<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Genel kanı neyse onu yaşıyoruz</title>
                <category>YARGI KRİZİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/genel-kani-neyse-onu-yasiyoruz-2-995</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/genel-kani-neyse-onu-yasiyoruz-2-995</guid>
                <description><![CDATA[Genel kanı neyse onu yaşıyoruz]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Güçlü devletler güçlü kurumlarla var olur. Hem Anayasa Mahkemesi</strong><strong>’</strong><strong>ni yıpratması süreci hem de Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong><strong>’</strong><strong>nin açıklamalarının üzerine yargı organlarının adaleti tesis edeceğine dair inancı</strong><strong>n zay</strong><strong>ıflaması toplumda ciddi bir adaletsizlik hissi uyandırmıştır.</strong>

Tarafsız hukukçuların bir araya gelip “doktrinde bir tartışma olmaksızın” aynı fikirde olduğu nadir konular olur. Bunun sebebi hukuk denilen kurallar bütününün, muhteviyatındaki bazı normların uygulanması açısından sübjektiflik yaratmasıdır. Subjektif alan sebebiyle, hakimlerin takdir yetkisi de bulunmaktadır. Bu durum içtihatta ve doktrinde farklılıklar oluşmasına sebebiyet vermektedir. Ancak bazı kurallar vardır ki suyun 100 santigrat derecede kaynaması gibi net ve kesin kabul edilmekte; “sistem” bu kurallar bütününün üzerine inşa edilmektedir.

Gibi dizisinde yer bulmuş “<em>Gerçeklerin bir kıymeti yok ki, genel kanı neyse onu yaşıyoruz.”</em> göndermesini yazının başlığı olarak seçmem de tam olarak bu durumdan kaynaklıyor. “Gerçekler” onu inkâr edenler için bile kesin ve net iken, bugün yaşadığımız düzen bu gerçeklere uygun düşmüyor.

Can Atalay, Gezi Parkı davasında 18 yıl hapis cezasına mahkûm edildikten sonra henüz cezası kesinleşmeden 14 Mayıs'ta yapılan 28. Dönem Milletvekili Genel Seçimi’nde Türkiye İşçi Partisi’nin Hatay milletvekili seçilmiştir. Atalay'ın, milletvekili seçilmesi nedeniyle hakkındaki yargılamanın durması ve tahliye edilmesi talebiyle yaptığı başvuruyu Yargıtay 3. Ceza Dairesi reddetmiştir. Bunun üzerine seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının, tahliye talebinin reddedilmesi nedeniyle de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru yapmıştır.

Milletvekili seçilmesinin üzerinden bir süre geçmesiyle Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Can Atalay'a verilen 18 yıl hapis cezasını onamıştır. Anayasa Mahkemesi de mevcut başvuruyu kabul ederek oy çokluğuyla 25 Ekim 2023 günü Can Atalay'ın "seçilme hakkı" ile "kişi hürriyeti ve güvenliği" haklarının ihlal edildiğine hükmetmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin ilgili kararı Gezi Parkı davasına bakan ve hükmü veren İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmiştir. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi de Anayasa Mahkemesi’nin kararın uygulanmaktan kaçınıp dosyayı Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ne göndermiştir.

<strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi 08.11.2023 günü Anayasa Mahkemesi</strong><strong>’</strong><strong>nin 25.10.2023 karar tarihli </strong><strong>“</strong><strong>Seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ve kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin yargılamanın yenilenmesine” dair kararına uymayarak skandal bir karara imza atıp aynı kararla Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunulmasına hükmetmiştir. </strong>

Akabinde Yargıtay 3. Ceza Dairesi adına Yargıtay Başkanlığınca yapılan basın açıklamasında aynı ifadeler tekrarlanarak benzeri bir açıklama ile aynı gün Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamalara eş bir anayasa değişikliğine ihtiyaç olduğuna değinilmiştir. Kamuoyunda bu durum “Yargı Darbesi” olarak adlandırılmıştır.
<h3><strong>Kİ</strong><strong>M NE DED</strong><strong>İ</strong><strong>?</strong></h3>
Anayasa Mahkemesi Eski Başkanı Haşim Kılıç: “Yargıtay bu kararıyla hem TBMM’nin hem de AYM’nin yetki alanına müdahale ederek haddini aşmıştır. AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunma kararı 'akıl tutulması'. Bunun altında birikmiş bir öfke var.” dedi.

&nbsp;

<img class="alignnone size-medium wp-image-96572" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/01/ikinci_resim_hasim_kilic-1-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" />

Türkiye Barolar Birliği söz konusu kararı “<em>Anayasal düzene karşı açık bir başkaldırı</em>” olarak değerlendirdi. İlgili daire için görevden el çektirmeye davet talebiyle Yargıtay Yüksek Disiplin Kurulu’na başvurdu. Türkiye Barolar Birliği ve Ankara Barosu'nun çağrısıyla avukatlar, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunmasını protesto etmek için Sıhhiye Adliyesi’nden Ahlatlıbel’de bulunan Yargıtay’a yürüdü.

&nbsp;

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, anayasal düzene karşı Erdoğan liderliğinde bir kalkışma olduğunun anlaşıldığını söyledi.<a href="https://www.politikyol.com/chp-lideri-ozgur-ozelden-yargidaki-can-atalay-krizine-iliskin-aciklama-halkin-iradesine-karsi-erdogan-liderligiyle-bir-kalkisma/" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>

TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz <em>“</em><em>Yargı</em><em>tay 3. Dairesi</em><em>’</em><em>nin bu kararı ülkemizde </em><em>‘</em><em>Hukukun </em><em>Ü</em><em>stünlüğü’ ilkesinin fiilen kalkmış olduğunun göstergesidir. </em><em>Ü</em><em>lkemiz hukukun asgari normlarının dahi çiğnendiği bir keyfiyet rejimi altında yönetilmektedir.”</em> açıklamasını yaptı.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı “<em>Yazık, çok yazık</em>” şeklinde tepki gösterdi.

Şamil Tayyar: Yargıtay 3.Ceza Dairesi’nin AYM kararına ‘<em>uymama</em><em>’ </em><em>iradesi, hukuki değildir</em>, dedi.

AK Parti Artvin Milletvekili Faruk Çelik ise '367 Krizi'ni hatırlattığı mesajında Yargıtay'ı 'hukuk içinde' kalmaya davet etti.<a href="https://sputniknews.com.tr/20231109/yargi-tarihinde-bir-ilk-ak-partinin-onemli-isimlerinden-anayasa-mahkemesinin-taninmamasina-tepki-1077219855.html" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu “<em>Bu mütalaa bir operasyondur, AYM</em><em>’</em><em>nin kararını geçersiz ve değersiz kılmaya yönelik bir yargı darbesi girişimidir.”</em> dedi.<a href="https://www.gercekgundem.com/guncel/yargitay-mutalaasi-aymyi-cignedi-anayasa-profesoru-kaboglu-bu-mutalaa-bir-operasyon-bir-yargi-darbesi-girisimidir-440662" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>

Abdulhamit Gül, sosyal medya platformu X’teki hesabından yaptığı açıklamada<a href="https://twitter.com/abdulhamitgul/status/1722342535459123300" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> şu ifadeleri kullandı: "<em>Yüksek yargı mercileri arasındaki çatışma görüntüsü, hukuk devleti ve mülkün temelinde yer alan adalet duygusu için endişe vericidir.”</em>

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Yargıtay'ın Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararı tanımamasına ilişkin, "<em>Bunun bir devlet krizi, Anayasa krizi olduğuna inanıyorum. Sayın Erdoğan, bir anayasa değişikliği için şayet böyle bir kavga üzerinden altyapı hazırlamakla ilgili adımlar atmışsa, onun yol vermesi söz konusuysa bu çok tehlikeli, son derece yanlış bir konu. Kendisinin ve ona bu konuda akıl verenlerin aklını başına alması lazım</em>" dedi.<a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/aksenerden-aym-sorusuna-yanit-bunun-bir-devlet-krizi-olduguna-2140330" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 10.11.23 günü Ankara'da yaptığı konuşmada "<em>Biz tartışmada taraf değil hakem konumundayız</em>" dedi. Erdoğan, Türkiye'de yargı kurumlarının kararlarının da tartışılabileceğini, yüksek mahkemeler dahil hiçbir organ ve kurumun eleştirilemez olmadığını söyledi. "<em>Gerekirse anayasa ve yasa değişiklikleri dahil tüm yöntemleri kullanarak, tekrar böyle bir tartışmanın ortaya çıkmaması için gerekenleri yapacağı</em><em>z" </em>diyen Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: "<em>Yargının iki kurumu arasındaki yetki tartışmasının çözüm yeri anayasadır, yasalardır. Ancak mevcut anayasamız ve yasalarımız, bu konuda yetersiz kalmaktadır</em>."
<blockquote><strong>Yargı sisteminin iç tutarlılığının ortadan kalkmasına sebep olmak yalnızca hukuki bir sıkıntı yaratmamakta, aynı zamanda devletin tepeden tırnağa bütün kurumlarını da zayıflatmaktadır.</strong></blockquote>
Cumhurbaşkanı Erdoğan Özbekistan dönüşü uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlarken, Yargıtay kararı ile ilgili sorulan soruya şöyle yanıt vermişti: "<em>Her </em><em>şeyden önce Yargıtay'ın bir yüksek mahkeme olduğunu herhalde kimse inkâr edemez. Anayasa Mahkemesi bu noktada maalesef birçok yanlışları da arka arkaya yapar hâle geldi. Bu da bizi ciddi manada üzmektedir. Şu an itibarıyla Yargıtay'ın aldığı karar asla bir kenara atılamaz, itilemez</em>."<a href="https://t24.com.tr/haber/erdogan-turkiye-dun-gardirop-ataturkculeri-bugun-de-sosyal-medya-ataturkculeri-olarak-ifade-edebilecegimiz-kesimden-cok-cekmistir" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>.

