Giriş: Lawfare (Hukuk Yoluyla Savaşım) ve Türkiye’de Siyaset
Lawfare (hukuk yoluyla savaşım) kavramını bu aralar epeyce sık duymaya başladık. Bu kavram birçok siyaset bilimi ve hukuk kavramına karşılık çok yeni. Kavramı ilk kullanan olmamakla birlikte popülerleştiren bir ABD hava subayı olan general Charles J. Dunlap Jr. 2001 yılında yaptığı bir sunumda ki, sonra basılı bir metin halinde de yayınlanmıştır, bu kavramı “... askeri bir hedefi gerçekleştirmenin bir aracı olarak hukukun kullanıldığı bir savaş yöntemi...”(1) olarak tanımlamıştır. Bu kavram askeri yayınlarda genellikle düşman operasyonlarını engellemeyi veya kısıtlamayı amaçlayan, genellikle asimetrik savaşlarda kullanılan birleşik bir hukuk ve halkla ilişkiler programı için aşağılayıcı bir terim olarak önerilmiştir (2).
Ancak, hukuk yoluyla savaş sadece ve öncelikle uluslarası çatışmalar ve savaş için kullanılan bir kavram olmaktan çıkmış ve iç politikadaki siyasal mücadele için çok daha geniş anlamda kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle Latin Amerika’da giderek otoriterleşen siyasal sistemlerin hukuku kendi amaçlarına göre yorumlayarak ve hatta çarpıtarak muhaliflerini baskılamak, seçimlere girmekten men etmek veya hatta yok etmek için kullandıkları da görülmektedir (3). Hukuk yoluyla savaşım artık çok farklı anlamlara gelen ve farklı yayınlarda farklı tanımlara sahip olan bir kavram içeriğindedir. Genellikle iki eşit olmayan taraf arasındaki bir mücadelede, kamuoyunu etkilemek için hukukun suistimal edilerek, aslında hukuk ilkelerinin, standart ve kurallarının, yasalar ve anayasaların düzenleniş gerekçelerinden farklı hatta onların tersi yorumlara dayanılarak, hasım veya düşman görülen tarafın kamuoyunda düzey kaybetmesi, zayıflatılması ve hatta ortadan kaldırılması için yargı yapılarının kullanılmasına hukuk yoluyla savaşım (lawfare) denilmektedir. Örneğin, bu yolla Lula da Silva’nın yolsuzluk yaptığı iddia edilerek siyasal güç kaybetmesi, yargılanarak siyasetten yasaklanması sağlanmıştı. Benzer olarak Fernendez de Kirchner de Arjantin’de orta-sol ve ilerici siyaset insanlarını ekarte etmek için bir sürecin yürütüldüğünü ileri sürmüştür (4).
Uluslararası hukukun siyasal çatışmalardaki kullanımındaysa, general Dunlap’ın yayınlarında görüldüğü gibi hukuk yoluyla savaşım genellikle güçlüden çok güçsüzün, hatta terör veya gerilla örgütlerinin etkin kullanımıyla büyük devletlerin kamuoyları üzerinden etkili karşı propaganda yapmalarına olanak sağlayan bir içerikteymiş gibi durmaktadır. Örneğin, Irak işgali sırasında ABD’nin maruz kaldığı en ciddi hukuki sorunların Ebu Gureyip hapishanesi ve işkenceleri olmuşa benzemektedir. Bu konudaki yayınların Amerikan kamuoyundaki yansımaları Irak işgaline verilen desteği ciddi ölçülerde meşruluğunun sorgulanmasıyla aşınmasına yol açmış gibi görünmektedir. Tersine Rusya’nın Kırım’ı işgali sırasında kullandığı Slav kardeşlerin dayanışması ilkesine dayalı olarak orada kötü muameleye tabi olan Rus halkının haklarını savunmak için askeri müdahalede bulunmak bir hukuki meşruiyet ilkesi olarak savunulmuştur. Tabii burada da hukukun suistimali söz konusuydu. Uluslararası hukuk yurttaşların korunması için sınır ötesi askeri müdahaleye imkan tanımaktadır, ama bu ilke soydaş olarak kabul edilen lakin yurttaş olmayanlar için uygulandığında, süreç bir irredentizm veya yayılmacılık uygulamasına dönüşmekte ve hukukun dışına çıkılmaktadır. Bu durumda askeri harekat için hukuku suistimal ederek veya çarpıtarak, yurttaş yerine soydaş, ırkdaş v.b. kavramlarını kullanarak, hukuk yoluyla savaşımı meşrulaştırarak, her kendisini güçlü gören devlet aynı zamanda haklı olduğunu ileri sürerek daha güçsüz bir komşusuna saldırıda bulunabilmektedir.
