<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Kaygı, spekülasyonu sever</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kaygi-spekulasyonu-sever-6872</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kaygi-spekulasyonu-sever-6872</guid>
                <description><![CDATA[Kaygı, spekülasyonu sever]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>İnsan beynini potansiyel tehditleri tanımlamak ve bunlara hazırlıklı olmak için kaygı, korku gibi duyguları üreten bir makina gibi düşünebiliriz. Tam da bu gibi zamanlarda aslında bu duyguların ne kadar işlevsel olduğunu hepimiz tahmin edebiliriz. Ancak, modern dünyada bu doğal eğilim, günlük hayatımızda karşılaştığımız sürekli bilgi akışı ile birleşerek, spekülasyona dayalı kaygılara yol açabilir. </b></span>

<span style="font-weight: 400;">Kaygı, insanın doğasında olan bir duygu. Onu ortadan kaldırmamız, yok etmemiz, ondan tamamen arınmamız mümkün ve hatta yararlı değil. İnsan beynini potansiyel tehditleri tanımlamak ve bunlara hazırlıklı olmak için kaygı, korku gibi duyguları üreten bir makina gibi düşünebiliriz. Tam da bu gibi zamanlarda aslında bu duyguların ne kadar işlevsel olduğunu hepimiz tahmin edebiliriz. Ancak, modern dünyada bu doğal eğilim, günlük hayatımızda karşılaştığımız sürekli bilgi akışı ile birleşerek, spekülasyona dayalı kaygılara yol açabilir. Ortada olmayan, ortaya çıkma olasılığı dahi yüksek olmayan konular ve durumlarla ilgili olası senaryolar ve felaketleştirme düşünceleriyle dolup taştığında insan beyni, bu belirsiz senaryoların içini doldurmak için sıklıkla kaygıyı kullanır. Çünkü belirsizlik karşısında spekülasyon yapmak, onu belirsizlikten ve tamamlanmamışlıktan kurtardığı için bizi bir ölçüde rahatlatır. Zihnimizin tamamlama ilkesi böyle çalışır. </span>

<span style="font-weight: 400;">Zihnimizin bu eğilimlerine kızmak anlamsızdır, çünkü sağlıksız düzeydeki kaygının dahi aslında temeldeki hedefi bizi korumaya almaktır. İnsanlar genellikle bilinmeyenle yüzleşmektense, olası tehlikeleri ön görmeye çalışarak kendilerini hazırlarlar. Bu durum, "ya öyle olursa" düşüncesiyle, sürekli senaryolar üretip kaygı seviyesini artırabilir. Kaygı, kişinin işlevselliğini bozan bir boyuta ulaştığında, yaşam kalitesini düşüren bir faktör haline gelir ve sağlıksız bir hale bürünür. Sağlıksız kaygı ise, akışına bırakabilen, durumları ve olayları gerçekçi bir yerden değerlendirebilen, en kötü olasılığı bir gerçeklik gibi kabul etmek yerine alternatif açıklamaların varlığını da gözeten, kendi spontanitesine, içsel ve dışsal kaynaklarına güvenen bir kişinin zihninde çok fazla barınamayacağı için böyle kişileri sevmez. Sürekli spekülasyon yapan, her şeyi bilmek, kontrol etmek isteyen, bir yararı olsun olmasın her şeyi analiz etmeye çalışan, ruminatif, aşırı tedbirli olmayı aşırı güvende olmayla bağdaştıran zihinler ise sağlıksız kaygı için bulunmaz nimet gibidir.</span>
<blockquote><em><b>Bazı kişilerin dünyayı algılayış biçimleri diğerlerinden daha olumsuz olabilir. Bu kişiler kaygıya daha yatkın, kaygı veren uyaranlara karşı daha duyarlı olabilirler. Özellikle böyle eğilimleri olduğunu fark eden kişilerin olumsuz ve tahmine dayanan düşüncelerle değil; bilgiye ve kanıta dayalı kararlar almaları duydukları kaygıyı azaltabilir.</b></em></blockquote>
<h2><b>KANITA DAYALI KARARLAR ALMAK KAYGIYI AZALTIR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Kaygıyı yönetmek, bilinçli bir çaba gerektirir. Öncelikle, kişilerin spekülasyon yapma eğilimlerinin farkında olmaları ve bu eğilimlerini yönetmeye çalışmaları önemlidir. Bazı kişilerin dünyayı algılayış biçimleri diğerlerinden daha olumsuz olabilir. Bu kişiler kaygıya daha yatkın, kaygı veren uyaranlara karşı daha duyarlı olabilirler. Özellikle böyle eğilimleri olduğunu fark eden kişilerin olumsuz ve tahmine dayanan düşüncelerle değil; bilgiye ve kanıta dayalı kararlar almaları duydukları kaygıyı azaltabilir. Bu bağlamda, zihni meşgul eden ve kaygıyı tetikleyen spekülasyonları fark edip, bu düşüncelerin geçici ve potansiyel olarak yanıltıcı olabileceğini kabul etmeleri gerekecektir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Duygular bizi ziyaret eden misafirler gibidir. O an yaşadığımız durumla ilgilidirler, ancak bizi ya da kim olduğumuzu tanımlamazlar. Kaygı ve korku dahil olmak üzere, olumsuz gibi görünen bu duyguları suçlamak ya da onları yok saymak yerine, onlara bize bir şeyler anlatmaya çalışan birer bilgi kaynağı olarak bakmayı denemek daha faydalı olacaktır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Mindfulness ve meditasyon gibi pratikler de, kaygıyı yönetmeye yardımcı olabilir. Bu tür uygulamalar, bireyin "şimdi ve burada"ya odaklanmasına ve gelecekle ilgili belirsizliklere takılmadan, mevcut anı daha bilinçli bir şekilde deneyimlemesine olanak tanır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Aslında en temelde kendimize şunu göstermeye çalıştığımız şey şudur:</span>

<span style="font-weight: 400;">Spontan halimize yatırım yapmak, yani her şeye hazırlıklı olmamız gerektiğini, her şeyi kontrol etmemiz gerektiğini düşünmeden, bir problem çıktığında onunla o an başa çıkabileceğimize dair inançlarımızı ve kaynaklarımızı güçlendirmek, zihnin spekülasyon yapma eğilimi için oldukça iyi bir panzehir olabilir. Zihnimizin ürettiği tüm düşünceler, bizim gerçekliğimiz değildir. Onları birer gerçeklik olarak algılamak ise, aslında bir seçimdir.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 03 Aug 2024 04:35:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/08/Kaygi-spekulasyonu-sever.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yazın vazgeçilmez meyvesi karpuz</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yazin-vazgecilmez-meyvesi-karpuz-6870</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yazin-vazgecilmez-meyvesi-karpuz-6870</guid>
                <description><![CDATA[Yazın vazgeçilmez meyvesi karpuz]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Karpuz, A ve C vitaminleri açısından zengindir. A vitamini göz sağlığını korurken, C vitamini ise bağışıklık sistemini güçlendirir. Ayrıca potasyum ve magnezyum gibi mineraller içerir. Karpuzun yaklaşık %92'si sudan oluşur. Bu, vücudun su dengesini korumaya ve yaz aylarında sıvı kaybını önlemeye yardımcı olur. Karpuzun kırmızı renkli iç kısmının likopen içeriği yüksektir. Likopen çok güçlü bir antioksidandır ve özellikle kırmızı meyvelerde bolca bulunur. Hücrelerin korunmasında ve toksinlerin atılmasına yardımcıdır.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Yaz aylarının gelmesiyle karpuz sofralarda yerini aldı. Ferahlatıcı, tatlı ve lezzetli olması sebebiyle en sevilen meyvelerden biri. Aynı zamanda karpuz içerdiği vitaminler, mineraller ve antioksidan özelliği sayesinde oldukça besleyici bir meyve. Karpuz, A ve C vitaminleri açısından zengindir. A vitamini göz sağlığını korurken, C vitamini ise bağışıklık sistemini güçlendirir. Ayrıca potasyum ve magnezyum gibi mineraller içerir. Karpuzun yaklaşık %92'si sudan oluşur. Bu, vücudun su dengesini korumaya ve yaz aylarında sıvı kaybını önlemeye yardımcı olur.</span>

<span style="font-weight: 400;">Karpuzun kırmızı renkli iç kısmının likopen içeriği <a href="https://yeniarayis.com/edaaygan/sicak-havalarda-kilo-vermenin-8-kurali/" target="_blank" rel="noopener">yüksektir</a>. Likopen çok güçlü bir antioksidandır ve özellikle kırmızı meyvelerde bolca bulunur. Hücrelerin korunmasında ve toksinlerin atılmasına yardımcıdır. Bunun yanında antioksidanların hasar veren ve erken yaşlanmaya yol açan zararlı serbest radikalleri etkisiz hale getirerek, diyabet, kalp hastalıkları ve kansere karşı koruyucu etkileri vardır. Ayrıca bağışıklık sistemini de güçlendirir.</span>
<blockquote><em><b>Karpuzun kabuğa yakın olan beyaz kısmı kalp ve damar sağlığını korumada etkili bir aminoasit olan sitrülin içerir. Sitrülin, kan basıncını ve LDL kolesterolü düşürmeye katkıda bulunabilir. Dolayısıyla karpuzun kabuğuna yakın beyaz yerleri de beslenmeye dahil edilmelidir.</b></em></blockquote>
<h2><b>KARPUZUN SAĞLIKLI BESLENMEYE KATKILARI</b></h2>
<b>Düşük Kalorili</b><span style="font-weight: 400;">: Karpuz düşük kalorili bir meyvedir, bu nedenle diyet yapanlar için ideal bir atıştırmalık olabilir. 100 gram karpuz sadece yaklaşık 30 kalori içerir.</span>
<ol>
 <li><b>Vitamin ve Mineral Kaynağı</b><span style="font-weight: 400;">: Karpuz, A ve C vitaminleri açısından zengindir. A vitamini göz sağlığını korumada önemlidir, C vitamini ise bağışıklık sistemini güçlendirir. Ayrıca potasyum ve magnezyum gibi mineraller içerir.</span></li>
 <li><b>Antioksidan Deposu </b><span style="font-weight: 400;">: Karpuz, likopen ve beta-karoten gibi güçlü antioksidanlar içerir. Likopen, kalp sağlığını destekler ve bazı kanser türlerine karşı koruma sağlayabilir.</span></li>
 <li><b>Sindirime Yardımcı </b><span style="font-weight: 400;">: Karpuz, lif içeriği sayesinde sindirim sistemi sağlığını destekler. Lif, bağırsak hareketlerini düzenler ve kabızlığı önler.</span></li>
 <li><b>Kolesterol Düşürücü</b><span style="font-weight: 400;">: Karpuzun kabuğa yakın olan beyaz kısmı kalp ve damar sağlığını korumada etkili bir aminoasit olan sitrülin içerir. Sitrülin, kan basıncını ve LDL kolesterolü düşürmeye katkıda bulunabilir. Dolayısıyla karpuzun kabuğuna yakın beyaz yerleri de beslenmeye dahil edilmelidir.</span></li>
 <li><b>Kas ve Sinir Fonksiyonu</b><span style="font-weight: 400;">: Potasyum içeriği sayesinde karpuz, kas ve sinir fonksiyonlarının düzenlenmesine yardımcı olur. Egzersiz sonrası kas kramplarını önlemeye yardımcı olabilir.</span></li>
 <li><b>Hidrasyon ve Elektrolit Dengesi</b><span style="font-weight: 400;">: Karpuz, sıcak yaz günlerinde vücudun elektrolit dengesini korumaya yardımcı olan doğal bir hidrasyon kaynağıdır. </span></li>
</ol>
<blockquote><em><b>Diyabet hastalarının, şeker oranı yüksek bir meyve olan karpuzu tüketirken kontrollü tüketmesi gerekmektedir. Yüksek potasyum ve su içeriğinden dolayı böbrek hastaları da hekimlerine danışmalıdır… Gebelik diyabeti olan kadınlar ise şeker oranı ve glisemik indeksi yüksek olan karpuzu büyük porsiyonlar halinde tüketmekten kaçınmalıdır.</b></em></blockquote>
<h2><b>KARPUZ TÜKETİRKEN DİKKAT</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Diyabet hastalarının, şeker oranı ve glisemik indeksi yüksek bir meyve olan karpuzu tüketirken dikkatli ve kontrollü tüketmesi gerekmektedir. Yüksek potasyum ve su içeriğinden dolayı böbrek hastaları da hekimlerine danışmalıdır… Gebelik diyabeti olan kadınlar ise şeker oranı ve glisemik indeksi yüksek olan karpuzu büyük porsiyonlar halinde tüketmekten kaçınmalıdır.</span>
<h3><b>Karpuzlu Sorbe Tarifi </b></h3>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">4 dilim karpuz </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">1 limon suyu</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">1 yemek kaşığı bal</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Taze nane </span></li>
</ul>
<span style="font-weight: 400;">Karpuzlar dilimlenip beraber 1-2 saat kadar buzlukta bekletilir. Buzluktan çıkarılan karpuz limon suyu ve bal ile beraber blendırdan geçirilir, kaselere paylaştırılarak 1-2 saat daha buzlukta bekletilir. Üzerine taze nane yaprakları eklenerek servis edilir.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 03 Aug 2024 04:30:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/08/Karpuz.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Medyanın gündem yaratma işlevi ve siyasi kararlar</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/medyanin-gundem-yaratma-islevi-ve-siyasi-kararlar-6822</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/medyanin-gundem-yaratma-islevi-ve-siyasi-kararlar-6822</guid>
                <description><![CDATA[Medyanın gündem yaratma işlevi ve siyasi kararlar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İktidarın veya hakim siyasal güçlerin alacağı siyasal kararlara onay yaratılmak isteniyorsa pek çok medya kanalından o konu hakkında yoğun mesajlar oluşturulmaya başlanır. Reklamlar da hakkında belli bir tutum yaratmak istedikleri ürünlerle ilgili önce bir duygu yaratarak ilgi çekmek, mesaj tekrarı neticisinde de satın alma davranışı yaratmak isterler.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitle iletişim araçlarının gündem yaratma işlevini daha <a href="https://yeniarayis.com/author/edacaglayanertok/" rel="noopener" target="_blank"><span style="color:#2980b9">önceki yazılarımda</span></a> da ele almıştım. Günümüzde geleneksel kitle iletişim araçlarının yanı sıra, sosyal medya da gündem yaratmada etkindir.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Medya metinleri, ister görsel, işitsel, ister yazılı ifadelerden, sembollerden oluşsun, izleyenin, o mesajlarla karşılaşanın kullandığı dile, toplumsal veya kişisel yaşam deneyimlerine göre anlamlar yaratmakta ve belli bir tutum davranış değişikliğini ve/veya pekiştirilmesini hedeflemektedir. Yapılandırılan mesajlar, kimi zaman sistematik, kimi zamanda rastgele olarak tutum değişikliği yaratmak üzere dolaşıma sokulur. Medya, metinleri aracılığıyla izleyenin, alımlayanın bir konuda nasıl düşünmesi gerektiğinden çok hangi konu hakkında konuşması ve düşünmesi gerektiğini belirler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka deyişle, belli bir konu hakkında, onaylama veya reddetme gibi belli bir tutum geliştirilmesi isteniyorsa, o konuda mesaj sıklığı arttırılarak o konu üzerinde düşünülmesi, o konu hakkındaki mesajlara daha açık olunması sağlanır. İktidarın veya hakim siyasal güçlerin alacağı siyasal kararlara onay yaratılmak isteniyorsa yine pek çok medya kanalından o konu hakkında yoğun mesajlar oluşturulmaya başlanır. Reklamlar da hakkında belli bir tutum yaratmak istedikleri ürünlerle ilgili önce bir duygu yaratarak ilgi çekmek, mesaj tekrarı neticisinde de satın alma davranışı yaratmak isterler. Bazı reklamlar bizi şok ederek hatta korku, dehşet gibi olumsuz duygularımızı harekete geçirerek ilgi çeker ve neticesinde reklamın asıl konusu olan ürünü tüketme isteği yaratma isteği yaratırlar. Korku ve dehşet yaratmada kullandıkları sembolik unsurların asıl ürünle ilgisi yoktur, görevleri sadece onca mesaj arasından sıyrılmak, dikkat çekmektir.<strong>&nbsp;</strong></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Konu üzerine alınacak siyasal kararlara rıza yaratmak için öncelikle sokak köpekleri ile ilgili korku ve dehşet yaratacak içerikler yayılmaya başlanarak konu üzerine düşünülmesi sağlanmış, daha sonra konu ile ilgili alınacak siyasi kararlar için zemin hazırlanmıştır. Daha önce ‘sokak hayvanları’ başlığı altında anılan bu konu, daha sonra ‘başıboş sokak köpekleri’ başlığıyla tartışılır olmuştur.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘SOKAK HAYVANLARI’NDAN ‘BAŞIBOŞ SOKAK KÖPEKLERİ’ BAŞLIĞINA…</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son zamanlarda sokak hayvanları ile ilgili medya içeriklerinin de benzer şekilde çalıştığını düşünüyorum. Konu üzerine alınacak siyasal kararlara rıza yaratmak için öncelikle sokak köpekleri ile ilgili korku ve dehşet yaratacak içerikler yayılmaya başlanarak konu üzerine düşünülmesi sağlanmış, daha sonra konu ile ilgili alınacak siyasi kararlar için zemin hazırlanmıştır. Daha önce ‘sokak hayvanları’ başlığı altında anılan bu konu, daha sonra ‘başıboş sokak köpekleri’ başlığıyla tartışılır olmuştur. Sokak köpeklerinin saldırılarına ilişkin pek çok görüntü hem anaakım medya kanalları hem de sosyal medya hesapları aracılığıyla hızla yayılmaya başladı. Konuyla ilgili olarak kendilerini hayvansever olarak tanıtan bir takım gruplarla, sokakta başıboş köpeklerin yaratacağı sorunları anlatanların karşı karşıya getirildiği yayınlar yapıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geniş bir izeyici kitlesine böyle bir sorunun tarifi yapılarak, yaşananlarla ilgili siyasi bir kararın gerekli olduğu düşüncesi benimsetildi. Yayınlanan görüntüleri izleyenler, kendi çevrelerinde yaşanan benzer olayları düşünerek bir fikir oluşturmaya başladılar. Konuyla ilgili itlaf etme gibi bir tedbire büyük çoğunluk en azından çekimser yaklaştığı halde, iktidar temsilcilerinin meclisteki sayısı düşünüldüğünde alınacak karar aksi yöndeydi. Medya mesajlarıyla sokakta yaşayan köpeklerin sayısının arttığı ve doğalarında bulundukları alanı koruma içgüdüsüyle saldırgan davranabildikleri vurgulandı. Böylece konuyla ilgili daha önce düşünmeyen vatandaşlar bile düşünüp konuyla ilgili mesajlara yönelmeye ve fikir oluşturmaya başladılar. Halihazırda sokak hayvanları ile veya hayvan hakları ile ilgili sivil toplum kuruluşlarına üye olanlar ise, son zamanlarda yapılan yayınalara ve aktarılan mesajlara görece dirençli kalacak biçimde önceden bir tutum, fikir ve deneyime sahiptiler. Konu hakkında daha önce düşünmeyenlerin kimi fiziksel açıdan zayıf çocuk ve yaşlıları düşünerek iktidarın siyasi kararını destekleyecek yönde tutum geliştirdiler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Medya mesajlarının siyasi kararlara zemin oluşturmak, vatandaşlarda olumlu tutum ve rıza geliştirilmesi için kullanımının bir örneğini yaşadık. Buradaki en büyük başarı, siyasi kararın konusu, sokakta yaşayan hayvanların, ‘sokak hayvanları’ başlığı ile değil ‘başıboş sokak köpekleri’ başlığı ile anılması sağlanarak, yasa kabul edilmeden önce, daha ifade aracı dilde bir önkabulün yerleştirilmesi olmuştur.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 02 Aug 2024 04:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/iletisim.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erdoğan’ın &#039;güçsüzlük&#039; itirafı</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdoganin-gucsuzluk-itirafi-6786</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdoganin-gucsuzluk-itirafi-6786</guid>
                <description><![CDATA[Erdoğan’ın 'güçsüzlük' itirafı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Erdoğan’ın konuşması</strong><strong> bir anlamda “</strong><strong>güçlü değiliz”in itirafıdır. Sonuç olarak Türkiye güçlü olsaydı bahsedilen adımlar (İsrail</strong><strong>’</strong><strong>e girme) atılırdı. Ve güçsüzlüğümüzün temel nedeni, önce AKP</strong><strong>’</strong><strong>nin sonra iktidar blokunun iç siyasette izlediği kutuplaştırıcı siyaset. İkincisi de iç siyasete bağlı olarak dış siyasette meşruiyeti ve temeli olmayan bir hamasi politikalardır.</strong></span>

Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin Rize İl Teşkilatı toplantısında yaptığı konuşmada İsrail’e yönelik sert mesajlar verdi. Erdoğan konuşmasında; <em>“</em><em>Biz çok güçlü olmalıyız ki, bu İsrail Filistin'e bunu yapamasın. Biz nasıl Karabağ'a girdiysek, nasıl Libya'ya girdiysek bunun benzerini aynen onlara da yaparız. Yapmamak iç</em><em>in hi</em><em>ç bir şey yok. Sadece biz güçlü olmalıyız ki bu adımları </em><em>da atal</em><em>ım.”</em> ifadelerini kullandı.

Yazının hemen başında belirteyim, İsrail’in Gazze’de giriştiği katliam karşısında Batılı ülkeler başta olmak üzere dünyanın iki yüzlü tavrı, savundukları insani değerler açısından utanç vericidir. Tabi insanlığın düştüğü çaresizliği de not etmekte fayda var.

İsrail’in katliamlarının durması ancak, ulus-devletlerden bağımsız olarak toplumların küresel dayanışması ve bunun siyasetinin kamusallaşması ile mümkün olabilecektir.

Şimdi gelelim Erdoğan’ın açıklamasına.

Öncelikle Karabağ ve Libya’ya girme konusunda eğer bilinçli bir tercih olarak söylenmemişse iki düzeltme yapmak durumundayız.

İlki, Türkiye olarak Karabağ’a girmedik. Azerbaycan, Ermenistan’ın işgali altında olan Karabağ’a, yani kendi topraklarını kurtarmak için girdi. Türkiye, bu süreçte Azerbaycan’a askeri ve siyasi destek verdi o kadar.

İkincisi, Libya’ya da biz girmedik. Tam tersine Erdoğan önce olası Libya saldırısına karşı açıklama yaptıktan sonra, Fransa ile birlikte NATO da Libya’ya yönelik harekat başlayınca destek verdik.

Görüldüğü gibi, Erdoğan konuşmasında eğer bilinçli biçimde söylenmemişse gerçek olmayan iki bilgi var. Ya da bilinçli söylenmiş ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bizim bilmediğimiz gerçekler var demektir ki, bu da vahimdir.
<blockquote><em><strong>“</strong><strong>Güçlü olmalıyız”dan kasıt, Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>nin güçlü olmasını mı yoksa teşkilat toplantısına ev sahipliği yapan AKP</strong><strong>’</strong><strong>yi mi yoksa her ikisini de mi kast ediyor bilmiyoruz. Ama konuşmanı</strong><strong>n o b</strong><strong>ölümünden şunu anlıyoruz; </strong><strong>“</strong><strong>güçlü değiliz”. Çünkü, güçlü olsaydı bahsedilen adımları (İsrail</strong><strong>’</strong></em><strong><em>e girme) atılırdı.</em> </strong></blockquote>
<h2>GÜÇLÜ DEĞİLİZİN İTİRAFI</h2>
Erdoğan alıntıladığım konuşmasının ilgili bölümünü şöyle bitiriyor; <strong><em>“</em></strong><strong><em>Yapmamak iç</em></strong><strong><em>in hi</em></strong><strong><em>ç bir şey yok. Sadece biz güçlü olmalıyız ki bu adımları </em></strong><strong><em>da atal</em></strong><strong><em>ım.” </em></strong>Burada “güçlü olmalıyız”dan kasıt, Türkiye’nin güçlü olmasını mı yoksa teşkilat toplantısına ev sahipliği yapan AKP’yi mi yoksa her ikisini de mi kast ediyor bilmiyoruz. Ama konuşmanın o bölümünden şunu anlıyoruz; “güçlü değiliz”. Çünkü, güçlü olsaydı bahsedilen adımları (İsrail’e girme) atılırdı.

Evet içerde iç siyasette AKP de güçlü değil, dışarda, dış politikada Türkiye güçlü değil. Bunun nedeni önce AKP’nin sonra iktidar blokunun iç siyasette izlediği kutuplaştırıcı siyaset. İkincisi de iç siyasete bağlı olarak dış siyasette meşruiyeti ve temeli olmayan bir hamasi politikanın izlenmesi.

AB’den kopuş, batıya, ABD’ye mesafe alma, Ortadoğu’da kültürel kimlik yani İslam üzerinden liderlik hayali hepsi bizi uluslararası ilişkilerde zayıflattı. Dahası Türkiye Batı’dan koparken ne Doğu ile ne de Ortadoğu ile sağlıklı ilişki kurma imkanı bulamadı.

İçine düştüğü “Araf’ta” olma halini hem Batı hem de Doğu için pazarlık unsuru olarak kullanabileceğini düşündü ama bunda da başarılı olabilmiş değil.

Sonuçta içerde ve dışarda izlenen politikanın sonucu her iki alanda da “değerli yalnızlık” oldu.

Bu politikalar içerde ekonomik krizi derinleştirdikçe, Türkiye uluslararası ilişkilerde daha da zayıfladı. Ve hamaset adına mesafe aldığı tüm ülkelerle ilişkileri iyileştirmek adına attığı adımların Türkiye’ye maliyeti oldu. Mısır’la barışma da öyle oldu, Suriye ile barışma süreci de öyle oluyor.
<blockquote><em><strong>Erdoğan eğer içerde kendi partisini, dışarda Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>yi güçlü bir ülke yapacaksa bunun yolu, içerde toplumsal barışı sağlamaktan geçer. Yani toplumun en az yüzde 50</strong><strong>’</strong><strong>si ile samimi bir barış yapması zorunludur. Bunun yolu da hukuk, demokrasi ve özgürlü</strong><strong>kten ge</strong><strong>çer.</strong></em></blockquote>
<h2>İÇ BARIŞ SAĞLANMADAN GÜÇLÜ DEVLET OLUNMAZ</h2>
Erdoğan konuşmasında ifade ettiği “güçlü olmalıyız ki bu adımları da atalım.” tersinden okumayla doğrudur.

Türkiye eğer uluslararası ilişkilerde zayıfsa bunun temel nedeni içerde ekonomik krizin yarattığı güçsüzlüktür. Buna bağlı olarak ikinci neden ise iktidar blokunun uluslararası ilişkilerde risk almak için ihtiyaç duyduğu siyasi meşruiyete de sahip olmamasıdır.

Erdoğan eğer içerde kendi partisini, dışarda Türkiye’yi güçlü bir ülke yapacaksa bunun yolu, içerde toplumsal barışı sağlamaktan geçer. Yani toplumun en az yüzde 50’si ile samimi bir barış yapması zorunludur. Bunun yolu da hukuk, demokrasi ve özgürlükten geçer.

Bu ise siyaset yapılan zihniyetin, bu siyaseti meşru kılan yönetim sistemi değişene kadar demokratik denetim açısından güçlendirilmesinden geçer. Bunu yapmasının zor olduğunu son dönemde yaşananlardan biliyoruz.

Eğer bu gerçekse o zaman İsrail’e (askeri zorluklar dışında) yönelik adım atmak da imkansız demektir.

Unutmayalım ki, bir ülkenin gücü ekonomik gücü ile doğrudan bağlantılıdır. Bizim ekonomimiz durumu da ortada. Unutmayalım ki, ekonomiden gelmeyen güç, hamaset ile gelmez.

O zaman soru şu; Erdoğan neden İsrail’i hedef aldı?

Sokak hayvanları yasasının gündemi değiştirme süresi doldu, gündem değiştirmek için başka bir konu lazımdı, o da İsrail’e tehdit oldu.]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 31 Jul 2024 04:55:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/Cumhurbaskani-Erdogan-2.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bahçeli&#039;den &quot;sözde&quot; basın toplantısı</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bahceliden-sozde-basin-toplantisi-6781</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bahceliden-sozde-basin-toplantisi-6781</guid>
                <description><![CDATA[Bahçeli'den "sözde" basın toplantısı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Salondaki gazeteciler, MHP ve Ülkü Ocakları’nın Sinan Ateş cinayeti ile ilişkisi hakkındaki iddiaları gündeme getiremedikleri gibi, Bahçeli’nin sağlık durumunu bile soramadılar. Oysa Bahçeli, en son 25 Haziran’daki grup toplantısında konuşmasını oturarak yapabilmiş, partililerin yardımıyla ayağa kalkabilmişti. Üç haftadır grup toplantısı düzenlenmiyordu! Dört hafta sonra grup toplantısı niyetine “basın toplantısı” yapıyordu, yine oturarak…</strong></span>
<p class="mb-2">MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin basın toplantısına “sözde” dersem, medyamızdaki genel alışkanlığın tersine bu sözcüğü yerli yerinde kullanmış olurum.</p>
<p class="mb-2">“Sözde” diyorum, çünkü salondaki koltukların ilk dört sırasını MHP yöneticileri kaplamıştı. Gazeteciler, partililerin arkasında son sıralarda oturuyordu; kameralar da en arkadaydı. Bahçeli, konuşması boyunca partililere hitap etti aslında.</p>
<p class="mb-2">Açıklamasını tamamladıktan sonra Bahçeli, “Sorusu olan arkadaşımız var mı efendim” deyince uzun süre gazetecilerden ses çıkmadı. Sonra usulen ABD seçimleri ve sokak köpekleri hakkında “…nasıl değerlendiriyorsunuz, teşekkür ederim” ile noktalanan iki soru yöneltildi.</p>
<p class="mb-2">Onları yanıtladıktan sonra Bahçeli bir kez daha “Başka var mı efendim?” diyerek soru bekledi. Ama salondaki gazetecilerden ses çıkmayınca kendisi “MHP’nin Sinan Ateş davasının görüldüğü mahkemeye verdiği 154 kişilik liste”ye değindi.</p>
<p class="mb-2">Düşünün, MHP’nin şikayet edip hedef aldığı 154 kişilik listede 63 de gazeteci var ve salondaki gazeteciler cesaret edip de böyle bir listenin amacını, yaratacağı sonuçları soramıyorlar. Üstelik Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş, daha bir hafta önce Sinan Ateş’in Ülkü Ocakları Genel Başkanı iken Genel Merkez’in talimatıyla gazetecileri dövdürdüğünü ifşa etmişti.</p>
<p class="mb-2">Salondaki gazeteciler, MHP ve Ülkü Ocakları’nın Sinan Ateş cinayeti ile ilişkisi hakkındaki iddiaları gündeme getiremedikleri gibi, Bahçeli’nin sağlık durumunu bile soramadılar. Oysa Bahçeli, en son 25 Haziran’daki grup toplantısında konuşmasını oturarak yapabilmiş, partililerin yardımıyla ayağa kalkabilmişti. Üç haftadır grup toplantısı düzenlenmiyordu! Dört hafta sonra grup toplantısı niyetine “basın toplantısı” yapıyordu, yine oturarak…</p>
<p class="mb-2">Soru soranları baskı altına alan bir partinin düzenlediği ve yine de soru sormaya cesaret edebilecek gazetecilerin alınmadığı bir toplantı, “sözde basın toplantısı” diye anılmayı hak eder.</p>

<h2 class="mb-2"><b>Kavga değil saldırıydı</b></h2>
<p class="mb-2">Akşam, AHaber, CNNTürk, Hürriyet, Ekonomim, Sözcü, Milliyet, NTV, Gerçek Gündem, TGRT, Sputnik, Yirmidört TV, “Meclis’te tekmeli yumruklu kavga”, “Meclis’te yine yumruklar konuştu” ve “Meclis’te yine kavga” başlıklarıyla duyurdu olayı. Sabah “TBMM’de yine DEM provokasyonu”, Yeni Şafak ise “DEM Meclis’i gerdi” diye yayımladı.</p>
<p class="mb-2">Oysa bu haberlerde AKP milletvekilleri Adil Karaismailoğlu ve Halil Eldemir’in, DEM Milletvekili Ali Bozan’a tokat, yumruk ve tekme attıkları fotoğraf ve görüntüler vardı. Bozan’ın kürsüdeki sözlerine sinirlenen AKP milletvekilleri ona saldırmıştı; Bozan karşılık vermemişti.</p>
<p class="mb-2">Demek ki, bir kavga değil saldırı söz konusu. Çıplak gözle görülen tekme tokat saldırıyı “kavga” diye vererek AKP’li isimlerin şiddetinin üzerini örtmek gazeteciliğe yakışmıyor. DEM’e ilişkin yargılar ya da AKP’ye duyulan sevgi, gerçeği çarpıtmaya yol açmamalıydı.</p>
<p class="mb-2">Nitekim birçok gazete ve sitede de olay, “Meclis’te ‘Hırsızsınız’ kavgası: AKP’liler DEM milletvekiline saldırdı”, “Eski bakandan vekile yumruk”, “Karaismailoğlu, ‘Hırsız’ diyen Bozan’a tokat attı”, “Eski bakan DEM’li vekile yumruk attı”, “Karaismailoğlu DEM’li Bozan’ı tokatladı” başlıklarıyla haberleştirildi. Doğrusu da buydu…</p>
<p class="mb-2">MHP’nin yayın organı Türkgün ise “Ellerine sağlık” diyerek, Karaismailoğlu’na övgüler düzdü. Cumhurbaşkanı Başdanışmanlarından Oktay Saral, AKP ve MHP milletvekilleri ile iktidar yanlısı bazı gazeteciler de Karaismailoğlu’nu tebrik yarışına girdiler.</p>
<p class="mb-2">Şiddetin, hem de bir milletvekiline yönelik şiddetin bu denli açıkça desteklenmesi gazetecilik ve demokrasi açısından kaygı verici.</p>

<h2 class="mb-2"><b>“Kendi lansmanını kendin düzenle”</b></h2>
<p class="mb-2">Otomobil firmalarının “medya tanıtım” organizasyonlarında yeni çığır açıldı! Renault, yeni Duster modelinin tanıtımı için otomotiv yazarları, her zaman olduğu gibi başka bir kente ya da bir ülkeye davet etmedi; farklı bir davette bulundu:</p>
<p class="mb-2">“Biz aracı istediğiniz yere bırakalım. Siz kendi lansmanınızı düzenleyin. İstediğiniz rotada, istediğiniz kişilerle dolaşın, masraflarını da biz karşılayalım. Aracı istediğiniz yere bırakın.”</p>
<p class="mb-2">Bu davet 20-30 gazeteci ve sosyal medya fenomenine gitmiş; bazıları gerçekten arabayı dağ bayır test ederken, bazıları da ailesiyle birlikte gezmeyi, tatili bedavaya getirmeyi seçmiş. Bir aracı test etmenin amacı, eksi ve artılarını belirlemek ve nesnel bir dille aktarmak olsa gerek.</p>
<p class="mb-2">“Kendi lansmanını kendin düzenle” organizasyonunda ise öyle olmuyor; şirket yöneticisi ve uzmanlarla konuşup, soru sorma olanağı kalkıyor; gazeteciler tanıtım faaliyetinin bir parçası olmayı gönüllü olarak kabul etmiş oluyorlar. Arabayla gezerken bir yandan da sosyal medyadaki paylaşımlar ve programlarla araca övgüler düzerek tanıtımda bulunuyorlar.</p>
<p class="mb-2">Sosyal medyayı tarayınca 3 bin metrelik yaylalara çıkıp aracı deneyimleyen otomotiv yazarını da gördüm; eşi ve kızıyla birlikte dolaşıp, “…aile boyu macera” etiketiyle paylaşım yapanı da. Otomobil testi, şirketin, gazeteci ve ailesine “ödülü” oluyor; ilişki gazetecilik dışına taşıyor.</p>
<p class="mb-2"><b>Ekran gücü neden yetmiyor?</b></p>
<p class="mb-2">RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, NOW TV ana haber sunucusu Gülbin Tosun’un Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı etiketlediği paylaşımına “Haddini bil” diye tepki göstermiş.</p>
<p class="mb-2">Şahin’in sosyal medyadan bu tepkide bulunması açıkça yetki aşımı. Zira televizyon sunucularının, sosyal medya paylaşımları RTÜK’ün görev alanında değil. RTÜK, televizyon yayımlarını denetlemekle yükümlü bir kuruluş, sosyal medyaya ve oradaki paylaşımlara karışamaz.</p>
<p class="mb-2">Gülbin Tosun da sokak köpekleriyle ilgili yasa önerisi hakkındaki “Öldürtmeyeceğiz! Biliyorsunuz değil mi? Dünya tarihinde görülmemiş ayaklanmaya sebep olmayın @RT Erdoğan” paylaşımıyla gazetecilik sınırlarını zorlamış.  Bir tehdit olmasa da paylaşımda kendisinin de içinde olacağı bir “ayaklanma”dan söz ederek aktivistlik çizgisine kaymış.</p>
<p class="mb-2">Halbuki Gülbin Tosun, o yasa önerisini eleştiren haberler sunabiliyor; görüşünü izleyiciye aktarabiliyor. Ekrandan tavır almakla yetinmeyip sosyal medyada aktivist gibi davranmak haberciliğin gücünü hafife almaktır. Bu örnekte olduğu gibi haberci kimliğine de zarar verir.</p>
<p class="mb-2"><b>Dostluk konserinden düşmanlık ürettiler</b></p>
<p class="mb-2">Yunan sanatçı Despina Vandi’nin, sahnedeki Türk bayrağı ve Atatürk portresi nedeniyle konsere çıkmadığı duyulur duyulmaz başlıkların ölçüsü kaçtı: “Yunan kaşınma sabrımızı taşırma” (Sözcü), “Küstah Yunan” (Akşam/Sözcü), “Yunan’ın bitmeyen kini” (Korkusuz)</p>
<p class="mb-2">En önemlisi, krizin öğrenilmesinden itibaren gazetecilik refleksinin gösterilememesiydi. Vandi’nin, sahnedeki Türk bayrağı ve Atatürk portresinin indirilmesini ya da dengelemek için Yunan bayrağının da asılmasını istediği fakat bayrağın bulunup asılamadığı yazıldı. Ama krizin nasıl çıktığı, o akşam Çeşme’de yaşananlar tarafların ağzından aktarılamadı.</p>
<p class="mb-2">Türk Eğitim Vakfı yetkilileri hâlâ konuşturulamamış olsa da Despina Vandi, Yunanistan’da Star televizyonu ana haber bültenine ve gazeteci Anna Stamatiadou'ya <a href="https://simerini.sigmalive.com/article/2024/7/19/aphese-tous-tourkous-sta-krua-tou-loutrou-e-bande-prosbole-na-tragoudeso-me-phonto-ton-kemal-50-khronia-apo-eisbole-kupro/">açıklama</a> yaptı. Meğer asıl Atatürk portresine karşı çıkmış. “Atatürk portresinin etkinliğin başka bir yerine taşınmasını ve Türk bayrağının yanına Yunan bayrağı konulmasını” istemiş. TEV de bu isteği reddetmiş.</p>
<p class="mb-2">Anlaşılan, Yunan bayrağı asılarak çözülebilecek bir mesele değilmiş o akşam yaşanan.</p>
<p class="mb-2">Maalesef taraflar “dostluk konseri”ni en baştan düzgün organize edememiş.</p>
<p class="mb-2">Ne yazık ki, milliyetçi damarları her an kabarmaya hazır durumda bekleyen yaygın medyamız da Yunan sanatçının davranışı üzerinden düşmanlık üretmekten geri durmadı. Genellemeci ve nefret söylemi üreten başlıklarla dostluğa ve barışa zarar verdiler.</p>
<p class="mb-2"><b>Tek cümleyle:</b></p>
<p class="mb-2">·       İHA, AHaber, Posta, Türkiye, TRT Haber ve Akşam’daki “Turiste 1200 TL’lik nar suyu şoku” haberinde nar suyunun fiyatının eksik olduğunu yazmıştım ama öbürlerinden farklı olarak İHA haberinde iki bardak nar suyunun 200 TL olduğu belirtilmiş, gözden kaçırmışım.</p>
<p class="mb-2">·       Gazeteci Bahar Feyzan, bir güzellik şirketinin yüze ve boyuna uyguladığı cilt bakım işlemini kendi yüzüne yaptırdığı sırada çekilen görüntüleri Instagram’dan reklam olarak yayımladı.</p>
<p class="mb-2">·       Hürriyet, “Tatiana’nın hatası sonu olmuş” ve Sözcü “Rus fenomenden ölümcül hata” derken, Sabah ise tam tersine, “Tatiana’ya çarpan tam kusurlu çıktı” diyerek, tutanaklara göre Tatiana değil arkadaşı Onur Obuk’un hatalı olduğunu yazdı.</p>
<p class="mb-2">·       DHA, yasalarda “dini nikâh” kavramı olmamasına rağmen “Dini nikâhla yaşadığı kadını sokak ortasında öldürdü” diye haber yaptı.</p>
<p class="mb-2">·       Yeni Şafak, “Çukurova Havalimanı 10 Ağustos’ta açılıyor” haberinde, bu havalimanının açılmasıyla birlikte Şakirpaşa Havalimanının kapatılıp kapatılmayacağı bilgisini vermedi.</p>
<p class="mb-2">·       Kanal D, “Oklu saldırgan” haberinde adamın evden çıkıp camiye yürüme görüntüsünü altı kez tekrarladı; Show TV de kadın hırsızın emekleyerek çekmeceye gidişini dört kez yineledi.</p>
<p class="mb-2">·       DHA ve Sözcü, Çatalca kıyılarında bulunan insansız deniz aracında patlayıcı madde olmadığını yazarken, İHA, Sputnik ve Yeni Şafak, aracın bomba yüklü olduğunu öne sürdü.</p>
<p class="mb-2">·       Akşam, “Doğanın içinde huzuru yaşayın” başlığıyla Akçakoca’daki bir otelin reklamını haber görünümü şeklinde ve “Bu bir reklamdır” uyarısı koymadan yayımladı.</p>
<p class="mb-2">·       Hürriyet’in “Gündüz danışman gece DJ” haberinde sözü edilen “ABD’de bu yılın en başarılı 25 Türk mezunu” listesini StudyinAmerica.com’un hazırladığı bilgisi eksikti.</p>
<p class="mb-2">·       Yeni Akit, “Köpek lobisinin arkasında terörist ‘ALF’ örgütü var” haberiyle köpekseverlerin eylemlerini, hiçbir somut veriye dayanmadan Türkiye’de olmayan “Hayvan Kurtuluş Cephesi” adlı örgüte bağladı.</p>


<hr />

<em>Bu yazı, yazarın izni ile <a href="https://farukbildirici.com/" target="_blank" rel="noopener">www.farukbildirici.com</a>‘dan alınmıştır.</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 31 Jul 2024 04:40:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/bahceli-basin-toplantisi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Devletlerin vicdanları yoktur! Hayvanlara bile!</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/devletlerin-vicdanlari-yoktur-hayvanlara-bile-6755</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/devletlerin-vicdanlari-yoktur-hayvanlara-bile-6755</guid>
                <description><![CDATA[Devletlerin vicdanları yoktur! Hayvanlara bile!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Bize gelince! Biz de “vicdanlı” olmanın ne demek olduğunu bugünlerde daha iyi anlıyoruz. İslam dinini ve onun içerdiği vicdan duygusunu taşıdığını varsaydığımız bir siyasi partinin iktidarının da benzer biçimde “vicdansız” olduğunu görüp anlıyoruz. Tıpkı İsrail’i yöneten devlet gibi bizim devletimiz de (bizde “hayvanlara” yönelik olsa da) “vicdansızlığı” şiar edinmiş gibi görünüyor.</strong></span>

Dün öğrendik. Meğerse biz hem Karabağ’a ve hem de Libya’ya girmişiz. Yani askeri olarak. Gerekirse İsrail’e de girebilirmişiz. Yani askeri olarak. Bu kadar basit! Cumhurbaşkanımız emin. Gerekirse diyor gireriz ve bizi kimse engelleyemez. Sahi siz bizim askerimizin savaşmak üzere Karabağ’a ve de Libya’ya girdiğini biliyor muydunuz? Doğrusu ben bilmiyordum. Dün öğrendim. Cumhurbaşkanımızın hemşehrileriyle yaptığı bir sohbette. Bir kahvede miydi doğrusu bilmiyorum ama. Sanki…
<blockquote><strong><em>İyi de nasıl olmuş da kimseye çaktırmadan Türk askeri Ermenistan’la savaşa girmiş? Sahi o askerler Türk askeri miydi yoksa paralı ÖSO militanları mıydı? Bilen var mı? Var anlaşılan ama o bilenler arasında biz yokuz! Libya’ya askeri mühimmat ve techizat ve de SİHA vs gibi silah desteği verdiğimizi duymuştuk. Ama Libya’da savaştığımızı duymamıştık. Acaba orada da bizim adımıza savaşanlar ÖSO militanları mıydı?</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>BİZİM ADIMIZA SAVAŞANLAR ÖSO MİLİTANLARI MIYDI?</strong></h2>
Anladık! İki devlet tek millet! İyi de nasıl olmuş da kimseye çaktırmadan Türk askeri Ermenistan’la savaşa girmiş? Sahi o askerler Türk askeri miydi yoksa paralı ÖSO militanları mıydı? Bilen var mı? Var anlaşılan ama o bilenler arasında biz yokuz! Libya’ya askeri mühimmat ve techizat ve de SİHA vs gibi silah desteği verdiğimizi duymuştuk. Ama Libya’da savaştığımızı duymamıştık. Acaba orada da bizim adımıza savaşanlar ÖSO militanları mıydı? Bilen var mı? Var anlaşılan ama o bilenler arasında biz yokuz!

