<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Savaş durmazsa dünya dursun</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-durmazsa-dunya-dursun-5588</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-durmazsa-dunya-dursun-5588</guid>
                <description><![CDATA[Savaş durmazsa dünya dursun]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>3.sü gerçekleştirilecek olan, SAVAŞ DURMAZSA DÜNYA DURSUN eylemi bir nebze de olsa toplumda savaş bilincini oluşturabilmek, savaşın yıkıcı etkilerini algılayabilmek adına ortaya atılmış bir sosyal farkındalık projesini bizlere verir. </b></span>

<span style="font-weight: 400;">Çocukların ve masum insanların öldüğü hiçbir dava haklı değildir! </span>

<span style="font-weight: 400;">Bugün Filistin’de var olan bu durum için tam da bu sebeple "savaş" tabirini kullanmak pek de uygun değildir. İstatistiksel olarak elde edilen verilere bakıldığında Filistin’de aktif bir şekilde devam etmekte olan bu insanlık dramında en çok etkilenenlerin çocuklar ve kadınlar olduğu bilinmektedir.</span>
<blockquote><em><b>Eylem, 15 Haziran Arife Günü saat tam 20:00’da 3 dakika boyunca tüm teknolojik aletlerin kapatılması, olduğumuz yerde sabit bir şekilde hiçbir şeyle ilgilenmeden durmamız ve bu süre zarfı içerisinde temel ihtiyaçlarımıza ara vermemiz ile gerçekleştirilecektir. Herhangi bir lokasyonun belirlenmemesi savaş söz konusu olduğunda nerede, ne konumda olduğumuza bakmaksızın bizleri gelip bulması ile ilişkilidir.</b></em></blockquote>
<h2><b>15 HAZİRAN’DA, 20:00’DA, 3 DAKİKA</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">​Ulu önder gazi Mustafa Kemal Atatürk, savaşların zaruri ve hayati olması gerektiğini, milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaşların ancak bir cinayetten ibaret olabileceğini vurgulamıştır. Tam da bu sebeptendir ki zamanında katliama uğramış bir ırkın böylesi bir katliamı başka bir ırka yapması akıl alır cinsten değildir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Herkesin kabul ettiği büyük bir askeri dehanın dahi savaş hakkındaki bu sözleri bizlere nasıl davranılması gerektiği noktasında büyük bir örnek teşkil etmelidir. Bugün Filistin’de savaş adı altında devam etmekte olan çok ciddi bir soykırım ve katliam varlığını sürdürmektedir. 21.yy’da dahi böylesi bir zulmün gerçekleştiği dünyada insan haklarının ihlal edildiği ve bunun çok ciddi bir insanlık suçu olduğunu söylemek mümkündür. Bu hususta bizlerin yapabileceği şeyler sınırlı olmakla birlikte toplumsal farkındalık bilinci oluşturmak ve yapılmakta olan yanlış girişimlere "dur" demek yine bizlerin elinde olan bir olgudur. </span>

<span style="font-weight: 400;">Bu doğrultuda 3.sü gerçekleştirilecek olan, SAVAŞ DURMAZSA DÜNYA DURSUN eylemi bir nebze de olsa toplumda savaş bilincini oluşturabilmek, savaşın yıkıcı etkilerini algılayabilmek adına ortaya atılmış bir sosyal farkındalık projesini bizlere verir.</span>

<span style="font-weight: 400;"> Bu proje doğrultusunda gerçekleştirilecek olan eylem, 15 HAZİRAN Arife Günü saat tam 20:00’da 3 dakika boyunca tüm teknolojik aletlerin kapatılması, olduğumuz yerde sabit bir şekilde hiçbir şeyle ilgilenmeden durmamız ve bu süre zarfı içerisinde temel ihtiyaçlarımıza ara vermemiz ile gerçekleştirilecektir. Herhangi bir lokasyonun belirlenmemesi savaş söz konusu olduğunda nerede, ne konumda olduğumuza bakmaksızın bizleri gelip bulması ile ilişkilidir. Söz konusu durumda iletişim ile ilgili çok ciddi sıkıntılar meydana geldiğinden eyleme katılacak olan herkesten etrafında var olan tüm teknolojik aygıtların kapatılması, kimseyle temas kurmama, herhangi bir şey yiyip içmemesi gibi temel ihtiyaçlara bir süreliğine ara verilmesi istenmektedir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Bizler için erişimi çok daha basit olan barınma, besin ihtiyaçlarını giderme, sağlık, eğitim, iletişim ve hatta suya erişim dahi Filistin halkı için ne yazık ki çok kısıtlı olan ve süreklilik arz etmeyen şeylerdir. Bu sebeple söz konusu eylemin Filistin’de var olan mevcut durumu 3 dakikalığına da olsa yaşantılayarak duyarlılık noktasında daha hassas davranılması gerektiği ve bu olguya yönelik ilerleyen süreçlerde daha efektif çalışmalara yer verilmesi gerektiğine dair bir bilincin herkesçe oluşması hedeflenmektedir.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 15 Jun 2024 04:45:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Savas-durmazsa-dunya-dursun-1.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>​​Amerikan üniversitelerinde düşünce özgürlüğünün daralmasına dair</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-universitelerinde-dusunce-ozgurlugunun-daralmasina-dair-4270</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-universitelerinde-dusunce-ozgurlugunun-daralmasina-dair-4270</guid>
                <description><![CDATA[​​Amerikan üniversitelerinde düşünce özgürlüğünün daralmasına dair]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Amerikan üniversitelerindeki özgürlük ortamının zayıflamasını üzüntüyle karşılamamız tabiidir. Bizim üniversitelerimizin ise başkasındaki özgürlüklerin zayıflaması karşısında beyanat vermek yerine kendi hallerine bakmaları şayanı tavsiyedir.    </b></span>

<span style="font-weight: 400;">Filistin’de olanları protestoya dönük hareketler Amerikan üniversite kampuslarında giderek yaygınlaşıyor. Bu yerleşkelerdeki hareketlerin sadece Filistin’de olanları ve olayların müsebbibi Netanyahu hükümetini değil, aynı zamanda ona destek çıkan Amerikan başkanı başta olmak üzere o ülkenin siyasi kurumlarını da hedef aldığını görmek için konunun uzmanı olmak gerekmiyor. Biz dünyaya hükümet başkanları perspektifinden baktığımız için İsrail’i daha ziyade Biden yönetiminin desteklediğini düşünüyoruz, fakat İsrail’in Amerika’daki desteğinin muhtelif çemberlerden oluştuğunu görmek pek de zor değil. Örneğin, Amerikan Kongresindeki bazı komisyonlar, özel vakıflar tarafından yönetilen bir dizi üniversite rektörünü  Washington’a davet ederek, onları sorguladı. Bu toplantılarda seçim bölgesinde İsrail’i desteklediği düşünülen Musevi nüfusun yoğun olduğu bölgeleri temsil eden bir takım temsilciler adeta şov yaptılar, rektörleri uzun uzun soru yağmuruna tuttular. Sonunda kimseye yaranamayan bazı rektörler görevlerinden istifa etmek mecburiyetinde kaldılar. Şimdi de, üniversitelerde protesto hareketleri başlayınca, eyalet valilerinden tutun, üniversitelerin bulunduğu kentlerin belediye başkanlarına kadar bir sürü siyasal lider, kolluk kuvvetlerini göndermeye hazır olduklarını beyan ettiler, zaten bir kısmı da gönderdi. </span>

<span style="font-weight: 400;">Amerikan üniversitelerinde cereyan eden ve yayılma temayülü gösteren olaylar ile bunlara karşı okul idarelerinin benimsediği tavırlar, bu ülkede fikir özgürlüğünün sınırlarını, üniversitelerinin her türlü fikrin ifade edilmesinde ne oranda özgür olduklarını tartışmaya açtı. Tartışmanın Filistin ve İsrail’in izlediği siyaset üzerinden açılması sanıyorum önemli, diğer birçok olaya nazaran fikir özgürlüğünün boyutlarını değerlendirmemizde daha ilginç bir vaka teşkil ediyor. Neden derseniz, birçok Amerikan yüksek öğretim kurumu faaliyetini toplumun muhtelif kesimlerinden sağladığı maddi kaynaklarla yürütüyor ya da en azından zenginleştiriyor. Anlaşıldığına göre, finans dünyasından gelen bir takım kaynakları yönlendirenler, İsrail karşıtı gösterilerin özgürlük çerçevesinde mütalaa edilip önlenmemesi durumunda üniversitelere maddi desteklerini esirgeyeceklerini ifade etmişler. Tabii, maddi yardımı verenler, desteklerini esirgeme tercihini daha dolaylı şekilde ifade ediyorlar ve anti-semitizm, yani Musevi aleyhtarlığı yapılmasına filan bağlıyorlar. Konu ise oldukça karmaşık. Örneğin, İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek anti-semitizm tanımına girer mi, girmez mi?  Bir kısım Musevi kökenli öğrenci, ortamdan korktuklarını söylemişler. Böyle subjektif bir duygu, antisemitizm yaşandığını iddia etmek için yeterli midir? İsterseniz ben kendi kanaatlerimi ifade etmeyeyim, siz karar verin. </span>
<blockquote><em><b>Amerikan üniversitelerinde şu anda tartışma konusu olan ifade özgürlüğü aslında son yıllarda giderek aşınmaktaydı. Filistin ve İsrail ile ilgili olarak ortaya çıkan olaylar dikkatlerin konu üzerinde yoğunlaşmasına fırsat yaratmış olsa da, sorun daha derindir.</b></em></blockquote>
<h2><b>AMERİKAN ÜNİVERSİTELERİNDE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ AŞINMAKTAYDI</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Amerikan üniversitelerinde şu anda tartışma konusu olan ifade özgürlüğü aslında son yıllarda giderek aşınmaktaydı. Filistin ve İsrail ile ilgili olarak ortaya çıkan olaylar dikkatlerin konu üzerinde yoğunlaşmasına fırsat yaratmış olsa da, sorun daha derindir. Zaten, özgürlük ortamı oldukça kapsamlı bir biçimde zedelenmemiş olsaydı, üniversiteler şu anda karşılarına çıkan meydan okuma karşısında muhtemelen daha güçlü bir direnç sergileyebilirlerdi. Evet, özgürlükler neden aşındı? Önce özgürlükten kasıt nedir sorusuna cevap arayarak başlayalım. Akademik kurumlarda ifade özgürlüğü insanları duydukları zaman memnun etmeyecek, hatta kızdıracak konuların bile ele alınması, serbestçe ve korkusuzca tartışılması anlamına gelir. Yadırgadığı veya nefrete layık bulduğu düşünceleri savunanlar ise bu tutumlarından dolayı hukuki veya sosyal yaptırımlarla karşı olmayacaklarını, ceza görmeyeceklerini, mahrumiyete uğratılmayacaklarını düşünürler.  Eğer bir akademik kurum bu koşulları sağlayamıyorsa, yeterli ifade özgürlüğünü  sağlayamıyor demektir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Son yıllarda Amerikan üniversitelerinde ifade özgürlüğünde ciddi bir gerileme olduğunu yukarıda ifade ettim. Sorun neydi? Bir süredir bütün dünyada yayılan ama özgür toplumlarda etkisini daha iyi görebildiğimiz, "siyaseten doğru olma" ya da İngilizcesini merak ediyorsanız "politically correct" olma diye bir düşünce veya belki daha da doğrusu, bir davranış kalıbı ortaya çıktı.  Buna göre, bazı “doğruluğu” tartışılmaması gereken konular vardır. Bu konularda "aykırı" fikir beyan etmek, bunları tartışma konusu yapmak bile caiz değildir. Dolayısıyla, bu doğruluğu "kendinden menkul" konuların üniversitelerde düzenlenecek panellerde, konferanslarda, hatta derslerde ele alınmasına, tartışılmasına, eleştirilmesine, hele hele farklı fikir beyan edilmesine izin verilmemelidir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Eskiden cinsiyet eşitliği, ırk eşitliği gibi konular bu siyaseten doğru olma tavrına örnek olarak gösterilebilir mi. Mesela ırkların farklı zeka seviyesine sahip olduklarını ele alan bir araştırmanın tartışılması bile engellenirdi. Ancak son yıllarda liste giderek genişleme temayülü sergilemiştir. Kendi “doğrularına” uymayan bir konunun ele alınacağını öğrenen öğrenci grupları önce konuşmanın yasaklanmasını talep etmişler, bunu başaramadıkları durumda üniversite idaresini toplantıya engel olacaklarını bildirerek tehdit etmişler, eğer yine de başarılı olamamışlarsa, bu defa konuşma sırasında olay çıkararak görüşlerin ifadesini engellemeye çalışmışlardır.  Aynı derecede vahim olarak, üniversite yönetimleri bazı durumlarda öğrencilerin ve bazen bir kısım öğretim üyesinin tehditlerinden çekinerek konferans davetlerini geri çekmişler, toplantıları iptal etmişler ya da konuşmacıları korumak için gerekli tedbirleri almamışlardır. Özetleyecek olursak, Amerikan üniversitelerinin özgürlük ortamında bir süredir gerileme görülüyordu. Son gelişmeler, bu gerilemeyi berraklaştıran ve tescil eden mahiyettedir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Belki bir husus daha eklemekte fayda var. Amerikan yükseköğretim kurumları arasında çok büyük farklar vardır. Bir kısmı nitelik bakımından dikkati çekmeyen, aldığı öğrencileri iyi yetiştirmeyen, ifade özgürlüğü konusuna da ilgi duymayan kurumlardır. Bunun yanında, hepimizin bildiği gibi, dünyanın en önde gelen öğretim kurumlarının büyük bir bölümü de bu ülkede bulunmaktadır. İfade özgürlüğü konusunda titizlenen, fakat son yıllarda özgürlük konusundaki notları giderek düşmeye başlayan bu önde gelen kurumlardır.  </span>
<blockquote><em><b>Ancak, anlaşıldığı kadarıyla bizim üniversitelerimiz özgürlükleri kısıtlıyorlar diye Amerikan kurumlarını eleştiriyor, bildiriler filan yayınlamayı ön görüyorlarmış. Özgürlüklerden yana nasipleri pek mahdut olan üniversitelerimizin bu türden gayretleri muhtemelen hükümetimizin takdirini mazhar olur ama dünyada bir etkisi olacağını sanmıyorum. Benim korkum, etkili olalım derken, eğlence konusu olmamızdır.</b></em></blockquote>
<h2><b>KORKUM, ETKİLİ OLALIM DERKEN, EĞLENCE KONUSU OLMAMIZDIR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Pekiyi, Amerika’da olanlardan bize ne diye sorabilirsiniz? Haklısınız, bizde üniversiteler fikir özgürlüğünün bekçiliğini ve savunuculuğunu yapması beklenen kurumlar olmak bir yana, genelde hükümeti destekleyici tavırlar sergileyen, toplumu rahatsız edecek konuların konuşulmasına izin verilmeyen, “zararlı” fikirleri savunanları, ister öğrenci ister hoca olsun, kolaylıkla cezalandırma imkanlarına sahip olan, hoca kadrosunun akademik özgürlüklere sahip olacak kolektif bir bilinç sergilemediği kurumlardır. Ancak, anlaşıldığı kadarıyla bizim üniversitelerimiz özgürlükleri kısıtlıyorlar diye Amerikan kurumlarını eleştiriyor, bildiriler filan yayınlamayı ön görüyorlarmış. Özgürlüklerden yana nasipleri pek mahdut olan üniversitelerimizin bu türden gayretleri muhtemele hükümetimizin takdirini mazhar olur ama dünyada bir etkisi olacağını sanmıyorum. Benim korkum, etkili olalım derken, eğlence konusu olmamızdır. Bildiğiniz gibi, Türkiye şu sıralarda demokrasiler listesinde yer almıyor, en iyimser değerlendirmelerde bile rekabetçi otoriteryanizmle yönetilen ülkeler arasında yer alıyoruz. </span>

<span style="font-weight: 400;">Bizim üniversitelerimizde ve YÖK dahil üniversitelerle ilgili kurumlarımızda uluslararası alanda hoşumuza gitmeyen gelişmeler karşısında bir tavır ifade etme merakı var. Suriye Hatay ile ilgili bir şey mi söylemiş, Yunanistan Ege Denizi ile ilgili yersiz bir açıklama mı yapmış, bir de bakarsınız falanca üniversitenin senatosu o ülkeyi eleştiren, bazen “haddini bildiren” bir karar almış, sağa sola gönderiyor. Hatta, bazen merkezden böyle kararlar alınmasının rica edildiğini de biliyorum. Bunlar Türk kamuoyunu tatmin için belki faydalıdır ama dışarda hiçbir etkisi yoktur, ciddiye de alınmazlar. Siz hiç ciddi bir dünya üniversitesi senatosunun uluslararası konularda bir bildiri yayınladığını gördünüz mü? Ama o tür bir üniversitede görev yapan bir uzmanın tanınmış bir dergide yer alan bir yazısının çok etkili olduğuna her zaman şahit olabilirsiniz. Eğer isteğimiz, görüşlerimizin etkili olması ise, bunun yolunun kolektif bildiri kabul edip sağa sola yollamak olmadığını, saygın kadroları olan, özgürlüğü konusunda tereddüt olmayan kurumlara mensup kişilerin yayınları, hatta yurt dışındaki etkili kişilere yazacakları şahsi mektuplar olduğunu anlamamız lazım. </span>

<span style="font-weight: 400;">Amerikan üniversitelerindeki özgürlük ortamının zayıflamasını üzüntüyle karşılamamız tabiidir. Bizim üniversitelerimizin ise başkasındaki özgürlüklerin zayıflaması karşısında beyanat vermek yerine kendi hallerine bakmaları şayanı tavsiyedir.   </span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 May 2024 21:59:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/abd-universiteleri-filistin-protestolari.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AİHM’in Telegram kararı ne anlama gelmektedir?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/aihmin-telegram-karari-ne-anlama-gelmektedir-4125</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/aihmin-telegram-karari-ne-anlama-gelmektedir-4125</guid>
                <description><![CDATA[AİHM’in Telegram kararı ne anlama gelmektedir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>AİHM’in Rusya hakkında verdiği Telegram uygulamasıyla ilgili karar, kriptolu bir haberleşme uygulaması kullanmanın suç değil, yasal bir hak olduğunu, hakkında hiçbir şüphe olmayan kişilerin şifrelerinin istenildiği zaman çözülüp insanlar hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılamayacağını bir kez daha ve net bir şekilde ortaya koymuştur.</strong>

AİHM, Rusya aleyhine verdiği Telegram uygulamasıyla ilgili Podchasov/Rusya kararında<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> önemli tespit ve değerlendirmelerde bulunmuştur. Öncelikle AİHM, son yıllarda sanki suç gibi lanse edilen kriptolu haberleşme programları kullanmanın suç olmayıp temel bir hak olduğunu belirtmiştir. Karar bu yönüyle güncel yargılamaları da ilgilendirmektedir.
<h2><strong>BAŞVURUYA KONU OLAY</strong></h2>
Başvuru konusu olay şöyle gelişmiştir; başvurucu Podchasov bir Telegram kullanıcısıdır. Rusya, 2017 yılında Telegram'ı özel bir kamu siciline “internet iletişim organizatörü (ICO)” olarak kaydetmiştir. Bunun anlamı, Telegram'ın Rus yasalarına göre tüm iletişim verilerini bir yıl, iletişim verilerinin içeriğini de altı ay boyunca saklamasıdır. Yükümlülük, internet kullanıcıları tarafından alınan, iletilen veya işlenen tüm elektronik iletişimlerle (örneğin metin, video, ses) ilgilidir. Kolluk kuvvetleri ve gizli servis yetkilileri, iletişimin şifrelenmesi durumunda şifre çözme anahtarına erişim de dahil olmak üzere bu verilere erişim talep edebileceklerdir (p. 6).

Temmuz 2017'de Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB), Telegram'ın “terörizmle ilgili” faaliyetlere ilişkin şüphelilerin mesajlarının şifresini çözmesine olanak tanıyacak verileri ifşa etmesini istemiştir (p. 7). Telegram ise bunu reddetmiş ve FSB'nin şifrelenmiş mesajlara kötü niyetli kişilerin de kullanabileceği bir arka kapı oluşturmadan erişmesine izin vermenin imkansız olduğunu söylemiştir. Telegram'ın başvuruyu reddetmesinin üzerine Moskova'daki bir Bölge Mahkemesi Telegram'ın Rusya çapında engellenmesine karar vermiştir. Başvuranlar, bilgilerinin ifşa edilmesi kararına itiraz etmişler ancak bu itirazlar Moskova mahkemelerince reddedilmiştir. Daha sonra başvurucular konuyu AİHM’e taşımışalar ve Rusya'nın AİHS’in 8. Maddesinde düzenlenen özel hayata saygı haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir.
<blockquote><strong><em>AİHM, gizli izleme tedbirlerini düzenleyen Rus mevzuatının keyfiliğe ve kötüye kullanım riskine karşı yeterli ve etkili güvenceler sağlamadığı için "hukukun kalitesi" gerekliliğini karşılamadığını tespit etmiş ve "müdahaleyi" "demokratik bir toplumda gerekli" olanla sınırlı tutmakta yetersiz bulmuştur.</em></strong></blockquote>
<h2><strong>AİHM’İN KONUYA YAKLAŞIM</strong></h2>
AİHM bu başvuruda, özellikle iç hukukta kolluk kuvvetlerinin Bilgi Edinme Yasası uyarınca ICO'lar tarafından saklanan internet iletişimlerine ve ilgili iletişim verilerine erişimiyle ilgili olarak kötüye kullanıma karşı yeterli ve yeterli güvenceler sağlayıp sağlamadıklarını incelemiştir (p.71).

Rusya'da mevzuat gereğince, kolluk kuvvetlerinin ve gizli servisin bir kişinin iletişimine erişim sağlamadan önce iletişim hizmeti sağlayıcısına bir yargı mercii kararı (adli izin) göstermesine gerek yoktur. ICO'lar güvenlik hizmetlerinin depolanan verilere doğrudan erişimini sağlayan ekipmanlar kurmak zorundadır. Dolayısıyla, kolluk kuvvetleri tüm internet iletişimlerine ve verilerine doğrudan erişebilmektedirler (p.72).

AİHM, bir kişinin iletişimine erişim elde etmeden önce iletişim hizmeti sağlayıcısına yargısal bir karar gösterme zorunluluğunun kolluk kuvvetleri ve gizli servislerin kötüye kullanımına karşı önemli bir güvence olduğunu düşünmektedir. AİHM’e göre, Rusya'daki gibi kolluk kuvvetleri ve gizli servislerin herhangi bir yargısal karar olmadan internet iletişim bilgilerine doğrudan erişebilmelerini sağlayan bir sistem kötüye kullanılmaya açıktır (p.73).

<strong>Ayrıca </strong>Mahkeme, özellikle, kamu makamlarının cezai suçları tespit etmek, önlemek ve soruşturmak veya Rusya'nın ulusal, askeri, ekonomik veya ekolojik güvenliğini korumak amacıyla gizli izleme tedbirlerine başvurma yetkisine sahip olduğu koşulların yeterli açıklıkta tanımlanmadığını belirtmiştir. Yetkilendirme usulleri, gizli izleme tedbirlerinin yalnızca "demokratik bir toplumda gerekli olduğunda" alınmasını sağlayacak nitelikte değildir. Tedbire ilişkin denetim, etkili ve sürekli kontrol, kamu denetimi ve uygulamada etkililik için yeterli bağımsızlık, yetki ve yetkinlik gerekliliklerine uygun değildir. Çözüm yollarının etkinliği, gizli izlemenin herhangi bir noktasında bildirim yapılmaması veya gizli izlemeye ilişkin belgelere yeterli erişimin olmaması nedeniyle zayıflamıştır.
<blockquote><em><strong>Kararda yer verilen hususlar, Türkiye’de devam eden güncel yargılamaları da yakından ilgilendirmektedir. Zira kararda yer verilen ve ihlal gerekçesi yapılan hususlarla Bylock verilerin ele geçirilme usulü benzerlik göstermektedir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>KARARIN TÜRKİYE’Yİ İLGİLENDİREN YÖNÜ</strong></h2>
Kararda yer verilen hususlar, Türkiye’de devam eden güncel yargılamaları da yakından ilgilendirmektedir. Zira kararda yer verilen ve ihlal gerekçesi yapılan hususlarla Bylock verilerin ele geçirilme usulü benzerlik göstermektedir. Şöyle ki, AYM’nin Ferhat Kara ve Yargıtay’ın Başer/Özçelik kararlarında da belirtildiği üzere, hiçbir adli ve adli kolluk görevi olmayan MİT, Bylock verilerini 2937 sayılı MİT Kanunu’nun 4/1-i<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> ve 6/1-d<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> maddelerine göre ele geçirmiştir. Ancak AİHM’in Rusya ile ilgili ihlal kararında belirttiği üzere, MİT’in bu maddelere dayanarak elde ettiği Bylock verilerinin elde edilişi sırasında keyfi ve kötüye kullanım riskine karşı Türk hukukunda yeterli ve etkili hiçbir güvence bulunmamaktadır.

Çünkü, bu konuda MİT’e sınırsız bir yetki verildiği gibi bu konuda MİT’i denetleyecek hiçbir mercii de öngörülmemiştir. Ayrıca, Türkiye de ceza yargılamasında kullanılabilecek bu verilerin elde edilme usulü CMK’nın 134 ve 135. maddelerinde ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir ve yargısal bir karar olmadan bu verilerin kolluk tarafından dahi elde edilmesi mümkün değildir. Bylock ile sıkıntı tam da bu noktada başlamaktadır. Zira Bylock sunucusu ne CMK’nın 134. maddesine uygun olarak başlatılmış bir soruşturma kapsamında ve ne de internet trafik verileri 135. maddeye uygun olarak bir mahkeme kararıyla elde edilmiştir.

Başka bir ifadeyle, Bylock verileri adli kolluk yetkisi olmayan MİT tarafından, CMK’ya göre değil MİT Kanununa dayanılarak elde edilmiştir. Yani, bu veriler en fazla istihbari bir bilgi olabilir ve sadece istihbari amaçlar için kullanılabilir. Ancak, CMK’ya uygun elde edilmedikleri için ceza yargılamasında kullanılamazlar. Aksi bir düzenleme olsa ve MİT’in elde ettiği bilgi ve belgeler soruşturma ve kovuşturmalarda kullanılabilseydi dahi, tıpkı Rusya’da olduğu MİT’e verilen bu sınırsız ve denetlenebilirliği mümkün olmayan yetkiye dayanılarak elde edilen veriler nedeniyle ilgililerin özel yaşam hakları ihlal edilmiş olurdu. Biz de ki durum bu yönüyle hem MİT’in adli delil elde etme yetkisinin, hem de MİT’e verilen yetkinin kapsamı ve sınırının belli olmaması nedeniyle iki yönden de hukuka aykırıdır.
<blockquote><em><strong>AİHM, Yalçınkaya kararında benzer iddialar 6. madde kapsamında dile getirildiği ve bu maddeden ihlal verdiği için 8. maddeden de ayrıca bir inceleme yapma gereği duymamıştır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>AİHM’İN YALÇINKAYA KARARI</strong></h2>
<strong>AİHM Yalçınkaya Kararında Neden Bu Konuyla İlgili İhlal Bulmamıştır?</strong>

AİHM, Yalçınkaya kararında benzer iddialar 6. madde kapsamında dile getirildiği ve bu maddeden ihlal verdiği için 8. maddeden de ayrıca bir inceleme yapma gereği duymamıştır. Zira AİHM, Bylock verilerinin 09/12/2016’da savcılığa <strong>teslimi sırasında ve daha sonra bütünlüklerinin doğrulanması amacıyla incelemeye tabi tutulduklarını gösteren somut bir bilgi olmadığı gibi; verilerin MİT tarafından tesliminden sonra adli makamlar tarafından alınan tedbirlere ilişkin açıklamaların, başvuranın endişesinin özü olan verilerin savcılığa teslimden önce bütünlüğünün bozulup bozulmadığına ilişkin bir değerlendirmeyi de içermediğini ve</strong> bu tedbirlerin sadece verilerin tesliminden sonraki sürece ilişkin olduğunu söylemiştir (§ 333). Yani, verilerin <strong>tesliminden önceki süreçle ve veri bütünlüğünün nasıl sağlandığıyla ilgili hiçbir bilgi yoktur</strong> ve AİHM bu hususu ihlal gerekçesi yapmıştır.

<strong>Kriptolu Haberleşme Uygulaması Kullanmak Suç Değil Bir Haktır</strong>

AİHM’in Podchasov/Rusya kararında üzerinde durduğu diğer bir husus, kriptolu haberleşme uygulamaları kullanmanın yasal bir hak olduğunu belirtmesi olmuştur. Hâlâ bazılarınca; “neden bir insan kriptolu haberleşme aracı kullanır ki” gibi sorulara AİHM net bir cevap vermiş ve bunun suç olmayıp bilakis bir hak olduğunu belirtmiştir.

AİHM konuyla ilgili olarak, uluslararası mercilerin; dijital çağda, şifreleme tedbirleri de dahil olmak üzere elektronik haberleşmenin gizliliğinin güvence altına alınması ve korunmasına yönelik teknik çözümlerin ifade özgürlüğü gibi temel haklardan yararlanılmasına katkıda bulunduğu ve şifrelemenin vatandaşların ve işletmelerin bilgisayar korsanlığı, kimlik ve kişisel veri hırsızlığı, dolandırıcılık ve gizli bilgilerin uygunsuz şekilde ifşa edilmesi gibi bilgi teknolojilerinin kötüye kullanımına karşı kendilerini savunmalarına yardımcı olduğuna ilişkin görüşlerini dikkate aldığını belirtmiş ve başvuruya konu olayda şifrelemeyi zayıflatabilecek tedbirleri değerlendirirken bu hususları göz önünde bulundurmuştur (p.76).

AİHM, Rusyanın Telegram’dan isteği gibi tüm kullanıcıların şifreleme mekanizmalarını zayıflatacak bir arka kapı oluşturulmasının, belirli kişilerle sınırlandırılamaz ve hakkında herhangi bir suç şüphesi ve dolayısıyla soruşturma dahi olmayan kişiler de dahil olmak üzere ayrım gözetmeksizin herkesi etkileyeceğini belirtmiştir. Zira bu sayede kişisel elektronik iletişimin rutin, genel ve ayrım gözetmeksizin izlenmesini teknik olarak mümkün hale gelecektir. Ayrıca, arka kapılar suç şebekeleri tarafından da kullanılabileceği için tüm kullanıcıların elektronik iletişimlerinin güvenliğini ciddi şekilde tehlikeye atabilir (p.77).

Bu nedenlerle AİHM, tüm kullanıcıların internet iletişimlerinin saklanmasını, güvenlik hizmetlerinin kötüye kullanıma karşı yeterli güvenceler olmaksızın saklanan verilere doğrudan erişimini ve uçtan uca şifreli iletişimlere uygulandığı şekliyle şifreli iletişimlerin şifresinin çözülmesi gerekliliğini öngören mevzuatın demokratik bir toplumda gerekli olarak kabul edilemeyeceği sonucuna varmış ve 8. maddenin ihlaline karar vermiştir (p.80).

<strong>AİHM’in Rusya Kararı ve Türkiye’de Kriptolu Haberleşme Uygulamasına Bakış </strong>

Türkiye’deki uygulama Rusya dan bir adım öteye geçmiş ve Rus gizli servisinin Telegram’dan bilgi ve verileri istemesi şeklinde değil, başka bir ülkedeki Bylock sunucusunun bizzat MİT tarafından istihbari yöntemlerle ele geçirilmesi şeklinde olmuştur. Ayrıca, Bylock kullandığı iddia edilen kişiler hakkında suç şüphesi olup olmadığına bakılmamış, 1 yıllık saklanma süresi çoktan geçmiş ve aslında imha edilmesi gereken veriler MİT tarafından GSM operatörleri ve BTK’dan alınmış, kişilerin şifreli mesajları hiçbir yargı merciinin onayı alınmadan çözülmüş ve yine içerikte ne olduğuna bakılmaksızın, listeden çıkarılan bazı kişiler hariç, Bylock kullandığı iddia edilen herkes hakkında soruşturma başlatılmış ve bu kişiler otomatik olarak terörist ilan edilmiştir. Yani, Türkiye’deki uygulamanın ihlal boyutu Rusya’dakinden çok daha fazla olmuştur. AİHM, Yalçınkaya kararında yukarıda yer verilen sebeple bu hususla ilgili bir değerlendirme yapmasa da Bylock verilerinin elde ediliş sürecinin hukuka aykırılığı, Yalçınkaya kararından sonra verilen bir kararla tekrar tescillenmiştir.

Kısaca, AİHM’in Rusya hakkında verdiği bu karar, kriptolu bir haberleşme uygulaması kullanmanın suç değil, yasal bir hak olduğunu, hakkında hiçbir şüphe olmayan kişilerin şifrelerinin istenildiği zaman çözülüp insanlar hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılamayacağını bir kez daha ve net bir şekilde ortaya koymuştur.

<hr />

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> B. No: 33696/19, 13/02/2024, https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-230854

<a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Dış istihbarat, millî savunma, terörle mücadele ve uluslararası suçlar ile siber güvenlik konularında her türlü teknik istihbarat ve insan istihbaratı usul, araç ve sistemlerini kullanmak suretiyle bilgi, belge, haber ve veri toplamak, kaydetmek, analiz etmek ve üretilen istihbaratı gerekli kuruluşlara ulaştırmak.

<a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Görevlerini yerine getirirken gizli çalışma usul, prensip ve tekniklerini kullanabilir.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 28 Apr 2024 21:25:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/aihm.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AB’nin yakın gelecekte güvenilir bir uluslararası güvenlik aktörü olması mümkün mü? </title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/abnin-yakin-gelecekte-guvenilir-bir-uluslararasi-guvenlik-aktoru-olmasi-mumkun-mu-4111</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/abnin-yakin-gelecekte-guvenilir-bir-uluslararasi-guvenlik-aktoru-olmasi-mumkun-mu-4111</guid>
                <description><![CDATA[AB’nin yakın gelecekte güvenilir bir uluslararası güvenlik aktörü olması mümkün mü? ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Ortadoğu’da AB üye devletlerinin birbirlerinden farklı politikalarının yanı sıra Ursulavon der Leyen ile Josep Borell’in kimi zaman birbirine ters düşen açıklamaları AB’nin tek bir pozisyona sahip olamadığını, güvenilir ve jeopolitik bir Avrupa’dan uzak olduğumuzu bir kez daha bizlere gösterdi.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">2019 yılında, o zamanın çiçeği burnunda Komisyonu jeopolitik bir Avrupa vaad ederek göreve başladı ve o günden bugüne kadar jeopolitik olmasa da güvenilir bir uluslararası aktör olarak AB’ye duyulan ihtiyacın arttığı, bir zamanlar Avrupa’nın dostları ile çevrili ilişkiler - "ring of friends" - yaratma çabalarının olduğu komşu bölgelerinin çatışmalarla, trajedilerle, savaşlarla anıldığı bir dönem yaşamaktayız. Ukrayna’daki savaş, 2022 yılından beri sadece bölgede istikrarsızlık ve güvenlik tehdidi yaratmıyor, dünyada 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmuş müesses nizamı tehdit ediyor. Avrupa’nın bu savaş karşısındaki hızlı cevabı jeopolitik bir aktör olarak varlık gösterme potansiyeli konusunda bir süre heyecan yarattı. Ta ki 7 Ekim’e kadar. </span>

<span style="font-weight: 400;">Ortadoğu’da AB üye devletlerinin birbirlerinden farklı politikalarının yanı sıra Ursula von der Leyen ile Josep Borell’in kimi zaman birbirine ters düşen açıklamaları AB’nin tek bir pozisyona sahip olamadığını, güvenilir ve jeopolitik bir Avrupa’dan uzak olduğumuzu bir kez daha bizlere gösterdi. 7 Ekim’den itibaren AB’yi dış dünyada temsil eden bu iki önemli aktörün demeçleri bakış açılarındaki farkları çok açıkça göz önüne sermektedir. Ursula vonder Leyen’in -aşırı- İsrail yanlısı demeçleri, Komisyon tarafından Filistin’e yapılan yardımların durdurulacağı yönündeki açıklamaları, daha sonra durdurulmayacağı ama teröristlerin desteklenmesinde kullanılıp kullanılmadığının kontrol edileceğinin söylenmesi gibi birbiriyle çelişkili ifadeler, ateşkes çağrısının tek bir ağızdan yapılamaması, bazı AB üye ülkelerinin Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistin Mültecilerine Yardım ve Bayındırlık Ajansı’na (UNRWA) yaptıkları yardımları durdurması, bazı üyelerin durdurmaması AB içinde bir fikir birliğinin olmadığının açık göstergesidir. Bu kadar karışık mesajların verilmesi ise AB’nin güvenilir bir aktör olarak algılanmasına doğal olarak engel olmaktadır. AB’nin sağlam temeller üzerine inşa edilmiş politikalara sahip bir aktör olmadığı fikri güçlenirken, üye devletler ile ikili ilişkilerin temel alındığı ve ana aktör olarak batıda ABD’nin muhatap olarak alındığı bir dünya düzeninin devam ettiğini izlemekteyiz. </span>

<span style="font-weight: 400;">AB’nin uluslararası bir aktör olması tartışması Avrupa’nın geleceği </span><a href="https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/HTML/?uri=CELEX:52022DC0404"><span style="font-weight: 400;">konferansında</span></a><span style="font-weight: 400;"> da kendine yer bulmuş, AB vatandaşlarına bu konuda görüşleri sorulmuştu. </span><i><span style="font-weight: 400;">Dünyada AB</span></i><span style="font-weight: 400;"> başlığı altında, AB vatandaşlarının AB’yi barışın, kurallara bağlı bir uluslararası sistemin koruyucusu, diyaloğu artırıcı politikalar üreten bir yer olarak görmek istedikleri ve çok taraflılık ilkesi temelinde 3. ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesinden yana oldukları ortaya çıkmıştı. </span>

<span style="font-weight: 400;">Fakat bu kadar çok önem verilen, üzerinde konuşulan bu konuda AB’nin geleceği maalesef çok parlak görünmüyor. </span>
<blockquote><em><b>Uluslararası alanda güçlü bir aktör olabilmek için isteğin varlığı, AB’nin liderliğini yürütenlerin bu çerçevede bir vizyon ortaya koyma çabaları ve bu yönde bazı adımlar atması, AB’nin başarılı olması için yeterli olmamaktadır.</b></em></blockquote>
<h2><b>İSTEĞİN VARLIĞI AB’NİN BAŞARILI OLMASI İÇİN YETERLİ OLMAMAKTA</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Uluslararası alanda güçlü bir aktör olabilmek için isteğin varlığı, AB’nin liderliğini yürütenlerin bu çerçevede bir vizyon ortaya koyma çabaları ve bu yönde bazı adımlar atması, AB’nin başarılı olması için yeterli olmamaktadır. Evet, bir yandan siyasi, sosyal ve iktisadi birçok küresel ve bölgesel kriz AB’yi bir aktör olma konusunda zorlasa da AB içinde artış gösteren popülist söylemler, AB’nin üye ülkelerinin daha korumacı politikalara yönelmeleri AB’nin uluslararası alanda en güçlü yanı olan -veya olması gereken- demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı gibi değerlerden uzaklaştığı algısını da güçlendirmektedir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Ortadoğu ve göçmenler özelinde AB’nin politika ve söylemlerinin değerler Avrupası ile uyumlu olmaması AB’nin inandırıcılığı ve güvenilirliğine yıllar içinde büyük zararlar verdi. Çatışmaların arttığı, 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası sistemde ön planda tutulmaya çalışılan değerlerin yerle bir edildiği, güvensizlik hissinin giderek daha hakim olduğu bir dünyada insanı önceleyen, değerlerin önemine inanan ve vurgu yapan aktörlere ihtiyacımız varken AB’nin de bu değerlerden uzaklaşması, AB’nin güvenilir bir aktör olarak görülmesini engelliyor. Ama işin kötüsü, sadece bununla da kalmıyor, Avrupa entegrasyon sürecinin, "sui generis", nevi şahsına münhasır, karakteri en güçlü özelliği olabilecekken AB’yi herhangi bir uluslararası kurum konumuna sokuyor.</span>
<blockquote><em><b>AB’nin kendi içindeki siyasi, ekonomik ve kurumsal dinamikleri, AB üye devletlerinin kendi gündemlerini AB’nin gündemi haline getirmeleri ve bunun önüne geçemeyen AB’nin uluslararası aktör kimliği sorgulanmaya muhtaç hale gelmektedir.</b></em></blockquote>
<h2><b>AB’NİN ULUSLARARASI AKTÖR KİMLİĞİ SORGULANMAYA MUHTAÇ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">AB’nin kendi içindeki siyasi, ekonomik ve kurumsal dinamikleri, AB üye devletlerinin kendi gündemlerini AB’nin gündemi haline getirmeleri ve bunun önüne geçemeyen AB’nin uluslararası aktör kimliği sorgulanmaya muhtaç hale gelmektedir. 17-18 Nisan 2024 tarihlerinde gerçekleştirilen AB Devlet ve Hükümet Başkanları Özel Zirvesi sonuçlarında bir yandan Türkiye ile işbirliği yapmanın AB’nin stratejik çıkarları açısından önemli olduğunun söylenmesi fakat her şeyin Kıbrıs ile ilişkilendirilmesi bu durumun en yakın zamanlı örneği olarak karşımızda durmaktadır. Jeopolitik aktör olma iddiasında bulunan AB’nin Türkiye ile ilişkilerini tek bir konuya indirgemesi ve hatta yaratıcı hiçbir yöntem önerilememesi, Türkiye’de uzun yıllardır Avrupa üzerine çalışmalar yürüten akademisyenlerin, sivil toplum örgütlerinin önerilerini önemsememesi veya duymazlıktan gelmesi, bu iddiasında çok da gerçekçi olmadığını gösteriyor. </span>
<blockquote><em><b>Türkiye’nin AB’ye üyeliğinden bağımsız, Avrupa’nın geleceğinde rol oynayacak önemli bir aktör olduğunun göz ardı edilmesi AB’nin güvenilir bir uluslararası aktörden beklenen düşünce yapısını ve vizyonu henüz oturtamadığının kanıtıdır. </b></em></blockquote>
<h2><b>TÜRKİYE’NİN ÖNEMLİ BİR AKTÖR OLDUĞU GÖZ ARDI EDİLİYOR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Türkiye’nin AB’ye üyeliğinden bağımsız, Avrupa’nın geleceğinde rol oynayacak önemli bir aktör olduğunun göz ardı edilmesi AB’nin güvenilir bir uluslararası aktörden beklenen düşünce yapısını ve vizyonu henüz oturtamadığının kanıtıdır. </span>

<span style="font-weight: 400;">Haziran ayında yapılacak olan Avrupa Parlamentosu seçimlerinden çıkacak sonuçlardan daha çok kampanya sürecinde duyacağımız söylemler AB’nin güvenilir bir uluslararası aktör olma iddiası hakkında bize yol gösterici olacaktır. Seçim sonuçları ile ilgili birçok projeksiyon yapılmakta ve bu projeksiyon çalışmalarından biri olan </span><a href="https://www.politico.eu/europe-poll-of-polls/european-parliament-election/"><span style="font-weight: 400;">Politico’nun</span></a><span style="font-weight: 400;"> çalışmalarında Kimlik ve Demokrasi grubunun sandalye sayısı Mayıs 2023 başında 66 olarak tahmin edilirken, 20 Nisan itibari ile 86 olarak tahmin edilmektedir. Avrupa şüphecisi, göçmen karşıtı, aşırı sağ görüşleri temsil eden bu grubun sandalye sayısındaki artış, Parlamentonun en büyük iki grubunun (Sosyal Demokratlar ve Avrupa Halk Partisi) sandalye sayılarına yetişemeyecek olsa da burada dikkat çeken temel meselelerden birinin de popülist aşırı sağ partilerin söylemlerinin merkez sağ ve sol partiler tarafından benimsenmesi ve bu söylemlerin normalleşmesi olduğunun da altının çizilmesi gerekmektedir. Maalesef, bu söylemlerin siyasi dile nüfuz etmesi ve kabul görmesi, yukarıda önemine dikkat çekilen değerlere bağlı, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygılı bir Avrupa’dan uzaklaşılması riskini de beraberinde getirmektedir. </span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 27 Apr 2024 21:45:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/avrupa-birligi-bayraklari-siyah-beyaz.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Demirtaş’ın savunması: Kopuş, buluşma ve çıkarımlar</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/demirtasin-savunmasi-kopus-bulusma-ve-cikarimlar-4032</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/demirtasin-savunmasi-kopus-bulusma-ve-cikarimlar-4032</guid>
                <description><![CDATA[Selahattin Demirtaş, IŞİD’in Kobanê saldırısına karşılık 6-8 Ekim 2014’te gerçekleşen protesto gösterileri ve sonuçlarına yönelik –Halkların Demokratik Partisi eski Eş Genel Başkanları ve Merkez Yürütme Kurulu üyeleri dahil on sekizi tutuklu 108 kişi hakkında açılan– Kobanê Davası’nda esasa ilişkin savunusunu (25 Aralık 2023 – 8 Ocak 2024 tarihleri arasında) SEGBİS’le katıldığı dokuz oturumda gerçekleştirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Demirtaş, savunmasında, Devlet Baba’dan kopuşu gayet güzel dile getiriyor ama kendisini yalnızlaştıran (aile dışına iten) ikiyüzlülere açık ve doğrudan seslenmekten (aileden kopmama ihtiyacıyla) imtina ediyor. Şunu söyleyebilirim; Devlet’e/iktidara karşı savunusunda kopuşu göze alan Demirtaş, doğrudan eleştiriyi göze alamayarak ‘aile’sine yönelik bir ‘uyum’ savunusu kurmaya çalışıyor.</strong> </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Selahattin Demirtaş, IŞİD’in Kobanê saldırısına karşılık 6-8 Ekim 2014’te gerçekleşen protesto gösterileri ve sonuçlarına yönelik –Halkların Demokratik Partisi eski Eş Genel Başkanları ve Merkez Yürütme Kurulu üyeleri dahil on sekizi tutuklu 108 kişi hakkında açılan– Kobanê Davası’nda esasa ilişkin savunusunu (25 Aralık 2023 – 8 Ocak 2024 tarihleri arasında) SEGBİS’le katıldığı dokuz oturumda gerçekleştirdi. Daha önceki savunmalarının, “tutukluluk incelemeleri ve isnat edilen suçlara ilişkin kısa savunmalar” olduğunun; yedi yıllık tutukluluğu boyunca verdiği –esasa ilişkin– tek savunma olacak savunusunu “mahkemeye değil halka” sunduğunun altını çizerek sözlerine başladı. Zira, yargılama, “hukuki bir yargılama değil, bir siyasi intikam davası” idi (AİHM de davanın ideolojik ve siyasi saiklerle açılmış siyasi bir dava olduğuna hükmetmişti). Demek, Demirtaş, bir “kopuş savunması” gerçekleştirecekti –ki, öyle de oldu. Öyleyse, oradan başlayalım.<strong>&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<h2><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KOPUŞ HATTI </strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“Kopuş savunmaları” kavramını ilk kez kullanan Jacques Verges’dir (1925-2013). Katalan asıllı Fransız babayla Vietnamlı annenin oğlu olarak Fransız sömürgesi Réunion Adası’nda doğan, direniş hareketlerine katılan, 1945’te Fransız Komünist Partisi’ne giren Verges, avukat olarak kopuş nitelikli savunmalarını ilk kez Cezayir Kurtuluş Savaşçıları’nın davalarında uygulamaya koydu. Sanığın kendisini yargılayan (hukuki) düzeni karşısına aldığı savunma bir “kopuş savunması”, o tarzda yürütülen dava da bir “kopuş davası” idi. “Uyum davaları”nda ise, –sanık ister suçu kabul edip hafifletici sebepler ileri sürsün, isterse suçu inkâr yolunu seçsin– cari hukuki düzene saygı esastı. O minval üzere, Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN), mahkemede, kendilerini ezmeye çalışan Fransız sömürgeci adaletinin rezilliğini gözler önüne sermeyi, itiraz ve uzlaşmazlığı seçerek siyasi müzakere zemininde kalmayı seçmişti.</span><a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><span style="color:#000000">[1]</span></a><span style="color:#000000"> Peki; Demirtaş’ın, kopuş savunması dışında uyum/uzlaşı nitelikli savunma yapma şansı var mıydı? Yok idiyse ve Demirtaş da o takdirle savunmasını gerçekleştirmişse bu bize ne söyler? Evet; Demirtaş, ideolojik ve siyasi saiklerle açılmış bir davaya maruz bırakıldığını (bırakıldıklarını) vurgulamak suretiyle siyasi müzakere zemininde savunmasını kurdu. Kobanê işgal ve katliamlarından kısa süre önce SETA’ya rapor hazırlatıldığını, rapor uyarınca (“Demirtaş ve HDP geliyor, tehlikenin farkında mısınız?”) partiye yönelik kumpas ve çöktürme planı kurulduğunu, 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP’nin 80 milletvekili çıkarıp Türkiye siyasetini etkileyecek konuma gelmesi ve AKP’nin tek başına iktidar olma şansını kaybetmesiyle düğmeye basıldığını belirterek, nihayetinde, daha önce durdurulmuş olan soruşturmaların –ihtiyaç üzere— devreye sokulduğunun altını çizdi. Anılan planın işlemesi için dokunulmazlıkların kaldırılması gerekiyordu – o da yapıldı: “Çağın büyük hukukçusu mucit Prof. Dr. Mustafa Şentop bunu ortaya attı, onlar da ikna oldular. ‘Anayasa’ya aykırı ama deneyelim’ dediler. Formül neydi? ‘Bir defaya mahsus anayasaya geçici bir madde koyarız ve bütün vekillerin dokunulmazlıklarını geçici olarak kaldırırız’ dediler. Bir defaya mahsus. AİHM’in de tespit ettiği gibi bir tek kişiye ve bir tek olaya ilişkin anayasayı değiştiremezsiniz. Ancak bir kanun değişikliği ile anayasa değişikliği yapıldı. Anayasa’ya ek 20'nci madde böyle değiştirildi.”</span><a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><span style="color:#000000">[2]</span></a><span style="color:#000000">-</span><a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><span style="color:#000000">[3]</span></a><span style="color:#000000"> Henüz dokunulmazlıklar kaldırılmamıştı ki kaçınılmaz adım da atıldı: “Dokunulmazlığımız devam etmesine rağmen bakın ne oldu? Türkiye’de bir koordinatör savcılık, bölge savcılığı yoktur. Fakat 4 Kasım 2016 gece 01:00’de Türkiye’nin 4 ilinde 10 milletvekili evlerinin kapıları çalınarak gözaltına alındı.” Demirtaş, açılan davanın (davaların), zamanında suç olarak yargıya konu olmamış fiiller(in)e geri dönüşlü olarak suç isnat edilmek suretiyle Kürt siyasi hareketini çökertme kumpasının bir parçası kılındığını ifade ediyor. Kobanê olayları da (Ekim 2014), Hendek meselesi de (Ağustos 2015—Mart 2016) o anlayış ve ihtiyaçla dava konusu edilmiştir. Zamandizinsel sıraya sokulacaksa, 2012’nin sonlarına doğru “Çözüm Süreci” başlamış, sürecin en önemli aşaması olan “Dolmabahçe Mutabakatı” (10 maddesiyle) sunulmuş (28 Şubat 2015), Öcalan PKK’yi bahar aylarında silah bırakma kararı almak üzere kongreye davet etmiş, ancak 22 gün sonra, Erdoğan, o masa etrafındaki çalışmaları doğru bulmadığını beyan etmiştir: “Fakat Erdoğan’ın sadece bir hamle kalmış olan süreci neden bitirdiğini biz hâlâ bilmiyoruz. Deniyor ya ‘Demirtaş’ın ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ açıklamasıyla süreç bitti’. Bunda haklılık payı yok. Çözüm süreci Erdoğan’ı başkan yaptırmak üzerine başlatılan bir süreç değil ki!”</span><a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><span style="color:#000000">[4]</span></a><span style="color:#000000"> Çözüm Süreci fiilen Nisan 2015’te sonlanıyor. 7 Haziran seçimlerinden hemen sonra, PKK’li gençlerin “özyönetim” talebini silahla dile getirmeleri üzerine Ağustos 2015 ile Mart 2016 arası yaşanan Hendek sürecine ilişkinse şunları söylüyor Demirtaş: “Özyönetimlere yönelik Sur’da, Şırnak’ta, Nusaybin’de, Hakkâri’de operasyon düzenleyen komutanlar, valiler, hatta operasyonun bir numaralısı darbeden tutuklandı. Biz çözmeye çalıştıkça neden tırmandığını anlamaya çalışıyorduk. Darbeden sonra öğrendik. Çünkü darbenin önü açılmaya çalışılıyordu. Devlet, ülke bölündü bölünecek görüntüsünü yaratıp darbe yapmak istiyorlardı. Günah keçisi kim oldu? Kürtler. Gençlerde sadece silah vardı. Sen ise karşısına tank ve helikopterle çıkıyorsun. Biz o dönemde de ‘Sen nasıl böyle bir şey koyarsın?’ dedik. ‘Şehri niye yıkıyorsunuz?’ diye soruyorum, bana teröristlere arka çıkıyorsun diyorlar. Helikopterle müdahale eder mi ya küçük bir mahalleye sıkıştırdıkları bir gruba karşı. Bir devlet bunu neden yapar? Nedenleri daha sonra ortaya çıktı. Devlet Bahçeli ve Erdoğan bunu biliyordu.” Dönüp suç isnat edilen fiillerin devlet içi iktidar oyunlarının zemini olduğunu, Kürt siyasetinin ve Kürtlerin günah keçisi kılınmak suretiyle oyuna getirildiğini ayrıştırıyor Demirtaş.</span><a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><span style="color:#000000">[5]</span></a><span style="color:#000000"> Ve zaman dizinsel çizgi 15 Temmuz (2016) Fetullahçı darbe girişimine, oradan aldığı hızla 4 Kasım tutuklamalarına ve 16 Nisan 2017 Referandumu’yla (uygulama başlangıcı 9 Temmuz 2018 olmak üzere) “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı verilen “tek adam” rejimine uzanıyor. Demirtaş, savunmasında –yaşadığımız coğrafyanın en özgür bireyi olduğunu hissettirircesine– son derece açık sözlü ve çekincesizdi. Özenle ve kararlılıkla “Kürt Ulusal Kimliği”nin çerçevesini kurdu; diline, coğrafyasına (“Kürdistan”)</span><a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><span style="color:#000000">[6]</span></a><span style="color:#000000">, İslam anlayışı ve yaşayışı</span><a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><span style="color:#000000">[7]</span></a><span style="color:#000000"> dahil kültürel vasıflarına atıfla ulusal kimliğinin yapıtaşlarını dile getirdi ve oradan seslendi. Kürt siyasetinin ve faillerinin mütemadiyen devletin yargı sopasına maruz kalışı da neredeyse söz konusu kimliğin şaşmaz bir parçası gibi alınabilirdi. Hilafeti savunmak üzere çağrı yapan Mustafa Kemal’in sözünden dönüşüne isyan eden (“Bize ihanet ettiniz!”) Şeyh Said’in de, Seyit Rıza’nın da torunuydu. DEP milletvekilleri Leyla Zana’nın, Hatip Dicle’nin, Orhan Doğan’ın, Selim Sadak’ın yoldaşı ve kader arkadaşıydı. Tutuklandıklarında öğrenciydi, yargılandıklarında cübbesiyle davalarına katıldığı avukat, AİHM kararı nedeniyle yeniden yargılanmaları başladığında genç bir milletvekili. Onlar da delilsiz yargılanıp hukuksuzca cezalandırılmışlardı. Geleneğin devamı olan partinin eşbaşkanı olarak –yine geleneğin devamı olmak suretiyle– delilsiz ve hukuksuz yargılanmakta ve yedi yıldır tutukluydu: “Gülen ve ekibi saldırı ve tehditleri yaparken arkasında Erdoğan ve Türkiye Cumhuriyeti devleti vardı. Ergenekon davası gibi pek çok dava bozuldu ancak Kürtlere yönelik açılan davalar devam etti. Bu davaları açanlar darbeci olsa bile devam eder. Şimdi, ‘Ne olmuş? Kürtlere dava açmış, o kadar da olsun!’ diyorlardır.”</span><a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><span style="color:#000000">[8]</span></a><span style="color:#000000">-</span><a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><span style="color:#000000">[9]</span></a><span style="color:#000000"> Nihayetinde gelinen yer tam bir pervasızlık örneğiydi: “Erdoğan burada kendisini yargı yerine koyarak AİHM’in kararı bizi bağlamaz dedi. O günden beri AİHM kararları yargıyı bağlamaz hale geldi, bugün AYM kararlarının gereği yapılmıyor aksine AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunulduğu bir döneme geldik. Nereden başladı bu cesaret?” Devleti, —tarihsel derinliği içinde— Kürtlere ve Kürt siyasetine yönelik tutumuyla yüzleştiren, hesap soran, siyasallaşmış yargıyı yargılayan, —mahkemenin kendisini ve olası yargısını umursamadan (muhatap almadan)— bir yandan kadim/kurucu devlet zihniyetine, bir yandan halka seslenen boyutuyla bir “kopuş” savunmasıydı Demirtaş’ın savunması. Hasılı; —baştaki sorumuza dönecek olursak— iktidarlarını bâki kılmak üzere Kürt’ü ve Kürt siyasetçisini günah keçisi kılıp hukuksuzca cezalandırmayı gelenekselleştirenlerin mahkemesine kopuş savunması dışında bir savunma vermek —eşyanın tabiatından mülhem— zaten mümkün de değildi.</span><a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><span style="color:#000000">[10]</span></a><span style="color:#000000"> Savunmasını, “Savunmamı, okuma yazması olmadan alın teriyle yedi çocuk yetiştiren babama, Tahir Usta’ya</span><a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><span style="color:#000000">[11]</span></a><span style="color:#000000"> ve bütün anne-babalara ithaf ediyorum” diyerek yürüten Demirtaş, karara ilişkin vasiyetini ise şöyle dile getirdi: “Kararı yüzüme karşı okumanıza müsaade etmeyeceğim. Karar açıklandığı zaman eşime, kızlarıma, sizlere vasiyetimdir; karar açıklandığı zaman davul-zurnalarla karşılayın.” Özgürlük mücadelesine bağlılığın ve kazanma umudunun altını çizerek sözlerini sonlandırdı, Demirtaş: “An tekoşîn an tekoşîn. Bijî têkoşîna azadiyê. An serkeftin an serkeftin!”</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Çözüme dönük buluşmanın Kürtler’in ulus kimliği içinde tanınmasının ötesinde, yerel yönetimsel iradesiyle de tanınmasıyla gerçekleşeceğine işaret ediyordu, Demirtaş. Aslında Türkiye genelinde yerinden yönetimli anlayışın geçerli kılınması gerekmekteydi</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BULUŞMA HATTI </strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Demirtaş’ın savunması, salt kopuşa sınırlandırılabilecek bir savunma değildi. Bütün bir tarihi yüküyle anlattığı ve mağduru oldukları kısır döngüden çıkış yolunda buluşmayı da teklif ediyordu savunmasında: “Gençlerimiz dağa çıkıp silah alsın istemiyoruz. Onaylamıyoruz, doğru bulmuyoruz. İyi bir eğitim alsınlar, silah tutmasın kalem tutsunlar. Güney Kürdistan Bölgesi’nde Xakurkê’de Heftanîn’de birbirine kurşun sıkan gençlerin acısını yürekten paylaşıyorum. Hepsi bu halkın gariban çocukları. Niye birbirlerine kurşun sıksınlar?” Kısır döngüden çıkış ve demokratik siyaset hattında buluşmanın gereğinden söz ederken ekliyordu: “Kürt gençleri dağa gitmesin diyorum ama onlar da bana dönüp güttüğüm siyasetten dolayı yedi yıldır hapiste olduğumu söylerse ne cevap veririm?’ 60 bin çocuk, bu ülkenin en değerli gençleri bu savaşta canlarını kaybettiler.’ Bunu söyleyecek bir Türk siyasetçi var mı? İçişleri Bakanı, ‘Kardeşini sarı torbada getireceğiz, ’diyor; ben, ‘hayatını kaybeden asker kardeşimdir’ diyorum. Aramızdaki ahlaki fark budur.” Kendi ikbali için savaşa sarılanların ikiyüzlü siyasetçiler; “halkın evlatlarının kanı üzerine kendisine iktidar alanı yaratanlar[ın] ahlaktan nasibini almamış vicdansızlar” olduğunu hatırlatıyordu. Çözüme dönük buluşmanın Kürtler’in ulus kimliği içinde tanınmasının ötesinde, yerel yönetimsel iradesiyle de tanınmasıyla gerçekleşeceğine işaret ediyordu, Demirtaş. Aslında Türkiye genelinde yerinden yönetimli anlayışın geçerli kılınması gerekmekteydi: “Kürtlere has toprağa veya bölgeye bağlı bir eyalet sistemindense bütün Türkiye’de yerelden yönetimin güçlendirilmesini savunduk.” Önemli bir vurgu: “Türkiye’nin genelinde yerelden yönetim güçlendirilirse Kürtler de kendi kaderini tayin hakkını bölünmeden kazanmış olur.” Bu anlayışı hayata geçirecek olanın demokrasiyi genişletmek olduğuna da değiniyordu: “Temsili demokrasiyi eksik demokrasi olarak görüyoruz. Doğrudan demokrasiye geçişi savunuyoruz. Demokratik özerklik bunun idari modelidir. Bunun adı özyönetim anlayışıdır.”</span><a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><span style="color:#000000">[12]</span></a><span style="color:#000000"> Demirtaş’ın buluşma hattını kurarken üzerinde durduğu bir diğer kavram, “demokratik ulus” kavramıdır. Öcalan’ın ilk kez dile getirdiği bu kavramın, Türk etnik kimliğine dayalı tekçi bir ulus değil; çok kültürlü, çok dilli, bölge ve köy meclislerini içerip doğrudan demokrasiye elveren, yüz yıllık Kürt sorununun çözümü için de anahtar bir kavramdır bu. Demokratik özerklik, özyönetim ve demokratik ulus açılımı dizgesel bir bütünlüktür.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Lafı fazla dolandırmadan şuraya bağlayayım: Denklemin, ‘devlet’ ve ‘silahlı güç-Öcalan’ (müzakere/mutabakat arayışı) üzerinden şiddetin kalıcı tasfiyesi ve demokratik çözüme eşitlenerek kurulması (şimdiye dek yaşandığı üzere) mümkün görünmüyor.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ÇIKARIMLAR</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kadim/kurucu devlet zihniyetini ve devletin o zihniyet uyarınca sürdüregeldiği ‘anti-Kürt’ (siyasi-hukuki) tasarruflarını karşısına alarak, o iradenin tayin ettiği mahkeme heyetine değil “halk”a konuştuğunu; hukuki geçerliliği olacak delillere dayanmaksızın gayri meşru (söz konusu kadim zihniyet ile güvencelendirilmiş) atıflarla (suç icat edilmek suretiyle) sanık sandalyesine oturtulduğunu söyleyen biri için kopuş savunmasının seçim/tercih değil eşyanın tabiatından gelen bir zorunluluk olduğunu herhalde teslim etmemiz gerekir. Onun ötesinde, Demirtaş’ın, ‘kopuş’ katında ifade ettiklerinden ziyade, benim ‘buluşma’ diye uygun gördüğüm başlık altında söylediklerinin olası ‘çıkarım’lar adına daha münasip olduklarını da teslim etmem gerekir. Dahası; Demirtaş’ın, ‘halk’ bileşimi içinde Türk’ten öte Kürt halkına ama daha da önemlisi o halk adına siyaset güden siyaset erbabına seslendiğini; eğer gerçekten farklı ve önemli (tarihe yön verecek) bir şey söylemiş olacaksa bunu ancak ikinci cenaha yönelik ihsaslarından çıkarsayabileceğimizi teslim etmemiz (belki de savunmayı oraya doğru yapısöküme uğratmamız</span><a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><span style="color:#000000">[13]</span></a><span style="color:#000000">) gerektiğini düşünüyorum ben. Somutlayalım. Demirtaş, “gençlerimizin” (Kürt gençlerinin) dağa çıkmasını, silah kuşanmasını onaylamıyor, doğru bulmuyor. İyi eğitim almalarını, silah değil kalem tutmalarını istiyor. Gariban Türk ve Kürt halkı çocuklarının birbirine silah sıkmasının acısını yürekten paylaşıyor. Lakin, diyor, dağa çıkmayın desem, onlar da bana dönüp ‘sen sivil siyaset güttün de ne oldu; yedi yıldır içeridesin’ dese ne cevap veririm diye efkâr-ı umumiye sesleniyor. Demek, bu ülkenin en değerli altmış bin evladının ölümüyle sonuçlanan; Kürt’ün özgürce ve özerkliğiyle var olma talebini ‘şiddet’le (ve o doğrultuda işleyen her türden ‘ideolojik aygıt’ıyla) bastıran devlet, siyasi talebini silah zoruyla (devletinkinin ayna ikizi olan şiddet yoluyla) devlete kabul ettirmeye soyunmuş Dağ ve ikisinin arasında sıkışıp kalmış ‘sivil siyaset’ kurumunun birbirlerine dolanarak ürettikleri (kırk yıldır da çözülememiş) bir ‘çözümsüzlük’ yumağı var. Gerek ‘kopuş’, gerek ‘buluşma’ hattında dillendirilenlere (o demektir ki sorunun tarihsel derinliğine) dönüp bakmayı da ihmal etmeden soracağımız soru şu: Bu üç&nbsp; bileşenli denklemde bileşenlere ne yüklemeliyiz ki eşitliğin öte yanı ‘çözüm’ olsun. Demirtaş, çözüme sıvanma eşiğinden ortaya sesleniyor: ‘Kendi ikbali için savaşa sarılanlar ikiyüzlüdür; halkın evlatlarının kanı üzerinde kendisine iktidar alanı açanlar ahlaktan nasibini almamış vicdansızlardır.’ Kanımca, denklemin bileşenlerine yükleyeceklerimizi tayin etmeye doğru atacağımız ilk adımın mihenginin (ya da çözümsüzlük yumağından çekeceğimiz ilk ip ucunun) akan kanı kimin (nasıl, ne kadar) siyasi ikbal kaygısıyla istismar ettiğini teşhis (ve teşhir) etmek olduğunu ihsas ediyor Demirtaş. Katılıyorum. Lakin, her ne kadar ortaya sesleniyor gibi olsa da Türkî sivil siyaset kurumuna seslendiğini ve ama aynı zamanda kendi tarafına ‘anlaşılır’ bir sesle seslenmediğini (seslenmekten imtina ettiğini) de anlıyorum ben. Peki, o zaman soru şu: çözümsüzlüğün bileşenlerinin anılan (insandan, yaşamdan yana) ahlaktan nasiplenme/ nasiplendirilme şansları ne ve nasıl yapmalı? Çözüme doğru yol alışın ilk adımı/ amacı akan kanın durması (silahın tasfiyesi) ise, diyor Demirtaş (Devlet’e sesleniyor), Abdullah Öcalan’la görüşecek, müzakere edeceksiniz. Öcalan’ın biatçısı (şeyh-mürid ilişkisi içinde) olmadığı gibi, PKK’nin serencamını tartışacak konumda da olmadığını anan Demirtaş, Öcalan’ın, “barış için iğneyle kuyu kazan”, durmayan kan karşısında çaresizlikle saçını başını yolan, kanı durduracak dirayeti göstermesi için önünün açılmasını ısrarla talep eden “sıradışı siyasi bir aktör”; hem Kürtler hem de Türkler için, İmralı’da olsa bile “demokratik perspektif”i (“demokratik özerklik, demokratik ulus, demokratik cumhuriyet” kavramlarını) geliştirecek ehliyette bir şans olduğunu hatırlatıyor. ‘Çözüm Süreci’nin kim tarafından akamete uğratıldığını (devletiyle, siyasetçisiyle) tartışmak (hesap almak-hesap vermek) üzere İmralı’da buluşmayı teklif ediyor. Soru(m) şu: Her ne kadar, 1978 Kasım’ında Fis köyünden “Bağımsız, birleşik, demokratik Kürdistan!” şiarıyla yola çıkıp silah kuşanan Öcalan İmralı’da “demokratik ulus” kabulüne gelmişse de, her Öcalan atfının (tayin edici değer yükleniminin) kurucusu ve önderi olduğu silahlı yapının yaptırım gücünün (hem devlet hem de adres gösterenler tarafından) kabulü anlamına geldiğini/geleceğini görmemek mümkün mü? Kudreti Öcalan’da tecessüm eden örgütün o kabule şayan olmaklığını temin eden eylemliliğinden (namlu göstermekten) barış adına vazgeçmesini beklemek, —safiyane bir tavır değilse— samimiyeti sorgulatan bir hal değil midir? Ya da, düşman ve düşmanlaştırma ihtiyacını Kürtler üzerinden karşılamayı kurucu ve idame ettirici bir değer olarak benimsemiş Devlet’in öylesi bir itimat ve iltifatkârlığa tâbi olmasını bekliyor olmak, olmayacak duaya el açmak değil midir?</span><a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><span style="color:#000000">[14]</span></a><span style="color:#000000">-</span><a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><span style="color:#000000">[15]</span></a><span style="color:#000000"> Üstelik, ‘Kürt Sorunu’nun demokratik çözümünü, ‘Ver silahı, al demokratik çözümü’ diye bir beklentiye yıkmak ne kadar akıl kârıdır ya da öyle bir mutabakat ne kadar çözümün demokratik yollarını açar? Zira, Demirtaş, savunmasının sonunda “çözüm yöntemlerini” sıralarken 1. maddede muhatapların silahlı mücadeleye son vermesi gereğini andıktan sonra kalan altı maddede (“Geçmişte yaşanan acıların, işlenen suçların araştırılıp hakikatle yüzleşmenin sağlanması” maddesi dışında) sorunun çözülmüş hali de demek olan ideal bir anayasal vasat talep ediyor.</span><a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><span style="color:#000000">[16]</span></a></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Karl Marx’la yaklaşalım Demirtaş’a. Marx, maymun anatomisinin anahtarının insan anatomisinde yattığını söyler. Yani, insana bak, maymunu anla. Bugünün verili gerçekliği ‘çözümsüzlük’ anatomisini yansıtıyorsa, bu, denklemimizin (eşitliğin beri yanındaki) bileşenlerinin anatomisine dair de bir şey söylemeli —yukarıda andığım üzere.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Lafı fazla dolandırmadan şuraya bağlayayım: Denklemin, ‘devlet’ ve ‘silahlı güç-Öcalan’ (müzakere/mutabakat arayışı) üzerinden şiddetin kalıcı tasfiyesi ve demokratik çözüme eşitlenerek kurulması (şimdiye dek yaşandığı üzere) mümkün görünmüyor. Bu noktada, Demirtaş’ın ‘akan kanı siyasi ikballeri adına istismar eden ikiyüzlüler’ine dönmekte yarar var. Atıfta bulunulan hâkim ulusun “milli mutabakat cephesi” ise eğer, o cenahın, mevcut hâkimiyeti tasfiye etmek üzere yola çıkana ram olmak suretiyle hâkimiyetini gözden çıkarmasını beklemek, akan kanı siyasi ikbali için tasarruf etmekten vazgeçmesini talep etmek beyhude olsa gerek. Peki o zaman ne kalıyor elimizde, denklemi ‘demokratik çözüm’e denkleştirebilmemiz için: Kürt sivil siyaset kurumunun iradesini, mücadelesini, direnişini, devlet üzerinde yaptırım gücü olacak düzeye yükseltmek! Savunması, Kürt Sorunu’nun demokratik çözümü için —somut koşulların nesnel tahliline dayalı— bir ‘manifesto’ olarak kabul görecekse eğer, siyasi istismarcıların Kürt sivil siyaset kurumunda olduğuna da açıkça işaret etmesi gerekmiyor mu(ydu) Demirtaş’ın? İradesi Dağ bürokrasisi ve İmralı’ya ipotekli, düzen içre seçime odaklı siyaset güdenleri? Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim sonrası son mektubunda şöyle demiyor muydu, Demirtaş: “Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, demokratik Kürt siyasi hareketinin en büyük özelliklerinden biri, sadece bir seçim partisi veya seçim hareketi olmamasıdır.” Parti’nin, “halk mücadelesi ve halk hareketi”ne yaslandığını unutmaması gerektiğini hatırlatmıyor muydu? Eleştirel sesinin kurumlardan kendine yankılandığını, ‘kendini öne çıkarıyor’ düşüncesiyle linç edilmek istendiğini, vefasızlık gösterildiğini, siyasetin toplumsal katta yapıcı bir tarzda örülemediğini, “kraldan çok kralcı” olunduğunu; “kapsamlı bir yeniden yapılanma sürecini başlatma”nın kaçınılmaz, sürece cevap verecek “büyük bir yenilenme hamlesi”nin ihtiyaç olduğunu? Savunmasında, çözüm için, “Türkiye’nin ana akımında yer alan bu ülkenin Alevileri, sosyalistleri, Kemalistleri, Kürtleri, muhafazâkarları ve ayrı bir başlık olarak kadınları bir araya gelmelidir” diyen, “seçim ittifakı gibi kısır ittifaklardan bağımsız bir şekilde nereden geldik, nereye gidiyoruz üzerine tartışıp bir yol haritası çıkarabil[mek]” gerektiğini vurgulayan Demirtaş’ın sivil siyaset kurumunu —müstakil irade sahibi olmanın da ötesinde— siyasi dönüştürücü iradeyi toplumsallaştırmaya, toplumun kendisini siyasi özneler (failler) haline getirmeye çağırması; mağduriyet muhafazakârlığı ve sorunun demokratik çözümü tellallığı ile yetinip çözüm iradesini İmralı’ya havale ederek siyasi ikbal gözeten Kürt siyaset erbabını açıkça işaret etmesi gerekmiyor m(uydu)? Kraldan çok kralcı olduklarını söylediği istismarcılara, “Kral çıplak!” diye seslenmesi? Karl Marx’la yaklaşalım Demirtaş’a. Marx, maymun anatomisinin anahtarının insan anatomisinde yattığını söyler. Yani, insana bak, maymunu anla. Bugünün verili gerçekliği ‘çözümsüzlük’ anatomisini yansıtıyorsa, bu, denklemimizin (eşitliğin beri yanındaki) bileşenlerinin anatomisine dair de bir şey söylemeli —yukarıda andığım üzere. Belki, Freud’dan da dem vurmalıyız Demirtaş’a. Malum hikâye; Freud, günün erkek-egemen/baba-erkil anatomisine bakarak “İlkel Baba” tahayyülünü gerçekleştirir. Bir zamanlar, kadınlar dahil tüm zenginliğe sahip ceberut bir baba vardır ve tahakkümü altındaki erkek çocuklar tarafından öldürülerek egemenliğine son verilir. Lakin, körle yatanın şaşı kalkmasının kaçınılmazlığı misali, babayı öldüren oğullar babanın yasasını (babanın şiddeti ile özdeşim kurup ayna ikizi olarak) üstlenir ve böylelikle (totemi ve tabusuyla) erkek-egemen kervan yürür. Türklerin ve Kürtlerin babayla (‘devlet baba’) münasebet hikâyesini de (teşbih hoşgörüsüne yaslanarak) benzer minvalde anabiliriz. Türk ‘milli mutabakat cephesi’, babaya tabiiyet üzerine kuruludur (yani, aşılamamış baba ve sopası ile özdeşim kuranların cephesidir orası). Kürtler ceberut babaya zaman zaman isyan ettiler —son isyanda da olduğu üzere. Babayı öldüremediler ama babanın ayna ikizi “Önder”le özdeşim kurarak (‘örgüt kimliği’) büyüdüler. ‘Önder’ devlet babanın eline geçti, İmralı’da babanın ayna ikizi babalıktan (Murray Bookchinler, vs.) farklılaşarak demokratik özerkliğe, demokratik cumhuriyete teşne bir ‘demokratik-siyasi’ kendilik inşa etti.</span><a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><span style="color:#000000">[17]</span></a><span style="color:#000000"> Lakin, Önder’in esas babanın şiddetini üstlenerek kurduğu (ilkel) kendilikle özdeşiminden ekmek yiyen Dağ oralı olmadı —kaldı ki, öylesi sopalı rejimi için münasip/kullanışlı düştüğünden devlet baba da onu (oğullarından saklayarak) tecrit etti.</span><a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><span style="color:#000000">[18]</span></a><span style="color:#000000"> İşte, Demirtaş, babaya isyan edip öldürerek (mütehakkim iradesini şiddetle yıkarak) farklılığını kabul ettirmeye soyunan Dağ ailesinin yolundan sapandır (birilerine göre ‘sapkın’dır o). Demem o ki, Demirtaş, Önder babanın ıslah olmuş (kendinde yıkıp yerine inşa ettiği eşitlikçi-demokratik) meşrebine dahil olandır —Dağ ailesinin de, devlet babanın da işine gelmeyecek bir kopuştur bu. Devlet baba da ekmek yediği âleme halel getireceği kaygısıyla yedi yıldır içeride tutmaktadır onu. Tahir Baba’nın evladı Demirtaş, babayı öldürerek (babaya isyan ederek) babalığını kurmak (Dağ ailesinde kalmak) yerine, gelişerek-olgunlaşarak (İmralı’nın İmralı’da inşa ettiği kumaşa kendini katarak) kurduğu siyasal kimliğiyle tanınmak, kabul görmek istiyor şimdi —Dağ’ın temsil ettiği, cari Kürt sivil siyasetinin tâbi olduğu aile ve kültür onu aile dışına itip yalnızlaştırırken.</span><a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><span style="color:#000000">[19]</span></a><span style="color:#000000"> Demirtaş, savunmasında, Devlet Baba’dan kopuşu gayet güzel dile getiriyor ama kendisini yalnızlaştıran (aile dışına iten) ikiyüzlülere açık ve doğrudan seslenmekten (aileden kopmama ihtiyacıyla) imtina ediyor. Şunu söyleyebilirim; Devlet’e/iktidara karşı savunusunda kopuşu göze alan Demirtaş, doğrudan eleştiriyi göze alamayarak ‘aile’sine yönelik bir ‘uyum’ savunusu kurmaya çalışıyor.</span><a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><span style="color:#000000">[20]</span></a><span style="color:#000000">-</span><a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><span style="color:#000000">[21]</span></a><span style="color:#000000"> Eğer Demirtaş, Kürt siyasetinin verili gerçekliğinden kopuşla Kürt siyasi tarihi ve mücadelesini farklı bir yere doğru bükmeyi murat etmişse yolu kapatanlara doğrudan seslenmeyi ve o sesle yolu açmayı göze alabilmelidir.</span><a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><span style="color:#000000">[22]</span></a><span style="color:#000000">-</span><a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><span style="color:#000000">[23]</span></a><span style="color:#000000">-</span><a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><span style="color:#000000">[24]</span></a><span style="color:#000000">-</span><a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><span style="color:#000000">[25]</span></a><span style="color:#000000">-</span><a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><span style="color:#000000">[26]</span></a></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em><strong>KAYNAKLAR</strong></em> </span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><span style="color:#000000">[1]</span></a><span style="color:#000000"> Benzer şekilde, Sokrates, varoluşsal etik anlayışını kimsenin yargılamaya hakkı olmadığı iddiasını, –türlü uzlaşı tekliflerini reddedip– baldıran zehrini içmeyi göze alarak sahiplenmişti. Georgi Dimitrov, komünistlerin suçlandığı Reichstag yangınına ve Komünist Parti yöneticilerinin kampları boylamış olmaklığına rağmen Goering’in yüzüne karşı komünist olmanın onurunu ve Sovyetler Birliği’ne bağlılığını haykırmıştı. Sokrates ve Dimitrov gibi, Fidel Castro ve Rosenbergler’in savunuları da kopuş niteliğindeydi. (Yararlanılan kaynak: Savunma Saldırıyor/ Jacques Verges, çev. Vivet Kanetti, Metis Y., 1998.)</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><span style="color:#000000">[2]</span></a><span style="color:#000000"> 16 Mart 2016’da, Cumhurbaşkanı Erdoğan Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlediği muhtarlar toplantısında “milletvekillerinin dokunulmazlığı” konusunu gündeme getirdi. Konu, anayasa değişikliği teklifi olarak Meclis’e geldi. Tartışmalar sürer, partilerin olası tavrı değerlendirilirken Başbakan Davutoğlu HDP’ye ilişkin şunları söylüyordu: “HDP’nin ne diyeceği zaten belli ve onların ne dediğinin de ne millet nezdinde ne de bizim nezdimizde hiçbir itibarı yoktur. Millete savaş açanların, millet evlatlarını otobüs duraklarında katledenlerle dayanışma içinde olanların sözlerine itibar edilmez.” Hakkında dosya bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin anayasa değişikliği teklifi TBMM Başkanlığı’na sunuldu. TBMM Anayasa Komisyonu teklifi görüştü —türlü dövüş kıyamet sonrası— komisyonda kabul edilen teklif Meclis Genel Kurulu’nda da (CHP’nin verdiği destekle) 376 oyla kabul edildi. HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk, 58 HDP’li milletvekilinin imzaladığı dilekçe ile kanunun iptali ve yürürlüğünün durdurulması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa değişikliğine ilişkin kanun 8 Haziran 2016’da Resmi Gazete’de yayımlandı. &nbsp;</span></em><span style="color:#000000"> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[3]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> Demirtaş’ın savunmasına ilişkin alıntılar Gazete Duvar’ın 11 Ocak 2024’te güncellediği savunma tam metninden yapılmıştır.</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[4]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> Demirtaş, “Seni başkan yaptırmayacağız!” çıkışını 17 Mart 2015’te yapıyor. Sonraki gelişmeleri dikkate alırsak müthiş bir politik sezgiden söz edebilir miyiz?</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[5]</span></a><span style="color:#000000"> Demirtaş, hendeklerin açılmasının görmezden gelindiğini, silahlı gençlerin üzerine tankla gidildiğini, sivil halka zulmedildiğini anarak Hendek çatışmalarındaki Fetullahçı darbe tezgâhını işaret ediyor –ki, o harekâtı yürütenler sonradan Meclis’i de bombalamışlardır. Ve şu anlamlı: “Bir devlet bunu neden yapar? Nedenleri daha sonra ortaya çıktı. Devlet Bahçeli ve Erdoğan bunu biliyordu!”</span></em><span style="color:#000000"> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[6]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> “Kürdistan coğrafyadır var, orayı kabul et. Sınırlarını çizmeye de gerek yok. Tarih boyunca Kürdistan’ın sınırları çizilmemiş coğrafya olarak var. Bunun inkâr edilmemesini istiyoruz. Kürtlerin nüfusunun çoğu Kürdistan coğrafyasının dışında yaşıyor.” Demirtaş, ısrarla, Kürtlerin anavatanının Kürdistan olduğunun, inkârının insanı ve insanlığı inkâr, riya ve onursuzluk olacağının altını çizdi: “Bir siyahi siyahiliğinden utanırsa beyaz olmak isterse bir üzülüyoruz. Utanç duyuyoruz. Bize Kürtlere bu dayatılıyor. Köle lazım size! Hayır, biz özgür insanlarız, bizim milli marşımız var. Kaç Türk bunu biliyor?” Bilmeden huylananlara Demirtaş sonradan açıklama getirdi: “Kürt Milli Marşı Ey Reqîb’i ben yazmadım. 1946’da Mahabad’da Dildar yazdı cezaevinde. Herhalde oradan kafalar karıştı, cezaevi olunca Demirtaş yazdı sanıyorlar.”</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[7]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em>Demirtaş Kürt ulusal kimliğinin çerçevesini kurarken sık sık Kürtlerin İslam anlayışına da atıfta bulundu ve “siyasi İslam” tavrından farklılığına işaret etti. Allah’ı bile kandırmayı göze almış (dolayısıyla, dünyevi hukuksal herhangi bir üst iradeyi hakça tanımalarının da beklenemeyeceği) “siyasal İslam fırıldaklığı”ndan farklı bir İslam medeniyetine aitti Kürtlerin Müslümanlığı: “Siyasal İslamcı değil, Müslümanız. Kadın özgürlükçüyüz.” Bilime itibarı dahil (lakin son üç yüzyılda Batı medeniyeti karşısında gerileyerek siyasal İslam sığınağına muhtaç olmuştu) İslam medeniyetini övgüyle anan Demirtaş, Muhammed’in dönemin en büyük sosyalisti, camisinin halk meclisi/ komünü olduğu tespitini paylaştı ve İslam anlayışını daha da derinleştirerek şunu hatırlattı: “Allah’ın kozmik gücü evrenin potansiyeline sinmiştir. Bütün evren Allah’ın sınırsız ve boyutsuz gücü etrafında dönmektedir.” Müslümanlara bilhassa okuyup hakikati teslim etmelerini tavsiye ediyordu: “Ekososyalizme en uygun düşünce İslamiyettir.” Demirtaş’ın hukuk dışı (gayri adil) yargısal tezahürleriyle birlikte cari ‘siyasal İslam kültürü’nden farklılığı içinde Kürtlerin İslam anlayış ve yaşayışından dem vuruşu anlaşılabilir. Lakin, Demirtaş’ın dinle kurduğu ilişkide farklı kişisel bir boyutun (derinlik, ihtiyaç) yansıdığı da yadsınamaz herhalde.&nbsp;</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[8]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> “Kürtçenin eğitim dili olması için yaptığımız etkinliğin üzerinden 9 yıl geçmiş, FETÖ’cü savcı hakkımızda fezleke hazırladı. Kim hakkımızda fezleke hazırlasa kurtuluyordu. Kim ki bize çok ceza verdi, bakan yardımcısı oldu, HSK’ya alındı. Bu fezlekeleri hazırlayanlar ödüllendirildi. Bakın bir konuşmada ‘Putin ile görüşmek için dört takla atıyorsunuz’ demişim. Bana cumhurbaşkanına hakaretten üç buçuk yıl ceza verildi.”</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><span style="color:#000000">[9]</span></a><span style="color:#000000"> Demirtaş savunmasında Bahçeli-Erdoğan ittifakının tarihinin 15 Temmuz olmadığını, ittifakın 7 Haziran gecesi kurulduğunu vurguladı: “Kürtlere karşı dışarıda ve içeride savaşacaksan seni başkan yapacağız dediler.” Kurulan kumpas görülmekte olan davaya da yansımıştı. Devletin yan gücü olan Ülkücü güç ilk kez devleti ele geçirmişti. Yedek güç değil, bizzat devletin sahibi idiler artık. İttifak; Ülkücüler, Ergenekoncular, Perinçekçiler, siyasal İslamcılar arasında kurulmuştu. Bazı muhaliflerin Cumhur İttifakı’ında arıza var tespiti de doğru değildi. Devlet şu ân MHP’ydi ve devleti MHP yönetmekteydi. Birçok adliyede MHP mafya terörü vardı. Fetullahçılar’ı darbe girişimlerinde oyuna getiren de anılan ittifaktı.</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[10]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> Verge şöyle der: “Diyalog isteği siyasi nedenlerle baştan mevcut değilse ve mevcut olması olanaksızsa, sanığın anlayış elde etmek için yapacağı her deneme, uyum davasını kusursuzca taklit etse dahi, korkunç bir hezimetle sonuçlanacaktır.” (Savunma Saldırıyor, s. 27.)</em>&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[11]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> Demirtaş’ın babası Tahir Usta, 31 Aralık 2023’te vefat etti. Savunması süren Demirtaş babasının cenazesine katılmamayı seçti. Avukatı Ramazan Demir, Demirtaş’ın babasına veda notunu sosyal medya hesabından paylaştı. El yazısı notunda şöyle diyordu, Demirtaş: “Merak etme baba, yüreğimiz bu hücreden büyüktür. Hakkını helal et. Nasırlı emekçi ellerinden bin defa öpüyorum. Mekânın cennet olsun!”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><span style="color:#000000">[12]</span></a><span style="color:#000000"> Demirtaş, Hendek çatışmaları münasebetiyle suçlama konusu yapılan “demokratik özerklik” kavramına açıklık getirirken, kavramın (ya da açılımın) tüm seçim beyannamelerinde yer aldığının; sözgelimi DTP’nin tutum belgesinde (2010) halkın karar süreçlerine katılımı demek olan kavrama yer verildiğinin; 2014 seçimlerinde kampanyalarının sloganının “Demokratik Özerklik ile Özgür Kentler” olduğunun ve hiçbir zaman da yasaklanmadığının (tutumun HDP için de geçerli olduğunun) altını çiziyor: “Demokratik özerkliği bugüne değin hep savunduk. Sistematik bir biçimde hiçbir taviz vermeden bir düşünceyi siyasi program olarak savunmuşuz.” Dolayısıyla, demokratik özerklik fikri hendek-barikatla ortaya çıkmış değildir; DEM Parti programında da vardır; terör faaliyeti gibi ya da bölücülük olarak görülmesi doğru değildir. (Demirtaş, özerkliğin somut olarak nasıl yapılandırılacağını da tarif ediyor.)</span></em><span style="color:#000000"> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><span style="color:#000000">[13]</span></a><span style="color:#000000"> Demirtaş savunmasında çok şey anlattı. Ayrı ayrı kıymetli. Ancak, bu yazının muradı, söylenen kıymetli çok şeyin ve ihsas düzeyinde kalanın örttüğü şeyi görünür kılmaktır. Dahası, Kürt siyaset kurumunun savunmayı örten sessizliğinin neyi örttüğünü açığa çıkarmak.</span></em><span style="color:#000000"> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><span style="color:#000000">[14]</span></a><span style="color:#000000"> Demirtaş, savunmasında, silahların susturulmasının ötesinde yüz yıllık ‘Kürt Sorunu’nun çözümü için de Öcalan’a gidilmesinin kaçınılmaz olduğunun altını çiziyor. ‘Madem PKK ile savaş yürütüyorsun onun önderi ile konuşacaksın’ derken, yanına, “demokratik özerklik uzlaşma ile olur, rıza üzerine inşa edilir; silah ile olmaz, hendek ve barikatla olmaz”ı da iliştiriyor. Değerlendirmem o, ‘siyaset’ ve ‘müzakere’nin eşdeğerli kıymetini anarken Kürt Sorunu’nun çözümünde İmralı’nın iradesini siyasetin önüne çıkarıyor Demirtaş &nbsp;(“Çözüm önerimiz açık, aleni. Bir masa etrafında oturup konuşalım… Kiminle konuşulacağı soruluyorsa bu son derece gereksizdir. Kürtlerin temsilcileri vardır… Biz bu yüzden Abdullah Öcalan diyoruz”). Ya da, iki arada bir derede kalmaklık hali yahut ‘aileden kopmamış olma’ ihsası.</span></em><span style="color:#000000"> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[15]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> Hatip Dicle, 8 Kasım 2023’te Ahmet Dicle’ye verdiği (ve twitter’da paylaşılan) mülakatında, Öcalan’ın ’93 Newroz’u öncesi (17 Mart) Özal’la münasebeti dahilinde ilan ettiği tek yanlı ateşkesten 2008-2011 Oslo Süreci ve nihayetinde (içinde Dolmabahçe Mutabakatı ve mutabakat masasının devrilmesi de dahil) Aralık 2012-Nisan 2015 Çözüm Süreci’ne uzanan tarihsellik içinde Öcalan’ın açtığı müzakere fasıllarının Devlet tarafından nasıl karşılandığının (nasıl kullanılıp nasıl nihayetlendirildiğinin: ‘Sen önce silahlı mücadeleyi bitirdiğini söyle!’) bir dizi örneğini de vermiş oluyor.</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[16]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> ‘Ver silahı, al demokratik çözümü’, Türk toplumu/devleti kadar ve ama asıl —kırk yıldır Dağ bürokrasisinin vesayetinde yaşamış— Kürt toplumunun demokratik geleceği açısından da sorgulanmaya değer.</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><span style="color:#000000">[17]</span></a><span style="color:#000000"> Kimin söylediğini şimdi anımsamıyorum ama denk geldi: “Devrimcinin onuru [marifeti ya da mahareti de diyebiliriz] yıkmak değil, inşa etmektir.”</span></em><span style="color:#000000"> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[18]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em>Öcalan, —Hatip Dicle’nin anlatısından öğreniyorum— “Mandela’ya hak veriyorum; yapabileceklerimi yapmak için fiziki özgürlüğüm şart” demiş. Mandela’nın şartlarının farklılığını bir yana koymakla birlikte, asıl, Öcalan’ın ‘barışçıl-demokratik’ yönelimli fikriyatının maruz kaldığı tecritin önemli olduğunu düşünüyorum ben.</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[19]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em>Bilindiği üzere, ergenlikte ödipal çatışma yeniden alevlenir. Geçmişte/derinlerde babayla çatışmasını aşamamış (takılıp kalmış) olanlar ergenlikte işi serkeşliğe vurma eğilimindedir —baba şiddetle reddedilir; reddedilen babanın bir örneği olmak suretiyle babaya kafa tutulur (babalanılır). Söz konusu çatışmayı layıkıyla halletmiş olanlarsa gerçekten özgün, sahici, özerkliği temin eden farklılıklarıyla babayı aşarlar. Eril şiddet kültürünün (eril tahakkümün) ailesine mensup olanlar (babalanma kültürü mensupları) bu ikincileri elbirliğiyle aşağılar, değersizleştirir, erişemedikleri şeyi mundar addederler. (Faşistlerin entelektüeli aşağılaması, bir sapkın —“entel-dantel”— olarak değersizleştirmeye çalışması da benzer kaynaktan beslenir.)</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[20]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> Demirtaş’ın savunusunda Öcalan’ın kutsanan kimliğine göndermelerinin ötesinde, ‘ulusal kimlik’ bağlamında İslam ve Kürt inanç dünyasına sıklıkla atıfta bulunmasını da aileye aidiyet kaygısına yoruyorum ben.</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>[</em></span><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[21]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> Okurun dikkatini şuna çekmek isterim: ‘Çıkarımlar’ başlığı altında söylediklerim, Demirtaş’ın —mahkeme heyetine yönelik— savunmasında ‘doğrudan’ mevcut/cari Kürt sivil siyaset bürokrasisini karşısına alarak eleştiri yapması gerektiğine değil; Kürt sivil siyasetinin ‘çözüm’ denklemini kurmak üzere yapıcı/yaptırımcı yol alabilmesi için Demirtaş’ın tavrının ne olması gerektiğine işaret etmek üzere kaleme alınmıştır.</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[22]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> Yazımın ana izleği Demirtaş’ın savunmasını kopuş ve buluşma hatlarıyla değerlendirip o boyutlara ilişkin çıkarımlarda bulunmak üzerine kurulduğu için o farklı sesle nasıl bir yol açılacağına dair paylaşımda bulunamıyorum. Ancak şunu söyleyebilirim; mesele, anayasal eşit yurttaşlık bağlamında Kürt ulusal kimliğinin tanınması, demokratik ulus kabulü, oraya doğru yol almak üzere demokratik özerklik/özyönetimse, siyasi mücadele hattının ulusallık katında kurulması (farklı ideolojik yönelim ve sınıfsal aidiyetlerin ötesinde en geniş yelpazeye içerilmesi, mücadelenin tek bir siyasetin tekeline mahkûm edilmemesi) icap eder. Ulusal kimlik algısının kuruluşunda Dağ efsanesinin payını da hesaba katarsak, açılacak yolun, Hegel’in “aufhebung” (içererek aşmak, iptal etmek) kavramıyla karşılanması uygun olacaktır. Kuşkusuz, Türkiye sol/sosyalist demokrasi güçlerinin de ortak siyasi coğrafyada halk/lar özgür olmadıkça kendilerinin de özgür olamayacağını, sınıf temelli mücadeleyle halk(lar)ın özgürlük mücadelesinin iç içe geçmesinin bir zaruret olduğunu idrak etmeleri temennisiyle birlikte.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[23]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em>Önceki dipnotla da bağlantılı olarak, söz konusu yolun açılışını Kürt halkının özneliğine yormamızın hikmetini Hegel’in “efendi-köle” diyalektiği içinde mütalaa etmekte yarar var. Zira, ‘efendi’, ‘köle’ karşısında —tek yanlı— kabul edilmişlik özbilinci ile vardır. Dolayısıyla, karşılıklı kabul edilme özbilincini kuracak olan (kölelik ilişkisi içinden geçmiş, köleliği diyalektik olarak ortadan kaldırmaya yatkın) köledir. (Tabii, ‘efendi’ – ‘köle’ kategorilerini günün somut gerçekliğine yansıtılmış nitemler olarak almamak, felsefi duyarlık hattında kalmak şartıyla!) Şunu da ekleyeyim; savunmasının sonunda çözüm önerileri olarak sunduğu yedi maddenin 5.’sinde, “Geçmişte yaşanan acıların, işlenen suçların araştırılıp hakikatle yüzleşmenin sağlanması” gereğini dile getiriyor Demirtaş. Ben, bütün bu söylediklerimle, son kırk yılın ne getirip ne götürdüğü, yaşananlarla yüzleşme ve hakikat arayışının bilhassa da Kürt toplumu için elzem olduğu, Demirtaş’ın farklı yol açışının böylesi bir hesaplaşmayı kaçınılmaz kıldığı kanaatindeyim.</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[24]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> Yusuf Ekinci, Kürt Sekülerleşmesi/ Kürt Solu ve Kuşakların Dönüşümü’nde (İletişim Y., 2020) sekülerleşmeyi ivmelendiren ‘Kürt solu’ndan söz ediyor. Bense, Ekinci’nin aktardıklarında, gerçek sol/siyasi özne haline gelememiş (giderek sözü edilen sol siyasete itimadı sarsılmış) Kürt halkının çözünüşünün (kendiliğinden asimilasyonun) bir emaresini görmüştüm öncelikle. Hatta, hayal kırıklığı, küskünlük ve itimatsızlığın yer yer manevi çürümeye yol açtığı izlenimimi de ekleyerek.</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[25]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> Savunmanın tam metni UYAP’a düşmüş müdür bilmiyorum —ben bu yazıyı hazırlarken yoktu. Savunma (Demirtaş’ın denetiminde) bir kitap olarak temize çekilir ve savunmaya yönelik değerlendirmelerle birlikte yayımlanırsa demokrasi mücadelemiz adına müstesna bir kazanç olacaktır elbet.</em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><span style="color:#000000">[26]</span></a><span style="color:#000000"> </span></em><span style="color:#000000"><em> Ben bu yazıyı (25. dipnotuyla birlikte) noktaladıktan sonra Başak Demirtaş, eşini ziyareti sonrası, “biz” kipini kullanarak İBB için —partisi de uygun görürse— aday (adayı) olma arzusunu/arzularını ‘İrfan Aktan’a dile getirdi (dolaylı olarak ilgili çevrelere beyan etti). Gelişmeyi yazımın ruhuyla değerlendiren —biz— iyimserler, bu hamleyi, bazı siyasi kazanımlara yönelik ‘mübadele politikası’ndan ziyade Demirtaş’ın mevcut parti bürokrasisini kırıp kendi anlayışına yeni bir siyaset alanı açma müdahalesi olarak değerlendirirken seçim pazarı tezgâhlarında kartlar yeniden dağıtılmaya başladı —pazar epey hareketlendi-renklendi. Toz-duman arasında parti elçisinin Edirne ziyareti de oldu. Nihayetinde Başak Demirtaş, “Tüm halkımız ve partililerimiz bilmeli ki bütün kararlar Partimizle tam bir uyum ve koordinasyon içerisinde alınmıştır,” diyerek “İBB adaylık beyanı[nın] bir başvuruya dönüşmemesi konusunda” Parti ile görüş birliğine vardıklarını ifade edip oyunu noktaladı. Yaşananlardan Parti’nin ve DEM’i destekleyen halkın yeni bir güç devşirdiği Selahattin Demirtaş dahil olayın kahramanları tarafından teyit edildi. Tarihi ‘Demirtaş Kobanê Savunması’ âdeta sisler arasında hatırlanan bir rüyaya dönüşürken onlar erdi muradına biz uzandık kerevete —yeniden.</em></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Apr 2024 21:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/selahattin-demirtas-savunma.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Birey ve yurttaş olduğuna emin misin?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/birey-ve-yurttas-olduguna-emin-misin-4031</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/birey-ve-yurttas-olduguna-emin-misin-4031</guid>
                <description><![CDATA[Birey ve yurttaş olduğuna emin misin?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Birey olabilmenin bir şartı da kendi mahallenin dışına çıkıp; kendi mahallene, aidiyetine ve sahip olduklarına bakabilmek, onları kritik edebilmektir. Aidiyetlerin dışına çıkmayı hatta kirlenmeyi dahi göze almadan birey olmak mümkün değildir.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">"Yeni bir Türkiye için her alanda yeni bir felsefeye ve bir araya gelmeye ihtiyacımız var!"</span>

<span style="font-weight: 400;">Bizim geçmişimiz, bir yönüyle; siyaseti ve kamusal yaşamı sadece yöneticilerin takdirine, dini yaşamı da şeyhülislama, şeyhine, hocasına vs bırakmış olan insanların var olduğu bir tarihtir. Ortak paydalarda ümmet olmak yani din vardı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Anadolu bir anlamda; kendisiyle ilgili kararları başkalarına terk edip, iradesini otomatik pilotlara bağlamış olan ve tebaa olarak itaatle varlığını ifade eden insanların bir arada yaşadığı coğrafyaydı. Tebaa olarak; otoritelerin sizi ilgilendiren konularda verdikleri kararlara tâbi olurdunuz. Seçme ve seçilme hakkınız, eleştiriniz, sorgulamanız vb olmazdı. Birey ve yurttaşlık kavramları henüz gelişmemişti.</span>

<span style="font-weight: 400;">Osmanlı’dan sonra ilan edilen cumhuriyetle birlikte yurttaşlık ve birey kavramları öne çıktı.Devletin kutsallaştırıldığı, İnsanların devlet için var olduğu yaklaşımının yanında; devletin, yurttaşların haklarını koruyan bir organizasyon ve devletin insanlar için var olduğu yaklaşımı üzerine gelişmeler yaşandı. Devletin âli menfaatleri konuşulduğu kadar, bireyin yaşam standartları ve hakları aranır oldu. </span>
<blockquote><em><b>Kant’ın; "Aydınlanma; kişinin kendi aklını kullanmaya cesaret etmesidir!" (</b><b>Sapereaude)</b><b> sözüyle dönüp Anadolu’ya baktığımızda; aradan asırlar geçmesine rağmen toplumsal olarak henüz, toplumsal aydınlanmaya ihtiyaç duymanın yakınından bile geçmediğimiz ve bireysel olarak da aydınlanma çabasında olmadığımızı görürüz.</b></em></blockquote>
<h2><b>SAPERE AUDE!</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Kant’ın; "Aydınlanma; kişinin kendi aklını kullanmaya cesaret etmesidir!" (</span><i><span style="font-weight: 400;">Sapere aude) </span></i><span style="font-weight: 400;">sözüyle dönüp Anadolu’ya baktığımızda; aradan asırlar geçmesine rağmen toplumsal olarak henüz, toplumsal aydınlanmaya ihtiyaç duymanın yakınından bile geçmediğimiz ve bireysel olarak da aydınlanma çabasında olmadığımızı görürüz.</span>

<span style="font-weight: 400;">Tersten baktığımızda, birey "olamamak" bir yönüyle; kitle psikolojisiyle hareket etmek, çoğunluğa duygusal yaklaşımlarla uymak, herkes ne yaparsa onu yapmak, ‘el âlem ne der’ zihniyetiyle hareket etmek, ezbere yaşamak, ‘biz babadan böyle gördük’ mantığından kurtulamamak, sorumluluktan kaçınmak, iradeyi perdelemek ve kendisi hakkında verilen kararlara boyun eğmektir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Birey "olabilmek" şartlarına baktığımızda ise karşımıza çıkan ihtiyaçların en başında "eleştirel bakışa sahip olmak" gelmektedir. Eleştirel bakış, bir ifadeyle; insanın vakıf olduğu ve kendisine kadar gelen tüm epistemolojik ve ontolojik konuları bir kere daha mantığın temel ilkeleriyle süzgeçten geçirmeye cesaret etmesidir. Bu noktada batının Aydınlanma Dönemi bize; dini olanı eleştirebilmek, otoriteleri eleştirebilmek ve kendini eleştirebilmek olmak üzere üç önemli referans verir. Bizim ise bu konulardaki afyonumuz henüz yeni yeni patlıyor. Bir başka açıdan eleştirel bakış; insana saygı duyarak, onurunu zedelemeden, hakaret etmeden ve komplekslere girmeden; din eleştirisi, siyaset eleştirisi, ideoloji eleştirisi, lider eleştirisi, fikir eleştirisi, öz eleştiri vb yapabilmektir. Bu, aynı zamanda; bilgi birikimi, bütüncül bakış, yapıcı olmak, yıkılacakların yerine ne konulacağının bilinmesi, çoklu bakış açısı, karşılaştırmalar yapmak, alternatifler üretmek, birlikte araştırmak, münazara yapabilmek gibi alt başlıkları da barındırır.</span>

<b>Birey olabilmenin bir şartı da kendi mahallenin dışına çıkıp; kendi mahallene, aidiyetine ve sahip olduklarına bakabilmek, onları kritik edebilmektir. Aidiyetlerin dışına çıkmayı hatta kirlenmeyi dahi göze almadan birey olmak mümkün değildir. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki bir aidiyet içerisinde olmak birey olmaya engel değildir. Yeter ki; "Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine" ufku kaybedilmesin.</b>

<span style="font-weight: 400;">Kitaplar dolusu alt başlıkları olan “birey olabilmek”le ilgili olarak şimdilik kısacık bu girizgâhtan sonra konuyla doğrudan bağlantılı olan yurttaşlık mevzusunu ele alırsak, yurttaşlık asıl anlamını “bilinçli ve aktif yurttaşlık”ta bulur. Bir ülkede doğup, otomatik olarak o ülkenin yurttaşı olup, her şeyi yöneticilere bırakıp, sadece oy kullanılacağı zaman sandığa gitmeye yurttaşlık denmez! Buna dense dense; pasif, pısırık ve bilinçsiz yurttaşlık denir!</span>
<blockquote><em><b>Cumhuriyeti 100 sene önce ilan ettik fakat hâlâ inşa edemedik. İnşa edemediğimiz hususlardan birisi de yurttaşlık ve birey olabilme şuurudur. Anadolu’da birçok insana hâlâ; araştırmadan, okumadan, soruşturmadan, her şeyi kendi akıl süzgecinden geçirmeden itaat etmek kolay gelmektedir.</b></em></blockquote>
<h2><b>CUMHURİYETİ 100 SENE ÖNCE İLAN ETTİK FAKAT H</b> <b>Â</b> <b>L</b> <b>Â  İNŞA EDEMEDİK</b></h2>
<b>Cumhuriyeti 100 sene önce ilan ettik fakat hâlâ inşa edemedik. İnşa edemediğimiz hususlardan birisi de yurttaşlık ve birey olabilme şuurudur.</b><span style="font-weight: 400;"> Anadolu’da birçok insana hâlâ; araştırmadan, okumadan, soruşturmadan, her şeyi kendi akıl süzgecinden geçirmeden, bunun için vakit ayırmadan, eleştirmeden vs itaat etmek kolay gelmektedir. Yönetimin içinde yer alma iradesini gösterebilmek (yönetişim), sorumluluk almak (edilgenliğin karşısında etkinlik), kendi aklının sınırlarını zorlamak (düşünce üretmek) gibi konular ise yurttaş ve birey olmayı; tebaa olmak ve mutlak itaatten ayıran hususlardan birkaçıdır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Modern devlet anlayışıyla, bilinçli ve aktif yurttaş; cumhuriyet rejiminin bütün ilkelerinin yöneticiler tarafından uygulanıp uygulanmadığını takip eder. Temel hak ve özgürlüklerinin, insan onuru ve haklarının, temel/ evrensel hukuk ilkelerinin, bilimselliğin, laikliğin, liyakatin, bütüncül zenginleşmenin, bütüncül adaletin, eşitliğin vs her basamağında idarecileri kontrol eder. </span>

<span style="font-weight: 400;">Yurttaşlar, iktidarların; yasama, yürütme ve yargı organlarının faaliyetlerini kuvvetler ayrılığı ilkesiyle sürdürüp sürdürmediğini (separation of powers), bütün icraatlarında ve özellikle vergilerin nerelere harcandığı konusunda şeffaf olup olmadığını (transparency), yönetimlerin bütün faaliyetlerinde, özellikle gayri meşru icraatlar içerisine giren olduğunda bulunanların hesap verebilirlik ilkesiyle soruşturulup soruşturulmadığını (accountability), bütüncül olarak dürüst olup olmadıklarını (integrity) ve devlet denetleme kurumlarının objektif olarak iktidarları denetleyip denetlemediklerini sürekli olarak kontrol eder.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yurttaş-medya ilişkisine bakarsak: Medya, kamunun; ağzı, dili, sözü, gözü, kulağı, haber alma kaynağıdır. </span><b>Alternatifli medya; taraflı bilgi aktarımı ve tekelleşme karşısında halkın lehine bir denge unsurudur. Baskıcı rejimlere karşı ele avuca sığmayan birer posta güvercinleri gibidir.</b><span style="font-weight: 400;"> Bilinçli ve aktif yurttaşlar; medyanın, basın özgürlüğü çerçevesinde iktidarların sansürü olmadan yurttaşlarını bilgilendirip bilgilendirmediğini, çalışanlarının gözaltına alınma korkusu olmadan özgürce düşüncelerini, araştırmalarını, belge ve bilgilerini aktarıp aktaramadığını takip eder. Yönetici-yönetilen ilişkisinde, yönetimlerin faaliyetleriyle ilgili sağlıklı haber alabilmek için özellikle iktidarlara bağlı olmayan gazetecileri ve medya kuruluşlarını korur ve onları destekler. Yaptığı bir haber, araştırma, ifşa, röportajdan vs dolayı gözaltına alınan gazeteci, yazar, akademisyen vs için ayağa kalkar, protestolar düzenler. Ve bunları; bizden-bizden değil tuzağına düşmeden yapar. </span>

<span style="font-weight: 400;">Temel haklar ve cumhuriyetin temel ilkeleri vs konularında bir çarpıklık, bir bozulma veya çürüme gördüğünde rahatsızlığını; basın açıklaması, toplantı, gösteri ve yürüyüş, dilekçe ve şikâyet hakları gibi kanuni haklarını kullanarak dile getirir. Kime yapılırsa yapılsın, yapılan haksızlıklar ve eşitsizlikler karşısında seslerini çıkarır ve sorumluluk alırlar. </span><b>Bir ülkede, kim olursa olsun bir yurttaşın susması veya susturulması; zorbalık, dayatma ve faşizan uygulamaların artması demektir!</b>

<span style="font-weight: 400;">“Batıda lider halktan korkar, doğuda ise halk liderden korkar!” diye bir söz vardır. Evet, batıda lider halktan korkar çünkü yurttaşlar bilinçli ve aktiftir. Haklarını, özgürlük şartlarını, sorumluluklarını ve toplum sözleşmesinin hangi ilkelere dayandığını iyi bilmektedirler. İktidarların icraatları konusunda halk sürekli tetikte ve “yurttaşlık ortak paydasında” bir aradadır. </span><b>Batı kültüründe devlet insan için vardır. Doğuda ise; dini, ırksal, ideolojik, hayat tazı gibi konular yurttaşlık bilincinden önce geldiği için; bir kurtarıcı bekleyişi her şeyin önünde gelir. Yurttaşların bir araya gelip yapması gerekenleri; bir kahramanın başlarına gelip yapmasını ve bütün sorunlarını çözmesini bekler. Örgütlenme bilinci zayıftır. Bu nedenle farklı kesimin insanlarının iktidarlar karşısında sesleri cılız çıkar. </b>

<b>Bilinçli ve aktif yurttaşlar, kendilerini; tarafgir, fanatik, faşist, menfaatçi vs yapmak isteyen erklere karşı uyanıktır. Kişisel, ailesel, grupsal, partisel menfaati için; toplum menfaatini, kamu hukukunu çiğnemez. </b><span style="font-weight: 400;">Bunun mücadelesini hem dışarıda hem de kendi aidiyeti içerisinde verir.</span>
<blockquote><em><b>Bilinçli yurttaşlar, yöneticilerden ehven-i şer’i değil; en iyisini isterler. Kötünün en iyisi bir kısır döngüdür. Demokrasi, kamu hukuku, ekonomi, özgürlükler gibi konularda en iyisini istemek aynı zamanda en iyisinin ne demek olduğunu öğrenmekle olur.</b></em></blockquote>
<h2><b>BİLİNÇLİ YURTTAŞLAR EN İYİSİNİ İSTERLER</b></h2>
<b>Bilinçli ve aktif yurttaşlar, yöneticilerden ehven-i şer’i değil; en iyisini isterler.</b><span style="font-weight: 400;"> Kötünün en iyisi bir kısır döngüdür. Demokrasi, kamu hukuku, ekonomi, özgürlükler gibi konularda en iyisini istemek aynı zamanda en iyisinin ne demek olduğunu öğrenmekle olur. Bu anlamda yurttaş; daha çok araştırarak, daha çok sorgulayarak, kendisini yenileyerek etkili olma seviyesini sürekli olarak arttırır. Siyasilerden en iyisini isteyen yurttaş da her anlamda en iyinin ne olduğunu bilecek ki talepleri bir anlam ifade etsin. </span>

<span style="font-weight: 400;">Son zamanlarda öne çıkan örgütlü kötülük ve örgütlü menfaatçiler karşısında her kesimden yurttaşla; adalet, hukukun üstünlüğü, eşitlik, özgürlük, bilimsellik vb ortak paydalarında bir araya gelme ve örgütlenme yollarını arar. </span><b>Örgütlü kötülük ve örgütlü menfaatçiler gibi devasa yapılar karşısında her kesimin dürüst, hakkaniyetli ve birbirine açık yurttaşları bir araya gelip örgütlenemezlerse; toplumsal çürüme, kokuşma ve adaletsizlikler kaçınılmaz olur. Bu ise bir ülkenin topluca çöküşüdür.</b><span style="font-weight: 400;">  Bu anlamda ülkedeki bütün yurttaşlara küçük yaşlardan itibaren "ubuntu" bilincini aşılamak gerekir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Evet, </span><b>Anadolu’da yaşayan tüm yurttaşlar, Kazım Koyuncu’dan mülhemle; kendilerini maddi ve manevi olarak sömürenler karşısında aynı şarabın ezilen üzümleridir. Ezen, sömüren, haksızlık ve adaletsizlik yapan vs karşısında; ezilenler, sömürülenler, haksızlığa uğrayanlar vb dayanışma bilinciyle hareket etmeden ideal bireyi, ideal yurttaşı, ideal toplumu ve ideal ortak yaşamı inşa edemezler.</b><span style="font-weight: 400;"> Halkın örgütlenmesi, aynı zamanda bireysel ve toplumsal yaşam kalitesini de artıran en temel unsurlardandır. </span>

<b>Ursula Le Guin "Dünyadaki bütün umut; hiç hesaba katılmamış insanlardadır" demişti. Bireysel ve toplumsal umutları gerçekleştirmenin yolu, çok da hesaba katılmayan sıradan yurttaşların; bilinçlenmesi, aktif olması, dayanışmaya açık olması ve örgütlenmesiyle mümkündür. </b>

<b>Marx; "Bütün işçiler birleşin!" demişti. Günümüzün modern ve aynı zamanda örgütlü menfaatçilerine ve örgütlü kötülerine karşı mücadele eden yurttaşların da; "Her kesimin dürüst ve hakkaniyetli insanları birleşin!" diye haykırarak ortak paydalar ve ortak akılda birleşmeleri şarttır!</b>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 27 Apr 2024 21:25:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/kalabalik-siyah-beyaz.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Istakoz ve ötesi</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/istakoz-ve-otesi-2-3987</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/istakoz-ve-otesi-2-3987</guid>
                <description><![CDATA[Istakoz ve ötesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Sosyal medyada hala ıstakozu, Rolex saati ve lüks tatilleri savunan iktidar sevdalıları mevcut. Umarım onlar da bir gün yöneticilerin bizden üstün ve ulvi kişiler olmadığını, bizim vergilerimizle israfın dibine vurmamaları gerektiğini anlarlar. Sadece halkın ekmeğinden yaptığı tasarrufla ekonominin düzelmeyeceğini, biraz da itibardan tasarruf yapılması gerektiğini kabul ederler. </strong>

Istakoz hadisesi meydana gelmeden önce iktidar ve çevresinin halktan kopuşu üzerine bir yazı yazmayı planlamıştım. Yazıyı yazma düşüncesi ise sosyal medyada bir arkadaşımın yaptığı paylaşımdı. Bayramda lüks bir otele gitmiş sahilden attığı fotoğrafın altına da “yaşamayı bilene her gün bayram” yazmıştı. Bu kısacık cümle beni gerçekten şaşırttı ve üzdü. Belki kendisi o kadar da düşünmeden yazmıştır bu ifadeyi. Ben gördüğümde aklıma direkt şu soru geldi: “her gününü bayram edemeyenler yaşamayı bilmiyorlar mı?”. Bu arkadaşın ailesinin iktidara yakın olduğunu ve çok yakın olmasam da kendisinin naif bir insan olduğunu biliyorum. Zaten bu yüzden yazdığını görünce üzüldüm. Seçimden sonra lüks arabalarını paylaşıp toplu taşımaya binen halkı aşağılayanlardan olsa şaşırmaz ve üzülmezdim. Ancak ince ruhlu bir insan olduğunu düşündüğüm bir insanın bile lüks otele gidip keyif yapmasını ‘yaşamayı bilmesine’ bağlaması bu toplum adına üzücü. Ay sonunu getiremeyen, çoluk çocuğuyla lüks bir tatil yapmayı geçin Eminönü’nde balık-ekmek yiyemeyenler yaşamayı bilmedikleri için değil mevcut sistem insanca yaşamalarına izin vermediği için böyle bir durumdalar.

Benzer bir durum benim de başıma gelmişti. Yurtdışında öğrenciyken evime gelen bir misafire (yine aynı cenahtan) misafirperverlik olsun diye en organik olanından domates almıştım kahvaltı için. Kendisi birkaç gün kaldıktan sonra bana ‘bu domatesler çok güzelmiş, diğerlerinden alma, hep bunlardan al’ şeklinde akıl vermişti. Bana garip gelmişti bu tavrı ve önerisi. Kötü niyetli olmasa da benim pahalı ve ucuz domates arasındaki farkı anlayamadığım için ucuzunu aldığımı düşünmüştü muhtemelen. Kendisine sorsan muhtemelen ‘CeHaPe zihniyeti’ diyerek uzun bir söylev verir, onları halktan kopuk elitler olarak tanımlardı. Ancak burslu bir öğrencinin kıt kanaat geçinmek zorunda olduğunu anlamaktan hayli uzaktı. Bunlar sadece benim denk geldiğim iki örnek ama büyük resme baktığımızda iktidara yakın ve genellikle bu sayede zenginleşmiş insanların toplumun içinde bulunduğu durumdan ne kadar bihaber olduklarını görebiliyoruz.
<blockquote><em><strong>Mevcut iktidar yıllarca ‘CeHaPe zihniyeti’ söylemiyle halkta muhalif seçmene ilişkin negatif bir algı oluşturdu. CHPliler halktan kopuk, boğazdaki yalısında viski içen ayrıcalıklı bir azınlık olarak resmedildi. Ancak geldiğimiz noktada asıl halktan kopuk olanın iktidar ve destekçileri olduğu ortaya çıktı.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>HALKTAN KOPUK OLANIN İKTİDAR OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI</strong></h2>
Mevcut iktidar yıllarca ‘CeHaPe zihniyeti’ söylemiyle halkta muhalif seçmene ilişkin negatif bir algı oluşturdu. CHPliler halktan kopuk, boğazdaki yalısında viski içen ayrıcalıklı bir azınlık olarak resmedildi. Ancak geldiğimiz noktada asıl halktan kopuk olanın iktidar ve destekçileri olduğu ortaya çıktı. En basitinden CHPli belediyelerin halkın yoksulluğuna ufak da olsa bir derman olmak amacıyla yaptığı süt dağıtımı ve kent lokantalarını dillerine dolayarak küçümsemeleri buna güzel bir örnekti. İnsanların nasıl bir yokluk ve yoksulluk çektiğinden bihaber olan tam da ‘CeHaPe zihniyeti’ ifadesini kullananlardı. Nitekim ben daha oturup kafamdaki yazıyı yazamadan ıstakoz, Rolex ve Maldivler hadiseleri gündeme yerleşti. Baştan şunu söyleyelim, helalinden para kazanan ve vergisini veren insanın parasını neye nasıl harcayacağına bir şey diyemeyiz. Ancak iktidar cenahından gerçekleşen aşırı zenginleşmenin doğal ve adil olmadığını söylemek mümkün. Türlü yolsuzluklar, usulsüz ihaleler, birilerine gelir yaratmak için dağıtılan koltuklar vs. düşünüldüğünde işin rengi değişiyor. Halkın parasıyla halka caka satanlar oldukça çirkin bir tablo oluşturuyor. Bu yüzden kendilerini savunmak adına ‘çalıştım, kazandım, harcıyorum’ minvalindeki açıklamalar pek de inandırıcı olmuyor. Çünkü maalesef bu ülkede artık her çalışan kazanamıyor. Her iş insanı Maldivler’de tatil yapamıyor. Her oyuncu Rolex takamıyor. En hafif tabirle iktidarın ittirmesi olmadan böyle bir zenginliğe ulaşmak pek de mümkün değil. Bunu biz biliyorduk ama sanırım halkın önemli bir kısmı da bunun farkına varmaya başladı.

Ekonomik kriz derinleştikçe iktidar bloğunu destekleyenlerden bazıları, özellikle de emekliler, bu gidişattan memnun olmadıklarını göstererek oy tercihlerini değiştirdiler. Seçime ilişkin pek çok analiz yapıldı ve yapılıyor, bu yüzden tekrara düşmemek adına seçim analizi yapmayı çok da gerekli görmüyorum. Ama bu halktan kopma meselesi üzerinde daha çok konuşmak ve düşünmek lazım. Enflasyonla mücadele edebilmek için kemer sıkma politikalarına başvuruldukça zaten yoksullaştırılan halk nefes alamaz hale geldi. Her ne kadar kamuda tasarruf tedbirleri alınacağına ilişkin açıklamalar duysak da bunların pratikte bir karşılığı olduğunu görmüyoruz. İktidara sırtını dayayanların yedi ceddi zenginleşirken halk git gide açlık sınırının altına itiliyor. Sürekli halkın içinden geldiğini söyleyen ve karşı tarafı elitist olmakla itham eden bu kişiler halkı aşağılar noktaya geldi. Son olarak iktidar trolü olarak bilinen bir ismin İBB yurtlarında çıkan menüyle dalga geçmesi yine dikkat çekici bir örnek. Kıt kanaat geçinen insanlar çocuklarını okutmakta zorlanıyor. Barınma ve beslenme sorunları ayyuka çıkmışken İBB’nin açtığı yurtlar ve burada verilen hizmetler bazıları tarafından küçümsenerek dalga konusu ediliyor. Çünkü onların böyle kaygıları yok. Nasıl bir donanıma sahip olduğu ve ne iş yaptığı belli olmayan tipler inanılmaz bir zenginlik içindeler.
<blockquote><em><strong>Emekçilerin, emeklilerin ve genel olarak ücretli kesimin canını dişine takıp çalışsa da ay sonunu getiremediğini, ciddi bir barınma ve beslenme krizi yaşadığını bilmiyorlar ya da bilmek istemiyorlar. Böyle bir ortamda kim halktan kopmuş buyurun siz karar verin.</strong><strong> </strong></em></blockquote>
<h2><strong>BARINMA VE BESLENME KRİZİ</strong></h2>
Emekçilerin, emeklilerin ve genel olarak ücretli kesimin canını dişine takıp çalışsa da ay sonunu getiremediğini, ciddi bir barınma ve beslenme krizi yaşadığını bilmiyorlar ya da bilmek istemiyorlar. Böyle bir ortamda kim halktan kopmuş buyurun siz karar verin.