<img class="alignnone size-medium wp-image-96573" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/01/dorduncu_resim_rte-1-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" />

AK Parti içinde Yargıtay'ın kararlarını eleştirenlere değinen Erdoğan, "<em>Yanlış yapıyorlar"</em> diyerek, "<em>Bizim birimiz hepimiz, hepimiz birimiz anlayışıyla hareket etmemiz lazım. Buralarda kalkıp da birilerine şirin görünmenin anlamı yok."</em> şeklinde bir ifade kullanmıştır.

<strong>2017 Referandumu ile hayatımıza giren Tü</strong><strong>rk tipi ba</strong><strong>şkanlık sistemi işte tam olarak böyle bir duruma yol açmaktadır. Ortada yargı birliği kalmamış, bir kurum uygulamayla tamamen işlevsiz hale getirilmek istenmişken dahi partili cumhurbaşkanı bu kriz karşısı</strong><strong>nda parti </strong><strong>üyelerinin farklı fikirlerde olmaları konusunda konuşmaktadır. Cumhurbaşkanı, devlet krizine dair tespitlerde bulunurken partisindeki fikir ayrılıklarını öncelemektedir.</strong>

Kimilerince bir önemi olmadığı öne sürülen devlet/hükümet ayrımı, kurumsallaşmış demokrasilerde işte bu nedenle değerlidir.
<h3><strong>ANAYASA MAHKEMESİ </strong><strong>KARARLARININ BA</strong><strong>Ğ</strong><strong>LAYICILI</strong><strong>ĞI</strong></h3>
Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını uygulamama şeklinde bir yetkisi yoktur. Yargıtay’ın bu kararı “değerlendirme” yetkisi de yoktur. Anayasa Mahkemesi bir karar verirse Yargıtay bu kararı <em><u>uygulamak zorundadır</u></em>.

Yargı sisteminin iç tutarlılığının ortadan kalkmasına sebep olmak yalnızca hukuki bir sıkıntı yaratmamakta, aynı zamanda devletin tepeden tırnağa bütün kurumlarını da zayıflatmaktadır. Ek olarak, yaşanan hak ihlalinin nasıl ortadan kaldırılabileceğine dair -AYM’nin Can Atalay kararında olduğu gibi- yeterince açık anayasa hükmünün mevcudiyetine rağmen sanki bir takdir alanı varmışçasına kanunların emrettiği yetki ve kuralların dışına çıkan yetkililerin şahsi sorumluluğu da doğmaktadır. Bu nedenle 14 Kasım 2023 günü İstanbul Barosu mensubu <strong>3.235 </strong>avukat tarafından ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur.<a href="https://www.istanbulbarosu.org.tr/HaberDetay.aspx?ID=18420&amp;Desc=Yarg%C4%B1n%C4%B1n-Hakemli%C4%9Fe-De%C4%9Fil,-Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1z-ve-Tarafs%C4%B1z-Olmaya-%C4%B0htiyac%C4%B1-Vard%C4%B1r" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>
<blockquote><strong>Yargıtay'ın son inceleme mercii olduğu iddiası bireysel başvuru usulü bakımından geçersizdir çünkü Yargıtay olağan kanun yollarının son inceleme merciiyken Anayasa Mahkemesi de en nihayetinde yüksek yargıya dahil olup yargılamanın yenilenmesi kararı da verebilecek bir organdır.</strong></blockquote>
<em>“</em><em>Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.</em><em>
</em><em>anayasa hükümlerinden hiçbiri, devlete veya kişilere, anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sını</em><em>rland</em><em>ırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.</em><em>
</em><em>bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, </em><strong><em><u>kanunla</u></em></strong><em> düzenlenir</em>.”

Anayasa’nın 14. Maddesinin yukarıdaki hükmünden de anlaşılacağı üzere anılan hallerde uygulanacak yaptırımlar hakkında “kanunla düzenlenme” şartı getirilmiştir ki zaten Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay arasındaki çatışmanın temellerinden birini de bu oluşturmaktadır.

Keza Anayasa’nın 13. maddesinde “<em>Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak </em><strong><em><u>kanunla</u></em></strong><em> sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz</em>.” hükmü yer almaktadır. Bu maddenin lafzı da Anayasa Mahkemesi kararını bir kez daha doğrulamaktadır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin ilgili kararı (daha önceki kararlarında Meclis’e bu konuda kanun çıkarılması gerektiğine yer vermişse de bu kararın yerine getirilmemiş olması da göz önünde tutulduğunda) yerindedir.
<h3><strong>KARARIN S</strong><strong>İYASİLİĞİ</strong></h3>
Yargıtay'ın son inceleme mercii olduğu iddiası bireysel başvuru usulü bakımından geçersizdir çünkü Yargıtay olağan kanun yollarının son inceleme merciiyken Anayasa Mahkemesi de en nihayetinde yüksek yargıya dahil olup yargılamanın yenilenmesi kararı da verebilecek bir organdır.

Aynı zamanda, Yargıtay’ın mevzubahis kararında ve sonrasında yapmış olduğu basın açıklamasında oldukça sert ifadeler mevcuttur. Örneğin “Hiçbir devlet varlığına kasteden bir suçu işlemiş kimsenin dokunulmazlığını kabul etmez” ifadesinin mütalaada yer alması Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin vermiş olduğu kararda düşman ceza hukukunun hâkim anlayış haline geldiğini düşündürmektedir. Bu ifade Anayasa Mahkemesi’nin 25.10.2023 tarihli kararında 14. maddenin öngörülebilirliği ile ilgili tespitini bir kez daha doğrular niteliktedir. Kararda yer verilen ifade Can Atalay’ın milletvekili seçildiği dönemde henüz kesinleşmiş bir cezası olmadığı da hesaba katılırsa masumiyet karinesine ilkesini ihlal etmektedir.

Adım adım ilerleyecek olursak, Can Atalay’ın hakkında henüz kesinleşmemiş ve son bulmamış bir yargılama varken (yani hukuken halen suçlu değilken!) milletvekili seçilmesi anında Yargıtay’ın “Hiçbir devlet varlığına kasteden bir suçu işlemiş kimsenin dokunulmazlığını kabul etmez” mütalaası hukuka aykırı bir anlayışın dile getirilmesinden ibarettir. Ortada -seçilme tarihinde- verilmiş bir ceza olmamasına rağmen “hiçbir devlet” karşıdaki kişinin kendisinin varlığına kasteden bir kişi olup olmadığını bilemeyecektir, bu sıfat ancak mahkumiyetin kesinleşmesiyle kazanılmaktadır.

<img class="alignnone size-medium wp-image-96574" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/01/besinci_resim_can_atalay-1-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" />

Bütün bu restleşmelerden sonra 10.11.2023 günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın <em>“</em><em>Biz bu tartışmada hakem konumundayız”</em> açıklaması bile bu kararın siyasi olduğunu göstermektedir çünkü ortada bir görev uyuşmazlığı yoktur, kanuna ve anayasaya aykırı olarak Anayasa Mahkemesi kararını tanımayan Yargıtay 3. Ceza Dairesi kararı vardır. Bununla birlikte aynı gün yine Cumhurbaşkanı tarafından gündeme getirilen “yeni anayasa ihtiyacı” da bu kararın çarpıtmalı bir okumayla iktidar partisi tarafından anayasa değişikliği çağrısı olarak sunulmuştur. Sonrasında Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamalarda da bu anlayış sürdürülmüştür.

<strong><em>Söz konusu başvurunun muhalif bir parti olan Türkiye İşçi Partisi milletvekiline ilişkin olması, Gezi Parkı davası tutukluluğunu ilgilendiriyor olması ve sonrasındaki gelişmeler de kararın siyasi saiklerle verildiğine dair kamuoyunda yaygın kanaat uyandırmıştır.</em></strong>

Yargıtay’ın olaya ilişkin birkaç gün sonra yayınlamış olduğu açıklamasında “(…) anayasal ve yasal çalışmalarda gerekli desteği sağlamaya her zaman hazırdır.” ifadesinin yer alması da ilginçtir. Anayasa Mahkemesi’nin fonksiyon gaspında bulunduğu iddiasıyla sert çıkışlar yapan kararın hemen ardından “Anayasal ve yasal çalışmalar” gerektiğini ifade ederek yasama organının görev alanında bulunan bir konu hakkında Yargıtay Başkanlığınca teşvik edici rol üstlenilmiştir.

