir çerçevede yeniden inşa edilmiştir. Bu nedenle Ankara’nın mevcut hattı koruma isteği anlaşılabilir bir tutumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de iktidar yanlısı çevrelerde Maliki’nin “İran’ın adamı/vekili” olarak sunulması, analitik bir tespitten çok, Ankara’nın 2009–2014 dönemindeki Irak politikasındaki başarısızlıklarını gerekçelendirmeye yarayan işlevsel bir mite dayanır. Bu anlatı, Suriye iç savaşıyla güçlenen mezhepçi sadeleştirme refleksinin Irak’a mekanik biçimde taşınmasının ürünüdür. Şii aktörleri otomatik olarak İran’ın uzantısı sayan bu yaklaşım, Irak’taki Şii siyasetin parçalı yapısını, iç rekabetlerini ve milliyetçi damarını uzun süre göz ardı etmiştir; Maliki’nin Iraklı Şii milliyetçiliğine dayanan otonom hamleleri ve Tahran’la yaşadığı ciddi güven krizleri de bu nedenle görünmez kılınmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maliki’yi “İran kuklası” olarak etiketlemek, Türk hükümetinin politika hatalarını kişiselleştirerek aklama işlevi görmüş; Bağdat’la kopan ilişkilerin Erbil hattıyla telafi edilmesi de bu söylemle savunulmuştur. Oysa Maliki’yi gerçekten kavramak, yüzeysel etiketlerin ötesine geçip biyografisindeki kırılma anlarına ve İran’la yaşadığı travmatik geçmişe bakmayı gerektirir. Maliki’yi anlamak, kolaycı şemalarla değil, Irak’taki karmaşık devlet inşa sürecinin sancılarını ciddiyetle ele almakla mümkündür.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maliki Gerçekten “İran’ın Adamı” mı?</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nuri el-Maliki’nin siyasi DNA’sı, İran’ın <strong>Velayet-i Fakih</strong> (Fakihin Velayeti) modeline biat eden bir "vekil" profilinden temelden farklılıklar arz eder. Seküler Arap milliyetçisi bir aile geçmişinden gelmektedir. Ancak Maliki, Arap milliyetçiliğinin yenilgiler ardından ivme kaybetmesinin neticesinde İslami siyasi oluşumlara yöneltmiştir. Mensubu olduğu Dava Partisi, ideolojik olarak Kum merkezli İran modelini değil, Necef ulemasının gelenekleriyle harmanlanmış, Irak’ın çok-mezhepli yapısına uygun bir "Iraklı Şii milliyetçiliğini" savunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maliki’nin İran ile olan ilişkisindeki çoğu zaman göz ardı edilen unsur, 1979’da Saddam rejiminden kaçarak başladığı sürgün yıllarında İran’daki rejimle hayal kırıklığıyla neticelenen tecrübeleridir.&nbsp; Maliki, İran’daki Ahvaz yakınlarında bulunan Dava Partisi’ne ait bir askeri eğitim kampında görev yaparken Tahran’ın partiyi tamamen kontrol altına alma girişimlerine şahit olmuştur. İran yönetimi, Dava Partisi’ni bölerek kendisine daha sadık olan Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi gibi yapıları öne çıkarmış ve Dava’nın elindeki askeri kampı zorla bu yeni oluşumlara devretmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tarihî travma, Maliki’yi, müdahaleci ve kontrolcü bir güç olan İran’a karşı ihtiyatlı olmaya itmiştir. <strong>Maliki için İran, ideolojik bir "kıble" veya kutsal bir merkez değil; aksine, iç rakiplerine (özellikle Sadr grubuna) ve ABD’ye karşı konjonktürel olarak kullanılan pragmatik bir "araç"tır</strong>. Necef Havzası’nın otonom yapısına inanan bir figür olarak Maliki, Kum’un siyasi tahakkümüne karşı mesafelidir. Onun için Şiilik, İran’a teslimiyet değil, Irak’ta Şii çoğunluğun devlet aygıtı üzerinden egemenliğini tesis etme aracıdır. Bu otonom duruş, iktidar yıllarında Washington ve Tahran arasındaki denge siyasetinin temel motoru olmuştur.