Eğer bir ülkede ülke halkı bilmeden o ülke savaşa girebiliyorsa o ülkeye siyasi bakımdan ne denir acaba?

Erdoğan Esad ile barışmak istiyormuş. İyi de bir başka ülkenin topraklarında o ülkenin yönetimine karşı olan çapulculukları dünyaca ünlü İŞİD militanları ya da o nitelikteki insanları parayla bir araya getirerek bir ordu kurup da o ülkeyle savaşmaya kalkmak gibi bir iş başarmış (!) biriyle Suriye neden barışsın ki? Barışır barışmasına ama emin olun bu işi yapmasaydınız size (yani bize) olacak maliyetten çok daha fazlasını ödemek zorunda bırakarak barışırlar bence.
<blockquote><em><strong>Erdoğan, bütün temsil ettiği değerlere ve o değerleri benimseyen kitlelere rağmen siyasetin dışına doğru yol alıyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ERDOĞAN SİYASETİN DIŞINA DOĞRU YOL ALIYOR</strong></h2>
Bence bu tür sözler ve jestler artık bir şeylerin bitmekte olduğunu söylüyor. Erdoğan, bütün temsil ettiği değerlere ve o değerleri benimseyen kitlelere rağmen siyasetin dışına doğru yol alıyor. Her ne kadar dünya siyasi konjonktürü birçok belirsizlik içerse de içten içe daha özgürlükçü olana, daha demokrat olana ve daha vicdanlı olana doğru hareket ediyor.

Bakmayın siz Batı devletlerinin önemli çoğunluğunun İsrail’i destekliyor olduğuna! Bu vicdansızlığın karşılığını toplumda bulamıyorlar ama. Batı toplumlarında (hatta İsrail’de bile) vicdanlı insanlar kişisel riskler alarak sokaklara dökülüyorlar. Savaşı kimin çıkarttığına bakmaksızın savaşın bitmesini, kimsenin ölmemesini istiyorlar. Batı devletlerinin bu batışları bizim gibi ülkelerde kimsenin bilgisi olmadan ülke yönetenlerin varlığına imkan verdi ve vermeye de devam ediyor. Ama bilin ki bu durumun sonu geliyor. Batı’da da bizim gibi ülkelerde de!

Çünkü insanlık “evrensel” dediğimiz değerlerin “devletlere” ait değil doğrudan “insanlara” ait olduğunu Batılı devletlerin İsrail’e destek vermelerinden anladı. Onların bu “evrensel” değerleri ciddiye almadıklarını gördü. O nedenle de sokaklardalar.

Bize gelince! Biz de “vicdanlı” olmanın ne demek olduğunu bugünlerde daha iyi anlıyoruz. İslam dinini ve onun içerdiği vicdan duygusunu taşıdığını varsaydığımız bir siyasi partinin iktidarının da benzer biçimde “vicdansız” olduğunu görüp anlıyoruz. Tıpkı İsrail’i yöneten devlet gibi bizim devletimiz de (bizde “hayvanlara” yönelik olsa da) “vicdansızlığı” şiar edinmiş gibi görünüyor.

Ama dedim ya, dünyanın bu konjonktürü değişiyor, değişecek. Nasıl ki İsrail’i Filistinlilere yaptıklarından dolayı kimse unutmayacaksa, tıpkı onun gibi AKP’nin hayvanlara yaptığını da bizler unutmayacağız. Hodri meydan!]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 30 Jul 2024 04:50:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Adsiz-tasarim-34.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Vergi ahlakında ipin ucu nerede koptu?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/vergi-ahlakinda-ipin-ucu-nerede-koptu-6722</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/vergi-ahlakinda-ipin-ucu-nerede-koptu-6722</guid>
                <description><![CDATA[Vergi ahlakında ipin ucu nerede koptu?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Evrensel geçtiğimiz günlerde yayınladığı haberinde devletten ihale alan yüklenicilerin aldıkları ihaleler ile ödediği vergiler arasındaki farka dikkat çekmişti. Bunun üzerine sosyal medyada bir itiraz çığ gibi büyüdü. Bu tartışmalara konu verginin ekseriyetle kurumlar vergisi olduğu, ve kurumlar vergisi tahakkukunun 0 Türk Lirası olmasının özellikle büyük şirketler için çok da büyük bir sürpriz olmadığını düşünmek kulağa rasyonel geliyor.</strong></span>

Vergi bilincinin en büyük düşmanı enflasyon ve hayat pahalılığıdır. Özellikle dolaylı vergiler özelinde, satış fiyatı artan bir ürünün fiyatının enflasyon dolayısıyla mı yoksa vergi artışı dolayısıyla mı arttığını tespit etmek çoğu zaman güç olabilir. Özel tüketim vergisi kalemleri, bu tartışmanın elbette olağan şüphelileridir.

Özellikle muhalif kamuoyunda yerleşik duruma gelmiş bazı kabuller, vergi bilinci konusunda biraz yol alındığının göstergesi. Bir şişe alkollü içki alırken bir şişe de devlete ısmarlamak, kendine araba alırken bir de devlete almak; gibi ifadeler, özel tüketim vergisi yükünün ölçüsüz artmasından dolayı gündeme gelen adaletsizliklere karşı trajikomik bazı reaksiyonlar olarak değerlendirilebilir.

Bu tip vergi kalemlerinin ortak özelliği ise, amiyane tabirle “kesilebilir” kalemler olması. Dolaylı vergi yükünün artması ve buna bağlı itirazlar, genellikle “içilmeyebilir, “tüketilmeyebilir”, “arabaya binilmeyebilir” gibi itirazlarla ekarte edilebilir. Nitekim <em>özel </em>tüketim niteliği zaten bu vergi yükünün logaritmik biçimde artmasının önemli bir sebebi; fiyat esnekliği olmayan ürünlerdeki fiyat artışı, talebi olması gerektiği gibi etkilemediğinden ortaya “sonsuz para hilesi” gibi bir vergi politikası çıkıyor.

Dolayısıyla ÖTV politikasının, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “vergiyi tabana yayma” anlayışıyla son derece <a href="https://vergialgi.com/verginin-tabana-yayilmasi#google_vignette">çeliştiğini</a> söyleyebiliriz.

Ancak vergi politikasını düşündüğümüzde, vergilendirme<em>me</em>yi de politika kapsamına almamız gerekir. Son yıllarda, Türkiye’de böyle bir fenomen ortaya çıktı.

Vergi afları, borçların silinmesi, özellikle iktidar ile yakın siyasal ilişkiler içerisinde olan ortaklıkların adını kamuoyuna taşıyan anahtar kelimeler.

Evrensel geçtiğimiz günlerde yayınladığı haberinde devletten ihale alan yüklenicilerin aldıkları ihaleler ile ödediği vergiler arasındaki farka <a href="https://www.evrensel.net/haber/524222/ihalede-bol-sifir-vergide-tek-sifir-sarayin-muteahhitleri-vergi-vermedi">dikkat çekmişti</a>.

Bunun üzerine sosyal medyada bir itiraz çığ gibi büyüdü. Trendyol’dan Martı’ya, Amazon’ndan Taksiciler Odası Başkanı Eyüp Aksu’ya pek çok kişi ve şirketin vergi karnesi mercek altına alınmaya <a href="https://yetkinreport.com/2024/07/27/sosyal-medyada-vergi-isyani-vergiyi-sadece-fakir-halk-oduyormus/">başlandı</a>.

Bu tartışmalara konu verginin ekseriyetle kurumlar vergisi olduğu, ve kurumlar vergisi tahakkukunun 0 Türk Lirası olmasının özellikle büyük şirketler için çok da büyük bir sürpriz olmadığını düşünmek kulağa rasyonel geliyor.

Diğer taraftan, bu şirketlerin hiç kâr etmediğini düşünmek ise kulağa pek rasyonel gelmiyor.
<blockquote><strong><em>Türkiye’de vergiden “kaçınmanın” artık olağan bir pratik olduğu üst düzey bürokrasinin de defaatle kabul ettiği bir gerçek. Küçük esnaftan uluslararası şirketlere kadar bu pratik büyüyerek sürdürülüyor. Vergiden “kaçınamayan” önemli gruplar ise, maaşlı çalışanlar, emekliler, öğrenciler; yani ticari faaliyette bulunmayan tüm vatandaşlar.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>VERGİDEN ‘KAÇINAMAYANLAR’: MAAŞLI ÇALIŞANLAR, EMEKLİLER…</strong></h2>
Türkiye’de vergiden “kaçınmanın” artık olağan bir pratik olduğu üst düzey bürokrasinin de defaatle kabul ettiği bir gerçek. Küçük esnaftan uluslararası şirketlere kadar bu pratik büyüyerek sürdürülüyor.

Vergiden “kaçınamayan” önemli gruplar ise, maaşlı çalışanlar, emekliler, öğrenciler; yani ticari faaliyette bulunmayan tüm vatandaşlar.

Tacirlerin vergi mücadelesi ile maaşlı çalışan vatandaşın vergi bilinci arasındaki uçurum fark, bugünkü vergi politikasının trajikliğine bir ışık tutmalı.

Maaşlı bir çalışan, ne maaşındaki vergi kesintisinin, ne de marketten satın aldığı ürünlerdeki vergi yükünün bilincinde olmadığı müddetçe, vergi ödeme piramidinin en aşağıdaki ve en geniş bölümünde yer almaya devam edecektir.

Beyana dayalı vergilerdeki bu istisnalar ise, maaşlı çalışan vatandaşa “zaten enflasyon var” düşüncesne yansımaya devam edecektir.

Maaşlı çalışan vatandaş, dışarıya bir restorana gittiğinde ödediği KDV ve ÖTV’nin bilincinde olmadan önüne gelen adisyonu enflasyon ile açıklamaya çalışacak, o sırada işletme KDV’yi düşük gösterebilmek adına türlü oyunlar oynayacaktır.

İşte vergi politikası, dürüstlüğün karşısında, kurnazlığın ise yanında olduğu müddetçe, bu fark açılmaya devam edecektir.

Bu sorunun temelinde ise, Türkiye’de vergi politikasının dolaylı vergilere büyük oranda bel bağlamış olması yatmaktadır. Dolaylı vergi yükü, maaşlı çalışanların sırtında bir kambur, vergiden “kaçınan” tacirler için ise bir oyuncak haline gelmiştir.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Jul 2024 04:52:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Yeni-Vergi-Paketi-Icin-Bir-Oneri.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Allah bereket versin!</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/allah-bereket-versin-dediklerinde-ne-olacak-6718</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/allah-bereket-versin-dediklerinde-ne-olacak-6718</guid>
                <description><![CDATA[Allah bereket versin!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Ocak ayı başında dolarını 29,50’den satıp %50’den iki defa, üç aylık TL mevduat yapan birisi, Haziran sonunda 32,80’den dolara geri döndüyse dolar bazında altı ayda, %13 gelir sağladı. Dolar 28 liraya düşseydi adamın altı aylık dolar bazında geliri %32 olacaktı. Muhteşemliğe bakar mısınız! Dünyanın neresinde böyle kar var. Sorun; “Allah bereket versin, iyi para kazandık” deyip ne zaman gidecekleri?!</strong></span>

Dünyadan; Piyasalar, ABD’nin bu sene en az iki defa faiz indirimine gideceğini ve ilk indirimin Eylül ayında geleceğine her hafta biraz daha yüksek beklenti ile inanıyor. Geçen haftanın son günü beklenildiği gibi gelen ABD, PCE verileri çok hafif bir karamsarlık yarattıysa da faiz indirimi beklentisi gücünü korudu.
İngiltere’de son gelen veriler faiz indirimindeki yeşil ışığı iyice parlattı. İngilizlerin zirve faizi olan %5,25’den indirim gelmesi gerektiği yüksek sesle dile getiriliyor. Çin, faiz indirimine gitti. Avrupa Birliği ilk indirimden sonra biraz daha sessiz. Dünyanın üretimin ve tüketimindeki yavaşlama Japonya hariç tüm ülkeleri faiz indirimine zorluyor. Daha fazla dayanabileceklerini tahmin etmiyorum doğrusu.
<blockquote><strong><em>İmalat, sanayi, tarım, tüketim azalıyor ama yatıp kalkıp MB’nın artan rezervlerini konuşuyor, sevinç gözyaşları ile birbirimize sarılıyoruz. Cumhurbaşkanımız, geleceğimizin kurtulduğunu söylüyor. Daha önce kaç defa söyledi bunları, hatırlamıyorum bile. Ama inananlar yine var, yine coşku ile alkışlıyorlar. Çok değil, iki yıl önce KKM içinde benzer sözler, benzer alkışlarla çınlıyordu ülke.</em></strong></blockquote>
<h2>İKİ YIL ÖNCE KKM İÇİN DE BENZER ŞEYLER SÖYLENDİ</h2>
<strong>Türkiye’de Merkez Bankası rezerv çoskusu;</strong> İmalat, sanayi, tarım, tüketim azalıyor ama yatıp kalkıp MB’nın artan rezervlerini konuşuyor, sevinç gözyaşları ile birbirimize sarılıyoruz. Cumhurbaşkanımız, geleceğimizin kurtulduğunu söylüyor. Geleceğin lider ülkesi olmak için dev adımlar attığımızı iddia ediyor. Daha önce kaç defa söyledi bunları, hatırlamıyorum bile. Ama inananlar yine var, yine coşku ile alkışlıyorlar.

Çok değil, iki yıl önce KKM için de benzer sözler, benzer alkışlarla çınlıyordu ülke. “KKM, ülkeyi bitirecek” diyenlere kızıyorlardı. “Dünya kadar dış borcumuz var. KKM olmasa döviz alıp başını gidecek, nasıl ödeyeceğiz bu borçları” diyorlardı. Ne yazık ki döviz yine aldı başını gitti, dış borç iyice arttı, devletin kaynakları rantiyecileri daha zengin etti, ülke daha fakirleşti.

<strong>Şimdi de “sıcak para” gazı geldi.</strong> Üretim yok, kredi yok, tüketim azalıyor, döviz artmıyor, MB kasası doluyor diye sevinçten öleceğiz. Geçen hafta S. Arabistan ile yapılan depo alım işleminin sonlandırıldığı haberi geldi. Yakında Azerbaycan ve Çin depo alımlarının sonlandırıldığı haberi gelir. Bence hiçbir anlamı yok. Bilanço makyajıydı, silinmesinin muhteşemliği yok. Normale dönüyoruz diye, illa davul çalacaksanız ne diyebilirim ki!

Sıcak paranın çıktığı an, ülkeyi ne hale getirdiğini son 24 yılda defalarca yaşadık ama hemen unutuyoruz. Balıkların bile hafızası daha uzun sürelidir. Bugün kü yönetimin geçmişten aldığı tek ders dövizin düşmesini engelliyor. Şu döviz girişine ve TL ye dönüşe karşı, geçmişte yaşadıklarımız şimdiye kadar doların çoktan 30 lira altına gelmesinin gerektiğini gösteriyordu.

Ocak ayı başında dolarını 29,50’den satıp %50’den iki defa, üç aylık TL mevduat yapan birisi, Haziran sonunda 32,80’den dolara geri döndüyse dolar bazında altı ayda, %13 gelir sağladı. Eskiden dolar da düşerdi geliri daha da çok olurdu. Dolar 28 liraya düşseydi adamın altı aylık dolar bazında geliri %32 olacaktı. Muhteşemliğe bakar mısınız! Adamların kazancını sadece düşük tutabiliyoruz ama dolar böyle devam etse bile adamların yıllık bileşik dolar bazında kazancı %27 olacak. Dünyanın neresinde böyle kar var. Sorun; “Allah bereket versin, iyi para kazandık” deyip ne zaman gidecekleri?!
<blockquote><em><strong>Teknoloji şirketlerinin zayıf gelen karlılıkları S&amp;P’nin gevşemenin sebebi oldu. “Düzeltmesi 5300 puana kadar sürebilir” demiştik, 5391 puana kadar gevşedi. D&amp;J, DAX ve Londra, belirli bir bantta tutunmaya devam ediyor. Bist100’de, beşinci dalganın bitmesine çok az bir süre kaldı. Her yukarı gidişe satışla karşılık vermek daha sağlıklı duruyor. Benim hisse senedim portföyüm olsaydı bu hafta kar realizasyonu yapardım doğrusu.</strong></em></blockquote>
<h2>BİST 100’DE BEŞİNCİ DALGANIN BİTMESİNE ÇOK AZ KALDI</h2>
<strong>Enflasyon hedefi tutacaktır;</strong> Dünyada emtia fiyatları artmıyor, Türkiye’de döviz artmıyor, krediler durunca tüketim durdu. Firmalar sürekli karlarından fedakarlık yapıp indirim kampanyaları düzenliyor. Enflasyonu ne artıracak? Piyasaya sürülen TL. Onu da çekiyorlar. Üstelik enflasyonu hesaplayan kurum TÜİK.
<strong>19 Temmuz 2024 MB ve BDDK verilerine göre;</strong>
<strong>Yabancılar,</strong> 700 milyon dolarlık tahvil satmış. MB faiz indiriminden uzak durduğunu söyledikçe, güvenli bir “al-sat- para kazan” süreci işlemeye devam edecektir. Hisse senetlerine ise ilgisizlikleri devam ediyor.

<strong>MB rezervleri artmaya devam ediyor.</strong> Brüt rezerv 153,9 milyar, net rezerv 48,2 milyar, swapsız net rezerv 23 milyar dolara ulaştı.

<strong>DTH</strong> hesaplarında iki haftadır özellikle şirketlerin döviz hesaplarını artırdığını görüyoruz. İki haftada döviz hesapları 2,7 milyar dolar artı ki, bunun 2 milyar doları şirketlerde.

<strong>Krediler</strong>, iyice durdu. İlgili hafta ticari ve tüketici kredileri ile kredi kartlarında haftalık daralma var. Türkiye’de işveren kredi ile yatırım yapar, kazandığının önemli kısmını şahsi hesabına çeker. Tüketici kredi ile vur patlasın çal oynasın tüketir. Bu kadar keskin duruş baş ağrıtacaktır.

<strong>Dolar/TL</strong>; Yıl sonunda 35 ile 37 arasında bir yerde kalacağız gibi duruyor. Günlük bazda 33,30 ile 32,80 TL bandında. 33,30 üstüne atabilir, atarsa yeni bir dar bantta geçebilir. 32,45 lira altında haftalık kapanış yaparsa gevşeme hızlanır ama MB’nın buna izin vermeyeceğini düşünüyorum.

<strong>Dolar Endeksi;</strong> 103,85 desteği yine dayandı. 105 puan direnç oluyor.

<strong>Bist100;</strong> Teknoloji şirketlerinin zayıf gelen karlılıkları S&amp;P’nin gevşemenin sebebi oldu. “Düzeltmesi 5300 puana kadar sürebilir” demiştik, 5391 puana kadar gevşedi. D&amp;J, DAX ve Londra, belirli bir bantta tutunmaya devam ediyor.

Bist100’de, beşinci dalganın bitmesine çok az bir süre kaldı. Her yukarı gidişe satışla karşılık vermek daha sağlıklı duruyor. Benim hisse senedim portföyüm olsaydı bu hafta kar realizasyonu yapardım doğrusu.

<strong>Eur/Usd;</strong> 1,0850 üstünde kalmaya çalışıyor. Bu haftaki kapanış buranın altında kalmamalı. 1.0950 de direnci var. 1,1075 hedefte kalmaya devam ediyor.

<strong>Altın;</strong> Nisan başından beri 2330 ile 2420 dolar ana bandında sıkışmış durumda. Geçen hafta 2420 üstünde kalmayı yine beceremedi.

<strong>Gümüş;</strong> Geçen hafta 27,50 dolar seviyesine geriledi. Bence yeniden pozisyon açılabilir. Ben olsam geçen hafta yeni alım yapardım. Öncesinde 29,80 dolar olsa da hedef 31,50 dolar.

<strong>Dolar/Yen;</strong> 151,80 hedefimizdi hatırlarsanız. 152’den pozisyonum olsaydı ben kapatırdım. Yeni pozisyon açmak için ya 161 Yen’e çıktığını görmek ya da 151,80 Yen’in aşağı kırıldığından emin olmak gerek

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Jul 2024 04:40:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/doviz.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir yumuşak güç aracı olarak Çin çağdaş sanatı</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-yumusak-guc-araci-olarak-cin-cagdas-sanati-6717</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-yumusak-guc-araci-olarak-cin-cagdas-sanati-6717</guid>
                <description><![CDATA[Bir yumuşak güç aracı olarak Çin çağdaş sanatı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sanat piyasasındaki diğer bir konu da sahtecilik. Eski vazo ve antikalarda sahtecilik daha yoğun olmakla birlikte resim alanında da sıklıkla karşılaşılıyor. 70’li ve 80’li yıllardaki statüko ile mücadele içinde olan, bu yüzden baskılara maruz kalan Çin çağdaş sanatı günümüzde yozlaşmış bir yapı içinde Çin Komünist Partisi’nin yumuşak güç aracı konumunda. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin’de “çağdaş sanat” tabirinin ortaya çıkması birebir siyaset ile ilgilidir. Mao Zedong’un iktidarda olduğu 1949-1976 yılları arasındaki dönemde Çin sanatında modern sanat anlayışı hüküm sürerken, Kültür Devrimi’nin sona ermesi ile 1980’li yıllarda Çinli sanatçıların Batı’daki çağdaş sanat ortamından etkilenmeye başladıkları görülür. Bu dönemde üretilen sanata Türkçe’ye “modern sanat” olarak çevrilebilecek olan ‘xiandai yishu’ tabiri uygun görülmekteydi. 1990’larla birlikte Çin Komünist Partisi’nin sanat ortamına aşırı sansürcü, baskıcı yaklaşımı sanatçılar arasında tepki yarattı. Uluslararası sanat ortamını da takip etmeye çalışan Çinli sanatçılar bir önceki dönem ile olan ayrımı ortaya koymak için 1990’lı yıllarda yaptıkları sanata, Türkçe’ye günümüzün sanatı veya güncel sanat olarak çevrilebilecek olan ‘dangdai yishu’ tabirini uygun görmeye başladılar 7 Eylül 2012 tarihinde Londra’daki Hayward Gallery’de ‘Art of Change: New Directions From China’ isimli bir sergi açıldı. Sekiz sanatçı ve sanatçı grubunun yer aldığı sergi İngiliz basınında genellikle olumlu eleştiriler alırken Ai Weiwei The Guardian için kaleme aldığı, 10 Eylül 2012 tarihinde yayınlanan yazısında sergiyi yerden yere vurdu. Son yıllarda Çin güncel sanatı olarak Batı’ya sunulanın aslında Çin’deki güncellikle uzaktan yakından alakası olmadığını belirten Weiwei sergideki işlerin Çin’in hiçbir meselesine değinmediğine dikkat çekti. Çinli sanatçının değindiği bu konu o yıllarda gerek akademik yayınlarda gerekse ciddi sanat dergilerinde güncelliğin ne olduğuna dair yapılan tartışmaların somut bir örneğiydi.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Yeni lider Deng Xiaoping yönetimindeki Komünist Parti ifade özgürlüğünü genişleten bir politika izlemeye başladı. Bunun sonucu olarak 1979 tarihinde bugünkü ismi Çin Ulusal Sanat Müzesi olan Pekin Sanat Galerisi’nin bahçesinde yirmi üç sanat öğrencisi ve hocasının katıldığı ‘Yıldızlar Sanat Sergisi’ düzenlendi. Devletin ideolojisini reddeden ve yeni bir Çin’i kurmak istediklerini beyan eden sanatçıların işlerinin yer aldığı sergi 27 Eylül’de açıldı ve iki gün sonra polisin yaptığı bir baskınla kapatıldı.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DEVLETİN İDEOLOJİSİNİ REDDEDEN YILDIZLAR SANAT SERGİSİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mao Zedung’un 1976 yılında ölmesiyle sona eren Kültür Devrimi’nin ardından Çin’de kültür alanında nispeten daha serbest bir döneme girildi. Yeni lider Deng Xiaoping yönetimindeki Komünist Parti ifade özgürlüğünü genişleten bir politika izlemeye başladı. Bunun sonucu olarak 1979 tarihinde bugünkü ismi Çin Ulusal Sanat Müzesi olan Pekin Sanat Galerisi’nin bahçesinde yirmi üç sanat öğrencisi ve hocasının katıldığı ‘Yıldızlar Sanat Sergisi’ düzenlendi. Devletin ideolojisini reddeden ve yeni bir Çin’i kurmak istediklerini beyan eden sanatçıların işlerinin yer aldığı sergi 27 Eylül’de açıldı ve iki gün sonra polisin yaptığı bir baskınla kapatıldı. Çin Halk Cumhuriyeti’nin otuzuncu kuruluş yıldönümü olan 1 Ekim 1979’da sanatçılar bir protesto gösterisi düzenledi fakat sergi bir daha açılamadı. Sergide yer alan sanatçılardan on ikisi ertesi yıl ‘Yıldızlar Ressam Topluluğu’nu kurdular. İfade özgürlüğünü çok serbest bıraktığını, bunun sonucunda Batı etkisinin Çin halkını yozlaştırdığını düşünen Çin Komünist Partisi’nin 1982 yılında Manevi Kirlenmeye Karşı Kampanya’yı başlatmasıyla topluluğun dokuz üyesi ülkesini terk etti. 1984 yılında kampanya sona erdi ve Çin yeniden Batı’ya açılmaya başladı. 1985 yılında Pekin’de gerçekleşen Robert Rauschenberg sergisi bu açılmanın bir sonucuydu. Dada ve Zen etkili sanat grupları, soyut çalışan ressamlar hatta performans sanatçıları Çin’de, özellikle Pekin’de faaliyet göstermeye başladılar. Kısa sürede oluşan dinamik sanat ortamı 1989 yılındaki ‘China/Avant-Garde’ sergisi ile neticelendi. Gao Minglu, içinde Hou Hanru, Li Xianting gibi küratörlerin yer aldığı bir ekiple beraber üç yıllık bir çalışmanın sonucu olarak Pekin Sanat Galerisi’nde 150 sanatçının katıldığı bir sergi düzenlediler. Gao Minglu serginin kataloğunda Kültür Devrimi sonrasında yeşeren yeni Çin sanatını içeren serginin en önemli amaçlarından birisinin kapılarını dünyaya açmakta olan bir ülkenin halkında hüküm süren dogmalara karşı çıkmak olduğuna dair bir yazı kaleme aldı. Serginin açılmasıyla birlikte hükümet sponsor olan firmalara yüksek cezalar kesmeye başladı. Çeşitli bahanelerle sergi iki kere kapatıldı. Sonuçta sergi yalnızca sekiz gün halka açık kalabildi. Dört ay sonra patlak veren Tiananmen Direnişi ile birlikte ifade özgürlüğünün iyice kısıtlandığı, sanatçıların baskı altına alındığı bir döneme girildi.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>1996 yılında ilk Shanghai Bienali düzenlendi. Çin Komünist Partisi’nin gayesi yalnızca Çinli sanatçıları tanıtmak değil Çin’i uluslararası sanat ortamında kabul edilen bir ülke haline getirmekti. Bunun sonucunda 2000 yılında gerçekleşen Hou Hanru’nun şef küratörlüğündeki üçüncü bienal ilk kez yabancı sanatçıları da kapsadı. Ai Weiwei bienale tepki olarak Shanghai’daki bir galeride ‘Fuck Off!’ isimli bir sergi açtı. Sergi sanatçının Beyaz Saray’a, Tiananmen Meydanı’na karşı orta parmağını gösterdiği ‘Perspective’ dizisinden fotoğrafları içeriyordu.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘FUCK OFF!’</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1990’lar Çin Komünist Partisi’nin sanatı yumuşak güç olarak kullanmaya başladığı yıllardır. Siyaset biliminde yumuşak güç (soft power) kavramı ekonomik, siyasi ve askeri müdahaleler dışında ancak karşı tarafın rızasıyla işlev kazanacak olan bir siyaset aracını tanımlar. Kültür alanı yumuşak güç siyasetinin en çok başvurduğu araçlardan biridir. 1996 yılında ilk Shanghai Bienali düzenlendi. Çin Komünist Partisi’nin gayesi yalnızca Çinli sanatçıları tanıtmak değil Çin’i uluslararası sanat ortamında kabul edilen bir ülke haline getirmekti. Bunun sonucunda 2000 yılında gerçekleşen Hou Hanru’nun şef küratörlüğündeki üçüncü bienal ilk kez yabancı sanatçıları da kapsadı. Birçok iş bienal kataloğunda yer almasına karşın sergilenmedi. Ai Weiwei bienale tepki olarak Shanghai’daki bir galeride ‘Fuck Off!’ isimli bir sergi açtı. Sergi sanatçının Beyaz Saray’a, Tiananmen Meydanı’na karşı orta parmağını gösterdiği ‘Perspective’ dizisinden fotoğrafları içeriyordu. Çin Komünist Partisi’nin Şangay Bienali dışında en önemli hamlesi sanat piyasasına girerek Çin çağdaş sanatının fiyatını yükseltmek oldu. 1992 yılında Çin Ordusu tarafından çeşitli sektörlerde faaliyet göstermesi için kurulmuş olan Poly Şirketi 1999 yılında hükümete devredildi ve 2000 yılında Poly Culture Group Company ismiyle evrensel ölçekte kültür ve sanat alanında girişimlerde bulunmasına karar verildi. Pekin’de faaliyet gösteren şirketin birçok tiyatrosu, sineması, müzeleri ve müzayede şirketi var. Şirket müzayede alanına 2005 yılında girdi ve Poly International Auction Company isimli bir alt şirket kuruldu. Poly’nin başını çektiği müzayede şirketlerinin olağanüstü faaliyetleriyle Çin sanat piyasasının hacmi 2011 yılında Amerikan sanat piyasasını geçerek dünyada birinci sıraya oturdu. Denetim eksikliği ile şişen fiyatların Çin sanat piyasasını bir balon haline getirdiği ise daha sonra anlaşıldı. Çin’de 2010-2013 yılları arasında yapılan müzayedelerde 1,5 milyon dolarlık satışların yarısından fazlasının parasının ödenmediği ortaya çıktı. Örneğin Poly’den sonra ikinci büyük müzayede şirketi olan China Guardian’ın bir müzayedesinde Qi Baishi’nin bir resmi Çin sanatı için bir rekor kırarak 65 milyon dolara satılmasına karşın alıcı daha sonra ödeme yapmadı. 1980’lerde Japon sanat piyasasında yaşanan yolsuzlukların aynısı günümüzde Çin’de geçerli. Çince’deki ‘yahui’ kelimesi ‘zarif rüşvet’ anlamına geliyor. Bürokratlar rüşveti nakit para değil risksiz olduğu için sanat eseri olarak kabul ediyorlar. Sanat piyasasındaki diğer bir konu da sahtecilik. Eski vazo ve antikalarda sahtecilik daha yoğun olmakla birlikte resim alanında da sıklıkla karşılaşılıyor. 1957 yılında vefat eden Qi Baishi’nin toplam onbin ile onbeş bin arasında eser ürettiği ve bunların 3000 kadarının müze koleksiyonlarında olduğu tahmin edilirken son senelerde toplam onsekiz bin farklı Qi Baishi eserinin müzayedelerde satışa çıktığı tespit edilmiş durumda. Çeşitli raporlar yirmiden fazla kentte toplam 250bin kişinin sahte sanat eseri sektöründe karın doyurduğunu iddia ediyorlar. 70’li ve 80’li yıllardaki statüko ile mücadele içinde olan, bu yüzden baskılara maruz kalan Çin çağdaş sanatı günümüzde yozlaşmış bir yapı içinde Çin Komünist Partisi’nin yumuşak güç aracı konumunda. Ai Weiwei gibi buna direnmeye çalışan sanatçıların başına neler geldiği ise malum.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Jul 2024 04:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/cin-sanat.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>31 Mart öncesine dönüş ve CHP’nin sorumlulukları</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/31-mart-oncesine-donus-ve-chpnin-sorumluluklari-6705</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/31-mart-oncesine-donus-ve-chpnin-sorumluluklari-6705</guid>
                <description><![CDATA[31 Mart öncesine dönüş ve CHP’nin sorumlulukları]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>İktidarın sürekli gündem değiştirerek muhalefeti siyasetsizliğe mahkum ettiği ortamda CHP’ye düşen, sıcak sonbahar ve kışa sadece Türkiye gerçekleri ile değil başlattığı değişimi siyaseten ve zihnen derinleştirerek hazırlanmak olmalıdır. Ve bunu da parti içi rekabete girmeden yapmak zorundadırlar.</strong>

<em>“Ne yazık ki, 31 Mart seçim sonrasında ifade edilen </em><em>“</em><em>yumuşama”, </em><em>“</em><em>normalleşme”, var olan siyasi sistem, iktidarın siyaset yapma tarzı değişmediği sürece de gerçekçi bir söylem değildir.</em>

<em>Son günlerin popüler kavramları olan </em><em>“</em><em>yumuşama”, </em><em>“</em><em>normalleşme”, siyasetin değil parti liderlerin birbirleriyle buluşarak kişisel ilişkilerini yumuşatması ve normalleştirmelerinden başka bir ş</em><em>ey de</em><em>ğildir. </em>

<em>Kişisel ilişkilerin gelişmesi siyasetteki kimi sorunların çözülmesine yol da açabilir, bu açı</em><em>dan de</em><em>ğerlidir o kadar.</em>

<em>Bundan fazlasını ifade etmek, söyleyen açısından iyimserlikten başka bir ş</em><em>ey de</em><em>ğildir.”</em>

Üstteki satırlar 19 Mayıs 2024’de bu sayfada yayınlanan <a href="https://yeniarayis.com/murataksoy/yumusama-normallesme-soylemleri-ve-gercekler/">“Yumuşama’, ‘normalleşme’ söylemleri ve gerçekler”</a> başlıklı yazımdan.

31 Mart sonrasında başlayan “normalleşme-yumuşama” tartışmalarına en başından bu yana gerçekçi yaklaşılmasını gerektiğini ve siyasi sistem, iktidarın siyaset yapma tarzı değişmediği sürece de bu tür kavramların ifade ettiği değişimin yaşanmayacağını ısrarla ifade ettim.

Sonuç olarak Erdoğan-Özel arasında yaşanan süreçte MHP lideri Bahçeli’den gelen açıklardan sonra; <a href="https://yeniarayis.com/murataksoy/erdoganin-tercihi-simdilik-devlet/">“Erdoğan’ın tercihi ‘şimdilik’ ‘Devlet’”</a> olduğunu da yazdım.

Bu noktada bir kez daha bir ayıklama yapmak gerekiyor.
<blockquote><strong><em>Erdoğan AKP Genel Başkanı sıfatından çok Cumhur İttifakı Cumhurbaşkanı olarak sadece temsil değil siyasi gücü daha yüksek oldu. Partisinden değil MHP/devlet blokundan gelen siyasi önermeler, teklifler daha belirleyici oldu. Erdoğan’ın Özel’le yaşadığı sürecin siyaseten kesintiye uğramasının nedeni de bu. </em> </strong></blockquote>
<h2><strong>SELVİ VE UÇUM'UN TEMSİL ETTİKLERİ</strong></h2>
31 Mart sonrası başlayan bu tartışmalarda karşımızdaki aktörler; AKP elitleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP, MHP ve devlet var.

AKP elitleri, siyasi parti olarak 31 Mart’ta ortaya çıkan sonucu kendileri için tehlikeli olduğunu farkına vardırlar. Ve bu süreç devam ettiği sürece de oylarındaki düşmenin devam edeceğini, gördüler.

Bu gidişi durdurmak için AKP Genel Başkanı Erdoğan’a giderek, karşı karşıya oldukları durumu anlatıp, adım atılmasını beklediler.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP Genel Başkanı kimliği ile “siyasette yumuşama” amacıyla 31 Mart’a kadar siyasi rakip değil siyasi hasım gördüğü, öteki ilan ettiği ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Özel ile görüştü.

Medyada bu süreci en çok destekleyen ve içerden aldığı bilgiler, siyasi önerileri yazan Abdülkadir Selvi oldu.

Ancak bu süreçte AKP elitlerinin gücü sınırlıydı. Çünkü AKP hukuki ve siyasi olarak parti olsa da, işleyişi olarak şirkete dönüştüğü için büyük siyasette elitlerin değil bu yapıda CEO olan Erdoğan ve Saray’daki kimi bürokratlar söz sahibi idi.

Nitekim Erdoğan’ın hukuk danışmanı <a href="https://yeniarayis.com/murataksoy/selvi-ile-ucum-arasina-sikisan-hukuk/">Mehmet Uçum, Selvi’den</a>  gelen normalleşme sürecinin hukuki adımlarını boşa çıkarmak için peş peşe açıklamalar yaptı.

Dahası Erdoğan AKP Genel Başkanı olsa da, bu kimlikten daha önemli kimliği Cumhur İttifakı’nın Cumhurbaşkanı olmasıydı. Ve unutmayalım ki, Cumhur İttifakı da 2015 7 Haziran seçimleri öncesi adı konulmadan zımnen kurulmuş bir ortaklık ve Erdoğan’ın MHP üzerinden “devlet”le koalisyona girmesiydi.

Bu yüzden ki, Erdoğan AKP Genel Başkanı sıfatından çok Cumhur İttifakı Cumhurbaşkanı olarak sadece temsil değil siyasi gücü daha yüksek oldu. Partisinden değil MHP/devlet blokundan gelen siyasi önermeler, teklifler daha belirleyici oldu.

Erdoğan’ın Özel’le yaşadığı sürecin siyaseten kesintiye uğramasının nedeni de bu.

Dahası Erdoğan ve saraydaki yakın ekibi için Özel’le başlatılan trafiğin sonuç vermeyeceği bilinerek sürdürülmesi CHP içindeki güç dengeleri üzerine oynamak, siyaseten İmamoğlu etkisini bastırma niyeti olduğu da açıktır.

Hatta bu amaçla kulislere yansıyan; gelecekte CHP’ye kurulacak olası koalisyonla parlamenter sisteme dönüş ve CHP liderinin başbakan olması söylentileri bu yaklaşımdan bağımsız değildir.

Peki CHP ve lideri Özel, bu tablonun ne kadar farkında?

Açıkçası ben farkında olsalar da, bu farkındalığı gösterecek siyasi pozisyon alma konusunda yeterince güçlü siyaset ürettiklerini düşünmüyorum.

Bu tablonun farkında olmak esas olarak; son tahlilde sistem değişikliği olmak üzere; içinde olunan süreçte da yasama, yürütme ve yargının güçlendirilmesi talebinin siyasallaştırılmasının siyasi öncelik olması gerekirdi.

Kuşkusuz, dış politikada, ekonomide ilgili CHP’li sorumluların muhataplarıyla görüşmesi, öneriler sunması anlamlıdır, devam da gelmelidir ama bunun etkisinin sınırlı olacağı da bilinmelidir. Ki böyle olduğunu da gördük.

Sonuç olarak, Erdoğan-Özel arasındaki görüşme trafiği büyük siyasette bir değişim yaratmadı ve kesintiye uğradı. Sadece liderlerin birbiriyle konuşmasına vesile olmuştur. O kadar.

Son günlerde Erdoğan ve yakın ekibinden gelen açıklamalar, sokak hayvanları düzenlemesiyle belediye başkanlarına yüklenmek istenen sorumluluklar, yandaş şirketlerin vergileri silinip, devlet kurumlarının borçları her gün büyürken, belediye borçlarının ödenmesi için başlatılan süreç Erdoğan ve Cumhur İttifakı için 31 Mart öncesine dönüştür.

Burada hemen şu soru sorulabilir; peki belediye mülklerinde hiç bir ödeme yapmayan devlet kurumlarını belediyelere olana borçlarını ödeyecekler mi ya da bundan sonraki süreçte ödeyecekler midir?

Hepimiz biliyoruz ki, belediyeye ait olan arazi ve mülklerde pek çok devlet kurumu herhangi bir ödeme yapmadan hizmet sürdürmektedir.

Ve iktidar kanadından gelen bütün bu adımlar CHP’li belediyeleri başarısız kılmak içindir.
<blockquote><strong><em>Siyasette yeniden 31 Mart öncesine döndük. Ve bu açıdan CHP de, muhalefet de şanslıdır. Çünkü Türkiye ekonomik olarak, siyasi iklim olarak 31 Mart öncesinden daha kötü durumdadır. Ve Cumhur İttifakı sürdüğü sürece de, bu yapısal değişimleri olmasını beklemek gerçekçi değildir.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>MUHALEFETİN ŞANSI</strong></h2>
Evet siyasette yeniden 31 Mart öncesine döndük. Ve bu açıdan CHP de, muhalefet de şanslıdır.

Çünkü Türkiye ekonomik olarak, siyasi iklim olarak 31 Mart öncesinden daha kötü durumdadır.

Emeklilerin durumu ortada, asgari ücretle geçinenlerin durumu ortada, çiftçilerin durumu ortada. Toplumun büyük kısmı yoksulluk ve yoksunlukla karşı karıya.

Ekonomide alınan palyatif tedbirler kısa vadeli verilerde iyileşme sağlasa da yapısal değişimler yani hukuk başta olmak üzere temel hak ve özgürlükler konusunda bir iyileşme gerçekleşmediği sürece ekonominin orta ve uzun vadede düzlüğe çıkması mümkün değildir.

Ve Cumhur İttifakı sürdüğü sürece de, bu yapısal değişimleri olmasını beklemek gerçekçi değildir.

Peki bütün bu tabloyu ne bozabilir?

Bazı dış ve iç gelişmeler.

Bu bir yanda Türkiye’nin çevresindeki uluslararası ilişkilerdeki değişimler ve ülkenin ekonomik gerçeklerin bizi adım atmak zorunda bırakması.

Buna, yeni yasama döneminde Meclis’teki partiler arasındaki geçişle oluşacak yeni tabloyu da ekleyebiliriz.

İktidarın sürekli gündem değiştirerek muhalefeti siyasetsizliğe mahkum ettiği ortamda CHP’ye düşen, sıcak sonbahar ve kışa sadece Türkiye gerçekleri ile değil başlattığı değişimi siyaseten ve zihnen derinleştirerek hazırlanmak olmalıdır. Ve bunu da parti içi rekabete girmeden yapmak zorundadırlar.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 28 Jul 2024 04:50:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/chp-2.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sıcak havalarda kilo vermenin 8 kuralı</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sicak-havalarda-kilo-vermenin-8-kurali-6677</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sicak-havalarda-kilo-vermenin-8-kurali-6677</guid>
                <description><![CDATA[Sıcak havalarda kilo vermenin 8 kuralı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Tüm kış yaza hazırlanmak için yaptığınız diyet yazın gelmesi ve tatil rehaveti ile bozulabilir. Sıcak havalarda vücudun ihtiyaçlarını karşılamak, sıvı kaybını en azda tutabilmek enerjik kalmak için büyük önem taşır.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Yaz aylarında havaların ısınması, geç saatlere kadar oturulan keyifli akşamlar, yaz meyvelerinin çekiciliği, sıvı kaybının fazla olması gibi etkenler beslenme alışkanlıklarını da etkiler. Tüm kış yaza hazırlanmak için yaptığınız diyet yazın gelmesi ve tatil rehaveti ile bozulabilir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Sıcak havalarda vücudun ihtiyaçlarını karşılamak, sıvı kaybını en azda tutabilmek enerjik kalmak için büyük önem taşır. Peki yazın sıcaklarda beslenmede nelere dikkat etmeli, nasıl beslenmeli? işte ipuçları; </span>
<ol>
 <li><b>Yaz meyvelerine dikkat </b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Meyve tüketimi günlük beslenmede yer verilmesi gereken en önemli maddelerden biri. Ancak yaz meyvelerinin çeşitliliğine ve güzelliğine kapılık porsiyonları abartmamaya özn gösterin. Özellikle karpuz kavun gibi yüksek şekerli meyvelerde 1-2 ince dilimi geçmeyin. </span>
<ol start="2">
 <li><b>Öğünleriniz Hafiflesin</b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Ağır ve yağlı yiyeceklerden kaçının. Bunun yerine, hafif ve dengeli öğünler tercih edin. Izgara balık, tavuk, taze salatalar, yoğurt ve tam tahıllı ürünler ve kuru baklagilli soğuk çorbalar tüketebilirsiniz. Yağlı ve kızartılmış besinlerden uzak durun. </span>
<ol start="3">
 <li><b>Susamayı Beklemeden Su İçin</b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Su, sıcak havalarda vücudun su kaybını telafi etmek için hayati öneme sahiptir. Sıcak havalarda terle kaybedilen su miktarı artmaktadır. Günde en az 2 litre su içmeye özen gösterin. Eğer egzersiz yapıyorsanız her yarım saatte bir 2 bardak fazladan su içmelisiniz. </span>
<blockquote><em><b>Özellikle akşam yemeği sonrası gece kaçamakları yaz aylarında yapılan en büyük beslenme hatalarından biri. Geç saatlerde yüksek kalorili öğünler yerine çiğ kuruyemişler, meyve veya şekersiz içecekler tercih edin.</b></em></blockquote>
<h2><b>GECE KAÇAMAKLARI EN BÜYÜK BESLENME HATALARINDAN </b></h2>
<ol start="4">
 <li><b>Gece Öğünleri Artmasın </b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Uzun yaz akşamları, geç saatlere kadar devam eden sohbetler, bozulan uyku düzeni ile öğün dengeniz de şaşmasın. Özellikle akşam yemeği sonrası gece kaçamakları yaz aylarında yapılan en büyük beslenme hatalarından biri. Geç saatlerde yüksek kalorili öğünler yerine çiğ kuruyemişler, meyve veya şekersiz içecekler tercih edin. </span>
<ol start="5">
 <li><b>Şekerli ve Gazlı İçeceklerden Kaçının</b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Şekerli ve gazlı içecekler yazın serinlemek için çok fazla tüketiliyor.  Bu içecekler yerine taze meyve suları, ayran, sade maden suyu gibi sağlıklı içecekleri tercih edin. Bu içecekler hem serinlemenize yardımcı olur hem de daha az kalori almanızı sağlar.</span>
<ol start="6">
 <li><b>Tuz tüketimini kısıtlayın </b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Tuz, vücuttaki su kaybını arttıracağından özellikle yazın tuz tüketimine sınırlama getirilmelidir. Özellikle salatalara ekstra tuz eklememeye dikkat edin. içtiğiniz maden sularının düşük sodyumlu olduğundan emin olun. </span>
<ol start="7">
 <li><b>Yaz Salataları</b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Yaz aylarında serinletici salatalar yaparak hem besleyici hem de ferahlatıcı öğünler hazırlayabilirsiniz. Salatalarınıza renkli sebzeler, meyveler ve protein ekleyerek dengeli hale getirebilirsiniz. Yoğurtlu soğuk mezeler de yaz ayları için iyi bir tercih olabilir. </span>
<ol start="8">
 <li><b>Sıcakları bahane edip hareketsiz kalmayın </b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Sıcak havada egzersiz yapmak zor olsa da hareketsizlik vücutta ödeme sebep olmaktadır. Akşam saatlerinde açık havada yapılan egzersizlerle aktif kalmaya özen gösterin. </span>
<h2><b>Yaza Özel Meyveli Buzlu Çay Tarifi </b></h2>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">1 litre su </span></li>
 <li>1 yemek kaşığı yeşil çay</li>
 <li>3-4 dilim şeftali</li>
 <li>5-6 adet karanfil</li>
 <li>3 dilim limon</li>
 <li>2-3 dal taze nane</li>
 <li>1 adet sade maden suyu</li>
</ul>
1 litre suda 10 dk demlediğimiz yeşil çay soğuduktan sonra diğer malzemeleri de ekleyip buzdolabında 2 saat bekletelim. Ekstra buz ekleyerek tüketebilirsiniz.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 27 Jul 2024 04:20:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Sicak-havalarda-kilo-vermenin-8-kurali.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ödünç alma çağı</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/odunc-alma-cagi-6647</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/odunc-alma-cagi-6647</guid>
                <description><![CDATA[Ödünç alma çağı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Belki de bu çağ, bizi kalıcılığın bedelinden kaçmaya yönlendiriyor. Sahip olmanın getirdiği yükümlülüklerden kaçınarak, ödünç almanın hafifliğine sığınıyoruz. Ancak bu geçici tatmin, uzun vadede derin bir boşluk hissi yaratıyor. Sürekli yenilik arayışımız, varoluşsal kaygılarımızı hafifletmek yerine, onları daha da derinleştiriyor sanki. Belki de hepimiz için kalıcı, sancılı, istikrarlı, tutarlı ve bu yönüyle de gerçek olanı yeniden keşfetmenin zamanı gelmiştir.</strong></span>

İçinde bulunduğumuz çağ, sanki hiçbir şeye gerçek anlamda sahip olmadığımız, ama her şeyden biraz biraz ödünç aldığımız bir zamana benziyor. Bir yerde kalıp emek verme, onu istikrarlı şekilde sürdürme fikrini benimseyen pek kişi kalmadı gibi. Sanki öyle bir arayış var ki, bulduğumuz şeyin hiçbir değeri yok gibi geliyor. İşlerden hemencecik çıkılıyor, ilişkilere isim bile konulmuyor, arkadaşlıkların ömrü ufak bir fikir ayrılığına bakıyor, eşyalar hemencecik eskiyor, tatillerden daha tatilin içindeyken sıkılınıyor, başlanılan diziler bitirilemiyor sanki.