Bununla birlikte MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 2021 yılından itibaren çeşitli zamanlarda Anayasa Mahkemesi aleyhine basına yansıyan ifadeleri<a href="https://t24.com.tr/haber/devlet-bahceli-anayasa-mahkemesi-nin-hdp-iddianamesini-iade-karari-milli-vicdanda-hukumsuzdur,942771" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a><a href="https://t24.com.tr/haber/bahceli-mhp-ve-cumhur-ittifaki-14-mayis-secimlerine-tam-olarak-hazirdir-basarmaya-kararlidir,1097443" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a><a href="https://t24.com.tr/haber/bahceli-anayasa-mahkemesi-nin-hdp-li-gergerlioglu-hakkinda-vermis-oldugu-hak-ihlali-karari-terorizme-ortulu-destektir,966395" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> ve Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını her fırsatta gündeme getirmesi de gelinen durumu anlamak adına önemli bir ölçüttür.
<blockquote><strong>Ortada bir fonksiyon gaspı varsa bunu gerçekleştiren Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong><strong>’</strong><strong>dir çünkü defalarca kez tekrarlandığı üzere Anayasa bütün kanunların, yönetmeliklerin ve yargı organlarının vermiş olduğu kararların üzerindedir.</strong></blockquote>
<h3><strong>ORTADA GER</strong><strong>Ç</strong><strong>EKTEN B</strong><strong>İ</strong><strong>R G</strong><strong>ÖREV UYUŞ</strong><strong>MAZLI</strong><strong>Ğ</strong><strong>I VAR MI?</strong></h3>
Öncelikle Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının kesin olduğunu ve bu kararların yargı makamları da dahil bütün makamlar tarafından bağlayıcılığını öngören Anayasa’nın 153. maddesi açıktır. Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karar hiçbir şekilde eleştiriye ve dirence maruz bırakılmaksızın doğrudan uygulanmalıdır. Ancak Yargıtay 3. Ceza Dairesi tabiri caizse hoşuna gitmeyen, içine sinmeyen bir kararla karşılaştığı için bu durumu çok uzun atıflarla süslemiş; birbirini tekrarlayan cümle ve kavramlarla kararı bilerek uzatmış, pek çok mantıksal çelişkiye ve hukuki tespitlerin yanlışlığına da başvurmuş; kararında defalarca kez Anayasa Mahkemesi’nin yetkisini aştığını ve hem Meclis’in hem de diğer yargı organlarının yerine geçerek fonksiyon gaspı yaptığını ileri sürmüştür.

Aslında ortada bir fonksiyon gaspı varsa bunu gerçekleştiren Yargıtay 3. Ceza Dairesi’dir çünkü defalarca kez tekrarlandığı üzere Anayasa bütün kanunların, yönetmeliklerin ve yargı organlarının vermiş olduğu kararların üzerindedir.

<strong>İlgili Yargıtay ilamı ve devamında yayımlanan basın açıklaması, kasıtlı olarak uzatılmış ve bağlamından koparılmış kararla birlikte değerlendirildiğinde toplumda açıkça siyasi bir ajanda neticesinde bu kararın verildiği intibası uyandırmaktadır. Bu durum da ne yazık ki hukuk devleti inancı ve hukukun üstünlüğü ilkesini gölgelemektedir. </strong>

Ancak bu durum özetle, kurumlar arasındaki görev uyuşmazlığı şeklinde lanse edilse de aslında bundan çok daha fazlasıdır. Böyle siyasi kararlarla Anayasa’nın askıya alınması ve herkesin gözü önünde bir kişinin hak ihlallerine uğramasına müsaade edilmesi şüphesiz ki hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Bu durum yalnızca hak ihlaline uğradığı tespit edilen Can Atalay’ı değil, toplumun tamamını etkilemektedir. Bu nedenle de karar sonrasında ciddi bir toplumsal tepki ile karşılaşıldı.
<h3><strong>TOPLUMDAKİ </strong><strong>YANSIMALARI NE OLDU? </strong></h3>
<em>Güçlü devletler güçlü kurumlarla var olur.</em> Hem Anayasa Mahkemesi’ni yıpratması süreci hem de Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin açıklamalarının üzerine yargı organlarının adaleti tesis edeceğine dair inancın zayıflaması toplumda ciddi bir adaletsizlik hissi uyandırmıştır. Kurumlarımızın aşındırılması ve kanunla kurulmuş bir yargı merciinin işlevsizleştirilmesi pahasına bile olsa programlarını önceleyen davranışlarda bulunanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisine telafisi imkânsız zararlar vermektedir.

Adalete olan inanç kırılgandır, bir ya da birkaç hakkaniyetsiz karar ile dahi hemen incinebilmektedir. Can Atalay gibi göz önündeki dosyalarda hakkaniyetli olmayan, anayasaya aykırılık yaratan, hukuka aykırı kararlar verilmesi kamu vicdanını derinden yaralamaktadır. Öyle ki, bu kararlara artık aşina hale gelmiş bir vatandaşın yaşadığı ülkede hukuk güvenliğinin olmadığı yönünde bir tespitle kaygılanması normaldir. Bu inanca sahip kimselerin çoğunluk olduğu toplumlarda ise kanunla kurulmuş, meşru devlet organlarının “kredibilite”si de ne yazık ki artış gösteremez.

Bu hükümle Can Atalay’ın seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı engellendiği gibi aynı zamanda Hatay’da Can Atalay’ın Meclis’e girmesi için oy veren 75.719 kişinin de seçme hakkını ve iradeleri hiçe sayılmıştır. Depremzede vatandaşların, şehirlerini terk etmemek ya da başka bir şehirde yaşıyorken dahi yalnızca seçmen iradelerini ortaya koyabilmek amacıyla oy veren kişilerin temsiliyetinin hukuksuz bir biçimde yok sayılması kamu vicdanını derinden yaralamıştır.
<h3><strong>PEKİ </strong><strong>YA FONKS</strong><strong>İ</strong><strong>YON GASPI?</strong></h3>
6216 sayılı Kanun'un “Kararlar” başlıklı 50. maddesi: <em>''Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez. Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için <strong>yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir.</strong> Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. <strong>Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesi</strong></em><strong><em>’</em></strong><strong><em>nin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.</em></strong><em>”</em> hükmünü dahi “<em>Bu itibarla, Anayasa Mahkemesi kendisini yüksek mahkemeler üzerinde süper bir temyiz mercii olarak görmemeli, temyiz mahkemeleri olan ve kendisi gibi yüksek mahkeme konumunda bulunan Yargıtay ile Danıştay kararlarını, yeniden yargılama görüntüsü altında dosyanı</em><em>n esas</em><em>ına da girip, bozmak suretiyle kendi görev ve yetkilerine yasal dayanaktan yoksun olarak gereğinden fazla ve yetkisini aşacak şekilde anlam yüklememelidir</em>.” şeklinde yorumlamıştır. Bir paragraf öncesinde yer verdiği kanunun açık hükmünü <u>yanlış</u> bir şekilde yorumlayan Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin verdiği karar tutarsızlık barındırmaktadır. Bu tutarsızlık mesleki bilgi ve birikimi az, alelade birinin kaleminden çıkmamış, aksine kasıtlı olarak yaratılmıştır. Post-truth kavramının örneklendirmiş halidir.

“<em>Hangi suç tiplerinin Anayasa'nın 14. maddesinde sayılan durumlardan olduğu açıkça belirtilmemiş; bu konu, soruşturma ve kovuşturma makamlarının takdir yetkisine bırakılmıştır. (Enes Öner, 1982 Anayasası ve Mahkeme Kararlarında Yasama Dokunulmazlığı Sorunu, Yüksek Lisans Tezi, Bahçeşehir </em><em>Ü</em><em>niversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2021, s. 65) Anayasa'nın 14. maddesinde bir suç ihdas edilmemiş olması ve soyut bir tanımlama yapılmış olması, Anayasa koyucunun bilinçli bir tercihinin ürünü olup; bu madde, her somut olayda ilgili milletvekiline atılı suçun ve gerçekleştirilen fiilin ağırlığının, soruşturma makamı ile derece ve temyiz mahkemeleri tarafından değerlendirilmesine imkan tanımaktadır.</em> ” atfı yapılmıştır.

Anayasa’nın 14. maddesindeki kanunla düzenlemesi gerektiği ifadesini görmezden gelerek bir yüksek lisans tezinden alınan bir cümle ile bu madde hakkında soruşturma ve kovuşturma makamlarının takdir yetkisinin bulunduğu iddia edilemez. İddia edilmesi de kanunilik ilkesine ters düşerek Anayasa’ya -açıkça- aykırı hareket etmek anlamına gelmektedir. Keza, Anayasa’nın 14. maddesindeki kanunla düzenleme şartının yanı sıra Anayasa’da 13. madde ile temel hak ve hürriyetlerin yalnızca kanunla sınırlandırılabileceğini vurgulamıştır. Bu yüzden 14. madde olduğu gibi 13. madde açısından da bireyin temel hak ve hürriyetine ilişkin kanuni düzenlemenin olmadığı hususlarda, soruşturma ve kovuşturma makamlarının takdir yetkisinin bulunması mümkün değildir.