O zaman hukuk yoluyla savaşımın etkileri nedir? Bu etkiler iç ve dış politikada farklılık içerir mi?
Hukuk yoluyla Savaşım (Lawfare), Demokrasi ve Hukuk Devleti
Buraya kadar hukuk yoluyla savaşım tanımlamaları üzerinden yaptığımız sunuşta da görüldüğü gibi, askeri araçlarla yapılan savaş yerine hukuk yoluyla yapılan savaşım sanki daha barışçıl ve daha meşru gibi duyulan bir almaşıkmış hissini vermektedir. Oysa, burada vurgulanan hukuk, hukuk yoluyla savaşımda kullanılan hukuk kavramıyla aynı değildir. Hukuk yoluyla savaşımda hukukun temel ilkeleri, örneğin masumiyet karinesi, suçu bir adil yargılama süreci sonunda sabit görünene kadar kimsenin özgürlüğünün kısıtlanmaması, tutuklanmaması (Habeas Corpus, 1679) gibi ilkeler dikkate alınmamaktadır. Bu süreçlerde yargı mekanizması, mahkeme, savcılık, yargıçlar sürecin esas unsurları olmalarına karşın uygulanan hukuk ilkeleri, standartları, yasalar, normlar, anayasa gibi mevzuat olmayıp, bu ilkeler çeşitli gerekçelerle es geçilerek güç kullanılmakta, kararlar alınmaktadır. Muhalefet ise hukuk ilkeleri, standartları, emsal kararlar ve yerleşik teamülleri gündeme getirmek suretiyle kamuoyuna seslenerek karşı durmaya çaba göstermektedir. Bu süreçte isnat edilen suçlar, suçlamalar, belge, bilgi ve kanıtların hukuka uygunluğu da bu çatışmanın odağında yer almaktadır.
Bu tür araçlarla yapılan mücadelenin hukuka dayalı iktidar alanından başka bir güç alanı olan siyasete veya askeri güce kayması da söz konusudur. Hukuki kararlar siyasal içerik alabilmekte, ya da siyasal iktidarın istediği içeriğe sahip olarak düzenlenmektedir. Bu durumda artık anayasanın, başta ceza yasaları olmak üzere yasaların bireyleri, yurttaş olarak siyasal erkten korumak gibi bir işlevi kalmamaktadır. Hükümet kuvvetlerinden olan yargının bağımsız bir güç olarak siyasal iktidar kullanımında kaçınılmaz olan güç suistimalini engellemek için bir etkin denetim mekanizması olması da mümkün olamamaktadır. Bağımsız bir hükümet gücü olarak yürütme ve yasamanın aldığı kararların anayasaya, yasalara, hukuk ilke ve standartlarına uygunluğunu denetlemek yerine, siyasal iktidarı korumak ve kollamak için yargı kararları üretimine yönelmekte olan yargı, tarafsız olma görünümünü dahi koruyamamakta, partizanlaşarak yürütme ve yasamanın bir organı veya uzantısı haline dönüşmektedir. Bu aşamada hukukun üstünlüğü veya hukuk devletinden bahsedebilmek artık olanaksızdır.