İstikrarsızlık sinsice kanımıza girmiş gibi.

Sahip olmamanın, yalnızca ödünç almanın bedelsizliği insanı tatlı tatlı cezbediyor.

Fark etmişsinizdir, insanlar işlerinden artık kolayca vazgeçiyorlar, tatmin duygusu daha işin başındayken kayboluveriyor. İşler, sıkıcılıktan uzak ve değişken olmadıkça insanlar hemen başka arayışlara yöneliyorlar. Çalışanlar, bir işe başlayıp onu derinlemesine öğrenmek yerine, sık sık kariyer değiştirmeyi tercih ediyor.

İlişkiler de benzer bir belirsizlik içinde. Artık ilişkilere isim vermek bile zor hale gelmiş durumda. Anlam arayışı, derinlik yerine yüzeysellik üzerinde yoğunlaşıyor. İlişkiler, daha başlarındayken sanki son bulmak üzere yaşanıyor. İnsanlar birbirlerine zaman ayırmak, anlamak ve empatiyle yaklaşmak yerine, bir sonraki arkadaşı veya partneri bulmak için hızla yollarına devam ediyorlar.
<blockquote><em><strong>İnsanlar, henüz aldıkları bir ürünün keyfini süremeden, yenisini aramaya başlıyorlar. Tüketim çılgınlığı, sahip olduklarımızın kıymetini bilmemize engel oluyor. Tatiller bile, daha içindeyken sıkıcı hale geliyor, bir sonraki tatil için planlar yapılıyor. Televizyon dizileri, filmler ve kitaplar da bu durumdan nasibini alıyor. Bir diziyi veya kitabı sonuna kadar takip etmek, artık sabır gerektiren bir eylem olarak görülüyor. Her şey yarım bırakılabilir hale gelmiş gibi.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>HER ŞEY YARIM BIRAKILABİLİR HALE GELMİŞ GİBİ</strong></h2>
Eşyalar da aynı kaderi paylaşıyor. Satın aldığımız eşyalar çabucak eskiyor ve yerini bir sonrakine bırakıyor. İnsanlar, henüz aldıkları bir ürünün keyfini süremeden, yenisini aramaya başlıyorlar. Tüketim çılgınlığı, sahip olduklarımızın kıymetini bilmemize engel oluyor. Tatiller bile, daha içindeyken sıkıcı hale geliyor, bir sonraki tatil için planlar yapılıyor.

Televizyon dizileri, filmler ve kitaplar da bu durumdan nasibini alıyor. Bir diziyi veya kitabı sonuna kadar takip etmek, artık sabır gerektiren bir eylem olarak görülüyor. Her şey yarım bırakılabilir hale gelmiş gibi. Kalıcılığın anlamını ve cazibesini yitiriyor, geçici olanın çekiciliği ve bedelsizliğiyle çeliniyoruz.

Belki de bu çağ, bizi kalıcılığın bedelinden kaçmaya yönlendiriyor. Sahip olmanın getirdiği yükümlülüklerden kaçınarak, ödünç almanın hafifliğine sığınıyoruz. Ancak bu geçici tatmin, uzun vadede derin bir boşluk hissi yaratıyor. Sürekli yenilik arayışımız, varoluşsal kaygılarımızı hafifletmek yerine, onları daha da derinleştiriyor sanki. Belki de hepimiz için kalıcı, sancılı, istikrarlı, tutarlı ve bu yönüyle de gerçek olanı yeniden keşfetmenin zamanı gelmiştir. Tercih ettiğimiz sonsuz alternatifler dünyasında sürükleniyor olmanın yüzeyselliğini fark edip, zor olsa da derinlik ve anlam arayışına yüzümüzü yeniden dönebiliriz. Kendi içimize dönüp, kendimize ve çevremize derin bir bağ geliştirmek, bu çağın meydan okumasına verilebilecek en anlamlı cevap olabilir.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 26 Jul 2024 04:25:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/10/kriz-modernlesme-insan.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MHP’nin 154 kişiyi neden hedefe koydu? İki sebebi var</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/mhpnin-154-kisiyi-neden-hedefe-koydu-iki-sebebi-var-6639</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/mhpnin-154-kisiyi-neden-hedefe-koydu-iki-sebebi-var-6639</guid>
                <description><![CDATA[MHP’nin 154 kişiyi neden hedefe koydu? İki sebebi var]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>MHP’nin hedef aldığı 154 kişi adına elbette konuşamam. Ama bu listede adı geçen biri olarak, MHP’nin radarına girmemizin sebebinin, tam da yukarıda sıraladığım milliyetçilik adına işlenen günahlara imza atmamak olduğunu düşünüyorum. Ne bu ülkenin pasaportunun satılmasına alkış tuttuk, ne de topraklarının talan edilmesine imza attık. Bize hain diyenler, gerçek ihanetin ne anlama geldiğini biliyordur umarım.</strong></span>

Malumunuz MHP, Türk milliyetçiliği üzerinden politika üretme iddiasında olan bir ideoloji partisidir. Normal koşullar altında bu tür partilerin en büyük tutkalı ideolojileridir. Kişiler, kurumlar, kurmaylar; kutsiyet atfedilen ideolojik yaklaşımın katbekat gerisindedir. Bir de ideolojik körlük kavramı vardır. Kabaca ideolojik körlük “Bireylerin, olayları değerlendirirken nesnel gerçeklikten uzaklaşarak saptırılmış verilerle önyargılarının, duygularının, bireysel çıkarlarının ve ideolojik gruplarının etkisi ile hareket etmelerine” denir.

Sinan Ateş davası, bir ideolojik körlük örneği olarak oldukça etkileyici ve bariz bir örnek.

Her şey bir buçuk yıl önce Ülkü Ocakları Eski Genel Başkanı Sinan Ateş’in Ankara’da sokak ortasında vurulmasıyla başladı. Ateş’in katlinden sonra bir başsağlığı mesajı yayınlamayan MHP, kurmaylarına da cenazeye katılmama talimatı vermişti. İşte sonrasında ne olduysa, her şey bu iki stratejik hatayla başladı. Bu tepkisizliğin biçimi de sessizliğin etkisi de o kadar dikkat çekiciydi ki, henüz hiçbir kanıt ortada yokken bile kamuoyunun aklında soru işaretleri belirdi. İnsan hiç görmediği komşusunun cenazesinde bile bir başsağlığı dileğinde bulunurken, nasıl olmuştu da göstermelik bile olsa bir mesaj bile yayınlanmamıştı? Soru netti, neden? Neden bir parti, yıllarını parti hizmetine harcamış biri alçakça katledildikten sonra bir başsağlığı mesajı yayınlamaz? Bu tepkisizliğin nedeninin sorgulanmayacağını nasıl hesaplamaz? Eğer Ateş, tüm MHP’yi ve Ülkü Ocakları’nın büyük tepkisine neden olacak bir eylemde/tavırda bulunmuşsa; bunca hadiseden sonra neden bu eylem/tavır açıklanmaz? İttifak ortağına bile imalı videolar, fotoğraflarla mesaj vermekten geri durmayan Bahçeli, neden bu konuda tek bir cümle kurmaz?
<blockquote><em><strong>Birkaç gün önce, Barış Terkoğlu köşesinde MHP tarafından Sinan Ateş davasına dahil edilmek istenen, içinde benim adımın da geçtiği 154 kişilik bir listeyi ortaya çıkardı. Bu listenin sadece kendisi değil, aynı zamanda bizzat MHP Lideri Bahçeli’nin basın mensupları karşısında elindeki dosyayla sunuşu da oldukça düşündürücüydü. Mesela Bahçeli konuşmasında bu 154 kişiyle günü geldiğinde hesaplaşacaklarını, eyleme geçeceklerini ifade etti. Ve sonra ekledi; “hukuki yollarla.”</strong></em></blockquote>
<h2><strong>BAHÇELİ’NİN DOSYAYI SUNUŞU DA DÜŞÜNDÜRÜCÜYDÜ</strong></h2>
Toplumdaki genel kanının aksine; seçimler değil krizler siyasal iletişimin en ihtiyaç duyulan dönemleridir. Zira normalde hiç dikkat çekmeyecek bir ifade, bir terim; hatta konuşma sırasında yanlış yerde vereceğiniz bir nefes arası (e) bu tür kriz ortamlarında olayların gidişatını etkiler.

Birkaç gün önce, Barış Terkoğlu köşesinde MHP tarafından Sinan Ateş davasına dahil edilmek istenen, içinde benim adımın da geçtiği 154 kişilik bir listeyi ortaya çıkardı. Bu listenin sadece kendisi değil, aynı zamanda bizzat MHP Lideri Bahçeli’nin basın mensupları karşısında elindeki dosyayla sunuşu da oldukça düşündürücüydü. Mesela Bahçeli konuşmasında bu 154 kişiyle günü geldiğinde hesaplaşacaklarını, eyleme geçeceklerini ifade etti. Ve sonra ekledi; “hukuki yollarla.” Bahçeli bu metni her zaman yaptığı gibi kağıttan okudu. Yani bu metin önceden hazırlanmıştı. Yani bu metin hazırlanırken önce hesaplaşacağız yazılmıştı ve sonradan ‘hukuki yollar’ tabiri eklenmişti. Bu bir seçimdi. Özellikle önce hesaplaşacağız mesajı verilmişti. Bu özellikle tercih edildiği belli olan bir söylem seçimiydi.
<blockquote><em><strong>Benim de aralarında bulunduğum diğer isimlerse, zaten hali hazırda televizyon ekranlarından, gazetelerde fikirlerini alenen ve kamuya açık şekilde paylaşan isimler. Bahçeli de takdir edecektir ki, bu isimlerin herhangi bir çekincesi olsa reyting listelerinde ilk sırayı paylaşan kanallarda fikirlerini beyan etmezler.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>BU İSİMLER, ÇEKİNCELERİ OLSA FİKİRLERİNİ BEYAN ETMEZLER</strong></h2>
Konuşmada dikkat çeken ve toplumsal açıdan son derece sorunlu olan başka bir seçim daha yapılmıştı. O da; MHP’nin Türk milletiyle özdeşleştirilmesiydi. Bahçeli için öznel olarak bile olsa MHP aleyhine edilmiş her söz, her tespit Türk milletine ediliyordu. Bahçeli; nesnel, somut gerçeklikler yerine kavramsallaşmamış bir ideolojik yaklaşım üzerinden bu 154 kişiyi hedef gösteriyordu. Üstelik bunu, fikrini yazmaktan veya televizyon ekranlarında söylemekten çekinmeyen kişiler üzerinden yapıyordu. Bu listenin 63’ü gazeteci. Yani zaten muhtemelen kendilerini bildi bileli tehdit ediliyorlar, arı yuvasına çomak sokuyorlar ve bunu biliyoruz ki hiçbir çıkar gözetmeden yapıyorlar.

Benim de aralarında bulunduğum diğer isimlerse, zaten hali hazırda televizyon ekranlarından, gazetelerde fikirlerini alenen ve kamuya açık şekilde paylaşan isimler. Bahçeli de takdir edecektir ki, bu isimlerin herhangi bir çekincesi olsa reyting listelerinde ilk sırayı paylaşan kanallarda fikirlerini beyan etmezler. Dolayısıyla bu hedef gösterme konusunda iki şeyin amaçlandığı kanısındayım:

1. Yıllardır Türkiye’nin sorunlarına içten içe tepki gösterse de bu tepkileri sesli olarak dile getirmeyen önemli bir kesim vardı. Ancak ekonomik krizin toplumsal cinnet boyutuna geldiği bu günlerde artık toplum çok daha korkusuz davranıyor. Pazar yerindeki ev emekçilerinden, kahvehanedeki emeklilere kadar büyük bir kesimde korku zinciri kırıldı. İşte bu ve benzeri fişlemelerle asıl onları susturmak ve korku iklimini tetiklemek amaçlanıyor.

2. Kendi kitlelerine gücün hâlâ kendilerinde olduğunu işaret ediliyor ve milli duyguları istismar edilen bir taban; bu isimlerin günlük hayattaki tedirginliklerini arttırmaya yönlendiriliyor. Zira, mutlak bağımlılık ve sorgulamama tepkisi aidiyet duygusunun yoğun olduğu her alanda ne yazık ki kendini gösteriyor. Ve mutlaka bir grup durumdan kendine vazife çıkarıyor.

Önümüzdeki yıllarda çıkacak yakın tarih kitapları, Cumhur ittifakının son dönemini yazarken, ekonomik kriz dışında iki önemli başlık atacak. Bunlardan ilki; eşi benzeri görülmemiş şekilde hiçbir koşul konulmadan (dil şartı, kültür ve tarih sınavı ve en önemlisi belirli bir yılı o ülkede geçirme şartı) 250.000 dolara (2 yıl sonra 400.000dolar oldu) Türk pasaportunun hiçbir adli sicil istenmeden hediye edilmesi.

İkincisi de, orman vasfından çıkarılan askeri alanlar, kamu arazileri ve ormanlar.

Bir memleketin beka sorunu olabilecek bu iki kararda ve daha nicelerinde, Türk milletini temsil ettiğini söyleyen, milliyetçilik ideolojisine sahip bir partinin imzası var.

İşte bu yüzden, bu 154 kişi milliyetçiliğe kendilerini milliyetçi olarak tanımlayan bu partiyle aynı pencereden bakmıyor. MHP’nin hedef aldığı 154 kişi adına elbette konuşamam. Ama bu listede adı geçen biri olarak, MHP’nin radarına girmemizin sebebinin, tam da yukarıda sıraladığım milliyetçilik adına işlenen günahlara imza atmamak olduğunu düşünüyorum. Ne bu ülkenin pasaportunun satılmasına alkış tuttuk, ne de topraklarının talan edilmesine imza attık. Bize hain diyenler, gerçek ihanetin ne anlama geldiğini biliyordur umarım.

<strong> </strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 26 Jul 2024 04:40:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Devlet-Bahceli.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kimse &quot;yeni&quot; bir şey söylemiyor aslında</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kimse-yeni-bir-sey-soylemiyor-aslinda-6560</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kimse-yeni-bir-sey-soylemiyor-aslinda-6560</guid>
                <description><![CDATA[Kimse "yeni" bir şey söylemiyor aslında]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Hiçbir “yeni” görüşü olmayan geniş bir siyasi elitin egemen olduğu bir dünyada Trump’ın seçilmesi nasıl bir etki yaratacaktır bilmiyorum. Trump, göçmenlerin kurduğu bir devleti nasıl olacak da “milliyetçi” bir ulus-devlete dönüştürecek onu da bilmiyorum. Ama bildiğim, önümüzdeki yıllarda milliyetçilik rüzgarları çokça esecek.</strong>

ABD’de Biden’ın adaylıktan çekilmesiyle ortaya çıkan siyasi hava Trump lehine gibi gözüküyor. Nasıl gelişir bilemeyiz ama Trump’ın iktidara gelme olasılığı kaçınılmaz olarak Trump’lı bir dünyanın nasıl bir dünya olacağı ve böyle bir dünya içinde bizim gibi ülkelerdeki siyasetin nasıl şekilleneceği gibi sorulara kafa yormayı gerekli kılıyor. Avrupa’da son zamanlarda görülen siyasi değişimler, İngiltere’de İşçi Partisi’nin zaferi, Fransa ‘da Avrupa seçimlerinde sağın oylarını arttırmasına rağmen Solun birlikte davranması sonucu son seçimde elde ettiği başarı, tabii bu arada Türkiye’de CHP’nin yerel seçimlerdeki başarısı, gerçekten umutlandırıcı gelişmeler.

Ama doğrusu bu olumlu gelişmelere rağmen insan sorgulamadan edemiyor. Bütün bu gelişmelerin içinde “yeni” olan ne diye. Böyle bir soru sorunca gerçekten de siyasetin solunda ya da sağında yeni olan bir şey var mı diye düşünmek de gerekiyor. Bakarsanız, mesela İngiliz İşçi Partisi lideri Starmer İsrail-Gazze savaşıyla ilgili İsraili savunuyor. Fransa’da sandıktan birinci çıkan sol ittifakının en büyük partisi LFI lideri Jean-Luc Melenchon ise Filistin Devletini tanıyacağı sözü veriyor.

Bu nasıl bir sol? Sol siyasetlerin temel değerler konusunda bu denli önemli farklılıkları olabilir mi? Sol değerler İngiltere’de farklı Fransa’da farklı mıdır ki bu denli zıt iki tutum alınabiliyor?

Diyebilirsiniz ki “İyi de Hamas yanlış yaptı, ilk o şiddet kullandı, O nedenle de barışçı bir sol siyaset İsrail’in yanında olmayı gerektirir”. Sanırım İngilizler böyle bir yerden konuya bakıyor. Ama öte yandan şöyle de denebilir “İyi de Hamas acaba neden şiddet kullandı? Toprakları her gün ele geçirilen, insanları her gün zulüm gören bir toplum şiddetten başka yol bulamamışsa bu sadece onların suçu mudur?” Sanırım Fransız solu’da böyle bir mağduriyet sorgulaması sonunda Filistin devletinin tanınacağı vaadinde bulunuyor.
<blockquote><em><strong>Solda yeni olan ne deyince bizde de CHP (eğer sol bir parti olduğunu kabul edersek) “yeni” ne söylüyor diye sormamız gerekiyor. Doğrusu ben CHP’den de “yeni” bir şey duymuyorum.</strong> </em></blockquote>
Oysa sol değerler her şeyden önce bu savaşın haklı olanı ya da haksız olanını tefrik etmeye çalışmaktansa doğrudan savaşın durdurulması için çaba çıkarmayı gerektirmez miydi? Çünkü savaş eşit olan güçler arasında değil, aksine alabildiğine eşit olmayan koşullarda cereyan ediyor ve her gün binlerce Filistinli insan ölüyor. O nedenle de her şeyden önce savaşın kim tarafından çıkarıldığına bakmaksızın durdurulması yönünde çaba çıkarmak sol değerlere daha uygun bir duruş olmaz mıydı?

Solda yeni olan ne deyince bizde de CHP (eğer sol bir parti olduğunu kabul edersek) “yeni” ne söylüyor diye sormamız gerekiyor. Doğrusu ben CHP’den de “yeni” bir şey duymuyorum. “Birinci parti” olduğunu gördüğünden hemen her gün “erken seçim” yapılması için çağrıda bulunuyor ve kutuplaştırıcı siyasetten uzaklaşmayı da kendisine yaradığını düşündüğü için “normalleşme” diyerek siyaset yapıyor. Ama o kadar!
<blockquote><em><strong>DEM Partiye gelince, elinde çok kuvvetli argümanları olan bir programları var. Arkalarında da haklı olmaktan gelen güçleriyle Kürt halkı duruyor. Ama doğrusu oradan da “yeni” bir şey duymuyorum.</strong> </em></blockquote>
CHP bu ülkenin sorunlarına nereden bakıyor ben doğrusu bilmiyorum. Yüz yıl geçtikten sonra doğru dürüst bu Cumhuriyet’in nasıl kurulduğunu, nasıl eksik kaldığını, yıllardır gerek İslamcıların ve gerekse de Kürtlerin nasıl sorunlar yaşadıklarını, Alevilerin, Ermenilerin, Kafkasyadan, Rumeliden göç etmek zorunda kalmış Osmanlı bakiyesi insanların neler çektiklerini CHP değerlendiriyor mu dersiniz? Doğrusu ben bunlarla ilgili CHP’liler tarafından yazılmış neredeyse tek bir satır dahi görmüyorum. CHP yöneticilerinin ülkeyi yönetebilecek bir seviyeye gelebilmeleri için bu sorunlar konusunda “yeni” şeyler söylemeleri gerekmez mi?

DEM Partiye gelince, elinde çok kuvvetli argümanları olan bir programları var. Arkalarında da haklı olmaktan gelen güçleriyle Kürt halkı duruyor. Ama doğrusu oradan da “yeni” bir şey duymuyorum. Onlar da kendi bölgelerinde “kaybettiklerini” düşündükleri desteği yeniden kazanmak için bir çeşit “konsolidasyon” amaçlı bölgesel çabalar içindeler. Oysa onların ülkenin diğer partilerinden daha fazla “yeni” şeyler söyleyebilmeleri gerekiyor. Çünkü çağımızın henüz Avrupalı’nın da farkına varamadığı gerçek demokrasiyi içeren “yeni” perspektifleri var. Bizim gibi çok-kimlikli toplumların daha iyi yönetilebilmeleri için gerekli olan bir perspektif.

Sağdaki partilere gelince maalesef “yeni” ile ilişkilendirilebilecek hiçbir görüşleri yok. O nedenle de hemen her gün toplumda zemin kaybediyorlar. İçlerinden birinin “yeni” bir şey söylemesi ise hiç mümkün değil. Söyleyecekleri hiçbir şey kalmamış babalar zaten buna izin vermezler.

Dolayısıyla hiçbir “yeni” görüşü olmayan geniş bir siyasi elitin egemen olduğu bir dünyada Trump’ın seçilmesi nasıl bir etki yaratacaktır bilmiyorum. Trump, göçmenlerin kurduğu bir devleti nasıl olacak da “milliyetçi” bir ulus-devlete dönüştürecek onu da bilmiyorum. Ama bildiğim, önümüzdeki yıllarda milliyetçilik rüzgarları çokça esecek.

Bakalım “yeni” bir şey duyacak mıyız?]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 23 Jul 2024 04:40:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/kalabalik.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tarih, ABD ve bizler için hızla akmaya başlarken</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tarih-abd-ve-bizler-icin-hizla-akmaya-baslarken-6528</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tarih-abd-ve-bizler-icin-hizla-akmaya-baslarken-6528</guid>
                <description><![CDATA[Tarih, ABD ve bizler için hızla akmaya başlarken]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Şimdi, Biden’ın “maddi ve manevi mirası” büyük ihtimalle Başkan Yardımcısı Kamala Harris’e kalacak. Öncelikle, kampanyada Biden için toplanan paralardan kalan yaklaşık 96 milyon doların, Harris’in kampanyasına aktarılması “teknik” açıdan çok daha kolay. Sonuçta bu paralar, Biden ve Harris için ortak toplandığından; “2 Numara”, “1 Numara” olunca, kampanyanın finansmanın da kendisine transfer edilebilmesinin önünde çok daha az hukuki engel var.</strong>

ABD, her ne kadar inovasyon ve yeniliğe açık bir ülke olsa da; iş siyasete geldiğinde prosedürlerin öyle pek kolay değiştiği ve “son dakika sürprizlerinin” olduğu söylenemez. Tam da bu nedenle, Joe Biden’ın 19-22 Ağustos’taki Demokratlar Ulusal Kongresi’ne haftalar kala başkanlık adaylığından çekilmesi de, her bakımdan “tarihi” bir olay.

Daha önce, 1968’de Lyndon B. Johnson’ın ikinci kez başkanlık için aday olmayacağı açıklamasından bu yana, görevdeki bir başkandan tarz bir “vazgeçiş” olmadı.  O dönemde, Johnson’ın başkan yardımcısı Hubert H. Humphrey, Demokratların adaylık yarışına katılmış ve başkanlık kampanyasına geç başlamıştı. O dönemde de, ülkeyi şoke eden bir siyasi şiddet olayı yaşanmış ve Demokratların Kongresi’nde başkan adaylığı için mücadele edecek New York senatörü Robert F. Kennedy, öldürülmüştü. 1968 başkanlık seçimlerinde, Demokratlar’ın yaşadığı iniş çıkışlar sonucunda, Cumhuriyetçi Richard Nixon seçilmiş ve Watergate Skandalı’na giden yol da açılmıştı.

Tabii, o zamanla bu zaman arasında farklar var; Johnson, Vietnam Savaşı'ndan dolayı artan kamuoyu huzursuzluğu nedeniyle yarıştan çekilmişti. Ayrıca artan suç oranı ve kötüleşen ekonomi gibi iç meseleler de, Johnson’ı zayıflatmıştı.

Biden ise, aslında gayet iyi giden bir ekonomiyi, düşen suç oranlarını ve genel olarak, iç meseleler açısından başarılı bir başkanlık dönemini halka anlatamayarak; giderek düşen fiziksel ve mental performansı nedeniyle yarışı bırakmak zorunda kalıyor.

Şimdi, Biden’ın “maddi ve manevi mirası” büyük ihtimalle Başkan Yardımcısı Kamala Harris’e kalacak. Öncelikle, kampanyada Biden için toplanan paralardan kalan yaklaşık 96 milyon doların, Harris’in kampanyasına aktarılması “teknik” açıdan çok daha kolay. Sonuçta bu paralar, Biden ve Harris için ortak toplandığından; “2 Numara”, “1 Numara” olunca, kampanyanın finansmanın da kendisine transfer edilebilmesinin önünde çok daha az hukuki engel var.

Dahası, Hint-Jamaika karışımı kökenleri nedeniyle Harris’in Demokrat delegeler tarafından “seçilmemesi” için, çok mantıklı bir argüman sunulmalı ki, azınlık seçmenlerinin (siyahlar, Hintliler başta olmak üzere) tepkisi söz konusu olmasın. Kaldı ki, Donald Trump’ın başkan yardımcısı adayı J.D. Vance’in eşi Usha, Hint kökenli. Trump da, siyahlar ve diğer azınlıkların oylarını çekebilmek için bu kampanyasında epey efor sarfediyor.
<blockquote><em><strong>Gözüken o ki, Harris “hukukçu” geçmişi üzerine oynayan bir başkan adaylığı kampanyasına girişecek. Yanına başkan adayı olarak da, Pennslyvania Valisi Josh Shapiro’yu alıp, onun ve kendisinin “baş savcılık” geçmişlerini birleştirmesi muhtemel.</strong></em></blockquote>
Demokratların, kendi içlerinden Harris’e karşı en güçlü iki ismi; California Valisi Gavin Newsom ve Michigan Valisi Gretchen Whitmer. İkisi de “normal şartlar altında”, Harris’e karşı Kongre adayı olup kazanabilirdi.  Whitmer, “kadın aday” olarak Harris’e karşı güçlü bir profil çizebilirdi; Newsom ise, Demokratların Bill Clinton, Barack Obama gibi isimlerden sonraki yeni kuşak “karizmatik lider” figürü olarak.

Biden’ın Demokratlar içindeki “alternatif” adaylarına dair en yeni araştırmalardan biri olan, 9-10 Temmuz tarihli PBS’in araştırması, bu iki ismin de; Trump’a karşı, Harris kadar başarılı olabileceğini gösteriyor. Ama bu isimler aday olsalar, Ağustos’ın son haftalarında başlayabilecek, yaklaşık sadece 2 aylık bir kampanya ile başkanlık yarışını kazanmaya çalışacaklar. Bu çabaya, sıfırdan kampanya finansmanı sağlamak ve strateji yaratmak da dahil olacak. Her iki ismin de, 2028’deki başkanlık seçimlerinde iddialı olma imkanları var; bunu da, riske sokmuş olacaklar.

Bu sebepler ve tabii, Demokrat Parti’nin kendi içindeki dengeler, parti prosedürleri, ABD tarihinin oluşturduğu “izlek” birleşince, Harris’in ancak kendisinin adaylığı reddetmesi (ki adaylığını hemen koydu bile) veya önümüzdeki birkaç hafta “berbat” bir performans sergilemesi gerek. Diğer bir deyişle, başkanlık adaylığı kampanyasını başlar başlamaz batırması…

Gözüken o ki, Harris “hukukçu” geçmişi üzerine oynayan bir başkan adaylığı kampanyasına girişecek. Yanına başkan adayı olarak da, Pennslyvania Valisi Josh Shapiro’yu alıp, onun ve kendisinin “baş savcılık” geçmişlerini birleştirmesi muhtemel. Shapiro, beyaz,  mütevazı kökleriyle, “işçi sınıfı” ve Orta Amerika’ya hitap edebilecek genç bir siyasetçi olarak Trump’ın başkan yardımcısı adayı Vance’in siyasi çekim alanını dengeleyebilir. Harris ve Shapiro ikilisi de, kampanyalarını “kriminal Trump’a karşı hukukçular” olarak biçimlendirebilir.

Her ne olursa olsun, ABD ve bu seçimleri dünyayı da etkileyeceği için tarih hızlı akmaya başladı.]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Jul 2024 04:48:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/biden-harris.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İçki yasaklarının Kafkaesk hukuku</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/icki-yasaklarinin-kafkaesk-hukuku-6524</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/icki-yasaklarinin-kafkaesk-hukuku-6524</guid>
                <description><![CDATA[İçki yasaklarının Kafkaesk hukuku]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>İstanbul Valiliği’nin “hatırlatma” kararını barışçıl bir şekilde protesto etmek için Serbest Düşünce Derneği isimli düşünce kuruluşundan üç arkadaş sahilde bir etkinlik düzenlemek istemişti. Etkinlik dediğime bakmayın, valiliğin “Sahilde içki içemezsin” demesi üzerine, altını çiziyorum, <em>üç</em> arkadaş (ki kendilerini şahsen tanır ve severim) sahilde arkadaş grubu olarak bir-iki bira içmek üzere toplanmaya karar vermişlerdi. Gösteri yok, slogan yok, sahilde bir elin parmağını geçmeyecek birkaç yetişkin arkadaşın güzel vakit geçirmek istemesiyle sınırlı bir vakıaydı bu.</strong></span>

“(...) Genel güvenliğin, can ve mal güvenliğinin ve huzurun sağlanması bakımından (...) Gerek araç yolu üzeri, sağlı sollu kaldırım alanları, <strong>deniz ile yol arasındaki kumluk alan (plaj) üzerinde herhangi bir şekil ve şartta her türlü alkollü içki içilmesi ve kullanılmasının yasaklanması</strong> (...)”

Bu ifadeler, 17 Temmuz Çarşamba günü Karasu Kaymakamlığı’nca yayınlanan <a href="https://www.karasuhaberleri.com/karasuda-alkollu-icecek-ve-deniz-yasagina-ceza-karari">genelgeden</a>.

Karasu Kaymakamlığı’nın bu kararına karşı yazılıp çizilen pek fazla içerik ile karşılaşmadım. Bunun pek çok sebebi olabilir, ancak bazı konuların artık kamuoyunun kolektif itirazıyla çözüme bağlanmayacağını da istemeyerek de olsa kabul etmek gerekiyor gibi.

Bu siyasallaşma sorunu üzerine kamuoyunda hukuksallık üzerine yoğunlaşan itirazın neden karşılık bulamadığını düşünüyorum.

Türkiye için valilik ve kaymakamlık gibi idari kurumların il ve ilçelerde alkollü içki tüketimine ilişkin aleyhte kararları yeni bir tartışma.

Bu tartışmaların en çok ses getireni, İstanbul Valiliği’nin geçtiğimiz yıl Ağustos ayında yayınladığı genelgeden hareketle söz konusu olmuştu.

İstanbul Valiliği yayınladığı bu genelge üzerine kamuoyunda ortaya çıkan kolektif itiraza karşı bir açıklama getirmiş, ve yasağın yalnızca Kabahatler Kanunu’nda ifade edilen hükümlerin bir <a href="https://www.aa.com.tr/tr/gundem/istanbul-valiligi-alkol-kullanimina-iliskin-yeni-bir-kararin-olmadigini-duyurdu/2979295">hatırlatması</a> olduğunun altı çizilmişti.

Ancak “hatırlatma” açıklamasında bile yerine oturmayan bazı taşlar vardı, ki bu yerine oturmayan taşlar herhalde mevcut kararın icra edilebilirliğine yönelik şüphelerin gölgesinde kaldı.

Muhalif kamuoyunun bu ve benzeri kararlara dair ilk refleksi genellikle hukuka aykırılığa ilişkin bir itiraz üzerinden oluyor. Ki bunda yanlış bir şey yok, ancak eksik var.

İdari kurumların kararlarının hukuka aykırılığının tespiti büyük resme ilişkin kısa bir rahatlama sağlıyor yalnızca.
<blockquote><em><strong>İstanbul Valiliği’nin Ağustos 2023’te dağıttığı genelgeye dair İstanbul Barosu’nun açtığı yürütmeyi durdurma davasının da farklı bir kadere tabi olacağını düşünmek naif olurdu. Hukuk sahasından bir adım ileriye gidip gerçek dünyaya baktığımızda bu süre zarfında icra edilen eylem ve işlemleri düşündüğümüzde mesele gittikçe Kafkaesk bir boyut alıyor maalesef.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>MESELE GİTTİKÇE KAFKAESK BİR BOYUT ALIYOR</strong></h2>
Pandemi döneminde yine idari tasarruflarla gündeme gelen “alkol yasağına” yönelik Hakkını Savun derneğinin açtığı dava pandemi ve beraberindeki tüm idari tedbirler son bulduktan iki yıl kadar sonra karara, ve de aleyhte karara bağlanmıştı <a href="https://yeniarayis.com/cagintaneroglu/pandemi-donemi-alkol-satis-yasaklari-hukuka-uygun-bulundu/">örneğin</a>.

İstanbul Valiliği’nin Ağustos 2023’te dağıttığı genelgeye dair İstanbul Barosu’nun açtığı <a href="https://www.istanbulbarosu.org.tr/HaberDetay.aspx?ID=18189&amp;Desc=%C4%B0stanbul-Barosu-Valili%C4%9Fin-">yürütmeyi durdurma davasının</a> da farklı bir kadere tabi olacağını düşünmek naif olurdu.

Hukuk sahasından bir adım ileriye gidip gerçek dünyaya baktığımızda bu süre zarfında icra edilen eylem ve işlemleri düşündüğümüzde mesele gittikçe Kafkaesk bir boyut alıyor maalesef.

Kafkaesk demişken, hukuka aykırılık tespitinin neden aktif siyaset ve muhalefetten önemli olmadığını gerçek hayattan bir örnekle açıklamaya çalışayım.

İstanbul Valiliği’nin “hatırlatma” kararını barışçıl bir şekilde protesto etmek için Serbest Düşünce Derneği isimli düşünce kuruluşundan üç arkadaş sahilde bir etkinlik düzenlemek istemişti. Etkinlik dediğime bakmayın, valiliğin “Sahilde içki içemezsin” demesi üzerine, altını çiziyorum, <em>üç</em> arkadaş (ki kendilerini şahsen tanır ve severim) sahilde arkadaş grubu olarak bir-iki bira içmek üzere toplanmaya karar vermişlerdi. Gösteri yok, slogan yok, sahilde bir elin parmağını geçmeyecek birkaç yetişkin arkadaşın güzel vakit geçirmek istemesiyle sınırlı bir vakıaydı bu.

Evet, sahilde içki içmek yasak değildi. Valiliğin “hatırlattığı” Kabahatler Kanunu içki içmeyi bir fiil olarak değil, “sarhoş olmayı” bir netice olarak yasaklıyor ve idari yaptırıma bağlıyordu. Dolayısyıla kolluk güçlerinin sahilde toplanan bu arkadaş grubuna içki içtikleri için bir işlem yapması mümkün değildi.

Konu buradan sonra, maalesef fıkraya bağlıyor. Ancak gerçekliği konusunda şüpheniz olmasın.

Kolluk güçleri, arkadaşlara yapacakları etkinlikte alkollü içki tüketimi olması hâlinde hakların işlem yapacağını, dolayısyıla alkollü içki tüketemeyeceklerini ifade ediyor.

Arkadaşlar, karşılık olarak Anayasal haklarına ve bireysel özgürlüklerine atıf yapmak suretiyle alkollü içki içebileceklerini beyan ediyor.

Kolluk güçleri, bunun üzerine arkadaşlar hakkında işlem yapıyor.

Dikkat edin, sahilde alkollü içki tükettikleri için değil, <em>emre aykırı hareket ettikleri </em>için.
<blockquote><strong><em>Başta işaret ettiğim soruya ilişkin tüm çıkış yolları, siyasetsizlik sorununu işaret ediyor. Bu tarz kolektif itirazları siyasal tartışma sahasına kanalize etme görevi kanımca mecliste vekili olan muhalefet partilerinin, ve başta Cumhuriyet Halk Partisi’nin.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>SİYASAL TARTIŞMA SAHASINA KANALİZE ETME GÖREVİ BAŞTA CHP’NİN</strong></h2>
Fıkra olmasını ve gerçeği yansıtmamasını yürekten umduğum bu hikaye maalesef ki <a href="https://www.gazeteduvar.com.tr/valiligin-icki-kararindan-ilk-ceza-modada-kesildi-haber-1636930">gerçek</a>.

Bu kıssadan çıkarılabilecek onlarca hisse var şüphesiz, ancak işaret etmek istediğim nokta, idari işlemlerin hukuka aykırılığının tespitinin muhalif kamuoyu için yeterli olmadığı.

Karasu’daki genelgeyi de bu eksende tartışmak gerekiyor.

Ancak meselenin önemli bir boyutu da konuya dair tartışmaların sürdürülebilir olmaması. İstanbul’u ilgilendirince anaakım tartışılan bir hukukî vakıanın Anadolu’da bir ilçe için göz ardı edilebilir olmasını kabul etmiyorum.

Başta işaret ettiğim soruya ilişkin tüm çıkış yolları, siyasetsizlik sorununu işaret ediyor. Bu tarz kolektif itirazları siyasal tartışma sahasına kanalize etme görevi kanımca mecliste vekili olan muhalefet partilerinin, ve başta Cumhuriyet Halk Partisi’nin.

Aksi hâlde Kafka’yı kıskandıracak daha çok hikayemiz olacak.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Jul 2024 04:43:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/icecek.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz aylarında su tüketimi</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yaz-aylarinda-su-tuketimi-6467</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yaz-aylarinda-su-tuketimi-6467</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında su tüketimi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong><span style="font-size: 18px;">Sıcak hava, terleme yoluyla vücutta su kaybına neden olur ve bu durum dehidrasyon riskini artırır. Dolayısıyla yaz aylarında normalden daha fazla su içmek önemlidir. Dehidrasyon baş ağrısı, halsizlik, enerji kaybı, konsantrasyon eksikliği ve ilerleyen seviyelerde bilinç kaybına bile sebep olabilir.</span> </strong>

Yaz veya kış fark etmeksizin düzenli olarak su içmenin vücudumuza onlarca faydası bulunuyor. Düzenli ve yeterli miktarda su tüketimi organlarımızın sağlıklı bir şekilde işlemesini, hücrelerimizin yenilenmesini ve vücudumuzdan zararlı bileşenlerin uzaklaştırılmasını destekler. Yaz aylarında ise artan sıcaklarla birlikte vücuttan atılan su miktarı artmaktadır ve vücudun suya ihtiyacı artmaktadır. Sıcak hava, terleme yoluyla vücutta su kaybına neden olur ve bu durum dehidrasyon riskini artırır. Dolayısıyla yaz aylarında normalden daha fazla su içmek önemlidir. Dehidrasyon baş ağrısı, halsizlik, enerji kaybı, konsantrasyon eksikliği ve ilerleyen seviyelerde bilinç kaybına bile sebep olabilir. Bu yüzden yaz aylarında su içmeyi arttırmak sağlığın korunması için son derece önemlidir.
<blockquote><em><strong>Su kaybı yorgunluğa ve enerji düşüklüğüne neden olabilir. Yeterli su tüketimi enerjik kalmanıza yardımcı olur. Sıcak havalarda vücut terleme yoluyla daha fazla su kaybeder. Bu kaybın telafi edilmemesi dehidrasyona, yani vücudun susuz kalmasına yol açabilir.</strong></em></blockquote>
<h3><strong>SU TÜKETMENİN ÖNEMİ </strong></h3>
<h3>1. Vücut Isısını Düzenler</h3>
Su, vücut ısısını düzenlemeye yardımcı olur. Terleme yoluyla vücut ısısı düşer ve su kaybı artar, bu nedenle su içmek bu dengeyi korumak için gereklidir.
<h3>2. Metabolizmayı Destekler</h3>
Yeterli su tüketimi, sindirim sisteminin düzgün çalışmasını sağlar ve metabolizmayı hızlandırır.
<h3>3. Enerji Seviyesini Korur</h3>
Su kaybı yorgunluğa ve enerji düşüklüğüne neden olabilir. Yeterli su tüketimi enerjik kalmanıza yardımcı olur.
<h3>4. Dehidrasyon Riskini Azaltır</h3>
Sıcak havalarda vücut terleme yoluyla daha fazla su kaybeder. Bu kaybın telafi edilmemesi dehidrasyona, yani vücudun susuz kalmasına yol açabilir.
<h2><strong>Su Tüketiminizi Arttırma Yolları </strong></h2>
<h3><strong>1. Suyu Görünür hale getirin</strong></h3>
<strong>Yanınızda Su Şişesi Taşıyın:</strong> Gün boyunca yanınızda taşıyabileceğiniz bir su şişesi edinin. Şişeyi dolu tutarak su içmeyi kolaylaştırabilirsiniz.

<strong>Görünür Yerlere Su Koyun:</strong> Çalışma masanızda, yatak odasında veya oturma odasında su bulundurarak su içmeyi unutmamanızı sağlayabilirsiniz.
<h3><strong>2. Suyu Lezzetlendirin</strong></h3>
<strong>Bitki Çayları:</strong> Kafeinsiz bitki çayları tüketerek su alımınızı artırabilirsiniz. Nane, papatya veya zencefil çayları bu konuda iyi seçeneklerdir.

<strong>Meyve ve Sebzeler:</strong> Suyunuza limon, portakal, çilek veya salatalık ekleyerek daha lezzetli hale getirebilirsiniz.
<h3><strong>3. Günlük Hedefler Belirleyin</strong></h3>
<strong>Hedef Koyma:</strong> Günlük su tüketimi için hedef belirleyin ve bu hedefe ulaşmaya çalışın. Hedefinize ulaştığınızda kendinizi ödüllendirin.

<strong>Su Günlüğü:</strong> Gün boyunca ne kadar su içtiğinizi takip edebileceğiniz bir su günlüğü tutabilirsiniz.
<h3><strong>4. Su İçmeyi Hatırlatıcı Kullanın</strong></h3>
<strong>Mobil Uygulamalar:</strong> Akıllı telefonlarda su içmeyi hatırlatan birçok uygulama bulunmaktadır. Bu uygulamaları kullanarak düzenli aralıklarla su içmeyi hatırlayabilirsiniz.

<strong>Alarm ve Hatırlatıcılar:</strong> Gün boyunca su içmeyi hatırlatmak için telefonunuza alarm kurabilirsiniz.
<h3><strong>5. Su İçme Rutini Oluşturun</strong></h3>
<strong>Güne Su ile Başlayın:</strong> Sabah kalkar kalkmaz bir bardak su içmeyi alışkanlık haline getirin.

<strong>Her Saat Başında:</strong> Her saat başında bir bardak su içmeyi hedefleyin.