Yine Yargıtayın 3. Ceza Dairesi’nin ilgili kararında “<em>Bir Anayasa ya da kanun hükmünün kazuistik şekilde düzenlenmemiş olması, soyut şekilde o normun belirlilik ilkesine aykırılı</em><em>k te</em><em>şkil ettiği ve öngörülebilir olmadığı anlamına gelmez. Hakeza ilgili Anayasa hükmünün düzenlenme şeklinden dahi somut bir suç listesi sayılma yolunun tercih edilmediği, ortalama bir hukuk bilgisi ile anlaşılmaktadır</em>.” çıkarımı bulunmaktadır.

Bu zorlama tespit fahiş bir hatayı bünyesinde barındırmaktadır. Şöyle ki, anayasanın kazuistik olup olmaması olaya ilgilenecek hukukla alakalı bir durum değildir. Anayasamızın soyut ve çerçeve anayasa şeklinde düzenlenmesi uyuşmazlık konusu dahi oluşturmamaktadır. Burada Anayasa’nın da Anayasa Mahkemesi’nin de işaret ettiği konu <strong>“</strong><strong>kanunla düzenlenmesi gereken bir konu hakkında henüz kanun yapılmamış olması”</strong>dır. Dolayısıyla konunun Anayasa ya da anayasacılık ile uzaktan yakından ilgisi bulunmadığı gibi fonksiyon gaspı yaratıldığına dair de en ufak emare yoktur. Türk Ceza Kanunu’nun 309. ve sonraki maddelerine tahdidi bir hüküm eklenmedikçe bu durumun kanunilik ilkesine aykırılık yaratacağının tespiti tabi ki de anayasal yargı organınca yapılabilir. Bu nedenle bir hukukçu olarak gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki <strong><em><u>Anayasa Mahkemesi üyeleri yalnızca işlerini yapmıştır.</u></em></strong>

Bununla birlikte, “<em>Nitekim, seçimden önce bu madde kapsamında suç işleyen milletvekili, Anayasa'nın 83/2. maddesinde öngörülen yasama dokunulmazlığından yararlanamayacaktır.</em>” incelemesine de yer verilmiştir. Bu karar hükmü de bütün hak ihlallerine ek olarak masumiyet karinesine de aykırılık oluşturmaktadır. Can Atalay’ın Yargıtay’da sonradan kesinleşen dosyasına konu eylemleri her ne kadar 2013’te vuku bulmuşsa da milletvekili seçildiğinde bu suçtan dolayı kesinleşmiş bir cezası bulunmamaktaydı. Bu da Can Atalay’ın hüküm tarihine kadar hukuk önünde masum olduğu anlamına gelmektedir.  Yargıtay 3. Ceza Dairesi üyeleri de milletvekili seçilme yeterliliklerinden olan “Anayasanın 14. maddesi hükmü uyarınca temel hak ve hürriyetlerinden yasaklanmamış olma”nın ancak ve ancak kesinleşmiş bir ceza mahkumiyetiyle mümkün olduğunu çok iyi bilmektedir.

Mütalaa AYM’yi yargısal aktivizm ile itham etmekteyse de aynı zamanda bunun istisnasının kişisel ve siyasi haklar olduğunu da açıklamaktadır. İlgili başvuru zaten kişisel ve siyasi haklara ilişkindir ve bu haliyle bir yargısal aktivizme yöneldiği kabul edilse bile belirtilen istisna kapsamında değerlendirilmesi gerekir.

Yargısal aktivizme dair yapılan atıflar konunun bağlamı ile hiçbir şekilde örtüşmemektedir. Yakın zamanda kaybettiğimiz Ergun Özbudun hocaya atfedilen görüş siyasi tercihlere veya görüşlere dayalı olarak bir yargısal aktivizm eleştirisi olarak değerlendirilebilir. Ancak Anayasa Mahkemesi kararı siyasi tercihlere veya görüşlere değil bir “hukuki değerlendirme”ye dayanmaktadır. Öte yandan kendisine atıf yapılan Prof. Dr. Yusuf Şevki Hakyemez de geçmişte yasama organının işlemlerinin denetimine dair yargısal aktivizm anlamıyla gördüğü bazı kararları eleştirmesine rağmen mevcut kararda ihlal veren çoğunluğun içerisindedir.

Özetle…

- Anayasa Mahkemesi iddia edildiğinin aksine “anayasanın bütünlüğü” ilkesine uygun bir yorum yapmıştır.

- Anayasa Mahkemesi sanıldığının aksine TBMM’nin yetki alanına giren bir karar vermemiş, doğrudan kendi görev sahasında olan konuya dair bir incelemede bulunmuştur.

- Anayasa Mahkemesi hukuki, Yargıtay 3. Ceza Dairesi siyasi bir karar vermiştir.

- Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının eleştiriye, direnmeye, “uymamaya” müsait bir yanı yoktur. Anayasa Mahkemesi’nin ilgili kararı uygulanmalı, yaşanan hak ihlali giderilmelidir.

Öykü Gülsaran, Avukat

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> https://www.politikyol.com/chp-lideri-ozgur-ozelden-yargidaki-can-atalay-krizine-iliskin-aciklama-halkin-iradesine-karsi-erdogan-liderligiyle-bir-kalkisma/

<a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> https://sputniknews.com.tr/20231109/yargi-tarihinde-bir-ilk-ak-partinin-onemli-isimlerinden-anayasa-mahkemesinin-taninmamasina-tepki-1077219855.html

<a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> https://www.gercekgundem.com/guncel/yargitay-mutalaasi-aymyi-cignedi-anayasa-profesoru-kaboglu-bu-mutalaa-bir-operasyon-bir-yargi-darbesi-girisimidir-440662

<a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> https://twitter.com/abdulhamitgul/status/1722342535459123300

<a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/aksenerden-aym-sorusuna-yanit-bunun-bir-devlet-krizi-olduguna-2140330

<a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> https://t24.com.tr/haber/erdogan-turkiye-dun-gardirop-ataturkculeri-bugun-de-sosyal-medya-ataturkculeri-olarak-ifade-edebilecegimiz-kesimden-cok-cekmistir

<a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> https://www.istanbulbarosu.org.tr/HaberDetay.aspx?ID=18420&amp;Desc=Yarg%C4%B1n%C4%B1n-Hakemli%C4%9Fe-De%C4%9Fil,-Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1z-ve-Tarafs%C4%B1z-Olmaya-%C4%B0htiyac%C4%B1-Vard%C4%B1r

<a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> https://t24.com.tr/haber/devlet-bahceli-anayasa-mahkemesi-nin-hdp-iddianamesini-iade-karari-milli-vicdanda-hukumsuzdur,942771

<a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> https://t24.com.tr/haber/bahceli-mhp-ve-cumhur-ittifaki-14-mayis-secimlerine-tam-olarak-hazirdir-basarmaya-kararlidir,1097443

<a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> https://t24.com.tr/haber/bahceli-anayasa-mahkemesi-nin-hdp-li-gergerlioglu-hakkinda-vermis-oldugu-hak-ihlali-karari-terorizme-ortulu-destektir,966395]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jan 2024 04:30:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/birinci_resim_aym.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Can Atalay kararı hakkında</title>
                <category>YARGI KRİZİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/can-atalay-karari-hakkinda-994</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/can-atalay-karari-hakkinda-994</guid>
                <description><![CDATA[Can Atalay kararı hakkında]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Hatay halkının sandıklara yansıyan meşru iradesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kendisini temsil etmesi için seçtiği Can Atalay’ın Anayasa Mahkemesi’nin art arda verdiği iki hak ihlali kararına rağmen tahliye edilmeyerek kendisine oy veren milli iradenin millet meclisinde temsilinin hukuka aykırı kararlarla engellenmesi seçme ve seçilme hakkına açık bir tecavüzdür. Deva Partisi Sözcüsü ve Ankara Milletvekili İdris Şahin yazdı.</strong>

Anayasa Mahkemesi, Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Can Atalay'n halen tutuklu olmasının hak ihlali oluşturduğuna ikinci kez karar vermiş, ancak gerek ilk derece mahkemesi İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, gerekse de Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nce karar gereği yeniden yargılama ve tahliye nedeni olarak görülmemiştir.

Anayasa Mahkemesi, Can Atalay'ın tutuklu bulunmasının hak ihlali oluşturduğu yönündeki bireysel başvuru üzerine yaptığı incelemede ikinci kez hak ihlali kararı vermiş, dosyanın gönderildiği İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi hak ihlali ve tahliye kararının değerlendirilmesi konusunda Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin yetkili bulunduğuna karar vermiş olup dosyanın gönderildiği Yargıtay 3. Ceza Dairesi ise; Anayasa Mahkemesi'nce Can Atalay'ın tutukluluğuna ilişkin olarak verilen ikinci hak ihlali kararının hukuki bir değeri bulunmadığına, bu bağlamda Anayasa'nın 153/6. maddesi kapsamında uygulanabilecek bir kararın var olmadığına ve Anayasa Mahkemesi kararına uyulmamasına karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi'nin "süper temyiz mercii" olmadığı açık ve nettir. Ancak Anayasa Mahkemesi kararları kesin olup kararların; yasama, yürütme ve yargı organlarını, idari kurum ve kuruluşları, gerçek ve tüzel kişileri bağladığı konusunda meri mevzuatta herhangi bir duraksama ve tereddüt bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına dair bu hususun tartışmaya açılması dahi hukuk devleti ilkesinin ayaklar altına alınması ve Anayasa hükümlerinin Yargıtay eliyle etkisizleştirilmesi olacaktır. Yerel Mahkeme ile Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Anayasa ve kanun hükümlerini tanımayan bu yargısal tutumu Anayasa Mahkemesi’nin kurumsal kimliği veya üyelerinin şahsi durumlarının tartışmaya açılmasından ziyade Türkiye’nin uluslararası anlamda bir hukuk devleti olma yolundaki iddiasının önüne siyasallaşan yargı tarafından konulmuş bir engeldir.