Halktan kopma mevzusunda en dikkat çekici göstergelerden biri de ‘Türkiye’de aç yok’ söylemleri. Dolu olan kafe/restoranlardan ve alışveriş merkezlerinden yola çıkarak Türkiye’de açlık ve yoksulluk olmadığı sonucuna varanlar var. Türkiye büyük bir ülke halkın küçük bir kesimi zengin olduğunda zaten bu mekânlar doluyor. Bu mekânların dolu olması halkın çok büyük bir kısmının yoksul olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Türkiye’de asgari ücret git gide olağan ücret haline geliyor ve asgari ücretin altında çalışanların oranı da git gide artıyor. Örneğin, DİSK-AR’ın araştırmasına göre 2002 yılında ücretli çalışanların %24.4’ü asgari ücretin altında çalışırken 2022 yılında bu oran %33.8’e çıkmış. 2024 itibariyle bu oranın daha da arttığını tahmin etmek güç değil. Yine 2002 yılında asgari ücretin 2 katından fazla maaş alanların oranı %40.1 iken bu oran 2022’de 18.1’e düşmüş. Ekonominin her geçen gün kötüleştiği düşünüldüğünde bu oranın da son 2 yılda daha da azaldığı tahmin edilebilir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Ayrıca asgari ücretin enflasyon karşısında erimesi de ciddi bir problem. Raporda 2003 yılında yıllık asgari ücretle 25.4 cumhuriyet altını alınabilirken (2005’te bu rakam 31’e çıkmış), 2023 Kasım ayı itibariyle bu rakam 9.5’a gerilemiş bulunmaktadır. Bu tablo bize asgari ücretlilerin sayısı ve oranı artarken asgari ücretin alım gücünün ciddi oranda azaldığını göstermekte. Halkın maruz kaldığı yoksullaş(tır)manın boyutu kaygı verici düzeye ulaşmışken halkın cebinden çalınan bu paraların nereye gittiğini sanırım hepimiz biliyoruz.
<blockquote><em><strong>Halk inanılmaz bir hızla yoksullaşırken belli bir kesim aynı ivmeyle zenginleşiyor. En küçük ilçelerde dönen yolsuzlukları ve buna bağlı olarak gerçekleşen haksız zenginleşmeyi görünce daha büyük ölçekte dönen dolapları hayal bile edemiyoruz.</strong></em></blockquote>
<h2>HALK YOKSULLAŞIRKEN BELLİ BİR KESİM ZENGİNLEŞİYOR</h2>
Halk inanılmaz bir hızla yoksullaşırken belli bir kesim aynı ivmeyle zenginleşiyor. En küçük ilçelerde dönen yolsuzlukları ve buna bağlı olarak gerçekleşen haksız zenginleşmeyi görünce daha büyük ölçekte dönen dolapları hayal bile edemiyoruz. Hiçbir çaba göstermeden, emek vermeden servet transferiyle zenginleşen kesimde oluşan nobranlık ve görgüsüzlük aslında bu durumun doğal sonucu. Bu yüzden seçim sonrasında bazı gençler lüks arabalarıyla halkı aşağılayarak ‘seçim kazansanız ne olacak, siz sefil hayatlarınıza devam ederken biz elde ettiğimiz zenginliğin keyfini sürmeye devam ediyor olacağız’ demiş oldular. Gerçekten de durum böyle maalesef. Çünkü mevcut iktidar devam ettiği sürece belediye kaynakları bir miktar kısılsa da bu kesimlere para akmaya devam edecek. 3’er 5’er maaş alan bürokratlar/siyasetçiler, sayısı bilinmeyen danışmanlar, bizim vergilerimizle fonlanan troller ve daha nicesi bizim sırtımızdan geçinerek şaşaalı hayatlarına devam edecekler.

Hukukun üstünlüğü ve hesap verilebilirliğin olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu kişilere akıtılan para ve kaynakların hesabı da yakın zamanda sorulacak gibi görünmüyor. Aslında sadece hukuki açıdan değil, toplumun vicdanında da mahkûm olmaları gerekir bu kişilerin. Ancak bu noktadan da uzaktayız gibi görünüyor. Sosyal medyada hala ıstakozu, Rolex saati ve lüks tatilleri savunan iktidar sevdalıları mevcut. Umarım onlar da bir gün yöneticilerin bizden üstün ve ulvi kişiler olmadığını, bizim vergilerimizle israfın dibine vurmamaları gerektiğini anlarlar. Sadece halkın ekmeğinden yaptığı tasarrufla ekonominin düzelmeyeceğini, biraz da itibardan tasarruf yapılması gerektiğini kabul ederler. Acı reçetenin yoksula değil ekonomiyi batıranlara kesilmesi gerektiğini idrak ederler. Velhasılıkelam, tatilde kendini sıcak kumlardan serin sulara atamayanlar yaşamayı bilmediklerinden değil, hayatta kalmaya çalışmak zorunda olduklarından bayram yapamadılar.

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <a href="https://arastirma.disk.org.tr/wp-content/uploads/2023/12/ASGARI-UCRET-2024-RAPOR.pdf">https://arastirma.disk.org.tr/wp-content/uploads/2023/12/ASGARI-UCRET-2024-RAPOR.pdf</a>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Apr 2024 21:25:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/derin-yoksulluk.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ulus olma ve ulusal egemenlik</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ulus-olma-ve-ulusal-egemenlik-3986</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ulus-olma-ve-ulusal-egemenlik-3986</guid>
                <description><![CDATA[Ulus olma ve ulusal egemenlik]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Ulusal Egemenliğin temellerinin atılışının 98. yılını idrak ediyoruz. 23 Nisan 1920 bir ulusun tarihsel olarak yeni bir siyasal formatta inşa edilişidir. Nitekim, söz konusu yeni format 1923’te Cumhuriyetin ilanı ile somut bir gerçeklik haline gelmiş; bir kısmı tarihsel devamlılık, büyük kısmı radikal reformlar şeklinde ulus olmanın kurumsal zemini döşenmişir. Bu açıdan, ulusal egemenliğin mahiyetini anlamak, her şeyden önce, bir ulus olmanın ne demek olduğunu bilmekle mümkündür.</strong>

Ulus, bir sosyolojik gerçekliğe mi tekabül etmektedir; yoksa, ayrı bir ulus inşa etme peşinde olanların düşündüğü gibi bir kurgu mudur? Her iki açıdan üzerinde durulması gereken temel meselenin bu çağda “ulus olma”nın içerdiği anlamdır. Bunun için, kalkış noktamız, sosyolog Max Weber’in bir ayrımıdır: Ulusun kültürel, Devletin ise politik dünyayı simgelemesi. Hipotezimiz ise globalleşmenin bu iki dünya arasındaki bağı kopardığı ve şu iki sonucu doğurduğudur: Birincisi; ulus olmanın açıklayıcı ilkesinin, kendi içinde her zaman var olmuş olan kültürel ve sosyal farklılığa (heterojenliğe) belli bir sabitlik getirmesinin, globalleşme karşısında artık son derece zorlaşmış olmasıdır.Böylece, Ulusun kendi içindeki ırkî, etnik, alt-kültürel, vs. farklılıkların her birinin kendi başına “milleti ve milliyeti” tanımlama mücadelesinin ortaya çıkmasıdır. İkincisi; Devletin, giderek minimize ve deregüle edilmesi gereken bir kurum olarak algılanmaya başlamasıdır.

İki sonuç bağlamında ortaya çıkması muhtemel politik gerilim ise şudur: Farklılıklar politik bir meşrulaştırmaya ihtiyaç duyarken, Devlet kendini bu meşruiyet arayışı karşısında yeniden meşrulaştıracak bir topluluğa dayanma arayışına girer. Bu ise, her bir farklılığın daha önce Ulusa atfedilen özelliğin, şimdi kendi içinde “bölünmez bütün” oluşunu ilân ettiği ölçüde; Devleti politik olarak bocalatmaya başlar. Çünkü, “bölünmez bütün” oluşturmayı doğasının olmazsa olmaz koşulu gören Devlet, meydana çıkmış farklılıkların konjonktürel olarak değişen özelliklere göre, her birine dayanma eğilimi içine girerek <strong>pastiche (yamalı bohça misali) </strong>sembollerin biraraya getirilmesiyle kurulan yakınlıklar temelinde yükselen büyük bir topluluk haline gelir. Bu, Ulusun modernlik sonrası aldığı hâldir.
<blockquote><em><strong>Devletin genel olarak popüler kültüre dayanan meşruiyet tesisi, onu tam anlamıyla popülist hale getirir. Eğer popülizm, bir topluluğun veya kültürün değerine beslenen inanç ise popülist bir devletin yapacağı da kendi kendini yüceltmesidir ki bu da devletin son tahlilde cemaatleşmesine yol açar.</strong> </em></blockquote>
Weber’in dediği gibi Ulus, kültürel dünyaya tekabül ediyorsa; modernlik sonrası hâl içindeki Ulus da popüler kültüre dayanır. Sınıf, toplumsal cinsiyet, etnisite ve diğer sosyal farklılıkların sanal, dolayısıyla yüzeysel bir eşitlik tasavvuru temelinde Ulusa vücut verdiği algısı yaygınlık kazanır; milliyetin sabitliğinin karşısına heterojenlik ve çeşitlilik bu sayede dikilir. Böylece Devlet, meşruiyeti için dayanacağı sabit bir kültürel taban bulamaz; dahası konjonktürel olarak dayanmayı makûl bulduğu heterojen unsurun rengine bürünme olasılığına maruz kalır. Devletin genel olarak popüler kültüre dayanan meşruiyet tesisi, onu tam anlamıyla <em>popülist </em>hale getirir. Eğer popülizm, bir topluluğun veya kültürün değerine beslenen inanç ise popülist bir devletin yapacağı da kendi kendini yüceltmesidir ki bu da devletin son tahlilde cemaatleşmesine yol açar. Politik gerilim yaratacak paradoks da tam bu noktada belirir. Çünkü, tarihsel sosyolojinin ortaya koyduğu, Ulusun bir cemaat (<em>gemeinschaft</em>), Devletin ise bir cemiyet (<em>gesellschaft</em>) yapılanması gösterdiğidir. Eğer devletin cemaatleşmesi söz konusu ise ortaya çıkan durum cemaatler arasındaki bir çatışmaya inhisar eder. Kısacası, Devlet ile Ulus çatışır hale gelir, çünkü, kültürel dünya ile politik dünya arasındaki bağı globalleşme koparmıştır ve her iki dünya birbirinden kopuk varlıklar (entity) halinde konumlanmıştır.

Fakat, meselenin püf noktası, her bir varlığın (Ulus ve Devletin) kendi başına bir güç kazanma girişimi içinde olmasıdır. Gerek Ulus, gerek Devlet aynı aidiyet hissine sahip olmayanları dışlar. Buna karşılık, sosyolog Richard Sennett’in belirttiği gibi, cemaat, içeri alınıp massedilemez, dışarıya doğru da genişleyemez, çünkü o zaman saflığını kaybeder. Buna rağmen, iki <strong>entite </strong>arasındaki kopuk bağı yeniden kurmak üzere bir tarafça yapılan girişim, gene de diğerince muhatabını ya massetme, ya da dışarı doğru genişleme “tehdidi”şeklinde algılanabilir. Bu durumda, artık demokratik duyarlılık körelmiş, dost-düşman ayrımına tekabül eden bir mücadele sahne almış demektir.
<blockquote><strong><em> Siyasal birlikten kastımız, bir etnisiteyi, bir ırkı, bir kültürü, ideoloji veya doktrin formunda tek bir hakikati toplumun ortak özü olarak tayin etmek değildir.Bu, beraber yaşama formu olarak Devleti ima eder.</em> </strong></blockquote>
Bu bağlamda Devletin cemaat olarak rolünü pekiştirmesi, <em>segmente</em> bir toplumsal yapının parçalarını bir arada tutma veya bu parçaları yapıştırma hususunda önemli bir problemi beraberinde getirir. Bu, Ulus-Devlet mensuplarının kendi kavramsal dünyalarının sınırlarının büyük ölçüde millî (ulusal) kültür tarafından belirlenmesinin, Ulusun değişen mahiyetiyle ne hâl alacağının içerdiği önemli bir gerilimi ima eder: Siyaset ve kültür arasındaki koparılan bağ, yeniden ne şekilde tesis edilebilir? Bu sorunun cevabının, Ulusu <em>siyasal bir birlik</em> olarak görmekle ilgili olduğu söylenebilir. Siyasal birlikten kastımız, bir etnisiteyi, bir ırkı, bir kültürü, ideoloji veya doktrin formunda tek bir hakikati toplumun <em>ortak özü</em> olarak tayin etmek değildir.Bu, beraber yaşama formu olarak Devleti ima eder. Oysa, <strong>siyasal birlik</strong> devleti önceler.Karıştırılmaması gereken husus budur: Devletin, bir beraber yaşama formu olarak siyasal birliği içermediği; tersine siyasal birliğin tarihsel bir uğrak noktası olduğu.

Siyasal birliğin, Carl Schmitt’in tanımladığı anlamda, kendi içindeki karşıtlıkları aşabilecek karar gücüne sahip birlik olarak algılanması; onun Devlet ile özdeşleştirilmesi gibi bir hataya yol açmamalıdır. Böyle bir özdeşleştirme, esasen Ulus ve Devlet arasındaki bağın yeniden sağlanmasına engeldir. <strong>Terör </strong>(her türü ve özellikle <strong>15 Temmuz kalkışması</strong>), böyle bir engelden kökenlenmiş, ters yola sapmış bir kör dövüşüdür. Bu kör dövüşüne engel olmaya çalışmak, şüphesiz bir zorunluluktur ama içinde yaşadığımız dünyayı algılamada siyasi kavramlarımızı, ima ettikleri gerçeklikleri ve aralarındaki ilişkileri yeniden düşünmek, yeni tanımlara yönelmek de elzemdir. Aksi takdirde, söz konusu olacak olan herkes için toplam sıfırlı bir oyuna devam etmektir. Bu sonuca engel olmanın yolu da, siyasal birlik bağlamında Ulus olmaya ruh veren unsurların Devlete yansıtılması, sirayet ettirilmesidir. Temel problemin, büyük ölçüde, Devlet olmaya ruh veren unsurların Ulusa yansıtılmasından ve sirayet ettirilmesinden kaynaklandığını söylemek abartı olmayacaktır. Bu da, bu toplumda yaşayan herkesi ilgilendiren bir meseledir. Bunu görmek için, yapılması gereken; bizi ayrıştıran değil, benzeştiren unsurlar aracılığıyla birbirimize yaklaşmak ve dayanışma içinde olmaktır. 23 Nisan 1920, bunun somut gerçeklik şeklinde ifade bulmuş bir tarihidir.

<hr />

<em>Bu yazı ilk olarak 23 Nisan 2018'de <a href="https://toplumsalfikriyat.wordpress.com/2018/04/23/ulus-olma-ve-ulusal-egemenlik/" target="_blank" rel="noopener">Toplumsal Fikriyat</a> web sitesinde yayımlanmıştır.</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Apr 2024 21:59:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/cumhuriyet-kadinlari.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Lüksü teşhir bir güvensizlik tezahürüdür</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/luksu-teshir-bir-guvensizlik-tezahurudur-3929</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/luksu-teshir-bir-guvensizlik-tezahurudur-3929</guid>
                <description><![CDATA[Lüksü teşhir bir güvensizlik tezahürüdür]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Bazı kişiler siyasete girerek şu veya bu şekilde maddi imkanlarını genişletiyorlar. Ancak başka niteliklerinde pek bir ilerleme yok. Bu durumda maddi imkanlarındaki genişlemeyi etrafa sergileyerek herkesi yeni statülerinden, yani konumlarından haberdar etmek istiyorlar. Tabii, bu davranış aynı zamanda bir güvensizliğin de tezahürüdür. </strong>

Kamuoyunda Monaco Yat Klubünde istakozla başlayan, Maldivlerde aile tatili ile devam eden, en pahalı saat ve mücevherlerin edinilmesinden söz edilse de, orada da durması beklenmeyen bir tartışma devam ediyor. Her olayın ayrıntılarını burada tekrar etmeme gerek yok. Mesela Monte Carlo’ya giden bayan milletvekilinin kendisinin büyük servet sahibi olmadığı, gelirinin böyle bir seyahat yapmasına elvermediği, buna karşılık yakından tanıdığı ve şirket sahibi dostlarının konuğu olduğu anlaşılıyor. Ailesiyle birlikte Maldivlere giden beyin ise varlıklı bir girişimci olduğu, kendi gelirinin böyle bir seyahate müsait olduğu görülüyor. İki tarafı bir araya getiren özellik ise lüks yaşamlarını teşhir etme merakı. Bu kapı açılınca basınımız işi iktidarla ilişkisi olanların, özellikle milletvekillerinin kollarındaki saatlerin bedellerini ilan etmeye kadar vardırdı. Basınımız haklıdır, siyasi göreve gelenlerin eriştikleri mevkiin imkanlarını kendi varlıklarını geliştirmek için kullanmamaları lazımdır. Sivil toplumun ve bunun bir uzantısı ve sesi olarak basının giriştiği denetim faaliyeti, işlevleri dahilindedir. Görevini yaptığı için basınımıza teşekkür etmeliyiz.

Kamuoyunda maaşlar tartışılırken, sık sık milletvekillerinin ne kadar yüksek maaş aldıklarına işaret ediliyor. Tüm ücretli vatandaşların fedakarlık yapmasının istendiği bir ortamda milletvekillerinin bu özveri kervanının dışında kalmaları düşünülemez, istisna edilmeleri talebinin onaylanması da mümkün değildir. Bununla birlikte, milletvekillerinin kendilerinden beklenen harcamalar hesaba katıldığında, maaşlarının yüksek olduğunu ileri sürmek haksızlık olur. Harcamaları için bir örnek vereyim. Bir milletvekili çoğu zaman seçim bölgesindeki parti teşkilatı sorumlularının düğün, sünnet ve benzeri davetlerine icabet etmek zorundadır. Bu davetlerde de mutlaka bir hediye vermesi, örneğin en azından bir çeyrek altın takması beklenir.  Milletvekili olmadan önce önemli varlıkları olmayan milletvekili dostlarımın ortak yakınmaları, yüksek görünen maaşlarının kendilerinden beklenenleri karşılamadığı için geçim sıkıntısı çekmeleri olmuştur.
<blockquote><em><strong>Belki, ayrıca yaşamlarını teşhir etmenin, aynı imkanlara sahip olmayanlara karşı yapılacak bir saygısızlık olduğunu da düşünüyorlardır. O zaman iktidar partisi mensuplarının yaşadıkları lüksü paylaşma merak daha ilginç hale geliyor. Hangi saiklerle hareket ettiklerini anlamaya çalışmamız gerekiyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>BU KİŞİLER NEDEN LÜKS YAŞAMLARINI “TEŞHİR” EDİYORLAR?</strong></h2>
Şimdi, istakoz ve Maldiv konusuna geri dönelim. Bu kişiler acaba neden lüks yaşamlarını Twitter veya benzeri elektronik duyurma kanallarında “teşhir” ediyorlar? Siz hiç ülkemizin varlıkları ile tanınmış ailelerinin yüksek harcamaya dayanan yaşamlarını herkesle paylaştığına şahit oldunuz mu? Ben olmadım. Pekiyi neden yaptıklarından herkesi bilgi sahibi kılmak gereğini hissetmiyorlar diye soracak olursanız cevabı basit. Geniş maddi imkanlara sahip olanların bu varlıkla uyumlu bir hayat sürmesi normaldir. Ancak bu kimseyi ilgilendiren husus değildir, ailelerin mahremiyetiyle ilgilidir. Belki, ayrıca yaşamlarını teşhir etmenin, aynı imkanlara sahip olmayanlara karşı yapılacak bir saygısızlık olduğunu da düşünüyorlardır. O zaman iktidar partisi mensuplarının yaşadıkları lüksü paylaşma merak daha ilginç hale geliyor. Hangi saiklerle hareket ettiklerini anlamaya çalışmamız gerekiyor.

Sizlerin de bildiği gibi, iktidar partimiz toplumun yönetim tarafından mahrumiyete uğratılmış, mağdur edilmiş bir kesimini temsil ettiği iddiasıyla iktidara geldi. Yirmi yıldan fazla iktidara olmasına rağmen bu çizgiyi de kullanmaya devam etti. Ancak, artık saklanamaz bir şekilde belli oldu ki, bu parti aracılığıyla toplumda irtifa kazanan zevat, bunu iktidarda bulunmayı maddi kazançlarını güçlendirmeye dönüştürerek başardı. Bu üç şekil alabiliyor. İlkin, kamu görevine gelenler devletin verdiği imkanları lüks bir yaşam inşa etmek için kullanıyorlar. Örneğin gayet lüks makam odaları döşetiyorlar, lüks lojmanlarda oturuyorlar, gayet lüks makam araçları kullanıyorlar, yine yurtdışına bir hayli pahalıya patlayan tetkik gezileri düzenliyorlar, hatta basit eğitim seminerleri için bile pahalı otellerde yer kiralıyor, yemek veriyorlar.

İkinci olarak, bir kısım görevlilere kamuya ait şirketlerde ve diğer kuruluşlarda önemli gelir getiren yönetim kurulu üyelikleri filan veriliyor. Şuradan, buradan elde edilen gelirler toplanınca yüksek bir meblağa ulaşabiliyor. Üçüncü olarak, bazı kişiler maddi imkanları geniş olan kuruluşların davetlerini veya değeri pek de mütevazi olmayan hediyelerini kabul ediyorlar. Bir dördüncü yolun olduğu da söyleniyor. Sözde devletle bir işiniz olduğunda gayri resmi bir bedel ödemeden işi yaptırmanız mümkün değilmiş. Bazıları buna rüşvet diye bir isim de takmışlar.  Benim bilgim dahilinde bir olay olmadığı için, burada sadece başkalarının söylediklerini özetliyorum.
<blockquote><em><strong>Uzun süreler mütevazi koşullarda yaşayan, daha iyi maddi olanaklara sahip olanlara imrenerek bakan, kendilerinin bu imkanlara hiçbir zaman erişemeyeceğini düşünen kişiler siyaset aracılığıyla birdenbire öngöremedikleri düzeyde bir maddiyat kapısının açıldığını görünce, kendilerini bu imkanlardan yararlanmaktan alıkoyamıyorlar, Teşhire gelince, bunun altında yatan duygu ise güvensizlik.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>TEŞHİRİN ALTINDA YATAN DUYGU GÜVENSİZLİK</strong></h2>
Kaynağı ne olursa olsun, bazı kişiler eriştikleri maddi refahı nasıl değerlendirdiklerini herkesle paylaşmak istiyorlar. Neden? Müsaade ederseniz, burada biraz amatör psikologluk yapalım. Uzun süreler mütevazi koşullarda yaşayan, daha iyi maddi olanaklara sahip olanlara imrenerek bakan, kendilerinin bu imkanlara hiçbir zaman erişemeyeceğini düşünen kişiler siyaset aracılığıyla birdenbire öngöremedikleri düzeyde bir maddiyat kapısının açıldığını görünce, kendilerini bu imkanlardan yararlanmaktan alıkoyamıyorlar, Teşhire gelince, bunun altında yatan duygu ise güvensizlik. Herkesin kendilerinin ulaştığı yeni konumu ve refah düzeyini görmesini istiyorlar.  Bakın ben şimdi nerelere geldim, neler yapabiliyorum diyorlar. Yaptıklarının beğenilmeyebileceğini, hatta alay konusu bile olabileceğini görmüyorlar.

Belki bu gözlemimiz daha genel bir çerçeveye oturtabiliriz. Sosyologlar bize her bireyin toplumda bir itibar konumuna sahip olduğunu söylüyor. Bu konumu kişinin hangi aileden, soydan geldiği, maddi imkanlarının ne olduğu, öğrenim düzeyi, yabancı dil bilip bilmediği, sahip olduğu meslek ile bu mesleğin mesleklerin itibar sıralamasındaki yeri, kişinin kimlerle tanıştığı ve görüştüğü, oturduğu semt ve benzeri bir dizi değişken belirliyor. Kişinin toplumdaki itibar konumu bu sözünü ettiğimiz değişkenlerin birkaçında birden olumlu değişmeyle birlikte yükseliyor. Örnek verelim. Bir kişi bir işe girer, bu işte başarılı olursa işinde yükselmeye başlar, bu arada geliri artar, farklı muhitlere girmeye, bir ihtimal toplumda daha fazla tanınmaya başlar. Kısacası toplumdaki itibar konumunda da yavaş yavaş ilerleme olur, herkes de bunu izler, bilir.

Şimdi, bir kişinin toplumdaki itibar konumunu belirleyen değişkenlerden sadece maddi alanda ilerleme olan durumlara eğilelim. Aslında bu konuyu incelemek için eğlenceli ve dünyanın muhtelif yerlerinde araştırılmış bir örnek de bulunuyor.  Bildiğiniz gibi, şans oyunları özellikle geliri düşük nüfus kesimlerinde yaygın oynanır, dolayısıyla kazananlar da daha ziyade bu nüfus kesiminden çıkarlar. Maddi durumları zayıfken, birdenbire büyük bir paraya kavuşanlar incelendiğinde bir takım yaygın davranış kalıpları ortaya çıkıyor. Bir kere, kazananlar bitiremeyecekleri kadar büyük bir paraya kavuştuklarını zannediyorlar. Çoğunun ilk işi, eşlerini boşamak ve yeni maddi imkanlarıyla daha mütenasip bir eş almak. Lüks evler, lüks şoförlü araçlar, muhtelif lüks harcamalar derken, çoğu şanslı vatandaş beş yıl sonra başladığı noktaya geri dönüyormuş.
<blockquote><em><strong>Siyasette birdenbire maddi imkanlarını genişleyenlerin eriştikleri konumu teşhir merakı şüphesiz tek partiye inhisar eden bir merak değildir. Buna karşılık, daha önce siyasetten dışlandığını düşünen kesimlere yükselme fırsatı vermesi bakımından iktidar partisi bu zaafa fazlasıyla açıktır.</strong></em></blockquote>
Sanıyorum, gazetelere konu olan lüks harcamaları anlamamız için, şans oyunlarında kazananlara bakmamız yararlı olabilir. Bazı kişiler siyasete girerek şu veya bu şekilde maddi imkanlarını genişletiyorlar. Ancak başka niteliklerinde pek bir ilerleme yok. Bu durumda maddi imkanlarındaki genişlemeyi etrafa sergileyerek herkesi yeni statülerinden, yani konumlarından haberdar etmek istiyorlar. Bu sadece yaptıklarını Twittere resim koymakla da sınırlı değil, pahalı ve çakarlı araçlar, kamu görevlilerine saygı göstermemek ve onları herkesin önünde azarlamak filan da aynı fiyaka paketinin bir parçası olabiliyor. Tabii, bu davranış aynı zamanda bir güvensizliğin de tezahürüdür. Normal olarak bir kişinin toplumsal itibar konumundaki ilerlemesi yavaş olur, zaman alır ve dost çevresi kişinin kaydettiği ilerlemeleri gözleme ve öğrenme imkanında sahip olur. Buna karşılık, maddi imkanları birdenbire ve beklenmedik şekilde genişleyenlerin durumlarını muhtelif kanallardan teşhir etmek gibi bir zaaf sergilemelerini yadırgamamak gerekir. Üstelik, böyle bir iyileşmenin geçici olabileceği hususu, sağa sola fiyaka yapma arzusunu daha da kamçılamaktadır.

Siyasette birdenbire maddi imkanlarını genişleyenlerin eriştikleri konumu teşhir merakı şüphesiz tek partiye inhisar eden bir merak değildir. Buna karşılık, daha önce siyasetten dışlandığını düşünen kesimlere yükselme fırsatı vermesi bakımından iktidar partisi bu zaafa fazlasıyla açıktır. Ancak, olaydan tüm siyasetimizin ders çıkarması gerekir. Kişilerin siyaset aracılığıyla açıklanamayacak gelirlere kavuşması, devletle işi olabilecek kişilerden hediye kabul etmesi, kamu görevlilerine saygısızlık etmesi ve benzeri davranışlara karşı tüm partilerin duyarlı olması, her aşamadaki yetkililerini bu görgüsüzlüğe karşı uyarması, daha da önemlisi görevlilerin maddi imkanlarını genişletmelerini denetlemesi lazım. Yoksa hepimizin diline düşerler, eleştiriden kurtulamazlar, siyasette bedel ödemeleri de söz konusu olabilir.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Apr 2024 21:45:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/bahadir-yenisehirlioglu-rolex.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İsrail-İran restleşmesi ve bölgesel jeopolitik</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/israil-iran-restlesmesi-ve-bolgesel-jeopolitik-3761</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/israil-iran-restlesmesi-ve-bolgesel-jeopolitik-3761</guid>
                <description><![CDATA[İsrail-İran restleşmesi ve bölgesel jeopolitik]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>İsrail’in Şam'daki İran konsolosluğunu vurması, uluslararası hukuk açısında İran’a meşru savunma hakkını verdi. İsrail’in böyle bir saldırıyla, Telaviv yönetimini gözü kapalı destekleyen ABD’yi provoke edip doğrudan bölgesel bir savaşın içine dahil etme motivasyonu vardı şüphesiz. Dolayısıyla, Ortadoğu geniş çaplı bölgesel bir savaş tehdidi altındadır.</strong>

İsrail’in dokunulmaz sayılan kırmızı çizgileri hiçe sayarak Şam'daki İran konsolosluğunu vurması, uluslararası hukuk açısında İran’a meşru savunma hakkını verdi. Ancak konu salt, uluslararası hukuk açısından ele alınabilecek bir konu değil. İsrail’in böyle bir saldırıyla, Telaviv yönetimini gözü kapalı destekleyen ABD’yi provoke edip doğrudan bölgesel bir savaşın içine dahil etme motivasyonu vardı şüphesiz.

Dolayısıyla, Ortadoğu geniş çaplı bölgesel bir savaş tehdidi altındadır; Washington'ın İsrail'in güvenliğini savunacağını açıklamasının ardından Tel Aviv, şu anda uluslararası güvenliğe doğrudan ve acil bir tehdit oluşturduğu açıktır. Netanyahu'nun iddia ettiği gibi İsrail'in herkesle başa çıkabilmesi mümkün mü, göreceğiz. Netanyahu’nun İran saldırısının ardından elinin rahatladığı şeklindeki okuma biçimi oldukça sorunlu. Bir, her şeyden önce zaten Batı bütünüyle İsrail’in yanında, Netanyahu’yla geçmişten beri gelen anlaşmazlıklar ise özde değil tali bir mesele. Her ikisi de Hamas’ın yok edilmesini savunuyor ama yöntemde, Gazze’yi sonraki süreçte kimin yöneteceği gibi hususlarda farklılaşıyorlar. İkincisi, İsrail’in Demir Kubbe savunma sistemi birçok füzeyi düşürse de bazılarını düşüremedi, bu da onun vurulamaz bir güç olmadığını ortaya koydu. Ayrıca atılan füzelerin İsrail’e düşmemesi için Amerikası, İngilteresi, Ürdün’ü harekete geçti ve İsrail’i korumak için bütün imkânlarını harekete geçirdiler. Bu yüzden tek bir füzenin dahi İsrail askeri üslerine ulaşması, yeterlidir. Söz konusu ülkeler müdahale etmeseydi, İsrail yüzlerce drone ve füzeyi düşürebilecek miydi? Sanmam.
<blockquote><strong><em>Dengeli bir yaklaşımla geçtiğimiz gece olanları okumak gerekirse, İran beklentiler çerçevesinde hareket etti, savaşa neden olacak abartılı bir yanıt vermekten kaçındı ama misillemesi güçsüz değildi. Yüzlerce drone ve balistik füzeden bahsediyoruz. Dehşet dengesi ya da angajman kuralları denen şey yerle bir oldu. Artık Ortadoğu’da yeni bir denge var. Bölgede yeni bir aşamaya geçildi.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>BÖLGEDE YENİ BİR AŞAMAYA GEÇİLDİ</strong></h2>
Dengeli bir yaklaşımla geçtiğimiz gece olanları okumak gerekirse, İran beklentiler çerçevesinde hareket etti, savaşa neden olacak abartılı bir yanıt vermekten kaçındı ama misillemesi güçsüz değildi. Yüzlerce drone ve balistik füzeden bahsediyoruz. Dehşet dengesi ya da angajman kuralları denen şey yerle bir oldu. Artık Ortadoğu’da yeni bir denge var. Bölgede yeni bir aşamaya geçildi.

İran'ın saldırısı, maddi hasar vermesi açısından değil belki ama doğurduğu ya da doğurması beklenen siyasi sonuçlar bakımından beklenenden daha etkili olduğu söylenebilir. İşgal altındaki Filistin topraklarına düşen İran füzeleri, Hats 1/2 ve 3, Davud Sapanı, Patriot ve hatta Amerikalıların Ürdün'deki THAAD ve denizden SM-3'ü dâhil olduğu sistemleri aşarak hedeflerine ulaştı.

Doğurduğu siyasi sonuçlar açısından ABD korumasındaki İsrail'e yarım asırdır hiçbir bölge devleti böyle bir saldırıyı göze alamadığı göz önüne alınırsa durumun İsrail açısından vahameti az çok anlaşılır.

Öteyandan İsrail kaynakları, İran'ın işgal altındaki Filistin'in güneyindeki Nevatim Hava Üssü'nü 14 Nisan Pazar günü erken saatlerde 15 füzeyle vurduğunu doğruladı. Kaynaklar, bu saldırının ardından üssün ciddi şekilde hasar gördüğünü ve artık kullanılamaz durumda olduğunu bildirdi. Nevatim hava üssü, Necef çöl bölgesindeki işgal altındaki toprakların güneyinde ve rejimin F-35 savaş uçaklarının ana üssü olan Be'er Sheva kenti yakınlarında bulunuyor. Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri geçen yıl bu hava üssünün simüle edilmiş bir örneğine füze saldırısı tatbik etmişti. Bu üs İran'ın batı sınırlarından yaklaşık 1100 km. uzağında kalıyor.
<blockquote><strong><em>Arap dünyasında sadece bu son saldırı değil, genel olarak İran konusunda bir bölünme var. Bazıları, İran'ın başta Irak, Yemen ve Suriye olmak üzere olumsuz rolüne odaklanırken bazıları da Arap dünyasındaki Amerikan karşıtlığına odaklanıyor. Birinci tutum İran'ı İsrail'den daha büyük ve daha tehlikeli bir tehdit olarak görürken diğeri ise kurtarıcı olarak görüyor.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>ARAPLARIN İRAN’A KARŞI TUTUMU</strong></h2>
Arap dünyasında sadece bu son saldırı değil, genel olarak İran konusunda bir bölünme var. Bazıları, İran'ın başta Irak, Yemen ve Suriye olmak üzere olumsuz rolüne odaklanırken bazıları da Arap dünyasındaki Amerikan karşıtlığına odaklanıyor. Birinci tutum İran'ı İsrail'den daha büyük ve daha tehlikeli bir tehdit olarak görürken diğeri ise kurtarıcı olarak görüyor.

İran'ın çıkarlarından kaynaklanan endişeler ve uyarılar farklı derecelerde anlaşılabilir, ancak asıl sorun, Amerikan politikasına uyumlu olmak ve bölgenin kültürünü, sosyolojisini, ekonomisini ve hepsinden önemlisi tarihi arka planına tehdit oluşturan İsrail yerine İran'ı en büyük varoluşsal tehdit olarak görmektir. Bu mantığın doğal sonucu, İsrail'i Arap dünyasının "doğal" bir müttefiki olarak gören miyopluktur ki bu, epey sorunlu bir yaklaşımdır. İran devletinin stratejileri, yaklaşım biçimi vesaire elbette eleştirilebilir, ancak eleştirmek başka varoluşsal bir tehdit olarak görmek başkadır. Bu tutumun biraz derinine inildiğinde mezhebi, dini, jeopolitik ve tarihsel patolojileri görmek mümkün.

Amerikan politikası açıktır, ana çıkarı tek süper güç olarak kalabilmek ve bölgesel hegemonyayı, Filistin sorununu çözümsüzlüğe mahkum etmek, öte yandan da Filistin halkının haklarını sadece kısmen kabul ederek İsrail-Arap askeri güvenlik ittifakını bunun üzerinden kurma stratejisine yaslanmaktır. Elbette kurulması düşünülen hatta kısmen de başarılı olunan Arap-İsrail ittifakının ekseninde Amerikan liderliğinin yer alması öngörülmektedir. İsrail-Arap işbirliğini normalleştirmek ve hızlandırmak, Amerikan planını tamamlamanın bir parçasıdır. Bu tabloyu kabul ettirebilmek için elbette İran’ın en büyük varoluşsal tehdit olduğu klişesi bir sakız gibi çiğnenir durur.

Ancak Çin’in İran’la S. Arabistan’ı barıştırma hamlesine her iki tarafın da hevesli olması, İran’ın bu varoluşsal bir düşman meselesini aslı astarı olmayan bir anlatı olduğunu gözler önüne serer niteliktedir. Şayet görüşmeler net sonuca ulaşır ve başarılı olursa İsrail’in gerçekleştirmek istediği İsrail yanlısı Sünni bir koalisyon yerine, İsrail karşıtı bir Sünni-Şii koalisyonu kurulması içten bile olmayabilir.

Özetle, Arap dünyası ile İran arasındaki ilişki, yıllardır devam eden ve hala devam eden korkularla dolu. Her ne kadar İran'ın Arap Körfezi ülkelerindeki Şii nüfuzundan kaynaklanan korkular KÖrfez ülkelerinin kendi algı dünyalarında belirli bir gerçekliğe tekabül edebilir. Ancak bu ülkelerin tepkileri genellikle Amerikan ajandasına göre şekillendiğinden bu durum, bölgesel sorunlara dair sağlıklı bir çözüm üretmeyi de mümkün kılmıyor.
<blockquote><em><strong>Aslında bölge gazetelerinde yazan çizen birçok yazar ve entelektüel, Arap-İran ilişkisinin en uygun çözümünün Arapların İran’la karşılıklı olarak haklarını savunma taahhüdüne dayalı olarak Tahran’la diyalog ve müzakereden geçtiğini düşünüyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SAĞLIKLI DİYALOĞUN YOLLARI</strong></h2>
Aslında bölge gazetelerinde yazan çizen birçok yazar ve entelektüel, Arap-İran ilişkisinin en uygun çözümünün Arapların İran’la karşılıklı olarak haklarını savunma taahhüdüne dayalı olarak Tahran’la diyalog ve müzakereden geçtiğini düşünüyor. Washington'un Arap-Fars ilişkilerine müdahale etmesine, buna yön çizmesine ve kavramlarını belirlemesine izin verdiği vasattan ne Farsların ne de Arapların kendi yarar ve çıkarına bir sonuç elde etmesi mümkün görülmemekte. Tahran ya da başka bir başkent, Arap dünyasında belirleyici bir güç oluyorsa bu ya söz konusu ülkelerin acizliğinden ya da pusulasızlığından kaynaklanıyor. Türkiye’nin de dahil olduğu Ortadoğu coğrafyası güçlü olsaydı, rotayı kendileri belirler başkalarının kendilerinin yerine rota belirlemesine müsaade etmezdi. Şayet böyle bir rota/yön/kıble gibi dertleri varsa tabii.

Son Gazze olayları gösterdi ki zihinleri Batı'nın siyasi hegemonyasından özgürleştirmediğimiz sürece sömürgeci güçler Gazze’deki soykırım benzeri toplu imha, işgal, katliam politikalarından asla vazgeçmeyecek. Ezilen ve kişilikleri yok sayılan uluslar, şahsiyet sahibi olmak yerine şahsiyet sahibi olan ya da olmaya çalışan aktörleri, kendilerine düşman bellerlerse hiçbir zaman özne olamaz, sürekli olarak başkalarının belirleyici olduğu bir zeminde edilgen/pasif aktörler olarak varlıklarını sürdürürler.

Amerikan hegemonyasına karşı mücadele edecek her milletten öznelerin yokluğu, kendi ajanda ve gündeminin olmayışı, halkların mezhebi, dini ve jeopolitik temeldeki bölünmüşlüğü, Türkiye dahil İslam dünyası İsrail'in Gazze'de işlediği soykırım suçuna sessiz kalıyorsa, halen sömürge yönetimler olmaktan çıkamamış, kendi çıkarlarımız ve ezilen halkların çıkarları için değil, siyonist projenin bir parçası olarak İsrail ve Batı çıkarlarına hizmet ettiğimiz gerçeğini yaşıyoruz demektir. İsrail’in Suriye’yi, İran’ın diplomatik temsilciliklerini vurmasına sessi kalınması, bir sonraki hedefin kendileri olma ihtimalinin hiç de düşük olmadığını gösterir. Soykırım, bölgedeki esas sorunlu ve patolojik yapının İsrail olduğunu, diğer bütün tali sorunların aslında İsrail’in varlığından kaynaklanan sorunlar olduğunu bizlere göstermektedir.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 14 Apr 2024 21:40:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/israil-iran-catisma.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Niçin Kılıçdaroğlu aday olmasın dendi?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/nicin-kilicdaroglu-aday-olmasin-dendi-3753</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/nicin-kilicdaroglu-aday-olmasin-dendi-3753</guid>
                <description><![CDATA[Niçin Kılıçdaroğlu aday olmasın dendi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Son günlerde sıkça gündeme Kılıçdaroğlu aday olmasaydı kazanırdık tartışmalarını Siyaset Bilimci Hasan Bülent Kahraman değerlendirdi. Kahraman Kılıçdaroğlu’nun “‘Seçilemez’ iddiasının açık şeklinin ‘Alevi olduğu için seçilemez” olduğunu söylüyor.</strong>

Olayların arkasına bakmak ve oralarda yatan gizli olguları bulmak ve anlamak esas olduğundan, Kemal Kılıçdaroğlu ile elli yıl öncesinin Ankara’sında, Adakale Sokak’tan (şimdiki adı Dr. Mediha Eldem) ağabeyimiz Uğur Dündar arasındaki polemiğin magazin boyutu beni hiç ilgilendirmiyor. Kılıçdaroğlu’nun Dündar hakkında söylediklerini tarih değerlendirir. Dündar’ın dile getirdiği ‘<em>Kılıçdaroğlu olmasaydı kazanırdık</em>’ anlayışı ise bugün Türkiye’de en çok kabul gören yargılardan biri ve öylelikle de karşımıza siyaset biliminin temel paradokslarından birini çıkarıyor: olayları <em>a posteriori </em>veya <em>ipso facto </em>yani olup bittikten sonra değerlendirmek. O zaman devreye siyaset biliminden çok tarihçilik giriyor. Siyaset biliminin yöntemi ise <em>de facto </em>olguları aşıp kavramlara yöneldiğimizde başlıyor. Türkiye daha çok, biraz da daha kolay olduğu için ilk yöntemi benimsiyor. Olguları ele alıyor, o da nasıl bir yaklaşımsa. Bugün siyaset, Türkiye’de, bir düşünce etkinliği <em>olmadığı</em>, bir tartışma/polemik konusu olduğundan, aslında hiçbir şey söylememek anlamına gelen bir zıtlaşmaya dönüşen o tartışmalar hızla spekülatif bir boyut kazanıyor. Kısa süre sonra da unutuluyor. Sistem bu yöntemi benimseyip besliyor, çünkü, iş çekişmeye dönüştüğünde mahalle kavgası ortamında her şey <em>apolitik </em>bir nitelik kazanıyor, her şey depolitizasyona uğruyor.

Aynı yöntemi ilgili çevrelerde yaygın şekilde kabul gören ‘<em>Kılıçdaroğlu aday olmasaydı kazanırdık</em>’ iddiasına uygulayalım. Karşı soru çok basittir: nereden biliyoruz? Bu sorunun açık bir cevabı yok, fakat çok hazin üç gerçeği var.
<blockquote><em><strong>Akşener sağın en karanlık bölgelerinden gelmiş, ilişkileri malum bir politikacıydı ve aslında Altılı Masa’nın dinamitiydi. Nitekim masayı bir vodvile o çevirdi. Önce Kılıçdaroğlu’yla ilgili iddiayı ortaya attı, sonra masadan kalktı, döndükten sonra da hiçbir etkinlik göstermedi.</strong></em></blockquote>
***

Birincisi, ‘meydanda Mansur Yavaş ve İmamoğlu görülüyor’ savını, hiçbir somut, matematik dayanağı olmadığı halde, Meral Akşener dile getirdi. Akşener’e inanan kimi insanlar da bu iddiayı sahiplendi ve savundu. Akşener iddiasını bırakınca onlar da iddialarından vazgeçtiler. Oysa iddia tepeden tırnağa yanlıştı. Altılı Masa kurulmuş, toplantılar yapılmış, topluma güvence vermişken, Kılıçdaroğlu çekilecek ve yepyeni bir adayla Erdoğan gibi bir politika kurdunun karşısına çıkılacak. Basit bir çocuk mantığı bile toplumun bu gelişmeyi, olumlamayacağını bilir.

Bu anlayışın ürkütücü yanı, niye böyle bir iddianın niçin ortaya atıldığını hiç düşünmeden, öncelikli olarak önerilen adayın, Yavaş’ın, MHP kökenli olduğu ve CHP’yle hiçbir bağının bulunmadığı anımsanmadan, Yavaş bizzat Akşener’in adayı olduğu görülmeksizin (hala Akşener’le Yavaş arasında bu çekişme sürüyor) CHP çevrelerinin aynı görüşü benimsemesidir. O Akşener sağın en karanlık bölgelerinden gelmiş, ilişkileri malum bir politikacıydı ve aslında Altılı Masa’nın dinamitiydi. Nitekim masayı bir vodvile o çevirdi. Önce Kılıçdaroğlu’yla ilgili iddiayı ortaya attı, sonra masadan kalktı, döndükten sonra da hiçbir etkinlik göstermedi. Masa elbette altı başkan yardımcısı ve benzeri önermeleriyle, Davutoğlu, Babacan ve Demokrat Partiyle bir komediydi. Yine de düğüm Akşener’in elindeydi. Tüm bu gerçeklere rağmen CHP’nin politikalarını Akşener’e bağlaması, onun sözüyle siyaset yapması daha doğrusu yapamamasının üstünde herhalde daha çok durulacak. İşin vahim yanı şu ki, o süreç hala işliyor ve Akşener’in, asıl nedenini aşağıda açıklayacağım, haydi başka bir şey söylememek için, şimdilik ‘sağ’ diyeceğim siyaseti, CHP çevreleri benimsemeyi sürdürüyor.
<blockquote><em><strong>Seçim sonrasına da sarkan analizler Erdoğan’ın kazanmasına yol açan onca faktörü somutlaştırmışken hala bu iddiada direnmek, o olmasaydı kazanırdık demek, ancak içinde yaşadığımız spekülasyon ve depolitizasyon süreçleriyle açıklanabilir.</strong></em></blockquote>
İkincisi, daha da vahim, siyasal alan bu iddiayla birlikte tümüyle siyasetten arındırılıyor, siyaseti meydana getiren diğer unsurları devre dışı bırakıyor ve insanların ‘karizmalarına’ bel bağlıyordu. Yani ne düşündüğünü hatta kim olduğunu bilmediğimiz (aslında bildiğimiz) Yavaş ansızın ortaya çıkacak ve halk onu seçecekti. Niye? Neye dayanarak? Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, Weberci manada karizmayı tarih yaratır. Tarihi yaratan karizma ise son derecede sorunludur ve ancak ürpertici bir popülizmin sonucu veya uzantısıdır.

Akşener'in ve CHP’nin bu iddiayı öne sürmesi tarihi ve siyaseti dışlaması anlamına gelirdi. Olacak iş değildi. Seçim sonrasına da sarkan analizler Erdoğan’ın kazanmasına yol açan onca faktörü somutlaştırmışken hala bu iddiada direnmek, o olmasaydı kazanırdık demek, ancak içinde yaşadığımız spekülasyon ve depolitizasyon süreçleriyle açıklanabilir. Kaldı ki, 2023 seçimlerini halk tamamen bir yerel yönetim seçimi gibi ‘kişi’ seçimi olarak gördü ve AKP tabanı kendi tercihi etrafında kenetlendi. 2023 yerel seçimlerini ise ertelediği bir genel seçim muhakemesiyle değerlendirip, başkanın ve siyasetin somut ve pratik olarak değişmeyeceği bir ortamda iktidara uyarı olarak kullandı. Kısacası, hayır, Yavaş veya İmamoğlu da olsa <em>kazanamazdı</em>.
<blockquote><em><strong>Kılıçdaoğlu’nun Alevi kimliğiyle devletin başına geçmesi, bir düşünce olarak, muhtemel değil muhakkak şekilde, belli çevreleri rahatsız ediyordu. O çevreler Kılıçdaroğlu’nun bu nedenle ‘seçilemeyeceğinden’ emindiler. Ne zaman ki, Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi yakın bir ihtimal dairesine girmiştir, işte o vakit, Akşener, Yavaş ve İmamoğlu adını ortaya atmıştır.</strong></em></blockquote>
Üçüncü neden daha da vahimdir, çünkü Kılıçdaroğlu’nun kimliğiyle yani Aleviliğiyle ilgilidir ve o olursa kazanayız denmesinin altında yatan asıl nedeni meydana getirir. Erdoğan’ın salvolarından başlayarak Kılıçdaroğlu’nun Aleviliği, onun temel kimlik özelliği olarak vurgulandı. Zaman zaman Kürtlüğü de dile getirilse bile, Kılıçdaroğlu siyasal bilince Aleviliğiyle yerleştirildi. Kendisi, Kürtlüğünü başka türlü açıklamaya kalkışarak belki yine hata yaptı ama onu aşarak Türk siyasetine ‘Tuncelililik’ gibi bir kavram armağan etti. CHP Genel Başkanlığı sırasında benimsediği ve ‘helalleşme’ diye tanımladığı politikası belki çok yıprandığını düşündüğü bu özelliğini, Aleviliğini, içeren bir kılıf arayışıydı. Hiç önemli değil. Önemli olan makro politika ve topluma yansıyışıdır.

Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliğiyle devletin başına geçmesi, bir düşünce olarak, muhtemel değil muhakkak şekilde, belli çevreleri rahatsız ediyordu. O çevreler Kılıçdaroğlu’nun bu nedenle ‘seçilemeyeceğinden’ emindiler. Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu rakibi olarak yaratmasının ana nedeni de buydu, Kılıçdaroğlu düştükten sonra ona sahip çıkmasının nedeni de aynıdır. Ne zaman ki, Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi yakın bir ihtimal dairesine girmiştir, işte o vakit, Akşener, Yavaş ve İmamoğlu adını ortaya atmıştır. En azından Kılıçdaroğlu’nun adaylıktan vazgeçmeyeceğini gördüğü anda manevralarına başlamıştır. Neticede milliyetçi, muhafazakâr, radikal sağın yetiştirdiği bir kişi/lik/den söz ediyoruz. ‘Seçilemez’ iddiasının açık şekli ‘Alevi olduğu için seçilemez’dir.

Ne yazık ki, CHP çevreleri işte tam da <em>bu</em> iddiayı dile getirmiştir ve getirmektedir. Kılıçdaroğlu politik kişiliği ve diğer meziyetleriyle o işin insanıdır veya değildir, o soru tamamen bir yana bırakılıp, devletin, sistemin değerlendirmesi öne sürülmektedir. Oysa, seçim döneminin başında yazdığım yazılarda Kılıçdaroğlu’nun, şimdi çok dile getirilen ve galiba ilk kez o yazılarda ifade edilen, ‘Türkiye barışı ve uzlaşması’nın simgesi veya uzantısı olarak değil, <em>gerçeği, somutlaşması ve siyaseti olarak</em> seçilmesi, savunulması gerektiğini vurgulamıştım. Türkiye’nin, toplumun % 20’sini tutan ve hiçbir örgütlenmesi, siyaseti, iddiası olmayan, sadece pasif şekilde CHP’yi ve o bağlamda da ‘devleti’, devletin kurucu ideolojisini benimseyen Alevi kesiminden bir Cumhurbaşkanını seçmesi önemli bir hamle olacaktı. Kaldı ki, Kılıçdaroğlu, Aleviliğini hatırlatan bir politikacı değildi. Seçildiği dönemlerde kendisinin ve bilhassa eşinin verdiği mülakatlarda daha çok Tuncelililik kavramına atıflarını ve Dersim olaylarının üstlerindeki izini zikrettiklerini hatırlıyoruz. Kılıçdaroğlu bu iki niteliği nedeniyle <em>seçilmesin </em>isteniyordu, bunu örtülü şekilde dile getirmek, vurgulamak görevi Meral Akşener’e düşmüştü. Şimdi, ‘karizma’ ile gerekçelendirilen ve savunulan politikanın altında yatan neden budur.
<blockquote><em><strong>CHP, hayali gibi görünen ama özü başka bir toprakta yeşeren birtakım iddiaları bırakıp gerçek bir politika üretimine, şu büyük başarıyı kazandığı dönemde geçmek zorundadır. O politikanın özünü de: Aleviler, Kürtler ve sosyalistlerle barışan yeni bir sosyal demokrat politikadır.</strong></em></blockquote>
***

CHP içinde bazı çevrelerin aynı görüşü savunmasında şaşılacak bir yan var mı denirse, hayır, yoktur. O çevreler ulusalcılık bağlamında esasen sağ bir politikayı benimsemiştir. Sağın dile getirdiği bir iddiayı benimsemeleri doğaldır. Unutmayalım ki, Beşiktaş Bağımsız Belediye Başkanı adayı, Ümit Özdağ’la aynı görüşleri benimsediğini ama kendisinin sosyal demokrat (!) olduğunu söyleyebilmektedir. O kişinin kendisini Ulusalcı olarak açıkladığı da malumdur. CHP, bu karmaşanın içinde yüzmektedir ve önümüzdeki yakın dönemde parti içinde yaşanacak çalkantıları, kapıya kadar gelen bu yöndeki dönüşüm arzusunu yani partinin Aleviler, Kürtler ve sosyalistlerle barışma ve birleşme arzusunu benimsemek veya geriye itmek çabasının teşkil edeceği açıktır.

Tüm bu değerlendirmeler Kılıçdaroğlu’nun politikacılığını ve politikalarını benimsemek anlamına gelmez. Kılıçdaroğlu dönemi, kırk yıldır üstünde ve içinde olduğum CHP tarihinde çok kritik dönemlerden birini oluşturuyor. Murat Aksoy’un bu platformda yayınlanan <a href="https://yeniarayis.com/murataksoy/siyasi-dogrulari-ve-yanlislariyla-kilicdaroglu/">yazısı</a> o tarihi genel çizgileriyle ele alıyor. Kılıçdaroğlu politikalarını daha önce değerlendirmiştim, zaman, yeniden üstünde durmak gereken bazı boyutlarını ortaya çıkarıyor. Başka bir yazıda, bilhassa Uğur Dündar’a verdiği cevap bağlamında o değerlendirmeyi yapacağım ama şurası bir gerçek ki, CHP, hayali gibi görünen ama özü başka bir toprakta yeşeren birtakım iddiaları bırakıp gerçek bir politika üretimine, şu büyük başarıyı kazandığı dönemde geçmek zorundadır.

O politikanın özünü de bir Cato yöntemiyle, <em>ceterum censeo </em>diyerek (‘kanaatime göre’ demektir ama siyaset literatüründe takıntı haline getirilmiş iddialar anlamına gelir, o maksatla kullanılır) dile getireyim: Aleviler, Kürtler ve sosyalistlerle barışan yeni bir sosyal demokrat politika. O politika, sağın öne sürdüğü, anlamı belli politikaları savunmak sularından çıkıp, <em>gerçek/çi</em>, işlevsel bir politika olmalıdır.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 14 Apr 2024 21:45:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/meral-aksener-mansur-yavas-ekrem-imamoglu-kemal-kilicdaroglu.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni dönemde dış ilişkiler</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-donemde-dis-iliskiler-3744</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-donemde-dis-iliskiler-3744</guid>
                <description><![CDATA[Yeni dönemde dış ilişkiler]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong><span class="s2">CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İsmail Saymaz ile Sözcü gazetesinde yayınlanan röportajında, Kıbrıs, Amerika, Brüksel ile beraber Pekin ve Moskova’da dış temsilcilikler açmak istediklerini belirtiyordu.</span> </strong><span class="s2"><strong>Bu çok doğru bir vizyon: Türkiye’nin yeni dönemindeki uluslararası ilişkiler, değişen dünya gerçeklerine de uygun biçimde, çok boyutlu ve çok taraflı olmalı.</strong> </span>

<span class="s3">Türkiye’nin yerel seçimlerinin, “normal şartlar” altında dünyada büyük ilgi görmesi beklenirdi. “Otoriter yönetimlere karşı demokratik güçlerin zaferi” olarak çerçevelenebilecek 31 Mart seçimlerine yönelik dış dünyadaki ilgisizliği üzerine, Yeni </span><span class="s3">Arayış’ta</span><span class="s3"> “Seçim, Türkiye’nin dış ilişkilerini nasıl etkileyecek?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazıda, özellikle ABD ve daha da önemlisi Avrupa Birliği’nin 31 Mart seçimlerinde muhalefetin “</span><span class="s3">Tsunamivari</span><span class="s3">” başarısını görmezden gelmesini konu ediyordum.</span>

<span class="s3">Yine Yeni </span><span class="s3">Arayış’ta</span><span class="s3">, Siyaset Bilimci Doç. Dr. Ahmet Erdi Öztürk, “<a href="https://yeniarayis.com/erdiozturk/31-mart-ya-da-imamoglu-yavas-ikilisi-dunyada-ses-getirdi-mi/" target="_blank" rel="noopener">31 Mart ya da İmamoğlu-Yavaş ikilisi dünyada ses getirdi mi?</a>” başlıklı tamamlayıcı ve zenginleştirici yazısında, akademik çevreler ve siyaset analistleri arasındaki ilgi ve heyecan eksikliğine dikkat çekti. Öztürk, tam da seçimlerin hemen ertesinde, uluslararası çapta sosyal bilimcileri bir araya getiren International </span><span class="s3">Studies</span> <span class="s3">Association’ın</span><span class="s3"> (ISA) San Francisco’daki yıllık konferansındaki gözlemlerini aktarıyordu.</span>

<span class="s3">Bu durumun müsebbi</span><span class="s3">bi</span><span class="s3">, yeni yönetimiyle CHP değil elbette: Tersine, sadece 4-5 aylık bir süreçte, dış ilişkiler açısından CHP’nin kat</span> <span class="s3">ettiği mesafe, gelecek için de ümit veriyor.</span>

<span class="s3">AK Parti iktidarıyla, yaklaşık olarak bir çeyrek yüzyılı dolduracak dış politika rotasının türlü </span><span class="s3">zigzaglardan</span><span class="s3"> sonra nasıl bir rotaya oturacağını belirlemenin sorumluluğu </span><span class="s3">da,</span><span class="s3"> şimdiden CHP’nin üzerine düşüyor.</span>

<span class="s3">CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İsmail Saymaz ile Sözcü gazetesinde yayınlanan röportajında, yerel seçimlerle ilgili bir soruya yanıt verirken, “Kıbrıs, Amerika, Brüksel ile beraber Pekin ve Moskova’da dış temsilcilikler açmak istediklerini belirtiyordu.</span>

<span class="s3">Bu çok doğru bir vizyon: Türkiye’nin yeni dönemindeki uluslararası ilişkiler, değişen dünya gerçeklerine de uygun biçimde, çok boyutlu ve çok taraflı olmalı. Batı ile ilişkiler tarihsel akslarına yeniden ve daha da sağlam biçimde otururken; Asya Pasifik’e de gereken önem verilmeli. Çin, Hindistan, Güney Kore, Vietnam, Japonya, Endonezya, Malezya, Avustralya ve diğer Asya Pasifik ülkeleriyle ilişkiler, daha emekleme noktasında diyebiliriz-Türkiye’nin diğer dış ilişkiler alanlarına göre…</span>

<span class="s3">Avrasya ve Ortadoğu ile ilişkiler </span><span class="s3">de,</span><span class="s3"> o veya bu “eksen” tartışmasına düşmeyecek biçimde, bölgesel gerçekler ışığında yeniden kurgulanmalı. Ki, Ortadoğu ve Rusya/Avrasya ile ilişkilerde, Türkiye’nin ekonomik krize doğru doğru kademe kademe irtifa kaybedişinin nasıl bağımlılıklar getirdiğini de kaydederek…Afrika ile son dönem gelişen ilişkilerdeki </span><span class="s3">emperyal</span><span class="s3">ve dini tonlamaları bir yana bırakarak, bambaşka bir yaklaşım geliştirmeli.</span>

<span class="s3">Görüldüğü gibi, o kadar çok yeniden kalibre edecek; hatta sil baştan düzenlenecek alan var ki dış dünya ile Türkiye’nin ilişkilerinde; yapacak iş çok…</span>
<blockquote>
<p class="s4"><strong><em><span class="s2">Özel, genel başkan seçildiği Kurultay’ın tozu dumanı dinmeden, 15 Kasım’da KKTC’nin kuruluşunun 40. yıl dönümü kutlamalarına katılarak, uluslararası ilişkiler konusuna hızlı bir giriş yaptı.</span> <span class="s2">Sosyalist Enternasyonal ile ilişkiler canlandırıldı.</span></em></strong></p>
</blockquote>
<h2><span class="s2">D</span><span class="s2">IŞ POLİTİKAYA HIZLI GİRİŞ</span></h2>
<span class="s3">Önce, Kurultay’ın artçı sarsıntıları ve hemen ardında da yoğun bir yerel seçim maratonu başladığı halde, hızla dış ilişkiler kurmak için de adımlar atıldı. Özel, genel başkan seçildiği Kurultay’ın tozu dumanı dinmeden, 15 Kasım’da KKTC’nin kuruluşunun 40. yıl dönümü kutlamalarına katılarak, uluslararası ilişkiler konusuna hızlı bir giriş yaptı.</span>

<span class="s3">Özel, CHP Genel Sekreteri Selin </span><span class="s3">Sayek</span><span class="s3"> Böke ve Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan </span><span class="s3">Yardımcısı  İlhan</span> <span class="s3">Uzgel</span><span class="s3">, 8 Aralık 2023’te Almanya, 24 Şubat 2024’te İspanya ve son olarak 6 Nisan 2024’te Romanya ziyaretlerini gerçekleştirdi. Bu ziyaretlerle şunlar gerçekleştirilmiş oldu:</span>

<span class="s3">Sosyalist Enternasyonal ile ilişkiler canlandırıldı. Tamamlayıcı biçimde </span><span class="s3">de,</span><span class="s3"> Avrupa Birliği'ndeki sosyal demokrat partililerin bir araya getiren “Avrupa Sosyalistler Partisi” (PES-</span><span class="s3">Party</span><span class="s3"> of </span><span class="s3">European</span> <span class="s3">Socialists</span><span class="s3">) ile ilişkiler de benzeri biçimde ivme kazandı. </span><span class="s3">Ve,</span><span class="s3"> yıllardır ilişkilerin “atıl” hale geldiği “kardeş sosyal demokrat hareket”, Almanya’nın koalisyondaki iktidarının ana partisi </span><span class="s3">SPD’nin</span><span class="s3"> Kongresi’ne katılımla, o tarafla da bağlar yeniden kuruldu.</span>

<span class="s3">Böylece, CHP Genel Başkanlığı çok kısa zamanda, Almanya Şansölyesi </span><span class="s3">Olaf</span> <span class="s3">Scholz</span><span class="s3">, İspanya Başbakanı </span><span class="s3">Pedro</span> <span class="s3">Sánchez</span><span class="s3"> gibi Avrupa Birliği’nin önemli sosyal demokrat liderleriyle birebir bağlantılar kurmuş oldu.</span>

<span class="s3">Daha önce de yazdığım gibi; 31 Mart’ta sandıkta yaşanan demokratik dönüm noktasına tek içten ve hakkını veren uluslararası kutlama Avrupa’nın sosyal demokrat kanadından geldi. Sosyalist Enternasyonal Başkanı ve İspanya Sosyalist Partisi’nin Genel Başkanı </span><span class="s3">Pedro</span><span class="s3">Sánchez</span><span class="s3">, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin Sosyalistler, Demokratlar ve Yeşiller Grubu Başkanı Frank </span><span class="s3">Schwabe</span><span class="s3"> ve Almanya Şansölyesi </span><span class="s3">Olaf</span> <span class="s3">Scholz</span><span class="s3"> gibi Avrupa’daki sosyal demokrat siyasi parti liderleri, Özel’e ve CHP’ye tebrik mesajlarını bizzat ilettiği belirti.</span>

<span class="s3">Bu </span><span class="s3">da,</span><span class="s3"> Özel’in son dönemde Sosyalist </span><span class="s3">Enternasyonel’in</span><span class="s3"> Başkan Yardımcısı olmak gibi hamlelerinin, kısa sürede meyve verdiğini gösteriyor.</span>
<blockquote>
<p class="s4"><em><strong><span class="s2">Avrupa’nın ve dünyanın sosyal demokratlarıyla kurulan ilişkiler ve bağlar, önümüzdeki dönemde CHP tüzüğünün düzenlenmesi ve partinin içişlerine yönelik diğer konularda da ufuk açıcı bir rol oynayabilir; oynamalı.</span> <span class="s2">Günümüzün sosyal demokrasi tartışmalarında yer almanın ötesinde </span><span class="s2">de,</span><span class="s2"> Türkiye’nin dünya ile ilişkilerini yeniden düzenleme ve şekillendirme konusunda da CHP’nin üzerine büyük görev düşüyor.</span></strong></em></p>
</blockquote>
<h2><span class="s2">S</span><span class="s2">OSYAL DEMOKRASİ TARTIŞMALARININ İÇİNDE OLMAK VE ÖTESİ</span><span class="s2">
</span></h2>
<span class="s3">Bülent Ecevit’in liderliği döneminde CHP’nin kendisini resmen “demokratik solda” konumlandırdığını ve Sosyalist Enternasyonal'e katıldığını anımsayalım. Özel, Kurultay’da “Ecevit'i seçen, ona partiyi sosyal demokrat bir konuma taşıma, sendikaları ve ezilenleri kucaklama misyonunu yükleyen 1972 kongresinden çıkarılacak önemli dersler var” diye konuşmuştu. Ve</span> <span class="s3">bu ideolojik konumlanan CHP'yi iktidara taşıdığına dikkat çekti. CHP, 1970'lerde ikisi genel, ikisi belediye olmak üzere dört seçimde birinci olmuştu; 1977 genel seçimlerinde CHP bugüne kadarki en iyi seçim sonucunu yüzde 42 ile almıştı.</span>

<span class="s3">Avrupa’nın ve dünyanın sosyal demokratlarıyla kurulan ilişkiler ve bağlar, önümüzdeki dönemde CHP tüzüğünün düzenlenmesi ve partinin içişlerine yönelik diğer konularda da ufuk açıcı bir rol oynayabilir; oynamalı</span><span class="s3">.</span>

<span class="s3">Günümüzün sosyal demokrasi tartışmalarında yer almanın ötesinde </span><span class="s3">de,</span><span class="s3"> Türkiye’nin dünya ile ilişkilerini yeniden düzenleme ve şekillendirme konusunda da CHP’nin üzerine büyük görev düşüyor.</span>

<span class="s3">AK Parti iktidarıyla, yaklaşık olarak bir çeyrek yüzyılı dolduracak dış politika rotasının türlü </span><span class="s3">zigzaglardan</span><span class="s3"> sonra nasıl bir rotaya oturacağını belirlemenin sorumluluğu </span><span class="s3">da,</span><span class="s3"> şimdiden CHP’nin üzerine düşüyor.</span>

<span class="s3">Bunun ötesinde, Türkiye’nin sınırları dışında da müthiş bir insan kaynakları potansiyeli var ve ne yazık ki, beyin göçü-ekonomik göç ile beraber, dışarı akan insan kaynağı her geçen gün </span><span class="s3">artıyor. Türkiye’nin ülke dışındaki T.C. kökenlileri ile bağlar ve iletişimi sağlamak </span><span class="s3">da, </span><span class="s3">CHP’nin üzerine çok emek harcaması gereken bir konu.</span>

<span class="s3">Ayrıca, AK Parti döneminde Türkiye’nin göçmenleriyle kurduğu, içerideki kutuplaşmayı dışarı ihraç eden </span><span class="s3">politizasyonun</span><span class="s3"> ötesinde, sınır ötesi seçmenlerle de ilişkilerin yeniden kurgulanması gerek.</span>
<blockquote>
<p class="s4"><em><strong><span class="s2">Türkiye’nin geleceğinde iddia ve söz sahibi olacak lider ve partiler, dünya ile bağlarını şimdiden örmeye başlamalı.</span> <span class="s2">Dış deneyimler, Türkiye’nin geleceğinde lider ve partileri de geliştirecek, besleyecek ve yönetim deneyimini büyütecek kazanımlar.</span></strong></em></p>
</blockquote>
<h2><span class="s2">D</span><span class="s2">IŞ İLİŞKİLER GERÇEKTEN DE KİLİT ÖNEMDE</span></h2>
<span class="s3">Bu yazıda özellikle, CHP’nin bugünkü parti yönetimi ve dış ilişkiler konusuna odaklandım.</span>

<span class="s3">Elbette, işin yerel yönetimlere düşen kısımları da var: oluşturulan ortak vizyonla, aynı partinin farklı aktörlerinin biriyle eş zamanlı, aynı kulvarlarda çalışmaları çok da iyi olur. Herkesin yapacağı bir şey var; yapacak da çok iş var dediğimiz gibi…</span>

<span class="s3">Türkiye’nin geleceğinde iddia ve söz sahibi olacak lider ve partiler, dünya ile bağlarını şimdiden örmeye başlamalı. Bugün dünyada yerel yönetici konumunda olan bazı lider, iktidarda ve muhalefette olan partiler, siyasetçilerle kişisel tanışıklık ve ortaklık, gelecekte Türkiye’nin dış ilişkileri için şimdiden sağlam bağlar kurmak demek.</span>

<span class="s3">Dış deneyimler, Türkiye’nin geleceğinde lider ve partileri de</span> <span class="s3">geliştirecek, besleyecek ve yönetim deneyimini büyütecek kazanımlar. Başka yerle</span><span class="s3">r</span><span class="s3">deki projelerden, deneyimlerden ilham almak; dünyanın nereye gittiğini bizzat gözlemek ve yaşamak, kişisel ve kurumsal vizyonu da ileri götürür, zenginleştirir.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 13 Apr 2024 21:45:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/ozgur-ozel-siyah-beyaz.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gençlik için değişim</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/genclik-icin-degisim-3647</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/genclik-icin-degisim-3647</guid>
                <description><![CDATA[Gençlik için değişim]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Geçtiğimiz yerel seçimler, bütün bilimsel analizlerden ayrı; ülkesinde dışlanan ve sisteme hapis bırakılan gençliğin zaferidir kuşkusuz. KYK Yurtlarında ölüme mahkum edilip tacize, kötü yaşam koşullarına maruz bırakılanların; kampüslerinde hocaları ile daha iyi bir eğitim için direnenlerin, sokakta özgürce yürümek isteyenlerin, gençlerin zaferidir.</strong></span>

<span style="font-weight: 400;">Söyleyecek sözü olanların sözlerini söylemesinin nasıl bir değişime yol açacağı 2023 Genel Seçimleri’nin daha yıldönümü gelmemişken kendini gösterdi. Geçtiğimiz yerel seçimler, bütün bilimsel analizlerden ayrı; ülkesinde dışlanan ve sisteme hapis bırakılan gençliğin zaferidir kuşkusuz. 2024 Yerel Seçimleri, annesi ile sandıkta sayılan oyları izlemeye gelen küçük bir çocuğun CHP’ye çıkan oyları sevinçle haykırmasının zaferidir. Geçen Mayısseçimlerinde sayım sona ererken birbirine sarılıp ağlayanların, şimdi seçimin sonucundan dolayı mutlulukla birbirine sarılmasının zaferidir. KYK Yurtlarında ölüme mahkum edilip tacize, kötü yaşam koşullarına maruz bırakılanların; kampüslerinde hocaları ile daha iyi bir eğitim için direnenlerin, sokakta özgürce yürümek isteyenlerin, gençlerin zaferidir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Hem Mayıs hem de daha yeni geride bıraktığımız Mart seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi gençlerin en çok tercih ettiği siyasi parti olmuş görünüyor. Bu zaten bir grup arkadaş olarak başlattığımız “İkinci Tur Gönüllüleri” ile Mayıs’ta, sonra büyük bir özveri ile az ya da çok kamuoyunda savunduğumuz “Değişim” ile bütün yerel seçim sürecinde gördüğümüz bir gerçekti. Yeni üye olmak isteyenler, seçim günü sandıkta bizlere yardım edenler, seçim standlarımızda bayrağımızı alanlar, bizimle beraber dans edenler, sosyal medyadan destek verenler; Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gençlik Örgütleri’nin gücüne güç katan herkese teşekkür etmemiz gerekiyor.</span>
<blockquote><em><b>Önümüzde bizi bekleyen bir genel seçim ve bu genel seçime kadar bize gönülden veya stratejik oy vermiş herkesi temelli kazanabilmek için çalışmalıyız. Seçimde sokakta olan kazanıyorsa sokağı partisine taşıyan da uzun vadede mutlaka kazanır. Bunun kilit rolü ise gençlerde. Genç seçmende. Odağımız da bu olmalıdır.</b></em></blockquote>
<h2><b>KİLİT ROL GENÇLERDE</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Demokrasiden; demokrasinin getirdiği tartışma kültüründen, söyleyecek sözü olanların arkasında durmaktan korkmadığımız zaman zor olanı başarmanın mümkün olduğunu gördük bu seçimde. Şimdi rehavete kapılmadan ileriye gitme zamanı. Önümüzde bizi bekleyen bir genel seçim ve bu genel seçime kadar bize gönülden veya stratejik oy vermiş herkesi temelli kazanabilmek için çalışmalıyız. Seçimde sokakta olan kazanıyorsa sokağı partisine taşıyan da uzun vadede mutlaka kazanır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bunun kilit rolü ise gençlerde. Genç seçmende. Odağımız da bu olmalıdır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Değişimin ilk ortaya çıktığı günden beri, tartışıldığı o ilk andan beri kararlılıkla savunduğu fikirlerin başında sokağın içinden gelenin kazanacağı oldu. Nitekim burada da yanılmadığımızı gördük. AKP iktidarı boyunca kurumsal siyaset ne kadar merkeze sıkıştırılmaya çalışılsa da birçok alanda sivil örgütlenme becerisi, yeri geldi kurumsal siyaseti bile merkeze hapsetmemeyi başardı. Barınamıyoruz Hareketi’nden, üniversiteler genelinde yeniden filizlenmeye başlayan ideolojik kulüpler ve bu kulüplerin oluşturdukları federasyonlara; iklim aktivistlerinden kadın hareketlerine gençlik, kendi siyasi alternatif alanını yarattı. Cumhuriyet Halk Partisi de ne zaman bu siyasi alternatifi duydu o zaman iktidara yakınlaştı. Ne zaman bu siyasi alternatifi kendi içinde yaratmaya çalıştı o zaman seçimlerden 1977’den bu yana birinci çıktı. </span>
<blockquote><em><b>Gençliğin alternatifini gençlikten başka anlatacak, tanıtacak ve inşa edecek kimse de yok. Özellikle yerel seçimlerden sonra örgütlerdeki motivasyon ve geçtiğimiz kurultay sürecinde birçok farklı seviyede partide görev emanet edilen gençlerin ışığında bu sorumluluğu almak zorundayız.</b></em></blockquote>
<h2><b>GENÇLİĞİN ALTERNATİFİNİ GENÇLİKTEN BAŞKA ANLATACAK YOKTUR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Rehavete kapılmadan ileriye gitmemizin temel motivasyonu bu alternatifi sağlayabilmek. Gençliğin alternatifini gençlikten başka anlatacak, tanıtacak ve inşa edecek kimse de yok. Özellikle yerel seçimlerden sonra örgütlerdeki motivasyon ve geçtiğimiz kurultay sürecinde birçok farklı seviyede partide görev emanet edilen gençlerin ışığında bu sorumluluğu almak zorundayız.</span>

<span style="font-weight: 400;">İşte Türkiye’nin demokrasi kültürü adına belki de en tarihi döneminde bu sorumluluğun uygulanmasına dair tartışmaların olacağı yer ve adeta bir merkez üssü konumunda olacak yer Cumhuriyet Halk Partisi’nin gençlik örgütlerinin ilçe ve il kongreleri ile beraber kurultayıdır. Tarihi dönemde zor şartlar altında çok uzun süredir görev alan gençlik örgütlerimizin, son yerel seçimlerdeki motivasyonu daha kolay taşıyabilmesi için bir an önce sürecin başlamasının önemli olduğunu düşünüyorum ve görüyorum. </span>

<span style="font-weight: 400;">Cebindeki son para ile örgütün seçim çalışmasına, mitinglerine yardım eden; sandık günü oylara sahip çıkan; halihazırda çok uzun bir zamandır sokakta, kampüste, iş yerlerinde örgütlenip mücadele edenlerin; Türkiye’de AKP rejimi tarafından siyasetten itilip Cumhuriyet Halk Partisi’ne yakınlaşan partili veya partili olmayan herkesi örgütümüzün çatısında birleştirme zamanı. Bu birleştirmeden özgürlükçü, adil bir yeni yaşam tahayyülünü yaratma zamanı. </span>

<span style="font-weight: 400;">Bölünmek, enerjiyi sönümlendirmek için değil birleşip enerjimizi korumak için tartışma zamanı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Demokrat Parti’nin otokrat heveslerine karşı sokakta örgütlenenlerin, kapatılan Halk Evleri’nin geleneğine sahip çıkıp Cumhuriyet Halk Partisi’ne nice önemli siyasetçiler ve dahi genel başkanlar çıkarmış bir geleneğin, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gençlik Örgütlerinin böylesi tarihi bir zamanda doğru ve kapsamlı bir seçim sürecine girmesi; genel merkez yönetimi tarafından da bu sürecin takviminin ilan edilmesi gerekmektedir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Her şey çok güzel olacak!</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 09 Apr 2024 21:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/secim-kutlamalari.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalçınkaya duruşmasından çıkan gerçek ve güncel yargılamalar</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalcinkaya-durusmasindan-cikan-gercek-ve-guncel-yargilamalar-3624</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalcinkaya-durusmasindan-cikan-gercek-ve-guncel-yargilamalar-3624</guid>
                <description><![CDATA[Yalçınkaya duruşmasından çıkan gerçek ve güncel yargılamalar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>AİHM’in ihlal kararından sonra yeniden başlayan Yalçınkaya yargılamasıyla birlikte, yıkılmaz bir tabu bizzat yargı eliyle yıkılmış ve Bylock’un hukuka uygun bir delil olmadığı tescillenmiştir. Zira yargı denetiminden geçememiş hiçbir delil yargılamada sanık aleyhine kullanılamaz.</strong><strong> </strong>

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), verdiği ihlal kararının ardından Yalçınkaya dosyasının yeniden yargılanmasına başlandı ve ilk duruşma 02/4/2024’te yapıldı. İhlal kararının 26/9/2023’te verilmesinden sonra ekim ayı başında yapılan yeniden yargılama talebi kabul edilse de duruşma 6 ay sonraya bırakılmış ve hazırlanan tensip zaptında AİHM kararının hiç anlaşılmadığını gösteren hususların araştırılmasına karar verilmişti.

AİHM’in ihlal karının gereği olarak mahkeme, tensip zaptının son maddesinde; <strong><em>“sanık Yüksel Yalçınkaya'ya ait Bylock içeriğine konu ham verinin temininin mümkün olup olmadığı, mümkün olması halinde mahkememize gönderilmesini”</em></strong> istemişti. Bu talep 8 yıldır devam eden yargılamalar için bir ilkti. Zira o zamana kadar ham verilerin istenmesi talepleri mahkemelerce sürekli reddedilmiş ve bu verilerden elde edildiği söylenen, ancak hiçbir şekilde denetime imkân vermeyen Tespit ve Değerlendirme Tutanakları (TDT) ile insanlar cezalandırılmıştır.

Duruşmayla ilgili asıl merak edilen husus da Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin istediği Bylock içeriklerine ait ham verilerin Ankara C. Başsavcılığı tarafından gönderilip gönderilmeyeceğiydi. Zira gelecek cevaba göre, yargı mercilerinin <strong><em>“kutsal metin ve sorgulamaz delil”</em></strong> kabul ettiği Bylock tabiri caizse ilk defa <strong><em>“kantara”</em></strong> çıkacak; ham verilerin gönderilmesi halinde bu veriler üzerinde bir mahkeme tarafından ilk kez bilirkişi incelemesi yaptırılacak ya da gönderilmeyerek, mahkeme denetimi ve incelemesinden kaçırılan Bylock bizzat yargı mercileri eliyle çöpe atılacaktı.

<strong>Ankara Başsavcılığı; Ham Verileri Gönderemeyiz </strong>

Bu talep, Ankara Başsavcılığını Bylock verilerinin gönderilmesi konusunda bir tercih de bulunmaya zorlamıştır. Ya Bylock’a hukuka uygun delildir görüntüsü vermek adına sunucu mahkemenin denetimine açılacak; ya da Bylock’un hukuka aykırı delil olduğunun bir mahkeme tarafından tescilinin ve Bylock kullandığı halde, Bylock kullanıcısı olduğunun öğrenilmesi istenilmeyen kişilerin ifşa olmasının önüne geçmek için ham veriler gönderilmeyecektir. Ankara Başsavcılığı ikincisini tercih etmiş ve; <strong><em>“...ham verinin okunabilir olmadığı için herhangi bir işleme tabi tutulmadan User ID bazlı ayrıştırılması mümkün değildir. Ham verinin tamamının herhangi bir şüpheli veya sanığa verilmesi ise, ByLock'la ilişkili tüm şüphelilerle ilgili bilgiler de ihtiva edeceğinden mümkün değildir"</em></strong> şeklinde cevap vermiştir.
<blockquote><em><strong>Ankara Başsavcılığı da bilmektedir ki, Bylock herkesin kullanımına açık ve milyonlarca kişinin program indirebildiği uygulama mağazalarında yer alan ve yüz binlerce kişinin indirdiği bir programdır. Bu programı indirenler arasında “bilinmesi istenmeyen” kişiler de vardır ve bu durumun kamuoyunca öğrenilmesi halinde münhasırlık, Bylock’la ilgili oluşturulan gizemli hava ve en güçlü delil yalanı da sona erecektir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>Ankara Başsavcılığının Verdiği Cevabın Anlamı </strong></h2>
Verilen bu cevap çok önemlidir ve Ankara C. Başsavcılığının hiçbir dosyada mahkemelerce bağımsız inceleme yapılmak üzere bu verileri göndermeyeceği, dijital verileri inceleyip sıhhatlerini denetledikten sonra karar verebilecek mahkemelerden bu verilerin mahkemelerden saklanmaya devam edileceği <strong>AİHM’in 6. madde kapsamında verdiği ihlal gerekçelerinin karşılanmayacağı ve artık Bylock’un delil olma özelliğinin kalmadığını bizzat yargı mercilerince ilanı anlamına gelmektedir.</strong>

Bunun sebeplerinden biri, hukuka aykırı yollarla ele geçirildiği bilinen ve Ankara C. Başsavcılığının 2017 yılında aldırdığı bilirkişi raporunda <strong><em>“verilerin yapısının bozuk olduğu”</em></strong> tespit edilen, yani delil olarak kullanılması mümkün olmayan Bylock ile ilgili bu durumun bir de bir mahkeme tarafından ortaya çıkarılmasının istenememesidir. Diğer sebepte, böyle bir inceleme yapılması halinde Bylock’la ilgili en önemli argüman olan <strong><em>“münhasırlık”</em></strong> iddiasının çökecek olmasıdır. Ankara Başsavcılığı bu hususu, ham verinin tamamının herhangi bir şüpheli veya sanığa verilmesi durumunda Bylock'la ilişkili tüm şüphelilerin bilgilerinin öğrenilebileceğini şeklinde ifade etmiştir. Ankara Başsavcılığı da bilmektedir ki, Bylock herkesin kullanımına açık ve milyonlarca kişinin program indirebildiği uygulama mağazalarında yer alan ve yüz binlerce kişinin indirdiği bir programdır. Bu programı indirenler arasında <strong><em>“bilinmesi istenmeyen”</em></strong> kişiler de vardır ve bu durumun kamuoyunca öğrenilmesi halinde münhasırlık, yani bu programı belli bir insan grubunun kullandığı algısıyla birlikte, Bylock’la ilgili oluşturulan gizemli hava ve en güçlü delil yalanı da sona erecektir.
<h2><strong>Ham Verilerden Elde Edildiği İddia Edilen TDT’lere Delil Kabul Edilebilir mi?</strong></h2>
Acaba, ham verileri bağımsız bilirkişiler tarafından incelenme imkânı kalmayan Bylock ham verilerinden elde edildiği iddia edilen TDT’lere dayanılarak kişilerin Bylock kullanıcısı oldukları iddia edilebilir ve bu tutanaklara istinaden yine Bylock’a delil muamelesi yapılabilir mi?  <strong>Bu sorunun cevabı kesin ve net şekilde hayırdır.</strong> Zira, bu zamana kadar kişilerin Bylock kullanıcısı olduklarına ilişkin ilişkin tek husus, AİHM’in Kılıç ve Parıldak kararlarında ham ve kaba bir veri tabir ettiği ve bu verilerle kişilerin Bylock kullanıcısı oldukları sonucuna nasıl varıldığının anlaşılamadığını söylediği TDT’lerdir. Mahkemeler, bu tutanaktaki bilgilerin sunucudan elde ediliş yöntemi ve doğruluklarını hiç sorgulamamışlar ve adli kolluk ve daha önemlisi adli bir görevi olmayan MİT’in hazırladığı tutanakları mutlak doğru kabul edilmiştir.

Ancak, gelinen noktada, ilk defa bir mahkeme, AİHM zoruyla da olsa, TDT’lerin doğruluğu ve sağlamasının yapılabilmesi için ham veriler istenmiş, fakat yukarıdaki kaygılar nedeniyle bu veriler mahkemeye dahi gönderilmemiştir. Dolayısıyla, <strong>ham verileri inceleyememiş bir mahkemenin, bu verilerden elde edildiği iddia edilen TDT’lere delil muamelesi yapabilmesi mümkün değildir. </strong>Yani, Ankara savcılığının verdiği bu cevapla birlikte zaten hukuka aykırı olan Bylock verilerinin delil olma özelliği tamamıyla <strong>bitmiştir.</strong>

TDT’lerin hukuki durumu ve delil değeri bu olsa da Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Yüksel Yalçınkaya’nın kullandığı telefon hattına ve kullanıcısı olduğu iddia edilen ID numarasına ilişkin TDT’leri istemiştir. Merak edilen husus, mahkemenin kendisinin incelemesine bile fırsat verilmeyen verilerden hazırlandığı iddia edilen bu tutanağa delil muamelesi yapıp yapmayacağı ve MİT’in kendisi yerine geçerek Bylock sunucusundan hazırladığını söylediği verilere AİHM kararına rağmen itibar edip etmeyeceğidir.
<h2><strong>Güncel Yargılamalarla İlgili Çözümü Gereken Asıl Sorun</strong></h2>
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Bylock’la ilgili AİHM’in verdiği ihlal gerekçelerinin karşılanabilmesi ve Bylock’un delil olarak kullanılabilmesi gelinen nokta itibariyle mümkün değildir. Ancak, Yalçınkaya ve benzer nitelikteki yüz binden fazla dosyada asıl sorun, Bylock’un hukuka uygun olup olmadığından öte, Bylock ya da kriter kabul edilen hususlar vasıtasıyla isnat edilen örgüt üyeliği suçunun unsurlarının nasıl gerçekleştiğidir. Güncel yargılamalarda herkes Bylock’a odaklansa da Bylock suçun unsuru değil, delilidir. Bylock hukuka uygun elde edilmiş ve AİHM’in ihlal gerekçeleri karşılanmış olsaydı dahi durum değişmeyecek ve mahkemelerin, Bylock kullanmak suretiyle ilgililerin nasıl örgüt üyesi olduklarını ispatlamaları gerekecekti.

Fakat mahkemeler, bu yargılamalarda suçun maddi unsuru olan hiyerarşik yapıya dahil olma ve manevi unsuru olan darbe teşebbüsünü bilme ve isteme hususunu hiç araştırmamışlardır. Bu suçun olmazsa olmazı cebir ve şiddet kullanımıdır. Bu dosyalarda kişilerle ilgili yargılama konusu yapılan hususlar ise yasal ve anayasal hakların kullanımıdır. Yani, bu haklarını kullandıkları için insanlar cezalandırılmışlardır. İşte bu nedenle, AİHM 63 yıllık tarihindeki en ağır ihlal kararını vermiş ve demiştir ki; suçun unsuru olmayıp ancak bir delili olabilecek Bylock ya da başka bir kriterle insanları otomatik cezalandırmazsınız. Böyle bir cezalandırma ancak bir varsayımdan ibaret olur.

Mevcut durum itibariyle güncel yargılamalar kapsamında örgüt üyeliği suçunun unsurlarının ilgililer açısından ispatı neredeyse imkansızdır. Bu yargılamalarda unsurları oluşmamış suçun ancak delili olabilecek hususların yargılaması yapılmakta ve İnsanlar kanunda <strong>suç olarak tanımlanmamış</strong> eylemleri nedeniyle cezalandırılmaktadırlar. Bu nedenle, verilen cezalar suç ve cezaların yasallığı ilkesine aykırıdır. Dolayısıyla, kanunda suç olarak tanımlanmamış Bylock kullanmak, bankaya para yatırmak, dernek-sendika üyeliği, Garson fişlemesinde isminin yer alması, ankesörlü telefondan aranmak, gazete-dergi aboneliği, çocuğunu okula göndermek gibi hususlar nedeniyle yapılan yargılamaların neticesi CMK’nın 223/2-a maddesi gereğince beraattır.
<blockquote><strong><em>Bylock hukuka uygun elde edilmiş olsaydı ya da AİHM’in ihlal gerekçeleri karşılansaydı bile yapılması gereken, Bylock varsa otomatik cezalandırma yoluna gitmek değil, Bylock kullanmak suretiyle ilgililerin nasıl örgüt üyeliği suçunu işlediklerinin ispatlanmasıdır.</em></strong></blockquote>
<h2><strong>Sonuç Yerine</strong></h2>
AİHM’in ihlal kararından sonra yeniden başlayan Yalçınkaya yargılamasıyla birlikte, yıkılmaz bir tabu bizzat yargı eliyle yıkılmış ve Bylock’un hukuka uygun bir delil olmadığı tescillenmiştir. Zira yargı denetiminden geçememiş hiçbir delil yargılamada sanık aleyhine kullanılamaz. Hükümetin bile uğruna diğer kriterlerden vazgeçtiği ve tek suçlayıcı delil olarak AİHM’e sunduğu Bylock, AİHM’in ihlal gerekçelerinden sadece birinin karşılanmasına yönelik taleple yerle bir olmuştur. AİHM’in, özellikle Bylock verilerinin savcılığa tesliminden önce güvenilirliklerinin nasıl sağlandığına ilişkin soruya cevap bile aranmamıştır. Çünkü bu soruya verilebilecek hukuki bir cevap yoktur ve güncel yarılamalarda suçun unsurları yerine, varlığı araştırılan ve otomatik cezalandırmaya dönüşen Bylock’a delil muamelesi yapabilmesi mümkün değildir.

Bylock hukuka uygun elde edilmiş olsaydı ya da AİHM’in ihlal gerekçeleri karşılansaydı bile yapılması gereken, Bylock varsa otomatik cezalandırma yoluna gitmek değil, Bylock kullanmak suretiyle ilgililerin nasıl örgüt üyeliği suçunu işlediklerinin ispatlanmasıdır. Güncel yargılamaların hiçbirinde yapılmayan bu husus nedeniyle AİHM, AİHS’in 7. maddesinin ihlaline karar vermiştir. Bu aşamadan sonra mahkemelerden beklenen, artık bu cinnet haline bir son vermeleri ve AİHM’in de vurguladığı üzere, Yargıtay’ın ortaya koyduğu ilkeler doğrultusunda yargılama yapmalarıdır. Bunun yapılması halinde netice bellidir ve ilgililerin tamamı beraat edecektir.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 07 Apr 2024 21:40:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/aihm.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>31 Mart’ı nasıl izlemeli?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/31-marti-nasil-izlemeli-3374</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/31-marti-nasil-izlemeli-3374</guid>
                <description><![CDATA[31 Mart’ı nasıl izlemeli?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Artık şu malum. Anadolu Ajansına veri akışı belli bir sandık sıralamasıyla oluyor ve buradaki algoritma nedir tam çözümlenebilmiş değil ama AK Parti oranlarının yüksek olduğu sandık sonuçları daha çabuk geldiği biliniyor. Bu yüzden birincisi YSK yasakları kaldırdığını ilana edene kadar, ikincisi sayılan sandık oranı belli bir oranı geçene kadar beklemekte fayda var.</strong>

Seçim izleme ve sonuçlarını değerlendirmenin her seçim farklı dinamikleri olur. Bu seçime ilgi düşük olsa da seçim akşamı hala bir ilgi odağı olacaktır.

Bu seçim, hepimizi seçim heyecanı sardı diyebileceğimiz türden bir seçim olmuyor.  Geçmişe göre siyasete, özellikle de seçim siyasetine ilgisizliğin arttığı da artık araştırmalarla malum. Seçimler, artık uzatmalı dizilere döndü seçmenler için. Olan bitene ve olup biteceklere hakimiyet, ilgiyi azaltıyor. Karakterler sıkıcılaştı, dramatik ögeler azaldı, içerik zayıfladı. Oyunculuklar zaten tatmin etmiyor. Yeni yüzler oyuna dahil olmuyor. Velhasıl heyecan oluşturmuyor, göz ucuyla takip ediliyor. Fakat birinci ekran olarak olmasa da, ikinci ekran olarak seçim sahnesi hala takip ediliyor. Tam bir kayıtsızlık olduğu söylenemez. Olan daha çok memnuniyetsizlik. Toplum, siyasetçilerin ahlakından, becerisinden, siyasetsizliğinden, aynılaşmasından ve sürekli gerilim üretmesinden rahatsız. Gençler arasında bu rahatsızlık daha da yüksek. Bu fotoğrafta seçimlere katılımın oldukça azalması beklenebilir. Ama öyle olmuyor.

Toplum seçimleri milli bir spor faaliyeti olarak görüyor. Seçmen oy kullanmayı seviyor. Zira seçimler de olmasa siyasetten tamamen kopacaklar. Aslında her şeye rağmen seçimler, yurttaşların siyasete belli düzeylerde de olsa ilgili kalmalarını sağlıyor. Tabi seçim endeksli siyaset toplumu ve siyasetçileri siyasetsizleştiriyor: meselelerin üstünün örtülmesine, ertelenmesine ya da popülizm yolunda sağlıksız çözümlerin savulmasına ve yaygınlaşmasına neden oluyor. Bu ayrı bir yazı konusu. Gündem seçimler olduğuna göre biz siyasetin olumsuzluklarını bir kenara bırakıp, seçimleri nasıl izlemeli ona odaklanalım.

<strong>Günün keyfi</strong>

Seçimlerde ilk gösterge sanırım sandıklardaki yoğunluk olur. Sosyal medyada “önceki seçimlerdeki kadar yoğunluk yok” havadislerini duyabiliriz. Fakat buradan katılımı öngörmek, fark çok çok bariz değilse kolay değil. Zaten (büyükşehirlerde) 4 farklı oy kullanılacak olması oy verme işlemini biraz uzatan bir faktör. Bu yüzden genel seçim ile oy sıralarını karşılaştırmak çok kolay değil.

Bu arada, telaşa gerek yok. Oy kullanma, bulunduğunuz şehre göre saat 16:00 ya da 17:00’de bitiyor. Öğleden sonra da oy kullanılabilir. Genellikle de daha rahat oluyor. Zamanında oy kullanacağı binaya erişenler, sıradaysalar, kapılar kapatılsa da oylarını kullanıyor. Teorik olarak seçim yasakları (içki satışı dahil) 23:59’da sona eriyor. Fakat çoğunlukla çok daha erken 21:00’a bile kalmadan YSK kararıyla sona eriyor.
<blockquote><em><strong>Katılım ve geçerli oy oranları</strong></em><strong><em> için iki bazımız olmalı. Birincisi 2019’daki oranlar, ikincisi 2023’te yurtiçinde kullanılan oylardaki geçerli oy oranları. Sandık verisi geldiğinde ise, sandıkların 2019 ve 2023 karşılaştırmaları ile hangi parti seçmenlerinin bu seçim sandığa daha az gittiğini ortaya çıkarmak önemli bir analiz göstergesi olacak.</em></strong></blockquote>
<h2><strong>KATILIM ORANI KARŞILAŞTIRMASI ÖNEMLİ OLACAK</strong></h2>
<strong>Sandıklar kapanınca</strong>

Seçim yasakları kalkana kadar medyada sonuç açıklanması yasak. Ekran başında beklemenize gerek yok. Ancak tabi ki, Twitter’da sonuç sızdırmaya başlayanlar olur. Aşırı seçim bağımlısı biri iseniz Twitter’da dolaşarak sonuçlara denk gelebilirsiniz. Ama zaten bu sonuçlar yeterli sandık oranına henüz erişilmeden yayılmış olacağı için sağlıklı değil. Sadece aynı bölgelerde ya da sandıklardaki geçmişe göre karşılaştırmalar anlamlı bir tahmin üretilmesine katkı sağlayabilir.

Artık şu malum. Anadolu Ajansına veri akışı belli bir sandık sıralamasıyla oluyor ve buradaki algoritma nedir tam çözümlenebilmiş değil ama AK Parti oranlarının yüksek olduğu sandık sonuçları daha çabuk geldiği biliniyor. Bu yüzden birincisi YSK yasakları kaldırdığını ilana edene kadar, ikincisi sayılan sandık oranı belli bir oranı geçene kadar beklemekte fayda var. Seçim bağımlısı değilseniz saat 21:00’den önce ekrana bakmaya hiç gerek yok. Sayımlar çok hızlı ilerler zaten. Hatta en güzeli sandıkların sayımı %80’lere gelene kadar hiç bakmamak, baksanız bile kestirimde bulunmamak.
<blockquote><em><strong>Bu seçimin ve her yerelin seçimin gözdesi İstanbul Büyükşehir sonuçları. İmamoğlu kazanmaya daha yakın. Fakat sadece kimin kazanacağı değil, ne kadar farkla kazanacağı da siyasetin geleceği açısından önemli olacak. 4-5 puanı aşan bir fark İmamoğlu’nun siyasi güç endeksini oldukça yukarılara taşır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>İMAMOĞLU İÇİN FARK ÖNEMLİ OLACAK</strong></h2>
<strong>Başarı göstergeleri:</strong>

Peki hangi sonuçlar seçim değerlendirmesi yapmak isteyenler için öncelikli olacak. Ben kendi sıralamama yer vereyim:

<strong>1. Katılım ve geçerli oy oranları</strong> bu seçimin en gözde göstergeleri benim için. Seçim gecesi sadece bu oranların kendisinden dahi kestirimler yapmak mümkün. Burada iki bazımız olmalı. Birincisi 2019’daki oranlar, ikincisi 2023’te yurtiçinde kullanılan oylardaki geçerli oy oranları. Sandık verisi geldiğinde ise, sandıkların 2019 ve 2023 karşılaştırmaları ile hangi parti seçmenlerinin bu seçim sandığa daha az gittiğini ortaya çıkarmak önemli bir analiz göstergesi olacak.

<strong>2. İBB sonuçları:</strong> Elbette bu seçimin ve her yerelin seçimin gözdesi İstanbul Büyükşehir sonuçları. İmamoğlu kazanmaya daha yakın. Fakat sadece kimin kazanacağı değil, ne kadar farkla kazanacağı da siyasetin geleceği açısından önemli olacak. 4-5 puanı aşan bir fark İmamoğlu’nun siyasi güç endeksini oldukça yukarılara taşır. Öte yandan fark az olursa ve buna, Ankara’da gözlemlenecek belirgin bir Yavaş üstünlüğü, CHP’nin toplamda 2019’a göre geriye düşmesi ya da yeni yerler eklemede etkisiz kalması ve/veya bazı yerleri kaybetmesi eklenirse, İmamoğlu kazansa dahi buruk bir zafer olarak kazanmış olacak. Hala seçimlerden güçlenerek çıkacak, fakat zayıflıkları da belirgin olmaya devam edecek.

<strong>3. Türkiye geneli:</strong> Üçüncü önemli sonuç, ülke genelinde il/ilçe meclisi oy dağılımları ortalaması. Bu metrik genel seçim için bir ara fotoğraf sağlıyor. Partilerin durumu hakkında fikir veriyor. Tabi her parti her yerde seçime girmedi, buna dikkat etmek gerekir. İkincisi yerel dinamikler de meclis oyunu az çok etkiler. Ama bunlara rağmen partilerdeki düşüş ve yükselişleri anlamak için az çok fikir sahibi olmaya yarar. 2023 sonuçları ile en azından belli şehirlerde, ilçelerde karşılaştırmalar, çıkış yapan ve düşüşe geçmiş partileri bize haber verecek.

<strong>4. Yavaş farkı:</strong> Ankara’da Yavaş’ın kazanacağı konusunda tereddüt yok. Farkın ne kadar açılacağına bakılacak. Bundan sonra, 8 puan üstü Yavaş işin başarı eşiğidir (2019’daki farkın iki katı). Hele de bazı anketlerdeki gibi aşkın bir fark ortaya çıkarsa, Yavaş’ı konuşmaya çok devam ederiz. Hatta üzerine bilimsel araştırmalar yapmaya ve bir vaka olarak anlamaya, incelemeye çalışmaya ihtiyaç artar (ki aslında her durumda yapmakta fayda var).

<strong>5. Meclislerde çoğunluk:</strong> Hem Ankara hem İstanbul seçimleri için bunlardan sonra bakılacak ilk şey meclis dağılımı olacak. Meclislerde çoğunluk yine Cumhur İttifak’ında kalabilir. Bu muhalefet açısından teknik olarak aşırı önemli değil, ama bunun tersinin gerçekleşmesi moral üstünlük açısından önemli. Meclis seçimleri ile Büyükşehir tercihleri arasında önemli farklılıklara tanık olacağız. Bu meclis dağılımlarını oldukça karmaşıklaştıracak. Hem muhalif seçmenler arasında hem iktidarı destekleyen seçmenler arasında, özellikle gençlerde, pusulalarda farklı partilere verme, çeşitleme yapma, yaygın bir davranış olacak. İstanbul ve Ankara’da meclis çoğunluğunun iktidarda kalması, muhalefetin başarı tatminini yine sınırlayacak. Seçmendeki apatinin azalması zorlaşacak. Meclislerde iktidarın çoğunluğu kaybetmesi ise gerçek bir dönüm noktası olur. “Artık” diye başlayan değerlendirmeler artar.

<strong>6. CHP’nin Büyükşehir performansı:</strong> Büyükşehirlerde CHP’nin Antalya, Eskişehir, Hatay’da kaybetme, Bursa ve Balıkesir’de kazanma ihtimali var. Artılar ve eksiler arasındaki fark başarı ölçümlemede bir parametre olacak. Bunlar arasında Hatay’ın muhalefet içi tartışmalar açısından ayrı bir önemi de var. CHP, etik sorunlara rağmen, sadece seçimi kazanma parametresi ile adaydan vazgeçemedi. Buna rağmen Hatay’ı kaybetmesi seçmenlerdeki olumsuz algısına bir tuğla daha ekleyecek. Bu durumda CHP, sadece etik açıdan hatalı değil, aynı zamanda beceriksiz de bulunacak. Hatta az farkla seçimi kazansa dahi bu geçerli, zira Zan vakası malum. Bu yüzden farkın CHP açısından, “Zan’ın ses kaydı açığa çıkmasa demek ki CHP kazanamıyormuş” yorumuna izin vermeyecek kadar açık olması gerekecek.
<blockquote><em><strong>DEM’i ve Kürt seçmenleri gözlemlemek için ilk bakacağım gösterge, Diyarbakır, Hakkâri, Van, Ağrı gibi önemli şehirler başta olmak üzere katılım oranları olacak. 2028 seçimleri ve sonrasında bölgede katılım oranları, hatta geçersiz oy oranları, Türkiye geneline göre belirgin bir fark gösteriyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>DEM İÇİN KATILIM ORANLARI ÖNEMLİ</strong></h2>
<strong>7. İstanbul İlçeleri:</strong> Yine İmamoğlu ve CHP başarısında önemli bir gösterge, İstanbul’da mevcut belediye sayısındaki artış olup olmayacağı olacak. Tuzla, Üsküdar, Arnavutköy, Sancaktepe gibi yerler mevcuda eklenebilecek ilçe sayısı önemli olacak.

<strong>8. İYİ Parti’nin bekası:</strong> İYİ Parti’nin oy kaybedeceği açık görünüyor. Genelde hiçbir partide siyaset kalmadı ama İYİ Parti ve Akşener sadece negatif siyasetten ibaret bir hale dönüştü. Bu da kaybettiren bir özellik. Seçmen liderlerin neye kızgın olduğunla değil ne söylediğiyle, ne önerdiğiyle dada çok ilgileniyor. CHP’li belediye başkanlarından aday yapılmayanlardan devşirerek kazandıkları belediyeler olabilir, ancak bu düşüşü gölgelemeyecek şekilde analiz edilebilmeli. Bu yüzden İstanbul ve Ankara’daki oy oranları (hem büyükşehirde hem de mecliste) daha kritik olacak. Bunun yanından iddialı oldukları, Ordu, Nevşehir, Kars gibi şehirlerdeki sonuçlar da itibarları açısından kritik öneme sahip.<strong> </strong>

<strong>9. DEM’in 3. Yolu: </strong>DEM’i ve Kürt seçmenleri gözlemlemek için ilk bakacağım gösterge, Diyarbakır, Hakkâri, Van, Ağrı gibi önemli şehirler başta olmak üzere katılım oranları olacak. 2028 seçimleri ve sonrasında bölgede katılım oranları, hatta geçersiz oy oranları, Türkiye geneline göre belirgin bir fark gösteriyor. Kürt seçmenlerin belli bir kesimi, sistemik siyasetin, seçimlerin anlamsız olduğunu, bir değişime imkân vermediğine inanıyor, sandığa gitmiyor ya da geçerli oy kullanmıyor. Bu yüzden bu oranlardaki değişim, DEM’in yeniden sahne alarak politika yapmak üzere 3. Yol girişiminin karşılığını görmek açısından önemli olacak. İkinci derece önem arz eden sonuç ise Diyarbakır, Mardin ve Van’daki oy oranlarının 2019’a göre değişimi olacak. En azından düşüş olmaması DEM için kritik eşik. Şayet bir artış da gözlemlenirse, DEM 1 Nisan tartışmalarına güçlü girecek.
<blockquote><strong><em>Seçimin gözdesi Yeniden Refah Partisi. Hem birçok yerde seçim sonuçlarını belirleyen, AK Parti’ye kaybettiren oldukları için, hem de gözle görülür yükselişleri ve bunun AK Parti’nin çözülüşüne etkisi açısından. YRP’nin iddialı olduğu Urfa ve Yozgat’taki oy oranı kadar, İstanbul, Ankara ve İzmir’de Büyükşehir seçimlerinde 2023 oylarının üstüne çıkıp çıkmayacağı önemli bir gösterge olacak.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>SEÇİMİN GÖZDESİ YENİDEN REFAH PARTİSİ</strong></h2>
<strong>10. Yeniden Refah’ın yenidenliği:</strong> Arka sıralara koymuş olsam da seçimin gözdesi Yeniden Refah Partisi. Hem birçok yerde seçim sonuçlarını belirleyen, AK Parti’ye kaybettiren oldukları için, hem de gözle görülür yükselişleri ve bunun AK Parti’nin çözülüşüne etkisi açısından. Tabi ahlakçı, muhafazakâr bir İslamcılığın sönümlenmeyen başarı hali, sol muhalefet açısından bir sorun. Ancak bunu öfkelenmeden sakince anlamaya çalışması gerekiyor. YRP’nin iddialı olduğu Urfa ve Yozgat’taki oy oranı kadar, Kocaeli, Konya gibi güçlü olduğu yerlerdeki yakaladığı oy oranı, tüm psikolojik baskılara rağmen İstanbul, Ankara ve İzmir’de Büyükşehir seçimlerinde 2023 oylarının üstüne çıkıp çıkmayacağı, seçim sonrası dönemdeki çıkışının devamı açısından önemli bir gösterge olacak.

<strong>11. Seküler milliyetçilik rekabeti:</strong> Zafer Partisi’nin İYİ Partiyi geçtiği yerlerin çokluğu İYİ Parti’den Zafer Partisi’ne geçişleri hızlandırabilir. İstanbul ‘da büyükşehir seçimlerinde Zafer Partisi’nin İYİ Partinin önünde bitirmesi tek başına bir moral üstünlük getirebilir.

Elbette bu göstergeler ilk bakışta izlenebilecek göstergeler. Sandık verilerine erişimden sonra, daha ilişkisel ve karşılaştırmalı analizlere ve seçim sonrası araştırmalara ihtiyaç var. Herkese anlamlı ve eğlenceli seçimler.]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 29 Mar 2024 21:59:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/31mart2024yerelsecimler.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyaseti sanatla buluşturan kampanyalar: Yeni bir seçim kültürüne doğru</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyaseti-sanatla-bulusturan-kampanyalar-yeni-bir-secim-kulturune-dogru-3312</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyaseti-sanatla-bulusturan-kampanyalar-yeni-bir-secim-kulturune-dogru-3312</guid>
                <description><![CDATA[Siyaseti sanatla buluşturan kampanyalar: Yeni bir seçim kültürüne doğru]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Aday kampanyalarının sanatsal bakış açışıyla yeniden yapılandırılması kent estetiğine katkıda bulunmanın yanı sıra yerel sanatçıların çalışmalarını da ön plana çıkarabilir. Bu şekilde adayların kültür sanatla ilgili vaatleri de daha somut bir zemine oturabilir. </strong>

31 Mart yerel seçimlerine sayılı günler kala, adayların afişleri yerine sokaklar sanat eserleri ile donatılmış olsa nasıl bir fotoğraf olurdu diye yapay zekaya sordum. O da aşağıdaki görselleri hazırladı.

<img class="alignnone size-full wp-image-107671" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/03/Siyaseti-sanatla-bulusturan-kampanyalar-Yeni-bir-secim-kulturune-dogru.png" alt="" width="1600" height="900" />

Outdoor reklamlar, gösterim başına maliyeti açısından bakınca düşük bütçeli medya olanağı sağlaması, oradan geçen herkese ulaşma potansiyeli ve sadece yerel kitleye hitap etmesi açılarından yerel seçim kampanyalarının vazgeçilmezi. Şehirler belediye başkanı ve muhtar adaylarının fotoğraflarıyla dolu billboardlar, posterler, afişlerle kaplanmış durumda. Bu durum hem görsel kirlilik, hem de kargaşaya yol açıyor. Sosyal medya platformu X’te seçim afişlerinin yarattığı görüntü kirliliği üzerine birçok yorum yapıldı. Aralarında en dikkat çekici olanlarından biri Mustafa Sandal’ın “yurtdışından biri gelip bu afişleri görse erkek güzellik yarışması var zannedebilir” şeklindeki espri dolu sözleriydi. Açık hava reklamcılığının en büyük dezavantajı kısa gösterim süresi nedeniyle kısa ve net mesaj vermek isteyen adaylar bir fotoğrafları, adları, kısa bir mesaj ve parti logosundan (İzmir’de Akp adayı Hamza Dağ parti logosu kullanmadı) oluşan afiş ve posterleriyle karşımıza çıkıyor. Bu sene her partinin kendi adayıyla seçime girmesiyle oluşan aday enflasyonuyla da sokaklar adayların poster sergisine dönüşmüş durumda. (1)

Eğer aday kampanyalarının bu afiş sergisinin zorunlu bir parçası isek, neden hayal gücümüzü sınırlayalım ki? diye düşündüm. Aklımdan geçen, afişlerin yerini alacak sanatsal çalışmaların harika olacağıydı. Van Gogh, Picasso, Monet, Matisse gibi ressamların eserlerinin hayalimde canlandığı bir an oldu; bu, adeta bir şölendi. Yerli sanatçıların eserleriyle süslenmiş afişler, duvar sanatları, grafitiler veya adayların anlık canlı portre çalışmaları... Acaba fazla mı hayalperestim? Internet reklamcılığı gibi sınırsız yaratıcılık olanağı sunan mecralarda bile sanatın pek dahil edilmediği, (İstanbul BB kültür sanata dair yapılan belediye çalışmalarını ön plana çıkararak kentin kültür sanatına katkıda bulunuyor) kent kültürü ve sanatına dair vaatlerinden akılda kalan çok az şey olduğu bir dönemde, canlı performanslar, yerel sanatın desteklenmesi ve estetik zevklerimizin artırılmasına yönelik bir kampanya beklemek gerçekten abartılı mı olurdu?
<blockquote><em><strong>Aklımdan geçen, afişlerin yerini alacak sanatsal çalışmaların harika olacağıydı. Van Gogh, Picasso, Monet, Matisse gibi ressamların eserlerinin hayalimde canlandığı bir an oldu; bu, adeta bir şölendi.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ADETA BİR ŞÖLEN</strong></h2>
Eğer aday kampanyalarının bu afiş sergisinin zorunlu bir parçası isek, neden hayal gücümüzü sınırlayalım ki? diye düşündüm. Aklımdan geçen, afişlerin yerini alacak sanatsal çalışmaların harika olacağıydı. Van Gogh, Picasso, Monet, Matisse gibi ressamların eserlerinin hayalimde canlandığı bir an oldu; bu, adeta bir şölendi. Yerli sanatçıların eserleriyle süslenmiş afişler, duvar sanatları, grafitiler veya adayların anlık canlı portre çalışmaları... Acaba fazla mı hayalperestim? Internet reklamcılığı gibi sınırsız yaratıcılık olanağı sunan mecralarda bile sanatın pek dahil edilmediği, (İstanbul BB kültür sanata dair yapılan belediye çalışmalarını ön plana çıkararak kentin kültür sanatına katkıda bulunuyor) kent kültürü ve sanatına dair vaatlerinden akılda kalan çok az şey olduğu bir dönemde, canlı performanslar, yerel sanatın desteklenmesi ve estetik zevklerimizin artırılmasına yönelik bir kampanya beklemek gerçekten abartılı mı olurdu?

Bu düşüncelerle yapay zekaya aday afişleri yerine sanat eserleriyle donatılmış sokak tasviri fotoğrafı istedim. O da bazı görseller hazırladı. Eminim bu konuda çalışmalar yapan arkadaşlarımız çok daha iyilerini hazırlayacaktır. Bu bize siyasi kampanya stratejilerinin nasıl sanatla içiçe geçirilebileceği ve seçim sürecinin böyle bir vizyonla estetik ve yenilikçi platforma dönüştürülebileceği konusunda önemli bir perspektif sunuyor. Sanatsal yaklaşımların kullanılması, mesajların daha yaratıcı ve etkileyici bir şekilde sunulmasını sağlayabilir ve bu da seçmenlerin dikkatini çekebilir ve daha kalıcı bir izlenim bırakabilir. Bugüne kadar yapılmış çalışmaları incelediğimizde sanattan faydalanıldığını görüyoruz.

Barack Obama'nın 2008 kampanyasında kullanılan Shepard Fairy imzalı "Umut" posteri, siyasi sanatın ne kadar güçlü ve ikonik olabileceğinin mükemmel bir örneği. Bu stilize portre, sadece seçmenlerin ilgisini çekmekle kalmamış, aynı zamanda umut ve değişim gibi evrensel değerleri simgeleyen bir sanat eseri olarak kültürel bir fenomen haline gelmiş durumda. (2)

<img class="size-full wp-image-107664 aligncenter" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/03/OBAMA-HOPE.jpeg" alt="" width="1600" height="900" />

Latin Amerika'da yerel siyasi adayların kültürel ve tarihi simgelerle iç içe geçmiş imajlarını kullanması, yerel kimlik ve değerlerle bağ kurarak seçmenlerle daha samimi bir iletişim kurmayı mümkün kılıyor. Bu tür duvar resimleri, sadece bir reklam aracı olmaktan öte, topluluk sanatının bir parçası olarak değerlendiriliyor ve bölgesel kimliği güçlendiriyor. Her ne kadar bir seçim süreci örneği olmasa da fikir vermesi açısından, Gezi sürecinde hazırlanan zeka dolu grafik sanat afişler, sanatsal yaklaşımlı sosyal medya içerikleri, piyano resitalinden, dans gösterilerine bizzat sanatın kendisinin kullanımı da en iyi örneklerden gösterilebilir.
<blockquote><em><strong>Sanat, siyasi ifadenin güçlü bir aracı olarak kullanıldığında, seçim sürecini görüntü kirliliğinden bir sanat festivaline dönüştürme potansiyeline sahip olabilir.</strong><strong>Dünya genelinde, demokrasiyi güçlendirmek ve seçmenleri daha etkin bir şekilde katılıma teşvik etmek amacıyla taban hareketleri ve yerel adaylar tarafından "Demokrasi için Sanat" kampanyaları hayata geçirildi.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>GÖRÜNTÜ KİRLİLİĞİ YERİNE SANAT FESTİVALİ</strong></h2>
Bu yaklaşımlar, siyasi kampanyaların sadece siyasi mesajlar iletmekle kalmayıp, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir diyalog başlatma ve topluluğun estetik değerlerini zenginleştirme potansiyeline sahip olduğunu gösteriyor. Sanat, siyasi ifadenin güçlü bir aracı olarak kullanıldığında, seçim sürecini görüntü kirliliğinden bir sanat festivaline dönüştürme potansiyeline sahip olabilir.

Dünya genelinde, demokrasiyi güçlendirmek ve seçmenleri daha etkin bir şekilde katılıma teşvik etmek amacıyla taban hareketleri ve yerel adaylar tarafından "Demokrasi için Sanat" kampanyaları hayata geçirildi. Bu girişimler, sanatçıların demokratik süreçleri, oy verme katılımını ve özel konuları desteklemek üzere yarattıkları görsel olarak çekici eserleri ön plana çıkarıyor. Geleneksel siyasi reklamcılık metodlarından çok daha derin bir etkileşim sağlayarak, toplumu sanat aracılığıyla meşgul ediyorlar. (3)

Sanatçıların bu süreçlere dahil edilmesinin elbette dezavantajları da var. Çoğu kez kampanya şarkısı veya konser yoluyla sürece dahil olan sanatçıların politik kimlikleriyle bir parti aparatına dönüşmesi olumsuz bir durum yaratıyor. Sadece ülkemizdeki müzik camiasındaki sanatçıların değil, geçmişte Picasso gibi dünyaca ünlü ressamların da politik süreçlere dahil olmasının sanatçıya negatif etkilerini biliyoruz. Ancak görsel sanat yaklaşımının sanatçıları aparata dönüştürmeden de işbirlikleriyle toplumsal katkı sağlayacak estetik değer katacak açıdan değerlendirilmesi mümkün.

Aday kampanyalarının sanatsal bakış açışıyla yeniden yapılandırılması kent estetiğine katkıda bulunmanın yanı sıra yerel sanatçıların çalışmalarını da ön plana çıkarabilir. Bu şekilde adayların kültür sanatla ilgili vaatleri de daha somut bir zemine oturabilir. Kampanya süresince sergilenen sanat eserleri adayların sanatı destekleme konusundaki sözlerinin canlı bir örneği olmuş olur. Seçim kampanyaları için adayların sadece politik mesajlarını değil, aynı zamanda kentsel estetiğe ve kültürel zenginliğe olan katkılarını da vurgulayan bir yaklaşım, seçmenler üzerinde olumlu bir etki bırakabilir.

Sanat aracılığıyla seçmenle duygusal bağ kurulabilir. Adayların bu tür bir yaklaşımı benimsemesi seçmenlerin gözünde onları sadece birer politik figür olmaktan çıkarıp, onlara toplumun kültürel ve estetik değerlerini koruma ve geliştirme konusunda gerçek bir paydaş olarak bakılmasını sağlayabilir. Bu tür bir yaklaşım sadece bir seçim dönemine özgü olmak yerine uzun vadede toplumsal ve kültürel bir gelişmeye de katkı sağlayabilir mi diyerek yazımı tamamlıyorum. Belki gerçekleşmesi zor ancak denenmeye değer. Seçim süreçlerini sadece bir politik yarış olmaktan çıkarıp seçmenin de politik sürece daha anlamlı ve estetik şekilde katılımını sağlayabilir.