Su tüketimini artırmak, genel sağlığınızı olumlu yönde etkileyecek ve vücudunuzun ihtiyaç duyduğu su miktarını karşılamaya yardımcı olacaktır. Bu ipuçlarını uygulayarak günlük su alımınızı artırabilirsiniz.

&nbsp;

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Jul 2024 04:30:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/su-icmek.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Stres gerçekten bu kadar kötü bir şey mi?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/stres-gercekten-bu-kadar-kotu-bir-sey-mi-6436</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/stres-gercekten-bu-kadar-kotu-bir-sey-mi-6436</guid>
                <description><![CDATA[Stres gerçekten bu kadar kötü bir şey mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Elbette bizi öldürmeyen her şey bizi güçlendirmez. Özellikle çocukluk döneminde yoğun bir şekilde strese maruz kalmak kronik stresle sonuçlanabilir ve bu da kişinin devamlı stres hormonları üretmesine, beyninde belirli hasarlar oluşmasına, bu sebeple de kişinin bazı bedensel ve zihinsel hastalıklara daha meyilli olmasına sebebiyet verebilir. Ancak bir yetişkinsek ve kendimizi her an kırılmaya hazır, incecik kristal bir vazo gibi hissediyorsak, bu duygusal kapasitemizi güçlendirmemiz gerektiğine dair bir noktaya işaret ediyor olabilir. </strong>

Her stres unsurunu olumsuz olarak etiketlememize sebep olan bazı popüler söylemler var.

Örneğin:

<em>Bir şey sana iyi hissettirmiyorsa onu yapmaya devam etme.
Bir kişi seni mutlu etmiyorsa onu hayatından çıkar.
Hayatında sadece sana iyi hissettiren şeylere izin ver.
</em>
Ancak bu mottolar gerçeklikle çok da uyuşmaz. Özellikle bu "iyi hissetmeme" halinin sebeplerini araştırmadan sadece "ortadan kaldırma"ya yönelik yaptığımız eylemler, bizi "öğrenme" dediğimiz çok önemli bir fonksiyondan yoksun bırakabilir. Bir kişi bizi mutlu etmiyorsa, belki bu durum onunla değil, bizimle ilgilidir. Bir şeyi yapma düşüncesi bize iyi hissettirmiyorsa, belki korkumuz isteğimizin önüne geçiyordur. Bazen tüm bunları öğrenmek için o şeyle "kalmamız" gerekir. Stresli ortamda, yeni ve yabancı olanla, hafif kaygı uyandıranla, şimdiye kadar üstesinden gelmeyi denemediğimizle hemhal olmamız gerekir. Bunu yapabilmek, duygusal olarak olgunlaşabilmemize, kendi kendimizi yatıştırma becerimizin gelişmesine ve psikolojik sağlamlığımızın artmasına yardım eder.
<blockquote><strong><em>Bir şeyden tamamen sakınıyor ya da kaçınıyor olmaksa, genellikle masum gözükse de içlerinde bazı gizli mesajlar barındırıyor olabilirler. Örneğin kişi, devamlı savunucu bir haldeyse kendisiyle ilgili şöyle inançları olabilir: Bu şeyle başa çıkamıyorum. Bu şeyle başa çıkmak için hazırlıklı değilim.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>BİR ŞEYDEN KAÇINIYOR OLMAK BAZI GİZLİ MESAJLAR BARINDIRABİLİR</strong></h2>
Bir şeyden tamamen sakınıyor ya da kaçınıyor olmaksa, genellikle masum gözükse de içlerinde bazı gizli mesajlar barındırıyor olabilirler.

Örneğin kişi, devamlı savunucu bir haldeyse kendisiyle ilgili şöyle inançları olabilir:

<em>Bu şeyle başa çıkamıyorum. </em>

<em>Bu şeyle başa çıkmak için hazırlıklı değilim. </em>

<em>Bu şeyle başa çıkacak kadar dayanıklı değilim. </em>

<em>Her şey daha da kötüye gidebilir ve bunun etkilerinden korunmak için ondan uzaklaşmaktan başka çarem yok.</em>

Bu inançların gelişmemesi için hayatımızda stres unsurlarına yer vermek önemlidir.

Ancak dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var:

Elbette bizi öldürmeyen her şey bizi güçlendirmez. Özellikle çocukluk döneminde yoğun bir şekilde strese maruz kalmak kronik stresle sonuçlanabilir ve bu da kişinin devamlı stres hormonları üretmesine, beyninde belirli hasarlar oluşmasına, bu sebeple de kişinin bazı bedensel ve zihinsel hastalıklara daha meyilli olmasına sebebiyet verebilir.

Dolayısıyla bir çocuğun, duygusal ve bilişsel kapasitesi henüz bir yetişkin kadar gelişmemişken, onu bu gibi stresörlerden korumak önemlidir.

Ancak bir yetişkinsek ve kendimizi her an kırılmaya hazır, incecik kristal bir vazo gibi hissediyorsak, bu duygusal kapasitemizi güçlendirmemiz gerektiğine dair bir noktaya işaret ediyor olabilir.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 19 Jul 2024 04:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/stres.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gazetecinin diline yakışmayan sözcük: Provokasyon</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gazetecinin-diline-yakismayan-sozcuk-provokasyon-6413</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gazetecinin-diline-yakismayan-sozcuk-provokasyon-6413</guid>
                <description><![CDATA[Gazetecinin diline yakışmayan sözcük: Provokasyon]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Suriye’deki saldırıları “provokasyon” etiketi ile anlatmak ve Kayseri’deki olayların karşıtı gibi göstermek de kolaycılık. Türk bayrağının yakılması ve kamyonların taşlanması, iki gün önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye Devlet Başkanı Esad ile bir araya gelebileceği açıklamasıyla bağlantılı.</strong></span>
<p class="mb-2">Kayseri’de, Suriyeli sığınmacılara saldırıldığında önce İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, ardından tüm devlet erkânı teşhisi koydu; “provokatif eylemler”.  Suriye’nin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolündeki bölgelerde Türk bayrağına, kamyonlara saldırılar olduğunda da aynı teşhis kendini gösterdi; “provokasyon”.</p>
<p class="mb-2">İktidar medyasında günlerce “provokasyon” haberleri okuduk, “hâlâ da sürüyor. Tüm bu saldırıları, “provokasyon” olarak açıklamak iktidar uydusu olmak ve kolaycılıkla yakından ilgili. Öyle ya, nerede bir olay olursa olsun “provokasyon” de geç, ne kadar kolay değil mi?</p>
<p class="mb-2">Gazeteci, sadece görünenin peşine düşen değil, görünenin ardındakini ortaya çıkarmayı hedefleyen bir mesleğin erbabıdır. Bir olay olduğunda da görünenle yetinmeyip, nedenlerini sorgulamak, araştırmak ve tüm yönleriyle aktarmakla yükümlüdür.</p>
<p class="mb-2">Kayseri’deki Suriyeli bir şahsın bir çocuğa tacizi, nasıl oldu da sığınmacılara saldırıya yol açtı? Gazeteci olarak araştırmamız, yanıtını aramamız gereken temel soru bu. Elbette kışkırtıcılar olabilir, bunları da araştırmak gerek. Ama eğer bir kentte başlayan saldırılar çam ormanındaki yangınlar gibi hızla Konya, Adana ve Gaziantep’e de sıçrıyor, Antalya’da 15 yaşındaki Suriyeli bir genç öldürülüyorsa ve benzer saldırılar daha önce Ankara Altındağ’da da olmuşsa “provokasyon” etiketi bu saldırıları anlamaya, açıklamaya yetmez.</p>
<p class="mb-2">Yeni Şafak’ın aktardığı gibi, “Suriyeliler korkudan dışarı çıkamaz” halde, hem de birçok kentte böyle. Mikrofon uzatıldığında da korkularını, endişelerini ifade ediyor bu insanlar.  Öbür yanda ise sığınmacıların korku içinde olmasını umursamayan öfkeli, tepkili, geniş bir kitle var.</p>
<p class="mb-2">Gazeteci olarak bu tepkiyi ve saldırıya dönüşmesinin nedenlerini anlamaya ve anlatmaya çalışmazsak çözüme katkımız olmaz. BirGün’de Bahar Gönül’ün <a href="https://www.birgun.net/haber/yok-saymak-bu-sorunu-cozmez-543096">söyleşisinin</a> başlığında olduğu gibi, “Yok saymak bu sorunu çözmez”, sorunun kaynağına bakmak zorundayız. Tabii kaynağını araştırmak, “provokasyon” etiketi yapıştırıp işin içinden çıkmaktan daha zor, daha meşakkatlidir.</p>
<p class="mb-2">Suriye’deki saldırıları “provokasyon” etiketi ile anlatmak ve Kayseri’deki olayların karşıtı gibi göstermek de kolaycılık. Türk bayrağının yakılması ve kamyonların taşlanması, iki gün önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye Devlet Başkanı Esad ile bir araya gelebileceği açıklamasıyla bağlantılı. Aralarında ÖSO’dan askerlerin olduğu eylemciler, saldırganlar, bunu <a href="https://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5036182-kamyonlar-yak%C4%B1ld%C4%B1-t%C3%BCrk-bayraklar%C4%B1-indirildi-halep-k%C4%B1rsal%C4%B1nda-suriye-t%C3%BCrkiye">söylüyorlar</a> da zaten. Hatırlarsınız, geçen yıl da Erdoğan’ın, Esad ile görüşebileceğini <a href="https://medyascope.tv/2023/01/05/erdogandan-suriye-aciklamasi-gelismelere-gore-liderler-olarak-bir-araya-gelecegiz/">açıklamasının</a> ertesi günü El-Bab, Cerablus, İdlib ve Afrin’de <a href="https://www.rudaw.net/turkish/middleeast/syria/06012023">protestolar</a> olmuştu.</p>
<p class="mb-2">Bölgeyi iyi tanıyan gazeteci Hediye Levent, “Artık ‘Türkiye neden on binlerce ÖSO'cunun bütün masrafını karşılıyor, neden bu grupları hâlâ destekliyor, Suriye'nin kuzeyinde PTT'nin, millet bahçesinin ne işi var?’ gibi soruları sormak gerekiyor” <a href="https://www.gazeteduvar.com.tr/oso-gruplarindan-turkiye-protestosu-silahli-catismalar-yasaniyor-haber-1702732">diyor</a>. Çok haklı ama iktidar medyası, soru sormak yerine “provokasyon” deyip geçiştiriyor, sorunları örtmeye çalışıyor; bir yandan da Esad’ın, Erdoğan ile görüşmeye dünden razı olduğu havasını yaymaya çalışıyor.</p>
<p class="mb-2">Böyle her vakada hemencecik “provokasyon” etiketini yapıştırmak, gazetecilerin eline diline yakışmıyor. Ülkemizin, insanımızın ve asıl olarak da gerçeğin düşmanı bir tutum bu.</p>

<h2 class="mb-2"><b>“Enflasyon sepeti” ve gazetecilik</b></h2>
<p class="mb-2">Ekonomim yazarı Alaattin Aktaş, TÜİK’in, tüm siyasilerin, ekonomistlerin eleştirilerine ve mahkeme kararına rağmen iki yıldır açıklamadığı “enflasyon sepeti”ndeki maddelerin fiyatlarını yazarak ekonomi ve veri gazeteciliğinin çarpıcı bir örneğini sergiledi.</p>
<p class="mb-2">Hem de bu fiyatları, öyle birinden hazır bir cetvel halinde almadı; oturdu TÜİK’in Nisan 2022’de açıkladığı son “enflasyon sepeti”ndeki maddelerin fiyatlarına, yine TÜİK’in iki yıldır açıkladığı enflasyon oranlarını uygulayarak buldu.</p>
<p class="mb-2">TÜİK Başkanı Erhan Çetinkaya da basın toplantısında Aktaş’ın açıkladığı listeyi yalanlayamadı; kimselerin güvenmediği uygulamalarını savunmaya çalıştı sadece. Aktaş’ın yazısından önce duyurulan basın toplantısına muhalif medyadan kimse çağrılmamıştı; iktidar yanlısı medyadan temsilci ve yazarlar vardı. Durum öyle olunca da eleştirel soru sorulmadı tabii.</p>
<p class="mb-2">Bir de Aktaş’ın yazısı, gazetecilerin haberleri sonuna kadar okumadıklarını bir kez daha teyit etti. Zira Aktaş’ın açıkladığı tablo bazı medya kuruluşlarında “TÜİK açıkladı” diye yazıldı, söylendi. Hatta “TÜİK’in Aktaş’a tabloyu sızdırdığını” söyleyenler bile oldu. Halbuki Aktaş, yazısında tabloyu nasıl hesapladığını açık açık anlatıyordu.</p>
<p class="mb-2">Ekonomim’in editoryal tercihi de şaşırtıcıydı. Son zamanların en çok ses getiren ekonomi haberini ilk sayfada “İşte TÜİK’in devlet sırrı gibi sakladığı madde fiyatları” diye iki satırlık bir anonsla geçiştirdiler. O gün manşette de AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş’ın gazeteye yaptığı açıklamaları vardı.</p>
<p class="mb-2">İktidar sözcüsünün sıradan mı sıradan sözleri, milyonların konuştuğu ve tebrikleri hak eden “enflasyon sepeti” haberinden daha değerli bulunmuştu!</p>

<h2 class="mb-2"><b>“Etekli teröristler” yalanının ortakları</b></h2>
<p class="mb-2">Anadolu Ajansı’nın 2016 yılında yayımlanan “Teröristler etek giyip örtünerek kaçarken yakalandı” <a href="https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/teroristler-etek-giyip-ortunerek-kacarken-yakalandi/502337">haberi</a> Genelkurmay Başkanlığı’ndan verilen bilgiye dayanıyordu.</p>
<p class="mb-2">Ardından birkaç gün arayla Habertürk, Sabah, Milliyet, Karar, Yeni Akit ve haber sitelerinde “Silopi’de etekli dört terörist yakalandı” ve "Etekli teröristler kıskıvrak yakalandı” haberleri yayımlandı. Hepsinde aynı bilgi ve fotoğraflar yer alıyordu ama yakalananların isimleri yoktu.</p>
<p class="mb-2">Ocak 2016’da yayımlanan haberler unutuldu gitti ama fotoğraftaki gençlerden biri olan M.S.A., hukuk mücadelesi başlattı ve “etekli terörist” haberlerinin kurmaca olduğunu kanıtladı.</p>
<p class="mb-2">Gencin başvurusunu değerlendiren Anayasa Mahkemesi, “Polisin GBT kontrolü sırasında rastladığı ve geleneksel bir yılbaşı eğlencesi nedeniyle etek giyen gençlerin fotoğraflarını çektiği, sonra da bu fotoğrafların ‘Etekli teröristler yakalandı’ haberlerinde kullanıldığını” saptadı. AYM, “uydurma” ve “açıkça yalan” olduğuna <a href="https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2020/10101">karar</a> verdiği bu haberler nedeniyle şeref ve itibarı ihlal edilen M.S.A.’ya 150 bin lira tazminat ödenmesine hükmetti.</p>
<p class="mb-2">AYM kararı sonrasında sekiz yıl önce “etekli terörist” haberini yayımlayan TV’ler, haber siteleri ve gazetelerin hem bu gençten hem de okur ve izleyicilerinden özür dilemesi beklenir. İlkeli, gerçeğe ve insana saygı duyan gazetecilik bunu gerektirir.</p>
<p class="mb-2">Ama o haberleri yayımlayan medya kuruluşları bırakın özür dilemeyi ve haberi düzeltmeyi, AYM kararını yayımlamadılar bile… “Yalan”a bile isteye ortak olmayı tercih ettiler. Oysa amaç teröristlerle mücadeleye destek vermekse, bunun da yolu yalana değil gerçeğe sadık kalmaktır.</p>

<h2 class="mb-2"><b>Daha kaç kez izletilecek o görüntü?</b></h2>
<p class="mb-2">Suç örgütü lideri Ayhan Bora Kaplan’ın, Esenboğa Havaalanı çıkışında yakalanması görüntüleri, o gün bugündür ekranlarda. Öyle her haberde 1-2 kere de değil, haber boyunca aynı görüntü dönüp duruyor; “Yat yat yere”. Beş kere, on kere tekrar da tekrar.</p>
<p class="mb-2">Hâlâ da devam ediyor bu görüntüler ekranlarda. Ayağında elektronik kelepçe olmasına rağmen yurtdışına kaçan çetenin iki numarası Serdar Sertçelik’in açıklamaları sırasında yine Kaplan’ın o görüntüleri yayımlandı. Polis şeflerinin tutuklanmasının ardından bir daha yayına alındı o görüntüler, iddianamenin hazırlanmasından sonra bir kez daha yayımlandı.</p>
<p class="mb-2">Son olarak İsmail Saymaz’ın, “Serdar Sertçelik’in ifadesinde eski Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a rüşvet verdiği” iddiasını dile getirdiği, Bozdağ’ın da bu iddiayı yalanladığı <a href="https://halktv.com.tr/makale/selcuk-ozdag-icin-talimat-verenlere-dokunulsaydi-851506">haberiyle</a> ekranlarda dönüp durdu o görüntüler. Her fırsatta da tekrarlıyorlar o görüntüyü. Muhtemelen polislerin, 18 Temmuz’daki ilk duruşması sonrasında da yayımlayacaklar.</p>
<p class="mb-2">Eminim bu ülkede televizyonların haber bültenlerini izleyen herkes onlarca kez o görüntüye maruz kalmıştır. Nedense hiçbir TV yöneticisinin aklına da bu işkenceyi durdurmak gelmiyor. Üstelik de bu görüntüler tekrarlanırken bir kenarında “Arşiv” yazmaya bile gerek duymuyorlar.</p>
<p class="mb-2">Zaten TV’lerin haber bültenlerinin görüntü yayımlama tarzında izleyiciyi bıktıran, yanıltan bir hal var. Hangi olay ya da konuşma olursa olsun aynı görüntü yayın boyunca izleyici uyarılmadan defalarca tekrarlanıyor, arşiv olduğu hiç belirtilmiyor. Çoğu zaman da sırf görüntü olsun diye ilgili ilgisiz çekimler ekranda dönüp duruyor.</p>
<p class="mb-2">En komiği de ekonomi haberlerinde para sayma makinelerinin, Merkez Bankası binasının artık ekonomiyle ilgili olduğunu düşündükleri her şeyin gösterilmesi. Bir haber televizyonunun sabah ekonomi programında Merkez Bankası’ndan söz edilirken eski başkan Hafize Gaye Erkan’ın görüntüsünün iki kez döndürülmesi de muhteşem yayıncılıktı!</p>

<h2 class="mb-2"><b>Tek cümleyle:</b></h2>
<p class="mb-2">·       Yeni Akit, “Fesat sözleşmesi bitti kadın cinayetleri azaldı” manşetinde İstanbul Sözleşmesi’nin feshedildiği 2021 ve sonrasında azaldığını yazdı ama Kadın Cinayetleri Platformu’na <a href="https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/3088/2023-yillik-veri-raporu">göre</a>, kadın cinayetleri azalmadı; bu yılın ilk 6 ayında bile 205 kadın öldürüldü.</p>
<p class="mb-2">·       Hürriyet’in, Akkuyu Nükleer Santral proje şirketinin bir Yönetim Kurulu üyesinin Fransa’da yargılanması, bir başkasının Moskova’da <a href="https://t24.com.tr/yazarlar/cigdem-toker/akkuyu-a-s-nin-medya-atagi,45567">tutuklanmasından</a> ve işçilerin sorunlarından söz edilmeyen “Buraya 100 yıl kimse giremez” manşeti, tam bir halkla ilişkiler faaliyetiydi.</p>
<p class="mb-2">·       NOW TV ve Hürriyet, “Donör olamadı sağlığından oldu” haberinde hatalı olmakla suçlanan özel üniversite hastanesinin görüşünü almadıkları gibi hastanenin adını da vermediler.</p>
<p class="mb-2">·       Yerel Aydın Ses sitesi, Didim’de bir restoranın yemek davetini “..gazetecileri ağırlayarak, hazırladıkları özel ikramlarla misafirlerini memnun etti” diye fotoğraflı geniş <a href="https://www.sesgazetesi.com.tr/didimin-yeni-lezzet-duragi-21-diyarbakir-cigercisi-basin-mensuplarini-agirladi">haber</a> yaptı.</p>
<p class="mb-2">·       Takvim’in “Dünyanın sonu geldiğinde sadece 5 ülke ayakta kalacak” haberi, bir kaynağa dayanmadığı gibi bilimsel bir açıklama da içermiyordu.</p>
<p class="mb-2">·       Sabah’ın, “Havayolu çalışanları yolcuların eşyasını çaldı” haberinde Sabiha Gökçen Havalimanında faaliyet gösteren havayolu şirketinin adı yazılmadı.</p>
<p class="mb-2">·       Akşam’ın, “Marketten krem aldı etiketleyip sattı” haberinde polisin “suç aleti” olarak sergilediği araçların yanısıra “güzellik cihazları”nın fotoğrafı da yer aldı.</p>
<p class="mb-2">·       Yeni Akit yazarı A. İhsan Karahasanoğlu, “İki insan ölmüş, şu rezil tartışmaya bakın” yazısında, İzmir’de iki kişinin elektrik çarpması sonucu ölmesinde belediye ve elektrik şirketinin sorumluluklarını dengeli bir dille sorguladı.</p>
<p class="mb-2">·       Hürriyet, “LGS tercih tüyoları” başlığı altında patronu Demirören’in lisesini tanıttı.</p>
<p class="mb-2">·       TV’ler, haber siteleri ve gazetelerde, Cumhurbaşkanlığı’nda emekli aylıklarında artışın görüşüleceği zirvenin o gün yapılacağı duyurulurken Yeni Şafak, “Emekliye zam zirvesi bu hafta: Toplantının tarihi henüz netleşmedi” diye yazdı ve haklı çıktı.</p>


<hr />

<em>Bu yazı, yazarın izni ile <a href="https://farukbildirici.com/" target="_blank" rel="noopener">www.farukbildirici.com</a>‘dan alınmıştır.</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 18 Jul 2024 04:25:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Provokasyon-scaled.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beauford Delaney, Gülriz Sururi Portresi ve James Baldwin</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/beauford-delaney-gulriz-sururi-portresi-ve-james-baldwin-6374</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/beauford-delaney-gulriz-sururi-portresi-ve-james-baldwin-6374</guid>
                <description><![CDATA[Beauford Delaney, Gülriz Sururi Portresi ve James Baldwin]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>James Baldwin’in davetini kabul ederek İstanbul’u ziyaret eden arkadaşları arasında dünyaca ünlü birçok isim vardı. Bunlardan biri de Beauford Delaney’di. 1966 yılında Baldwin, Delaney’i İstanbul’a gelmesi için ikna etti. Beauford, İstanbul’da İKSV müzayedesinde yer alan, 2018 yılında vefat eden Gülriz Sururi tarafından vakfa bağışlanmış olan iki eser dışında içinde İstanbul manzaraları da olan birçok resim yaptı.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İKSV yararına düzenlenen Istanbul Calling başlıklı müzayede 14 Ekim 2022 tarihinde Londra Christie’s’de gerçekleşti. 23 eserin satışa sunulduğu müzayede toplam 1,7 milyon Sterlin gelir elde edildi. Gelirin büyük kısmı iki eserden elde edilen miktar ile oluşmuştu: Beauford Delaney’in ikisi de 1966 tarihli ‘James Baldwin Portresi’ ve ‘Gülriz Sururi Portresi’. Amerikan kültürünün sanat tarihine kazandırdığı en ilginç isimlerden biri olan ressam Beauford Delaney ile Türkiye’nin yakından tanıdığı, hayatını Amerikan toplumundaki ırkçı ve cinsiyetçi gelenek ile mücadeleye adamış olan yazar James Baldwin, 1966 yılında Gülriz Sururi ve Engin Cezzar’ın misafirperverliği ile İstanbul’da buluşurlar. Baldwin ile Delaney’in dostlukları daha eskiye dayanmaktadır. 1940 yılında henüz 16 yaşını doldurmamış olan Baldwin’in, kendisinden 23 yaş büyük olan Delaney’in New York’taki atölyesinin kapısını çalması, 38 sene sürecek olan bir dostluğun başlangıcı olur. Delaney New York’ta bulunduğu süre içinde Georgia O’Keeffee, Henry Miller gibi isimlerle arkadaş olmuş, katıldığı sergiler ile sanat çevresinde tanınmıştı. Louis Armstrong, Duke Ellington, W.E.B. Du Bois gibi isimlerin portrelerini yapan sanatçı resmettiği kent manzaraları ile de biliniyordu. Bununla birlikte Baldwin ile birbirlerini yakınlaştıran ortak noktalarına bakıldığında içinde yaşadıkları toplumun ötekileriydiler. İkisi de Afrika asıllı olarak ırkçı bir toplum içinde yaşamanın ağırlığını hissetmekte, cinsel yönelimleri yüzünden dışlanmakta, toplumsal adaletsizliğin yoksulluğunu yaşamaktaydı. Baldwin, Beauford’un tanışmalarından itibaren kendisi için bir baba figürü olduğunu söylemiştir. Beauford başta caz müzik olmak üzere Afrika kültürüne dair birikimini Baldwin’e aktarırken ilerleyen yıllar ile birlikte Baldwin de Amerikan toplumunda Afrika asıllı olmanın beraberinde getirdiği haksızlıklara karşı mücadele edilmesi gerektiğine dair farkındalığı Beauford’da yaratmıştır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Manhattan’da Afrika asıllı Amerikalıların yoğunlukla yaşadığı Harlem mahallesi 1910’lu yılların sonlarına doğru kültür ve sanat alanında Harlem Rönesansı olarak isimlendirilen bir hareketin merkezi olur. Harlem Rönesansı, müzik, edebiyat, görsel sanatlar gibi ifade alanlarında Afrika kültürünü ön plana çıkararak farklı bir estetik yaklaşım ortaya koyar.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>HARLEM RÖNESANSI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1901 yılında Tennessee'de doğan Beauford Delaney, 1929 yılında New York’a yerleşir. Kentte bir yandan Büyük Buhran’ın travmaları diğer yandan Harlem Rönesansı yaşanmaktadır. Manhattan’da Afrika asıllı Amerikalıların yoğunlukla yaşadığı Harlem mahallesi 1910’lu yılların sonlarına doğru kültür ve sanat alanında Harlem Rönesansı olarak isimlendirilen bir hareketin merkezi olur. Harlem Rönesansı, müzik, edebiyat, görsel sanatlar gibi ifade alanlarında Afrika kültürünü ön plana çıkararak farklı bir estetik yaklaşım ortaya koyar. Harlem Rönesansı ile korkmadan ve utanmadan koyu tenli öznelliklerini ifade ettiklerini düşünen Afrika asıllıların ülkenin kültür sanat ortamında daha görünür olması, beyaz ırk ile geçmişten beri süregelen sahip köle ilişkisinin dışında bir teması en azından kağıt üzerinde mümkün kılıyordu. Diğer taraftan bu döneme dair ağır eleştiriler de söz konusuydu. 1923 yılında Harlem’de açılan müzik kulübü Cotton Club, Harlem Rönesansı’nın Afrika asıllıların hayatına nasıl yansıdığına dair bir fikir verebilir. Duke Ellington, Coleman Hawkins, Sammy Davis Jr. gibi isimlerin sahne aldığı, caz müzik tarihinde önemli bir yere sahip olan Cotton Club’a yalnızca beyazlar girebiliyordu. Tamtam ritimleri eşliğinde dans ettirilen Afrika asıllılar görevleri bittikten sonra müşteriler ile temas ettirilmeden arka kapıdan çıkarılıyordu. Afrika kültürü ‘beyazlaştırılarak’ eğlenceye dönüştürülmüştü. Şüphesiz ki Cotton Club örneği üzerinden Harlem Rönesansı’nı bütünüyle reddetmek hata olacaktır. Nitekim James Baldwin, Beauford Delaney gibi isimler de bu hareket ile ilişkilendirilerek tarihte yer alıyorlar.&nbsp; [caption id="attachment_119289" align="alignnone" width="1600"]<img alt="" class="size-full wp-image-119289" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/07/1966-Beauford-Delaney-James-Baldwin.jpeg" style="height:2125px; width:1600px" /> 1966 Beauford Delaney, James Baldwin[/caption] 19 Mart 1935 günü basit bir hırsızlık vakası ile Harlem’de patlak veren ayaklanma Afrika asıllıların hak mücadelesinde bir dönüm noktası olur. ABD tarihinin ilk modern ayaklanması olarak nitelendirilen Harlem İsyanı sistemin işleyişindeki temel unsur olan mülkiyet ilişkilerini hedef almıştır. Bu isyan aynı zamanda Harlem Rönesansı’nın bir estetik yanılsama olduğunu, Afrika asıllıların temel meselelerinde herhangi bir değişikliğe yol açmadığını ortaya koydu. James Baldwin kazandığı bir burs ile doğduğu Harlem’i 1948 yılında terk edip Paris’e yerleşmeye karar verdi. Baldwin’in ikna etmesiyle 1953 yılında Beauford da arkadaşını izledi. Irkı ve cinsel yönelimi yüzünden ülkesinde gördüğü baskıdan nispeten kurtulan ressam için Paris’te yeni bir dönem başlamıştı. Dönemin modasına uyarak soyut resimlere ağırlık veren ressam portreler de yapmaya devam etti. Yoksulluğu sürüyor ve zihin sağlığı kendisini gittikçe daha da rahatsız ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em><strong>Engin Cezzar, Leyla Gencer tarafından tanıştırıldığı Muhsin Ertuğrul’un çağrısıyla 1959 yılında Türkiye’ye döndü ve İstanbul Şehir Tiyatroları’na katıldı. Sahnede ‘Sokak Kızı İrma’yı oynarken gördüğü Gülriz Sururi ile 1961 yılında evlenmeye karar verdiler. James Baldwin düğün davetlisi olarak İstanbul’a geldi. İstanbul’dan hayli etkilenen Baldwin, Engin Cezzar ve Gülriz Sururi’nin teklifini reddetmeyerek arada dünyanın farklı bölgelerine birçok seyahatler de gerçekleştirdiği on sene boyunca kentin bir sakini oldu.&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>ENGİN CEZZAR İLE GÜLRİZ SURURİ EVLENMEYE KARAR VERİRLER</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Baldwin’in çevresinde Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Max Ernst, Truman Capote gibi isimler vardı. 1953 yılında yarı otobiyografik ‘Go Tell It on the Mountain’ isimli romanını yayınladı. İkinci romanı ‘Giovanni’in Odası’nın yayın tarihi ise 1956’ydı. 1957 yılında Harper’s Bazaar için Martin Luther Jr. ile ABD’nin güneyini gezen Baldwin aynı sene New York’ta kalmaya karar verdi ve Actors Studio’da Engin Cezzar ile tanıştı. 1955’de Yale Drama School’da tiyatro eğitimi almak için ABD’ye giden Cezzar 1957’de New York’taki Actors Studio’dan davet almıştı. ‘Giovanni’nin Odası’nı sahneye uyarlanması esnasında yakın arkadaş oldular. Cezzar, Baldwin ile kurdukları ‘kardeşlik’ için şöyle der: <em>“Jimmy itilip kakılmış, bir beyazla gerçekten dost olunabileceğine dair inancı kalmamış, karşısındakine güvensiz yaklaşan biriydi. Dostluğu tanımlayamıyordu. Bir gün içimden geldi ve şöyle dedim: “Yeni dost edinmek zor iş. Tam oldu zannedersin, olmayı verir. Sana bir teklifim var. Arkadaş nedir bilmiyor olabilirsin belki ama kardeş nedir biliyorsun. Bir sürü kardeşin var. Gel, biz de kan kardeşi olalım. Sen Afrikalısın. Ne kadar ciddi olduğumu anlayabilirsin. Kardeş olalım da bugün nasıl birlikte hareket ediyorsak, hayat boyu birbirimize destek olalım’. ‘Peki’ dedi. Kestim kollarımızı, sürttük birbirimize. Kardeş oluverdik.”</em> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1966 Beauford Delaney, Gülriz Sururi, Engin Cezzar, Leyla Gencer tarafından tanıştırıldığı Muhsin Ertuğrul’un çağrısıyla 1959 yılında Türkiye’ye döndü ve İstanbul Şehir Tiyatroları’na katıldı. Sahnede ‘Sokak Kızı İrma’yı oynarken gördüğü Gülriz Sururi ile 1961 yılında evlenmeye karar verdiler. James Baldwin düğün davetlisi olarak İstanbul’a geldi. İstanbul’dan hayli etkilenen Baldwin, Engin Cezzar ve Gülriz Sururi’nin teklifini reddetmeyerek arada dünyanın farklı bölgelerine birçok seyahatler de gerçekleştirdiği on sene boyunca kentin bir sakini oldu. Bu süre zarfında Baldwin dünya çapında bir yazardı artık. 1962 yılında ‘The Fire Next Time’ isimli kitabı hakkında New York Times’da hakkında çıkan olumlu eleştiriyle Amerika’daki ününü daha da arttırdı. 1963 yılına gelindiğinde kitapları yüzbinlerce satıyordu.&nbsp; James Baldwin’in davetini kabul ederek İstanbul’u ziyaret eden arkadaşları arasında dünyaca ünlü birçok isim vardı. Bunlardan biri de Beauford Delaney’di. 1966 yılında Baldwin, Delaney’i İstanbul’a gelmesi için ikna etti. O esnada İstanbul’da Baldwin’e asistanlık yapan David Leeming araba ile Paris’e gidip sanatçıyı İstanbul’a getirdi. Delaney şüphesiz ki en yakın dostunun rahat nefes alabildiği İstanbul’u merak ediyordu. Beauford, İstanbul’da İKSV müzayedesinde yer alan, 2018 yılında vefat eden Gülriz Sururi tarafından vakfa bağışlanmış olan iki eser dışında içinde İstanbul manzaraları da olan birçok resim yaptı. Örneğin Filiz Ofluoğlu’nun 15 Aralık 1967 tarihinde Beauford’a yazdığı bir mektupta evlerinde sanatçıya ait bir vitrayın yer aldığını anlıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">[1] Gökhan Akçura, “Işık Dolu, Geniş Ufuklu Yenilik Peşinde Bir Usta”, Tarih Dergisi, Mart 2017.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 17 Jul 2024 04:33:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Beauford-Delaney-Gulriz-Sururi-Portresi-ve-James-Baldwin.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>15 Temmuz ve Kürt sorunu</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/15-temmuz-ve-kurt-sorunu-6349</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/15-temmuz-ve-kurt-sorunu-6349</guid>
                <description><![CDATA[15 Temmuz ve Kürt sorunu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>15 Temmuz’un arkasında Kürt sorunun olduğu bence çok açık. Eğer 15 Temmuz darbe kalkışması Cemaatin içinde olduğu bir hareketse, Cemaat ile AKP arasındaki en önemli ayrılıklardan birinin Kürt sorununa ilişkin çözüm önerilerinin farklılığı olduğunu da dikkate alırsak, “Dersaneler” adıyla anılan ilk kopuş adımının arkasında bu meselenin yattığını söyleyebiliriz.</strong>

15 Temmuz’u idrak ettiğimiz bu günlerde, “15 Temmuz 2015’de sahiden ne olmuştu?” sorusu hala sorulabilecek bir soru gibi duruyor. Çünkü yapılan açıklamalardan, süren mahkemelerden, iktidarın tavrından, Gülen Cemaatinin böyle bir darbe girişimine neden kalktığını anlamak zor. Erdoğan’ın dediği gibi “Ne istedilerse verdik” denilen ve bu nedenle de iktidarı paylaşan bir örgütün darbeye neden ihtiyacı olabilirdi ki?

Bu olayın arkasındaki gerçek hikayeyi bilmesek de bu tarihten önceki siyasi olayların üzerinde kafa yormakta yarar olabilir. Bu çerçeveden bakınca ben, 15 Temmuz’a giden yolun Kürt sorunu dediğimiz sorunun taşlarıyla döşenmiş olduğunu düşünüyorum. Ve, Kürt sorunu çözümsüz kaldıkça da bu ülke insanlarının gerçek bir demokrasiye ve gerçek bir huzura kavuşmalarının mümkün olamayacağını…

Evet, Kürt sorununu çözemeyen Türkiye siyasetinin başı dün olduğu gibi bugün de dertte. Ülkeyi bir türlü Ortadoğu bataklığından çıkaramıyor. Böyle giderse de çıkaramayacak.
<h2>Neden mi böyle düşünüyorum?</h2>
15 Temmuz’un arkasında Kürt sorunun olduğu bence çok açık. Eğer 15 Temmuz darbe kalkışması Cemaatin içinde olduğu bir hareketse, Cemaat ile AKP arasındaki en önemli ayrılıklardan birinin Kürt sorununa ilişkin çözüm önerilerinin farklılığı olduğunu da dikkate alırsak, “Dersaneler” adıyla anılan ilk kopuş adımının arkasında bu meselenin yattığını söyleyebiliriz. O günleri hatırlayacak olursak, Cemaat’in Kürt sorununa yaklaşımı ile AKP’nin yaklaşımı tam örtüşmemekteydi. Cemaat, Emniyet üzerinden Kürtlere yönelik KCK operasyonu düzenlerken, MİT de Öcalan üzerinden bir müzakere süreci başlatıyordu.

Bu süreçte Emniyet-MİT çatışması Kürt sorunu üzerinden alevlenmiş olsa da aslında kavga, Cemaat ve AKP arasında bir iktidar kavgasıydı. Bu kavga sonuçta öyle bir hale geldi ki MİT Müşteşarı Hakan Fidan savcılığa çağrıldı, bu hareketin kendini de içine alacağını gören Başbakan Erdoğan ise ipleri kopardı vs.

Katı laik bir yönetim tarzının egemen olduğu bir ülkede siyasal İslamcılar aralarında farklılıklara rağmen bir araya kolayca gelebilirler. Beraber siyaset yapabilirler. Çünkü baskının birleştirici bir gücü vardır. Nitekim AKP ve başta Gülen Cemaati olmak üzere kendilerini baskı altında hisseden birçok farklı sosyal gruplar bu yönetim tarzına karşı birlikte seçimlere girdiler ve kazandılar. Bu nedenle de AKP iktidarı özünde farklı grupların meydana getirdiği bir tür koalisyon iktidarı idi.
<blockquote><strong><em>Bu hikayenin özeti belki şu olabilir: Kürt sorunun çözmeyen bir hükümet eninde sonunda bu sorunun ağlarına takılır ve ülkeyi yönetemez. Bugün de durum budur. Suriye sorunu Türkiye açısından bir Kürt sorunudur ve bu hükümetin bugün Suriye ile görüşmek zorunda kalmış olmasının ana nedeni de bu sorundur.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>KÜRT SORUNUNU ÇÖZEMEYEN BİR HÜKÜMET ÜLKEYİ YÖNETEMEZ</strong></h2>
Ayrıntısına girmeyeceğim ama AKP yönetiminin 2008-9’a kadar oldukça başarılı yönettiği bir süreç 2010’dan başlamak üzere 2011-12 ve 2013 yılından sonra baş aşağı gitmeye başladı. Öyle ki bu yıllarda Kürt sorunu bağlamında sertleşmeye başlayan Cemaat-AKP ilişkilerinin kimyası değişti. Birlikte davrandıklarında her grubun karlı çıktığı bir patikadan, ayrılıkların başlamasıyla her birinin zararlı çıktığı yeni bir patikaya doğru hızlı bir gidiş başladı. Nitekim bu dönemin başta ekonomik olmak üzere çeşitli verilerinden bu kırılmayı gözlemlemek mümkün. Bu gidişin zemine çarptığı tarih ise 15 Temmuz 2015. Tuhaf gibi dursa da bir darbe girişimiyle parçalanan koalisyon bir yandan Cemaatle, diğer yandan da Kürtlerle olan sorunlarını çözmekten vazgeçerek daha otoriter bir yönetim tarzına doğru evrildi.

Bu hikayenin özeti belki şu olabilir: Kürt sorunun çözmeyen bir hükümet eninde sonunda bu sorunun ağlarına takılır ve ülkeyi yönetemez. Bugün de durum budur. Suriye sorunu Türkiye açısından bir Kürt sorunudur ve bu hükümetin bugün Suriye ile görüşmek zorunda kalmış olmasının ana nedeni de bu sorundur.

Bizden söylemesi Kürt sorunu böyle savaşla, şiddetle çözülemez ya da çözmeden bir süre daha idare edeyim mantığıyla çözülmüş gibi de olamaz.

15 Temmuz’u andığımız bugünlerde umarım iktidar bu durumun ayırdındadır ve barışçı yollar üzerine yeniden düşünmeye başlamıştır.]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 16 Jul 2024 04:50:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/kurt-secmenin-yerel-secimlerden-beklentisi-ne.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump suikast denemesi ve ABD medyası</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trump-suikast-denemesi-ve-abd-medyasi-6315</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trump-suikast-denemesi-ve-abd-medyasi-6315</guid>
                <description><![CDATA[Trump suikast denemesi ve ABD medyası]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Trump’ın suikast girişiminden sağ kurtulması ile bir siyasal felaketin önünden dönüldü. Bu olayın Kasım seçimlerine nasıl yansıyacağını değerlendirmeden önce, bu gerçeği kabullenmeliyiz. </strong>

45.Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ve 2024 ABD Başkanlık Seçimleri Cumhuriyetçi Parti Başkan Adayı Donald Trump, Türkiye saatiyle 14 Temmuz sabahı Pennsylvania eyaletinin Butler isimli küçük bir şehrinde düzenlediği mitinginde silahlı bir saldırıya uğradı.

Saldırıyı adeta mucizevi bir biçimde, kafasını yalnızca birkaç santim kaydırmak suretiyle ufak bir sıyrıkla atlatan Trump, ve dolayısıyla hem ABD hem de Dünya siyaseti, korkunç bir felaketin eşiğinden döndü. Saldırıda, etkisiz hale getirilen saldırganın yanı sıra bir miting katılımcısı <a href="https://apnews.com/article/trump-vp-vance-rubio-7c7ba6b99b5f38d2d840ed95b2fdc3e5">hayatını kaybett</a>i, 2 kişi ise <a href="https://apnews.com/article/trump-vp-vance-rubio-7c7ba6b99b5f38d2d840ed95b2fdc3e5">ağır yaraland</a>ı.

Bu saldırının tırnak içerisinde “başarılı” olması, yani Trump’ın hayatını kaybetmesi ile sonuçlanması ihtimalinin bir felaket doğuracağını kabul etmek için Trump’ın siyasi pozisyonunu yüzde yüz desteklemek gerekmiyor.

Amerikan siyaseti, yapısı gereği son derece kutuplaşmış bir yapıda. Amerikan demokrasisi, bu kutuplaşmayı zaman zaman lehine kullanmayı başarabilse de, özellikle 2020’de Joe Biden’ın Donald Trump’a karşı seçilmesiyle daha kritik bir boyuta ulaştı.

Joe Biden’ın seçilmiş başkan olmasının ardından Ocak 2021’de gerek Amerikan gerekse uluslararası yorumcular tarafından “demokrasi aleyhine” olduğu konusunda fikir birliğine varılan 6 Ocak Eylemleri gerçekleşmiş, bir grup Trump destekçisi saldırgan tarafından Kongre binası <a href="https://www.bbc.com/news/world-us-canada-56004916">basılmıştı</a>. Bu korkunç olayın hala aynı sivrilikle Amerikan siyasetini ve demokrasisini bölmeye devam ettiğini söylemek yanlış olmaz.

Aradan geçen 3 yılı aşkın sürede, tarafların keskin siyasî ayrılıklarını körükleyen çokça kritik siyasi ve hukukî vakıa yaşandı.
<blockquote><strong>Ancak meseleyi olan “%50’ye karşı %50” merceğinden taşıran, bir tarafın tamamen haksız, diğer tarafın ise ahlaken üstün olduğu anlatısını körükleyen önemli bir aparata dikkat çekmeden bu okumayı anlamlı bir yere taşıyamayız. ABD anaakım medyası, maalesef bu treninin başını uzun bir süredir çekiyor. </strong></blockquote>
<h2><strong>ABD MEDYASI BU TRENİN BAŞINI ÇEKİYOR</strong></h2>
Dış politikadan enerji krizine, ekonomiden temel anayasal haklara kadar Amerikan demokrasisinin iki sütununu teşkil eden siyasi gelenekler birbirini dinlemez, ortak çalışamaz hâle geldi. Birbirinden bu denli uzaklaşan siyasal söylemlerin en ürkütücü yansıması ise elbette seçmenler düzeyinde.

Ancak meseleyi olan “%50’ye karşı %50” merceğinden taşıran, bir tarafın tamamen haksız, diğer tarafın ise ahlaken üstün olduğu anlatısını körükleyen önemli bir aparata dikkat çekmeden bu okumayı anlamlı bir yere taşıyamayız. ABD anaakım medyası, maalesef bu treninin başını uzun bir süredir çekiyor.

Trump’ın ve destekçilerinin ABD anaakım medyasına karşı verdiği anlatı mücadelesi malum. Başkanlığı döneminde dahi, “yalan haber” olarak tanımladığı medya gruplarını yalnızca yönetim düzeyinde değil, muhabir düzeyinde dahi doğrudan <a href="https://www.politico.com/story/2018/07/13/trump-media-cnn-fox-fake-news-719279">karşısına almıştı</a> Trump.

Anaakım medya ise, o zaman dahi bu siyasi anlatıdan Trump’ın düşmanlaştırıcı dilini, belki de haklı olarak, sorumlu <a href="https://edition.cnn.com/2019/06/11/politics/enemy-of-the-people-jim-acosta-donald-trump/index.html">tutuyordu</a>.

2016 Trump ile 2024 Trump’ı siyaseten ve anlatı olarak yüzde yüz bir tutsak dahi, o zamandan bu yana değişen ve değişmeyen önemli gerçekler var.