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki Güç Arasında Hayatta Kalma Dansı</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maliki’nin başbakanlığı, <strong>güvenlik alanında ABD’ye, siyasal denge açısından ise İran’a yaslanan riskli bir strateji</strong> üzerine kurulmuştur. ABD’nin askeri ve istihbari desteği olmaksızın Irak’taki direniş ve El-Kaide ile mücadele etmesi mümkün olmayan Maliki, buna rağmen Washington’un gevşek federalizm ve aşırı yerel özerklik projelerine karşı merkeziyetçi bir direnç göstermiştir. Bu tavır, onu ABD açısından “zor ama bağımsız” bir ortak haline getirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2008’de Basra’da Mehdi Ordusu’na karşı başlatılan “Şövalyelerin Hücumu” operasyonu, Maliki’nin İran’a mutlak bir bağlılık içinde olmadığının en somut ifadelerinden biridir. Bu operasyon, Tahran’ın itirazlarına rağmen yürütülmüş ve Maliki’nin devlet otoritesini her şeyin üzerinde tutan refleksini ortaya koymuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2011’de ABD askerlerinin çekilmesinden sonra İran’la ilişkilerin derinleşmesi ideolojik bir yöneliş değildir. Güvenlik boşluğunun dayattığı jeopolitik bir zorunluluk olarak şekillenmiştir. Güvenlik şemsiyesi zayıflayan ve komşusundaki iç savaşın kendisine sıçramasından endişelenen bir lider olarak Maliki, boşluğu doldurabilecek tek aktör olan Tahran ile pragmatik iş birliğini derinleştirmiştir. Ancak bu iş birliği tam bir teslimiyete dönüşmemiştir. Onun siyaseti, bir "itaat siyaseti" değil, "dengeyi mümkün olduğu kadar sürdürme" ve Irak merkezli otonomiyi koruma çabasıdır. Ne var ki, dış politikadaki bu pragmatik hayatta kalma dansı, iç politikada kurumları felç eden ve gücü kişiselleştiren sert bir otokrasiye zemin hazırlamıştır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maliki’nin yeniden iktidara gelmesi, Irak’ta istikrarı güçlendirmekten ziyade mevcut krizleri derinleştirme riski taşır. ABD ile gerilimin artması halinde uygulanabilecek mali ve petrol gelirlerine erişim kısıtlamaları, devletin iflası, maaş ödemelerinde aksama ve yaygın yoksulluk gibi ağır ekonomik sonuçlar doğurabilir</span></strong></span></p>

<h3><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yönetim Pratiğinin Özü: Demokratik Kurumların Felci ve Otokratik Dönüşüm</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maliki’nin yönetim pratiği, Irak’ın 2003 sonrası inşa edilen kırılgan demokratik kurumlarını şahsında merkezileştiren bir "<strong>çoğunlukçu tahakküm</strong>" modelidir. Maliki, Başbakanlık Ofisi’ni devlet gücünün mutlak odağına dönüştürülürken, anayasal boşluklardan yararlanılarak kabine ve parlamentoyu fiilen işlevsizleştirmiştir. Savunma, içişleri ve ulusal güvenlik gibi kritik bakanlıkların uzun süre vekâleten elde tutulması, güvenlik aygıtının tamamının tek elde toplanmasına ve kurumsal denge-denetim mekanizmalarının çökmesine yol açmış ve bir "<strong>kurumsal diktatörlük</strong>" inşa edilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maliki döneminde siyasi rekabet, sürekli bir “Baasçı tehdit” söylemiyle bastırılmış ve yargı muhalifleri tasfiye eden bir araca dönüştürülmüştür. Sünnî liderler Tarık el-Haşimi ve Rafi el-İsavi’ye yönelik davalar bu sürecin görünen yüzüdür. Otoriter yönelim, mezhepsel sınırları da aşarak, bağımsız ve liyakatli teknokratları da hedefe almıştır. Dönemin Merkez Bankası Başkanı Sinan el-Şebibi’nin, yolsuzluklara direnmesi ve biat etmemesi nedeniyle düzmece davalarla tasfiye edilmesi, saldırının anti-kurumsal karakterini net biçimde gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik alanda da bir yağma yaşanmıştır. Sekiz yıllık iktidar boyunca 500 milyar dolar ile 1 trilyon dolar arasında kamu kaynağının kaybolduğu tahmin edilir. WikiLeaks belgeleri ve uluslararası raporlarla doğrulanan gizli hapishaneler ve sistematik işkenceler, rejimin otokratik özünü açığa çıkarmıştır. Bu baskı ve dışlanma ortamı, özellikle Sünni toplumda derin bir mülksüzleşme hissine sebep olmuş; 2014’te Musul’un neredeyse dirençsiz biçimde düşmesine zemin hazırlayan sosyopolitik tablo böylece ortaya çıkmıştır.</span></span></p>