<hr />

(1) Clow,E.K, Baack,D.(2002), “Integrated Advertising, Promotion and Marketing Communications”
(2) https://en.wikipedia.org/wiki/Barack_Obama_"Hope"_poster
(3) artists4democracy.com

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 28 Mar 2024 21:30:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/secim-posterleri.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Buharlaşan temel haklar ve insan onuru</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/buharlasan-temel-haklar-ve-insan-onuru-3305</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/buharlasan-temel-haklar-ve-insan-onuru-3305</guid>
                <description><![CDATA[Buharlaşan temel haklar ve insan onuru]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Ülkemizde adalet ve huzurun kalıcı ve sürdürülebilir olması isteniyorsa, insanların birbirlerini kimliklerinin ötesinde; haklar ve özgürlükler merkezinde eşit görmesi şarttır. Bunun sağlanabilmesi için de; temel hak ve özgürlükleri, insan hakları ve onurunu, evrensel/ temel hukuk ilkelerini vs. her şeyin merkezine almak gerekir.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">"Yeni bir Türkiye için; her alanda yeni bir felsefeye ve bir araya gelmeye ihtiyacımız var!"</span>

<span style="font-weight: 400;">Nazi döneminde Yahudilere; işkenceler, sansürler, sürgünler, infazlar, idamlar, gazla katliamlar, öjeniler, T4’ler, özgürlük kısıtlamaları, dayatmalar, ötekileştirmeler, dışlamalar, ayrımcılık vb insanlık dışı muameleler uygulandı. Almanya 2. Dünya Savaşı’nı kaybettikten sonra birçok; asker, yargıç, savcı, polis, gardiyan, bakan, bürokrat, doktor vs Nürnberg Mahkemelerinde Holokost’tan dolayı yargılandı.  Bu soykırım suçlularının birçoğunun,savunmalarında verdikleri ifadelerden en çok dikkat çekeni -Wilhelm Reich’in de “Dinle Küçük Adam” adlı kitabında ifade ettiği gibi “Biz sadece talimatları yerine getiriyorduk!” olmuştur.</span>

<b>"Biz sadece talimatları yerine getiriyorduk!” savunmasının</b> <b>açılımı aslında şudur; “Bizim aklımız ve vicdanımız yoktur. Bizler birer robotuz. Biz; dini, milli, ideolojik vs öğretileri insan hakları ve onurundan daha önemli kabul ediyoruz. Kimliklerimiz, insanı insan olarak görmemize engel oluyor. Talimatları yerine getirmediğimiz takdirde kaybetme ihtimalimiz olan; para, makam ve işimiz insana değer vermekten ve onun hukukunu korumaktan daha önceliklidir. Dolayısıyla görev alanımız içerisindeki insanlar aslında bizler için insan değil; sadece birer eşya veya objeden ibarettir..!"</b>
<blockquote><em><b>Almanların; Hitler döneminden sonra çıkardıkları en önemli derslerden birisi; insan hakları ve onurunun her şeyden üstün olduğunu tekrar hatırlamaları oldu! </b></em></blockquote>
<h2><b>ALMANLARIN HİTLER DÖNEMİNDEN ÇIKARDIKLARI DERS</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Almanların; anlatmış olduğum ve birçoğu insanlık suçu olan uygulamalarıyla milyonlarca insanın hayatını yerle bir eden Hitler döneminden sonra çıkardıkları en önemli derslerden birisi; insan hakları ve onurunun her şeyden üstün olduğunu tekrar hatırlamaları oldu! Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı'nda sonra 1949 yılında yeniledikleri anayasalarının ilk iki maddesine; </span>
<ol>
 <li><span style="font-weight: 400;">İnsan onuru dokunulmazdır. Tüm devlet otoritesi, onu gözetmek ve korumakla yükümlüdür.</span></li>
 <li>Alman halkı bu nedenle; ihlal edilemez ve devredilemez insan haklarını, yeryüzündeki her türlü insani ortaklığın, barışın ve adaletin temeli olarak kabul eder.</li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Maddelerini koydular.</span>

<span style="font-weight: 400;">Dünyada, Almanlardan sonra benzer ifadeleri kendi anayasalarının ilk maddelerine koyan diğer bir ülke de; Filistinlilere yaptıkları insanlık suçlarından dolayı İsrail'e, Lahey’de Soykırım Davası açan Güney Afrika'dır (1997). Yani, Yahudilerin yoğunlukta olduğu bir ülkeye onlarca Müslüman ülkeden hiç biri (Türkiye başta olmak üzere) dava açamayıp da; kendilerinin dava açtığı Hıristiyanların yoğun olduğu bir Afrika ülkesi olan Güney Afrika!  Evet, Güney Afrika’nın bu çıkışı; insan hakları ve onuru konusunda dev aynasına değil boy aynasına bakılması gerektiğini bir kere daha ortaya koydu! Hiçbir şey tesadüfî değil!</span>

<span style="font-weight: 400;">Ülkemizde ise, işkenceci cezaevi müdür ve gardiyanlarından (özellikle 12 Eylül döneminde), "Eşitlik olsun diye bir sağdan bir soldan astık!” diyen Kenan Evren’lerden günümüze kadar; gücü, otoriteyi, yetkiyi vs kötüye kullanıp hukuku çiğneyen, insanlık suçu işleyen ve insanları “sivil ölüme" maruz bırakanların sayısı az değildir!</span>

<span style="font-weight: 400;">Diğer taraftan Türkiye’de; buzdolabında cesetler saklandı, insanlar helikopterlerden atıldı, beyaz toroslarla ve siyah transporterlarla insanlar kaçırıldı, sorgularda ve cezaevlerinde işkenceler yapıldı, cezaevlerinde insanlar rehin tutuldu, cami avlusunda kendini asan eski askerler, eşleri tarafından katledilen kadınlar, tecavüze uğrayan ve yetkililer tarafından; "Bir defadan bir şey olmaz!" denilen çocuklar oldu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Madımak Katliamı ne hazindir ki zaman aşımına uğradı. Gezi olaylarından dolayı hiç olmadık kişiler terörden soruşturma geçirdi. 15 Temmuz’dan sonra KHK’lı olan ve olmayan 2,3 milyon kişiye terör iddiasıyla işlem yapıldı. Hayır, yanlış okumadınız; 85 milyonluk </span>
<blockquote><em><b>Türkiye’de 2,3 milyon kişiye büyük bir hukuk katliamıyla terörden işlem yapıldı ve ilginçtir AİHM’in Yalçınkaya Kararı’na rağmen işlem yapılmaya devam edilmektedir</b><span style="font-weight: 400;"> </span></em></blockquote>
<h2><b>2,3 MİLYON KİŞİYE HUKUK KATLİAMIYLA TERÖRDEN İŞLEM YAPILDI</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Türkiye’de 2,3 milyon kişiye büyük bir hukuk katliamıyla terörden işlem yapıldı ve ilginçtir AİHM’in Yalçınkaya Kararı’na rağmen işlem yapılmaya devam edilmektedir (AİHM, 167 sayfalık Yalçınkaya Kararı’yla; "KHK’lılarla ilgili davalarda </span><b>8 yıldır ‘sistematik olarak!’ kanunsuz suç üretiliyor ve adil yargılama yapılmıyor!"</b><span style="font-weight: 400;"> diyerek tarihi ve korkunç bir gerçeği ortaya koydu.) Ve daha neler neler..!</span>

<span style="font-weight: 400;">Evet, temel insan hakları konuları; Yaşama hakkı, işkenceyi önleme, özgürlük ve güvenlik, özel hayat, ifade özgürlüğü, din ve vicdan hürriyeti, adil yargılanma, örgütlenme, vatandaşlık hakları, toplanma hakkı, haberleşme hakkı, çocuk hakları, kadın hakları vb konuları içermektedir. Ve temel haklara ne kadar saygı duyulur ve riayet edilirse insan onuru da o derece yükselir.</span>

<span style="font-weight: 400;">İnsanın, sadece insan olmasından kaynaklı bu kadar hakları varken bizim coğrafya başta olmak üzere Ortadoğu’da insan hakları ve onuru; din kadar, milliyetçilik kadar, ideolojiler kadar, para kadar, makam kadar vs. değer görmemiştir. Görmediği için de kamplaşmalar, kutuplaşmalar ve ayrımcılık bitmemiş, bitmediği için de geri kalmışlık sona ermemiştir! Bugün hamaset yapan, nutuklar çeken, herkese gider yapan, böbürlenen ve kibirle yürüyen siyasilerin sorumlu oldukları insanlara ne kadar değer verdiklerini görmek için; insan haklarına, onuruna, özgürlüklerine ve ekonomik durumlarına vb dönüp bakmak yeterlidir. Bu konulardaki hal-i pür melalimiz ortadadır!</span>

<span style="font-weight: 400;">Bir ülkenin medeniyet ve modernlik ölçüsü; havalimanları, otobanlar, demiryolları vb den önce; insan hakları, özgürlükleri, kişi başı gelir seviyesi, insan onuruna ne kadar değer verdiği vb ile ölçülür. Bu temel haklarda hassas olan yönetimler insanların temel ihtiyaçlarını da karşılar ve insanın “insanca yaşama standartları”nı da düşünür. </span><span style="font-weight: 400;"> </span>
<blockquote><em><b>Uluslararası endeks ve istatistiklere göz atıldığında; ekonomi, demokrasi uygulamaları, basın ve ifade özgürlüğü, en iyi emeklilik şartları, kişi başına düşen milli gelir, asgari ücret vb parametrelerde en önde olan ülkelerin aynı zamanda kendi vatandaşlarına karşı insan hakları ve onurunu da en üstte tutan ülkeler olduğu görülecektir. Biz ise, bundan fersah fersah uzağız!</b></em></blockquote>
<h2><b>ULUSLARARASI STANDARTLARDAN FERSAH FERSAH UZAĞIZ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Toplumsal adaleti ve toplumsal zenginliği tesis eder. Ve yöneticiler bu hususları bütün resmi uygulamalarında bizzat gösterir. </span><b>Uluslararası endeks ve istatistiklere göz atıldığında; ekonomi, demokrasi uygulamaları, basın ve ifade özgürlüğü, en iyi emeklilik şartları, kişi başına düşen milli gelir, asgari ücret vb parametrelerde en önde olan ülkelerin aynı zamanda kendi vatandaşlarına karşı insan hakları ve onurunu da en üstte tutan ülkeler olduğu görülecektir.</b><span style="font-weight: 400;"> Biz ise, uluslararası istatistiklerde ortaya konulduğu üzere birçok alanda bundan fersah fersah uzağız!</span>

<span style="font-weight: 400;">Ülkemizde siyasete ve yöneticilere; insanın temel ihtiyaçlarının karşılanması yerine hâlâ kimlik üzerinden bakanlar var. Aidiyet tercihleri; haklar ve özgürlükler yerine çoğunlukla kimlikler üzerinden yapılıyor. Ve hâlâ, kimliğe dayalı aidiyetin iktidarda olması veya iktidarda kalmasıyla bütün sorunların çözüleceğine inananlar var. Bu mümkün değil! </span><b>Ülkemizde, vatandaşların tamamı Müslüman olsa veya ateist olsa veya Atatürkçü olsa, sosyalist olsa, sağcı, solcu, milliyetçi, Türk, Kürt vs olsa; ekonomik, hukuki, sosyal, eğitimsel, kültürel vs problemlerimiz çözülemez! Toplumsal sorunlarımızın çözülebilmesi için kimliklerimiz, inançlarımız, milliyetimiz vb den önce insanın, sadece insan olmasından kaynaklı temel hakları, özgürlükleri, onuru, ekonomik haklarının vs. yeniden inşası gerekmektedir.</b>

<span style="font-weight: 400;">İnsanlık; kölelik, ırkçılık, ayrımcılık, beden ve zaman sömürüsü, haksız kazanç, zayıfların sırtından geçinme, cinsiyet ayrımcılığı, haklıların güçlüler tarafından ezilmesi, emek gaspı, yoksullaştırma, cahilleştirme, sağlık ve gıda ihtiyaçlarına erişememek gibi onlarca belki yüzlerce hak ihlalleri, mağduriyetler, hukuksuzluklar, işkenceler, zulümler vs yaşaya yaşaya bugünlere geldi. Bunların hemen hepsi; insan onurunu rencide eden, aşağılayan, ötekileştiren, kişiliğini zedeleyen, yok sayan, sağlığını bozan veya itibar suikastı (ad hominem) yapan suçlardı. Yaşanan bunca insanlık dışı muameleler sonucunda dökülen gözyaşları, kanlar ve yitirilen canlar; failler adına birer utanç manzaraları olarak tarihe geçti ve geçmektedir. Bütün bunların sonucunda; insanlıkla çırpınanların zorlu mücadele ve çabaları neticesinde bugünkü temel haklar ve özgürlükler inşa edildi. </span>
<blockquote><em><b>Evet, ülkece son zamanlarda kaybedilen onurumuzu her alanda tekrar kazanmalıyız! Nazım’ın dediği gibi; "</b><b>Esas olan sadece yaşamak değil, insana yakışır şekilde ve onurlu yaşamaktır. Teslim olmadan, boyun eğmeden, sürünmeden, el etek öpmeden yaşamak..!"</b></em></blockquote>
<h2><span style="font-weight: 400;"> </span><b>NAZIM’IN DEDİĞİ GİBİ ONURLU YAŞAMAK</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Bu yolda; Kiros Silindiri, Asoka Fermanları, Medine Sözleşmesi, Magna Carta, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi yazılı kurallar yeryüzündeki hemen herkesi, her kıtayı ve her zamanı ilgilendiren kurallara temel teşkil etmiştir. Böylece insanlığın tamamı için geçerli olan haklar ve kanunlar ortaya konulmaya çalışılmıştır. </span>

<span style="font-weight: 400;">İnsanlığın bugüne kadar geliştirdiği insan hakları ve temel hukuk ilkeleriyle, toplum içerisindeki diktatörler, zorbalar, çıkar grupları ve faşistlere karşı; halkın hakları ve yurttaşların onuru korunmak istenmiştir. Bu evrensel kuralların uygulamaya geçmesi ise o toplumun ne kadar bilinçli ve duyarlı olduğu ve bu konulara ne kadar sahip çıktığıyla alakalıdır. </span>

<span style="font-weight: 400;">Ülkemizde adalet ve huzurun kalıcı ve sürdürülebilir olması isteniyorsa, insanların birbirlerini kimliklerinin ötesinde; haklar ve özgürlükler merkezinde eşit görmesi ve birbirlerine eşit muamelede bulunması şarttır. Bunun sağlanabilmesi için de; temel hak ve özgürlükleri, insan hakları ve onurunu, evrensel/ temel hukuk ilkelerini vs. her şeyin merkezine almak gerekir. Bunu başarabilirsek; yurttaşlarımızın tek tek var olduklarından ve gelecek vaat edeceklerinden bahsedebiliriz. Bireysel tercihlere saygı duymakla birlikte birbirimizde aramamız gereken en temel unsurlar bunlar olmalıdır. Aksi takdirde; faşizmin, fanatizmin ve menfaatçiliğin çalkantıları arasında boğulur, yoksullaşır, bilinçsizleşir ve ipi kopan tesbih taneleri gibi birbirimizden hızla uzaklaşırız!</span>

<span style="font-weight: 400;">Evet, ülkece son zamanlarda kaybedilen onurumuzu her alanda tekrar kazanmalıyız! Nazım’ın dediği gibi;</span> "<i><span style="font-weight: 400;">Esas olan sadece yaşamak değil, insana yakışır şekilde ve onurlu yaşamaktır. Teslim olmadan, boyun eğmeden, sürünmeden, el etek öpmeden yaşamak..!"</span></i>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 11 Apr 2024 21:35:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/insan-haklari-33.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sokak röportajları ve temsili demokrasi krizi</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sokak-roportajlari-ve-temsili-demokrasi-krizi-3241</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sokak-roportajlari-ve-temsili-demokrasi-krizi-3241</guid>
                <description><![CDATA[Sokak röportajları ve temsili demokrasi krizi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Temsili demokrasi krizi sadece Türkiye’de görülen bir durum değil, dünya genelinde de sıkça tartışılan bir olgu. Demokrasinin işleyişine ilişkin çok çeşitli sorunlar olsa da temsil fonksiyonunun yerine getirilemiyor oluşu çok ciddi bir problem olarak önümüzde duruyor.</strong>

Seçimlere çok az bir süre kaldı ve sonucu hepimiz merakla bekliyoruz. Anketler ve sokak röportajları seçim sonuçlarına ilişkin bir tahmin yürütmemize yardım etmeyi hedeflese de oradaki tablonun sandığa yansımayabileceğini geçen yılki seçimlerde gördük. Ben yine de sokak röportajı videolarını izlemeyi seviyorum. Normal hayatta belki de yolumun hiç kesişmeyeceği insanları dinlemek, onların zihin dünyalarına bir pencere açmak hoşuma gidiyor. Özellikle dünyayı, yaşamı ve tabi ki Türkiye'nin mevcut problemlerini algılayışlarını öğrenmek toplumu anlamak için ufuk açıcı olabiliyor. Teorilerin pratiğe yansımasının beklediğimiz gibi olmayabileceğini ve rasyonel zihinle oluşturulan gelecek projeksiyonlarının gerçek hayatın soğuk duvarlarına çarptığını görmek hüzün verici olsa da yaşadıklarımızı anlamlandırmak önemli.<strong> </strong>
<blockquote><em><strong>Sokak röportajlarında ekonomiden şikâyet eden dar gelirli insanların ekonomik sıkıntılardan muhalefeti sorumlu tutması ya da bu zorlukları Allah'ın onları sınaması olarak değerlendirmesi bana çok inanılmaz geliyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SOKAK RÖPORTAJLARININ GÖSTERDİĞİ İNANILMASI GÜÇ GERÇEK</strong></h2>
Sokak röportajlarında ekonomiden şikâyet eden dar gelirli insanların ekonomik sıkıntılardan muhalefeti sorumlu tutması ya da bu zorlukları Allah'ın onları sınaması olarak değerlendirmesi bana çok inanılmaz geliyor. En basit akıl yürütme ile ekonomi politikalarını muhalefetin değil iktidarın belirliyor olduğu idrak edilebilmeli diyorum. Ekonomik sorunları Allah'ın imtihanı olarak görenlerin neden sadece yoksulların imtihan edildiğini sorgulamamaları, iktidarın ve iktidara sırtını dayayanların kısa sürede inanılmaz bir zenginleşme yaşadığını ve ne hikmetse bu kişilerin hiç imtihan edilmediklerini(!) düşünememeleri çok anlaşılmaz geliyor. Gerçekten de bazı sokak röportajlarını izlerken insan duyduklarına inanmakta zorlanıyor. Bir insan nasıl bu kadar kör olabilir diye düşünsek de böyle bir realite var maalesef. Bu durumu kabullenmek ve buna bir çözüm bulmak gerektiği de aşikâr.

Meselenin sadece gerçekleri görememe olmadığını da eklemek gerekiyor. Bazıları görse de görmemiş gibi davranmayı tercih ediyor, hatta bazen açıkça yalan söylüyor. Geçenlerde izlediğim bir videoda sabahın köründe buz gibi havada ucuz et kuyruğuna girmiş yaşlı teyzelerin hallerinden memnun olduklarını söylemeleri ve keyif için beklediklerini ifade etmeleri gerçekten garipti. Aklı başında hangi insan soğuk havada saatlerce ayakta sıra beklemekten keyif alabilir ve bu durumdan memnun olabilir ki? Bu sorunun cevabını aslında biliyoruz. Burada anlamadığımız şey insanların nasıl böyle beyanlarda bulunabildiği. İnsanları bu şekilde davranmaya iten motivasyonu anlamak kolay olmuyor. Kimlik siyasetinin Türkiye’de çok etkin olduğunu biliyoruz. Ancak mevcut durumu sadece kimlik siyasetiyle açıklamanın mümkün olduğunu sanmıyorum.<strong> </strong>
<blockquote><em><strong>Türkiye'de hiçbir zaman dört başı mamur bir demokrasi olmadı, amenna. Ancak çok partili sisteme geçtikten sonra tek bir partinin toplum üzerinde bu kadar yaygın ve hegemonik bir iktidar kurmasına da şahit olmamıştı bu topraklar.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>BU KADARINA ŞAHİT OLMADI BU TOPRAKLAR</strong></h2>
Türkiye'de hiçbir zaman dört başı mamur bir demokrasi olmadı, amenna. Ancak çok partili sisteme geçtikten sonra tek bir partinin toplum üzerinde bu kadar yaygın ve hegemonik bir iktidar kurmasına da şahit olmamıştı bu topraklar. Demokrasinin işleyişinde olmazsa olmaz nitelikte olan sivil toplum, özgür basın, hukukun üstünlüğü vb. konularda geçmişte de sıkıntılar vardı. Ancak tek bir kişi ve partinin tüm yapılar üzerinde böylesi bir tahakküm kurması tanıdık olmadığımız bir durum. Belki de bu yüzden anlamlandıramıyoruz yaşadıklarımızı. Geçen gün izlediğim başka bir sokak röportajında emekli bir beyefendi "5 kuruş para vermese de oy veririm" şeklinde bir ifade kullandığında çevrede bulunan diğer insanlar gerçekten inanılmaz bir öfkeye kapılıyordu. Ki benzer ifadeleri pek çok röportajda izledim. Ekonomiden yoksulluktan şikâyet edip yine de mevcut iktidarı destekleyeceğini söyleyen insanları anlayamıyoruz. Efsunlanmış gibi görünüyorlar; çünkü söylenilen hiçbir şey, yapılan hiçbir açıklama onlara ulaşmıyor. Bu da haliyle toplumun geri kalanında öfkeye ve umutsuzluğa neden oluyor. Mevcut iktidar ne yaparsa yapsın, ülke batsa da çıksa da iktidara oy veren kitlenin fikrini değiştiremeyiz şeklindeki bir düşünce hayal kırıklığına yol açıyor. Bu da toplum içinde kırılmalara ve huzursuzluğa sebep oluyor. Peki, bu kişilerin iktidara, daha doğrusu cumhurbaşkanına olan aşkını(!) demokrasi çerçevesinde nasıl değerlendireceğiz?

Demokrasinin tanımı ve unsurları üzerinde dünya genelinde bir uzlaşı olmadığı herkesçe kabul edilen bir gerçek. Demokrasiyi dar anlamda seçimlere indirgeyen tanımlar olsa da genel kabul, demokrasinin seçimler dışında pek çok unsuru olduğu ve demokratik toplumun gerekleri var olmadan demokrasiden bahsedemeyeceğimiz yönünde. Demokrasinin unsurları dediğimizde ise insan haklarından güçler ayrılığına, özgür medyadan hukukun üstünlüğüne uzanan geniş bir yelpaze söz konusu. Ancak en temelde bu unsurlarla açıklanmak istenen geniş tanımlı demokrasi şöyle özetlenebilir; insanların kendini yönetecek kişileri adil, şeffaf ve hakkaniyetli bir seçimle belirlediği, seçimle gelen iktidarın keyfilikten azade bir biçimde halkın çıkarlarını ve iradesini gözeterek devleti yönettiği, bireylerin ve grupların temel hak ve özgürlüklerinin korunduğu, herkesin eşit olup adil bir muamele gördüğü (azınlıkların ve dezavantajlı grupların haklarının korunduğu), iktidarın denge-denetim mekanizmaları ile sınırlandırılmış olduğu yönetim biçimi. Burada küçük bir parantez açarak temsili demokrasiyi de tanımlamak gerekiyor. Demokrasinin erken dönem tezahürleri diyebileceğimiz Antik Yunan ve Roma'daki demokrasi pratiklerinde halkın (tabi ki tüm halk değil) devlet yönetimini doğrudan gerçekleştirdiğini görüyoruz. Yasa yapımı, politikaların belirlenmesi vs. gibi siyasi faaliyetler bizzat halkın oluşturduğu meclislerde gerçekleşiyordu. Ancak günümüz şartlarında halkın doğrudan demokrasi ile kendi kendini yönetmesi pratik açıdan mümkün olmadığı için yönetim işini temsilcilere devretmiş bulunuyoruz. Yani biz temsilcilerimizi seçip meclise gönderiyoruz, milletvekilleri de bizim adımıza siyasi faaliyetleri yürütüyorlar. Buna da temsili demokrasi diyoruz. Peki, milletvekilleri gerçekten de bizi temsil ediyor mu?
<blockquote><strong><em>Halkı temsil etmeleri ve halk adına yönetim faaliyetini gerçekleştirmeleri gereken milletvekillerinin büyük kısmı seçmenlerinden bihaber. Temsil ettikleri kitlelerin yaşadıkları sıkıntılardan ve beklentilerinden oldukça uzak bir biçimde parlamento faaliyetlerini yürütüyorlar (!)</em>
</strong></blockquote>
<strong>VEKİLLERİN BÜYÜK KISMI SEÇMENİNİN SIKINTISINDAN BİHABER</strong>

Adından da anlaşılacağı üzere milletvekilleri millete vekâlet etmekle görevli. Ancak pratikte seçmenler ve vekiller arasındaki bağ oldukça zayıflamış durumda. Halkı temsil etmeleri ve halk adına yönetim faaliyetini gerçekleştirmeleri gereken milletvekillerinin büyük kısmı seçmenlerinden bihaber. Temsil ettikleri kitlelerin yaşadıkları sıkıntılardan, çektikleri zorluklardan, çözüm taleplerinden ve beklentilerinden oldukça uzak bir biçimde parlamento faaliyetlerini yürütüyorlar(!). Bazı milletvekilleri meclise adım attıktan sonra sadece mensubu olduğu partinin iradesine göre hareket ediyor, bazen oya sunulan mevzuyu dahi bilmeden el kaldırıp indiriyor. Bu kişiler gerçekten milletvekilliği yapıyor diyebilir miyiz? Mesela parti ayırt etmeksizin seçmenlere sorulsa (vergi borcu silinecekler dışında) halkın ne kadarı vergi affı kanunlarını destekler? Seçmenler, zaten sermayeyi elinde bulunduran şirketlerin milyarlarca lira vergi borcu affedilmesini mi tercih eder yoksa bu vergilerin tahsil edilip eğitim, sağlık, altyapı vb. gibi alanlarda kullanılmasını mı? Borcu silinecek bir şirketin sahibi olmayan hemen herkes ikinci seçeneği tercih edecektir. Peki, buna rağmen bizim temsilcilerimiz neden bizim isteğimize göre hareket etmiyor, neden bu kanunları destekliyor? Örneğin, siz bir avukata sizin adınıza işlem yapması için vekâlet verdiniz ama avukat sizin iradenizi yok sayarak sizin istediğiniz işlemlerin tersini yapıyor. Böyle bir durumu kabul eder miydiniz? Bu soruya sanırım herkes hayır cevabı verecektir. Söz konusu avukat olunca kabul etmeyeceğimiz bir şeyi milletvekilleri yapınca neden kabul diyoruz? Bunları sorgulamamız ve sorgulatmamız gerekiyor.

Temsili demokrasi krizi sadece Türkiye’de görülen bir durum değil, dünya genelinde de sıkça tartışılan bir olgu. Demokrasinin işleyişine ilişkin çok çeşitli sorunlar olsa da temsil fonksiyonunun yerine getirilemiyor oluşu çok ciddi bir problem olarak önümüzde duruyor. En nihayetinde demokrasi, halkın kendini yönetme noktasında en iyi adayı iktidara getirmesini amaçlıyor. Bir kez seçildikten sonra temsil ettikleri seçmenlerin iradesini görmezden gelen ve onların sorunlarına kulak tıkayan milletvekillerinin olduğu bir sistemi demokratik kabul etmek pek mümkün değil. Ancak burada halkın demokrasiyi içselleştirip anlaması ve siyasetin işlevi ile amacı konusunda sağlıklı bir bakış açısı geliştirmesi gerekiyor. Sokak röportajlarına dönecek olursak, ekonomik sıkıntılar başta olmak üzere çözülmesini istediği sorunlara yanıt vermeyen bir partiyi takım tutar gibi desteklemek demokratik bir anlayıştan oldukça uzak. Ben kuru ekmek yerim yeter ki benim sevdiğim aday kazansın demenin çocukça olduğu da söylenebilir. Ancak böyle bir realite var ve bunu değiştirmek için en temelde demokrasi ve siyasetin mahiyetine ilişkin bilinci ve farkındalığı arttırmak gerekiyor. Şu aşamada elimizden gelen tek çözüm bu gibi görünüyor.]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 26 Mar 2024 21:30:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/sokak-roportaji.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hakikat ölünce sen de ölürsün!</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hakikat-olunce-sen-de-olursun-3237</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hakikat-olunce-sen-de-olursun-3237</guid>
                <description><![CDATA[Hakikat ölünce sen de ölürsün!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Michiko Kakutani’nin “Hakikatin Ölümü</strong><strong>” Trump Çağında yalancılık sanatı, isimli kitabından bazı altını çizdiğim satırları paylaşacağım: Trump, belki de yalan söylemiyor, çünkü hakikate önem vermiyor. Kendisi de hakikatle ilgilenmiyor.</strong>

En kritik haftaya girdik: Pazara sandığa gideceğiz, sadece yerel yöneticilerimizi seçmeyeceğiz, merkezi yönetime hakim olmuş ve vatandaşı değil, sadece küçük bir grubu düşünen siyasi güce ayar vereceğiz<u>[ya1]</u> . O yüzden oyunuzu mutlaka kullanın. Kullanırken <strong>şuna kırıldım, buna kızdım, bunlardan da bir halt olmuyor</strong> gibi klasik söylenmelerden vaz geçin. Normal demokratik yöntemlerle, hukukla, adaletle yönetilen bir ülke olsak, <strong>bu tür lükslerimiz</strong> olur. Ama şimdi <strong>parti düzeyinde yapamadığımız ittifakı sandıkta yapalım. </strong>Yapmak zorundayız. <strong>İstanbul’u geri vermemek birinci hedefimiz. </strong>Bunda en önemli etken kendi partilerine büyük bir disiplinle bağlı Kürt yurttaşlarımızın. <strong>Muhafazakar Kürt kardeşlerimiz zaten AKP’ye oy veriyor</strong>.

Seküler Kürt kardeşlerimiz ise AKP siyasetine en az bizim kadar kızgın. Bundan önceki seçimde de Eko Başkana oy vermişlerdi. Ama bu seçimde söylenenlere göre istedikleri bir iki ilçe verilmedi diye kendi başkan adaylarını çıkardılar ve onlara oy verme eğilimindeler. <strong>Güç göstermenin sırası değil.</strong> Bırakın onu İYİ Parti, Deva, Zafer Partisi filan yapsın. <strong>Önemli olan demokrasi</strong>: <strong>Büyük şehir başkanlıklarını muhalefet kazanırsa bir dahaki seçime kadar iktidar otokratik yönetime fren koyacak</strong>, yoksa Türkiye’nin de Orta Asya Türk devletlerinden farkı kalmayacak. Zaten tek adam yönetiminin sonuçlarını görüyorsunuz. <strong>İstanbul’da Murat Kurum’u seçmeyeceksiniz, AKP’yi seçeceksiniz</strong>. AKP’den memnunsanız, buyurun seçin. Arada merak edip ATV, KanalD, Star gibi kanallara bakıyorum: o kadar rahat gerçek dışı, yalan konuşuyorlar ki! Pes diyorum, pes. Tabii öyle bir çağda yaşıyoruz ki sadece biz değiliz bu gerçek dışı dünyada yaşamak zorunda bırakılan. Dünyanın süper güçleri, ABD, Rusya, Çin ve pek çok ekonomik gücü olmayan ülkede ne yazık ki demokrasi değil, <strong>Yalan Dünya dayatılan otokrasi hakim!</strong> Hadi Rusya’yı biliyoruz, ABD’de de mi? Tam da orada, iki başkan adayları var, biri demans hastası, ayakta duramıyor, diğeri kendi söylediği yalan dolana kendi inanıyor! Bakın nasıl:
<blockquote><em><strong>Trump’ın mottosu şu: “Önemli olan tek kişi benim!” Devlet kurumlarından gelen bilgileri küçümsüyor, kabine üyelerini ve kurumları devre dışı bırakıyor ve tavsiyelerini de uygulamıyor, çünkü inanmıyor, önemsemiyor! Zaten “uzmanlık ve deneyime duyduğu nefret toplumun geneline de yansıyor.”</strong></em></blockquote>
<h2><strong> </strong><strong>TRUMP’IN MOTTOSU: ÖNEMLİ OLAN TEK KİŞİ BENİM</strong></h2>
<strong>Michiko Kakutani’nin “Hakikatin Ölümü</strong>” <strong>Trump Çağında yalancılık sanatı</strong>, isimli kitabından bazı altını çizdiğim satırları paylaşacağım: Trump, belki de yalan söylemiyor, çünkü hakikate önem vermiyor. Kendisi de hakikatle ilgilenmiyor. Bütün gününü tweet atmak ve televizyon izlemekle geçirirken sadece 50 kişiyi takip ediyor! Tek taraflı bir paylaşım. Günde iki kez haber başlıkları içeren bir dosyaya göz atıyor ama bu haberlerin hepsi kendisini öven, takdir eden, yalakalık yapan başlıklar, tv haberleri ve tweetler ve sadece güçlü gözüktüğü fotoğraflar! Trump’ın mottosu şu: <strong>“Önemli olan tek kişi benim!”</strong> Devlet kurumlarından gelen bilgileri küçümsüyor, kabine üyelerini ve kurumları devre dışı bırakıyor ve tavsiyelerini de uygulamıyor, çünkü inanmıyor, önemsemiyor!

Zaten <strong>“uzmanlık ve deneyime duyduğu nefret toplumun geneline de yansıyor.”</strong> Dışişleri Bakanlığının içi boşaltılmış, diplomatik tecrübe ve siyaset bilgisi önemsenmemiş, başkanın politikalarına inanmayan diplomatlar önemli noktalara atanmamış, mesela başkanın 36 yaşındaki emlak komisyoncusu damadı Ortadoğu sorununu çözmekle görevlendirilmiş! Ne kadar tanıdık değil mi? Bizde de deneyimli büyükelçiler görev beklerken ne kadar seçilememiş AKP’li eş dost varsa büyükelçi yapılmadı mı?

Devletin diğer kurumlarında da durum farklı değil: “<strong>Birçok vasıfsız kişi, bulundukları makama liyakatla değil, adam kayırma ve siyasi bağlantıları sayesinde getiriliyor.”</strong> Sanki bizi anlatıyor. Anayasa Mahkemesi başkanlığına hukukçu bile olmayan birisi, özenle yükseltilerek seçtirtiliyor.

İşin kötüsü, bunu ABD toplumun çoğu gibi çok da bilgili olmayan insanların benimsemesi. Yazar Kakutani bunu <strong>“Cehalet artık moda olmuştu</strong>” diye açıklıyor, <strong>bilgiye karşı nefret gelişmişti</strong> diyor. “<strong>Biz artık doktor dövüyoruz!”</strong> demişti bir kadın övünerek! ABD’de de Trumpçılar için <strong>parti destekçiliği, ahlak, milli güvenlik, sağduyu, dürüstlükten de önce geliyordu</strong>. Muhafazakarlar bile Trump’ın yanlışları ortaya döküldüğünde, <strong>bunlar geride kaldı</strong> diye düşünebiliyor, affediyor. Tıpkı bizde de konulan bir tarihten önceki bütün FETÖ sempatizanlığının yok edilmesi gibi!

Bu tür partilerin muhafazakar yandaşları, ülkeler farklı olsa da birbirlerine çok benziyor: <strong>partilerini gözü kör, futbol taraftarı gibi destekliyor</strong>, kimliklerinin bir parçası haline getiriyor. “Bir taraftar bir antrenörü ya da oyuncuyu suçlayabilir, belli bir politikayı beğenmeyebilir ama dünya yıkılmadıkça partilerinden, takımlarından vazgeçmez, hatta karşı tarafın kaybetmesini ve gülünç duruma düşmesini isterler” diyor yazar. Aynısını düşünüyorum, biz de yaşamıyor muyuz? Tesettürlü hanım, <strong>“Dinimi istediğim gibi yaşayamıyorum</strong>” gerekçesiyle Murat Kurum’a oy verecekmiş. Neden mi yaşayamıyormuş? <strong>Metroda yanına tanımadığı erkekler oturuyormuş</strong>! Laf olsun torba dolsun. Pazardan elinde bir küçük fileyle dönen bir başkası ise <strong>“Az yiyelim, ne olmuş yani</strong>?” diye örtüyor yoksulluğunu!
<blockquote><em><strong>Medyada oluşan sağır odalarda insanlar sadece kendi istediklerini duyar. Sadece kendi duymak istedikleriyle oyalanır, böylece kutuplaşma artar. Bunu aşmak isteseniz de engellenirsiniz. Tıpkı TRT’nin yayınları gibi, “ana akım medya” diye adlandırılan iktidarın egemen olduğu televizyonlar gibi, bu yayınlara paralı reklam verme şansınız bile olmayabilir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SAĞ KANAT MEDYA</strong></h2>
Bu kutuplaşmanın en belirgin nedenlerinden biri de medyanın kutuplaşması. <strong>“Hilekarlığın 4 temeli, devlet, eğitim kurumları, bilim ve medyadır”: </strong>Medyada oluşan sağır odalarda insanlar sadece kendi istediklerini duyar. Sadece kendi duymak istedikleriyle oyalanır, böylece kutuplaşma artar. Bu odalarda yansıma, kendi sesidir, kendisine söylenen yalanı da içselleştirip başkasına söyler. Bunu aşmak isteseniz de engellenirsiniz. Tıpkı TRT’nin yayınları gibi, “ana akım medya” diye adlandırılan iktidarın egemen olduğu televizyonlar gibi, bu yayınlara paralı reklam verme şansınız bile olmayabilir.

Hatta iktidar bununla da yetinmeyip sosyal medyayı da trollerle, robot hesaplarla denetleyebilir. Nitekim Trump seçimleri Rus troller sayesinde kazanmıştı. Türkiye’de de sosyal medyada trollerin varlığı biliniyor. İsimleriyle iktidar içinde belli grupları temsil eden trollerin çalışmaları engellenmezken sosyal medya taranarak gerçek isimleriyle muhalif mesajlar paylaşanların başına gelmedik kalmıyor. Özellikle Cumhurbaşkanına hakaret adı altında on binlerce kişi mahkemeye veriliyor ve cezalandırılıyor. <strong>Bu sayede muhalifler susturulurken iktidar yanlıları istedikleri yalanları yayabiliyor ve bu yüzlerine vurulduğu zaman “siyaset yapıyorduk” diye savunulabiliyor! Seçim öncesi muhalefet adayları seçmene ulaşmakta zorluk çekiyor…</strong>

Sandığa gidin, oyunuzu verin. Verirken sadece kime verdiğinize değil, nasıl verdiğinize dikkat edin. Üç ayrı seçim yapacaksınız. Dikkat edin. Binlerce kişi gönüllü olarak sandık kurullarında ve sandık çevresinde seçim güvenliği için neredeyse tam gün görev yapacak. <strong>Maazallah yine “Atı alan Üsküdar’ı geçmesin” ve “Bir şeyler olmadıysa bile bir şeyler olmuştur” denilmesin!</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 25 Mar 2024 21:40:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/trump.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Neo-liberal” politikalar…</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/neo-liberal-politikalar-3110</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/neo-liberal-politikalar-3110</guid>
                <description><![CDATA[“Neo-liberal” politikalar…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>“</strong><strong>Neo-liberal politikalar her kötülüğün anası” tekerlemesi, gerçek çareleri arayacak olan gelişmiş bir bilincin çok gerisinde kaldığı için bu yüzden de zaman kaybedilmekte…</strong>

İnsanlık tarihinin 3 önemli kırılma noktası var:
<ul>
 <li>Tarım Devrimi</li>
 <li>Sanayi Devrimi</li>
 <li>Ve şimdi tüm çalkantılarıyla içinde bulunduğumuz ve değişim sıkıntılarını her yönüyle yaşadığımız sanayi sonrası dönem…</li>
</ul>
<h3>TARIM DEVRİMİ NEDİR?<strong> </strong></h3>
“Tarım, toprağa bağlılığı, yoğun emek ve teknoloji kullanımını gerektirir.

Toprağı daha verimli kılmak için müdahale (sulama ve gübreleme) eden insan toprakta kalıcı bir değişimi de yaratır.

Daha büyük grupların geçimlik üretimi için tarım yapılabildiği gibi, pazar için üretim de mümkündür.

Tarımla başlayan uzmanlaşma ve ona bağlı gelişmeler kültürlerin yapısını dönüştürür; üretim ve dağıtımı kontrol eden bir politik otorite, vergi ve haraç, profesyonelleşmiş, şehirlerarası ticaret, piyasanın varlığı, tarımsal artı değer, toplumların yönetim biçimlerine bağlı olarak değişen dağıtım ve yeniden dağıtım sistemleri oluşur.

Tarımsal üretim tarzı, insanın doğa üzerindeki kontrolünü artırırken, toprağa bağlılık, nüfus yoğunlaşması ve demografik değişime yol açar, insan hareketliliği sınırlanır.

Kalıcı yerleşimler, şehirleşme, bağlı olarak kültürel değişim önceki üretim tarzlarında olmayan bir hızla ortaya çıkar.

Tarihte Neolitik tarım devrimi mülkiyetin ve bağlı olarak insan ilişkilerinin yapısını önceki üretim tarzlarına göre bütünüyle değiştiren bir olgudur.”
<h2><strong>SANAYİ DEVRİMİ NEDİR?</strong></h2>
Sanayi devriminin de etkisiyle gelişen burjuvazi büyük çaplı sermaye birikimi ile yeni bir üretim tarzının öncüsü olmuştur.

Endüstriyel ekonomide sermaye, emek ve teknolojinin örgütlenme biçimi üretici güçleri geliştirmiştir.

Kapitalist üretim tarzı, üretim araçları olarak toprak, emek, teknoloji ve sermayeyi kullanır ve yoğun sanayi üretimi başattır.

Çalışma ilişkileri, çalışmanın çoğu zaman akrabalık, yakınlık, karşılıklılık temelinde sürdüğü enformel yapıdan, çalışanların emeğinin sermaye sahiplerince satın alındığı, çalışma ve yaşanılan yerin ayrıştığı, formel bir yapıya dönüştüğü bir özellik gösterir.

Pazar ekonomisinde üretim, dağıtım ve tüketim ilişkilerinin tamamı pazar ilkesi çerçevesinde, şahsi olmayan bir karakter kazanmıştır.

Sanayileşme, toplumsal olarak birbirlerinden bağımsız, soyutlanmış, tekil birimler olarak yaşayan insanların oluşturduğu bir yeni düzen yaratmıştır.

İnsanlar arasında ilişkilerin toplumsal biçimi içinde yaşadıkları maddi koşullarca belirlenir olmuştur.

İnsan eylemini daha yetkin kılan uzmanlaşmalar, değişen kültürel değerler, özel becerilere sahip insanlar ve artık evrensel bir eşdeğer hakimdir; para.

Güçlü bir aracı olan para, fiyat mekanizmalarının belirleyicisi olmuştur.

Sermaye birikimi, zenginlik, toplumsal sınıfların bu refahtan aldıkları pay, eşitsiz sınıfsal yapıda çelişkilerin, çatışmaların varlığının maddi temeli olmuştur. Toplumsal dönüşüm ekonomik sistemin başarıya ulaşmayı merkeze yerleştirdiği bir kültürel evreye işaret etmektedir”
<h2><strong>BİLGİ ÇAĞI NEDİR?</strong></h2>
<strong>Yirmi yıl ö</strong><strong>nce </strong><strong>şöyle yazmışım: </strong><em>“</em><em>Aristokrasiyi burjuvazi yıkmıştı. Burjuvaziyi ise kol gücünün rolüne son veren kü</em><em>reselle</em><em>şme yıkıyor.</em>

<em>Kol gücünden beyin gücüne, sanayi fabrikalarından bilgisayarlara geçen dünyada, beğensek de beğenmesek de kimi alışkanlıklarına çok yabancı olsak da </em><strong><em>altı</em></strong><em> </em><strong><em>milyar</em></strong><em> insanın sisteme katılmaya başladığı yeni bir gün doğmakta...”</em>

Ancak bu, büyük zorluklarla, dinmeyen sancılarla, giderilmeyi bekleyen eşitsizliklerle doğmaya çalışmakta…

Son otuz kırk yıldır bu yeni çağın çalkantılarını yaşıyoruz.

<strong>İnsanı yaşamın merkezine alan liberalizm, burjuvazi öncülüğündeki sanayi devrimi sırasında doğdu.</strong>

“<strong>Liberal görüşü</strong> savunanlar <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%25C4%25B0fade_%25C3%25B6zg%25C3%25BCrl%25C3%25BC%25C4%259F%25C3%25BC">ifade özgürlüğü</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%25C4%25B0nan%25C3%25A7_%25C3%25B6zg%25C3%25BCrl%25C3%25BC%25C4%259F%25C3%25BC">inanç özgürlüğü</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Bas%25C4%25B1n_%25C3%25B6zg%25C3%25BCrl%25C3%25BC%25C4%259F%25C3%25BC">basın özgürlüğü</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Sivil_haklar">sivil haklar</a> ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Sivil_%25C3%25B6zg%25C3%25BCrl%25C3%25BCkler">sivil özgürlükler</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Sek%25C3%25BCler_devlet">seküler devlet</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Liberal_demokrasi">liberal demokrasi</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Ekonomik_%25C3%25B6zg%25C3%25BCrl%25C3%25BCk">ekonomik</a> ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Siyasi_%25C3%25B6zg%25C3%25BCrl%25C3%25BCk">siyasi özgürlük</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Hukukun_%25C3%25BCst%25C3%25BCnl%25C3%25BC%25C4%259F%25C3%25BC">hukukun üstünlüğü</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%25C3%2596zel_m%25C3%25BClkiyet">özel mülkiyet</a> ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Piyasa_ekonomisi">piyasa ekonomisi</a> gibi fikirleri destekler.
<blockquote><em><strong>18. y</strong><strong>üzyılda liberal fikirlerin Aydınlanma Çağı filozofları ve iktisatçıları arasında yayılmasıyla liberalizm ilk kez belirgin bir siyasi hareket olarak ortaya çıkar.</strong></em></blockquote>
<h2><strong> 18. </strong><strong>Y</strong><strong>ÜZYILDA L</strong><strong>İ</strong><strong>BERAL</strong><strong>İZM Bİ</strong><strong>R S</strong><strong>İYASİ HAREKET OLARAK ORTAYA Ç</strong><strong>IKAR</strong></h2>
Liberal düşünce; kalıtsal ayrıcalık, teokratik yönetim, mutlak monarşi ve kralların ilahi haklarına karşı çıkmaktaydı.

17. yüzyıl düşünürü John Locke sıklıkla ayrı bir felsefe geleneği olarak liberalizmin kurucusu şeklinde yansıtılır.

Locke, her insanın hayat, özgürlük ve mülkiyet haklarına sahip olduğunu savundu ve toplumsal sözleşmeye göre de hükûmetlerin bu hakları ihlal etmemesi gerektiğini belirtti.

18. yüzyılda <strong>liberal fikirlerin </strong><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Ayd%25C4%25B1nlanma_%25C3%2587a%25C4%259F%25C4%25B1">Aydınlanma Çağı</a><strong>filozofları ve iktisatçıları arasında</strong> yayılmasıyla <strong>liberalizm</strong> ilk kez belirgin bir siyasi hareket olarak ortaya çıkar.

Liberal düşünce; kalıtsal ayrıcalık, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Teokrasi">teokratik yönetim</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Mutlak_monar%25C5%259Fi">mutlak monarşi</a> ve kralların ilahi haklarına karşı çıkmaktaydı.

17. yüzyıl düşünürü <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/John_Locke">John Locke</a>sıklıkla ayrı bir felsefe geleneği olarak liberalizmin kurucusu şeklinde yansıtılır.

Locke, her insanın hayat, özgürlük ve mülkiyet haklarına sahip olduğunu savundu ve <a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Toplumsal_s%25C3%25B6zle%25C5%259Fmeye&amp;action=edit&amp;redlink=1">toplumsal sözleşmeye</a> göre de hükûmetlerin bu hakları ihlal etmemesi gerektiğini belirtti.

Dönemlerinin liberal felsefesine sahip devrimciler, bu felsefeyi despot yönetimlerin devrilmesi için başlattıkları silahlı mücadeleleri meşru göstermek için kullandı.

<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Amerikan_Devrimi">Amerikan Devrimi</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Frans%25C4%25B1z_Devrimi">Fransız Devrimi</a> bunların arasındaydı.

Bilgi çağının özünü beyinsel buluşlar, büyük zenginlik yaratan yeni fikirler oluşturuyor… İnsan beyninin yaratıcı işlevselliği yaşamın merkezine oturuyor.

Bu yeni çağın dinamikleri insan beyninin yaratıcılığına dayandığı için insan yeniden kutsallaşıyor. Sistemin merkezine oturması hedefleniyor…

Ancak yeryüzü henüz bu hedeflerden çok uzaklarda…
<blockquote><em><strong>Ancak kü</strong><strong>reselle</strong><strong>şme nimetini ve külfetini eş</strong><strong>it da</strong><strong>ğıtmayan aksamalara ve krizlere uğrayınca, </strong><strong>“</strong><strong>neo-liberal” kavramı da sanayi dönemi kavramlarının peşinde koşmaya çalışan ulusalcı anlayışı</strong><strong>n etraf</strong><strong>ında siyasal pozisyon arayanların hedefi oldu.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>K</strong><strong>Ü</strong><strong>RESELLE</strong><strong>ŞME KRİZE UĞ</strong><strong>RAYINCA </strong><strong>‘</strong><strong>NEO-L</strong><strong>İ</strong><strong>BERAL</strong><strong>’ </strong><strong>KAVRAMI HEDEF OLDU</strong></h2>
<strong>Sanayi devriminin oturmasının çok uzun ve zahmetli yollarını şimdilerde yeni çağ yaşamakta…</strong>

Küreselleşme ile birlikte <strong>“</strong><strong>Neo-Liberal"</strong> sözcüğünün de devreye girmesi bundan…

Ancak <strong>kü</strong><strong>reselle</strong><strong>şme nimetini ve külfetini eş</strong><strong>it da</strong><strong>ğıtmayan aksamalara ve krizlere uğrayınca</strong>, <strong>“</strong><strong>neo-liberal”</strong> kavramı da sanayi dönemi kavramlarının peşinde koşmaya çalışan <strong>ulusalcı anlayışı</strong><strong>n etraf</strong><strong>ında siyasal pozisyon arayanların hedefi</strong> oldu.<strong> </strong>

<strong>Unutulmaması gereken gerçek, </strong>"<strong>bilgi çağının” sermaye ve emeğin konumlarını sarsmış olması, küresel yeni iktisat politikaları girişimlerine yol açması…</strong>

<strong>Hepsinin özünde yeni çağın yol arayışı var…</strong><strong> </strong>

Bugünün dünya ekonomik düzenine biçim veren <strong>neoliberal yaklaşımlar</strong>, 1970’lerde ortaya çıkmaya başladı ve 1980’lerden itibaren yaygınlık kazandı.

Sovyet sisteminin dağılmaya başlamasıyla birlikte bu yaklaşım, iktisatçı <strong>John Williamson</strong> tarafından, 1989 yılında <strong>Washington Uzla</strong><strong>şısı</strong> (Washington Consensus) adı altında <strong>10 ilke altında</strong> toplandı ve bu ilkeler o tarihten sonra <strong>neoliberal yaklaşımın 10 emiri</strong> haline geldi.

Giderek bağımsızlıklarını yitiren ve ABD Hazine Bakanlığı’nın güdümü altına giren IMF ve Dünya Bankası, gelişmekte olan ülkelerle program kredisi ilişkisi kurduklarında bu çerçeveyi dayattı.”
<h2><strong>WASHİ</strong><strong>NGTON UZLA</strong><strong>Ş</strong><strong>ISININ ON TEMEL </strong><strong>İLKESİ</strong></h2>
“<strong>Washington Uzla</strong><strong>şısının on temel ilkesini</strong> şöylece sıralamak mümkündür:

<strong>(1)</strong>  GSYH’ye oranla büyük sayılacak mali açıkları önleyecek bir maliye politikası izlenmeli.

<strong>(2)</strong> <strong>Kamu harcamaları,</strong> sübvansiyonlardan, ilköğretimin, temel sağlık sisteminin ve altyapı yatırımlarının desteklenmesi gibi <strong>büyüme odaklı ve fakirleri koruma amaçlı alanlara kaydırılmalı.</strong>

<strong>(3)</strong> Vergi tabanının yaygınlaştırılmasını ve ılımlı marjinal vergi oranlarını sağlayacak bir vergi reformu yapılmalı.

<strong>(4)</strong> Faiz oranları piyasada belirlenmeli ve reel faiz çok yüksek olmasa da pozitif bir değer taşımalı.

<strong>(5)</strong> Döviz kurları rekabetçi olmalı.

<strong>(6)</strong> Kota gibi niceliksel kısıtlamaların kaldırılmasını öngörecek biçimde ithalat serbestleştirilmeli, ticareti korumaya dönük kararlar düşük ve tekdüze tarifelere dayandırılmalı.

<strong>(7)</strong> Ülkeye yönelik doğrudan yabancı sermaye yatırımları serbestleştirilmeli.

<strong>(8)</strong> Kamu iktisadi teşebbüsleri özelleştirilmeli.

<strong>(9)</strong> Güvenlik, çevre koruma, tüketiciyi koruma ve finansal kuruluşların ihtiyat amacıyla gözetimini hedefleyen kurallar dışında kalan ve <strong>piyasaya girişi ve rekabeti engelleyen kurallar kaldırılmalı</strong>.

<strong>(10)</strong> Mülkiyet hakları için <strong>yasal güvenlik</strong> sağlanmalı.”

<strong>Piyasanın kurallarının tavizsiz işlemesi, bireyin girişimciliğinin önünün daha engelsiz açılması, beyinsel yaratıcılığın önündeki devletin ekonomik gücünün geri çekilmesi, yeni çağa uygun ayarlamalar yapılması hedefleniyordu.</strong>

Ancak insanlığın geniş bir kesiminin bu yeni çağa ayak uydurması ve inovasyona açık bir rol oynaması hiç de kolay değildi.

Nitekim uyanlar kanatlandılar, uyamayan büyük kitleler yere çakıldı.

Otoriter rejimlerin, şarlatan siyasetin, faşizan ırkçı söylemlerin önü açıldı…

<strong>“</strong><strong>Neo-liberal politikalar” </strong>kilişesi de bu konjonktürde şeytanlaştırıldı.
<p style="text-align: center;">***</p>
<strong>Mahfi Eğilmez</strong> durumun iktisadi analizini şöyle yapıyor:

“<strong>Washington Uzla</strong><strong>şısı</strong> adı altında toplanan <strong>on ilke</strong>, özellikle gelişmekte olan ülke iktisatçıları tarafından ağır biçimde eleştiriliyor.

Oysa <strong>bu ilkelerin çoğu son derecede doğru ilkeler. Bu on ilke arasında yalnızca özelleştirme ve sübvansiyonların (özellikle tarıma yönelik olanlarının) kaldırılması gibi öneriler tartışılabilir. Ötekilerin tartışılır yanı yok</strong>.”
<blockquote><em><strong>Bilgi çağı, yerleşmiş kurumlarıyla, nimet-külfet dengesiyle koşmaya başladığında sanayi devriminden çok daha ileride kazanımlar getirecek.</strong> <strong>Ancak o zamana kadar yanan yanmasın…</strong> <strong>Çareyi bu noktada arama ihtiyacı var…</strong> <strong>Yoksa mevcudun gerisine giderek değil…</strong></em></blockquote>
<strong>Neo-Liberal politikalar</strong> piyasa ekonomisinin kurallarını içeriyor.

<strong>Bu politikaları eleştirenlerin </strong><strong>piyasa ekonomisi dışında bir alternatif önerisi mi var, önce bunu netleştirmeleri gerekir…</strong>

<strong>Eğer var ise bu nedir ve nerede nasıl uygulanı</strong><strong>yor?</strong>

<strong>Eğer böyle bir önerileri yok ise o zaman tartışma iktisatla ilgili değil demektir.</strong>

<strong>Zaten anlamsız olan da ekonomi bilimini siyasal bir itiş kakışa malzeme etme gayretkeşliği ve garipliği…</strong>

Bilgi çağının ortaya çıkardığı sosyo-ekonomik arızaların tedavisi, sosyal politikalarda, <strong>siyasal yaklaşımlarda yapılacak düzeltmelerde aranmalı</strong> bence.

<strong>Bu dertlerin çaresi iktisat biliminin gerekleri dışına çıkmak değil herhalde…</strong>

Nitekim <strong>Mahfi Eğilmez</strong> de nelerin eleştirilmesi gerektiğini ve çaresinin nerede aranacağını söylüyor, dolaylı olarak <strong>2007-2008 krizinin nedenlerini</strong> sergiliyor:

“<em>Kapitalizmin yarattığı açgözlülük ve dizginlenemez büyüme hırsı, doğanın bozulmasına, ormanların, tarım alanlarının yok edilip binalara dönüşmesine, özetle geleceğin kararmasına aldırmadan müthiş bir tüketim – üretim çarkı yaratıyor.</em>

<em>Bu çark, her şeyi öğütüyor.</em>

<em>Önceki dönemlerde çok daha denetimli büyüyen kaydi para denetimden çıkıyor, türev ürünler biri on göstererek büyümeyi özendiren bir ortam yaratıyor.</em>

<em>Bunlar kuşkusuz doğru kullanıldığında yararlı olacak araçlar.</em>

<em>Ne var ki bu <strong>on ilke arasında doğru kullanımı nasıl denetleneceğine ilişkin bir ipucu bile yok.</strong></em>

<em><strong>Denetimin zayıfladığı yerde yasa dışılığın, bilemediniz ahlaksızlığın ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor</strong>.</em>”

Ve önerilerini sunuyor :

“<strong>Washington Uzla</strong><strong>şısı</strong>, daha fazla büyümeye yönelik ekonomik koşullar için altyapı değişikliğine ağırlık vermeden önce <strong>demokrasinin yaygınlaştırılması, yargının </strong>ve <strong>denetimin bağımsızlaştırılması</strong>, <strong>eğitimin bilim temeline oturtulması konularına ağırlık verseydi</strong> bugün çok daha iyi bir dünyada yaşıyor olacaktık.”

Sanayi Sonrası Dönem, oturacağı temeli inşa etmeden paldır küldür geliverdi…

Düşünün ki “dünya, Milattan (0 yılından) 2004 yılına kadar, yani <strong>2004 yılda toplam 43 trilyon dolar GSYH</strong> yaratmış. <strong>2019 yılının GSYH</strong><strong>’</strong><strong>si 86 trilyon dolar</strong>.

Bir başka deyişle dünya <strong>2004 yılda yarattığı </strong><strong>GSYH b</strong><strong>üyüklüğünü </strong><strong>son 15 y</strong><strong>ılda ikiye katlamış</strong>.”

Teknolojinin göz kamaştıran niteliği, toplumsal yapının ağır aksak yol almasının çok önünde koştu.

<strong>Ve bilim ve teknoloji olarak çok ileri, toplumsal olarak ise bu gelişmelere oranla gerilerde kalmış bir insanlık resmi çıktı…</strong>

<strong>Ve bunun çilesi, huzursuzluğu….</strong>

<strong>Siyasetin yetersizliği de bu resmi koyulaştırdı.</strong>
<blockquote><em><strong>Kü</strong><strong>reselle</strong><strong>şmenin nimetlerini ve külfetlerini eşit paylaşmayan bir çağ yaşıyoruz… </strong><strong>Gramsci</strong><strong>’</strong><strong>nin dediği gibi eskisi ölmüş yenisi ise tam doğmamış… Dünya kaynıyor…</strong><strong> </strong></em></blockquote>
<h2><strong>GRAMSC</strong><strong>İ </strong><strong>VE KAYNAYAN DÜ</strong><strong>NYA</strong></h2>
<strong>Kü</strong><strong>reselle</strong><strong>şmenin nimetlerini ve külfetlerini eşit paylaşmayan bir çağ yaşıyoruz…</strong>

<strong>Gramsci</strong>’nin dediği gibi eskisi ölmüş yenisi ise tam doğmamış…

Dünya kaynıyor…

<strong>Külfet ve nimet adaleti sağlanmadıkça da kaynamaya devam edecek.</strong>

<strong>Ne yapılabilir?</strong>

Sovyetler Birliği çöktükten sonra piyasa ekonomisi bilim haline geldi.

<strong>Ekonomi bilimini inkâr eden garip eleştirilerin manasızlığı </strong><strong>ortada</strong><strong>…</strong>

Ama <strong>piyasa ekonomisi kurallarının yanında</strong>, bu yaralı çağın ıstırabını dindirecek olan sosyal yardımlara, bu çağa uygun bir müktesebata sahip olmayan herkesin yetersizliğini gidermeye, <strong>demokratik rejim zemininin güçlendirilmesine çok ihtiyaç var…</strong><strong> </strong>

<strong>İnsanı </strong><strong>korkutan;</strong> bilimsel zemini olmayan insanı önceleyen liberal yaklaşıma düşmanlık eden ulusalcı, içe kapanmacı ve güvenlikçi politikaların demagojik propagandasının siyaset sahnesindeki rolü.

Sanayi Devrimi dönemindeki yürek burkan acılar, çerçevesi daha modernleşmiş, karanlığı daha azalmış bir dönemde yeniden yaşanıyor…

<strong>Bilgi çağı, yerleşmiş kurumlarıyla, nimet-külfet dengesiyle koşmaya başladığında sanayi devriminden çok daha ileride kazanımlar getirecek.</strong>

Ancak o zamana kadar yanan yanmasın…

Çareyi bu noktada arama ihtiyacı var…

Yoksa mevcudun gerisine giderek değil…

“<strong>Neo-liberal politikalar her kötülüğün anası” tekerlemesi, gerçek çareleri arayacak olan gelişmiş bir bilincin çok gerisinde kaldığı için bu yüzden de zaman kaybedilmekte…</strong>

Dünyayı kökünden değiştiren bir teknolojik maratona uyacak gelişmiş toplumsal yapıları nasıl hızla kurabiliriz, yarış dışında kalmış yetersiz yığınları yarışacak kıvama çabucak nasıl getiririz?

Bu çalkantılı süreçte onları nasıl kuşa kurda yedirmeyiz?

Sorular ve sorunlar bunlar…

Bunların cevabı da siyasette…

<strong>Cevap siyasette</strong> ama bu cevabı arayan siyasetçi yok siyaset sahnesinde… Meselenin kilitlendiği nokta da belki burası.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 23 Mar 2024 21:35:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/Neoliberalpolitikalar.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trabzon ve Trabzonsporluluk üzerine kişisel bir muhasebe</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trabzon-ve-trabzonsporluluk-uzerine-kisisel-bir-muhasebe-3020</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trabzon-ve-trabzonsporluluk-uzerine-kisisel-bir-muhasebe-3020</guid>
                <description><![CDATA[Trabzon ve Trabzonsporluluk üzerine kişisel bir muhasebe]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:left"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ben de o şehirde ve o statta daha önce defalarca takımımın maçını izledim, kızdık protesto ettik ama böyle ucuz şeylerden tahrik olmadık. Rakip takım oyuncularının tribüne dönerek yaptıkları ve görüntülere de yansıyan tahrik eylemlerine elbette en ağır cezalar verilmeli ve bir daha buna cüret edilmemesi sağlanmalıdır. Lakin bu “tahrik” söyleminin ardına sığınılarak yapılacak her türlü şiddeti meşrulaştırma söylemini peşinen reddediyorum. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdiye kadar farklı mecralarda uluslararası politika, Ortadoğu, kitaplar, liderler vs üzerine yazdım hep, bilhassa futbol veya sporla ilgili yazmamaya özellikle gayret ettim, ta ki 17 Mart 2024 tarihinde Trabzon'da oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe maçına kadar. Hem bu maçın sonunda yaşanan hadiselerin ağırlığı hem de kişisel bir muhasebe de olması açısından, bugünkü yazımı bu konuya ayıracağım. Evvela belirtmek isterim ki; aslen Trabzonluyum, Çaykara'nın Çambaşı (Anaso) köyüne kayıtlı nüfusumuz, hemen her sene mutlaka gider geliriz köyümüze ve yaylaya, bu ayrı bir mutluluk ve huzur benim açımdan. Kendimi bildim bileli, çocukluk dönemimden beri Trabzonsporluyum, UEFA Kupası'nda 1991'deki Lyon maçlarını da 1994'teki Aston Villa maçlarını da gayet iyi hatırlıyorum ve çocuk muhayyilemde nasıl bir iz bıraktığını halen gururla anarım. Bu demek ki neredeyse 35 yıldır Trabzonspor taraftarıyım, aynı zamanda kulübün kongre üyesiyim, bu sıfatı da gururla taşıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">i) Bununla beraber, bilhassa Trabzon'daki Fenerbahçe maçlarında –yaklaşık son 20-25 yıldır- yaşanan çirkinlikleri, kendi adıma kesinlikle tasvip etmiyorum. İki gün önce yaşanan saha olaylarını utanç verici buluyorum, bir grup kendini bilmez kişinin, milyonlarca taraftarın emeğini ve onyıllara varan çok değerli bir “marka”yı bu denli ayağa düşürmesini, Trabzonspor düşmanlarına bu şekilde malzeme verilmesini kabullenemiyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ii) Bu rezilce eyleme katılanların cezalandırılması şarttır. Henüz birkaç hafta önce bir kulüp başkanı sahada görev yapan hakeme saldırıp ağır bir ceza almışken, bu kulübe gönül verdiği iddiasındaki insanların yine bu kulübe zarar vermesinin kabul edilebilir bir yanı yok. Statlara ömür boyu giriş yasağı dâhil olmak üzere, gereken cezalar neyse verilmelidir. Ancak burada güvenlik tedbirlerinden federasyon uygulamalarına kadar, ihmali olan yetkililer ve kurumların da aynı şekilde müeyyideye tabi tutulması icap etmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">iii) Sahada hem Trabzonspor hem Fenerbahçe formalı bazı oyuncuların tribünleri tahrik eden eylemleri de keza cezasız bırakılmamalıdır. Rakip takım oyuncularının saha ortasında veya kenarında aldıkları galibiyete sevinmek en doğal haklarıdır, bundan tahrik olacak bir şey yok, böyle basit bir sevinçle tahrik olabilecek duygusal hassasiyete sahip kişilerin tribünlere girmesine de gerek yok. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">iv) Ben de o şehirde ve o statta daha önce defalarca takımımın maçını izledim, kızdık protesto ettik ama böyle ucuz şeylerden tahrik olmadık. Rakip takım oyuncularının tribüne dönerek yaptıkları ve görüntülere de yansıyan tahrik eylemlerine elbette en ağır cezalar verilmeli ve bir daha buna cüret edilmemesi sağlanmalıdır. Lakin bu “tahrik” söyleminin ardına sığınılarak yapılacak her türlü şiddeti meşrulaştırma söylemini peşinen reddediyorum. Memleket olarak geçmişte yaşadığımız birçok bireysel ve toplumsal şiddet eyleminin ardında bu meşum “tahrik” mazereti var; bunu reddetmeli ve hep birlikte gündemimizden çıkartmalıyız. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">v) Trabzonspor, futbolun en üst ligine çıktığı 1974 yılından beri İstanbul takımlarına karşı Anadolu takımlarının ağabeyi ve “Anadolu ihtilali”nin öncüsü oldu. Ülkenin dört bir yanında, aslen Trabzonlu olmayan on binlerce taraftarıyla şehir sınırlarının çok dışına çıkan bir futbol markası haline dönüştü. Bu marka değerinin ve Anadolu'da coşkuyla sahiplenilme durumunun, bu tür sorumsuz stat olayları nedeniyle azaldığını görmek ben ve Trabzon dışındaki birçok taraftar için ayrı bir üzüntü. Bu tür olaylara sebep olan sorumuz kişilerin böyle bir tasası olduğunu sanmıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">vi) Öte yandan, Türkiye'de uzun zamandır kaybolan adalet duygusuna da değinmek gerekiyor. Bireysel ve politik düzlemde geçerli olan “cezalar zayıflara uygulanır, güçlüysen işin içinden sıyrılırsın anlayışı, haksızlığa uğradığını ve bunun sistematik hale geldiğini düşünen kişi ve zümreleri, kendi adaletini kendi aramaya yöneltiyor. Buna hemen her gün farklı vesilelerle şahit oluyoruz. Her alanda olduğu gibi, spor müsabakalarında da uygulanacak cezaların herkese eşit ve istisnasız uygulanmasına ihtiyacımız var. Bunun milyonluk camialar nezdinde de bu şekilde kabullenilip benimsenmesi için adalet duygusuna hemen şimdi, gecikmesiz ihtiyacımız var.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Spor-siyaset bahsinde son olarak, unutulmasın ki son 25 yılda Trabzonspor'un sadece iki lig şampiyonluğu kupası var; birinin tenekesi kulübün müzesindeyken, diğeriyse o herkesin şikâyet ettiği “adalet” tecelli ettiğinde kulüp müzesine girmeyi bekliyor.</strong></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*** </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal ölçekte ve makro planda, bilhassa sosyal medyadaki bazı tepki ve söylemleri incelediğimdeyse bazı tehlikeli sonuçların ayak izlerini gördüğümü ve toptancı önyargıların yerleşmekte oluşuna şahit olduğumu belirtmek isterim. Burada özellikle şu hususlara dikkat çekmekte fayda görüyorum:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Ülkede son dönemde siyasetten ticarete, bürokrasiden dini sahaya kadar Doğu Karadeniz bölgesi eksenli bir güç temerküzünün oluştuğu herkesin malumu. Bir Trabzonlu olarak, bu durumu memleketin hayrına görmediğimi ve uzun vadede bunun bazı olumsuz sonuçları olabileceğinin de altını çizmekte bir beis görmüyorum. Bu temerküzün kendine göre bazı sosyo-ekonomik ve politik/nepotist saikleri var, bunları gözardı etmiyorum. Ancak bu futbol müsabakası özelinde, Trabzonspor'a yönelen tepkilerin büyük kısmının sportif gerekçelerle değil, politik muhalefet saikiyle ortaya çıktığını da görebiliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Bir futbol seyircisi ve sıradan bir vatandaş olarak, futbolun son dönemde siyasetle tesis ettiği ilişkilerin gayri ahlaki ve sürdürülemez olduğunu, siyasetçilerin zaman zaman tehdit unsuru olarak kullanabildiği ekonomik kozların kulüpleri siyasetle daha yakından bir göbek bağına mecbur ettiğini ve bundan şahsen rahatsız olduğumu da vurgulamalıyım. Ancak bunun sadece belirli bir kulüple ilgili olduğunu düşünen, siyasetin yalnızca Trabzonspor'u koruyup kolladığını ve fakat kendi kulüplerini es geçtiğini zanneden kimseleri Türkiye gerçekleriyle tanışmak için basit bir Google araması yapmaya ve kendi takımlarıyla ilgili ekonomik gerçekleri ve siyasetle ilişkilerini araştırmaya davet ediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Bununla birlikte burada çiğ ve çirkin olan asıl husus şudur: Başka bir vesileyle ve başka bir şehirde gerçekleştiğinde, hadisenin münferit olduğuna ve genellemeci yaklaşımlardan kaçınılmasına vurgu yapan aynı çevrelerin, olay yeri Trabzon olduğunda bu ahlaki faziletlerini terkedip koca bir şehri ve bütün unsurlarını toptan sanık tahtasına oturtmaları, en hafif ifadesiyle edepsizcedir ve adalet duygusundan uzaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trabzon şehri geçmişiyle ve geleceğiyle bu ülkenin asli unsurlarından biridir. Diğer seksen şehrin her biri gibi bu ülkenin zenginliklerinden pay almaya, her sahada rekabet etmeye hak sahibidir. Mevcut siyasi gerçeklere ve bazı siyasetçilere duyulan kin duygusunun, Trabzonspor gibi bir marka üzerinden Trabzon şehrine yöneltilmesi artniyetli, samimiyetten uzak ve çirkindir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Spor-siyaset bahsinde son olarak, unutulmasın ki son 25 yılda Trabzonspor'un sadece iki lig şampiyonluğu kupası var; birinin tenekesi kulübün müzesindeyken, diğeriyse o herkesin şikâyet ettiği “adalet” tecelli ettiğinde kulüp müzesine girmeyi bekliyor. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 19 Mar 2024 09:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/IMG_2337.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ABD TikTok’u yasaklamak üzere, peki neden?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/abd-tiktoku-yasaklamak-uzere-peki-neden-2948</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/abd-tiktoku-yasaklamak-uzere-peki-neden-2948</guid>
                <description><![CDATA[ABD TikTok’u yasaklamak üzere, peki neden?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>ABD, ByteDance’in yalnızca Çin menşeili bir teknoloji firması olmaktan öte, Çin Halk Cumhuriyeti ile işbirliği içerisinde olabileceğinden şüpheleniyor. TikTok yasağı yasa tasarısının özünü oluşturan endişe de bu.</strong>

Bugün popüler kültürün belki de en önemli platformlarından biri olan TikTok, Amerika Birleşik Devletleri’nde yasaklanmanın eşiğinde. Yasama organının bir kolu olan Temsiciler Meclisi’nde 352’ye karşı 65 oy ile kabul edilen <a href="https://apnews.com/article/tiktok-ban-house-vote-china-national-security-8fa7258fae1a4902d344c9d978d58a37">yasa tasarısının</a> akıbetini Senato belirleyecek. Her ne kadar yorumcular Senato’dan çıkacak kararın Temsiciler Meclisi’nin yasayı onaylayan kararı kadar hızlı ve kararlı olmasını beklemiyor olsa da, tüm bu süreç beraberinde sorulması gereken pek çok soru barındırıyor. En önemlisi, ABD’nin TikTok’tan istediği, veya TikTok’a dair istemediği şey ne?

TikTok, başta Facebook, Instagram ve X (eski Twitter) olmak üzere alışık olduğumuz sosyal medya platformlarından farklı olarak kısa videolardan oluşuyor. Özellikle dünya çapında gençler tarafından büyük ilgi gören platform, sanıldığının aksine yalnızca eğlenceleri videolarla vakit geçirmek için kullanılmıyor. TikTok’ta, canlı yayınlardan bilgi paylaşımlarına, siyasi ve ideolojik paylaşımlardan teorik tartışmalara geniş bir içerik çeşitliliği mevcut. Ancak işin tuhaf tarafı, bu bilgi çeşitliliğinin hızlı ve kolay tüketilebilir bir şekilde sunulması. TikTok’ta en kısa 15 saniye, en uzunsa 3 dakikalık videolar üretilebiliyor. Yani ortalama 1 ila 1.5 dakikalık içeriklerle, insanlar ister keyifli vakit geçirebiliyor, isterlerse de bir konu hakkında ne kadar yüzeysel ve jenerik de olsa fikir sahibi olabiliyorlar.
<blockquote><em><strong>Ancak TikTok’u Meta uygulamaları ve X’ten ayıran en büyük fark, en az onlar kadar popüler olmasına karşın tüm hisselerinin ABD’dışı bir kaynağa dayanması. TikTok, %100 hissesiyle Pekin-menşeili ByteDance Ltd.’in bir iştiraki.</strong></em></blockquote>
<h2><strong> </strong><strong>YÜZDE YÜZ PEKİN MENŞEİLİ</strong></h2>
Meselenin arka planındaysa işler biraz daha farklı. TikTok’un, belki de en az diğer pek çok büyük sosyal medya platformu kadar masum olmadığı biliniyor. Ancak TikTok’u Meta uygulamaları ve X’ten ayıran en büyük fark, en az onlar kadar popüler olmasına karşın tüm hisselerinin ABD’dışı bir kaynağa dayanması. TikTok, %100 hissesiyle Pekin-menşeili ByteDance Ltd.’in bir iştiraki. ABD’deki tartışmaları ateşleyen, ve günlük sosyal medya kullanımını politik bir alana taşıyan gerçek tam da bu. ABD, ByteDance’in yalnızca Çin menşeili bir teknoloji firması olmaktan öte, Çin Halk Cumhuriyeti ile işbirliği içerisinde olabileceğinden şüpheleniyor. TikTok yasağı yasa tasarısının özünü oluşturan endişe de bu. ABD, ByteDance’in Çin devletinin talep etmesi hâlinde TikTok kullancısı ABD vatandaşlarının kişisel verilerini Çin devleti ile paylaşabileceğini düşünüyor. Çin’in ulusal güvenlik yasalarının Çin menşeili firmaların gerektiği hâlde istihbarat toplanmasına “yardımcı olmalarını” öngören hükümleri de bu bağlamda kaygılar arasında <a href="https://apnews.com/article/divesting-tiktok-buyer-330c3a10d80aa9223facbfba0296a608">değerlendiriliyor</a>.

Çin de, bu suçlamaları ABD’nin ekonomik olarak rekabet edemediği durumda politik silahlara başvurması olarak <a href="https://apnews.com/article/tiktok-ban-house-vote-china-national-security-8fa7258fae1a4902d344c9d978d58a37">değerlendiriyor</a>.

ByteDance’in eski bir üst düzey çalışanı, <a href="https://www.hrw.org/blog-feed/hong-kong-protests">2019-2020 Hong Kong Protestoları</a> sırasında şirketin bazı protestocuların dijital verilerini Çin devleti ile paylaştığını itiraf/iddia etti. San Fransico Üst Mahkemesi’nde bir dava duruşmasında konuşan Yintao Yu’nun iddialarına göre, Çin Komünist Partisi, ByteDance’in onlarla paylaştıkları verileri bazı protestocuların konumunu tespit edebilmek amacıyla kullandı. Yu’nun iddiası, şirketin ÇKP yetkililerine “god(tanrı)” adında bir “süper-kullanıcı” tanımladığı, ve bu süper-kullanıcının şirketin veritabanına “kurulduğu iddia edilen güvenlik bariyerlerini tamamen göz ardı ederek” erişebildiği <a href="https://apnews.com/article/tiktok-china-bytedance-user-data-d257d98125f69ac80f983e6067a84911">yönünde</a>. ByteDance, Yu’nun iddialarının asılsız olduğunu iddia etti.

Tüm bu anlatı, ABD için meselenin ana hatlarını özetliyor. Dolayısyıla TikTok’un yasaklanmasını öngören “Amerikalıları Yabancı Hasım Uygulamalara Karşı Koruma Yasası” isimli yasa tasarısı, ByteDance’e iki seçenek sunuyor: TikTok’u ya satarsın, ya da biz onu ABD piyasalarından kaldırırız.

Uzmanlar, ByteDance’e sunulan satma opsiyonunun, pek de gerçekçi olmadığı görüşünü <a href="https://apnews.com/article/divesting-tiktok-buyer-330c3a10d80aa9223facbfba0296a608">paylaşıyor</a>. En büyük endişe, yasayla beraber TikTok’un değerinini kaybeteceği yönünde. Diğer taraftan rekabet hukukuna yönelik kaygılar da varlığını koruyor.

ABD’nin kaygılarının meşru olup olmadığı bir tartışma, tasarının yasalaşıp yasalaşmayacağı ise bir başka tartışmayı doğuruyor. Gelgelelim şu bir gerçek, TikTok yasağının tartışılması bile, Amerikalıları ikiye bölmüş durumda.

Başkan Joe Biden, eğer tasarı Senato’dan da geçip önüne gelirse, yasayı imzalayacağını <a href="https://apnews.com/article/tiktok-ban-biden-bytedance-china-2acbaeb71e8bb0c6341f2bc55ba33e80">ifade etti</a>.
<blockquote><em><strong>TikTok yasağına dair en önemli çekince, yaklaşan 2024 Başkanlık seçimleri. Gençler tarafından yoğun rağbet gören uygulamanın yasaklanması, pek çok Amerikalı genç için meşru bir zemine oturtulabilmiş değil.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>EN ÖNEMLİ ÇEKİNCE YAKLAŞAN 2024 BAŞKANLIK SEÇİMLERİ</strong></h2>
Ancak TikTok yasağına dair en önemli çekince, yaklaşan 2024 Başkanlık seçimleri. Gençler tarafından yoğun rağbet gören uygulamanın yasaklanması, pek çok Amerikalı genç için meşru bir zemine oturtulabilmiş değil. Büyük çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu 170 milyon kullancının neredeyse sadece %25’i TikTok’un verilerini çalıp paylaşmasından endişe duyduğunu <a href="https://apnews.com/article/tiktok-ban-biden-bytedance-china-2acbaeb71e8bb0c6341f2bc55ba33e80">ifade ett</a>i.  Kalan kısım ise, yalnızca koltukta uzanırken telefonunu kaydırabilmenin derinde.

Dolayısyıla işin politik boyutunun özellikle genç seçmen nezdinde sandığa yansıyabileceği korkusu, ABD’nin TikTok yasağını belki askıya alması için değil ama, yavaşlatması için önemli bir gerekçe olarak görülüyor. Diğer taraftan, üst düzey yetkililerin Çin’in TikTok’u bu seçimleri de etkilemek için kullanabileceği yönündeki <a href="https://edition.cnn.com/2024/03/12/politics/us-intel-chief-china-tiktok-election/index.html">iddiaları</a> en azından politik önemini koruyor. Yani her şekilde, ABD’nin bir karar vermesi gerekli.

Kutuplaşmanın bu denli keskin olduğu bir ortamda, verilecek her karar mutlaka bir kısım insanı mutlu, bir kısım insanı ise mutsuz edecek. Ancak “istenmeyen hasarı” en aza indirebilmek için, ABD’nin elini çabuk tutması gerekiyor.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 17 Mar 2024 22:40:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/tiktok-abd-yasaklama.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İzmir mahalleleri örneğinde bir değerlendirme</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/izmir-mahalleleri-orneginde-bir-degerlendirme-2931</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/izmir-mahalleleri-orneginde-bir-degerlendirme-2931</guid>
                <description><![CDATA[İzmir mahalleleri örneğinde bir değerlendirme]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>AKP ve Hamza Dağ'ın, İzmir’in makus talihini yenmeye aday parti, aktör iddiası ile yola çıkmaları bu seçimde siyasi coğrafyanın görünümünü değiştirebilir mi? İzmir mahallelerinin sosyolojik yapısı, hakim seçmen kümelenme ve tercihleri ayrışması dikkate alındığında, bu kolay görünmüyor. Asıl soru ise; İzmir’in kentsel hallerine dair kentin merkez mahallerinde yükselen itiraz ne ölçüde karşılık bulacak ve kime yarayacak? Bunu görmeye az kaldı.  </strong>

<strong> </strong>Seçmenlerin oy verme davranışlarının mekânsal kalıpları siyaset biliminin temel ilgi alanlarından biridir. Oy vermeyi parti bağlılığı, ideolojik eğilimler, toplumsal dinamikler, ekonomik faktörler dışında, mekanla ilişkilendirerek anlama ve açıklama çabası Türkiye coğrafyasında da bir karşılığa sahip. Nitekim mahalle, köy gibi mikro coğrafi birimlerden ilçe, il, bölge gibi makro coğrafi düzeye kadar uzanan birimler arasında parti tercihleri örneğinde oy verme davranışının farklılaştığı, belirli coğrafi birimlerde tek tip olmasa da birbirine benzer oy verme davranışı kalıp ve örüntülerinin öne çıktığı konuyla ilgili akademik çalışmalarda tespit edilmektedir. <a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>

Türkiye’de son yıllarda seçim sonuçlarına göre haritada Trakya’dan Akdeniz sahillerine uzanan kıyı şeridinin ağırlıklı olarak CHP’yi sembolize eden kırmızı, Orta Anadolu’dan Karadeniz ve Doğu Anadolu’ya AKP’yi turuncu ya da koyu sarı, Güneydoğu Anadolu’nun HDP-DEM çizgisinin mor renklerle sembolize edilmesi parti tercihlerinin mekânsal farklılaşmasından. İller düzeyinde bakıldığında seçmenin parti tercihleri itibarıyla, Konya’nın muhafazakar sağ partilerin, Diyarbakır’ın Kürt milliyetçiliği çizgisindeki partilerin, İzmir’in sosyal demokrat partilerin hakim politik adresleri olduğu görülmekte. Bu durum özellikle çeyrek asırdan beri söz konusu illerdeki seçim sonuçları dikkate alındığında büyük ölçüde doğrudur. Örneğin; İzmir’de 1983’ten günümüze yapılan 12 seçimden 10’unda demokratik sol-sosyal demokrat partiler DSP, CHP sandıktan 1. çıkıyor, 2002 seçiminden itibaren ise 7 seçimdir CHP ilde 1.parti. Söz konusu örüntü dahi, doğal olarak “seçim coğrafyası kader mi” şeklinde bir soru sorulmasını tetiklemektedir. Soruya yanıt bulmak ve örüntünün 31 Mart’ta devam edip etmeyeceğine ilişkin bir değerlendirme yapmak amacıyla bu çalışmayla, İzmir mahalleri örneğinde 2018 ve 2023 genel seçimlerini partilerin oy güçleri, mahallelerin kentsel/kırsal nitelikleri, oy oynaklığı ve parti oylarının değişimi gibi göstergelerden yola çıkarak anlama çabasındayız.

Çalışma İzmir’in 1297 mahallesinden kayıtlı seçmeninin bulunduğu 1293 mahallesine dayanmakta olup, İzmir Kalkınma Ajansı bu mahalleleri kent yoğunluğu ve ilçe merkezlerine yakınlık-uzaklık kriterlerine göre yoğun kentsel, seyrek kentsel, yakın kırsal ve uzak kırsal mahalleler şeklinde sınıflandırmaktadır. <a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>
<blockquote><em><strong>Parti oylarında bir seçimden diğerine yaşanan toplam değişim olarak ifade edilen oy oynaklığı İzmir’de 2018 seçimleri baz alındığında yaklaşık yüzde 12 (%11,7). Bunun anlamı; son 2 seçimde İzmir’de 100 seçmenden 12’sinin parti değiştirdiğidir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SON İKİ SEÇİMDE İZMİR’DE 100 SEÇMENDEN 12’Sİ PARTİ DEĞİŞTİRDİ
</strong><strong>İzmir Mahallelerinde Kayıtlı Seçmenler ve Oy Oynaklığı</strong></h2>
İzmir mahallelerinde kayıtlı 3.445.505 seçmen bulunurken, bunların % 58,9’u yoğun kentsel, %29,7’si seyrek kentsel, % 6,2’si yakın kırsal, % 5’i ise uzak kırsal mahallelerde yerleşiktir. Bu anlamda en az her 2 seçmenden 1’i yoğun kentsel mahallelerde yaşıyor. Parti oylarında bir seçimden diğerine yaşanan toplam değişim olarak ifade edilen oy oynaklığı İzmir’de 2018 seçimleri baz alındığında yaklaşık yüzde 12 (%11,7). Bunun anlamı; son 2 seçimde İzmir’de 100 seçmenden 12’sinin parti değiştirdiğidir. Oynaklık ya da parti değiştirme yoğun kentsel mahallerde daha düşük düzeyde kalırken (%9,4), kırsal mahallelerde il ortalamasının (%11,7) 1-2 puan üzerinde seyrediyor. Özellikle ilçe merkezlerine yakın olan kırsal mahallerde ise en yüksek (%13,4) düzeyde.

<strong>Tablo 1: </strong>İzmir’de Mahalle Türlerine Göre Kayıtlı Seçmen ve Oy Oynaklığı
<table style="height: 223px;" width="950">
<tbody>
<tr>
<td width="130"></td>
<td width="81"><strong>Yoğun Kentsel</strong>

<strong>Mahalleler  </strong></td>
<td width="81"><strong>Seyrek Kentsel Mahalleler  </strong></td>
<td width="81"><strong>Yakın Kırsal </strong>

<strong>Mahalleler</strong></td>
<td width="81"><strong>Uzak Kırsal  Mahalleler</strong></td>
<td width="78">&nbsp;

<strong>TOPLAM</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="130"><strong>Mahalle Sayısı (n)</strong></td>
<td width="81">301</td>
<td width="81">295</td>
<td width="81">358</td>
<td width="81">339</td>
<td width="78">1293</td>
</tr>
<tr>
<td width="130"><strong>Kayıtlı Seçmen (n)</strong></td>
<td width="81">2.030.274</td>
<td width="81">1.024.955</td>
<td width="81">214.752</td>
<td width="81">175.524</td>
<td width="78">3.445.505</td>
</tr>
<tr>
<td width="130"><strong>Toplam Kayıtlı Seçmene Oranı (%)</strong></td>
<td width="81">&nbsp;

58,9</td>
<td width="81">&nbsp;

29,7</td>
<td width="81">&nbsp;

6,2</td>
<td width="81">&nbsp;

5,0</td>
<td width="78">&nbsp;

100</td>
</tr>
<tr>
<td width="130"><strong>Oy Oynaklığı  (%)</strong></td>
<td width="81">9,4</td>
<td width="81">11,1</td>
<td width="81">13,4</td>
<td width="81">12,6</td>
<td width="78">11,7

(Ortalama)</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<strong> </strong>Seçmenin % 88,6’sının kayıtlı olduğu kentsel mahallelerde (yoğun ve seyrek) son seçimler örneğinde parti değiştirme eğiliminin kırsal mahallelere göre daha düşük düzeyde kalması seçim coğrafyasının bir kader olabileceği izlenimini vermekte, değişime karşı direncin mekânsal yansıması olabileceğini düşündürtmektedir. Bu durum aşağıdaki tablolar yardımıyla daha belirgin olarak görülebilir.
<h2><strong> </strong><strong>İZMİR MAHALLERİNDE PARTİLERİN OY GÜÇLERİ (24 HAZİRAN 2018, 14 MAYIS 2023 GENEL SEÇİMLERİ)</strong></h2>
İzmir mahallelerinin kent türlerine göre son 2 seçimde partilerin aldıkları oylar incelendiğinde, ilk dikkati çeken; iktidar ve muhalefet bloğu partilerin oy güçleri arasındaki belirgin farklılaşma. CHP mahalle türü ayrımı olmaksızın tüm mahallerde % 34-39 arasındaki ortalama oy oranıyla 1.partidir. Oyları mahalle türüne göre farklılaşmakta, kentsel mahallelerde oy ortalaması 2 seçimde de % 38-39 arasında değişmektedir.

<strong>Tablo 2: </strong>İzmir’de Mahalle Türlerine Göre Partilerin 24 Haziran 2018 ve 14 Mayıs 2023 Seçimindeki Oy Ortalamaları (%)<strong> </strong>
<table style="height: 198px;" width="950">
<tbody>
<tr>
<td width="105">Mahalle Türleri</td>
<td width="50">AKP 2018</td>
<td>AKP

2023</td>
<td>CHP

2018</td>
<td>CHP

2023</td>
<td>MHP

2018</td>
<td>MHP

2023</td>
<td width="53">İYİP 2018</td>
<td width="51">İYİP 2023</td>
<td>HDP

2018</td>
<td>Y.SOL

2023</td>
<td width="59">DİĞER 2023</td>
</tr>
<tr>
<td width="105">Yoğun Kentsel</td>
<td width="50">29,1</td>
<td>26,1</td>
<td>38,9</td>
<td>38,6</td>
<td>5,5</td>
<td>4,4</td>
<td width="53">10,1</td>
<td width="51">10,9</td>
<td>13,8</td>
<td>10,0</td>
<td width="59">8,8</td>
</tr>
<tr>
<td width="105">Seyrek Kentsel</td>
<td width="50">30,2</td>
<td>26,7</td>
<td>39,0</td>
<td>38,8</td>
<td>6,5</td>
<td>5,8</td>
<td width="53">6,8</td>
<td width="51">10,9</td>
<td>10,8</td>
<td>7,5</td>
<td width="59">9,1</td>
</tr>
<tr>
<td width="105">Yakın Kırsal</td>
<td width="50">37,5</td>
<td>32,6</td>
<td>36,1</td>
<td>35,3</td>
<td>7,3</td>
<td>8,2</td>
<td width="53">11,0</td>
<td width="51">9,9</td>
<td>5,3</td>
<td>3,6</td>
<td width="59">9,0</td>
</tr>
<tr>
<td width="105">Uzak Kırsal</td>
<td width="50">37,0</td>
<td>37,0</td>
<td>34,8</td>
<td>32,2</td>
<td>7,5</td>
<td>7,9</td>
<td width="53">10,5</td>
<td width="51">10,0</td>
<td>3,9</td>
<td>2,8</td>
<td width="59">8,8</td>
</tr>
</tbody>
</table>
Asıl çarpıcı olan; seyrek kentsel mahallelerden uzak kırsal mahallere doğru oy ortalamasının daha düşük olması. Nitekim 14 Mayıs’ta kentsel mahallelerde % 38, uzak kırsal mahallelerde % 32 oy ortalamasına sahip. AKP oyları ise yoğun kentsel mahallelerden uzak kırsal mahallere doğru gidildikçe artıyor. Seçmenin % 58,9’unun kayıtlı olduğu yoğun kentsel mahallelerde son seçimde ortalaması % 26,1 iken, uzak kırsal mahallelerde % 37. 2018’den 2023’e AKP oyları yoğun kentsel mahallerde 3, seyrek kentsel mahallelerde 4 puan düşerken,  CHP her iki seçimde de 2 mahalle türünde % 38-39’da tutunmuş durumda. Bu gösterge İzmir’in seçim coğrafyasında CHP’yi AKP karşısında güçlü ve üstün kılan bir sosyolojinin yansıması olup, arka planında sosyolojik, ideolojik, algısal dinamikler bulunuyor.

AKP İzmir’in özellikle ilçe merkezlerine uzak kırsal mahallerinde kendi il ve CHP ortalamasının bir hayli üzerinde oy alırken, kentsel mahallelerde aynı başarıyı gösteremiyor. Üstelik son seçimde yakın kırsal mahallelerde muhtemelen seçmenin bir kısmının ekonomi ve göçmen politikalarına tepki olarak tabloda “Diğer” kategorisinde yer alan Zafer Partisi’ne milliyetçi reflekslerle yönelmesi etkili olmuş olabilir. Kentsel ve kırsal temelli taban farklılaşması büyük ölçüde kent ve kır arasında politik, sosyolojik farklılaşmaların ürünü. Kentsel mahallelerde büyüyememesi seçmenin partiye ilişkin yaşam tarzları endişesinden de beslenen seküler, cumhuriyetçi değerlere mesafeli, otoriter parti algısının kırılamaması yanında, yerel parti elitlerinin buralardaki sosyolojiyle irtibatlanma konusundaki zayıflıklarıdır.

Partinin sınıfsal karakteri, ekonomi politikalarının buralardaki ağırlıklı orta sınıfta yol açtığı tahribat da bunda etkilidir. Kırsal mahallelerde kentsel mahallelere kıyasla oy tabanının belirgin yüksekliği, seçmenlerin muhafazakar değerlerini temsil konusundaki değer, kimlik örtüşmesi, yerel elitlerinin başta söylem temelli olmak üzere bu kesimlerle daha kolay irtibat kurması, sosyal yardımların etkisine bağlanabilir. CHP seçmeninin 31 Mart’ta özellikle kentsel mahallelerde keskin bir parti tercihi değiştirmeye yönelmemesi halinde -ki bunun gerçekleşmesi ortalama yüzde 10-11 düzeyinde seyreden oy oynaklığının yüzde 30-40’lara çıkması ile mümkün olabilir- büyükşehir belediye başkanlığı örneğinde kazananın değişmesi zor. Bu olasılık gerçekleşirse, İzmir’de parti tercihi örüntüleri açısından büyük bir sürpriz olur. AKP ve adayı Hamza Dağ’ın bu kez başarmak için tipik bir pragmatik merkez sağ siyaset ve siyasetçi figürüyle seçmenlerin karşısına çıktığını da belirtmek gerekir.
<blockquote><em><strong>MHP’nin oy ortalamaları da mahalle türlerine göre AKP’ye benzer bir oy gücü farklılaşmasına sahip. Yoğun kentsel mahallelerden uzak kırsal mahallere doğru gidildikçe oy ortalaması yükselen bir parti. Örneğin; yoğun kentsel mahallerde 2023’te %4,4 oy alan partinin uzak kırsal mahallelerdeki ortalaması %7,9, yakın kırsal mahallerde %8,2. İki partinin toplam oyu son seçimde kırsal mahallelerde CHP ortalamasının 4-5 puan üzerinde.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>KIRSAL MAHALLELERDE MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKAR AĞIRLIĞI</strong></h2>
MHP’nin oy ortalamaları da mahalle türlerine göre AKP’ye benzer bir oy gücü farklılaşmasına sahip. Yoğun kentsel mahallelerden uzak kırsal mahallere doğru gidildikçe oy ortalaması yükselen bir parti. Örneğin; yoğun kentsel mahallerde 2023’te %4,4 oy alan partinin uzak kırsal mahallelerdeki ortalaması %7,9, yakın kırsal mahallerde %8,2. İki partinin toplam oyu son seçimde kırsal mahallelerde CHP ortalamasının 4-5 puan üzerinde. Bu durum kırsalda milliyetçi muhafazakar partilere yönelik seçmen desteğinin CHP karşısında baskın olduğunun bir göstergesi. İYİ Parti 2018 kırsal mahallelerdeki oy gücündeki zayıflık bir yana bırakıldığında, %10 düzeyinde mahalle türlerine göre dengeli bir seçmen tabanına sahip görünüyor.  HDP 2018, Yeşil Sol 2023 oyları dikkate alındığında, yoğun kentsel mahallelerden uzak kırsal mahallelere doğru gidildikçe oy güçleri çok belirgin biçimde (8-10 puan arasında) azalarak farklılaşmakta.

Yoğun kentsel mahallelerde 2018’de HDP’nin 13,8 gibi yüksek oy oranına sahip olması muhtemelen bu mahallelerin çeperlerinde yerleşik Kürt seçmenlerin HDP’ye olan desteği 2023’te %10’a gerilese de, azımsanmayacak bir oy oranına sahip olması bir yandan aynı seçmen tercihi, diğer yandan Yeşil Sol içinde TİP’e kentin sosyo-ekonomik statüsü yüksek seçmenin merkez mahallelerde vermiş olduğu destekle açıklanabilir. Kırsal mahallelerde milliyetçi refleksin yoğunluğu nedeniyle, sınırlı bazı mahalleler dışında oy gücü % 3-4 arasında seyrediyor. Diğer partiler kategorisinde yer alan başta Zafer Partisi olmak üzere, Memleket, Yeniden Refah partilerinin oy güçleri mahalle türlerine göre farklılaşmıyor, son seçimde 8-9 puan arasında seyrediyor.<strong> </strong>

<strong>İzmir Mahallelerinde 2018’den 2023’e Partilerin Oy Değişimi ve Oy Oynaklığı  </strong>

İzmir mahalleleri özellikle nüfus yoğunluğu ve ilçe merkezlerine mesafe temelinde seçmen tercihlerinin oynaklık düzeyi bakımından farklılaşmaktadır. Seçmenlerin bir seçimden diğerine parti değiştirme düzeyi ya da iki seçim arasında partilerin oylarında meydana gelen değişimi ifade eden oynaklık bakımından mahalleler birbirinden ayrışıyor. Yoğun kentsel mahallerde son seçimde oynaklık katsayısının % 9,4 olmasına karşılık, yakın kırsal mahallelerde bu katsayının % 13,4, uzak kırsal mahallerde % 12,6’ya ulaşması bu durumun göstergesi. Söz konusu farklılık seçmenlerin kentsel mahallelerde kırsal mahalle  seçmenlerine göre daha sınırlı düzeyde parti tercihlerini değiştirdiklerine işaret etmektedir.

<strong>Tablo 3: </strong>İzmir’de Mahalle Türlerine Göre Seçmen Tercihlerinde Oynaklık ve Partilerin Oy Değişimi
<table style="height: 230px;" width="967">
<tbody>
<tr>
<td width="123"><strong> </strong>

<strong>Mahalle Türleri</strong></td>
<td width="78"><strong>AKP 2018-2023</strong></td>
<td width="63"><strong>CHP</strong>

<strong>2018-2023</strong></td>
<td width="60"><strong>MHP</strong>

<strong>2018-2023</strong></td>
<td width="68"><strong>İYİP 2018-2023</strong></td>
<td width="72"><strong>HDP-Y.SOL</strong>

<strong>2018</strong></td>
<td width="92"><strong>DİĞER TOPLAM 2023</strong></td>
<td width="79"><strong> </strong>

<strong>Oynaklık</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="123"><strong>Yoğun Kentsel </strong></td>
<td width="78">-3</td>
<td width="63">- 0,3</td>
<td width="60">- 1,1</td>
<td width="68">+ 0,8</td>
<td width="72">-3,8</td>
<td width="92">8,8</td>
<td width="79">9,4</td>
</tr>
<tr>
<td width="123"><strong>Seyrek Kentsel </strong></td>
<td width="78">- 3,5</td>
<td width="63">- 0,2</td>
<td width="60">- 0,7</td>
<td width="68">+ 4,1</td>
<td width="72">- 3,3</td>
<td width="92">9,1</td>
<td width="79">11,1</td>
</tr>
<tr>
<td width="123"><strong>Yakın Kırsal </strong></td>
<td width="78">- 4,9</td>
<td width="63">- 0,8</td>
<td width="60">+ 0,9</td>
<td width="68">-1,1</td>
<td width="72">-1,7</td>
<td width="92">9,0</td>
<td width="79">13,4</td>
</tr>
<tr>
<td width="123"><strong>Uzak Kırsal </strong></td>
<td width="78">0</td>
<td width="63">- 2,6</td>
<td width="60">+ 0,4</td>
<td width="68">- 0,5</td>
<td width="72">-1,1</td>
<td width="92">8,8</td>
<td width="79">12,6</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<strong> </strong>Oynaklık düzeyini son seçimlerde partilerin oy oranlarındaki değişimle birlikte değerlendirdiğimizde, katsayının % 13,4 olduğu yakın kırsal mahallelerde AKP 2018 seçimine göre 4,9 puan oy kaybetmiştir. AKP uzak kırsal mahalleler dışında tüm mahallerde 2018 seçimine göre 3 ile 4,9 arasında oy kaybına uğrarken, MHP   yakın ve uzak kırsal mahallerde çok sınırlı oy artışı sağlamıştır. CHP tüm mahalle türlerinde 2018’e göre 0,2 ile 2,6 arasında oy kaybı yaşarken, bu kayıp uzak kırsal mahallelerde en yüksek düzeydedir.  İYİP’in seyrek kentsel mahallelerde 4,1 puanlık oy artışı AKP’nin oy kaybı, MHP’nin ise oy artışı sağlayamamasıyla birlikte düşünüldüğünde, muhtemelen AKP’den bu partiye oy geçişlerinden kaynaklanmış olup, ideolojik olarak kendine CHP’yi yakın görmeyen seçmenin ekonomik krizin etkisiyle adres olarak İYİP’i görmesiyle ilgili olabilir.

Bu durum kırsal mahallelerdeki oynaklığın İYİP’in seçmen tabanının genişlemesine, AKP’nin ise daralmasına neden olmuş gibi.  31 Mart seçimi özellikle bu mahalleler örneğinde AKP ve İYİP’in seçmen tabanının nereye doğru evrileceği konusunda  ipucu verecek gibi  görünüyor. İzmir’de her mahalle türünde sınırlı da olsa oyları düşen CHP 31 Mart’ta kentsel mahallelerde yüksek bir oy kaybı yaşarsa, partinin kentteki hakimiyetinin kademeli olarak zayıflamakta olduğu şeklinde bir sonuç ortaya çıkabilir. Bu noktada Büyükşehir belediye başkanlığı seçim sonucundan ziyade, partilerin ilçe belediye meclis üyeliği oyları partilerin geleceğine dair öngörüde bulunmak için temel veri olacaktır.
<blockquote><em><strong>İzmir’de 1983’ten 2023’e 12 genel seçimin 9’unda demokratik sol/sosyal demokrat partiler seçimlerden 1.parti olarak çıkarken, toplam sol oylar 6 seçimde toplam sağ oylardan fazladır. 1995’ten itibaren tüm seçimlerde önce 2 seçim DSP, ardından CHP sandıkta 1.parti oldu.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>İZMİR’DE SOL OYLAR 6 SEÇİMDE SAĞ OYLARDAN FAZLA</strong></h2>
<strong>İzmir’de Seçim Coğrafyası Kader mi?</strong>

İzmir’de 1983’ten 2023’e 12 genel seçimin 9’unda demokratik sol/sosyal demokrat partiler seçimlerden 1.parti olarak çıkarken, toplam sol oylar 6 seçimde toplam sağ oylardan fazladır. 1995’ten itibaren tüm seçimlerde önce 2 seçim DSP, ardından CHP sandıkta 1.parti oldu. Büyükşehir belediye başkanlığı seçimlerinde ise 1984’ten 2019’a 8 seçimin 6’sında demokratik sol/sosyal demokrat partiler başkanlığı kazandılar.  1999’dan günümüze kenti sosyal demokrat büyükşehir belediye başkanları yönetiyor. 31 Mart’ta bu trend kırılır mı yoksa İzmir seçim coğrafyası sağ partiler için kader olmaya devam mı eder sorusunu sandıkta seçmen cevaplayacak. AKP bu seçimde İzmir siyasetinde uzun yıllardır etkin olan Hamza Dağ’ı büyükşehir başkan adayı olarak gösterdi. Kampanyasını afişlerde parti amblemini kullanmamaya kadar varan, ideolojik kimliğinden uzak, değişim ve hizmet iddiasıyla daha yumuşak, her kesimden seçmeni kapmaya çalışan bir stratejiyle yürütüyor. CHP ise referansını kentin Cumhuriyetçi seküler kimliğini adil, eşit hizmet vurgusuyla dillendirerek seçmenin karşısına çıkmakta. AKP ve Dağ İzmir’in makus talihini yenmeye aday parti, aktör iddiası ile yola çıkmaları bu seçimde siyasi coğrafyanın görünümünü değiştirebilir mi? İzmir mahallelerinin sosyolojik yapısı, hakim seçmen kümelenme ve tercihleri ayrışması dikkate alındığında, bu kolay görünmüyor. Asıl soru ise; İzmir’in kentsel hallerine dair kentin merkez mahallerinde yükselen itiraz ne ölçüde karşılık bulacak ve kime yarayacak? Bunu görmeye az kaldı.

<hr />

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bkz. Tanju Tosun, Betül Aydoğan Ünal, Gülgün Erdoğan Tosun; “The Dynamics of Change and Differentiation in Voter Preferences in the Western Coastal Provinces of Turkey Since the 1980s”, <strong>Turkey’s Electoral Geograpy Trends, Behaviors and Identities</strong>, ed. Edip Asaf Bekaraoğlu, Gülsen Kaya Osmanbaşoğlu, Routledge, Ne York, 2021, s.66-84.

<a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) İzmir mahallelerini önce”20 bin nüfus eşiği yöntemi” ile kentsel ve kırsal şeklinde sınıflandırmıştır. Nüfusu 20.000 üzerinde olan yerleşimler kentsel, altında olanlar ise kırsal olarak tanımlandığı bu yöntemden hareketle mahalleler önce “kırsal” ve “kentsel” mahalle şeklinde ayrılmaktadır. Kentsel mahallelerde nüfus yoğunluğuna, kırsal mahallelerde ise uzaklığa dayalı ayrımla alt kategoriler oluşturulmuştur. Raporda mahalle türleri şu şekilde sınıflandırılmaktadır. <em>Yoğun Kentsel Mahalle</em>: Nüfus Yoğunluğu ≥ Ortanca Nüfus yoğunluğu, <em>Seyrek Kentsel Mahalle</em>: Nüfus Yoğunluğu &lt; Ortanca Nüfus Yoğunluğu,  <em>Yakın Kırsal Mahalle</em>: İlçe Merkezine Uzaklığı &lt; Ortanca Uzaklık, <em>Uzak Kırsal Mahalle</em>: İlçe Merkezine Uzaklığı ≥ Ortanca Uzaklık

https://yeniarayis.com/gulgunerdogantosun/31-marta-dogru-izmir-secimi-izmir-sosyolojinin-politik-mekansal-dinamikleri/]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 15 Mar 2024 21:35:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/Secim-cografyasi-kader-mi-.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ortak paydaları inşa - 4 </title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortak-paydalari-insa-4-2874</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortak-paydalari-insa-4-2874</guid>
                <description><![CDATA[Ortak paydaları inşa - 4 ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Bugün itibariyle, birbirlerine saygı çerçevesinde; "Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" ilkesini benimseyen ve eş zamanlı olarak; kolektif ve örgütlü hareket edebilen </strong><strong>“bireylere” her zamankinden daha çok ihtiyacımı</strong><strong>z var! </strong></span><strong><span style="font-size: 18px;">“Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamayı öğrenmeliyiz!</span> </strong>

<strong> </strong>“Yeni bir Türkiye için her alanda yeni bir felsefeye ihtiyacımız var!”

Üç seri halindeki yazılarımda; toplumu temelinden sarsan, bizi kamplaştıran, kutuplaştıran ve yoksullaştıran birkaç zaaf ve hastalıklarımıza kısaca temas etmeye çalıştım. Bu konularda özet olarak şunu söyleyebiliriz; <strong>“Bu ülke insanlarının bir kısmı ne yaptı</strong><strong>ysa; bağnazlığıyla, menfaatçiliğiyle, önyargılarıyla, kutuplaştırarak, ötekileştirerek, güç sarhoşluğuyla, kibirle, sermaye ve makam hırsıyla vs kendi insanına yaptı</strong><strong>! Hariç</strong><strong>te suçlu aramaya gerek yok; dâhilde kendi insanımıza bunca zulmü yine kendi insanımız etti!"</strong>

Peki, buraya kadar anlattıklarımıza karşı bizler hangi ortak paydalarda bir araya gelmeli ve ortak aklı nasıl inşa etmeliyiz? Şimdi de bu konulara biraz değinelim.

<strong>Bir toplumda herkesin herkesle arasında bir hukuki bağ vardır. Bu hukuk ilişkisinin temeli; din, ideoloji, ırk veya hayat tarzı </strong><strong>vs değildir. Bunlar birer kimlik veya tercihtir. Ve bireysel tercihlere saygı duymakla beraber </strong><strong>“birlikte yaşama kültürünü gerektiren ortak paydalar, </strong><strong>‘insanın sadece insan olmasından kaynaklı’, herkesi ve her kesimi ilgilendiren; temel haklar ve özgürlükler, insan hakları ve onuru, evrensel/ temel hukuk ilkeleri, eşit vatandaşlık vs dir.”</strong>

Şimdi, bizleri ortak paydalarda buluşturması gereken temel kavram, olgu ve unsurları, onların anlam ve özelliklerini biraz açalım:

<strong>Türkiye</strong><strong>’de, dini, ideolojik, ırksal ve diğer hayat tarzlarında </strong><strong>“fanatik yaklaşımlardan kaynaklı” esaretler vardır. Bu esaretler; Ali Şeriati</strong><strong>’nin Dört Zindanı’yla Rousseau</strong><strong>’nun Toplum Sözleşmesi</strong><strong>’nde geçen; “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” sözü arasında bir yerdedir.</strong>
<h2><strong>ÖZGÜRLÜĞÜN YENİDEN İNŞASI</strong></h2>
<strong>Türkiye</strong><strong>’de, dini, ideolojik, ırksal ve diğer hayat tarzlarında </strong><strong>“fanatik yaklaşımlardan kaynaklı” esaretler vardır. Bu esaretler; Ali Şeriati</strong><strong>’nin Dört Zindanı’yla Rousseau</strong><strong>’nun Toplum Sözleşmesi</strong><strong>’nde geçen; <em>“İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” </em>sözü arasında bir yerdedir. Ve bu esaretler; hem kendi özgürlüğünü doğru anlama hem başkasının özgürlüğüne saygı duyup koruma hem de toplumsal özgürlüğü gerçekleştirme adına ciddi problemler içermektedir!</strong>

<strong>Bir kişinin özgürlüğünden bahsedebilmek için; bağımsızca bir fiili işleyebilme </strong><strong>“irade ve istencinin” var olması gerekir. İrade ve istenç hukuksuzca sını</strong><strong>rlandırılıyor, engelleniyor veya ortadan kaldırılıyorsa orada temel insani haklar çiğneniyor demektir. </strong>Ayrıca dayatmaların, tahakkümlerin ve zorbalıkların olduğu yerde özgürlük yoktur! Yine <em>Rousseau;</em> <em>"İnsanın özgürlüğü; istediğ</em><em>i her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmaması</em><em>ndadı</em><em>r"</em> der. <strong>Bir toplumda birilerinin veya bir grubun özgürlüğünün yöneticiler, erkler veya birileri tarafından keyfi bir şekilde kısıtlanması durumunda diğer herkesin özgürlüğü de risk altına girer. Bu nedenle herhangi bir ülkede herkesin özgürlüğü herkesle bağlantılıdı</strong><strong>r! </strong>Devlet mekanizması içerisinden veya dışından gelebilecek bu tür baskılara karşı modern toplumlar; aralarındaki ihtilafları bir köşeye bırakıp örgütlenmeleri gerekir.<strong> Örgütlü olmayan toplumlar; örgütlü menfaatçiler ve örgütlü kötüler karşısında sömürülü</strong><strong>r!</strong>

<strong>Özgürlük zor bir iştir! Adaletsiz otoritelere, baskılara, güçlere vs karşı; direnç</strong><strong>, eleştirel ve sorgulayıcı bir duruş gerektirir. Sorumluluk alma ve </strong><strong>“birey olabilme ehliyeti” gerektirir. Rahat ve güvenli alanlardan uzak durmayı gerektirir! Bu ve benzeri zorluklarla mücadele yerine konforunu tercih eden Anadolu insanının bir kısmına iç içe esaretler; özgürlüklerden daha cazip gelir. Hatta bir kısmına </strong><strong>“köleliklere rıza hastalığı” yerleşmiştir.</strong> <strong>Bu zavallılar, aç kalmayacak kadar karınları doyduktan sonra kendilerine yapılabilecek bütün sömürülere rıza göstererek; şahsiyet ve haysiyetlerini kaybetmiş insanlardır. </strong>

<strong>Özgürlük, ilk bakışta bazıları</strong><strong>na ters gelse de içerisinde; sorumluluk, duygudaşlık, diğ</strong><strong>ergamlık ve bilinç varsa anlam taşıyan bir olgudur. Sorumluluk ister çünkü sınırsız özgürlük yoktur.  Empati ve diğ</strong><strong>ergamlık içerir çünkü toplumsal özgürlük yoksa bireysel veya grupsal özgürlük kalıpları herkese zarar verir. "Bilinçli ve bütüncül özgürlü</strong><strong>k" mantığı hazmedilmemişse</strong> <strong>aidiyetlerin kendi duvarları arasına sıkışmış olan özgürlük anlayışları diğer aidiyetler için tehdide dönüşebilir. </strong>

<strong>Özgürlüğün yeniden inşası için; özgürlük kavramı, her aidiyetin kendi içerisindeki tanımlamasının ötesinde "bütüncül özgürlük" seviyesinde ele alınması gerekir. Bunun iç</strong><strong>in de özgürlük; karşılaştırmalı okumalarla daha derin ve daha kapsayıcı olarak öğrenilmelidir.</strong>

Mesela Müslümanların bir kısmı özgürlüğü; "Gerçek özgürlük Allah'a teslim olmaktır!" öğretisine sıkıştırırsa, bir ideolojiyi benimseyenler; "En ideal özgürlük anlayışı bizim ideolojimizde!" derse veya birileri özgürlüğü; milliyetçilik, ırkçılık veya hayat tarzı üzerinden tanımlamaya kalkarsa; ya eksik veya yanlış tanımlamış olur. Bu ise her aidiyetin kendi özgürlük anlayışı dışındakileri ötekileştirmeye, ötekileştirdiklerini de kendi özgürlük dürbünü üzerinden değerlendirme yanılgısına iter. Dolayısıyla asla "bütüncül özgürlük" anlayışına ulaşamaz. Ulaşamadıkları için de öteki olarak gördüklerinden kendi özgürlük çizgisine varmasını ister, bunun için gerekirse dayatmayı meşru görür, birbirlerine zulmeder hatta kendi özgürlük anlayışı kabul edilmiyorsa ötekini yok saymaya veya yok etmeye yönelir. Sonuç itibariyle koca bir toplum birbirinden kopar!

İ<strong>fade özgürlüğü; Orhan Veli'nin dediği gibi; "Özgürlüğün kelle fiyatına!" olduğu bir zamanda, 1984 romanındaki </strong><strong>“Düşünce Polisleri”nin olduğu bir mekânda ve yoğun baskılar altında dahi insanın; hak, hukuk, adalet ve özgürlüğünü aramak için sesini gür bir şekilde çıkarabilme ve ses çıkaranlara destek olma cesaretidir.</strong>
<h2><strong>DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ</strong></h2>
<strong>Düşünce ve ifade özgürlüğü ise; en basit anlatımıyla, duyulduğu zaman insanı şok eden, insana ters gelen ve hoşlanmadığı şeylere açık olmak ve tahammül edebilmektir</strong><strong><em>. Voltaire'in; "Düşüncelerine katılmıyorum. Ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar savunurum!" </em>sözü bize, düşüncelerini onaylamasak da bize yabancı veya farklı gelen insanların kendilerini ifade edebilmeleri için onlara yardımcı olmamız gerektiğini salık verir. Fakat gerçekte ise biz; Düşü</strong><strong>nen İnsan Heykeli</strong><strong>’ne bile ancak akıl hastanesinde yer veren bir toplumuz!</strong>

<strong>Başka bir yaklaşımla ifade özgürlüğü; Orhan Veli'nin dediği gibi; "Özgürlüğün kelle fiyatına!" olduğu bir zamanda, 1984 romanındaki </strong><strong>“Düşünce Polisleri”nin olduğu bir mekânda ve yoğun baskılar altında dahi insanın; hak, hukuk, adalet ve özgürlüğünü aramak için sesini gür bir şekilde çıkarabilme ve ses çıkaranlara destek olma cesaretidir.</strong> Diğer tüm temel özgürlükler gibi kaybetmemek için uğruna mücadeleler verilmesi gereken kutsallık derecesinde ehemmiyetli bir olgudur. Aslında, <strong>bir yerde özgürlük ve ifade özgürlüğü yoksa orada insan da yoktur! </strong>

<strong>Özgürlük kavramı gerçek anlamını, bizim veya bize benzeyenlerin değil; özellikle başkasının ve bize benzemeyenlerin özgürlüğünün savunulduğu yerlerde bulur. Bunun yapılmadığı veya ihmal edildiği dönemlerde tahakküm ve dayatmalar bir ahtapot gibi her yeri kuşatır. Ona sessiz kalanları </strong><strong>da..!</strong>

<strong>Bugün itibariyle, birbirlerine saygı çerçevesinde; "Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" ilkesini benimseyen ve eş zamanlı olarak; kolektif ve örgütlü hareket edebilen </strong><strong>“bireylere” her zamankinden daha çok ihtiyacımı</strong><strong>z var!</strong> <strong>“</strong><strong>Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamayı öğrenmeliyiz! Artık "ergin olmama durumundan" çıkmalıyı</strong><strong>z..!</strong>

Farkındayım, özgürlük; çok geniş ve derin bir konu. Özgürlüğün ve esaretin; Politik, sosyolojik, ekonomik, cinsiyetler arası, bireysel, modern, tarihi, takas vs birçok açılımı var. Ve bizim insanımız bunların hepsiyle tek tek yüzleşmek zorunda. Biz ise burada sadece kendi konumuzla ilgili hususlara kısmen temas etmeye çalıştık.

Evet, "Bütüncül Özgürlüğü" inşa için;

Calvin'ler karşısında Castellio

Atinalılar (kendi halkı) karşısında Sokrates

Almanlar (kendi halkı) karşısında Martin Luther

İtalyanlar/ Engizisyon (kendi halkı) karşısında Bruno

Beyazlar (kendi halkı) karşısında M Luther King, Rosa Parks

Emeviler/ Abbasiler (kendi halkı) karşısında Numan Bin Sabit

İsrailliler karşısında Rachel Corrie

İngilizler karşısında Gandhi

Ve tüm problemlerimiz karşısında “Çanakkale Ruhu”na ve benzerlerine ihtiyacımız var..!

&nbsp;

<strong>Mehmet Sevgili, Sosyolog</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 Mar 2024 21:25:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/ifade-ozgurlugu.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Afyon krizinin perde arkası ve geleceğin CHP’si</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/afyon-krizinin-perde-arkasi-ve-gelecegin-chpsi-2771</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/afyon-krizinin-perde-arkasi-ve-gelecegin-chpsi-2771</guid>
                <description><![CDATA[Afyon krizinin perde arkası ve geleceğin CHP’si]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Yeni dönemde İmamoğlu’nun SHP çizgisini mi yoksa Baykal çizgisini mi sürdüreceğini göreceğiz ama Köksal’a verdiği tepkiyle hem yönetim hem de politika bakımından çok öne çıktığı, çok önemli bir konuma geldiği ve partiyi koparıp götürecek yeni bir potansiyel kazandığı muhakkaktır. Hasan Bülent Kahraman, Köksal krizi üzerinden CHP’nin geleceğini yazdı.</strong>

Bir partinin gündelik siyasete yansıyan olaylarının çoğunluğu her sabah yeniden kurulan siyaset meydanının taktik savaşlarıyla ve sıradan işleriyle ilgilidir ve ertesi gün unutulacak bazı söylemleri, davranışları içerir. Kısacası onlar <em>siyasayla (policy) </em>değil, siyasetle (<em>politics) </em>ilgilidir. Her ne kadar bazı felsefeciler siyaseti siyasanın üstünde bir yere oturtursa da partilerin tarihi siyasalarıyla yazılır. Siyasa ideoloji, dünya görüşü, temel modeller ve yöntemler demektir. Siyaset onları ayakta tutmak için kullanılan araçlardır.

CHP Afyon Belediye Başkan adayı Burcu Köksal’ın DEM partisi hakkında yaptığı açıklamalar, yarın-öbür gün, şu veya bu manevrayla aşılır, parti de kendisi de yoluna gider. Ama aynı zamanda partinin Grup Başkanvekili gibi en üst düzeyde temsil görevinde bulunması Köksal’ın hamlesine başka yönlerden bakmayı ve onu büyük bir olgunun semptomu olarak ele almayı zorunlu kılıyor. Köksal, hamlesiyle, son derecede karmaşık bir denklem kurmuş, partinin yakın dönemdeki dinamiklerini, ayrışma çizgilerini, çatışma alanlarını su yüzüne doğru itmiştir. Bugün yine günlük siyaset pratiği bakımından belki o suyun üstündeki buz tabakasının veya halının altına saklanacak sorunların yakın dönemdeki CHP gerçeğini belirleyecek bir atılım olduğu besbelli.
<blockquote><em><strong>Bilgi, düşünce ve kuramla desteklenmiş bu poiesis (‘praksis değil) bizi ihtimallerle ve ansızın karşımıza çıkan meselelerle uğraşmaktan kurtarıp yeni tutumlar, yeni model ve formlar kurmaya yöneltecektir. Yani edim/eylem siyaset üretiminde önde gelir. Castoridias’in bu planda ustası Aristo’dur.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SİYASAL PRATİK DERKEN...</strong></h2>
Neden böyle, çünkü, Türkiye’de muhtemelen Marksist ortodoksiye her planda karşı çıktığı ve geniş bir zihinsel/kültürel alandan beslendiği için daima daha karmaşıklaşan bir muhakemeyle konuşup yazdığı için bir türlü sevilmeyen hatta hiç bilinmeyen<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> (kim biliniyor ki?..) 1922 İstanbul doğumlu olup, 1924’te Yunanistan’a göçen hemşehrimiz bir Rum ailenin çocuğu Cornelius Castoriadis, politikayı çok ilginç bir anlayışla tanımlar. Vakti zamanında o kadar etkili olan <em>Sosyalizm Veya Barbarlık</em> dergisinin ve hareketinin öncülerinden Castoriadis’in Marx’ı bile determenistik olmakla yargıladığı temel görüşüne göre siyaset <em>gerçek </em>insanın, insan edimlerinin, düşüncesinin toplamıdır ve ‘....’nın adına’ dendiği anda siyaset boş bir retoriğe dönüşür.

Buna mukabil siyasetin temel belirleyeni saf bir logos veya evrenselcilik (<em>universalism)</em> anlayışı da değildir. Siyaset şeke şüpheye mahal bırakmaksızın insanın gerçek edimlerinden türer. (Geçerken belirteyim, Marx’ı, teknolojik determinizme, ekonomik doktrinizme ve sahte bir yararcılığa kaydığı için eleştirir.) Sözün özü, ‘siyaset bilgiyle eylem arasındaki teknolojik olmayan ilişkidir’. Düşünelim, bir yordam geliştirelim ama teoriye saplanmayalım, teori, düşünmenin sadece bir durağıdır. Taklitçi olmayan yaratıcı girişimlerde bulunalım. Bilgi, düşünce ve kuramla desteklenmiş bu <em>poiesis (‘praksis </em>değil)<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> bizi ihtimallerle ve ansızın karşımıza çıkan meselelerle uğraşmaktan kurtarıp yeni tutumlar, yeni model ve formlar kurmaya yöneltecektir. Yani edim/eylem siyaset üretiminde önde gelir. Castoridias’in bu planda ustası Aristo’dur.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>
<blockquote><em><strong>Parti üst kademesinde gösterilen iki tepkiye, Özel’in onarma, tevil etme, saklama yaklaşımına mukabil İmamoğlu’nun ‘ya kendisine yeni bir iş bulacak ya yeni bir parti’ gibi liderlik gösteren ve partinin gerçek sahibi olduğunu gösteren çıkışı bundan sonra nasıl gelişecek?</strong></em></blockquote>
<h2><strong>CHP’NİN ÜÇ ANA KRİZ AKSI</strong></h2>
Bu çerçeveyi yaşanan son olayın üstüne yerleştirdiğimizde müthiş bir tablo çıkıyor karşımıza. Birbirini doğuran, besleyen sorular demek de mümkün onlara. Köksal’ın açıklaması ne kadar kendiliğinden (<em>spontane), </em>ne kadar beklenmeyen, ihtimale dayalı (<em>contingent/olumsal) </em>bir soruydu diye sorarsak hızlı bir cevap veremeyeceğimize göre ve peşinden gelen tartışmalara bakarsak o çıkışın ‘gerçeği’ CHP’nin birkaç aylık geçmişi ve birkaç aylık geleceğinde saklıdır. Yine de ana soru değişmez: DEM partisine, yani Kürtlere belediyenin kapısını kapatacağını söyleyen bu davranış, partinin tabanıyla ve yönetimiyle ne kadar örtüşüyor? Parti üst kademesinde gösterilen iki tepkiye, Özel’in onarma, tevil etme, saklama yaklaşımına mukabil İmamoğlu’nun ‘ya kendisine yeni bir iş bulacak ya yeni bir parti’ gibi liderlik gösteren ve partinin gerçek sahibi olduğunu gösteren çıkışı bundan sonra nasıl gelişecek?

Bu sorulara verilecek yanıtları bir yana bırakalım. Tümünün toplamıyla ortaya çıkan bir sonuç var. CHP, çok önemli, çok ciddi bir yol ayrımında. İster öyle sonuçlansın ister böyle, CHP’nin 1 Nisan’dan başlayarak yeni bir döneme gireceği, kartlarını yeniden karacağı berrak şekilde görülüyor. Bugün yaşadığımız hadise de o dönemin habercisi. Koksal’ın hamlesi CHP bağlamında üç soruyu gündeme getiriyor:
<ol>
 <li>Köksal’ın çıkışı ne kadar partide temsil kapasitesine sahiptir, açıkçası, Köksal, partide Kürtlere ve o manasında DEM partisine dönük somut bir tepkiyi temsil ediyor mu?</li>
 <li>Köksal’ın çıkışı parti içinde hala bir Kılıçdaroğlu çizgisinin sürdüğünü ortaya koyuyor mu ve İmamoğlu’nun hızlı, sert ve çok yerinde tepkisi partide 1 Nisan sonrasında devam edecek ayıklamaların, iç kavgaların işareti midir?</li>
 <li>İmamoğlu’nun ciddi tepkisine mukabil Özel’in yumuşatıcı, tavizkâr tutumu yine 1 Nisan sonrasında ciddi bir kırılmanın işareti midir ve hala CHP içinde bir yönetim krizinin yaşandığını göstermekte midir?</li>
</ol>
Bu üç sorudan birincisi <strong>CHP’nin temsil krizi</strong>, ikincisini <strong>CHP’nin siyaset krizi</strong>, üçüncüsünü <strong>CHP’nin yönetim krizi</strong> olarak adlandırmak gerekir. Bu soruları iç içe geçmiş bir şekilde ele almak istiyorum.
<blockquote><em><strong>Siyasette bir genel başkan yeniliyorsa düşünceleri ve uygulaması yenilmiş demektir. Son kurultay yenilgisi sadece bazı başarısızlıkların cezalandırılması değildi. Öyle dursa bile esasen temsil edilen bütün birikimin yenilgisidir, parti yönetiminden uzaklaştırılmasıdır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>KRİZLERİN ARKA PLANI</strong></h2>
CHP, Kemal Kılıçdaroğlu döneminden başlayarak bir türbülans halinde, bir vorteks içinde, bir toz duman ve sis perdesi arkasında olsa da önemli bazı adımlar attı. Toplumun getirdiği kaçınılmaz, görmezden gelinmez gelişmelere bağlı olarak CHP de, Castoridias’ın tabiriyle <em>taklit (imitation) </em>yoluyla kimi açılımlar gerçekleştirdi. Çarşaflı kadınlara CHP rozeti takmak, Baykal’ın gerçekle ilişkisi olmayan <em>retorik</em> politikalarına çok uygundu ama arkasında toplumun geriye itilemez realitesi yatıyordu. Kılıçdaroğlu daha önce yazdığım yazılarda söylediğim gibi yine muhtemelen belli bir oportünizm veya taktik dozu taşısa da iki önemli katkıda bulundu CHP’ye, bir tür aşı da diyebiliriz.

Önce, partinin benim artık geleneksel veya folklorik dediğim, bazılarının tarihsel demeyi tercih ettiği sembollerini suskunlaştırdı. Her ne kadar uzun tarihi boyunca Kılıçdaroğlu tek bir defa sosyal demokrasi gibi ideolojik bir kavramı telaffuz etmese ve partinin o kökenlerini bütünüyle uyutarak unuttursa bile bu hamlelsi CHP’yi başka bir platforma taşıdı. İkincisi, örgütünü, CHP gibi bir parti için olmazsa olmaz tabanına, doğal dayanaklarına, destek odaklarına yani Alevilere ve Kürtlere açtı. Onlara ciddi temsil kapasiteleri kazandırdı. Bu hamlelerin ardında iyi işlenmiş bir plan, bir düşünce çerçevesi, ciddi bir politika yoktu. Çok önemli sonuçlar doğuracak adımları Kılıçdaroğlu daha çok insiyaki ve o anda işine öyle geldiği için atıyordu ama siyaset öyledir, su gibi, akar ve yolunu bulur. Ne var ki, Kılıçdaroğlu opportünitelerden yani fırsatlardan hareketle sonuç alma alışkanlığıyla son Cumhurbaşkanlığı seçiminde olmayacak davranışlar göstererek sonunu hazırladı.