Özellikle 6 Ocak 2021’den bu yana Trump siyaseti, medyanın büyük oranda dışına itildi. Yansılca Trump değil, Trump destekçileri de büyük oranda susturuldu. Trump destekçisi olmak, 6 Ocak’ta Kongre’yi basan saldırganlarla aynı demokrasi düşmanlığına haiz olmakla ilişkilendirildi.

Ve elbette bir de Trump’ın yargılama süreci var. Özellikle Mayıs sonunda Trump’ın “sus payı” davasında eski başkan aleyhine <a href="https://apnews.com/article/trump-trial-deliberations-jury-testimony-verdict-85558c6d08efb434d05b694364470aa0">karar çıkmasıyla</a>, Trump destekçiliği git gide siyaset dışı bir pozisyona itilmek istendi.

Ancak belli ki Amerikan seçmenin büyük bir yüzdesi, olayları anaakım medyanın merceğinden değerlendirmek istemiyor. Trump’ın siyaseten popülerliğini her geçen gün arttırmasının bir sebebi olmalı.

Anaakım medyada alarm sinyallerini kritik olarak çaldıran olay, Trump ve Biden’ın Atlanta’da gerçekleştirdiği münazara oldu. Bu sefer, dilin yalnızca Trump aleyhine olmakla sınırlı kalmayıp, Biden’ın da lehine olamayacağı kabul edilmek durumunda kalındı. Nitekim bugüne kadar, medyanın en önemli başlıklarından biri Biden’ın adaylıktan çekilip çekilmeyeceği; çekilirse yerine kim geleceği olmuştu.
<blockquote><em><strong>X öncesi Twitter’ın sansür oklarından payını oldukça alan, sağ-muhafazakar görüşleriyle bilinen sosyal medya sayfası The Babylon Bee’nin kurucusu, Seth Dillon, suikast girişimi haberlerine yönelik gözüme ilk çarpan ilginç bir paylaşım yaptı. Trump’ın olaydan yalnızca yaralanarak kurtulduğu haberi gelmesiyle beraber Trump siyasetine “eleştirel” yaklaşan yorumcuların Trump’a “geçmiş olsun” dilemesinin üzerine Dillon, X üzerinden eleştirel surette “Hitler’e niye geçmiş olsun diyesiniz ki?” diye sordu.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SETH DILLON’UN X’TEKİ SUİKAST YORUMU</strong></h2>
Bugünkü suikast denemesi ise, anaakım medyanın Trump’ın yalnızca siyasetine değil, insanlığına ve kişiliğine yönelik en büyük sınavı.

X öncesi Twitter’ın sansür oklarından payını oldukça alan, sağ-muhafazakar görüşleriyle bilinen sosyal medya sayfası The Babylon Bee’nin kurucusu, Seth Dillon, suikast girişimi haberlerine yönelik gözüme ilk çarpan ilginç bir paylaşım yaptı. Trump’ın olaydan yalnızca yaralanarak kurtulduğu haberi gelmesiyle beraber Trump siyasetine “eleştirel” yaklaşan yorumcuların Trump’a “geçmiş olsun” dilemesininin üzerine Dillon, X üzerinden eleştirel surette “Hitler’e niye geçmiş olsun diyesiniz ki?” diye <a href="https://x.com/SethDillon/status/1812304944084508705">sordu</a>.

Katılıp katılmamak bir kenera, bu kadar kutuplaşan bir siyaset ortamında Trump’ın düşmanlaştırıcı siyasetinin insanlık tarihinin gördüğü en korkunç soykırımlardan birinin faili Hitler ile bir tutulmasının yaratacağı siyasal gerilim, elbette böyle satirik yorumları ilginç kılıyor.

Trump’ın düşmanlaştırıcı söylemlerini tartan terazinin kantarının kaçması, Amerikan anaakım medyasının maalesef bir eseri. Bir X kullanıcısının “Arkadaşlar, haydi ama…” yorumuyla <a href="https://x.com/DrewHolden360/status/1812261854783434752">paylaştığı</a> ekran görüntüleri, bazı anaakım medya kuruluşlarının olay anında girdiği haberlerde Trump’a suikast yapıldığı haberinin, “Trump korumaları tarafından sahneden alındı” anlatısıyla verildiğine dikkat çekti.

Olayın sıcaklığı ve bağlamın belirsizliği ile birlikte anlaşılması mümkün olabilecek bu olay, aslında kutuplaşma siyasetine dair lastiğin nereye kadar çekilebileceğini de gösteriyor.

Haberi “gelişmekte olan” şeklinde giren ve daha sonra güncelleyen bazı medya kuruluşları, suikast girişiminin farklı bir netice ile sonuçlanması halinde nasıl bir tepki vereceği kanımca önemli bir soru işareti.

Nitekim demokrasi, hele iki partili demokrasi böyle işliyor. Partiler arası rekabetin olumlu sentez ortaya koyabilmesi ile tek kutup lehine odaklaşan kışkırtıcı dilin arasında önemli sonuç farklılıkları var.

Ancak şu bir gerçek, Trump’ın suikast girişiminden sağ kurtulması ile bir siyasal felaketin önünden dönüldü. Bu olayın Kasım seçimlerine nasıl yansıyacağını değerlendirmeden önce, bu gerçeği kabullenmeliyiz.]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 15 Jul 2024 04:45:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/donald-trump-suikast.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Işıkları açıp kapatmak mı, ampulü değiştirmek mi?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/isiklari-acip-kapatmak-mi-ampulu-degistirmek-mi-6272</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/isiklari-acip-kapatmak-mi-ampulu-degistirmek-mi-6272</guid>
                <description><![CDATA[Işıkları açıp kapatmak mı, ampulü değiştirmek mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Ne söylediğinizin değerinin nasıl söylediğinize bağlı olması, doğru zamanda söylediğiniz şeyin öneminin nerede söylediğinizle birlikte algılanması; olgusal olarak Türkiye siyasetinde hazmedilmiş durumda diyebiliriz. Ancak, bütün kavramları eldeki iletişim enstrümanlarıyla birlikte kullanabilme pratiği henüz siyasetçilerin günlük hayattaki refleksleriyle örtüşmüyor. </strong>

Siyasal iletişim, Habermas’ın işaret ettiği “yönlendirilebilir ve düzenlenebilir siyasal toplum anlayışının” inşası için; doğru, zamanında ve etkin kullanılması gereken bir kavramdır. Ancak bizimki gibi az gelişmiş ülkelerde -siyasal iletişim gibi sosyal bir bilim- ne yazık ki kötü deneyimler ve çaresizlik üzerinden değerini tanımlayabiliyor.  İç görülerle ve kendilerine avantaj sağlayacak araştırmacıların yönlendirmesiyle hareket eden siyasiler, ne zaman ki kötü deneyimler yaşıyor ve hatta linç kampanyasının öznesi oluyorlar, o zaman siyasal iletişimcilerle strateji toplantıları yapmaya başlıyorlar.

Ne söylediğinizin değerinin nasıl söylediğinize bağlı olması, doğru zamanda söylediğiniz şeyin öneminin nerede söylediğinizle birlikte algılanması; olgusal olarak Türkiye siyasetinde hazmedilmiş durumda diyebiliriz. Ancak, bütün kavramları eldeki iletişim enstrümanlarıyla birlikte kullanabilme pratiği henüz siyasetçilerin günlük hayattaki refleksleriyle örtüşmüyor. Bu yanıyla, Türkiye’de siyasal iletişimindeki stratejilerin uygulamasında istisnai örnekler dışında önemli bir eksiklik var demek yanlış olmaz.

İletişim, bütüncül bir algı yarattığı zaman işini tam olarak görür.

Türkiye’de 31 Mart yerel seçimlerinden sonra siyasette çok şey değişti. Ana muhalefet partisi, kendi seçmenleri açısından bile ezber bozan bir tutum benimsedi. İktidar sadece seçmen değil aynı zamanda ‘hayran’ kitlesini de kaybetti. Zira muhalefet seçmeni her ne kadar tek adam rejiminin öznesi Erdoğan’ı topa tutsa da; aynı zamanda da kendisinin lider vasıflarını, seçmen sadakati yaratma becerisini ve oyun kurma esaslarını hayranlıkla takip ediyordu. Bu ‘hayranlığın’ en büyük faturası da seçmeni oldukları partinin liderine yöneliyordu. Nitekim ana muhalefet partisinin eski liderine yönlendirilen en esaslı eleştiriler, kendisinin seçim sonrası tutumuyla ayyuka çıktı ve parti ilk kurultayda değişime gitti. Yeni CHP sadece kendi seçmeninde değil, aynı zamanda anti-Erdoğanist cephede de büyük bir umut yaratarak seçimlerden lider parti olarak çıktı. Ancak benim kastettiğim okkalı değişim, sadece lider değişimi değil elbette. Yeni lider Özgür Özel, seçimden sonra tam zamanlı ve tam kapsamlı bir muhalefet hareketi başlattı. İşte bu kısmı muhalefet seçmeni için asıl değişiklik oldu. Sahada Türkiye’nin sorunlarını örgütleyen, seçmenin harekete geçme talebine kulak veren mitingler yaptı. Çok tartışmalı olacağını bildiği halde, normalleşme dönemini başlattı ve uzun zamandır ilk kez siyasette oyunu o kurdu, oyunun adını o belirledi: Normalleşme. Erdoğan’ın “yumuşama” söylemi gündemde sadece bir hafta kalabildi. Artık Erdoğan da muhalefetle görüşme sürecini “normalleşme” olarak nitelendirmeye başladı. Bir yandan da gölge kabine olarak adlandırılan kurmaylar, devlet yönetimi esaslarına uygun olarak kabinedeki bakanlarla çözüm önerilerini paylaştı. Bütün bunlar olurken, bir şeyden vazgeçmedi Özgür Özel; kapsayıcı, kucaklayıcı tutum ve dilinden. Her ne kadar anketlerde hâlâ bir ezici çoğunluk yakalanmamış olsa da; CHP son son üç aydır güvenilir anketlerde birinci olmayı, Özgül Özel de liderlik beğenilerini yükseltmeyi başarıyor. Kısacası, seçimin hemen sonrasındaki tartışma programlarında, yazılarda bile bahsedilen “Vardır Erdoğan’ın bir arka bahçe planı” tezi; Erdoğan’ın arka arkaya yaptığı stratejik hatalarla ama en önemlisi de ana muhalefetin safları sıkı tutması dolayısıyla çürümüş oldu.
<blockquote><em><strong>Erdoğan, tekrar seçilebilmek için her kozu oynayacağını bildiğimiz bir lider. Seçim aritmetiğinin erken seçim konusunda muhalefetin yanında olmadığı da aşikâr. Dolayısıyla Türkiye’nin içinde bulduğu bu kaos ortamında, CHP henüz kendisini anti-Erdoğanist cephedeki tek çare olarak konumlandıramamışken; ısrarlı bir erken seçim isteği muhalefet seçmenini bölmekten, yeni bir kaos yaratmak başka bir işe yaramayacaktır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ERKEN SEÇİM: NE KADAR ERKEN?</strong></h2>
Son bir aydır hayretle yorumcuların, gazetecilerin hatta CHP’li eski milletvekillerinin Özgür Özel’i, erken seçim için iktidarı zorlamamasından, yüksek ses çıkarmamasından dolayı eleştirirken izliyorum. CHP’de hemen her döneminde bir grup kurmay, en büyük muhalefeti yine kendi partisinin liderine yaptı, yapıyor. Dolayısıyla bunda şaşıracak bir şey yok diye düşünebiliriz. Ancak parti ilk kez böyle büyük bir başarı yakalamışken, deneyimli siyasetçilerden çıkan bu yüksek sesin böyle yükselmesini kasıtlı bulduğumu da söylemeliyim. Zira, henüz genel seçim yenilgisinin üzerinden sadece14 ay geçti. Bu yenilgi üzerinden çok kısa süre sonra CHP yönetimi değişti, yerel seçimler yaşandı ve ilk kez CHP büyük bir başarı elde etti. Ancak bu başarı, yıllardır iktidarda olan partilerin ittifakının karşısında genel seçimlerde yine ezici bir başarı elde edileceği anlamına gelmez, gelmediği de güvenilir anketlerde belli.

Erdoğan, tekrar seçilebilmek için her kozu oynayacağını bildiğimiz bir lider. Seçim aritmetiğinin erken seçim konusunda muhalefetin yanında olmadığı da aşikâr. Dolayısıyla Türkiye’nin içinde bulduğu bu kaos ortamında, CHP henüz kendisini anti-Erdoğanist cephedeki tek çare olarak konumlandıramamışken; ısrarlı bir erken seçim isteği muhalefet seçmenini bölmekten, yeni bir kaos yaratmak başka bir işe yaramayacaktır. Ancak, kuşkusuz ekonomik krizin derinliğini ve nedenlerini ısrarla ve tekrar tekrar haykırmak, mitingler yapmak, sokağın sesini örgütlemek muhalefetin ilk görevi. Fakat bunu yaparken ilk hedefin tek başına iktidar olması gerekiyor.

CHP’nin yeni yönetimi, göreve geldiğinden beri attığı stratejik adımlarda da, saha çalışmalarında, mitinglerde de doğru ve etkin bir yönetim anlayışı benimsedi. Arada yol kazaları olmadı değil, yaşandı. Ancak bu kadar çok bağımsız değişkenin olduğu ortamlarda iletişim hataları da neredeyse kaçınılmaz.
<blockquote><em><strong>CHP’nin kemik kitlesi olmayan seçmen gruplarının partinin devleti yönetebilecek donanım ve iradeye sahip olduğunu görmeleri, heyecan duymaları, bir memleket meselesi olarak iktidarın değişmesine ikna olmaları gerekir. Toplumun harekete geçme dürtüsüne alan açmak, tepki verme iştahını kabartmak muhalefetin en temel görevidir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>HAREKETE GEÇME DÜRTÜSÜNE ALAN AÇMAK</strong></h2>
Muhalefetin en önemli görevi, vatandaşın harekete geçme dürtüsüne alan açmak olmalı. Ekonomik krizin bu kadar yükseldiği, iktidarın seçmene ulaşma potansiyelinin bu kadar düştüğü, örgütlü olmayan vatandaşların da tepkilerini sesli olarak dile getirmeye başladığı dönemler muhalefet partileri için çok önemli bir fırsat barındırıyor. Halka, devleti yönetebilme kapasitelerini, çözüm önerilerini hatta ideolojilerini anlatmak için uygun bütün koşullar hükümetin yanlış politikaları ve kibri yüzünden kendiliğinden oluşturulmuş durumda. Ancak bu kadar siyasi fırsat, beraberinde ciddi siyasal riskleri de barındırıyor. Siyasal riskleri tolere edebilmenin ve/veya göğüste yumuşatarak egale etmenin tek yolu doğru stratejik iletişim.

Anti-Erdoğanist cephe son yerel seçimlerdeki heyecanını ekonomik zorlukların yaşadığı sıkıntılara feda etmiş durumda. O heyecanı tetiklemek, umut yaratmak için de yapılması gereken en önemli şey, önce seçmeni ayrı hedef kitleler halinde bölerek örgütlü bir tepki yaratılmasına alan açmak. Bu alanı doğru kullandıktan sonra da hükümete verilecek tepkinin konsolide edilmesini sağlamak olmalı. CHP, temalı mitinglerle tam da bu stratejiyi uyguladı. Ancak tüm tepkilerin konsolide edilmesi için yapılan ışıkları açma kapama eylemi halkta karşılık bulmadı. Her ne kadar bu tür eylemler zamanla büyüyen eylemler olsa da, eylem çağrısının, eylem içeriğinin ve hedefinin doğru anlatılmadığı ve daha önemlisi bu eylemin doğru planlanmadığı da bir gerçek. Eylem planlarken; eylemin amacının doğru anlatılması, eyleme katılacak kitlelerin doğru tanımlanması, eylemin ne kadar süreceğinin belirtilmesi cevaplanması gereken ilk sorular. Işık açma kapama eylemi, planlanmadan halkta olması beklenen coşkuyu yaratmadan başladı. Siyasilerin çoğu zaman düştüğü önemli bir tuzak var; içgörüyle hareket etmek, “bence şimdi doğru zaman” demek. Oysa vatandaş bireysel olarak tepki gösterdiği konularda dahi toplumsal bir tavır koyma konusunda çekingen davranır. Üstelik, toplumsal muhalefet tabanı homojen bir taban değil. Muhafazakârlar, milliyetçiler, liberaller, sosyalistler, sekülerler Türkiye’nin temel sorunlarından benzer şekilde etkilenebilirler, bireysel olarak da aynı sesi yükseltebilirler. Ancak bu seçmen kümelerinin hepsini aynı eylemde buluşturmak için seçmenlere eylemi çok iyi anlatmak, hedefi doğru tanımlamak gerekir.

Son yerel seçimlerdeki dinamiklerin genel seçimlerde de geçerli olabilmesi için öncelikle emanet oyların kalıcı hale getirilmesi gerekir. CHP’nin kemik kitlesi olmayan seçmen gruplarının partinin devleti yönetebilecek donanım ve iradeye sahip olduğunu görmeleri, heyecan duymaları, bir memleket meselesi olarak iktidarın değişmesine ikna olmaları gerekir.

Toplumun harekete geçme dürtüsüne alan açmak, tepki verme iştahını kabartmak muhalefetin en temel görevidir. Ancak yıllardır tek adam rejimiyle yönetilen ülkemizde, toplum tepkisini yönetmek de stratejik iletişim planının bir parçası olmak zorunda. Erken seçimin zamanlaması kesin olmasa da seçimin 2028’de olmayacağı kesin. Bu durumda, bu zor ve çok bilinmeyenli denklemde muhalefetin hata payı olmamalı. Siyasette üç yanlış bir doğruyu değil, bir yanlış çok sayıda doğruyu götürebilir. O yüzden atılacak her yeni adımı bir seçim kampanyası gibi kurgulamak gerekir.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 13 Jul 2024 04:57:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/chp-isik.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gıda intoleransı ve beslenme</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gida-intoleransi-ve-beslenme-6241</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gida-intoleransi-ve-beslenme-6241</guid>
                <description><![CDATA[Gıda intoleransı ve beslenme]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Gıda intoleransı, bazı yiyeceklerin sindirim sistemindeki normal fonksiyonları bozarak oluşan bir rahatsızlık durumudur. Genelde besin alerjisi ile karıştırılabilmektedir ancak alerji herhangi bir maddeye karşı ani gelişen hayati tehlikesi olan reaksiyonlardır. İntolerans ise besin tüketiminden sonra 3 ile 72 saat arasında ortaya çıkabilen daha hafif semptomlardır.</strong>

Gıda intoleransı son yıllarda oldukça popüler olan bir konu. Fark etmediğiniz bazı gıdalar vücudunuzda sindirim sorunlarına yol açabilir veya kilo vermenizi engelleyebilir. Gıda intoleransı, bazı yiyeceklerin sindirim sistemindeki normal fonksiyonları bozarak oluşan bir rahatsızlık durumudur. Genelde besin alerjisi ile karıştırılabilmektedir ancak alerji herhangi bir maddeye karşı ani gelişen hayati tehlikesi olan reaksiyonlardır. İntolerans ise besin tüketiminden sonra 3 ile 72 saat arasında ortaya çıkabilen daha hafif semptomlardır. Semptomlar besin tüketildikten bir süre sonra ortaya çıktığı için semptomlara neden olan gıdanın veya gıdaların saptanması zor olabilir.

<strong>Gıda intoleransının sebebi; </strong>

Enzim eksiklikleri, yetersiz sindirim, parazitler, bağırsak enfeksiyonları, dengesiz beslenme, genetik yatkınlık, stres ve tedavi amaçlı kullanılan ilaçların etkileri olabilmektedir. En sık görülen gıda intoleransları; laktoz intoleransı ve gluten intoleransıdır.

Süt ve süt ürünleri içerisinde bulunan laktoz, laktaz enzimi sayesinde sindirilir. Bu enzimin yeterli olmadığı bireylerde laktoz intoleransı görülebilmektedir. Gluten ise tahıllarda bulunan bir çeşit proteindir. Sindirim sistemi tarafından yeterince sindirilemediği durumlarda karın ağrısı, hazımsızlık gibi mide ve bağırsak problemleri görülebilir.

<strong>Gıda İntoleransının Belirtileri </strong>
<ul>
 <li>Kilo kontrol zorluğu</li>
 <li>Kilo verememe ve hızlı kilo alımı</li>
 <li>Bulantı, kusma, şişkinlik, kramp, aşırı gaz, su tutumu, kabızlık, ishal</li>
 <li>Rinit, Sinüzit ve astım</li>
 <li>Artrit, eklem ağrıları, kas ağrıları ve güçsüzlükleri</li>
 <li>Baş ağrısı, uyku bozuklukları migren, konsantrasyon güçlüğü, depresyon, yorgunluk, hiperaktivite</li>
 <li>Akne, ürtiker, egzama, cilt kaşıntısı, sedef hastalığı ve diğer deri döküntüleri</li>
</ul>
<strong>Gıda İntoleransı Nasıl Anlaşılır ve Testi Nasıl Yapılır?</strong>

Gıda intoleransının teşhis edilmesi çok önemlidir ancak maalesef kolay değildir. Bunun nedeni belirtilerinin alerjik reaksiyonlarla benzerlik göstermesidir. Ancak yapılan bazı testler ile gıda intoleransı tanısı koyulabilir. Bu testler arasında en yaygın olanları kan testleridir. Kan testleri vücudun belirli gıdalara karşı ürettiği antikorları ölçerek intoleransın varlığını tespit edebilir.
<blockquote><strong><em>Gıda intoleransı olan bireylerde beslenmedeki ilk hedef kişinin semptomlarını azaltmak olmalıdır. Bu sebeple olumsuz semptomlara sebep olan gıdalar beslenmeden çıkarılmalıdır. Yemek düzeni planlanmalı ve intoleransa uygun olarak şekillendirilmelidir. İntolerans olmayan gıdalarla ilgili farklı tarifler denenebilir. Alışverişi yaparken etiket okuma alışkanlığı edinilmelidir.</em> </strong></blockquote>
<h2><span style="font-size: 24px;"><strong>İLK HEDEF KİŞİNİN SEMPTOMLARINI AZALTMAK OLMALI</strong></span></h2>
<strong>Gıda İntoleransında Beslenme Nasıl Olmalıdır? </strong>

Gıda intoleransı olan bireylerde beslenmedeki ilk hedef kişinin semptomlarını azaltmak olmalıdır. Bu sebeple olumsuz semptomlara sebep olan gıdalar beslenmeden çıkarılmalıdır.

Yemek düzeni planlanmalı ve intoleransa uygun olarak şekillendirilmelidir.

İntolerans olmayan gıdalarla ilgili farklı tarifler denenebilir.

Alışverişi yaparken etiket okuma alışkanlığı edinilmelidir. Çoğu paketli ürün içerisinde intoleransınız olan gıdalar olabilir. Bu sebeple paketli ürünlerin içindekiler kısmı titizlikle incelenmelidir.

Her bireyin günlük olarak alması gereken enerji ve protein miktarı birbirinden farklıdır. Bu miktar belirlenirken yaş, cinsiyet, boy, kilo, sağlık durumu, fiziksel aktivite yoğunluğu gibi birçok faktör göz önünde bulundurulmalıdır. Bu faktörlere bağlı olarak kişilerin günlük kalori ihtiyacı belirlenir ve kişiye özel bir diyet listesi uzman tarafından oluşturulmalıdır.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 13 Jul 2024 04:30:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Kabizlik-ve-beslenme-iliskisi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ateş cinayetinin paramiliter yapısı</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ates-cinayetinin-paramiliter-yapisi-6231</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ates-cinayetinin-paramiliter-yapisi-6231</guid>
                <description><![CDATA[Ateş cinayetinin paramiliter yapısı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Duruşma sırasında şüphelilerin, akşamüzeri ise MHP’li kimi siyasetçilerin, cinayetin aydınlatılması emrini verenlerin açığa çıkarılmasını isteyenleri tehdit etme cüretleri, neyin alameti acaba. Açık ki, bu yapının iç kavgasında da, kirli rant paylaşımında da paramiliter ilişkileri ve örgütlenmeleri devreye sokmakta korkusuzlar ve sınırları yok.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">58 yıl önce, 18 Mart 1966 tarihinde kurulan Ülkü Ocakları, Türk Milliyetçilerinin Başbuğu Alparslan Türkeş’in örgütsel, siyasi ve ideolojik mirasçısıdır. Her dönem MHP’nin bir tür ‘paramiliter’ gençlik örgütlenmesi işlevini görmektedir. </span>

<span style="font-weight: 400;">12 Eylül 1980 Askeri Darbesi öncesi üstlendiği paramiliter görevleri nedeniyle, Türkiye toplumunun hafızasında ve siyasi tarihinde kötü, kanlı izleri olan bir merkez ve örgütlenmedir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Egemen Türk siyaseti ve devlet kurumları tarafından elverişli kullanışlı bir yapıya sahip olan Ülkü Ocakları, her dönem korunan, kollanan bir yapı olma özelliğine sahiptir.</span>

<span style="font-weight: 400;">1980 öncesi yürütülen çetin ve yaygın anti faşist mücadele, bu gerçeğin geniş toplum kesimleri tarafından kavranmasına, görülmesine yol açtı. </span>

<span style="font-weight: 400;">Anti faşist güçlerin “cinayet yuvası Ülkü Ocakları kapatılsın” taleplerinin, merkez siyasette dahi yankı bulduğu bir dönem olmuştur. </span>
<blockquote><em><b>Darbeye kadar komanda kamplarında silah eğitim verdikleri, sistem muhalifi devrimcileri, Alevileri kırdırmak için kullandıkları faşistleri, darbe sonrasında MİT aracılığıyla ASALA’ya karşı mücadele için kullandılar. Faşist artıklarıyla kurulan bu yasadışı ilişki, bir süre sonra PKK’ye karşı mücadelede ve devletin her türlü yasadışı kirli işlerinde kullanılmaya başlandı. Beka bahanesiyle devlet içinde her dönem varlığı bilinen paramiliter sivil güçler bir süre sonra güvenlik bürokrasisinde daha bir kurumsallaştırıldı.</b></em></blockquote>
<h2><b>PARAMİLİTER GÜÇLER KURUMSALLAŞTIRILDI</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">12 Eylül Askeri yönetimi, askeri mahkemelerde Ülkü Ocaklıları yargılarken, mahkûm ederken, dışarda kalan ve tamamı çeşitli cinayetlerden aranan Ülkü Ocakları mensupları, dönemin ASALA örgütüne karşı donatıldı, görevler verildi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Darbeye kadar komanda kamplarında silah eğitim verdikleri, sistem muhalifi devrimcileri, Alevileri kırdırmak için kullandıkları faşistleri, darbe sonrasında MİT aracılığıyla ASALA’ya karşı mücadele için kullandılar. Faşist artıklarıyla kurulan bu yasadışı ilişki, bir süre sonra PKK’ye karşı mücadelede ve devletin her türlü yasadışı kirli işlerinde kullanılmaya başlandı. </span>

<span style="font-weight: 400;">Beka bahanesiyle devlet içinde her dönem varlığı bilinen ve hissedilen paramiliter sivil güçler bir süre sonra güvenlik bürokrasisinde daha bir kurumsallaştırıldı. Böylece Kürt savaşının elverişli araçlarına dönüştürüldü. JİTEM. Özel Harekât gibi yapıların tamamının bir bütün olarak MHP, Ülkü Ocakları’ndan devşirilmiş olması tesadüf değildir. Siyasi bir tercihtir.  </span>

<span style="font-weight: 400;">Son birkaç yıldır Ülkü Ocakları çevresinde yaşananlar, bu faşist çetelerin ilave görevler üstlendiklerini gösteriyor. Bu da Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’ne geçilmesinden sonra, ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’ye ayak bağı olan Türk milliyetçisi siyasetçileri terbiye etmek, cezalandırmak ve dizayn etmek olsa gerek.   </span>

<span style="font-weight: 400;">Son iki yıldır olanları hatırlamakta yarar var. Iğdır Haber’den Metin Işık, Antalya Expres’ten İdris Özyol, Korkusuz’dan Ahmet Takan, Yeni Çağ’dan Orhan Uğuroğlu ve Levent Gültekin, MHP'ye yönelik eleştirileri nedeniyle hedef haline getirildiler ve darp edildiler.</span>

<span style="font-weight: 400;">Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ'ın kurşunlanması, kısa bir süre önce Kayseri Pınarbaşı'nda CHP'li Şerafettin Bahadır'ın dövdürülmesi de bu nitelikte aynı merkezin eylemleri. </span>

<span style="font-weight: 400;">İki yıl önce Mersin’de bir kişinin ölümüyle sonuçlanan Ülkü Ocakları Mersin İl Başkanı Çağrı Ünel’e yönelik saldırıdan sonrası, Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesi bardağı taşıran son damla oldu. Ama Türkiye’nin Ülkü Ocakları gerçeği ile yüzleşmekten oldukça uzak, hatta bunları “normalleştiren” yaklaşımlar sergilendiği gözlemleniyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Durumun vehametini anlamak için, Sinan Ateş'in eşi Ayşe Ateş’in mahkemede verdiği ifadeye, dava sırasında yaşanan benzer tehditlere ve buna karşı geliştirilen toplumsal ve siyasal tepkilere bakmakta yarar var. </span>

<span style="font-weight: 400;">Ayşe Ateş mahkemede "Evet, Sinan Ateş birilerini dövdürdü. O zaman Sinan'ı karşıma aldım, dedim ki 'Bunlar sana yakışmıyor, yapma bu işleri. Yapacaksan ocak başkanı olma.' 'Ayşe, ben MHP Genel Merkezi'nden gelen talimatları yapıyorum. Yapmazsam bana da ceza keserler' dedi." Yani Sinan Ateş, kendisi de Ülkü Ocakları Başkanı olduğu dönemde böyle eylemlerin emrini vermiş, görevlendirme yapmış. </span>

<span style="font-weight: 400;">Duruşmanın ilk akşamı Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Burak Kılıç, gazeteciler İsmail Saymaz, Erk Acarer, Barış Terkoğlu, Alican Uludağ ve Timur Soykan’ı sosyal medya paylaşımıyla önce tehdit etti, sonra paylaşımını sildi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Duruşma sırasında şüphelilerin, akşamüzeri ise MHP’li kimi siyasetçilerin, cinayetin aydınlatılması emrini verenlerin açığa çıkarılmasını isteyenleri tehdit etme cüretleri, neyin alameti acaba. </span>

<span style="font-weight: 400;">Açık ki, bu yapının iç kavgasında da, kirli rant paylaşımında da paramiliter ilişkileri ve örgütlenmeleri devreye sokmakta korkusuzlar ve sınırları yok. Bu aynı zamanda Ülkü Ocaklarında işlerin nasıl yürütüldüğünü ve nasıl bir yapı olduğunu gösteriyor. </span>
<blockquote><em><b>Türk siyasetinin en son Bozkurt işareti vakasında gösterdiği abartılı hassasiyet, doktorların, TV programcılarının ve siyasetçilerin MHP yağ çekmeye varan Bozkurt işareti yapan paylaşımlar yapmaları ve basın açıklaması yapma sırasına giren sahiplenmeleri Türkiye’nin faşist katillerle ve cinayet şebekeleriyle yüzleşme sorununun derinliğini ve zorluğunu göstermekte. </b></em></blockquote>
<h2><b>CİNAYET ŞEBEKELERİYLE YÜZLEŞME SORUNUNUN DERİNLİĞİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Bu son süreçte MHP’nin iktidarın gayri resmi ortağı olarak elindeki olanakları ve gücü kendi iç infazlarını karartma ve karşı çıkanları susturma siyaseti, tehlikenin büyüklüğünü gün yüzüne çıkardı. Sinan Ateş davasında yaşananlar ve katillerin rahat davranışları çok şeyi izaha yeter nitelikte.</span>

<span style="font-weight: 400;">Türk siyasetinin en son Bozkurt işareti vakasında gösterdiği abartılı hassasiyet, doktorların, TV programcılarının ve siyasetçilerin MHP yağ çekmeye varan Bozkurt işareti yapan paylaşımlar yapmaları ve basın açıklaması yapma sırasına giren sahiplenmeleri Türkiye’nin faşist katillerle ve cinayet şebekeleriyle yüzleşme sorununun derinliğini ve zorluğunu göstermekte. </span>

<span style="font-weight: 400;">Türkiye siyasetinin her renginin, MHP’nin ideolojik ve siyasal tercihlerine karşı, oldum olası net açık tutum almaması, “Türklüğün yeniden ihya edilmesi faaliyetleri” gibi savlarla arasına gerekli politik mesafeyi koymaması Türkiye’nin çıkmaz sokağı. </span>

<span style="font-weight: 400;">Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ile MHP’nin ideolojik ve siyasal tercihleri, devlet kurumlarının yapılanmasında, işleyişinde daha belirgin bir hal aldı. İslamcı Akıncı kadroların yerini Türkçü ırkçılar aldı. Bu da, Türk milliyetçiliğinin toplumda farklı biçim ve içeriklerde yaygınlaşmasını getirdi. </span>

<span style="font-weight: 400;">Türk siyaseti, yüz yıldır hala tehlikenin büyüklüğünün ve derinliğinin farkında değil. Türkiye çatısı, bu siyasal çatışmalar ortamında, evrensel insancıl hukuk ve değerler ekseninde inşa edilemez.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 12 Jul 2024 04:40:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Sinan-Ates.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Açık Radyo kararı</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/acik-radyo-karari-6229</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/acik-radyo-karari-6229</guid>
                <description><![CDATA[Açık Radyo kararı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>İdare Mahkemesi’nin RTÜK’ün kararına karşı yürütmenin durdurulması talebiyle başvuruda bulunan Açık Radyo lehine karar verdiği açıklandı ve Açık Radyo kapatılmaktan kurtulmuş oldu.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Geçtiğimiz hafta, Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından Açık Radyo’nun yayın lisansının iptal edilmesine ilişkin hukuka aykırı alınmış kararı basından duymuştuk. RTÜK, gerçekten de özgürlükleri kısıtlamakta sınır tanımadığını bir kez daha bilinçlere nakşedercesine verdiği bu kararla asla 21.yy’a yakışan bir kurum olamayacağını daha da parlatarak kanıtlamıştı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Dün, İdare Mahkemesi’nin RTÜK’ün bu kararına karşı yürütmenin durdurulması talebiyle başvuruda bulunan Açık Radyo lehine karar verdiği açıklandı ve Açık Radyo kapatılmaktan kurtulmuş oldu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Peki, Açık Radyo gibi artık nadir bulunan bir nefes alma mecrasını kapatarak RTÜK ne elde etmek istedi?</span>

<span style="font-weight: 400;">Olsa olsa, Ermeni Soykırımı konusunda resmî ideolojik söylemin dışındaki küçük bir çıkışı sertçe cezalandırma, bunu yaparken de özgür basına, gerçek gazetecilere, insan hakları savunucularına ve demokratik yaşamdan yana tavır gösteren herkese karşı bir mesaj verme isteği şeklinde, bir taşla birkaç kuş vurma niyeti olabilir. Yoksa, RTÜK’ün ne kadar yasakçı ve sansürcü bir yapı olduğunu ispatlama girişimi değildir diye düşünüyorum(!)</span>

<span style="font-weight: 400;">24 Nisan 2024 tarihli Açık gazete programının yayınında, bir konuğun </span><i><span style="font-weight: 400;">“…Ermeni, yani Osmanlı topraklarında gerçekleşen tehcir ve katliamların, soykırım olarak adlandırılan katliamların 109.yıldönümü, seneyi devriyesi. Bu yıl da yasaklandı biliyorsunuz Ermeni soykırımı anması” </span></i><span style="font-weight: 400;">şeklindeki ifadeleri ve programcıların bir düzeltme girişiminde bulunmaması gerekçesiyle verilen idari para cezası ve 5 günlük yayın durdurma cezasına uymama biçiminde açıklanan gerekçe hakikaten ilginçlikler barındırıyor. </span>
<blockquote><em><b>Kuruluşundan bu yana yaklaşık 30 yıllık yayın serüveninde ifade özgürlüğünü, insan haklarını ve her görüşün seslendirilmesini düstur edinen bir kanala karşı yapılabilecek en yasakçı girişimde bulunan RTÜK, bir kez daha iktidarın sansür kırbacı görevindeki bir engizisyon kurumu olduğunu kanıtladı.</b></em></blockquote>
<h2><b>İKTİDARIN SANSÜR KIRBACI</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Bir defa, kullanılan ifadede hiçbir</span><span style="font-weight: 400;"> hukuki sorun yok, Türkiye’de pek çok insanın üzüldüğü ve utandığını bildiğimiz bir tarihi olay nedeniyle kullanılan “Ermeni Soykırımı” tabirini kullanmak diye bir suç söz konusu değil. RTÜK’ün kararı 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’un 8 maddesine dayanarak verilmiş. Bu madde, yayın hizmeti ilkelerini sayıyor, b) bendinde ise “</span><i><span style="font-weight: 400;">Irk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz”</span></i><span style="font-weight: 400;">biçiminde ilkeye yer verilmiş durumda.  Bahse konu görüşlerin bu da dahil olmak üzere herhangi bir yayın ilkesini de ihlal etmediği kolaylıkla görülebilir. Verilen para cezası her duruma karşı ödenmiş, ancak 5 günlük bir yayın durdurma, fiilen bir radyo kanalının iflası anlamına da geleceği için İdare Mahkemesi’ne dava açarak radyonun yayınını durdurmamayı seçen Açık Radyo’nun bu davranışını, adeta “RTÜK’e meydan okuma” olarak algılayıp yayın lisansını iptal kararı vermek, ancak RTÜK tarafından yapılabilecek bir yorum. Yine RTÜK yorumundaki, “programcıların bir düzeltme girişiminde bulunmamış olması” gerekçesi de dikkat çekiyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">RTÜK’e göre, yayında “yanlış” bir ifadeyi konuk kullandığında, programcıların hemen devreye girip düzeltmeleri gerekiyor, bu olmazsa tüm kanalı da kullanılan ifadeyi paylaşmakla suçluyor. Konuğun kullandığı o yanlışın ne olduğuna da programcıların karar vermesi gerekiyor. Yani niteliği tam da belli olmayan kuralın uygulayıcısı da, polisi de, yaptırımcısı da sen olacaksın! Sanki programcının öyle bir görevi varmış gibi…</span>

<span style="font-weight: 400;">Kuruluşundan bu yana yaklaşık 30 yıllık yayın serüveninde ifade özgürlüğünü, insan haklarını ve her görüşün seslendirilmesini düstur edinen bir kanala karşı yapılabilecek en yasakçı girişimde bulunan RTÜK, bir kez daha hukukun gereğini yerine getiren bir kurum değil iktidarın sansür kırbacı görevindeki bir engizisyon kurumu olduğunu kanıtladı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Amaç hasıl olmadı; özgür basın da, gerçek gazeteciler de, insan hakları savunucuları da, demokratik yaşamdan yana tavır gösteren herkes de verilmeye çalışılan mesajı başka türden aldı; dayanışmayla her baskının üstesinden gelinebileceği bir defa daha kanıtlandı. Olan RTÜK’ün eksideki imajına oldu; kötü yönetim kendini vurdu, keskin sirke küpüne zarar verdi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Kâinatın tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine Açık Radyo, yayınlarına devam edecek. Hukuksuzlukla hukuk kuralları içinde mücadeleye devam!</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 12 Jul 2024 04:51:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Acik-Radyo-2.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>&quot;Bozkurt&quot; kurmacasına gazetecilik katkısı</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bozkurt-kurmacasina-gazetecilik-katkisi-6202</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bozkurt-kurmacasina-gazetecilik-katkisi-6202</guid>
                <description><![CDATA["Bozkurt" kurmacasına gazetecilik katkısı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türklük sembolü olarak anılan, adına destanlar yazılan “Bozkurt” ile günümüzdeki “Bozkurt işareti” aynı anlamı içermiyor. Söz konusu olan, geçmişteki “Bozkurt” değil, günümüzdeki “Bozkurt işareti” ve anlamı.</strong> </span>
<p class="mb-2">Medyanın sihirli gücüne inanmak gerek galiba. Ülkücülerin kullandığı “Bozkurt işareti” birdenbire bu ülkede yaşayan herkesin sembolüne dönüştürüldü, öyle anlatılmaya başlandı.</p>
<p class="mb-2">Ani dönüşümün nedeni de milli futbolcu Merih Demiral’ın Avusturya maçında “Bozkurt işareti” yapması ve UEFA’nın soruşturma açıp, “sportif olmayan gösteri” yaptığı gerekçesiyle ceza vermesi.</p>
<p class="mb-2">Akşam “Bozkurt ‘Türk’tür, kesin sesinizi”, Hürriyet “(İlber Ortaylı): Bozkurt Türk milletinin sembolüdür” başlıkları atarken Ali Saydam, Hasan Öztürk, Nedim Şener, Salih Tuna, Serkan Fıçıcı, Erhan Afyoncu, Hikmet Genç ve Hilal Kaplan gibi iktidar yanlısı yazarlar ve TV kanalları da Merih Demiral’a haklılık kazandırma yarışına girdi.</p>
<p class="mb-2">Onunla da kalmadı, Uğur Dündar bile “Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün de kullandığı tarihi ve kültürel bir sembol, ırkçılıkla bir tutulamaz. O nedenle hepimiz Merih Demiral'ız” <a href="https://x.com/ugurdundarsozcu/status/1808532095981039775">diyerek</a> destekledi. Barış Doster de TV100’deki <a href="https://x.com/aykiricomtr/status/1808608809146806423">programda</a> Nâzım Hikmet’in Atatürk’ü “Sarışın kurt”a benzetmesine atıfta bulunarak, “Sol liberaller herhalde Nâzım’dan daha solcu değiller. 'Ne mutlu Türküm diyene' diyorum ve Merih Demiral’ı alnından öpüyorum” sözleriyle “Bozkurt işareti”ni kutsayanlar safında yer aldı. Yılmaz Özdil’den, Fatih Çekirge, Tunca Bengin, Gürkan Hacır ve Ece Üner’e kadar birçok gazeteci de bu görüşleri destekledi.</p>
<p class="mb-2">Fakat bir karışıklık var bu anlatımlarda. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türklük sembolü olarak anılan, adına destanlar yazılan “Bozkurt” ile günümüzdeki “Bozkurt işareti” aynı anlamı içermiyor. Söz konusu olan, geçmişteki “Bozkurt” değil, günümüzdeki “Bozkurt işareti” ve anlamı. Bazı Türk Cumhuriyetlerinde kullanılıyor olması da değil mesele.</p>
<p class="mb-2">Tuğrul Türkeş, babası Alparslan Türkeş’in, “Bozkurt işareti”ni 1991’de Bakü’de Ebulfeyz Elçibey'in mitinginde gördüğünü ve ondan sonra Türkiye’de kullanmaya başladıklarını <a href="https://www.hurriyet.com.tr/gundem/biz-bu-isareti-baku-den-aldik-6814808">anlatmıştı</a>. Tuğrul Türkeş’in bu açıklamasının nedeni, o dönem Başbakan olan Tayyip Erdoğan’ın “(Şehit) cenaze törenlerinde kendilerine <a href="https://uzmanpara.milliyet.com.tr/has-altin-fiyati/" target="_blank" rel="noopener">has</a> işaretleriyle istismar ediyorlar” sözüydü. Gerçi Erdoğan da 2018’de bu işareti yaptı ama 2007’de bu <a href="https://www.milliyet.com.tr/siyaset/sehit-istismari-yapmayin-201667">işaretten</a> hoşlanmıyor ve MHP’lilerin sembolü olarak görüyordu.</p>
<p class="mb-2">Nitekim bu işaret, birkaç gün öncesine kadar da hiçbir yerde ülkemizin ortak sembolü olarak anılmıyordu; bütün vatandaşlar olarak sabah akşam “Bozkurt işareti” yapmıyorduk. Çünkü MHP ve ülkücüleri simgeleyen, onlarla özdeşleşmiş siyasi bir sembol bu işaret. Doğal olarak, Avrupa ülkelerinde de Ülkücüler’in sembolü olarak kabul ediliyor.</p>
<p class="mb-2">Siyasi bir sembol olduğu için de “Bozkurt işareti”nin futbol sahasında kullanılması doğru değildi. Türkiye vatandaşlarının tümünü temsil eden milli takımın bir oyuncusunun, bu ülkenin insanlarının bir kısmının siyasi sembolünü sahada sergilemeye hakkı yoktu.</p>
<p class="mb-2">UEFA’nın soruşturmasını ve verdiği ağır cezayı eleştirmek için illa “Bozkurt işareti”ni “Milli sembol”müş gibi göstermek gerekmez. Eleştirebilirsiniz, çifte standart ve siyasi olduğunu söyleyebilirsiniz; haklılık payınız da olabilir. Ama gazetecilik, MHP’lilerin sembolünü Türklerin hatta Türkiye’nin sembolü haline getirme manevrasına gönüllü ortak olmamalıydı.</p>
<p class="mb-2">Kaldı ki, Türkiye Milli Takımı’ndan söz ediyoruz, başarısıyla gururlandığımız takımdan. Ortak sevincimiz, bir hareket yüzünden başlayan tartışma ve siyasi krizle gölgelenmemeliydi. UEFA’nın cezası sonrasında medya, düşmanlık ve nefret dili kullanmamalı, futbol maçını Osmanlı’nın fetih seferlerine dönüştürülmemeliydi.</p>
<p class="mb-2">Kriz sürecinde gazetecilik yanlışlarından biri de bazı meslektaşlarımızın doğruluğunu kontrol etmeden bilgi ve görseller paylaşmalarıydı. “Bozkurt” kitabını Atatürk’ün yazdığını söyleyen mi ararsınız, montaj görselle Atatürk’e “Bozkurt işareti” yaptıranlar mı, hepsi vardı…</p>

