Yeni yılın ilk yazısında, Suriye’de yaşanan tıkanıklığın Öcalan’ın yılbaşı açıklamasıyla aşılma olasılığının zayıflığına dikkat çekmiştim.
Nitekim önceki hafta Halep’in Kürt mahallelerinde yaşananlar ve hâlâ yaşanmakta olan gelişmeler bu görüşü doğrular nitelikte.
Halep’in batısından doğusuna zorunlu göçe zorlanan Kürtler, çatışmalar ve toplu öldürmeler; Kürtlere ve hak savunucularına Saddam Hüseyin’in Halepçe katliamını hatırlattı. Halep’in Şeyh Maksûd ve Eşrefiyye mahalleleri fiilen Kürtsüzleştirildi.
Suriye Arap Cumhuriyeti ordusu şimdi SDG’nin Fırat’ın doğusuna çekilmesini talep ediyor. Diğer taraftan, geçici HTŞ Şam yönetimi SDG’yi terör örgütü ilan etti. Tutuklamalar ve gözaltılar başladı.
Yılın ilk ayında bu karanlık tabloda, yeni çözüm sürecine dair sorular çoğalıyor, endişeler artıyor. Daha da ötesi, Ankara’nın çözüm sürecini Suriye’deki gelişmelere endekslemesine yönelik daha önce dile getirilen itirazlar, bu gelişmeler sonrasında haklı çıkmış gibi görünüyor.
Türkiye’nin yeni çözüm süreci açısından kritik önemdeki bu gelişmeleri doğru anlayabilmek için, işin püf noktası olan 10 Mart ve 1 Nisan Anlaşmalarını doğru analiz etmek gerekiyor.
Askerî Entegrasyon, Siyasal Tasfiye
Bu iki anlaşma birbirinden kopuk değil; aksine aynı siyasi-askerî sürecin farklı ölçeklerdeki adımlarıdır.
10 Mart Anlaşması “ne olacak?” sorusuna, 1 Nisan Anlaşması ise “nerede ve nasıl başlayacak?” sorusuna yanıt verir.
Her iki anlaşma da yalnızca silahlı güçlerin devlet yapısına entegrasyonunu değil, çok daha geniş kapsamlı bir siyasal dönüşümü hedeflemektedir.
10 Mart Anlaşması’nın 2. maddesinde yer alan şu ifade bunu açıkça ortaya koyar:
“Kürt toplumu dâhil tüm etnik ve mezhepsel gruplar, Suriye devletinin ayrılmaz bir parçası olarak tanınacak ve vatandaşlık hakları korunacaktır.”
Bu yönüyle anlaşma, çoğulcu bir Suriye perspektifi içermekteydi.
1 Nisan Anlaşması ise 10 Mart Anlaşması’nın sahadaki uygulanmasına yönelik bir adım olarak kurgulandı.
ABD’nin Değişen Rolü, Kürtlerin Daralan Alanı
Geçici yönetimle ilişkili paramiliter güçlerin 2024 Mart ayı başında sahil şeridinde Alevilere yönelik gerçekleştirdiği ilk katliamdan sonra, uzun süre gündeme gelmeyen bu çerçeve, ABD’nin inisiyatifiyle alelacele hayata geçirildi.
10 Mart’ta HTŞ lideri ve Suriye Arap Cumhuriyeti Geçici Devlet Başkanı Ahmet Şar’a ile Suriye Demokratik Güçleri Komutanı Mazlum Abdi arasında anlaşma imzalandı.
Ancak bir yılı aşkın süredir ulusal ve uluslararası tartışmalar, neredeyse bütünüyle anlaşmanın şu maddesine sıkıştırıldı: “SDG’nin devlet yapısına entegrasyonu; SDG’ye bağlı askerî yapıların Şam ordusuna katılması ve güvenlik birimlerinin merkezi otoriteyle uyumlu hâle getirilmesi.”
Anlaşmada yer alan siyasi haklar ve siyasal taahhütler ise taraflar arasında neredeyse hiç gündem konusu yapılmadı. Bu durum, Ankara’nın içeride ve dışarıda çözüm sürecine dayattığı çerçevenin sınırlarını da gösteriyordu: “Terörsüz Türkiye ve Suriye.” bakışıyla sınırlı bir Kürt sorunu kavrayışı. Bu yaklaşım, güven inşa etmek yerine güvensizliği derinleştirdi.
1 Nisan: sahada karşılığı olmayan uygulama
10 Mart Anlaşması, merkezi HTŞ yönetimi ile Kürt ağırlıklı SDG ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi arasında siyasal entegrasyon ve dönüşümün çerçevesini oluşturuyordu.