<h3><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kürtlerin Pragmatik Dönüşü: Barzani Neden Maliki’ye Destek Veriyor?</span></span></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesud Barzani ve KDP’nin, geçmişte bütçe kesintileri ve petrol krizleri nedeniyle kanlı bıçaklı olduğu Maliki’ye 2026 konjonktüründe sunduğu destek, Irak siyasetinin üzerinde yürüdüğü acımasız <strong>realpolitik zemin</strong>i göstermektedir. Bu destek elbette bir güven ilişkisinden kaynaklanmamaktadır. Erbil’in Bağdat’taki nüfuzunu koruma ve bölgesel tehditleri yönetme arzusuna dayanan bir "al-ver" pazarlığıdır. KDP, bu ittifak karşılığında Dışişleri Bakanı Fuat Hüseyin’i Cumhurbaşkanlığı makamına taşımayı ve bu koltuğu 2003’ten beri elinde tutan rakibi Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) merkezi hükümetteki etkisini kırmayı hedeflemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yanı sıra, Suriye’deki HTŞ’nin (Heyet Tahrir el-Şam) merkezi hükümeti ele geçirmiş olması ve Sünni selefi dalganın sebep olabileceği yeni "IŞİD korkusu", Erbil için Maliki’yi bu militan dalgayı kesebilecek "sert, tecrübeli ve tanıdık" bir aktör olarak yeniden kıymete bindirmiştir. Barzani için Maliki, ideolojik bir dost değil; belirsiz, zayıf ve ne yapacağı bilinmeyen bir alternatif yerine, "pazarlık edilebilir ve sınırları belli" bir otokratı tercih etme stratejisidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu tehlikeli oyun, KDP’nin KYB karşısındaki kısa vadeli kazanımlarına karşılık, Irak’ın bütünlüğü ve Kürt bölgesinin geleceği üzerinde ciddi riskler barındırmaktadır. Maliki’nin olası geri dönüşü, Kürtlerin kazandığı otonomiyi geçmişte yaptığı gibi yeniden merkeziyetçi bir giyotine kurban etme potansiyelini içinde taşımaktadır.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olası Bir Maliki Başbakanlığının Riskleri</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maliki’nin yeniden iktidara gelmesi, Irak’ta istikrarı güçlendirmekten ziyade mevcut krizleri derinleştirme riski taşır. ABD ile gerilimin artması halinde uygulanabilecek mali ve petrol gelirlerine erişim kısıtlamaları, devletin iflası, maaş ödemelerinde aksama ve yaygın yoksulluk gibi ağır <strong>ekonomik sonuçlar</strong> doğurabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Siyasi düzlemde</strong>, Maliki ile uzun zamandır sorunlar yaşadığı Şii gruplar arasındaki gerilimlerin tırmanması ve özellikle de Sadr Hareketi ile olası çatışmalar, 2003 sonrası kurulan sistemin meşruiyetini zayıflatabilir. <strong>Toplumsal alanda</strong> ise Sünni dışlanmışlığının yeniden radikalleşmesi, IŞİD benzeri yapıların tekrar zemin bulmasına ve mezhepsel kutuplaşmanın tehlikeli biçimde derinleşmesine yol açabilir. </span></span></p>

<h3><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç: Karmaşık Bir Miras ve Çöken Devlet İnşası</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nuri el-Maliki, Irak’ta devleti merkezileştirme ve şiddet tekelini elde tutma hırsının yol açtığı yıkımla anılır. Bu yaklaşım, orduyu zayıflatırken Haşdi Şabi gibi devlet dışı silahlı yapıların güçlenmesine zemin hazırlamış, kurumları korumak yerine içlerini boşaltarak devleti yönetilemez hale getirmiştir. Sekiz yıllık başbakanlığı boyunca ne İran’ın sadık bir vekili ne de ABD’nin kuklası olmuştur. Aslında bugün ABD’nin Maliki’ye karşı vetosunun ana sebebi, Maliki’nin geçmişte yaptığı hatalardan ziyade onun istedikleri gibi çevirecekleri bir lider olmamasından kaynaklanmaktadır. Olası bir dönüşte aynı otoriter çizginin sürmesi, Maliki’yi Irak’ın devletleşme umudunu tüketen bir mirasın simgesi haline getirecektir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 08 Feb 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/nuri-el-maliki-iranin-vekili-mi-irakin-trajik-otokrati-mi-1770390390.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