Verdiğim şu hiç de kısa sayılamayacak CHP tarihi geldi, tüm kapasitesiyle son kurultayda <em>yenildi</em>. Siyasette bir genel başkan yeniliyorsa düşünceleri ve uygulaması yenilmiş demektir. Son kurultay yenilgisi sadece bazı başarısızlıkların cezalandırılması değildi. Öyle dursa bile esasen temsil edilen bütün birikimin yenilgisidir, parti yönetiminden uzaklaştırılmasıdır. Bu bir. İkincisi, kazanılan zaferin Özgür Özel’in değil, Ekrem İmamoğlu’nun zaferi olduğunu köşesinde oturan sağır sultan da duyduğuna göre, şu anda buzdolabında tutulan, sadece buzdolabının kapağı açıldığında görülen başkanlık çatışması veya yönetimin iki başlılığı, belki bugün için bir <em>co-habitation</em> yani birlikte sürdürülen yaşamdır ama, yakın zamanda bu çelişkinin siyasetin yapısına uygun şekilde ortadan kalkacağı bellidir. Dolayısıyla eğer o dönemi şimdiden düşünmek gerekiyorsa, önce bugünkü yönetimin <em>anlamı</em> üstünde durmak gerekir. İmamoğlu kurultayı hangi kapasiteyle, neyi temsil ederek, neyin temsilcisi olarak kazandı?
<blockquote><em><strong>Unutmayalım ki, Kılıçdaroğlu’nun partinin başında bulunduğu süre içinde Özel onun yanında olmuş, yapılanların sorumluluğunu üstlenmiştir. Özel’in bu niteliği gelecek açısından bakınca sorunu daha da karmaşıklaştırıyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>İMAMOĞLU, TEMSİL VE SİYASET...</strong></h2>
O sorunun cevabını hemen şurada vermek olanağı yok. Kapsamlı ve karmaşık bir mesele olduğu muhakkak ve ne yazık ki, bugüne, şu ana kadar, gündelik değerlendirmeler dışında kurultayın neden, nasıl mevcut sonucunu ürettiğine dair kıymete değer bir inceleme bulunmuyor elimizde, önümüzde. Öteki belirleyici faktörleri bir yana bırakırsak, CHP’de yönetimin iki önemli nedenden ötürü değiştiğini söylemek gerek. Birincisi, Kılıçdaroğlu’nun yönetimde bulunduğu uzun süre boyunca partinin yaşadığı <em>yenilgiler tarihinin</em> artık değiştirilmek istenmesi. Bu kesin bir iradedir ve tartışma götürmez. İkinci nedense daha netameli bir soruya dayanır: acaba İmamoğlu’nun sahip olduğu temsil kapasitesi, CHP’nin Kılıçdaroğlu eliyle yaşadığı dönüşüme bir tepki midir? Eğer Kılıçdaroğlu’nu değerlendirirken vurguladığım Alevi-Kürt koalisyonu bir gerçekse şimdi İmamoğlu’na düşen bu koalisyonu parti içinde ayakta ve diri tutmaktır. Aksi takdirde partinin hızla Baykal CHP’sine dönemsi kaçınılmazdır.

O zaman şunu açıkça yazmak mümkün: <em>CHP içindeki siyaset krizi, 1 Nisan sonrasında Alevi-Kürt koalisyonuna sahip çıkan tarafça sona erdirilecek</em>. CHP gerilimi veya uzlaşması bu koalisyon üstünden çözülecek, İmamoğlu-Özel ikilisinin hangi yönde, müşterek mi muhalif mi hareket edeceğini şimdiden bilemiyoruz. Ama Köksal’ın yarattığı krizin biraz da beklenmeyen şekilde ve çok müspet olarak İmamoğlu’nun tepkisini çekmesi, tepkinin Kürtlerle kurulan koalisyonu savunmaya dönük olması çok önemli bir açılımdır. Kılıçdaroğlu bakiyesinin tasfiyesi ve devamı yine bu olgu etrafında biçimlenecektir. Unutmayalım ki, Kılıçdaroğlu’nun partinin başında bulunduğu süre içinde Özel onun yanında olmuş, yapılanların sorumluluğunu üstlenmiştir. Özel’in bu niteliği gelecek açısından bakınca sorunu daha da karmaşıklaştırıyor.
<blockquote><em><strong>Kürtlerin mevcudiyeti Türkiye’de siyasetin demokratikleşmesi, demokrasinin siyasallaşması açısından da hayati öneme sahip. Siyaset tek odaklı olamaz, hele demokratik siyaset hiç olamaz.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ALEVİ-KÜRT KOALİSYON VE TEMSİL İHTİYACI</strong></h2>
CHP’de yaşanan siyaset krizinin çözülmesi ancak Alevi-Kürt koalisyonuyla mümkündür, tekrarlayalım. Kürtlerin hiç değilse kendi partileriyle bir temsil kabiliyeti var, oysa Aleviler boşlukta kalan çok önemli bir toplumsal kimlik odağıdır. Gerçekten de sahipsiz olan bu kesim şimdi CHP’de ne kadar temsil edileceğini ne kadar CHP tarafından kapsanacağını bilemiyor. Eğer bu kapsama bir asimilasyon olacaksa o anlayışın fazla üretken olmayacağı açıktır. Alevilerin bugüne değin CHP içindeki tarihi daha ziyade bu anlayışa dönüktür, <em>devletin partisi</em> olarak gördükleri CHP’yle bu anlayış içinde bir ittifak kurmuşlardır. Alevi-CHP ilişkisi ancak Kürtlük üstünden farklı ve dinamik bir anlam taşımıştır parti içinde. CHP’nin, bu kesimi, tıpkı Akparti’nin kendi tabanını politize edip dinamik bir siyaset odağına dönüştürdüğü gibi, politize edip güçlendirmemesi sadece onun muhafazakâr anlayışıyla ve gerçekten, hangi kisve içinde olursa olsun, devlet partisi olmasıyla açıklanabilir.

Kürtler ise CHP’nin esas zeminlerinden biridir, en önemlisidir. Sadece kent seçkinlerinden, üst gelir gruplarından, Batıcı kesimlerden oy alan bir parti olarak CHP’nin kıyılarda sıkışmış halini aşması ancak bu büyük kitlenin, dinamik ve politika üreten kapasitesini kazanmasıyla mümkündür. Kürtler bugün kendi içinde siyasal olarak parçalanmış durumda. Kürtlerin kendi içlerinde ve liderlik bakımından azımsanmayacak bir temsil krizi yaşadığı gerçektir. Buna rağmen şu anda Türkiye’deki politik alanın en önemli oyun kurucusu oldukları da başka bir gerçektir. Sadece içlerindeki kadın temsiline, kadın hareketine bakarak Kürt kesiminin politik dinamizmini görmek, anlamak mümkün. Türk siyasetinin merkezde yoğunlaşma çabaları son kertede o siyasetin, kendi tanımına uygun şekilde, git gide içine kapanmasını getirdi. İyiP’in baştan beri saklayarak sürdürdüğü şimdi ayan-beyan ortaya saçılmış ciddi dışlayıcı politikası, Zafer Partisinin saçmalık düzeyinde yabancı düşmanlığına dayanan ve zımnen ırkçı politikası merkez sağ arayışlarının hazin durumunu gösteriyor. Akparti dışında kalan muhafazakâr partilerin hali ise sadece ‘pür melal’ diye açıklanabilir. Bu koşullarda siyasal muhalefetin an ak Kürtler üstünden temsil edildiği açık bir gerçek.

Sadece bu açılardan bakarak değil, Kürtlerin mevcudiyeti Türkiye’de siyasetin demokratikleşmesi, demokrasinin siyasallaşması açısından da hayati öneme sahip. Siyaset tek odaklı olamaz, hele demokratik siyaset hiç olamaz. Bu tanıma uygun şekilde, radikal olanları da konuşacak şekilde, Kürt önermelerinin siyaseten kapsanması şarttır. Akparti’nin din tabanlı Kürt kesimini kapsaması bakımından önemli bir merkez olmasına mukabil, Kürtlerin kendilerini politik olarak temsil ettikleri partilerin ayrı bir demokratik siyasal merkez oluşturması zaruri görünüyor.

Oysa bugün işin o yanı geniş ölçüde ihmal ediliyor ve Kürtler kendi politik partilerini dahi CHP ile kurdukları ilişki üstünden işlevlendiriyor. Siyaset koalisyon kurma yetisidir. Ona kimsenin söyleyecek sözü olmaz. Fakat bir siyaset muhtaciyet sergilemeye başladığı andan itibaren başka bir nitelik kazanır. Kürtlerin CHP’ye ilişkisi bu planda gerçekleşmelidir. Öyle anlaşılıyor ki, önümüzdeki dönemde, Akparti’nin Kürtleri, boyutlarını bilmediğimiz ölçüde CHP’nin Kürtleri ve nihayet kendi partilerinde temsil edilen Kürtler olmak üzere, siyaset, üç Kürt odağıyla hareket edecek, CHP’nin bu plandaki işlevi ve politikaları ayrı bir önem taşıyacaktır.

İmamoğlu’nun CHP içindeki konumu da bu zeminde gerçekleşecektir. Unutmamak gerekir ki, CHP içinde daima bir Karadeniz-Güneydoğu zıtlaşması cereyan etmiştir. 1984-1994 arasında süren Kürt ilişkisi SHP’de önce Karayalçın’ın iş başına gelmesi, sonra onun partiyi daima sağ, muhafazakâr ve devletçi bir siyaset izlemiş Baykal’ın CHP’sine teslim etmesi, Kılıçdaroğlu gelene kadar Baykal’ın CHP’yi bir Genelkurmay partisi olarak konumlandırması ve maalesef Türkiye’de 28 Şubat ve 27 Nisan hamlelerinin ardındaki politik kuvvete dönüştürmesiyle sona ermiştir. Bu bakımlardan Kılıçdaroğlu’nun ‘<em>örtük’</em> yaklaşımı çok önemlidir. Şimdi, İmamoğlu’nun SHP çizgisini mi yoksa Baykal çizgisini mi sürdüreceğini göreceğiz ama Köksal’a verdiği tepkiyle hem yönetim hem de politika bakımından çok öne çıktığı, çok önemli bir konuma geldiği ve partiyi koparıp götürecek yeni bir potansiyel kazandığı muhakkaktır.
<blockquote><em><strong>Sosyalistlerin şu halindeki CHP’yle bütünleşmesi ne ortada yüzen gezen bir gerçektir, ne kıyısına yaklaşılmış bir durumdur ne de sosyalistlerin bir çırpıda kabul edeceği, benimseyeceği bir yaklaşımdır. Kaldı ki, ortada öyle bir irade de görülmüyor. Sadece CHP’nin, eğer öyle bir düşünce varsa, yenileşmesi için bir olanaktan, güçlü bir olanaktan söz ediyoruz.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SOSYALİSTELER NEREDE?</strong></h2>
Yeniden kurulması muhtemel CHP’nin bir dayanağı da sosyalistlerdir. CHP tarihinde sadece 1973-1980 arasında sosyalistlerle irtibat kurmuş bir partidir. O açılımı sağlayan Bülent Ecevit daha 12 Eylül darbesinden önce bulunduğu çizgiyi terk etme kararını vermiş, o anlayıştan 12 Eylül sonrasında tamamen uzaklaşmış, CHP de bir daha sosyalistlerle irtibat içinde olmamıştır. Dikkat edilirse CHP’den söz ediyorum. O tabandan önemli unsurları bünyesinde barındırsa bile 1983-1995 arasındaki SHP’nin CHP ile ne ideolojik ne politik pratik olarak hiçbir ilişkisi yoktur. SHP, sosyal demokrasinin hiç değilse ciddi şekilde tartışıldığı, sosyal demokrasinin izni doğrultusunda sosyalizme açık bir partiydi. Ama hatırlamak gereken bir husus var: açıkça sağcı ve muhafazakâr Baykal, genel sekreterliği döneminde Kürtlere ağır bir darbe indirmiş, onları partiden ihraç etmiş ve bir daha kapanmayan bir yara açmıştır. SHP’nin Türkiye’deki demokrasi açısından hazin hikayesi 1992’de yeniden açılan, nokta kadar etkisi olmayan CHP’ye, 1995’te Murat Karayalçın’ın beceriksizliğiyle katılmasıyla biter. O günden sonra CHP yukarıda belirttiğim niteliklerini kazanmıştır, yani bırakın sosyal demokrasiyi, 1992-2010 arasında düpedüz tutucu bir parti olmuştur.

O süre içinde dağılan ve kendilerine ait partilerde siyaset yapan sosyalistler tüm çabalarına rağmen son dönemdeki TİP çıkışı dışında ciddi, elle tutulur bir siyasal odağa dönüşememiştir. Son seçimlerde hareketlenen bu kesim CHP için hayati bir önem taşıyor. Doğru olan, CHP’nin sosyalist kesimle ilişki kurmasıdır ama bunu <em>hangi </em>CHP’nin yapacağı kritik bir sorudur. Kritik sorudur çünkü, 1 Nisan sonrası CHP’nin yakın gelecekteki tarihinde önemli bir rol oynayacaktır. CHP o dönemde temsil, siyaset ve yönetim krizlerine çözüm arayacaktır, o arayış içinde sosyalistlerin pozisyonu önemlidir. Yine de unutmamak gerekir ki, sosyalistlerin <em>şu</em> halindeki CHP’yle bütünleşmesi ne ortada yüzen gezen bir gerçektir, ne kıyısına yaklaşılmış bir durumdur ne de sosyalistlerin bir çırpıda kabul edeceği, benimseyeceği bir yaklaşımdır. Kaldı ki, ortada öyle bir irade de görülmüyor. Sadece CHP’nin, eğer öyle bir düşünce varsa, <em>yenileşmesi</em> için bir olanaktan, güçlü bir olanaktan söz ediyoruz.
<blockquote><em><strong>CHP’nin bugün DEM’le kurduğu ilişki sadece bir siyaset pratiği olarak ve İmamoğlu’na İstanbul seçimlerinde katkı sağlayacak bir olanak şeklinde değil, CHP’nin geleceğini tayin edecek, demokrasi, çoğulculuk, katılımcılık bakımından da CHP’ye imkânlar sunacak bir fırsattır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SON MU BAŞLANGIÇ MI?</strong></h2>
Başta Castoriadis’in ufuk açan ve değindiğim görüşlerinden hareket edince siyasal ideolojinin pratikle bütünleşmesinin ne kertede önemli olduğu ortaya çıkıyor. Kendisine politik olarak güçlü bir ideolojik çerçeve tayin edemeyen her parti fırsatçılığın ve basit bit faydacılığın içinde erir.

CHP, çok uzun süredir böyle bir siyaset güdüyor. Fakat toplumsal talepler ve itkiler onu köşeye sıkıştırıyor. CHP yeni bir cevap üretmek zorunda. Bu cevap daha muhafazakâr bir yaklaşımla olabileceği gibi daha ilerici bir anlayışla da olabilir. Parti üstündeki ağırlığının git gide arttığı bir ortamda İmamoğlu’nun da bir kavşağa geldiği açıktır. Partide ister uzlaşmacı ister çatışmacı olsun, kendisini gösterecek mücadele şimdi Afyon Belediye Başkanı adayının tutumunun ortaya çıkardığı bir hat üstünde belirmiştir ve reddedilmesi yerindedir. Yeni CHP’nin siyasal pozisyonu, karşımızda duran şu gerçeği nasıl biçimlendireceğiyle ilişkilidir. Köksal’ın düşüncesi doğrultusunda atacağı her adım CHP’nin yaşadığı temsil, siyaset ve yönetim krizini ağırlaştıracak, ona karşı çıktığı süre boyunca CHP bu krizleri aşacaktır.

CHP’nin bugün DEM’le kurduğu ilişki sadece bir siyaset pratiği olarak ve İmamoğlu’na İstanbul seçimlerinde katkı sağlayacak bir olanak şeklinde değil, CHP’nin geleceğini tayin edecek, demokrasi, çoğulculuk, katılımcılık bakımından da CHP’ye imkânlar sunacak bir fırsattır.

CHP’nin önündeki dönemi ve seçim pratiğini bu muhakemeyle değerlendirmesi şarttır.

&nbsp;

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Türkçede, o da çok yıllar önce çevrilmiş tek bir kitabının olması elbette bir utanç: <em>Dünyaya</em>, <em>İnsana ve Topluma Dair. </em>Çev. H. U. Tanrıöver. İstanbul: İletişim Yayınları, 2001.

<a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> İlgilenenler için yazayım, antik dönem felsefecileri, praksis’i <em>techne</em>’nin karşıtı olarak önermiştir. Poiesis, gündelik ve sıradan yapıp etmeye mukabil çok daha yaratıcı yaklaşımları içerir. Şiir sözcüğünün başka dillerdeki karşılığı olan <em>poem</em> ve en geniş manada bir şeyi incelemenin, teşrih etmek anlamına gelen <em>poetics</em>, bu kötkten, <em>poiesis, </em>türer.

<a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Castoriadis’in Aristo’yla meselesi karmaşıktır. Onu eylem önermeleri, <em>kinesis, </em>bağlamında benimser. Bununla birlikte Aristo’nun Marx’ta içkin olduğunu unutmaz.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 10 Mar 2024 21:59:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/CHP.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İstanbul’un 31 Mart’ı kimin seçimi?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbulun-31-marti-kimin-secimi-2666</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbulun-31-marti-kimin-secimi-2666</guid>
                <description><![CDATA[İstanbul’un 31 Mart’ı kimin seçimi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Seçimin başa baş gittiği atmosferde, İmamoğlu’nun tabanını genişlettiği, Cumhur İttifakının tabanını konsolide ettiği bir yarışta bitiş çizgisinde seçimin kaderini Alt-Orta ve Orta-Üst kesimlerin yanında özellikle katılım düzeyinin belirleyeceğine şüphe yok. Bu anlamda İstanbul’un 31 Mart’ı öncelikle bu kesimin seçimi olacak denilebilir. Gülgün Erdoğan Tosun ve Tanju Tosun <a href="https://yeniarayis.com/gulgunerdogantosun/31-marta-dogru-izmir-secimi-izmir-sosyolojinin-politik-mekansal-dinamikleri/"> İzmir'den </a>sonra İstanbul seçimleri için yazdı </strong>

Türkiye kamuoyu 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere büyük ölçüde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi merkezli kilitlenmiş görünüyor. Şüphesiz ki İstanbul’a bu yoğun ilginin anlaşılabilir nedenleri mevcut. Her şeyden önce İstanbul Türkiye’nin seçmen yapısını, özelliklerini minyatür düzeyde yansıtan bir kent. Toplam kayıtlı seçmenin %18’i İstanbul’da. Bu anlamda yaklaşık her 5 seçmenden 1’i İstanbul’da yerleşik. 14 Mayıs genel seçimleri İstanbul’u kazananın Türkiye’yi kazanmadığını gösterse de siyasette aktörler ve partileri için ikbalin yolunun er geç İstanbul’dan geçtiğini söylemek yanlış olmaz. İstanbul ürettiği ekonomik değerler, işgücü düzeyi, niteliği, sektörel yoğunluk ve çeşitliliği ile ekonominin dinamosu. Demografik ve sosyolojik yapısının çeşitliliğiyle de hangi konuda olursa olsun Türkiye üzerine konuşurken, söze İstanbul’dan başlamak kaçınılmaz. Ülkenin nereye doğru evrileceğini düşünürken, önce İstanbul’a bakmak zaruri. Siyasette de böyle. Seçimlerde İstanbul’un tercihleri Türkiye siyasetinin aktörlerinden kurumlarına kadar, geleceğinin nasıl şekilleneceğini anlamak için hareket noktası bu kent.

31 Mart’ta özellikle büyükşehir belediye başkanlığı seçiminde sandıktan çıkacak tabloya dair medyadan izlediğimiz araştırma sonuçları, seçimin kıran kırana geçeceğinin şimdiden habercisi. İstanbul’da kim kazanacak sorusunun cevabı 31 Mart gecesi alınacak olsa da İstanbul’da kim kazanabilir sorusuna bugünden sosyolojik ve politik verilerden yola çıkarak bazı cevaplar vermek mümkün. Aktörler düzeyinde bakıldığında sorunun cevabı net. Ya son yıllarda İstanbullularının gönlünü her kesimi gözeten adil belediyecilik anlayışıyla kazanan Ekrem İmamoğlu ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan. Seçimin bu iki aktör arasında geçtiğinin Ak Parti bağlamında göstergesi; adayı kim olursa olsun Erdoğan’ın İstanbul, seçmeninin ise Erdoğan bağlılığı. Erdoğan’ın İstanbul hikayesi muhafazakâr bir sosyo-kültürel çevreden çıkarak başladığı siyasi kariyerinde siyasi aurasını İstanbul’un farklı ideolojik, kültürel değerlerini o dönemlerde “halkın kendisi” imajıyla resmetmesiyle başlamıştı. İstanbul seçimleri son yerel seçim hariç Erdoğan’ın işaret ettiği adaya seçmeninin büyükşehir için her seçimde destek vermesiyle sonuçlandı.

31 Mart 2019 büyükşehir belediye başkanlığı seçiminde ise büyü bozuldu. Bu kez kazanan; politik kariyerine liberal sağ bir partide başlayan, ideolojik kimliğiyle politik toplumsallaşma rüştünü sosyal demokrat bir partide ispat eden İmamoğlu’ydu. İmamoğlu’na başarıyı getiren; 90’ların ikinci yarısında Erdoğancı söylemdeki pragmatik gerekçelere dayalı toplumun her kesimine hitap eden, tüm kesimleriyle barışık olma arayışının, İmamoğlu’nda Erdoğan’a özgü muhafazakâr demokrat siyaset dili ve pratiğin tersine özgürlük, adalet ve vicdan temelli bir özle inşa edilmiş tarzıydı. Tabii ki dönemin CHP teşkilatlarının özverili, toplumun kılcal damarlarına nüfuz eden çalışmalarını da unutmamak gerekir.

Erdoğan’ı 1994’te büyükşehir belediye başkanlığına taşıyan sosyoloji, merkez sağ ve merkez solda aday çokluğunun oy parçalanmasına yol açması bir kenara bırakıldığında, onun toplumun özellikle alt, alt-orta sınıflarına hitap eden, yerelde onlara hizmet odaklı, eşitlikçi, kapsayıcı bir belediye yönetimi vaadiydi. İstanbul’un yoksul kesimlerinde RP’nin “Adil Düzen” söylemi, kitleleri yeniden toplumsallaştırıcı örgütlenme modeli ve siyasi pratikleriyle makus talihlerini yenme konusunda seçmeni ikna etmiş, bunun başlangıcının yerel yönetimler olabileceği seçmen tarafından kabul görmüştü.

1994 yerel seçiminden çeyrek asır sonra Erdoğan’ın o seçimde İstanbul’da başardığını İmamoğlu, 2019’da seçime Millet İttifakıyla gidilmesinin ürettiği artı değer ile gerçekleştirdi. CHP ve İYİ Parti’nin içinde olduğu, HDP’nin ise çoğu seçim çevresinde seçmenini bu iş birliğinin adaylarına yönlendirdiği kampanya sürecinde Millet İttifakı kutuplaşma yerine, uzlaşma, yaşanabilir kentlerde bir arada refah içinde yaşamaya odaklı siyasa ve projelerin öne çıktığı, yumuşak bir kampanya diliyle seçmenin karşısına çıktı. CHP kampanya sloganı olarak “<em>Martın Sonu Bahar</em>” ve “<em>Derman Belediyeciliği</em>” sloganlarını kullanırken, CHP lideri Kılıçdaroğlu geri planda kalarak, İstanbul’un kampanya yükü Millet ittifakı partilerinin teşkilatları ve İmamoğlu’nun üzerindeydi. Bu yükü hep birlikte taşıdılar. İmamoğlu yerine bir başka aday olsaydı seçim kazanılabilir miydi sorusuna “Evet” yanıtını vermek çok zor. Kılıçdaroğlu’nun keşfettiği, “Yeni Nesil CHP siyasetçisi” olarak adlandırabileceğimiz İmamoğlu 1994’te Erdoğan’ın dillendirdiği söylemin farklı versiyonu ile, İstanbul’u çeyrek asırdır yönetenlere, yönetme tarzlarına “itirazım var”, “başka bir belediyecilik mümkün” tarzındaki söylem ve projeleri, seçmenle kurmuş olduğu sahici duygusal bağ ile İmamoğlu sosyal demokratların çeyrek asrın ardından şehreminisi oldu.
<blockquote><em><strong>Ak Parti adayı Murat Kurum olmakla birlikte, seçmenin İmamoğlu ya da Erdoğan’a olan bağlılıkları, birinin ulusal siyaset ve ekonomideki, diğerinin belediye yönetimindeki performansının, Türkiye siyasetinin geleceğinde söz sahibi olup olmayacaklarını ne ölçüde istedikleri tercihlerinin şekillenmesinde etkili olacak.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>İMAMOĞLU İLE ERDOĞAN’IN YARIŞI</strong></h2>
31 Mart’ta İstanbul’da iki adayın dışında diğer adayların seçim kazanma olasılığının olmadığı, seçmenlerin geçmiş seçimlerdeki parti tercihi örüntüleri, kamuoyu araştırma sonuçları veri alındığında net. Net olan bir şey daha var ki, o da Ak Parti adayı Murat Kurum olmakla birlikte, seçmenin İmamoğlu ya da Erdoğan’a olan bağlılıkları, birinin ulusal siyaset ve ekonomideki, diğerinin belediye yönetimindeki performansının, Türkiye siyasetinin geleceğinde söz sahibi olup olmayacaklarını ne ölçüde istedikleri tercihlerinin şekillenmesinde etkili olacak. İstanbul tabii ki Türkiye siyasetinin yegâne tayin edicisi değil. Fakat, siyasetin nereden nereye evrileceği hakkında kıymetli ipuçları veren potansiyele sahip. Nitekim Erdoğan’ı Türkiye siyasetine armağan eden de İmamoğlu’nu CHP’de başat aktör haline getiren de İstanbul. Doğrudan ya da dolaylı olarak tercih edilecek tarafın aktörleri belli. Bu noktada seçecek olanların kimler olduğuna, bir başka anlatımla aktörler kadar izleyicilerin de kimler olduğuna, İstanbul’un 31 Mart’ının kimin seçimi olduğuna, sonucu ağırlıklı olarak kimin tayin edeceğine bakmak gerekir.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçim sonucunun adaylardan biri lehine açık ara sonuçlanmayacağı, başa baş bir yarış sonunda kazananın belli olacağını kamuoyu araştırma bulguları bugünden yansıtıyor. Seçime 25 gün civarında kalmışken, bu oy makasının adaylardan biri lehine açılması seçmen davranış örüntüsü açısından kolay değil. O halde sonucu kimlerin tayin edebileceği sorusu daha da önem kazanıyor. Bu konuda bir değerlendirme yapmak için, 31 Mart 2019 İstanbul yerel seçimlerindeki mahalle temelli bazı verilerden yola çıkarak değerlendirme yapmak mümkün. İki aday arasında oy farkının bu ölçüde dar olduğu bir seçimde, seçime katılım ve seçmenlerin yerleşik olduğu mekanlara göre parti/aday tercihleri, ekonomik koşulları, İstanbul seçmen yapısı içindeki ağırlıklarının belirleyici olacağını düşünüyoruz.
<h3><strong>İstanbul Adaylarının Kaderi Katılım Düzeyine mi Bağlı?</strong></h3>
Seçim yaklaşırken, iki rakip arasındaki oy farkının düşük olması, katılım düzeyinin İstanbul seçiminin kaderini tayin etme potansiyeli taşıdığının habercisidir. Bu bağlamda son İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı seçim sonuçlarının katılımla ilişkisini değerlendirdiğimizde, şu hususlar dikkat çekiyor<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>:

<strong>Tablo:1</strong> İstanbul Mahallelerinin Kayıtlı Seçmen ve Seçime Katılmama Düzeyine Göre Gruplandırılması

<img class="alignnone size-full wp-image-105181" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/03/Istanbulun-31-Marti-kimin-secimi-grafik1.png" alt="" width="785" height="229" />

İstanbul mahallelerini 23 Haziran’da yenilenen İstanbul seçimleri örneğinde seçime katılmama düzeyi bakımından 4 gruba ayırdık. Katılmama düzeyinin %0,0-9,9 arasında kaldığı 135 mahalle bulunuyor. Bu mahallelerde kayıtlı toplam seçmen sayısı 84.693 ve kayıtlı seçmenlerin %0,8’i. Katılmama düzeyinin %10-19,9 arasında olduğu 701 mahalle var. Buralarda kayıtlı toplam seçmen sayısı 9.802.701 ve İstanbul seçmenlerinin %92,8’i. Katılmama düzeyinin %20-29,9 arasında olduğu 105 mahallede kayıtlı toplam seçmen sayısı 654.309. İstanbul seçmenlerinin %6,2’si katılmama düzeyinin %30-45 arasında bulunduğu 11 mahallede yerleşik. Bu mahallelerde kayıtlı toplam seçmen sayısı 8.875 olup, İstanbul toplam seçmeninin %0,08’ine karşılık geliyor.
<blockquote><em><strong>Özellikle kayıtlı seçmenin en fazla olduğu ve katılmama düzeyinin %10-19,9 düzeyinden kaldığı mahallelerde katılımın artmasının 23 Haziran’da İmamoğlu’na yaradığı anlaşılıyor. Salt bu veriler dahi, son yerel seçim İstanbul’da katılımın seçimin kaderini belirlemede özellikle İmamoğlu açısından olumlu yönde etki edebileceğini göstermiştir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>KATILIM ARTMASI İMAMOĞLU AÇISINDAN OLUMLU</strong></h2>
Seçime katılmamanın en yüksek olduğu 11 mahallede İmamoğlu %61 oy alsa da, 31 Mart’a göre oylarındaki 1,1 puanlık gerileme karşısında, Binali Yıldırım’ın 1,3 puanlık oy artışı dikkate alındığında, bu yerleşim yerlerinde katılmama arttıkça bunun Ak Parti adayına yaramış olduğu açık. Geleneksel olarak Ak Parti seçmeninin katılma motivasyonun daha yüksek olduğu düşünüldüğünde bu anlaşılabilir. Özellikle kayıtlı seçmenin en fazla olduğu ve katılmama düzeyinin %10-19,9 düzeyinden kaldığı mahallelerde katılımın artmasının 23 Haziran’da İmamoğlu’na yaradığı, oylarının 1,4 puan arttığı, Yıldırım için ise dezavantaj yarattığı oylarının 1 puan düşmesinden anlaşılıyor. Salt bu veriler dahi, son yerel seçim İstanbul’da <strong><em>katılımın</em></strong> seçimin kaderini belirlemede özellikle İmamoğlu açısından olumlu yönde etki edebileceğini göstermiştir.
<h3>İstanbul Seçiminin Kilidi Alt-Orta ve Orta-Üst Ekonomik Kesimlerin Yaşadığı Mahalle Seçmenlerinde mi?</h3>
İstanbul seçmenlerinin eğilimlerini analiz ederken kullanabileceğimiz bir başka gösterge, ekonomik kesimlerin seçime katılmama düzeyleri ve bunun seçim sonuçlarına nasıl yansıdığıdır. TÜİK’in Türkiye’deki illerin mahallelerini Alt, Alt-Orta, Orta-Üst ve Üst gelişmişlik düzeyine göre gruplandırması dikkate alındığında, İstanbul’da kayıtlı seçmenlerin %51,1’i’ Alt-Orta (Kayıtlı seçmenin %32,3’ü) ve Orta-Üst (%51,1’i) gelişmişlik grubundaki mahallelerde yerleşik.

Tablo 2’de yer alan verilere göre, CHP/Millet İttifakı/ İmamoğlu oyları alt gelişmişlik düzeyindeki mahallelerde düşük olduğu için, bu mahallelerde düşük katılmama düzeyi, AKP seçmeninin katılma düzeyi muhtemelen yüksek olduğu için, Yıldırım oyları artmıştır.

<strong>Tablo:2</strong> İstanbul Mahallelerinin Ekonomik Gelişmişlik Düzeyine Göre Kayıtlı Seçmen, Adayların Oyları, Oy Değişimi ve Seçime Katılmama Düzeyi

<img class="alignnone size-full wp-image-105182" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/03/Istanbulun-31-Marti-kimin-secimi-grafik2.png" alt="" width="754" height="306" />

CHP/Millet İttifakı/ İmamoğlu oyları Alt gelişmişlik düzeyindeki mahallelerde düşük olduğu için, bu mahallelerde düşük katılmama düzeyi, AKP seçmeninin katılma düzeyi muhtemelen yüksek olduğu için, Yıldırım oylarını artmıştır. Üst gelişmişlik düzeyindeki mahallelerde katılım düştükçe muhtemelen AKP seçmeninin blok olarak sandığa gitmesi nedeniyle 31 Mart’tan 23 Haziran’a Yıldırım’ın oylarının 4 puan artmasına neden olmuş olabilir. İmamoğlu oylarında ise bu mahallelerde değişim yaşanmamıştır.

Alt-Orta ve Orta-üst mahallelerde katılmama eğilimi arttıkça, buralarda Yıldırım oyları daha yüksek olduğu için, muhtemelen katılmayan seçmenler arasında AKP’lilerin daha fazla olması nedeniyle Yıldırım’ın oylarının 1 puan düşmesine, İmamoğlu’nun oylarının ise 1,2-1,4 puan artmasına yol açmış olabilir. İmamoğlu’na yönelik başka parti seçmenlerinden oy geçişleri sınırlı olsa da oy artışında <strong><em>katılmama düzeyinin </em></strong>etkili olma ihtimali göz ardı edilmemeli.

Sadece kayıtlı seçmen sayıları itibarıyla bakıldığında dahi bu soruya “Evet” yanıtı verilebilir. Çünkü, seçmenlerin %83,4’ü 959 mahallenin 737’sinde yaşıyor. Grafik 1’de bu kesimlerin yaşadıkları mahallelerde 24 Haziran 2018 seçimlerindeki İttifakların, 31 Mart ve 23 Haziran’da ise İmamoğlu ve Yıldırım’ın oy oranları gösterilmektedir.

<strong>Grafik 1:</strong> İstanbul Mahallelerinin Ekonomik Gelişmişlik Düzeyine Göre 24 Haziran Genel ve 31 Mart, 23 Haziran İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçiminde İttifaklar ve Adayların Oyları

<img class="alignnone size-full wp-image-105183" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/03/Istanbulun-31-Marti-kimin-secimi-grafik3.png" alt="" width="754" height="381" />

İttifakların ekonomik kesimlerin yerleşikliği temelli mahalle oy ortalamaları birbirinin tersi. Millet ittifakı oyları alt ekonomik kesimin yaşadığı mahallelerden Üst ekonomik kesimin yaşadığı mahallelere doğru gidildikçe artarken, Cumhur ittifakının en düşük oyu Üst ekonomik kesimlerin, en yüksek oyu Alt ekonomik kesimlerin yaşadıkları mahallelerden geliyor. Bu tablo 31 Mart 2019 seçimlerinde de benzer. Asıl kırılma İmamoğlu ve Yıldırım’ın oy artış ve azalışı anlamında 23 Haziran’da yenilenen İstanbul seçimlerinde yaşanmış. İkinci seçimde İmamoğlu tüm mahalle gruplarında oylarını 5-8 puan arasında artırırken, en fazla artış alt ekonomik kesimlerin yaşadığı mahallelerde (8.1puan) Yıldırım ise 31 Mart’a göre 23 Haziran’da aynı grupların tümünde oy kaybı (-4 ve -6,6 arasında) yaşarken, bu kayıp özellikle alt ekonomik kesimlerin yaşadığı mahallelerde daha fazla (-6,6 puan). Anlaşılan o ki kısa seçim aralığı sürecinde bu kesimlerde İmamoğlu’na seçmenin güveni belirgin biçimde artmış.
<blockquote><em><strong>Seçimin başa baş gittiği atmosferde, İmamoğlu’nun tabanını genişlettiği, Cumhur İttifakının tabanını konsolide ettiği bir yarışta bitiş çizgisinde seçimin kaderini Alt-Orta ve Orta-Üst kesimlerin yanında özellikle katılım düzeyinin belirleyeceğine şüphe yok. Bu anlamda İstanbul’un 31 Mart’ı öncelikle bu kesimin seçimi olacak denilebilir.</strong></em></blockquote>
<h3>İstanbul’da Seçim Kazandıracak Dinamikler</h3>
Yukarıda resmetmeye çalıştığımız görüntü, İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı seçiminin favori iki aday içinde kolay geçmeyeceği, muhtemelen kazananın az farkla sandıktan çıkacağının ipuçlarını veriyor.  14 Mayıs İstanbul seçim sonuçları dikkate alındığında, CHP'nin oyu %28,5, Ak Parti ve MHP oyu %41,7 idi. Metropoll’ün Şubat 2024 araştırmasına göre, kararsız, cevapsız ve protesto oylarının oransal olarak dağıtılmasıyla İmamoğlu’na %43,5, Kurum’a %40,2 destek geliyor. Aradaki fark araştırmanın hata payı ile kararsızlar, cevapsızlar ve protesto oylarının oransal dağıtımının bilimsel yöntem açısından taşıdığı risk nedeniyle muhtemelen daha az ya da çok olabilir. Her koşulda sonucu genel olarak son dakika seçmenlerinin belirleyici olacağı, fakat, seçim kazandıracak dinamikte seçmenlerin Erdoğan ve İmamoğlu bağlılığı başta olmak üzere, iktidarın ekonomik performansı, İmamoğlu’nun ise İstanbul belediye başkanlığı dönemindeki yönetim performansı, parti bağlılığına dayalı partizanlık kadar parti aidiyeti, yerel hizmet beklentileri ve kim alırsa önce ekonomik koşullarının, ardından İstanbul’da neyin, kimle, nasıl değiştirileceği, sorunların nasıl çözüleceğine ilişkin olgular ve algılar belirleyici olacaktır.

İmamoğlu’nun 2019’da yenilenen seçimlerde toplumun farklı ekonomik kesimlerinin yaşadığı tüm mahallelerde oylarını arttırması, 14 Mayıs seçimlerinde CHP oylarının Cumhur İttifakı oylarının 13 puan gerisinde kalması nedeniyle seçim kazanma olasılığını düşürse de, son araştırmalara yansıyan destek düzeyi dikkate alındığında, seçimi kazanma olasılığı göz ardı edilemez. Bu tablo İmamoğlu’nun partilerüstü bir politik aktör olarak siyasette yükseliş evresinde olduğunu göstermesi anlamında dikkate değer. Muhtemelen İstanbul’da farklı ekonomik kesimlerin taleplerine yanıt veren belediye politikaları ve uygulamaları her kesimde oylarının arttırmasına yol açıyor. Partisinin rakibi AK Parti karşısında son seçime göre 7 puan geride olduğu bir seçimin ardından bir yıl bile geçmeden rakip adayla yarışta başa baş, hatta bir miktar önde ise, İstanbul yoksullarından muhtemelen esnaf, tüccarların ağırlıkta olduğu orta-sınıfa, beyaz yakalılardan üst ekonomik kesimlere kadar farklı kesimleri seçmen tabanına dahil etmenin mükafatını alıyor.

Seçimin başa baş gittiği atmosferde, İmamoğlu’nun tabanını genişlettiği, Cumhur İttifakının tabanını konsolide ettiği bir yarışta bitiş çizgisinde seçimin kaderini Alt-Orta ve Orta-Üst kesimlerin yanında özellikle katılım düzeyinin belirleyeceğine şüphe yok. Bu anlamda İstanbul’un 31 Mart’ı öncelikle bu kesimin seçimi olacak denilebilir. Bir aday lehine kapıyı açıp, diğer aday lehine kapıyı kapatma ihtimali olan seçmen davranışı ise bu kesimlerin yaş grubu ayrımı olmaksızın seçime katılım eğilimleri yanında, özellikle genç seçmenlerin ilgisi de olacak gibi görünüyor. Gelecek beklentisi zayıflamış, umudu yurtdışında arayan, politik aktörler ve partileri arasında bir fark görmeyen, hepsinin bireysel çıkarları için siyasetle uğraştığını düşünen genç seçmenlerin -ki İstanbul’da 18-24 yaş grubundaki seçmenlerin tüm kayıtlı seçmenler içindeki payı yaklaşık %15 civarında- seçime katılma düzeyi düştüğü takdirde, diğer dinamiklerle birlikte iki aday için de sandık sürprizlerle dolu olabilir.

<strong>Gülgün Erdoğan Tosun</strong>, Prof. Dr., Siyaset Bilimci
<strong>Tanju Tosun</strong>, Prof. Dr., Siyaset Bilimci

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bkz. Tanju Tosun, Gülgün Erdoğan Tosun; <strong>31 Mart’tan 23 Haziran’a Türkiye ve İstanbul’da Yerel Seçimler”</strong>, (Liberal Perspektif Rapor), Özgürlük Araştırmaları,  S.11, Eylül 2019.

https://yeniarayis.com/gulgunerdogantosun/31-marta-dogru-izmir-secimi-izmir-sosyolojinin-politik-mekansal-dinamikleri/]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 Mar 2024 06:52:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/31-Marta-dogru-Izmir-secimi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir İzmir distopyası: AKP’nin yönettiği İzmir’e bakış</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-izmir-distopyasi-akpnin-yonettigi-izmire-bakis-2614</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-izmir-distopyasi-akpnin-yonettigi-izmire-bakis-2614</guid>
                <description><![CDATA[Bir İzmir distopyası: AKP’nin yönettiği İzmir’e bakış]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Muhtemel bir yeni anayasa, AKP</strong><strong>’</strong><strong>nin emin adımlarla sürdürdüğü Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>yi İslamileştirme programına anayasal bir zemin ve meşruiyet oluşturma ç</strong><strong>abas</strong><strong>ı</strong><strong>na denk d</strong><strong>üşecek bir metin olacaktır. Böyle bir iklimden geçerken İzmir</strong><strong>’</strong><strong>in AKP</strong><strong>’</strong><strong>ye kaybedilmesi, iktidara yeni anayasa süreci öncesinde büyük bir motivasyon ve hatta meşruiyet kazandıracaktır.</strong></span>

İzmir, son 25 yıldır aralıksız olarak sosyal demokratlar tarafından yönetilen bir kent. Daha geniş bir zaman aralığından baktığımızda da son 50 yılın 36 yılında (1980 – 84, 1984 – 89 ve 1994 – 99 hariç) İzmir’in sosyal demokrat başkanlarca yönetildiğini görüyoruz. 2024 yerel seçimi yaklaşırken bu güçlü sosyal demokrat döngünün kırılabileceğine dair endişeler, pek yüksek sesle olmasa da dillendiriliyor.

İzmir’deki CHP’nin aday belirleme sürecinin sorunlu şekilde ilerlemesi ve kentte diğer aday adayları kadar popüler olmayan bir isim olan Cemil Tugay’ın aday gösterilmesi, pek çok partiliyi küstürmüşe benziyor. Ayrıca AKP’nin adayı Hamza Dağ’ın, önceki AKP adaylarından farklı olarak kazanacağına inanır bir kampanya yürütmesi, İyi Parti’nin Ümit Özlale gibi merkeze yakın ve yüksek profilli bir aday göstermesi, işleri CHP açısından zorlaştıran diğer faktörler. Öte yandan Dem Parti’nin de İzmir’de Akın Birdal ve Türkan Aslan’ı aday göstermesi, Kürt oylarını CHP’ye çekmeyi daha zahmetli hale getirecektir. Özellikle Akın Birdal’ın Kürt seçmen nezdinde önemli bir karşılığı olduğunu anımsamak gerekiyor.

Son anketlere baktığımızda, Cemil Tugay ile Hamza Dağ arasındaki farkın 3-4 puan kadar Tugay lehine olduğunu görülüyor ki, bu da CHP için alarm zillerinin çalması demek. Aziz Kocaoğlu’nun 2014’te Binali Yıldırım’a 13 puan, Tunç Soyer’in de 2019’da Nihat Zeybekçi’ye 19 puan fark atarak seçimi kazandığını düşünürsek, bugün anketlerde ortaya çıkan tablonun ne kadar rahatsız edici olduğunu daha iyi idrak edebiliriz. İzmir’de muhalif oyların bölünmesi ve CHP’li küskün seçmen sayısının beklenenden fazla olma ihtimali, seçim sürecini diken üstü hale getiriyor.

Seçim aritmetiğinden sıyrılıp, küçük bir zihin egzersizi yapmakta ve şu soruyu sormakta fayda var: Peki İzmir’i AKP’nin kazandığı bir senaryoda neler olabilir? İzmir’de hayat nasıl değişir? Gelin, biraz da bunlara yakından bakmayı deneyelim.
<blockquote><em><strong>İzmir</strong><strong>’</strong><strong>in AKP tarafından kazanılması, Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>nin irili ufaklı adımlarla yürüdüğü ismi konulmamış şeriat düzeni kurma pratiğinde AKP</strong><strong>’</strong><strong>ye muazzam bir motivasyon ve güç vermekle kalmayacak, aynı zamanda iktidarı fetih duygusuyla daha saldırgan hale gelecektir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ERDO</strong><strong>ĞAN</strong><strong>’</strong><strong>IN FET</strong><strong>İ</strong><strong>H S</strong><strong>Ö</strong><strong>YLEM</strong><strong>İ </strong></h2>
AKP’nin kurulduğu günden bu yana kazanamadığı ve her seferinde fark yiyerek kaybettiği İzmir, AKP’nin dayattığı siyasal İslamizasyona karşı direnç gösteren en önemli, en büyük ve simgesel kent. Cumhuriyet yürüyüşleri İzmir’de simgeselleşti, CHP en görkemli mitinglerini İzmir’de düzenledi ve AKP İzmir’de varlık göstermekte her zaman zorlandı. Bugüne dek yerel seçimlerde AKP’nin Büyükşehir adayları kazanmaktan ziyade, partinin İzmir’deki oylarını biraz daha arttırmak üzere girdi. Erdoğan açısından da İzmir’in kaybedilmesi, bu yönüyle içselleştirilmiş bir hikaye gibi görünse de yıllarca “Bir de bizi deneyin, bakın İzmir hizmet almıyor” söylemini defalarca işledi.

Hamza Dağ’ın kazandığı bir İzmir seçimi, Erdoğan için sekülerlerin kalesinin düşürülmesi, esasen fethedilmesi olacak. İzmir’in AKP tarafından kazanılması, Türkiye’nin irili ufaklı adımlarla yürüdüğü ismi konulmamış şeriat düzeni kurma pratiğinde AKP’ye muazzam bir motivasyon ve güç vermekle kalmayacak, aynı zamanda iktidarı fetih duygusuyla daha saldırgan hale gelecektir.

Türkiye’nin göstere göstere siyasal İslamcılıkla dönüştürüldüğü bir ortamda İzmir’in kaybedilmesi, CHP açısından tarihi bir başarısızlık olmasının yanında AKP için “İstersem her şeyi yapabilirim, İzmir bile beni onayladı” duygusuna yol açacaktır. AKP, Türkiye’yi İslamileştirme pratiğinde seküler kesimden onay alışını İzmir zaferiyle göstermeye başlayacaktır.
<h2><strong>ALKOLE VE MÜ</strong><strong>ZİĞE VEDA</strong></h2>
Bugüne dek Türkiye’nin pek çok kentinde duyduğumuz alkol yasakları ve işletmelere dönük kısıtlamalar, İzmir’de de görülür ve duyulur hale gelecek. Başlangıçta sağlık ve çocukları koruma söylemiyle ve dar kapsamlı şekilde başlayacak yasaklar ve baskılar, zamanla alkollü ve müzikli eğlenceyi hedef alan, bunu kent dışına sürmeye odaklanan ve kriminalize eden bir hal alacak. Kentli yurttaşların büyük kısmının buna karşı çıkması da bir şey ifade etmeyecek, çünkü büyükşehir belediyesi AKP’de olduğu için Hamza Dağ çoğu kez istediğini yapabilecek ve yasakları rutin hale getirecek. İzmirli yurttaşlar kısıtlamalara ve baskılara maruz kalmamak için çoğu kez ilce değiştirmek zorunda kalacak, muhtemelen çok daha uzaktaki mekanlara giderek eğlenmek isteyecek. Zamanla İzmir içerisinde seküler gettolar oluşmaya başlayacak.
<blockquote><em><strong>İzmir Büyükşehir Belediyesi binasına girdiğinizde aydınlık yüzler, ilham veren gençler ve insanlar göremeyeceksiniz. Aksine, badem bıyıklı ve gergin İslamcı amcaları, Cuma namazı saatlerinde belediye önüne serilmiş seccadeleri ve bolca İslami referanslar veren büyükşehir çalışanlarını göreceksiniz.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>B</strong><strong>Ü</strong><strong>Y</strong><strong>Ü</strong><strong>KŞEHİ</strong><strong>R KADROSUNUN </strong><strong>İSLAMİ</strong><strong>LE</strong><strong>ŞMESİ</strong></h2>
İzmir Büyükşehir Belediyesi binasına girdiğinizde aydınlık yüzler, ilham veren gençler ve insanlar göremeyeceksiniz. Aksine, badem bıyıklı ve gergin İslamcı amcaları, Cuma namazı saatlerinde belediye önüne serilmiş seccadeleri ve bolca İslami referanslar veren büyükşehir çalışanlarını göreceksiniz. Belediyede kadın sayısının kayda değer şekilde azaldığını fark edeceksiniz. Atılan her adım ve yapılan her değişiklik, son 25 yılın intikamını alma motivasyonuyla yapılacak ve gözümüzün içine baka baka, inatla uygulanacak.

Tarikatlar geliyor: Büyükşehir’in sivil toplumla ve meslek odalarıyla bağının kopması

Bugüne dek meslek odaklarıyla ve sivil toplum örgütleriyle yakın şekilde çalışan İzmir Büyükşehir Belediyesi, meslek odalarına ve sivil toplum kuruluşlarına randevu vermemeye başlayacak. Belediye başkanından, “Bunlar istemezükçü” söylemini sıkça duyacağız. Hamza Dağ’ın sivil toplum örgütünden anladığı, sadece tarikatlar ve cemaatler ile iktidarın uzantısı olun güdümlü kurumlar olacak. Bugüne dek büyükşehir binasının önünden geçemeyen tarikat liderleri, Hamza Dağ’ın makam odasında onur konuğu olarak ağırlanacak. Yıllardır meslek odalarının, kadın ve LGBTİ+ kurumlarının, sendikaların ve diğer demokratik kitle örgütlerinin rahatça girebildiği büyükşehir makamının kapısı tarikatlara ardına dek açılırken, tüm çağdaş ve ilerici kurumlara kapalı hale gelecek.

Kordon’a elveda: İzmir’in betonlaşması başlayacak

Kordon hattına bir otoyol yapmak, eski başkan Burhan Özfatura’nın en büyük hayaliydi. İzmir’e proje üreten sağ görüşlü siyasetçilerin ve bürokratların da önceliklerinden biri, Kordon’a geniş bir otoyol yapılması oldu. Kordon hattını doldurmaya başlayan ve Alsancak bölgesine viyadük ayaklarını diken Özfatura yönetimi, 18 Nisan 1999’da seçimi kaybedince bu proje suya düşmüş ve Kordon’daki dolgu bölge, meslek odalarının da önerileri doğrultusunda Ahmet Piriştina tarafından yeşil alan haline getirilerek İzmir’e çok güzel bir kamusal alan kazandırılmıştı. Hamza Dağ’ın yöneteceği bir İzmir’de AKP’nin ilk işlerinden biri, Kordon’u “ulaşımı rahatlatmak” adına betona boğmak ve kentin denizle en önemli bağlantısını keserek bir sahil yolu oluşturmak olacaktır. Kentin bir beton hapishaneye dönüşmesine yol açacak bu hamle, aynı zamanda İzmir’in en popüler kamusal alanlarından birinin yok edilmesine de yol açacaktır. Kentin kalbinde insanların özgürce sosyalleşmesi, yemesi, alkol tüketmesi ve kadınlı erkekli vakit geçirmesi ortadan kalkmış olacak. Hamza Dağ için yol bahane, kamusal alanın yok edilmesi şahane.
<blockquote><em><strong>Küskünlük ve kırgınlık iç</strong><strong>in do</strong><strong>ğru bir zaman değil. İzmir</strong><strong>’</strong><strong>de AKP</strong><strong>’</strong><strong>ye geçit vermemek, bir seçimi kazanmaktan öte anlamlar taşıyor. Umalım ki İzmirli yurttaş</strong><strong>lar, o g</strong><strong>ün geldiğinde rasyonel bir tavırla iradesini sandığa yansıtabilsin. Tıpkı bugüne dek yaptıkları gibi.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SONUÇ YERİNE </strong></h2>
İzmir’de CHP’nin aday belirleme sürecinin iyi ya da kötü yönetildiği sabaha kadar tartışılabilir. Aynı şekilde, Cemil Tugay’ın ne kadar doğru bir tercih olduğu da uzun uzadıya tartışılabilir. Öte yandan meselenin, CHP’nin ve Cemil Tugay’ın epey ötesinde olduğunu çok iyi şekilde idrak etmek gerekiyor. Bir kentin kimliğinin hedef alınmasından ve bunun ülkedeki tüm seküler yurttaşlarda derin bir yenilgi duygusu yaratması riskinden bahsetmek gerekiyor. İzmir’in seküler yurttaşlar açısından bir sembol olduğunu unutmamak elzem.

İktidarın 31 Mart yerel seçimlerinden sonraki ilk gündeminin yeni anayasa süreci olacağını hatırlayalım.

Muhtemel bir yeni anayasa, AKP’nin emin adımlarla sürdürdüğü Türkiye’yi İslamileştirme programına anayasal bir zemin ve meşruiyet oluşturma çabasına denk düşecek bir metin olacaktır. Böyle bir iklimden geçerken İzmir’in AKP’ye kaybedilmesi, iktidara yeni anayasa süreci öncesinde büyük bir motivasyon ve hatta meşruiyet kazandıracaktır. 2002’den beri devam eden AKP iktidarı döneminde seküler kesimin kalesi ve direnişinin sembolü olmuş bir kentin AKP’ye geçmesi, seküler kesim açısından da onarılması zor bir tahribat yaratacaktır.

Küskünlük ve kırgınlık için doğru bir zaman değil. İzmir’de AKP’ye geçit vermemek, bir seçimi kazanmaktan öte anlamlar taşıyor. Umalım ki İzmirli yurttaşlar, o gün geldiğinde rasyonel bir tavırla iradesini sandığa yansıtabilsin. Tıpkı bugüne dek yaptıkları gibi.

https://yeniarayis.com/emraharslan/akp-izmiri-bu-kez-kazanabilir-mi/]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 Mar 2024 21:30:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/Izmir.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ortak paydaları inşa-3</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortak-paydalari-insa-3-2465</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortak-paydalari-insa-3-2465</guid>
                <description><![CDATA[Ortak paydaları inşa-3]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Ülkemizde meydana gelen bütün büyük olayların, yıkımların, zulümlerin, dayatmaların, kamplaşma ve kutuplaşmaların kökünde; faşist, fanatik ve menfaatçi insanların izine rastlanır. Bütün aidiyetlerin içerisindeki dürüst ve hakkaniyetli insanların en önemli görev ve sorumluluklarından birisi de bir araya gelerek; hem kendi aidiyetleri içerisindeki hem de dışındaki fanatik, faşist ve menfaatçi insanlarla mücadele etmektir.</strong>
<p style="text-align: right;"><em>"Fanatizmden barbarlığa tek adımda geçilir!"
Diderot</em></p>
<strong>6- Fanatizm; </strong>statlardaki tezahüratları bilirisiniz. Taraftarların vazgeçilmez şarkıları ve sloganları vardır. Çılgınca tezahüratlar yaparak tuttukları takımı desteklemeye çalışır binlerce seyirci. Kimisi “Kanının bile tuttuğu takımın renkleriyle akacağını" ifade eder, kimisi takımının “Hayatının her şeyi” olduğunu söyler, kimisi “Takımıyla ağlayıp-gülebileceğini ve takımının biricik sevgilisi olduğunu” bağırır, kimisi “Canının takımına feda olabileceğinden” bahseder, kimisi de “Vur, kır, parçala; bu maçı kazan” diye haykırır çılgınca…

Bu çılgınların bir kısmı fanatiktir. Tezahüratlarda geçen sözleri size; hoş bir atmosferde söylenmiş sıradan sözler, kitle ruh haliyle öylemesine icra edilen şarkılar gibi gelse de takımı için kavgalara tutuşan, olabildiğince tutkulu, takımıyla yatıp, takımıyla kalkan taraftar sayısı hiç de az değildir. Bu uğurda canını verenler bile olmuştur.

Evet, fanatizm; bir takıma, bir partiye, bir kimseye, bir gruba veya bir şeye aşırı düşkünlük, aşırı sevme, tutkuyla bağlılık, bağnazlık, körü körüne yandaşlık, yobazlık ve mutaassıplık olarak tanımlanır. Diğer bir yaklaşımla, bireysel sevginin; bir marka, bir kurum, bir takım ya da bir kişiye aşırı ölçüde yoğunlaşmasına denir.
<blockquote><strong>Her din, ideoloji, ırk, milliyet ve hayat tarzında "faşist" ve "menfaatperest" insanlar çıkabileceği gibi "fanatik" insanlar da bulunabilir. İnsanlığın var olduğundan günümüze kadar toplumun başına bela olan kişiler de bu üç tip canavarlar arasından çıkar. </strong></blockquote>
Gözü başka hiçbir şeyi veya hiçbir kimseyi görmeyecek şekilde kararan fanatiklerin ortak özelliklerine kısaca göz atacak olursak;
<ul>
 <li><strong>Eleştiriye kapalıdırlar;</strong> gönülden bağlı olduklarının doğru dediği doğru, yanılış dedikleri de yanlıştır. Bunlar tartışılmaz, sorgulanmaz ve eleştiriye de kapalı konulardır.</li>
</ul>
Saplantı haline getirdikleri takım, parti, kişi, lider, grup veya bir şeye toz kondurmazlar. Yapılan eleştirileri de art niyetli veya düşmanca görürler. Bu tutumlarıyla kendilerine yanlışlarını gösterme imkânı da ortadan kalkmaktadır. Ne; Bağımlı olduklarıyla ilgili eleştiri yapma ne de eleştiriye açık olma yönleri gelişmiştir.
<ul>
 <li><strong>Aidiyet bağını abartırlar; tabii ki insan sevdiği ve gönül verdiği bir kişi veya bir şeyin arkasında gidebilir. Takipçisi olduğu toplulukla birlikte hareket edebilir. Fakat bu o kişinin kendisini yakın hissettiği kişi veya şeye kayıtsız ve şartsız teslim olmasını gerektirmez. İyi, doğru, güzel, faydalı, gerçek ve erdemli konulara bağlı olmak makul olsa bile bu durum sorgulamayı iptal etmez. Bir takım, grup, kişi veya şeye; doğru-yanlış, iyi-kötü demeden her şeyini savunmak mantıkla izah edilemez. Fanatik; bağlanmayı bağımlılık haline dönüştüren kişidir.</strong></li>
 <li><strong>Duygularıyla hareket ederler:</strong> Carl Gustav Jung; “Düşünmek zor bir sanattır onun için çoğunluk sadece karar verir” der. <strong>Fanatikler akıllarıyla değil; gözleriyle düşünür!</strong> Araştırmadan, fikir alışverişi yapmadan; mensubu olduğu kişi veya gruba sırtını dayar. O aidiyetin şemsiye altına yerleşir ve gölgesine sığınır.</li>
</ul>
<strong>Hâlbuki kendi aklını rafa kaldırarak bir topluluğa uymak köleliği doğurur. Kölelik ise; aklı ve mantığı bir tarafa koyarak baştakilere itaati gerektirir. Eğer kişi kendi başını kullanmazsa başkasının başına boyun eğmesi kaçınılmazdır. Ve böyle birisinin sürü psikolojisi içerisinde hareket eden bir koyundan farkı yoktur.</strong>

Bu faslı Orwell’in 1984 romanındaki şu sözleriyle bağlayalım; <em>"Geçiş törenlerinde flamanın bir ucunu mutlaka ben tutarım. Her zaman neşeli görünürüm asla görevden kaçmam. Kalabalık bağırıyorsa bende bağırırım. Güvende olmanın tek yolu bu..!"</em>

<strong>-Telkine ve propagandaya yatkındırlar: </strong>Goebbels'in propaganda tekniklerini bilirsiniz. Goebbels ve Hitler bu teknikleri kitleleri fanatik ve faşist olsunlar diye kullanmışlardır.
<blockquote><strong>Fanatiklerin sırtından geçinen menfaatperestler; fanatikler ömrünü liderine, partisine, takımına vs adarken bazı liderler, takım yöneticileri vs olaya hiç de fanatiğin baktığı gibi bakmazlar. Onların bir kısmı için öncelik ticari kazanç, para ve kârdır yani menfaattir; spor, parti veya dava değil!</strong></blockquote>
<h3><strong>FANATİKLER VE MENFAATPERESTLER</strong></h3>
Kendilerini bu kitlelerin önderleri olarak görenler, etkili bir hitabetle ve kitlelerin beklediği şeyleri haykırarak uzun bir süre bu tür yığınları istediği tarafa yönlendirebilirler. Fanatikler bir defa kendilerini memnuniyet duyduğu gruplarla özdeşleştirdiği ve duygusal bağ kurduğunda, artık geriye dönülmez bir yola çıkmış olurlar. Önderlerini ve amigolarını sonuna kadar takip ve taklit etmeye başlarlar. <strong>Doğru ve gerçekleri değil, duymak istediklerini işitmekten hoşlanan fanatikler duygu sömürüsü, sloganlar, sürekli telkin ve propagandalarla; güçlerini, iradelerini, itaatlerini ve adanmışlıklarını; tuttukları takım, parti, grup, kişi veya bir şeye adayabilirler.</strong>
<ul>
 <li><strong>Sözün büyüsüne tutkundurlar; eylemin dürüstlüğüne değil. Duygu sömürüsü ve hamasetle fanatikler galeyana getirilerek ve manipülasyonlar ortaya konularak çok kolay bir şekilde bir amaç uğruna harekete geçirilebilir ve en kirli arzular için çılgınca kullanılabilirler. </strong></li>
 <li><strong>Fanatiklerin sırtından geçinen menfaatperestler; fanatikler ömrünü liderine, partisine, takımına vs adarken bazı liderler, takım yöneticileri vs olaya hiç de fanatiğin baktığı gibi bakmazlar. Onların bir kısmı için öncelik ticari kazanç, para ve kârdır yani menfaattir; spor, parti veya dava değil!</strong></li>
</ul>
<strong>Bazı lider, parti veya takım için fanatiklerin sayısı ne kadar artarsa ticari kazanç da o kadar çok artar. Bir parti için ne kadar çok kişi; “Kefenimizle geldik!” derse partinin geleceği yani menfaatlerin paylaşımı da bir o kadar uzun süreli olur. Fanatikler ise olan bitenden habersiz, cellâdına âşık birer Stockholm Sendromu Kurbanları durumundadır. </strong>

Fanatiklerin; anlamadan inanmak, rakiplerini önce düşmanlaştırıp sonra şeytanlaştırmak, bir kahramana bir karizmaya bir kurtarıcıya ihtiyaç duymak, sevdiklerini tanrılaştırmak, kazanmak ve yenmek için her şeyi meşru görmek, tarafgirlikvb. alt başlıklarda uzun uzun anlatabileceğimiz özellikleri de vardır fakat bu konuyu da imkânlarımız sınırlı olduğu için tıpkı faşizm konusu gibi kısa kesmek zorundayız.

<strong>7-Menfaatçilik; </strong>Fromm; “Bütün ağır psikolojik hastalıkların temelinde narsisizm yatar” derken menfaatçilik, bencillik, narsisizm ve toplumsal çöküşün birbirleriyle bağlantısını da bize fısıldar. Evet, ekonomik olarak yoksullaştırılmış ve bilinç düzeyi olarak geri bırakılmış coğrafyamızda insanların menfaatçiliğe itilmesi ayaklarımıza vurulan zincirlerden birisidir. Ve bu zincirlerin halkasında sadece kişisel menfaatçilik bulunmamakta, onu halka halka;  ailesel menfaatçilik, grupsal menfaatçilik, partisel menfaatçilik vs izlemektedir. Bu haliyle menfaatçilik başta küçücük bir kartopu iken gittikçe yayılarak önü alınamaz bir çığ halini almış ve koca bir toplumu ayakları altında ezip durmaktadır.

Evet, dünyanın merkezine kendisini koymak, diğer insanları görememeye veya flu görmeye sebebiyet verir. Sadece kendi geleceği, kendi parası, kendi makamı ve kendi zevki peşinde koşup diğer insanları düşünmemek; zamanla diğer insanların da o insanı düşünmemesini ve aldırış etmemesini doğurur. Bu da toplumsal yarılmalarımıza ve bölünmelerimize sebebiyet veren unsurlardan birisidir.
<blockquote><strong>Toplumumuzda menfaatçilik; var olma sebebi halini almıştır. Kimse kimseyi düşünmüyor. Kimse kimseye değer vermiyor. Sosyal hayattaki geçerli kural; “altta kalanın canı çıksın” şeklindedir.</strong></blockquote>
<h3><strong>GEÇERLİ KURAL: ‘ALTTA KALANIN CANI ÇIKSIN’ </strong></h3>
<strong>Bugün itibariyle insanlarımızın bir kısmı; siyasetin ve özelikle de iktidarın nimetlerinden faydalanmak için bürokratlara ve siyasilere yakın olmaya, bir partiye üye olmaya, belediyede iş almaya, ihale kovalamaya vs. çalışıyorlar. Bu uğurda gerekirse haksız kazanç elde ediyor, kamu malına el uzatıyor, nepotizm ve rüşvete tevessül ediyorlar. Diğer bir kısmı da; taraftarı oldukları parti liderleri, milletvekilleri, bakanlar, belediye başkanları vs. başkalarına haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik yapsa da ondan nemalandığı için sesini çıkarmıyor. Yılan kendisine dokunmadığı sürece zulme ve adaletsizliğe susuyorlar.</strong>

<strong>Menfaat ile empati ters orantılıdır. Toplumumuzda menfaatçilik; var olma sebebi halini almıştır. Kimse kimseyi düşünmüyor. Kimse kimseye değer vermiyor. Sosyal hayattaki geçerli kural; “altta kalanın canı çıksın” şeklindedir.  Ve bu şekilde orman kanunlarının geçerli olduğu toplumlar geri kalmış toplumlardır. Ve toplum, fert fert kendisini değiştirene kadar da; “Hak, hukuk ve adalet!” diye haykırmaları beyhudedir. Çünkü menfaat salgınına kendini kaptırmak; onun karşısında ilkeli duruştan daha cazip gelmektedir. Bunun evrensel karşılığı da; “toplumsal çöküş”tür!</strong>

Menfaatin yüksek olduğu toplumlarda empati ve diğergamlık seviyesi oldukça düşük; adaletsizlikler de oldukça yaygındır. Menfaatten ve egosantrizmden kaynaklı haksızlıklara kapı açmak; benzer haksızlıkların yarın bir gün bir bumerang gibi kendisine veya aidiyetine uğraması için kendi eliyle davetiye yazmaktır.

Fanatizm, faşizm ve menfaatçilik; her okulda, ailede, şehirde, köyde, kasabada, ovada, dağda vs olanlara öğretilmesi, anlatılması, zihinlere büyük harflerle kazınması gereken bataklıklardır. Ve oralara adım atan hemen herkesi yutmuştur.

<strong>Evet, Zimbardo ve Miligram Türkiye’de yaşasalardı deney yapmaya ihtiyaç duymazlardı. Ülkemizde meydana gelen bütün büyük olayların, yıkımların, zulümlerin, dayatmaların, kamplaşma ve kutuplaşmaların kökünde; faşist, fanatik ve menfaatçi insanların izine rastlanır. Bütün aidiyetlerin içerisindeki dürüst ve hakkaniyetli insanların en önemli görev ve sorumluluklarından birisi de bir araya gelerek; hem kendi aidiyetleri içerisindeki hem de dışındaki fanatik, faşist ve menfaatçi insanlarla mücadele etmektir.</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 Mar 2024 21:45:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/mehmet_sevgili_img.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cumhuriyet Halk Partili dostlarıma…        </title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cumhuriyet-halk-partili-dostlarima-2439</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cumhuriyet-halk-partili-dostlarima-2439</guid>
                <description><![CDATA[Cumhuriyet Halk Partili dostlarıma…        ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Milli mücadele yıllarından günümüze Cumhuriyet Halk Partisi kadrolarının ilerici siyasetçileri koşullar ve şartlar ne olursa olsun demokrasiyi, kurum ve kuruluşlarını savunmuş ve bu sebepledir ki tarihteki yerlerini almışlardır. Tezatlık; tarihi ile çelişmek pahasına, cumhuriyetin kurum ve kuruluşlarının saldırı altında olduğu bir ortamda cumhuriyeti ve demokrasiyi, cumhuriyet ve demokrasinin kültürü ile koruma mücadelesi vermemektir.</strong>

İçinde bulunduğumuz durumda, partimizdeki siyasi tartışmalarda radikalliğimizi büyük bir şaşkınlıkla izleyenler olduğunu görüyorum. Fikirlerimizi ve eleştirilerimizi radikallik bağlamında okumak bizleri ne kadar mutlu ediyorsa radikal pozisyonumuzun dayandığı noktayı da tüm siyaset arenasını ele geçirmiş olan oligarşik çevrelere ve basit hırslara dayandırmak da aynı derecede öfkelendiriyor. Türkiye’nin bütün ilerici dinamikleri kurumsal siyasetin bataklığında günden güne erimekte ve hatta boğulmaktadır. Siyaset bir eylem olarak bir takım ideolojik veya daha genel olarak ideoloji dışı örgütlenmelerle bir araya gelmiş insan kalabalıklarının makam mücadelesine dönmüş durumda. Kimse herhangi bir makama sahip olduktan sonra çarkı kırmakla, bozuk düzeni yıkmakla ilgilenmiyor. İşte böylesi bir gerçeklikte toplumda ilerici iddiasını taşıyan her bir vatandaşın görevi, radikalliğini koruyarak bu her taraftan muhafazakarlaşmaya açık düzeni hiçbir savunucusu bulunmayana kadar eleştirmek, fırsat bulunduğunda ise yıkmaktır. Bu bizden önceki kuşaklar tarafından bizlere teslim edilmiş bir görevdir.

Cumhuriyet Halk Partisi hem iç kurum bürokrasisi ile hem de seslenebildiği devlet bürokrasisinin her kademesinde kurucusu olduğu Cumhuriyet değerleri için örgütlenmek zorundadır. Fakat bugün tüm cephelerde olduğu gibi Cumhuriyet Halk Partisi de kendi cephesinde aynı sorundan mustarip bir yapı haline gelmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi; ilk yıllarında ortadan kaldıramadığı feodalizmin, kapitalizm ile toplumun kılcallarına işlemiş hali olan oligark teknokrasisinin esiri altında. Bu öyle bir zihniyet ki; ileri gelen siyasetçiler, Cumhuriyet ve onun dayanağı olan laikliğin sonucu olan TBMM başta olmak üzere birçok kurumun içi gericiliğin meşruiyetine tümden zemin hazırlar bir hale de gelse kurumsal varlıklarını yeterli görüyor. Böyle bir ortamda devrimciliğin körelmesi kaçınılmaz olandır. Oysa devrimciliğin üzerine diğer beş ilkesini inşa etmiş CHP, 5 ilkesini var eden kurum ve kuruluşların içi boşaltıldığında devrimciliğe dönmek zorundadır. Bu tarihsel bir zorunluluktur.

Ülkenin anayasasının kaldırıldığı, seçilmiş belediyelerine son derece kusursuz bir manipülasyon ve milliyetçilikle zihin yıkama çalışmaları sonucu atanan kayyımların olduğu bir ortamda hangi ideolojik sıfatı taşırsa taşısın “ilerici” olduğunu iddia eden her vatandaşın sorumluluğu, kusursuz bir radikalliğin savunuculuğunu yapmaktan başka ne olabilir ki? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 2017 Referandumu ile devletin bürokrasisini adeta ele geçirdiği bir ortamda AKP’nin kendisini genel siyasetten soyutladığını görmemek siyaset bilmemezliğin bir sonucudur. Bu siyaset bilmemezlik ise ülkede anayasanın bile tanınmadığı bir ortamda yerel ve genel seçimler dışında siyasetin ve hatta demokrasinin ürünlerinin geri kalanını yok saymaktır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin, isminde olan Cumhuriyet için fabrikalarda, küçük atölyelerde, kafelerde geniş emek kitlelerini örgütlemeyi tercih etmemesi; üniversitelerde örgütlenmenin partinin iç siyasi faydalarına hizmet etmek dışında amacının olmaması; devrimi silaha, demokrasiyi sandığa, siyaseti seçimlere ve tercihlere indirgeyen çok kısıtlı bir zihniyeti doğurur.
<blockquote><strong>Behice Boran BBC Türkçe’ye verdiği bir röportajda “Seçimler demokrasi şöleni değildir, demokrasinin bir vesikalığıdır ki ancak özgür ve adil şartlarda yapılması koşuluyla” der.  Öyleyse demokrasinin alanını hem parti içinde hem de parti dışında genişleterek, kitleleri bu yolla örgütleyerek iktidarı sıkıştırmaya çalışmaktan daha normal ne olabilir?</strong></blockquote>
Yazımın tam bu kısmında Behice Boran’ı anmak isterim. Boran BBC Türkçe’ye verdiği bir röportajda <em>“Seçimler demokrasi şöleni değildir, demokrasinin bir vesikalığıdır ki ancak özgür ve adil şartlarda yapılması koşuluyla” </em>der.  Öyleyse demokrasinin alanını hem parti içinde hem de parti dışında genişleterek, kitleleri bu yolla örgütleyerek iktidarı sıkıştırmaya çalışmaktan daha normal ne olabilir? Bu arzu neden sürekli başka sebepler öne sürülerek ertelenme gayreti içindedir? Bugün radikal olarak görülüp seçim sonrası tartışmalara bırakılan fikirler seçimlerde de Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel ve günümüz siyasi amaçlarına da hizmet edecektir.

Öyleyse çizilecek yol bellidir. Cumhuriyet Halk Partisi genel ülke siyasetinden azade bir yapı değildir. Ülke siyasetindeki genel kültür CHP’yi de doğal olarak etkilemektedir ama cumhuriyetin kurumlarının içini boşaltan, cumhuriyetin kazanımlarını kendi aralarında bölen AKP’nin feodal ağaları ile baş edebilmek için önce CHP’nin içinde demokrasiden taviz verilmeyecek, onun alanını genişletecek radikal demokrasi başarıları gerçekleşmek zorundadır.  Bazen içinde bulunduğumuz koşulların yoğunluğundan tarihteki gerçeklerle yüzleşmeyi atlıyoruz. Kurtuluş Savaşı’nın Türkiye tarihinin belki de en heterojen yapısına sahip insanlarıyla meclis aracılığı ile gerçekleştirildiği; kongreler, kongrelerce seçilmiş temsilciler, temsilcilerce oluşturulmuş heyetlerle başlayan milli mücadelenin tüm mirasını CHP bugün gururla sahipleniyor. Fakat görülmelidir ki içi boş sahiplenmelerin kimseye katkısı yoktur.

Milli mücadele yıllarından günümüze Cumhuriyet Halk Partisi kadrolarının ilerici siyasetçileri koşullar ve şartlar ne olursa olsun demokrasiyi, kurum ve kuruluşlarını savunmuş ve bu sebepledir ki tarihteki yerlerini almışlardır. Tezatlık; tarihi ile çelişmek pahasına, cumhuriyetin kurum ve kuruluşlarının saldırı altında olduğu bir ortamda cumhuriyeti ve demokrasiyi, cumhuriyet ve demokrasinin kültürü ile koruma mücadelesi vermemektir. Bütün diktatoryal eğilimleri ile siyasetin hakimi olan Cumhur İttifakı’nı 1920’lerin demokrasi tehditlerinden, Talat Aydemir’lerden, 12 Mart’ın Cuntacıları’ndan, 12 Eylül’den daha tehlikeli yapan nedir?

Tarih, Cumhuriyet Halk Partisi’nden çok şey bekliyor.

Toplum, Cumhuriyet Halk Partisi’nden çok şey bekliyor.

&nbsp;

<strong>Ozan Şahin, Yeditepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Öğrencisi</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 29 Feb 2024 21:30:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/ozan_sahin_img.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bütünleşemeyen CHP millete umut olamaz</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/butunlesemeyen-chp-millete-umut-olamaz-2375</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/butunlesemeyen-chp-millete-umut-olamaz-2375</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şu an yapılması gereken ivedilikle kardeşlik iklimini oluşturup tüm ülkeye umut ışığı olabilmek için çalışmaktır. Bu durumun üstesinden gelmek ve olumlu bir değişim yaratmak için, Cumhuriyet Halk Partisi'nin, daha kucaklayıcı bir yaklaşım benimseyerek, farklı görüşleri bir araya getirme konusunda daha etkin olması gerekmektedir.</strong> </span></span><br />
<br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyet Halk Partisi kuruluş nedenleri ve tarihin ona verdiği sorumluluk gereği, demokratik rejimin karşı karşıya olduğu meydan okumalara liderlik etme ve toplumun geniş kesimlerine umut olma kapasitesi, bu kapasite, partinin iç bütünlüğü ve birliği ile doğrudan ilgilidir. Ancak son zamanlarda, CHP'nin kendi içinde yaşadığı çeşitli sorunlar, parti içi çekişmeler ve örgütü işgal eden kadrolardan dolayı parti içindeki siyasi anlayış farklılıkları, onun topluma karşı bir umut kaynağı olarak görülme potansiyelini önemli ölçüde zayıflatmıştır. Bu sorunlar, partinin genel politikalarını belirlemede, etkili ve kapsayıcı bir muhalefet oluşturmakta ve en önemlisi, çeşitli sosyal, ekonomik ve politik sorunlar karşısında toplumu kucaklayıcı bir platform sunmada kendini göstermektedir. CHP'nin karşı karşıya olduğu bu iç dinamiklerin ve bütünlüğe erişme konusundaki zorlukların, partinin toplum nezdindeki umudu olumsuz etkilemektedir. Yerel seçimler öncesinde sürecin uygun yönetilmemesi nedeniyle parti içi bütünlük ve birlik zayıflamış, kutuplaşma ileri bir düzeye ulaşmıştır. Parti içindeki yoldaşlık, sevgi ve dayanışma atmosferi zarar görmüştür. Son kurultayda başarıya ulaşan yeni yönetim, seçim ve parti yönetimi konusunda gerekli hazırlıkları yapmamıştır. Yeni yönetimin başarısının ardından yerel seçimlere yönelik hazırlıkların eksikliği, liderlik çevresinde bir vizyon oluşmamasına ve parti içi demokrasinin zarar görmesine yol açmaktadır. Zafer sonrası yönetim için gerekli plan ve programların hazırlanmaması, yerel seçimlere doğru ilerlerken ciddi bir açık oluşturmakta, bu durum sadece ulusal düzeyde umutsuzluğa değil, aynı zamanda parti içi uyum ve dayanışmanın bozulmasına da sebep olmaktadır. Parti içindeki bölünmüşlük, yerel yönetimler ve partiye gönül vermiş yoldaşlar arasında belirsizlik yaratmıştır. Seçimlere doğru gidilirken, iç çatışmalar ve organizasyon eksiklikleri, parti tabanı ve potansiyel seçmenler nezdinde olumsuz bir algıya neden olmuştur. Ayrıca, kutuplaşmanın derinleşmesi, farklı görüş ve düşünceleri barındıran partinin bu çeşitliliği bir güç kaynağı olarak kullanma kapasitesini azaltmıştır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geldiğimiz noktada, CHP'nin karşı karşıya olduğu en büyük sorun, mevcut yönetimin parti içi dinamikleri iyileştirme ve farklı gruplar arasında uzlaşı sağlama konusundaki yetersizliğidir.</strong></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldiğimiz noktada, CHP'nin karşı karşıya olduğu en büyük sorun, mevcut yönetimin parti içi dinamikleri iyileştirme ve farklı gruplar arasında uzlaşı sağlama konusundaki yetersizliğidir. Ayrıca, yerel seçimlere yönelik somut, kapsamlı ve ikna edici bir strateji oluşturamamış olması da eleştiri konusudur. Bu eksiklikler, ülke genelinde seçim sürecinin başlamış olmasına rağmen, tam anlamıyla bir seçim atmosferinin oluşmamasına yol açmıştır. Bu durum, Cumhuriyet Halk Partisi'nden beklenen birlik, kuvvet ve etkili muhalefet rolünün gerçekleştirilmesindeki umutları zedelemiştir. Sorunun temelinde, partinin açık ve etkili bir plan ve programdan yoksun olması yatmaktadır. Bu bağlamda, yerel seçimlere yönelik hazırlıkların yetersizliği, potansiyel bir muhalefet gücünün etkinliğini azaltmakta ve genel olarak partide kaotik bir hava oluşturmaktadır. Şu an yapılması gereken ivedilikle kardeşlik iklimini oluşturup tüm ülkeye umut ışığı olabilmek için çalışmaktır. Bu durumun üstesinden gelmek ve olumlu bir değişim yaratmak için, Cumhuriyet Halk Partisi'nin, daha kucaklayıcı bir yaklaşım benimseyerek, farklı görüşleri bir araya getirme konusunda daha etkin olması gerekmektedir. Partinin iç dinamiklerini güçlendirecek ve partide diyalog ve uzlaşıyı teşvik edecek stratejiler geliştirmesi, bu süreçte kritik öneme sahiptir. Aynı zamanda, yerel seçimlere yönelik somut ve kapsamlı bir programın oluşturulması, seçmenlerin güvenini kazanma ve umut vaat etmesi gerekmektedir. Bu kapsamda, sosyal adalet, ekonomik kalkınma, eğitim, sağlık ve çevre gibi temel konularda net politikalar ve projeler geliştirilmesi, partinin seçim başarısını ve toplumsal etkisini önemli ölçüde artırabilir. Böyle bir dönüşümün gerçekleştirilmesi, hem parti içindeki bütünlüğü sağlayacak hem de geniş halk kitlelerini kapsayacak bir vizyon sunarak, ülkenin karşı karşıya olduğu zorluklar karşısında umutlu ve pozitif bir yönde ilerlemesine katkıda bulunacaktır. Sonuç olarak, CHP'nin bu kritik dönemde kapsayıcı, etkili ve umut verici bir yol haritası oluşturması, sadece parti için değil, tüm ülke için hayati öneme sahiptir; zira bu, demokrasinin güçlenmesi, toplumsal barışın sağlanması ve ülkenin geleceğine yönelik umutların yeşermesi adına atılacak önemli bir adımdır. Cumhuriyet Halk Partisi yurttaşların umudu olmak zorundadır çünkü CHP milletin özü ve sarsılmaz kalesidir.<br />
<br />
CHP VARSA UMUT HEP VAR OLACAKTIR!</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 28 Feb 2024 21:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/sertac_eke_img_bw.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İktidarın (Erdoğan&#039;ın?) oyunu</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidarin-erdoganin-oyunu-2333</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidarin-erdoganin-oyunu-2333</guid>
                <description><![CDATA[İktidarın (Erdoğan'ın?) oyunu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Bugün gelinen nokta ve nasıl içinden çıkılacağı mutlaka bir yerlerde yazıyordur. Bazıları Nutuk'tan bazıları </strong><strong>Frans</strong><strong>ız Rezistans hareketinden ilham alabilir. Hepimiz hala o kurtarıcı kahramanın geleceğine inanmak istiyoruz.  Ancak o kahramanın aslında her birimizin içinde saklı olduğunu anladığımız anda kurtulacağız. Godot'yu beklemeyi bıraktığımız anda.</strong>

Bir süredir toplumun önemli bir kesimi kendini çok kötü bir sosyal tuzağın içinde hapsolmuş gibi hissediyor. Normal bir ülkede sosyal tuzaklardan kaçınmamıza yardımcı olabilecek tuzak kovucu sigorta sistemleri vardır. Devlet denetleme mekanizmalarının başında Meclis, varsa Senato, Anayasa Mahkemesi, muhalefet partileri, basın, üniversiteler, sivil toplum örgütleri gelir. Bugün Türkiye'de Senato olmasa da acaba diğerleri ne kadar var? Sistemin dengesinin nöbetçisi olması beklenen bahsi geçen diğer kurumlar varlar ama aslında yoklar. Cılız bir etkileri var, şeklen varlar ancak hiçbir kayda değer rolleri yok. Bir şeyler yapmak isteyecek olanlar da maalesef susturuluyor, kuşatılıyor; kolluk ve yargı da iktidarın çizgisinde hareket ediyor.

Bunu ispatlayacak sayısız gazete haberi bulunabilir. Tevatür değil, gerçekler bunlar. Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri yıllardır sessiz direniş sürdürüyorlar. Hukuk Fakültesi açıldı, gereksiz bir kadrolaşma ile akademik kalitesine müdahale edildi. Dayatma rektörler, dekanlarla zapturapt altına alınmış bir akademi, üç maymunu oynayan ana televizyon kanalları, pembe tablo çizen iktidar, korkunç bir ekonomik enkaz ve lime lime olmuş kurumlarla bu ülke acaba nereye koşuyor? Enflasyonla mücadele edilemiyor çünkü öyle bir irade, istek, niyet yok. Tasarruf bizlerden bekleniyor. Tasarruf edelim, çok talep etmeyelim, Türk lirasına güvenip her gün zarar edelim ama vergimizi düzenli verelim, itiraz etmeyelim, altın madeni faciası, deprem, olabilir üzülüp unutalım, hep seçimlerde birilerini seçelim, oyunbozan olmayalım isteniyor. Sokaklara çıkmayalım, yürümeyelim, iktidarı, muhalefeti ve bizi yöneten ayrıcalıklı sınıfı sorgulamayalım, onlara yine yeniden oy verelim, bir defa daha onları seçelim.

Sahipsiz, çaresiz, karın tokluğuna çalışan ve şükrederek, sabrederek daha iyi günlerin geleceğine inanmak için her sabah şevkle uyanan belki toplumun yüzde 50'sine yakın bir kesim var. İşini doğru yapmaya gayret eden, özel sektör, küçük esnaf, çiftçi çalışıyor, üretiyor, vergisini ödüyor. Toplanan bütün bu vergi pastası, ülkeye giren kayıt dışı ve yasa dışı gelirler bir şekilde çarkları döndürüyor. Şimdilik...
<blockquote><strong>Erdoğan makro iktisat, para ve maliye politikaları konularında zorlanıyor olsa da Oyun Teorisine çok hâkim olduğu aşikâr. Bir süredir üzerimizde iktidarın tasarladığı bir oyun oynanıyor. Ancak bu zarların eşit olmadığı, kartların eş</strong><strong>it da</strong><strong>ğıtılmadığı, kazançların orantısız olduğu bir oyun, hatta bir tür sosyal tuzak.</strong></blockquote>
<h3><strong>Bİ</strong><strong>R TÜR SOSYAL TUZAK</strong></h3>
Erdoğan makro iktisat, para ve maliye politikaları konularında zorlanıyor olsa da Oyun Teorisine çok hâkim olduğu aşikâr. Bir süredir üzerimizde iktidarın tasarladığı bir oyun oynanıyor. Ancak bu zarların eşit olmadığı, kartların eşit dağıtılmadığı, kazançların orantısız olduğu bir oyun, hatta bir tür sosyal tuzak. Psikolojide sosyal tuzak, bireylerin veya bir grup insanın kısa vadeli bireysel kazançlar elde etmek için harekete geçtiği, uzun vadede grubun tamamı için bir kayba yol açan çıkar çatışması ve buna yol açan teşvik mekanizmalarıdır.

Sosyal tuzaklar sayısız çevresel sorunun da nedenidir. İliç, 6 Şubat depremi, Soma maden faciası, sınırlarımızdan içeri giren belki 10 milyon civarı kontrolsüz göçmen, can çekişen tarım, talan edilen ormanlar buna bir örnektir. Mesela Turizm Bakanı ya da iktidara yakın kişiler kendilerine otel yapsınlar diye göz göre göre yakılan ormanlar, geri dönüşüm yapıyoruz diye dünyanın bir numaralı çöp ithalatçısı olmamız "sosyal tuzak" ve "sıfır toplamlı oyun" teorileriyle açıklanabilir. 26 Şubat Pazartesi günü açıklanacak tarım ithalat planı da yine güçlü iktidarın zayıf tebaası ile olan eşitsizler oyunun bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Sosyal tuzak terimi bilim camiasında ilk kez John Platt 1973'te American Psychologist dergisindeki makalesinde kullanmıştır<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>. Platt ayrıca sosyal tuzaklar ile sosyal çitler (karşı tuzaklar) arasında da ayrım yapar. Sosyal tuzaklar, kolektif kazanımlar pahasına bireysel kazanımlara öncelik veren bir davranışı veya eylemi temsil eder. Sosyal çit, bireylerin kısa süreli kazanç elde etme fırsatçılığının önüne geçebilecek tüm sistem reflekslerini içerir. Sosyal çitin olmadığı bir toplumda ise tek çare bir kurtarıcıyı beklemektir. Bugün ekonomiden, kurumlardan, devletin laik anlayıştan uzaklaştığını üzülerek izleyen milyonlar bir kurtarıcı beklemektedir. Bu da bizi bir başka tuzağa çeker: <strong>Kayıp Kahraman Tuzağı</strong>.

Biri çıksa, başı çekse, kapanan yolu açsa, bizi kurtarsa! Öyle biri gelse, yola ışık tutsa gerisi gelecek, her şey düzelecek diye düşünen, sabırla bekleyenler aslında sadece vaktin geçmesini izlemekten başka bir şey yapmıyordur.

Nisan 2022'de Politikyol'da yayınlanan "Çöp, Ortak Malların Trajedisi ve Vatanı Sevmek" başlıklı makalemde Ortak Malların Trajedisini açıklamıştım. " <em>Ortak Malların Trajedisi, aslı</em><em>nda Homo Economicus</em><em>’</em><em>un kendi çıkarına göre hareket etmesi neticesinde ortaya çıkan ve herkesin etkilendiği ve geri döndürülmesi zor doğa zararlarına vurgu yapar. Ortak kullanıma ait olan hava, su, deniz, denizdeki balıklar, otlak gibi alanlardan her bir bireyin bir parça daha fazla alması, örneğin kaçak trol avcılığı ile daha fazla balık tutma hırsında bir balıkçı tekneleri, o bölgedeki balık miktarını azaltacak ve kendileri de dahil tüm balıkçıların yakın gelecekte tutabilecekleri balık miktarını azaltacak ve hepsinin gelir kaybetmesine yol açacaktır. Bireylerin kendi çıkarları doğrultusunda bu ortak kaynaklardan daha çok pay alma arzusu aşırı kullanımın arkasındaki nedendir</em>."<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Ama elbette vergilerimiz de hepimiz için kullanılması gereken bir kaynaktır. Devletin her hizmetinin, her harcamasının parasını bizim ödediğimizi hiç aklımızdan çıkarmamalıyız.

Ortak malların trajedisine sebep olan yegane şey aslında toplumun bu sosyal tuzağa düşmüş olmasıdır. Kısa vadeli kazançlarını arttırmak için çalışan bir grup bir kaynağı aşırı kullanma eğiliminde olur. İliç altın madenindeki facia da, Boğazda balık çeşitliliğinin azalması de daha pek çok üzüldüğümüz devletin kontrol edemediği ya da etmekten imtina ettiği pek çok krizin açıklaması burada yatmaktadır. Örneğin, depremin enkazı da enkaz demirlerini ekonomiye kazandırmak için şevkle çalışan birkaç firmanın daha çok kar etmesi için bir an evvel, daha insanlar canlarının cenazelerine ulaşamadan kaldırılmıştı.

Son 8-9 yıl içinde (belki daha da öncesinde) olan biten her şey aslında Oyun Teorisi ile açıklanabilir. O halde oynanan oyuna göre de bir strateji oluşturmak gerekir. Bugün bizler sahipsiz bırakılmış, temsil edilmeyen, haklarını koruyamayan, yargısı, basını, sendikası, muhalefeti, üniversitesi susturulmuş bir toplumuz. Bu sistemde bir grup ise mutlu. Halinden mutlu olanların bir kısmı şükretmek gerektiğine ve daha iyisinin geleceğine inananları kapsıyor. Bir kısmı da aslında bu oyunun tarafı. Çekirdek iktidar ve merkeze uzaklıkla ters orantılı çıkarlar sisteminin verdiği kazançlara dayalı bir mutluluk söz konusu.

İşte bu mutlu mesut kesim her şeyin böylece devam etmesini arzu ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2023 yılına ilişkin "Yaşam Memnuniyeti Araştırması" sonuçlarına göre, mutlu olduğunu beyan eden bireylerin oranı, 2022 yılında yüzde 49,7 iken 2023 yılında 3,0 puan artarak yüzde 52,7 olmuş. Mutsuz olduğunu beyan eden bireylerin oranı ise 2022 yılında yüzde 15,9 iken 2023 yılında 2,2 puan azalarak yüzde 13,7 olarak gerçekleşmiş! Ancak TÜİK de çok uzun bir süredir güvenilirliği sorgulanan bir kuruma dönüştüğünden bu anket sonuçlarının ne kadar gerçeği yansıttığı tartışılır.

Bu oyunda iktidar ve çevresi sürekli kazanırken toplumun geri kalanı ise uzun vadeli ve geri dönüşü olmayacak kayıplar yaşıyor. Hatta 2021 eylülünde faizlerin mantık dışı bir şekilde indirilmesi ve ardından yaşadığımız kur krizi de bu oyunun bir başka evresi. Yine kazanan iktidar ve çevresi, kaybeden halk. Sıfır toplamlı bir kazanç oyunu bu. Sıfır toplamlı oyun, iki tarafı içeren, sonucun bir taraf için avantaj, diğer taraf için eşdeğer kayıp olduğu bir durumun oyun teorisi ve ekonomik teori ile matematiksel bir temsilidir. Başka bir deyişle, bir oyuncunun kazancı diğer oyuncunun kaybına eşdeğerdir ve bunun sonucunda oyunun faydasındaki net gelişme sıfır olur. İktidar ve çevresinin kazancı aslında halkın geri kalanının kaybettiği gelirlerin toplamına eşittir.

Bu oyunda halkın yanında nedense her seçimde (2019 Yerel seçimlerini hariç tutarsak) hep kaybeden ve dağınık muhalefetin derdi ise artık bu oyunun "kazanan" tarafı olmak. Bunun için de iktidar ile hizalanmak, çok diklenmemek gerektiğini düşünen, bu yönde hareket eden bir CHP görüyoruz mesela. Miting yapmaya karar verip sonra iptal ediyorlar. İyi Parti kendi kendini çözerken, aslında diğer tabela-muhalefet partilerinin aslında iktidarın asi kardeşleri olduğunu anlıyoruz. Muhalefet de iktidar da bu oyunu sürdürmek, kazançları çoğaltmak ve halkı oyundan koparmamak için uğraşıyor: ümit vermek, cesaretlendirmek sonra da yalnız bırakmak son zamanlarda çok alışık olduğumuz bir muhalefet tavrı.
<blockquote><strong>Zarların hileli olduğu, araçların, kuvvetlerin eş</strong><strong>it da</strong><strong>ğıtılmadığı bir oyunda kazanan zaten önceden bellidir. Sıfır toplamlı bir oyunda tüm stratejiler Pareto optimaldir. Yani oyunun taraflarından birinin durumunu kötüleştirmeden diğer oyuncunun durumunu iyileştirmenin mümkün olmadığı kaynak tahsisi durumudur.</strong></blockquote>
Zarların hileli olduğu, araçların, kuvvetlerin eşit dağıtılmadığı bir oyunda kazanan zaten önceden bellidir. Sıfır toplamlı bir oyunda tüm stratejiler Pareto optimaldir. Yani oyunun taraflarından birinin durumunu kötüleştirmeden diğer oyuncunun durumunu iyileştirmenin mümkün olmadığı kaynak tahsisi durumudur. Böyle bir oyun kutuplaşma temeline dayanır. Bu oyuna <strong>Çatışma Oyunu</strong> denir. Yaklaşan seçimlere bu gözle bakabiliriz. Ortada bir rant pastası var. Seçime aday olmak için diğer adayı 20 milyon liraya tuttuğu kiralık katille öldürtüp ortadan kaldırmayı planlayan Belediye Başkan adaylarının olduğu bir siyasi ortamdan bahsediyoruz. Bir kurtlar sofrası bu. Sırf İstanbul'un bütçesi 2024 için 7 milyar dolar. Yeni çıkan rezerv alan yasası ile yaratılacak imar rantı da ciddi bir değer. Dernek, tarikat ve vakıfların bütçeleri, ekonomik büyüklüklerinin iktidar özellikle cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte artması da bir tesadüf değil. Çünkü onlar da bizim karşımızdaki ekibin oyuncuları.

Siyasetteki bu sıkışmışlık, çıkışı olmayan bir sosyal deneyde olduğumuzu, tüm çıkış kapılarının kapalı olduğunu ve çok az bir zamanımızın kaldığını gösteriyor. Bu hafta Merkez Bankası Para Politikası Kurulu'nun faiz kararını değiştirmemesi de yine aynı oyunun parçası olarak görülebilir. Neden maliye ve para politikaları ciddi, samimi bir enflasyonla mücadele programı yürütmek için tasarlanamıyor? Neden gerçek bir dezenflasyon programı izlemiyorlar? Neden Türkiye nisan 1994'teki gibi bir kriz beklentisine girmiştir? Neden onca fedakarlıktan, uygulanan IMF programından sonra yine aynı yere gelmiş olmamızın sebebi, oyunun bir setinin oynanmış ve karşı tarafın her şeyi almış olmasındandır.

Bugün gelinen nokta ve nasıl içinden çıkılacağı mutlaka bir yerlerde yazıyordur. Bazıları Nutuk'tan bazıları Fransız Rezistans hareketinden ilham alabilir. Hepimiz hala o kurtarıcı kahramanın geleceğine inanmak istiyoruz.  Ancak o kahramanın aslında her birimizin içinde saklı olduğunu anladığımız anda kurtulacağız. Godot'yu beklemeyi bıraktığımız anda.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Platt, J. (1973). "Social Traps". <em>American Psychologist</em>. <strong>28</strong> (8): 641–651. <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Doi_(identifier)">doi</a>:<a href="https://doi.org/10.1037%252Fh0035723">10.1037/h0035723</a>

<a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> https://www.politikyol.com/cop-ortak-mallarin-trajedisi-vatani-sevmek/

<a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Samuel Beckett'in  (Godot'yu Beklerken) adlı tiyatro eseri (1952).]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 24 Feb 2024 21:35:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/hileli-zarlar.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kızıl Goncalar ve AKP</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kizil-goncalar-ve-akp-2270</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kizil-goncalar-ve-akp-2270</guid>
                <description><![CDATA[Kızıl Goncalar ve AKP]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>AKP de birkaçı hariç tarikat ve cemaatlerin desteğini aldığı için Kızıl Goncalar’ın eleştirisi bu ittifakı sarstı. Holdingleşmiş tarikatlar, tam da seçim öncesi gidip baskı yaptılar ve AKP dizinin gidişatından duyduğu rahatsızlığı söylemek durumunda kaldı. Reelpolitik, bence Cumhurbaşkanı’nın isteği hilafına bir tavır takınılmasını gerektirdi.</strong>

Kızıl Goncalar dizisi, ikinci bölümünden sonra ceza alıp bir süreliğine durdurulunca AKP’nin RTÜK, İletişim Başkanlığı gibi kurumlar eliyle müdahale ettiği konuşuldu. Geçenlerde katıldığım bir konferansta dizi hakkında sunum yapan bir siyaset bilimcinin söyledikleri de bu minvalde olunca Kızıl Goncalar üstüne yeni bir yazı daha yazmak istedim.

AKP’nin kültür politikalarını çalışan bu yetkin siyaset bilimci, “kültürel hegemonya” gibi kavramları kullanarak AKP’nin kültür-sanatta istediği yerde olamamasını da bu diziye getirilen eleştiri ve baskılardan yola çıkarak anlattı.

Söylediklerinin hepsi doğru olabilir ama bence hakikati göstermiyor.

Tuzludur, geceleri siyaha döner, içinde balık yüzer dediğinizde de denize dair söylediklerinizin tamamı doğrudur ama denizi anlatmış olmazsınız. Deniz bütün bu özellikleri ihtiva etse de başka bir şeydir.

Ben pek çok kişinin aksine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu diziyle hiçbir sorunu olmadığını düşünüyorum.

Peki, eğer benim iddiam doğruysa, dizinin ve bizzat yapımcısının gördüğü baskıyı nasıl açıklayacağız?

Kızıl Goncalar’a dair yazdığım ilk yazıda şöyle demiştim: “Kızıl Goncalar, tarikat denen olguyu çok haklı bir şekilde ikiye ayırıyor: İyilik tarikinden giden samimiler ve holdingleşen tacirler. Cüneyd samimi tarafı temsil ederken misal Sadi Hüdayi’nin eşini tarikat içi nüfuz mücadelesinin en fettan kişisi olarak görüyoruz. Bu ayrım, tarikat olgusunu da yeniden düşünmeye davet ediyor. Kendini samimiyetle dine vakfeden insandan da kurumdan da sadece iyilik gelir. Ama din derken ticarete, din derken siyasete bulaşırsanız, din derken bürokraside güçlenmeye çalışırsanız varacağınız yerin dinle bir alakası kalmayacaktır. Görebildiğim kadarıyla, Kızıl Goncalar’a en büyük tepkiyi tarikatların göstermesi bundan.”

Kızıl Goncalar dizisinde çok çarpıcı bir “holdingleşmiş tarikat” eleştirisi mevcut ama ne dine ne dinini istediği gibi yaşayanlara ne de Hakk yolunda ilerleyen tarikatlara en ufak eleştiri yöneltiliyor.

Ayrıca, dizinin en olumlu karakterleri başörtülü bir anne-kız: Kendine güvenen, dirayetli, yardımsever anne Meryem ile onun üstün zekâlı kızı Zeynep.
<blockquote><strong>Cumhurbaşkanı, 28 Şubat’ı böylesine sert eleştiren ve başrolünde bir başörtülü dâhi kızın olduğu bir diziye neden karşı çıksı</strong><strong>n? </strong><strong>Bunun bir mantığı var mı? Kendimle çelişme pahasına söyleyeyim: Evet, var.</strong></blockquote>
Eğer gözetilen dini hassasiyetler ise ben Cumhurbaşkanı’nın bu diziden sadece memnun olacağını düşünüyorum, zira bu dizide gösterilen Cüneyd, Meryem, Zeynep gibi karakterler dinin güzel yönünü toplumun en geniş kesimlerine aktarıyor. Yetmiyor, 28 Şubatçı zalimlerin zulmü de olanca çıplaklığıyla dizide eleştiriliyor, yerden yere vuruluyor. 28 Şubatçı fizik profesörü hastalanmış, yataktan kalkamaz hâle gelmiştir.

Bu acz hâlini sadece kişisel bir hastalık olarak görmenin yetersiz olduğunu; esas yatalak olanın, yani bir daha ayağa kalkamayacak olanın 28 Şubat zihniyeti olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz sanıyorum.

Askeri-bürokratik vesayeti sona erdiren, 27 Nisan muhtırasına karşı dimdik duran, Kapatma Davası’na meydan okuyan ve o dönemde liberallerden sosyalistlere kadar toplumdan büyük teveccüh gören Cumhurbaşkanı, 28 Şubat’ı böylesine sert eleştiren ve başrolünde bir başörtülü dâhi kızın olduğu bir diziye neden karşı çıksın?

Bunun bir mantığı var mı?

Kendimle çelişme pahasına söyleyeyim: Evet, var.

Bu söylediğimi biraz açmak istiyorum.

Türkiye siyasetinin her yerinde, özellikle de bu sistemde, sürekli koalisyonlar kurmak, yeni ittifaklar yapmak mecburiyetindesiniz.
<blockquote><strong>AKP de birkaçı hariç tarikat ve cemaatlerin desteğini aldığı için Kızıl Goncalar’ın eleştirisi bu ittifakı sarstı. Holdingleşmiş tarikatlar, tam da seçim öncesi gidip baskı yaptılar ve AKP dizinin gidişatından duyduğu rahatsızlığı söylemek durumunda kaldı.</strong></blockquote>
AKP de bu zorunluluktan münezzeh değil, işte seçimlere giderken gördük, sadece MHP değil, DSP’den HÜDAPAR’a çok küçük partiler bile ittifaka davet edildi.

Ama benim burada kastettiğim, partilerin içindeki ittifaklar.

AKP de birkaçı hariç tarikat ve cemaatlerin desteğini aldığı için Kızıl Goncalar’ın eleştirisi bu ittifakı sarstı. Holdingleşmiş tarikatlar, tam da seçim öncesi gidip baskı yaptılar ve AKP dizinin gidişatından duyduğu rahatsızlığı söylemek durumunda kaldı.

Reelpolitik, bence Cumhurbaşkanı’nın isteği hilafına bir tavır takınılmasını gerektirdi.

AKP’nin bırakın Kızıl Goncalar’a karşı olmasını, bu diziyi miting meydanlarında izletmesi gerekirdi.

Vesayetin yıkılışının bir simgesi çünkü bu dizi.

AKP, tek başına iktidar olma imkânının devam ettiği bir siyaset sisteminde Kızıl Goncalar’ın en büyük destekçisi olurdu.]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 21 Feb 2024 21:40:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/bilgehan_cuma_yorum.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özgürlüğün İzinde: Paris Art Capital Sanat Fuarı’nda bir yolculuk</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozgurlugun-izinde-paris-art-capital-sanat-fuarinda-bir-yolculuk-2265</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozgurlugun-izinde-paris-art-capital-sanat-fuarinda-bir-yolculuk-2265</guid>
                <description><![CDATA[Özgürlüğün İzinde: Paris Art Capital Sanat Fuarı’nda bir yolculuk]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Benim de akrilik teknikteki resmimle Bağımsızlar Salonunda yer aldığı</strong><strong>m Paris</strong><strong>’</strong><strong>teki Grand Palais Ephemere</strong><strong>’</strong><strong>de 13-18 Şubat 2024 tarihlerinde gerçekleşen çağdaş sanat fuarı, çok sayıda sanatçının resim, heykel, fotoğraf ve mimari alanlardaki eserlerini bir araya getirdi.</strong>
<p style="text-align: right;"><em>“Sanatta zorunluluk yoktur çünkü sanat özgürdür.”</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Kandinsky</em></p>
İlk defa ziyaret eden biri, 2006’dan bu yana 4 farklı salonu; 1880’de oluşturulan Salon Français, Salon des Artistes Independents (1884), Salon of Comparaison (1954) ve Salon de Dessin&amp;Peinture a L’Eau (1954), sanatseverler, koleksiyonerler, galerilerle buluşturan bu sanat fuarını hayret verici bulabilir. Her birinin kendine has tarihi ve kimliği olsa da tek bir amaçta buluşuyorlar, dönemindekinden daha cesur ve daha özgür bir sanat etkinliği sunmak.

Bu durumu “Bağımsızlar Salonunda jüri ve ödüllerin varlığını azaltmak, Comparaison’da, Fransız Sanatçılar Salonu ve Dessin&amp;Peinture a L’Eau Salonunda şimdiye dek adı çok duyulmamış eserleri ve sanatçılarını dünyaya tanıtmak” olarak açıklıyor Müzeler Müdürü Didier Fusullier. Bağımsızlar Salonu’nda jüriden ve ödülden bağımsızlık ve tolerans öne çıkarken, diğer salonlarda ise eserler ödüllendirilerek öne çıkarılıyor.

<img class="alignnone wp-image-103577" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/02/alev_05-768x1024.jpg" alt="" width="335" height="447" /> <img class="alignnone wp-image-103579" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/02/alev_09-708x1024.jpg" alt="" width="496" height="718" />

Benim de akrilik teknikteki resmimle Bağımsızlar Salonunda yer aldığım Paris’teki Grand Palais Ephemere’de 13-18 Şubat 2024 tarihlerinde gerçekleşen çağdaş sanat fuarı, çok sayıda sanatçının resim, heykel, fotoğraf ve mimari alanlardaki eserlerini bir araya getirdi. Grand Palais’in 2024 sonbaharına kadar tadilatta olması nedeniyle bu yıl son kez Grand Palais Ephemere’de gerçekleşen fuar geniş, ferah yapısı ve Grand Palais’e bakan polimer ön cephesi ve Eyfel’e bakan polimer arka cephesiyle büyülü bir atmosfere sahip. Champ-de-Mars kompozisyonunu takip eden özel mimari projeli Grand Palais Ephemere’de, Mareşal Joffre’nin heykeli binanın içine entegre edilmiş ve gelenleri ilk girişte karşılıyor. 2020 yılında geçici olarak yapılan Ephemere binasının akustiği ve havalandırması çok iyi, önemli özelliklerinden biri de tamamen çevre dostu ve modüler olması.

Çeşitli kültürlerden sanatçıların bazen kuralları yıkan özgün, ayrı imge dünyasını yaşatan eserlerinin her biri bizi yarattıkları dünyanın içine çekiyor. Masalsı ve sakin resimler ruhu dinlendiren huzurun ve sanatın büyüsünün akışına bırakıyor. İstanbul’daki sergilerde rastladığım daha asi duygular yaşatan eserlere burada pek rastlamadım diyebilirim.

Genel olarak çalışmaların büyük çoğunluğunu beğenmiş olsam da beni en çok etkileyen bölüm Salon Peinture a L’Eau oldu. Bu bölümdeki eserler birbirinden çok farklı. Kimi hiperrealistik çizimler, kimi sulu boyanın akışkan ruhuna uygun çarpıcı lekeler. En akılda kalıcı eserlerden biri Salon Büyük Ödülü verilen Ben Fradj Sabra’nın eseriydi. Tekniği itibariyle beni şaşırtmayı başardı. Kız çocuğu ve kuzu tasviri izleyicisine duygusunu geçirmeyi başarıyor ve üstünde uzun süreli bir etki bırakıyor. Picasso’nun ünlü Guernica’sını andıran duvar boyu sunumlarla eserlerin küçük çerçeveli duvara alt alta asılı formları oldukça çarpıcıydı. Geometrik desenli çalışmalardan uygulanış tekniği ile Shary Miremont’un eseri çok hoştu.

Eserlerde belirgin şekilde doku çalışmaları göze çarpıyor.  Jüri özel ödüllü Dannis De Michelis’in resmi, Sabra Fredi resmi, Bernard Marie Collet resmi ve Stephane Morlais resmi doku çalışmalarının yoğun olduğu örneklerden. Son dönem çağdaş sanat fuarlarında rastladıklarımı andıran eserler mevcut olsa da eserlerin en sıradışı olanları dahi sanat akımı temel kurallarını içeriyor. En sevdiğim şeylerden biri de çağdaş sanat fuarlarında sanatçıların eserleriyle rekabete giren dijital resimlerin bu fuarda olmayışı. En azından ben rastlamadım. Fotoğraf, heykel ve görsel sanatlarda da çok eser var. Dereceye giren fotoğraflar halen aklımda.

<strong> <img class="alignnone wp-image-103580" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/02/alev_06-1024x768.jpg" alt="" width="419" height="314" /></strong><strong> <img class="alignnone wp-image-103581" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/02/alev_01-768x1024.jpg" alt="" width="375" height="500" /></strong>
<blockquote><strong>Fuarda ziyaretçiler içeri girdiklerinde yerleşimde en başta, 1884</strong><strong>’</strong><strong>den bu yana kimler geldi kimler geçti dedirtecek, Kandinsky</strong><strong>’</strong><strong>den Van Gogh</strong><strong>’</strong><strong>a yeni sanat akımlarının öncülerini ağırlamış Bağımsızlar salonu var.</strong></blockquote>
<h3><strong>KAND</strong><strong>İNSKY</strong><strong>’</strong><strong>DEN VAN GOGH</strong><strong>’</strong><strong>A</strong></h3>
Fuarda ziyaretçiler içeri girdiklerinde yerleşimde en başta, 1884’den bu yana kimler geldi kimler geçti dedirtecek, Kandinsky’den Van Gogh’a yeni sanat akımlarının öncülerini ağırlamış Bağımsızlar salonu var. Ziyaretçiler dijital ekrandan sanatçının ismini bulup, eserinin yerini görebiliyor, yine ekran üzerindeki krokiden eseri kolayca bulabiliyor. İstanbul’daki fuarlarda olmayan bir şeydi.

<img class="alignnone wp-image-103582" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/02/alev_02-733x1024.jpg" alt="" width="498" height="696" />

Davetlilerin bu krokileri sıklıkla kullandığını gördüm. Öylesine dolaşan kuru kalabalıklar yoktu. Gelenler ne aradığını biliyordu. Açılış günü içeri girmek için uzun kuyruklar oluştu. Ziyaretçiler ilk günkü açılış için son derece şıktı. Genel olarak da çok çeşitliydi diyebilirim. Yine IIAF’den farklı olarak 4 kategorinin de girişinde kendi sanatçılarını bir arada gösterebildiği 20*20’lik küçük eserlerinin yer aldığı bölümler vardı. Yanında kartların ve broşürlerin olduğu standlarla dünyaya açılan pencereydi.

Böyle sanat fuarları içinde sanat ürünleri satan bir markaya ait bölüm oluyor. Orada rengarenk boyaların arasında benim gibi sanatseverler heyecan içinde boyaları incelerken bu renkli dünyada bir de canlı performanslar karşımıza çıkıyor. Bu fuarda da çok kez bu çalışmalara tanıklık ettik. Sanatçıların anlık çalışmalarını izlemek çok keyifliydi.

Beş gün boyunca bir yandan da çeşitli seminerlere ve aktivitelere yer veren sanat fuarında bu yılki tartışmalardan biri de finansla ilgiliydi. Fuar girişinin öğrenciler, işsizler ve 65 yaş üstü için yarı fiyatına (neden daha çok sayıda 65+ ziyaretçi gördüğümü de bu durum açıklıyor) olmakla beraber 22 euro gibi (Louvre müze girişiyle aynı fiyat) yüksek fiyatta olması tepki çeken bir durum oldu. Bu durum ziyaretçi sayısının da önceki yıllara oranla düşmesine neden oldu. Hükümetin sanata eskisi gibi finansal destek vermediği gelen eleştiriler arasındaydı.

<img class="alignnone size-large wp-image-103583" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/02/alev_04-1024x768.jpg" alt="" width="640" height="480" />
<blockquote><strong>Bu sanat fuarı yeni keşifler için de ideal bir ortam. Kim bilir belki de yine yeni bir sanat akımı doğar! Dönemininkinden daha özgür ve açık bir sanat sunumu, sanatçılarına da bağımsız eser yaratma veya eserlerini tanıtma fırsatı sunan bu dinamik, öğretici ve toleranslı organizasyon bu yıl 17. kez yapıldı.</strong></blockquote>
<h3><strong>YENİ KEŞİFLER İÇİN DE İDEAL BİR ORTAM</strong></h3>
Gelişmekte olan ve yerleşik sanatçılara ışık tutmayı ve kamuoyuna sunmayı da amaçlayan bu sanat fuarı yeni keşifler için de ideal bir ortam. Kim bilir belki de yine yeni bir sanat akımı doğar! Dönemininkinden daha özgür ve açık bir sanat sunumu, sanatçılarına da bağımsız eser yaratma veya eserlerini tanıtma fırsatı sunan bu dinamik, öğretici ve toleranslı organizasyon bu yıl 17. kez yapıldı. Özgür sanatın yaşaması hele ki sanatın başkenti Paris’te çok değerli. Kişisel yolculuğum açısından ise uluslararası bir platformda sanatçılarla bir arada olmak, Paris’te birkaç yıl aradan sonra yine sanatla buluşmuş olmak benim için güzel bir deneyim oldu.

<strong> </strong><strong>Alev Özegeli, Dr., Ressam </strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 21 Feb 2024 21:30:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/alev_ozegeli_one_cikarilmis_bw.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Liberal demokraside yaşanan sarsıntılar</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/liberal-demokraside-yasanan-sarsintilar-2242</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/liberal-demokraside-yasanan-sarsintilar-2242</guid>
                <description><![CDATA[Liberal demokraside yaşanan sarsıntılar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Artık siyasi seçkinler demokrasi bekçiliği yapmak yerine kendi konumlarını korumak ve kendi işlerini gördürmeyi tercih eder olmuşlardır. Demokrasi seçkinleri demokrasiye yeterince sahip çıkmayınca, liberal demokrasinin uygulamasında görülen gerilemelere şaşmamak gerekir.</strong>

Liberal demokrasi bütün dünyada güçlüklerle karşılaşıyor. Demokrasinin uzun bir geçmişi olmayan ya da hiçbir zaman tam bir liberal demokrasi kimliğine kavuşamayan ülkelerde demokrasiyle çelişen uygulamalara başvurulması, otoriter yapılanmaya dönük adımlar atılması, hatta düpedüz demokrasiden vazgeçilmesi dahi belki pek şaşırtıcı olmayabilir ama dünyanın örnek aldığı demokrasilerde de işler pek rast gitmiyor. Sizler de izliyorsunuz, Sovyet diktatörlüğünü yıkılmasında sonra kısa bir süre artık özgür seçimlerin yapılabileceği izlenimi veren Rusya’da artık tam bir diktatörlük hakim.

Tek ciddi adayın seçime katılabildiği plebisitlerle sözde seçim kazanmış gibi göreve devam eden Putin, kendisine ciddi rakip olabilecek kimsenin aday olmasına izin vermiyor; kiminin adaylık başvurusu peşinen reddedilirken, diğerleri de yarış ortasında başvurusunda kusurlar bulunarak ya da geçmişte işledikleri iddia edilen bir suçtan mahkum edilerek diskalifiye ediliyor. Aday bile olmayan ama eleştirileri ile kitleleri etkileyen muhaliflere de tahammül yok. Alexander Navalny’yi Kutup bölgesindeki bir hapishaneye sürmek yetmedi, hala kitleler onun söylediklerini merak ediyor, bir kısmını benimsiyor diye adamı öldürdüler. Görünüşe göre, bu işlem Putin’in bilgisi haricinde değil.

Avrupa Birliği gibi liberal demokrasilerden oluşması beklenen bir toplulukta da, bu rejimden uzaklaşmalar istisna olmaktan uzak. Polonya’da uzun süreler demokrasi ile barışık olmayan, özellikle kuvvetler dengesinin ayrılmaz parçası olan bağımsız yargıya tahammül edemeyen bir siyasi hareket iktidardaydı. Kısa bir süre önce yapılan seçimler sonucu hükümet değişti ama demokrasiyle pek arası olmayan Hukuk ve Adalet Partisi hem parlamentoda önemli ağırlığa sahip hem de Cumhurbaşkanı Duda o partiden. Henüz Polonya’da liberal demokrasinin düzlüğe çıktığını söyleyemeyiz. Başbakan Tusk geçmiş iktidarın demokrasiyi zedeleyen icraatını ortadan kaldırmağa gayret ediyor ama anlaşıldığı kadar yapılacak çok iş var.

Bir de liberal demokrasiden Polonya’ya kıyasla daha da fazla uzaklaşan ve henüz iktidarını korumakta olan Macaristan’daki Urban hükümeti var. Bu hükümet, Avrupa Birliğinden gelen muhtelif baskı ve hatta tehditlere rağmen, gücün tekelde, yani başbakanlıkta toplanmasına dönük, güçler dengesi üzerinde kurulu liberal demokratik düzeni kökünden hırpalayan uygulamalardan vazgeçmiyor.
<blockquote><strong>Hepimizin daha yakından tanıdığı bir ülkenin Cumhurbaşkanı bağımsız yargıyı kamuoyu önü</strong><strong>nde ele</strong><strong>ştirip, nasıl karar vermelerini beklediği konusunda uyarıyor, beğenmediği yargı kararlarını ise uygulamayacağını ilan ediyor.</strong></blockquote>
<h3><strong>BE</strong><strong>Ğ</strong><strong>ENMED</strong><strong>İĞİ </strong><strong>YARGI KARARINI UYGULAMAYACA</strong><strong>Ğ</strong><strong>INI </strong><strong>İ</strong><strong>LAN EDEN CUMHURBAŞ</strong><strong>KANI</strong></h3>
Belki öyle uzak ülkelerle bakmamıza da gerek yok. Hepimizin daha yakından tanıdığı bir ülkenin Cumhurbaşkanı bağımsız yargıyı kamuoyu önünde eleştirip, nasıl karar vermelerini beklediği konusunda uyarıyor, beğenmediği yargı kararlarını ise uygulamayacağını ilan ediyor. Başında bulunduğu hükümet, yerel seçimlerde kamu kaynaklarını, kamunun işlettiği radyo ve televizyonlar dahil, hükümet partisinin desteklediği adaylar lehine kullanmakta tereddüt sergilemiyor. Hükümeti eleştirenler cezalandırılırken, muhalefeti eleştirmek demokrasi kurallarının işlemesinin tabii sonucu olarak değerlendiriliyor. Velhasılıkelam, liberal demokrasiye inanmamak, onun gereklerini yerine getirmemek hiç yaşamadığımız, sadece başka ülkelerde olduğuna dair haberleri okuduğumuz olgular değil. Biz de nasibimizi alıyoruz.

Verdiğim örneklerden daha vahimini ise maalesef Birleşik Devletlerde bulmak mümkün. Başkanların seçimle geldiği ve gittiği, seçimlerin nispeten düzgün yapıldığı bir ülke olan Amerika’da bir önceki Başkan Trump sadece aslında kendilerinin kazandığını ileri sürdüğü seçimi muhalefetin çaldığını iddia etmekle kalmadı, yandaş bir takım kuruluşları harekete geçirerek Kongre’yi basma ve görevi Biden’e devretmeme girişiminde bulundu.

Halihazırda bazı eyaletler kendisini halkı isyana teşvik ederek iktidar el koyma girişiminden yargılamaya, önümüzde seçimlere de başkan adayı olarak girmesini engellemeye çalışıyorlar. Başlarına böyle şeylerin gelebileceğini hiç akıllarına getirmemiş olan Amerikan federal ve eyalet anayasalarının yazarları, yasalara bu durumları engellemeyi öngören maddeler koymadıkları için de Trump yeniden Cumhuriyetçi Parti’nin en güçlü başkan adayı olarak karşımızda.
<blockquote><strong>Bir toplumda demokrasinin yaşaması için bu konuda yaygın bir toplumsal mutabakat olması gerektiği söylenebilirse de, ayrıntılı demokratik uygulamaların muhtelif kökenlerden gelen toplumsal -siyasi seçkinler tarafından desteklenmesi esastır.</strong></blockquote>
<h3><strong>DEMOKRASİ VE SEÇKİ</strong><strong>NLER</strong></h3>
Acaba gerek demokrasi ile yeni tanışan gerek eskiden beri öyle yönetilen ülkeler liberal demokrasiyi terk etmeye neden bu kadar yatkın gözüküyorlar.  İsterseniz bu soruyu yanıtlamadan önce liberal demokrasinin nasıl işlediği üzerinde biraz duralım. Bir toplumda demokrasinin yaşaması için bu konuda yaygın bir toplumsal mutabakat olması gerektiği söylenebilirse de, ayrıntılı demokratik uygulamaların muhtelif kökenlerden gelen toplumsal -siyasi seçkinler tarafından desteklenmesi esastır.

Söylediklerimi şöyle bir örnekle açıklamaya çalışayım: Toplumun tümünü temsil eden bir örneğe bir anket uygulasanız ve deneklere “En iyi yönetim şekli siyasi demokrasidir,” onaylıyor musunuz, yoksa karşı fikirde misiniz?” diye soracak olsanız, büyük bir çoğunluk demokrasiden yana tavır alacaktır. Fakat ardından aynı kişilerin “Tuhaf ve makbul olmayan fikirleri savunan bir adamın meydanlarda konuşmasına müsaade edilmemelidir” cümlesine katılma durumlarını merak etseniz, çoğu kişi böyle bir kişinin düşüncelerini açıklamasını yasaklamanın da tabii olduğunu söyleyecektir.

Buna karşılık, aynı soruyu toplumda siyasi, iktisadi ve sivil toplum önderi olan, dolayısıyla demokrasinin kurallarını bilen ve onları özel durumlara daha başarıyla uygulayan kişilere, bunlara siyasi seçkinler de diyebiliriz, soracak olsanız, çoğunluk itibariyle ifade özgürlüğünü destekleyen bir tutum ifade edeceklerdir.   Bu örneği uydurduğumu sanmayınız. Daha1950’li yılların ortalarında Amerika’da Samuel Stouffer tarafından yapılan bir araştırma, bir toplumda demokrasinin işlemesinin, siyasi seçkinler diyebileceğimiz bir zümrenin liberal demokrasinin değerlerini iyi bilmeleri, özümsemeleri ve özel durumlara uygulayabilmeyi kitlelere göre daha iyi becerebilmeleri veya başarabilmeleri sayesinde mümkün olduğunu göstermiştir.

O zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Günümüzde siyasi seçkinler demokrasiye inançlarını mı yitirdiler, yoksa diğer bazı faktörler mi demokrasinin işlemesini zorlaştırıyor, yoksa her iki durum da varit mi? Ne der siniz? Siyasi seçkinler artık demokrasiye inanmıyorlar mı? Çözümlemeye başlayalım. Toplumlar arasında farklar olmakla birlikte sanıyorum üç ayrı olgudan söz etmek mümkün: seçkinlerin farklı kökenden gelmeleri, popülizmin etkisi ve siyasetin meslekleşmesi.