<h2 class="mb-2"><b>Pilav yiyen erkekler ve kellik komedisi</b></h2>
<p class="mb-2">“Canan Karatay pilav yiyen erkekleri uyardı”, “Canan Karatay erkeklerde kelliğe neden olan yemeği açıkladı”. Bunlar ve benzeri başlıklar <a href="https://www.aksam.com.tr/mor-papatya/pilav-yiyen-erkekler-yandi-canan-karatay-uyariyor-yerken-2-kere-dusunun/haber-1484782">Akşam</a>, <a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/yasam/galeri-canan-karatay-erkeklerde-kellige-neden-olan-yemegi-acikladi-2220441">Cumhuriyet</a>, <a href="https://halktv.com.tr/saglik/canan-karatay-pilav-yiyen-erkekleri-uyardi-tek-tek-yerden-toplarlar-846039h">Halktv</a>, <a href="https://www.odatv.com/saglik/canan-karataydan-korkutan-aciklama-bunu-yapan-erkekler-yandi-erkeklerde-kelligin-sebepleri-pirincin-ve-pilavin-zararlari-neler-120050179">Odatv</a>, <a href="https://www.milliyet.com.tr/pembenar/galeri/pilav-yiyen-erkeklerin-vay-haline-canan-karatay-uyardi-tuketirken-bir-daha-dusunun-7145990">Milliyet</a>,  <a href="https://anlatilaninotesi.com.tr/20240625/1085217054.html">Sputnik Türkiye</a>, <a href="https://t24.com.tr/foto-haber/canan-karatay-erkeklerde-kellige-yol-acan-o-yemegi-acikladi,33384">T24</a>, <a href="https://www.turkiyegazetesi.com.tr/saglik/pilav-yiyen-erkekler-dikkat-kimse-bilmiyor-canan-karatay-gizli-tehlikeyi-acikladi-1048533">Türkiye</a>, <a href="https://www.yeniakit.com.tr/foto-galeri/pilav-yiyen-erkeklerin-vay-haline-canan-karatay-uyardi-tuketirken-bir-daha-dusunun-86909">Yeni Akit</a> ve daha onlarca sitede yayında.</p>
<p class="mb-2">Özgür Öğret adlı okurun paylaşımıyla dikkatimi çekti bu haberler. Hepsi birbirinin aynıydı, belli ki bir yerden aşırılmıştı ama kaynak da yoktu. Araştırınca komik bir durumla karşılaştım. Sözcüğü sözcüğüne aynı haber, geçen şubat ayında <a href="https://www.aydinlik.com.tr/haber/pirinc-pilavi-yiyen-erkeklerde-goruluyor-canan-karatay-acikladi-452671">Aydınlık</a> ve bazı sitelerde kullanılmıştı. Eylül 2023’te de <a href="https://abcgazetesi.com/pilav-yiyen-erkekler-kel-olur-canan-karatay-uyardi-697041">ABC</a>, <a href="https://arsiv.turkiyegazetesi.com.tr/saglik/pilav-yiyen-erkekler-dikkat-canan-karatay-kimsenin-bilmedigi-gizli-tehlikeyi-acikladi-993867">Türkiye</a>, <a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/yasam/canan-karataydan-pilav-yemeyi-sogutacak-uyari-kel-olursunuz-2124428">Cumhuriyet</a>, <a href="https://www.cnnturk.com/saglik/canan-karatay-israrla-uyardi-keyifle-yiyorsunuz-ama-kellige-yol-aciyor">CNN Türk</a> ve <a href="https://www.posta.com.tr/galeri/canan-karatay-erkekleri-uyardi-keyifle-yiyoruz-ama-bu-besin-kellige-yol-aciyor-2665563/1">Posta</a> sitelerinde yayımlanmıştı.</p>
<p class="mb-2">Fakat ilk olarak nerede yayımlandığını bulamadım. Haber sitelerinin bu haberi çok sevdiği kesin. Aksi halde bazı siteler bir yıl arayla ikinci kez kullanmazlardı böyle bir haberi.</p>
<p class="mb-2">İçeriğine gelince, elle tutulur hiçbir yanı yok, haber bile denemez. Karatay, nerede, ne zaman söylemiş; sözlerinin bilimsel dayanağı var mı sorularına yanıt vermiyor bu metinler. Zaten bilgi olmadığı için okur uzun süre kalsın diye pilav ve kel kafa fotoğraflarıyla bezenmiş. Bazılarında pirinç pilavı diyor, çoğunda ne pilavı olduğu bile belli değil…</p>
<p class="mb-2">Pilavın erkeklerde saç dökülmesine neden olduğu ise palavra. Bilim insanları, erkeklerde saç dökülmesini tek etkene bağlamıyor; kötü ve eksik beslenmeyi etkenlerden sadece biri olarak nitelendiriyor. Birincil etken olarak genetik yapıyı belirtiyor; erkeklerde kelliğin çoğunlukla aileden miras kaldığını belirtiyor; genetik dışında da hormonal dengesizlikler, vitamin ve mineral eksikliği, stres, depresyon, kozmetikler, ilaçlar, tedaviler gibi etkenler olduğundan söz ediyorlar.</p>
<p class="mb-2">Anlayacağınız, Prof. Dr. Canan Karatay’a atfen yayımlanan bu metinlerin ciddiye alınır tarafı yok. Tabii sadece pilav yer, yanlış beslenirseniz saçınız da dökülür, başka hastalıklar da olur.</p>

<h2 class="mb-2"><b>Gazetecinin vicdanı</b></h2>
<p class="mb-2">Yazar Eylem Tok ve ölümlü trafik kazasına karışan oğlu Timur C. hakkında ABD kaynaklı haberlerde tam bir curcuna yaşanıyor. Gazetecilik ilkelerine özen gösterilmediği gibi birbiriyle çelişen haberler yayımlanıyor. Yanlış çıkan haberlerin düzeltilmesine de gerek duyulmuyor.</p>
<p class="mb-2">“Yazar Eylem Tok ve oğlunu ABD’de Türk kurye yakalattı” haberi, 18 Haziran’da Aydınlık, Haber7, Halk TV, Hürriyet, Milliyet, Kanal D, Haber Global’nin de aralarında olduğu birçok yerde yayımlandı. Fakat eksiklerle dolu bir haberdi, her şeyden önce “Türk kurye”nin adı ve kimliğiyle ilgili hiçbir ayrıntı yoktu. Nitekim kazada ölen Murat Aci’nin ailesinin avukatı Hacı Orhan bu bilgiyi Odatv’de yalanladı ama kimseler düzeltmedi haberini.</p>
<p class="mb-2">Tok ve oğlunun yakalanması haberlerinin ikinci yanlışı da nerede yakalandıkları konusuydu. Bazı haberlerde bir evde yakalandıkları belirtilirken, kimi yerlerde de Timur C.’yi kaydettirmek üzere görüşmeye gittikleri bir okulda yakalandıkları bilgisi veriliyordu. Bu konudaki karmaşa, 27 Haziran’da Akşam’da yayımlanan “Eylem Tok ve oğlu böyle yakalandı” haberine değin sürdü.  Yavuz Atalay’ın, ertesi gün manşetten daha ayrıntılı yayımlanan haberinde Eylem Tok ve oğlunun yakalama anının görüntüsü de yer alıyordu. Aynı görüntüler Hürriyet’te de yayımlandı. Ama okulda yakalandıkları kesinleşmesine rağmen “Evde yakalandı” diyenler yine düzeltmedi.</p>
<p class="mb-2">Bir de o güne değin Akşam dahil birçok medya kuruluşunda Timur C’nin fotoğrafı yüzü açık olarak kullanılıyordu. Fakat ABD’den gelen yakalanma anına ilişkin fotoğraf ve görüntülerde Timur C.’nin yüzü kapatılmıştı.</p>
<p class="mb-2">Böylece ABD’de uygulanan kural, bizim medyayı da etkilemiş oldu. Halbuki 18 yaşından küçüklerin fotoğrafı ve kimliğinin yayımlanmaması bizde de hem yasal zorunluluk hem de gazetecilik ilkeleri gereği…</p>
<p class="mb-2">Ayrıca Eylem Tok ve oğlu, kamu vicdanında mahkûm olsa da gazetecilerin yargılarla hareket etmemesi, kendilerini yargıç ve savcı yerine koymamaları gerekirdi.</p>

<h2 class="mb-2"><b>Üç gazetecinin şirket işbirliği</b></h2>
<p class="mb-2">Mobil taksi uygulaması TAG’ın kurucusu Oğuz Alper Öktem, taksicilere karşı verdiği mücadelede dijital medyayı ve viral reklamları sıklıkla kullanan bir isim. Geçen hafta da trafik polislerinin TAG sürücülerinin araçlarını Polis Teşkilatını Güçlendirme Vakfı yerine özel şirketlerin çekicilerine çektirmesine karşı video çekti.</p>
<p class="mb-2">Her ne hikmetse Öktem’in özel çekici uygulamasını eleştirdiği videoyu paylaşmasından sonra gazeteciler <a href="https://x.com/OguzAlperOktem/status/1806698612249829731">Özlem Gürses</a>, <a href="https://x.com/OguzAlperOktem/status/1807047064292921855">Nevşin Mengü</a> ve <a href="https://x.com/OguzAlperOktem/status/1806277352151826831">Cüneyt Özdemir</a> de devreye girdi. Onlar da özel çekici kullanılmasını eleştirip, Öktem’e destek veren videolar çektiler. Her üç video da aşağı yukarı benzer içerikteydi; üçünde de Öktem’in videosu da gösteriliyor, ona övgüler düzülüyordu.</p>
<p class="mb-2">Enteresandır, gazetecilerin videolarını önce Öktem kendi hesabından paylaştı. Belli ki, Öktem organize etmiş bu videoları, gazeteciler durup dururken özel çekici sorununu fark etmemiş!</p>
<p class="mb-2">Bu paylaşımlarda “sponsorlu”, “işbirliği” ya da “reklam” gibi etiketler yok ama ticari şirket sözcülüğü yapılıyor; tanıtım katkısı veriliyor. Gazetecilik meslek ilkelerine aykırı bir davranış.</p>
<p class="mb-2">Habercilik yapılsa böyle tek taraflı, sadece Öktem’in sözlerine dayalı bir tanıtım videosu çekilmez; en azından Trafik Kanunu’na, Karayolları Trafik Yönetmeliği’ne de bakılırdı.</p>

<h2 class="mb-2"><b>Okur görüşleri</b></h2>
<p class="mb-2">Diyarbakır ve Mardin arasındaki bölgedeki çıkan yangına, bilirkişi raporları ve tanık ifadelerine rağmen “anız yangını” denilmesini eleştirmiştim. İktidar medyası, DEDAŞ’ın sorumluluğundan ve elektrik direğinden düşen kıvılcımlardan söz etmiyordu. Ama yanlış anlamaya izin vermemek adına NTV’nin, onlardan farklı olarak tüm rapor ve açıklamaları aktardığını, tek yanlı davranmadığını da vurgulamalıyım.</p>
<p class="mb-2">İki de okur görüşü ileteyim. Müzisyen Şanar Yurdatapan, “Halk TV kanalında feci bir ayıp sürüyor. 10 dakikada bir hiç uyarmadan yayını cart diye keserek reklam giriyor, bitince yine cart diye kaldığı yerden devam ediyor haber” dedi.</p>
<p class="mb-2">Yüksel Kenaroğlu da Halktvcom, ABC, Yeniçağ, Yeni Akit’in “Tüm marketlerden toplatılıyor: Ünlü çay markasında zararlı madde bulundu” başlığında olayın Almanya’da olduğunun belirtilmemesinin “çirkin gazetecilik örneği” olduğu eleştirisinde bulundu.</p>

<h2 class="mb-2"><b>Tek cümleyle:</b></h2>
<p class="mb-2">·       Yeni Akit, Madımak katliamının yıldönümünde “Sivas mazlumları 31 yıldır zindanda çürüyor” sürmanşetiyle hükümlü katilleri savunmayı sürdürdü.</p>
<p class="mb-2">·       <a href="https://x.com/timursoykan/status/1809138230240944632">Türkgün</a>, “Halk TV’nin avanak hafiyeliği” diye hedef gösterdiği gazetecilerden biri olan Timur Soykan’ın Sinan Ateş davasındaki çizimini izinsiz ve kaynak göstermeden kullandı.</p>
<p class="mb-2">·       Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Burak Kılıç, Sinan Ateş davasını titizlikle izleyen Barış Terkoğlu, Alican Uludağ, Erk Acarer, İsmail Saymaz ve Timur Soykan’ı tehdit etti.</p>
<p class="mb-2">·       Hürriyet, Milliyet ve Ekonomi’nin ardından Gazete Oksijen de Bvlgari’nin Başkanvekili ile söyleşi yaparak, Cennet Koyu’ndaki yeni oteli tanıttı ama çevreye zararından söz etmedi.</p>
<p class="mb-2">·       Tivibu’dan “(Spor) Haber programı sunucusu” Çiğdem Günal, Euro 2024 için Almanya’ya giderken üç gün boyunca “işbirliği” etiketiyle paylaşarak bir araç markasının reklamını yaptı.</p>
<p class="mb-2">·       Habertürk ve Bloomberg HT’nin ortak programında Fevzi Çakır, Hazine ve Maliye Bakanı Bakanı Şimşek’in “Türkiye’de asgari ücret düşük değil” sözüne itiraz etmedi, soru sormadı.</p>
<p class="mb-2">·       Sabah, 15 Temmuz darbe girişimini anma haberlerine 1 Temmuz’dan itibaren başladı.</p>
<p class="mb-2">·       Hürriyet, “Hastanedeki tacize 11 yıl sonra tazminat” haberinde, tazminat ödemeye mahkûm olan özel hastanenin adını gizledi.</p>


<hr />

<em>Bu yazı, yazarın izni ile <a href="https://farukbildirici.com/" target="_blank" rel="noopener">www.farukbildirici.com</a>‘dan alınmıştır.</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 11 Jul 2024 04:35:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/bozkurt-faruk-bildirici-scaled.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sembollerin dönüşümü ve bozkurt işareti</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sembollerin-donusumu-ve-bozkurt-isareti-6177</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sembollerin-donusumu-ve-bozkurt-isareti-6177</guid>
                <description><![CDATA[Sembollerin dönüşümü ve bozkurt işareti]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong><span style="font-size: 18px;">Bakıldığında bozkurt simgesinin sadece Hunlar ve Kıpçaklar gibi yaklaşık bin yıl önce Anadolu’ya yerleşmiş boylara uzak ve görece asimile olmuş boyların sembolü olduğunu diğer boylar içerisinde bozkurt simgesinin neredeyse hiç kullanılmadığını görüyoruz. Başka önemli bir nokta ise bozkurdun sadece Türklerin değil, Moğolların ve hatta Romalıların kurucu simgelerinden biri olduğudur.</span> </strong>

Milli takım oyuncusu Merih Demiral’ın gol attıktan sonra bozkurt işareti yaparak sevincini kontrolsüz bir coşku eşliğinde ifade etmesi, sürpriz bir şekilde bozkurtun sembol oluşuna ilişkin tartışmaları tetikledi.

Aslında normal şartlar altında tartışılacak çok da bir şey yok. Şu an gerek sosyal medyada gerekse kamuoyunda mesele öyle bir sunuluyor ki sanki bozkurt işaretinin Türk milletini temsil ettiği konusunda konsensus oluşmuş da Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları Cumhurbaşkanını ve diğer devlet erkanını selamlarken asker selamı yerine bozkurt selamı verir zannedersiniz.

Aslında tam tersine, şimdiye kadar bu sembolün ülkü ocaklarına ve MHP’ye aidiyeti meselesi, dolayısıyla son derece politik bir işaret oluşu, üzerinde çok durulan ya da şüphe duyulan bir konu değildi. Zira 2015’te bir kadının Erdoğan’a bozkurt işareti yaptığı için gözaltına alınması, kendisini Türk dünyasının lideri gören, Turancı öğeleri ordusu ve devletinin bir parçası haline getirmekte beis görmeyen devlet nezdinde bile meşru görülmediğini gösterir. Elbette Ergenekon’dan çıkış vs. gibi mitik olguların yanı sıra bozkurt efsanesi de Türklerin tarihiyle ilişkilendirilen birçok anlatıyla birlikte günümüze kadar gelmiştir. Ancak bunun bir el işaretine dönüşerek günümüz Türkiyesinde kullanımının belirli bir siyasi parti ya da harekete ait olduğu açıktır.

Semboller, dini ve etnik deneyimlerin ifade edilme biçimidir. Kutsal olanı da yer yer temsil etme kapasitesi taşıyan semboller, zaman içinde anlamlarını ve kullanım şekillerini değiştirirler, politik ve toplumsal anlamlar kazanırlar. Semboller, insan deneyimlerinin kolektif bilinçdışı aracılığıyla ifade edilmesidir.
<blockquote><em><strong>Dilthey’in motif teorisi, aslında sembollerin neredeyse tamamının tarihsel ve bağlamla ilişkili olduğunu, anlama çabasının bu bağlamı ihmal edemeyeceğini anlatır. Bu perspektiften bakıldığında bozkurt işaretinin evrensel ve genel geçer tüm tarih boyunca bir anlamı olmayıp, yaşanan vakıayla iç içe geçmiş, bizatihi toplumsal gerçekliklerin etkisi altında baskılanmış, iç içe geçmiş bir anlamdan bahsedilebilir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>DILTHEY’İN MOTİF TEORİSİ VE SEMBOLLER</strong></h2>
Biraz da işin sosyal bilimler alanına bakıldığında sembollerin toplumsal karşılıklarının ne anlamlar ifade ettiği açıklık kazanmaktadır. Dilthey’in öne çıkardığı motif kavramı kapsamında değerlendirildiğinde, semboller bir “algılama nesnesi”nden çok, bir “anlama nesnesi”ne dönüşmektedir. Simgeler yahut motifler kültür alanında var olan anlamsal gerçeklikler olduğundan, doğabilimsel bir süreklilikte izlenmez; “bir simge-eylem, bir motif-eylem bağıntısı” gibi değerlendirilerek, zaman içinde kazandığı yeni anlamlar üzerinde durulur. Diğer bir deyişle, anlamacı yaklaşım, tarihselci bir bakış açısı ile ilerler. Buna göre “anlam-eylem” bağıntısı her dönem için biriciktir özgün koordinatlarında belirir ve bireyseldir. Buna göre izlenilen yöntem, veri elde edilebilen tüm zamanlar için, tarihselci bir bakış açısı ile sembol motif-eylem bağıntısını kurmaktır. Bu bağıntının biricikliğini derinleştirmek için, bağlam olarak seçilen özgün bir kavramın çözümleyiciliğine başvurulacaktır. Etnik bir sembolün tarihsel serüveni sahnelenirken, özgün kollektif bir muhtevaya sahip dinî bir kavram ile sosyolojik ortaklığı sınanacaktır.

Dilthey’in motif teorisi, aslında sembollerin neredeyse tamamının tarihsel ve bağlamla ilişkili olduğunu, anlama çabasının bu bağlamı ihmal edemeyeceğini anlatır. Bu perspektiften bakıldığında bozkurt işaretinin evrensel ve genel geçer tüm tarih boyunca bir anlamı olmayıp, yaşanan vakıayla iç içe geçmiş, bizatihi toplumsal gerçekliklerin etkisi altında baskılanmış, iç içe geçmiş bir anlamdan bahsedilebilir. Tam da bu nedenle şayet varsa bozkurt diye bir simge, bunun Göktürkler döneminde de modern dönemde de aynı şeyi ifade ettiği, aynı olguları temsil ettiği söylenemez. Anlam, tarihsel dönüşüm ve değişim içerisinde belirir.

Bu açıdan bakıldığında gamalı haç, ya da svastika, birçok farklı kültürde ve çağda yer almış, çeşitli anlamlar yüklenmiş bir semboldür. Svastika sembolü, en az 12.000 yıl öncesine kadar uzanan bir geçmişe sahiptir. Hindistan, Çin, Yunanistan ve Amerika gibi birçok antik uygarlıkta svastika sembolüne rastlanır. Hinduizm, Budizm ve Jainizm'de kutsal bir sembol olarak kullanılmıştır ve genellikle iyi şans, refah ve ebedi yaşamı temsil eder. Hinduizm ve Budizm'in yayılmasıyla svastika sembolü de geniş bir coğrafyaya yayıldı. Hinduizm'de svastika, Vishnu'nun (koruyucu tanrı) ve Ganesha'nın (bilgelik ve engellerin kaldırılması tanrısı) sembollerinden biridir. Budizm'de ise Buda'nın ayak izlerinde görülebilir ve genellikle refah ve uyum anlamına gelir. Antik Yunan ve Roma'da da svastika sembolü kullanılmıştır.

Ayrıca, erken Hristiyanlıkta bazı kiliselerde ve mezar taşlarında da svastikaya rastlanır. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, Batı'da arkeolojik keşiflerin artması ve doğu felsefelerine olan ilginin yükselmesiyle svastika sembolü yeniden popülerlik kazandı. Bu dönemde birçok batılı örgüt ve topluluk bu sembolü çeşitli anlamlarla benimsedi. Svastika, en belirgin dönüşümünü 20. yüzyılın ortalarında Nazi Partisi tarafından benimsenmesiyle yaşadı. Adolf Hitler, svastikayı Aryan ırkının üstünlüğünü simgeleyen bir sembol olarak kullanarak, sembolün anlamını tamamen değiştirdi.
<blockquote><em><strong>Bozkurt’un Türklerin milli sembolü olduğu meselesi oldukça su götürür. Kaldı ki bütün Türki kavimleri kuşatan ezeli ve ebedi bir Türk milleti şeklinde ifade edilebilecek bir tarihsel sürekliliğin varlığı bile tartışılırken bozkurt simgesine ilişkin böylesine kesin ifadeler kullanmanın sakıncası ortadadır.  Ayrıca farklı Türk boylarının farklı simgelere sahip olduğu unutulmamalıdır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>FARKLI TÜRK BOYLARI FARKLI SİMGELERE SAHİPTİR</strong></h2>
Bozkurt sembolüne baktığımızda ise, bazı Türk boylarının ve diğer bazı medeniyetlerin tarihinde önemli bir yere sahip olduğu görülür. Bu sembol, çeşitli dönemlerde ve kültürel bağlamlarda farklı anlamlar kazanmıştır. Göktürkler için Bozkurt, kutsal bir hayvandır. Ergenekon Destanı'nda, Türklerin düşmanları tarafından sıkıştırıldığı ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde, bir Bozkurt tarafından kurtarıldıkları anlatılır. Bu Bozkurt, Türkleri Ergenekon'dan çıkararak yeni bir yaşam alanına ulaştırır ve onların yeniden güçlenmelerini sağlar. Bir başka önemli efsane ise Asena efsanesidir. Bu efsaneye göre, bir savaşta yaralanan bir Türk savaşçısı, bir dişi Bozkurt tarafından bulunur ve ona yardım edilir. Bu dişi Bozkurt, savaşçıyı iyileştirir ve ona soyunu devam ettirme imkânı sağlar.

Bozkurt, Moğollar için de önemli bir semboldür. Cengiz Han'ın soyunun bozkurttan türediğine inanılır ve bu sembol, Moğol İmparatorluğu'nun güç ve kudretinin bir göstergesi olarak kabul edilir. Hunlar da bozkurdu kutsal bir hayvan olarak görmüşlerdir. Attila'nın bozkurt soyundan geldiğine inanılır ve bozkurt, Hunların savaşçı ruhunu ve cesaretini simgeler. 20. yüzyılın başlarından itibaren, bozkurt sembolü Türk milliyetçi hareketleri tarafından benimsenmiştir. Türkiye'de Bozkurt, Türk milliyetçiliğinin ve Turancılığın bir sembolü haline gelmiştir. Özellikle Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Ülkü Ocakları bu simgeyi her fırsatta kullanmıştır.

Bu verilerden yola çıkarak Bozkurt’un Türklerin milli sembolü olduğu meselesi oldukça su götürür. Kaldı ki bütün Türki kavimleri kuşatan ezeli ve ebedi bir Türk milleti şeklinde ifade edilebilecek bir tarihsel sürekliliğin varlığı bile tartışılırken bozkurt simgesine ilişkin böylesine kesin ifadeler kullanmanın sakıncası ortadadır.  Ayrıca farklı Türk boylarının farklı simgelere sahip olduğu unutulmamalıdır.

Örneğin, Oğuz boyları, 24 ana boydan oluşur ve her bir boyun kendine özgü bir sembolü vardır. Bu semboller, genellikle damgalar şeklinde açığa çıkar. Oğuz boyları içerisinde en bilineni olan Kayı boyu, Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu olan boydur. Sembolü İki ok ve bir yaydır. Bayındır boyu, güçlü ve savaşçı bir boy olarak bilinir, simgesi iki hilaldir. Afşar boyu, askeri yetenekleriyle tanınır. Sembolü üç ok ve bir yaydır. Kınık Boyu Selçuklu Devleti'nin kurucu boyudur. Simgesi ok ve yaydır. Çepni Boyu, Karadeniz bölgesinde etkili ve yaygın olan bir boy olup sembolü yaydır.

Kıpçak boyları, Orta Asya'da ve Doğu Avrupa'da yaşamışlardır. Kıpçaklar, savaşçı kimlikleri ve geniş topraklara yayılan göçebe hayatları ile bilinirler. Sembolü Aslan veya bozkurttur. Kıpçaklar, özellikle Altın Orda Devleti döneminde etkili olmuşlardır.

Karluk boyları, Karahanlı Devleti'nin kurucusu olan boylardır. Karluklar, İslamiyet'i kabul eden ilk Türk boylarından biridir. Karluk boyunun sembolü kartaldır. Uygur boyları, Uygur Kağanlığı'nı kurmuş olan boylardır. Uygurlar, yazılı edebiyat ve kültürel gelişmeleri ile tanınırlar. Sembolü Güneş ve aydır. Hunlar, Avrupa'ya kadar yayılan ilk büyük Türk boylarından biridir. Atilla'nın liderliğinde büyük bir imparatorluk kurmuşlardır. Sembolü kurt ve ejderhadır. Hunlar, savaşçı kimlikleri ve Avrupa'daki etkileri ile tanınırlar. Peçenekler, Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırlarda yaşamışlardır. Bizans İmparatorluğu ile sık sık çatışmalara girmişlerdir. Peçenek boyunun simgesi Ok ve yaydır.

Bakıldığında bozkurt simgesinin sadece Hunlar ve Kıpçaklar gibi yaklaşık bin yıl önce Anadolu’ya yerleşmiş boylara uzak ve görece asimile olmuş boyların sembolü olduğunu diğer boylar içerisinde bozkurt simgesinin neredeyse hiç kullanılmadığını görüyoruz. Başka önemli bir nokta ise bozkurdun sadece Türklerin değil, Moğolların ve hatta Romalıların kurucu simgelerinden biri olduğudur.

Öte yandan elbette büyük ölçüde kurgusal bir yapı olan ve geç inşa edilmiş bir yapı olarak ulus, kendisine bir nesne ya da hayvanı simge olarak seçebilir. Ancak bunun ulusun kuruluş aşamasında benimsenmesi ve üzerinde az çok bir konsensusun oluşmuş olması gerekir. Halbuki bozkurt, daha çok seküler milliyetçiler tarafından sahiplenilen bir sembol olarak görülürken muhafazakar milliyetçiler üç hilalin kendilerini daha çok temsil ettiğini düşünmüşlerdir.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 10 Jul 2024 04:52:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/bozkurt-4.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bozkurt işareti</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bozkurt-isareti-6148</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bozkurt-isareti-6148</guid>
                <description><![CDATA[Bozkurt işareti]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Doğru tavır Merih Demiral’ın “bozkurt” işaretine değil, nasıl yaparız da bu ülkede herkesin içinde hissedeceği yeni bir sözleşme yapabiliriz konusuna takılmamız gerekir. Türklerin, Kürtlerin, Çerkezlerin, Arapların, Lazların, Ermenilerin, Süryanilerin, Sünnilerin, Alevilerin, Hristiyanların huzur içinde birlikte yaşayabilmelerini sağlayacak yeni bir sözleşme.</strong></span>

Attığı ikinci golden sonra sevincini göstermek isteyen Merih, iki eliyle “bozkurt” işareti yapması UEFA’nın ceza vermesiyle sonuçlandı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan “Eğer olay bozkurt işaretini cezalandırmaksa Almanlar’da kartal var, kartalı cezalandırıyor musunuz? Yok. Fransızlarda horoz var, ‘Niye horozlanıyorsun’ diyerek kalkıp da Fransızları cezalandırıyor musunuz? Yok. Fakat Türkiye'de o golün ve arka arkaya atılan gollerin heyecanı içerisinde <strong>bizim efsanelerimizde</strong> yer alan bozkurt işaretini yapan Merih’e verilen bu ceza, Merih’in şahsına değildir” diyerek kararı eleştirdi.

UEFA’nın Merih’e ceza vermesi, “Merih’in şahsına değil” tespiti doğru olmasına doğru ama Merih’in “bozkurt” işareti yapması ile ne Fransızların “horozu” ve ne de Almanların “kartalı” herhangi bir biçimde ilişkili değil. Değil çünkü Merih’in “bozkurt” işareti, ne “horozun” Fransızları ve ne de “kartalın” Almanları sembolize ettiği gibi bir işaret değil. “Bozkurt” işareti, Osmanlı bakiyesi çok-kimlikli bir toplum olan Türkiye’de yalnızca “Türklüğü” sembolize eden ve bu nedenle de siyasi kutuplaşmada kullanılan bir semboldür. Türkiye’de herkes etnik olarak Türk olsa bu sembol bir sorun yaratmazdı tabii ki. Ama gerçek odur ki bu ülkede Türklerden başka farklı etnik ve inanç kimlikleri de var ve dolayısıyla “bozkurt işareti” bu gerçek karşısında Türkiye’de yaşayan herkesi değil sadece Türk olanları ya da kendilerini Türk hissedenleri sembolize edebilir. Bundan dolayı da “ulusal” nitelikte bir işaret sayılamaz. Nitekim Merih Demiral de "İki gol attığım için çok mutluyum. Bir gol sevinci vardı aklımda onu yaptım, <strong>Türklükle alakalı. Türk olduğum için çok gurur duyuyorum</strong>, o yüzden golden sonra bunu iliklerime kadar hissetim. Öyle bir şey yapmak istedim, yaptığımdan dolayı çok da mutluyum" diyor.

Evet Merih, Türklüğü ile övünebilir. Sevincini “bozkurt selamı” ile de yapabilir. Ama Merih’in bilmesi gereken bu ülkede Türk olmayan milyonlarca Türkiyeli’nin var olduğu. O nedenle de milli bir maçta, yani o sırada sahada yer alan herkesin Türkiye ile özdeşmesi gereken bir momentte, herkesin “Türk” olmayabileceğini düşünerek davranması ve Türkiye’deki herkesin kendini içinde hissedeceği bir işaret kullanması gerekirdi. Ama öyle yapmadı!
<blockquote><strong><em>Türkiye, henüz toplum olabilmiş bir toplum değildir. Onun için herkesin kendini içinde hissedebildiği bir “biz” duygusu üretebilmiş değildir. Dolayısıyla da bu “biz”i sembolize eden herhangi bir işareti de mevcut değildir.</em> </strong></blockquote>
Peki ama bu sporcumuzun Türkiye’de yaşayan herkesi içine alan böyle bir sembol vardı da mı kullanmadı? Hayır! Maalesef böyle bir sembolümüz yok!

Yok, çünkü Türkiye, henüz toplum olabilmiş bir toplum değildir. Onun için herkesin kendini içinde hissedebildiği bir “biz” duygusu üretebilmiş değildir. Dolayısıyla da bu “biz”i sembolize eden herhangi bir işareti de mevcut değildir. Aslında bütün ana sorunlarımızın da temeli bu eksikliktedir. O nedenle de yeni anayasa yapmanın konuşulduğu bir ülkede bence asıl yapılması gereken bu herkesin kendini içinde hissedebileceği yeni bir Türkiye yaratmanın koşullarını oluşturarak bunları yeni anayasaya yazdırmak olmalıdır. Türkiye’deki sağ siyasetçilerin sıklıkla söyledikleri gibi <strong>"Biz Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Arabıyla biriz, beraberiz, kardeşiz" </strong>sözlerinin bir kıymet-i harbiyesi olabilmesi için bu farklı kimliklerin farklı taleplerini içine alan ve onları içinde eriten yeni bir demokrasi anlayışı ortaya koymak gerekir.

O nedenle de bence doğru tavır Merih Demiral’ın “bozkurt” işaretine değil, nasıl yaparız da bu ülkede herkesin içinde hissedeceği yeni bir sözleşme yapabiliriz konusuna takılmamız gerekir. Türklerin, Kürtlerin, Çerkezlerin, Arapların, Lazların, Ermenilerin, Süryanilerin, Sünnilerin, Alevilerin, Hristiyanların huzur içinde birlikte yaşayabilmelerini sağlayacak yeni bir sözleşme.

Zor ama imkansız değil!]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 09 Jul 2024 04:45:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/bozkurt-3.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ailecek görüşürdük</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ailecek-gorusurduk-6146</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ailecek-gorusurduk-6146</guid>
                <description><![CDATA[Ailecek görüşürdük]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong><span style="font-size: 18px;">Esad direndi de direndi. Yenemedik onu. Kürtler “beraber devirelim” teklifimizi kabul etmediler, uyanıklara bak ya. Neymiş kendi ajandaları varmış. Biz de çare tükenmez tabii. ÖSO’ya gittik, Katar’ın parası ile aldık onları, eğittik devlet içinde devlet kurduk. Sonra onları hem Esad’a hem Kürtlere karşı savaştırdık. Bunlar da hain. Şimdilerde bize diş gösteriyorlar öyle mi! Gerçi Esad da bana çık diyor. Aah ah.</span> </strong>

Eskiden çok samimi pozlar verirdik beraber. Esad saf adam, bana hemen inanmıştı. Ahmet ile beraber ne planlar yaptıydık o zaman.

Ahmet’in benimle çalışmadan çok önce hayalleri vardı. Ortadoğu’da Balkanlarda her köyde Osmanlı sancağının dalgalandığını görmek istiyordu. Hatta daha da ötesi herkesin kendisini beklediğini düşünüyordu. Akademik çalışma diye kitap bile yazmıştı.

Kafa kafaya verdik bir yol olmalı diye düşündük, Balkanlar Avrupa’ydı, oralara girmeye kalkışırsak Avrupa kulağımızı çekerdi. Araplar daha kolay hedef sayılırdı. Suriye’yi gözümüze kestirdik. Zaten Hillary de aynı şeyi düşünmüştü.  Tunus, Mısır, Libya’da Müslüman Kardeşler iktidarı olsun istiyorlardı. Müslüman Kardeşler bizim ruh ikizimiz, onlardan uygun ortak mı olur? Hele hele Suriye’deki şu Alevi sultasından kurtulursak tadından yenmezdi. Katar ile, Suudi ile konuştuk aldık onları yanımıza daldık Suriye’ye.

Esad en başlarda anlamadı niyetimizi, saf saf açıklamalar yapıyordu. Bazı milletvekilleri kendisini uyardığında bile bizden şüphelenmedi.

Ahmet’in gönderdim ona, Hillary’nin mesajını iletti. İktidarı bırak senin ülkeni biz yöneteceğiz dedik. Kabul etmedi.

Zaten her zaman inatçıydı. İsrail’e oldu bitti karşıydı, laiklik fanatiğiydi, ülkesinde hemen her köyde yol, elektrik, kreş, ilk okul, lise vardı, üniversiteleri bedavaydı, hastanelerinde parasız tedavi vardı, ekmek sudan ucuzdu. Böyle devlet mi oldurdu?
<blockquote><em><strong>Önce çadır kentleri hazırladık bizim Yayladağ’da, sonra isyanı başlattık. Kimler yoktu ki yanımızda. ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Katar, BAE say say bitmez. Çullandık Esad’ın üstüne.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ÇULLANDIK ESAD’IN ÜSTÜNE</strong></h2>
Oturduk kafa patlattık Bender Bin Sultan ile, planlar yaptık.

Önce çadır kentleri hazırladık bizim Yayladağ’da, sonra isyanı başlattık. Kimler yoktu ki yanımızda. ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Katar, BAE say say bitmez. Çullandık Esad’ın üstüne.

Dünyanın her tarafından paralı askerler tutup boca ettik Suriye’nin üzerine. O zamanlar İsrail ile kardeştik onlar güneyden biz kuzeyden pompaladık militanları. Tırlar dolusu silahlar, bombalar, istihbarat… Ne ararsan vardı.

E Esad da nihayetinde diktatördü. Halkı kendisinden nefret ediyordu, bedava okula, doktor, hastane olur mu?

3 ayda giderdi Esad, kaçırdık onu. Bin Ali, Mübarek, Kaddafi’ye ne yaptıysak onu da aynı son bekliyordu. Emevi Camiinde hep beraber namaz kılacaktık. İçerideki mezhepdaşlarımız bizi bekliyordu, Katar gaz hatlarını Humus’tan geçirecekti, bize bağlayacaktık gaz hattını, hatta Rusya’yı bile saf dışı bırakacaktık, İran’ın Fars yayılmacılığı bitecekti, Hizbullah Lübnan’da nefes alamayacaktı.

Düşünün, Müslüman Kardeşlerin hakim olduğu bir coğrafyada Batı rahat edecekti, İsrail rahat edecekti, dikensiz gül bahçemizde mutlu mesut yaşayacaktık.

Müslüman Kardeşleri severim, onlar da beni severler. Atatürk kaldırdığından beri hilafetin geri gelmesi gerektiğini söyleyip durdular, bunun için savaştılar. Mısır’da, Suriye’de kan döktüler. Kendilerini kuran ve destekleyen İngilizlere hiç ihanet etmediler. ABD’liler bile geç keşfetti onları. Ama biz, daha doğuştan dünya ahret kardeşiz.
<blockquote><em><strong>Mültecileri teşvik ettik bol bol, Angelina Jolie’yi görünce saflar hemen kandılar. Neymiş Türkiye’de herkese 500 dolar maaş verilecekmiş. Yahu nerdee. Biz kendi vatandaşımıza vermiyoruz ki bu kadar, saf Suriyeli gelecek ona ev, araba, maaş verecekmişiz öyle mi? İyi mavraydı ama.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>İYİ MAVRAYDI AMA</strong></h2>
Ah Sisi ah. O olmasaydı Müslüman Kardeşler Mısır’da ilk kaleyi fethetmiş olacaktı. Ama ne oldu ki bu Müslümanlara? Mısır’da, Libya’da, Tunus’ta niye sahip çıkmadılar İhvanlarına? Yoksa köprünün altında çok mu sular akmıştı?

Mültecileri teşvik ettik bol bol, Angelina Jolie’yi görünce saflar hemen kandılar. Neymiş Türkiye’de herkese 500 dolar maaş verilecekmiş. Yahu nerdee. Biz kendi vatandaşımıza vermiyoruz ki bu kadar, saf Suriyeli gelecek ona ev, araba, maaş verecekmişiz öyle mi? İyi mavraydı ama. Gerçi onlar da az kurnaz değiller haa. Niyet Avrupa’ya kaçmak. Merkel bana “al sana para, doktorlarını, mühendislerini satın alıyorum, kalanı senin" dediydi, e para yok, kabul ettim.

Esad direndi de direndi. Yenemedik onu. Kürtler “beraber devirelim” teklifimizi kabul etmediler, uyanıklara bak ya. Neymiş kendi ajandaları varmış. Biz de çare tükenmez tabii. ÖSO’ya gittik, Katar’ın parası ile aldık onları, eğittik devlet içinde devlet kurduk. Sonra onları hem Esad’a hem Kürtlere karşı savaştırdık. Bunlar da hain. Şimdilerde bize diş gösteriyorlar öyle mi!

Gerçi Esad da bana çık diyor. Aah ah. Benim niyetim hiç çıkmamaktı ama Rusya’nın da hatırı var. Çıkacağım ne yapayım.

Esad ile yine ailecek görüşürüz, eski saflığı devam ediyor mu acaba?]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 09 Jul 2024 04:46:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/esad-erdogan.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye’de de rüzgar bir gün soldan eser mi?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyede-de-ruzgar-bir-gun-soldan-eser-mi-6145</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyede-de-ruzgar-bir-gun-soldan-eser-mi-6145</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de de rüzgar bir gün soldan eser mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>İngiltere’de muhafazakarların 14 yıldır aralıksız devam eden iktidarı, İşçi Partisi’nin ezici ve net zaferiyle sona erdi. Genel seçimin ilk turunda aşırı sağcı Ulusal Birlik Partisi’nin birinci geldiği Fransa’da, Macron cephesinin ve sol bloktaki partilerin iş birliği sayesinde aşırı sağcılar ikinci turda açık bir hezimet yaşarken, sol blok seçimi ilk sırada tamamladı. Avrupa’da bu hafta esen sol rüzgarlar, ister istemez Türkiye’de de yakın gelecekte bir sol rüzgar yaşama ihtimalimizin olup olmadığını akıllara getirdi.</strong></span>

Geçtiğimiz hafta Avrupa siyasetine soldan esen güçlü bir rüzgar damgasını vurdu. İngiltere’de

muhafazakarların 14 yıldır aralıksız devam eden iktidarı, İşçi Partisi’nin ezici ve net zaferiyle sona erdi. İngiliz halkı, 5 Temmuz’da tek başına ülkeyi yönetecek olan sol bir iktidara uyandı. Fransa’da ise daha ses getiren bir gelişme yaşandı. Genel seçimin ilk turunda aşırı sağcı Ulusal Birlik Partisi’nin birinci geldiği Fransa’da, Macron cephesinin ve sol bloktaki partilerin iş birliği sayesinde aşırı sağcılar ikinci turda açık bir hezimet yaşarken, sol blok seçimi ilk sırada tamamladı.

Avrupa’da bu hafta esen sol rüzgarlar, ister istemez Türkiye’de de yakın gelecekte bir sol rüzgar yaşama ihtimalimizin olup olmadığını akıllara getirdi.
<blockquote><em><strong>Türk solunun aşması gereken ilk duvar, solun Türkiye şartlarında iktidara gelmesinin imkansız olduğuna ilişkin temelsiz siyasi ve akademik ezberdir. Siyaseti basit bir ezber matematiğine indirgeyen ve toplumsal değişim dinamiklerini yok sayan bu yaklaşımın gerçek hayatta bir karşılığı bulunmuyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>EZBERLERİ BOZMAK</strong></h2>
Türk siyaseti üzerine düşünen, yazan ve yorumlar üreten pek çok insanın ortaklaştığı nokta, Türkiye’de solun tek başına ve güçlü şekilde iktidara gelmesinin tarihsel, matematiksel ve toplumsal olarak mümkün olmadığıdır. Hakikaten 1950’den 2024’e gelen süreçte Türkiye’de hiçbir sol parti, parlamentoda salt çoğunluğu sağlayacak şekilde iktidara gelemezken, genel toplamda da sol partilerin iktidar ortağı olduğu dönemler oldukça azdır. Son 74 yılının büyük bir kısmını sağ partilerin yönetiminde geçiren Türkiye’de bir sol partinin tek başına iktidara gelmesinin imkansızlığı, ilginç şekilde siyasette ve akademik çevrelerde genel bağlamda kabul gören bir çıkarımdır.

Türkiye’de solun iktidar olma olasılığını dışlayan bu yaklaşımları, siyasetin düz bir matematiğin değil, toplumsal dinamiklerin ve bunlara verilen politik yanıtların toplamı olduğunu ıskalayan analizler olarak görmek mümkün. Oysa toplumlar her anlamda sürekli değişmekte ve dönüşmekte, toplumsal taleplerin ve önceliklerin içeriği ile siyasetin bunlara yanıtları sürekli güncellenmektedir. Söylemlerini, politika önerilerini ve aday tercihlerini bu değişim ve talep bütünüyle eşleştirebilen bir sol hareketin güçlü şekilde iktidara gelmemesi ve ülkeyi tek başına yönetmemesi için hiçbir sebep yok. Ve bu bağlamda Türk solunun aşması gereken ilk duvar, solun Türkiye şartlarında iktidara gelmesinin imkansız olduğuna ilişkin temelsiz siyasi ve akademik ezberdir. Siyaseti basit bir ezber matematiğine indirgeyen ve toplumsal değişim dinamiklerini yok sayan bu yaklaşımın gerçek hayatta bir karşılığı bulunmuyor.
<blockquote><em><strong>Dünya dönüyor. İnsanlar değişiyor, toplumlar dönüşüyor. Hayata yön veren dinamikler farklılaşıyor. Tüm bunlar olurken siyaseti değişmez bir denkleme ve analize sıkıştırmanın hayatta denk düşeceği bir karşılığı bulunmuyor. 31 Mart yerel seçimi, buna ilişkin önemli bir sinyaldi. Yakın gelecek, CHP’nin Türk siyasetinde rüzgarı soldan estireceği bir dönemi açabilir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>CHP’NİN MUHTEMEL İMKANLARI</strong></h2>
Kendini solda tanımlayan en büyük ve güçlü parti olan CHP, “solun iktidar olması” kavramının şüphesiz ki ilk ve en önemli muhatabıdır. 2024 yerel seçiminden büyük bir başarıyla çıkan ve halihazırda ülkenin %50’sinden fazlasına belediye başkanları aracılığıyla hizmet götüren CHP, toplumsal tabanını genişletme ve gerçek anlamda bir kitle partisi olma yolunda önemli bir fırsata sahip. Onlarca yıldır aday bulmakta dahi zorlandığı kimi ilçelerde ve illerde seçim kazanmasını bilen CHP, bu başarısını genel seçime yansıtma becerisini kendi tercihleriyle ve doğru politikalarla gösterebilir. Yerel seçim sürecinde toplumsal dinamikleri doğru okuyan ve gözlemleyen, politika önerilerini bu realiteye göre şekillendiren ve en önemlisi toplumun her kesimine doğru isimlerle giden CHP, bunun karşılığını 31 Mart akşamı fazlasıyla aldı. O akşam alınan yerel seçim sonucu, esasen yakın gelecek için önemli mesajlar taşıyor ve bir tür yol haritası işlevi görüyor.