Hukuk devleti ancak yargı bağımsız, tarafsız (partizanca davranmayan), ehil ve dürüst olarak çalıştığında söz konusu olmaktadır. Bu durumda artık liberal bir demokraside, (hukukun üstünlüğü ile uyumlu çalışan bir demokrasiden), bahsetmek olanaksızdır. Çağdaş demokrasi siyasal katılma ve temsile dayalı olarak çalışan temsili bir siyasal uygulamadır. Siyasal katılmanın mümkün olabilmesi için bireylerin alınan siyasal kararların içeriğini etkilemek için eylemde bulunması (dilekçe yazıp sunmaları, protesto gösterisi, miting, nümayiş, yürüyüş yapmaları, seçim kampanyalarında çalışmaları, seçimlerde çalışmaları, oy vermeleri) ve bu eylemlerden dolayı tehdit, tedirginlik, korku, şüphe duymamaları gereklidir. Oysa, hukuk yoluyla savaşımda her eylem kolayca yasa dışı, düşmanca, terör v.b. içerikte olarak yargı makamları tarafından takdim ve kabul edilebilmektedir. Özellikle protesto eylemleri ve muhalefet kolayca bu içeriğe büründürülebilecek bir niteliktedir. O zaman artık demokrasinin de ne derecede mümkün olabileceği sorgulanmaktadır. Hukuk yoluyla savaşım liberal demokrasi için ciddi bir tehdit oluşturur.
Uluslararası hukuk alanında da, özellikle hukuk yoluyla savaşım, uluslararası hukuku ve özellikle insan hakları alanındaki hukuk mevzuatını anlamsızlaştırmıştır. Kosova, Libya, Irak, Ukrayna, Gazze, Batı Şeria gibi ülke ve topraklarda görülen örneklerde olduğu üzere yasalar ve hukuk göz ardı edilebilmekte, uluslararası hukuk ilkeleri ve normları yerine, ahlaki zorunluluklar, devletlerin egemenlik haklarını korumaları, teröristlerden bilgi almanın zaruriliği gibi; yasalar, antlaşmalar ve hukuktan daha büyük bir erdeme sahip olduğuna vurgu yapılan bu tür yeni gerekçelere dayanılmaktadır. Irak’ta Ebu Gureyip hapishanesinde yapılan işkenceler teröristlerin konuşturulması suretiyle insan (ABD askerlerinin) hayatlarının korunması gibi gerekçelere dayanmıştır. Bugün dahi Venezuela’dan kalkarak Okyanus’ta seyreden teknelerdeki insanları öldürme emri verilmesinin gerekçesi teröristlerle mücadele, uyuşturucu satıcılarını engelleme olarak sunulmaktadır. Ancak, ABD’nde Kongre (yasama) dahil olmak üzere bu kararlar alınırken hukuka uyulmadığı, adil bir yargılama sonucunda saptanmış bir terör suçlusunun olmadığı gibi eleştiriler gündemdedir. Yürütmenin kendi düşüncesine göre suçlu, terörist, uyuşturucu satıcısı olarak kabul ettiklerini imha hakkı gibi bir sav ileri sürülmektedir ki, bunun her zaman doğru olduğunu gösteren bir kanıt da mevcut değildir.
ABD’nin Irak’a 2003 yılında saldırı harekatı için kullandığı kitle imha silahları üreten Irak’taki Saddam rejimi savının gerçek olmadığı ortaya çıkmış, ABD büyük bir hızla Orta Doğu’ya barış ve demokrasi getirmek için Irak’a müdahale ettiğini, yeni bir mazeret olarak ileri sürmüştür. Bu iki savın da, birincisinin gerçek olmaması, ikincisinin ise demokrasi rejiminin askeri müdahale ile tesisinin mümkün olduğunun bilinmemesi nedeniyle uluslararası hukukla sorunlu olduğu gün gibi aşikardır. Burada ortaya çıkan görüntü güçlü haklıdır (might is right) gibi bir ilkedir ki, bu olsa olsa zorbalık hukuku gibi bir içerik olarak tanımlanabilir.