İlk olguyu ele alırsak, bazı ülkelerde siyasi seçkinler demokratik deneyimi zayıf bir geçmişten veya toplum kesimlerinden geldiklerinden demokrasiye bağlılıklarının pek güçlü olmadığı görülüyor. Polonya ve Macaristan’ın siyasi seçkinleri başlangıç formasyonlarını demokratik olmayan dönemlerde ve ortamlarda aldıkları için liberal demokrasinin değerlerini yeterince özümsemiş olmayabilirler.  Ya da ülkemiz örneğinde görüldüğü gibi, daha önce siyasi hayatın dışında tutulmuş, bilahare beklenmedik bir hızla siyasette yükselmiş kişiler ve aynı süreçler sonucunda siyasal seçkin sıfatını kazanmış kişilerin liberal demokrasiye bağlılıkları, bu değerleri özümsemeleri güçlü olmayabilir.
<blockquote><strong>Liberal demokrasinin bazı yerlerde tamamen devreden çıkarıldığı, çoğu yerde ise zayıfladığı ve uygulamasının aksadığı bağlamlarda popülist siyasetin gelişmiş olduğu görülecektir.</strong></blockquote>
<h3><strong>POP</strong><strong>Ü</strong><strong>Lİ</strong><strong>ST S</strong><strong>İYASETİN Y</strong><strong>Ü</strong><strong>KSELİŞİ</strong></h3>
İkinci olgu ise popülizmin yükselişidir. Siyasete girerek yükselmek isteyenler, olağan siyaset sürecinin dışına çıkarak, tüm siyasi yapıları ve kadroları suçlayarak kitleleri etkileyebildiklerini görmüşlerdir. Bildiğiniz gibi, popülist siyasetçiler siyasete sadece kendi menfaatini düşünen, masum ve iyi niyetleri kitleleri aldatarak işlerini yürüten kadroların egemen olduğunu, siyasi sistemin bunlardan temizlenmesi halinde halkın iradesinin egemen olacağını ve siyasetin topluma hizmet eden, onun dertleriyle ilgilenen bir sürece dönüşeceğini, kendilerinin de bu temiz, masum ve iyi niyetli kitlelere hizmeti amaçladıklarını savunuyorlar.

Bu çerçevede düşünüldüğünde, popülizmin olağan siyaseti, bu siyaseti yöneten kadroları ve onların yürüttüğü süreçleri, başka türlü ifade edecek olursak yürürlükte olan ve hepimizin bildiği demokrasi tatbikatını reddettikleri anlaşılacaktır.

Popülist siyaset genelde kadro, fikir veya parti değil lider odaklıdır. Sorunlara çözüm getirecek olan liderdir. Lider ise kendi siyasi gücüne demokrasi adına getirilecek kısıtlamaları istememekte, bütün gücü kendinde toplayarak toplumun her derdine deva bulacağını ileri sürmektedir. Hatta popülist liderler, bağımsız yargıyı, özerk kurumları ve bireysel özgürlükleri kendilerinin hizmetini aksatan, engelleyen hususlar olarak görmekte, topluma bunları şikayet etmektedir. Liberal demokrasinin bazı yerlerde tamamen devreden çıkarıldığı, çoğu yerde ise zayıfladığı ve uygulamasının aksadığı bağlamlarda popülist siyasetin gelişmiş olduğu görülecektir.

Son olgu ise siyasetin meslekleşmiş olmasıdır.  Olağan liberal demokraside kişilerin siyasette hizmet vermeleri ama seçimi kaybedebilecekleri, o zaman başka işler yapacakları düşünülmüştür. Buna karşılık, son yıllarda siyasetten sağlanan imkanlar çok genişlemiş, siyasette kaybedenlerin kendilerine aynı maddi olanakları ve itibarı sağlayan başka işler bulmaları olanaksız olmasa bile bir hayli zorlaşmıştır. Siyasi görevlere gelenler veya seçilenler, göreve devam etmek istemekte, bu amaçla da liderlere biat etmeyi benimsemektedirler. Siyasi partilerde liderden farklı düşünseniz bile, parti anlayışı ile zaten ortak hareket etmeniz beklenmektedir. Ancak, günümüz siyasetçileri en ciddi demokrasi ihlallerinde dahi ya sessiz kalmakta ya da yerlerinden olmamak için demokrasiye aykırı uygulamalar söz konusu olduğunda liderin arkasında yer almaktadırlar. Bu tür davranışlar, işlerini yürütmenin önemli olduğunu düşünen sivil toplum liderleri için de geçerlidir. Özetleyecek olursak, artık siyasi seçkinler demokrasi bekçiliği yapmak yerine kendi konumlarını korumak ve kendi işlerini gördürmeyi tercih eder olmuşlardır. Demokrasi seçkinleri demokrasiye yeterince sahip çıkmayınca, liberal demokrasinin uygulamasında görülen gerilemelere şaşmamak gerekir.

Liberal demokrasinin gerilemesinin başka nedenleri de bulunuyor. Ancak siyasi seçkinlerin artık demokrasiye sahip çıkmaması bu demokratik gerileme paketinin belirleyici bir parçasıdır.

<strong>İlter Turan, Prof. Dr., Bilgi Üniversitesi Öğreti Üyesi </strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 20 Feb 2024 21:45:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/ilter_turan_img_02_bw.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İzmir’deki taksicinin öldürülmesi</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/izmirdeki-taksicinin-oldurulmesi-2240</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/izmirdeki-taksicinin-oldurulmesi-2240</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplum olarak birçok suçun arkasında yatan nedenlere yönelik sosyal politikalar geliştirmek -ki travma mağdurlarına destek olmak da buna dahil- ezbere çözümleri sürekli tekrarlamaktan daha önemli.</strong></span></span><br />
<br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, Şubat 2024 başında İzmir’de gerçekleşen ve taksi şoförü Oğuz Erge’nin ölümü ile sonuçlanan cinayet olayına ve katil zanlısı olarak yakalanan Delil Aysal adlı kişinin Erge’nin aracında söylediği sözleri duyduğunda adeta şok yaşadı. Bilmeyenler için olayın, araçtaki kamera görüntülerinde geçen ve/veya basın tarafından nakledilen konuşmalardan başlayalım:<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>. Erge- Ben de arabayı daha yeni aldım. Eve gidiyordum. Şoför arkadaşı bıraktım. Çalışmayacağım, araba arızalı sanayiye bırakacağım sabah arabayı. Nasip dedim hadi alayım. Bir de hava soğuk insanları yolda bırakmak olmaz. Aysal- Ben caddeye çıktım. 3-4 tane taksi boş geçti. El kaldırdım da durmadı. Erge- Sen öyle o maskeyi takarsan kimse durmaz abim. Aysal- Hastayım ondan kullanıyorum maskeyi. Erge- Öyle takarsan durmazlar. Ben alırım, niye? Soğukta mı bırakacağız? Baksana dışarısı buz kesiyor...Senin geleceğin yer burası. Bak belediye ileride solda. Aysal-120 mi? Erge-221 diyor ve beklemeye başlıyor. Aysal “hemen vereyim abi” diyerek arkadan Erge’ye üç el ateş ediyor. O sırada Erge’nin başının düştüğü ancak ölmediği görülüyor. Aysal oturduğu arka kapıdan çıkıp, Erge’nin yanındaki kapıyı açıyor ve “yaaaa, bazı insanlara güvenmeyeceksin” diyor. Erge’nin eşyalarını (telefonunu, parasını) alıyor. Videodan, olayın 31 Ocak’ta 03:40 civarında yaşandığını anlıyoruz. Ve 04:05’te de ambulans geliyor, Erge hastaneye kaldırılıyor. <strong>Sanıkla ilgili bilinenler:</strong> Henüz bir yargılama olmadığı ve soruşturma devam ettiği için olayla ilgili çok fazla şey bilmek mümkün değil. Olayın gerçekleşme saatine bakılırsa, sanki gasp yapmak amacıyla Aysal’ın hiç tanımadığı Erge’nin taksisine silahla bindiği düşünülebilir. Bir başka deyişle, Aysal’ın bir para ihtiyacı var ancak para ihtiyacının sebebini bilemiyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erge</strong><strong>’</strong><strong>ye ateş ettikten sonra </strong><strong>“</strong><strong>yaaaa, bazı insanlara güvenmeyeceksin” adeta madde etkisinde olan birisinin söyleyeceği bir cümle gibi geliyor kulağa. Özellikle, Aysal’ın maske takması, taksilerde kamera olduğunu bildiği için, adeta tanınmamak adına yaptığı bir şeye benziyor.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ADETA MADDE ETKİSİNDEKİ BİRİNİN SÖ</strong><strong>YLEYECE</strong><strong>Ğİ Bİ</strong><strong>R CÜMLE</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeşitli sosyal medya platformlarında Aysal’ın etnik kimliği dile geldi ancak videoyu izleyince yahut konuşmayı okuyunca etnisite bazlı bir anlaşmazlığı bırakalım, olayda taraflar arasında bir anlaşmazlık olduğunu düşünmek dahi mümkün değil. Bu anlamda, Erge’ye ateş ettikten sonra “yaaaa, bazı insanlara güvenmeyeceksin” adeta madde etkisinde olan birisinin söyleyeceği bir cümle gibi geliyor kulağa. Özellikle, Aysal’ın maske takması, taksilerde kamera olduğunu bildiği için, adeta tanınmamak adına yaptığı bir şeye benziyor. Dolayısıyla, kendisini saklamaya çalışan birisi, ses kaydına alınacağı bilinen böyle bir cümleyi, ancak madde etkisi altında söyleyebilir diye düşünüyor insan. Dahası, Aysal’ın bir sabıkası da yok-olsa basından duyardık. Sonuç olarak ortada oldukça genç; sabıkası olmayan; ve yakalandığı ilk suçu kasten öldürme olan birisi var gibi görünüyor. Basında okuduğumuz savunmasında, Aysal olayı bir anlık sinirle gerçekleştirdiğini söylemiş ve "Biraz ilerledikten sonra pişman olup döndüm. Taksiciye ait telefonu alarak 'kızım' diye kayıtlı numarayı arayıp, durumu anlattım. 112'yi aramadım" ifadelerini kullanmış.&nbsp;Aynı zamanda, ailesiyle yaşadığı sıkıntılardan bunaldığını, kendisini öldürmek için dışarı çıktığını söylemiş. Suç işleyen birçokları gibi, Aysal’ın da travma mağduru olduğu düşünülebilir mi? Bunu Aysal’ın yaptığını hoş görmek yahut önemsizleştirmek yahut Erge ailesinin acısına önem vermezmiş gibi görünmek için söylemediğimin altını çizmek isterim. Sadece bundan iki hafta önce, “travma bilgisine sahip uygulama” (trauma informed practice) adında <a href="https://www.euforumrj.org/en">European Forum for Restorative Justice</a> tarafından verilen bir eğitime katıldım.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cezaevinde bulunan nüfusun, %90’ının karmaşık (birden fazla) travması olduğu biliniyor. Hatta %48</strong><strong>’</strong><strong>inin, özellikle askerlerde görülen, travma sonrası stres bozukluğu adı verilen (PTSD</strong><strong>’</strong><strong>si) var.</strong></span></span></em></p>

<h3><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TRAVMA MA</strong><strong>Ğ</strong><strong>DURLARIYLA DOLU CEZAEVLER</strong><strong>İ</strong></span></span></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada öğrendiğim şeylerden birisi, dünya nüfusunun %70’inin travmatik bir olay yaşamış olmasıydı. Hatta nüfusun %30’u ise, bir değil üç-dört adet travmatik olay yaşamış. Bir başka deyişle, karmaşık travma adı verilen ve birden fazla kişiyi içeren; zamana yayılmış; kaçılması zor (zira kişinin yakınlarıyla olan ilişkisine dayandığı anlamına geliyor) ve tekrar eden birkaç olayın söz konusu olduğu durumlar. Bu ille de bir ya daha fazla travmatik olay yaşayan kişinin, travması olması gerekiyor anlamına gelmiyor. Dünya nüfusu bakımından bu sayılar varken, cezaevinde bulunan nüfusun, %90’ının karmaşık (birden fazla) travması olduğu biliniyor. Hatta %48’inin, özellikle askerlerde görülen, travma sonrası stres bozukluğu adı verilen (PTSD’si) var. Daha önce cezaevindeki çalışma tecrübemden bunu biraz biliyordum ama bu eğitime değin yüzdenin bu denli yüksek olduğunu bilmiyordum. Travma, Yunanca bir kelime ve aslında “yara” demek. Genelde kötü çocukluk tecrübeleri travmaya yol açıyor. Bu tarz tecrübeleri bulunan kişiler, sadece madde kullanımına daha yatkın değil, aynı zamanda şiddete 15 kat ve cezaevine girmeye 20 kat daha yatkın oluyor. Zira çocukken yaşanan travmalar yetişkinken yaşanan travmadan çok daha etkili. Çünkü çocukken gelişme döneminde olan beyin ve vücut, travmadan yetişkin olunan zamana göre daha fazla etkileniyor. Travmanın sonuçları, kişilerin davranışlarında görülebilir. Örneğin dalıp gitmek; dünyayı tehlikeli bir yer olarak görmek ve tehlikeye karşı sürekli alert olmak ve bunlara yönelik aşırı cevaplar vermek. Bir anlamda travma dünya ile güvenli ilişki kurulmasını etkiliyor. Hayatta kalma stratejisi aşırı uyanıklık (hyper vigilance); duygusal düzensizlik (dysregulation); ayrışma (dissociation). Elbette Aysal travma yaşadı mı yaşamadı mı bilmiyoruz. Herhangi bir suçun mağduru oldu mu olmadı mı onu da bilemiyoruz. Dahası, travma yaşadığı halde kimseyi öldürmemiş bir sürü insan var. Burada amacın işlenen suçu maruz görme değil, daha iyi anlamaya yönelik bir noktaya dikkat çekmek olduğuna tekrar vurgu yapmak istiyorum. Ceza adaleti sistemi yahut ceza infaz sistemi herhangi bir suçun işlenmesine engel olmuyor, ancak suçlar işlendikten <em>sonra</em> devreye giriyor. Üstelik kişileri cezaevinde tutarken herhangi bir iyileşme de sağlamıyor. Birçok kişi cezaevinden çıktıktan sonra tekraren yeni suçlar işleyerek, cezaevine kısa sürede tekrar giriyor. Cezaevine girmek yeni travmalar ve başka bozukluklar yaratıyor.&nbsp; Dolayısıyla, toplum olarak birçok suçun arkasında yatan nedenlere yönelik sosyal politikalar geliştirmek -ki travma mağdurlarına destek olmak da buna dahil- ezbere çözümleri sürekli tekrarlamaktan daha önemli.<br />
<br />
<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> https://www.sozcu.com.tr/oguz-erge-yi-olduren-delil-aysal-istenen-ceza-belli-oldu-p20685</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 20 Feb 2024 21:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/idil_elveris_img.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kürt meselesi ve bugün</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurt-meselesi-ve-bugun-2217</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurt-meselesi-ve-bugun-2217</guid>
                <description><![CDATA[Kürt meselesi ve bugün]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Sonuç ve soru: Kürt hareketinin bu duruma, yeni koşullara yeni stratejik bir yanıtı olacak mı</strong><strong>? </strong><strong>İmralı’nı</strong><strong>n etraf</strong><strong>ında ses geçirmez duvarlar olsa da, </strong><strong>“</strong><strong>demokratik cumhuriyet” ve demokratik konfederalizm tezlerinde bir değişim, esneme, revizyon yaşanabilir mi? Yaşanırsa yeni bir siyaseti sürdürmeye Kürt hareketinin ne kadar gücü </strong><strong>var?</strong>
<h3><strong>KÜRT MESELESİ NEDİR, NEYDİ, NE OLACAK?</strong></h3>
Mesut Yeğen’in, kuşatıcı tanımıyla başlayalım. <em>“</em><em>Neredeyse iki yüz senedir Kürtler (fail), meskun oldukları </em><em>havalide, </em><em>‘</em><em>Kürdistan</em><em>’</em><em>da</em><em>’ </em><em>(mekan), tabi oldukları merkezi otorite tarafından önerilen tabiiyet biçimlerine itiraz ediyor (mevzu). Kürtler, iki yüz senedir, bulundukları havalide kendilerine önerilenden başka bir tabiiyet biçiminin kurulması, buna dair hakkın, hukukun tanınması için çalışıyor. Osmanlı Devleti ile Kürt </em><em>‘</em><em>taşrasının</em><em>’ </em><em>elitleri arasında iyi kötü üç yüz sene devam etmiş </em><em>gev</em><em>şek egemenlik/tabiiyet ilişkisinin 19. yüzyıl başında tasfiye edilmesiyle başlayan yeni bir egemenlik/tabiiyet biçimi arayışı, iki yüz senedir sürüyor. </em><em>Ü</em><em>zerine konuşulan meselenin Kürt meselesi olarak adlandırılmasını mümkün kılan fail, mekan ve mevzudaki bu süreklilikten başka bir ş</em><em>ey de</em><em>ğil…”</em>

Evrelerin olduğu muhakkak.

Yeğen’in, yukarıdaki cümlelerin yer aldığı “Bağımsız Kürdistan’dan Demokratik Cumhuriyete, Silahlı Mücadeleden Siyasi Müzakereye: PKK” başlıklı makalesinde belirttiği üzere, Osmanlı sonrası Kürtler ve yaşadığı toprakların farklı dört ülkeye dağılması, buralarda uluslararası dengelerinde desteğiyle baskı altında yaşadıkları ilk evre, soğuk savaş sonuna kadar sürdü. 1989 Berlin duvarının yıkılışı yeni başlangıçtı, ikinci evrenin başlangıcı… Artan global demokrasi ve insan hakları dalgası Kürtlerin önünü açmaya başladı. Türkiye’de sivil örgütlenmeler, siyasi partiler, sivil yapılar, etrafında bir talep yükselmesi yaşandı.  1991 ve 2003 Körfez savaşları sonrası Irak Kürtleri kendilerine siyasi bir yaşam alanı buldular. 2011 sonrası çıkan Suriye iç savaşı, aralarında PKK’nın da yer aldığı Kürt güçlerinin egemen olduğu Rojava adlı siyasi bir bölgeyi doğurdu.

Türkiye’nin Kürt meselesi önemli ölçüde bu evrelerle uyumludur.

Cumhuriyetin sert ve baskıcı politikalarına elitlerle, aşiretlerle, geleneksel güçlerle başlayan direnç, seküler sol hareketlerle ve aydın siyasallaşmasıyla sürdü. 1970’ler ortalarında genç ve yoksul köylüleri bünyesine katmaya başlayan yeni bir direnç ve başkaldırı örgütü PKK doğdu.  Birinci evre de doğdu ve etkili oldu.

PKK birinci evrenin ürünüydü. Ancak aynı hareket, ikinci evreye de, büyük istifadelerle uyum sağladı. Bu evrede Türkiye’deki Kürt bölgelerinin toplumsal, siyasal dengeleri PKK ve eylemlerinin sonuçlarından etkilendiler. Örgütün geleneğe açtığı savaş, göç üzerinden kentlerde birikme haller, siyasi örgütlenme bu etkinin sonuçları arasında oldu. Başka bir ifadeyle, bu ikinci evrede, Kürtlerin siyasi yaşam alanı genişler, Kürt hareketinde toplumsal ve siyasal bağlar kuvvetlenirken PKK, ya bu durumun önünü çekti ya da bu durumu takip etti.
<blockquote><strong>1999</strong><strong>’</strong><strong>da ise bağımsız Kürdistan iddiasından vazgeçildi ve demokratik cumhuriyet tezi savunulmaya başladı. Bırakın bağımsız devleti, federasyon ve otonomiye karşıydı artık örgüt.  En nihayet 2005</strong><strong>’</strong><strong>te yine devlet kurmayı reddeden demokratik konfederalizm fikri ortaya çıktı.</strong></blockquote>
Öcalan’ın Kürt hareketine dair genel siyasi koşullara uyum sağlayarak zaman içinde değişen, tezleri bu çizgiyi ana hatlarıyla özetler. PKK’nın başlangıç hedefi, bağımsız demokratik, sosyalist, birleşik Kürdistan’dı. 1989’da Sovyetlerin çökmesinden sonra, bu tez esnemeye başladı. Sosyalist yaklaşımı yumuşattılar, 1995’le birlikte Kürdi olanı aşan daha çoğulcu söylemi savunmaya başladılar. 1999’da ise bağımsız Kürdistan iddiasından vazgeçildi ve demokratik cumhuriyet tezi savunulmaya başladı. Bırakın bağımsız devleti, federasyon ve otonomiye karşıydı artık örgüt.  En nihayet 2005’te yine devlet kurmayı reddeden demokratik konfederalizm fikri ortaya çıktı.

Türlü ateşkesler, Oslo görüşmesi, Habur girişimi, çözüm süreci bu tutum ve söylem değişim sürecinde yaşandı. Kürt hareketi kadar, Türkiye’nin siyaseti de etkilendi bu atmosferden.
<blockquote><strong>2011 sonrası Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>nin Kürt meselesi bakımından önemli bir gelişme yaşanmaya başladı. Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>nin Kürt sorununu sınırı genişlemeye başladı. PKK, özellikle Suriye</strong><strong>’</strong><strong>de ve Irak</strong><strong>’</strong><strong>ta, kendisine ait, eskiye oranla son derece güçlü yaşam alanları buldu, yayılma ve kökleşme politikalarına girişti.</strong></blockquote>
<h3><strong>BUGÜN NEREDEYİZ?</strong></h3>
İkinci evrenin son faslından, Suriye iç savaşından bu yana uluslararası dengeler ve konjonktür eğrisinde belki büyük bir değişiklik olmadı. Bununla birlikte 2011 sonrası Türkiye’nin Kürt meselesi bakımından önemli bir gelişme yaşanmaya başladı. Türkiye’nin Kürt sorununu sınırı genişlemeye başladı. PKK, özellikle Suriye’de ve Irak’ta, kendisine ait, eskiye oranla son derece güçlü yaşam alanları buldu, yayılma ve kökleşme politikalarına girişti. Türkiye ise 2015’ten itibaren buna adeta soğuk savaş öncesi döneme geri dönercesine, sert, askeri ve baskıcı politikalarla yanıt vermeye başladı.

Kürt hareketi bu dönemde, özellikle 2018’den itibaren, Türk muhalefetiyle iş birliği yapmaya ve Türkiye’nin demokratikleşmesini öncelemeye başladı. HDP bu konuda başı çekti, Erdoğan’ın seçimlerde yenilmesine, yeni bir dönemin başlamasına, mevcut tezlerinin bu çerçevede imkan ve hayat bulmasına yatırım yaptılar.

2022 seçimlerinin hüsranla bitmesi, Erdoğan’ın bir kez daha galip gelmesi, bu yatırımı temellerinden sarsmış görünüyor. İki gelişmeyi daha eklemek gerekiyor. İktidar, Irak operasyonlarıyla yakın vadede (güvenlik çemberi oluşturmak ve yerinde imha etmek) ana stratejisini değiştirmeyeceğini gösterdi. İkincisi, HDP, 2022 seçimlerinden oy kaybederek çıktı.
<blockquote><strong>HDP</strong><strong>’</strong><strong>nin sonrasında kurulan DEM</strong><strong>’</strong><strong>de kimi rüzgarları</strong><strong>n esti</strong><strong>ği açık. Altılı masa deneyimi, özellikle CHP</strong><strong>’</strong><strong>ye ilişkilerini hayırla anmıyor ve ittifak politikalarının örselediklerini düşündüklerini kendi siyasi alanlarına sahip çıkmaya çalışıyorlar. Kendilerine dönük bir rehabilitasyon tutumu izliyorlar.</strong></blockquote>
<strong>Sonuç ve soru:</strong> Kürt hareketinin bu duruma , yeni koşullara yeni stratejik bir yanıtı olacak mı? İmralı’nın etrafında ses geçirmez duvarlar olsa da, “demokratik cumhuriyet” ve demokratik konfederalizm tezlerinde bir değişim, esneme, revizyon yaşanabilir mi? Yaşanırsa yeni bir siyaseti sürdürmeye Kürt hareketinin ne kadar gücü var?

Nitekim HDP’nin sonrasında kurulan DEM’de kimi rüzgarların estiği açık. Altılı masa deneyimi, özellikle CHP’ye ilişkilerini hayırla anmıyor ve ittifak politikalarının örselediklerini düşündüklerini kendi siyasi alanlarına sahip çıkmaya çalışıyorlar. Kendilerine dönük bir rehabilitasyon tutumu izliyorlar.

Bunların önemli sorular olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’nin de Kürtlerin de kaderinde etkili olabilirler.

<strong>Ali Bayramoğlu, Dr., Yazar </strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 19 Feb 2024 21:40:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/ali_bayramoglu_img_bw.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kızıl Goncalar neye karşı ya da hepimizin bir ‘Zeynep’ gereksinimi</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kizil-goncalar-neye-karsi-ya-da-hepimizin-bir-zeynep-gereksinimi-2167</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kizil-goncalar-neye-karsi-ya-da-hepimizin-bir-zeynep-gereksinimi-2167</guid>
                <description><![CDATA[Kızıl Goncalar neye karşı ya da hepimizin bir ‘Zeynep’ gereksinimi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Kızıl Goncalar, iki taraflı olarak yüzleşme imkânı sağlıyor. Önce ilişki kuracak, birbirimizi tanıyacak, önyargılarımızı kıracağız -tıpkı Levent’le Meryem, Suavi’yle Zeynep gibi. Ardından birbirimizi anlamaya çalışacağız ve mozaik değil bir ebru gibi iç içe geçeceğiz. Birbirini tanıyan toplumlar ve mahalleler birbirlerinden nefret edemezler çünkü. Hepimizin ‘Zeynep’lere ihtiyacı var.</strong>

Şu bizim memleketin halleri gerçekten bir acayip, çevirip bir İngiliz’e yaşadıklarımızı anlatsan çoğunu anlamaz, anladıklarına da mana veremez.

Mesela, “daha ikinci haftasında en çok izlenen dizi yasaklandı, iki hafta yayınlanamadı,” desen, bunun vakayı adiyeden olduğuna nasıl ikna edeceksin?

Kimsenin bilmediği ve sadece iktidarda o gün kim varsa onların tanımlayabildiği bir “milli manevi değerlerimiz” var ya, işte ona karşı bulundu.

Birileri kendilerine görev yarattı, gidip dizi yasaklamaya karar verdi.

Böyle olunca da bilin bakalım ne oldu?

Daha önce defalarca olan şey oldu, üçüncü bölüm reyting rekorları kırdı, aslında diziyi izlemeyecek insanlar internetten ilk bölümleri izlediler, dizi için bulunmaz bir reklam yani…

Ama iş o kadarla sınırlı değil tabii.

Radara girmenin sonucunu muhtemelen yaşıyorlardır; izinler, çekim yerleri, oyuncular, sahneler derken pek çok zorlukla karşılaşacakları kesin.

Peki, ikinci haftasında yasaklanacak kadar milli manevi değerlerimize savaş açan bu dizinin yapımcısı deli mi divane mi?

Üstelik, tam da bugünlerde, Müslümanları ve Müslümanların değerlerini yerlere çalmayı düşündüğüne göre deli divane değil, meczup olması gerekir.

Belki de bir çılgındır.

Yazı boyunca böyle saçmalayabilirim ama emin olun gene de Kızıl Goncalar’a ceza verenler kadar saçmalamış olmam.
<blockquote><strong>Kızıl Goncalar’ın bu kadar eleştirilmesinin -madalyonun diğer yüzünde de teveccüh görmesinin- bir sebebi olmalı. Bu dizi bir şeye alenen meydan okuyor, doğru, ama sanılanın aksine bu milli manevi değerler falan değil. Bilakis, Kızıl Goncalar, milli manevi değerleri iktidar gücünün yozlaştırıcı etkisinden korumaya çalışan bir dizi.</strong></blockquote>
<h3><strong>MADALYONUN DİĞER YÜZÜ</strong></h3>
Kızıl Goncalar’ın bu kadar eleştirilmesinin -madalyonun diğer yüzünde de teveccüh görmesinin- bir sebebi olmalı.

Bu dizi bir şeye alenen meydan okuyor, doğru, ama sanılanın aksine bu milli manevi değerler falan değil.

Bilakis, Kızıl Goncalar, milli manevi değerleri iktidar gücünün yozlaştırıcı etkisinden korumaya çalışan bir dizi.

Ayrıca, bazı sekülerlerin sandığının aksine, Kızıl Goncalar tarikatlara da karşı değil.

Peki, neye karşı?

Holdingleşmiş tarikatlara.

Gelin tane tane izah edeyim.

Dizinin en çarpıcı sahnelerinden biri börekçide geçiyor.

Faniler denen tarikat bir börek salonu işletiyor ama böreklerin hepsinin tereyağlı olduğu söylendiği halde ikame eden ucuz bir yağ kullanılıyor aslında.

Burada kolektif bir suç işleniyor çünkü aslında herkes biliyor böreklerin tereyağlı olmadığını ama maliyetin düşmesi daha çok kâr demek, bu da tarikatın nüfuz alanını genişletmesine imkân sağlıyor.

O yüzden de bu kolektif suça kimse ses çıkarmıyor, kazanılan paranın “haram” olmasını kimse umursamıyor.

Ta ki, dergaha dışardan gelen bir kadına kadar.

Meryem, işteki ilk gününde bunun doğru olmadığını söylediğinde börekçiden kovuluyor, iş arkadaşları tarafından dışlanıyor ama doğrudan şaşmıyor o ve tereyağ meselesi Mürşit Efendi’nin oğlu Cüneyd’in kulağına gidiyor.

Cüneyd derhal babasının huzuruna çıkıyor, olayı anlatıyor ve tarikatın içinde ceza veriliyor.

Üçüncü bölümde, dergâhın en üst düzey isimlerinden olan Sadi Hüdayi, yeğeni Cüneyd için şöyle der: “Hissiyatı da, fikriyatı da bizden faklıdır.”

Yani, bu kolektif suçu sineye çekmeyen ikinci kişi de dergâhın dışındadır.

Mürşid Efendi ise konu kendisine bu şekilde olanca açıklığıyla izah edildiğinde “hak yolunda” karar vermekten kendini alıkoyamaz çünkü bütün meşruiyeti buna bağlıdır.

Cüneyd, Cioran’a referans verebilecek kadar Batı kültürüne hakim bir genç adamdır.

Bir vesileyle, babasının istismarına uğrayan bir kızla tanıştığında işin peşini bırakmaz, o adama ölümü gösterir.

O kişi şuymuş buymuş Cüneyd için önemli değildir, onun için önemli olan ahlakı korumaktır ama bu koruma eylemi Cioran’a gidecek kadar evrensel, kucaklayıcı ve kapsayıcıdır.
<blockquote><strong>Kızıl Goncalar, tarikat denen olguyu çok haklı bir şekilde ikiye ayırıyor: İyilik tarikinden giden samimiler ve holdingleşen tacirler. Cüneyd samimi tarafı temsil ederken misal Sadi Hüdayi’nin eşini tarikat içi nüfuz mücadelesinin en fettan kişisi olarak görüyoruz.</strong></blockquote>
<h3><strong>DİZİ TARİKAT OLGUSUNU İKİYE AYIRIYOR</strong></h3>
Kızıl Goncalar, tarikat denen olguyu çok haklı bir şekilde ikiye ayırıyor: İyilik tarikinden giden samimiler ve holdingleşen tacirler.

Cüneyd samimi tarafı temsil ederken misal Sadi Hüdayi’nin eşini tarikat içi nüfuz mücadelesinin en fettan kişisi olarak görüyoruz.

Bu ayrım, tarikat olgusunu da yeniden düşünmeye davet ediyor.

Kendini samimiyetle dine vakfeden insandan da kurumdan da sadece iyilik gelir.

Ama din derken ticarete, din derken siyasete bulaşırsanız, din derken bürokraside güçlenmeye çalışırsanız varacağınız yerin dinle bir alakası kalmayacaktır.

Görebildiğim kadarıyla, Kızıl Goncalar’a en büyük tepkiyi tarikatların göstermesi bundan.

Maalesef, bugün konuştuğumuz tarikatların neredeyse hiçbirinden dünyaca takip edilen bir âlim çıkmıyor.

Oysa biz onların son model Mercedeslerini, süpermarketlerini, dershanelerini, okullarını, televizyon kanallarını, radyo istasyonlarını, turizm şirketlerini, tekstil firmalarını, hangi partiye oy vereceklerini vs biliyoruz.

Hangisi Müslümanlığa yaraşıyor bunların?

Hangisi örnek Müslümanlık?

Kızıl Goncalar, bozulmuşluğa dikkatimizi çekiyor, yoldan çıkmışlığa, yozlaşmışlığa.

Fanilerin tümü börekçide işlenen kolektif suçu biliyor, bir bölümü de bizzat o suçu işliyor ama tarikatın âli menfaati açısından bunu saklıyorlar.

Hakkın her türlü çıkarın üstünde olduğunu göstermek ise tarikatın bir adım dışında olan Meryem’le Cüneyd’e düşüyor.

Yine Kızıl Goncalar’ın en müspet karakterleri Meryem’le kızı Zeynep.

Zeynep’in dâhiliğin kıyısında bir zekâya sahip olduğunu öğreniyoruz ama babası Naim Efendi kızların okumasına gerek olmadığını söylediği için Kuran haricinde eğitim alamıyor.

Dizinin en meşhur sahnelerinden biri olan “p, q’ya denktir”de konu başörtülü kızların okumasına engel olmaktı, mantık, bizi, iki zıt kutbu temsil eden 28 Şubatçı ile Mürşid Efendi’nin bire bir aynı zulmü uyguladığına çıkarıyordu.

Faniler namazlarını kılıyor, oruçlarını tutuyor, görünürde dinin emirlerini eksiksiz yerine getiriyorlar.

Oysa, aklı kullanmamakla, imanın özündeki hiçbir şeyi yerine getirmiyorlar.

Alınları secdeye değiyor değmesine ama kalben ve ruhen o secdenin uzağında, nüfuz mücadelelerin içinde oluyorlar hep.

“Milli manevi değerlerimiz” diyorsak, kızların okutulması da bu değerlerin içindedir, hatta başlıcasıdır diyor Kızıl Goncalar.

Dün 28 Şubatçılar milli manevi değerlerimizi yok saymıştı, bugün ise holdingleşmiş tarikatlar.

“Hissiyat açısından da fikriyat açısından” da kendilerinden farklı olduğunu söyledikleri Cüneyd’i ise tarikat ehlinin nasıl olması gerektiğinin bir örneği olarak görüyoruz: Cüneyd Doğu gibi Batı kültürünü de bilen, nefsini terbiye etmekle uğraşan, kul hakkı yemeyen, kul hakkı yenmesine göz yumamayan, kimsenin ayağını kaydırmaya çalışmayan bir karakter.

Seküler mahallenin karakterlerine bakalım: Doktor Levent, işinden başka hiçbir şey düşünmeyen bir adam; kız kardeşi uzun süredir işsiz bir gazeteci ve anlaşılan biraz da tembel; eşi Beste haber bile vermeden ailesini terk edebilecek kadar umursamaz ve bencil; liseye giden Mira uyuşturucu bağımlısı olmuş, öfke krizleri geçiriyor, babası ise darbe hayranı bir fizik profesörü…

Şimdi dizinin illa bir mahalleyi övdüğünü söyleyeceksek, sekülerlerin mahallesi olabilir mi bu?

Mümkün mü?

Bir kesim biliyor ki, muhalefetteyken, mesela 28 Şubat’ın en zor şartlarında ne kadar haklıysa bugün o kadar sorun taşıyor bünyesinde.

Diğer kesim de biliyor ki, dün yaptıkları yanlıştı, bugün içinde yaşadıkları ağır baskıcı ortam dünkü suçlarının sonucu.

Başörtülü kızlara zulmetmeyi marifet sayan, kızların üniversiteye girmesini, meslek sahibi olmasını çok gören bir tuhaf anlayış hüküm sürdü senelerce.

Seküler kesimin bir bölümü dünkü hatalardan ders çıkardı, yüzleşti ve yapılanların yanlış olduğunu cesurca ifade edebildi.

Kızıl Goncalar, iki taraflı olarak bu yüzleşme imkânını sağlıyor.

Önce ilişki kuracak, birbirimizi tanıyacak, önyargılarımızı kıracağız -tıpkı Levent’le Meryem, Suavi’yle Zeynep gibi.

Ardından birbirimizi anlamaya çalışacağız ve mozaik değil bir ebru gibi iç içe geçeceğiz.
<blockquote><strong>Ne kadar çok Zeynep çıkarabilirsek o kadar huzurlu, mutlu, kutuplaşmadan uzak, anlayışlı bir toplum olacağız. Zeyneplere düşman olanların korktuğu da zaten bundan başka bir şey değil.</strong></blockquote>
<h3><strong>NE KADAR ZEYNEP, O KADAR HUZUR</strong></h3>
Birbirini tanıyan toplumlar ve mahalleler birbirlerinden nefret edemezler çünkü.

Hepimizin ‘Zeynep’lere ihtiyacı var.

Ne kadar çok Zeynep çıkarabilirsek o kadar huzurlu, mutlu, kutuplaşmadan uzak, anlayışlı bir toplum olacağız.

Zeyneplere düşman olanların korktuğu da zaten bundan başka bir şey değil.

Toplum birbiriyle tanıştıkça bu baskıcıların serpilip büyüyebileceği bir ortam kalmayacak çünkü.

Kızıl Goncalar, topluma iki yozlaşmışlığı aynı anda gösterebildiği için büyük bir teveccühle karşılandı.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 17 Feb 2024 21:59:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/bilgehan_ucak_img-1.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ortak paydaları inşa - 2</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortak-paydalari-insa-2-2130</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortak-paydalari-insa-2-2130</guid>
                <description><![CDATA[Ortak paydaları inşa - 2]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Ortak paydalarda bir araya gelmemize engel marazlara; herkese 360 derece açık olamamak, mahallelerden çıkıp herkesi kapsayan bir şemsiye altında buluşamamak, insana sadece insan olduğundan dolayı değer verememek, esnek düşünce yetersizliği, din, ideoloji, ırk vs. odaklı bakmanın dışına çıkamamak gibi unsurları ekleyebiliriz.</strong>

<em>Beni kategorize etme,</em>

<em>Benle oynama,</em>

<em>Yaftayı yapıştırıp,</em>

<em>Bana isim koyma.</em>

<em>Karikatürleştirme beni,</em>

<em>İlâhlaştırma,</em>

<em>Tabulaştırma,</em>

<em>Sakın tabulaştırma...</em>

<em>Bülent Ortaçgil/ Sezen Aksu</em>
<h3><strong>3- Kendinden olanı tek tipleştirmek, olmayanı kategorizelere ayırmak;</strong></h3>
Bir toplumda; bazı insanların farklı kültür, farklı bakış açısı, farklı kıyafet, farklı hayat tarzlarına sahip olması vs. onları damgalama, etiketleme, kategorize etme, marjinalleştirme ve ayrımcılığa sebep oluyorsa; o toplumda fanatizm vardır. <strong>Fanatizmin olduğu yerlerde farklılıklar tehdit gibi görünür. Farklı olan yabancıdır. Fanatik; Kendine yabancı gördüğünü anlama çabası gösteremediği için tek tip toplum ister. Tek tip olunmadığı yerlerde ise insanlar damgalanmaya, ötekileştirilmeye ve dışlanmaya başlar.</strong>

Evet, anlama zahmetine girilmeyen yerlerde insanlar hüküm verir ve yargı dağıtır. Ortak paydalar üretemeyen topluluklar birbirini en küçük parçalara kadar bu yargılarla kategorize eder. İnsanlar, insani özelliklerine göre değerlendirilmez; Kimliklerine göre şucu, bucu vs şeklinde sınıflandırılır ve ötekileştirilir.

<strong>Din, dil, ırk, ideoloji, hayat tarzı vb. unsurların zenginlik yerine ayrışmalara sebep olduğu yerlerde toplumsal bilinç zayıftır. İnsanın insan olmaktan kaynaklı temel özellikleri saygı görmez. Bu mevzuyu Foucault'nun şu anlamlı sözüyle bitirelim; “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orada kimse yok demektir!”</strong>
<h2><strong>FOUCAULT VE BİRBİRİNE BENZEME</strong></h2>
Din, dil, ırk, ideoloji, hayat tarzı vb. unsurların zenginlik yerine ayrışmalara sebep olduğu yerlerde toplumsal bilinç zayıftır. İnsanın insan olmaktan kaynaklı temel özellikleri saygı görmez. Bu mevzuyu Foucault'nun şu anlamlı sözüyle bitirelim; “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orada kimse yok demektir!”
<h3><strong>4- Mağduriyetleri yarıştırmak;</strong></h3>
Siyasî tarihimizde resmi ideolojiler tarafından dayak yemeyen hemen hemen hiç bir kesim kalmamıştır. Solcusu, sağcısı, sosyalisti, Kürdü, Türkü, Alevisi, Sünnisi vs her kesim sırayla faşizan yaklaşımların altında ezilmiştir. Temel hak ve özgürlükleri kısıtlanmıştır. Ve ezilen bu insanların bir kısmı yaşadıkları sorunlara köklü çözümler aramaktan ziyade olaylara sadece sorun odaklı bakmış ve her yerde sürekli sorunlarını dile getirmiştir.

Yine türlü eziyet ve haksızlıklar yaşayan farklı kesimlerdeki bu insanların bir kısmı bir araya geldiğinde; Hiç durmadan kendi kesiminin mağduriyetlerini anlatmış, sadece kendi grubunun maruz kaldığı adaletsizliklere çözümler aramış ve benzer haksızlıklar yaşayanlarla adeta bir mağduriyet yarışına girmişlerdir.

Hâlbuki <strong>sadece kendi bireysel veya grupsal mağduriyetlerinin çözümünün peşine düşen mazlumlar bütüncül adalete ulaşamazlar. Bunun sonucu doğal olarak hukuksuzluklar bir rutin şeklinde sırayla herkese uğramaya devam eder. Diğerlerinin zulmüne yeterli ve kuvvetli tepki gösteremezler.</strong> Bu durum özellikle art niyetli siyasilerin ve erklerin işine gelir. Kitlelerin zayıf, parça parça küçük gruplar halindeki tepkilerinden faydalanır ve çözüm bulmak yerine adli süreçleri uzatarak kendilerine bağımlı hale getirirler.

<strong>İnsanlarımızın artık "Benim acım senin acını aşar" mantığını terk etmesi ve grupsal adalet aramak yerine herkesin mağduriyetine "bütüncül ve kalıcı çözümler" araması gerekiyor. Aksi takdirde siyasilerin ve erklerin elinde oyuncak olmaları kaçınılmazdır. </strong>

Evet, <strong>ortak paydalarda bir araya gelmemize engel marazlara; herkese 360 derece açık olamamak, mahallelerden çıkıp herkesi kapsayan bir şemsiye altında buluşamamak, insana sadece insan olduğundan dolayı değer verememek, esnek düşünce yetersizliği, din, ideoloji, ırk vs. odaklı bakmanın dışına çıkamamak gibi unsurları ekleyebiliriz.</strong>

Buradaki köşemizde bütün bu konuların tamamını ele alamayız. Şimdilik, bu kadar mevzu içerisinde toplumsal anlamda bir kanser halini almış, coğrafyamızda en yaygın ve en ürkütücü boyutlara yükselmiş olan faşizm, fanatizm ve menfaatçilik konularına temas ederek yazıma devam etmek istiyorum.

<strong><em>"Faşizm, konuşma yasağı değil; Söyleme mecburiyetidir!" Roland Barthes</em></strong>
<h3><strong>5- Faşizm;</strong></h3>
En basit anlatımıyla; yönetimlere ve iktidarlara güç odaklı bakmaktır. Ötekine bakarken insan olarak değil; güç merkezli bakmaktır. İlişkilerini; üstünlük kurma (Irk, milliyetçilik, din, ideoloji vs) zaviyesinden değerlendirmektir. "Benim gibi düşünecek benim gibi inanacak, benim gibi yaşayacaksın" dayatmasıdır. Ve totalitarizm, fanatizm ve faşizm her yerde kol kola gezer.

Faşizmi daha iyi anlayabilmek için kocaman yönetimlere bakmaya gerek yok; toplumun en küçük yapı taşı olan ailede, ebeveynlerden birisi eşiyle ve çocuklarıyla; demokrasi, haklar, sorumluluklar ve özgürlükler eksenli iletişim kurmak yerine güç merkezli ağlar kurarsa, orada yetişen insanlar otomatik olarak totaliter zihniyetli olurlar. Çünkü hayatı öyle algılarlar. Ve <strong>"Benim dediğim olacak! Tek sözü ben söylerim! En iyisini ben bilirim!" denen bir yerde "biz" yoktur! Bir birinden kopuk insanlar ve yığınlar vardır.</strong>

<em>"Savaş barıştır! Özgürlük köleliktir! Cahillik güçtür!" 1984, George Orwell</em>

<strong>Faşizan bakış açısı; Farklı düşüneni muhalif, muhalif olanı da düşman görür. Savaşı ve sürekli düşman üretmeyi barışın temeli, özgürlüğü köleleşme, cehaleti de faydalanması gereken bir potansiyel görür.</strong>

<strong>Tek tip insan ister. İnsanlar tek tipleştirilirse onları yönetmenin daha kolay olacağına inanılır. Devlet yönetimlerinde yurttaşlar ve sorumluluk sahibi iktidarlar yoktur; emir veren yönetim ve onlara itaat etmesi gereken köleler vardır!</strong>

<strong>Devlet, lider adına kutsallaştırılır. Mussolini'nin meşhur "Devlet içindeki herkes, devlet dışındaki hiç kimse, devlete karşı olan hiçbir kimse" şeklindeki ifadesinin farklı okuması; "Liderin sözünün dışına kimse çıkamaz!"dır. Dolayısıyla günümüzde devlet, birileri tarafından ne kadar kutsallaştırılıyorsa aslında o kadar lider yüceltiliyor ve muhalif istenmiyor demektedir. </strong>

Faşizmin diğer bir özelliği tekelciliktir. Yurttaşların vergileriyle sahip olduğu her şeyi,  despot yönetimler kendilerininmiş gibi sahip çıkmaya çalışırlar. Yer altı ve yer üstü kaynaklar, medya, kapital kaynaklar vs her şey tek ele, liderin imtiyazına bağlanır.

<em>"Kendi kimliğini ötekinin varlığına göre konumlandırmak hastalıktır. Kimliğini yaşatman için sana bir düşman gerekiyorsa, senin kimliğin hastalıklıdır!" Hrant Dink</em>

<strong>Faşist yönetimlerde düşman eksik olmaz. Yoksa da mutlaka oluşturulur. Düşman yaratılması gerekir çünkü ancak bu şekilde kendi yandaşları konsolide edilir.</strong>
<h2><strong>FAŞİST YÖNETİMLERDE DÜŞMAN YOKSA OLUŞTURULUR</strong></h2>
Faşist yönetimlerde düşman eksik olmaz. Yoksa da mutlaka oluşturulur. Düşman yaratılması gerekir çünkü ancak bu şekilde kendi yandaşları konsolide edilir. Yönetimin lehine, halkın ise aleyhine topluma korku salınır. Muhalif olan, eleştiren ve yönetimin icatlarını sorgulayan vatandaşlar; Bölücü, hain, terörist vs olarak damgalanma riski yaşar. Kendilerine benzemeyenlere; Onları toplum önüne atıp taşlanmaları için şeytanlaştırıcı etiketler ve damgalar hazırlanır. Mesela Hitler için Reichstag olayından (ki mutlaka araştırmanızı öneririm) sonra düşman önce komünistler sonra Yahudiler sonra da tüm Avrupa olmuştur.

Faşizm, sadece liderlere ve yanındakilere atfedilemez. Mesela Naziler de fanatik olmasalardı; Holokost, Gaz Odaları, Auschwitz Kampları, ötenaziler, işkenceler, idamlar, infazlar, hak ihlalleri, tekelcilik, tek tipleştirme gibi faşist uygulamalar ortaya çıkmazdı. Dolayısıyla şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz; <strong>En az Hitler kadar onun peşinden koşan milyonlarca Nazi de fanatik ve faşistti!</strong>

Baskı, dayatma, korku ve şiddetin olmazsa olmazı faşizmin ne kadar öldürücü bir virüs olduğunu ifade etmek için kitaplar dolusu şeyler anlatılabilir ancak yerimiz sınırlı olduğu için şimdilik bu kadarıyla iktifa etmek zorundayız. Bir sonraki yazımızda fanatizm ve menfaatçiliği ele alacağız.]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 12 Feb 2024 21:30:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/mehmet_sevgili_img.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ortak paydaları inşa-1</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortak-paydalari-insa-1-2033</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortak-paydalari-insa-1-2033</guid>
                <description><![CDATA[Ortak paydaları inşa-1]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>"Bir toplum fanatikleştirilmiş, faşistleştirilmiş ve menfaatçiliği (grupsal, partisel, ailesel, kişisel vs) bir yaşam tarzı olarak benimsemişse; O toplumun dış güçler aramasına, komplo teorileri üretmesine, yel değirmenlerine saldırmasına vs gerek yoktur; Çoktan kendi eliyle kendi sonunu hazırlamaya başlamıştır."</strong>
<p style="text-align: right;">"Hani herkes arkadaş,</p>
<p style="text-align: right;">Hani oyunlar sürerken…</p>
<p style="text-align: right;">Kimse bize ihanet etmemiş,</p>
<p style="text-align: right;">Biz kimseyi aldatmamışken…</p>
<p style="text-align: right;">Hani biz kimseye küsmemiş,</p>
<p style="text-align: right;">Hani hiç kimse ölmemişken;</p>
<p style="text-align: right;">Eskidendi, eskidendi, çok eskiden..."</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Murathan Mungan</strong></p>
Kirpiler için anlatılan anlamlı bir hikaye vardır;

Hava soğuk olduğunda kirpiler bir birlerine iyice yaklaşır ve yan yana olmanın avantajıyla hep birlikte ısınır ve böylece soğuktan birlikte korunurlarmış. Fakat enteresandır; Bir birlerine iyice sokuldukları için bu defa da dikenleri birbirine batmaya başlar ve bir süre sonra yine gruptan uzaklaşmaya başlarlarmış. Bu devran böyle sürüp gidermiş.

Bu kısa hikaye aslında bizi yani insanlığın hikayesini anlatıyor. Bizler de farklı görüş, kimlik ve mizaçta olsak da zaman zaman bir araya gelmeyi başarıyor ve beraberlik dönemlerinde muhteşem işler başarabiliyoruz. Fakat bir süre sonra yine kendi ellerimizle ürettiğimiz diken ve oklarımızla bir birimizi yaralayabiliyor ve ortak yaşama kültüründen uzaklaşabiliyoruz.

Uzun yılardır siyasilerin ve bazı erklerin bir kısmının bilinçli, halkın bir kısmının da bilinçsiz söylem ve eylemleri sonucunda insanların birbirinden hızla koparılıp uzaklaştırıldıklarına şahit oluyoruz.

Siyasilerin bir kısmı, nefret dilini, ayrıştırıcı, üstenci ve kategorize eden dili; oy uğruna, seçmenleri konsolide etmek için çok rahatlıkla kullanabiliyorlar. Böylece arzu ettikleri saltanatın devamını diliyor ve ne kadar akıldan uzak olsa da bunun kalıcı olmasını hedefliyorlar.

Siyasiler, liderler, hükümetler gelip geçicidir. Halk, millet ise kalıcıdır. Peki, halk neden ve hangi saiklerle beraber olamaz ve ortak paydalarda bir araya gelemez?  Bu konuyu biraz irdeleyelim:

Toplumsal yapı içerisinde insanların kendilerine fikirsel ve kültürel açıdan yakın gördükleri aidiyetler içerisinde olmaları gayet normal, doğal ve anlaşılabilir konudur. Fakat anormal olan konu bu aidiyetler içerisindeki insanların bir kısmının zamanla; Fanatik, faşist ve menfaatçi bir zihniyete evrilmesidir.
<blockquote><strong>Bir toplum fanatikleştirilmiş, faşistleştirilmiş ve menfaatçiliği (grupsal, partisel, ailesel, kişisel vs) bir yaşam tarzı olarak benimsemişse; o toplumun dış güçler aramasına, komplo teorileri üretmesine, yel değirmenlerine saldırmasına vs gerek yoktur. Çoktan kendi eliyle kendi sonunu hazırlamaya başlamıştır.</strong></blockquote>
<h3><strong>BİZİ KAMPLAŞTIRAN VE KUTUPLAŞTIRAN ZAAF VE HASTALIKLARIMIZ</strong></h3>
Bahse konu bu üç önemli virüse yer yer temas edeceğiz fakat esas olarak bunlar ayrı bir yazının konuları. Bu yazımda ise daha çok bireysel zaaf ve hastalıklarımıza değineceğim. Toplumu temelden sarsan, bizi kamplaştıran ve kutuplaştıran bu zaaf ve hastalıklarımızdan:
<h4><strong>BİRİNCİSİ; "BİLİNÇLİ SEVGİ" YOKSUNLUĞU</strong></h4>
Hemen; Nasıl olur, biz şanlı bir geçmişin torunlarıyız, en son Çanakkale'de bunu ispatladık, birbirimizi çok seviyoruz vs demeyin. İsterseniz size birkaç örnek vereyim; Mesela herhangi bir sırada beklerken türlü bahanelerle öne geçmeye çalışanlar yok mu içimizde? Bir meslek, ihale veya bir makam için torpil yaptıran yok mu? Trafikte öne geçmek uğruna kavga edenler yok mu? Farklı hayat tarzında olanlar bir araya geldiğinde ilk olarak ortak paydalardan bahsetmek yerine ihtilaflı konulardan başlayarak, birbirinin açığını arayarak, diğerinin değerlerini küçümseyerek sohbet edenler yok mu? Vs.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz. O zaman sevgi kavramını biraz daha deşelim; <strong>bir toplumda insanların birbirini sevebilmesi için öncelikle hak ve özgürlükler anlamında birbirini eşit görmesi gerekir. Kendini üstün, bir diğerini aşağıda gören hiçbir yerde sevgi olmaz. Çünkü kendini veya aidiyetini üstün görmek; herhangi bir şeye haksız bir şekilde sahiplik iddia etmeyi ve dayatmayı da beraberinde getirir.</strong>

Dini, ideolojik, ırksal, hayat tarzı, cinsiyetler arası vs. iletişim ve ilişkilerimize bir de bu açılardan bakmanızı öneririm. Hatta kestirmeden şunu da ifade edebiliriz. B<strong>iz,  birbirini dışlamaktan, ötekileştirmekten ve birbiriyle kavga etmekten sevmeye vakit bulamayan toplumuz.</strong>

Çıkarcılık da birini bilinçli sevmenin önündeki engellerden birisidir. Birbirini sevdiğini iddia eden insanlar arasında menfaatçilikten kaynaklı adaletsizlikler doğar. <strong>Bir tarafın sürekli fedakarlığı, diğer tarafın ise duyarsızlığı veya sömürüsü sevgi değildir. Sevginin olduğu yerde eşitlik, eşitliğin olması için de değer vermek gerekir. Bunlar yoksa sevgi de yoktur.</strong> Dolayısıyla bizim bugün sevgi dediğimiz duygu aslında çoktan "bilinçsiz sevgi"ye dönüşmüş durumdadır.

Evet, bizler "bilinçli sevgi yoksunu" insanlarız. Ve böyle toplumlarda insanlar yan yana yaşar ama kolektif şuur oluşamaz.
<blockquote><strong>Zanların kesinleştirildiği, duyguların keskinleştirildiği, esnekliklerin katılaştırıldığı, farazilerin duvarlaştırıldığı yerlerde sıcak ilişkiler ve "biz olmak" yoktur; onların yerine soğuk buz kalıpları vardır. Ve buz kapılarının olduğu yerlerde insanlar önce birbirlerinden soğuyup uzaklaşmaya, sonra yabancılaşmaya ve en son da düşmanlaşmaya başlarlar.</strong></blockquote>
<h4><strong>İKİNCİSİ: ÖNYARGILARIMIZ!</strong></h4>
Dünyaca ünlü Fransız ressam Claude Monet başından geçen önyargıyla dolu bir olayı bize şöyle anlatıyor: “Bizi Bay Chocquet’le Hotel Drouot’un önünde tanıştırdılar.  Tablolarımdan birisini 100 franga almıştı. Sohbet esnasında gözleri dolarak: 'Bir yılıma yazık oldu' dedi. 'Tablolarınızı bir yıl önce görebilirdim. Bir yıl önce açtığımız sergi sırasında içeri girmek isteyince ona; 'sakın ha! Oraya girme!' demişler. Ve devam etti; 'bu zevkten nasıl da yoksun bıraktılar beni. Çünkü o zamanlar acımadan yargı giydiriyorlardı bize. Anlamıyorum! demiyorlardı: Ahmakça! İğrenç! diyorlardı.' Bu ise beni sizden uzaklaştırıyordu…”

Evet, bizde de “anlamak”tan daha önce; “ahmakça! İğrenç!” diyen insanlar var. Bir kere önyargı neticesinde yanlış bakış açıları türemiş ve düşmanlıklar başlamışsa artık bunun önünü almak çok zorlaşır. İstenmeyen çok büyük olaylar veya ayrışmalar meydana gelebilir.

Büyük çoğunluk, okumak, öğrenmek, tanımaya ve anlamaya çalışmak gibi vakit ayırılması gereken zahmetli işlere katlanmaktansa; duyduklarına inanmak, kendilerine gösterileni kabul etmek, elindeki birkaç parça bilgiyle bütünü tanımlayabilmek gibi kolay yolları daha çok tercih eder. Bu durum ise onlarda kırılamayan kalıp yargılar doğurur.

<strong>Zanların kesinleştirildiği, duyguların keskinleştirildiği, esnekliklerin katılaştırıldığı, farazilerin duvarlaştırıldığı yerlerde sıcak ilişkiler ve "biz olmak" yoktur; onların yerine soğuk buz kalıpları vardır. Ve buz kapılarının olduğu yerlerde insanlar önce birbirlerinden soğuyup uzaklaşmaya, sonra yabancılaşmaya ve en son da düşmanlaşmaya başlarlar. </strong>

Evet, Hayko Cepkin'in "Keşke uzaylılar dünyaya  saldırsa da biz de birlik olsak" sözündeki bir espri de; bir kargaşa, bir çöküş, bir kaos yaşanmadan; ortak paydalar ve ortak akılda birleşme yollarını birlikte inşa etme zaruretidir!

Bunun için öncelikle; bir araya gelmeye engel olan kangren unsurların neler olduğu belirlenmeli, sonra hangi ortak paydalarda bir araya gelinmeli ve bu bir araya gelen insanlar ellerini birbirinin yakasından çekip nelere karşı topyekun mücadele etmeliler?

Bu sorulara cevaplar aramalıyız. Ve bu soruların cevaplarını bir sonraki yazılarımızda aramaya devam edeceğiz...

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 14 Feb 2024 21:40:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/mehmet_sevgili_img_bw.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Z Kuşağı neden radikalleşiyor?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/z-kusagi-neden-radikallesiyor-1946</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/z-kusagi-neden-radikallesiyor-1946</guid>
                <description><![CDATA[Z Kuşağı neden radikalleşiyor?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Günün sonunda, kolay tüketilebilenin siyasi reaksiyona dönüştüğünü kabul etmemiz gerekir. Bu kabul ile, Z kuşağının neden radikalleştiğini daha iyi anlayabiliriz. O hâlde yapılması gereken, öne çıkmasını istediğimiz siyasi görüşün Z kuşağının tüketim alışkanlıklarına uygun bir şekilde ortaya atılıp atılmadığına bakmak olmalıdır.</strong>

Yeni Arayış’ta haberleştirilen bir <a href="https://yeniarayis.com/haber/anket-z-kusaginin-en-begendigi-10-siyasetci/">ankete</a> göre, 1997-2005 yılları arasında doğan bireylere mecliste en öne çıkan / etkili buldukları siyasetçiler sorulmuş. Alınan cevaplar arasında Mustafa Sarıgül birinci sırada yer alırken, listede Sera Kadıgil ve Osman Gökçek gibi isimler de dikkat çekiyor. Ancak elbette, anketin Z Kuşağı’nın seçmen davranışlarını tespit etme noktasındaki önemli bir eksikliği, özellikle yükselen “alternatif sağ” eğilimli siyasetçilerin mecliste yer almaması. Ümit Özdağ ve kısmen Muharrem İnce, bu anlamda Z Kuşağı’nın siyaset beklentilerine en az listede öne çıkan isimler kadar karşılık veren siyasetçiler. Dolayısıyla listenin neresinden bakarsak bakalım, Z Kuşağı’nın siyasi eğilimlerinin düz bir doğrudan ziyade tıpkı bir at nalı gibi farklı radikal görüşlerin birbirine doğru eğildiği bir grafik seyredecektir. Peki, Z Kuşağı neden radikalleşiyor?

Bu soruyu yanıtlayabilmek için, öncelikle radikalleşme ile ılımlılaşma arasındaki ayırımı netleştirelim. Siyaset bilimi anlamında popülizm, Müdde’ye göre toplumun “iyicil” ve “kötücül” iki kutba ayrıldığı anlayışından hareket ederek, siyasetçilerin hayali bir “genel irade” kavramına yaptıkları atıfla siyaset üretmesidir. Bu tanımın, ve genel hatlarıyla popülizmin konumuzla alakası ise, radikalleşmenin siyaset pratiği boyutunda karşımıza çıktığı durumun popülizm olarak tanımlanabilir olmasıdır. Yani radikalleşme bir semptom ise, popülizm hastalığın tanımı olmalıdır.

Popülist siyasetin, sanılanın aksine bir ideolojisi yoktur. Zira popülizm bir ideoloji değil, bir metottur. Siyasetçilerin, Müdde’nin tanımıyla basit sorulara basit cevaplar verdiği, keskin ayırımlarla “sessiz çoğunluğu” harekete geçirmeye çalıştığı bir modeldir. Bu nedenle popülizm, karmaşık sorulara verilen uzun ve karmaşık cevapları sevmez, karmaşık sorulara basit cevaplar verilmesini sever. Siyasi pusulanın farklı uçlarındaki politikacıları da, popülizm çatısı altında birleştirebilecek metotların en önemlisi budur.
<blockquote><strong>Z kuşağı, internet ile büyümüş bir kuşak. Ancak bunu söylerken ezberci bir söylemden bir adım öteye gitmemiz gerekiyor. Z Kuşağı, internet alt kültürünün değişimini yaşamış bir kuşak. Z Kuşağı bir birey olarak, 15-20 dakikalık YouTube videolarından 2-3 dk’lık Vine videolarına, oradan da 15-30 saniyelik TikTok videolarına giden yakın tarihsel süreci birebir tecrübe ettiğimi söyleyebilirim.</strong></blockquote>
<h3><strong>15-30 SANİYELİK TikTok VİDEOLARI</strong></h3>
Buraya kadar çizdiğimiz görüntü ile Z kuşağının hayata bakışı arasında çok ciddi bir yakınmasama yakalamak mümkün. Öyle ki Z kuşağı, internet ile büyümüş bir kuşak. Ancak bunu söylerken ezberci bir söylemden bir adım öteye gitmemiz gerekiyor. Z Kuşağı, internet alt kültürünün değişimini <em>yaşamış </em>bir kuşak. Z Kuşağı bir birey olarak, 15-20 dakikalık YouTube videolarından 2-3 dk’lık Vine videolarına, oradan da 15-30 saniyelik TikTok videolarına giden yakın tarihsel süreci birebir tecrübe ettiğimi söyleyebilirim. Tükettiğim içerikler, zaman içerisinde, olabilecek en <em>hap </em>en <em>kompakt </em>hale evrildi. Dikkat ekonomisine dair alanımın dışına kayabilecek fazla kelâm etmek istemiyorum. Ancak şunu söyleyebilirim ki zaman ilerleyip tüketim alışkanlıkları değiştikçe, daha kolay tüketilenin daha cazip geldiği bir gerçek.

Tüketim pratiklerine dair gerçekleşen bu fenomenin siyaset üretimi için de benzer şekilde seyrettiğini ifade etmek bu nedenle yanlış olmaz. Nasıl, bir oyun videosu Z kuşağı için kompakt olabildiği kadar cazip oluyorsa, siyasî söylemler de benzer bir davranış ile ele alınıyor. Kolay ve radikal cevaplar, uzun ve ılımlı açıklamalardan daha cazip hâle geliyor.

Bugün, siyasal ve kamusal alanda, Z kuşağına çok farklı politik pozisyonlara dair çeşitli <em>kolektif faillik </em>ithaf ediliyor. “Z kuşağının görüşü” olarak ekseriyetle radikal ve ılımlılık karşıtı düşünceler ortaya atılıyor. Bu düşüncelerden hareketle Z Kuşağı reaksiyoner olmakla, yeterli politik bilince hasıl olmamakla itham ediliyor.

Ancak, Z Kuşağı’nın bir <em>kolektif failliği </em>varsa, bu bir görüş lehine veya aleyhine olmaktan öte, ancak bir <em>metod </em>lehine veya aleyhine olabilir. İfade ettiğimiz gibi, Z kuşağı kolay tüketilebilir olanı tüketebiliyor. Eğer Z kuşağının bir politik olguya dair kolektif fail olarak bir görüşü olduğunu iddia edebiliyorsak, bu yalnızca şu anlama gelebilir: O görüş, yalnızca 15 saniye içerisinde daha iyi açıklanabilmiştir. Hepsi bu.
<blockquote><strong>Eğer Z kuşağının bir politik olguya dair kolektif fail olarak bir görüşü olduğunu iddia edebiliyorsak, bu yalnızca şu anlama gelebilir: O görüş, yalnızca 15 saniye içerisinde daha iyi açıklanabilmiştir. Hepsi bu.</strong></blockquote>
<strong> </strong><strong>Z KUŞAĞI VE 15 SANİYE</strong>

15 saniyede açıklanabilen görüşler ise, doğası gereği ancak radikal görüşler olabilir. Ilımlı, demokrat, sağduyulu görüşleri 15 saniyelik bir zaman diliminde açıklama güçtür. Hatta kimi zaman, birkaç sayfalık metinlerle, yorum yazılarıyla açıklamak dahi güçtür. Veri ve akademik atıf gerekir.

Günün sonunda, kolay tüketilebilenin siyasi reaksiyona dönüştüğünü kabul etmemiz gerekir. Bu kabul ile, Z kuşağının neden radikalleştiğini daha iyi anlayabiliriz.

O hâlde yapılması gereken, Z kuşağını yeterli siyasi bilince sahip olmamakla itham etmeden önce, öne çıkmasını istediğimiz siyasi görüşün Z kuşağının tüketim alışkanlıklarına uygun bir şekilde ortaya atılıp atılmadığına bakmak olmalıdır. Elbette, ılımlı düşünceleri bu şekilde kompaktlaştırmak zordur, ancak siyasal iletişim dinamik bir alandır ve bu zorlukları aşabilir. Yapılması gereken, sadece, sorunu doğru tespit edip çözümü de bu tespitten hareketle ortaya sunmaktır.]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 12 Feb 2024 21:25:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/c_t_e_img_Bw.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Can Atalay kararına dair hukuk felsefesi ekseninden bazı düşünceler</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/can-atalay-kararina-dair-hukuk-felsefesi-ekseninden-bazi-dusunceler-1766</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/can-atalay-kararina-dair-hukuk-felsefesi-ekseninden-bazi-dusunceler-1766</guid>
                <description><![CDATA[Can Atalay kararına dair hukuk felsefesi ekseninden bazı düşünceler]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Can Atalay meselesinin hukuka uygun olup olmadığından önce, kararın doğru olup olmadığını da tartışabilir olmalıyız. Bu doğruluk, teknik değil, tamamen ahlakî bir doğruluk olmalıdır. Ve varacağımız sonuç, kararın hukuka uygunluğundan daha önemli olacaktır.</strong>

Can Atalay’ın milletvekilliği statüsüne ilişkin Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından meclise iletilen karar geçtiğimiz günlerde Bekir Bozdağ tarafından okundu ve Can Atalay’ın milletvekilliği düşürüldü. Bu cümleyi birkaç sene önce yazacak olsam, mutlaka ilk cümlenin bir yerlerine “hukuka aykırı bir biçimde” şeklinde bir zarf tümleci eklerdim. Ancak bu sefer, naçizane, eklemeyeceğim. Sebebi, Can Atalay hakkında verilen kararın hukuka uygun olduğunu düşünmem katiyyen değil; ancak, kararın hukuka uygunluğundan daha mühim sorgulamalar olduğuna inanıyorum.

<strong>KARAR DOĞRU MU?</strong>

Hukuk ile felsefe arasındaki ayırım kuvvetlendikçe, ifade etmeye çalıştığım bu farklılığı açıklamak da bir o kadar güçleşiyor. Özellikle hukukçuların siyaset sahnesinde oldukça önemli bir pozisyon kaplıyor olmasından dolayı, siyasi vakıaları doğrudan hukuk ekseninde okumaya çalışıyor gerek siyasiler, gerekse kamuoyu. Siyasi bir vakıanın hukuka uygun olup olmadığıyla fazla ilgileniyoruz. Oysa bir kararın, aksiyonun veya olgunun hukuka uygun olup olmaması, pratik ve teknik bir değerlendirmedir.

Pozitif hukuk odaklı okumalar, kimi toplumsal ve siyasal olguların hukuka uygunluğu ile o kadar vakit kaybeder ki, çok daha basit ancak önemli bir soruyu gözden kaçırırlar: Karar doğru mu? Hukuken değil, hatta dar anlamda ahlâken dahi değil. Her bireyin kendi zihin fakültesinde rahatlıkla cevap verebileceği bir sorunun aslında politika gibi günlük hayatımızı büyük oranda etkileyen bir sahada gözden kaçırılması bana ürkütücü geliyor.

Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesine yönelik kararı meclise sunan makam Yargıtay. Bu karara yöntem olarak değil belki ama sonuç olarak neredeyse 180 derece farklı bir yaptırım öngören bir diğer kurum ise Anayasa Mahkemesi (AYM). Yargıtay ve AYM, Türkiye hukuk sisteminin en üstün kurumlarından ikisi. Anayasa yargısı makamı ile temyiz mahkemesi arasında oluşan görüş ayrılıkları hukukîdir. Ve bu kararlara dair yapılacak yorumlar da hukukîdir. Bir hukukçu, Yargıtay 3. Ceza Dairesinin Can Atalay’ın milletvekilliği üzerine verdiği kararı hukuka aykırı bulabilir. Bir başka hukukçu, AYM’nin Can Atalay’ın seçme ve seçilme hakkına ilişkin verdiği hakkın icra edilmesi gerekliliğini hukuka uygun olarak değerlendirebilir.

Her iki hukukî değerlendirmenin eksik kaldığı nokta ise icra kabiliyeti. Neticede bir kararın hukuka uygunluğu, o kararın icra edilebilirliğinden bağımsız değerlendirilmesi gereken bir mesele. Öbür türlü olsaydı, yani kararın hukuka uygunluğu icra kabiliyetine bağlı olsaydı, ilk başta o karara hukuka uygun demenin hiçbir önemi olmayacaktı. Çünkü icra edilemediği sürece, ortada hukuka uygunluğunu değerlendirebileceğimiz bir karar da olmayacaktı.

<strong>Hukuka uygunluğu bir aksiyom olarak kabul ettiğimizde dahi, hukukun gerekliliklerinin yerine getirilmesi de yine dış dünyada yaratacağı sonuçlar bakımından önem kazanacaktı. Hukuka uygun bir kararın yerine getirilmediği durumda, kararın hukuka uygunluğunu iddia etmek bir tespitten öteye gidemeyecektir nasıl olsa.</strong>

Dolayısyıla Can Atalay meselesinin hukuka uygun olup olmadığından önce, kararın doğru olup olmadığını da tartışabilir olmalıyız. Bu doğruluk, teknik değil, tamamen ahlakî bir doğruluk olmalıdır. Ve varacağımız sonuç, kararın hukuka uygunluğundan daha önemli olacaktır.

Neticede hukukî kararların dış dünyaya yansıtılabilmesi Türkiye hukuk sisteminde genel olarak icra kabiliyetiyle ilişkili. AYM mahkemesinin hukuka uygun olması, Can Atalay’ın mahkumiyet statüsünü değiştirmediği gibi, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin ve dolayısıyla Bekir Bozdağ tarafından okunan meclis kararının hukuka aykırı olması da, dış dünyaya yansıyan gerçekliği değiştirmiyor.

Dolayısıyla dış dünyaya ilişkin kararların hukukî değerlendirmesinden önce ahlakî değerlendirmesini yapmak, dünyayı daha yerinde bir biçimde algılayabilmek adına önemlidir. Can Atalay’ın milletvekilliği statüsüne ilişkin verilen karar; ahlâken ve demokratik bir toplumun gereklilikleri bakımından yanlıştır.
<blockquote><strong>Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz değerli düşünür Alev Alatlı’nın “yasal-helal” ikilemi üzerine 2014 senesinde yaptığı konuşma, bu yazının ilhamı olmuştur. Bugün, Can Atalay hakkında verilen karar yasal olabilir. Hukukçular, kararın yasal olup olmadığını tartışırken kamuoyu da, kararın helal olup olmadığını tartışmalıdır. Dolayısyıla Alatlı’nın sözleriyle; Can Atalay kararı yasaldır, diyelim, peki helâl midir?</strong></blockquote>
<h3><strong>CAN ATALAY KARARI HELÂL MİDİR?</strong></h3>
Bu yazıya ilham veren olgu, yalnızca felsefenin pozitif hukukun önüne geçebileceğine dair inancım değil. Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz değerli düşünür Alev Alatlı’nın “yasal-helal” ikilemi üzerine 2014 senesinde yaptığı konuşma, bu yazının ilhamı olmuştur. Aradan geçen 10 seneye yakın sürede Türkiye siyaseti için pek çok şey değişmiş, ancak toplumsal ve siyasal olguların yasal mı helal mi olduğuna ilişkin tartışmalar kamuoyuna yeteri kadar yansımamıştır.

Bugün, Can Atalay hakkında verilen karar yasal olabilir. Hukukçular, kararın yasal olup olmadığını tartışırken kamuoyu da, kararın helal olup olmadığını tartışmalıdır. Dolayısyıla Alatlı’nın sözleriyle; Can Atalay kararı yasaldır, diyelim, peki helâl midir?

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 04 Feb 2024 21:35:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/cagin_tan_eroglu_img.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kızıl Goncalar dizisi ve dayatma hastalığı</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kizil-goncalar-dizisi-ve-dayatma-hastaligi-1655</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kizil-goncalar-dizisi-ve-dayatma-hastaligi-1655</guid>
                <description><![CDATA[Kızıl Goncalar dizisi ve dayatma hastalığı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Bugün ise ÇEDES Projesi altındaki Manevi Danışman dayatmalarıyla dünün İkna Odalarının arasında pek bir fark bulunmamaktadır. Sadece dayatmaları uygulayan eller ve desenler değişmiştir.</strong>

Başrollerini Özcan Deniz ve Özgü Namal. 'ın paylaştığı Kızıl Goncalar dizisinin fragmanlarıyla ilk olarak Twitter'da karşılaştım. O fragmanlardan birisinde ilgimi çeken; başörtülü, genç ve okuma aşkıyla tutuşan Zeynep'in, yatalak dedesine (Suavi) bakmaya gittikleri evde Dr. Levent'in kızı Mira ile aralarında geçen diyalog sahnesiydi.

Bu diyalogda Zeynep, Mira'dan dedesinin, meşhur 28 Şubat döneminde başörtülü genç kızların üniversitede başörtüleriyle yani dini kıyafetleriyle okumalarına engel olanlardan birisi olduğunu öğrenir. Bunun üzerine Zeynep evden ayrılmadan hemen önce koşarak Mira'nın dedesinin üst kattaki odasına çıkar ve odadaki yazı tahtasına matematikteki p ise q (mantık) önermesini sosyal hayata uyarlayarak bir denklem yazar. Ve sonunda da 28 Şubatçılarla kendi babası gibi olanların bir farkının olmadığını belirterek; "Ne farkınız var, aynısınız!" diyerek odayı terk eder.

Ben de özellikle bu fragmanda; "Her kesimdeki yobazlara, faşistlere ve fanatiklere göndermelerde bulunulduğu için" fırsatım oldukça diziyi izlemeye karar verdim.

Evet, Zeynep'in dizide söylediği o sözler, aslında Türkiye siyasî tarihindeki önemli bir karın ağrısını dile getiriyor. "Ne farkınız var, aynısınız!" cümlesine tekrar dikkat edilirse, bunun sadece bir kesimi yani sadece 28 Şubatçıları ilgilendiren bir konu olmadığı kolaylıkla anlaşılır. <strong>On yıllar boyunca ü</strong><strong>lkede s</strong><strong>öz sahibi olmak isteyenlerin büyük çoğunluğu daha önce mazlumken gücü elde ettiklerinde zalime dönüşebiliyor. Daha önce kendi kitleleri mağdur iken yetkiler ellerine geçtiğinde o yetkileri bir dayatma unsuru haline çevirebiliyorlar.</strong>
<blockquote><strong>Dizi ikinci bölümünden sonra; RT</strong><strong>Ü</strong><strong>K tarafından bir kaç hafta yayınlanmadı. Hatta yayından kaldırılma riski yaşadı. Anlaşılan, ülkedeki tarikatların bir kısmını ciddi şekilde rahatsız etti. Hâlbuki dizide anlatılanlar her gün gazetelerde ve sosyal medya haberlerinde defalarca haberlere konu olan mevzular.</strong></blockquote>
<h3><strong>DİZİYE TAHAMMÜLSÜZLÜK NEDEN?</strong></h3>
Bu bize aslında şunu gösteriyor; bizim toplum, her kesim itibariyle henüz fanatizmi ve faşizmi aşamamış ve "Benim gibi düşünecek, benim gibi inanacak ve benim gibi yaşayacaksın!" zihniyetini henüz terk edememiştir. Halbuki güç dediğimiz olgu da; para gibi, imkân gibi, makam gibi olması gereken anlamının dışına çıkarıldığında yeni mağduriyetlere ve yeni adaletsizliklere sebebiyet verir.

Bu arada dizi ikinci bölümünden sonra; RTÜK tarafından bir kaç hafta yayınlanmadı. Hatta yayından kaldırılma riski yaşadı. Anlaşılan, ülkedeki tarikatların bir kısmını ciddi şekilde rahatsız etti. Hâlbuki dizide anlatılanlar her gün gazetelerde ve sosyal medya haberlerinde defalarca haberlere konu olan mevzular. Papua Yeni Gine'de yaşanan değil bizzat içimizde yaşanan olaylar.

<strong>Ü</strong><strong>lkemizde; dini bütüncül anlama gayretinin olmaması, özellikle bazı tarikatların; bakış acılarındaki katılıklar, günümüz şartlarını </strong><strong>ve de</strong><strong>ğişimleri doğru okuyamama, nakilciliğin ötesine geçememe, siyaseti bir çıkar ilişkisi olarak görmek, bazı dindarların geri kalmalarını özellikle isteyen şer odaklarını</strong><strong>n varl</strong><strong>ığı gibi konular ciddi birer mesele olarak toplumun önünde durmaktadır.</strong>

Dinini, tarikatlar içerisinde öğrenmeye çalışan veya hayata siyasal dincilik (dindarlık değil) çerçevesinden bakan insanlarımızın artık şu konuları ciddi bir şekilde tekrar ve tekrar gözden geçirmeleri gerekmektedir;

<strong>Birincisi: </strong>Bireyin hiç sayıldığı, müridin aklının şeyhinin cebinde olduğu bir din İslamiyet değildir. Din, mürit mürşit, talebe hoca, cemaat imam vs kim olursa olsun "dini ve hayatı öğrenmek isteyen herkesin aynı sorumluluğunun olduğu" bir sistemdir. Fakat dinini bizzat araştırmadığı, sorgulamadığı, kendi kafasıyla düşünüp değerlendirmediği için belki bazen çok iyi dindar olduğunu zannettiği yerde insan hakları ve onurundan uzak sonuçlara çıkabiliyor.

Tarikatlarda geçerli olan "Gassalın elinde meyyit gibi olmak" yaklaşımı yaşadığımız çağ itibariyle geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü dindar insan da hocası kadar dinini kaynaklarından öğrenmekle sorumludur. Ve bir birey olmalıdır; Dinini otomatik pilota bağlayan bir robot değil.

<strong>İkincisi: </strong>Hiçbir din bir dayatma unsuru olamaz. Hiçbir dindar din adına diğer insanlara "Benim dediğim olacak, herkes dindar olacak, herkes her şeyi bizim istediğimiz gibi yaşayacak!" vs diyemez. Benzer dayatmaları sadece dini değil "seküler tarikatların da" yapmaya hakkı ve yetkisi yoktur. Bu bir tahakküm ve insanların özgürlüklerine müdahaledir.
<blockquote><strong>Din, sadece ölüm ötesiyle ve ahiretle ilgili öğretiler sunmaz. Bugünün ve şimdinin inşa ve imar edilmesini de öğütler. Bunu yaparken de sadece  namaz, oruç, tespih gibi "sadece bireysel ibadetleri" telkin etmez.</strong></blockquote>
<h3><strong>DİN BİZE NE SÖYLER?</strong></h3>
<strong>Üçüncüsü:</strong> Tarikat mensuplarının öyle veya böyle bir şekilde dinin uhrevi, metafizik ve ahirete bakan iman ve ibadet yönüyle ilgili bilgilerinin yani başında ve eş zamanlı olarak; Seküler bilimler ve öğretiler diyeceğimiz; Psikoloji, sosyoloji, felsefe, biyoloji, evrensel hukuk ilkelerini vs de okuması, öğrenmesi şarttır. <strong>Din, sadece ölüm ötesiyle ve ahiretle ilgili öğretiler sunmaz. Bugünün ve şimdinin inşa ve imar edilmesini de öğütler. Bunu yaparken de sadece namaz, oruç, tespih gibi "sadece bireysel ibadetleri" telkin etmez; toplumsal adalet, toplumsal zenginleşme, toplumsal özgürlük, toplumsal liyakat, bilimsellik gibi "toplumsal ibadetleri" de müntesipletinden ister. Sadece ahirete odaklananlar; dünyadaki toplumsal adalet ve toplumsal zenginleşmedeki sorumluluklarını ihmal eder.</strong>

<strong>Dördüncüsü; </strong>İnsan, toplum, eşya ve olaylar sadece din odaklı ve sadece din üzerinden okunmaz. Bu okumaların yanlışlarından birisi de  insanları; kafir, müşrik, münafık, zındık vs olarak kategorize etmektir. İnsanlara bu şekilde  bakanlar; "Biz" olamaz, ortak aklı ve ortak paydaları örgütleyemezler.

Bu saydığımız hususlarda özet olarak şunu söyleyebiliriz; t<strong>arikatlar fonksiyonunu çok uzun seneler önce yitirmiştir. Ve güncel değişim ve dönüşüm yaşamaları şarttır.</strong>

Kant, özellikle dindarlar için söylediği; "Benden önce metafizikçiler yeryüzünden gökyüzüne kuleler inşa etmeye çalıştı. Ben ise size yeryüzünde evler yapmanızı öğreteceğim" sözüyle; Adaletsizliklerin, hukuksuzlukların, yoksullukların, liyakatsızlıkların vs  en aza indirilmesi için buraya yani dünyadaki görevlerine de önem vermeleri gerektiğini hatırlatır. Sadece "Kendine Müslüman" olmamasını, ahiretin yolunun dünyadan geçtiğini, yeryüzünde birlikte misafir oldukları kendileri gibi olmayan insanlarla empati ve diğergamlık anlayışı içerisinde öncelikle dünyayı imar etmeleri gerektiğini vurgular.
<blockquote><strong>Velhas</strong><strong>ılı, bir toplumda dayatma ne taraftan gelirse gelsin; gayri insani, gayri eş</strong><strong>itlik</strong><strong>çi ve gayri özgürlükçüdür. Bu din adına da, laiklik adına da, milliyetçilik adına da, ideoloji adına da vs olsa değişmez.</strong></blockquote>
<h3><strong>KİMİN DEĞİL NEYİN YAPILDIĞI ÖNEMLİ </strong></h3>
Evet, bu konular yukarıda yazdığım gibi sadece dini hassasiyeti yüksek olan insanımızı ilgilendirmiyor. Dünün, kendisini seküler ve laik gören insanımızı da ilgilendiriyor. Suavi'ye Zeynep'in çıkışı gibi bugün de birçok başörtülü kadın dünkü dayatmaların mağduruydu. O günlerde İkna Odaları görüntüsünde kızların eğitim haklarına, din ve vicdan hürriyetlerine müdahale edilmişti.

Bugün ise <strong>ÇEDES Projesi altındaki manevi danışman dayatmalarıyla dünün İkna Odalarının arasında pek bir fark bulunmamaktadır. Sadece dayatmaları uygulayan eller ve desenler değişmiştir.</strong>

Velhasılı, <strong>bir toplumda dayatma ne taraftan gelirse gelsin; gayri insani, gayri eş</strong><strong>itlik</strong><strong>çi ve gayri özgürlükçüdür. Bu din adına da, laiklik adına da, milliyetçilik adına da, ideoloji adına da vs olsa değişmez.</strong>

Bilinçli ve aktif vatandaşlar kendilerini sarkacın iki uç noktasında bulunan siyasal dinciler (dindarlar değil) ve aşırı laikçiler (laikler değil) arasına sıkışıp kalmış; iki kedi arasındaki balıklar gibi görmemelidir.

<strong>Üçüncü yol mutlaka vardır. Eşit birey ve eşit vatandaşlık için mücadele etmelidir. Yarın toplumun hiçbir kesiminin bahse konu dayatmaları yaşamaması için; Temel hak ve özgürlükleri, insan hakları ve onurunu, temel/ evrensel hukuk ilkelerini, toplumsal zenginleşmeyi vs her şeyin üstünde tutmalıdır.</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 30 Jan 2024 21:35:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/kizil_goncalar_gorsel.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Parti disiplini-parti içi demokrasi ilişkisi</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/parti-disiplini-parti-ici-demokrasi-iliskisi-1623</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/parti-disiplini-parti-ici-demokrasi-iliskisi-1623</guid>
                <description><![CDATA[Parti disiplini-parti içi demokrasi ilişkisi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>deki siyasi partiler, parti içi demokrasiye ilişkin kurallara ya hiç riayet etmemekte ya da yalnızca görünüşte uymaktadırlar. Parti içi kararlar, genellikle demokratik müzakere anlayışından uzak bir şekilde alınmakta ve parti politikalarının belirlenmesinde etkili olan siyasi güç odaklarının iradelerini yansıtmaktadır.</strong>

<strong> </strong>Siyasi partiler hukukumuzun en önemli kavramlarından birini parti disiplini oluşturur. Siyasi pratiğimize parti disiplininin parti içi demokrasinin önündeki en büyük engellerden biri olduğu, fazla demokrasinin parti disiplinini zayıflatacağı düşünceleri hâkimdir. Peki, bu görüşler ne kadar doğrudur? Parti disiplini ile parti içi demokrasi arasında söylendiği gibi bir ters orantı mı söz konusudur? Yoksa bu algı, parti içi oligarşik grupların parti içi demokratik mekanizmaları işletmemek adına sığındıkları bir liman mıdır?
<h3><strong>PART</strong><strong>İ DİSİPLİNİ </strong><strong>NED</strong><strong>İ</strong><strong>R?</strong></h3>
Öncelikle, parti disiplini kavramını tanımlamakta yarar vardır. Parti disiplini, parti programına ve tüzüğüne, partinin yetkili kurulları tarafından alınmış olan kararlara uyulmasını sağlayan<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>, bunlara aykırı hareket eden üyelere, eylemin niteliğine göre uyarmadan kesin ihraca kadar farklı yaptırımlar öngören bir araçtır.

Parlamenter rejimlerde hükümet istikrarının tesis edilmesi için olmazsa olmaz bir unsur olan parti disiplini, seçme hakkının kullanılması açısından önem taşır. Şöyle ki, günümüzde seçimler, adaylardan çok, siyasi partilerin seçilmesi amacına yöneliktir. Seçimlerin serbestliğinin bir anlam ifade etmesi, seçmenlerin, siyasi partiler tarafından kendilerine sunulan farklı siyasi programlar arasından tercihte bulunabilmelerine bağlıdır. Parti programının uygulanabilmesi ise milletvekillerinin mecliste belli bir disiplin hâlinde hareket etmelerini gerektirir ki, bu noktada parti disiplininin etkisi yadsınamaz.

Hükümet sisteminin sağlıklı bir şekilde işlemesi ve seçme hakkının demokratik bir mahiyete sahip olması için gerekli bir araç olan parti disiplininin partilerin iç düzen ve işleyişini olumsuz yönde etkilemediği belirtilmelidir<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>. Gerçekten, parti içi demokrasi, parti yöneticilerinin demokratik usullere riayet edilerek yapılan seçimlerle belirlendiği, parti politikasının belirli aralıklarla gerçekleştirilen ve farklı görüşlerin tartışıldığı ulusal kongreler aracılığı ile tespit edildiği, parti içi kararların aşağıdan yukarıya doğru, üyelerin siyasal katılım özgürlüklerinin tanınarak alındığı ve parti içi kararların oluşum süreçlerinin demokratik olduğu bir iç düzen ve işleyişi zorunlu kılar. Parti içi demokrasi, parti içi kararların oluşumu ile ilgilidir. Parti disiplini ise parti kararlarına üyelerin uymalarını beklemek, aykırı eylem ve işlemde bulunan üyeler hakkında disiplin cezası vermek anlamını taşır. Bu nedenle, parti içi karar mekanizmaları işletilirken parti içi demokrasi ilkesi göz ardı ediliyor ve bu şekilde alınmış kararlara aykırı davranan üyelere disiplin cezası veriliyorsa bu durum, partinin iç düzen ve işleyişinin demokratik olmadığını gösterir<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>.
<blockquote><strong>Parti disiplininin parti içi demokrasiyi olumsuz yönde etkilediğ</strong><strong>i alg</strong><strong>ısının temelinde yatan neden nedir? Bu yanılgının sebebi basittir: Disiplinli parti ile otoriter parti kavramlarının karıştırılması. Otoriter partiler, demokratik olmayan yapılarıyla mutlak bir disipline ihtiyaç duyarlar. Bu durumda disiplin, demokratik niteliğini kaybetmiş, otoriter iç düzen ve işleyişin aracı hâline gelmiştir. Ancak, bu husus, parti disiplini ile parti içi demokrasinin bağdaşmadığı anlamına gelmez.</strong></blockquote>
<h3><strong>PART</strong><strong>İ DİSİPLİNİ İ</strong><strong>LE PART</strong><strong>İ İÇİ DEMOKRASİ BAĞDAŞ</strong><strong>IR</strong></h3>
Burada ortaya şu soru atılabilir: Parti disiplininin parti içi demokrasiyi olumsuz yönde etkilediği algısının temelinde yatan neden nedir? Bu yanılgının sebebi basittir: Disiplinli parti ile otoriter parti kavramlarının karıştırılması. Otoriter partiler, demokratik olmayan yapılarıyla mutlak bir disipline ihtiyaç duyarlar. Bu durumda disiplin, demokratik niteliğini kaybetmiş, otoriter iç düzen ve işleyişin aracı hâline gelmiştir. Ancak, bu husus, parti disiplini ile parti içi demokrasinin bağdaşmadığı anlamına gelmez<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>. Bir siyasi partide üyelerin demokratik esaslar dikkate alınarak oluşan kararlara uymaları bekleniyorsa burada artık demokratik disiplinden söz edilir. Nitekim parti içi demokrasinin hâkim olduğu bir partide üyeler (lider dâhil), sadece demokratik esaslara uygun kararlara uymakla yükümlüdürler.

Türkiye’deki siyasi partiler ise parti içi demokrasiye ilişkin kurallara ya hiç riayet etmemekte ya da yalnızca görünüşte uymaktadırlar. Parti içi kararlar, genellikle demokratik müzakere anlayışından uzak bir şekilde alınmakta ve parti politikalarının belirlenmesinde etkili olan siyasi güç odaklarının iradelerini yansıtmaktadır. Partilerin yetkili kurulları, kapalı kapılar ardında alınmış kararların onaylandığı organlar hâlini almakta, görüşlerine Siyasi Partiler Kanunu gereği zorunlu olduğu için başvurulmaktadır.
<blockquote><strong>Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>de parti i</strong><strong>çi demokrasiyi ikinci plana atan, otoriter tutum ve davranışları öne çıkaran lider odaklı bir parti içi işleyiş söz konusudur. Oysa bu durum, siyasi partinin varoluş amacına terstir. Zira siyasi parti, merkezinde üye olan bir örgütsel oluşumdur. Öyle ki, üye yoksa siyasi parti de yoktur.</strong></blockquote>
<h3><strong>Ü</strong><strong>YE YOKSA PARTİ DE YOKTUR</strong></h3>
Türkiye’de parti içi demokrasiyi ikinci plana atan, otoriter tutum ve davranışları öne çıkaran lider odaklı bir parti içi işleyiş söz konusudur. Oysa bu durum, siyasi partinin varoluş amacına terstir. Zira siyasi parti, merkezinde üye olan bir örgütsel oluşumdur. Öyle ki, üye yoksa siyasi parti de yoktur. Üyelerden ancak demokratik yöntemlerle alınmış kararlara uygun davranmaları istenebilir. Parti içi demokrasiyi hiçe sayan bir siyasi iradeye uyulmasını beklemek, otoriter parti yapısına itaat edilmesini talep etmek anlamını taşır. Bu sebeple, siyasi partiler önce iğneyi kendilerine batırmalı, iç düzen ve işleyişlerini demokratikleştirdikten sonra disiplin mekanizmasını işletmelidirler.

&nbsp;

<strong>Tevfik S</strong><strong>önmez Küçük, Doç. Dr., Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi</strong>

&nbsp;

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Ergun Özbudun, <strong>Batı Demokrasilerinde ve Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>de Parti Disiplini</strong>, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Başnur Matbaası, Ankara, 1968, s. 2.

<a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Maurice Duverger, <strong>Siyasal Rejimler</strong>, (Çev. Teoman Tunçdoğan), Gelişim Yayınları, İstanbul, 1974, s. 43-44.

<a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Tevfik Sönmez Küçük, <strong>Parti </strong><strong>İçi Demokrasi</strong>, XII Levha Yayınları, İstanbul, Nisan 2015, s. 185-186.

<a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Ekrem Ali Akartürk, <strong>Parlamenter Rejim Uygulamaları ve Parti Sistemleri</strong>, Yeditepe Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010, s. 77.]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Jan 2024 21:50:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/tevfik_sonmez_kucuk_2.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İstanbul nasıl “festivaller kenti” olur?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbul-nasil-festivaller-kenti-olur-1573</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbul-nasil-festivaller-kenti-olur-1573</guid>
                <description><![CDATA[İstanbul nasıl “festivaller kenti” olur?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Bir dünya şehri olan İstanbul, bireylerin günlük hayatlarına dair verdikleri kararlara yönelik itirazlar hukukî ve siyasal icra mekanizmalarıyla sürekli bir tehdit altında bırakılmazsa festival kenti olur. İstanbul, kamu güvenliği tehdidinin hukukî niteliği ancak bağımsız mahkemelerce ispat edildiği takdirde festivallerin iptal edildiği bir şehir olursa festival kenti olur. İstanbul, milyonlarca gencin gençliğini yaşamasına izin verilirse festival kenti olur. </strong>

Yerel seçimlere üç aydan kısa bir süre kalmışken Türkiye yeniden seçim sathına girmiş durumda. 2023 Genel Seçimleri’nden bu yana henüz bir yıl bile geçmemişken özellikle son seçim döneminden muhtelif hayal kırıklıklarıyla ayrılan muhalif seçmenin yeniden bir seçim için dinamize olabilmesi güç gözüküyor. Zira geçtiğimiz mayıs ayından bu yana elimizde kalan bölük pörçük bir muhalefet, umudunu yitirmiş bir seçmen ve her gün daha da kötüye giden bir ekonomik gerçeklik var.

Ancak siyaseti, özellikle yerel siyaseti “ontolojik” değerlendirmemek gerekiyor. 2023 Genel Seçimleri’nde muhalif söylem, özellikle “birlik” nosyonundan hareketle seçimin bir “ölüm-kalım” anlatısına indirgenmesi üzerineydi. Zaten ikna olmuş muhalif seçmen, özellikle “Altılı masa” adıyla ortaya koyulan farklı siyasi geleneklerin yalnızca mevcut iktidarı değiştirebilmek adına bir araya gelmesini büyük oranda kabul etmişti. Ancak istatistikler ve saha çalışmalarıyla çelişen bir seçim çalışmasıyla birleşince bu anlatı; muhalif adaylar seçimi kaybettiğiyle, seçmen ise geri dönüşü zor bir hayal kırıklığıyla kaldı.

Dolayısıyla önümüzdeki yerel seçimi bir “ölüm-kalım” mücadelesine indirgemek artık muhalif seçmenin büyük bir yüzdesi için ikna edici olmayacaktır.

Kaldı ki siyaset yapmak böyle bir şey. Ben bir seçmen olarak bir adaya o adayın “varlığından” ileri gelecek sebeplerle oy vermek istemiyorum. Kimliğin ve siyasi pozisyonun geri, vaadin ve hizmet anlayışının ön planda olduğu bir siyasal iletişim tahayyül ediyorum.

Öte yandan, özellikle yaşam tarzı ekseninde gündeme gelen tartışmalarda muhalif seçmenler için oy verme tercihi (belki de biraz isabetli olarak) birtakım ontolojik nedenlerle şekillenebiliyor.

Bu ontoloji de kanımca Çankaya, Karşıyaka, Kadıköy, Beşiktaş, Nilüfer ve sair “muhalif gettoların” oluşması ardındaki yegâne sebep.
<blockquote><strong>Zaten merkezî yönetimin 20 senelik istikrarlı baskısına rağmen hayata tutunmaya çalışan birtakım seküler yaşam tarzı pratiklerinin tehdit altında olması, oy tercihini ideolojik veya vaat-odaklı bir siyaset yönteminden daha ontolojik bir pozisyona taşıyor.</strong></blockquote>
<h3><strong>AYNI YA</strong><strong>ŞAM TARZIMI S</strong><strong>Ü</strong><strong>RD</strong><strong>ÜREB</strong><strong>İ</strong><strong>LECEK M</strong><strong>İYİ</strong><strong>M?</strong></h3>
Bu korku, “Acaba yönetim değişirse ben aynı yaşam tarzı pratiklerimi sürdürebilecek miyim?” korkusu. Zaten merkezî yönetimin 20 senelik istikrarlı baskısına rağmen hayata tutunmaya çalışan birtakım seküler yaşam tarzı pratiklerinin tehdit altında olması, oy tercihini ideolojik veya vaat-odaklı bir siyaset yönteminden daha ontolojik bir pozisyona taşıyor.

Bu ontolojik oy tercihini yaratan da maalesef iktidarın ta kendisi.

Zira “muhafazakar demokrat/liberal” anlatısının en kuvvetli hissedildiği; Avrupa Birliği üyeliği, insan hakları, azınlık hakları gibi konularda somut ve ikna edici adımlar atıldığı ilk yıllarda bile seküler yaşam tarzı çeşitli yol ve yöntemlerle kıskaca alınmış, o zaman için tam olarak baskılanmasa bile baskılanmasına giden yolların önü çeşitli kanun, yönetmelik ve uygulamalarla açılmıştı.

Bugün ise, ilk yıllarından çok farklı bir siyaseti takip eden AK Parti var karşımızda. Dolayısıyla muhalif seçmenin bu ontolojik korkusu dikkatten kaçırılabilecek türden değil.

Muhalif seçmenin bu yumuşak karnını muhalefet bloğundaki siyasetçiler ve özellikle Cumhuriyet Halk Partisi bir “cepte” anlayışı olarak görüyor. İktidar partisi ise bu “cepte” anlayışına karşın somut vaatlerle bir siyaset boşluğu yakalamaya çalışıyor. “Sizi ‘cepte’ gören partiler, size somut vaatler sunmuyor, işte biz somut projelerle sizin karşınıza çıkıyoruz.” diyor.

Bu anlatı çarpışmasının en somut örneklerinden bir tanesi İzmir Büyükşehir Belediyesi’dir (İzBB). İzBB’de CHP seçmeninin ontolojik kaygılarla oy verdiği anlayışı ile iktidar bileşenleri, yıllardır İzmir’i projesizlikle itham ediyor. Konuyu derinlemesine inceleyip asıl tartışmak istediğim noktayı kaçırmak istemiyorum, gelgelelim İzmir’de muhalif seçmenin ontolojik kaygılarla oy verdiğini kabul ediyor, ancak bunun İzmir’de proje yapmayan, vaatlerini yerine getirmeyen bir belediyeceliğin yönetimi ele almasıyla sonuçlandığını da düşünmüyorum.
<blockquote><strong>İktidar bileşenleri, örneğin, muhalif yaşam tarzını benimseyen vaat ve projelerle sekü</strong><strong>ler gettolar</strong><strong>ın ontolojik oy tercihini değiştirebilir mi? AK Partili İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) başkan adayı Murat Kurum bunu denedi.  Kurum, İBB Başkanı olması hâlinde İstanbul’u bir </strong><strong>“</strong><strong>festival kenti” hâline getireceği vaadinde bulundu. Muhalif seçmen ise, bu vaat üzerine şu soruyu sordu: Şimdiye kadar elini tutan mı vardı</strong><strong>?</strong></blockquote>
<h3><strong>KURUM</strong><strong>’</strong><strong>UN EL</strong><strong>İNİ </strong><strong>TUTAN MI VARDI?</strong></h3>
Asıl önemli nokta, iktidar partisinin vaatlerinin muhalif değerlerle örtüştüğü kısımda gündeme geliyor. İktidar bileşenleri, örneğin, muhalif yaşam tarzını benimseyen vaat ve projelerle seküler gettoların ontolojik oy tercihini değiştirebilir mi?

AK Partili İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) başkan adayı Murat Kurum bunu denedi.

Kurum, İBB Başkanı olması hâlinde İstanbul’u bir “festival kenti” hâline getireceği vaadinde bulundu. Muhalif seçmen ise, bu vaat üzerine şu soruyu sordu: Şimdiye kadar elini tutan mı vardı?

Seküler yaşam tarzının Türkiye’de tehdit altında olması yalnızca niteliksel değil, niceliksel olarak da gerçekçi bir saptama. Yalnızca 2023 yılında 46 festival, çeşitli gerekçelerle valilik kararıyla iptal edildi. Sözünü ettiğim çeşitli gerekçeler, kamu güvenliğinden (her ne kadar Kültür ve Turizm Bakanı Ersoy aksini iddia etse de) alkol tüketimine kadar uzanıyor.
<blockquote><strong>46 festival iptali, bir yılda, her ay yaklaşık 3 ila 4 festivalin iptal edildiği anlamına geliyor. Durum buyken, muhalif seçmenin yaşam tarzını ilgilendiren bir vaadin iktidar bileşenlerinden ileri gelecek bir anlatıyla gerçekçi bulunmadığı aşikâr.</strong></blockquote>
<h3><strong>Bİ</strong><strong>R YILDA 46 FEST</strong><strong>İVAL İPTAL EDİ</strong><strong>LD</strong><strong>İ</strong></h3>
46 festival iptali, bir yılda, her ay yaklaşık 3 ila 4 festivalin iptal edildiği anlamına geliyor.

Durum buyken, muhalif seçmenin yaşam tarzını ilgilendiren bir vaadin iktidar bileşenlerinden ileri gelecek bir anlatıyla gerçekçi bulunmadığı aşikâr.

Peki İstanbul nasıl “festival kenti” olur? İBB için, muhalif seçmenin ontolojik kaygılarına katılmadığımı ifade ederek cevaplamaya çalışayım. Bir dünya şehri olan İstanbul, bireylerin günlük hayatlarına dair verdikleri kararlara yönelik itirazlar hukukî ve siyasal icra mekanizmalarıyla sürekli bir tehdit altında bırakılmazsa festival kenti olur. İstanbul, kamu güvenliği tehdidinin hukukî niteliği ancak bağımsız mahkemelerce ispat edildiği takdirde festivallerin iptal edildiği bir şehir olursa festival kenti olur.

İstanbul, milyonlarca gencin gençliğini yaşamasına izin verilirse festival kenti olur. İstanbul, insanların eğlenmesine değil, çevreye zarar vermesine müdahale edilecekse festival kenti olur. Yani İstanbul, İstanbul’u, Türkiye’yi ve en önemlisi insanı sevenler tarafından yönetilirse festival kenti olur.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 27 Jan 2024 21:50:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/concerts_festivals_bw.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uzay mı, aktif vatandaşlık mı?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/uzay-mi-aktif-vatandaslik-mi-1508</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/uzay-mi-aktif-vatandaslik-mi-1508</guid>
                <description><![CDATA[Uzay mı, aktif vatandaşlık mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Vatandaşlık ortak paydasında birleşilirse iktidarlar, erkler ve sermaye sahipleri halktan çekinir; Yanlış, illegal ve gayri meşru işler asgariye geriler. Aidiyetlerden, gruplardan, mahallelerden çıkılıp ortak paydalarda bir araya gelinmezse; Halk iktidarlardan, güç ve kapital sahiplerinden çekinmeye devam eder. Ve yoksullaşma, dayatmalar, liyakatsizlik ve özgürlük kısıtlamaları kader zannedilir.</strong>

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Anadolu'da siyasî anlamda değişen önemli unsurlardan birisi de; tebaa olmak ve biat kültürüyle hareket etmek yerine; herkese birer olduklarını ve yönetenlerin bizzat yönetilenler tarafından denetlenebileceği vatandaşlık kavramının kazandırılmış olmasıdır.

<strong>Devlet anlayışı, yukarıdan aşağıya talimat ve halkın bu talimata sesini çıkartamayıp boyun eğmesi şeklinden çıkartılıp; artık bizzat vatandaşın da "yönetişim" mantığı çerçevesinde verilecek kararlarda bizzat rol alacağı "modern devlet" anlayışına geçilmiştir. Böylece, sorumluluk sadece bir kişiye veya bir zümreye ait olmaktan çıkarılıp toplumsal sorumluluk şeklinde tüm millete yayılmıştır.</strong>

<strong>SORUMLULUK SAHİBİ BİREY</strong>

Bu bağlamda, vatandaşlık tek bir kelimeye indirgenseydi biz ona <strong>“sorumluluk sahibi bireyler”</strong> diyebilirdik. "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir!" veciz sözündeki ‘hâkimiyet’in de en önemli ayağı aslında sorumluluk sahibi olmaktır. Kendini, kendi adına alınan karalarda sorumlu görmeyen millet; nasıl hâkimiyet iddia edebilir ki?

Bunun siyasî açılımının bir yönü de şudur; yönetenler, kurumsal ve bürokratik sorumluluklarının yani sıra eş zamanlı olarak bütün vatandaşlara karşı da sorumludurlar. Çünkü yöneten de bir vatandaştır. Ve onları seçen veya maaşını vergilerle temin eden yine tüm vatandaşlar yani halktır.

Ülkemizde vatandaşlık görevi -bazı idareciler tarafından bilinçli ve halkımızın bir kesimi tarafından da bilinçsiz bir şekilde- sadece seçim zamanlarına sıkıştırılmış ve oy vermekten başka bir işlevi olmayan bir olgu şekline indirgenmek istenmektedir. Bu açıdan bakıldığında her bir vatandaş; etkin birer birey olmaktan çıkarılıp gücünü ve iradesini yalnızca bir günde ve birkaç saatte yansıtabilen pasif varlıklara dönüştürülmüş olacaktır.
<blockquote><strong>Eğer bir ülkenin vatandaşlık anlayışı pasif vatandaşlık anlayışında ise; başındaki idarecileri sorgulamaz. Asgari ücret, memur maaşı ve emeklilik maaşını açlık ve yoksulluk sınırlarıyla karşılaştırması gerektiğini bilmez, demokrasi endeksinin önemini kavrayamaz, hak ve özgürlüklerini bilmez.</strong></blockquote>
<strong>PASİF VATANDAŞ KİMDİR?</strong>

<strong>“Pasif Vatandaşlık”</strong> diyebileceğimiz bu yaklaşımın bir diğer göstergesi de yöneticilerden ve yönetimlerden; en iyisi yerine ehven-i şer olanını talep etmektir. Yönetimlerde en iyisi olmanın bilimsel ve uluslararası standartlarından birkaçı; ‘kuvvetler ayrılığı’, ‘hesap verebilirlik’, ‘şeffaflık’, ‘denetlenebilirlik’, ‘hukukun üstünlüğü’ gibi somut ve ölçülebilir kriterlerininvar olmasıdır. Bunları uygulayan devletler, vatandaşlarının insan hakları ve onurunu; ekonomide, siyasette, eğitimde, hukukta vs. gelişmiş ülkeler seviyesinin üstüne çıkarmaya çalışır. EU, ECHR, OECD, UN, WFO, PISA gibi Avrupa çapındaki ve uluslararası çaptaki standartlar ve raporlar bir yönetimin; kendi ülke vatandaşlarına ne kadar değer verdiğini gösterir.

Eğer bir ülkenin vatandaşlık anlayışı pasif vatandaşlık anlayışında ise; başındaki idarecileri sorgulamaz. Asgari ücret, memur maaşı ve emeklilik maaşını açlık ve yoksulluk sınırlarıyla karşılaştırması gerektiğini bilmez, demokrasi endeksinin önemini kavrayamaz, hak ve özgürlüklerini bilmez.

Kendisine ulufe dağıtılır gibi verilen maaş zamlarına şükreder, her geçen gün alım gücünün değer kaybetmesine sabreder, enflasyon karşısındaki yoksullaşmaya da hamd eder. Ama ehven-i şer yerine en iyisini talep edemez ve bunun için mücadele edemez, mücadele yöntemlerini bilemez.

Cumhuriyet, sınıfsızlık ve imtiyazsızlık rejimidir. Eğer bir ülkede makamlar dini veya seküler tarikat ve gruplara rezerve ediliyor, ihaleler belirli kişi ve zümrelere pay ediliyor, memuriyet sınavları belli parti veya ideolojide olanlara kazandırılıyor vs. ise orada yaşayan vatandaşlar pasif vatandaştır.

Etliye sütlüye karışmayan, suya sabuna dokunmayan, hayatı salla başı al maaşına bağlayan, bankamatik memuru olan, her şeye susan, hiçbirşeye ses çıkarmayan, bu haliyle bir robotu, bir makineyi, bir koyunu andıran vatandaş; pasif vatandaştır.
<blockquote><strong>Türkiye'de insanlarımız; iyi dindar, iyi solcu, iyi sağcı, iyi sosyalist, iyi Atatürkçü vs. olmaya çalışıyor. Fakat "herkesi birbirine bağlayan, herkesin herkesten sorumlu olmasını gerektiren ve herkesin herkesi amaç edinmesi gereken" vatandaşlık bilincine yeterince değer vermiyor.</strong></blockquote>
<strong>BİLİNÇLİ VE AKTİF VATANDAŞ</strong>

<strong>“Bilinçli ve aktif vatandaşlık”</strong> ise; vergilerinin nereye gittiğini, nasıl kullanıldığını, çalışanlara emeğinin karşılığı eşit ücretin verilip verilmediğini, yoksullaşmanın yok edilip edilmediğini, herhangi birilerinin özgürlüklerinin kısıtlanıp kısıtlanmadığını, herhangi birilerinin haksızlığa hukuksuzluğa adaletsizliğe maruz kalıp kalmadığını, sosyal haklarda adaletin sağlanıp sağlanmadığını, liyakatin tesis edilip edilmediğini vs sürekli olarak takip eden, sorgulayan, kontrol eden ve bu konularda gördüğü ufacık bir adaletsizliğe dahi göz yummayan; sesini çıkaran, ‘dilekçe hakkını’, ‘bilgi edinme hakkını’, ‘basın açıklaması hakkını’, ‘toplantı, gösteri ve yürüyüş hakkını’, ‘ifade özgürlüğü hakkını’ vs. her zaman kullanan aktif birey olmaktır.

Cumhuriyet rejiminin ve modern devlet anlayışının vatandaştan beklentisi budur. Bunu gerçekleştiremeyen bireyler Cumhuriyet rejiminde yaşadıklarını iddia edemeyecekleri gibi herkesin sadece insan olmaktan kaynaklanan; temel hak ve özgürlüklerini, insan hakları ve onurunu, temel/evrensel hukuk ilkelerini de gün be gün kaybetmeye başlarlar.

Bunların yıpranmaya başladığı rejimlere ise; diktatörlük, totalitarizm, faşizm, mafyokrasi, nepotokrasi, krallık gibi birçok farklı şey denebilir fakat asla Cumhuriyet denemez.

Türkiye'de insanlarımız; iyi dindar, iyi solcu, iyi sağcı, iyi sosyalist, iyi Atatürkçü vs. olmaya çalışıyor. Fakat <strong>"herkesi birbirine bağlayan, herkesin herkesten sorumlu olmasını gerektiren ve herkesin herkesi amaç edinmesi gereken"</strong> vatandaşlık bilincine yeterince değer vermiyor.

Bu ise bireylerin ve aidiyetlerin daha geniş ortak paydada birleşmek varken daha dar alanlarda birleşmesine ve iktidarların yanlışlarına karşı küçük ve cılız gruplar halinde etkisiz tepkiler vermesine sebep oluyor.

<strong>Din, ideoloji, ırk ve hayat tarzı odaklı olmayan vatandaşlık ortak paydasında birleşilirse iktidarlar, erkler ve sermaye sahipleri halktan çekinir; Yanlış, illegal ve gayri meşru işler asgariye geriler. Aidiyetlerden, gruplardan, mahallelerden çıkılıp ortak paydalarda bir araya gelinmezse; Halk iktidarlardan, güç ve kapital sahiplerinden çekinmeye devam eder. Ve yoksullaşma, dayatmalar, liyakatsizlik ve özgürlük kısıtlamaları kader zannedilir.</strong>

Evet, yoksulluğu yok edemedik, kula kulluğu bitiremedik, enflasyona çare bulamadık, adaletsizlikleri çözemedik, nepotizmi ortadan kaldıramadık, temiz siyaseti yerleştiremedik, bütün bunlara karşı bilinçli ve aktif vatandaşlar olmayı başaramadık ama 55 milyon dolara uzaya gezmeye gittik!

&nbsp;

<strong>Mehmet Sevgili, Sosyolog</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 25 Jan 2024 21:35:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/citizen.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Peki ne zaman ‘gençler yılı’ olacak?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/peki-ne-zaman-gencler-yili-olacak-1436</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/peki-ne-zaman-gencler-yili-olacak-1436</guid>
                <description><![CDATA[Peki ne zaman ‘gençler yılı’ olacak?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Elbette emekliler bu ülkenin önemli bir değeri. Ancak Türkiye’deki siyasal katılım zaten hâlihazırda yaşça büyük bireylerin lehine işliyor. Yani yaşça büyük bireyler hem siyasi hem de ekonomik karar alıma etken ve edilgen surette dahil ediliyor. Yani büyükler, büyükler için politikalar yapıyor.</strong>

Türkiye’de ekonomik kriz derinleştikçe çeşitli sosyal grupların kaygıları da bir o kadar ayrışıyor ve derinleşmeye devam ediyor. Hâl böyle olunca siyasetçiler de bu gruplara adrese teslim siyaset yapmaktan geri kalmıyorlar.

Adrese teslim politikalar kısa vadeli politik kazançlar için iyidir. Nitekim bu sayede siyasetçiler hedef kitlelerini geniş çaplı yapısal hedeflerin karmaşıklığıyla boğmazlar. Bunun yerine akılda kalıcı öneri ve vaatler sunarak daha günlük söylem üretirler.

İktidarın bu söylemi geçtiğimiz yıllarda başarısını kanıtladığı için artık muhalefet de söylemlerini bu eksene doğru yaklaştırmaya gayret ediyor. Ancak burada anlaşılması gereken önemli bir nokta var ki iktidarın söylem üretmedeki başarısı yalnızca söylemin niteliğiyle değil, medya gücüyle de alakalı. Böyle olunca, muhalefet için aynı oyunu “rekabetçi otoriteryenlik” tanımının yapıtaşlarından olan “iktidardan yana eğimli bir oyun alanında” oynaması, zorluktan başka bir şey teşkil etmeyecek.

Nitekim geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2024 yılını “Emekliler Yılı” ilan etmiş ve beraberinde emeklilere yönelik belirli ekonomik atılımlar açıklamıştı. Bunun üzerine CHP de iktidarın bu hamlesine karşı harekete geçerek “Emeklilere Sahip Çıkıyoruz” programı gerçekleştirdi.

Elbette emekliler bu ülkenin önemli bir değeri. Ancak Türkiye’deki siyasal katılım zaten hâlihazırda yaşça büyük bireylerin lehine işliyor. Yani yaşça büyük bireyler hem siyasi hem de ekonomik karar alıma etken ve edilgen surette dahil ediliyor. Yani büyükler, büyükler için politikalar yapıyor ve nihayetinde yine büyükler, büyüklere sahip çıkıyor.

Peki gençlere kim “sahip çıkacak”, ya da ne zaman “gençler yılı” olacak? Denklem böyleyse, bu siyasi gelişmelerin de yine gençlerin siyasal katılımıyla şekillenmesi gerekir. Ancak sorun gözüktüğünden ve hissedildiğinden çok daha büyük.

<strong>Gençlerin mutsuzluğunun tek sebebi ekonomik darboğaz da değil. Türkiye’de gençler, “adrese teslim” politikalardan en az nasibini alan politik gruplardan bir tanesi. İktidar ile muhalefet, örneğin bugün emekliler üzerinden kim daha iyi siyaset yapacak yarışına girmişken gençler kendi kaderine terk ediliyor.</strong>

Türkiye’de bugün gençler (18-25 yaş aras)ı için;

Yıllara göre mutsuzluk oranı 2000’lerin başında %10’un altındayken bugün %20’yi aşmış <a href="https://www.verikaynagi.com/grafik/yillara-gore-genclerin-mutsuzluk-duzeyi-2003-2020/">durumda</a>.

Hatta kendini “mutlu” olarak tanımlayan gençlerin oranı yalnızca <a href="https://www.verikaynagi.com/genel/gencler-baska-ulkede-yasamak-istiyor/">%17</a>.

Gençlerin %85’i, Türkiye’nin ekonomik koşullarından dolayı tüketim pratiklerini negatif yönde değiştirdiklerini <a href="https://www.verikaynagi.com/genel/gencler-baska-ulkede-yasamak-istiyor/">söylüyor</a>.

Öğrenci gençlerin %55’i beslenme giderlerini dahi karşılamakta güçlük çektiğini <a href="https://www.verikaynagi.com/genel/gencler-baska-ulkede-yasamak-istiyor/">ifade ediyor</a>.

Gençlerin mutsuzluğunun tek sebebi ekonomik darboğaz da değil. Türkiye’de gençler, yukarıda ifade ettiğimiz “adrese teslim” politikalardan en az nasibini alan politik gruplardan bir tanesi. İktidar ile muhalefet, örneğin bugün emekliler üzerinden kim daha iyi siyaset yapacak yarışına girmişken gençler kendi kaderine terk ediliyor.

Bu nedenle, gençlerin %65’i imkânı olsa başka ülkede yaşamak istediğini <a href="https://www.verikaynagi.com/genel/gencler-baska-ulkede-yasamak-istiyor/">belirtiyor</a>.

Türkiye’de gençlerin siyasi katılımı ve kamusal politikalara etkisi de çok düşük. Partilerin gençlik kolları yalnızca bir parti içi yükselme mekanizması işlevi görüyor. Gençlik siyaseti kavramı, Türkiye’de yerel ve ulusal siyaset pratikleri için hiçbir şey ifade etmiyor.

Yani gençler siyasete etki edemediği için, politik ve ekonomik karar alımlarda tamamen dışlanıyor. Bu da bir “gençlik siyaseti” ihtiyacını daha da pekiştiriyor.

Oysa Türkiye’de bugün 15-19 yaş arasında yaklaşık 6 milyon, 20-24 yaş aralığında yaklaşık 6 milyon ve  25-29 yaş aralığında yaklaşık 6 milyon olmak üzere toplamda 18 milyonu aşkın 30 yaş altı seçmen <a href="https://www.verikaynagi.com/genel/z-kusagi-siyasi-belirleyicilikte-ne-kadar-etkili%ef%bf%bc/">bulunuyor</a>.

Bu kadar büyük bir oy grubunun kendi içerisinde küçük ve uzun vadeli, ideolojik siyasi hesaplara girmesi de sorunun önemli yansımalarından bir tanesi. Ortak sorunları masaya yatırmak suretiyle Türkiye’de bir gençlik siyaseti üretmek mümkün. Bunun için mevcut partilerin gerontokratik yapısına da ihtiyaç yok, çünkü iktidar muhalefet fark etmeksizin gençler için gençler tarafından siyaset üretebilecek bir mekanizma Türkiye’de yok.

Oysa Dünya’daki gelişmelere baktığımızda 34 yaşında başbakan, çok daha genç meclis üyeleri ve parti bürokratları görebiliyoruz.

Dolayısıyla gençler olarak, bu siyasetsizliğe yine gençlik kimliği üzerinden bir itiraz üretebiliriz. Mevcut siyasi ve ekonomik koşullar gençlerin siyasal katılımı için kuvvetli engeller teşkil etse de bu durumun yalnızca gençlerin daha çok siyasi katılımını gerektiren bir fenomen olduğunu kabul etmeliyiz.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Jan 2024 21:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/youth_bw.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir ‘siyasetçi’ aranıyor...</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-siyasetci-araniyor-1382</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-siyasetci-araniyor-1382</guid>
                <description><![CDATA[Bir ‘siyasetçi’ aranıyor...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>İşte, şimdi bir ‘siyasetçi’ aranıyor... Çocukları hapsoldukları apartmanlardan kurtaracak, özgürce koşabilecekleri, güvenle oynayabilecekleri oyun alanlarını inşa edecek, çocuk hakları savunucusu bir ‘siyasetçi’...<span class="Apple-converted-space"> </span></strong>

Bugün ilk ve ortaöğretim kurumlarında okuyan 20 milyonu aşkın öğrenci karnelerini alıyor. Evlerde bir tatlı telaş, heyecan... Öğrenciler bir dönem boyunca yaptıkları çalışmaların karşılıklarını alacaklar. Bazılarının yüzleri gülüyor, bazıları ise üzgün... Önümüzdeki dönem belki biraz daha fazla çalışmaları gerekecek...

Öğretmenleri ise öğrencilerine ara tatil döneminde sadece ders çalışmamaları, kişisel gelişimleri açısından kendilerine de zaman ayırmaları, bol bol oyun oynamaları yönünde tavsiyelerde bulunuyor. Ancak, bir çocuğun fiziksel ve psikolojik gelişimi için zorunlu olan bu faaliyetlerde bulunmak bugün birçok kentimizde ne kadar mümkün? Açık, güvenli ve büyük oyun alanları sadece anılarda mı kaldı?

Çocukluğu 80’li, 90’lı yıllarda geçenler hatırlar... Okuldan çıkar, eve gelir, çantamızı bırakır ve koşa koşa dışarı çıkardık. Belki geniş, yeşil oyun alanlarımız yoktu, ancak, her mahallede en az birkaç boş arazimiz vardı. O arazilerde mahalle maçları yapar, saklanacak yer bulabilirsek saklambaç oynar, eve girmemizin son işareti olan akşam ezanına kadar doya doya vakit geçirirdik. Tartışmalarımız da barışmalarımız da o boş arazilerde olurdu...

İşte, çocukların elinden önce o boş arazileri çaldılar. Oyun oynanacak alanlar teker teker yok oldu... Çocukluğumuzun üzerine kocaman binalar diktiler... Çocuklar için kentleri devasa cezaevlerine dönüştürdüler...<span class="Apple-converted-space"> </span>

Peki, bu durum, çocukların değişmez kaderi mi? Böyle geldi, böyle mi gidecek? Çocuklar özgürce oyun oynama haklarına kavuşabilecekler mi?

Anayasamız aslında açık. Türkiye Cumhuriyeti bir sosyal devlet... Hak ve hürriyetleri, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak devletin en temel görevi... Farklı kentlerde yaşayan çocuklar arasındaki eşitsizlikleri gidermek, çocukların zihinsel ve fiziksel gelişimleri bakımından olmazsa olmaz olan oyun hakları için gerekli tedbirleri almak eşitlik ilkesinin bir gereği...
<blockquote><strong>Çocuklar, belediyeler tarafından yapılan ‘küçük’ oyun parklarına hapsedilmemeli, kentler bir bütün olarak çocukların oyun haklarını dikkate alacak bir şekilde yeniden tasarlanmalı. Çocukların kentlerin asli unsuru oldukları unutulmamalı...</strong></blockquote>
<span class="Apple-converted-space"> </span>Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi de bu aşamada bize yol gösterici. Sözleşme’nin 31. maddesine göre devletler, çocuğun dinlenme, boş zaman değerlendirme, oynama ve yaşına uygun eğlence (etkinliklerinde) bulunma ve kültürel ve sanatsal yaşama serbestçe katılma hakkını tanımalı, bu konularda uygun ve eşit fırsatların sağlanmasını teşvik etmeli...