Anayasa Mahkemesi'nin hangi kararlarının kesin ve bağlayıcı bulunduğu konusunda Anayasa’nın 153 ve devamı maddelerinde herhangi bir açıklık yoktur. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi'nin; yalnızca "kanunların Anayasaya uygunluğu konusunda bir değerlendirme yaparak verdiği kararların kesin ve bağlayıcı olduğu" bireysel başvuru neticesinde verilen kararların ise bu kapsamda olmadığı, dolayısıyla kesin ve bağlayıcı bulunmadığını savunmak hukuken isabetli değildir.
<blockquote><strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi kararının, seçme ve seçilme hakkının ihlali niteliğinde olduğu açıktır. Can Atalay hakkında milletvekili adayı olduğu dönemde seçimlere katılmasına engel herhangi bir kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü bulunmadığından Yüksek Seçim Kurulu tarafından seçimlere katılmasında ve açıklanan seçim sonuçlarına göre milletvekilliği mazbatası almasında hukuken herhangi bir engel görülmemiştir.</strong></blockquote>
Nitekim ilk derece mahkemesinin yetkisi dahilindeki bir dosyayı Yargıtay’a göndermesiyle başlayan Yargıtay dairesinin de Anayasa’nın açık hükümlerini göz ardı ederek verdiği kararla şekillenen süreç Anayasa’nın lafzına ve ruhuna açıkça aykırılık oluşturmuştur. Hukuk tarihimizde Anayasa Mahkemesi’nce bireysel başvuru neticesinde verilen ve ilgili mercilerce yerine getirilmeyen bir Anayasa Mahkemesi kararına bugüne kadar hiç rastlanmadığı gibi bilakis geçmişte verilen kararların Yargıtay daireleri tarafından da kanunen bağlayıcı olduğunu kabul eden pek çok içtihat bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi kararında da isabetli bir biçimde belirtildiği üzere; "herhangi bir mercinin Anayasa Mahkemesi tarafından verilen hak ihlaline ilişkin bir kararın anayasaya veya kanuna uygunluğunu inceleme ve denetleme yetkisi yoktur." Kaldı ki; Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin, Ceza Muhakemesi Kanunu, Yargıtay Kanunu ve Yargıtay İç Yönetmelik hükümleri uyarınca kendisine verilmiş tüm görevleri bellidir. Anılan görevleri arasında Anayasa Mahkemesi kararlarının hukuki değeri olup olmadığına ilişkin bir değerlendirme yapmak da bulunmamaktadır.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi kararının, seçme ve seçilme hakkının ihlali niteliğinde olduğu açıktır. Can Atalay hakkında milletvekili adayı olduğu dönemde seçimlere katılmasına engel herhangi bir kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü bulunmadığından Yüksek Seçim Kurulu tarafından seçimlere katılmasında ve açıklanan seçim sonuçlarına göre milletvekilliği mazbatası almasında hukuken herhangi bir engel görülmemiştir.

Hatay halkının sandıklara yansıyan meşru iradesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kendisini temsil etmesi için seçtiği Can Atalay’ın Anayasa Mahkemesi’nin art arda verdiği iki hak ihlali kararına rağmen tahliye edilmeyerek kendisine oy veren milli iradenin millet meclisinde temsilinin hukuka aykırı kararlarla engellenmesi seçme ve seçilme hakkına açık bir tecavüzdür. Bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de milli iradenin tarafı olarak hukuka açıkça aykırı ve geçmiş içtihatlarla çelişen karara karşı etkili ve caydırıcı tavır almaması da dikkatlerden kaçmamalıdır. Nitekim Engin Alan, Sabahat Tuncel, Enis Berberoğlu, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ahmet Şık gibi milletvekili seçilen kişilerle ilgili daha önce benzer süreçler yaşanmış, adı geçenlerin tahliyesine ve kendilerini seçen halk iradesinin yasama organında temsiline isabetli şekilde karar verilmiştir.

Maalesef Türkiye’nin anayasal bir hukuk devleti olma vasfı Yargıtay üyelerinin eliyle ortadan kaldırılmış, Anayasa’ya karşı yargısal darbe teşebbüsünde bulunulmuştur.

İdris Şahin, Deva Partisi Milletvekili, Hukukçu]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jan 2024 04:40:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/11/tutuklu-mi̇lletveki̇li̇-can-atalay-anayasa-mahkemesi̇ne-basvurdu-secme-seci̇lme-ve-si̇yasi̇-faali̇yette-bulunma-hakkinin-i̇hlal-edi.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Can Atalay kararı: Krizin hukuki anatomisi</title>
                <category>YARGI KRİZİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/can-atalay-karari-krizin-hukuki-anatomisi-2-980</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/can-atalay-karari-krizin-hukuki-anatomisi-2-980</guid>
                <description><![CDATA[Can Atalay kararı: Krizin hukuki anatomisi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong><em>Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Şule Özsoy’un bu yazısı, 15 Kasım 2023’de “Yargı Krizi Dosyası”nda yayınlanmıştı. AYM’nin Can Atalay’la ilgili verdiği hak ihlali kararına Yargıtay 3. Dairesi tarafından bir kez daha uyulmaması üzerine güncelliğini koruduğu için yeniden yayınlıyoruz.</em> </strong>

<strong> </strong>Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Can Atalay Kararı, Mahkemenin iki yıl önce geliştirmiş olduğu bir içtihadın uygulaması niteliğindeydi. Öner Faruk Gergerlioğlu, Leyla Güven Kararları ile daha önce aynı gerekçelerle, tutuklu bulunan milletvekillerinin salıverilmesi gerektiğine hükmetmişti. Bu içtihadın esası milletvekili dokunulmazlığının iki istisnasından birinin mevcut haliyle uygulanma kabiliyeti bulunmadığına ilişkindi.

Milletvekili seçilen bir kimse hakkında devam eden yargılamanın Anayasa’nın (AY) 83. maddesi uyarınca durması gerekmektedir. Ancak Can Atalay’ın yargılaması durdurulmamış, milletvekili seçilen Atalay’ın tutukluluğu devam ettirilerek görevini yerine getirmesi engellenmişti. 13. Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay buna gerekçe olarak AY 83. maddesinde dokunulmazlığın iki istisnasından birisi olarak düzenlenen “seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasa’nın 14. maddesindeki durumlar” hükmünü göstermişlerdi. Yargıtay, bu yorumunda kendisi tarafından belirlenen birtakım suçların AY 14. maddede kast edilen faaliyetleri ve dolayısıyla da dokunulmazlığın istisnasını oluşturduklarına hükmediyordu.

Oysa, Anayasa Mahkemesi bu istisna düzenlemesine derece mahkemelerinin ve Yargıtay’ın yüklediği anlamı daha evvel Anayasa’ya aykırı bulmuştu. Bunun sebebi Anayasa’nın 14. maddesinin bir konunla somutlaştırılması gereğidir. Madde, hakkın kötüye kullanılması yasağını içeren oldukça soyut bir düzenlemedir. Hangi suçların dokunulmazlık kapsamında olduğunu ya da olmadığını düzenlemediği gibi bunun için de yazılmış bir hüküm değildir. Genel olarak kişilere temel hak ve hürriyetlerini, üniter, insan haklarına dayalı demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanmayı yasaklar. Ayrıca Devleti ve kişileri temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırıcı veya Anayasada belirtilenden daha geniş biçimde sınırlandırıcı faaliyetlerden men eder. Maddenin sonunda burada bahsedilen faaliyetlerin müeyyidelerinin kanun ile belirtileceği belirtilir. Diğer bir değişle, bu soyut normu somutlaştırma işini TBMM’nin yapacağı kanunlara bırakır.

Can Atalay’ın yaptığı hangi eylemin üniter, insan haklarına dayalı demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırıcı faaliyet olarak değerlendirilebileceği meselesine Anayasa Mahkemesi hiç girmemiştir. Mahkemenin odaklandığı temel sorun; Yargıtay’ın ya da bir başka yargı organının dokunulmazlığı istisnası olan, “üniter, insan haklarına dayalı, demokratik laik Cumhuriyetini ortadan kaldırmayı amaçlayan” suçların neler olduğunu, herhangi bir kanuni dayanak olmadan kendi değerlendirmesine göre belirleyip belirleyemeyeceğidir.
<blockquote><strong>Seçilmiş bir milletvekilinin Meclis’e girerek görevini yapamaması ve tutuklu bırakılması, seçme ve seçilme hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliği haklarının ciddi birer sınırlamasını oluşturmaktadır.</strong></blockquote>
Bu soruya yanıt verebilmek için Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınırlanacağını düzenleyen 13. maddesinin de bilinmesi gereklidir. AY 13. maddeye göre temel hak ve özgürlükler ancak kanuna dayalı olarak sınırlanabilmektedir. Anayasa Mahkemesi, doğrudan uygulanabilecek derecede somut Anayasa hükümlerini de bu kapsam içinde değerlendirmektedir. Ancak anlamı soyut hükümler için somutlaştırma görevi TBMM’ye verilmiştir.