Ülkenin önemli bir bölümünde yerel iktidarı elinde tutan CHP, iktidara gelmesi halinde nasıl politikalar üreteceğini ve toplumsal hayatta nasıl farklılıklar yaratacağını, yerel bağlamda ve bir nevi halkla bire bir temasta bulunarak gösterme imkanına sahip. Siyasetçilerimizin ve akademisyenlerimizin pek çoğunun dillendirdiği “Tarih ve matematik, solun Türkiye’de tek başına iktidara gelemeyeceğini söylüyor” ezberini yıkmanın en önemli araçlarından bir tanesi, CHP’nin elindeki yerel yönetimler avantajını kullanmasından geçiyor. Bu eşsiz fırsatı kaçırmayan bir CHP, tarihsel bir dönüşümün öznesi olmaya aday.

Dünya dönüyor. İnsanlar değişiyor, toplumlar dönüşüyor. Hayata yön veren dinamikler farklılaşıyor. Tüm bunlar olurken siyaseti değişmez bir denkleme ve analize sıkıştırmanın hayatta denk düşeceği bir karşılığı bulunmuyor. 31 Mart yerel seçimi, buna ilişkin önemli bir sinyaldi. Yakın gelecek, CHP’nin Türk siyasetinde rüzgarı soldan estireceği bir dönemi açabilir. Yeter ki doğru tercihler, doğru kişilerle ve doğru zamanda hayata geçirilsin.]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 09 Jul 2024 04:45:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/kutuplasma-siyaset-2.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sessiz sakin fiyatı artanlar</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sessiz-sakin-fiyati-artanlar-6112</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sessiz-sakin-fiyati-artanlar-6112</guid>
                <description><![CDATA[Sessiz sakin fiyatı artanlar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Maktu ÖTV zamlarının, hele alkollü içkiler ve sigara gibi fiyat esnekliği olmayan ürünler için uygulanan ÖTV zamlarının Türkiye için bir faydası yok, aksine zararı var. Bir hasta, ona faydası olmayan bir ilacı kullanırsa ne oluyorsa, bu vergi kalemiyle ve göğe kadar artan vergi zamlarıyla Türkiye’ye de ondan oluyor. Fiyat esnekliği olmayan bu ürünlerdeki astronomik artış, vatandaşı kayıt dışı alternatiflere yönlendiriyor. Bu da hem halk sağlığı, hem kamu güvenliği hem de kamu maliyesi bakımından geri dönülmez negatif sonuçlara yol açıyor. </strong></span>

3 Temmuz sabahı, Millî Takımımız Avusturya karşısında son 16 turunda destansı bir galibiyet almışken bir çeyrek final sabahına, ümide uyandık. Futbolun, futbol kültürünün, milli takımın ve başarının yaratmış olduğu haklı gurur, yaşam tarzı ekonomimizi doğrudan ilgilendiren, bazı “sessiz-sakin” zamları haklı olarak gölgede bıraktı.

Ancak bazı meseleleri tartışmanın yeri ve zamanı maalesef olmuyor. Biz her ne kadar “şimdi değil” desek de, günlük siyaset ve en önemlisi ekonomi, bazı gerçekleri tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

Türkiye’nin içinde bulunduğu “başarı” havasının bir de ekonomik yüzü var, en azından gündelik siyasi anlatıya yansıyan hali bu yönde.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Türkiye’nin yıllardır çıkmak için güçlü bir yasal ve idari mücadele verdiği FATF Gri Liste’den çıktığını “Başardık.” diyen bir twitle <a href="https://x.com/memetsimsek/status/1806593207381131273">duyurmuştu</a>.

Öncelikle şunu söyleyelim, Türkiye’nin FATF Gri Liste’sinden çıkması gerçekten bir başarı. Konuya dair yazıp çizen, okuyan herkes, Gri Liste mücadelesinin FATF öneri ve kriterlerinin ne kadar incelikli ve isabetli takip edildiğini fark etmiştir. Yapbozun son parçası olan Kripto Yasa Tasarısı da tamamlanınca, sürecin yasama boyutundaki imtinası daha da net anlaşılmış oldu ve geriye sadece beklemek kalmıştı.

FATF Gri Liste meselesi, gerçekten de Türkiye’nin isteyince bir uluslararası kuruluşun idari ve yasal gerekliliklerine uyma konusunda ne kadar temkinli ve istekli olduğunun önemli bir örneği.

Ancak Bakan Şimşek’in başarı paylaşımının kamuoyundaki yansıması maalesef meselenin bu teknik yüzü olmadı. Şimşek, söz konusu gelişmeye dair açıklamalarda bulunurken, konu bir şekilde (ki haklı olarak) hep vergilere, vergi zamlarına ve daha çok vergilere geldi.
<blockquote><em><strong>Mehmet Şimşek, yıllardır farklı (hatta yanlış) bir tedavi uygulanan kronik bir hastanın bir umut değiştirdiği yeni ancak tanıdık doktor gibi. Bu yeni doktor, her ne kadar yeni bir tedavi anlayışı, belki yeni tanılarla hastaya yaklaşıyor olsa da, bazı kalıpları aşması için çok geç olabilir. Vergiler ise, hastaya reçete edilen tedavinin külfetli kısmı.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>VERGİLER, HASTAYA REÇETE EDİLEN TEDAVİNİN KÜLFETLİ KISMI</strong></h2>
Meseleyi özellikle bu taraftan okuyan muhalif kamuoyunun bir noktayı kaçırdığı kanaatindeyim. Mehmet Şimşek, yıllardır farklı (hatta yanlış) bir tedavi uygulanan kronik bir hastanın bir umut değiştirdiği yeni ancak tanıdık doktor gibi. Bu yeni doktor, her ne kadar yeni bir tedavi anlayışı, belki yeni tanılarla hastaya yaklaşıyor olsa da, bazı kalıpları aşması için çok geç olabilir.

Vergiler ise, hastaya reçete edilen tedavinin külfetli kısmı. Bir kere hastanın ilaçları düzenli kullanabilmesi için o ilacın onun tedavisi için yerinde olduğuna kendisinin inanması gerekir. Türkiye toplumunda, haklı olarak böyle bir inanç yok. Haklı olarak, çünkü Türkiye’de yaşayan ve gelir düzeyi ne olursa olsun herkes farkında ki, bütçe açığını kapatmanın ve ekonomiyi tekrardan raya oturtmanın en son çarelerinden biri olmalı vergiler ve vergi zamları.

Bir de en önemlisi, hastanın kullandığı mevcut “ilaçlar” var, ki bu yazının konusu da bunlar.  Bunlar, çok eskiden bir şekilde reçete edilmiş, hiçbir surette takibi yapılmamış, işe yaradığı konusunda ne hasta ne de doktorun ikna olmadığı, ancak kullanılmaya devam edilen ilaçlar.

Bahsettiğim, ÖTV Kanunu uyarınca 2013’ten bu yana yılda iki kere 6 aylık Yİ-ÜFE oranında artan maktu özel tüketim vergisi zamları.

Eğer yeni bir doktor hastayı tedavi etmeye başladıysa, eski reçeteyi de bir şekilde gözden geçirmesi gerekmez mi?

Maktu ÖTV zamlarının, hele alkollü içkiler ve sigara gibi fiyat esnekliği olmayan ürünler için uygulanan ÖTV zamlarının Türkiye için bir faydası yok, aksine zararı var.

Bir hasta, ona faydası olmayan bir ilacı kullanırsa ne oluyorsa, bu vergi kalemiyle ve göğe kadar artan vergi zamlarıyla Türkiye’ye de ondan oluyor.

Fiyat esnekliği olmayan bu ürünlerdeki astronomik artış, vatandaşı kayıt dışı alternatiflere yönlendiriyor.

Bu da hem halk sağlığı, hem kamu güvenliği hem de kamu maliyesi bakımından geri dönülmez negatif sonuçlara yol açıyor.

Sayın Şimşek’in ekonomi hamlelerini yakından takip etmeye gayret eden bir genç olarak, söz konusu maktu zamların Şimşek’in kamu maliyesi anlayışıyla uyuşmadığına inanmak istiyorum.

Sayın Bakan, “çok kazanandan çok vergi alma” anlayışının belki de olabilecek en yanlış uygulaması, sabit ve dolaylı vergilerdir. Bunu eminim çok iyi biliyorsunuz. Dolayısyıla Türkiye ekonomisini mevcut dolaylı vergi yükünden kurtarmak, hem vergi idaresinin ve memurlarının yükünü olması gerektiği gibi kazanç vergilerine yönlendirilmesine, hem de vatandaşın en azından bir kalemde rahat nefes almasına vesile olacaktır.

Elbette aynısını, tüm ÖTV kalemleri için söylemek mümkün. Ancak söz konusu özellikle alkollü içkiler olduğunda akıldan çıkmaması gereken önemli bir başlık da yaşam tarzı.

Bu vergilerin belirli bir yaşam tarzını pratik eden vatandaşlardan tahsil edilen günah vergisine dönüşmemesi için de bir yeniden yapılandırma şart.

Bu noktada tüm ekonomik karar alıcıların Türkiye için çok geç olmadan sağduyuyu tercih edeceğine inanmak istiyorum.

&nbsp;

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 08 Jul 2024 04:40:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Yeni-Vergi-Paketi-Icin-Bir-Oneri.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diyet sonrası kilo koruma</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/diyet-sonrasi-kilo-koruma-6068</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/diyet-sonrasi-kilo-koruma-6068</guid>
                <description><![CDATA[Diyet sonrası kilo koruma]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Kilo koruma süreci, zaman ve sabır gerektirir. Sağlıklı yaşam alışkanlıklarını sürdürülebilir hale getirmek, uzun vadede kilonuzu korumanıza yardımcı olacaktır.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Aylarca emek verip, diyet yapıp ideal kilonuza düştükten sonra bu kiloyu koruyabilmek de verebilmek kadar önemli. İstediğiniz kiloya geldikten birkaç ay sonra tekrar eski kilonuza geri dönüyorsanız uyguladığınız diyette ve beslenme alışkanlıklarınızda yanlışlık var demektir. Sürekli kilo alıp vermek metabolizmanızın yavaşlamasına, kas kayıplarına, vitamin – mineral eksikliklerine yol açabilmektedir. Bu sebeple kilo verdikten sonra bu kiloyu korumak, sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıklarını sürdürülebilir hale getirmek gerekmektedir. </span>
<blockquote><em><b>Besin gruplarının her birinden yeterli miktarda almaya özen gösterin. Meyve, sebze, tam tahıllar, protein ve sağlıklı yağları tüketmeye devam edin. En önemli adımlardan bir tanesi öğün atlamamaktır. Öğün atlamamak zamansız kan şekeri düşmelerinin önüne geçerek birden acıkmanızı ve böylelikle önünüze ilk çıkan yiyeceği yemenizi engeller. Lifli gıdalar tercih edin ve egzersiz yapmaya dikkat edin.</b></em></blockquote>
<h2><b>KİLO KORUMA KONUSUNDA DİKKAT ETMENİZ GEREKENLER</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">İşte kilo koruma konusunda dikkat etmeniz gereken noktalar: </span>

<b>Dengeli ve Çeşitli Beslenme:</b><span style="font-weight: 400;"> Besin gruplarının her birinden yeterli miktarda almaya özen gösterin. Meyve, sebze, tam tahıllar, protein ve sağlıklı yağları tüketmeye devam edin.</span>

<b>Öğün Atlamamak:</b><span style="font-weight: 400;"> En önemli adımlardan bir tanesi öğün atlamamaktır. Öğün atlamamak zamansız kan şekeri düşmelerinin önüne geçerek birden acıkmanızı ve böylelikle önünüze ilk çıkan yiyeceği yemenizi engeller.</span>

<b>Porsiyon Kontrolü:</b><span style="font-weight: 400;"> Porsiyonları kontrol altında tutarak aşırı yemekten kaçının.</span>

<b>Lifli Gıdalar:</b><span style="font-weight: 400;"> Tam tahıllar, sebzeler, meyveler ve baklagiller gibi lifli gıdaları tercih edin.</span>

<b>Egzersiz:</b><span style="font-weight: 400;"> Haftada en az 3 gün orta düzeyde kardiyo egzersiz yapmaya dikkat edin. </span>

<b>Kas Güçlendirme:</b><span style="font-weight: 400;"> Haftada en az iki gün kas güçlendirme egzersizleri yapın.</span>

<b>Günlük Aktivite:</b><span style="font-weight: 400;"> Günlük rutinlerinize hareketi dahil edin; örneğin, merdivenleri kullanmak, yürüyüşe çıkmak gibi.</span>

<b>Uyku Düzeni:</b><span style="font-weight: 400;"> Düzenli ve yeterli uyku alın. Yetişkinler için genellikle 7-9 saat önerilir.</span>

<b>Stres Yönetimi:</b><span style="font-weight: 400;"> Stresi azaltmak için meditasyon, yoga gibi rahatlatıcı aktiviteler yapın.</span>

<b>Su Tüketimi:</b><span style="font-weight: 400;"> Günlük su tüketiminizi yeterli düzeyde tutun. Vücudun ihtiyaç duyduğu su miktarı kişiden kişiye değişse de günde en az 2 litre su içmeyi hedefleyin.</span>

<b>Sık Tartılma</b><span style="font-weight: 400;">: haftada 2-3 kez tartılarak kendinizi ve kilonuzu kontrol edin. </span>

<b>Kendi Kendini Takip:</b><span style="font-weight: 400;"> Ağırlığınızı düzenli olarak takip edin ve beslenme günlüğü tutarak ne yediğinizi izleyin.</span>

<b>Hedefler:</b><span style="font-weight: 400;"> Küçük ve ulaşılabilir hedefler koyarak motivasyonunuzu yüksek tutun.</span>

<span style="font-weight: 400;">Kilo koruma süreci, zaman ve sabır gerektirir. Sağlıklı yaşam alışkanlıklarını sürdürülebilir hale getirmek, uzun vadede kilonuzu korumanıza yardımcı olacaktır.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 06 Jul 2024 04:10:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Diyet-sonrasi-kilo-koruma.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Suriye meselesi: Her şey yeni mi başlıyor?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/suriye-meselesi-her-sey-yeni-mi-basliyor-6041</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/suriye-meselesi-her-sey-yeni-mi-basliyor-6041</guid>
                <description><![CDATA[Suriye meselesi: Her şey yeni mi başlıyor?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Türkiye’nin Kuzey Suriye meselesini aynı zamanda ivedilikle çözmesi gerekiyor zira uzun zamandır hazırlıklarını yaptığı ve Kalkınma Yolu’nun hayata geçmesi için gerekli olan Irak operasyonuna yoksa biraz zor başlar. Kuzey Suriye’deki sıcak çatışma Türkiye’nin İran haricindeki bütün güney sınırını etkileyebilir. Hal böyleyken Saray, Dışişleri Bakanlığı, MİT ve Savunmak Bakanlığı’nın işin içinden çok da kolay çıkamayacağını söyleyebiliriz. Sanki bir şeyler yeni başlıyor gibi ama biz bunun ne kadar farkındayız işte bundan çok emin olamıyorum. </strong></span>

Bizler derslerimizde kimi iç politika meseleleri ile dış politikadaki gelişmelerin birbirine bağlı olduğunu anlatırız. Dahası dış politik gelişmelerinde küresel dünyada birbiri ile bağlantılı birçok farklı durum ve de olasılık ile alakalı olduğundan bahsederiz. Hal böyle olduğu için de dünyada olan birçok olayın ne tek bir açıklaması vardır ne de tek bir belirleyicisi. Bugüne kadar bu karmaşıklığı anlatmak için sayısız örnek kullandım ama bundan sonra sanıyorum örneklerime bir yenisini ekleyeceğim: Türkiye’nin Suriye meselesi ya da Türkiye’nin Suriye açmazı.

Geçtiğimiz hafta Kayseri’de yaşanan olaylar ile alakası varmış gibi gözükse de birbiriyle doğrudan bağlantılı olmayan bir şekilde kuzey Suriye’nin birden karıştığına tanıklık ettik. Akabinde Özgür Özel’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hiç de hoşuna gitmeyecek şekilde yaşananlar için Esad ile görüşebileceğini söylemesi, İlhan Uzgel’in 10 maddelik çözüm önerisi ve Dışişleri Bakanlığı’nın buna verdiği sert cevabı gördük. Çarşamba günü de Erdoğan Putin görüşmesi ile gündeme devam ettik. Elbette bunların yanında Biden ve Trump’ın tarihe geçen rezillikteki münazarası, Ukrayna’nın ateşkes için şartlı bir şekilde sarı ışık yakması, Fransa başta olmak üzere kıta Avrupa’sında aşırı sağın iktidara yürümesi ve 14 yıl aradan sonra en sağcı İşçi Partisi’nin Britanya’da güçlü bir şekilde iktidara gelmesini de bir arada yaşıyoruz. İşte bunların hepsinin Türkiye’nin bundan sonraki Suriye politikası ile alakası var. Bunların hepsinin üzerine doğrudan Farslı olmayan bir İran Cumhurbaşkanı’nın iş başına gelmesini de hesaba katınca işler iyiden iyiye karışıyor. Bütün bunlar nedeniyle de Türkiye’nin hiç kapanmayan Suriye meselesi öncesinden daha karışık ve daha zor bir şekilde bir yandan kaldığı yerden devam ediyor, bir yandan da daha yeni başlıyor.

Durumun karmaşıklığına ve Türkiye’nin kendini içinde bulduğu ya da soktuğu zorluğa bir daha göz atalım. Ama doğrudan Ankara’dan değil Atlantik ötesinden bakan bir okuma ile.

Yıl sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılacak seçimlerde Biden ya da Demokratların alternatif bir adayının seçimi kazanma ihtimali giderek düşüyor. İkinci bir Trump dönemi şu an için çoğumuzu korkutuyorken, hiçbirimizi şaşırtmayacak gibi duruyor. Her ne kadar bu mevcut Türkiye yönetiminin istediği bir durum gibi karşımıza çıksa da yeni ABD yönetiminin kendisini Orta Doğu bataklığına sokmayacağını iddia edebiliriz. Bu da Rusya’nın zaten fazla olan etkisinin daha da kendisini hissettireceği sonucuna bizleri getiriyor. Ancak hikâye bu kadar da değil. Türkiye yıllardır dünyadaki en büyük ortaklarından birisi Britanya oldu. Muhafazakâr Parti iktidarların Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın içeride neler yaptığına ve de yaşadığına bakmaksızın savunma sanayisi olmak üzere birçok konuda Türkiye’yi desteklediler.

Kuşkusuz bu durum yeni İşçi Partisi iktidarında da devam edecek olsa da İşçi Partisi’nin bölgedeki Kürtler ile daha yakın ve organik bir ilişki kuracağını söyleyebiliriz. Bu elbette Türkiye’nin hiç istemediği bir durum. Dahası kendi iç meseleleri ile uğraşmaya başlayan ve Ukrayna başta olmak üzere dünyadaki ‘problemli’ bölgeler ile doğrudan uğraşmayı tercih etmeyecek bir kıta Avrupası da bölgede bir yandan Türkiye’nin elini güçlendirecek gibi dursa da esasında Rusya’ya oyun olanı açacak. Kısacası küresel dengeler Türkiye’yi Suriye meselesinde öncelikle Rusya ile masaya itiyor gibi.
<blockquote><em><strong>Türkiye’deki Suriyeliler konusunun ötesinde Kuzey Suriye’de kurulabilecek bir Kürt yapılanması hem içeride MHP ile kurulan ittifaka zarar verir hem de Erdoğan’ın güvenlikçi politikalarına. Dahası kurumsal ve demografik olarak Türkiye’nin yıllardır yaptığı yatırımları da bir anda yok edebilir. Ancak anlaşılan o ki an itibariyle ne Esad ne de Erdoğan kırmızı çizgilerinden sapacak gibi değiller.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>NE ESAD NE DE ERDOĞAN KIRMIZI ÇİZGİLERİNDEN SAPACAK GİBİ</strong></h2>
Enerji ve ekonomik konularda Türkiye’nin Rusya’dan beklentisi çok. Misal 2024 yılı sonundaki gaz alımlarını hem indirimli hem de Türk Lirası üzerinden almak gibi. Ancak böyle bir iyiliği Putin’in karşılıksız yapacağını beklemek de saflık olur. Bu bağlamda iki isteği olabileceğini tahmin edebiliriz. Birincisi NATO başta olmak üzere batı bloğu içerisinde Türkiye üzerinden kendi sesini duyurma. İkincisi de Kuzey Suriye’de Erdoğan’ın kırmızı çizgilerinden biraz uzaklaşarak Esad ile masaya oturması. Zira an itibariyle görece zor durumda olan Esad değil aksine Erdoğan hükümeti. Türkiye’deki Suriyeliler konusunun ötesinde Kuzey Suriye’de kurulabilecek bir Kürt yapılanması hem içeride MHP ile kurulan ittifaka zarar verir hem de Erdoğan’ın güvenlikçi politikalarına. Dahası kurumsal ve demografik olarak Türkiye’nin yıllardır yaptığı yatırımları da bir anda yok edebilir. Ancak anlaşılan o ki an itibariyle ne Esad ne de Erdoğan kırmızı çizgilerinden sapacak gibi değiller. Ama ikisi de normalleşmeden ziyade ticaretin açılmasını ve en azından görüşme trafiğinin başlamasını arzu ediyorlar.

Türkiye’nin Kuzey Suriye meselesini aynı zamanda ivedilikle çözmesi gerekiyor zira uzun zamandır hazırlıklarını yaptığı ve Kalkınma Yolu’nun hayata geçmesi için gerekli olan Irak operasyonuna yoksa biraz zor başlar. Kuzey Suriye’deki sıcak çatışma Türkiye’nin İran haricindeki bütün güney sınırını etkileyebilir.

Kısaca benim görebildiğim bu. Ancak hiç kuşkusuz dahası da vardır ki bu yaşananları ve bölgeyi daha da karmaşık hale getirecek ya da çoktan getirmiştir bile.

Hal böyleyken Saray, Dışişleri Bakanlığı, MİT ve Savunmak Bakanlığı’nın işin içinden çok da kolay çıkamayacağını söyleyebiliriz. Sanki bir şeyler yeni başlıyor gibi ama biz bunun ne kadar farkındayız işte bundan çok emin olamıyorum.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jul 2024 04:40:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/suriye-turkiye-2.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocukluktan gelen öğrenmeler değişemez mi?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cocukluktan-gelen-ogrenmeler-degisemez-mi-6033</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cocukluktan-gelen-ogrenmeler-degisemez-mi-6033</guid>
                <description><![CDATA[Çocukluktan gelen öğrenmeler değişemez mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<b>Uzman bir klinisyenle olumsuz çocukluk deneyimleri üzerine çalışmak, kişiye yalnızca iç görü ve daha güçlü başa çıkma mekanizmaları vermekle kalmaz; aynı zamanda bu etkilerin nörolojik hasarlarını onarma sürecini de başlatabilir. Zarar verici düşünce ve davranış kalıplarını sağlıklı alternatiflerle değiştirerek eski/zedeleyici nöronal yolları daha fazla güçlendirmeyi durdurabilir ve daha sağlıklı düşünceleri, duyguları, davranışları besleyen yeni sinirsel bağlar kurabiliriz.</b>

<span style="font-weight: 400;">Psikoloji bilimiyle ilgilenmeye başladığımdan beri, çocukluk dönemindeki olumsuz yaşantıların yetişkinlik hayatını mutlaka domine edeceğine dair fikirler bende sanırım bir çeşit duvara çarpıyordu. </span>

<span style="font-weight: 400;">Psikolojik ya da fiziksel istismara uğrayan çocukların yetişkinlik hayatlarında bu olumsuzlukların gölgesinde kalmak durumunda oldukları düşüncesini içime sindiremedim ve bununla ilgili neler yapılabilir konusunu hep çok önemli buldum. </span>

<span style="font-weight: 400;">Hüzün, çaresizlik, umutsuzluk, korku, kaygı hissettireni de kucaklayarak, umudu, çareyi, huzurlu ve hoş hissettireni aramayı seviyorum. Bu konuda yalnız olmadığımı da biliyorum, etraftaki onlarca kendini yeniden bıkmadan usanmadan doğuran, büyüten insanları gördükçe. </span>

<span style="font-weight: 400;">Üstelik bilim de destekliyor bu umudu. Şöyle ki;</span>

<span style="font-weight: 400;">Bir çocuğun hayatında meydana gelen ve büyük etkiler bırakabilen negatif yaşamsal olaylara “olumsuz çocukluk deneyimleri/adverse childhood experiences” deniyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Uzun süreli çocukluk çağı travması durumlarında çocuğun beyni ve vücudu, beynin işlevine ve yapısına zarar verebilecek aşırı stres hormonları üretiyor. Çocukların beyni hızlı bir şekilde geliştiği için, bu durum onların öğrenme mekanizmalarına, strese nasıl tepki vereceklerine ve karar verme mekanızlamarına etki ederek hayatlarının geri kalanı için bir risk durumu oluşturabiliyor.</span>
<blockquote><em><b>Bu konuda yapılan bazı araştırmalar, yetişkinlerin yarısından fazlasının geçmişlerinde en az bir olumsuz çocukluk deneyimi yaşadığını gösteriyor. Bu olayların sayısı arttıkça kalıcı olma ve kişiyi etkileme riskleri de bir o kadar artıyor. Ancak unutmamak gerekir ki, risk kaderi tanımlamaz.</b></em></blockquote>
<h2><b>RİSK KADERİ TANIMLAMAZ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Bu olumsuz çocukluk deneyimlerine şunları örnek gösterebiliriz: </span>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">Ebeveynlerin boşanması/ayrılması </span></li>
 <li>Aile üyelerinden birinin hapse girmesi</li>
 <li>Alkol ya da uyuşturucu bağımlısı bir ebeveyne sahip olmak</li>
 <li>Mental sağlık problemleri olan bir ebeveyne sahip olmak</li>
 <li>Fiziksel ya da duygusal ihmale uğramak</li>
 <li>Fiziksel, duygusal ya da cinsel istismara maruz kalmak</li>
</ul>
<span style="font-weight: 400;">Bu konuda yapılan bazı araştırmalar, yetişkinlerin yarısından fazlasının geçmişlerinde en az bir olumsuz çocukluk deneyimi yaşadığını gösteriyor. Bu olayların sayısı arttıkça kalıcı olma ve kişiyi etkileme riskleri de bir o kadar artıyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ancak unutmamak gerekir ki, </span><b>risk kaderi tanımlamaz. </b>

<span style="font-weight: 400;">Bu olumsuz yaşantıların kişide nörolojik ve psikolojik çıktılarının onarabileceğine dair kanıtlarımız var!</span>

<span style="font-weight: 400;">Çocuklar aslında en basit anlamıyla, içinde büyüdükleri dünyayı yansıtırlar. Bu dünya tehdit, kaos, öngörülemezlik, korku ve travmayla karakterize ediliyorsa, çocuğun beyni de bu dünyayı içselleştirecek ve yansıtacaktır. </span>

<span style="font-weight: 400;">Fakat aynı nörolojik sistem, iyileşmeye de gebedir. Beynin nöroplastisitesi sayesinde travmaların sebep olduğu hasarlar onarılabilir. Nöroplastisite, insan beyninin değişimlere ayak uydurabilme, esneyebilme, kendini yeniden şekillendirme ve onarabilme becerisini anlatan bir terimdir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Ayrıca çalışmalar, olumsuz çocukluk deneyimlerinin negatif etkilerinin, kişiler güçlü bir destek sistemine ve yaşamın zorluklarıyla başarılı bir şekilde başa çıkma becerisine sahip olduğunda hafifletebildiğini göstermektedir. Bu başa çıkma becerisi rezilyans/dayanıklılık olarak adlandırabilir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Çocuklukta ve sonrasında dayanıklılığı güçlendirmenin bazı yolları şunlardır:</span>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">Bir amaç duygusuna sahip olmak</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Destekleyici bir sosyal çevre</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Bireysel problem çözme ve öz düzenleme becerilerini güçlendirmek </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Ruh sağlığını destekleyen kurum ve topluluklardan destek almak </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">En az bir ebeveynle yakın bir ilişki sürdürmek </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Klinisyen / terapist desteği almak </span></li>
</ul>
<span style="font-weight: 400;">Uzman bir klinisyenle olumsuz çocukluk deneyimleri üzerine çalışmak, kişiye yalnızca içgörü ve daha güçlü başa çıkma mekanizmaları vermekle kalmaz; aynı zamanda bu etkilerin nörolojik hasarlarını onarma sürecini de başlatabilir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Zarar verici düşünce ve davranış kalıplarını sağlıklı alternatiflerle değiştirerek eski/zedeleyici nöronal yolları daha fazla güçlendirmeyi durdurabilir ve daha sağlıklı düşünceleri, duyguları, davranışları besleyen yeni sinirsel bağlar kurabiliriz. </span>

<b>Yani, iyi olmak bize bahşedilmemiş olabilir,</b>

<b>Ancak biz kendimize iyi olmayı öğretebiliriz.</b>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jul 2024 04:10:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Cocukluktan-gelen-ogrenmeler-degisemez-mi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Linç girişimleri ve faşizan kalkışmalar </title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/linc-girisimleri-ve-fasizan-kalkismalar-6032</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/linc-girisimleri-ve-fasizan-kalkismalar-6032</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kayseri İl Emniyet Müdürü, kalabalığı sakinleştirmek amacıyla istismar mağduru çocuk için "Türk değil" bilgisini paylaştı. Yani "Kendi kendilerine yapmışlar" biçiminde seslenmesi, başka bir ayrımcılığın ve hukuksuzluğun örneği oldu. Bu sözlerden, mağdur Türk olsa, yakıp yıkmanın anlaşılabilir bir yanı varmış anlamı çıkmakta. Bu aynı zamanda, ülkede herhangi bir failin mülteci olması durumunda, yaşanan linç girişimlerine karşı toplumsal suskunluğun nedenini açığa vuruyor. &nbsp; </strong>&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pazar günü Kayseri’de Suriyeli çocuğun, Suriyeli erkek tarafından taciz edildiği iddiası, mülteci karşıtlarının harekete geçmesinin, faşizan kalkışmanın ve linç girişimlerinin bahanesi oldu. Suriyeli mültecilerin evleri ve işyerleri yakılıp, yıkıldı. Pazartesi akşamından itibaren benzer şeyler Hatay, Adana, Bursa, Antep, İstanbul, Konya, Urfa, Antalya ve Kilis’te yaşandı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kayseri İl Emniyet Müdürü, kalabalığı sakinleştirmek amacıyla istismar mağduru çocuk için “Türk değil” bilgisini paylaştı. Yani “Kendi kendilerine yapmışlar” biçiminde seslenmesi, başka bir ayrımcılığın ve hukuksuzluğun örneği oldu.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sözlerden, mağdur Türk olsa, yakıp yıkmanın anlaşılabilir bir yanı varmış anlamı çıkmakta. Bu aynı zamanda, ülkede herhangi bir failin mülteci olması durumunda, yaşanan linç girişimlerine karşı toplumsal suskunluğun nedenini açığa vuruyor.&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ilk iki gün 476 kişinin gözaltına alındığını, bunlardan 285 kişinin göçmen kaçakçılığı, yaralama, uyuşturucu, hırsızlık, yağma, mala zarar verme, cinsel taciz, dolandırıcılık, parada sahtekârlık, tehdit ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçlarından sabıka kaydı olduğunun bilgisini sosyal medyada paylaştı.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu veriler bana Tanıl Bora'nın "Türkiye'nin Linç Rejimi" kitabındaki “Linçin öznesi olduğu kadar, nesnesidir de güruh. Linç girişimcilerini illâ bir lümpenler topluluğu, azgın bir fanatik kitlesi, tutunacağı bir dal, bağlanacağı bir değer kalmamış kopuklardan müteşekkil bir kara kalabalık olarak tasavvur etmeyin. Elbette, böyle bir kitlenin linçe celp edilmesi bilhassa kolaydır; ‘böyleleri’ eşiği kolayca geçebilir, kırıp dökebilirler. Ama unutulmasın: Linç eylemi, ona kalkışanları, ona kapılanları güruha dönüştürür. Linçi yapan güruh olduğu kadar, güruhu yaratan da linçtir. Linç deneyimi, girişim ve ajitasyon ‘aşamasından’ itibaren, kitleyi, kalabalık içindeki insanları güruh haline getirir. Linçin insanı dehşete düşüren, düşürmesi gereken yanı budur. İnsan topluluklarının güruhlaşması…” belirlemelerini hatırlattı.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin "göçmen veya mülteci sorunu" çok boyutlu meseledir. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun AK Parti’nin özellikle 2011 sonrası izlediği dış politikanın, özellikle de Suriye politikasının ve bölgesel fetihçiliğin sonuçları. Ancak kökleri çok daha derin ve toplumsal boyutu çok daha geniş bir sorun.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Türkiye’nin içine sürüklendiği ekonomik, siyasal, sosyal krizin, sorunu daha da ağırlaştırdığı bir gerçektir. Bütün bunların çok farklı boyutlarının çözümüne ilişkin çözüm arayışları sürdürülürken, sorunun göz ardı edilen veya yüzleşmekten imtina edilen en önemli boyutu ise sorunun esas kaynağını oluşturuyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzyıllık tarihinde farklı toplumsal kesimlere, dinamiklere yönelik çok sık linç girişimleri ve faşizan kalkışmalar yaşanmıştır.&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>IRKÇILIK, AYRIMCILIK VE NEFRET KÜLTÜRÜ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birçok konudan kaynaklı sorun ve toplumsal çelişkiler aynı anda harekete geçiriliyor. Göçmen/mülteci karşıtlığı çok farklı alanlardan ve dinamiklerde besleniyor. Farklı motivasyonlarla topluluklar harekete geçebiliyor veya geçirilebiliyor ama hepsi tek bir sonuç doğuruyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorunun önemli bir boyutunu, 2013 yılında Türkiye ile AB arasında göçmenlerin Avrupa’ya gitmesini engellemek amacıyla imzalanan ‘Geri Kabul Anlaşması’nın ve cihatçı silahlı örgütlere çeşitli hesaplarla kol kanat gerilmesinin oluşturduğu doğrudur.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin içine sürüklendiği ekonomik, siyasal, sosyal krizin, sorunu daha da ağırlaştırdığı bir gerçektir. Bütün bunların çok farklı boyutlarının çözümüne ilişkin çözüm arayışları sürdürülürken, sorunun göz ardı edilen veya yüzleşmekten imtina edilen en önemli boyutu ise sorunun esas kaynağını oluşturuyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzyıllık tarihinde farklı toplumsal kesimlere, dinamiklere yönelik çok sık linç girişimleri ve faşizan kalkışmalar yaşanmıştır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihimize dönüp baktığımızda 1915, 6-7 Eylül, Maraş, Çorum, Gazi, Madımak katliamları ve Kürtlere, Aleviler veya farklı biçimlerde azınlıklara yönelik sayısız linç girişimleri aynı kaynaklandı, beslendi ve cesaret aldı görülecektir.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1990 sonrası, 2000li yıllara kadar, savaş ve çatışma nedeniyle zorla yerinden yurdundan edilen Kürtleri batıda ucuz iş gücü olmakla suçlayanlar, hedef yapanlar, bugün Suriyelileri aynı gerekçeyle suçluyorlar, hedef yapıyorlar.&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dün sorunların başı, her türlü kötülüğün müsebbibi olarak Kürtlermiş gibi gösterenler, buna son yıllarda bir de mültecileri, Suriyelileri eklediler. Türk siyasetçileri, kanaat önderleri ve medyası öteki yaratmakta ve onları Türk milliyetçiliğin hedefi yapmakta çok marifetliler.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kayseri’de Suriyelilere “Türkiye Türklerindir ve ne mutlu Türküm diyene” sloganları eşliğinde saldırmaları, sorunun kaynağına işaret etmektedir.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da Türkiye’de nefret kültürünün ve yabancı korkusu/nefreti olan zenofobinin kitleselliği, kabul görürlüğünün yaygınlığı, elverişli ve kullanışlı oluşudur. Kısaca ırkçılığın ve ayrımcılığı yaygınlığı ile siyaset ve medyanın diline yerleşmiş olan nefret söylemi sorunun esasını oluşturmaktadır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorunların çözümüne hak temelli yaklaşım göstermekten uzak olanlar, sorunları araçsallaştırmakta mahir olurlar. İktidar da, muhalefet de benzer yöntemlerle sorunu ele almakta.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Bırakalım insanı, hiçbir canlı kendi yaşam alanını gönüllü ve keyfi biçimde geride bırakarak bilinmezliğe çıkmaz, yaşamını riske atmaz. Bu, en temel prensip gözardı edildiğinde sorunların doğru çözümü veya linç kültürünü geriletmek, faşizan kalkışmaları önlemek mümkün olamaz. Düşman ve öteki yaratan her yaklaşım, siyaset ve söylem son tahlilde esas besinini özünde ırkçılıktan ve ayrımcılıktan alır.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SAVAŞLAR, ÇATIŞMALAR VE RİSKLER</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mülteci veya göçmen sorununu; savaş, çatışma veya özgür yaşam hakkının risk altına girmesi oluşturur. Bırakalım insanı, hiçbir canlı kendi yaşam alanını gönüllü ve keyfi biçimde geride bırakarak bilinmezliğe çıkmaz, yaşamını riske atmaz. Bu, en temel prensip göz ardı edildiğinde sorunların doğru çözümü veya linç kültürünü geriletmek, faşizan kalkışmaları önlemek mümkün olamaz. Düşman ve öteki yaratan her yaklaşım, siyaset ve söylem son tahlilde esas besinini özünde ırkçılıktan ve ayrımcılıktan alır. Yeryüzünde insanlara, “bu toplumda, burada size/ sizin gibilere yer yok” olarak özetlenebilecek nefret söylemli tutum ve yaklaşım, özünde ırkçılığın, ayrımcılığın hoşgörüsüzlüğün, tahammülsüzlüğün bir sonraki evresi olan toplu linç girişimlerine, faşizan kalkışmalara yol açan evrensel davranışlardır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bakımdan nefret söylemiyle düşünce ve ifade özgürlüğü arasında hassas ve ince çizginin farkındalığı bütün toplumlar açısından hayati öneme haizdir. Kayseri’de başlayan faşizan kalkışmayı/ linç girişimini muhalefet siyasetçilerinin AK Parti’nin yanlış Suriye ve mülteci politikalarını birlikte eleştirmeleri veya karşı çıkmaları en hafif deyimle tehlikenin büyüklüğünün farkında olmamaktır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tıpkı, saldırılar için “Kayseri’ye, Bursa’ya veya bize yakışmaz” demek gibi yanlış ve aynı zamanda ırkçı, ayrımcı kültürü güçlendiren, geliştiren ve can veren bir yaklaşım gibi. Gerçeklerle ve geçmişle yüzleşmekten kaçma halidir.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu türden davranışların, saldırıların sıradanlaştırılması ve normalleştirilmesi ya da hafife alınması, bugünün dünyasının trendi olabilir ama insanlığın evrensel kazanımlarını ve geleceğini tehdit ettiği de açıktır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jul 2024 02:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Linc-girisimleri-ve-fasizan-kalkismalar.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ne bekliyorduk?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ne-bekliyorduk-5987</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ne-bekliyorduk-5987</guid>
                <description><![CDATA[Ne bekliyorduk?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Öncelikle, Kayseri’de olup bitenler; Türkiye’ye özgü bir durum değil. Göç, insanlık tarihi kadar eski ama özellikle Suriye Savaşı sonrası, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu-Avrupa aksındaki coğrafya için bambaşka bir “gerçeklik” haline geldi. Suriye Savaşı konusuna vurgu yapıyorum çünkü, 2010’lar öncesi; bu savaş çıkmadan “göç” konusunda Türkiye’de çok başka bir demografik ve zihinsel haldeydi. Avrupa da…</strong></span>

“Ne yazık ki, bitmez tükenmez bir Kassandra Sendromu ile geleceği öngörüp, bunu da dile getirmenin de kifayetsiz kaldığı dönemlerin sonucu bugün karşımızdaki kaotik Türkiye tablosu.”

Bu satırların benzerlerini 2014, 2016, 2017’de yazmış durmuşum.

Ne yazık ki, olası olumsuzlukları görüyor; dile getiriyor ve dile getirdiğimizle kalıyoruz.

“Ekonomik kriz geliyor” dedik…

Geldi.

“Türkiye’deki Suriyeliler ve düzensiz göç krizi geliyor” dedik…

Geldi.

Ve iki kriz birleşerek geldi.

Öncelikle, Kayseri’de olup bitenler; Türkiye’ye özgü bir durum değil. Göç, insanlık tarihi kadar eski ama özellikle Suriye Savaşı sonrası, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu-Avrupa aksındaki coğrafya için bambaşka bir “gerçeklik” haline geldi.

Suriye Savaşı konusuna vurgu yapıyorum çünkü, 2010’lar öncesi; bu savaş çıkmadan “göç” konusunda Türkiye’de çok başka bir demografik ve zihinsel haldeydi. Avrupa da…

2015’teki “göçmen krizi” ve sonrası, Avrupa için bir dönüm noktası oldu.

2000’leri Avrupa’da göçmen olarak geçirdikten sonra; 2015’te, 1.5 milyona yakın insanın sadece bir sene zarfında Avrupa’ya gelişi herşeyi değiştirdi. O zamandan beri de, bu değişen gerçekliği yaşıyoruz.

Avrupa Birliği, sadece bir senede İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana olduğundan daha fazla mültecinin sınırlarından girmesine tanık oldu.

2015, Avrupa için bir dönüm noktası oldu. Aşırı sağın “merkezleşmesi” gibi konuları, Türkiye’de “steril” biçimde, “ne kadar fena” gibi konuşuyorsak; özünde Suriye Savaşı, büyük göç, IŞİD’ın Suriye’deki “devletleşmesi”, “ılımlı” ve “son derece ılımsız” Suriyeli savaşçılar konusu, IŞİD’ın dünya genelindeki ve özellikle Avrupa’daki eylemlerinin yarattığı “İslamofobi”-tüm bunların da sebep-sonuç ilişkilerini de bir hesaba katmamız gerek.
<blockquote><strong><em>1 Temmuz’da, “10 Ekim 2015” Ankara Garı Saldırısı’nın davasının son duruşmasında da, bir kez daha nasıl bir “anormali” yaşadığımızı hatırlamış olduk. IŞİD’ın Türkiye yapılanması, Türkiye’nin Gaziantep’i, Adıyaman’ı gibi yerlerde, budak budak gelişirken, sadece “izlendiler”. Gaziantep gibi bir yerin dönem valisi de, bugünkü İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya idi.</em></strong></blockquote>
<h2><strong>IŞİD’İN, TÜRKİYE YAPILANMASI GELİŞİRKEN SADECE “İZLENDİ”</strong></h2>
Ve, Suriye’de devletleştiği dönemdeki IŞİD’a en iyi ihtimalle “mücadelesizlik” olarak adlandırılabilecek atalet, göz yumma veya hatta “teşvikin”, Türkiye içindeki Kürtlerle ilişkiye verdiği zararı da…

1 Temmuz’da, “10 Ekim 2015” Ankara Garı Saldırısı’nın davasının son duruşmasında da, bir kez daha nasıl bir “anormali” yaşadığımızı hatırlamış olduk.

IŞİD’ın Türkiye yapılanması, Türkiye’nin Gaziantep’i, Adıyaman’ı gibi yerlerde, budak budak gelişirken, sadece “izlendiler”. Gaziantep gibi bir yerin dönem valisi de, bugünkü İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya idi.

“Olağan seyrinde” gibiyken herşey, aslında Türkiye’nin Suriye’nin savaşına ile müdahilliği ile iyice “anormal” oldu. Ve her bir domino taşı, daha büyüklerini devirerek hayatımızı “gümletmeye” devam ediyor…

Ve de; her seferinde ya “teröre çözüm” veya “Suriyelileri göndereceğiz” diye girişilen askeri operasyonlar-Suriye içinde “genişlenen alanlar” var.

Türkiye’ye ne faydası oldu? Bugün oralarda, Beşar Esad ile girişilecek diyaloga karşı protestolar var.

Suriye Savaşı’nın çıkması ve dünyaya, uluslararası ilişkilere etkileriyle o kadar iç içe geçtik; o kadar negatif bir simbiyotik evrime geçtik ki, nereden nasıl çıkacağımız belli değil.

Evet; ekonomik krizin ve kalıcı bir ekonomik krizden bahsediyoruz-öyle “Dolce Vita” tahayyülüne dönüş yok. Hiçbir sınıf için, kendi standardında yok…

“Tatlı hayat” yok: o zaman “Tatsız hayat” var…

Ve pembe gözlükler çıktıkça; pembe gözlüklerin dönüş ümidi de sıfırlandığı için, önce bir oturup anlamak lazım.
<blockquote><em><strong>Türkiye’de yerel yönetimlerin, bugün baş veren ama çoktandır “geliyorum” diyen krizle ilgili, bir seçmenlerine; yönettikleri kamuoyuna kulak vermeleri, araştırmaları, sokağa inip dinlemeleri gerek. Ne oluyor; dertleri nedir? Yoksa; ekonomik krizle beraber tahammülsüzlükler doğal olarak büyüyecek.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>EKONOMİK KRİZLE BERABER TAHAMMÜLSÜZLÜKLER BÜYÜYECEK</strong></h2>
Belli ki, bu “anlama” işini iktidar yapmayacak. O zaman, “çatışma çözümünde” hep olduğu gibi, “yarası olanı” veya “olduğunu düşüneni” bir dinlemek gerek.

Türkiye’de yerel yönetimlerin, bugün baş veren ama çoktandır “geliyorum” diyen krizle ilgili, bir seçmenlerine; yönettikleri kamuoyuna kulak vermeleri, araştırmaları, sokağa inip dinlemeleri gerek.

Ne oluyor; dertleri nedir?