Önümüzde yerel seçimler var... Belediye Kanunu md. 15/1-a uyarınca belde sakinlerinin mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla her türlü faaliyet ve girişimde bulunmak belediyelerin en temel yetkisi olduğuna göre seçim sürecinde belediye başkan adaylarının en ‘büyük’ projesini çocukların oyun haklarını gerçekleştirmek olmalı. ‘Çocuk dostu kent’ kavramı özellikle nüfus yoğunluğu fazla olan kentlerde yerel politikanın ana gündemini oluşturmalı...
<blockquote><strong>Belediye başkan adaylarının, çocukların fiziksel ve ruhsal gelişimleri için öngördükleri yerel politikalar, belediye sınırları içinde yaşayan tüm çocukları ve ailelerini, cinsiyet, ırk, köken ayrımı gözetmeksizin sürece dâhil eden ve fırsat eşitliğini önceleyen bir yöntemle demokratik şekilde belirlenmeli.</strong></blockquote>
Bu çerçevede çocuklar, belediyeler tarafından yapılan ‘küçük’ oyun parklarına hapsedilmemeli, kentler bir bütün olarak çocukların oyun haklarını dikkate alacak bir şekilde yeniden tasarlanmalı. Çocukların kentlerin asli unsuru oldukları unutulmamalı... Belediye başkan adaylarının, çocukların fiziksel ve ruhsal gelişimleri için öngördükleri yerel politikalar, belediye sınırları içinde yaşayan tüm çocukları ve ailelerini, cinsiyet, ırk, köken ayrımı gözetmeksizin sürece dâhil eden ve fırsat eşitliğini önceleyen bir yöntemle demokratik şekilde belirlenmeli. Kısacası, atılacak adımlar belli...

İşte, şimdi bir ‘siyasetçi’ aranıyor... Çocukları hapsoldukları apartmanlardan kurtaracak, özgürce koşabilecekleri, güvenle oynayabilecekleri oyun alanlarını inşa edecek, çocuk hakları savunucusu bir ‘siyasetçi’...<span class="Apple-converted-space"> </span>

Bir ‘siyasetçi’ aranıyor... ‘Çılgın’ değil, ‘aklıselim’ projeler üreterek halkın gerçek sorunlarına odaklanacak bir ‘siyasetçi’...<span class="Apple-converted-space"> </span>

Bir ‘siyasetçi’ aranıyor... Bugünü değil, yarını düşünecek, çocuğun üstün yararını gözetecek bir ‘siyasetçi’... Var mı böyle birisi?

Tevfik Sönmez Küçük, Doç. Dr., Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi<span class="Apple-converted-space"> </span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 18 Jan 2024 21:25:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/oyun-oynayan-cocuklar.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hrant Dink’i nasıl anmalı?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hrant-dinki-nasil-anmali-1378</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hrant-dinki-nasil-anmali-1378</guid>
                <description><![CDATA[Hrant Dink’i nasıl anmalı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Hrant’ı en çok onun demokratik zihniyete yaptığı katkılar tanımlar. Bu katkıların en somut ve güçlü ayağı </strong><strong>ise, o d</strong><strong>önem ülkedeki demokratikleşme hamlelerine, toplumun (en azından kimi kesimlerinin) </strong><strong>“</strong><strong>bellek al</strong><strong>ıştırması”, </strong><strong>“</strong><strong>kendisiyle, kimliğiyle, tarihiyle yüzleşme” vesilesiyle katılmasını sağlamak olmuştur. </strong>

Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden 17 yıl geçti. Bugün onun ölüm yıldönümü. Bir süre önce, tetikçi Ogün Samast iyi hâlden serbest kaldığı gün söylemiştim:

<em>“</em><em>T</em><em>etikçiler, malum; ama arkasındakiler de öyle. Hrant’ın öldürülmesine karar veren şu ya da bu parçasıyla mevcut düzendir. Dink cinayetinin çözülmesi, aslında bu düzenin çözülmesi, çökmesi anlamına gelirdi. Bunun için çözülmedi. Yürüdüğü yol, tetiklediği siyasi enerji sistemin tabularına, kurucu taşlarına dokuyor, onları tehdit ediyordu. Bunun için öldürüldü…” </em>

Bu, işin bir boyutu.

Ancak öyle baskın bir boyut ki, cinayet ve failler Hrant Dink’in çaba ve fikirlerinin önüne geçmeyi sürdürüyorlar.

Oysa bu çaba ve fikirler, hem Hrant’ı anmak ve anlamak için, hem Türkiye’nin son 20-30 yıllık hikayesi kavramak bakımından elzem.

Onun siyasi hikayesi 1990’ların ortalarında başladı, ölümüne kadar sürdü. O dönemin, o dönem kamusal entelektüellerinin önde gelen isimlerinden birisiydi Dink. Ülke, bir çatışma sayfasını kapatmaya gayret ediyor, demokratik bir ufka doğru ilerliyor, sorunlarını bu ilkeler zemininde çözmeye yöneliyordu. Avrupa Birliği ilkelerini benimseyerek, hak ve özgürlükler şemsiyesi altına girmeye çalışıyordu. Hrant Dink’in de aralarında olduğu kendisini demokrat olarak tanımlayan bir aydın grubu, Kürt sorunundan laiklik, asker ve Kemalizm meselesine, 1915 ve tarihle yüzleşme çabalarından kimlikler arası barışa değin bu şemsiyenin altında sorunlara çözüm bulabileceğini, en azından bu çerçevede oluşacak zeminde yol alınabileceğini düşünüyordu. Bunun kavgasını veriyor, bu fikrin toplumda meşrulaşmasına çalışıyor, demokratikleşme, sivilleşme, kültürel barış meselelerini esas kabul ediyordu.

Ne var ki, bu ülkede akli olanı barındıran süreklilik düşüncesi her zaman zayıf, öfkeyi içeren kopuş fikri ise her zaman kuvvetli olmuştur.

Bugün gençler, genç akademisyenler, muhalif çevreler için, altını çizdiğim dönem ne yazık ki, Cumhuriyetin ilkelerinin örselendiği, kumpaslar ve gizli ajandalarla özdeş kabul ediliyor. Böyle olunca, o evrede atılmış olan “demokrasi, sivilleşme, toplumsal yüzleşme” istikametindeki her adım, bir mücadele sonunda elde edilen her pozitif girdi, bu çevreler tarafından, Erdoğan’ın ve onun karanlık takviminin parçası olarak görülüyor. O dönemdeki kamusal entelektüellerin çabaları (ki değişim ve demokrasi söyleminin taşıyıcıları olmuşlardı), “kullanışlı aptallık”, “işbirlikçilik” gibi tabirlerle anılıyor. O evredeki çabalar, topluma dair kültürel okumalar, kültürel gruplar arası etkileşim arayışları, toplumun siyaseti kuşatması hali bir sapma hali olarak kabul ediliyor.
<blockquote>
<h3><strong>Elbette, 1915 </strong><strong>çıkış noktasıydı. Dink, rejim ve yerleşik zihniyet için en zor, en keskin konuyu toplumun gündemine getirmiş ve oraya yerleşmesini sağlamıştı. Bu gündeme geliş, sadece soykırım tartışmaları bakımından değil, genel olarak hafıza-bellek-toplum ilişkileri, bu ilişkilerin siyasi iklimi kuşatması açısından da kritik bir an oluşturmuştu.</strong></h3>
</blockquote>
Bu bakışın mimarları, ölümüyle bir simge hâline gelen Hrant Dink’i kurucusu olduğu fikri ve siyasi dönemden koparmaya, bunu, onu salt solcu veya salt Ermeni ilan ederek yapmaya çalışıyorlar.

Bunun gerçeklerle örtüşmediği aşikârdır. Hrant Dink, elbet sol kökenliydi, özünde bir solcuydu, ama özgürlükçü bir solcuydu, siyasi liberal değerlerle barışık, onların siyasetini yapan bir solcuydu.

Onu hakkettiği gibi anmak gerek diye düşünüyorum.

Hrant’ı en çok onun demokratik zihniyete yaptığı katkılar tanımlar. Bu katkıların en somut ve güçlü ayağı ise, o dönem ülkedeki demokratikleşme hamlelerine, toplumun (en azından kimi kesimlerinin) “bellek alıştırması”, “kendisiyle, kimliğiyle, tarihiyle yüzleşme” vesilesiyle katılmasını sağlamak olmuştur.

Elbette, 1915 çıkış noktasıydı. Dink, rejim ve yerleşik zihniyet için en zor, en keskin konuyu toplumun gündemine getirmiş ve oraya yerleşmesini sağlamıştı. Bu gündeme geliş, sadece soykırım tartışmaları bakımından değil, genel olarak hafıza-bellek-toplum ilişkileri, bu ilişkilerin siyasi iklimi kuşatması açısından da kritik bir an oluşturmuştu. Diğer bir ifadeyle Hrant, öncelikli olarak azınlıklar, Ermeniler bakımından kültürel öteki, itiraf ve hak meselesini masaya yatırmış, ancak bu girişimi hızla demokratikleşme arayışının genel iklimi ve diğer talepleriyle kesişmiş ve onları desteklemişti. Özetle, bellek alıştırması dalgası (bu konudaki negatif ve pozitif tüm tutumlarla bir bütün olarak) toplumda görme, bilme, talep etme eğilimini beslerken, tekil bir konu olmanın ötesine geçmişti. Nitekim 1915’e ilişkin bu kültürel siyasal iç konuşma ve temas hamlesi, farklı gruplar arasında, örneğin, laik ve dindar kesim arasında kurulan köprülerle, kısmi iç sorgulamalarla el ele, iç içe evrilmiştir.

Bu sadece kendiliğinden bir kesişme hali değildi. Hrant’ın iradesi ve niyeti de bu yöndeydi. O çabalarını demokratik bir proje içine yerleştiriyordu. Kürtlere ve dindar kesimlerin hak taleplerine aynı çerçevede bakıyor, hepsini bir bütün olarak görüyor, yüzleşme, temas ve etkileşim gerekliliği, yeni bir toplumsal sözleşme fikri üzerinden yol alıyordu.

O dönemi hedefine ulaşmasına rağmen önemli bir işlevler yerine getirmiştir. Hrant’ın ayrıcalıklı yeri de buradadır. İlerde daha da büyüyecek demokratik zihniyet tohumlarının atılmasındadır.
<blockquote>
<h3><strong>Hrant, </strong><strong>çıkışları, televizyon konuşmaları, gazetesi ve seferberlik kabiliyetiyle neredeyse tek başına, belki birkaç akademisyenin desteğiyle tabuların üzerine gitti. Arkasına özgül ağırlığı yüksek önemli bir entelektüel kitlesini toplamayı başardı.</strong></h3>
</blockquote>
Açılan kapıdan o kadar çok giren olmuştur ki!

Üniversitelerdeki tarih çalışmalarında Osmanlı’da topluluklar üzerine araştırmaların zirve yapması, bir paradigmanın etkilenmesinde olduğu gibi, pek çok konuda etkileşim ve toplumsal seviyede farkındalık geri döndürülmez bir seviyeye gelmiştir.

Bugün birkaç paragrafta ifade ettiğimiz bu iş, zor, üst düzey cesaret, irade, siyasi akıl ve duygusal akıl birlikteliği gerektiren bir meseleydi. Hrant, çıkışları, televizyon konuşmaları, gazetesi ve seferberlik kabiliyetiyle neredeyse tek başına, belki birkaç akademisyenin desteğiyle tabuların üzerine gitti. Arkasına özgül ağırlığı yüksek önemli bir entelektüel kitlesini toplamayı başardı. Türk insanının, Türkiye demokratlarının başka gayri müslimler olmak üzere tüm azınlıkları, demokrasi ve toplumun kurucu bir unsur olarak keşfetmesini hareket geçiren dalganın başlatıcılarından oldu.

1990’ların sonunda başlayan Hrant’ın ölümüne kadar giden, siyasi evreyi, toplumun, toplumsal dip ve iç dalgaların siyaseti kuşattığı dönem olarak tanımlamak gerekir.

Bu, sadece bir dönem değil, tortular bırakan bir durumdur

Hrant bugün bununla yaşıyor.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 18 Jan 2024 21:55:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/hrant_dink_3.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hrant Dink vurulduğu yerde</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hrant-dink-vuruldugu-yerde-1376</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hrant-dink-vuruldugu-yerde-1376</guid>
                <description><![CDATA[Hrant Dink vurulduğu yerde]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p class="s3"><strong><span class="s2">İ</span><span class="s2">ktidar partisi devlet kurumlar</span><span class="s2">ı </span><span class="s2">i</span><span class="s2">ç</span><span class="s2">inde </span><span class="s2">ö</span><span class="s2">rg</span><span class="s2">ü</span><span class="s2">tl</span><span class="s2">ü </span><span class="s2">farkl</span><span class="s2">ı çı</span><span class="s2">kar gruplar</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">n</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">n, yap</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">lar</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">n i</span><span class="s2">ş</span><span class="s2">ledi</span><span class="s2">ğ</span><span class="s2">i, grupsal hedefleri i</span><span class="s2">ç</span><span class="s2">in kulland</span><span class="s2">ığı </span><span class="s2">bir cinayetin tetik</span><span class="s2">ç</span><span class="s2">ilerini usulen yarg</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">lad</span><span class="s2">ı </span><span class="s2">cezaland</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">rd</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">. Kendini devletin esas sahibi olarak g</span><span class="s2">ö</span><span class="s2">renler, vur emri verenler m</span><span class="s2">ü</span><span class="s2">thi</span><span class="s2">ş </span></strong><span class="s2"><strong>korunuyor.</strong> </span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Agos </span><span class="s4">G</span><span class="s4">azetesi</span><span class="s4">’</span><span class="s4">nin kurucusu ve genel yay</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n y</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">netmeni Hrant Dink katledileli 17 y</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">l oldu. Rakamla s</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">ylenmesinin dile kolay, y</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">rekten s</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">ylenmesinin ne kadar zor oldu</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">unu ailesi, yak</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">nlar</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">ve onu benim gibi sonradan ge</span><span class="s4">ç </span><span class="s4">tan</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">yanlar ama erken kaybedenler bilebilir.</span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Bunu daha da zorla</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">t</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">ran 17 y</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">l i</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">inde </span><span class="s4">ç</span><span class="s4">ok </span><span class="s4">ş</span><span class="s4">ey oldu bu topraklarda. </span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Hrant Dink</span><span class="s5">’</span><span class="s4">i </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">ld</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">ren, teti</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">i </span><span class="s4">ç</span><span class="s4">eken 17 ya</span><span class="s4">şı</span><span class="s4">ndaki Og</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">n Samast 17 y</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">l sonra bu </span><span class="s4">ü</span><span class="s4">lkenin sokaklar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">nda, caddelerinde </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">zg</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">r bir yurtta</span><span class="s4">ş </span><span class="s4">olarak elini kolunu sallayarak serbest</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">e dola</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">abiliyor.</span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Hrant</span><span class="s4">’ı</span><span class="s4">n </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">ld</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">r</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">lmesinin toplumsal, siyasal zeminini olu</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">turanlar, emrini verenler, kollayanlar, s</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">rt</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">s</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">vazlayanlar, y</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">zleri k</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">zarmadan, su</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">luluk duygusu ya</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">amadan ya</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">amaya devam ediyorlar. O g</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">n vur diyenler bug</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">n yine g</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">revlerinin ba</span><span class="s4">şı</span><span class="s4">nda belki de yeni vur emirleri vermekle me</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">guller. Hi</span><span class="s4">ç </span><span class="s4">biri ciddi yarg</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">lanmad</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">, sorguya dahi </span><span class="s4">ç</span><span class="s4">ekilmedi, soru soran olmad</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">veya g</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">revinden al</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">nmad</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">. </span></p>
<p class="s3"><span class="s4">17 y</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">ld</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">r s</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">ren Hrant Dink davalar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">nda ise tam bir m</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">samere ve yery</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">z</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">nde benzerine az rastlan</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">r bir utan</span><span class="s4">ç </span><span class="s4">sergileniyor. T</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">rkiye tarihinin, son yirmi y</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">l</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n kocaman kapkara lekelerinden birinin vesikas</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">sanki mahkeme tutanaklar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">yla doluyor dosyalar. Ama adalete hala </span><span class="s4">ç</span><span class="s4">ok ama </span><span class="s4">ç</span><span class="s4">ok uzaklarday</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">z. </span></p>
<p class="s3"><strong><span class="s6">Uzun bir s</span><span class="s6">ü</span><span class="s6">re, devlet kurumlar</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">na </span><span class="s6">çö</span><span class="s6">reklenmi</span><span class="s6">ş </span><span class="s6">Ergenekon yap</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">lanmas</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">n</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">n cinayetidir diyen davan</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">n avukatlar</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">n</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">n, sevgili Hrant</span><span class="s6">’ı</span><span class="s6">n e</span><span class="s6">ş</span><span class="s6">i Rakel Dink</span><span class="s7">’</span><span class="s6">in, </span><span class="s6">ç</span><span class="s6">ocuklar</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">n</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">n hi</span><span class="s6">ç</span><span class="s6">bir yarg</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">sal talebi yerine getirilmedi. Teti</span><span class="s6">ğ</span><span class="s6">i </span><span class="s6">ç</span><span class="s6">ektirenler b</span><span class="s6">ü</span><span class="s6">y</span><span class="s6">ü</span><span class="s6">k bir el marifetiyle gizlendi.</span></strong></p>
<p class="s3"><span class="s4">15 Temmuz darbe giri</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">imi sonras</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">bir anda cinayetin FET</span><span class="s4">Ö </span><span class="s4">kurgusu oldu</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">una karar verildi. Ama </span><span class="s5">“</span><span class="s4">o zaman </span><span class="s4">İ</span><span class="s4">stanbul Emniyeti h</span><span class="s4">â</span><span class="s4">l</span><span class="s4">â </span><span class="s4">neden yapmas</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">gerekenleri yapm</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">yor, tehditlere kar</span><span class="s4">şı ö</span><span class="s4">nlem alm</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">yor? Cinayeti kim neden engellemedi</span><span class="s4">” </span><span class="s4">gibi sorular</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n yan</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">t</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">hala yok.</span></p>

<blockquote>
<p class="s9"><span class="s2">B</span><span class="s2">u cinayetin bir </span><span class="s2">ö</span><span class="s2">zel yan</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">, tarihsel anlam</span><span class="s2">ı </span><span class="s2">vard</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">. Hrant Dink </span><span class="s2">çı</span><span class="s2">kard</span><span class="s2">ığı </span><span class="s2">Agos Gazetesi ile varl</span><span class="s2">ığı</span><span class="s2">yla devletin unutulmas</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">n</span><span class="s2">ı </span><span class="s2">istedi</span><span class="s2">ğ</span><span class="s2">i 1915</span><span class="s8">’</span><span class="s2">i hat</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">rlatt</span><span class="s2">ığı </span><span class="s2">i</span><span class="s2">ç</span><span class="s2">in hedef se</span><span class="s2">ç</span><span class="s2">ildi. </span><span class="s2">Bunun </span><span class="s2">ü</span><span class="s2">zeri </span><span class="s2">ö</span><span class="s2">rt</span><span class="s2">ü</span><span class="s2">lerek, cinayete kimi muhalif siyasi </span><span class="s2">ç</span><span class="s2">evrelerin, ayd</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">nlar</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">n yapmaya </span><span class="s2">ç</span><span class="s2">al</span><span class="s2">ış</span><span class="s2">t</span><span class="s2">ığı </span><span class="s2">gibi d</span><span class="s2">ö</span><span class="s2">nemin siyasal bir cinayet olarak de</span><span class="s2">ğ</span><span class="s2">erlendirmek, bulan</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">k suda bal</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">k avlamakt</span><span class="s2">ı</span><span class="s2">r. </span></p>
</blockquote>
<p class="s10"><strong><span class="s6">ORTADA C</span><span class="s6">İ</span><span class="s6">DD</span><span class="s6">İ </span><span class="s6">B</span><span class="s6">İ</span><span class="s6">R ALGI OPERASYONU VAR</span></strong></p>
<p class="s10"><span class="s4">İ</span><span class="s4">ktidar partisi devlet kurumlar</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">i</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">inde </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">rg</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">tl</span><span class="s4">ü </span><span class="s4">farkl</span><span class="s4">ı çı</span><span class="s4">kar gruplar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n, yap</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">lar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n i</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">ledi</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">i, grupsal hedefleri i</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">in kulland</span><span class="s4">ığı </span><span class="s4">bir cinayetin tetik</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">ilerini usulen yarg</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">lad</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">cezaland</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">rd</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">. Kendini devletin esas sahibi olarak g</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">renler, vur emri verenler m</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">thi</span><span class="s4">ş </span><span class="s4">korunuyor. </span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Hrant Dink cinayeti, T</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">rkiye</span><span class="s5">’</span><span class="s4">nin kritik bir e</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">ikte oldu</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">u bir d</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">nemin, </span><span class="s4">İ</span><span class="s4">stanbul Vali yard</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">mc</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">s</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n, M</span><span class="s4">İ</span><span class="s4">T, jandarma ve emniyet mensuplar</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">gibi pek </span><span class="s4">ç</span><span class="s4">ok kamu g</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">revlisinin isminin ge</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">ti</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">i ilk cinayetti. </span></p>
<p class="s3"><span class="s6">Hrant Dink, yo</span><span class="s6">ğ</span><span class="s6">un olarak ge</span><span class="s6">ç</span><span class="s6">mi</span><span class="s6">ş</span><span class="s6">le y</span><span class="s6">ü</span><span class="s6">zle</span><span class="s6">ş</span><span class="s6">me </span><span class="s6">ç</span><span class="s6">a</span><span class="s6">ğ</span><span class="s6">r</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">lar</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">n</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">n yap</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">ld</span><span class="s6">ığı</span><span class="s6">, AB giri</span><span class="s6">ş </span><span class="s6">m</span><span class="s6">ü</span><span class="s6">zakerelerin ba</span><span class="s6">ş</span><span class="s6">lad</span><span class="s6">ığı </span><span class="s6">ve demokratik siyasal de</span><span class="s6">ğ</span><span class="s6">i</span><span class="s6">ş</span><span class="s6">im tart</span><span class="s6">ış</span><span class="s6">malar</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">n</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">n en yo</span><span class="s6">ğ</span><span class="s6">un ya</span><span class="s6">ş</span><span class="s6">and</span><span class="s6">ığı</span><span class="s6">, gelece</span><span class="s6">ğ</span><span class="s6">e y</span><span class="s6">ö</span><span class="s6">nelik umutlar</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">n bir par</span><span class="s6">ç</span><span class="s6">a da olsa geli</span><span class="s6">ş</span><span class="s6">ti</span><span class="s6">ğ</span><span class="s6">i bir d</span><span class="s6">ö</span><span class="s6">nemde </span><span class="s6">ö</span><span class="s6">ld</span><span class="s6">ü</span><span class="s6">r</span><span class="s6">ü</span><span class="s6">ld</span><span class="s6">ü</span><span class="s6">. </span></p>
<p class="s3"><strong><span class="s4">Hrant Dink</span><span class="s5">’</span><span class="s4">i </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">ld</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">r</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">lmeden </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">nce, T</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">rkl</span><span class="s4">üğü </span><span class="s4">a</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">a</span><span class="s4">ğı</span><span class="s4">lama iddias</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">yla mahkeme </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">ne </span><span class="s4">çı</span><span class="s4">karan, yarg</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">layan, cezas</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">h</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">zla onaylayan mekanizma ile cinayetin siyasal, psikolojik toplumsal zeminini haz</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">rlayan mekanizman</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n ayn</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">mekanizma oldu</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">u, 17 y</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">ld</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">r s</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">rd</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">r</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">len yarg</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">s</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">recinde g</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">n gibi a</span><span class="s4">çığ</span><span class="s4">a </span><span class="s4">çı</span><span class="s4">km</span><span class="s4">ış </span><span class="s4">durumda. Eskiden bu t</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">rlerine </span><span class="s4">Ö</span><span class="s4">zel Harp Ayg</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">t</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">denirdi.</span></strong></p>
<p class="s3"><span class="s4">Ş</span><span class="s4">imdi </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">zelli</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">i de harpli</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">i de kalmad</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">. Yarg</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n, siyasi otoritenin aleni bir bi</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">imde ve hi</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">bir anayasal, yasal me</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">ruiyet arama gere</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">i duymadan siyasi aparat olarak i</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">ledi</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">i bir d</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">nemde zaten hi</span><span class="s4">ç </span><span class="s4">kimse adaletin yerini bulmas</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">beklemiyor. </span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Ama bu cinayetin bir </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">zel yan</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">, tarihsel anlam</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">vard</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">. Hrant Dink </span><span class="s4">çı</span><span class="s4">kard</span><span class="s4">ığı </span><span class="s4">Agos Gazetesi ile varl</span><span class="s4">ığı</span><span class="s4">yla devletin unutulmas</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">istedi</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">i 1915</span><span class="s5">’</span><span class="s4">i hat</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">rlatt</span><span class="s4">ığı </span><span class="s4">i</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">in hedef se</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">ildi. </span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Bunun </span><span class="s4">ü</span><span class="s4">zeri </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">rt</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">lerek, cinayete kimi muhalif siyasi </span><span class="s4">ç</span><span class="s4">evrelerin, ayd</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">nlar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n yapmaya </span><span class="s4">ç</span><span class="s4">al</span><span class="s4">ış</span><span class="s4">t</span><span class="s4">ığı </span><span class="s4">gibi d</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">nemin siyasal bir cinayet olarak de</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">erlendirmek, bulan</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">k suda bal</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">k avlamakt</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">r. </span></p>
<p class="s3"><span class="s4">B</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">ylesine ink</span><span class="s4">â</span><span class="s4">rc</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">yakla</span><span class="s4">şı</span><span class="s4">mlar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">, ayr</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">mc</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">ve nefret s</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">ylemini, dilini s</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">rd</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">rmek; iktidar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n toplumu kutupla</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">t</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">rma yakla</span><span class="s4">şı</span><span class="s4">mlar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">g</span><span class="s4">üç</span><span class="s4">lendirmesine odun ta</span><span class="s4">şı</span><span class="s4">maktan ba</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">ka bir sonu</span><span class="s4">ç </span><span class="s4">do</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">urmaz. </span></p>
<p class="s9"><span class="s11">Ger</span><span class="s11">ç</span><span class="s11">eklerin </span><span class="s11">ü</span><span class="s11">st</span><span class="s11">ü</span><span class="s11">n</span><span class="s11">ü ö</span><span class="s11">rtme </span><span class="s11">ç</span><span class="s11">abas</span><span class="s11">ı</span><span class="s11">; yeni cinayetlerin, yeni lin</span><span class="s11">ç</span><span class="s11">lerin toplumsal ve siyasal zeminlerini olu</span><span class="s11">ş</span><span class="s11">turmaya </span><span class="s11">ç</span><span class="s11">al</span><span class="s11">ış</span><span class="s11">anlar</span><span class="s11">ı</span><span class="s11">n i</span><span class="s11">ş</span><span class="s11">lerini kolayla</span><span class="s11">ş</span><span class="s11">t</span><span class="s11">ı</span><span class="s11">rd</span><span class="s11">ığı </span><span class="s11">gibi bu topraklar</span><span class="s11">ı</span><span class="s11">n zenginliklerinin de yok olmas</span><span class="s11">ı</span><span class="s11">na, kaybolup gitmesine yol a</span><span class="s11">çı</span><span class="s11">yor.</span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Hrant Dink</span><span class="s5">’</span><span class="s4">i T</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">rkiye</span><span class="s5">’</span><span class="s4">nin Ermeni ger</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">e</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">inden kopararak anlamaya </span><span class="s4">ç</span><span class="s4">al</span><span class="s4">ış</span><span class="s4">anlara, savunanlara </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">ncelikle </span><span class="s4">ş</span><span class="s4">unu </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">neririm: Sahibi, genel yay</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n y</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">netmeni oldu</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">u T</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">rkiye</span><span class="s5">’</span><span class="s4">nin haftal</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">k Ermeni gazetesi Agos Gazetesi</span><span class="s5">’</span><span class="s4">nin ar</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">ivinde yer alan, </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">ld</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">r</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">lmeden </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">nce yazd</span><span class="s4">ığı </span><span class="s4">"Ni</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">in hedef se</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">ildim" ve "Ruh halimin g</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">vercin tedirginli</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">i" ba</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">l</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">kl</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">son iki yaz</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">s</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı </span><a href="http://www.agos.com.tr/"><span class="s12">www.agos.com.tr</span></a><span class="s4">adresinden okusunlar. Sonra da d</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">nemin Genelkurmay Ba</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">kan</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n zehir zemberek a</span><span class="s4">çı</span><span class="s4">klamas</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">na baks</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">nlar. </span></p>

<blockquote>
<p class="s3"><span class="s4">Ger</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">eklerin </span><span class="s4">ü</span><span class="s4">st</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ü ö</span><span class="s4">rtme </span><span class="s4">ç</span><span class="s4">abas</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">; yeni cinayetlerin, yeni lin</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">lerin toplumsal ve siyasal zeminlerini olu</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">turmaya </span><span class="s4">ç</span><span class="s4">al</span><span class="s4">ış</span><span class="s4">anlar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n i</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">lerini kolayla</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">t</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">rd</span><span class="s4">ığı </span><span class="s4">gibi bu topraklar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n zenginliklerinin de yok olmas</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">na, kaybolup gitmesine yol a</span><span class="s4">çı</span><span class="s4">yor. </span></p>
</blockquote>
<p class="s3"><span class="s6">Hat</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">rlamakta yarar var. TBMM</span><span class="s7">’</span><span class="s6">nin son Ermeni </span><span class="s6">ü</span><span class="s6">yesi Garo Paylan, bir y</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">l </span><span class="s6">ö</span><span class="s6">nce bizzat Meclis </span><span class="s6">ü</span><span class="s6">yesi milletvekilleri taraf</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">ndan </span><span class="s6">ı</span><span class="s6">rk</span><span class="s6">çı </span><span class="s6">katillere hedef g</span><span class="s6">ö</span><span class="s6">sterildi, siyasi lin</span><span class="s6">ç </span><span class="s6">edildi, tehdit mesajlar</span><span class="s6">ı </span><span class="s6">g</span><span class="s6">ö</span><span class="s6">nderildi. Neden? T</span><span class="s6">ü</span><span class="s6">rkiye</span><span class="s7">’</span><span class="s6">nin Ermeni ger</span><span class="s6">ç</span><span class="s6">ekli</span><span class="s6">ğ</span><span class="s6">ine t</span><span class="s6">ı</span><span class="s6">pk</span><span class="s6">ı </span><span class="s6">Hrant gibi dikkat </span><span class="s6">ç</span><span class="s6">ekti</span><span class="s6">ğ</span><span class="s6">i i</span><span class="s6">ç</span><span class="s6">in</span><span class="s4">.</span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Bug</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">n cinayetin 17. y</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">l</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">nda Hrant Dink</span><span class="s5">’</span><span class="s4">i sevenler, arkada</span><span class="s4">ş</span><span class="s4">lar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">, ailesi onu anmak i</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">in saat 15.00</span><span class="s5">’</span><span class="s4">te, 23,5 Haf</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">za Mek</span><span class="s4">â</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">(eski Agos b</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">rosu) </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">nde, onun vuruldu</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">u yerde bir araya geliyoruz. </span><span class="s5">“</span><span class="s4">Hrant </span><span class="s4">İç</span><span class="s4">in Adalet</span><span class="s4">” </span><span class="s4">demek i</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">in, itirazlar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">dillendirmek i</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">in, isyanlar</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">n</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">ve taleplerini y</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">ksek sesle ifade etmek i</span><span class="s4">ç</span><span class="s4">in, daha da </span><span class="s4">ç</span><span class="s4">o</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">alarak bir araya gelece</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">iz, onu sayg</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">yla anaca</span><span class="s4">ğı</span><span class="s4">z, </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">zlemimizi s</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">zc</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">klere d</span><span class="s4">ö</span><span class="s4">kece</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">iz. </span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Bu y</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">l Hrant Dink</span><span class="s5">’</span><span class="s4">i anarken, bir s</span><span class="s4">ü</span><span class="s4">re </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">nce yitirdi</span><span class="s4">ğ</span><span class="s4">imiz, Dink ailesinin avukat</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">, ya</span><span class="s4">ğı</span><span class="s4">z Ermeni delikanl</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">s</span><span class="s4">ı </span><span class="s4">Hakan Bak</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">rc</span><span class="s4">ı</span><span class="s4">yan</span><span class="s4">’ı </span><span class="s4">da anaca</span><span class="s4">ğı</span><span class="s4">z. Zaten Hrant da </span><span class="s4">ö</span><span class="s4">yle isterdi. </span></p>
&nbsp;
<p class="s3"><strong><span class="s6">Hakan Tahmaz, Bar</span><span class="s6">ış </span><span class="s6">Vakf</span><span class="s6">ı </span><span class="s6">Ba</span><span class="s6">ş</span><span class="s6">kan</span><span class="s6">ı</span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 18 Jan 2024 21:50:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/hrant_dink_2.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hrant Dink’e saygı, Agos’a alkış</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hrant-dinke-saygi-agosa-alkis-1375</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hrant-dinke-saygi-agosa-alkis-1375</guid>
                <description><![CDATA[Hrant Dink’e saygı, Agos’a alkış]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Açık tehditlere rağmen gazetesinin başında işine devam etmeyi tercih etmesi sadece cesaretle açıklanamaz. Bunun böyle olmadığını Hrant Dink</strong><strong>’in yazdıklarından ve ifadelerinden de anlıyoruz. Bu ü</strong><strong>lkede, değiştirmek istediği şeylere dair tüm yapıp ettiklerine büyük bir vicdani sorumluluk ve ahlakla bağlı olma halinden bağımsız anlaşılamayacak bir duruştur Hrant Dink</strong><strong>’inki.</strong>

1915 yılında pek çok Ermeni aydını gibi tedirginlik içinde yaşayan Jamanak Gazetesi yazarı Yervant Odyan, Mayıs’ın 20’sinde gazetelerde aşağıdaki kanunun yayımlanmış olduğunu gördü:
<em>“Madde 1: Savaş esnasında, ordu, kolordu ve tümen komutanları ve bunların vekilleri ve serbest kuvvet komutanları, halk tarafından her ne şekilde olursa olsun, hükümetin emirlerine ve vatanın savunmasına, huzurun sağlanmasına ilişkin hareketlere ve tertiplere karşı çıkma ve silahla saldırı ve karşı koyma gördüklerinde, askeri kuvvetlerle en sert cezaları vermeye ve sorunu kökünden çözmeye yetkili ve mecburdurlar.</em>

<em>Madde 2: Ordu, bağımsız kolordu ve tümen komutanları, askerliğin gerektirdiği kurallara dayanarak, ajanlık ve ihanet hissettiklerinde, köy ve şehir halkını ayrı ayrı ya da topluca başka yerlere gönderebilir ve ikamet ettirebilirler.” (Yervant Odyan, Lanetli Yıllar, İstanbul</em><em>’</em><em>dan Der Zor</em><em>’a Sürgün ve Geri Dönüş Hikâyem 1914-1919, Ermeniceden çevirenler: Sirvart Malhasyan, Kevort Taşkıran, Aras/Kor Yayınları, Nisan 2022, İstanbul, sayfa 51)</em>

<em>Ermeni Millet Nizamnamesi (1863) olarak bilinen Osmanlı’daki ilk anayasa örneğinin hazı</em><em>rlayıcılarından ve daha sonra da Kanun-i Esasi</em><em>’nin yazımı</em><em>nda Mithat Paşa</em><em>’ya yardımcı olan Krikor Odyan’ın yeğeni olan Yervant Odyan, bu iki maddeyi okuduğu andaki duygularını şöyle ifade ediyor: “İki maddeden oluşan bu kısa kanun 1,5 milyon Ermeni</em><em>’nin ölüm kararıydı. Ama o sıralarda felaketin büyüklüğünü anlayamadık.”</em>

Aynı sayfanın dipnotunda da önemli bir tarihsel hatırlatma yer alıyor: <em>“</em><em>20 Mayıs 1331/2 Haziran 1915. Osmanlı Devleti, Nisan 1915</em><em>’te Zeytun Ermenilerini Konya</em><em>’ya göç ettirdi. Daha sonra bu kararın kapsamı genişletildi ve 27 Mayıs 1915</em><em>’te Ermenilerin Halep, Musul ve Der Zor</em><em>’a göç ettirilmelerine dair kanun çıkarıldı. Ermenilerin zorunlu göçüyle ilgili </em><em>‘Tehcir Kanunu</em><em>’ olarak bilinen bu kanun, Dahiliye Nazırı Talat Bey</em><em>’in girişimleriyle 27 Mayıs 1915 tarihinde sunulmuş, 1 Haziran</em><em>’da Meclis-i Vükela tarafından karara bağlanmış ve 2 Haziran 1915</em><em>’te yayımlanarak yürürlüğe konulmuştur.” </em>

Gazeteciliği yanında, Yoldaş Pançuni’nin de aralarında bulunduğu birçok kitaba imza atmış olan, aynı zamanda bir hiciv üstadı olarak da bildiğimiz Odyan’ın hayatını sonradan okumamış olsaydık, öyle bir sürgünden sağ dönebileceğine ihtimal verir miydik?

19 Ocak 2007 günü, genel yayın yönetmeni olduğu Agos gazetesinin Şişli Halaskârgazi Caddesi üzerindeki binası önünde silahlı saldırı sonucu katledilmeden önce yüreğinde hissettiği “güvercin tedirginliği”ni yazmış olan Hrant Dink, kuşkusuz 92 yıl önce Yervant Odyan’ın ve daha binlercesinin neler hissettiği ve yaşadığını da biliyordu.

Büyük emeklerle ve sınırlı imkanlarla var ettiği Agos gazetesi de zaten bu bilme halinin en bilince çıkarılmış örneklerinden biridir.

Hedef haline getirildiği süreçte, davet edildiği İstanbul Valiliği’nde de uyarılmıştı. Hrant Dink cinayetiyle ilgili davada, MİT'ten geldiği belirtilen bir yazıda, “Hrant Dink'in İstanbul Valiliğine çağrılmasının teşkilatın bilgisi dahilinde olup olmadığı” yönündeki soruya karşılık, “Hrant Dink'in İstanbul Valiliğine çağrılması müsteşarlığımızın bilgisi dahilindedir. Kendisine Sabiha Gökçen ile ilgili yazdığı yazının toplumsal infiale sebep olabileceği hatırlatılmıştır” ifadeleri kullanılmıştı.
<blockquote><strong> </strong><strong>Devlet cephesinin asrı aşa refleksi, daha sonrasında da kendisini yeniden üreterek yoluna devam etti, ediyor. </strong><strong>‘Barış’, ‘çözüm</strong><strong>’ gibi kavramların tartışılmasının dahi suç haline getirildiği bu iklimde gelinen aşamanın kendi içindeki farklılıkları dahi </strong><strong>‘torbacılara</strong><strong>’ havale edilen cinayetlerle çözme yoluna gittiğine Sinan Ateş cinayeti kanıttır. İktidar ittifakı</strong><strong>, varlığını devam ettirebilmeyi bir cinayetin üstüne nereye kadar gideceği ile sınıyor.</strong></blockquote>
Dostlarından da gelen uyarılara rağmen Hrant Dink, ülkeden ayrılmamayı tercih etti. Gerisini hepimiz biliyoruz.

Açık tehditlere rağmen gazetesinin başında işine devam etmeyi tercih etmesi sadece cesaretle açıklanamaz. Bunun böyle olmadığını Hrant Dink’in yazdıklarından ve ifadelerinden de anlıyoruz. Bu ülkede, değiştirmek istediği şeylere dair tüm yapıp ettiklerine büyük bir vicdani sorumluluk ve ahlakla bağlı olma halinden bağımsız anlaşılamayacak bir duruştur Hrant Dink’inki.

Ucu bucağı görünmeyen bir kitleyle cenazesi son yolculuğuna uğurlanırken atılan “Hepimiz Hrant’ın, Hepimiz Ermeni’yiz” sloganı onun bu duruşuna karşı da bir selamlama gidiydi.

<img class="alignnone size-full wp-image-98719" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/01/hrant-dink-agos-gazetesi-704_2-41.jpg" alt="" width="1200" height="675" />

Devletin kolluk güçlerinin katil Ogün Samast ile Türk bayrağı önünde hatıra fotoğraf çektirmesi, Beşiktaş’ta görülen duruşmalara sanıkları getiren Jandarma cezaevi aracındaki “Ya sev ya terk et” yazısı, iktidarın davayı manipüle etme amaçlı hamleleri de Odyan’ın ifadesiyle ‘Lanetli Yıllar’ın devam kareleri olarak hafızaları kazındı.

Trabzon'da 5 Şubat 2005 tarihinde Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro'nun tetiği çektiğinde 16 yaşında olan Oğuzhan Akdin tarafından katledilmesinden iki yıl sonra Hrant Dink’in 17 yaşındaki Ogün Samast tarafından katli, 1915 yılının 20 Mayıs’ında gazetelerde yayımlanan o iki maddelik kanunda yazılanlar kadar net, hükmü önceden verilmiş ve ayrıntılarına kadar hesap edilmiş bir planın icrasıydı. Tetiği çekenlerin 18 yaşından küçük olmaları gibi ayrıntılara kadar düşünülmüş olan bu cinayetlere, üç ay sonra 18 Nisan 2007’de Malatya’da İncil satan Zirve Yayınevi’nde biri Alman ikisi Türk üç Hristiyan’ın boğazları kesilerek katledilmeleri eklendi.

Türkiye’de Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinin tartışıldığı dönemde, devletin içindeki fren sistemi de psikolojik savaş senaryolarıyla hükmünü böyle icra ediyordu.

Devlet cephesinin asrı aşa refleksi, daha sonrasında da kendisini yeniden üreterek yoluna devam etti, ediyor. ‘Barış’, ‘çözüm’ gibi kavramların tartışılmasının dahi suç haline getirildiği bu iklimde gelinen aşamanın kendi içindeki farklılıkları dahi ‘torbacılara’ havale edilen cinayetlerle çözme yoluna gittiğine Sinan Ateş cinayeti kanıttır. İktidar ittifakı, varlığını devam ettirebilmeyi bir cinayetin üstüne nereye kadar gideceği ile sınıyor.
Tüm bu karanlık manzara içinde Hrant Dink, kişiliği ve eylemiyle Türkiye’de soykırım gerçekliğiyle yüzleşmeye çağrı bakımından söküp atılması imkansız bir sembol haline geldi. Bu açıdan en etkili sembol olduğunu söylemek de herhalde abartı sayılamaz.

‘Yerli ve millilik’ söylemi üzerinden iktidarlarını sürdürmek isteyenlerin yıllar sonra ne kadar hatırlanacağını göreceğiz. Hrant Dink’in köklerinin, evrensel olduğu kadar yerlilik bakımından da onlarla kıyaslanamayacak kadar güçlü olduğunu söylemek ise bir kehanet sayılmamalı.
Bu yıl Hrant Dink ile birlikte, onun davasında uzun yıllar adalet mücadelesinin titiz ve kararlı temsilcisi olan sevgili dostumuz Avukat Hakan Bakırcıoğlu’nu da anıyoruz.
<blockquote><strong>Agos yıllar içinde, Ermeni gerçekliğinin gündemleşmesi açısından güçlü bir etki gösterdi. Bu açıdan sembolik anlamının bir gazeteden daha fazlası olduğ</strong><strong>una şüphe yok. Basılı bir gazete çıkarmaya devam etmenin günümüzdeki devasa maliyeti de düşünüldüğünde, mutfağından muhabirlerine ve okurlarına kadar Agos</strong><strong>’u yaşatmaya devam edenler takdiri hak ediyor.</strong></blockquote>
<h3><strong>AGOS’A ALKIŞ</strong></h3>
5 Nisan 1996’da yayın hayatına başlayan Agos, Hrant Dink katledildiğinde 11 yaşındaydı. Acı, hüzün ve mücadeleyle dolu bir tarihin ardından, bugün 28 yaşında. Hrant Dink katledildikten sonra, aralarında dostlarının da olduğu birçok kişi Agos’un yoluna güçlenerek devam etmesi için omuz verdi.

Ancak hayatın doğal yasası zamanla hükmünü icra ediyor ve fırtınalı zamanların güçlü dalgaları geri çekildiğinde deniz yine kendi yatağıyla baş başa kalıyor. Hele sisli havalarda o denizde yol almaya çalışmak o kadar kolay değil.

Agos yıllar içinde, Ermeni gerçekliğinin gündemleşmesi açısından güçlü bir etki gösterdi. Bu açıdan sembolik anlamının bir gazeteden daha fazlası olduğuna şüphe yok. Basılı bir gazete çıkarmaya devam etmenin günümüzdeki devasa maliyeti de düşünüldüğünde, mutfağından muhabirlerine ve okurlarına kadar Agos’u yaşatmaya devam edenler takdiri hak ediyor.

Gazeteyi kuran ve her türlü kuşatmaya rağmen yaşatmaya çabalayan Hrant Dink’i sevgi ve saygıyla anarken, onun ardından uzun yıllardır Agos’u kalitesini koruyarak yaşatanları da alkışlayalım.

&nbsp;

<strong>Fatih Polat, Gazeteci</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 18 Jan 2024 21:55:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/hrant_dink-2.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kişilik suikastlarının 50 tonu: “Bedelli eleştirmenlik” çağında Siyonizm, yolsuzluk vs. karşıtı olmak</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kisilik-suikastlarinin-50-tonu-bedelli-elestirmenlik-caginda-siyonizm-yolsuzluk-vd-karsiti-olmak-1325</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kisilik-suikastlarinin-50-tonu-bedelli-elestirmenlik-caginda-siyonizm-yolsuzluk-vd-karsiti-olmak-1325</guid>
                <description><![CDATA[Kişilik suikastlarının 50 tonu: “Bedelli eleştirmenlik” çağında Siyonizm, yolsuzluk vs. karşıtı olmak]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Eleştirilere, hoşlanılmayan görüşleri seslendirenlere sözlü iftiralar yapmakla yetinmeyip onları işlerinden etme, haklarından mahrum kılma, yasal kovuşturma hatta hapis cezasıyla karşı karşıya bırakma da hem Türkiye’de hem dünyada giderek daha sık görülen pratikler oldu ne yazık ki. Eleştirenlere <em>bedel ödetilmesinin</em> neredeyse normalleşmeye başlaması insanlığın vardığı noktanın vahim bir yansıması.</strong>

Avusturya asıllı büyük felsefeci Karl Popper’ın eserleriyle ilk kez ODTÜ’de öğrenci olduğum yıllarda tanıştım. Eski bir <a href="https://www.tepav.org.tr/tr/kose-yazisi/s/2525">yazımda</a> da anlattığım gibi, 20. yüzyılın en önemli felsefecilerinden olan Popper’ın başta <em>yanlışlanabilirlik kriteri/ilkesi</em> olmak üzerine bilim felsefesine yaptığı katkıları keşfetmem, entelektüel gelişimimdeki dönüm noktalarından biri oldu.

Popper anılarında, bilimsel önermeleri (bilimsel olmadığı halde bazen bilimselmiş gibi gözüken ya da gösterilen) <em>bilimselimsi </em>önermelerden ayırmaya yarayacak bir kriter olarak <em>yanlışlanabilirlik</em> ilkesini keşfetmesine zemin hazırlayan bir gözlemini anlatır. Gözlem Marx'ın tarih, Freud'un psikanaliz ve Adler'in bireysel psikoloji teorileri etrafında yapılan ve Popper’ın çok genç yaşlarında tanık olduğu tartışmalara dayanır. Bu gözleme göre, bu teorilerin <em>angaje</em> taraftarları kendi destekledikleri teoriye dair

<strong>Eleştirilere</strong> <strong>kulak vermek yerine eleştirenlerin kimliğine odaklanmak</strong>

diye özetlenebilecek<em> ortak</em> yönteme çokça başvurmaktadır. Mesela angaje Marksistlere göre, Marx’ın tarih kuramına yönelik eleştiri ya da itirazlar, eleştirenlerin sınıf çıkarlarının tehdit altında olduğunu hissetmelerinden kaynaklanır. Benzer biçimde angaje Freudçular psikanalizi eleştirenlerin, bunu çocukluklarında başlarına gelenlerle ya da Oedipus kompleksleriyle yüzleşmek istemedikleri için yaptıklarını iddia ederler. Keza Adler'in bireysel psikolojisini eleştirenlerin bu tavırlarının altında aşağılık kompleksleri yatmaktadır.

Genç Popper eleştirileri onların içeriklerini değerlendirerek değil kimden geldiklerine dair (çoğu da doğrulanamaz/ispatlanamaz) tanımlar/suçlamalarla geçersiz kılmaya çalışmak biçimindeki bu eğilimi gözlemekten büyük rahatsızlık duyar. Rahatsızlık duyar çünkü bir görüşün geçerliliğini savunmak için onu eleştirenlere saldırmaya kalkmak, eleştirenin kim olduğundan bağımsız olarak hatalı ya da yanlış olan yanlarını saptamayı ve belki tamir etmeyi imkânsız kılmaktadır.

Popper’ın anlattığı rahatsızlığın benzerini ben de, en azından onun eserleriyle tanıştığım yaşlardan itibaren hissettim. Zaman içinde, eleştirileri cevapla(ma)mak için eleştirenlerin kişiliğine dayalı itiraz ya da karşı önermelere  başvurmanın ardında yatan nedenlerin basit entelektüel yetersizlikten, ciddi ahlaki zafiyetlere ve kişilik bozukluklarına uzanan geniş bir aralıkta yer aldığını fark ettim. Sonradan Latince <em>ad hominem </em>sıfatıyla tanımlandığını öğrendiğim bu tür önermelere <em>(argumentum ad hominem)</em> Türkçe’de

<strong>Kişi karalama safsatası</strong>

deniyor. <em>Safsata</em> (İngilizce f<em>allacy</em>; Osmanlıca <em>kıyas-ı batıl</em>) mantıkçıların <em>mantıksızca </em>akıl yürütme/muhakemeye dayalı önermeleri (iddiaları) tarif etmekte kullandıkları teknik bir terim. <em>Kişi karalama safsatası</em> da mantıksız akıl yürütme eyleminin çok sayıdaki yaygın, sık rastlanan türlerinden biri.
<blockquote><strong>Eleştirilere, hoşlanılmayan görüşleri seslendirenlere sözlü iftiralar yapmakla yetinmeyip onları işlerinden etme, haklarından mahrum kılma, yasal kovuşturma hatta hapis cezasıyla karşı karşıya bırakma da hem Türkiye’de hem dünyada giderek daha sık görülen pratikler oldu ne yazık ki.</strong></blockquote>
Türkiye’deki kullanımı son yıllarda tarihte hiç olmadığı kadar artmış durumda olan bu safsata türünü özellikle profesyonel siyasetçilerin ya da siyasi tartışmalara girmeye hevesli amatörlerin ağzından duymadığımız gün neredeyse geçmiyor. Türkiye’de şimdilerde ulaştığı tarihi zirvesine giden süreç biraz daha erken başladı ama son yıllar, bu karalama hatta çamur atmaların dünyada da <em>yeniden</em> yaygınlaşmasına tanık oldu. Pek çok ülkede yolsuzluk yaptığı, görevi kötüye kullandığı ya da ihmal ettiği, kanunsuz/usulsüz işler çevirdiği iddia edilenler bu iddiaları çürütmeye çalışmak yerine, iddiaları seslendirenleri terörist, bölücü, vatan haini, bayrağa/ezana saygı göstermeyen vs. olmakla suçluyorlar (safsatanın kullanımının yaygınlığı yolsuzluk, kanunsuzluk, usulsüzlük vb.’nin yaygınlığıyla da doğru orantılı kuşkusuz).

Gerçekten de kişi karalama safsatasının kullanımı bazen mantıklı (ya da mantıkla) muhakeme yapma becerisi gelişmemiş insanların entelektüel zafiyetinin yansıması ama son zamanlarda Türkiye ve dünyada asıl yaygın olan biçimi entelektüel zafiyetten çok ahlaki zafiyetten kaynaklanan bilinçli kullanımları. Tabii bilinçli yapılanlar basit mantık hatalarından ziyade düşük ahlak göstergesi iftiralar ya da İngilizcede dendiği gibi <em>kişilik suikasti</em> (<em>character assasination</em>) girişimleri aslında. Eleştirilere, hoşlanılmayan görüşleri seslendirenlere sözlü iftiralar yapmakla yetinmeyip onları işlerinden etme, haklarından mahrum kılma, yasal kovuşturma hatta hapis cezasıyla karşı karşıya bırakma da hem Türkiye’de hem dünyada giderek daha sık görülen pratikler oldu ne yazık ki. Eleştirenlere <em>bedel ödetilmesinin</em> neredeyse normalleşmeye başlaması insanlığın vardığı noktanın vahim bir yansıması. Düzgün bir insana o kadar da olmaz dedirten,

<strong>Eleştirenleri mahkûm ettirmek için aleyhlerine deliller üretmek</strong>

veya gerçekleri akıl almaz yorumlarla çarpıtarak eleştiri yapanların kariyerlerini, kazançlarını tehdit etmek gibi uygulamalara bile giderek daha fazla rastlıyoruz maalesef. Mesela Türkiye’de spesifik bir inşaat şirketine rant yaratmaktan başka bir amacı olmayan bir AVM projesinin Gezi Parkı’nın ortasında hayata geçirilmesine itiraz ettikleri için hain sıfatı yapıştırılarak mahkûm edilen, hayatı karartılan insanların durumunu yıllardır esefle ve insanlığımızdan utanarak izliyoruz çaresizce. Ama Gezi davasının serencamını bu ülkede yaşayan hemen herkes bildiği için, ben bu yazıda güncel başka bir örnekten, İsrail’de geçen yıl 7 Ekim’de olup bitenlerden sonraki kimi gelişmelerden söz etmek istiyorum.

Hatırlanacağı gibi geçen yılın 7 Ekim’inde Hamas İsrail’de sivil hedefleri de vuran bir füze saldırısı yaptı. Saldırıda ölen ve yaralananların yanı sıra çok sayıda sivil de Hamas tarafından rehin alındı. Tek başına bakıldığında Hamas’ın yaptığını onaylamak mümkün olmasa da İsrail’in orantısız misillemesi ve çoluk çocuk, hasta sağlam, yaşlı genç demeden Gazze’nin sivil halkına hayatı cehennem eden saldırıları çok geçmeden dünya kamuoyunun İsrail’e tepki göstermeye başlamasına neden oldu.
<blockquote><strong>Bu eleştirileri yapanlara getirilen standart suçlama antisemitlikti. Yani İsrail yönetimini ve ordusunu eleştiren herkes, eleştirisinde doğruluk payı olup olmadığına bakılmaksızın Yahudilikten nefret eden ırkçılar olarak yaftalandı. Bu <em>ad hominem </em>saldırıya aldırmadan eleştirmeye devam edenler ya da etme potansiyeli olanlar için daha şiddetli “önlemler” de düşünüldü.</strong></blockquote>
<strong>İsrail’in “devlet terörizmi”</strong>

diye adlandırılması tuhaf kaçmayacak türden abartılı ve adaletsiz tepkisi, dünyanın her yerinde İsrail’e ve İsrail’i destekleyen ABD, İngiltere gibi ülkelerin yönetimlerine karşı da giderek büyüyen ve yaygınlaşan protestolara neden oldu. Bunun üzerine Başbakan Netanyahu başkanlığındaki İsrail yönetimi ve dünyanın değişik yerlerinde yaşayan Netanyahu sempatizanı çevreler İsrail ordusunun Gazze’de yaşayan sivillere yönelik zulmünü eleştiren, protesto eden herkese (ve özellikle de ünlülere) yönelik çirkin bir karşı propaganda ve tehdit kampanyası başlattı. Özelde Gazze operasyonunu daha genelde İsrail yönetiminin işgal edilen toprakları Yahudi yerleşimine açma konusunda süregelen tavizsiz tutumunu eleştiren herkes kişi karalama safsatasının deneme tahtalarına dönüştürüldü. Bu eleştirileri yapanlara getirilen standart suçlama antisemitlikti. Yani İsrail yönetimini ve ordusunu eleştiren herkes, eleştirisinde doğruluk payı olup olmadığına bakılmaksızın Yahudilikten nefret eden ırkçılar olarak yaftalandı. Bu <em>ad hominem </em>saldırıya aldırmadan eleştirmeye devam edenler ya da etme potansiyeli olanlar için daha şiddetli “önlemler” de düşünüldü.

Mesela ABD’de, İsrail’in 7 Ekim sonrası tutumunu eleştiren pek çok kişi artan yoğunlukta antisemitizm suçlamalarına maruz bırakılmakla kalmayıp, haklarında açılan davalarla, işten çıkarılma tehditleri vd. ile uğraşmaya zorlandılar. Sadece birkaçını anmak gerekirse, bazı finans ve avukatlık şirketlerinin yöneticilerinden Filistin’i destekleyen dilekçe vb.’ne imza atan öğrencilerin kara listeye alınacağına ve iş başvurularının değerlendirilmeyeceğine dair, McCarthy dönemini hortlatan açıklamalar geldi. Teknoloji konferansları düzenleyen bir şirketin yöneticisi olan Paddy Cosgrave Twitter’da “savaş suçu müttefiklerden de gelse savaş suçudur; adını koymak lazım” şeklinde bir paylaşım yapması üzerine Meta (Facebook, Whatsapp, Instagram vd’nin sahibi olan şirket), Google, Amazon ve Intel’in konferansa katılımlarını iptal etmesi yüzünden işinden istifa etmek zorunda kaldı. Cosgrave, tıpkı Türkiye’deki bezer durumlarda sıkça rastladığımız gibi “terörist destekçisi” olmakla da suçlandı.

Yine ABD’de yüzlerce avukat, hukuk bürosu ve kuruluş, resmî yetkilileri İsrail’in Gazze’de yaptıklarını eleştiren ya da <em>barışçı yollardan</em> protesto eden Amerikan vatandaşlarının haklarını korumaya davet eden bir <a href="https://shorturl.at/drzBQ">açık mektup</a> yayınlamak zorunluluğu hissetti. Mektubu imzalayanlar, seçimle gelen pek çok resmî görevlinin İsrail’in yaptıklarını eleştirenleri antisemit ve terörist olmakla suçladığına ve polisi, eleştirenlerin üzerlerine saldığına da dikkat çekti (tanıdık geliyor mu?) Paddy Cosgrave’i işinden eden Meta şirketi, Filistin yanlısı bir paylaşım yapan ünlü gazeteci ve aktivist Shaun King’in Facebook paylaşımını silmekle kalmadı, onun Instagram’ı kullanmasını da yasakladı. Hatta King’i destekleyen ve Instagram’a dönmesini isteyen ünlü Hollywood oyuncusu Milla Jovovich de daha sonra bir özür mesajı yayınlamak zorunda bırakıldı. Yine Hollywood’da, birçok ünlü oyuncunun menajeri olan ve Jovovich’in başına gelenlerin aynını yaşayan Maha Dakhil de bir özür mesajı yayınlamaya mecbur edildi (çirkefçe –ve tanıdık– değil mi?)
<blockquote><strong>Düşünce özgürlüğünün yanı sıra, her türlü azınlığa önyargılı ve ayrımcı davranış karşıtı pozisyonuyla bilinen bir Siyaset Bilimi profesörü olsa da, Claudine Gay tartışma üslûbunu kibar, akılcı ve uygar bir çerçevede tutmaya alışmış bir entelektüel olarak suçlamalara aynı sertlikte ve keskinlikte cevap veremedi</strong></blockquote>
Benzer örneklerin yüzlercesini saymak mümkün ama meslek icabı beni nispeten daha fazla ilgilendiren akademisyenlerin hedef alındığı vakalar. Burada sadece iki örneği anayım. Rahatsız edici ilk örnek <em>e-Life</em> adlı bilimsel derginin baş editörü Profesör Michael Eisen’in Amerika’nın <em>Zaytung</em>’u sayılabilecek olan mizah dergisi <em>the Onion</em>’da çıkan bir yazıyı Twitter’dan paylaştığı için görevden alınmasıydı. <em>The Onion</em>’daki yazı, hiç kimsenin önce Hamas’ı lanetlemeden İsrail’i eleştirmemesi gerektiğine dair görüşleri sarkazm yaparak eleştiriyordu. Üstelik <em>e-Life</em>’ın yayıncısı, Michael Eisen’ın editörlük görevinden alınmasının gerekçesinin bu yazıyı paylaşması olduğunu da açık açık ifade etti utanmadan. (Prof. Eisen’ın başına gelenleri Türkiye’de <em>Serbestiyet</em> de <a href="https://shorturl.at/biruR">haber</a> yaptı.) Dünyanın dört bir tarafından iki bin civarında akademisyen Michael Eisen’ın görevden alınmasını kınayan bir <a href="https://shorturl.at/mJLTY">açık mektup</a>  yayınladı ama karar değişmedi. Kuşkusuz

<strong>Akademisyenlere yönelik baskı </strong>

konusundaki en sansasyonel ve şaşırtıcı örnek dünyanın en iyi birkaç üniversitesinden biri olan Harvard’ın rektörü Prof. Claudine Gay’in istifaya zorlanması oldu. Harvard’ın neredeyse 400 yıllık tarihindeki ilk siyah (ve ikinci kadın) rektörü olan Gay, göreve geleli üç ay henüz dolmuşken, üniversitede Hamas’ın 7 Ekim saldırısı sonrası yaşananlara tanık oldu. Kampüste bazı öğrencilerin <em>intifada</em> çağrısı yapan sloganlar attığı gösterilere karşı sessiz kalması yüzünden giderek artan antisemitizm suçlamalarına maruz kaldı. Aralık ayında Kongre’de konuyla ilgili olarak düzenlenen bir toplantıda çoğu Cumhuriyetçi olan Kongre üyelerinin baskı ve sataşmaları ile de karşılaşan Prof. Gay, Harvard’ın geleneğinin “düşünce ve ifade özgürlüğünü hiçbir biçimde kısıtlamamak” olduğunu, kendisinin de kampüs gösterilerine bu gelenek ve ilkeler çerçevesinde yaklaştığını söyleyerek savunma yaptı. Düşünce özgürlüğünün yanı sıra, her türlü azınlığa önyargılı ve ayrımcı davranış karşıtı pozisyonuyla bilinen bir Siyaset Bilimi profesörü olsa da, Claudine Gay tartışma üslûbunu kibar, akılcı ve uygar bir çerçevede tutmaya alışmış bir entelektüel olarak suçlamalara aynı sertlikte ve keskinlikte cevap veremedi. Kongre ve kongre-dışı Netanyahu-çizgisi hayranı grupların, “intifada” çağrılarının aslında şiddete çağrı olduğu ve düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmemesi gerektiği yolundaki –doğruluk payı olan ancak uygar tartışma zeminini ortadan kaldıran bir üslupla yapılan– eleştirilerine karşı yeterince güçlü bir savunma yapamadı. Ancak Prof. Gay’i istifaya zorlayan asıl entrikalar Kongre toplantısı sonrasında başladı.

Yeni dünya düzeninde benzerlerine Türkiye’de de, dünyanın başka ülkelerinde de maalesef mebzul miktarda rastladığımız, amacına ulaşmak için her yolu mübah sayan türden, “şöhreti/pozisyonu/yetkisi/serveti yüksek-ahlaki değerleri/dürüstlük kaygıları düşük” Christopher Rufo ve Bill Oxman gibi tipler Gay’e karşı, akademik çalışmalarında intihal yaptığına dair abartılı ve çarpıtılmış iddialarla dolu bir kampanya başlattı. <em>New York Post</em> ve <em>Washington Free Beacon</em> gibi kendilerine gazete diyen propaganda broşürleri eliyle köpürtülen kampanya, Gay’in, Harvard’ın bu tartışmaların ortasında yer almasını istemediği için karar verdiğini açıkladığı istifasıyla sonuçlandı.

<strong>Sonuç olarak</strong>

mevcut İsrail yönetimi Hamas’ın yaptıklarından dolayı bütün Gazze halkını, İsrail ordusu eliyle yürütülen orantısız, hatta insanlık dışı şiddete maruz bırakmak ve evlerinden, vatanlarından etmeye çalışmakla kalmıyor; kontrol ettiği gruplar ve dünyadaki sempatizanları eliyle Gazze’deki durumu ya da daha genel olarak Siyonizmi eleştiren herkesi antisemit, Holocost inkarcısı vb. suçlamalar yönelterek ve çirkin baskı taktikleri uygulayarak sindirmeye çalışıyor. Ne yazık ki bunların ipliğini pazara ve sindirme taktiklerini boşa çıkartmanın, bilimsel tartışmalardakine benzer, Popper’ın yanlışlanabilirlik kriterini uygulamak kadar basit bir yolu yok. Yine de umut veren bir gelişme Güney Afrika’nın İsrail yönetimini Uluslararası Adalet Divanı’na götürmesinin dünyanın her yanından aldığı olumlu tepkiler. Bu cesur girişim İsrail yönetiminin saldırganlığına ve haksız propagandasına panzehir üretme yolunda tarihsel bir adım olacak gibi gözüküyor. Kişi karalamadan en vahim hak ihlallerine giden hukuksuzluk koridorunda dolaşan Türkiye’deki durum için umutlanacak neden ise şimdilik ufukta gözükmüyor ne yazık ki.

&nbsp;

<strong>Serdar Sayan, Prof. Dr., </strong><strong>Sosyal Politikalar Araştırma Merkezi (SPM) Kurucu Direktörü</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Jan 2024 21:40:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/Firefly-man-points-another-man-with-his-finger-in-silhouette-back-light-black-and-white-25948-scaled.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sadece anketlere bakarak karar vermeyelim</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sadece-anketlere-bakarak-karar-vermeyelim-1275</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sadece-anketlere-bakarak-karar-vermeyelim-1275</guid>
                <description><![CDATA[Sadece anketlere bakarak karar vermeyelim]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Partilerin yönetim kadroları aday bolluğu karşısında makul bir tercih yapabilmek için muhtelif yöntemlere başvuruyorlar. Bunlardan bir tanesi de anket yaptırmak. Lider kadroları, her nedense anketlere bir tür kutsallık atfediyor, bazı tercihlerini “anketler yaptırdık hep o isim çıktı” türünden gerekçelerle savunuyorlar. </strong>

Belediye seçimleri yaklaşırken siyasi partilerimiz aday belirleme telaşına düşmüş bulunuyorlar. Aday belirlemek kolay değil. Partiye hizmet ettiğini, çevrede sevildiğini, çok donanımlı olduğunu veya muhtelif meziyetleri olduğunu ileri süren yeni adaylar, hâlihazırda belediye başkanı olup da görevlerini başarıyla yürüttüğünü düşünenler, partinin ileri gelenleri tarafından aday olması telkin edilenler, hatta biz de şansımızı deneyelim diyenler adaylık için başvuruyorlar, parti liderlerinin kapısını aşındırıyorlar, kendilerinin aday yapılmasını istiyorlar. Partilerin yönetim kadroları aday bolluğu karşısında makul bir tercih yapabilmek için muhtelif yöntemlere başvuruyorlar. Bunlardan bir tanesi de anket yaptırmak. Lider kadroları, her nedense anketlere bir tür kutsallık atfediyor, bazı tercihlerini “anketler yaptırdık hep o isim çıktı” türünden gerekçelerle savunuyorlar.

Anketler daha dar bir örneğin görüşlerine başvurarak geniş bir kitlenin tercihlerini ölçmek için kullanılan teknik bir araçtır. Anketlerin belirli bir hata payı içinde güvenilir olmaları için, yapılmaları sırasında bir dizi kurala titizlikle riayet edilmesi gerekir. Birinci kural, seçilecek örneğin tercihleri öğrenilmek istenen kitleyi temsil kabiliyetini haiz olması gerektiğidir. Bunun için de kimlerden oluştuğu bilinen kitlenin içinden görüşleri alınmak üzere seçilecek kişilerin tamamen tesadüfi yöntemlerle seçilmesi lazımdır. Görüş belirtmeyenlerin yerini alacak kişilerin dahi tesadüfilik niteliğini koruyan usullere göre seçilmesi gerekmektedir.

İkinci olarak, anketler belirli bir kitlenin anlık fotoğrafını çekmek özelliğine sahip olmalıdır. Dolayısıyla, günlerce süremez, 24 veya bilemediniz 48 saat içinde tamamlanmaları gerekir. Tabii, burada sözünü ettiğim, insanların zaman içinde fikir ve tercihlerini değiştirebildiği siyasi mahiyetteki anketlerdir. Yoksa insanların portakalı mı, elmayı mı daha çok sevdiklerini öğrenmek istiyorsanız, bu tercih oldukça sabit olduğu için, anket faaliyetini bir aya da yayabilirsiniz. Ama bir kişinin bir adayı daha önceden tanıyıp tanımadığı, oyunu kime vereceği gibi hususlar kısa süreler içinde değişime uğrayabilecek tercihlerdir.

Üçüncü olarak, anketi yapanın anketi cevaplayacak kişiyi şu veya bu şekilde etkilememesi esastır. Anket görüşü istenen bir kişiye gönderiliyorsa, cevaplayanın kendisinden belirli bir cevabın beklendiği hissine kapılmaması gerekir. Aynı husus telefonla alınan görüşler için de geçerlidir. Yüz yüze görüşme yapılacaksa, anketörün giyiminden ve kullandığı dilden tutun, her türlü hareketinin kendisini taraf olduğu duygusunu yaratacak nitelikte olmamasına azami dikkat göstermesi zorunludur. Eğer anketör şu kişinin, filanca teşkilatın veya falanca kliğin adamı diye algılanırsa, verilen cevapların samimiyetsiz olma olasılığı çok yüksektir.

Son bir husus daha var ki, anketlerle değil de anketi yapanlarla ilgili. Bu kişiler sadece yukarda ifade ettiğimiz kurallara riayet etmekle mükellef olmayıp, ayrıca bulgularını da saptırmadan, manipüle etmeden, kendi görüşlerin uygun hale getirmeden anketi ısmarlayan kişilere, kurumlara veya kamuoyuna sunmak durumundadırlar. Bu ahlaki bir sorumluluktur.

Evet, bunlar uyulması gereken kurallar. Her zaman uyuluyor mu? Pek emin olamıyorum. Bir büyük ilde bir önceki belediye seçimlerinde aday belirlemeye çalışan bir partinin lideri, kendisine birbirinden farklı sonuçlar sergileyen dört anket sunulunca anket konusunda engin bilgisi olan bir meslektaşımla temasa geçmiş, bir değerlendirme istemiş. Meslektaşımın anlattığına göre, anketlerden üçü adayların kendileri tarafından yaptırılmış. Anket hangi aday tarafından yaptırılmışsa, ankette de o aday önde çıkıyormuş.  Sonuçta, genel başkana üç anketin çöpe atılmasının daha iyi olacağı, sadece bir tanesinin nispeten güvenilir olduğu bildirilmiş. Başka türlü ifade edecek olursak, üç anketi yapan firmalar şu veya bu şekilde sahtekârlık yapmış, parayı veren adayı öne çıkarmış. Anketlerin yapılan tercihleri belirlemesi ve meşrulaştırması söz konusu olduğundan, sonuçları parayı verenin işine yarayacak yönde şekillendirmiş.
<blockquote><strong>Az tanıdıkları bir alanda anket yapmaya yönelenlerin yaptığı masumane hatalar belki hoş görülebilir. Ancak, anketi yaptıranların istediği sonuçları üreten anketler gibi içinde ahlaki sorun barındıran bir başka olayla da karşı karşıyayız.</strong></blockquote>
Anketlerden bazıları kamuoyuna açıklanmak üzere yapılırken, diğerleri bilgi edinmek isteyen ve bu bilgiyi kendi ihtiyaçları için değerlendirecek kişi veya kurumlar için yapılıyor. Örneğin, gazeteler kim kazanır diye haber yapmak için anketlere yönelirken, aday olmayı tasarlayan bir kişi, seçmen katında isminin ne kadar bilindiği, aday olursa ne oranda destek alabileceğini öğrenmek için kişisel imkanlarıyla da bir anket yaptırarak, adaylık kararını sonuca göre şekillendirebilir. Öyle anlaşılıyor ki, adaylardan bazıları da yaptırdıkları anketleri parti yetkililerine, özellikle adayları belirleyecek kişilere de vererek sonuç almaya çalışıyorlar.

Anketler siyasette vazgeçilmez bir konuma gelmiş olmakla birlikte, akıl ve bilgi süzgecinden geçirilmeden itibar edilecek belgeler değil. Sizinle geçmişe gözlemlediğim bazı hususları paylaşarak, anketlere neden ihtiyatla yaklaşılması gerektiğini açıklamaya çalışayım. Piyasada anket yapan çok firma var. Bunlardan bazıları diğerlerine nazaran daha muteber addediliyor. Hemen belirtelim ki, seçimler yaklaşınca piyasada siyasi anket yapan firma sayısı artıyor. Bu olgu, esas işi siyasi anket yapmak olmayan kuruluşların da anketör piyasasına dahil olduğunu gösteriyor. Sözgelimi, esas işi piyasa araştırması olan firmalar, açılan siyaset piyasasından da pay kapmak isteyebiliyorlar. Siyasi araştırmalar piyasa araştırmalarından farklı olduğundan bu firmaların her zaman hatalı işler yapması mümkün.

Bir hayli zaman önce, bir seçim sonrası İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesindeki İstatistik Kürsüsü seçim sonuçlarını tahmin eden anket firmalarını seçim sonrası bir değerlendirme toplantısına çağırmışlardı. Çoğu sonuçları doğru tahmin etmekten bir hayli uzak düşen firmaların sorumlularını dinlediğiniz zaman, ibretlik düzeyde bir bilgisizlik sergiledikleri görülüyordu. Örneğin, Türkiye’nin en fazla satan gazetesine anket yapan çok tanınmış bir piyasa araştırmacısı, ülkenin Doğusundan başlayıp bir ay süreyle Batısına doğru ilerlediklerini, 30.000 kişiden fazla kişiye anket uyguladıklarını övünerek anlatmıştı.  Siyasi tercihlerin sürekli hareketlilik sergilediği bir ortamda anketi bir aya yaymak kadar amatörce bir bilgisizlik olamazdı. Keza 30.000 kişiyle anket yapmakla övünmek de ayrı bir bilgi eksikliğini gösteriyordu. Genel kitleyi yüzde 5-6 hata payı ile temsil edecek örnek 1500 civarında denekten oluşurdu. Sayıyı 30.000’e çıkarmak hata payını kayda değer bir şekilde düşürmez, olsa olsa uygulamadan kaynaklanacak hata payını yükseltirdi.  Günümüzde siyasi anketler yaygınlaştığı için belki bu tür hatalar azalmıştır ama yine de başka alanda çalışanların geçici olarak siyaset alanına girmelerinden kaynaklanacak hataların önemli bir bölümü ortadan kalkmış değildir.

Üzerinde daha fazla durulması gereken bir başka konu var. Az tanıdıkları bir alanda anket yapmaya yönelenlerin yaptığı masumane hatalar belki hoş görülebilir. Ancak, anketi yaptıranların istediği sonuçları üreten anketler gibi içinde ahlaki sorun barındıran bir başka olayla da karşı karşıyayız.
<blockquote><strong>Esas işi piyasa araştırması olan firmalar, açılan siyaset piyasasından da pay kapmak isteyebiliyorlar. Siyasi araştırmalar piyasa araştırmalarından farklı olduğundan bu firmaların her zaman hatalı işler yapması mümkün.</strong></blockquote>
Müsaadenizle yine kendimin yaşadığı bir olayı anlatayım. O dönemde yaşadığımız cadde üzerinde varlıklı bir vatandaşın belediyeye park olarak kullanılması şartına bağlı olarak bağışladığı büyük bir arsa vardı. Her tarafın beton binalarla dolu olduğu bir merkezde, bu park bir nefes alma alanı idi. Başta apartman görevlileri olmak üzere havadar olmayan yerlerde oturanlar parka çıkıp hava alırlar, çocukları koşar oynardı. Solcu olduğu söylenen girişimci bir kültür adamımız, burada bir kültür merkezi yapmak, bu arada da kafe ve restoran açmak için belediyeye başvurmuş, şartlı bağış dolayısıyla talebi kabul edilmemişti. Ancak kendisi yılmıyor, sürekli olarak dönemin büyükşehir belediye başkanını sıkıştırıp izin istiyordu. Belediye başkanı, herhalde baskıdan kurtulmak için olacak, “Halk çok istiyorsa düşünürüz,” demiş.  Müteşebbis şahsiyet, bunun üzerine fikrinin yaygın destek bulduğunu kanıtlayacak bir anket ısmarlamış. Bir cumartesi günü kapımız çalındı. Bir anketör ve yanında parkta kültür merkezi projesinin maketini taşıyan bir yardımcı, “Parkta kültür merkezi yapılmasını istersiniz, değil mi” diye yönlendirici biçimde soruyorlar. “Hayır istemem” deyince, “Ama nasıl olur, bakın ne güzel” filan diyecek oldular. “Siz bana görüşümü sormuştunuz, hadi bakayım” diyerek kovdum.  Sonra öğrendim, halk %97 oranında kültür merkezini destekliyormuş. Neyse ki, böyle bir merkez yine de inşa edilmedi. Görüyorsunuz, çok ciddi ve süregeldiği anlaşılan ve bizi anketlere karşı ihtiyata sevk eden bir ahlaki sorunla karşı karşıyayız.

Sonuç: Anketler önemli ama hem onları incelerken mantık, teknik ve ahlakilik süzgecinden geçirelim, hem de sadece anketlere bakarak karar vermeyelim.]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 16 Jan 2024 21:40:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/pexels-photo-590022-scaled-1.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Milliyetçiliğin stereotipleri</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/milliyetciligin-stereotipleri-1274</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/milliyetciligin-stereotipleri-1274</guid>
                <description><![CDATA[Milliyetçiliğin stereotipleri]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Araplara yönelik etnik ve kültürel ırkçı önyargıların günümüzdeki modern dışavurumları, kısmen Birinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus-kimlik projesi içinde dışlayıcı bir ifade olarak anlaşılma eğilimindedir.  </strong>

Batıdan doğuya kadar uzanan coğrafyaların tümüne bakıldığında, Batı modernitesinin tanımladığı rejimlerde dahil olmak üzere farklı seviyelerde de olsa etnik klişeler bugün hâlâ güncelliğini korumakta.  Amerika Birleşik Devletleri siyahi vatandaşlarına karşı yükselen ırkçılık ve Avrupa’da1990’lardan beri kendini gösteren ve son on yılda daha da keskinleşen İslamofobi Batıdan örnek olarak verilebilir.

Türkiye’de de etnik, dini veya ırkçı temellere oturtulmuş klişelerin arasında Arap kimliğinin özellikle öne çıktığını gözlemlemek çok da zor olmasa gerek.    Suudi Arabistan'ın Galatasaray-Fenerbahçe Süper Kupa finalinde 'Yurtta Sulh Cihanda Sulh' pankartı ve Atatürk tişörtlerine izin vermemesi nedeniyle maçın iptal edilmesi ardından sosyal medyada Araplara ve Arap olmaya dair pek çok atıf yer aldı.   Öyle ki bu paylaşımlar 1916 Şeyh Hüseyin’in önderliğindeki Arapların Osmanlıya isyanından başlayarak, Arabistanlı Lawrence’dan, Arap çöllerinde savaşan Türk askerlerine Arapların yaptıkları zulümlere kadar tüm tarihsel anlatıları tekrar eder nitelikte, hatta Arapları bir etnik kimlik olarak hor görme halindeydi.

Benzer bir söylem yoğunluğu 2023 son aylarında İsrail-Filistin gündemine ilişkin bazı basın yayın organları ve sosyal medya hesaplarında yer alan "500 bin Filistinli’nin Türkiye'ye alınması söz konusu, hazırlıklar yapılıyor" haberinden sonrada ortaya çıktı.  Haberin gündeme düşmesinin hemen ardından olası Filistinli “misafir” fikrine sosyal medyada üzerinde büyük tepki gelmişti.  O dönemde yapılan anketlerinde desteklediği gibi halkın çoğunluğu Filistin davasını desteklemekle birlikte, iş daha fazla “Arap mülteciye” ev sahipliği yapmaya gelince bu genel halk için kırmızı çizgi gibi görünüyordu.  Kamuoyundaki bu sert tepki hızla devletin söylemine de yansıdı.  Cumhurbaşkanı Erdoğan, önce "Gazze'den en azından bir miktar Filistinliyi alabiliriz" diyerek çelişkili açıklamalarda bulundu.

Daha sonra ise Türkiye'nin Filistinlileri Filistin'den çıkarmaya niyeti olmadığını söyleyerek bu konudaki tartışmaları sonlandırdı. 2011 Arap ayaklanmalarını takip eden sürecin ardından ülkemize gelen Suriyeli akınının, Türk kamuoyunda derinlere yerleşmiş önyargıların sınırlarını yeniden canlandırdığını ve yerinden edilmiş bu gruplara karşı olumsuz bir kamusal refleks oluşturduğunu söylemek mümkün.

Bu refleksi sosyal medya platformlarındaki nefret söylemleri, ayrımcılık, ırkçılık ve ötekileştirmeyi yaymak amaçlı paylaşımlarda takip etmek gayet mümkün (ilgilenenler Yılmaz, Elmas &amp; Eröz’ün 2023 yayınladıkları makalelerine bakabilir).  Bilgi Üniversitesi Göç çalışmaları Merkezi ve German Marshall Fund ortaklığında 2020'de “Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları” adlı ankette, Türklerin “Arap” şeklinde tek bir monolit kavram olarak tanımlandırdıkları Suriyeli sığınmacıların varlığını hoş karşılamadıklarını ve onları Türkiye'nin ekonomik ve sosyal sorunları için günah keçisi olarak şeytanlaştırdıklarını göstermiştir.

Benzer şekilde, Deniz ve Daniş’in 2021 yılındaki çalışması iki yıllık bir süre boyunca ana akım gazetelerin eleştirel bir söylem analizi üzerinden, Suriyeli sığınmacıların, olayların altında yatan kaynaklara veya nedenlere bakılmaksızın, neredeyse her zaman “Araplıklarına” dair olumsuz çağrışımlarla temsil edildiğini ortaya koymuştur (Sert ve Daniş 2021, 204).

Gerek kendi yaptığım saha çalışmalarım gerekse hâlihazırda yürütülen akademik ve sosyal çalışmaların çoğu Türkiye'deki Suriyelilerin %50sinden fazlasının Suriye ve Türkiye'den başka bir ülkeye gitmek istediğini ortaya koymaktadır.  Bunun sebebi, yalnızca hükümetin başarısız geçici koruma ve entegrasyon politikalarının ve ekonomik ortamda eşit olmayan bir şekilde dağılmış olan güvencesizliğin bir yan ürünü değildir.  Bundan da öte hem geçici koruma altındaki hem de ev sahibi ülke konumundaki Türk toplumu arasındaki derinden kök salmış ideolojik, etnik ve dini mezhepçiliğin bir sonucudur.
<blockquote><strong>Batının anlatımı üzerinden kendini Levant ve Kuzey Afrika’nın sömürgecisi olarak okumaya başlamış olan imparatorluk için Araplar, kefiyeleri ve geleneksel garplarıyla, yıpranmaya başlamış imparatorluğun ve sonrasında doğacak yeni Cumhuriyet'in muasır medeniyet olma yolundaki ötekisi olarak 20.yy.’a girmiştir.</strong></blockquote>
Tüm bu veriler aslında, hâlihazırdaki koşullarda kültürel özelliklerin ve hedeflenen Ötekine yönelik algıların birbiriyle ittifak halinde işlediğini göstermektedir.  Öyleki Stuwart Hall’a da atıfla gerek etnik gerek dini veya ırkçı kimlikler siyaset ve güç ilişkisi içerisinde devlet ideolojisinin bir yansıması olmakla beraber içinde bulunduğumuz seçim öncesi hayli siyasileşmiş dönemlerde birbiriyle rekabet halindeki siyasi partilerin açıklamalarında kendini halkın siyasi tercihlerini etkileyecek şekilde gösterebilmektedir.

Bu sosyal, ekonomik ve politik çatışmaların şekillenmesinde birinin diğerine ilişkin inşa edilmiş kümülatif algısı ve bu algının baskıdan kurtulup özgürleştirilmesi çoğulcu ve birleştirici bir siyasetin oluşabilmesi adına önemli rol oynar.  Gelin görün ki hâlihazırdaki konjonktür bunun tam tersi bir yerde, “öteki”ye dair olanın siyasi polarizasyon içerisinde bir araç görevi gördüğüne işaret etmekte.

Dolayısıyla bu genel güncel atmosfer içerisinde, etnik ve kültürel kalıplarla şekillenmiş yargılara bir kez daha dikkat çekmenin önemli olduğunu düşünüyorum.  Daha basit bir değişle, daha çoğulcu, çok kültürlü bir topluma yönelik ulusal duygularla uzlaşmak için bu ulusal klişelerin kaynaklarını anlamanın önemli olduğuna kanısındayım.

Türk kimliği kendiyle olan ilişkisi içinde bugünde olmak üzere en derin çatışmalarından birini “Arap” ötekisiyle yaşıyor.  Ancak bu tabii ki bu dünden bugüne oluşmuş bir durum değil.

Osmanlı İmparatorluğu'nun 1516 Mercidabık savaşıyla Halep’de Memlüklüleri yenmesi ve arkasından 1517’de Kahire’ye girmesiyle Levant ve Mısır Osmanlı imparatorluğu topraklarına dahil olmuştur.   İmparatorluğun sınırları içinde 4 asrı aşkın bir süre her iki toplum ortak bir tarihi paylaşmışlardır.  Etnik olarak farklılıklarına rağmen her iki toplumu bağlayan en önemli bağ İslam olmuş, bu ortak dini kimlik Araplara imparatorluk toprakları içindeki diğer gayri-Müslüm etnik topluluklardan (milletlerden) farklı bir statü edinmesine sebep olmuştur.  Ancak bu her iki grup arasındaki özellikle kültürel rekabetin önüne geçememiştir.

Bu süreçte, Tanzimat ya da bir diğer değişle modernleşme reformlarının başlangıcından (1839) itibaren, Avrupa'nın materyalizmi veya bir diğer değişle "modernliği" ile Osmanlı hükümet sisteminin özellikle 18. yy. sonlarında kendini göstermeye başlayan başarısızlıkları arasında bir dengenin sağlanması ikilemi, Babıali’nin Avrupalılara yakın kalma çabası içerisinde aynı zamanda onlarla rekabet etme ihtiyacını da beslemiştir.

Liberal düşüncenin gölgesinde bireyin kimliğiyle kurduğu ilişki ve bunun milliyetçilik / nasyonalist ideolojiyi alev makinası gibi tetiklendiği 18. yy.’dan itibaren gerek entelektüel bir sosyal sınıf olarak ortaya çıkan bürokratlar, gerekse de batıya kendini ispatlama çabasındaki saray “biz kimiz?” sorusuna cevap aramaya başlamış ve bu süreçte “emperyal ben” (ki daha sonraları milli kimlik içindeki ben) bu soruya cevabını modernlik etrafında tanımladığı yine Batı iz düşümlü (batıya karşı) bir arayış içinde şekillenmiştir.

Batının anlatımı üzerinden kendini Levant ve Kuzey Afrika’nın sömürgecisi olarak okumaya başlamış olan imparatorluk için Araplarsa, kefiyeleri ve geleneksel garplarıyla, yıpranmaya başlamış imparatorluğun ve sonrasında doğacak yeni Cumhuriyet'in muasır medeniyet olma yolundaki ötekisi olarak 20.yy.’a girmiştir.
<blockquote><strong>Türk toplumunda da kimlik inşa süreçleri, daima siyasal değişim dinamiği olarak işlev görmüştür.  Bu bağlamda belki birbiriyle içi içe geçmiş iki ana kavramın farkındalığında olmak önemli, etnisite ve milliyetçilik düşünüldüğünde.</strong></blockquote>
Tarihin bu yönlerinin her birinin, diğerlerini görme biçimimizi bağlamsallaştırmada önemli bir rol oynamasına rağmen, buradaki amacım, esas olarak görsel Türk kitle kültürünün içinde uzun zamana yayılarak oluşmuş Arap klişelerinin ötekine dair kronolojisine önem içermektedir.  Bir stereotipin/klişenin uzun bir süreye yayılmış dönüşümünü takip etmek asla kolay bir iş olmadığını söylemeliyim, özellikle de "Araplar" dendiğinde kimin kastedildiğini tam olarak tanımlayan bir durum söz konusu olmadığında.

Arap imajının Osmanlı-Türk tarihi ve kültürel belleğindeki serüveni, farklı diğer kimlikler arasındaki ilişkileri karşılaştırma gibi zorlu bir işi de yanında gerektirir.  Bu bağlamda alternatif tarihsel kaynaklar olarak siyasi karikatürler, Osmanlı ve Türk popüler kültüründe tasavvur edilen bu kimlikleri görsel olarak deşifre etmenin bir yolunu sunmak açısından oldukça önemli bir rol oynamaktadır.  Litografinin matbaayla birleşmesiyle 18 yy.  hayata geçen ve sembolizmi merkezine alan bu yeni dil, sosyal sınıfın kültürel öncelikleriyle kesişerek daha geniş çevrelere siyasi ve sosyal gündelik yorumları ulaştırmayı başaran bir teknik olmuştur.  Benedict Anderson’ının “hayali topluluklar”ını ete kemiğe büründürmüştür.

Günümüzde milliyetçi popülist hükümetlerin yükselişi ve küresel bağlamda artan zorunlu göçlerle birlikte kimlik siyaseti sosyal, ekonomik ve siyasi çatışmaların şekillenmesinde tekrar önem kazandığı kaçınılmaz bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor.

Türk toplumunda da kimlik inşa süreçleri, daima siyasal değişim dinamiği olarak işlev görmüştür.  Bu bağlamda belki birbiriyle içi içe geçmiş iki ana kavramın farkındalığında olmak önemli, etnisite ve milliyetçilik düşünüldüğünde.  Birincisi, kimliklerin kültürel tarihlerinde yerleşik olan şablon ile sosyal olarak inşa edilmiş kimlikler olduğu ve grup morfolojisi, grup avantajı veya dezavantajı, siyasi organizasyonlar ve kurumsal kurallar ve uluslararası etkileşimlerle değişime tâbi olduğunu varsayar.  İkincisi ise, etnisitenin sadece bazı durumlarda politikleştirildiği, ancak bir taraftan da “milliyetçiliğin” ideolojik doğası gereği siyasi bir bileşeni olduğudur.  Ulusal kimliği ve ulusal olmayan ötekisini ayıran etnik ve ırksal sınırlar çoğunlukla toplumun zihninde yer almaktadır.  Öteki kavramı, benliğin varlığının ötekinin varlığını varsaydığı milliyetçi doktrinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.  Milliyetçilik ve ulusal kimlik söylemi, basit ve taraflı tanımıyla iç grup ile diğer topluluklara mensup olanlar, yani “ötekiler” arasındaki ayrımdır.  Çoğu zaman etnisite ve milliyetçilik tartışmaları, ulus-devletin geleceği üzerine tartışmalar kılığında karşımıza çıksa bile, özünde kültürün görece homojenleşmesi ve ötekine karşı direnişi etrafında dönmektedir.
<blockquote><strong>Stereotiplerin gücü Homi Bhabha’nın da ifade ettiği üzere, klişeleşmiş tipolojilerin genele indirgenmiş basitliğinin o stereotipin yanlış temsilinde değil, daha çok "anda tutuklanmış, sabitlenmiş temsil biçiminde" ikamet etmesinde bulur.  Asyalılar şöyledir, siyahiler böyledir gibi.</strong></blockquote>
Bu konuda illa ki Earnst Gellner'in milliyetçiliği, yalnızca devlet oluşumuna değil, aynı zamanda yüksek kültürlerin yaratılması ve bunların popüler ve halk kültürüyle değişen ilişkileri gibi belirli kültür dönüşümlerine de bağlı olacak bir fenomen olduğu yönündeki analizlerini hatırlamak gerekir.  Bu kavram ve tanımların işleyişleri için kullanılan, bir nevi doğal sonucu toplumsal

stereotiplerdir.  Türkiye’de “Arap ötekine” karşı inşa edilmiş algıların tekrar üretiminin ete kemiğe bürünmüş şekilde gözlemlediğimiz şu günlerde Arap stereotipinin farklı mecralarda gerek anlatısal gerekse görsel olarak gözlemlemek oldukça mümkün.  Yukarda bahsettiğim temalar etrafında verilecek en güzel örnek de herhâlde karikatürist Emre Ulaş’ın 29 Aralık 2023’de Arabistan’da oynanması beklenen maç sonrası çizdiği karikatür.

<img class="alignnone size-full wp-image-98156" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/01/karikatur-1.jpg" alt="" width="1428" height="506" />

Stereotipler çok güçlü olgulardır.  Çünkü bir kez benimsendiklerinde yeni bilgilere dayalı olarak değiştirilmeleri çok zordur ve kültürel kodlar yoluyla nesilden nesle aktarılırlar.  Stereotiplerin bu gücü Homi Bhabha’nın da ifade ettiği üzere, klişeleşmiş tipolojilerin genele indirgenmiş basitliğinin o stereotipin yanlış temsilinde değil, daha çok "anda tutuklanmış, sabitlenmiş temsil biçiminde" ikamet etmesinde bulur.  Asyalılar şöyledir, siyahiler böyledir gibi.

Klişeleri oluşturan imgeler illaki yerel karşılaşmaların doğasına bağlı olarak içinde bulundukları siyasi süreçler etrafında sabitlenmiş normlarının etrafında değişiklikler gösterdiler.  İmparatorluk altında önce kul, sonra Osmanlı vatandaşı olarak başladığı yolculukta Arapların ulusal ve gayri-ulusal klişelerine ve bir söylem biçimi olarak görsel temsillerine şekil veren klişeleri tamda böyle bir noktadan anlamak gayet mümkün.

Osmanlı yayılmacılığı, 19.  yüzyılın sonlarında ve 20.  yüzyılın başlarında Arapların toplumsal olarak alışıla gelmiş tipolojisini değiştirmeye başlamış, ancak toplumsal, siyasi ve entelektüel geçiş sürecindeki kritik dönüm noktaları, İmparatorluğun Kuzey'deki topraklarını kaybettiği Birinci Dünya Savaşı sırasında meydana gelmiştir.  Osmanlı tarihinin bu son dönemi, çok etnik unsurlu İmparatorluğun geri dönülmez çöküşü ve bölgesel olarak sınırlı, milliyetçilik dalgası içinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin yükselişi ile özetlenebilir.  Nitekim Ulaş’ın karikatüründeki Arap’ın elbisesi yerine hayvan derisi kullandığı örtünme biçimi okuyucunun alt benliğinde farkında bile olmadan taş devrine referans vermekte ve etnik olarak Araplığın batıdan kopuk geri kalmışlığını sembolik bir dille ifade etmektedir.  Ahlaki değerlerinin Türk milleti karşısındaki pozisyonuysa üzerinde dolar işaretiyle ifade edilmiş para torbasıyla sembolleşmiştir.  Türk sporcuların arkalarını dönmeleri ve mesajları aslında “Arap”lığın (ki burada Suudi Arabistan olmakla birlikte bir tümsellik de söz konusudur) ihtiva ettiği tüm değer(sizlik)lere Türk Milletinin arkasını dönmesini sembolize eder.  Bir kere daha Gellner vari bir tavırla Türk milletinin Arap milleti üzerindeki üstünlüğünün altını çizer.

Toparlamak gerekirse, Araplara yönelik etnik ve kültürel ırkçı önyargıların günümüzdeki modern dışavurumları, kısmen Birinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus-kimlik projesi içinde dışlayıcı bir ifade olarak anlaşılma eğilimindedir.  Ancak, her ne kadar milliyetçi formülasyonlar bu algıları keskinleştirdiyse de Arap öteki tahayyülü bu basitleştirilmiş tarihsel veriymişçesine olgusallaştırılmış çıkarımın ötesinde daha derin ve çok boyutlu bir yolculuğa dayanmaktadır.  Bu nedenle, Arapların ötekileşme hikayesinde tek, basit bir sonuç yoktur.

Bir kolaylık ve belki de aşinalık karışımından, Araplarla ilgili aynı görsel ve anlatısal unsurlar, siyasi karikatürlerde değilse bile, diğer popüler medya biçimlerinde halen dolaşmaya devam ediyor.  Bir anlamda, Franz Fanon'un, bir Siyahi nereye giderse gitsin Siyah'tır şeklindeki üzücü ama gerçekçi değerlendirmesini -21.  yüzyıl Türk tasavvuruna göre, bir Arap nereye giderse gitsin Arap’tır- olarak değiştirmemiz çok da konu dışı olmayacaktır.

<strong>İlkim Buke Okyar, Doç. Dr., Yeditepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 16 Jan 2024 21:30:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/Firefly-crowds-marching-in-same-uniform-hailing-leaders-75460-scaled.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Umutsuzluk ekonomisi</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/umutsuzluk-ekonomisi-1273</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/umutsuzluk-ekonomisi-1273</guid>
                <description><![CDATA[Umutsuzluk ekonomisi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Ortak amaç ve ümitlerini yitiren bir toplumun sosyal sermayesi hızla eskir, yırtılır ve kopar. İlk sinyaller gençlikten gelir. Gençlerin ufuk kaybı, sosyal dokunun dinamizmini kaybetmesine yol açar. Kaybolan dinamizm gençleri ülke gerçeklerinden, siyasetten koparır. Asla onlara açılmayacağına emin oldukları siyaset kapılarını artık zorlamak istemezler. Yollar, gösteriler, mitingler, özgürce düşünecekleri alanlar da kalmayınca önce şaşırırlar, sonra da sessizce giderler.</strong>

Kavramsal olarak umut, gerçekleşmesinin mümkün olduğuna inanılan (mutlaka muhtemel olmasa da) bir dilek veya arzunun yanı sıra bu dileği gerçekleştirmek için kişisel, sosyal veya diğer kaynakların mevcudiyetine duyulan güven olarak tanımlanır. Kolektif umut, umudun belirli bir biçimini, yani daha iyi bir dünya için paylaşılan arzuları temsil eder. Bu tür sosyal umut, bir topluluğun belirli değerlerinin ve hayallerinin gerçekleşmesi için insanların başkalarıyla paylaştığı ortak istek ve inançları ifade eder.

Kolektif umut, insanları ortak ilgi alanları ve hedeflere sahip bir topluluk oluşturdukları diğer insanlara bağlar. Bu daha geniş sosyal perspektiften kolektif umut, daha iyi bir gelecek için duyulan istek veya arzu, bir insan topluluğu için daha iyi bir geleceğin mümkün olabileceği ihtimaline olan inanç (her ne kadar ihtimal olmasa da) ve bazı kolektif kaynaklara duyulan güvendir. Mevcut sorunlar ve zorluklarla (ekonomik kriz gibi) olumlu bir şekilde nasıl başa çıkılacağını gösterir. Bu nedenle kolektif umut, toplumun daha iyi bir geleceği için paylaşılan vizyonlarla başlar. İnsanlar yalnızca bireysel hedeflere odaklanmak yerine, kapsayıcı sosyal, çevresel ve ekonomik hedeflerin peşinden gitmek için daha büyük bir topluluğa katılır. Kolektif umudun temelinde, bir topluluğun tüm üyelerinin daha iyi yaşayabilmesi için dünyayı olumlu bir şekilde şekillendirmeye duyulan ilgi vardır.

Rorty'ye (1998) göre, kolektif umudun değeri sadece daha iyi bir gelecek umudunda değil, aynı zamanda insanların kolektif hedefler ve çabalar yoluyla daha iyi bir geleceği birlikte şekillendirebilecekleri inancında da yatmaktadır. Bu temel inancı şu şekilde de formüle edebiliriz: İnsanlığın güncel sorunlarını elimize alabilir, birlikte bir şeyleri değiştirebiliriz. Sosyal odaklı umut, gelecekteki olasılıklara olan inançla ve kolektif kararlılık ve eylem gücüne olan güvenle doludur. Dolayısıyla temel soru şudur: İnsanların geleceğe dair ne tür ortak istek ve arzuları var ve neye inanıyorlar? Bir şeyleri birlikte değiştirebilmek için bir topluluğun belirli ideallere ihtiyacı vardır. Rorty'ye (1999) göre hepimiz geleceği hayal etmeliyiz. Geleceğe dair olumlu planlar, daha fazla sayıda insanı bunları gerçekleştirmeye harekete geçirmeyi amaçlamaktadır. Ortak vizyonlar insanlara uğruna çalışılacak ideal bir gelecek imajı sunar (Gutiérrez, 2001). Bu idealler bireysel bakış açılarını genişletmeye ve kişisel ufukları genişletmeye hizmet eder. Bu idealler ne kadar bilinçli olursa bireyleri birlikte hareket etmeye ve çalışmaya o kadar motive edebilirler.

Gelecek çalışmaları alanındaki araştırmacılar geleceği tahmin etmezler ancak insanların gelecek hakkında nasıl düşündüklerini ortaya çıkarmaya çalışırlar (Bell, 1997). İnsanların bilinçli ya da bilinçsiz olarak geleceğe dair oluşturdukları resimler onların şimdiki zamandaki kararlarını, seçimlerini ve eylemlerini etkilemektedir (Hicks, 2003). Daha geniş bir ölçekte geleceğe ilişkin kolektif imajlar, psikolojik ve kültürel faktörlerden etkilenir ve sosyal ilerlemeyi veya durgunluğu belirleyebilir (Holden, 2002). Bu nedenle asıl odak noktası, insanların genel beklentilerini, umutlarını ve korkularını içeren alternatif gelecek imajlarını yaratmak ve değerlendirmektir (Dator, 1996).

Belirsiz bir geleceğe ilişkin bu genel umut ve endişeler, insanların hem kişisel hem de toplumsal düzeyde kendilerini meşgul etme şekillerini etkileyebilir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın dediği gibi "Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânı vermemektedir. Bugün Türkiye ortak hayal kurabilme yetisini kaybetmiş bir toplumdur. Gelir dağılımındaki bozukluk, sabit gelirlilerin enflasyon yükü altında her gün alım güçlerini kaybediyor olmaları, ortalama ücretlerin asgari ücrete doğru yakınsanması, bozulan eğitim, sağlık hizmetleri, ülkenin temel kurumlarının kendi aralarındaki uyumsuzluğu her geçen gün toplumun sosyal sermayesini eritmektedir.
<blockquote><strong>Özel okullarda okuyan öğrencilerin bazıları mezun olunca yurt dışında okumaya gider. Ancak 2023 yılında bu oranın çok artması endişe verici. Özel liseleri bitiren gençlerin %70'inden fazlası ülkeden ayrılma kararı almış geçtiğimiz yıl.</strong></blockquote>
Her yıl ciddi sayıda doktorumuz yurtdışında çalışmaya gitmekte. Kalanların gitmek için fırsat ve imkân kovaladığı, gidemeyecek olanların umutsuzluk içinde üretime ve yaşama katkı sunduğu, yaşlılarına layık olduğu emeklilik hayatını sunamayan, hatta bir nesil sonrasının emekli olmasının bile tehlikeye girdiği bir ülkeden bahsediyoruz. Uluslararası spor karşılaşmalarının bile politik safları ayrıştırdığı bir toplumda nasıl yeniden ortak hayaller kurabiliriz? En azından gençlere nasıl bir umut verebiliriz?

Özel okullarda okuyan öğrencilerin bazıları mezun olunca yurt dışında okumaya gider. Ancak 2023 yılında bu oranın çok artması endişe verici. Özel liseleri bitiren gençlerin %70'inden fazlası ülkeden ayrılma kararı almış geçtiğimiz yıl.
<table width="542">
<tbody>
<tr>
<td width="206"><strong>Okul İsmi</strong></td>
<td width="336"><strong>Yurt dışına gıden Öğrenci Oranı (%)</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="206">Özel Robert Lisesi</td>
<td width="336">66,3</td>
</tr>
<tr>
<td width="206">Üsküdar Amerikan Lisesi</td>
<td width="336">50</td>
</tr>
<tr>
<td width="206">Özel Alman Lisesi</td>
<td width="336">95</td>
</tr>
<tr>
<td width="206">Özel İtalyan Lisesi</td>
<td width="336">90</td>
</tr>
<tr>
<td width="206">Galileo Galilei İtalyan Lisesi</td>
<td width="336">64</td>
</tr>
<tr>
<td width="206">Fransız Liseleri</td>
<td width="336">70</td>
</tr>
<tr>
<td width="206">Fevziye Mektepleri</td>
<td width="336">25</td>
</tr>
<tr>
<td width="206">Hisar Okulları</td>
<td width="336">92</td>
</tr>
</tbody>
</table>
TÜİK her yıl Uluslararası Göç İstatistikleri yayımlar. 6 Nisan 2023’te 2021 yılına ilişkin yayımladığı verilere göre Türkiye’den yurt dışına 287 bin 651 kişi göç ederken 2022 yılında bu sayı %62,3 artarak 466 bin 914 oldu. Göç eden nüfusun %55,7'sini erkekler, %44,3'ünü ise kadınlar oluşturdu.

Öte yandan Doğruluk Payı sitesinin paylaşımına göre gençlerin yüzde 73’ü yurt dışında yaşamak istiyor. Almanya merkezli Konrad-Adenauer-Stiftung (KAS) Derneği’nin <a href="https://www.kas.de/tr/web/tuerkei/einzeltitel/-/content/tuerkiye-genclik-arast-rmasi-2021">Türkiye Gençlik Araştırması 2021</a>’e göre, 18-25 yaş arası gençlerin yüzde 82,9'u "Türkiye'de gelir dağılımının dengesiz olduğunu, eşit olmadığını" söylüyor. Türkiye’de işsizliğin çok yüksek olduğunu söyleyen gençler bunun birinci nedeni olarak “liyakat” eksikliğini görüyor. Araştırmada memnuniyet ve mutluluk durumları sorulduğunda katılımcıların yüzde 55,2'si "şimdiki yaşamından ne tam olarak mutlu ne de mutsuz olduğu" yanıtını vermiş. Yüzde 25,8'lik oran ise, şimdiki hayatından mutsuz olduğunu ifade ediyor.
<blockquote><strong>"İmkânınız olsa Türkiye'de mi yaşamak istersiniz yoksa başka bir ülkede mi?" sorusunun cevabına gelen yanıtlar ise şaşırtmıyor. Katılımcı gençlere sorulan “İmkânınız olsa Türkiye’de mi yaşamak istersiniz yoksa başka bir ülkede mi?” sorusuna gençlerin yüzde 72,9’u fırsat verilse veya imkânı olsa Türkiye dışında bir ülkede yaşamak istediğini belirtiyor.</strong></blockquote>
"İmkânınız olsa Türkiye'de mi yaşamak istersiniz yoksa başka bir ülkede mi?" sorusunun cevabına gelen yanıtlar ise şaşırtmıyor. Katılımcı gençlere sorulan “İmkânınız olsa Türkiye’de mi yaşamak istersiniz yoksa başka bir ülkede mi?” sorusuna gençlerin yüzde 72,9’u fırsat verilse veya imkânı olsa Türkiye dışında bir ülkede yaşamak istediğini belirtiyor. Bu gençlerin ilk tercihiyse Almanya, İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri ve ABD ve Kanada. Başka ülkede yaşamak isteme nedenleri sorulduğundaysa ilk sırada yüzde 32,4'lük bir oranla, "Oradaki yaşam koşullarının Türkiye'deki yaşam koşullarından daha iyi olması" gerekçesi yer alıyor. Araştırmanın politikacılara güvenle ilgili soruya “hiç güvenmem” ve “güvenmem” cevaplarını veren gençlerin oranı toplamda yüzde 76,7 olmuş. Cumhurbaşkanı için ise “hiç güvenmem” ve “güvenmem” cevabını verenlerin oranı yüzde 58,8 olarak kaydedilmiş.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>

Hanehalkı işgücü araştırması sonuçlarına bakıldığında gençlerde işgücüne katılma oranı, 2021 yılında %41,7 iken 2022 yılında %43,8 olmuş. Genç erkeklerde işgücüne katılma oranı 2021 yılında %53,1 iken 2022 yılında %56,2, genç kadınlarda ise bu oran 2021 yılında %29,7 iken 2022 yılında %31,0 olarak tespit edilmiş. Gençlerde işsizlik oranı, 2021 yılında %22,6 iken 2022 yılında %19,4. Genç erkeklerde işsizlik oranı 2021 yılında %19,4 iken 2022 yılında %16,4, genç kadınlarda ise bu oran 2021 yılında %28,7 iken 2022 yılında %25,2 olarak gerçekleşmiş.

Türkiye'nin genç nüfus oranı %15,2 ile Avrupa Birliği (AB) üyesi 27 ülkenin genç nüfus oranlarından daha yüksek. AB üyesi 27 en yüksek genç nüfus oranına sahip olan ülkeler sırasıyla %12,8 ile İrlanda, %12,3 ile Hollanda ve %12,2 ile Danimarka.

Ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranı 2021 yılında %24,7 iken 2022 yılında %24,2 olmuş. Genç erkeklerde ne eğitimde ne istihdamda olanların oranı 2021 yılında %17,5 iken 2022 yılında %16,4, genç kadınlarda ise bu oran 2021 yılında %32,4 iken 2022 yılında %32,3 olarak gerçekleşmiş.

Mahatma Gandhi en kötü şiddetin sefalet olduğunu söyler. Umutsuz sefalet ise saatli bomba gibi. Biz daha kaç nesil kaybedeceğiz? Ne gençleri ne çalışan kesimi ne de emeklileri tam manasıyla temsil eden, haklarını arayan, onların sesi olan ne iktidar ne de muhalefet partileri var. Koca bir rant pastasından itiş kakış daha çok pay kapmak için uğraşan siyasiler ve onların sırtında yükselen şirketler, bürokrasi ve rant çarkları arasında demografik fırsat penceresini heba etmek üzere olan bir Türkiye var.
<blockquote><strong>Aslında son 7-8 yıldır hayli apolitik, ülkenin kaderinden hızlıca kendilerini sıyırıp bambaşka yollara çıkmak isteyen veya olduğu yerde hayal kuran bir gençlik dokusu oluşmaya başladı. Bugün gençlerimiz bir bir gemiyi terk etmekte.</strong></blockquote>
Ortak amaç ve ümitlerini yitiren bir toplumun sosyal sermayesi hızla eskir, yırtılır ve kopar. İlk sinyaller gençlikten gelir. Gençlerin ufuk kaybı, sosyal dokunun dinamizmini kaybetmesine yol açar. Kaybolan dinamizm gençleri ülke gerçeklerinden, siyasetten koparır. Asla onlara açılmayacağına emin oldukları siyaset kapılarını artık zorlamak istemezler. Yollar, gösteriler, mitingler, özgürce düşünecekleri alanlar da kalmayınca önce şaşırırlar, sonra da sessizce giderler. Gençlerimizi zaten 2013 Gezi olaylarından sonra politika kulvarlarından uzaklaştığını ve sosyal medya ve dijital evrende oyalandığını düşündüren de bir anım var. 16 Temmuz 2016 akşamı İstanbul Göztepe parkında bankalarda bir grup gencin oturduğunu gördüğümde önce endişeli olduklarını, bir gün önce olayları aralarında konuşmak için toplandıklarını sanmıştım. Meğer olay öyle değilmiş. Parkta gizlenmiş pokemon arıyorlarmış.

Aslında son 7-8 yıldır hayli apolitik, ülkenin kaderinden hızlıca kendilerini sıyırıp bambaşka yollara çıkmak isteyen veya olduğu yerde hayal kuran bir gençlik dokusu oluşmaya başladı. Bugün gençlerimiz bir bir gemiyi terk etmekte. 2020 yıllar Türkiye'nin kayıp 90'lı yıllarından daha kötü olmasın diye en azından gençler için neler yapılabilir? Çeşitli meslek grupları temsilcilerinin mentorluğunun, mahalle bazında gönüllü hareketlerin, yerel üreticilerin, küçük işletmelerin yer aldığı pod castlerin ve iş yeri ziyaretlerinin, gençlerin ilham kazanmaları ve motive olmaları için bir fırsat olabileceğine hâlâ inanıyorum. Örgütlenerek yerel ve sivil yardımlaşma ve dayanışma ile belki bir umut yeşerir. Ancak siyasi atmosfer hâlâ çok basık. Daha kaç neslin umutlarını yok edeceksiniz Ey Siyasiler?

<strong>Aylin Seçkin Georges, Prof. Dr., Prof. Dr., Ottawa Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi</strong>

<strong>Kaynakça:</strong>

Bell, W. (1997). The purposes of Futures Studies. The Futurist, 31(6), 42–45.
Dator, J. (1996). Futures Studies as Applied Knowledge. In R. Slaughter (Ed.), New Thinking for a New Millennium (pp. 105–115). Routledge.

Gutiérrez, G. (2001). A theology of liberation. SCM Press.
Hicks, D. (2003). Lessons for the future: The missing dimension in education. Routledge. https:// doi.org/10.4324/9780203219331

Holden, C. (2002). Citizens of the New Century: Perspectives from the United Kingdom. In J. Gidley &amp; S. Inayatullah (Eds.), Youth Futures – Comparative Research and Transformative Visions (pp. 131–142). Praeger.

Rorty, R. (1998). Achieving our country. Harvard University Press.

Rorty, R. (1999). Philosophy and social hope. Penguin Books.

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> https://www.dogrulukpayi.com/bulten/turkiye-nin-beyin-gocu]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 15 Jan 2024 21:35:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/Firefly-economy-collapse-concept-desperate-and-hopeless-during-the-crisis-16355-scaled.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir çadır dolusu düşünce</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-cadir-dolusu-dusunce-1254</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-cadir-dolusu-dusunce-1254</guid>
                <description><![CDATA[Bir çadır dolusu düşünce]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Sonuç olarak, mevcut iktidar, şehidin evsizlik halini, ancak o ölü</strong><strong>nce gördü. Isınamayan konteynır ve içinde on ısıtıcının bulunduğu çadır, aslında bir milletin evsizlik halini sembolize ediyor. Yıkılan her bina elbet bir gün geri inşa edilecek. Ancak önemli olan, binaları inşa etmek değil, o binaları yuvaya çevirebilmektir.</strong>

Depremin üzerinden neredeyse 1 yıl geçmiş olmasına rağmen şehitlerimizden birinin ailesinin hala çadırda kalıyor olduğunu öğrenmek beni oldukça sarstı. Birçok haber kaynağı şehidimizin sözleşmeli er olarak çalışmasındaki motivasyonlardan birinin depremzede ailesine ev alabilmek olduğunu kaydetti. Bu genç adam, kendi hayatını bizim “ev”imiz için siper ederken; devletimiz, böyle bir fedakarlığı yapan genç adamın ailesine sıcak bir ev bile bulamamıştı. Şehit ailesinin kaldığı çadır ve içine alelacele getirilmiş on ısıtıcının çadırın içindeki sıkışmış görüntüsü beni “ev” kavramıyla ilgili düşünmeye sevk etti. Son dönemde gerek dünyada gerek ülkemizde “ev” kavramı oldukça etkin. İsrail’in Gazze’yi işgal ederek kendince “ev”ini geri almaya çalışması, Gazzelilerin kendi evlerini canları pahasına terk etmemeleri, dünyanın çeşitli yerlerinde göçmenlerin kendilerine yeni bir “ev” arayışı, “ev”lerini korumak adına oldukça sert politikalar yürüten ülkeler vb.

Ev, güvenliği, tanıdıklığı, sıcaklığı, kapsanmayı, yuvayı temsil eder ve birlikte güvende hissettiğimiz ötekileri de kapsar. İç dünyamızda olanları yansıtır bazen evimiz. Mesela, daha depresif hissettiğimiz zamanlarda evimiz daha dağınık ve özensiz olurken, daha enerjik hissettiğimizde evimizi toplamak, küçük detaylarını bile adeta (kendimiz gibi) canlandırmak isteriz. Ait hissettiğimiz yerdir evimiz. Eğer bir yere yerleşmek istersek, orada bir toprak/ev almak isteriz. Birçoğumuzun hayalidir bir arsa alıp üzerinde kendi evini inşa etmek. “Kendini evinde hissetmek.” deyimi, bir yerde kendini rahat, özgür hissetmek anlamına gelir.

Ülke, vatandaşlarının bir nevi büyük evidir. Ülkesinde kendisini güvende hissetmeyenin, kendi evinde de güvende hissetmesi zordur. Burada güvenlik derken sadece can güvenliğini kastetmiyorum, adalet, eşitlik ve hatta aşinalık bile güvenlikle ilgilidir. Ve bunların eksikliği kişinin, ülkesine olan aidiyet hislerini zedeler. Ne gariptir ki, mevcut iktidarın en büyük yatırımı inşaat sektörü üzerine olmasına rağmen, biz kendimizi eskisinden de daha evsiz hissediyoruz. Daha somut olarak konuşursak, deprem bölgesindeki vatandaşlarımızdan hala evleri olmayanlar var. Kiracılar, oturdukları evlerde kendilerini güvende hissetmiyor, ev sahiplerinin evleri ise işgal edilmiş durumda. Ayrıca, milyonlarca insanımız, olası bir depremle evlerinin başına yıkılacağı korkusuyla yaşıyor. Ve bu konuda alınan önlemler çok yetersiz. Buyur edilen misafirlerin (mülteciler) kontrolsüzlüğü ve uyum sağlamalarına dair gerekli eylemlerin uygulanmaması, ev sahiplerini (yani bizleri) kendi evimizde dışlanmış hissettiriyor.

Ev kavramının, aşinalıkla alakalı olduğunu yazmıştım yukarıda. Kendi ülkemize aşinalığımızı kaybediyoruz. Sokaklar artık tanıdık değil. Çocukken oynadığımız yeşil alanların yerinde rezidanslar var. Gördüğümüz yüzlere, seslere aşina değiliz. Paramızın değerine bile aşina değiliz artık. Oysa, bir ülkeye ait hissetmek, orada “evinde” hissetmek için aşinalık, tutarlı bir tanıdıklık hali gerekir. Değişim, dönüşüm olmasın demek istemiyorum. Ancak bunun zaman içerisinde karşılıklı uyumlu olarak ve vatandaşı güvende hissettirerek olması gerekir. Somutlaştırmak gerekirse, büyüdüğünüz evin bahçesindeki tüm ağaçları keserseniz ve evi yıkıp yerine yeni bir bina yaparsanız uzay-zaman düzleminde aynı konumda olsa da o ev, artık sizin çocukluğunuzun evi olmayacaktır. Bizim kendi benliğimizin inşasında, geçmişimizle şimdimiz arasında bir tutarlılık hissi önemlidir. Geçtiğimiz yollar, aşina olduğumuz yüzler, evlerimiz vb. hepsi benliğimizin inşasında yer eder. İşte bu yüzden, kendini, ülkesine ait hissedenlerimizin sayısı günden güne azalıyor. Daha doğrusu, bazılarımız aidiyetini yitirirken ve kimliği ile ilgili karmaşaya düşerken, bazılarımız kimliğine ve aidiyetine akışkan olmayan, katı bir şekilde yapışıyor ve radikalleşerek kendini kaybediyor.
<blockquote><strong>Yine enteresandır ki, bahsettiğim bu yozlaşmanın sorumlusu olan mevcut iktidar mensuplarından imkânı olanlar da yurt dışından taşınmaz (ev) ediniyorlar. Ancak, aslına bakarsanız, </strong><strong>“Yeni Türkiye”, erk sahiplerinin tasarladığı ve büyük ölçüde kendi iç dünyalarını yansıttıkları yeni evleri. </strong></blockquote>
Türkiye’de yaşarken, uzun yıllar ev alma isteği duymamıştım. Sonunda eşim ikna etti, yatırımlık, küçük bir ev aldık. Diğer taraftan, İngiltere’de ev alacak maddi imkânım olmamasına rağmen, kendimi ara ara satılık ev ilanlarına bakarken buluyorum. Oturduğum ev, yaklaşık 150 yıllık ve evden çıktığımda asırlık ağaçlar beni selamlıyor. Türkiye’de iken, oturduğum semt, doğduğum, büyüdüğüm semt olmasına rağmen, sokağa çıktığımdaki karmaşa ve sokakların hızlı değişimi beni çok yoruyor ve oraya “yerleşme” isteğimi alıyordu. Oysa, İstanbul ne kadar muhteşem bir şehirdi. Gençliğimde, İstanbul’dan uzun süreli ayrılmayı hiç tahayyül etmemiştim. Ancak, şimdi, benim atalarım tarafından olmasa bile yaşanmışlık olan bir yerde yaşamak daha iyi ve hatta ait hissettiriyor. Ben öldüğüm zaman bile bu evin ve ağaçların sabit kalacak olduğunu bilmek, yani sabitin içinde hareket etmek ruhuma iyi geliyor. Nitekim, artık yeni İstanbul’a ve yeni Türkiye’ye aşina değilim.

Bu benim kişisel deneyimim. Lakin, birçok kişinin benzer hissettiğini biliyorum. Gençlerin çoğu, yurt dışında çalışma hevesindeler. Benim jenerasyonumdan imkânı olanlar, yurt dışına gitmeseler de çocuklarını yurt dışına hazırlıyorlar. Bir nevi, “ev” arayışındalar. Yine enteresandır ki, bahsettiğim bu yozlaşmanın sorumlusu olan mevcut iktidar mensuplarından imkânı olanlar da yurt dışından taşınmaz (ev) ediniyorlar. Ancak, aslına bakarsanız, “Yeni Türkiye”, erk sahiplerinin tasarladığı ve büyük ölçüde kendi iç dünyalarını yansıttıkları yeni evleri.

Sonuç olarak, mevcut iktidar, şehidin evsizlik halini, ancak o ölünce gördü. Isınamayan konteynır ve içinde on ısıtıcının bulunduğu çadır, aslında bir milletin evsizlik halini sembolize ediyor. Yıkılan her bina elbet bir gün geri inşa edilecek. Ancak önemli olan, binaları inşa etmek değil, o binaları yuvaya çevirebilmektir. Şu aşikâr ki, özellikle deprem bölgesinde kimse eski evine bir daha kavuşamayacak. Ama yeni evlerinin de birer yuvaya dönüşmesini umut ediyorum.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 14 Jan 2024 21:55:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/depremzede-maras.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anayasa Mahkemesi hâlâ etkili bir iç hukuk yolu mudur?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasa-mahkemesi-hala-etkili-bir-ic-hukuk-yolu-mudur-1231</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasa-mahkemesi-hala-etkili-bir-ic-hukuk-yolu-mudur-1231</guid>
                <description><![CDATA[Anayasa Mahkemesi hâlâ etkili bir iç hukuk yolu mudur?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>AİHM’in, AYM’ye bireysel başvuru yolunun etkinliğiyle ilgili şüphelerini dile getirdiği ve Birleşmiş Milletler İHK’nın da AYM’yi artık etkin bir iç hukuk yolu olarak görmemesinin sebebi, hiç şüphesiz <em>AYM kararlarının ilk derece mahkemelerince uygulanmamasıdır</em>.</strong>

Bu yazıda, yaşanan son yargı krizinin ardından Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) hâlâ etkin bir iç hukuk yolu olup olmadığına ve başvurucuların AYM’ye başvurmadan doğrudan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM veya Mahkeme) gidip gidemeyecekleri hususu üzerinde durulmuştur.

Öncelikle, etkin bir iç hukuk yolunun bulunduğunun kabul edilebilmesi için; varlığının somut uygulama örnekleriyle ortaya konulması ve bu yolun başarı şansı sunacak şekilde pratikte de işlediğinin kanıtlanması gerekir. Başka bir ifadeyle, başvurucuların iç hukuk yolunu tüketmeleri gerektiğinin ileri sürülmesi için bu yolun pratikte başarı şansı sunan ve işleyen bir iç hukuk yolu olduğuna dair teorik açıklamalar dışında yeteri kadar somut karar gösterilmesi zorunludur.

Mevcut durum itibariyle AYM, hem cezai (tutuklama ve mahkûmiyet) hem de idari (ihraçlar) başvurularla ilgili makul başarı şansı sunan etkin bir iç hukuk yolu olmaktan çıkmıştır ve başvuruculardan pratikte işlemeyen ve aynı konuda on binlerce kabul edilemezlik kararı veren AYM yolunu tüketmelerini beklemek aşağıdaki sebeplerle hakkaniyete aykırıdır.
<ol>
 <li>
<h3><strong> CEZAİ KONULARLA İLGİLİ OLARAK AYM ETKİN BİR HUKUK YOLU DEĞİLDİR</strong></h3>
</li>
</ol>
AYM, cezai konularla ilgili, yani hem tutuklama ve hem de mahkûmiyete ilişkin cezai kararlarla ilgili etkin bir iç hukuk yolu değildir. Şöyle ki;
<ol>
 <li><strong> Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin konuya yaklaşımı</strong></li>
</ol>
Esasen AYM’nin bir kısım başvurular açısından etkili bir iç hukuk yolu olmadığına ilişkin iddialar yeni değildir ve uluslararası merciler önünde de gündeme gelmiştir. Nitekim bu iddia, AİHM’in, 20/3/2018’de açıkladığı <em>Mehmet Altan</em><a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> ve <em>Şahin Alpay</em><a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> başvurularında da ileri sürülmüş ve başvurucular, Türk AYM kararlarının ilk derece mahkemeleri tarafından uygulanmadığını belirterek AYM’nin tutukluluğa ilişkin başvurularda artık etkin bir iç hukuk yolu olmadığını söylemişlerdir. AİHM ise, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına rağmen, ilk derece mahkemelerinin bu kişilerin tutukluluklarının devam ettirilmesinin tutukluluğa ilişkin davalarda Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun etkinliğine ilişkin olarak ciddi şüpheler yarattığının altını çizmiş, ancak Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının, kişilerin özgürlükten yoksun bırakılma şikâyetleri için etkin bir hukuk yolu olduğuna dair önceki görüşünü değiştirmemiştir.