<strong>Seçilmiş bir milletvekilinin Meclis’e girerek görevini yapamaması ve tutuklu bırakılması, seçme ve seçilme hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliği haklarının ciddi birer sınırlamasını oluşturmaktadır. </strong>Anayasa Mahkemesi burada somutlaştırma işleminin AY 13. madde gereği bir kanunla yapılması gerektiğini, hangi suçların AY 14. madde kapsamına girdiğini yargı organlarının kendi kendine belirleyemeyeceğini, hukuk devletinin belirlilik ilkesi gereği keyfiliğe yer vermeyen bir yasal düzenleme olmadan da dokunulmazlığın bu istisnasının uygulanamayacağını ifade etmektedir.

Buna karşılık Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi’nin içtihadına vermiş olduğu cevap birçok bakımdan anlaşılmaz biçimde sert olmuştur. Anayasa Mahkemesi AY 148. madde uyarınca bireysel başvuru davalarında, olağan kanun yollarıyla giderilemeyen anayasal hak ihlallerinin tespit etmekte, 6216 sayılı Kanun 50. madde uyarınca da ihlalin sonuçlarının ortadan kalkması için yapılması gerekenlere hükmetmektedir. Bunun içinde gereğini yapmak üzere dosyaları ilgili mahkemelere göndermektedir. Can Atalay davasında da 13. Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir.

Bu noktada 13. Ağır Ceza Mahkemesi, ihlalin kendisinden kaynaklanmadığını, Atalay’ın temyiz aşamasında milletvekili seçildiğini, Yargıtay’ın temyiz incelemesini durdurmadığını belirterek dosyayı Yargıtay’a iletmiştir. Oysa 6216 sayılı Kanunun 50. madde, dosya ihlalden sorumlu olan mercie gönderilir demiyor. Dosyanın 13. Ağır Cezaya göndermesinin sebebi, davanın esasını çözmekle görevli ve yetkili olan “ilgili mahkeme” olması ve Can Atalay hakkında yeniden yargılama ve tahliye kararı vermesi içindir. Bu sebeple dosyanın, 13. Ağır Ceza tarafından temyiz mercii olan Yargıtay’a zaten gönderilmemesi gerekliydi.
<blockquote><strong>Gerçek bir çözüm arayışından ziyade Anayasal hakları ve Anayasa Mahkemesi’ni ortadan kaldırabilmek için yaratılmış gibi görünen bir kriz ile karşı karşıyayız. Anayasal bir düzende kamusal organlar anayasadan aldıkları yetkiyi kullanırlar. Bireysel başvuru kararı neticesinden yeniden yargılanmak üzere gönderilen bir dosyayı reddetmek yetkisi, Yargıtay dahil hiçbir mahkemeye verilmemiştir. Kendilerine verilmemiş yetkileri kullananların yaptıkları işlemler yokluk ile maluldür.</strong></blockquote>
<strong> </strong><strong>Öte yandan, bir biçimde dosya kendisine ulaşan Yargıtay, geliştirmiş olduğu içtihadının Anayasa mahkemesi tarafından Anayasaya aykırı bulunmuş olmasına son derece sert bir reaksiyon vermiş; adeta can Atalay hakkındaki hak ihlali kararının “temyiz” incelemesini yapmış ve dosyayı iade etmiştir. Tüm bunların yapılışındaki üslup hukukçuların ağzını açıkta bırakacak derecede hoyratça olmuştur.</strong>

Her şeyden evvel bir hususu netleştirmek gereklidir. Yargıtay ya da bir başka mahkeme, Anayasa Mahkemesi kararlarını inceleyip reddedemez. Böyle bir anayasal yetki ve görevleri yoktur. AY 153. madde son fıkrası gereği <strong>“Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme, yargı organlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar”</strong>. Bireysel başvurularda hak ihlali kararı aldığında Anayasa Mahkemesi, ihlalin giderilmesi için bir mahkemeye dosyayı gönderdiğinde buna direnme kararı verilmesi mümkün olmadığı gibi uyulmaması ya da görmezden gelinmesi de söz konusu olamaz.

Kaldı ki, Anayasa Mahkemesi’nin iki yıl önce verdiği Gergerlioğlu kararından bu yana TBMM bir kanun çıkarak dokunulmazlığın istisnasını AY 14. madde kapsamında oluşturan suçları belirleyebilir ve bu tartışmaya son verebilirdi.

Yargıtay’ın, Anayasa Mahkemesi’nin kararını uygulamayacağını açıklayan ve TBMM’yi derhal Can Atalay’ın dokunulmazlığını kaldırmaya çağıran kararı sonrasında bir de kamuoyuna “bildiri” yayınlaması işin rengini iyice değiştirmiştir.

Müteakiben iktidar koalisyonunun ortağı MHP Genel başkanı Bahçeli Anayasa Mahkemesine belli aralıklarla yönelttiği tehdit ve hakaretlerini yenilemiş, Mahkeme başkanını şahsen hedef almıştır. TCK 301. maddede düzenlenen devletin anayasal organlarını (Yargı/AYM) aşağılama ve 288 maddede düzenlenen adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçlarını oluşturacak derecede şiddetli bu saldırılara karşı Mahkeme suskunluğunu sürdürmüştür.

<strong>Buna karşılık Cumhurbaşkanı Yargıtay’dan yana tavır alarak, bu krizden yeni anayasa yapma gereğinin ispatını çıkartmıştır. Adalet Bakanı da yeni anayasa yapalım, bireysel başvuruyu kaldıralım, Anayasa Mahkemesini kaldıralım derken; buradaki problemin ispatı için Mahkeme önünde biriken dosyaların fazlalığını işaret etmişlerdir. Hasta sayısının fazlalığının çözümü için adeta doktoru öldürmeyi teklif etmektedirler.</strong>
<blockquote><strong> </strong><strong>Anayasanın, haklarımızın ve bu hakları bir nebze korumaya çalışan Anayasa Mahkemesi’nin açıkça yok sayılması, her türlü keyfiliğe kapı açacak bir davranıştır. Keyfiliğin kapısının Yargıtay eliyle açılmaya çalışılması ise kamu düzeni açısından ayrı bir üzüntü vesilesidir.</strong></blockquote>
Oysa ki dosya fazlalığının çözümü, bireysel başvuru kararlarının objektif etkisinin kabulü ve kararlarının bağlayıcılığına riayet edilmesindedir. Tüm mahkemeler burada geliştirilen içtihatları bilir ve tüm davalarında uygularsa ihlal taleplerinde de azalma meydana gelecektir.

Gerçek bir çözüm arayışından ziyade Anayasal hakları ve Anayasa Mahkemesi’ni ortadan kaldırabilmek için yaratılmış gibi görünen bir kriz ile karşı karşıyayız.

Anayasal bir düzende kamusal organlar anayasadan aldıkları yetkiyi kullanırlar. AY 6. madde uyarınca “Egemenlik Milletindir ve yasama, yürütme, yargı organları Türk Milleti adına Anayasadan aldıkları yetkileri kullanırlar”. Bireysel başvuru kararı neticesinden yeniden yargılanmak üzere gönderilen bir dosyayı reddetmek yetkisi, Yargıtay dahil hiçbir mahkemeye verilmemiştir. Kendilerine verilmemiş yetkileri kullananların yaptıkları işlemler yokluk ile maluldür.

Yargıtay, kanun ile yapılması gereken bir düzenlemeyi içtihat ile yapmak istemekte bu yönüyle TBMM’nin görev ve yetki alanına girmekte; Anayasaya uygunluk denetimini Anayasa Mahkemesi yerine geçerek yapmaya çalışarak yetki gaspında bulunmaktadır; ama en kötüsü Türk Milletine ait egemenlik alanına girerek seçilmiş bir milletvekilinin görevine yapmasına engel olmaktadır. Anayasanın, haklarımızın ve bu hakları bir nebze korumaya çalışan Anayasa Mahkemesi’nin açıkça yok sayılması, her türlü keyfiliğe kapı açacak bir davranıştır. Keyfiliğin kapısının Yargıtay eliyle açılmaya çalışılması ise kamu düzeni açısından ayrı bir üzüntü vesilesidir.