Sonuç: Hukuk Yoluyla Savaşımla Liberal Demokrasi’yi Sonlandırmak
Hukuk yoluyla savaşım yaygınlaşan ve giderek hukukun üstünlüğü ve demokrasiyi tehdit eden bir uygulamaya dönüşmüş bulunuyor. İç politikada hukuk kisvesine sokulmuş ve çok ciddi suçlamaları içeren savlara dayanarak, suç isnat edip, yoksa icat ederek, muhalifleri suçlu göstermek ve onlardan kendilerinin suçsuzluğunu ispatlamalarını beklemek gibi bir hukuksuzluk (masumiyet karinesinin reddi ve tersinin oluşturulması) popülerleştirilmeye çalışılıyor. Bunu özellikle başta ABD olmak üzere, başkanlık rejimi uygulamalarında, özellikle Latin Amerika’dan, Afrika’ya, Kafkasya üzerinden Asya’ya kadar gözlemlemek mümkün oluyor. Gün geçmiyor ki bir ülkede en popüler muhalefet partisi aday veya adaylarının yolsuzluk, hükümet devirmek için komplo gibi çeşitli suç isnatlarıyla takibata uğradığı, tutuklu olarak yargılandığı haberleri medya, sosyal medya ve basında yer almasın. Bu suçlamalara konu olan adayların seçimlere katılmasının da engellendiği Nikaragua’dan Azerbaycan’a, Suriye’ye, Brezilya’ya kadar bir çok ülkede görülüyor. Bu durumda da muhalefet partileri seçimlerin adil ve hakça olmadığını, demokratik meşruluğunun bulunmadığını ilan ederken, birçok ülkede demokrasiler aşınıyor ve adeta demokratik seçim dahi yapılamayan bir düzeye iniliyor.
Hukukun, anayasa ve yasaların partizanca yorumlanarak siyasal mücadelenin bir aracına indirgenmesi ile başlayan hukuk yoluyla savaşım, demokrasinin de, tarafsız ve bağımsız çalışan yargının da yara alması ve zamanla ortadan kalkmasına yol açıyor. Gayet iyi bilindiği gibi demokrasinin hayat geçebilmesi için siyasal katılmanın etkili, yaygın, çekincesiz işleyebilmesi esastır. O sayede aynı zamanda seçim kurumu da hayata geçirilip siyasal temsil sağlanabildiği gibi, demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından olan muhalefet de mümkün olur ve anlam kazanır. Hukuk yoluyla savaşım aynı zamanda özellikle yürüyüş, miting, toplantı, dernekleşme gibi siyasal katılma etkinliklerini de fitne ve komplo olarak takdim ederek siyasal katılmayı, özellikle protesto türü siyasal katılma etkinliklerini suç olarak takdim etmeyi hedeflediğinden demokrasinin yaşam alanını daraltmakta ve aşındırmaktadır. Demokrasiye en ciddi tehditler demokrasinin içinde partizanlaşan siyasal kararlar ve hukuk yorumları vasıtasıyla iktidardaki siyasal partiler ve medya dahil destekçileri eliyle ve hukuk kullanılarak veya suistimal edilerek ortaya çıkmaktadır. Bu yolla adeta sıradan, rutin demokratik etkinliklermiş gibi takdim edilen ve algılanan hukuki süreçler, yargılamalarla yavaş yavaş biriken davalar ve onlara esas olan kararlarla, hukuk yoluyla savaşım gerçekleşerek hukukun üstülüğü de, onunla uyumlu olan demokrasi de (liberal demokrasi de) aşındırılıp yok edilmektedir.