AİHM neden böyle düşündüğünü <em>Şahin Alpay</em> kararında şu şekilde açıklamıştır; <em>“Anayasa’nın 153. maddesinin 1. fıkrası, Anayasa Mahkemesi kararlarının, "nihai" olduğuna hükmetmektedir. Üstelik Mahkeme’nin daha önce Koçintar kararında altını çizdiği gibi, Anayasa’nın 153. maddesinin 6. fıkrası, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının, yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri organlarını bağladığına hükmetmektedir (bk. yukarıda anılan Uzun, § 66). Dolayısıyla Mahkeme’ye göre, Anayasa Mahkemesi’nin, Türk anayasal yapısı içerisinde yargı erkini tamamlayan bir unsuru teşkil ettiği ve Mahkeme’nin daha önce Koçintar kararında hükmettiği gibi ve Hükûmetin mevcut davada Mahkeme önünde açıkça ileri sürdüğü gibi, ceza yargılaması sırasında tutuklanan kişilere etkin bir başvuru yolu sunarak, Anayasa’nın 19. maddesi ve Sözleşme’nin 5. maddesi uyarınca özgürlük ve güvenlik hakkının korunması açısından önemli bir rolü olduğu açıktır.”</em> (§ 117)

Yani AİHM, AYM’yi etkin iç hukuk yolu olarak kabul ederken başka hususların yanında özellikle Anayasa’nın 153/6. maddesine<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> dayanmıştır. Ancak, gelinen nokta itibariyle artık Anayasa’nın 153/6. maddesindeki AYM kararlarının nihai olduğuna ve yasama, yürütme ve yargı organlarını bağladığına ilişkin düzenlemenin fiilen bir hükmünün kalmadığı rahatlıkla iddia edilebilir. Zira, son milletvekili seçimlerinde Hatay’dan milletvekili seçilen ve cezaevinde bulunan Ş. Can Atalay hakkında verilen haksız tutukluluğa ilişkin 25/10/2023 tarihli AYM kararı,<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yerine getirilmeyip dosya Yargıtay 3. Ceza Dairesine gönderilmiş, Daire de emsali görülmedik şekilde şu kararı vermiştir; <em>“</em><em>Anayasa'nın 153. maddesi kapsamında uygulanması gereken bir karar bulunmamakla; keza Şerafettin Can Atalay hakkında verilen mahkumiyet kararının temyizi üzerine yapılan temyiz incelemesi sonucu 28.09.2023 tarihinde Dairemizin 2023/12611 esas 2023/6359 sayılı kararı ile onanarak kesinleşen ve infazı kabil bir hükmün mevcudiyeti karşısında; Anayasa Mahkemesi'nin anılan kararına UYULMAMASINA ve Anayasa hükümlerini ihlal eden ve kendisine verilen yetki sınırlarını yasal olmayacak şekilde aşarak hak ihlalinin kabulü yönünde oy kullanan ilgili Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında gereğinin takdir ve ifası için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda BULUNULMASINA…”</em><a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>
<blockquote><strong>Diğer birçok ciddi suçlar yanında başvurucu Ş. Can Atalay’ın serbest bırakılmadığı her an için ‘kişinin hürriyetten yoksun bırakılması’ suçunun (TCK m. 109) işlendiği tartışmasızdır. Ülkemizde hukukun yeniden tesisi edildiği günlerde, kimler olursa olsun bu suçların faillerinin cezai yargılamalara maruz kalacakları aşikârdır.</strong></blockquote>
Türk yargı pratiğinde bir ilk olan bu oldukça tartışmalı karar üzerine Ş. Can Atalay vekilleri tekrar AYM’ye başvurmuştur.  AYM, ilk kararında dile getirdiği hususlardan sapmadan 21/12/2023 tarihinde yeniden ihlal kararı vererek<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine hükmün gereğinin yerine getirilmesini işaret etmiştir. Ancak, anılan yerel mahkeme AYM’nin ikinci ihlal kararının gereğini yine yerine getirmeyip dosyayı tekrar Yargıtay 3. Ceza Dairesine göndermiş, Daire de 03/01/2024’te önceki gerekçesini tekrar ederek bir kez daha AYM kararına <strong>uyulamamasına</strong> karar vermiştir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a>

Yargıtay’ın hiçbir hukuki karşılığı olmayan bu kararlarıyla birlikte, AİHM’in 2018 yılında verdiği Mehmet Altan ve Şahin Alpay kararlarında AYM’nin etkili bir yol olduğu noktasında dayanak yaptığı Anayasa’nın 153/6. maddesi böylece bizzat Yargıtay tarafından çiğnenmiş ve bir yüksek mahkeme, tarihte bir ilk olarak AYM kararına <strong><u>uyulmamasına</u></strong> karar vermiştir. Ağır ceza mahkemelerinin AYM kararlarına uymamalarının AYM’ye bireysel başvuru yolunun etkinliğine ilişkin ciddi şüphe yarattığı yerde, Yargıtay tarafından hem de iki kez AYM kararlarına uyulamamasına karar verilip bir de AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunulmasından sonra AYM’nin - en iyimser yaklaşımla - bazı hak şikâyetleri açısından etkin bir başvuru yolu olduğunu söylemek artık mümkün değildir. Yani, daha önce ağır ceza mahkemelerinin verdikleri hukuksuz kararları Yargıtay zirveye taşımış ve hukuk tarihine geçecek skandal kararlarla adeta AYM’ye bireysel başvuru yolunun etkisiz olduğunu ilan etmiştir. Hali hazırda AYM’nin iki kez verdiği ihlal kararına rağmen Ş. Can Atalay serbest bırakılmamış ve AYM kararının gereği (bu satırların kaleme alındığı tarih itibarıyla) henüz yerine getirilmemiştir.

Yeri gelmiş iken belirtelim ki, hangi saik ve sebeple olursa olsun Anayasanın amir hükmüne rağmen AYM kararının gereğini yerine getirmeyen kişilerin eylemlerinin bu haliyle Türk ceza kanununda yer alan birden çok suça vücut verdiği tartışmasızdır. Bu yazının konusu olmamakla birlikte önemine binaen bilinmelidir ki; diğer birçok ciddi suçlar yanında başvurucu Ş. Can Atalay’ın serbest bırakılmadığı her an için ‘kişinin hürriyetten yoksun bırakılması’ suçunun (TCK m. 109) işlendiği tartışmasızdır. Ülkemizde hukukun yeniden tesisi edildiği günlerde, kimler olursa olsun bu suçların faillerinin cezai yargılamalara maruz kalacakları aşikârdır.
<ol start="2">
 <li><strong> Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin konuya yaklaşımı</strong></li>
</ol>
AYM’nin özellikle haksız tutuklulukla ilgili başvurularda etkisiz bir iç hukuk yolu olduğu iddiası Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’ne (İHK) yapılan başvurularda da gündeme gelmiş ve Komite, Mukadder Alakuş kararında şu tespitlerde bulunmuştur; <em>“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, Anayasa Mahkemesi'nin ihlal tespit ettiği iki davadaki tespitlerinin alt mahkemeler tarafından uygulanmaması nedeniyle, tutuklu yargılama davalarında bu hukuk yolunun etkinliğine ilişkin endişelerini dile getirdiğini not etmektedir. Komite ayrıca, Anayasa Mahkemesi'ne bireysel şikâyette bulunma hakkının, özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilgili durumlarda hem teoride hem de pratikte etkili olduğunu kanıtlamanın hükümetin görevi olduğunu belirtir. Komite, başvurucunun durumu göz önünde bulundurularak, taraf devletin, Anayasa Mahkemesi'nde başvurucunun tutukluluğuna itiraz için bireysel bir şikâyette bulunmanın etkili olacağını, pratikte göstermediğini tespit eder.”</em><a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a>

Komite, Mümine Açıkkollu başvurusunda da; <em>“başvurucuya ait mevcut dava koşullarında ve son davalarda alt derece mahkemeleri tarafından AYM kararlarına gösterilen itibar bağlamında, Taraf Devlet’in, başvurucunun, eşinin gözaltına alınmasının ve ardından gözaltındayken ölümünün hukukiliğini sorgulamak için Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmasının, uygulamada etkili olacağını göstermediğini tespit etmektedir”</em> demiş<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> ve önceki kararındaki tespitlerini yenilemiştir.

<strong>AİHM’in aksine Birleşmiş Milletler İHK, özellikle özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilgili başvurularda AYM’ye bireysel başvuru yolunun pratikte etkili olmadığını <em>(ineffective domestic remedy)</em> belirtmiştir.</strong>

AİHM’in aksine Birleşmiş Milletler İHK, özellikle özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilgili başvurularda AYM’ye bireysel başvuru yolunun pratikte etkili olmadığını <em>(ineffective domestic remedy)</em> belirtmiştir. Özellikle Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay kararı sonrası yaşanan süreç, Birleşmiş Milletler İHK’nın gerekçelerinin yerinde olduğunu ve AYM’nin artık etkin bir iç hukuk yolu olmadığını göstermiştir.
<ol start="3">
 <li><strong> Anayasa Mahkemesi’nin <em>Yıldırım Turan</em> kararı </strong></li>
</ol>
AİHM’in, AYM’ye bireysel başvuru yolunun etkinliğiyle ilgili şüphelerini dile getirdiği ve Birleşmiş Milletler İHK’nın da AYM’yi artık etkin bir iç hukuk yolu olarak görmemesinin sebebi, hiç şüphesiz <strong><em>AYM kararlarının ilk derece mahkemelerince uygulanmamasıdır</em></strong>. Burada ilginç olan, etkili bir hukuk yolu olduğu son derece tartışmalı hale gelen AYM, ilk derece mahkemelerinin kendisine karşı takındığı tavrı AİHM’e karşı sergilemekten geri durmamış, Yıldırım Turan başvurusunda şu ifadeleri kullanmıştır; <em>“AİHM'in kesinleşmiş kararları bağlayıcı olmakla birlikte, Türk hukukunda yargı mensuplarının tutuklanmasına ilişkin kanun hükümlerinin yorumlanması Türkiye Cumhuriyeti'nin kamu gücü makamlarına ve nihai olarak mahkemelerine ait bir yetkidir. Türk mahkemelerinin ulusal hukuka ilişkin yorumlarının Sözleşme'de güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal edip etmediğini incelemek AİHM'in yetkisinde ise de AİHM'in ulusal mahkemelerin yerine geçerek ulusal hukuku ilk elden yorumlaması uygun görünmemektedir. Türk hukukundaki kanun hükümlerinin anlamlandırılmasında ve yorumlanmasında Türk mahkemeleri AİHM'e göre çok daha iyi konumdadır.”</em><a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a>

Yıldırım Turan başvurusunun sahibi, 15 Temmuz sonrasında 667 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameleri (OHAL KHK’sı) ile HS(Y)K’ya verilen yetkiye dayanılarak mesleğinden ihraç edilmiş bir yargı mensubudur. AYM, bu başvuruya ilişkin kararında AİHM’in Alparslan Altan ve Hakan Baş gibi eski yargı mensuplarıyla ilgili verdiği kararlarındaki tespit ve değerlendirmelerini eleştirerek, kendisinin ve diğer mahkemelerin Türk hukukundaki kanun hükümlerinin adlandırılmasında ve yorumlanmasında AİHM’den daha iyi konumda olduğunu söylemiş ve AİHM’in aynı konuya ilişkin verdiği ihlal kararlarını görmezden gelerek bu başvuruyu kabul edilmez bulmuştur. Yani, kararlarının objektif etkisine sürekli olarak atıf yapan AYM, hepsi aynı basmakalıp gerekçelerle tutuklanan AİHM’in bu güne kadar verdiği 1.103 yargı mensubuyla ilgili ihlal kararlarının tamamında AİHM kararlarının objektif etkisini ve bağlayıcılığını görmezden gelmiş ve bu kişilerin başvurularını kabul edilmez bulmuştur. Dolayısıyla, AYM de bu başvuruların hiç birinde AİHM kararlarını dikkate almamış ve uygulamamıştır.

Bu durumda ortaya çıkan garip tabloda; Anayasanın 90. maddesine göre iç hukukumuzun bir parçası olan AİHM kararlarının bağlayıcılığını görmezden gelen ve hiçbir kararında benimsemeyen Türk AYM’nin kararlarını da Türk yargı teşkilatının gerek yüksek mahkemesi gerekse taşra mahkemeleri dikkate almamış ve gereğini yerine getirmemiştir.
<blockquote><strong>AİHM’in, AYM’ye bireysel başvuru yolunun etkinliğiyle ilgili şüphelerini dile getirdiği ve Birleşmiş Milletler İHK’nın da AYM’yi artık etkin bir iç hukuk yolu olarak görmemesinin sebebi, hiç şüphesiz <em>AYM kararlarının ilk derece mahkemelerince uygulanmamasıdır</em>.</strong></blockquote>
<ol start="4">
 <li><strong> AİHM’in <em>Akgün/Türkiye</em> kararı</strong></li>
</ol>
AYM’nin AİHM kararlarına uymadığı tek örnek eski yargı mensuplarına ilişkin de değildir. Zira AİHM, Bylock’un tutuklama için makul şüphe <em>(reasonable suspicion)</em> sebebi oluşturmadığına ilişkin Akgün/Türkiye kararının<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> gereklerini de yerine getirmemiş ve bu karardan sonra da Bylock nedeniyle yapılan tutuklamaların haksızlığıyla ilgili başvuruların tamamını kabul edilemez bulmaya ısrarla devam etmiştir. Bu kapsamda AİHM, <em>Mecit ve diğerleri</em><a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> ile <em>Kolay ve diğerleri</em><a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> karalarında 366 kişinin Bylock ve diğer faaliyetleri nedeniyle tutuklanmaları nedeniyle ihlal kararı vermiştir. Kısacası görülmektedir ki, bu zamana kadar AİHM’in incelediği ve ihlal kararı verdiği 1564 haksız tutuklama dosyasının tamamı AYM incelemesinden geçmiş ve bu başvuruların hiçbirinde AYM en küçük bir ihlal bulmamıştır.

AYM’ye başvuru yolunun etkili olmadığı, aynı konuya ilişkin başvurulardan sonuç alınamamasından ve her biri ayrı yapılan başvurulardaki hukuksuzluğu gören AİHM’in dosyaları gruplandırarak sonuçlandırmasından da anlaşılmaktadır. Ayrıca, AİHM önünde aynı sebeplerle bekleyen binlerce dosyanın varlığı ve bunlardan da ihlal kararı çıkacağı düşünüldüğünde, AYM’nin artık fiilen etkin bir iç hukuk yolu olarak kabulü mümkün değildir. Zira benzer iddialarla haklarının ihlal edildiğini ileri süren kişilerin AYM yoluna başvurmaları halinde başarı elde etme olasılıkları neredeyse yok gibidir.
<ol start="5">
 <li><strong> AİHM’in <em>Yalçınkaya/Türkiye</em> kararı</strong></li>
</ol>
Türk AYM’nin bazı başvurular açısından artık tüketilmesi gereken etkin bir iç hukuk yolu olmamasıyla ilgili en önemli karar hiç şüphesiz AHİM’in 63 yıllık tarihinde verdiği en ağır ihlal olan Yalçınkaya kararıdır.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> Zira bu kararda AİHM, Sözleşme’nin 7 ve 6. maddeleri kapsamında verdiği ihlallerin, özellikle ulusal mahkemelerin Bylock kullanımına ilişkin nitelendirmelerinden kaynaklandığını ve bu yaklaşıma göre, Bylock kullandığı iddia edilen herkesin, yalnızca bu gerekçeye dayanılarak, yani otomatik biçimde örgütü üyesi olarak kabul edildiğini ve cezalandırıldığını belirtmiştir (§ 413). Bu nedenle AİHM, AİHS’in 6 ve 7. maddelerinden verdiği ihlalin münferit bir olaydan değil, <strong>sistemik bir sorundan</strong> <em>(</em><em>systemic problem)</em> <strong>kaynaklandığını</strong> kabul etmiştir. AİHM’e göre bu sorun çok sayıda kişiyi etkilemiştir ve hâlâ da etkileme potansiyeline sahiptir. Bunun en önemli delili de Bylock kullanımı nedeniyle verilen mahkûmiyetler nedeniyle AİHS’in 7. ve/veya 6. maddeleri kapsamında yapılan benzer şikâyetleri içeren 8.000’den fazla başvurunun şu anda Mahkemenin önünde bulunmasıdır (§ 414).

Ayrıca Mahkeme, yetkili makamlar tarafından tespit edilen Bylock kullanıcı sayısının yüz bin civarında olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Sözleşme’nin 7 ve/veya 6. maddeleri kapsamında benzer şikâyetler içeren çok daha fazla başvurunun önüne geleceğini belirtmiştir (§ 415). Kısaca AİHM, halen derdest ya da yargılaması biten benzer nitelikteki 100 binden fazla dosyanın kendisine geleceğini öngörmektedir. (§ 414). Burada önemle belirtelim ki, Strazburg Mahkemesi, Sözleşme’nin 7. ve/veya 6. maddeleri kapsamında benzer şikâyetleri içeren daha birçok başvurunun kendisine yapılabileceğini not etmekle aslında anılan başvuruların Türk AYM tarafından kabul edilemez bulunacağını önceden ilan etmiş olmaktadır. Diğer bir ifadeyle Türk AYM’nin bu başvurular açısından artık etkisiz bir iç hukuk yolu olduğu bizzat AİHM tarafından zımnen kabul edilmiştir.

Yine AİHM, gelecekte çok sayıda dosyada benzer ihlalleri tespit etmek zorunda kalmamak için Yalçınkaya kararında tespit edilen hususların Türk makamları tarafından daha geniş bir ölçekte ele alınması gerektiğini belirtmiştir. AİHM’e göre Türk makamlarına düşen görev, Yalçınkaya kararından gerekli sonuçları çıkarmak ve ihlale neden olan sorunu çözmek için uygun olan diğer genel tedbirleri <em>(</em><em>general measures)</em> almaktır. Özellikle yerel mahkemelerin, Yalçınkaya kararında yorumlandığı ve uygulandığı şekliyle AİHS standartlarını gerekli şekilde dikkate almaları bir zorunluluk halini almıştır. AİHM ayrıca, usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş uluslararası anlaşmaların kanun hükmünde olduğu ve bunların anayasaya uygunluğuna itiraz için Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı şeklindeki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90/5. maddesi gereğince, AİHS’in 46. maddesinin Türkiye’de anayasal bir kural hükmünde olduğunun altını çizme gereği de duymuştur (§ 418).

Yalçınkaya kararında yer verilen bu hususlar başlı başına AYM’nin benzer şikayetler açısından artık etkisiz bir iç hukuk yolu olduğunun ispatıdır. Zira AİHM önünde bekleyen 8 binden fazla dosya, AYM denetiminden geçip hiçbir ihlal bulunmayarak AİHM önüne gelmiştir. Ayrıca AİHM, belki de ilk defa ihsas-ı reyde bulunurcasına 100 binden fazla dosyanın da AYM’nin <em>‘göstermelik’</em> denetiminden geçerek önüne geleceğini söylemiştir. Yukarıda da belirtiğimiz üzere; AİHM’in bu tespiti, 100 binden fazla dosyada da tıpkı Yalçınkaya kararında olduğu gibi AYM’nin hiçbir ihlal bulmayacağını öngördüğünü göstermektedir. Aslında bu ifadelerin anlamı, AİHM’in varlığından bahsettiği Türkiye’deki sistemik sorunun kaynağının bizzat AYM olduğudur.

Aynı şekilde AİHM, 18/12/2023 tarihinde Bylock bağlantılı 1.000 dosyayı Hükûmete tebliğ etmiş ve Hükûmetin bu şikâyetlerle ilişkin savunma yapmasını dahi istememiştir. Bunun anlamı da AİHM’in önünde bekleyen 8 bin ve bilahare gelmesi muhtemel 100 binden fazla dosyada da Yalçınkaya kararını gerekçe göstererek ihlal vereceğinin aşikâr olmasıdır.

Bütün bu tespitler ışığında, AİHM’in bu kadar açık ve net tespitlerinden sonra Bylock ve diğer kriterlerle ilgili ihlal iddialarını 8 yıldır görmeyen AYM’ye başvuru yapılmasının ve bu suretle AİHM sürecinin geciktirilmesinin hiçbir anlamının olmadığını değerlendirmekteyiz.

Benzer şekilde, AYM Başkanı yaptığı her konuşmada AYM kararlarının bağlayıcılığından, uygulanmasının zorunlu olduğundan ve objektif etkisinden bahsetse de Yalçınkaya kararının açıklanmasının üzerinden neredeyse 4 ay geçmesine ve önünde AİHM’in vurgu yaptığı benzer nitelikte binlerce dosya bulunmasına rağmen bugüne kadar tek bir karar vermemiştir. Yani AYM, AİHM kararının gereğini yerine getirmemekte ve kendi kararlarının Türk mahkemelerince uygulanmadığından yakınsa da kendisi de AİHM kararlarını uygulamamaktadır. AYM’nin kendi kararlarının uygulanmamasına yönelik yakınmalarının ciddiye alınmamasının altında yatan sebeplerin başında kendisinin Strasburg içtihatlarına karşı takındığı ikircikli tutumun olduğu yadsınamaz bir gerçektir.

AİHM <em>Mehmet Altan</em> ve <em>Şahin Alpay</em> kararlarında, AYM kararlarının alt derece mahkemeleri tarafından uygulanmamasının AYM’ye başvuru yolunun etkinliğiyle ilgili şüphe oluşturduğunu söylerken, gelinen nokta itibariyle artık AYM, AİHM kararlarını uygulamayan bir mahkeme haline gelmiştir ve bu şartlar altında AYM’nin bahse konu şikâyetler bakımından etkin bir yol olduğundan bahsetmek kanaatimizce mümkün görülmemektedir.

<strong>Kısaca, irtibat ve iltisak kavramlarıyla yapılan ihraçlardaki en büyük sorun olan kanunilik (belirlilik) ilkesi ve özel yaşam hakkına yapılan müdahaleyle ilgili AYM hiçbir sorun görmemiştir.</strong>
<ol>
 <li>
<h3><strong> İHRAÇ DOSYALARI AÇISINDAN AYM ETKİLİ BİR YOL DEĞİLDİR</strong></h3>
</li>
</ol>
Bilindiği üzere OHAL KHK’ları ile yüz binden fazla kişi terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu gerekçesiyle kamu görevinden savunmaları dahi alınmaksızın ihraç edilmişlerdir. İhraç gerekçelerinden <strong><em>irtibat </em></strong>ve<strong><em> iltisak</em></strong> kavramları daha önce Türk hukuk sisteminde bulunmayan ve idari yargı kolunun en üst mercii Danıştay’ın bile ne olduğunu tam olarak bilmediği için AYM kararına atıfla açıkladığı kavramlardır.

AYM konuyla ilgili verdiği bir kararında; <em>“…iltisak ve irtibat kavramları ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi 14/11/2019 tarihli ve E.2018/89, K.2019/84 sayılı kararında, iltisaklı kavramının kavuşan, bitişen, birleşen; irtibatlı kavramının ise bağlantılı anlamına geldiğini, bu ibarelerin genel kavram niteliğinde olduğunu, objektif anlamının kapsam ve sınırlarının durum ve şartlara göre yargı içtihatlarıyla değerlendirilerek belirlenebileceğini, bu yönüyle anılan ifadelerin kategorik olarak belirsiz olduğunun söylenemeyeceğini ifade etmiştir (aynı kararda bkz. §§ 30, 31). Dolayısıyla kapsam ve sınırlarının tespiti mümkün olan söz konusu ifadelerin belirsiz olduğu söylenemez”</em> demiştir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a>

Danıştay 5. Dairesi ise konuyla ilgili verdiği kararında bu kavramlarla ve bu kavramlara dayanılarak tesis edilen idari işlemlerle ilgili şunları söylemiştir;  <em>"Anayasa Mahkemesi 14/11/2019 tarih ve E:2018/89, K:2019/84 sayılı kararında iltisaklı kavramını ''kavuşan, bitişen, birleşen'', irtibatlı kavramını ise ''bağlantılı'' olarak tanımlamıştır. Bu kavramlar ile kişilerin cezai sorumluluğunu gerektiren örgüte üyelik ve mensubiyet kavramlarına nazaran terör örgütleri ile daha az yoğun ve atipik bir bağlantının vurgulandığı açıktır. Bu kapsamda kişilerin terör örgütleri ile irtibat ve iltisaklarının ortaya konulabilmesi için, örgütün amaçlarının gerçekleştirilmesi ya da örgütten yarar sağlamak maksadıyla gerek örgütten gelen talimatlar doğrultusunda gerekse inisiyatif alarak bulundukları hal ve hareketler neticesinde örgüte veya kendilerine yarar sağladıkları ya da örgüt ile amaç birliği veya sosyal birliktelik görünümü içinde oldukları yönünde kanaat oluşması yeterli olacaktır."</em><a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a>

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, irtibat ve iltisak muğlak ve hiçbir hukuki karşılığı olmayan kavramlardır. Ancak, yüz binden fazla kişi bu içi boş kavramlarla ihraç edilmiş ve beraat etseler ya da haklarında takipsizlik kararı verilmiş olsa bile bu kavramlar gerekçe gösterilerek kamu görevlerine iade edilmeleri engellenmiştir.

Bu kavramların konumuzu ilgilendiren kısmı, bu kavramların içini bizzat AYM’nin doldurması ve bu kavramlara dayanılarak yapılan ihraçların Anayasa’ya aykırılığıyla ilgili yapılan başvuruyu, bu kavramların belirsiz olmadığı ve bu nedenle yapılan ihraçların özel yaşam hakkına bir müdahale teşkil etmediğini belirterek reddetmesidir. AYM’nin gerekçesi şöyledir; <em>“</em><em>darbe girişimiyle devletin demokratik düzenine açık ve yakın bir tehlike oluşturan FETÖ/PDY ve diğer terör örgütleriyle mücadele etmek amacıyla terör örgütlerine veya devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ekli (1) sayılı listede yer alan kişilerin olağan usullerin ötesinde bir uygulamayla liste usulüne göre kamu görevinden çıkarılması ve memuriyetlerinin alınmasını düzenleyen kuralların, olağanüstü hâle neden olan şartlar ve özellikle bireyselleştirmeyi sağlamaya elverişli idari ve yargısal başvuru imkânları dikkate alındığında milli güvenliğin ve demokratik anayasal düzenin korunması amacı bakımından kişilerin özel hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına durumun gerektirdiği ölçüyü aşacak şekilde bir sınırlama getirdiği söylenemez.</em>”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a>

Kısaca, irtibat ve iltisak kavramlarıyla yapılan ihraçlardaki en büyük sorun olan kanunilik (belirlilik) ilkesi ve özel yaşam hakkına yapılan müdahaleyle ilgili AYM hiçbir sorun görmemiştir. Her ne kadar bu karar norm denetimine ilişkin olsa da AYM ihraçlarla ilgili bireysel başvurularda nasıl karar vereceğini çok net ortaya koymuştur ve cezai dosyalarda olduğu gibi ihraçlarla ilgili başvuruların tamamını da büyük bir olasılıkla kabul edilmez bulacaktır. İşin bir diğer ilginç tarafı, ihraçların üzerinden 8 yıl geçmesine rağmen henüz AYM tarafından verilen bir kararın bulunmaması ve AİHM’den ihlal çıkacağı neredeyse kesin dosyaların tamamının AYM önünde bekletiliyor olmasıdır. Mevcut durumda AİHM’den ihraçlarla ilgili bir karar çıkması ile ilk ihraçlar arasından en az 10 yıllık bir süre geçecektir. Bu durum, başvurucuların makul sürede yargılanma hakkının açıkça ihlal edilmesi bir yana AYM’ye başvurunun söz konusu şikayetler açısından başarı şansı sunmadığının da açık kanıtı hükmündedir.  Yapılan ihraçların tamamına yakınının irtibat ve iltisak kavramlarıyla yapıldığı ve bu konuyla ilgili AYM’nin görüşünün ve tavrının çok net olduğu düşünüldüğünde, ihraçlarla ilgili AYM’ye bireysel başvuru yolunun etkinliğinden söz edilemez.
<h3><strong>SONUÇ</strong></h3>
Tartışmalı 15 Temmuz sürecinden sonra yaşanılan yaygın ve ağır hak ihlalleri karşısında Türk Anayasa Mahkemesinin bireysel hak ve özgürlükleri korumada sergilediği cılız tutum, BM ve AİHM gibi mekanizmaların tespitleri ve son olarak Yargıtay ile bir ağır ceza mahkemesinin AYM’yi açıkça yok kabul etmesi ve kararlarını tanımaması birlikte ele alındığında, AYM’nin -bazı şikayetler açısından- tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olup olmadığını tartışmanın zamanı gelmiştir.

Yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, 8 yıllık süreçte ortaya koyduğu performans, verdiği kararları ve AİHM kararları ışığında AYM’nin artık etkili bir iç hukuk yolu olmadığı düşünülmektedir. Bu nedenle hem cezai (tutukluluk/mahkûmiyet) hem de idari yargılama (ihraç) dosyalarında kanımızca tutukluluk dosyalarında tutukluluk kararının, cezai hükümlerde Yargıtay kararının ve ihraç davalarında idari yargı kararının kesinleşmesinin ardından AYM’ye başvurmadan doğrudan AİHM’e başvuru yapılabilir. Ancak, AİHM’in bu yolla gelecek dosya yükünden çekindiği ve OHAL Komisyonu kurulması sırasında oynadığı rol dikkate alındığında, AYM’yi yine etkili bir yol olarak görmesi ihtimal dahilindedir. Bu nedenle, bu konuda AİHM’in tavrını görene kadar <strong>aynı anda hem AYM’ye hem de AİHM’e başvurulmasında</strong> ve bu suretle yaşanması muhtemel hak kayıplarının önüne geçilmesinde fayda vardır.

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>          https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-192019

<a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>          https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-181827

<a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a>          Anayasanın <em>“Anayasa Mahkemesinin kararları”</em> kenar başlıklı 153’üncü maddesinin 6’ncı fıkrası şu şekildedir: <em>“Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”</em>

<a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a>          https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2023/53898

<a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a>          Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 08/11/2023 T., 2023/12611 Esas ve bila Değişik iş sayılı kararı.

<a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a>          https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2023/99744

<a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a>          Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 03/01/2024 T., 2023/12611 Esas ve 2024/1 Değişik iş sayılı kararı.

<a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a>          https://yasambellekozgurluk.org/wp-content/uploads/2023/09/TR.BM-Mukadder-ALAKUS-CCPR-C-135-D-3736-2020-karar.pdf

<a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a>          https://yasambellekozgurluk.org/wp-content/uploads/2024/01/Gokhan-Acikkollu-.pdf

<a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a>        https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/10536

<a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a>        https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-213284

<a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a>        https://hudoc.echr.coe.int/tur?i=001-229393

<a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a>        https://hudoc.echr.coe.int/tur?i=001-229392

<a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a>        https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-229312

<a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a>        Anayasa Mahkemesinin 24/6/2021 T, 2018/81 E., 2021/45 K. sayılı kararı.

<a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a>        Danıştay 5. Dairesinin 15/06/2020 T., 2016/58289 E., 2020/2340 K. sayılı kararı

<a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a>        Anayasa Mahkemesinin 24/6/2021 T, 2018/81 E., 2021/45 K. sayılı kararı.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 13 Jan 2024 21:50:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/Constitutional_Court_of_Turkey.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İstanbul’un politik doğruculuğu</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbulun-politik-dogruculugu-1230</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbulun-politik-dogruculugu-1230</guid>
                <description><![CDATA[İstanbul’un politik doğruculuğu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>İstanbul’un politik doğruculuğu, şehrin karşı karşıya olduğu zorlukları aşmak ve geleceğini güvence altına almak için politik ve iletişimsel bir kapı aralıyor. Bu süreçte, seçmenlerin politik bilinç ve duyarlılıkla hareket etmeleri, kentlerinin geleceğine sahip çıkmaları büyük önem taşıyor.</strong>

Dünyanın en güzel şehirlerinden biri İstanbul. O kadar güzel ki, yıllar ne kadar eskitirse eskitsin o yine tüm güzelliğiyle ayakta kalmaya devam ediyor, edecek. Ancak şimdi, önümüzdeki seneler boyunca bu güzelliğini tehdit altında bırakan olgularla karşı karşıya.

Bu olgulardan en önemlisi şüphesiz deprem gerçeği. 6 Şubat’ın birinci yılı yaklaşırken acılar dinmiş, yaralar sarılmış değil. İstanbul için göz göre göre “Ben geliyorum” diyen bir deprem gerçeği sadece İstanbulluları hatta Türkiye’yi değil, tüm dünyayı bir daha geri dönülemeyecek biçimde etkileyecek.

Bu yüzden de şehrin ve şehirlilerin depreme karşı dayanıklılığı artırmak, yapısal ve sosyal önlemleri acilen hayata geçirmek zorundayız. Geçmişte yaşanan acı tecrübeler, gelecekte daha büyük felaketlere sebep olmaması için ders olmalı. İstanbul, bu zorlu süreci atlatmak için gerekli tüm tedbirleri zorunda. Yapıların güçlendirilmesi, acil durum planlarının gözden geçirilmesi ve halkın bilinçlendirilmesi gibi adımlar hayati önem taşıyor.

Tabii bu durum için dikkatimizi vatandaşa değil, öncelikle karar alıcılara yöneltmeliyiz. İstanbul’u bekleyen bir diğer önemli dönüm noktası da yaklaşan yerel seçimler.

Kamuoyunda tartışmalı bir figür olsa da Ekrem İmamoğlu, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en dikkat çeken belediye başkanlarından biri. Zaten nüfus, kültür, turizm ve ekonomi bakımından pek çok ülkeden dahi büyük bir şehri yönetiyor.

Özellikle bu gelişmiş yapısından dolayı İstanbul, bütün siyasilerin hedefinde. Bir tarafta, geçmiş beş sene sonunda tekrar güven oyu kazanmaya çalışan mevcut bir belediye başkanı, diğer tarafta 20 seneyi aşkın bir süredir yönettiği şehirden beş yıl boyunca uzak kalmış koca bir iktidar bloku var. Evet, Ekrem İmamoğlu’nu tekil bir siyasetçi, karşısında pozisyon alacak siyasetçiyi ise bir blok olarak görüyorum.
<blockquote><strong>İstanbullular, adayların vaatleri ve projelerini titizlikle değerlendirmeli. Çünkü her bir vaadin, her bir projenin, İstanbul’un geleceğine doğrudan etkisi olacak. Deprem güvenliği, nüfus yönetimi ve imar politikaları, seçmenin kararını belirleyen en önemli unsurlar arasında yer alıyor.</strong></blockquote>
Aradaki tek rekabetin halka hizmet götürme rekabeti olduğuna inanmak istiyor, ama zorlanıyorum.

Çünkü İstanbul, büyük bir güç, büyük bir nüfus demek. İstanbul Türkiye demek.

Dolayısıyla Ekrem İmamoğlu’nun işi siyaseten çok zor.

Bu süreç boyunca, İstanbul’u bekleyen bu dönüm noktaları bakımından, bazı politik gerçeklikler üzerine uzlaşılması gerektiğini düşünüyorum.

Özellikle Amerikan siyasetinden aşina olduğumuz, kısa süre içinde bir trend halinde bölgesel ardından da küresel siyasete yayılan bir olgu, politik doğruculuk, bu anlamda İstanbul siyaseti için gözden geçirilmeli.

Politik doğruculuğu yalnızca bir kamuoyu geri bildirimi olarak kabul etmek zorunda değiliz. Özellikle medya gücü, bize bu kavramın siyasal iletişimle ne kadar angaje olabileceğinin sinyallerini verdi. Dolayısıyla İstanbul siyasetine ilişkin politik doğrucu bir siyasal iletişim dizayn edilebilmesi için vatandaşın ve seçmenin tetikte olması gerekiyor.

Politik doğrucu olunması gereken ilk nokta öncelikli olarak <em>deprem</em>. Kampanya stratejisine, vaatlerine ve seçildikten sonra icraatlarına depremi en önemli odak noktası olarak yerleştirmeyen siyasetçinin, çerçeve dışında kabul edilmesi ve bu nedenle eleştirilmesi gerekir.

Bir diğer önemli nokta ise <em>nüfus. </em>İstanbul çok ama çok kalabalık bir şehir ve nüfus yoğunluğu günlük hayatı yalnızca etkilemekle kalmıyor, aksatıyor da. Bu nedenle siyasetçilerin vaatlerinin bol keseden, örneğin bolca <em>ücretsizlik </em>üzerine olmaması gerekiyor. Hayat pahalılığı bu konuda bir paradoks yaratacaktır şüphesiz, ancak hayat pahalı ama İstanbul daha pahalı.

Politik doğrucu olunması gereken son kilit nokta ise <em>imar. </em>İmar da nüfus yoğunluğuyla çelişen bir önerme. Nitekim nüfus yoğunluğuna dair akla gelen ilk çözüm çoğu zaman daha fazla yerleşim yeri üretmek oluyor. Ancak bu durum, geçtiğimiz yirmiyi aşkın senede İstanbul’un bugünkü hâline gelmesine ciddi anlamda yol açtı. Dolayısıyla artık <em>imar, </em>politik doğru olmayan bir kavram olarak kabul edilmeli ve başta deprem olmak üzere kent kültürü ve turizm gibi anahtar kelimelerin gerisinde kabul edilmeli.
<blockquote><strong>Artık <em>imar, </em>politik doğru olmayan bir kavram olarak kabul edilmeli ve başta deprem olmak üzere kent kültürü ve turizm gibi anahtar kelimelerin gerisinde kabul edilmeli. İmamoğlu’nun rakibi Kurum’un bu konudaki sicili son derece kabarık.</strong></blockquote>
İmamoğlu’nun rakibi Kurum’un bu konudaki sicili son derece kabarık. Ancak Kurum, kampanyasının <em>start</em>ını deprem anahtar kelimesiyle verdi. Bu adımlar önemli ve kamuoyu takdirini İstanbul’un politik doğruculuğu ekseninde vermeli. İşte meselenin siyasal iletişim ve seçmen davranışıyla en angaje hâle geldiği nokta burası.

Bu kabul, İstanbul’un politik geleceğine yönelik bir dönüm noktası olabilir. Önümüzdeki dönemde, şehrin ve şehirlilerin geleceği, politik kararlar ve siyasal önceliklerle doğrudan şekillenecek. Bu nedenle, İstanbul halkının, politik doğruculuğu yalnızca bir retorik aracı olarak değil, aynı zamanda kendi geleceğini şekillendirme gücü olarak görmesi ve kullanması gerekiyor.

Seçim sürecinde İstanbullular, adayların vaatleri ve projelerini titizlikle değerlendirmeli. Çünkü her bir vaadin, her bir projenin, İstanbul’un geleceğine doğrudan etkisi olacak. Deprem güvenliği, nüfus yönetimi ve imar politikaları, seçmenin kararını belirleyen en önemli unsurlar arasında yer alıyor. İstanbullular, bu konularda sadece vaat değil, somut adımlar ve gerçekçi çözümler beklemeli.

Sonuç olarak, İstanbul’un politik doğruculuğu, şehrin karşı karşıya olduğu zorlukları aşmak ve geleceğini güvence altına almak için politik ve iletişimsel bir kapı aralıyor. Bu süreçte, seçmenlerin politik bilinç ve duyarlılıkla hareket etmeleri, kentlerinin geleceğine sahip çıkmaları büyük önem taşıyor. İstanbul’un, bu politik dönemeçten güçlenerek çıkması için seçmenin bu güne kadar olmadığı şekilde müteyakkız olması şart.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 14 Jan 2024 21:50:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/pexels-ahmed-akacha-15803720-scaled-1.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>‘Can Atalay için yeni formül’ haberleri hakkında…</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/can-atalay-icin-yeni-formul-haberleri-hakkinda-1224</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/can-atalay-icin-yeni-formul-haberleri-hakkinda-1224</guid>
                <description><![CDATA[‘Can Atalay için yeni formül’ haberleri hakkında…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong>Can Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesi Anayasaya aykırı olur. Meclis Genel Kurulunda kesin hükmün okunması bu aykırılığa ortak olmak anlamına geleceği gibi, Can Atalay’ın ve onlara oy veren seçmenlerin bir kez daha mağdur edilmesi demektir.</strong></p>
Geçtiğimiz gün bazı basın-yayın organlarında, hakkında verilen iki Anayasa Mahkemesi kararına rağmen Anayasa’ya aykırı bir şekilde tahliye edilmeyen milletvekili Can Atalay ile ilgili yeni bir formül üzerinde çalışıldığı, Can Atalay’ın milletvekilliğinin, hakkındaki kesin hükmün önce Genel Kurulda okunarak düşürüleceği, daha sonra Anayasa Mahkemesine başvurularak milletvekilliğinin düşürülmesinin iptal ettirileceği ve bu yönde alınacak kararın Meclis Genel Kurulunda okunması sonucunda milletvekilliğinin yeniden kazanılacağı, söz konusu sürecin daha önce milletvekili Enis Berberoğlu ve Ömer Faruk Gergerlioğlu için de işletildiği konusunda haberler yapılmıştır (Örnek olarak bkz. https://www.sozcu.com.tr/tip-li-can-atalay-icin-berberoglu-formulu-p15042).

Şimdi en son söyleyeceğimi başta ifade edeyim: Bu sözde “formül” hukuki gerçekliklerle uyuşmuyor ve mevcut sorunu çözmekten ziyade çözümsüz bırakıyor. Birincisi, Anayasa Md. 82/2 uyarınca milletvekilliğinin kesin hüküm nedeniyle düşmesi bu husustaki mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesi ile olur. Anayasa Md. 85 uyarınca milletvekilliğinin düşmesi sonucunda Anayasa Mahkemesine başvurabilme şartları bellidir. Bu çerçevede kesin hüküm nedeniyle milletvekilliğinin düşmesi Anayasa Mahkemesine bir başvuru nedeni olarak sayılmamıştır. Zira bu durumda ortada Anayasa Mahkemesine başvurulabilecek bir meclis kararı yoktur. Nitekim Anayasa Mahkemesi de E. 2020/50, K. 2020/37 sayılı kararında aynen şöyle demektedir: “Bu itibarla Anayasa’nın 84. maddesinin ikinci fıkrası hükmü uyarınca kesin hüküm giyme veya kısıtlanma sebebine dayanan ve bu konudaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesi suretiyle gerçekleşen milletvekilliğinin düşmesi hâli, Anayasa’nın 85. maddesi kapsamının ve dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin inceleme yetkisinin dışında kalmaktadır.”. Böylece, yargı kararının Genel Kurulda okunması ile vekillik düşecek ve bu durumda bireysel başvuru da mümkün olmadığından Anayasa Mahkemesine başvuru yolu kapanacaktır.
<blockquote><strong>Gerçekten bu sorun çözülmek isteniyorsa atılacak adım bellidir: Anayasa Mahkemesi kararlarının gereği yerine getirilerek milletvekili Can Atalay hemen şimdi tahliye edilmelidir. </strong></blockquote>
İkincisi, Can Atalay’ın durumu <strong>Berberoğlu</strong> ve <strong>Gergerlioğlu</strong>’nun hukuki durumlarından tamamen farklıdır. Söz konusu milletvekilleri ile ilgili yargısal süreç şu şekilde gelişmişti: Bu milletvekillerinin aslında dokunulmazlıkları olmasına rağmen yargılanmaları devam etmiş ve haklarındaki hüküm kesinleşmişti. Anayasa Mahkemesinin bu yargı kararları hakkında bireysel başvuru sonucunda vereceği karar beklenmeden o dönem apar topar anılan milletvekilleri hakkındaki kesin hüküm Meclis Genel Kurulunda okunmuş ve vekillikleri düşürülmüştü. O süreçte birçok hukukçu, milletvekilleri ile ilgili Anayasa Mahkemesinin vereceği bireysel başvuru kararları beklenmeden kesin hükmün Meclis Genel Kurulunda okunarak vekilliklerin düşürülmesini eleştirmiş ve yurttaşların seçme, milletvekillerinin seçilme haklarının bir gereği olarak Anayasa Mahkemesinin kararının beklenmesi gerektiğini ileri sürmüştü. Fakat az önce de işaret ettiğim gibi bu eleştiriler göz ardı edilerek vekillikler düşürülmüştü.

Peki, daha sonra ne oldu? Anayasa Mahkemesi beklendiği gibi her iki milletvekilinin de dokunulmazlığa sahip olduğunu, bu nedenle, başvurucuların yeniden yargılanmasına başlanması, mahkûmiyet hükmünün infazının durması ile yeniden yapılacak yargılamada durma kararı verilmesi gerektiğini belirterek başvurucular hakkındaki dosyaları yerel mahkemelere gönderdi. Yerel mahkemeler her iki durumda da Anayasa Mahkemesi kararına uyarak tahliye kararı verdiler. İşte, Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda başvurucuların milletvekili olarak dokunulmazlıklarının bulunduğuna ve haklarındaki mahkûmiyet hükümlerinin kaldırılmasına ilişkin yerel mahkeme kararları usulde paralellik ilkesine uygun olarak Genel Kurulda okundu ve başvurucular yeniden milletvekili kimliğini kazandılar.

Görüldüğü gibi, Berberoğlu ve Gergerlioğlu hakkındaki hukuki süreçler tamamen farklılık arz ediyor. Milletvekili Can Atalay daha önce hukuk tarihinde hiç örneği görülmemiş bir şekilde Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen tahliye edilmiyor. Yani asıl sorun, yerel mahkemelerin daha önceki başvurulardan farklı olarak Anayasa Mahkemesi kararlarına uygun hareket etmemekte ısrar etmesidir.

Can Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesi Anayasaya aykırı olur. Atalay, Anayasa Mahkemesinin açık kararlarına rağmen cezaevinde tutulmaktadır. Meclis Genel Kurulunda Can Atalay ile ilgili kesin hükmün okunması bu Anayasaya aykırılığa ortak olmak anlamına geleceği gibi Can Atalay’ın ve onlara oy veren seçmenlerin milletvekilliğin düşürülmesi yoluyla bir kez daha mağdur edilmesi demektir.

Gerçekten bu sorun çözülmek isteniyorsa atılacak adım bellidir: Anayasa Mahkemesi kararlarının gereği yerine getirilerek milletvekili Can Atalay hemen şimdi tahliye edilmelidir. Bu süreçte Meclisin yapması gerekenler ise açıktır: 1. Milletvekili Can Atalay hakkındaki kesin hükmü Meclis Genel Kurulunda okumayarak hukuksuzluğun bir parçası olmamak. 2. Dokunulmazlığın istisnası olan Anayasa Md. 14 kapsamına hangi suçların girdiğini kanunda açıkça düzenlemek. 3. Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmamasını kanunda özgün bir suç olarak belirleyerek yargı kararlarının uyulmasını temin edecek kesin ve çözüm odaklı yeni düzenlemeleri hayata geçirmek.

&nbsp;

<strong>Tevfik Sönmez Küçük, Doç. Dr., Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi<span class="Apple-converted-space"> </span></strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 13 Jan 2024 10:23:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/Can-Atalay.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gündem No. 1: Seçimler</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gundem-no-1-secimler-1203</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gundem-no-1-secimler-1203</guid>
                <description><![CDATA[Gündem No. 1: Seçimler]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>2024 yılı dünyada seçim yılı olarak tanımlanıyor çünkü sayı net olmasa da 64 ülke ve bölgede planlanan seçimlerde dünya nüfusunun yüzde 49</strong><strong>’</strong><strong>unun belirli kademelerde sandığa gideceği öngörülüyor.</strong>

Aralık ve ocak ayları, geride kalan yılın Z Raporunu almak ve yeni yılın öngörülerini yapmak için bereketli zamanlardır. Bu sene ikisi için de bereket, ağırlıkla seçimler üzerine gerçekleşti.
<h3><strong>2023 SEÇİ</strong><strong>MLER</strong><strong>İ</strong></h3>
Geçmiş yıldan başlarsak, 2023’ün son aylarında Hollanda, Polonya ve Arjantin’deki seçimleri çok konuştuk. Hollanda’da gerçekleşen erken genel seçimler sonucunda sağ popülist Geert Wilders’ın partisinin zaferi ve hükümetteki koalisyon partilerinin oylarındaki sert düşüşler sebebiyle Avrupa kıtasında popülizmin yükselişi üzerine bol bol yorum okuduk. Buna karşın Polonya’da muhalefet partilerinin oluşturduğu koalisyonun zaferi ve popülist Kacinski’nin partisinin oy kaybı ve seçimlerin sonrasında hükümetin kurulması sırasında yapılan tartışmalar gündemdeydi.

2023 Latin Amerika taraflarında da seçim yılıydı; Ekvador, Küba, Paraguay, Şili, Guatemala ve Meksika’da farklı kademelerde seçimler ya da anayasa referandumları gerçekleşti. Arjantin’de Kasım ayı ortasında gerçekleşen ikinci tur başkanlık seçiminde, ilk tur sonucunun tersine, Javier Milei’nin yüzde 55,7 oyla başkan seçilmesi sonrası Milei’nin Bolsonaro ve Trump’a benzetilen tavır ve söylemlerini hatırlatan videoları bolca izledik. Latin Amerika açısından seçim sonuçlarının ek bir önemi de var çünkü 2019'dan bu yana yapılan 18 seçimde Paraguay dışında iktidar partisi adaylarının yenilgiye uğraması eğilimini gözlemliyoruz.

2023’te Türkiye de genel seçim ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri de deprem gündemimizi bile geride bıraktı; koalisyonların oluşumu, adayların seçim süreci, seçim ve ikinci tura giden süreç ve muhalefetin hal-i pür melali ana gündem başlıklarımız oldu.
<h3><strong>SEÇİ</strong><strong>MLERLE 2024</strong></h3>
2024 yılı dünyada seçim yılı olarak tanımlanıyor çünkü sayı net olmasa da 64 ülke ve bölgede planlanan seçimlerde dünya nüfusunun yüzde 49’unun belirli kademelerde sandığa gideceği öngörülüyor. Net olmaması sebebiyle öngörülüyor diyorum çünkü Pakistan’da seçimin zamanı düşünülse de gerçekleşeceği muğlak, Suriye’de ve Ukrayna’da belirsizlik var, İngiltere’de seçim net ama tarih değil.

En yakın seçimler Tayvan’da ve Çin’le yakınlaşma durumu sebebiyle uluslararası etkisi açısından önemli bir seçim. 14 Şubat’ta Endonezya’da, 1 Mart’ta İran’da, 15-17 Mart’ta Rusya’da, Nisan/Mayıs aylarında Hindistan’da, 6-9 Haziran’da Avrupa Parlamentosu’nda ve 5 Kasım’da ABD’de seçimler yapılacak.

Karşılaştırmalı siyaset derslerinde seçimleri anlatırken söylediğim ilk cümle, demokrasilerde seçim sonuçlarının belirsiz olması gerektiğidir. Thomas Carothers’in <a href="https://carnegieendowment.org/2024/01/10/democracy-and-geopolitics-are-on-ballot-in-2024-pub-91357?utm_source=ctw&amp;utm_medium=email&amp;utm_campaign=buttonlink&amp;mkt_tok=ODEzLVhZVS00MjIAAAGQmdXAHSI4IP6-DP44z_Jj1LjMn4fM-coIWnm2XZmN5GhYSLjd5_Wyg7nsm9hQtPx_gXPb-VQzziYYbPz2sko7F2rKMuchi-TOiNN085P6">son yazısı</a>na atıfla otoriter ülkelerdeki seçimlerin (Belarus, İran, Ruanda, Rusya ve Venezuela örnekleriyle) sonuçlarının şimdiden net olduğunu görebiliyoruz. Dolayısıyla gözler bu sonucu belirli seçimlerden ziyade, demokrasinin gerilediği ya da zayıfladığı ülke ve bölgeler üzerine daha çok odaklanmış durumda. Bunun yanı sıra son dönemde askeri darbeler yaşanan ülkelerdeki durumun ne şekilde gelişeceği de merak konusu.
<blockquote><strong>Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ise, son seçimlerde artan katılım oranının bu seçimlerdeki düzeyi, gençlerin katılımı (birçok ü</strong><strong>lkede se</strong><strong>çime katılım yaşı 16</strong><strong>’</strong><strong>ya düşürüldü), seçim sonuçlarının sağ popülist partilere ne kadar yarayacağı ve bunun sonucunun uluslararası siyasete etkisi ile yeni dönemdeki reform önerileri ve AB</strong><strong>’</strong><strong>nin geleceği üzerine gündemde.</strong></blockquote>
Hindistan’ın, demokrasinin durumunu gösteren son endekslerde özgür ülkeler kategorisinden geriye düşüşü, kalabalık nüfusunun sandığa gidişi ve Modi ile popülizmin devamı tartışmaları sebebiyle baharda sıkça konuşacağımız ülkelerden birisi olacak. Yaz başı gerçekleşecek Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ise, son seçimlerde artan katılım oranının bu seçimlerdeki düzeyi, gençlerin katılımı (birçok ülkede seçime katılım yaşı 16’ya düşürüldü), seçim sonuçlarının sağ popülist partilere ne kadar yarayacağı ve bunun sonucunun uluslararası siyasete etkisi ile yeni dönemdeki reform önerileri ve AB’nin geleceği üzerine gündemde. Kasım ABD seçimleri, ülkenin dış politika odağının ne olacağı üzerinden konuşuluyor şimdilik ama dünya gündeminin sıcaklığına bakarsak Kasım ayına kadar bu pilav daha çok su kaldırır.

Tabii bu arada 31 Mart’ta Türkiye’de gerçekleşecek yerel seçimler var. Bu hafta adayların belirlenmesi üzerine bolca konuşuyoruz. Bu yazıda normalde küreselden ülke düzeyine ve sonra yerelden bireye inmek niyetindeydim ama görüldüğü üzere, seçim yerel olsa da siyasi bir gelenek olarak genel seçim havasındayız, yerele çok bakmadan iktidar-muhalefet ayrımında ve daha çok büyükşehir belediyeleri üzerinden tartışmalar yürüyor. Seçim sathı mailinden çıkana kadar, Emre Erdoğan’ın bu mecradaki <a href="https://yeniarayis.com/yazar/emreerdogan/bir-karagoz-hacivat-oyunu-olarak-siyaset/">son yazısı</a>nda belirttiği sözde Karagöz-Hacivat oyununda yereli dikkate alan ve özellikle benim konum olan bireyler düzeyinde demokrasi yarışına odaklanan çalışmaları heyecanla bekliyoruz.

Bu yazıda dünyada seçimler açısından 2023’ün kaba bir özetini vererek 2024 için seçim öngörüleri ve bazı seçimlerin özellikle gündemde olmasının kısaca sebepleri üzerinde durdum. Önümüzdeki yazılarda Türkiye’de yerel siyaset ve bireyler odağıyla, yereldeki siyaseti benim çalışmalarımda “önceden belirlenmiş bir matematik hesabı”ndan ibaret gören bir yarışın sonucunun ne kadar belirsiz ve dolayısıyla demokratik olabileceği sorusu üzerine duracağım.

Cana Tülüş Türk, Dr., İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 12 Jan 2024 21:45:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/pexels-element-digital-1550337-scaled.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türk siyasetine alternatif bir yaklaşım: Bireysel komplekslerin siyasallaşması</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bireysel-komplekslerin-siyasallasmasi-1077</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bireysel-komplekslerin-siyasallasmasi-1077</guid>
                <description><![CDATA[Türk siyasetine alternatif bir yaklaşım: Bireysel komplekslerin siyasallaşması]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Her ne kadar bugüne kadar popüler anlamda kavramsallaştırılmamış olsa da bireysel komplekslerin siyasallaşması meselesine merkez sağ siyasetçiler oldukça hâkimdir. Dolayısıyla bu kompleksleri sürekli diri tutarak gündelik siyasi başarısızlıklara karşın kitlelerinin erozyona uğramasını engellerler.</strong>

Geçmişe dair siyasi hafızamdaki en önemli anı belki de Türk siyasi hayatının en önemli kırılma anlarından birisi olan 3 Kasım 2002 seçimlerine dayanıyor. O akşam ailesi evde seçim sonuçlarını takip eden bir çocuk olarak telefonların hiç susmadığını hatırlıyorum. Bazı anıları seneler geçtikten ve belli bir bilgi birikimi ve hayat deneyimi elde ettikten sonra yorumlamak tıpkı bir pazılın parçalarını birleştirmek gibidir. Geçen 21 yılda bizim evde değişen pek bir şey olmadı. 14 Mayıs ve 28 Mayıs 2023 tarihlerinde de telefonlar hiç susmadı (telefon trafiği tabii ki tek taraflı değil). Halbuki ne ailem ne de onu arayanların ne siyasi bir sıfatı ne siyasi bir hedefi ne de herhangi bir iktidar değişikliğinden etkilenecek bir işi de yoktu. Peki seçim sonuçları açıklandığında bu insanların aklına neden destekledikleri politikacılardan da önce komşularını aramak gelmişti? Bu telefon trafiğinin siyasi bir karakteri yoksa bunun altındaki motivasyon neydi?

Benim buna cevabım: Bireysel komplekslerin siyasallaşması.

<strong>BİREYSEL KOMPLEKSLERİN SİYASALLAŞMASI</strong>

Türkiye‘de siyaset siyasetçiler tarafından yapılır gibi gözükse de asıl mücadele seçmenler arasındadır. Siyasetçilerin birbirleriyle olan rekabetinden ziyade seçmenlerin kendi çevresinde bulunan insanlarla olan rekabeti çok daha belirleyicidir. Her ne kadar siyasetçiler seçmenleri kullanarak makam mevki sahibi oluyormuş gibi gözükse de esas olan seçmenlerin rakiplerine karşı (komşularına, iş arkadaşlarına veya kahvedeki/gündeki akranlarına) hayatın diğer alanlarında yaşayamadıkları üstünlük/zafer duygusunu siyasetçiler vasıtasıyla tatmin etmesidir. Bu nedenle de siyasetçilerin ve genel merkezlerin ana misyonu kendi seçmen gruplarına kendi mikro alanlarında kullanabilecekleri argümanları onların özgüvenli bir şekilde savunabileceği halde vermektir.

Zaman zaman alay edilen ve küçük görülen iktidar medyasının başarısının altında yatan şey de budur. Kendi kitlesini kahvehanede, günde veya iş yerinde argümansız bırakmamak. Her meseleyi izah edilebilir kılmak ve kitlenin mikro tartışma alanlarında sinmesini ve çözülmesini engellemek. Türkiye‘de siyasetin oldukça dikey bir hiyerarşiyle yapılandığı gerçeğinden yola çıkarsak siyaseti yukarının (lider ve genel merkez) aşağıyı (sıradan vatandaş ve onun yakın çevresi) argüman açısından sürekli besleyebilecek bir şekilde dizayn edildiğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır.

Doktora eğitimimi gerçekleştirirken 1960‘larda yazılmış ve şu anda adını anımsayamadığım bir çalışma elime geçmişti. Bu çalışma büyükşehirlerin etraflarındaki komşu illerin neden daha muhafazakâr eğilimli olduğu sorusuna bir yanıt aramayı amaçlıyordu. Bu çalışma beni daha sonrasında bu meseleyi akademik anlamda çalışmasam da bireysel bazda daha fazla düşünmeye sevk etti.

Bu sebeple de siyaset ile ilgili ama siyasi bir unvanı veya hedefi olmayan insanlarla sık sık sohbet etmeye başladım. Bu sohbetlerde tespit ettiğim ortak tema şu oldu: Türkiye’deki insanların önemli bir bölümünün bireysel yaşamlarında beklediklerini/umduklarını elde edememiş olmaları ve fikirlerini farkında olmasalar da bunun üzerine inşa etmiş olmaları. Bu tatmin edilemeyen bireysel beklenti ve umutların önce değerler vasıtasıyla toplumsallaştığı ardından da siyaset vasıtasıyla da siyasallaştığı. Meramımı somutlaştırmak için çok fazla örnek sunabilirim ancak bu bir köşe yazısı olduğu için tek bir örnek ve hikâyeyi metafor olarak kullanmakla yetineceğim.

Örneğin; 80‘li yıllarda büyükşehire kırsaldan göç etmiş bir insanın büyükşehirde arzu ettiği hayata bir türlü erişememesi ve kendini hayatını idame ettirebilmek için her gün o hayata erişmiş insanlara ya hizmet ederken ya da onları gözlemlerken bulması. Üstelik bu kişinin kendi günlük telaşesinde yaşadığı bireysel başarısızlık ve yetersizlik hissi kendisine toplumsal hayatın her pratiğinde hissettirilmiş olsun. Bu kişinin arzu edip de elde edemediği standartlara ekonomik, yaşam tarzı veya eğitim olarak sahip olan insanlara karşı yetersizlik hissini giderebileceği veya onlara karşı üstün gelebileceği alanları düşünelim. Daha çok para kazanabilir mi? Daha iyi bir iş bulabilir mi? Çocuğuna daha iyi bir eğitim aldırabilir mi? Sanıyorum ki istisnalar dışında bu soruların tümüne verilebilecek yanıt hayır. Bu kişi hiçbir alanda kendi hayal ettiği standartlara erişmiş bu insanlarla yarışamaz ve kendisine saygısını tesis edebileceği ve kendisiyle gurur duyabileceği bir duygu yaratamaz.

Çünkü sistem bu geçişe hazırlıksız yakalanmıştır ve bu insanlara hayalini kurdukları fırsatları sunabilme kapasitesinden yoksundur. Peki insan bu kesin mağlubiyet ve sıkışmışlık ile kendi içinde hesaplaşarak barışabilir mi? Bunun cevabı da istisnalar dışında hayır. Bir şekilde bu kesin mağlubiyet ile hesaplaşacak bir alan/fırsat arar ve bunu bulabilmek ve değerlendirebilmek için kendi benzerleriyle örgütlenir ve mücadeleye girişir. Bu mücadelenin motivasyonunu da bu yetersizlik hissini mağlup etme arzusu ve bu insanlara karşı geliştirdiği kompleksten sağlar.
<blockquote><strong>Siyasetçiler kişisel mücadelenin sadece bir aracıdır. Çünkü insanlar kişisel hayatlarında birbirlerine karşı hissettikleri ama aynı zamanda da gizledikleri hınç, hırs veya yetersizlik hislerini ancak siyaset yoluyla giderebilmektedirler.</strong></blockquote>
<strong>KENDİNİ SİYASİYLE ÖZDEŞLEŞTİRME</strong>

Türkiye’de siyaset özellikle de köyden kente göç akınlarıyla birlikte basitçe öyküsünü anlattığım bu kişinin kendisine hayatın diğer tüm alanlarında bu insanlara karşı zafer aradığı ve kazanabildiği tek alan hâline gelmiştir. 20 yıl önce de bugün de seçim sath-ı mailinde hiçbir siyasi unvanı veya hedefi olmayan bir evin telefonlarının susmamasının sebebi de budur. Oradaki sohbetin ana odağı siyasi partiler veya siyasetçiler değil iş yerindeki, gündeki veya kahvehanede tartışılan karşı mahalledekidir. Siyasetçiler oradaki kişisel mücadelenin sadece bir aracıdır. Çünkü insanlar kişisel hayatlarında birbirlerine karşı hissettikleri ama aynı zamanda da gizledikleri hınç, hırs veya yetersizlik hislerini ancak siyaset yoluyla giderebilmektedirler.

Bir başka deyişle bireysel hayatlarındaki başarısızlık ve yetersizlik hissini tanımadıkları ve belki de bugüne kadar sadece televizyondan gördükleri politikacılarla kendilerini gereğinden fazla özdeşleştirerek kamusal ve siyasal alanda tatmin etmeyi ve akranlarını siyasetçiler vasıtasıyla alt etmeyi ummaktadırlar.

Son bir not olarak:

Her ne kadar bugüne kadar popüler anlamda kavramsallaştırılmamış olsa da bireysel komplekslerin siyasallaşması meselesine merkez sağ siyasetçiler oldukça hâkimdir. Dolayısıyla bu kompleksleri sürekli diri tutarak gündelik siyasi başarısızlıklara karşın kitlelerinin erozyona uğramasını engellerler. Kriz anlarında hep bu komplekslere seslenirler ve bu kompleksleri tetiklerler. Merkez sol siyasetçiler ise meselenin psikoloji boyutunu genelde atlarlar, meseleyi sadece siyasi bir kavga olarak görür ve sürekli olarak kendilerini anlatma telaşına düşerler.

Ancak geçtiğimiz 20 yıla kadar bireysel komplekslerin siyasallaşması meselesinde merkez sağ oldukça avantajlı bir konumda olsa da son 20 yılda yaşanan değişim kendi karşıtını yaratarak bu kompleksin Türkiye’nin daha kentli, daha seküler seçmenlerine transfer olmasına sebep oldu. Bu nedenle önümüzdeki dönemde de bireysel kompleksler Türk siyasetinde belirleyici bir faktör olmaya ve seçmenler yine hiç görmedikleri siyasetçilerle kendilerini özdeşleştirerek birbirlerini alt etme rekabetine devam edecek.

&nbsp;

<strong>Yiğit Erden, Siyaset Bilimci</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 11 Jan 2024 21:50:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/Bireysel-komplekslerin-siyasallasmasi.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sade kahve içen muhalefete oy verir!</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sade-kahve-icen-muhalefete-oy-verir-1060</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sade-kahve-icen-muhalefete-oy-verir-1060</guid>
                <description><![CDATA[Sade kahve içen muhalefete oy verir!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Tüm bu araştırmalar, havluyu atmamıza ve ‘böyle gelmiş böyle gider’ dememize sebep verebilir. Oysa, toplumsal evrimin öngörülemeyen doğası (umutsuzluğa her sürüklendiğimizde) zihnimizi aydınlatan bir meşale. Geleceği kimse tahmin edemez, sarkacın ne zaman ve hangi ivmeyle salınacağını kimse bilemez. </strong>

<strong> </strong>Yıl M.S. 476. Roma İmparatorluğu politik çalkantılar ve dış tehditlerin gölgesinde. Görkeminden eser yok, yıkılmasına ramak var. Henüz on dört yaşındaki Romulus Augustus imparator tacı giyiyor. Halk, taze imparatorla alay edercesine ona "Augustu<em>lus</em>" lakabını takıyor. Yani <em>küçük Augustus. </em>Oysa, ergen imparatorun ismi ve ünvanı acı ironiler barındırıyor; Romulus Roma'nın temellerini atan mitolojik kralın adı, Augustus ise Roma'nın ilk imparatoru.

<em> </em>Bir sene bile geçmeden İmparator “Romulus Augustus” bir darbe ile tahttan indiriliyor.

Roma çöküyor. Genç Romulus Agustus son Roma İmparatoru olarak tarihe geçiyor.

Çökmeyecek gibi duran imparatorlukların bile yok oluşu kaçınılmaz.
<h3><strong>BİR KIŞ GECESİ EĞER İBN-İ HALDUN DONALD TRUMP İLE KARŞILAŞIRSA…</strong></h3>
Tarih, yıkılan imparatorluklar, toplumları tepetaklak eden devrimler, acımasız darbelerle dolu bir sahne. Modernistlerin düşündüklerinin aksine, toplumsal ilerleme doğrusal değil.

Kısacası, aydınlanma çağının pozitivist düşünürleri yanıldılar. Hem de çok!

Tarihsel ve toplumsal dönüşümleri bir sarkaç gibi düşünüyoruz artık.

Obama’dan sonra Trump’ın seçilmesini ancak böyle açıklayabiliyoruz.

Obama’yı ABD Başkanı seçtirten toplumsal dönüşümler, bazı kesimlerde bir reaksiyona sebep oldu, sarkaç bu sefer de tersine döndü, diyoruz.

Gerçi bu düşünceye vakıf olmak için post-modernizme gerek var mıydı, işte o tartışılır.

Çünkü sosyolojinin gerçek babası İbn-i Haldun, 1377’de yazdığı Mukaddime adlı eserinde <em>tarih döngüseldir</em> diyor. Medeniyetlerin yükselişi ve çöküşünün tarih boyunca sürekli tekrarlanan toplumsal bir döngüden ibaret olduğunu anlatıyor. Yani <em>bir kış gecesi eğer bir yolcu</em> ıssız bir handa Mukaddime okusaydı dünya siyaset sahnesindeki gelgitleri apaçık anlardı; kurulan yıkılır, yıkılan kurulur.
<h3><strong>NÖROLOJİ VE SİYASETİN GAYRİMEŞRU ÇOCUĞU…</strong></h3>
Güven arayışı ile değişim isteği arasında gidip gelen kocaman bir sarkaç hayal edelim.

Bir tarafta düzen, diğer tarafta özgürlük. Uçlarda düşünürsek; bir tarafta tiranlık, diğer tarafta anarşi. Konformistler ya da devrimciler. Baskı ya da hürriyet.

Yüzyıllardır süregelen bir döngü bu.

Tarihin tanıklık ettiği aydınlık ve karanlık birçok dönemi sarkacın bu iki kutbu ile açıklamak mümkün.

1. Dünya Savaşı, Avrupa’da faşizmin yükselişini anlatırken bu sarkacı kullanabiliriz, örneğin. Savaş sonrası yaşanan toplumsal ve ekonomik yıkımın, yapısal ve ideolojik bir arayışı çağırdığını ve böylece faşizmin doğduğunu konuşmak pekala mümkün.

Gelelim günümüze.

Sene oldu 2024.

Siyasal araştırmalarda yükselen bir trendi gözlemliyoruz; ismi Nöropolitika.

Ne bu “Nöropolitika” derseniz, size siyaset bilimi ve nörolojinin çocuğu derim.

Nöropolitika’nın iddiası şu; güven arayışı ile değişim arasında gidip gelen o sarkaç, aslında insan beyninin yapısında gizli!
<blockquote>
<h3><strong>Nöropolitik araştırmalar, bireylerin politik tercihlerini belirleyen beyin süreçlerini anlamaya çalışıyor. Beynin karmaşık yapıları, politik tutumlarımızı nasıl etkiler? Neden bazıları muhafazakâr, bazıları ise özgürlükçü görüşlere meyillidir? gibi.</strong></h3>
</blockquote>
<h3><strong>BEYNİMİZDEKİ SARKAÇ…</strong></h3>
Nöropolitika, beyin fonksiyonunun politik davranışları nasıl etkilediğini inceliyor.

Beyin yapısı ve politik tercihlerimiz arasındaki <em>sözde</em> bağlantıyı kurmaya çalışıyor.

İnançlarımızın, politik tepkilerimizin ve ideolojilerimizin beyin yapımızda gizli olduğunu iddia ediyor.

Nöropolitika diyor ki, beynimizin güven veya değişim arayışlarına yönelik eğilimleri ile politik tarih sahnesi arasında bir etkileşim varmış. Yani biyolojimiz insan medeniyetindeki önemli politik dönemeçleri sessizce yönetiyormuş. İnsan beyninin karmaşık kimyası ve yapısı, antik ve modern dünyanın politik sahnelerini biçimlendirmiş.

Nöropolitikaya göre, Roma’nın çöküşü, sadece politik dinamiklere bağlı değilmiş. Bireylerin seçimlerini şekillendiren nöral tepkiler de rol oynamış. Romulus Augustus’u indiren darbe, senatoda değil Romalıların beyin yapılarında başlamış. Otoriter rejimlerin yükselişi ile düzen arayışına yönelimler nöral eğilimlerle paralellik gösteriyormuş. Başka bir örnek vermek gerekirse, Güney Afrika'da ırkçı Apartheid Rejimi’nin sona ermesi adaletsizliğe karşı kolektif nöral tepkileri de yansıtıyormuş.

Kısacası, nöropolitik araştırmalar, bireylerin politik tercihlerini belirleyen beyin süreçlerini anlamaya çalışıyor. Beynin karmaşık yapıları, politik tutumlarımızı nasıl etkiler? Neden bazıları muhafazakâr, bazıları ise özgürlükçü görüşlere meyillidir? gibi.
<blockquote><strong>Araştırmalar gösteriyor ki, kendini muhafazakâr olarak nitelendiren bireylerin amigdalası daha büyük. Amigdalanın büyük olması, korkuya karşı daha duyarlı olmak demek. Nöropolitikacılar ise büyük amigdalanın sağ ideolojilere yatkınlığı kanıtladığını savunuyor.</strong></blockquote>
<h3><strong>“BİZ, AYRI DÜNYALARIN İNSANIYIZ”</strong></h3>
Gelelim nöropolitikanın en önemli bulgularından birine. Beyinlerimizde <em>amigdala</em> denen bir bölge var. Amigdala, bireylerin korku, kaygı, öfke ve endişe gibi karanlık duygularını yönetiyor. Bu bölge tehlikeleri değerlendirmekle sorumlu.

<a href="https://www.scientificamerican.com/article/conservative-and-liberal-brains-might-have-some-real-differences/"><span style="color: #3366ff;">Araştırmalar gösteriyor ki</span></a>, kendini muhafazakâr olarak nitelendiren bireylerin amigdalası daha büyük. Amigdalanın büyük olması, korkuya karşı daha duyarlı olmak demek. Nöropolitikacılar ise büyük amigdalanın sağ ideolojilere yatkınlığı kanıtladığını savunuyor. (Predisposed, 2013)

Diğer taraftan kendini özgürlükçü olarak tanımlayan bireyler ise önemli ölçüde daha büyük ‘anterior singulat korteks’e sahip. Anterior singulat korteks, aksiyonlarımızın sonuçlarını tahmin etmemize yarayan bir bölüm. Beynin hata algılama ve çatışma çözme ile ilişki kısmı.

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor? Şöyle özetleyebiliriz:

- Özgürlükçü bireyler çelişkili bilgileri anlamak konusunda daha yetenekliler.

- Muhafazakârlar muhtemel tehditleri daha iyi tanımlıyorlar.

- Liberal bireyler yeni deneyimlere daha açıklar.

- Muhafazakârlar belirsizlik karşısında daha fazla tehdit algısı yaşıyorlar.

Yakın zamanda yapılan başka <span style="color: #3366ff;"><a style="color: #3366ff;" href="https://www.cell.com/current-biology/fulltext/S0960-9822(14)01213-5">bir araştırma</a></span> ise konuyu daha ilginçleştiriyor! Araştırmada katılımcılara bir dizi iğrenç görsel (pislik, çöp, kusmuk, açık yara, vb.) gösteriliyor. Muhafazakâr görüşlere sahip bireylerin beyni, iğrenç tanımına güçlü bir şekilde tepki veriyor. Bulgular, muhafazakârların büyük bir "negatiflik önyargı" taşıdıklarını ve rahatsız edici şeylere karşı psikolojik duyarlılığa sahip olduklarını öne sürüyor.

‘Hadi oradan!’ dediğinizi duyar gibiyim. Gerçekten politik eğilimlerimiz beyin yapımızdan mı kaynaklanıyor?

Beynimiz ve siyasi tercihlerimiz arasındaki ilginç bağlar bununla sınırlı değil. <a href="https://www.cambridge.org/core/journals/politics-and-the-life-sciences/article/abs/political-taste-exploring-how-perception-of-bitter-substances-may-reveal-risk-tolerance-and-political-preferences/048A2D49A3B2FD6F41667B9EB5DECABB">Bir <span style="color: #3366ff;">araştırmaya</span> göre</a>, acı tatları sevenler, daha fazla siyasi risk alıyorlar. Dahası, acı tatları tercih eden bireylerin siyasete katılım oranları da daha yüksek. (Friesen, 2021)
<h3><strong> </strong><strong>KAHVENİZİ SADE Mİ İÇERSİNİZ? O ZAMAN MUHALEFET SEÇMENİSİNİZ</strong></h3>
Eğer bu araştırmalar ve nöropolitika verileri doğruysa, siyasi her kararımız biyolojik demektir. İktidara karşı duranlar roka sever, giderek baskının arttığı bir ülkede siyasi riskler alanlar sade kahve içer gibi bir anlam çıkıyor. ‘Çaya şeker atan siyasal İslamcıdır’ benzeri yaftalar etrafımızı sarmak üzere.
<blockquote><strong>Nöropolitik bulguların deterministik tehlikesi göz ardı edilemez. Tüm bu araştırmalar, havluyu atmamıza ve ‘böyle gelmiş böyle gider’ dememize sebep verebilir. Oysa, toplumsal evrimin öngörülemeyen doğası (umutsuzluğa her sürüklendiğimizde) zihnimizi aydınlatan bir meşale. Geleceği kimse tahmin edemez, sarkacın ne zaman ve hangi ivmeyle salınacağını kimse bilemez.</strong></blockquote>
<h3><strong>YUMURTA MI TAVUKTAN? TAVUK MU YUMURTADAN?</strong></h3>
Gelelim esas soruya… beyin yapımız mı politik ideolojimizi belirliyor, yoksa politik inançlarımız mı beyin yapımızı şekillendiriyor? Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?

Bence beynin politik tercihlerimizi belirlemedeki rolüne odaklanmak- <em>ne kadar ilginç bir alan olsa da</em>- determinizm tehlikesi taşıyor. Determinizm; yani belirlenimcilik veya gerekircilik.

Determinizme göre her şey belirlenmiş ve değiştirilemez. Amigdalan büyükse muhafazakâr olursun, sağ partilere oy verirsin. Anterior singulat korteksinin hacmi özgürlüğüne düşkünlüğünü belirler. Genetik ve kalıtsal yapın siyasi görüşlerini sen doğmadan önce kesinleştirmiştir bile.

Nasıl yani?  Biyoloji siyasete hükmediyorsa, politik diyaloga katılmak önemli değil mi yani! Özgür irade diye bir şey yok mu? Coğrafya, kültür, eğitim etkisiz mi? Adaylar, vaatler, siyasi kampanyalar önemsiz mi?  Beynimiz yapısı siyasi tercihleri belirliyorsa neden insanlık tarihi boyunca politikayla uğraştık durduk. Amigdala küçültürsek birdenbire herkes liberal mi olacak?

Sözün özü, nöropolitik bulguların deterministik tehlikesi göz ardı edilemez.

Tüm bu araştırmalar, havluyu atmamıza ve ‘böyle gelmiş böyle gider’ dememize sebep verebilir. Oysa, toplumsal evrimin öngörülemeyen doğası (umutsuzluğa her sürüklendiğimizde) zihnimizi aydınlatan bir meşale. Geleceği kimse tahmin edemez, sarkacın ne zaman ve hangi ivmeyle salınacağını kimse bilemez.

<strong>Zeynep Aksoy, Siyasal Bilimci, Siyasal İletişim Danışmanı</strong>

&nbsp;

<strong>Kaynaklar:</strong>

Friesen, Amanda, Aleksander Ksiazkiewicz, and Claire Gothreau. 2021. “Political Taste: Exploring How Perception of Bitter Substances May Reveal Risk Tolerance and Political Preferences.” <em>Politics and the Life Sciences.</em> 40 (2): 152-171. Registered Report.

Haas, I. J., Warren, C., &amp; Lauf, S. J. (in press). Political neuroscience: Understanding how the brain makes political decisions. In D. Redlawsk (Ed.), The Oxford Handbook of Political Decision Making. Oxford University Press.

Hibbing, J.R., Smith, K.B. and Alford, J.R. (2013). <em>Predisposed: Liberals, conservatives, and the biology of political differences</em>. Routledge.

Meier, B. Moeller, S., Riemer-Peltz, M. &amp; Robinson, M. (2011). Sweet Taste Preferences and Experiences Predict Prosocial Inferences, Personalities, and Behaviors. <em>Journal of personality and social psychology, </em>102, 163-74.

Ruisch, B. C., Anderson, R. A., Inbar, Y., &amp; Pizarro, D. A. (2021). A matter of taste: Gustatory sensitivity predicts political ideology. <em>Journal of Personality and Social Psychology, 121</em>(2), 394–409.]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 09 Jan 2024 04:40:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/Firefly-conservatism-liberalism-and-neuro-science-74586-scaled.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Maaşım artıyor, hayat kalitem değil</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/maasim-artiyor-hayat-kalitem-degil-1038</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/maasim-artiyor-hayat-kalitem-degil-1038</guid>
                <description><![CDATA[Maaşım artıyor, hayat kalitem değil]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ve toplumsal refah için vergi politikaları, yalnızca bütçe geliri artışı sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda tüketici harcamalarını teşvik edecek ve yaşam kalitesini yükseltecek şekilde rasyonelleştirilmelidir.</strong>

2024’ün ilk haftasını geride bıraktık. Yeni yıl her sene heyecanıyla, umutlarıyla, bir de “zamlarıyla” birlikte geliyor. Artık bu durum öyle bir noktaya ulaştı ki zamlar, yılın heyecanına gölge düşürebiliyor.

Özellikle maaş zammıyla maliyet zamlarının üst üste geldiği yeni yıl gibi zamanlarda bu durumun farkına varıyorum.

Enflasyon artık Türkiye’nin kronik bir sorunu, bunu kabul etmek zorundayız.

Kabul edemediğim, artış dengelerinin paralelliğinin bir şekilde özümsenmesi.

Yani hem maaşım hem de marketlerdeki etiket birlikte arttığında hayat kalitemde olumlu bir değişiklik olmuyor.

Ancak bu durumun her maliyet kalemi için aynı şekilde seyrettiğini söylemeyiz.

Şunu demek istiyorum: Evet, enflasyon artık Türkiye’nin bir gerçeği ve özellikle ben ve benim gibi iş hayatına enflasyonist bir ekonomiden başka bir ekonomi görmeden başlayan gençler için özümsemekten başka şansımızın olmadığı ekonomik bir fenomen.

Ancak anlayamadığım, ekonomide ısrarla “rasyonalizme dönüş” sinyalleri verilirken, akıl ve sağduyunun doğrudan gerektirdiği politikalardan uzaklaşmak.

Hükümet, özellikle geçtiğimiz salgın döneminde örneğin, en önemli dolaylı vergi kalemi olan Katma Değer Vergisi’nde tam da üzerinde durduğum bu konuya dair rasyonel adımlar atıp, temel gıda ürünlerinde KDV’yi % 1’e kadar düşürmüştü.

O zaman, bu politikayı, sadece belirli kalemlere yansıyor olmasının isabetsizliğine şerh düşerek isabetli bulmuştuk.

Ancak şunu anlamakta güçlük çekiyorum: Türkiye neden hâlâ vergi zamlarıyla uğraşıyor?

Başta Katma Değer Vergisi ve Özel Tüketim Vergisi olmak üzere iki temel dolaylı vergiyi ele alalım.

KDV’de bir dönem için olumlu bir indirime gidilmişken ÖTV, halen daha Türkiye’de bütçenin en önemli sağlayıcılarından biri olmaya devam ediyor ve devamlı arttırılıyor.

Oysa ÖTV zammı, hükümetin “özel tüketim” olarak tanımladığı kalemler için hayat pahalılığına bir tekme daha vurmaktan öte bir amaç taşımıyor.
<blockquote><strong>Ekonomik dengelerin ve vergi politikalarının, bireysel hayat kalitesi üzerindeki etkisi üzerine düşündüğümüzde, bir paradoks ile karşı karşıya kalıyoruz. Maaş artışları ve ekonomik gelişmeler, kâğıt üzerinde olumlu gözükse de bunların gerçek hayattaki yansımaları farklı olabiliyor.</strong></blockquote>
Piyasa dinamiklerini kendi işleyişine bırakmak şöyle dursun, insanların kolay kolay vazgeçmedikleri, fiyat esnekliğine sahip ürünler hedef belirlenerek tüketicinin sınırları adeta zorlanıyor.

Böylece bütçe için “kolay” bir gelir kaynağı oluşturuluyor.

Kabul etmemiz gerekir ki tüm bu durumlar, ekonomik rasyonaliteye aykırı bir tablo çiziyor. Maaş artışları, enflasyonist bir ekonomide yeterli olmadığında, tüketici olarak gerçek gelir düzeyimizde bir artış hissetmiyoruz. Örneğin, maaşımızdaki nominal artış, enflasyon oranıyla karşılaştırıldığında gerçekte ne kadarlık bir artış sağladığını ortaya koyuyor. Bu noktada, vergi politikalarının rasyonelleştirilmesi önem kazanıyor.

Vergi zamlarından vazgeçilerek, ekonomi üzerindeki baskıyı azaltmak son derece mümkün. Özellikle dolaylı vergiler, tüketici harcamalarını doğrudan etkilediği için, bu vergilerdeki artışlar tüketici için ek bir mali yük oluşturuyor. Dolayısıyla, KDV ve ÖTV gibi vergilerde yapılacak indirimler, tüketici harcamalarını teşvik ederek ekonomik büyümeye katkı sağlayacaktır.

Tüm bu politikalarla aynı zamanda maaş artışlarının gerçek anlamda tüketicinin alım gücünü artırmasına olanak tanıyacaktır. Vergi politikalarında yapılan bu tür rasyonel düzenlemeler, ekonomideki dengesizlikleri azaltacak ve uzun vadede sürdürülebilir bir büyümeye katkıda bulunacaktır. Böylece, maaş artışları, yalnızca nominal değil, gerçek anlamda da hayat kalitemizi iyileştirecek bir hale gelebilir.

Özellikle ÖTV gibi vergilerin zamlanması, örneğin alkollü içkiler gibi bazı ürünlerde, maaş artışlarının altında kalması, ekonomik rasyonaliteye son derece ters bir durum yaratıyor. Kabul edelim ki bu zamlar sadece mali bir yük oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda bir yaşam tarzı müdahalesi niteliği de taşıyor.

Asıl nokta şu: Bu tür vergi politikaları, ekonominin birçok temel prensiplerine aykırı olduğu kadar, bireylerin özgür seçimlerine de müdahale etmektedir. Özellikle Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından defalarca ortaya atılmış bir kavram olan “ekonomik rasyonaliteye dönüş”, sadece mali dengeyi sağlamakla kalmamalı, aynı zamanda bireysel özgürlükleri ve tercihleri de desteklemelidir. Bu nedenle de vergi politikaları hem ekonomik dengeleri hem de bireysel hakları gözeterek yeniden şekillendirilmelidir.
<blockquote><strong>Türkiye’de ekonomik karar alıcılar, sadece mali dengeleri değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel etkileri de göz önünde bulundurarak hareket etmelidir. Kaldı ki mevcut politikaların mali dengeleri de isabetli biçimde göz önünde bulunduğu gerçeğine itiraz etmek için, basit bir market alışverişine çıkmak yeterlidir.</strong></blockquote>
Ekonomik dengelerin ve vergi politikalarının, bireysel hayat kalitesi üzerindeki etkisi üzerine düşündüğümüzde, bir paradoks ile karşı karşıya kalıyoruz. Maaş artışları ve ekonomik gelişmeler, kâğıt üzerinde olumlu gözükse de bunların gerçek hayattaki yansımaları farklı olabiliyor. Dolaylı vergilerin ve hayat pahalılığının artması, nominal gelir artışlarını gölgede bırakmaktadır.

Gelmek istediğim nokta şu ki; Türkiye’de ekonomik karar alıcılar, sadece mali dengeleri değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel etkileri de göz önünde bulundurarak hareket etmelidir. Kaldı ki mevcut politikaların mali dengeleri de isabetli biçimde göz önünde bulunduğu gerçeğine itiraz etmek için, basit bir market alışverişine çıkmak yeterlidir.

Yani neticede, ekonomik rasyonelliğe ulaşma yolunda en azından konumuz olan vergi politikalarının "sadece artış" odaklı yaklaşımından vazgeçmek büyük önem taşıyor. Sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ve toplumsal refah için vergi politikaları, yalnızca bütçe geliri artışı sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda tüketici harcamalarını teşvik edecek ve yaşam kalitesini yükseltecek şekilde rasyonelleştirilmelidir.

Dolaylı vergi artışlarının sınırlı ve dengeli bir yaklaşımla ele alınması, ekonominin daha geniş bir perspektiften değerlendirilmesini ve bireylerin gerçek alım gücünün göz önünde bulundurulmasını gerektirir. Bu, vergi politikalarının sadece devlet bütçesine katkıda bulunmakla kalmayıp, aynı zamanda ekonomik dengeleri ve toplumsal ihtiyaçları dengede tutarak, daha adil ve kapsayıcı bir ekonomik yapı oluşturulmasına yardımcı olacaktır.

Neticede bugün, hükümet tarafından “özel tüketim” olarak tanımlanan pek çok kalem için korkunç karaborsa alternatifleri ortaya çıkmaktadır. Hükümetin ve ekonomik karar alıcıların bu durumu ciddiye aldığının tek ispatı, vergi politikalarının hak ve yaşam tarzı odaklı bir biçimde revize edilmesi olacaktır. Bu revizyon da kısa vadede artıştan vazgeçmek, uzun vadede de indirime gitmek suretiyle olabilir.]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 09 Jan 2024 04:30:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/Firefly-inflation-low-life-miserability-24362-scaled.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Futbol krizinin arkeolojisi</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/futbol-krizinin-arkeolojisi-945</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/futbol-krizinin-arkeolojisi-945</guid>
                <description><![CDATA[Futbol krizinin arkeolojisi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>100. yıl kutlamalarının bir parçasının, Suudi Arabistan’da olması bu yutulma korkusunu tetikledi ve takımlar adeta “Bizim kimliğimiz budur. Biz sizinle bir değiliz. Biz farklıyız ve varız. Buraya gelmiş olmamız bunu değiştirmez.” dediler. Öyle ki, bunu sembollerle yapmak istediler ve belki de bu yüzden Suudi Milli Marşı’nın okunmasını reddettiler.</strong>

Taze bir gündemimiz ve uluslararası krizimiz var. Her zamanki gibi konu, bizler tarafından gerektiği şekilde irdelenmeden, mesele çok da anlaşılmadan ulusal bir varoluş mücadelesine dönüştürüldü. Nitekim ben de dün akşam olay hakkında kabaca bilgi edindikten sonra birçok sosyal medya kullanıcısı gibi safımı belli eden bir görsel paylaştım ve milli duygularım kabardı. Ancak olayın duygusal yoğunluğu ve bilgi asimetrisi azalınca yaptığım ilave okumalar sonrasında aslında çok aşina olduğumuz bir toplumsal psikolojik dinamiğin, yeni bir ulusal ve uluslararası krizin temelini attığını fark ettim.

Buradaki yorumlarımın tamamı yaptığım okumalar sonucunda edindiğim ve güvenilir bulduğum olay akışına dayanmaktadır. Zaman içerisinde ortaya çıkabilecek yeni detaylar tabii ki bu yazıdaki bazı fikirlerimi değiştirmeme sebep olabilir.

Günümüz siyasetine ve toplumsal hayatına hâkim olanların, toplumun psikolojisini okumakla çok ilgilenmediklerini, toplumun seçilmiş travmalarından beslenip, daha çok içgüdüsel ve deneme-yanılma yöntemiyle hareket ettiklerini defalarca deneyimledik. Toplumsal travmaları tetiklenen, anlaşılmamış ve görülmemiş hisseden, hayatta kalmaya çalışmaktan başka şeylere enerji bulamayan toplumun gerilemesi (regrese olmak) sonucu yaşanan kutuplaşma, gerilim ve geçmişi şimdide yaşatma kültürü bizleri yeterince yıprattı.

Böyle bir maçın Suudi Arabistan’da oynanmasına yönelik kararın aylardır kamuoyu tarafından tartışılması ve tenkit edilmesi çoğu zaman olduğu gibi karar vericiler tarafından göz ardı edildi. Bu da iktidarın sık sık kullandığı “Ben yaptım. Oldu.” tavrının bir sonucuydu. Ancak gerileyen toplumlardan beklendiği şekilde; nasıl ki iktidar seçmenlerinin kendi sembolleri üzerinde ciddi bir hassasiyetleri oluştuysa, muhalif seçmenin de sembolleri konusundaki hassasiyetleri bir o kadar artmış durumda. Hele ki konu, futbol gibi her iki kitlenin de ortaklaştığı bir alanda gelişip Cumhuriyet ve Atatürk gibi bir kitlenin sembolü olan, diğer kitlenin de itiraz edemediği kavramlar üzerinden tartışılmaya başlanınca, hâkim otorite, alışkın olduğumuz diğer bir refleksini gösterdi; önce bildiğini oku, sonra tepkileri gözlemle ve tepkilere göre kararını revize et. Bunu yapma-bozma savunma mekanizmasına benzetebiliriz. Öncesinde itiraz edilen muhalefet vaatlerinin teker teker yerine getirilmesi, MTV vergisinin önce yılda iki defaya çıkartılıp sonra iptal edilmesi, çalışan emeklilere ikramiye verilmeyeceği söylenip sonrasında bir düzenlemeyle onlara da ikramiye verilmesi gibi… Bu olay özelinde de tepkiler üzerine orijinal planda olmayan maç öncesi bir etkinlik takvimi oluşturularak süreç yönetilmeye çalışıldı. Bahsettiğimiz noktaya kadar sürecin hiçbir katmanında toplumsal dinamikler okunamamış ve bu yüzden olacaklar öngörülememiş gibi gözüküyor.
<blockquote><strong>Suudilerin, ağırlıklı olarak turizm yoluyla ülkeye gelmeleri, ülkeden büyük ölçülerde gayrimenkul satın almaları ve ülkemizle olan ilişkilerinin daha çok maddi çıkarlar üzerinden şekillendirilmesi, onları, diğer yabancılardan ayrıştırmadığı gibi (ki beynimiz genellemeye yatkındır) “Her şeyin parayla çözülebileceğini düşünen millet.” gibi algılanmaları, Osmanlı’nın yıkılış döneminden kalan travmaların da etkisiyle bir tür etnik nefrete dönüştü.</strong></blockquote>
Peki okunamadığını düşündüğüm bu toplumsal dinamikler neler?

İlki kaybolan sınırlarımız. Son 10 yılda, ülke hızlı bir değişim sürecine girdi. Özellikle, kontrolsüz göç toplumun yapısını geri dönülemez bir şekilde değiştirdi. Sınırda devam eden çatışmalara ve verilen onca şehide rağmen, düzensiz göçe sistematik bir şekilde göz yumuldu ve ülke düşük profilli, mülteci ve göçmenlerle dolduruldu. Kamusal tüm alanlarda (sokak, hastane, okullar vb.) bu insanların hak edilmişlik duygularıyla davranarak kendi kültürlerini aynen yaşamaya devam etmeleri, sadece ülkenin fiziki sınırlarının değil, kamusal alandaki huzuru sağlayan sınırların da aşılmasına ve kaybolmasına neden oldu.

Bu durumun bir uzantısı olarak, Kurtuluş Savaşı sonrası çok uluslu bir imparatorluk yapısı terk edilerek Türk kimliğinin öne çıkarıldığı, daha homojen bir sosyal yapının benimsendiği ve bu sayede varolmaya devam edebilen bir toplum için kritik bir eşik aşıldı ve yabancılarla (başka kültürler, başka milletler) kaynaşma korkusu yükselmeye başladı. Özellikle, sisteme giren yabancıların çoğunun göreceli düşük profilli ve uyum sağlama kapasitesinden yoksun olmaları nedeniyle, bu korku daha da şiddetlendi. Yeni gelenlere T.C. kimliği verilmesine rağmen, toplumsal kimliğin bir parçası hâline getirilememeleri çoğu zaman gettolaşmış bir şekilde kendi kültürlerini olduğu gibi yaşama konusunda ısrarcı davranmaları kaynaşma korkusunu, kaynaşarak kaybolma, kimliğini, aidiyetini yitirme ve yutulma korkusuna dönüştürdü.

Bunun üzerine, ülkenin yetişmiş gençlerinin aidiyet sorunu yaşaması ve sistematik bir şekilde beyin göçünün başlaması bu süreci hızlandırdı. Yani, bir yandan kontrolsüz olarak gelen “ötekiler”, diğer yandan kontrolsüz olarak giden “bizimkiler” olunca demografik yapıdaki hızlı değişimin çok doğal bir sonucu olarak insanlar, kimliklerine daha sıkı tutunma ihtiyacı hissettiler, hissediyorlar.

Suudilerin, ağırlıklı olarak turizm yoluyla ülkeye gelmeleri, ülkeden büyük ölçülerde gayrimenkul satın almaları ve ülkemizle olan ilişkilerinin daha çok maddi çıkarlar üzerinden şekillendirilmesi, onları, diğer yabancılardan ayrıştırmadığı gibi (ki beynimiz genellemeye yatkındır) “Her şeyin parayla çözülebileceğini düşünen millet.” gibi algılanmaları, Osmanlı’nın yıkılış döneminden kalan travmaların da etkisiyle bir tür etnik nefrete dönüştü.

Halkın büyük kısmı, ülkenin içinde bulunduğu ve bir türlü çıkış planı oluşturamadığı kronik sorunları için (terör, ekonomik kriz, çöken adalet sistemi, yolsuzluk, depremler vb.) duyduğu öfkeyi yönlendirecek bir alan bulmakta zorluk çekiyor. Son seçimle birlikte, bu alan tamamen daraldı: Her koşul altında seçimleri kazanan bir lidere ve tüm desteğe rağmen başarısız olan bir muhalefete bu öfkenin yönlendirilmesi anlamsız ve işlevsiz bir hâle geldi. Sonuç olarak, bu öfke, toplumu oluşturan grupların birbirlerine ve çok doğal olarak kamusal alanı paylaştıkları ötekilere yöneliyor.
<blockquote><strong>En nihayetinde, aylar öncesinde uluslararası anlaşmalarla planlanmış, duyurulmuş ve tüm hazırlıkları tamamlanmış bir organizasyonun, çok kısa sürede ulusal ve uluslararası bir krize dönüşmesi tamamen toplumun dinamiklerini okumak konusundaki yetersizlikten kaynaklanıyor.</strong></blockquote>
<strong> </strong>Ülkemize turistik amaçla gelen Arapların, halkın çoğunluğunun oturamadığı evlerde oturmaları, gidemediği restoranlara gitmeleri, genel olarak ülkenin kendi vatandaşlarına sunamadığı imkânlardan, maddi güçleri sebebiyle sonsuz bir şekilde yararlanıyor olmaları onlara diğerlerinden daha çok öfkenin yönlendirilmesine sebep oldu. Halkın büyük bir kısmı açıkça aşağılanmış hissediyor.

Böyle bir sosyopolitik ortamda, neredeyse toplumun tamamının ilgi gösterdiği ve duygu yoğunluğu yüksek bir organizasyonun sadece maddi nedenlerle Suudi Arabistan’da yapılması, alınabilecek en riskli kararlardan biriydi. Bir de bu kararı şirin göstermek için Cumhuriyetimizin 100. yıl kutlamalarının da sürecin bir parçası hâline getirilmesi üzerine tuz biber ekti. Nitekim, toplumun büyük kısmı Cumhuriyet rejimi ve Atatürk ilkelerini tehdit altında gördüğü için onun sembollerine daha da tutunmuş durumda. Bunda muhalefetin boşluğunun da büyük etkisi var. Maalesef, ülkemizde birçok insan mecliste kendisini temsil eden kimsenin bulunmadığını düşünüyor. Günümüzdeki bu muhalefet boşluğu, insanları, kimlikleriyle ilgili daha da radikal hale getiriyor. Nitekim, takımların sahaya çıkmamasını muhalefetin bir başarısı olarak görenler bile var.

Yukarıda, kaynaşma ve kimliğinin karışması korkusundan bahsetmiştim. Aynı iki insan arasında olduğu gibi, toplumlar arasında da sınırların fazla iç içe geçmesi, yutulma korkusu yaratır ve ilişkileri bozar. 100. yıl kutlamalarının bir parçasının, Suudi Arabistan’da olması bu yutulma korkusunu tetikledi ve takımlar adeta “Bizim kimliğimiz budur. Biz sizinle bir değiliz. Biz farklıyız ve varız. Buraya gelmiş olmamız bunu değiştirmez.” dediler. Öyle ki, bunu sembollerle yapmak istediler ve belki de bu yüzden Suudi Milli Marşı’nın okunmasını reddettiler. Sosyal medyadaki mizahi tepkiler tüm bu anlattıklarımın dışavurumu. Arap turist gelmeyecek diye mutlu olanlar, Arap olmadığımızın artık tüm dünya tarafından anlaşılmış olduğunu vurgulayanlar vb.

En nihayetinde, aylar öncesinde uluslararası anlaşmalarla planlanmış, duyurulmuş ve tüm hazırlıkları tamamlanmış bir organizasyonun, çok kısa sürede ulusal ve uluslararası bir krize dönüşmesi tamamen toplumun dinamiklerini okumak konusundaki yetersizlikten kaynaklanıyor. Bu yaklaşım değişmediği ve toplumun hassasiyetleri, toplumsal dinamikler üzerinden okuma yapılarak ele alınmadığı sürece bu tür krizler her zaman ihtimal dahilinde.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Jan 2024 05:00:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/Firefly-saudi-arabia-vs-turkey-football-98457.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>2024: Zamanın yeni oku</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/2024-zamanin-yeni-oku-912</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/2024-zamanin-yeni-oku-912</guid>
                <description><![CDATA[2024: Zamanın yeni oku]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Zaman ve Gerçeklik indirgenemez biçimde birbirine bağlı ise zamanın oku yaydan çıktığında gerçekliğin kendisi de değişiyor sayılmaz. Sadece, zamanın oku, tamamen arkada bıraktığımızı sandığımız varoluş hâllerimizi, meselelerimizi her türlü ihtimalin açık olduğu bir akışa taşır. Bu bakımdan 2023’ün bitip 2024’ün başlaması, bambaşka bir zaman dilimine geçtiğimizi değil, belki de aynı kalacak, değişmeyecek bir akış içinde olduğumuzu hatırlatan sembolden ibaret görülebilir.</strong>

2024’e girdiğimizin ilk günlerinde muhtemelen çoğumuz alışkanlıkla birçok resmî/resmî olmayan iletişim metnine “2023” diye tarih atacağız. İlk bakışta “alışkanlık” sonucu gibi görünen bu durum, aslında, bilinç-dışında zamanın sürekliliğinin âni bir kesintisi değil midir? Zamanın sürekliliği, esasında, algı dünyamıza dâhil değildir: 2023 “bitince”, 2024 “yeni”, “bambaşka” bir zaman dilimine geçiş olarak algılanır.

Oysa 2024, zamanın akış yönünü gösteren bir oktur. Rus fizikçi ve kimyager İlya Prigogine (1917-2003)’den öğrendiğimize göre; “zaman oku” Termodinamiğin 2. Yasası olarak, bir sistemin düzensizliğinin rastgeleliğinin ölçüsü sayılan <strong>entropi</strong>’nin en önemli unsurudur (Prigogine, <em>Kesinliliklerin Sonu</em>, “Zaman Varoluştan Önce mi?” bölümü, 2004, İzdüşüm Yayınları). Bunun anlamı, zamanın bir akış içinde vukû bulan sürekliliği ve bu süreklilik içinde rastgeleliği de içeren bir düzensizliğin, geçmişten (2023’ten diyelim burada) çok farklı olayları ortaya çıkarabileceğidir. Geçmişten farklı olaylara maruz kalmamız, ânın geçmişten başkalılığının zamanın kesintiliği şeklinde algılanmasına yol açmaktadır. Biraz daha somutlaştıralım.

Yukarıda bahsedilen söz konusu algı, yeni yılı (2024) adeta sihirli hâle getiriyor: Her türlü sosyal problemin çözülme beklentisine dair bir umudu oluşturuyor. Oysa, gerçekte olan, aşamadığımız bir eksikliğimizle ilgili: Sorunlarımızı erteleme, zamanın sabrı içinde eritme hayâlciliğine terk etme alışkanlığımız! Bu açıdan, 2024 daha önceki yıllarda olduğu gibi, umutla karşılanacaktır, hâliyle. Bu ise, zamanın kesintili episodlardan oluştuğuna dair bir algıya ilaveten düz çizgisel, yani düzensizliğin ve rastgeleliğin olmayacağı bir ilerleme anlayışına dair müzmin bir iyimserliğe karşılık gelmesidir.
<blockquote><strong>Bu yüzden, günümüz dünya konjonktürü her türlü anlam ve değer arasında geniş, geçişken sınırlar içinde her şeyi mubah ve fasılasız ânlar silsilesi içinde yaşamayı mûteber kıldığı için; herhangi bir değerin düşüncenin, düzenin yerine zamanın kendisini sembol hâline getirmiş bulunuyor. Bunun, Milenyumun başlangıcı olan 2000 yılı için kutsiyet atfedip, zamanı “illüzyona” dönüştüren ritüeller şeklinde yapılmış olduğu hatırlardadır.</strong></blockquote>
<strong>ZAMANA VE GERÇEKLİĞE DAİR</strong>

Kültürümüzün birbiriyle gerilim teşkil eden iki boyutu var. Birincisi, gündelik sosyal meselelerin dışına çıkamayacak kadar dar bir özelliği içeriyor. Bu özellik, bütün dikkatimizi oldukça basit meselelere yoğunlaştırmamızı sağlıyor. İkincisi, gündelik hayatı, şimdiyi ihmal eden, hemen her şeyi geleceğe endekslemiş bir beklentiler sarmalı içinde olmakla ilgili. Bu yüzden, örneğin ekonomide olsun, siyasette olsun; anlık, küçük bir gayretle düzeltilebilecek, belki daha büyük problemlere yol açmayacak hususları ıskalarız, ama her şeyin beklediğimiz ideal (?) bir düzen kurulunca hâl olacağına inanırız (söz konusu ettiğim gerilimin adı/tanımı konjonktürel olarak değişebilir, o başka…) Bu yüzden, günümüz dünya konjonktürü her türlü anlam ve değer arasında geniş, geçişken sınırlar içinde her şeyi mubah ve fasılasız ânlar silsilesi içinde yaşamayı mûteber kıldığı için; herhangi bir değerin düşüncenin, düzenin yerine zamanın kendisini sembol hâline getirmiş bulunuyor. Bunun, Milenyumun başlangıcı olan 2000 yılı için kutsiyet atfedip, zamanı “illüzyona” dönüştüren ritüeller şeklinde yapılmış olduğu hatırlardadır.

Bu doğrultuda, J. L. Borges’in söz konusu zamanı illüzyona dönüştürme  “doktrinlerine” karşı vardığı sonucu (Prigogine’in belirttiğim aynı kitabından [s. 213] yaptığı) alıntıyı buraya aktarmak uygun olacaktır: “(…) [Z)amanın sürekliliğini yadsımak, kendini yadsımak, astronomik evreni yadsımak, görünürdeki umutsuzluk ve gizli avuntuya bağlıdır… Zaman beni meydana getiren maddedir, Zaman beni kendisiyle birlikte götüren ırmaktır, ama ben ırmağım; beni yok eden kaplandır, ama kaplan benim; beni yakıp kül eden bir ateştir, ama ateş benim. Dünya, ne yazık ki gerçektir. Ve ben ne yazık ki Borges’im”.

Bu bağlamda, Prigogine’nin de vurguladığı gibi, Zaman ve Gerçeklik indirgenemez biçimde birbirine bağlı ise zamanın oku yaydan çıktığında gerçekliğin kendisi de değişiyor sayılmaz. Sadece, zamanın oku, tamamen arkada bıraktığımızı sandığımız varoluş hâllerimizi, meselelerimizi her türlü ihtimalin açık olduğu bir akışa taşır. Bu bakımdan 2023’ün bitip 2024’ün başlaması, bambaşka bir zaman dilimine geçtiğimizi değil, belki de aynı kalacak, değişmeyecek bir akış içinde olduğumuzu hatırlatan sembolden ibaret görülebilir.]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Jan 2024 05:15:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/Evolution_du_bris_dun_verre.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Pembe tavşanı sakın denize fırlatmayın</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/pembe-tavsani-sakin-denize-firlatmayin-910</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/pembe-tavsani-sakin-denize-firlatmayin-910</guid>
                <description><![CDATA[Pembe tavşanı sakın denize fırlatmayın]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="margin: 0cm; background: white;"><b><span style="color: black;">Kendimi kibre kaptırmadan, paniğe kapılmadan, serinkanlı, özgüvenli, barışçı bir tutumla… her kutlamaya katılma eğilimindeyim. “Yeni yılınız kutlu olsun” dediğim gibi “Mutlu Noeller” de diyebilirim. Düşmansız hayat projesinden yanayım ve kutlamaların düşmanlığa uzak, giderek düşmanlığı yatıştıran, silen bir tesiri olduğunu düşünüyorum. </span></b></p>
<p style="margin: 0cm; background: white;"><span style="color: black;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm; text-align: right; background: white;" align="right"><i><span style="color: black;">“Önemli olan, yaşamdan ne beklediğimiz değil, yaşamın bizden ne beklediğidir. Bunu, umutsuz insanlara kavratmamız gerekiyor.”</span></i></p>
<p style="margin: 0cm; text-align: right; background: white;" align="right"><i><span style="color: black;"> </span></i></p>
<p style="margin: 0cm; text-align: right; background: white;" align="right"><b><i><span style="color: black;">VIKTOR FRANKL, İnsanın Anlam Arayışı</span></i></b><i></i></p>
<p style="margin: 0cm; text-align: right; background: white;" align="right"><span style="color: black;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm; background: white;"><b><span style="color: black;">ÖNCE, İYİ DİLEKLER</span></b></p>
Yeni yıl kutlu olsun.

2024’te sıhhatle, müjdelerle, sevinçlerle yaşayasınız.

Dilerim… grameriniz kusursuzlaşsın.

Kendinizi daima emniyette hissedin.

Özgürlüğün, kamusallığın, çoğulculuğun, uzlaşmanın, elbirliğinin, dinginliğin tadına varın.

Zihin açıklığı, dikkat ve enerji diliyorum.

İtimada şayan, kalender, itaatsiz, eşitlikçi kişilerle muhatap olasınız.

İlminiz, toleransınız, özeleştiriniz, neşeniz, şevkiniz, artsın.

Adil, barışçıl, müreffeh, bereketli bir yıl geçiresiniz.

Rasyonel, eleştirel, analitik düşüncenin yeni imkanlarına kavuşasınız.

Sivil iradeniz güçlensin.

Herkesten herdaim nezaket, şefkat ve ihtimam göresiniz.

Onurlu, liyakatli, bilinçli dostlarla haşırneşir olasınız.

Feyiz alasınız, yüceltilesiniz, değişesiniz.

Dehanızla aranızdaki engeller kalksın.

Diyalogdan, şeffaflıktan, paylaşımdan, sürdürülebilirlikten, merhametten, mühendislikten, saygıdan nasibinizi alasınız.

Hak yerini bulsun.

İyiliğin, güzelliğin ve doğruluğun diyarında yaşayasınız…
<p style="margin: 0cm; background: white;"><b><span style="color: black;">KITLIKTA LEZZET ARAYIŞI</span></b></p>
[2023, 2024’e umutla bakmayı zorlaştıran, siyah-beyaz bir seneydi… 6 Şubat Depremi’nin yaraları kapanmadı. Ülkedeki her 4 kişiden 1’inin yaşadığı İstanbul’da depremi bekliyoruz ve şehir nüfusunun azaltılması, insanların tahliyesi gündemde değil… Şoke edici bir hızla yoksullaşıyoruz ve yoksullaşmanın getirdiği felaketleri [cehalet, suç, psikolojik çöküş…], bu çok yönlü yıkımdan kurtulmanın yollarını konuşamıyoruz… Gelgelelim, <i>Yeni Arayış</i>’ın Yayın Yönetmeni Murat Aksoy, bendenizden “umut veren” bir yazı rica etti. Bakalım, acı gerçeklerin azameti karşısında dehşete düştüğüm halde bu işin üstesinden gelebilecek miyim? Mutfak tamtakırken, misafire leziz bir ikramda bulunabilecek miyim?]<span style="color: black;"> </span>
<p style="margin: 0cm; background: white;"><b><span style="color: black;">GERÇEK UMUTSUZLAR</span></b></p>
Türkçe’mizde ilgiye değer bir söz var: “Çıkmadık candan umut kesilmez.” Umut öyle bir şey ki, umutsuzluk arttıkça, belirginlik kazanıyor. S.J. Lec [1909-1966] “Umuttan umut kesilmez” diyordu; Jean Racine [1639-1699] ise “Gerçek umut, tam bir umutsuzluktan doğar.” Türkçe’ye dönersek, umut kelimesini olumsuz bir bağlamda kullanamadığımızı görürüz. “Umut dolu bir katil” ya da “umut veren bir hırsız” diyemeyiz mesela. Türkçe, umudun daima bir meşruiyet zemininde yeşereceğini söylüyor bize. Bu durumda, gerçek umutsuzların, gayrimeşru yollara sapanlar olduğunu biliyoruz.

Gabriel Marcel’e göre umut olumsal değil, şarttır. Umutsuzluğa kapılmak, bireyin kendi varlığını inkar etmesidir. Varlığı bir problem değil, sır olarak algılamak lazımdır…<span style="color: black;"> </span>
<p style="margin: 0cm; text-align: center; background: white;" align="center"><b><span style="color: black;">“Kimseye haksızlık etmeden yaşayabilir miyim?” Bu sorunun ardından hissedilir bir sessizlik gelecektir. Çenemi tutacağım. Kimseyi linç etmeyeceğim, suçlamayacağım. Korkularımın, yönünü şaşırmış bir öfke şeklinde tezahür etmesine izin vermeyeceğim. Böylece kimsenin zamanını boşa harcamayacağım…</span></b></p>
<p style="margin: 0cm; background: white;"><span style="color: black;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm; background: white;"><b><span style="color: black;">OLUMLU CÜMLELER KURMAKTAN KAÇIŞ</span></b></p>
Yeni Zelanda veya Norveç halkına hitap etmediğimin farkındayım.

Bu yazıyı yazmayı kabul ettim, çünkü bir semere elde edemeyişimizin başlıca sebebi, bana göre, olumlu cümleler kurmayışımız. Durum öyle bir hal aldı ki, şükre benzer, iltifatı çağrıştıran, umut ihtiva eden, tebessüm ihtimali doğuran bir söz sarfetmek; yalancılık, oyunbozanlık, inkarcılık… addediliyor.

Halbuki umuda, ferahlığa, sevince dair ipuçları aramak; vahameti, sefaleti, rezaleti görmezden gelmeyi gerektirmez.

Eleştirelliğimizi de eleştiriye tabi tutmalı belki? Kamu yararına varmayan eleştirinin mahiyeti sorgulanmalı?
<p style="margin: 0cm; background: white;"><b><span style="color: black;">BAŞLANGIÇ ÖNCESİZDİR</span></b></p>
Yeni yıl, yeni ay, yeni hafta, yeni gün… hep bir ‘başlangıç’ tadı taşır.

Başlangıç ise, öncesizliğin adıdır.

Mazide çok fazla hata, yanılgı, şiddet… birikti. Kabahatin büyüğü zamanda, dönemde mi, bizde mi? “Yeni yıl bize müjdeler getirecek mi?” Haydi diyelim “Noel Baba’nın şefkati, neşesi, hediyeleri bizi kurtarır mı?” İki soruya da müspet cevap vermek müşkül. Besbelli sivil özneler olarak hayata dönmemiz lazım. Umudu kendi bünyemizden doğuracağız. Umut, edimlerimizin başkalarına fayda ve hoşnutluk vermesine mütealliktir. Kişisel çıkar ‘ummak’ ile umut arasında kalın bir çizgi var kanaatimce. Şu basit soruyu sorarak başlayabiliriz: “Kimseye haksızlık etmeden yaşayabilir miyim?” Bu soru’nun ardından hissedilir bir sessizlik gelecektir. Çenemi tutacağım. Kimseyi linç etmeyeceğim, suçlamayacağım. Korkularımın, yönünü şaşırmış bir öfke şeklinde tezahür etmesine izin vermeyeceğim. Böylece kimsenin zamanını boşa harcamayacağım…
<p style="margin: 0cm; background: white;"><b><span style="color: black;">KAYIP KUTLAMA</span></b></p>
“Yeni yıl ile Noel farklı şeyler. Biz, yeni yılı kutluyoruz. Hıristiyanların Noel’in kutlamıyoruz…” diyor kimileri.

Ben kendi namıma, bu hassasiyetin hassas bir şekilde ele alınması gerektiği fikrindeyim. Kendimi kibre kaptırmadan; paniğe kapılmadan, serinkanlı, özgüvenli, barışçı bir tutumla… her kutlamaya katılma eğilimindeyim. “Yeni yılınız kutlu olsun” dediğim gibi “Mutlu Noeller” de diyebilirim. Düşmansız hayat projesinden yanayım ve kutlamaların düşmanlığa uzak, giderek düşmanlığı yatıştıran, silen bir tesiri olduğunu düşünüyorum.

Diyelim gemi seyahatindeydiniz. Gemi battı. Yüzerek bir adaya çıktınız. Adadaki kabile birşeyleri kutluyor, bayram ediyor. Sözgelimi tavşanları boyamışlar, palmiyeleri süslemişler, ellerinde çıngıraklarla dans ediyor gülüşüyorlar… Sizin de elinize pembe bir tavşan tutuşturdular. Sizi güle oynaya dansa davet ettiler. Ağzınıza da lokum tutuyorlar. Hangi dinin, hangi göreneğin kutlama çemberine düştüğünüzü bilmiyorsunuz. Görünen o ki bu insanlar pürneşe, alkışlarla, tamtamlarla coşuyorlar. Konuştukları dili de ilk kez duyuyorsunuz. Ne yapacaksınız? Eğlenceden kaçacak mısınız? Dans etmeyecek misiniz? Tavşanı denize mi fırlatacaksınız?..

Diyeceğim, kutlamalar birer imkandır. Barışın, itimadın, tazelenmenin… imkanı. Reddetmenin, ötelemenin, karalamanın âlemi yok.
<p style="margin: 0cm; text-align: center; background: white;" align="center"><b><span style="color: black;">Şu yaşımda fark ettim ki düşünceler toplumu değiştirmiyor. Başkasının fikirleri şöyle dursun, insanların değişiminde kendi dünya görüşleri, inançları, tasvip ettikleri düşünceler bile tayin edici bir etki doğurmuyor.</span></b></p>
<p style="margin: 0cm; background: white;"><span style="color: black;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm; background: white;"><b><span style="color: black;">BİLETSİZ İKRAMİYE</span></b></p>
Şu yaşımda farkettim ki düşünceler toplumu değiştirmiyor. Başkasının fikirleri şöyle dursun, insanların değişiminde kendi dünya görüşleri, inançları, tasvip ettikleri düşünceler bile tayin edici bir etki doğurmuyor. Dolayısıyla, sizi, fikirlerimle, yaklaşımlarımla daha fazla meşgul etmek istemiyorum. Onun yerine, eski, demode bir fıkra anlatayım da bu yazıya ayrılan yeri doldurayım gitsin:

Jack ile Bob birlikte bir haftasonu kayağa gitmektelermiş. Kamyoneti kuzeye doğru sürmüşler. Birkaç saat sonra şiddetli tipiye yakalanmışlar ve yakındaki bir çiftliğe yönelmişler. Kapıyı açan cazibeli kadına, geceyi çiftlikte geçirip geçiremeyeceklerini sormuşlar.
Kadın “Hava çok kötü ve ben bu koca evde yalnız yaşıyorum. Fakat geçen ay dul kaldım. Sizi misafir edersem, dedikodular alır yürür” demiş.
Jack: “N’olur… Biz ambarda yatabiliriz. Tipi durur durmaz gideriz.”

Kadın insafa gelmiş; iki adam ambara yerleşmiş.
Sabah hava açmış ve iki kafadar yola çıkıp haftasonunu kayak yaparak geçirmişler.
Dokuz ay kadar sonra, Jack bir avukattan sürpriz bir mektup almış. Mektup, kayak yapmaya gittikleri haftasonu tanıştıkları güzel kadının avukatındanmış. Derhal, Bob’un yanına gitmiş: “Bob, dokuz ay önce kayak tatiline giderken çiftliğine sığındığımız güzel dulu hatırlıyor musun?”

Bob: “Evet?!”
“Geceyarısı ben uyurken sen kalkıp evine gittin, onu ziyaret ettin değil mi?”

Bob, sıkılarak “Immm, öyle oldu dostum, gittim” diye cevap vermiş.
Jack: “Ona kendi ismin yerine benim adımı söyledin, ha?”

Bob’un suratı pancar gibi kıpkırmızı olmuş: “Ah, evet… üzgünüm Jack… maalesef öyle yaptım. Neden soruyorsun?”
Jack: “Kadın ölmüş ve tüm mirasını bana bırakmış!”
<div class="adL"></div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Jan 2024 05:20:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/su-bardak-1.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Süper Kupa ve Mağaradakiler</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/super-kupa-ve-magaradakiler-899</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/super-kupa-ve-magaradakiler-899</guid>
                <description><![CDATA[Süper Kupa ve Mağaradakiler]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Bugün Türkiye ve dünya ikili bir ayrım noktasında durmaktadır: Ya herkes mağarasından çıkıp savunduğu siyasi pozisyonunu özgürlükçü bir tonla buluşturacak ya da anayasasız ve hukuksuz bir düzen, çete liderlerinin devlet içinde yer bulduğu, uyuşturucu baronlarının devletin en üst makamlarında ağırlandığı, kara para aklamanın geçer akçe olduğu ve yolsuzluk ve yasakların sıradanlaştığı, yani kötülüğün sıradanlaştığı bir düzende yaşamayı kabul edeceğiz.</strong>

“Mağaradakiler”, Cemil Meriç’in en bilindik eserlerindendir. Bu eserde Meriç, J. J. Rousseau’yu da hatırlatarak, “insan hür doğmuş, ancak her tarafta zincirler içinde” diyerek aslında tam da Platon’un düşünce tarihinde görünen-görünmeyen ayrımını yaptığı mağara alegorisini hatırlatır bizlere. Yine Meriç’in başka önemli bir eseri olan “Bu Ülke”’de, “İzm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir” diyerek durumun vahametini ideolojik arka planına atıf yaparak değerlendirmiştir. Elbette ideolojiler bir hayat görüşü olarak insanlara bir bakış açısı kazandırır. İnsanlığından kaynaklanan sorulara yanıtlar getirir ancak en önemli dezavantajı, ötekine karşı körlük içine girmesine sebep olmasıdır. Aynı şeyler belki felsefi düşünceler ve dini inançlar içinde geçerlidir. Ancak bu, bir toplumun öteki ile olan ilişkisini nasıl kurguladığıyla da yakından alakalıdır.

Yaklaşık iki asırdır Türk toplumunun ve hatta devlet aklının dağınık bir “öteki” kurgusu vardır. Cumhuriyetin kurucu kadrosunun öteki tanımı daha çok “Arap” özelinden İslam medeniyeti algısına karşı geliştirilen bir kurgu iken, özellikle İslamcı camianın öteki kurgusu “Avrupa” üzerinden Kemalist/Seküler anlayışa karşı olmuştur. Kemalist/seküler kesim uzunca süre devletin sahibi olarak kendilerini görerek devleti önceleyen bir bakış ile hareket ederken, özellikle başörtüsü yasağında olduğu gibi İslamcı kesim bireyi önceleyen bir düşünce içinde idi.

AK Parti’nin ilk yıllarında devleti hukuk ile sınırlamaya çalışan, bunun yanında birey hak ve özgürlüklerini artıracak şekilde başta Avrupa Birliği üyeliği olmak üzere yaptığı reformlar o dönemlerde Kemalist/ulusalcı/seküler kesimde devleti zayıflatacağı, Kemalist çerçevenin dağılacağı eleştirileri ile doluydu. AK Parti kapatma davasında Anayasa Mahkemesi’ne açılan davanın konusu, “laikliğe karşı eylemelerin odağı haline gelmiş” olması iddiasıydı. Çok kritik bir sonuç ile kapatmaktan kurtulan ve daha sonra özellikle ekonomik manada büyük atılımlar yapan AK Parti 2013 yılından sonra yavaş yavaş otoriter bir mahiyete bürünmeye başladı. Öyle ki bu otoriterliğin yolsuzluk ile birlikte gittiğini fark eden Ahmet Davutoğlu bir engel olarak görüldüğü içinde kendi partisi ve tabii ki Erdoğan tarafından görevi bırakmaya zorlandı ve neticede başbakanlık görevini devretmek zorunda kaldı. Daha sonra ise özellikle 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra, Devlet Bahçeli’nin yine kontra hareketi ile daha önce şiddetle karşı çıktığı başkanlık sistemine geçiş yapıldı. Burada Devlet Bahçeli’nin ve MHP’nin “Türk tipi başkanlık” ismi ile toplumsal bir tabanda oluşturulmaya çalışıldı ve bu başarıldı. Başta devlet kanalı olan TRT olmak üzere hükümete yakın TV’lerde yapılan diziler ile de seçmen sosyolojisi değiştirildi. Daha birkaç sene önce belki de Türk siyasi hayatının en ağır sözlerini birbirine karşı sarf eden Erdoğan ve Bahçeli adeta dünya görüşlerinden tavizler vererek hükümet ortaklığı yapmaya başladılar. Ve bu öylesine bir ortaklık oldu ki MHP ile hiçbir şekilde yan yana gelmeyecek olan HÜDA-PAR ile ittifak çatısı altında buluştular.
<blockquote><strong>Ya özgürlükçü Kemalist/seküler/laik/ ve özgürlükçü milliyetçi/muhafazakâr/dindar tonda ve yapıda siyaset yapılacak ya da anayasasız ve hukuksuz otoriter bir düzende yaşamaya alışacağız. O yüzden hem dünya hem Türkiye gerçekten bir yol ayrımında. Bu ikisi arasında bir tercih bizler için değil; ancak çocuklarımız için çok daha büyük bir anlam ifade edecek. Çünkü onlar dahli olmadıkları bir düzeni ellerinde hazır bulacaklar. Bunun içinde her iki siyasal damarda ön yargılarını ve tarihi çatışmalarını bir paranteze alarak ötekine açılmak zorundadır</strong></blockquote>
<strong>ÖZGÜRLÜK, ÖTEKİ VE SİYASET</strong>

Bu noktada en dramatik tavizler, kanaatimce İslamcı camiadan, dolasıyla AK Parti tarafından verildi. Zira İslamcı aydınlar, bir zamanlar devletçi 28 Şubat zulmüne karşı devletin kutsanma nosyonuna karşı çıkarak bireyi ön plana alan yaklaşımlarının tam tersi istikamette, her toplumsal karşı çıkışı devlete karşı yapılan bir eylem olarak değerlendirmeye başlamışlardır. Burada kadim bir nasihatname ve siyasetname öğüdü olarak, “Güç, ayakta kalabilmek için, daha fazla gücü talep eder.” sözünün ne kadar değerli olduğu ortadadır. İslamcı camianın önde gelen yazar-çizer takımına bakıldığı zaman, sürekli gücü kaybetme korkusunun yansıması olarak, devlete karşı bir operasyon yapılıyor çağrıları ile yazdıklarını, çizdiklerini görmekteyiz. Oysa 90’lı yılların İslamcı entelektüel çevrelerin ne kadar büyük bir fikir zenginliği içinde olduğu ve dünyaya ne kadar açık olduklarını düşününce, Hannah Arendt’in “zihin genişlemesi” kavramı akıllara gelir. Ancak bugün o 90’lı yılların entelektüel sermayesi üzerine kurulan AK Parti iktidarı bugün geldiği noktada, bir “zihin daralması” neticesinde, daha önceleri çokça eleştirdiği güvenlikçi politikalara daha sert bir şekilde bağlanmıştır. Adeta Sovyetleri hatırlatır biçimde savunma-askeri sanayinde iyi ama halkın refahı konusunda çok aşağılarda bir durumu kitlelerine yaşatır olmuştur.