&nbsp;

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 04 Jan 2024 04:55:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/can-atalay-anayasa-mahkemesi-yargitay.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yargıtay’ın Can Atalay KHK’sı</title>
                <category>YARGI KRİZİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ele-verir-talkini-964</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ele-verir-talkini-964</guid>
                <description><![CDATA[Yargıtay’ın Can Atalay KHK’sı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Yargıtay’ın AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunması gibi, bu defa AYM üyeleri de Yargıtay 3.Ceza Dairesi’nin kararda imzası bulunan üyeleri hakkında “Anayasayı İhlal” suçundan suç duyurusunda bulunması, görevi kötüye kullanma fiilinden ötürü de bir Yargıtay üyesinin yargılanması usulü dairesinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca işlem başlatılmasını talep etmesi gerekebilir.</strong>

Hukuk üstadı sayın Fikret İlkiz’in yeni yılın ilk günü T24 sitesinde yayınlanan ve okuyanın damağında harika bir tat bırakan <em>“</em><em>Yargı ve gerekçeli insan kokusu”</em> başlıklı makalesinden öğrendim ki, sayın Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca, Türkiye Adalet Akademisi’nde düzenlenen Akademi Söyleşileri programında “Yargı Bağımsızlığı ve Yargı Etiği” konusunda görüş bildirmiş. Sayın Yargıtay Başkanı, yargı bağımsızlığı konusundaki engin deneyimlerini genç hâkim ve savcı adaylarına aktardığı konuşmasında, genç hukukçulara “adaleti tesis etmekten uzaklaşmamaları” ve “tarafların üstün hak ve yararlarını koruyucu şekilde emek ve çaba sarf etmeleri gerektiği” konularında tavsiyelerde bulunmuş.

Yargının geldiği nokta göz önüne alındığında, hele de yüksek yargının iktidar partisiyle kurguladığı ilişki biçimleri düşünüldüğünde, yargı bağımsızlığı ve yargı etiği konusunda konuşacak ilk kişinin sayın Yargıtay Başkanı olup olmadığını tartışabiliriz. Bu konunun “uzmanı” statüsünde, akıllara hemen başta partili Cumhurbaşkanı ile Rize’de çay toplayan, aralarında benim de bulunduğum binlerce KHK’lının dosyasına bakan mahkemenin başkanı konumundayken açıkça OHAL’in gerekliliğini ve KHK’ları savunan, iktidar yanlısı gazetecilere muhalefet partisi CHP’yi ve o dönem düzenlenen Adalet Yürüyüşü’nü eleştiren ve bu konularda resmi şikayetlere de maruz kalan Danıştay Başkanı Zerrin Güngör geliyor. Adalet Akademisi’nin yargı bağımsızlığı konusundaki öncelikli konuşmacısı bence sayın Güngör olmalıydı, belki ikinci sırada sayın Akarca düşünülebilirdi. Olsun, bir sonraki konuşmacı da o olur herhalde…

Sayın Yargıtay Başkanı, konuşmasında sağ literatürde büyük bir önem verilen, konuşmalarda bir atıf verilmese olmayan Osmanlı dönemi Medeni Kanunu Mecelle’den de söz etmiş ve hakimde bulunması gereken temel nitelikleri Mecelle’ye atıf vererek saymış. Sayın Akarca’ya göre bir hâkimin <strong>“</strong><strong>hakim, fehim, müstakim, emin, mekin ve metin”</strong> olması gerekiyor; en azından genç meslektaşlara bağımsızlığı sağlama konusunda davranış kuralı olarak tavsiyeleri bunlar.

Sayın İlkiz de makalesinde bu konuları eleştiriyor ve hem Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca 2017 yılında kabul edilen Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri’ne, hem Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi’ne, hem de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonunca 2003’de kabul edilen Bangalore Yargı Etiği İlkeleri ile “Savcılar İçin Etik Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa Esasları”, kısaca Budapeşte İlkeleri’ne değiniyor.

Konunun özü, aslında bu metinlerde ele alınmıştır. Bilimsel literatürde yargı bağımsızlığı, esas olarak maddi bağımsızlık ve kişisel bağımsızlık olarak ikiye ayrılır. Bu ayrıma göre maddi bağımsızlık, hakimlerin yargısal faaliyette bulunurken emir ve talimatlarla bağlı olmamasını ifade eder ve yargı bağımsızlığı kavramının çekirdeğini oluştururken, kişisel bağımsızlık ise hakimlerin görev süreleri sona ermeden ve iradelerine aykırı olarak ancak mahkeme kararıyla ve yasaların öngördüğü nedenlerle görevlerine son verilebilmesi anlamına gelir ve maddi bağımsızlığın korunmasına hizmet eder. Maddi bağımsızlık sayesinde yargı organları yasama ve yürütmenin müdahalelerine karşı korunmuş olur. Elbette, emir ve talimatlara bağlı olmama, hakimlerin yalnızca kendi düşünce ve kanaatlerine göre karar verebilecekleri anlamına da gelmez, hakimlerin kanuna bağlı kalmaları gerektiği gözden kaçırılmamalıdır.
<blockquote><strong>Önemli olan, belki de gerçekten insan olabilmek, insan kalabilmek, kararlarda da insan kokusu sunabilmektir eklemesiyle… Belki bir gün bu konuşmayı da bir Yargıtay başkanı yapar…</strong></blockquote>
<strong>ESAS SORUN NEREDE?</strong>
Anayasa’nın 139. maddesinde <em>“Hâkimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamaz. Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlar, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki istisnalar saklıdır.” </em>denir.

Hâkim ve savcıların bağımsızlığını sağlamada, bu meslek grubunun örgütünün de şüphesiz büyük bir önemi vardır. Bu konuda iyi örneklerden biri İtalyan Yüksek Yargı Konseyi (Consiglio Superiore della Magistratura-CSM)’dir. İtalyan Anayasası’nın 104. maddesine göre Yüksek Yargı Konseyi, Cumhurbaşkanının başkanlığında çalışmalarını yürütür. Yargıtay Birinci Başkanı ve Başsavcı, yerine getirdikleri görev nedeniyle Konsey üyesidirler. Diğer üyelerin üçte ikisi hâkimler tarafından, üçte biri de parlamento tarafından üniversitelerdeki hukuk profesörleri ve en az 15 yıllık avukatlar arasından seçilir. Konsey, parlamento tarafından seçilen üyelerden birini başkan yardımcısı olarak seçer. Seçilmiş üyelerin görev süresi dört yıldır ve doğrudan tekrar seçilemezler. Bu üyeler, görevleri süresince ne avukatlık yapabilirler ne de parlamento ve bölge meclisi üyesi olabilirler. Adalet Bakanı, Yüksek Yargı Konseyi’nin üyesi değildir. Buna rağmen bir açıklama yapma veya duyuruda bulunmayı gerekli görürse Konsey toplantısına katılabilir. Buna karşılık görüşmelere katılamaz. Bizdeki HSK ile karşılaştırıldığında epey farklı bir işlev gördüğü söylenebilir, zira bizdeki artık tayin isteyen hâkim savcıların MHP’den torpil telefonlarını takip eden bir sekreterya konumunda…

Peki, gelelim esas soruya. Bu iş Türkiye’de nasıl oluyor? Nasıl olup da hem ulusal hem uluslararası metinlerde bağımsızlığın altı bu kadar çiziliyor ve yargının bağımsızlığa adına güvence üstüne güvenceye yer veriliyorken, bizim hakimlerimiz nasıl partili Cumhurbaşkanıyla çay toplamaya gidebiliyorlar? Amerikan Yüksek Mahkemesi’ne yeni seçilen bir üyenin yemin töreni sırasında, konuşmasını yapmak üzere kürsüye gelen Amerikan Başkanı karşısında Yüksek Mahkemenin diğer üyeleri nasıl olup da ayağa bile kalkmıyor, ceket iliklemiyor, hiç istiflerini bozmadan oturabiliyorlar? Bu sadece Amerikan kültürünün Türk kültürüyle farklılığıyla mı açıklanabiliyor? Alman Yargıtayı neden Türk Yargıtayına göre daha bağımsız kalabiliyor? Niye Portekiz Yargıtayından, iktidarın hiç istemeyeceği bir karar çıkabiliyor? Hatta yapısı farklı olmakla birlikte, Pakistan Yargıtayı nasıl olup da iktidarın kimi eylem ve işlemlerine karşı yürüyüş düzenleyebiliyor?

Bizdeki durum elbette farklı. İlk olarak insan kaynağımız farklı. Kabul edelim ya da etmeyelim, yaklaşık üçte ikisi sağ partilere oy veren, temelde dindar, muhafazakâr ve ırkçılığa varan düzeyde milliyetçi bir insan kaynağımız var. Toplum neyse, o toplumun hâkim savcısı da o olacak tabii. Bu arada muhafazakârlığı “geleneksel” anlamında kullanıyorum, yoksa o kitlenin memleketteki talan ve yağma ortamı düşünüldüğünde öyle pek fazla bir değeri muhafaza edebildiğini de düşünmüyorum.
<blockquote><strong>Mecelleye atıf vermek yerine, nasıl olup da iktidarın işine gelmeyen durumlarda bile hukuku ve kanunları savunabilecekleri, bu konuda siyasetten gelen baskılara nasıl direnilmesi gerektiği, gerçek anlamda bağımsızlık için zihnin de devlet otoritesinin dışına çıkması gerektiğini fark edildiğinde pek çok şey düzelebilir.</strong></blockquote>
<strong>ÇÖZÜM ZOR MU?</strong>
Bizde, Anadolu’nun bağrından kopup gelen zeki ve çalışkan çocukların ilk tercihi olan Hukuk Fakültesi bittiğinde, en rağbet gören gelecek planlaması olarak hâkim-savcılık sınavlarına hazırlık yapılır, zira alt-orta gelir grubuna mensup kitlenin çocuğunun cebine hatırı sayılır düzeyde bir maaş, beline de devletçe ruhsatlı bir silah sıkıştırdığınız zaman, statü birkaç basamak birden yükselir. Eh, durup dururken de işçisi, işverenine öyle her noktada baş kaldırmaz. Kaldırırsa eldekiler gider. O yüzden itaat, birinci sırada kabul gören değer oluverir. Senelerce devleti koruyup, “bizi bugüne devlet getirdi, borcumuzu ödemeliyiz” düşüncesiyle yetişince de hiç de bir yerde yazmamasına rağmen, hakimlerimiz devleti koruma memuru olup çıkıverirler. O aşamadan sonra, gerisi de gelir zaten; çay da toplanır, cübbelere ilik de açılır…