1 Nisan Anlaşması ise bu çerçevenin Halep’in iki mahallesinde somutlaştırılması anlamına geliyordu.
Anlaşmaya göre, SDG/YPG güçleri Halep’teki Şeyh Maksûd ve Eşrefiyye mahallelerinden ağır silahlarıyla birlikte Fırat’ın doğusuna çekilecek, yerel iç güvenlik birimleri ise İçişleri Bakanlığı’na bağlanacaktı.
Amaç, çatışmaların durdurulması, sivillerin korunması ve günlük yaşamın normalleşmesiydi.
Ancak 10 Mart olmadan 1 Nisan mümkün değildi; 1 Nisan uygulanmayınca da 10 Mart Anlaşması kâğıt üzerinde kaldı ve fiilen anlamsızlaştı.
Siyasal hakların tasfiyesi
Her iki anlaşmanın askerî ve güvenlik maddelerindeki tıkanıklık yoğun biçimde tartışılırken, anlaşmalarda yer alan Kürtlerin temel evrensel siyasal hakları nedense hiç tartışma konusu edilmedi.
Sahil şeridinde ve Kürt mahallelerinde kitlesel katliamlara varan hukuksuzluklar engellenmedi.
Bu durum, siyasal haklara dair maddelerin Kürt siyasal güçlerinin ve özerk yönetimin tasfiyesini gizlemek amacıyla metne eklendiği kanaatini güçlendirdi. Güvensizlik derinleşti.
Bu tablo, Suriye süreci ile Ankara’daki çözüm sürecinin strateji, kapsam ve hedefler bakımından örtüştüğünü de gösteriyor.
Daha açık bir ifadeyle, Ankara’nın “Terörsüz Türkiye” yaklaşımı, “Terörsüz Bölge”yi de kapsayan bir çerçeveye evrildi.
Bu yaklaşım, ABD, AB ve bölge ülkeleri tarafından da giderek sahiplenilir hâle geldi. Hem Türkiye’de hem Suriye’de Kürtlerin kimliksel hakları geri plana itiliyor.
Ortadoğu’nun yeniden dizaynı sürecinde bu hakların bir kez daha “buzdolabına kaldırıldığı” bir plan işletiliyor. Türkiye Suriye rejim ihraç ediyor. Çoğulcu Suriye inşa edilmesini değil tekçi Arap Suriye inşa ediliyor. Kürtler ve tüm azınlıkların hakları yok sayılıyor. Türk usulü başkanlık sistemine geçiş sağlandı. Başbakanlık kaldırıldı, parlamentonun çoğunluğu atanarak belirlendi. Kürt bölgesinde seçim yapılmadı. Tekçi ve merkeziyetçi Sünni bir Suriye teşvik ediliyor.
Ankara, Kürtlerin Türk kimliği; Şam ise Suriye Arap Cumhuriyeti şemsiyesi altına girmesini istiyor.
ABD’nin Suriye’de Kürtlerle ilişkilerindeki stratejik değişim —IŞİD’e karşı ortaklıktan Şam ile arabuluculuğa yönelmesi— Paris’te Şam ve İsrail’le yapılan temaslar, Kürtler açısından yeni bir dönemin işaretleri olarak okunabilir.
Görülmeyen Dalga: Kürtlerin Ortak Hafızası
Güç dengeleri ve diplomatik hamleler neyi getirir bilinmez. Ancak Cumhur İttifakı’nın çözüm sürecini gerekçelendiren İsrail kaynaklı güvenlik ve beka söylemi; Şam–İsrail yakınlaşması ve 10 Mart Anlaşması’nın fiilen kadük hâle gelmesiyle Ankara’nın hedeflerine ulaşmasını sağlayabilir. Bu da Suriye’de Kürtlerin kazanımlarının anayasal ve yasal güvence altına alınmasının engellenmesi anlamına gelir.
Fakat Ankara’nın ve bu politikalara destek verenlerin gözünden kaçan önemli bir gelişme var: Kürt tarihinde ilk kez Halep’in iki mahallesinde yaşananlar, Ortadoğu’daki bütün Kürtleri ortak bir duyguda buluşturdu.
Bu, Kürt meselesinin uzun yıllar Ankara’nın ve Şam’ın başını ağrıtacağının işareti olabilir. AK Parti içinden Hüseyin Çelik, Mehmet Metiner ve Orhan Miroğlu gibi isimlerin Halep saldırıları ve katliamlar karşısında yükselttiği itirazlar da bunun ilk emareleri sayılmalıdır.

























Yorum Yazın