90’lı yıllarda İslamcı camianın yaşadığı ufki açılma ve zihinsel genişleme; Erdoğan için yapıldığı mucitleri tarafından da inkâr edilmeyen ve mutlak bir güç talebi içinde hareket eden başkanlık sistemi ile tam tersi yönde, gittikçe dünyaya kendini kapatma ve nazari ufuk genişliğini kaybetme noktasına gelmiştir. Bunun doğal sonucu olarak da “kutuplaştırıcı siyaset” tek alternatif olarak kendini dayatmıştır.

90’lı yıllarda Soğuk Savaş sonrası dönemde faili meçhuller, terör, ekonomik sorunlar, gelir dağılımındaki sorunların ağırlığı vb. sorunlar karşısında gücü elinde tutan Kemalist siyasi söylem, karşıt siyasi her söylemi bir tehdit gibi algılayıp boğmaya çalışmış iken, dünyaya ve dünyadaki gelişmeler de kendini kapatmıştır. Öyle ki Sovyetlerden bağımsızlığını kazanan Türki Cumhuriyetler yüzlerini Türkiye’ye dönmelerine rağmen karşılık bulamayıp “ağabeylik” nosyonu yerine getirilemeyince yüzlerini başka istikametlere çevirmek durumunda kalmışlardır. Şimdiler de her karşıt siyasi söylemi kendi iktidarı için tehdit olarak algılayan AK Parti ve MHP yönetimleri, tıpkı 90’ların Kemalist/ ulusalcı paşalarının yaptığı gibi, ötekini bir tehdit olarak değerlendirmektedir.  Yani iktidarda olanın siyasi mensubiyeti değişse bile, davranışsal tepkiler olarak çok benzer tavırlar gözlemlenebilmektedir. Tıpkı son günlerde hem beğeni olarak hem de eleştiri olarak gündemde olan “Kızıl Goncalar” dizisinde anlatıldığı gibi, yok birbirlerinden farkları. Türkiye’de bütün siyasi taraflar gerçek bir özgürlük talebi ile değil, kendisi ve siyasi mensubiyeti için bir imtiyaz talebini dillendirmektedir. Dünkü oynanamayan Süper Kupa finali de aslında, “Bu iki asırlık devletin sahibi kim olacak?” sorunun görünen bir yüzü olmuştur.

Bugün Türkiye ve dünya ikili bir ayrım noktasında durmaktadır: Ya herkes mağarasından çıkıp savunduğu siyasi pozisyonunu özgürlükçü bir tonla buluşturacak ya da anayasasız ve hukuksuz bir düzen, çete liderlerinin devlet içinde yer bulduğu, uyuşturucu baronlarının devletin en üst makamlarında ağırlandığı, kara para aklamanın geçer akçe olduğu ve yolsuzluk ve yasakların sıradanlaştığı, yani kötülüğün sıradanlaştığı bir düzende yaşamayı kabul edeceğiz. Toplumun her kesiminin bunun idrakinde olması gerekiyor.

Ya özgürlükçü Kemalist/seküler/laik/ ve özgürlükçü milliyetçi/muhafazakâr/dindar tonda ve yapıda siyaset yapılacak ya da anayasasız ve hukuksuz otoriter bir düzende yaşamaya alışacağız. O yüzden hem dünya hem Türkiye gerçekten bir yol ayrımında. Bu ikisi arasında bir tercih bizler için değil; ancak çocuklarımız için çok daha büyük bir anlam ifade edecek. Çünkü onlar dahli olmadıkları bir düzeni ellerinde hazır bulacaklar. Bunun içinde her iki siyasal damarda ön yargılarını ve tarihi çatışmalarını bir paranteze alarak ötekine açılmak zorundadır. Ve önermelerini ya değiştirmek ya da ötekini de hesaba katacak şekilde yumuşak hale getirmelidir. Tarih şu an yaşayanlar olarak bizlere böylesi bir yükü yüklemiştir. Ya üstesinden geleceğiz ya da altında hep birlikte kalacağız.

Aykut Karahan, Dr., Siyaset Bilimci, Yazar]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 31 Dec 2023 04:44:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/ilhan_akar_22_10_21_foto_22.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye yeni bir içki zammına hazır mı?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-yeni-bir-icki-zammina-hazir-mi-896</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-yeni-bir-icki-zammina-hazir-mi-896</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye yeni bir içki zammına hazır mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Türkiye'nin yeni bir içki zammına hazır olup olmadığı sorusu, sadece fiyatların yükselip yükselmediğiyle ilgili değil, aynı zamanda bu politikaların toplumsal, ekonomik ve sağlık üzerindeki genel etkileriyle de yakından ilgili. Bu konu, daha derinlemesine ve çok boyutlu bir tartışmayı gerektiriyor.</strong>

Yaşam tarzı ekonomisi öyle bir alan ki, gündemde kendine yer bulabilme olasılığıyla önemi resmen ters orantılı. Günlük ekonomik karar alımlarımızı büyük oranda etkileyen bu branş, kredi kartımızı bir marketin kasasında çıkarttığımız her an bizi ilgilendiriyor. Buna rağmen, Türkiye gündeminin aşırı hareketliliğinden de dolayı, yeterli tartışma ortamı bir türlü sağlanamıyor.

Yaşam tarzı ekonomisine dair tartışmaların asıl önemi ise, temel bir paradokstan ileri geliyor. Tüketici, ekonomik karar alım sürecinin merkezinde yer almasına rağmen, çoğu zaman bu süreçlerde etkin bir rol oynayamıyor. Ekonomik kararlar, genellikle devlet politikaları, küresel piyasa koşulları ve büyük şirketlerin stratejileri tarafından şekillendiriliyor. Bu durum, tüketicinin günlük yaşamındaki seçimlere sınırlamalar getiriyor ve kişisel finansal planlamalarını zorlaştırıyor.

Özellikle alkollü içkiler gibi spesifik ürünler üzerinde yapılan zamlar, yaşam tarzı ekonomisindeki bu paradoksu daha da belirginleştiriyor. Türkiye'de içki üzerindeki vergiler ve zamlar, tüketici tercihlerini ciddi şekilde etkileyebiliyor. Bu zamlar, tüketici harcamalarını sınırlamakla kalmıyor, aynı zamanda sosyal ve kültürel normlar üzerinde de dolaylı bir etkiye sahip olabiliyor.

Türkiye’nin yeni bir içki zammına hazır olup olmadığı sorusu, bu bağlamda çok daha geniş bir tartışmanın parçası haline geliyor. Bu tartışma, tüketicilerin ekonomik özgürlüklerini ve yaşam tarzı seçimlerini nasıl etkilediği, devletin vergilendirme politikalarının adil olup olmadığı ve ekonomik kararların toplum üzerindeki genel etkileri gibi konuları içeriyor.

4760 sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanunu’nda 2013 senesinde yapılan değişiklikle beraber alkollü içkiler her altı ayda bir “yasanın işleyişi gereği” bir vergi zammına tabii oluyor. “Yasanın işleyişi gereği” ifadesi fazla süslü, dolayısıyla bu zam uygulamasını “otomatik zam” olarak tabir etmemiz bence bir sakınca yok. 2013’ten beri her altı ayda Yurtiçi Üretici Fiyat Endeksi’ndeki (Yİ-ÜFE) değişim uyarınca gerçekleşen bu zam, alkollü içkilerin market fiyatının grafiğini adeta uzaya doğru giden bir hiperbole çeviriyor.

Bir noktada, Türkiye’de alkollü içkilerin market fiyatları kabul edilemez bir noktaya ulaştı. Burada kullanmamız gereken anahtar kelime “erişilebilirlik”.

Alkollü içki fiyatları, iktidarın kamu politikası anlayışından hareketle Türkiye’de bir süredir “erişilebilir” olmaktan çıktı. Bu ekonomik sonucun ardındaki nedenselliği doğru tanımlayabilmek, olası çözümler üzerine kafa yorabilmemiz adına önemli.

Öyle ki Türkiye’de siyasal iktidar, alkollü içkileri açıkça “makbul olmayan” bir ürün olarak tanımlıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, daha evvel bu zamları “(Fiyatını) sıkça arttırıyoruz, çok rahatsız oluyorlar.” ifadeleriyle tanımlayıp tekrar benimsemişti. Tekrar diyorum, zira 2013 senesinde yasadaki bu değişimden bu günlere gelene kadar çok şey değişti; ancak iktidarın alkollü içki tüketimine yönelik bakışı değişmedi.
<blockquote><strong>Türkiye'nin alkollü içki zammı ve vergilendirme politikaları, yalnızca ekonomik bir değerlendirme konusu değil, aynı zamanda sosyal, kültürel ve sağlıkla ilgili geniş kapsamlı etkileri olan bir mesele. Tüketicilerin sağlığı, ekonomik özgürlükleri ve yaşam tarzı seçimleri bu politikaların doğrudan etkisi altında.</strong></blockquote>
<strong>GÜVENLİ ALTERNATİFLER</strong>

Ancak değişen bazı şeyler oldu:

Markette satılan bandrollü içkileri “güvenli alternatifler” olarak tanımlıyorum. Alkollü içkilerin toplumsal ve bireysel sağlığa yönelik uzun vadede ihtiva ettiği tehditler açık ve tartışma konusu değil. Ancak markette satılan “güvenli alternatifler” defalarca test edilip, onaylanıp bandrollenmek suretiyle tüketiciyle buluşturuluyor. Nitekim “güven” kavramı da burada devreye giriyor. Bandrollü, güvenli alternatiflerin bireylere ne gibi sağlık sorunları yaratabileceğini biliyoruz ve buna dair çeşitli sosyal ve medikal tedbirler alabiliriz, alkolün özendiriciliğini azaltmak gibi.

Ancak yaşam tarzı ekonomisi öyle bir alan ki, bazı tüketici davranışlarının eşyanın tabiyatı gereği doğduğunu kabul etmemiz ve bu durumun sonuçlarını değerlendirmemiz gerekir.

Öyle ki, iktidar her ne kadar alkollü içkileri makbul olmayan bir tüketim alışkanlığı olarak tanımlasa da, bu uğurda ortaya koyduğu düzenlemeler tüketicilerin alkollü içki tüketim alışkanlıklarını terk etmeleri gibi bir sonuç doğmuyor. Artan fiyatlara rağmen Türkiye’de bandrollü içki tüketimi bir düşüş yaşamıyor. Elbette, yaşanmayan bu düşüşün ardındaki en önemli gerekçe, bandrollü içki tüketim ortalamalarının zaten neredeyse kayda değmeyecek bir surette düşük olması.

Oysa Türkiye’de tüketici tercihinin yöneldiği tek alternatif maalesef bandrollü ve güvenli içkiler değil.

Özellikle geçtiğimiz 3-4 yılda alkollü içkilerin tabi oldukları bu erişim kısıtlamasının somut bir neticesi olarak kaçak içki karaborsası toplumsal yaşantımızı tehdit etmeye başladı.

Kaçak içki bir suç unsuru, üretimi de satışı da. Tam da bu nedenle kaçak içki karaborsasına Türkiye’de icra makamları bir süredir savaş açmış durumda. Eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun başlattığı bu akımı halefi Ali Yerlikaya bugün devam ettiriyor. Ancak meselenin yalnızca kolluk faaliyetini ilgilendirmeyen bir boyutu da var ve asıl önemli olan nokta da bu.
<blockquote><strong>Türkiye'nin alkollü içki zammı ve vergilendirme politikaları, yalnızca ekonomik bir değerlendirme konusu değil, aynı zamanda sosyal, kültürel ve sağlıkla ilgili geniş kapsamlı etkileri olan bir mesele.</strong></blockquote>
Nitekim sorulması gereken asıl soru, ne kadar kaçak içki ele geçirildiği değil, markette güvenli bir alternatifi olan ürünlerin neden kaçağının piyasada olduğu. Vergisiz fiyatlarının aşağı yukarı aynı olmasına karşın, neden bugün Türkiye’de kaçak peynir, kaçak yoğurt, kaçak kola, kaçak ayran hakkında konuşmuyoruz da, kaçak içki hakkında konuşuyoruz? Aslında sorunun cevabı, kendinde gizli. Sorun, alkollü içkilerin Türkiye'deki vergilendirme politikalarının, bu ürünlerin fiyatlarını aşırı derecede yükseltmesinden kaynaklanıyor. Bu durum, tüketicileri, vergilendirilmemiş, düzensiz ve genellikle güvensiz olan kaçak içki piyasasına yönlendiriyor. Kaçak içki piyasasının büyümesi, sadece ekonomik bir mesele olmanın ötesinde, toplum sağlığı için de ciddi bir risk teşkil ediyor. Güvenli olarak sınıflandırılan, denetlenen ve bandrollü içkilerin aksine, kaçak içkilerin üretimi ve içeriği üzerinde herhangi bir kontrol mekanizması bulunmuyor. Bu durum, tüketicilere zarar verebilecek, hatta ölümcül olabilecek sağlık riskleri barındırıyor.

Bu sorunu anlamak ve çözümlemek için, Türkiye'nin alkollü içki politikalarının, tüketici davranışlarını nasıl etkilediğini ve piyasa dinamiklerini nasıl değiştirdiğini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Alkollü içkiler üzerindeki yüksek vergilerin ve sıkı düzenlemelerin, yalnızca kaçak içki piyasasını beslemekle kalmayıp, aynı zamanda tüketicilerin sağlığını tehlikeye atmak gibi olumsuz sonuçlar doğurduğu açıkça görülüyor.

Ayrıca, bu durum, tüketici hakları ve özgürlüklerini de sınırlıyor. Alkollü içkilerin yüksek maliyeti, tüketicilerin ekonomik özgürlüklerini kısıtlıyor ve seçim yapma hakkını engelliyor. Bu durum, özellikle düşük ve orta gelir seviyelerindeki tüketiciler için daha belirgin hale geliyor. Tüketiciler, kaliteli ve güvenli içkileri satın alabilmek için daha fazla harcama yapmak zorunda kalıyor veya kaçak içki piyasasına yöneliyor.

Sonuç olarak, Türkiye'nin alkollü içki zammı ve vergilendirme politikaları, yalnızca ekonomik bir değerlendirme konusu değil, aynı zamanda sosyal, kültürel ve sağlıkla ilgili geniş kapsamlı etkileri olan bir mesele. Tüketicilerin sağlığı, ekonomik özgürlükleri ve yaşam tarzı seçimleri bu politikaların doğrudan etkisi altında. Bu nedenle, Türkiye'nin yeni bir içki zammına hazır olup olmadığı sorusu, sadece fiyatların yükselip yükselmediğiyle ilgili değil, aynı zamanda bu politikaların toplumsal, ekonomik ve sağlık üzerindeki genel etkileriyle de yakından ilgili. Bu konu, daha derinlemesine ve çok boyutlu bir tartışmayı gerektiriyor.]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Jan 2024 04:30:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/raki-son.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sosyal bilimlerin edebiyattan yararlanma imkânları</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sosyal-bilimlerin-edebiyattan-yararlanma-imkanlari-868</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sosyal-bilimlerin-edebiyattan-yararlanma-imkanlari-868</guid>
                <description><![CDATA[Sosyal bilimlerin edebiyattan yararlanma imkânları]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Edebiyatçı kahramanı aracılığıyla bu dünyayı estetik biçimde yeniden inşa edendir. İnsanı merkez alan sosyal bilimcinin yaptığı iş de tıpkı edebiyatçı gibi olmalıdı</strong><strong>r: Varolu</strong><strong>ş hallerinin bütün boyutlarıyla bireyi bütünsel olarak yeniden inşaya girişmek. Ya da şair duyarlılığıyla bireyi ve toplumu okumaya çalış</strong><strong>mak.</strong>

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın <em>Saatleri Ayarlama Enstitüsü </em>romanı üzerine birçok sosyal bilimcinin yazılarının yer aldığı bir derleme kitap çok yakınlarda yayınlandı: <em>Enstitü Bize Ne Söyler? Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne Disiplinler</em><em> Arası Bakışlar </em>(Editör: Zeynep Kevser Şerefoğlu Danış, Vakıfbank Kültür Yayınları, İstanbul, 2023). Kitabın ana teması, çeşitli sosyal bilim alanına mensup yazarların; adı geçen romanın Türkiye’nin modernleşme sürecinde “eski” ile “yeni” sosyokültürel yapıların arasına sıkışmış toplum kesimlerinin, bu sürece maruz kalmalarıyla ilgili sergiledikleri zihinsel, varoluşsal tavır alışları üzerine kendi bakış açıları doğrultusunda yaptıkları analizlere dayanıyor. Yazarlarından biri olarak buradaki amacım, kitaba dair genel bir değerlendirme yapmak değil. Bunun yerine sosyal bilimlerin edebiyattan yararlanma imkânları üzerinde kısa örneklerle durup; edebiyatın sosyal bilim dallarını zenginleştirici yanlarına dikkat çekmek. Bu hususta Profesör Mustafa Özel’in, edebiyatın iktisattan siyasete sosyal bilimlerin ne kadar önemli katkılar yapabileceğini gösterdiği çalışmalarına (<em>Roman Diliyle İ</em><em>ktisat</em>, <em>Roman Diliyle İş Hayatı</em>, <em>Roman Diliyle Siyaset</em>, <em>Roman Diliyle Emperyalizm</em> [tümü Küre Yayınları]) özellikle dikkat çekmek gerekecektir.

<img class="alignnone size-medium wp-image-95863" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2023/12/Enstitu-194x300.jpg" alt="" width="194" height="300" />

Edebiyatın sosyal bilimciye ilham verici yanının şüphesiz ilk defa farkına varan biri olmadığımı belirtmeme izin verilmesini isterim. Nitekim, çok daha önceleri, 2000’li yıllardan itibaren çeşitli vesileler ile bu konuda geliştirmeye çalıştığım düşüncelerim olmuştur. Bunun sebepleri arasında, sosyal bilimcilerin hâlâ üstesinden gelemedikleri, birbirine bağlı üç problemden söz edebilirim: Birincisi, <strong>pozitivizmin kısırlaştırıcı kullanımı</strong>dır. Buna dört başı mâmur bir <strong>rasyonel </strong>davranış ve olayları <strong>rasyonelize</strong> etme tutkusu diyebilirim. İkincisi, <strong>sosyal bilimlerin insansızlaştırılması; </strong>her olayı <strong>bilimsel</strong> formülasyonlarla açıklama hevesi. Nihayet üçüncüsü, <strong>hayatın şiirselliğinin ıskalanması</strong>; mekanik bir düzene tâbi olduğumuz inancı. Şahsi yönelimim, bu üç etkenden kurtulmuş bir sosyal bilim yapmanın; bunu gerçekleştirmek üzere edebiyatı/edebî söylemi mümkün olduğu kadar işin içine katmamın, sosyal bilimler için daha ufuk açıcı olduğu yönündedir. Bir sosyal bilimcinin edebiyata bulaştığı ölçüde <strong>insanileştirlmiş </strong>bir sosyal bilim yapacağını; dolayısıyla hayatın şiirselliğini kavrayarak doğayı, insanı ve toplumu daha iyi anlayabileceğini ve anlatabileceğini düşünüyorum.

Hemen belirtmeliyim ki “edebiyat” deyince, burada ilgimin şiir ve romanla sınırlı olduğudur. Hem şiirin hem romanın, Octavio Paz’ın deyimiyle, “dilin ritmik güçlerine ve imgenin dönüştürücü erdemlerine başvurarak” dünyayı yeniden yarattığı ileri sürülebilir. Gene de şiirin, dünyayı yeniden yaratmada romandan daha güçlü bir söylem olduğu teslim edilmelidir. Yalnızlık duygusunu ele alarak basit bir karşılaştırma yaparsam; roman dilinde yalnızlık muhtemelen şöyle anlatılır: “Köpekler gibi yalnızdım ve beni bu durumdan çekip çıkaracak insanı bekliyordum”. Aynı duygunun ifadesi için bir de Fuzuli’nin şiir diline bakalım: “Ne yanar kimse bana âteş’i dilden özge/Ne açar kimse kapımı bâd-ı sabâdan gayrı”.

<strong>Hayatın şiirselliğini ancak “ş</strong><strong>air ruhlu</strong><strong>” bir sosyal bilimci anlar ve anlatabilir. Şüphesiz, hayatın şiirselliğini ıskalayarak da hayatı anlamak ve anlatmak bir iş yapmaktır ama çok anlamlı olmayan bir iş yapmaktır.</strong>

<strong>EDEB</strong><strong>İ</strong><strong>YATIN GEN</strong><strong>İŞLETTİĞİ HAYAT</strong>

Özlem duygusunu bir romancı belki şöyle tasvir eder: “Onu o kadar özledim ki, yokluğu yüreğimi bir kor gibi yakıyordu”. Aynı durumda olan birini Necip Fazıl şiirsel olarak şöyle ifade ediyor: “Ne hasta bekler sabahı/Ne taze ölüyü mezar/Ne de şeytan bir günahı/Seni beklediğim kadar”.

<img class="alignnone size-medium wp-image-95860" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2023/12/Necip-Fazil-300x170.jpg" alt="" width="300" height="170" />

Örneklerimi sosyal bilim literatüründe önemli yer işgal eden bazı kavramlardan/meselelerden verecek olursam, şiirin anlatım gücünü daha iyi yansıtmış olabilirim. Bunlardan birisi, <strong>popülizm</strong>dir. Popülizmin basit tanımı, içerdiği farklılaşmaya ve çeşitliliğe dikkat etmeden, halkı tek parça (yekpare) bir bütün olarak görmek ve bu bütüne atfen “halkım neylerse güzel eyler” gibi bir tavrı yüceltmektir. Bu hususta halkın yekpare olmadığı, zıtlıkları bir arada barındıran diyalektik bir bütün olduğuna dair sayfalarca yapılan eleştiriyi, Nazım Hikmet şu şiirinde birkaç dizede anlatıveriyor: “Onlar ki toprakta karınca suda balık/havada kuş kadar çokturlar/korkak, cesur, cahil/hakîm/ve çocukturlar/ve kahreden/yaratan ki onlardır /destanlarımızda yalnız onların maceraları vardır”.

<img class="alignnone size-medium wp-image-95861" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2023/12/Nazim-Hikmet-300x175.jpg" alt="" width="300" height="175" />

Bir başka sosyal bilim kavramı <strong>kimlik</strong><strong>’</strong>tir. Örneğin, merhum antropolog Bozkurt Güvenç, <strong>Türk Kimliği </strong>kitabının bir bölümünde, “Kim bu Türkler?” sorusunun cevabıyla ilgili uzun uzun yazar. Bence şair Attilâ İlhan’ın tanımının berraklığında bir tanıma gene de ulaşamaz. Türklerin kim olduğuna dair İlhan’a kulak verelim: “gözleri iyice birbirinden ayrık/kaşları düz kirpikleri insafsızca kalabalık/kısa boyları ve yaylı ayaklarıyla adamakıllı türk”.

<img class="alignnone size-medium wp-image-95862" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2023/12/Atilla-Ilhan-300x194.png" alt="" width="300" height="194" />

<strong>Kamusal alan </strong>kavramını ele alalım. Kamusal alan, kolektif bir arada oluş ve iletişime giriştir. Bu konuda temel problem kolektivite karşısında bireysel özerkliğimizi nasıl koruyabileceğimizdir. Örneğin, hem bir topluluğa ait olup hem özerk ve özgür kalmamız nasıl mümkün olabilir konusunda ilgili literatürde sayfalarca yazılmıştır. Oysa, Nazım Hikmet, aynı meseleyi iki dizeyle ifade etmiştir: “Yaşamak bir ağaç gibi/tek ve hür/ve bir orman gibi kardeşçesine”.

Şüphesiz, örnekleri çoğaltmak mümkün; mevcut örnekler, meramımı anlatmamın işaretini veriyor sanısıyla vardığım sonucu aktarayım. Edebiyat bize nasıl yaşadığımızı, varoluşsal hâlimizin ne olduğunu öğretiyor aslında; varlığımızı kuşatarak ve en derin dürtülerimizi ve en samimi tepkilerimizi, duyarlılıklarımızı biçimlendirerek, vizyonumuzu dönüştürerek yapıyor bunu. Edebiyatçı kahramanı aracılığıyla bu dünyayı estetik biçimde yeniden inşa edendir. İnsanı merkez alan sosyal bilimcinin yaptığı iş de tıpkı edebiyatçı gibi olmalıdır: Varoluş hallerinin bütün boyutlarıyla bireyi bütünsel olarak yeniden inşaya girişmek. Ya da şair duyarlılığıyla bireyi ve toplumu okumaya çalışmak. Hayatın şiirselliğini ancak “şair ruhlu” bir sosyal bilimci anlar ve anlatabilir. Şüphesiz, hayatın şiirselliğini ıskalayarak da hayatı anlamak ve anlatmak bir iş yapmaktır; ama çok anlamlı olmayan bir iş yapmaktır.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 29 Dec 2023 05:00:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/Tanpinar.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyasal yozlaşma</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasal-yozlasma-815</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasal-yozlasma-815</guid>
                <description><![CDATA[Siyasal yozlaşma]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>de siyaset bir çıkmazda... Siyaset üretmek ve toplumun gerçek sorunlarına odaklanmak yerine kişiler üzerinden siyaset yapılıyor. Siyasetin lider odaklı olması ise liyakatli, ideolojik temelleri sağlam, ancak, </strong><strong>“</strong><strong>kişi” siyasetini reddeden kadroların siyasetle aralarına mesafe koymalarına neden oluyor. Oysa Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>nin kronik birçok sorununun çözüme kavuşturulabilmesi, bu oligarşik yapıları ortadan kaldırmaktan ve siyaseti halk için yapan kadroların siyasete tekrar kazandırılmasından geçiyor…</strong>

Son dönemde yaşanan gelişmeler, Türk siyasetinin bir sarmal içinde olduğunu ortaya koyuyor. <strong>“</strong><strong>Siyasetçiler” halkın sorunlarına çözüm aramak ve siyaset üretmek yerine, çoğunlukla kolay yolu tercih ederek parti içindeki </strong><strong>“</strong><strong>tek adam” zihniyetine teslim oluyorlar</strong>. Üç ay sonra yerel seçimlere gidecek olmamıza rağmen halkın mahallî müşterek ihtiyaçlarıyla ilgilenmiyor, aday isimlerinden başka bir şey tartışmıyoruz. Kentlerin sorunlarına gerçekçi çözümler üreten siyaset modelinden gün geçtikte uzaklaşıyoruz. “<strong>Siyasetsizlik”, siyasal yaşamamızı</strong><strong>n en </strong><strong>önemli meselelerinden biri hâline gelmiş durumda</strong>…

<strong>Bu yaşananlar, bir siyasal çürümenin, yozlaşmanın eşiğinde olduğumuzu gösteriyor</strong>. Türk siyasetinin kanayan yaralarından biri olan siyasal yozlaşma, siyasal karar alma mekanizmasında rol alan aktörlerin (seçmenler, siyasetçiler) birtakım menfaatler sağlamak amacıyla toplumda mevcut hukuki, dini, ahlaki ve kültürel normları ihlal edecek davranış ve eylemlerde bulunması şeklinde tanımlanıyor<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>. <strong>Bu bağlamda Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>de siyasal düzeyde ortaya çıkan sorunlar çerçevesinde parti içi demokrasi ilkesinin önündeki en önemli engellerden birini de, siyasi partilerin çoğu zaman ekonomik menfaat sağlayan ve rant dağıtan örgütler olarak görülmesi oluşturuyor</strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>. Siyasi partilerin, yandaşlarının desteğini alabilmek adına onlara ekonomik yardım ve çeşitli aracı hizmetler sağlamaları anlamına gelen parti patronajı<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>, partilerin iç düzen ve işleyişlerinin demokratik olmasını engelliyor. Siyasi partilerin ekonomik menfaat dağıtan yapılar olarak görülmeleri ile birlikte bu siyasi kuruluşlar, farklı görüşlerin tartışıldığı ve halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkı sundukları örgütler olmaktan çıkıyor. <strong>Diğer bir ifade ile Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>de siyaset, uzun süredir bir kamu hizmeti aracı olarak algılanmıyor</strong>. Üyeler, parti içi faaliyetleri adeta bir “yatırım” olarak değerlendirip ekonomik karşılığını bekliyorlar<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>.
<blockquote><strong>Milletvekilleri, seçmenlerin, kendilerini birer </strong><strong>“</strong><strong>iş takipçisi” olarak gördüklerini bildiklerinden genel başkanın ya da ona yakın kadronun görüşlerine aykırı olan, fakat aslı</strong><strong>nda parti i</strong><strong>çi demokrasi ilkesinin sınırları içinde kalan fikirlerini dile getirmekten kaçınıyorlar.</strong></blockquote>
<strong>PATRONAJ BA</strong><strong>ĞIMLISI, ULUFE DAĞITAN SİYASAL PARTİ</strong><strong>LER</strong>

Siyasi partilerin patronaj vasıtası olarak nitelendirilmesinin ise, siyasal yozlaşmaya yol açarak parti içi demokrasi ilkesini olumsuz yönde etkileyeceği tartışmasız. Gerçekten, siyasi partiler kamusal kaynakların paylaştırılmasında bir araç olarak görülmekteyse ve kişilerin partilere üye olmalarının asıl nedeni, rant dağılımından kendilerine düşen payı almaksa, parti içi iktidarın kişiselleşeceği açık. Parti içi oligarşik grupların kendilerini destekleyen ekiplere kamu (devlet veya belediye) kaynaklarından gerekli gelirleri aktarabilmeleri için öncelikle partilerin iç düzen ve işleyişlerinin demokratik olmaması gerekiyor<strong>.</strong> <strong>Zira demokratik norm ve ilkelerin söz konusu olduğ</strong><strong>u, parti i</strong><strong>çi iktidarın kişiselleşmediği bir siyasal ortamda, parti içi kararlar da şeffaflık ilkesine uygun olarak alınıyor ve yöneticilerin hesap verme zorunluluğu gündeme geliyor</strong>. Ancak, bu siyasal düzen, siyasi partilerin, ekonomik değerleri yandaşlarının arasında paylaştırılmasını güçleştiriyor. Bazı üyeler, siyasi partilerin kendilerine sağladıkları maddi olanaklardan yararlanabilmek için partiye kaydolduklarından, parti içi demokrasinin gerçekleşip parti içi iktidarın kişiselleşmesinin önlenmesi amacıyla çaba göstermeyebiliyor, yani üyelerin bu yönde bir talebi olmuyor. Kamusal kaynakların dağıtılabilmesi için parti içinde liderin iktidarının kişiselleşmesi önem arz ediyor. Birçok üyenin hedefi, maddi değerlerin parti yoluyla paylaştırılması olduğu için bu kişiler, partilerin iç düzen ve işleyişlerinin demokratik esaslara uygun olmasını aslında istemiyorlar. Kısacası, Türkiye’de patronaj akışının kontrolü popülist lider destekçiliği etrafında biçimleniyor, bu durum ise liderlerin üyeler tarafından denetimini imkânsız hâle getiriyor<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>.

Ne var ki, siyasal yozlaşmanın, parti içi demokrasi üzerindeki bu etkisi, yalnızca parti patronajı vasıtasıyla gerçekleşmiyor. <strong>Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>de partililer, milletvekillerinden, parti içi faaliyetlere katılımını veya parti içi kararların oluşumunda görüşlerini ifade etmelerini değil, aksine farklı davranış şekilleri bekliyorlar</strong>. Bu noktada Türkiye’de milletvekillerinin parti üyelerinin talebi çerçevesinde yaptıkları en temel işler; <strong>partililerin işe alınmasına aracılık etme, onların tayin ve terfi işlemleri ile uğraşma, ulaşım, su, elektrik veya imar gibi yerel bazı sorunların çözülmesi için kamu kurum ve kuruluşları ile görüşme olarak ortaya çıkıyor</strong>. Milletvekilleri, seçmenlerin, kendilerini birer “iş takipçisi” olarak gördüklerini bildiklerinden genel başkanın ya da ona yakın kadronun görüşlerine aykırı olan, fakat aslında parti içi demokrasi ilkesinin sınırları içinde kalan fikirlerini dile getirmekten kaçınıyorlar.<strong> Seçmenler açısından milletvekillerinin siyaseten başarılı olup olmadıkları hususundaki en temel ölçütlerden birini iş takibi oluşturduğundan, milletvekillerinin parti içi demokrasi ilkesine ilişkin esaslara uyulması konusunda bir ç</strong><strong>abas</strong><strong>ı olmuyor</strong>. Kaldı ki milletvekilleri, üyelerin kendilerine iletmiş oldukları iş taleplerini sonuçlandırmak istiyorlarsa, siyasi rejimin temel aktörleri konumu olan ve özellikle partili belediyeler üzerinde söz sahibi olan genel başkan veya ekibi ile ters düşmemeleri gerektiğini biliyorlar. Bu oligarşik yapıların desteğini alan milletvekilleri, siyaseten ulusal düzeyde de güçleniyor ve kendilerinden beklenen işleri daha kolay halledebiliyorlar<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>.

Türkiye’de siyaset bir çıkmazda... Siyaset üretmek ve toplumun gerçek sorunlarına odaklanmak yerine kişiler üzerinden siyaset yapılıyor. <strong>Siyasetin lider odaklı olması ise liyakatli, ideolojik temelleri sağlam, ancak, </strong><strong>“</strong><strong>kişi” siyasetini reddeden kadroların siyasetle aralarına mesafe koymalarına neden oluyor</strong>. Oysa Türkiye’nin kronik birçok sorununun çözüme kavuşturulabilmesi, bu oligarşik yapıları ortadan kaldırmaktan ve siyaseti halk için yapan kadroların siyasete tekrar kazandırılmasından geçiyor…

Tevfik Sönmez Küçük, Prof. Dr., Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Coşkun Can Aktan (Editör), “Siyasal Ahlak ve Siyasal Yozlaşma”, <strong>Yolsuzlukla Mücadele Stratejileri</strong>, Hak İş Yayınları, Ankara, 2001, s. 52.

<a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Yılmaz Aliefendioğlu, “Siyasi Partiler ve Sivil Toplum Örgütleri”, <strong>AYD</strong>, C. 16, 1999, s. 108.

<a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Ali Yaşar Sarıbay, <strong>99 Soruda Siyasi Partiler</strong>, [yayın evi yok], [yayın yeri yok], 1997, s. 29.

<a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Yıldırım Koç, “Siyasi Partiler Yasası”, <strong>T</strong><strong>Ü</strong><strong>SİAD Demokratik Standartların Yükseltilmesi Paketi Tartışma Toplantıları </strong><strong>Dizisi</strong><strong>–1</strong>, TÜSİAD Yayınları, İstanbul, 1997, s. 33.

<a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Tarhan Erdem / Mehmet Kabasakal / Ömer Faruk Gençkaya, “Türkiye’de Yeni Bir Parti Sistemine Doğru: Siyasi Partiler, Parti Örgütleri ve Parti İçi Demokrasiden Beklentiler”, in Ali Çarkoğlu (Editör), <strong>Siyasi Partilerde Reform</strong>, TESEV Yayınları, İstanbul, 2000, s. 53.

<a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Tevfik Sönmez Küçük, <strong>Parti </strong><strong>İçi Demokrasi</strong>, XII Levha Yayınları, İstanbul, Nisan 2015, s. 489.]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 26 Dec 2023 04:35:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/populizm.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İYİ Parti, iyi mi?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iyi-parti-iyi-mi-798</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iyi-parti-iyi-mi-798</guid>
                <description><![CDATA[İYİ Parti, iyi mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Yerel seçimde kaybet-kaybet stratejisi kurularak CHP’nin, Millet İttifakı ile AKP’nin elinden aldığı, başta İstanbul olmak üzere; Ankara, Adana, Mersin, Antalya gibi belediyelerin tekrar AKP’ye teslim edilmesi misyonu üstleniliyordu. Kısacası Akşener, kendi üzerinden kurgulanan strateji ile iktidara ortak oluyor, iktidarın değişme umudunu yok ediyor, partisini hızlı bir yok oluşa sürüklüyor. Olan budur. Gerisi “lafügüzaf”tır.</strong>

Uzun bir süredir herkes soruyor;

İYİ Parti’de neler oluyor? İYİ Parti iyi mi, sorun ne?

İYİ Parti iyi bir parti ama bugünlerde pek de iyi değil.

Aslında, her şey çok güzel başlamıştı, insanlar çok heyecanlıydı, AKP artık merkezden gelişen bir hareketle geriletilebilecekti, AKP iktidarından kurtulma umudu doğmuştu. Tek başına CHP ile veya o dönem mevcut olan diğer muhalefet partileriyle hep birlikte sağlanamayan iktidar değişiminin gerçekleşebilmesi için yeni bir muhalif siyasi sistematik oluşturulabilmesi olanağı ortaya çıkmıştı.

2018’de seçime girmesinin engellenmesine ramak kala geliştirilen çözümle, 15 CHP milletvekili, o dönemki ruh halleriyle, ‘ağlayarak’ İYİ Parti’ye gittiler. İYİ Parti, TBMM Grubu oluşturarak seçime girme hakkı elde etti. CHP’nin demokrasi tarihimize geçen bu kritik hamlesi sonucunda büyük bir ittifakın temeli atıldı.

İktidar cephesinin, muhalefette oluşan heyecandan kaynaklı korkuyla erkene aldığı 2018 seçimlerinde kurulan Millet İttifakı, iktidar değişimini sağlayacağına inanılan yapı inşasının ilk katmanıydı.

2019 yılında yerel seçimler için CHP ve İYİ Parti arasında kurulan İş Birliği ise artık iktidar değişiminin en güçlü habercisiydi.

Tüm bu süreçlerde İYİ Parti çok iyiydi. Ama bir handikabı vardı.

Yerli-Milli bir yapı oluşturduklarını iddia eden Cumhur İttifakı iktidarı karşısında, terör le ilişkilendirilen karşı tarafta kalmışlardı.

Kuruluşu itibarıyla MHP Kongre mücadelesinden gelen kadrolarla oluşan İYİ Parti, ilk günden itibaren, merkez kadroları ile ülkücü kadroların çekişmesine maruz kalıyordu.

İktidar kanadının muhalefet cephesini vurmak üzere kullandığı iki temel silahı vardı. Biri, Akşener üzerinden FETÖ yaftalaması, diğeri CHP üzerinden PKK yaftalaması.

Akşener’in tepesinde Demokles’in Kılıcı gibi bir FETÖ soruşturması tutuyorlar, CHP’ye de “HDP ile işbirliği yapıyor, CHP eşittir HDP, HDP eşittir PKK, dolayısıyla CHP eşittir PKK” söylemini propaganda dili olarak kullanıyorlardı. Kişi olarak da hedefe Kemal Kılıçdaroğlu konuluyordu.

Yani, “Meral FETÖ’cü, Kemal PKK’lı” algısı yaratıyorlardı.

Bu propagandaya karşı geliştirilen söylem 2019 yerel seçiminde, yerelin dinamiklerinin farklı olması nedeniyle seçmene aktarılabilmişti.

2023 seçimlerine gidilen yolda bu sorunun mutlaka aşılması gerekiyordu.

İYİ Parti ve CHP’nin gerek FETÖ gerekse Kürt Meselesi konularında net ve ortak bir dil geliştirmeleri gerekirken, FETÖ konusu daha kolay atlatılabiliyor ama iktidarın da manipülasyonlarıyla PKK ve Kürt Meselesi konusunun üstesinden gelinemiyordu. İlk zamanlar; Demirtaş’ın serbest bırakılması, Demirtaş’la kahvaltı, TC Nüfus Cüzdanı altında herkes eşittir vb. söylemlerle durumu merkezde tutan Akşener, bu konuda partisi içindeki durumu kurtaracak bir dil oluşturamıyordu. Son tahlilde de bir televizyon programında, “HDP’yi PKK’nın yanında konumlandırıyorum” diyerek konuyu kapatmıştı.

Bu söyleme geçtiğinde aslında, bir merkez partisi olamayacağını, kendilerine “milliyetçi-güvenlikçi cephe” adını koyan yapı tarafında yerini aldığını deklare etmişti.

O günden sonra strateji değişikliği başladı.
<blockquote><strong>15 Temmuz’da öldürülen Erol Olçok’un ekibinden olan, daha önce Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan ile çalışan, ANDY-AR’ın sahibi AKP’li reklamcı Faruk Acar, halen Erdoğan ailesinin içinde olduğunu belirterek ve Erdoğan’dan izin alarak, Akşener’e yol haritası çizmek üzere işe koyuldu.</strong></blockquote>
<strong>FARUK ACAR VE İYİ PARTİ’DEKİ DEĞİŞİM</strong>

Akşener, 2021 yılı ortalarında, iktidar kanadının oyun kurucuları tarafından kendisine gönderilen, siyasal iletişim ve strateji konusunda çalışan Faruk Acar’la bire bir çalışmaya başladı.

15 Temmuz’da öldürülen Erol Olçok’un ekibinden olan, daha önce Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan ile çalışan, ANDY-AR’ın sahibi AKP’li reklamcı Faruk Acar, halen Erdoğan ailesinin içinde olduğunu belirterek ve Erdoğan’dan izin alarak, Akşener’e yol haritası çizmek üzere işe koyuldu.

Faruk Acar, 15 Eyl 2022’de Adem Metan adlı youtuber ile yaptığı programda, bir yıl öncesinden itibaren Akşener’le kurduğu ilişkiyi ve İYİ Parti’yi şöyle anlatıyordu:

“Ben, 11. Cumhurbaşkanı ile çalıştım, 12. Cumhurbaşkanı ile de çalıştım, 13. Cumhurbaşkanı ile de çalışabilirim… Meral Akşener’le çok uzun bir geçmişe dayalı diyaloğumuz söz konusu... Arada abla kardeş zeminimiz söz konusu idi… ‘Tümden geldik, tüme vardık’ diyebiliriz… Meral Akşener aynı zamanda benim ideolojimi de benimseyen biri… Net bir zeminde anlaştık… Cumhurbaşkanımızla bunu paylaşmam gerek, kamuoyunun bundan haberi olmaması gerek çünkü… Doğrudan hanenin içinde (Erdoğan ailesinin) olan birisi olmam dolayısıyla… Bir sürü dedikodu, şu, bu olur… Cumhurbaşkanımıza ben bunu izah edeceğim… Kendisiyle bilgi paylaştım, tepki bende kalsın. Sonuç itibarıyla, Meral Akşener’le doğrudan birebir çalışma sürecine girdik… İlk fazımız böyleydi… Meral Akşener, doğrudan Tayyip Erdoğan nefretiyle siyaset yapan bir lider olmadığını bana gösterdi… ‘Projeye değil ranta karşıyız’ projesiyle başladık… Geçen yıl (2021) Ağustos ayından bahsediyorum… İYİ Parti nedir?.. İYİ Parti; Atatürkçü hassasiyetlere sahip, ulusalcı, milliyetçi bir damarı tutan, oy konusunda; Ege, Akdeniz, sahil şeridinden daha çok karşılık bulan… bir parti…”

Acar’ın söylediklerinden şunları aklımızda tutalım; 13. Cumhurbaşkanı ile de çalışabilirim, hanenin içindeyim, tümden geldik tüme vardık, Erdoğan nefreti yok, ideolojimiz aynı, İYİ Parti Atatürkçü, ulusalcı, milliyetçi, Ege ve Akdeniz’de karşılık buluyor…

Yani Acar, mealen diyor ki; biz anlaştık, bir strateji geliştirdik, bu stratejiyle CHP’nin şu anki tabanını oluşturan kitleyle oynayacağız, bu kitleyi Millet İttifakı’nda koparacağız, günü geldiğinde de Akşener’i bulunduğu cepheden ayıracağız…

Faruk Acarın anlattığı bu süreçte Akşener; 24 Eylül 2021’de, Halk TV’de genel yayın yönetmeni Suat Toktaş’ın sunduğu Liderler Özel programında, “başbakan adayıyım” dedi. 25 Ekim 2021’de de İYİ Parti’nin kuruluş yıldönümünde İstanbul’da Faruk Acar’ın “Ömer’in Yolu” projesini açıkladı.

Bu noktada bir hatırlatma da yapayım: Proje açıklandığında, GİK, Divan, Milletvekilleri, Kurucular, İl ve İlçe Başkanları, üyelerin hepsi “bu neyin nesi” diye ayağa kalktı. Hatta bu konu, kamuoyunda aylarca tartışıldı.

Ama Acar çalışmalarına devam etti.

Aklıma takılan sorular:

Akşener Başbakan olacaksa 13. Cumhurbaşkanı kim olacaktı? İYİ Parti’yi tanımladığı; Atatürkçü, ulusalcı, milliyetçi ideolojiyle Faruk Acar’ın ideolojisi nasıl aynı olabilir? Akşener’le aynıysa Akşener’in ideolojisi gerçekte “Atatürkçü, ulusalcı, milliyetçi” değil mi? Cumhurbaşkanı yapmak üzere çalışmaya başladığın bir lider birkaç ay sonra, ortada olmayan bir kuruma talip olarak “başbakan olacağım” diyorsa, bu senin stratejin olmaması lazım. Derhal ilişkini kesmen gerekir. Neden devam ettin? Asıl stratejin zaten bu muydu? Çalışmak istediğin 13. Cumhurbaşkanı aslında Erdoğan mıydı?
<blockquote><strong>Sonuç itibarıyla da, “başarılan seçim başarısızlığı”nın ikinci etabına geçilmiş oluyordu. </strong><strong>Seçimden sonra Akşener’in FETÖ soruşturması kapatılıyor, yerli-milli olarak ifade edilen kampa fiilen olmasa da, ruhen geçişinin önü açılıyordu.</strong></blockquote>
<strong>ACAR: HANGİ PROJENİN AKTÖRÜ YA DA İYİ PARTİ’NİN DEĞİŞEN ZEMİNİ</strong>

Acar’ın anlattıkları çok düşündürücüydü.

2021 ortalarında başlayan sürecin devamında;

Önce partinin örgütlenme yapısına el atıldı. İYİ Parti’nin oluşum ve gelişim sürecinde omurgayı oluşturan Koray Aydın, 2022 Nisan ayında çok sert ve yakışıksız bir şekilde Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevinden alındı. CHP’nin geriletilmesi için, birinci parti olma iddiası ortaya konuldu. O süreçte CHP kitlesini hedef alan, CHP’lilerin hayran kalacağı; Atatürk, İnönü,  Cumhuriyet, Laiklik, kurucu değerler milliyetçilik/ulusalcılık gibi konularda Akşener tarafından Grup konuşmaları yapıldı. Birinci parti olma iddiasının desteklenmesi için anketlerde yüzde 20’leri aşmış görünme çabası harcandı. ORC, HBS vb. anket şirketlerinden ve daha sonra da yönetimi değişen KONDA’dan, sürekli bir biçimde büyüme rakamları açıklanarak, “CHP’yle başa baş geldik” imajı yaratma çabasında olundu (sonradan ortaya çıkan olaylar ve anlatılanlar bunların çeşitli manipülasyonlarla yapıldığını ortaya koydu). Kongre kararı alınarak ilçelerde ve illerde kongreler yapıldı. Partinin teşkilat yapısı AKP ile uyumlu çalışabilecek kadrolara evirildi. Seçim sonrası parti içi iktidar için Akşener’in tek başına söz sahibi olabileceği bir yapıya dönük uygun koşullar hazırlandı.

Bunlar olurken, İYİ Parti içinden dışarıya dönük bilgiler de sızdırılarak, Akşener’in oğlu Fatih Akşener’in ekibi içinde yer alan, dönemin Genel Başkan Yardımcısı Metin Ergun’un oğlu İlteriş Ergun tarafından çoklu aday stratejisi ortaya atıldı.

İlteriş Ergun, o süreçte 29 Tem 2022 tarihinde attığı bir tweet ile;

“Seçim ‘ancak ortak aday ile kazanılır’ varsayımını bırakmak gerekir. İttifak yapısı, muhalif partilerin siyaset yapabilme kapasitesi ve iktidarın konsolide ettiği seçmenin boyutu, çoklu aday stratejisini daha faydalı bir opsiyona dönüştürebilir.” diyordu.

Eş zamanlı olarak da Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşı, “kazanacak aday” kavramıyla İmamoğlu ve Yavaş oyuna sürülüyordu. Kemal beyin Aleviliğini tartıştıracak çıkışlar da eksik bırakılmıyordu.

Kısacası,

İYİ Parti ve Meral Akşener, HDP’nin yer alacağı kampın içinde kalmak istemiyor, buna dönük kurgulanan strateji, sistematik bir biçimde uygulanıyordu.

Stratejinin tüm unsurlarıyla birlikte; Masa’dan kalkmadan Masa işlevsizleştiriliyor, Kemal beye karşı “hayır kampanyası” yürütülüyor, mecbur kalınırsa “topal ördek” yaratılmaya çalışılıyordu.

Bu arada tabii ki Masa’da pazarlık yürütülüyor; kazanılırsa buradan, kazanılamazsa ilk turdan sonra karşı cepheden yürümenin yolları aranıyordu.

Buraya kadar anlattıklarımın kapsamında 3 Mart günü masadan kalkılıyor, ittifaksız ortamda partinin baraj altı kalacağı görüldüğünde, görevin yapılmış olmasının da getirdiği rahatlıkla Masa’ya geri dönülüyor, parlamentoda yine 44 vekille yer alınıyordu.

Seçim sonrası, Millet İttifakı’nın her türlü sona erdiği açıklanıyor, “hür ve müstakil” konuma geçildiği deklare ediliyordu.

Sonuç itibarıyla da, “başarılan seçim başarısızlığı”nın ikinci etabına geçilmiş oluyordu.

Seçimden sonra Akşener’in FETÖ soruşturması kapatılıyor, yerli-milli olarak ifade edilen kampa fiilen olmasa da ruhen geçişinin önü açılıyordu.

Yerel seçimde kaybet-kaybet stratejisi kurularak CHP’nin, Millet İttifakı ile AKP’nin elinden aldığı, başta İstanbul olmak üzere; Ankara, Adana, Mersin, Antalya gibi belediyelerin tekrar AKP’ye teslim edilmesi misyonu üstleniliyordu.

Kısacası,

Akşener, kendi üzerinden kurgulanan strateji ile iktidara ortak oluyor, iktidarın değişme umudunu yok ediyor, partisini hızlı bir yok oluşa sürüklüyor.

Olan budur.

Gerisi ‘lafügüzaf’tır.

Bülent Gürsoy, Sosyal Demokrasi Derneği Başkan Yardımcısı]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 25 Dec 2023 04:30:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/1049382946_0_0_588_330_1920x0_80_0_0_5c0a1e22268c2a842bf4a687d8e773f4.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Toplumsal muhalefetin kritik sınavı: İstanbul seçimleri ve İmamoğlu</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/toplumsal-muhalefetin-kritik-sinavi-istanbul-secimleri-ve-imamoglu-771</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/toplumsal-muhalefetin-kritik-sinavi-istanbul-secimleri-ve-imamoglu-771</guid>
                <description><![CDATA[Toplumsal muhalefetin kritik sınavı: İstanbul seçimleri ve İmamoğlu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>İmamoğlu, kendisini diğer politikacılardan ayrıştıran iki özelliğini muhafaza etmelidir. Birincisi, tüm kesimlerle (parti elitleri veya kanaat önderleri değil; halk ile) diyalog kurma becerisi yüksek, birleştirici politikacı kimliği. İkincisi ise, Beylikdüzü’nden bu yana girdiği tüm seçimleri favori aday olmamasına rağmen kazanarak inşa ettiği kazanan politikacı kimliği.</strong>

Geçtiğimiz günlerde hayatı boyunca sağ partilere oy vermiş bir seçmen ile geniş çaplı bir sohbet imkânı buldum.

Bu tür sohbetleri çok severim. Çünkü bu sohbetler, farklı mahallelerin insanlarının birbirlerinin düşünce ve karar verme sistematiğini anlayabilmesi için hem çok faydalı hem de çok öğreticidir.

Bu sohbetlerde asla bir şey dikte etmeye kalkışmam ve tartışmaya girmem. Hep, “Neden?” diye sorarak herhangi bir konuda o düşünce sisteminin temellerini ve aşamalarını anlamaya çalışırım.

Bu sağ seçmenin 1950’lerden itibaren Demokrat Parti ile başlayan “siyasi aşk” ilişkisi, uzun bir süredir Erdoğan ile devam ediyor. Fakat bu aşkın 10 yıllık bir ayrılık süreci var. Bu ayrılık 10 yılı 70’li yıllara denk geliyor.

“Kimdi bu yeni aşk?” diye sorduğumda, “Ecevit” yanıtını veriyor. “Sebebi neydi?” diye sorunca da, “Genç ve cesur bir liderdi.” diye açıklıyor. Askere ve İnönü’ye kafa tutmasından etkilenmiş ve İnönü’yü devirdikten sonra bir anda Ecevit sayesinde 70’li yıllarını CHP’li olarak geçirmiş.

“Peki, bu aşk neden söndü?” diye sorduğumda ise, Ecevit‘in, 12 Eylül darbecilerine karşı yeterince dik duramayıp partiden istifa edip onları yarı yolda bıraktığını, onların da lanet olsun diyerek o defteri kapattığını söylüyor.

Kendisine siyaseten çok uzak bir siyasetçi ile cesur bir çıkışından etkilenerek kurulan bağ, yine o liderin tereddütlü ve liderlik zaafı olarak görülebilecek bir hamlesiyle son bulmuş.

Bu arada ben, Ecevit’in 12 Eylül’de gayet cesur bir sınav verdiğini düşünüyor olsam da ve partiden istifasının asıl sebebinin kendince daha cesur çıkışlar yapabilme alanı yaratma düşüncesi olduğunu bilsem de buradaki asıl mesele bunu anlatmak değil; bir sağ seçmenin karar verme sürecini anlayabilmektir.
<blockquote><strong>Bu seçmenler </strong><strong>“</strong><strong>pragmatist” bir tonu da olduğundan, liderin çeşitli krizleri manevra yaparak çözmesine çok fazla takılmıyor. Hatta bu pragmatikliği oldukça işlevsel olarak algılıyor ve liderin günlük siyasi meseleleri çözerken kullanması gereken bir </strong><strong>“</strong><strong>metod</strong><strong>” olarak görüyor.</strong></blockquote>
<strong>SAĞ SEÇ</strong><strong>MEN VE B</strong><strong>İ</strong><strong>R L</strong><strong>İ</strong><strong>DERDEN BEKLENT</strong><strong>İ</strong><strong>LER</strong><strong>İ</strong>

Tek bir seçmenden yola çıkarak anlattığım bu hikâyenin benzerini hayatı boyunca sağ partilere oy vermiş birçok insandan, birçok defa dinledim. En çarpıcı ve en detaylısı bu olduğu için bu yazıya girişi bu diyalogla yaptım. Literatürde de, 70’li yıllarını Ecevitçi geçirip, bugün Erdoğan’ı destekleyen bir kesim üzerine birçok akademik makale mevcut.

Benim bugüne kadar dahil olduğum bezer diyaloglardan çıkardığım sonuç şu:

Sağ seçmen için en önemli mesele, siyasetçinin cesur, net ve dirayetli olmasıdır. Erdoğan’ı Erdoğan yapan veya Kılıçdaroğlu’nun liderlik vasfını sürekli olarak sorgulatan meselenin altında yatan sebep de budur.

Bu seçmenler “pragmatist” bir tonu da olduğundan, liderin çeşitli krizleri manevra yaparak çözmesine çok fazla takılmıyor. Hatta bu pragmatikliği oldukça işlevsel olarak algılıyor ve liderin günlük siyasi meseleleri çözerken kullanması gereken bir “metod” olarak görüyor. Tam da bu nedenle, sosyal medyada bugüne kadar binlerce kez oynatılmış, “5 sene önce böyle derken, şimdi şöyle diyor!” videolarının bu seçmen grubunda hiçbir karşılığı olmuyor. Onlar için asıl mesele, resmin bütününe bakarak, o kişinin yaşanan krizlerde veya karşı karşıya kalınan zorluklarda veya çetrefilli meselelerde cesur çıkışlar yapabilme kabiliyeti. Sağ seçmenin bir kısmının gönlünde taht kurabilmenin bir yolunun da buradan geçtiğini düşünüyorum.

Örneğin; Robert Kolejli, şair, entelektüel, aileden CHP‘li Ecevit’i “Karaoğlan”a dönüştüren ve %40 barajını aştıran, kendi müesses nizamına, yani İnönü’ye ve askere aynı anda meydan okuyabilmesi iken; Erdoğan’ı Erbakan’dan daha kült bir hale getiren de, Erbakan’ın bazı kritik dönemeçlerde fazla tavizkar tavırlar takınması olabilir.

Buradan meseleyi, doğumu beklenen ancak bir türlü gerçekleşemeyen bir lidere bağlamak istiyorum.
<blockquote><strong>İmamoğlu</strong><strong>’</strong><strong>nu İmamoğlu yapan ve CHP başta olmak üzere tüm muhalefet bloğu için önemli kılan melekeler zarar görmüş, kendisini nispeten daha merkezde konumlandırmış sağ seçmenle olan diyalog kanalları yıpranmış ve bu kutuplaştırma ortamında o kesimde henüz ölçemediğimiz bazı şeyleri kendisinden götürmüş olabilir.</strong></blockquote>
<strong>İ</strong><strong>MAMO</strong><strong>ĞLU, SAĞ SEÇ</strong><strong>MEN VE </strong><strong>Ö</strong><strong>TES</strong><strong>İ</strong>

Ekrem İmamoğlu, bir siyasetçinin eline kâğıt kalem alıp senaryosunu yazsa bile inanamayacağı muazzam bir hikâyenin kahramanı. Bugün normalleştirilmeye, hatta küçümsenmeye çalışılan ancak o dönem kimsenin ihtimal bile vermediği bir başarının sahibi. 25 yıl sonra İstanbul’u tüm baskılara ve engellere rağmen hem de iki kez kazanan bir lider.

Bu hikâyeyi yazarken İmamoğlu, çarşıda pazarda tüm kesimden insanlarla diyalog kurabilen, onlarla aynı dili tutturabilen, alışılagelmiş CHP’li profilinin aksine bir profil çizmişti. Üstelik Türkiye’nin içerisinde bulunduğu “kutuplaşma” ortamında herkesle diyalog kurabilen bir siyasetçi profili oldukça da beğenilmişti.

Bu beğeni, iptal edilen İstanbul seçimlerinden sonra yerini; hakkını sonuna kadar savunan, vatandaşın oyuna sahip çıkan ancak bunu da kimseyi kırıp dökmeden yapan, defalarca hedef olmasına rağmen tüm saldırılara karşı dik durabilen ve seçim kazanan siyasetçi imajıyla yerini hayranlığa bıraktı.

Bu beğeni ve hayranlık duygusu ki İmamoğlu’nun farklı parti liderleri tarafından dahi cumhurbaşkanı adaylığına layık görülmesine ve CHP içerisinde Türk siyasetinde daha önce tecrübe edilmemiş bir şekilde kurultay ile genel başkan değişimini sağlayan en önemli siyasi aktörlerden biri haline getirdi.

Ancak bu yolculuk İmamoğlu’nu sürekli yukarıya taşıyan bir süreçten ibaret olmadı. Cumhurbaşkanlığı adaylığı polemikleri ve masanın krizlerini çözebilmek için seçim kampanyasına “yardımcı aktör” olarak katılması dolaylı da olsa, kendisini makro siyasetin mevcut kutuplaşmasının ve seçim mağlubiyetinin önemli bir parçası haline getirdi. Buna ek olarak, CHP içerisindeki tartışmaların odağına çok fazla girmek durumunda kalması, kendisini herkesle iletişim kurabilme becerisi olan siyasetçiden, sadece CHP’ye ve onun içerisinde bulunduğu ittifak bloğuna seslenen bir siyasetçiye dönüştürmüş olabilir. Yani; İmamoğlu’nu İmamoğlu yapan ve CHP başta olmak üzere tüm muhalefet bloğu için önemli kılan melekeler zarar görmüş, kendisini nispeten daha merkezde konumlandırmış sağ seçmenle olan diyalog kanalları yıpranmış ve bu kutuplaştırma ortamında o kesimde henüz ölçemediğimiz bazı şeyleri kendisinden götürmüş olabilir.

Tam da bu nedenle İmamoğlu’nun, büyük hayal kırıklığı ve umutsuzluk içerisinde bulunan seçmn grubunun hala diri olan son umudu olarak devam edebilmesi için İstanbul’un kazanılması elzemdir.

Fakat İmamoğlu bunu yaparken, kendisini diğer politikacılardan ayrıştıran iki özelliğini muhafaza etmelidir. Birincisi, tüm kesimlerle (parti elitleri veya kanaat önderleri değil; halk ile) diyalog kurma becerisi yüksek, birleştirici politikacı kimliği. İkincisi ise, Beylikdüzü’nden bu yana girdiği tüm seçimleri favori aday olmamasına rağmen kazanarak inşa ettiği kazanan politikacı kimliği. Bunu yapmanın yolu da, 2019’daki parti elitlerine değil, halka seslenen İmamoğlu imajının yeniden tesis edilmesidir. Çünkü İstanbul’u kazanmak parti genel merkezinde oturan 3-5 elitinin değil, halkın tüm kesimlerinden seçmenlerin gönlünü kazanmaktan geçiyor.

Yiğit Erden, Siyaset Bilimci]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 22 Dec 2023 04:50:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/106231572_gettyimages-1134207007.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şiddetin sosyokültürel dinamikleri*</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siddetin-sosyokulturel-dinamikleri-766</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siddetin-sosyokulturel-dinamikleri-766</guid>
                <description><![CDATA[Şiddetin sosyokültürel dinamikleri*]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Ş</strong><strong>iddeti gaddarla</strong><strong>ştıran, bir başka deyişle, şiddetin şiddetini artıran bir sürecin varlığına dikkat çekmek gerekir; Bu, sosyolog Pierre Bourdieu</strong><strong>’</strong><strong>nün </strong><strong>“</strong><strong>simgesel </strong><strong>ş</strong><strong>iddet</strong><strong>” dediği olgudur. Zaten, bir kültürün </strong><strong>“</strong><strong>erkek egemen” mahiyeti de, bu simgesel şiddetin varlığıyla ilişkili bir hâldir.</strong>

Türkiye’de günlük hayatta, özellikle kadına karşı şiddetin yaygınlığı, modern öncesi bir toplum hâline dönüşün tezahürü sanki. Byung-Chul Han, <em>Şiddetin Topolojisi</em> adlı kitabında,

“Modernite öncesi zamanlarda şiddet her yerde hazır ve nazırdır; gündelik hayatın bir parçasıdır ve alenidir. Toplumsal pratiğin ve iletişimin önemli bir parçasıdır hatta” der ve ekler: “Onun için yalnız fiilen uygulanmakla kalmaz, seyirlik hâle de getirilir.” (s. 16). Bu tespit, sanki, şiddete maruz kalan, katledilen kadınlar düşünülerek yapılmış gibi şaşırtıcı.

Emine Bulut’un katledilişinin videoya çekildiğini hatırlayalım. Böyle bir olay, şiddetin, gerçekten, ne kadar “seyirlik” hâle gelerek sıradanlaşıp, yaygınlaştığını göstermiştir. Neden?

İlk cevap, Han’ın değindiği bir hususla ilgilidir: Hükümdarın iktidarını öldürme fiili üzerinden, kan dökme vasıtasıyla ilân etmesi. Zaten, Latince kökenine baktığımızda, şiddetin (<em>violentia</em>), güce sahipliği/güç taşıma anlamını içerdiğini görürüz. Erkek egemen bir kültürde erkek, kendini kadına hükmedici bir konumda gördüğünde (yaygın şekilde öyle de yetiştirilmiş olduğundan) tıpkı, hükümdarın yaptığını yapmaktadır son tahlilde: Kan dökerek iktidarını sergilemekte, kendi üstünlüğünü en acı şekilde ilân etmektedir. Bu ilânın seyirlik hâle gelmesi de, aslında o kültürün geniş bir kesimince erkeklik konumunun (hükmetme hakkının) meşruluğunu onamak ve paylaşmak arzusunun dışa vurumudur.

Ölümle sonuçlanan şiddet, şüphesiz, şiddetin en gaddar hâli ve erkek iktidarının sözde nihaî ilânıdır. Şiddeti uygulayan, alacağı ceza ne olursa olsun, o cezayı, neticede iktidarının -tâbiri caizse- resmîleştirilmesi olarak görmektedir. Ölümle sonuçlanmayan şiddet ise, gaddarlığın bir başka türü olarak kendini gösterir: şiddet üzerinden iktidarının izlerini kurbanında âdeta bir mühür olarak taşınmasını sağlamak. O izlerle yaşamasının kurbana çektireceği acının, kendi iktidar arzusunun şahitleri olarak görmek; yeterli görmediğinde de nihaî ilânı yapmak, kurbanını öldürmek! Yıllar önce vukû bulan şarkıcı Bergen olayından hatırladığımız gibi: önce kezzapla yüzünü yakmak, gene de o hâliyle şarkıcılığa devamının erkeğin iktidarını azımsamak, o iktidara meydan okunduğu algısıyla ölümünü gerçekleştirmek.
<blockquote><strong>Bu mekanizmanın dinamosu ise dildir. Dil, Bourdieu</strong><strong>’</strong><strong>ya göre, iktidar ilişkilerinin bir aracı ya da dayanağıdır. Bu anlamda dil, şiddetin şiddetini artıran fonksiyonunu sağlayan olumsuz bir arka plan oluşturur: Burada dil; küçümseme, suçlama, hakaret, aşağılama, itibarsızlaştı</strong><strong>rma, k</strong><strong>üfür, iftira, vs. şeklinde dolaylı yoldan tahakküm tesis etme aracı olarak çalışır.</strong></blockquote>
<strong>Sİ</strong><strong>MGESEL </strong><strong>Şİ</strong><strong>DDET VE D</strong><strong>İL</strong>

Bu noktada, şiddeti gaddarlaştıran, bir başka deyişle, <strong>şiddetin şiddetini artıran</strong> bir sürecin varlığına dikkat çekmek gerekir; Bu, sosyolog Pierre Bourdieu’nün “simgesel şiddet” dediği olgudur. Zaten, bir kültürün “erkek egemen” mahiyeti de, bu simgesel şiddetin varlığıyla ilişkili bir hâldir. Bu kavramlaştırma açısından <em>simgesel </em><em>ş</em><em>iddet</em> (Bourdieu bazen “ideoloji” de der buna); türü ne olursa olsun (ekonomik, siyasî, vs.) iktidarın kılık değiştirmiş şekilde kabulünü temsilî şekilde sağlayarak, toplumsal dünyayı anlamayı ve uyarlamayı gerçekleştiren mekanizmadır. Bu mekanizmanın dinamosu ise dildir. Dil, Bourdieu’ya göre, iktidar ilişkilerinin bir aracı ya da dayanağıdır. Bu anlamda dil, şiddetin şiddetini artıran fonksiyonunu sağlayan olumsuz bir arka plan oluşturur: Burada dil; küçümseme, suçlama, hakaret, aşağılama, itibarsızlaştırma, küfür, iftira, vs. şeklinde dolaylı yoldan tahakküm tesis etme aracı olarak çalışır.

Hâl böyle olunca, dil aracılığıyla şişirilmiş egolar ortaya çıkabilir; muhatabının egosunu yok etme arzusu, sosyal ilişkileri belirleyici hâle gelebilir. O kadar ki kültürel ortamın etkisi, çeşitli uyaranları, bastırılamamış söz konusu arzuyu, kendi içinde bir canavara dönüştürebilir. Belki ilk etapta, içindeki bu canavarla savaşabilir insan. Sonunda, Nietzsche’nin deyimini kullanırsak, “canavarla savaşan canavarlaşabilir” de. Bir canavar olarak kurban edildiğini düşünen, yansıtma mekanizmasıyla, en yakınındakini kurban ederek, kendi iktidarı sayesinde kurban olmaktan çıktığını sanır. İşin garibi, kadın cinayetlerinin neredeyse hemen hepsinin failler tarafından aşk/sevgi uğruna işlendiğinin söylenmesidir. Oysa, Jacques Lacan’a göre aşk, “sende olmayanı vermek” ise; “aşk” (!) adına işlenen cinayet de sende olmayanı acımasızca ve zorla geri almaktır.

Bu sosyokültürel dinamikler, sosyal yapının insanî meselelerini münhasıran duygusal (kıskançlık, ihanet, küçümseme, vs. gibi) sebeplere sıkıştırılmış şekilde görmenin, son tahlilde toplum denen olguyu, bunların ardında yatan besleyici faktörleri ıskalayarak anladığımız gibi yanlış bir sanıya da kaptırabilir bizi.

*Bu yazı, yazarın, <em>Toplum Felsefesi Yazıları</em> (Cedit Neşriyat, 2023) kitabının 58-60 sayfalarından biraz değiştirilerek alınmıştır.]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 22 Dec 2023 04:45:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/Inci_Blog.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye’de adalet ve siyaset</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyede-adalet-ve-siyaset-756</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyede-adalet-ve-siyaset-756</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de adalet ve siyaset]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Siyasetin adaleti ablukası altına aldığı devletlerde ne kadar adaletten bahsetmek mümkün değilse, doğruluk ve dürüstlükten uzak, yalanla yönetilen devletlerde de adaletten bahsetmek o kadar mümkün değildir. Maalesef Türkiye’mizdeki adaletsizliğin ve halkın yıllardır adalet arayışının bir sebebi de bu yalanlar üzerine inşa edilmiş siyaset ve siyasilerdir.</strong>

Adalet kavramının kesin bir tanımı olmamakla birlikte, tanıma halkın telakkisinden baktığımızda, “<em>hak, hukuku gözetmek ve yerine getirmek, doğruyu savunup yanlışı men etmek</em>” şeklinde bir anlamı olduğunu söyleyebiliriz.*

Siyaset veya politikanın dar anlamda tanımı ise, “<em>devlet işlerini düzenleme ve yürütmeyle ilgili <strong>özel görüş veya anlayıştır</strong></em>”.

Yukarıda yaptığımız tanımlardan da yola çıkacak olursak “adalet” dediğimiz kavram, günümüz halkı arasında daha çok <strong>nesnel</strong> bir kavramken siyaset (politika), <strong>öznel</strong> bir kavramdır. Yani siyasi görüşler çok net bir şekilde kişiden kişiye göre değişirken adalet, sağcısıyla, solcusuyla; liberaliyle, komünistiyle herkes için zaruri bir ihtiyaç ve değişmeyen tek görüş birliğidir. Dolayısıyla siyasi kesimlerin eğilimleri ne yöne olursa olsun, hepsi adaletli olacağını temin etmekte ve adalette buluşmaktadırlar.

Adalet ve siyaset, doğası gereği birbirlerini etkiler. Bu etkileşimi iki başlık altında inceleyebiliriz:
<ol>
 <li><strong>Adaletin siyaset üzerine etkililiği ve baskınlığı</strong></li>
</ol>
Başlıktan da anlaşılacağı üzere, böylesi bir durumda mesleki etiği yüksek, dürüst ve adil bir siyaset ve siyasiler olacaktır. Hakkın ve hukukun gözetildiği bir hukuk devleti anlayışı benimsenecektir.
<ol start="2">
 <li><strong>Siyasetin adalet üzerine etkililiği ve baskınlığı</strong></li>
</ol>
Siyasetin adalete baskın olup, adaleti abluka altına aldığı durumlarda ise, ne toplum adil bir düzende yaşayabilecek ne de bu tür ülkeler bir hukuk devleti olabilecektir.

Siyasetin adalete baskın olduğu sistemlerde siyasiler; adaleti, sadece siyasi yönden ellerini güçlendirmekte ve bulundukları konuma gelmekte bir araç olarak görmektedirler. Eğer bir adalet varsa da bunu sadece kendi siyasi görüşlerindeki “<strong>bizim adam</strong>”** dedikleri kimselere uygulayacaklardır.

Peki, bu siyasetin adalet üzerinde etkinliği ve baskınlığı realitede karşımıza nasıl çıkmakta? Siyaset hangi yollarla adaletin tecelli etmesini engellemektedir? Kanımızca bu durum siyasetin, yürütmenin bir parçası olan idareye ve adaletin dağıtıcısı olan yargı organlarına yoğun bir şekilde bulaşmasıyla iki şekilde karşımıza çıkmaktadır:
<blockquote><strong>Türkiye’mizde de partizanca davranan idarede adam kayırmalar olmakta, “bizim adam” dedikleri kesim el üstünde tutulmakta, “ötekileri” diye nitelendirdikleri kendi siyasi görüşlerine mugayir kesim dışlanmakta ve liyakatsiz bir şekilde atamalar yapılmaktadır.</strong></blockquote>
<strong>A- İDARENİN SİYASALLAŞMASI (PARTİZANLAŞMASI)</strong>

İdare, “organik anlamda devlet yapılanması içerisinde belli görevleri yerine getirmek için oluşturulan örgüt ve bu örgütte istihdam edilenler” olarak tanımlanır. Fonksiyonel anlamda ise idare ile kastedilen, kamu hizmetlerini hayata yansıtmak için sahip olunması gereken nitelikler ve bu örgütün çalışma sistematiğidir. İdarenin var oluş amacı kamu yararının gerçekleştirilmesidir (Günday, s. 3).

Tanımdan da anlaşılacağı üzere idare, kamu yararını gözetmekte ve kamuya hizmet etmektedir. Kamuda farklı siyasal görüşte kişiler olacağı kesindir. Bundan dolayıdır ki kamu yararını gözeten ve kamuya hizmet eden bu yapı ne kadar yürütmenin bir parçası olsa da yaptığı iş gereği siyasetle arasına belli bir mesafe koymalı, temeli “<u>biz</u>” ve “<u>öteki</u>” ayrımına dayanan partizanca bir yol tutmamalıdır.

Türkiye’mizde de partizanca davranan idarede adam kayırmalar olmakta, “<strong>bizim adam</strong>” dedikleri kesim el üstünde tutulmakta, <strong>“ötekileri”</strong> diye nitelendirdikleri kendi siyasi görüşlerine mugayir kesim dışlanmakta ve liyakatsiz bir şekilde atamalar yapılmaktadır. Bu durum yönetimdeki adalet ve eşitlik anlayışının altına bomba döşeyerek halkın ulaşmak istediği adalete bir türlü ulaşamamasına sebebiyet vermektedir.

Bunun yanında şu hususu da belirtmeliyiz ki idarenin kendini kişilerden üstün tutarak elitist bir hava takınması da adaletli bir yönetimi engellemektedir. Unutulmamalıdır ki kişi hak ve hürriyetlerinin üstünde hiçbir şey bulunamaz.
<blockquote><strong>Bu bağlamda baktığımızda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan bir hukuk devletinde bağımsız ve tarafsız bir yargı erki olması gerektiğine göre, yargının siyasallaştığı bir devlette adaletten ve hukuk devletinden bahsetmek pek de mümkün olmayacaktır.</strong></blockquote>
<strong> B- </strong><strong>YARGININ SİYASALLAŞMASI***</strong>

Yargının siyasallaşmasının konu edildiği hemen tüm çalışmalarda iki anahtar kavram ile karşılaşılmaktadır. Bu kavramlardan ilki, bağımsızlık iken, diğeri tarafsızlıktır. Siyasal olan ya da siyasallaşan yargı aynı zamanda “bağımlı” veya “taraflı” yargı olarak kabul edilmektedir (Adıgüzel, 2022: s. 568).<strong><sup>1</sup></strong>

Bu bağlamda baktığımızda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan bir hukuk devletinde bağımsız ve tarafsız bir yargı erki olması gerektiğine göre, yargının siyasallaştığı bir devlette adaletten ve hukuk devletinden bahsetmek pek de mümkün olmayacaktır.

Siyasetin ve dolayısıyla yönetmenin, toplumsal barışı ve uzlaşmayı sağlamanın ötesinde dar ideolojik ve sınıfsal bir takım programların hayata geçirilmesinin aracı olarak anlamlandırıldığı ülkelerde, yasama erkiyle birlikte yargı erki de bu “kutsal” hedef uğruna yürütme erkinin sopası haline getirilebilmekte. Bu nedenle kutuplaşmış ve toplumsal barışını tam olarak gerçekleştirememiş ülkelerde yargıyı siyasal baskılardan korumak çok daha zor hale gelmektedir.<sup>2</sup>

Bu kutuplaşmış ülkelerle beraber, demokrasiye ve hukuk devletine duyulan inancın zayıf olduğu ülkelerde ise devletin ya da siyasal iktidarın bizzat kendisi amaç haline gelmektedir. Amaç demokrasiyi tahkim ederek hak ve özgürlükler rejimini güçlendirmek olmayınca, halk adına kullanılan iktidarın farklı görünümleri olan yasama, yürütme ve yargı erkleri de bir bütün olarak bu amaca hizmet eder hale gelmektedir. Bu ülkelerde özellikle yargı erki iktidarın sınırlandırılmasındaki rolü nedeniyle hemen her zaman siyasi müdahalelere maruz kalmakta ve siyasal iktidara bağımlı duruma gelmektedir.<sup>3</sup>

Günümüz Türkiye’sine baktığımızda da halkın demokrasiye ve hukuk devletine duyulan inancının zayıf olduğu, yasamanın yürütmeye karşı işlevsiz kaldığı, halkın takım tutar gibi parti tutuğu ve ne konu olursa olsun sürekli bir kutuplaşma içinde bulunduğu bir ortam görülmektedir. Böylesi bir ortamdan da kaynaklanarak adaletin dağıtıcısı olan ve yargılamalarını millet adına emaneten yapan mahkemeler (yargı organı) siyasi müdahalelere maruz kalmaktadır. Geçmişten günümüze Türkiye’ de ki yargı kararlarını incelediğimizde üzülerek görmekteyiz ki bu siyasallaşan yargı taraf olduğu siyasi görüş lehinde adaletten yoksun kararlar almaktadır.

Nalıncı keseri gibi her şeyin kendine yontulduğu ve siyasetin hâkim olduğu bu yargıda, adaletten söz etmek mümkün değildir. Eski Fransa Dışişleri Bakanı François Guizot’un da dediği gibi, “<em>Siyaset mahkeme salonlarına girdiği anda adalet oradan çıkmalıdır.</em>” Eski bir atasözümüz de bu durumu çok iyi anlatır: “<em>Zor, kapıdan girerse, töre bacadan çıkar.</em>” (Aksoy: 1995) Buradaki bahsedilen zor, siyasi bir zor da olabilir.

Malumlarınızdır ki Türk ve Müslüman devletlerin tamamı “adalet” kavramı üstüne kurulmuştur. Meşhur Siyasetname’nin yazarı Nizamülmülk’e göre de, “<em>Güzel zamanlar, adil hükümdarların hüküm sürdüğü zamanlardır.</em>” Devlet, adalete hizmet etmekle yükümlüdür ve devlet, ancak adil olursa devamlı olabilir. Ecdadımız Osmanlı Devleti’nin 600 yılı aşkın hüküm sürmesinin de en önde gelen sebeplerinden biri adalettir. Ne zaman ki Osmanlı’da adalet çökmüş, işte o zaman Osmanlı Devleti de çökmüştür. Adalete ehemmiyet vermeyen her devlet için bu son kaçınılmazdır.

Yukarı da belirttiğimiz gibi adaletin halk nezdindeki tanımına baktığımızda, adaletin yapı taşlarının doğruluk ve dürüstlük olduğunu görmekteyiz. Siyasetin adaleti ablukası altına aldığı devletlerde ne kadar adaletten bahsetmek mümkün değilse, doğruluk ve dürüstlükten uzak, yalanla yönetilen devletlerde de adaletten bahsetmek o kadar mümkün değildir. Maalesef Türkiye’mizdeki adaletsizliğin ve halkın yıllardır adalet arayışının bir sebebi de bu yalanlar üzerine inşa edilmiş siyaset ve siyasilerdir. Doğru olmanın ehemmiyetini Mevlana’nın şu sözü pek güzel özetlemektedir:

<em> “Doğru olsam ok gibi yabana atarlar beni</em>

<em>   Eğri olsam yay gibi elde tutarlar beni</em>

<em>    Ne doğruyu aç gördüm ne eğriyi tok</em>

<em>   Eğri yay elde kalır, menzil alır doğru ok.”</em>

Esefle söyleyelim ki ülkemizde de doğrular sürekli yabana atılmakta, eğriler (yalancılar ve dalkavuklar) el üstünde tutulup itibar görmektedir. Böyle bir kaos ortamında da adalette ve hukukta bir milim olsun yol katedilememektedir.

Umut ederiz ki adalet, gelecekte <strong>siyasetin adalete baskınlığının ortadan kalktığı ve adaletin siyasete baskın olduğu</strong>; siyasetin, siyasetçilerin, yargı mensuplarının ve idaredeki yöneticilerin doğru, dürüst, yalansız ve adil olduğu haliyle bizleri karşılayacaktır.

Şaban Arılık, Hukuk Öğrencisi

* Buradaki adalet tanımı felsefi bir tanım olmamakla birlikte halktan çeşitli yaş ve çeşitli eğitim seviyelerindeki toplam 100-150 kişiye adalet hakkındaki düşünceleri sorulup elde edilen bilgiler ışığında yapılan bir tanımdır.

** “Bizim Adam” tabiri kullanılırken, (Anayasa Hukuku hocam) Doç.Dr. Fatih Öztürk’ ün <em>“Geçmişle yüzleşmek (helâlleşmek) ve hesaplaşma: Bizim Adam?” </em>başlıklı yazısından esinlenilmiştir. (Detay için bkz. <a href="https://www.politikyol.com/gecmisle-yuzlesmek-helallesmek-ve-hesaplasma-bizim-adam/">https://www.politikyol.com/gecmisle-yuzlesmek-helallesmek-ve-hesaplasma-bizim-adam/</a>)

*** Bu yazımızda yargının siyasallaşması kavramı yargı erkinin hukuku değil siyasi bir ideolojiyi veya toplumun genel çıkarlarından bağışık olarak herhangi bir sınıfın çıkarını referans alarak hareket etmesini açıklamak için kullanılmaktadır.

<strong>Kaynakça</strong>

Alıntılayan Adıgüzel, Rıza, “Yargının siyasallaşması: Kavramsal bir çerçeve”, DÜHFD, cilt: 27, sayı. 47 (2022).

Aksoy, Ö. A. (1995). <em>Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü 2 Deyimler Sözlüğü</em>, İstanbul: İnkılâp Kitabevi.

Günday, Metin, İdare Hukuku, Ankara, 2011, s. 3]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 21 Dec 2023 07:07:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/adelet.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>-Müfredat ve- protokollerle arka bahçeye çevrilen eğitim</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/mufredat-ve-protokollerle-arka-bahceye-cevrilen-egitim-747</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/mufredat-ve-protokollerle-arka-bahceye-cevrilen-egitim-747</guid>
                <description><![CDATA[-Müfredat ve- protokollerle arka bahçeye çevrilen eğitim]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Eğitim, önce müfredatın bilimsellikten uzaklaştırılması, sonra sayısı yüzde 1 olan ama ideolojik etkisi yüzden 1’den çok fazla protokollerle iktidarın arka bahçesi yapılıyor. Türkiye’de eğitim gerçeği budur. Bunu itiraz etmek ise, bizi demokratlıktan uzaklaştırmaz. </strong>

Bütçenin Meclis’teki maratonu sürüyor. Daha önce bütçenin Plan ve Bütçe Komisyonu aşamasında bazı kurumların artan bütçeleri ve bu kurumların devlet ve iktidar için ideolojik anlamlarını tartışmaya çalışmıştım.

Bu kez Meclis maratonu sürecinde Milli Eğitim Bakanı’nın yaptığı açıklama ve sonrası tartışmalar ilgili yazacağım.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, bakanlığının bütçesi ile ilgili yaptığı konuşmada kimi kurumlarla imzalanan protokollerin gündeme gelmesi üzerine; “<em>Milli Eğitim Bakanlığı’nın ş</em><em>u anda 2709 protokol</em><em>ü var. Bunlardan 1167 tanesi resmi kurumlarla, 550 tanesi STK’larla (…) 986 tanesi TEMA, Kızılay gibi STK’lar. <strong>(Toplam 2703 ediyor. MA)</strong></em>

<em>Bunların içinde sizin tarikat,</em><em> cemaat dedi</em><em>ğiniz bizim STK dediğimiz yapılarla toplasanız 10 tane protokol var. Ben bu protokollerden dolayı bize destek onlar teşekkür ederim. Onlar çocukların dağa çıkmasını engelliyor. Siz bunun için rahatsızsınız. (DEM Parti sıralarını göstererek) Bu örgütler sizin dağa çıkarmasını engel olduğu için çatlıyorsunuz. Çocuklarım dağa çıkmaması için bu protokollere devam edeceğim.</em>”

Bakan özetle, bu protokollerin amacının, “çocukların dağa çıkmasını engellemek” olarak açıklıyor. Yani onlara siyasi bir anlam yüklüyor.

Bununla birlikte protokollerin Türkiye genelinde uygulandığını düşündüğünüzde, tüm Türkiye’den lise ve ortaokul çağında çocukların dağa çıkma ihtimalini de kabul etmiş oluyoruz. Ki bu gerçek değil.
<blockquote><strong>2010’ların başından itibaren siyasi iktidar toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürmek, tektipleştirmek ve kendi kültürel kimliğini ve dini yorumunu biricikleştirerek tüm topluma empoze ediyor. Ve eğitim burada en güçlü ideolojik aygıt. Bu protokoller de, bu sürecin bir parçası.</strong></blockquote>
<strong>YENEROĞLU’NUN YANILGISI </strong>

Bakanın bu açıklamalarına gerek Meclis’ten gerekse kamuoyundan gelen tepkiler üzere DEVA Partisi Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, sosyal medya hesabından yayınladığı mesajlarla bakana ve protokol yapılan STK’lara sahip çıktı.

Yeneroğlu’nun açıklamasından uzun bir alıntı yapacağım: “<em>Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir ç</em><em>ok icraat</em><em>ını eleştiriyoruz. Eğitim politikalarının ülkemizde başlı başına bir başarısızlık hikâyesi olduğu ortada. Başta demokrasi kültürünün gelişimi ve sürdürülebilir kalkınma için herkesin erişebildiği yaygın ve nitelikli bir eğitimin zorunluluğu tartışmasız. Dolayısıyla en temel meselemiz eğitim.</em>

<em>Demokratik bir perspektiften Sn. Bakan’ı</em><em>n en son ele</em><em>ştirilebileceği konu ise STK'lar ile protokol hususu. MEB'in kurumlarla toplam 2709 protokolü varmış, bunların 1167 tanesi resmi kurumlar, diğeri sivil toplum kuruluşları ile. Sn. Bakan diyor ki bunlar arasında toplasan 10 tanesi tarikat ve cemaatlerle yapılan protokollerdir, yani toplam protokol sayısının yüzde 1'i bile değil. </em>

<em>Bu sözler üzerine ortalık yıkılıyor ki bu durum maalesef Türkiye'nin kadim trajedilerinden birisini ortaya koyuyor. Kendi gibi olmayana bu düzeyde bir tahammülsüzlü</em><em>k, adeta hi</em><em>ç hayat hakkı tanımama ve gayri meşru kabul etme her şeyden önce bir demokrasi zaafıdır. İktidarı farklı yaşam modellerine karşı demokratik olmayan tutumları sebebiyle haklı olarak eleştirirken, muhalefetin bir bölümünün ve özellikle muhalif kamuoyunun benzer zaafları ısrarla ortaya koyması Türkiye demokrasisi için bir çıkmaz sokaktır. İktidarın, özellikle son yıllarda güçlendirdiği otoriter eğilimlere karşı çıkarken, benzer ideolojik tutumlar içinden çıkamamak ve kendin için istediğini başkası için reddetmek, sonuçta vatandaşı iki otoriter eğilim arasında tercihe sıkıştırıyor ki bu durum kimliklerin nüfus sayımı ötesine geçmiyor.</em>

<em>Muhalefetin önemli bir bölümünün toplumsal gerçeklik olan tarikat ve cemaatlere histerik yaklaşımı, demokratik çoğulculuğ</em><em>un da reddi manas</em><em>ına geliyor ki bu aslında demokrasinin ideolojik paranteze alınmasıdır. Böyle bir yaklaşım içinde olanların topluma iktidardan farklı daha az otoriter bir model sunmuş olmuyorlar.</em>”

Yeneroğlu, daha sonra bu açıklamasına gelen tepkilere de cevap verdi.

Keşke bu tartışma Yeneroğlu’nın ifade ettiği gibi, eğitimin sadece eğitim olduğu bir ülkede yapabilseydik.

Yapamıyoruz çünkü eğitim iktidar için toplumu dönüştürmekte -tıpkı medya ve diyanet gibi- en güçlü ideolojik aygıtı.

2010’ların başından itibaren siyasi iktidar toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürerek, tektipleştirerek ve kendi kültürel kimliğini ve dini yorumunu biricikleştirerek tüm topluma empoze ediyor. Ve eğitim burada en güçlü ideolojik aygıt.

Bu protokoller de, bu sürecin bir parçası.

Demokratik kamuoyunun temel tepkisi de bunadır.

Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı’nın imzaladığı protokollerde hedef, eğitimin bilimsel hale gelmesi, öğrencilerin dünya ile rekabet etmesi için değil. Pek çoğu tam tersi amaca hizmet ediyor.

Bu açıdan Bakan’ın da, Yeneroğlu’nun da cevap vermedikleri konu; kendi ifadeleriyle sayısal olarak yüzde 1’i bulmayan -laik kesimin tarikat, cemaat; iktidarın STK dediği- bu kurumlarla imzalanan protokollerin içerik ve kapsamıdır.

Yani bu az sayıdaki protokoller; neyi kapsıyor, nasıl uygulanıyor ve kaç öğrenciyi etkiliyor?

Bu açıdan cevap verilmesi gereken konu; ifade edildiği gibi sayı olarak az ama ideolojik etkisi hayli yoğun bu STK’ların öğrenciler üzerinde dönüştürücü gücünün ne olduğudur.

Bakanın bu konuda gelen eleştirilere vereceği cevap, sayılar değil, protokollerin içerik, nitelik, kapsam ve uygulama sahasıdır.
<blockquote><strong>Osmanlı’dan bu yana devlet ve iktidar için STK’lar devletin toplumu yönetmekte eksik kaldığı, ulaşamadığı alanlarda devletin yapması gerekenleri üstlenen, toplumu yönetmeyi kolaylaştıran “sivil” yapılardır. Bugün iktidara yakın tüm STK’ların ana işlevleri budur. Yani iktidarın toplumu yönetmesine yardımcı olmak.</strong></blockquote>
<strong>STK MI, GONGO MU?</strong>

Bu açıdan tartışmanın nesnesi, bu STK’ların tarikat, cemaat yapıları olup olmaması değildir.

Burada tartıştığımız konu, bunların devlet ve iktidar için ideolojik olarak ifade ettiği anlamdır. Ki protokollerin içeriği de doğrudan bununla ilgilidir.

Şu gerçeği unutmayalım: Osmanlı’dan bu yana devlet ve iktidar için STK’lar devletin toplumu yönetmekte eksik kaldığı, ulaşamadığı alanlarda devletin yapması gerekenleri üstlenen, toplumu yönetmeyi kolaylaştıran “sivil” yapılardır.

Bugün iktidara yakın tüm STK’ların ana işlevleri budur. Yani iktidarın toplumu yönetmesine yardımcı olmak.

Son yıllarda sayıları, ekonomik güçleri ve etki alanları büyüyen STK’ların ana işlevi, iktidarın ulaşamadığı sivil alanlarda ideolojik taşıyıcılık, yönetmeyi kolaylaştırmaktır. Bu açıdan iktidarın STK olarak tanımladığı kurumlar evrensel ölçüde sivil toplum kuruluşlarından çok GONGO olabilirler.

Nitekim son tartışmada örnek verildiği gibi, yakın geçmişte iktidarın kurduğu cemaatsel ortaklıklar ve yaşananları göz önüne aldığımız da, benzer bir ortaklığın kurulduğu bu yapılarla ilişkinin, gelecekte neler yapabileceğini, nasıl sonuçlara yol açacağını bilmiyoruz.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın dinsel cemaatlerin temsilcisi olan kurumlarla yaptığı protokollerin amacının  eğitimim kalitesini yükseltmek olmadığı açık. Bu protokollerin tek amacı eğitimde bilimsellik değil dinselliğin arttırılması olduğu açıktır.

İtiraf edelim eğitim, önce müfredatın bilimsellikten uzaklaştırılması, sonra sayısı yüzde 1 olan ama ideolojik etkisi yüzden 1’den çok fazla protokollerle iktidarın arka bahçesi yapılıyor.

Türkiye’de eğitim gerçeği budur.

Bunu itiraz etmek ise, bizi demokratlıktan uzaklaştırmaz.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 21 Dec 2023 04:46:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/tekin.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>80. dakikada durdurulan kronometre</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/80-dakikada-durdurulan-kronometre-745</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/80-dakikada-durdurulan-kronometre-745</guid>
                <description><![CDATA[80. dakikada durdurulan kronometre]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>TCMB Başkanı’nın Hürriyet gazetesinden Ahmet Hakan ile yaptığı </strong><span style="color: #0000ff;"><a style="color: #0000ff;" href="https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/vatandasin-kemeri-zaten-siki-42376770">söyleşiyi</a></span><strong> okuyunca 1980</strong><strong>’</strong><strong>li yıllarda 80. dakikada durdurulan kronometreyi hatırladım. Ancak öncelikle sizlerle bu söyleşi hakkındaki düşüncelerimi bazı başlıklarda paylaşmak istiyorum.</strong>

Gençler bilmez, eskiden futbol maçlarında uzatmalar ilan edilmezdi. “Orta hakem” oyuna kaç dakika ilave edeceğine zihninde karar verirdi. Bunu “yan hakemlerle” paylaşacağı bir teknoloji de olmadığından koskoca stadyumda uzatmanın ne kadar olacağını sadece bir kişi bilirdi. Önde olan takımın taraftarları kronometrede 90.dakikayı görür görmez oyunun bir an önce bitirilmesi için ıslıklamaya başlardı. Yenik olan takımın taraftarları ise her oyuncu değişimine en az bir dakika ilave edilmesi gerektiğini iddia ederek hakemin yeterli uzatmayı yapmadan maçı sonlandırdığını iddia ederlerdi. O yıllarda takımlar maç içinde sadece iki oyuncu değiştirilebilirlerdi. Oyuncu değişikliklerinde veya maç içinde oyuncuların kasten geçirdiği süreler pek hesaba katılmazdı. Zaten kaleciye geri pas da serbestti. Dolayısıyla maçı önde götüren takımın oyunu yavaşlatma fırsatı çoktu. Tüm bu nedenlerle uzatma süreleri günümüzde olduğu gibi 10 dakikaları bulmazdı. Hakemler çoğunlukla 1-2 dakikalık uzatmalarla maçı bitirirlerdi. Bazı hakemler zihinlerindeki uzatma süreleri konusunda o kadar hassaslardı ki, top kaleye girmeden saniyeler önce maçı bitirerek atılan golü geçerli saymayanlara da rastlanırdı. Bunlardan en çok ses getireni aşağıda videosunu görebileceğiniz 1978 Dünya kupasında Brezilyalı Zico’nun İsveç’e attığı golün iptal<span style="color: #0000ff;"> <a style="color: #0000ff;" href="https://www.izlesene.com/video/1978-dunya-kupasinda-ziconun-hakemin-son-dudugunden-sonra-attigi-gol/7578196">edilmesiydi</a>.</span>
<blockquote><strong>Şeffaflıktan uzaklaşarak otorite ve itibar sağlanamayacağını, 40 yıl öncesinde futbol sahalarında görmüştük. </strong><strong>Ü</strong><strong>stelik şeffaflıktan uzaklaştıkça ilgili tarafların yanlış hesapları ve analizleri de artıyordu.</strong></blockquote>
<strong>12 EYL</strong><strong>Ü</strong><strong>L VE FUTBOL</strong>

Her otoriter yönetimin futbola ilgisi ve yatırımı çok yüksek olur. Ülkemizde 12 Eylül darbesi sonrasında da futbola “çeki düzen” vermek için adımlar atıldı. Koskoca başkent Ankara’nın Atatürk’ün 100. Doğum yıl dönümünde 1.ligde (şimdiki süper lig) bir takımı olmaması sorunu hızlıca çözüldü.  Ankaragücü Türkiye kupasını alınca bu kupayı alan 2.lig takımlarının 1.lige yükseltileceğine yönelik bir değişiklik yapılıverdi. Ankaragücü bu değişiklik sonrasında 1.lige yükseltildi. Aşağıdaki 21 Mayıs 1981 tarihli Cumhuriyet gazetesi küpüründe Kenan Evren’in talimatını Gençlik ve Spor bakanının hızlıca yönetmeliğe dönüştürmesi aradan geçen 42 yılda ülkemizde pek değişen bir şey olmadığını ortaya koyuyor. Yine de haklarını verelim en azından işin hukuki tarafını da o günkü şartlarda bile gözetmişler. “Kenan paşa istedi yaptık” da diyebilirlerdi.

<img class="alignnone wp-image-95294" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2023/12/kerim-ankaragucu-257x300.jpg" alt="" width="377" height="440" />

12 Eylül generalleri hakemin uzatma süresi oynattığı sürede sürekli ıslıklanmasından da rahatsız oluyorlardı. Generaller ülkenin otoritesi ise hakem de maçın otoritesiydi. Otoritenin sahada sarsılması Allah korusun ülkeye de bulaşabilirdi. Seyirciler kim oluyordu da hakemin kararlarını protesto edip üstünde baskı kuruyorlardı. Bunun üzerine federasyon dahiyane bir karar aldı. Artık maçlarda seyircilerin görebildiği skorbord kronometresi 80. dakikada durdurulacaktı. Böylece protestocu seyirciler süre kavramlarını kaybedecekler, hakemlerin ıslıklanması da sona erecekti.

Tabi ki beklenen olmadı. O yıllarda kolunda pek popüler Casio dijital saati olanlar etraflarındakilere sürekli güncelleme yapmaya başladılar. Süre kavramını kaybetmeyen seyirciler bu kez hakemleri baskı altına almak için 87.-88. dakikalar civarında ıslıklamaya başladılar. Bu uygulama ne kadar sürdü hatırlamıyorum ancak bir süre sonra normale dönüldü. Zaten sonraki yıllarda FİFA tarafından uzatma sürelerinin seyircilere ilan edilmesi kuralı getirildi.

Şeffaflıktan uzaklaşarak otorite ve itibar sağlanamayacağını 40 yıl öncesinde futbol sahalarında görmüştük. Üstelik şeffaflıktan uzaklaştıkça ilgili tarafların yanlış hesapları ve analizleri de artıyordu.

TCMB başkanının Hürriyet gazetesinden Ahmet Hakan ile yaptığı <span style="color: #0000ff;"><a style="color: #0000ff;" href="https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/vatandasin-kemeri-zaten-siki-42376770">söyleşiyi</a></span> okuyunca 1980’li yıllarda 80.dakikada durdurulan kronometreyi hatırladım. Ancak bunu neyin hatırlattığına geçmeden önce sizlerle bu söyleşi  hakkındaki düşüncelerimi bazı başlıklarda paylaşmak istiyorum.
<blockquote><strong>TCMB Başkanı’nın yaptığı bu söyleşi oldukça sıra dışıdır. TCMB, kurumsal olarak mevcut iletişim kanallarını eksik görüyorsa, Fed ve bazı merkez bankalarının yaptığı gibi, bazı para politikası kararlarının ardından yüz yüze basın toplantısı düzenleyebilir veya çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla ortak programlar düzenleyebilir.</strong></blockquote>
<strong>İ</strong><strong>LET</strong><strong>İŞİM YÖ</strong><strong>NTEM</strong><strong>İ</strong>

Merkez Bankaları toplumla yazılı iletişimlerini ürettikleri para politikası metinleri ve enflasyon raporları yoluyla yaparlar. Finansal ve reel sektörle açık iletişimi ise ya basın toplantıları ya da yatırımcı toplantıları yoluyla gerçekleştirirler. Toplumun daha geniş kesimleriyle iletişim gerektiğinde bunu bilgilendirme notları ile veya sendika, tüketici dernekleri gibi kuruluşlarla ortak toplantılara katılarak yaparlar. Tüm bu iletişim yöntemlerinde başkanın kişiliği veya günlük hayatı gibi detaylar yer almaz. Dolayısıyla TCMB başkanının yaptığı bu söyleşi oldukça sıra dışıdır.  TCMB kurumsal olarak mevcut iletişim kanallarını eksik görüyorsa Fed ve bazı merkez bankalarının yaptığı gibi bazı para politikası kararlarının ardından yüz yüze basın toplantısı düzenleyebilir veya çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla ortak programlar düzenleyebilir.

<strong>TEKN</strong><strong>İ</strong><strong>K SORUNLAR</strong>

Anlaşılıyor ki bunlar yerine daha çok ses getirecek bir iletişim tercih edilmiş. O zaman söyleşinin içeriğine odaklanmamız gerekir. İçeriği de teknik anlamda çok sorunlu bulduğumu söyleyebilirim. Yabancı yatırımcıların bir telefon uzağında olan ve ülkeye 1,5 Milyar $ getiren yatırımcıların muhtemelen ayrıcalıklı olarak baş başa görüşebildiği bir Merkez Bankası başkanının herkese eşit mesafede olup olamayacağı sorgulanır. Bakmayın bugün 1,5 milyar $ için sevindiğimize, 2014 yılında yabancı yatırımcıların TL cinsi portföy yatırımları (Hisse+ Tahvil+ Swap) 200 Milyar $’ı aşmıştı. Her 1 milyar $ getirenin TCMB başkanını doğrudan arayıp “bak o 1 milyarı ben getirdim, gördün mü?” diyebildiği durumda o günkü TCMB başkanlarının tüm gününü yabancı yatırımcılarla konuşup teşekkür ederek geçirmesi gerekirdi.

Söyleşide TCMB başkanının yurtdışı fonlar swap ile gelirse veya yabancı fona hesap açarsa artmayacağını söylediği rezervin sadece yabancılar hazine tahviline girerse artacağı yönündeki görüşü de sorgulamaya muhtaç. Bu ya sözlerinin bu konulardan uzak olan gazeteci tarafından tam yansıtılamadığını ya da finansal piyasa dinamiklerinin TCMB veya uluslararası rezervleri nasıl etkileyeceği konusunda başkanda kafa karışıklığı olduğunu gösteriyor. Söyleşinin mecrası ve seçilen gazetecinin önemi de burada ortaya çıkıyor.

<strong>SİYASETLE MESAFE</strong>

TCMB başkanının Cumhurbaşkanı ile yapılan toplantıda “bize 3 alan söyleyin biz şahlandıralım” ifadesi ise oldukça tuhaf. Bu toplantıda Cumhurbaşkanı “işte tam da beklediğim yaklaşım, 3 yetmez, size 33 alan söyleyeyim TCMB onları da şahlandırsın” deseydi TCMB ne yapacaktı? Yasasında özerklik bulunan bir TCMB başkanının siyasetin en tepesine bu şekilde açık çek vermesi ve bunu ilan etmesi sorunlu değil mi?

<strong>POWELL MANHATTAN</strong><strong>’</strong><strong>DA MAA</strong><strong>Ş</strong><strong>IYLA OTURAB</strong><strong>İLİ</strong><strong>R M</strong><strong>İ</strong><strong>?</strong>

İstanbul’daki kiraların yüksekliği ve Manhattan ile karşılaştırılması ise geniş halk kitleleriyle bir empati içerse de, dünyada birçok Merkez Bankası başkanının maaşı o ülkenin en prestijli yerinde bir ev tutmaya izin vermeyebilir. Tam da bu nedenle Merkez Bankası başkanlarına makamlarını temsile uygun lojman vb. türü yan olanaklar sağlanır. Örneğin Fed başkanı Powell’ın  bilinen yıllık maaşı 190,000 $ civarındadır. Bu da ABD’de ortalama bir üst düzey finans yöneticisinin maaşına göre bile çok düşük bir tutardır. Dolayısıyla bu pozisyonlar zaten para kazanılan değil, kariyerlerinin zirvesini yapmak için kabul edilen ülkenin en prestijli makamlardır.
<blockquote><strong>TCMB başkanı yaptığı söyleşide </strong><strong>“</strong><strong>küçük müdahale” olarak nitelendirirken, TCMB sitesinde bu </strong><strong>“</strong><strong>küçük” tutarların izi bile yok! TCMB kronometreyi durdurmuş olsa da piyasada bunları aynı Casio saatiyle kalan süreyi hesaplayabilen abiler gibi hesaplayan analistler mevcut. Bu da TCMB</strong><strong>’</strong><strong>nin samimiyeti, şeffaflığı ve niyeti üzerinde şüphe oluşturuyor.</strong></blockquote>
<strong>Ş</strong><strong>EFFAFLIK VE 80. DAK</strong><strong>İ</strong><strong>KADA DURDURULAN KRONOMETRE</strong>

Bence söyleşideki en sorunlu alanlardan biri de döviz müdahaleleri ile ilgili olan kısımdı. Başkanın bu konudaki cümleleri aşağıda.

“Şimdi biz üç nedenden dolayı piyasadayız. Birinci döviz cinsinden olan KKM. İki, ihracatçısınız 100 dolarlık ihracat yaptınız. Bunun 40 dolarını bana satmak zorundasınız. Mevzuat gereği. Ben de dönüyorum ertesi gün ne yapıyorsunuz? İthalat yapıyorsunuz, devamı için ben sizden alıyorum sonra bir daha satıyorum size ertesi gün. Burada da biz yanlış anlaşılıyoruz müdahale diye. Bir de bunun dışında limitlerden dolayı sığlaşabiliyor piyasa. Orada çok cüzi satış ve alışlarda ufak bir oyuncu kuru oynatabiliyor. Biz de her merkez bankası gibi küçük müdahalelerde bulunuyoruz.”

Oysa başkanın “Müdahale ediyoruz diye yanlış anlaşıldığını” iddia ettiği üç alandan sadece ilkinde (DDKKM) TCMB’nin yasal olarak döviz satma yükümlülüğü bulunmakta. Diğer iki alanda yaptığını söylediği satışlar ise TCMB’nin zorunlu olmayan satışları. Bu da tabi ki döviz piyasasına müdahale anlamına geliyor. Merkez bankasının piyasaya müdahale etmesinde de sorun yok ancak bu noktadan sonra iş 80.dakikada durdurulan kronometre hikayesine dönüşüyor.

2019 Mart ayından bu yana TCMB tarafından “128 Milyar $” olarak popülerleşen, sonrasında Nebati/Kavcıoğlu döneminde bir o kadar daha yapılan döviz müdahaleleri de TCMB’nin zorunlu olmayan döviz satışlarıydı. Yükselen enflasyona karşı faizi yükseltmemek adına şeffaflıktan uzaklaşarak iletişimi yapılmadan gerçekleştirilen döviz müdahaleleri sonucunda ekonominin geldiği yer ortada. Geçen bu dört yılda ülkenin neredeyse tüm döviz riski kamunun üstüne yüklenmiş durumda. Enflasyonumuz ve faizlerimiz dünyanın en yükseklerinden biri haline geldi. Yurtdışı borçlanmaya en çok faiz ödeyen ülkelerden biri haline geldik. Döviz çarkı yavaşlayınca 2000 yılı öncesi uygulaması “ihracat zorunlu döviz devri” uygulaması geri geldi. Hala bankaların döviz alım satım marjları çok yüksek ve bankaların satacağı dövize günlük limit uygulanıyor. Seçim öncesi kıyısından döndüğümüz ödemeler dengesi krizinden uzaklaşmak için bu sıkıntılar uzun süre de çekilmeye devam edecek.

Bunlardan hiç ders alınmamış gibi bugün hala sitesine baktığımızda TCMB bankalara son doğrudan satım müdahalesini resmen Aralık 2021’de 7,3 Milyar $ tutarında yapmış <span style="color: #0000ff;"><a style="color: #0000ff;" href="https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/f82b4613-3174-4b92-bb27-f9e1b339b2f0/TL+Karsiligi+D%25C3%25B6viz+Al%25C4%25B1m+Satim+Mudahaleleri.pdf?MOD=AJPERES&amp;CACHEID=ROOTWORKSPACE-f82b4613-3174-4b92-bb27-f9e1b339b2f0-nUPlAP3">görünüyor</a>.</span> Bir önceki ise 2014 yılında. 2019-2023 arası yapılan 250 Milyar $’dan fazla müdahale içinse kronometre durdurulmuş vaziyette. Güncel tabloyu aşağıda görebilirsiniz.

<img class="alignnone wp-image-95295" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2023/12/kerim-tablo-1-174x300.jpg" alt="" width="366" height="631" />

TCMB başkanı yaptığı söyleşide “küçük müdahale” olarak nitelendirirken TCMB sitesinde bu “küçük” tutarların izi bile yok. TCMB kronometreyi durdurmuş olsa da piyasada bu satışları aynı Casio saatiyle maçın kalan süresini hesaplayabilen taraftarlar gibi hesaplayan analistler mevcut. Bu karartma da TCMB’nin samimiyeti, şeffaflığı ve niyeti üzerinde derin bir şüphe oluşturuyor.

TCMB’nin 2019’a kadar yıllarca düzenli olarak şeffaf bir şekilde paylaştığı verileri bir günde hiçbir açıklama yapmadan paylaşmayı durdurması art niyet içermekteydi. Ancak seçim sonrası atanan hükümet ve TCMB yönetimi şeffaflık vaadi ile göreve geldi. Bu nedenle KKM dönüşlerine, ithalatçıya, “küçük piyasa müdahalelerine” ne kadar döviz satıldığının ve ihracatçıdan, KKM ile YUVAM hesaplarından ne kadar döviz alındığının şeffaf olarak açıklanması artık gerekli.

Bu konuda şeffaflık niyeti yoksa da TCMB bir açıklama yaparak bu verileri artık paylaşmayacağını ilan etmeli.

Bu verilerin açıklanma sıklığından rahatsız olunuyorsa o zaman sıklığı azaltmak ve buna uygun raporlama yapmak da mümkün.

Kronometreyi 80.dakikada durdurup ardından çok şeffaf olduğunu iddia etmek ise mümkün değil.]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 20 Dec 2023 04:40:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/hafize-gaye-erkan-ttpx.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AKP İzmir’i bu kez kazanabilir mi?</title>
                <category>YORUM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/akp-izmiri-bu-kez-kazanabilir-mi-730</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/akp-izmiri-bu-kez-kazanabilir-mi-730</guid>
                <description><![CDATA[AKP İzmir’i bu kez kazanabilir mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>İzmir, 2019</strong><strong>’</strong><strong>a kıyasla çok daha renkli ve rekabetçi bir seçime doğru yol alıyor. İYİ </strong><strong>Parti</strong><strong>’</strong><strong>nin İzmir</strong><strong>’</strong><strong>de aday gösterecek olması, düz bir matematiksel hesapla, </strong><strong>“</strong><strong>CHP</strong><strong>’</strong><strong>nin kaybetmesine yol açar mı</strong><strong>?</strong><strong>” sorularını da beraberinde getirdi. İzmir</strong><strong>’</strong><strong>de 2004</strong><strong>’</strong><strong>ten beri devam eden ve İzmir</strong><strong>’</strong><strong>in ülkenin en muhalif kenti haline getiren alışkanlık, giderek derinleşerek sürüyor: AKP karşıtlığı ve hayat tarzı savunusu.</strong>

Türk siyasetini 21 yıldır domine eden, genel ve yerel seçimlerde kesintisiz şekilde birinci parti olan AKP için İzmir, seküler kesimin en güçlü olduğu büyükşehir olması bakımından sembolik bir anlam taşıyor. İzmir’de girdiği dört yerel seçimden de yenilgiyle çıkan AKP, 2024 yerel seçimine ise hiç olmadığı kadar iddialı giriyor. Muhalefetteki bölünmüşlüğün derinleşmesi, Cumhur İttifakı’nda ise herhangi bir bölünme olmaksızın yola devam edilmesi, AKP için İzmir’i, en azından bir ihtimal olarak, ilk kez bu kadar mümkün kılmış görünüyor. En azından AKP tarafındaki algı bu yönde. Peki, istatistikler ve tarih, bize bu konuda neler söylüyor? Kentin güncel dinamikleri bu beklentiye nasıl yanıt veriyor? Gelin bu sorulara biraz yakından bakalım.

<strong>SON 24 YILIN B</strong><strong>İZE SÖ</strong><strong>YLED</strong><strong>İĞİ</strong>

İzmir’i 1999 yılından bu yana kesintisiz olarak sosyal demokratlar yönetiyor. Hatta biraz daha geriye gidersek, 1973-2023 arası dönemin, yani son 50 yılın 36 yılında İzmir’i sosyal demokrat başkanların yönettiğini görebiliyoruz. İki dönemlik Burhan Özfatura (1984-1989 ve 1994- 1999) ve askeri yönetimin atadığı belediye başkanları (1980-1984) hariç, İzmir’de CHP’li, SHP’li ve DSP’li başkanlar görev yaptı.

2004 yerel seçimi, AKP’nin İzmir’deki ilk sahne alışıydı. Kasım 2002’de tek başına iktidara gelmiş ve ülke genelinde desteğini arttırarak giderek daha popüler hale gelmiş bir parti olarak AKP, ilk kez yerel seçimlere giriyordu. Partinin İzmir’de nasıl bir performans göstereceği merak konusuydu. Seçim sürecince siyasal İslamcı değil, muhafazakâr demokrat/merkez sağ bir çizgide olduğunu ve laik değerlerle barışık olduğunu vurgulayan ve hatta Demokrat Parti’nin tarihsel devamı olduğunu ileri süren AKP, İzmir’de beklediğini bulamıyor ve AKP adayı Taha Aksoy, seçimi kazanan CHP’li Ahmet Piriştina’nın yaklaşık 15 puan gerisinde kalarak %32 civarında oy alabiliyordu. Anlaşılan İzmir, AKP’nin ortaya koyduğu yeni hikâyeye ikna olmamış, tercihini yine sosyal demokratlardan yana kullanmıştı. Bu bağlamıyla AKP’nin İzmir’le ilişkisinin gergin olacağına dair ilk somut işaret, 2004 yerel seçimiydi. Kent, AKP’nin anlattığı merkez sağ anlatısına ikna olmadığı gibi, partinin siyasal İslamcı bir ajandası olduğundan şüpheliydi.

2009 yerel seçimi, İzmir-AKP ilişkisi bakımından hareketli bir sürecin sonrasına tekabül ediyordu. Nitekim 2004-09 arası süreçte İzmir, Cumhuriyet mitinglerinin ve AKP karşıtı büyük gösterilerin yapıldığı en önemli kent haline gelmiş, muhaliflerin kalesi ve simgesi olmuştu. Bu iklim altında girilen yerel seçimlerde AKP’nin adayı Taha Aksoy, CHP’li Aziz Kocaoğlu’nun yaklaşık 26 puan gerisinde kalarak %30 civarında oy alıyor ve 2004’tekinden çok daha kötü bir sonuç elde ediyordu. 2009 yerel seçiminde CHP, AKP’yi İzmir’den adeta silmişti.

2014 yerel seçimi ise, Gezi Direnişi’nin ardından gerçekleşen ilk yerel seçim olması bakımından önemliydi. Bu dönemde ülkedeki kutuplaşma iklimi derinleşmiş ve AKP, dindar ve muhafazakâr sağ seçmeni arkasında konsolide etmeye dönük daha agresif bir tutum içerisine girmişti. Dolayısıyla İzmir’de başarı elde etmek, AKP açısından daha önemli ve sembolik hale gelmişti. Bu şartlar altında Erdoğan, partinin önde gelen isimlerinden, eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ı aday göstererek İzmir’de iddialı oldukları mesajını veriyordu ki Yıldırım’ın AKP’nin icraatçı yönünü gösteren isimlerden biri olması, iktidarın İzmir’e dönük icraat ve yatırım iddiasını en üst perdeden göstermesi olarak okunabilir. Nitekim Aziz Kocaoğlu’nun üçüncü dönemi olması nedeniyle İzmirlilerde oluşan Kocaoğlu yorgunluğu ve Binali Yıldırım’ın arkasında iktidar desteği olduğunu her fırsatta hissettirip icraat odaklı bir kampanya yürütmesi gibi nedenlerle AKP, İzmir’deki oy oranını kayda değer oranda arttırarak %35,9 gibi bir orana ulaşmayı başardı. AKP, bu oy oranıyla İzmir’deki psikolojik oy sınırını aştığını düşünüyordu. Bununla birlikte Yıldırım da Taha Aksoy’la aynı kaderi paylaşarak bu seçimi kaybediyor ve Kocaoğlu’ndan tam 14 puan fark yiyordu.

3 seçim yenilgisinin ardından girilen 2019 yerel seçimi, AKP’nin İzmir’de en iddialı girdiği yerel seçim olarak görülebilir. AKP adayı Nihat Zeybekçi’nin Cumhur İttifakı adayı olarak girdiği ve MHP’nin aday göstermediği bu seçim, son dört yerel seçimde AKP’nin %38,7 ile en fazla oy aldığı seçim olurken, aynı zamanda AKP adayının CHP adayından en fazla fark yediği (tam olarak %20) seçim olarak da kayıtlardaki yerini almıştır. AKP açısından 2019 yerel seçimi, partinin İzmir’deki potansiyelinin %40’ı zorlayabileceğini göstermesi bakımından anlamlı olmuştur. Nitekim AKP’li siyasilerin 2024’ten bu kadar umutlu olmalarındaki temel sebeplerden bir tanesi de, 2019’da ortaya koydukları performans.
<blockquote><strong>Ne zaman ki günün birinde AKP iktidarı kaybeder ve Türkiye normalleşmeye başlar, belki o zaman İzmir</strong><strong>’</strong><strong>de merkez sağ partiden bir adayın şansı olabileceğini konuşmaya başlayabiliriz. 2024’ün ise böyle bir dönemi işaret etmediği kesin.</strong></blockquote>
<strong>2024’Ü </strong><strong>BEKLERKEN: AKP, </strong><strong>İZMİ</strong><strong>R KALES</strong><strong>İNİ </strong><strong>BU KEZ FETHEDEB</strong><strong>İLİ</strong><strong>R M</strong><strong>İ</strong><strong>?</strong>

Bu soruya net bir yanıt verebilmek için, birkaç veriyi yan yana getirip birlikte okumak gerekiyor. Söz gelimi son cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda İzmir’de Erdoğan %31,48 alırken, ikinci turda %32,87 civarında oy almış. Öte yandan 2023 genel seçiminde Cumhur İttifakı bir bütün olarak İzmir’de %31 civarında oy alırken, Millet İttifakı %52 oy almış. 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde ise Erdoğan %32,9 alırken, genel seçimde Millet İttifakı %52,9, Cumhur İttifakı ise %34,9 civarında oy almıştı.

O halde kabaca bir çerçeve çizecek olursak, İzmir’de Millet İttifakı’nın %50-55 bandında, Cumhur İttifakı’nın ise %30-35 bandında olduğunu söylemek mümkün. Bunun 2-3 puanlık bir sapma içerebileceğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. 2024 yerel seçimlerinde İzmir bağlamındaki kritik mesele, İYİ Parti’nin 81 ilde seçimlere kendi adayıyla girmeye karar vermesi ve dolayısıyla İzmir’de de Ümit Özlale’yi aday göstererek şimdiden seçim kampanyasına başlaması. Bu durumun yukarıdaki özetlediğim matematiksel dengeyi CHP aleyhine bozup, AKP’li bir adayın aradan sıyrılmasına yol açabileceğine dönük endişeler var.

Ümit Özlale, İYİ Parti’nin içerisinde çoğu kez “sosyal demokrat eğilimli” olarak tanımlanan, partinin önde gelen merkezci isimlerinden bir tanesi ve bu yönüyle de İzmir’in dokusuna oldukça uygun bir isim. Peki, Özlale’nin seçimi kazanma ya da CHP’de ciddi anlamda oy kayması yaratarak AKP’nin kazanmasına neden olma ihtimali var mı?

İYİ Parti’nin İzmir’de girdiği iki genel seçim bulunuyor. 2018 genel seçiminde %10,8 oy alabilen İYİ Parti, 2023’te ise %11,65 civarında oy almıştı. Bu iki sonuç, İYİ Parti’nin İzmir’deki gücü ve ağırlığı hakkında biraz fikir veriyor. Seçimde Özlale’nin kazanması matematiksel ve siyasal olarak epey zor bir ihtimal olduğu için, daha çok Özlale’nin alacağı oyların, CHP’yi AKP’nin gerisine düşürme riskine sahip olup olmadığına odaklanmak elzem. Bu bağlamda İzmir’deki seçim dinamiklerini üç maddede değerlendirmek ve analizi buradan kurmak mümkün:
<ol>
 <li>İzmir’deki İYİ Parti’nin tabanının CHP’ye oy verme alışkanlığı olan bir taban olması ve bu tabanda AKP karşıtlığının yüksek olması.</li>
 <li>İzmir’in, Türkiye’deki kutuplaşma ortamının yoğun hissedildiği ve dolayısıyla AKP karşıtlığının güçlü olduğu, bunun pek çok şeyin önüne geçtiği, oy verirken belirleyici olan bir kent olması.</li>
 <li>CHP’nin büyük bir ihtimalle yeni bir adayla İzmir’de yeni bir heyecan yaratmaya çabalamayı planlaması.</li>
</ol>
Dolayısıyla İzmir’de 2024 yerel seçimleri salt yerel dinamiklerle değil, tıpkı daha önceki yerel seçimlerde olduğu gibi, daha çok genel siyasetin seyri ve yaygın siyasal kutuplaşma ekseniyle şekillenecek gibi duruyor. Başka bir deyişle İzmir halkı, öncelikli motivasyonla “laikliğe ve seküler hayat tarzına” oy vermeye devam edecek. Bir diğer etkileyen faktör ise, CHP’nin yeni bir genel başkanla ve yeni bir yönetimle yola devam ederek değişim sürecine girmesi, İzmir’de büyük bir ihtimalle yeni bir ismin aday gösterilecek olması, CHP’nin İzmir’deki mental ve politik yorgunluğunu silkeleyecek ve İYİ Parti’ye oy kaymasını minimum düzeyde tutabilecek en önemli faktörlerden.

İYİ Parti’nin tek başına seçime girme kararının partide yarattığı yaygın kırılganlık ve bölünme işaretleri de İYİ Parti’yi İzmir’de daha zayıf bir performans göstermeye itecek. “Oyları bölen” ve “İzmir’in AKP’ye geçmesi riskine sebep olan” bir özne olarak İYİ Parti’nin pek çok İzmirli İYİ Parti seçmeninde hayal kırıklığı yarattığını tahmin etmek ve bu hayal kırıklığının CHP’ye oy olarak döneceğini öngörmek de güç değil.

Sonuç itibariyle İzmir, 2019’a kıyasla çok daha renkli ve rekabetçi bir seçime doğru yol alıyor. İYİ Parti’nin İzmir’de aday gösterecek olması, düz bir matematiksel hesapla, “CHP’nin kaybetmesine yol açar mı?” sorularını da beraberinde getirdi. İzmir’de 2004’ten beri devam eden ve İzmir’in ülkenin en muhalif kenti haline getiren alışkanlık, giderek derinleşerek sürüyor: AKP karşıtlığı ve hayat tarzı savunusu. Bu gerçeklik, ülke genelinde iktidarın pompaladığı siyasal İslamcı baskıdan ve kutuplaşma arzusundan bağımsız değil, bir etki-tepki ilişkisi söz konusu.

Daha açık ifade edeyim: Ne zaman ki günün birinde AKP iktidarı kaybeder ve Türkiye normalleşmeye başlar, belki o zaman İzmir’de merkez sağ partiden bir adayın şansı olabileceğini konuşmaya başlayabiliriz. 2024’ün ise böyle bir dönemi işaret etmediği kesin.]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 19 Dec 2023 04:25:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/thumbs_b_c_4b1c73b2b4ddd712617073e3fdaf7deb.jpg"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