Üstesinden gelinemez bir durum, bence söz konusu değil. Mecelleye atıf vermek yerine, nasıl olup da iktidarın işine gelmeyen durumlarda bile hukuku ve kanunları savunabilecekleri, bu konuda siyasetten gelen baskılara nasıl direnilmesi gerektiği, iktidar partisi ilçe başkanının her telefonunun açılmaması gerektiğini, gerçek anlamda bağımsızlık için zihnin de devlet otoritesinin dışına çıkması gerektiğini, bağımsızlığın bir durum değil, aksine diyalektik bir süreç olduğu, hâkimler ne ölçüde bağımsızlıklarının bilincinde ise, yargı bağımsızlığı da o ölçüde güçlenebileceği, bu yüzden önemli olanın yalnızca yargının devletin diğer iki organından bağımsız olmak değil, aynı zamanda her bir hâkimin görevi esnasında kendisini özgür ve bağımsız hissetmesi olduğu, yargının yasama ve yürütmeden ayrı ve bağımsız olmasına “dış bağımsızlık”, hâkimin yargılama yetkisini kullanırken kendisini özgür ve bağımsız hissetmesine ise, “iç bağımsızlık” dendiği söylenebilir Adalet Akademisi söyleşilerinde. Önemli olan, belki de gerçekten insan olabilmek, insan kalabilmek, kararlarda da insan kokusu sunabilmektir eklemesiyle… Belki bir gün bu konuşmayı da bir Yargıtay başkanı yapar…
<blockquote><strong>Bizatihi Yargıtay, AYM kararlarını tanımıyorsa,  AİHM müdahalesi gelir. Yargıtay, aynı mantıkla Anayasa’nın 90.maddesinin son fıkrası gereği, ihlal kararları veren AİHM konusunda da benzer yorumu yapabilir. Bu durumda AİHM’in Türkiye konusunda başka bir tavra girmesi kaçınılmaz hale gelir.</strong></blockquote>
<strong>YARGITAY BU GÜCÜ NEREDEN ALIYOR?</strong>
TİP Hatay Milletvekili Can Atalay hakkında Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ikinci ihlal kararının İstanbul 13.Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, aslında olmaması gereken şekilde Yargıtay 3.Ceza Dairesine iletilmesinin ardından, her hukukçuyu utandırması gereken Yargıtay kararı dün açıklandı. AYM kararına uymayacağını açıklayan Yargıtay’a göre ortada değerlendirme yapılması gereken bir AYM kararı yok, zira Yargıtay’a göre AYM kararı “hukuki değerden yoksun” bir karar. Bilindiği üzere ceza hukukunda eski deyimle keenlemyekun, yeni deyimle yokluk yaptırımı bulunmuyor. Dolayısıyla normal bir hukuk devletinde esas Yargıtay’ın bu kararı “yok” kabul edilir. AYM’nin bu kararına “değeri yok” diyen ve uymayacağını açıklayan kurumun, AYM’nin diğer kararlarına neden uyduğunu açıklaması beklenir. Eğer AYM’nin hiçbir kararına uymayacaksa, zaten “Anayasa yok, ben varım” demektedir. Sanki kendi üzerine vazifeymiş gibi, “eğer Can Atalay milletvekili olursa filan terörist de milletvekili olur” gibi akıl yürütmelerle süslenen(!) karar, ülkede hukuku askıya alacak nitelikte bir hasar yaratmaktadır. Yargıtay üyeleri, kendilerini devleti koruma memuru pozisyonuna indirgemektedirler, bu saatten sonra devletle hukuki anlamda çatışma içinde olan hiçbir vatandaş hakkında da objektif karar veremeyecekleri artık kabak gibi açığa çıkmıştır. Jüristokrasinin babasına imza atan Yargıtay, hiç tereddüt etmeden AYM’yi “jüristokratik kararlar vermekle” suçlayarak da eyleminin üzerine tüy dikmektedir.

Ortada Yargıtay açısında şaşırtıcı bir durum yoktur.  Zaten Yargıtay önceden de rengini belli etmişti. Bu tabloda Yargıtay açısından şaşırtıcı olan, Yargıtay Başkanı’nın Adalet Akademisi'nde yargı bağımsızlığı tavsiye eden konuşmasıdır. Mecelleye atıf vermek yerine, nasıl olup da iktidarın işine gelmeyen durumlarda bile hukuku ve kanunları savunabilecekleri, bu konuda siyasetten gelen baskılara nasıl direnilmesi gerektiği, iktidar partisi ilçe başkanının her telefonunun açılmaması gerektiğini, gerçek anlamda bağımsızlık için hakimlerin zihniyet yapılarının da devlet otoritesinin dışına çıkması gerektiğini, bağımsızlığın bir durum değil, aksine diyalektik bir süreç olduğu, hâkimler ne ölçüde bağımsızlıklarının bilincinde ise, yargı bağımsızlığının da o ölçüde güçlenebileceği, bu yüzden önemli olanın yalnızca yargının devletin diğer iki erkinden bağımsız olmak değil, aynı zamanda her bir hâkimin görevi esnasında kendisini özgür ve bağımsız hissetmesi olduğu, yargının yasama ve yürütmeden ayrı ve bağımsız olmasına “dış bağımsızlık”, hâkimin yargılama yetkisini kullanırken kendisini özgür ve bağımsız hissetmesine ise “iç bağımsızlık” dendiği, iç bağımsızlığın da en az dış bağımsızlık kadar sağlanması gerektiği söylenebilir Adalet Akademisi söyleşilerinde. Önemli olan, belki de gerçekten insan olabilmek, insan kalabilmek, kararlarda da insan kokusu sunabilmektir eklemesiyle… Belki bir gün bu konuşmayı da bir başka Yargıtay başkanı yapabilir; ama şurası bir gerçek ki, artık bu Yargıtay yapısıyla Türkiye’nin gerçek bir hukuk devleti olabilme imkanı kalmamıştır. Türkiye’ye sihirli bir değnek değip, bir günde tümüyle demokratikleştirse bile, artık AYM kararı hakkında “yok hükmündedir” ilamının altına imza koyanlarla gidilebilecek bir hukuk mesafesi yoktur.

Bundan sonra çeşitli olasılıklar gündeme gelecektir. Bizatihi Yargıtay, AYM kararlarını tanımıyorsa,  AİHM müdahalesi gelir. Yargıtay, aynı mantıkla Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası gereği, ihlal kararları veren AİHM konusunda da benzer yorumu yapabilir. Bu durumda AİHM’in Türkiye konusunda başka bir tavra girmesi kaçınılmaz hale gelir.

Yargıtay’ın AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunması gibi, bu defa AYM üyeleri de Yargıtay 3.Ceza Dairesi’nin kararda imzası bulunan üyeleri hakkında “Anayasayı İhlal” suçundan suç duyurusunda bulunması, görevi kötüye kullanma fiilinden ötürü de bir Yargıtay üyesinin yargılanması usulü dairesinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca işlem başlatılmasını talep etmesi gerekebilir.

TBMM’nin tavrı da belirleyici olacaktır, zira Yargıtay, TBMM’yi AYM’nin yetkileri konusunda tavır göstermeye zorlamaktadır. Kriz, bir yönüyle kolaylıkla yasama organı tarafından çözülebilir; AYM kararına uyulur ve Can Atalay’a yemin etmesi için TBMM Başkanlığınca çağrı gönderilirse, Yargıtay direnemez. Elbette bunun için de bir siyasi irade şarttır.

Hepsinden önemlisi, bu konularda ortalığı ayağa kaldırması beklenen muhalefetin, çok daha başka bir tavra girmesi beklenir. Ülkede Anayasa’yı açıkça ilga eden bir yargı kurumu varken, mesele 'Sarı Öküz'ü kaptırmanın çok ötesindedir, zira aynı tavır geçmişte bir CHP milletvekiline de gösterilmişti. Burada artık siyaseten bir karar zorlanamıyorsa, ana muhalefet açısından mecliste durmanın da, her ay maaş almak dışında bir meşruiyeti kalmamaktadır. “Sayın Özgür Özel’in “siyasi kriz çıkmasın, devam edelim” anlayışının ömrü, Yargıtay’ın hukuk tanımayan tavrı karşısında kısa ömürlü olmak durumundadır. Burada da muhalefet görevini yapmayacaksa, varlık nedeni sorgulanır ve tüm meşruiyet kaybolur.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 04 Jan 2024 05:00:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/Firefly-justice-themis-statue-on-the-desk-judge-22098.jpg"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