Uluslararası siyasal ilişkilerde de benzer bir süreç işleyerek hukukun güçlüler eliyle yeniden kendi çıkarlarına uyacak biçimde yorumlanması veya düpedüz çiğnenmesi yoluyla uluslararası hukuk etkisizleştirilirken, dünyada siyaset gücü gücü yetene, güçlü haklıdır siyasetine dönüşüyor. Bu gelişmeler ise bir çok coğrafyada buradan türeyen adaletsizliklere karşı asimetrik meydan okumalara, terör örgütlerine ve onların eylemlerine ortam yaratıyor. Dünyada barış tehdit altına girerken, daha fazla silahlı çatışma, katliam, iç veya uluslararası savaş oluşma rizikosu doğuyor. Hatta, geldiğimiz aşamada en güçlü nükleer güç sahibi devletlerin siyasetçileri üçüncü dünya savaşından sanki normal, sıradan bir olgudan bahsedermiş gibi bahsetmeye başladılar. Oysa üçüncü dünya savaşı olursa, nükleer bir savaş olacağından tüm atmosferi, su ve besin kaynaklarını radyoaktif madde ile kirleteceğinden tüm insan ve hayvan popülasyonunun kanser olup ölmesine yol açabilecek niteliktedir.
Bu tür bir dünyayı yaşanmaz kılacak adımın atılmasını meşru, makul kılabilecek gerekçe mevcut olabilir mi? Birkaç muhteris siyasetçi, açgözlü trilyoner, bazı karanlık çıkar sahibinin akıl dışı hezeyanına insanlığı terk edebilecek bir aşamaya ulaşmış olmamızı engelleyebilecek olan en önemli mekanizmalardan birisi yargı iken, bu yapı ve kurumların hukuk yoluyla savaşımla yozlaşması bizi büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bırakmaya doğru gidiyor. İşte tam bu sırada, hukuk devleti ve demokrasiyi güçlendirme çağrılarının bir çıkar grubunun, seçkinlerin, akademisyenlerin romantik bir çağrısı olmayıp, insanlığın var oluşu için bir garanti veya teminat olduğunu bir kez daha hatırlamakta büyük yarar vardır.
Dipnotlar
1. Dunlap, C. (2001). Law and Military Interventions: Preserving Humanitarian Values in 21st Century Conflicts. Working Paper, Harvard Kennedy School: Dunlap bu yayında ünlü Alman staretejist Clausewitz’den yararlanarak bu tanımı vermiştir. Dunlap’a göre Clausewitz bir savaşı kazanmak için bir üçlü güç birliği önermektedir: Halk, hükümet ve ordu. Bu üçü birbirini tüm gücüyle desteklerse savaş kazanılabilir. Onun için halkla ilişkilerin savaşta çok önemli olduğunu ve ABD’nin düşmanlarının Vietnam’dan Afganistan’a kadar çok daha güçsüz oldukları halde uluslararası hukukun önermelerini kullanarak ABD karşıtı propaganda yaptıklarını ve bunda da başarı kazandıklarını ifade etmektedir (aynı eser: 4- 5).
2. Dunlap, Charles J. (2009) “Lawfare: A Decisive Element of 21st-Century Conflicts?” Joint Force Quarterly, vol. 54, 3 rd Quarter: 34.
3. Weis, Valeria Vegh (2023) “What does Lawfare mean in Latin America? A new framework for understanding the criminalization of progressive political leaders” Punishment & Society, Vol. 25(4): 909–933
4. Weis, Valeria Vegh (2023): 910: “Fernández de Kirchner, hukuk yoluyla savaşımı (lawfare), yargının belirli kesimlerinin, ana akım medyanın ve muhalefetin, yolsuzluk suçlamalarına dayalı ceza davalarını manipüle ederek ilerici liderlerin demokratik siyasette meşruiyetini ortadan kaldırma ve onları yasaklama mekanizması olarak tanımladı.” Buna karşılık aşırı sağ iktidarlar ve destekçileriyle yargı mensupları da, solcu ve ilerici politikacıların kendileri hakkında açılan davaların meşruluğunu ortadan kaldırmak, en azından sorgulatmak için yapılanları hukuk yoluyla savaşım olarak tanımlamaktadırlar.



























Yorum Yazın