2013–2015 çözüm sürecinde ve 2016 sonrasında yaşananlar, Türkiye için yeterince öğretici olmamış görünüyor. Yılın ilk haftasında Suriye’de yaşanan gelişmeler karşısında medyanın dili, siyasal aktörlerin açıklamaları ve akademiden sivil topluma uzanan yorumlar, bu gerçeği bir kez daha ortaya koydu. Her kritik eşikte olduğu gibi, Türkiye hızla tanıdık reflekslerine geri döndü.
Son günlerde “hakikati kabullenme” söylemi üzerinden gücün zorbalığına rıza üretiliyor. Bu söylem, muktedirin önünde eğilmeyi meşrulaştırırken, evrensel hukukun ve temel insan haklarının askıya alınmasını kaçınılmaz bir “gerçeklik” olarak sunuyor. Akademiden siyasete, medyadan sivil topluma uzanan geniş bir alanda bu yaklaşımın hızla normalleştiği görülüyor.
Eski dilin tahkimi
Şam yönetimi ile Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi arasında yaşanan gerilim, Türkiye’de soğukkanlı bir dış politika tartışması olarak ele alınmadı. Halep’in üç ilçesinde çatışma ve saldırı ihtimali belirdiği anda güvenlikçi söylem yeniden tahkim edildi; iç siyasetteki saflaşmalar gecikmeksizin eski kutuplaşma hattına yerleşti.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın SDG’yi PKK’nın bir uzantısı olarak tanımlayan açıklamaları, Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’in Şam’a destek mesajları ve aynı anda birçok medya organında servis edilen “güvenlik kaynakları” ''Mazlum Abdi ve İlham Ahmet anlaştı Kandil bozdu'' haberleri bu söylem birliğinin çarpıcı örnekleri oldu. Muhalif, yandaş ve bağımsız medya arasında kullanılan dilin neredeyse birebir örtüşmesi dikkat çekiciydi.
Aynı günlerde HTŞ lideri Ahmed eş-Şara hakkında “yaralı”, “alıkonuldu” ya da “Şam’da değil” şeklinde yayılan haberlerin kısa süre sonra boşa düşmesi, enformasyon kirliliğinin boyutunu gözler önüne serdi.
Keza Halep’te “hendek direnişi” kararını kimin verdiğini sorgulayan başlıklı yazı yazılmasına zemin oluşturan gelişmeler; savaş suçlusu şubelisi ve Esad’ın işbirlikçisi şahsin Kürt hareketinin Avrupa’daki gazetesinde yayınlanan, çatışmayı kışkırtan ve öven yazısı yeni çözüm sürecinin ruhunu ciddi biçimde kirlettiği görülmektedir.
Mutabakatlar neden tıkandı?
DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel’in Halep’te yaşananları “uluslararası entegrasyon arayışlarına karşı bir darbe girişimi” olarak tanımlaması, krizin zamanlamasına işaret ediyordu. Nitekim çatışmalar, ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ve Suriye yetkilileri arasında Paris’te yapılan görüşmelerin hemen ardından başladı.
Türkiye’de yeni çözüm süreci başladıktan kısa süre sonra, Ahmed eş-Şara ile Mazlum Abdi arasında 10 Mart’ta ABD gözetiminde varılan mutabakatın uygulanmaması temel sorunlardan biri haline geldi. Tarafların birbirini “mutabakata uymamakla” suçladığı bir yıl yaşandı. Halep’teki kriz, bu tıkanmanın ilk büyük patlaması oldu.
SDG, anayasal ve yasal bir çerçevede statüsünü koruyarak merkezi yapıya entegre olmayı hedeflerken; Şam yönetimi, Ankara’nın da etkisiyle statüsüz bir entegrasyon dayatıyor. Bu çelişki giderilmeden müzakerelerin ilerlemesi mümkün görünmüyor.
Afrin, Gazze, Halep
Halep’te yaşananlar, 2016’da Afrin’de, bugün ise Gazze’de tanık olduğumuz siyasetin farklı bir tezahürü. Kimlikler, diller ve coğrafyalar değişse de tercih edilen yöntem aynı: Diyalog ve müzakere yerine düşmanlaştırma, çatışma ve savaş.
Bu yaklaşım yalnızca Suriye’yi değil, Türkiye’yi de doğrudan etkileyecektir. Masalar bugün için tamamen dağılmamış olsa da çatışmaların yayılması halinde süreçlerin kontrolden çıkma riski büyüktür.
Çözüm süreci kimin sorumluluğunda?
Türkiye’de yeni çözüm sürecinin mevcut haliyle sürdürülebilir olmadığı açıktır. Bu yalnızca tarafların tutumuyla ilgili değildir. Medyanın, akademinin ve sivil toplumun içine sıkıştığı konforlu alanlardan çıkması artık zorunludur. Herkesin kendi mahallesinin dışına bakması, ezberlerini sorgulaması gerekir.
Çözüm sürecinin bir ucu Suriye’ye bağlıdır. Meseleyi yalnızca SDG’nin Suriye ordusuna katılımına indirgemek, Kürtlerin güvenlik ve gelecek taleplerini yok saymak anlamına gelir. Türkiye Kürtleri ile Suriye Kürtlerinin pozisyonlarının aynı olmadığı kabul edilmelidir.
Ankara, Türkiye gibi “bir tür tekçi ve merkeziyetçi” bir idari, siyasi yapının Suriye’de sürdürülebilir olma ihtimalinin ve siyasi şartlarının olmadığı kabul etmek durumundadır. Bir tür çoğulcu Suriye’nin geciktirilmesi kazandırmaz kaybettiriyor.
Mazisi yüz yıla yaklaşan bu kanlı ve yıkıcı meselenin çözümü için tarihsel bir eşikteyiz. Bölgesel ve küresel gelişmeler, bu süreci nihai sonuca ulaştırmanın en çok Türkiye’nin yararına olacağını gösteriyor. Bugün gelinen noktada kimse için masadan kalkmak bir seçenek değildir.
Son yirmi yılda yaşananlar, kimseye eski hataları tekrarlama lüksü tanımıyor. Bu fırsat heba edilirse, yarın çok şey için ve her kez için geç olabilir.
Kürtlerin psikolojik kopuşu derinleştiren siyasetle Ankara’nın kazanacağı her şey geçici olacağı gibi, Kürtlerin de Ankara’ya sırtlarını dönerek bölgede alabilecekleri bir yol yok





























Yorum Yazın