Yoksa; ekonomik krizle beraber tahammülsüzlükler doğal olarak büyüyecek. Dünyada her yerde böyle oluyor. İktidar da, şimdi yapmaya çalıştığı gibi; “Dış mihraklar”, “terör örgütleri” vesaire deyip, kendi tabanını bile ezmeye çalışacak.

İşte, tam da bu noktada; kötü yönetimin, kötü politikaların faturasını doğru adrese kesen siyaset olacak mı?

O siyaset, sadece sokakta olmak değil; “yarayı” dinleyecek mi?

Önce siyasetin, Kayseri’de, Kilis’te, Gaziantep’te, Hatay’da (ve daha çok ötesinde) sokakta olması, dinlemesi lazım ki, çare de üretilsin…

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Jul 2024 04:45:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/Goc-edenler.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güçlü olan kazansın mı?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/guclu-olan-kazansin-mi-5984</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/guclu-olan-kazansin-mi-5984</guid>
                <description><![CDATA[Güçlü olan kazansın mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Beagle’ın güvertesindeyiz tüm insanlık olarak. Darwin’in 5 sene boyunca kafasında sorularıyla yaptığı yolculuk gibi, aynı onun gibi  meraklı ve gözlemci olarak. Konuya meraklı tüm yazılımcı, düşünür, sanatçı, girişimci, politika yapıcı ve kapsayıcı olarak herkesi alan bir güverte bu. Bu defa kaşifin görevi, türlerin geleceğini ‘korumak’ için birlikte çalışmak. Yapay zekanın geleceğini ve hayatımızdaki yerini doğru tanımlamamız, insanlığın geleceğini de tanımlayacak.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Beagle adlı gemiye ‘doğa bilimcisi’ görevi ile 1831 senesinde 5 yıl sürecek bir yolculuğa çıkan, bilim insanı Charles Darwin, kendi hayatını ve bilimin akışını kökünden değiştireceğini biliyor muydu bilinmez. Keşifler ve bilim tarihi amaçlı çalışmaların çıkarttığı rastlantıların getirdiği devrimlerle dolu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yolculuğundan döndüğünde topladığı tüm örnekleri, kayaları, fosilleri, notları ile oluşturduğu </span><b>gözlemlerinden anlamları, anlamlardan oluşturduğu çıkarımlar ile yazdığı </b><span style="font-weight: 400;">Türlerin Kökeni kitabı, evrim teorisini oluşturan yapı taşı eser oldu. Bu eser, bir düşünce yolu açtı, aynı zamanda, doğa bilimleri dışında hemen her yere evrilmiş olan ‘güçlünün güçsüz üzerinden yarattığı doğal seçim’ ve ‘öne geçme-yok olma’ anlayışını da getirdi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Doğa bilimleri; evrenin güçleri, canlıların dinamikleri ve maddenin yapılarını inceleyen üç ana sütun. Bence tümünü bir arada tutan bağ olan matematik ile birleşiyorlar. Bu yekparelik, insanın aydınlanması ve ilerlemesi ile teknolojiyi doğurdu. </span>

<span style="font-weight: 400;">Entegre düşünce yapısı ile çıkan entegre sistemler, insanın kendini ve doğanın dinamiklerini gözlemleyerek, matematik ile doğruladığı makineleri ortaya çıkardı. </span>

<span style="font-weight: 400;">Darwin gibi İngiliz olan ve üzerinde uzlaşılan sıfatıyla, bilgisayarın atası, Alan Turing, bir yüzyıl sonra, bu defa keşif merakı değil ama savaş zorunluluğundan doğan bir sebeple, Almanların şifreli yazışmalarını ‘kıracak’ ilk makineyi – computer/hesap makinesi– bizim dilimizde çok daha güzel geçmiş haliyle bilgisayarı ortaya çıkardı. </span>
<blockquote><em><b>Cahit Arf, 1959 yılında yazdığı ‘makine düşünebilir mi ve nasıl düşünebilir’ makalesi ile; matematik, bilgisayar bilimi, sanatı ve felsefeyi bir potada eritti. Kendisinin, makinelere düşünme yetisi üzerine , insan hayatını kolaylaştırıcı ama insan estetiğinin yerine geçmesi zor ama imkansız olmadığı üzerine söylemleri vardır. Makinenin düşünmesi, mantıklı bir çıkarım yapma, anlam oluşturma , anlamlar arası bağ kurma üzerinedir.</b></em></blockquote>
<h2><b>MAKİNE DÜŞÜNEBİLİR Mİ VE NASIL DÜŞÜNEBİLİR?</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Turing yolunda ilerleyenlerden olan, genç cumhuriyetimizin, ‘ateş olup dönen kıvılcımlarından’, Cahit Arf, 1959 yılında yazdığı ‘makine düşünebilir mi ve nasıl düşünebilir’ makalesi ile ; matematik, bilgisayar bilimi, sanatı ve felsefeyi bir potada eritti. </span>

<span style="font-weight: 400;">Kendisinin, makinelere düşünme yetisi üzerine , insan hayatını kolaylaştırıcı ama insan estetiğinin yerine geçmesi zor ama imkansız olmadığı üzerine söylemleri vardır. </span><b>Makinenin düşünmesi, mantıklı bir çıkarım yapma, anlam oluşturma , anlamlar arası bağ kurma üzerinedir.</b>

<span style="font-weight: 400;">İnsanın yapamadığı ama Aynı Turing’in Enigma kodu ile Alman’ların şifrelerini kıran makinesi gibi üstün bir özellik. Darwin’in 5 sene üzeri süren çalışmaları üzerine tüm hayatını vakfederek çıkarttığı eser gibi. Uzun süreli. </span>

<b>İnsan zekasının eremediği hız ve belki de insan ömrünün yetemeyeceği uğraşları, doğru veri ile beslenen ‘yapay zeka’ gerçekleştiriyor. </b>

<span style="font-weight: 400;">Yukarıdaki cümlede fiili bilinçli olarak şimdiki zamanda kullandım. Başladı. Dönüşü de yok.</span>

<span style="font-weight: 400;">Naif düşüncelerin iyi amaçlı kullanacağı bu ‘zeka’ ; estetik algısını da belirleyecek; insanlığı değişen nesli ile kabul edilebilir noktaya gelecek. </span>

<span style="font-weight: 400;">Onun da dönüşü yok.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yüzlerce saat harcanan rönesans heykeli ve resimleri estetiği tek kabul edilebilir estetik değil artık. </span>

<span style="font-weight: 400;">Buna şahsen katılamasam da müzikte, fotoğrafta, videoda hatta heykelde artık hızlı üretim ve hızlı tüketimin estetiği de baskın oluyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Nesil değişimi burada kritik olgu. </span><b>Dijitale doğanların dijital tüketimleri hızlandıkça ; estetik algısı da Cahit Arf’ın makinelerde zor ama imkansız değil dediği, öğretilmesi zor dijital estetiği de, yeni norm yapacak.</b>

<span style="font-weight: 400;">Dönelim Darwin’e. </span>

<span style="font-weight: 400;">Doğanın dengesinde güçlünün zayıfı yenerek kendini ileriye taşıdığı bir dünya dengesine ilk defa, </span><b>bu dünyanın ‘en güçlü’ ve güçlü olmadığı yerlerde de ‘en baskın’ türü olan insan, yapay zekayı, kendi eliyle, kendine denk ve hatta üstün olabilecek bir şekilde eko sistemine getirdi. </b>

<b>Türlerin güç dengesinde yapay zeka insanın üstüne çıkabilir mi konuşuluyor. </b>

<span style="font-weight: 400;">İpin ucu kaçarsa neden olmasın ? </span>

<span style="font-weight: 400;">İyi niyetli hatalar ile dolu insanlık tarihi bu defa zekası ile ne ‘ürettiğinin’ farkında mı? </span>

<span style="font-weight: 400;">Bu üretimin bir önceki büyük olgu olan ‘nükleer güç’ zamanı gibi kutuplu ve savaşçıl bir dünya zamanı olması, işin dengesi için belki de bir şans. </span>

<span style="font-weight: 400;">Tek fikrin hüküm sürdüğü bir dünyadansa, mültecilerin sınırlardan aktığı, iklimin dertlerinin kapıyı çaldığı, ekonomik başıbozukluğun orta sınıfları yoksulluğa doğru ittirdiği bir zaman aynı anda da.  </span>
<blockquote><em><b>Çok kültürlü bir mülteci kökeni ile yapay zeka dünyasının etik ve insan odaklılığı üzerine 15 senedir çalışan, Mustafa Süleyman konuya meraklı herkesin bilmesi gereken bir isim. Mustafa Süleyman, yapay zekaya IQ tarafından değil EQ tarafında da yaklaşan bir düşünür, girişimci. </b></em></blockquote>
<h2><b>YAPAY ZEKAYA EQ TARAFINDA YAKLAŞAN DÜŞÜNÜR: MUSTAFA SÜLEYMAN</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Çok uzun süredir takip ettiğim, yine Darwin ve Turing diyarından olan, onlardan farklı olarak çok kültürlü bir mülteci kökeni ile yapay zeka dünyasının etik ve insan odaklılığı üzerine 15 senedir çalışan, Mustafa Süleyman konuya meraklı herkesin bilmesi gereken bir isim. </span>

<b>Mustafa Süleyman, yapay zekaya IQ tarafından değil EQ tarafında da yaklaşan bir düşünür, girişimci. </b>

<span style="font-weight: 400;">Steve Job’ın efsane iPhone lansmanı sunumu bir konuşması vardır. Ona denk bir konuşması TED platformu üzerinden yayınlandı. Konu ile ilgili belki de ayakları en yere basan ve olacakları değil sorulması gerekenleri, soruları beraber cevaplamamızı öneren konuşması. </span>

<span style="font-weight: 400;">Kinayeli bir şekilde söylediği ‘dijital tür’ kavramı da bu konuşmadan.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yazının başında bahsini geçirdiğim Beagle’ın güvertesindeyiz tüm insanlık olarak. </span>

<span style="font-weight: 400;">Darwin’in 5 sene boyunca kafasında sorularıyla yaptığı yolculuk gibi, aynı onun gibi  meraklı ve gözlemci olarak. Konuya meraklı tüm yazılımcı, düşünür, sanatçı, girişimci, politika yapıcı ve kapsayıcı olarak herkesi alan bir güverte bu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Beagle döndüğünde Royal Society cemiyeti içindeki farklı disiplinlerdeki diğer bilim adamları ile yaptığı gibi tüm alanları içine alan bir çalışma ve sınırlar ötesi işbirliği de gerektiriyor.</span>

<b>Bu defa kaşifin görevi, türlerin kökeni üzerine gözlem yapmak değil, türlerin geleceğini ‘korumak’ için birlikte çalışmak. </b><b>Yapay zekanın geleceğini ve hayatımızdaki yerini doğru tanımlamamız , insanlığın geleceğini de tanımlayacak. </b>

<span style="font-weight: 400;">Ağır ama heyecan verici zamanlar.</span>
<h2><strong>Notlar</strong></h2>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">Bilgisayar kelimesini ilk kullanan, Prof. Dr. Aydın Köksal’dır (1969) </span></li>
 <li><a href="https://www.ted.com/talks/mustafa_suleyman_what_is_an_ai_anyway/transcript?trigger=15s">https://www.ted.com/talks/mustafa_suleyman_what_is_an_ai_anyway/transcript?trigger=15s</a></li>
</ul>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Jul 2024 04:35:44 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Guclu-olan-kazansin-mi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gazetecinin görevi ve şirket çıkarları</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gazetecinin-gorevi-ve-sirket-cikarlari-5974</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gazetecinin-gorevi-ve-sirket-cikarlari-5974</guid>
                <description><![CDATA[Gazetecinin görevi ve şirket çıkarları]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong><a href="https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/bvlgari-akdenize-bodrumdan-adim-atacak-42476364">Hürriyet’in</a>, "Bvlgari Akdeniz’e Bodrum’dan adım atacak", <a href="https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/sukru-andac/italyan-luks-ikonu-bodruma-geliyor-7141383">Milliyet’in</a>, "İtalyan lüks ikonu Bodrum’a geliyor", <a href="https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/bulgari-10-yil-istanbula-bakti-turkiyeye-akdenizin-mucevheri-bodrumdan-girdi/748795">Ekonomi’nin</a> "Bulgari, Türkiye’ye Akdeniz’in mücevheri Bodrum’dan girdi" haberleri, şirket yöneticisi Silvio Ursini ile yapılan söyleşiye dayanıyordu.</strong></span>

<span style="font-weight: 400;">Ancak üçünde de aynı gün yayımlanan söyleşinin Dubai’de mi, İstanbul’da mı yapıldığı biraz karışık. Sanırım önce Dubai’de, sonra da İstanbul’da konuşulmuş, şirketten bülten geldikten sonra da yayımlanmış.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ursini, Bodrum’daki otelin 2026’da açılacağını belirtiyor, “Tarihi Hattat Koyu içinde sakin Cennet Koyu’na uzanan bir cennet hayal ettik” diyor; otelin yatırımcısı Cengiz Holding’e de övgüler düzüyordu. Ama her üç gazetede de doğanın korunması için açılan davalardan, çevrecilerin mücadelesinden hiç söz edilmiyordu. Söyleşi, tam bir tanıtım metniydi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Oysa koruma altındaki Cennet Koyu’ndaki inşaat projesiyle ilgili bölge halkının yıllara yayılan bir mücadelesi söz konusu. Tepkiler üzerine Bodrum Belediyesi Ocak 2023’te yapı ruhsatı iptal etmiş, Cengiz Holding de İdare Mahkemesi'ne başvurmuştu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Muğla 1. İdare Mahkemesi’nden ruhsat iptalinin yanlış olduğu </span><a href="https://www.sozcu.com.tr/son-dakika-cengiz-holdinge-cennet-koyunda-devam-karari-cikti-wp7620212"><span style="font-weight: 400;">kararı</span></a><span style="font-weight: 400;"> çıkmıştı. Ancak -Cumhuriyet’te BarışTerkoğlu’nun yazdığına göre- İdare Mahkemesi kararında “Danıştay’ın Cennet Koyu özelleştirmesini iptal ettiği, ancak Hazine’nin tapuyu üzerine geçirmediği için Cennet Koyu’nun Cengiz Holding’in üzerinde göründüğü” </span><a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/millete-koyu-verir-mi-derken-cengiz-insaati-koyuverdi-2100874"><span style="font-weight: 400;">kabul</span></a><span style="font-weight: 400;"> ediliyordu. Tabii bu karara aldıran olmadı, inşaat devam etti. Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı da “ÇED raporu gerekmediği” </span><a href="https://yesilgazete.org/cengizin-cennet-koydaki-projesine-ced-gerekli-degil-karari-verildi/"><span style="font-weight: 400;">kararı</span></a><span style="font-weight: 400;"> vererek tesisin kapasitesinin artırılmasının yolunu açtı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Hürriyet, Ekonomi ve Milliyet’in haberlerinde mülkiyetin tartışmalı olduğuna da değinilmediği gibi, Holding sahibi Mehmet Cengiz’in “bölgenin doğal güzelliğini korumak”tan dem vuran sözleri aktarıldı. Şaka gibi, sanki o güzelim koydaki ağaçlar, yeşil yok edilmiyormuş gibi…</span>

<span style="font-weight: 400;">Gazetecilik, çevreye, doğaya sahip çıkanlara ve mahkeme kararlarına kulak vermeden şirketlerin çıkarlarını korumak, onların projelerinin tanıtımı görevini üstlenmek olmamalı.</span>
<h2><strong>Uçaktaki gazetecilere fatura çağrısı</strong></h2>
<span style="font-weight: 400;">İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gazetecileri Roma’ya götürmesiyle ilgili tartışmalar sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağına binen gazetecilerin masrafları da gündeme gelmiş; konaklama masraflarını kurumlarının ödediği savunulmuştu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Şimdi bunu kanıtlama zamanı. Erdoğan ile birlikte önce İspanya, ardından da İtalya’ya uçan gazeteciler, otel faturalarını açıklamalı. Madem otel ve diğer günlük harcamaları kendileri karşıladılar, bunu açıklamakta bir sakınca olmasa gerek. Neticede gazetecilik şeffaf bir meslektir, gizli saklı iş olmaz.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ayrıca otel ücretini ödemeleri de yetmez, uçtukları uçağın masraflarına da katılmaları gerek. Gazeteciler, devlet bütçesinden ağırlanmamalı. Zaten eleştirel ve muhalif medyadan tek kişinin bile alınmadığı o yolculuklara davet edilen iktidar yanlısı gazeteciler, o uçakta habercilik refleksi gösteremiyorlar. İletişim Başkanlığı denetiminden geçmiş soru-yanıt metnini yayımlamanın dışına nadiren çıkıyorlar, eleştirel bir yaklaşıma ise hiç rastlanmıyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Örneğin İtalya gezisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekibinin son derece lüks oteli beğenmeyip değiştirmek istediğini, o uçaktaki gazetecilerden değil, İtalyan gazetesi La Repubblica’dan öğrendik. 14 Mayıs’ta yayımlanan ve liderlerin G7 zirvesindeki tutumlarıyla ilgili notlar içeren </span><a href="https://bari.repubblica.it/cronaca/2024/06/14/news/g7_capricci_leader_mondiali_erdogan_borgo_egnazia_fasano_resort-423233262/"><span style="font-weight: 400;">yazı</span></a><span style="font-weight: 400;"> “G7, dünya liderlerinin kaprisleri: Erdoğan çok lüks olmadığı için tatil yerini değiştiriyor” başlığını taşıyordu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ama oteli değiştirmek isteyen Erdoğan’ın ekibi nasıl ikna edildi, neler oldu bilinmiyor. Zira Erdoğan ve heyeti, öbür liderler gibi seçkinlerin de tercihi olan ve zirvenin de yapıldığı Borgo Egnazia Oteli’nde kaldı. La Repubblica’nın yazdıkları doğru mu, bilemiyoruz. Uçaktaki gazetecilerden, böyle bir sorun yaşandığını duymadık bile.</span>
<h2><strong>Çakarlı gazetecileri açıklamadılar</strong></h2>
<span style="font-weight: 400;">Koruma polisi ve çakarlı araçlarla dolaşan gazetecileri CİMER’e sordum; “Bazı gazetecilere koruma polisi ve çakarlı araç kullanma hakkı verildiğine dair haberler doğru mudur? Doğru ise halen kaç gazeteciye koruma polisi ya da çakarlı araçla dolaşma hakkı verilmiştir?”</span>

<span style="font-weight: 400;">Emniyet Genel Müdürlüğü Koruma Daire Başkanlığı’ndan, sorularıma özetle “kişilerin yönetmelik gereğince korunduğu ve geçiş üstünlüğüne sahip araçlarla ilgili işlemlerin mevzuat çerçevesinde yürütüldüğü” yanıtı geldi. Anlayacağınız, yanıt verdiler ama bilgi vermediler.</span>

<span style="font-weight: 400;">Böylesine basit bir soruya bile açık ve net yanıt vermeyen/veremeyen kapalı bir devlet var karşımızda. Güya bir de dezenformasyondan yakınıyor bu iktidar. Oysa dezenformasyonu, yalanı, yanlışı ortadan kaldırmanın en güvenli, en hızlı yolu şeffaflıktır. </span>
<h2><strong>Yine reklamlar</strong></h2>
<span style="font-weight: 400;">Gazetecilerin sosyal medyada reklam yapmasını daha önce defalarca eleştirdim. Gazeteciler sosyal medyada gizli reklam ya da “işbirliği” adı altında reklam yapan influencerlar gibi davranmamalı, reklamlarda oynamamalı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Fakat birkaç gün önce de sosyal medyada Mirgün Cabas’ın bir giyim markasıyla ilgili reklamına rastladım. “İşbirliği” uyarısı yoktu ama Mirgün Cabas’ın o markanın elbisesiyle görüntüsü çekilmiş, altına da kısa bir tanıtım metni konulmuştu.</span>

<span style="font-weight: 400;"> Mirgün Cabas da ana akım medyanın dışına itilen meslektaşlarımızdan. Eskisi gibi habercilik yapamıyor ama Youtube kanalındaki söyleşilerle gazeteciliğe devam ediyor. Son olarak Vuslat Doğan Sabancı ile sergisini ve bir süre önce geçirdiği tekne kazasını konuşmuştu. Instagramda “Mirgün Cabas TV” hesabının profilinde “Söyleşiler ve dosyalar. Haber, bilgi, eğlence için” yazıyor; X’teki kişisel hesabında da “gazeteci” olarak etiketlenmiş.</span>

<span style="font-weight: 400;">Dolayısıyla Mirgün Cabas halen gazetecilik mesleğinin kapsama alanında. Öyle olunca da temel gazetecilik ilkelerine uyması beklenir. Her şey bir yana kendisinin yıllar boyu ekranlarda yarattığı imaja da böylesi uygun düşer.</span>
<h2><strong>Beşiktaş Başkanı’nın tavrı</strong></h2>
<span style="font-weight: 400;">Beşiktaş Başkanı Hasan Arat, geçen hafta basın toplantısında gazeteci Sercan Dikme’ye çıkışmıştı; yazmak için ancak fırsat bulabildim.</span>

<span style="font-weight: 400;">Hasan Arat, Sercan Dikme’nin bir sorusunu yanıtlarken sözlerini “Yapmış olduğunuz haberlerde, özellikle (transferlerde) rakamlı yayınların kulübe zarar verdiğini bilin. Türkiye’ye de zarar verdiğini bilin. Dolayısıyla bir sorumluluk taşıyın” diyerek bitirdi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Anlaşılan Arat, gazeteciden Beşiktaş’ın bir ferdi gibi davranmasını bekliyor, ona “sorumluluk” yüklüyordu. Bu yanlış bir yaklaşım. Gazeteci, kulüp yöneticisi ya da taraftar değildir; kulübü dışardan bir göz olarak izleyen kişidir. Gazeteci, gerçeğe bağlı kalmak ve eleştirel davranmakla yükümlüdür; haberlerinin izlediği kulübe zarar verip vermeyeceği kaygısıyla hareket edemez.</span>

<span style="font-weight: 400;">Sercan Dikme de Başkan Arat’ın sözlerini Youtube’da değerlendirirken “Benim asla Beşiktaş’a bile isteye zarar verme amaçlı bir durumum olamaz. Ben Beşiktaşlıyım. Sayın Başkan bir uyarıda bulunduysa o uyarıyı dinlememiz gerekiyor. Ben bugüne kadar bunlara uyduğumu düşünüyorum. Ama ben aynı zamanda bir gazeteciyim” dedi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Dikme, Beşiktaş yönetimiyle ilişkisini bozmamak için “Uyarıyı dinlememiz gerek” demiş olabilir ama bir gazetecinin kulüp başkanının uyarılarına uyma yükümlülüğü olamaz.</span>
<h2><strong>  Tek cümleyle:</strong></h2>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;"> MHP’nin gazetesi Türkgün, “Halk TV’nin avanak hafiyeliği” manşetiyle gazeteciler Timur Soykan, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Murat Ağırel’in Halk TV’deki yayınlarda belgeler ortaya koyarak Sinan Ateş cinayetini aydınlatmaya çalışmasından rahatsızlığını dışa vurdu.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> Tolga Şardan’ın T24’te yayımlanan “İçişleri Bakanlığı soruşturma başlattı: Seçim döneminde (Turgut) Altınok'a çalışan AKP seçim araçlarının benzini belediyeden alınmış” yazısı CHP Milletvekili Mustafa Adıgüzel, ANKA ve Halk TV’de kaynak gösterilmeden alıntılandı.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> Reuters ve Oxford Üniversitesi’nin, NOW Haber, Cumhuriyet ve Sözcü’nün “En güvenilir”, A Haber, ATV ve Sabah’ın da “En güvenilmez” haber kaynağı çıktığı araştırmanın haberlerinde bu araştırmanın 15 medya kuruluşunun adı verilerek yapıldığı bilgisi eksikti.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> Sözcü, Diyanet’in ABD’deki merkezini </span><a href="https://www.sozcu.com.tr/nedir-bu-amerika-sevdasi-p58229"><span style="font-weight: 400;">manşete</span></a><span style="font-weight: 400;"> çıkarırken, Yılmaz Polat’ın Tele1’de üç gün önce çıkan “Diyanet-USA’nın Washington’da milyonlarca dolarlık villaları” </span><a href="https://tele1.com.tr/diyanet-usanin-washingtonda-milyonlarca-dolarlik-villalari-1086249/"><span style="font-weight: 400;">haberini</span></a><span style="font-weight: 400;"> kaynak göstermedi.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> İktidar medyasında yer alan “Otoda ithalatın payı yüzde 70’e koşuyor” haberlerinde yabancı markaların Türkiye’de ürettiği araçlar da “yerli” sayıldı.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, Türkiye Milli Futbol Takımı’nı Gürcistan ve Portekiz ile maçlarını izlemek ve çeşitli temaslarda bulunmak üzere Almanya’ya özel uçakla gitmesi muhalif medyada haber olamadı.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> Yeni Akit, Sözcü gazetesi için “Laikçi yobazlar gavurdan beter” diye nefret söylemi içeren haber yaptı.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> Akşam’ın “2 milyon emekli kayıt dışı çalışıyor” haberi yaptığı gün Posta, “4 milyon emekli çalışmaya devam ediyor” başlıklı haber yayımladı.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> Türkiye gazetesi, “Kürdistan haritasını siyonistler çizdi” manşetinde bir kişinin sözlerine dayanarak, “Şanlıurfa, Gaziantep, Osmaniye, Adana ve İskenderun-Hatay güzergâhında binlerce tapunun kayıp olduğu”nu öne sürdü.</span></li>
</ul>

<hr />

<em>Bu yazı, yazarın izni ile <a href="https://farukbildirici.com/" target="_blank" rel="noopener">www.farukbildirici.com</a>'dan alınmıştır.</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jul 2024 04:35:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Gazetecinin-gorevi-ve-sirket-cikarlari.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kılıçdaroğlu bir proje midir?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kilicdaroglu-bir-proje-midir-5959</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kilicdaroglu-bir-proje-midir-5959</guid>
                <description><![CDATA[Kılıçdaroğlu bir proje midir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Her ne kadar attığı bazı tweetlerin “Ben buradayım haaa!” der gibi olmasının Kılıçdaroğlu’nun yeniden siyasete dönmek istediği şeklinde yorumlandığını biliyorum. Ama doğrusu genel başkanlığı kaybetmiş olsa da yeniden aday olmak istemesi de onu bir proje haline getirmez.</strong>

Son günlerde “Kılıçdaroğlu bir proje mi?” başlığıyla tartışılan bir konu var. Doğrusu Kılıçdaroğlu’nun son zamanlarda ne yaptığını ve ne yapmak istediğini anlamak zor olsa da birçok özellikleri bakımından saygın olan bu siyasetçiyi bir proje olarak nitelemek bence uygun değil. Her ne kadar attığı bazı tweetlerin “Ben buradayım haaa!” der gibi olmasının Kılıçdaroğlu’nun yeniden siyasete dönmek istediği şeklinde yorumlandığını biliyorum. Ama doğrusu genel başkanlığı kaybetmiş olsa da yeniden aday olmak istemesi de onu bir proje haline getirmez. Biliyoruz ki parti içinde hala onu seven ve onun yeniden genel başkan olmasını isteyenler az değil.

Doğrusu bu tuhaf soruyu geçmişte ben de kendime sormuş olduğumu burada itiraf edeyim. Deniz Baykal kaset skandalı ve sonrasında Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olması bana ve birlikte olduğum birçok insana bu soruyu sordurtmuştu. Yıllar önce SHP’nin hukuki varlığı üzerinde, benim de kurucularından olduğum (sonraları “Yeşiller ve Sol Gelecek”, daha yakında “Yeşil sol” adını alan) Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) 2010’da kurulduğunda büyük ölçüde Alevi kişi ve kurumların desteğini almıştı. Partinin başkanlığına Eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ziya Halis üstlenmişti. Anadolu’da yaptığımız çeşitli ziyaret ve toplantılarda ortaya koyduğumuz eşitlikçi ve demokrat söylemler kitlelerde büyük bir heyecan yaratmıştı. Parti gerçekten iyi gidiyordu.

Fakat ne olduysa o sıralarda oldu. Kılıçdaroğlu CHP’nin başına getirildi. Bu gelişme birdenbire bizim partide önemli bir sıkıntıya dönüştü. MYK’da olan bazı Alevi üyelerde bir huzursuzluk oluştu ve bu durum giderek arttı. Hiç unutmuyorum bu kişilerden biriyle konuşurken “Neden istifa edeceksiniz?” diye sorduğumda bana “Bir Alevi’nin Başbakan olma olasılığı hangi partide yüksekse biz o partide olmak isteriz” demişti. (Bu ve buna benzer birçok anekdot, bilgi ve tarihi notları geçenlerde yayınlanan Ziya Halis’in “Anılarla Mücadele Yıllarım” adlı kitabında bulabilirsiniz. Ben de bu vesileyle sevgili dostum Ziya Halis’i bu çabasından ötürü kutlarım).
<blockquote><em><strong>CHP’den kopmakta olan Alevilerin CHP’den daha solda yer alan EDP’den kopup yeniden CHP’ye dönmesi soldan çekinen birilerinin işi olabilirdi. Bu anlamıyla “Kılıçdaroğlu bir proje miydi?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Bugüne dönecek olursak doğrusu bugün böyle düşünmüyorum. Düşünmüyorum çünkü sosyal olayların dışarıdan bir proje çerçevesinde yönlendirilebileceğine tam olarak inanmıyorum.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>BUGÜN BÖYLE DÜŞÜNMÜYORUM</strong></h2>
Bu olay, o günlerde kurucularımız arasında yer almış olan Alevi kurumlarının ve genel olarak Alevi toplumunun büyük desteğini almış partimize kurulmuş bir komplo mu diye düşündüğümü hatırlıyorum. Öyle ya CHP’den kopmakta olan Alevilerin CHP’den daha solda yer alan EDP’den kopup yeniden CHP’ye dönmesi soldan çekinen birilerinin işi olabilirdi. Bu anlamıyla “Kılıçdaroğlu bir proje miydi?” diye sorduğumu hatırlıyorum.

Bugüne dönecek olursak doğrusu bugün böyle düşünmüyorum. Düşünmüyorum çünkü sosyal olayların dışarıdan bir proje çerçevesinde yönlendirilebileceğine tam olarak inanmıyorum. Tabii ki böyle büyük güçlere sahip kurumlar, şirketler ve ülkeler yok değil. Onlar insanları etkilemeye ve yönlendirmeye çalışabilirler. Ama bence belki de hiçbir zaman bu amaçlarına yüzde yüz ulaşamazlar. Çünkü insan aynı zamanda itiraz eden ve bu nedenle de tümüyle ele avuca gelmez bir yaratıktır.

Kılıçdaroğlu’na yeniden dönersek ben onun bir proje değil, içinde yaşadığı Türkiye ortamında Türkiye’nin geleceğini arayan ve fakat bunu nasıl yapacağı konusunda eksik bilgiye dayanan bir siyasetçi olarak düşünmeyi tercih ediyorum. Onun fark ettiği, kendisinin ifadesiyle “Türkiye'nin <strong>yaşam tarzı üzerinden</strong> siyaset yaparak büyüyemediği” gerçeğiydi. Şöyle diyordu: “Kimlik üzerinden siyaset; düşünün yıllarca kimlik üzerinden siyaset yaptık ve binlerce genç evladımız hayatını kaybetti. Kürt'tü, Türk'tü, Laz'dı, Çerkez'di derken. Oysa biz Osmanlıdan <a href="https://www.sondakika.com/turkiye-cumhuriyeti/">Türkiye Cumhuriyeti</a> devletini kurmuştuk, dünyanın en zengin kimliğine sahip ülkeydik. Bunu zenginlik olarak değil, <strong>düşmanlık olarak bize dayattılar ve birbirimizi kırdık</strong>" (Yükselen Türkiye Enstitüsü'nün Haziran ayı toplantısında yaptığı konuşma).

Buradaki eksiklik kimliklerin birbirine dayatılması “birilerinin” yaptığı bir şeyden çok, “bizim” kimliklerin hak ve yetkilerini onlara vermeyi becerebilen bir demokrasi kuramamış olmamızdan kaynaklandı. Bu noktada doğru tutum bu eksikliğin yalnızca AKP ve MHP gibi partilerin kutuplaştırıcı politikalar izlemesinden değil, CHP’nin de bu politikalara zaman zaman destek veren bir tutuma sahip olmasından kaynaklandığını kabul etmektir.

Kılıçdaroğlu bu noktaya gelmiş midir bilmiyorum. Ama onun bu sözleri üzerinden bir tartışma başlatması bence anlamlı olabilir.]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Jul 2024 04:43:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/Kemal-Kilicdaroglu.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Pınar Selek, Ülker Sokak ve Sokak Sanatçıları Atölyesi</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/pinar-selek-ulker-sokak-ve-sokak-sanatcilari-atolyesi-5949</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/pinar-selek-ulker-sokak-ve-sokak-sanatcilari-atolyesi-5949</guid>
                <description><![CDATA[Pınar Selek, Ülker Sokak ve Sokak Sanatçıları Atölyesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><strong>İki buçuk yıl cezaevinde kaldıktan sonra patlamanın bombadan kaynaklanmadığına dair bilirkişi raporları sonucunda salıverildi. Salıverildikten sonra “Ülker Sokak: Bir Alt Kültürün Dışlanma Mekânı” başlıklı tezini Fatmagül Berktay, Ayşe Durakbaşa ve danışmanı Meral Özbek’in yer aldığı jüri karşısında başarıyla savundu. Pınar Selek’in Ülker Sokak’a dair yaptığı araştırmanın en güzel sonucu Sokak Sanatçıları Atölyesi’ydi.</strong> </span></p>

<p><span style="font-size:16px">Habitat II, Birleşmiş Milletler'in İnsan Yerleşmeleri üzerine İkinci Konferansı, Vancouver, Kanada'da 1976'da düzenlenen Habitat I'den yirmi yıl sonra 3-14 Haziran 1996 tarihleri arasında İstanbul'da gerçekleştirildi. Toplumsal ve çevresel yönden sürdürülebilir olan ve herkese uygun barınma olanakları sağlayan kentlerin kurulmasına yönelik toplantıların yapılacağı Habitat Zirvesi öncesinde İstanbul’da bir ‘temizlik’ harekâtına girişildi. Temizlenmesi gerekenlerden biri de Beyoğlu’nda, travestilerin ve transseksüellerin yaşadığı Ülker Sokak’tı.&nbsp; Sosyolog Pınar Selek Habitat Zirvesi’nden aylar önce Ülker Sokak’ta yaşayanlar ile görüşmeler yapmıştı. Bu görüşmelerden birinde transseksüel kadın Demet Demir sokak çocukları için bir şeyler yapmak istediklerini, bunun için para topladıklarını ama ne yapacaklarını bilmediklerini söylemişti.&nbsp; Ülker Sokak’taki temizleme operasyonunun ertesi günü Pınar Selek sokağa gitti. Günlerce olayların içinde yaşadı. Ülker Sokak’ya yaşayanlar daha sonra kendisinden bir istekte bulundular: “Travesti ve transseksüeller sürekli olarak “Birileri de gerçekleri yazsa, bu sokakta dönen dolapları anlatsa” diyorlardı, ama bir gün bana, “Sen yazsana... Bizim hakkımızda ya da bu sokakta olup bitenler hakkında bir araştırma yapsana. Sosyolog değil misin?” dediklerinde kendimi ilk defa çaresiz hissettim. “Çaresiz” diyorum, çünkü içinde bulunduğum ruh halini daha iyi ifade edebilecek bir kelime yok. Araştırma bu çaresizlikle başladı.” (1) Pınar Selek’in araştırmasını Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Meral Özbek danışmanlığında yüksek lisans tezi olarak tamamladı. Tezini henüz savunamadan, 11 Temmuz 1998'de PKK üzerine yürüttüğü araştırması nedeniyle terör suçu şüphesi ile göz altına alındı. İki gün önce, 9 Temmuz 1998 tarihinde, İstanbul Mısır Çarşısı'nda yedi kişinin öldüğü, 120 kişinin yaralandığı bir patlama meydana gelmişti. Pınar Selek bu olay ile ilişkilendirildi. İki buçuk yıl cezaevinde kaldıktan sonra patlamanın bombadan kaynaklanmadığına dair bilirkişi raporları sonucunda salıverildi. Salıverildikten sonra “Ülker Sokak: Bir Alt Kültürün Dışlanma Mekânı” başlıklı tezini Fatmagül Berktay, Ayşe Durakbaşa ve danışmanı Meral Özbek’in yer aldığı jüri karşısında başarıyla savundu.&nbsp;</span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><strong>Selek tezinin sonuç bölümünü şöyle bitiriyor: "…Sonra caddelerin bütün çöplerini topladık, boya - kağıt - alçı - tutkal - çamur vb. aldık. Atılan her şeyi hayata döndürerek kendi yaralarımızı sarmaya, kendimizi yeniden yapılandırmaya, tamir etmeye başladık. Kısa bir süre sonra atölyemiz farklı dillerle ve renklerle konuşan resimlerle doldu. Maskeler yaptık. Bu maskeleri takıp çıkarttık. Herkes kendi yeteneğini keşfetti."</strong></em></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><strong>HERKES KENDİ YETENEĞİNİ KEŞFETTİ</strong></span></h2>

<p><span style="font-size:16px">2002’de beraat eden Pınar Selek ilerleyen yıllarda aynı olay nedeniyle defalarca yargılandı. 19 Aralık 2014'te İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi 16 yıldır devam eden davada yine beraate karar verdi. Ocak 2023'te Yargıtay Ceza Genel Kurulu beraat kararının bozulmasına hükmetti. Daha önce dört kez beraat ettiği davada yeniden yargılanan Pınar Selek’in duruşması geçtiğimiz Cuma günü, 28 Haziran’da yapıldı ve duruşma Şubat 2025 tarihine ertelendi.&nbsp; Pınar Selek’in Ülker Sokak’a dair yaptığı araştırmanın en güzel sonucu Sokak Sanatçıları Atölyesi’ydi. Selek tezinin sonuç bölümünü şöyle bitiriyor: “…<em>Sonra caddelerin bütün çöplerini topladık, boya-kağıt-alçı-tutkal-çamur vb. aldık. Atılan her şeyi hayata döndürerek kendi yaralarımızı sarmaya, kendimizi yeniden yapılandırmaya, tamir etmeye başladık. Kısa bir süre sonra atölyemiz farklı dillerle ve renklerle konuşan resimlerle doldu. Maskeler yaptık. Bu maskeleri takıp çıkarttık. Herkes kendi yeteneğini keşfetti. Bununla da kalmadık, yanımızdakinin yeteneği ile kendimizinkinin birleşmesiyle hepimizi aşan bir sinerjinin oluştuğunu, bu sinerjinin de bizi mutlu ettiğini keşfettik. Üretirken kendiliğinden sohbetler gelişti. Herkes ufak ufak kendi hayat hikayesini anlattı. Akşam televizyonda seyrettiğimiz haberleri birbirimize anlatmaya, bunları yorumlamaya başladık. Üç ay sonra, bir sergi salonunu dolduracak kadar çok ürünümüz olmuştu. Beş günlük sergimizde, gelip gidenlere ne yapmaya çalıştığımızı anlatırken, biz de üç aylık deneyimimizi yeniden anlamlandırmış olduk. Oluşturduğumuz tiyatro topluluğuyla ülkücülerin yoğun olduğu bir etkinlikte, “barış” oyunu oynamamıza, üstelik bu oyunda üç travestinin rol almasına rağmen yoğun bir destek görmemiz, başka yerde oynadığımız sokak oyunlarının büyük buluşmaların önünü açmaya başlaması bizi kendi iç ilişkilerimiz açısından da değiştirmeye başladı. Buluşma sanatla oldu. Farklı gruplar birbirlerinin dilini sanatla çözdüler. Yavaş yavaş birbirlerinizi tanıdılar, çünkü her ifade biçimiyle iletişim kurdular. Çamurların, seslerin, kağıtların ortasında kısa tarih yaşandı. Bu tarih, bize, yanlış kurulan erkek egemenlikli tarihi bozup yeniden yazma umudunu ve güveni kazandırdı</em>."</span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><strong>Selek 17 Mayıs 2006 tarihinde İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği savunmada Sokak Sanatçıları Atölyesi’ni anlattı: "Çeşitli araştırmalar aracılığıyla tanıştığım ve her biri, farklı dışlama ve kapatma mekanizmasından etkilenen insanlarla birlikte, ortak bir atölye çalışmasında yer aldım: Sokak Sanatçıları Atölyesi. Toplumun çöpe attığı insanlar, çöp kutularındaki işe yarar malzemeleri toplayıp bunları, o atölyede, sanat eseri haline getiriyorlardı."</strong></em></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><strong>TOPLUMUN ÇÖPE ATTIĞI İNSANLAR…</strong></span></h2>

<p><span style="font-size:16px">Pınar Selek tekrar yargılanmalarından birinde, 17 Mayıs 2006 tarihinde İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği savunmada Sokak Sanatçıları Atölyesi’ni anlattı: “<em>Çeşitli araştırmalar aracılığıyla tanıştığım ve her biri, farklı dışlama ve kapatma mekanizmasından etkilenen insanlarla birlikte, ortak bir atölye çalışmasında yer aldım: Sokak Sanatçıları Atölyesi. Toplumun çöpe attığı insanlar, çöp kutularındaki işe yarar malzemeleri toplayıp bunları, o atölyede, sanat eseri haline getiriyorlardı. İlk başta birlikte nasıl duracaklarını, kuşatma ve dışlamayla nasıl başa çıkılacağını bilmeyen insanlar olarak, sanatla birlikte dirildik, çiçek açtık, hatta kök salmaya başladık. Maskelerin, çamurdan vazoların, alçıdan heykellerin, resimlerin üretildiği bu küçücük mekânda kurulan sokak tiyatromuz, kısa zamanda her yere çağırılır oldu. Atölyedeki eserlerimiz, sokaklarda sergilenmeye başlandı. Bir de dergi çıkarttık. Yazarları ve dağıtımcıları çok olan bu derginin adını Misafir koyduk. Herkes, “Misafirlik öldü… Televizyon, şehir hayatı misafirliği öldürdü…” diyordu. Biz de sesini duyuramayan insanların, başkalarının evlerine misafir olmasını sağladık. 3000 bastığımız dergimizi, sokaklardaki güçlü ilişkilerimiz sayesinde kısa zamanda tükettik.Atölyemiz küçücüktü ama üretkenliğiyle etkisini büyütüyordu. Günde onlarca kişinin girip çıktığı, kapısı hep açık, gece bazen evsiz kalan travestilerin ve sokak çocuklarının yattığı bu atölye, aynı zamanda bir başvuru, bir kaynaşma mekânıydı. Kim olursa olsun, dara düşen bize uğruyordu. Önceden dışlanma nedeniyle saldırganlaşan insanlar, kendilerine ve başkalarına güvenmeyi atölyemizde öğrendiler. Sanatın ve paylaşımın gücü sayesinde tineri ve fuhuşu bırakanlar oldu. Ben cezaevindeyken görüşüme gelen bir travesti şöyle demişti: “Bir düş ancak bu kadar sürer. Bizimki uzun sürdü. Hep bir şeyler olacak diyordum. Hayat bu kadar iyi gidemez, diyordum. Ama böylesini tahmin etmedim. Ben çok şey yaşadım, her şeye alıştım sanıyordum ama bu olay kadar beni etkileyen başka bir şey hatırlamıyorum. En temiz şeyimizi kirlettiler. Sanki bebeğimizi öldürdüler. Ne korkunç bir hayat! Sen iyi bir şey de yapsan, kirletiyorlar. Kaçamıyorsun, kurtulamıyorsun. Çok korktum.”</em> <em>Sokak Sanatçıları Atölyesi’nin en aktif çalışanları olan sokak çocukları ilk duruşmadan itibaren mahkemeye hep geldiler. Bu, onlar için hiç de kolay değildi. Sürekli kim vurduya giden çocuklar, tıpkı travestiler gibi en çok polisten kaçıyorlar. Buna rağmen, emniyetin suçladığı bir olayda benim tanığım oldular, “Pınar abla oraya tiner bile sokmazdı” dediler. Ben onlara “mahkemeye gelmesinler” diye haber yolluyordum. Çünkü bu nedenle cezalandırılacaklarından korkuyordum. Ama beni dinlemediler. Aslında sadece beni değil, atölyelerini savundular. Orada yarattığımız sevginin kirletilmemesi için ellerinden geleni yaptılar.</em> <em>Sevgimiz kirlenmedi ama atölyemiz dağıldı.</em> <em>Mısır Çarşısı komplosu en çok neye zarar verdi diye düşünüyorum. En güzel yıllarıma mı, geleceğime mi? Öncelikle bu komplo, annemin hayatına mal oldu. İkincisi Sokak Sanatçıları Atölyesini öyle bir tuz buz etti ki artık tamir edilmesi imkânsız…"</em></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><em><strong>Esmeray Sokak Sanatçıları Atölyesi’ne dair şöyle diyor: "Pınar Selek ile ben 95, 96 yılları arasında tanıştım. Şaşkındım, bir arayış içindeydim. Artık bana zorla dayatılan seks işçiliğini ve bedenimi satmak istemiyordum. Böyle bir arayış içindeyken Pınar ile yolumuz bir atölyede kesişmişti. İlk gördüğüm gün Pınar’ın bilen bilir öyle bir bakışı vardır ki, o bakışlar bana değdiğinde yeniden umut, coşkuyla dolmuştum.."</strong></em></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><strong>ESMERAY: O BAKIŞLAR BANA DEĞDİĞİNDE COŞKUYLA DOLMUŞTUM</strong></span></h2>

<p><span style="font-size:16px">2013 yılında Pınar Selek’e adadığı “Bizim Atölye” isimli oyununu sahneye koyan tiyatro sanatçısı Esmeray Sokak Sanatçıları Atölyesi’ne dair şöyle diyor: “<em>Pınar Selek ile ben 95, 96 yılları arasında tanıştım. Şaşkındım, bir arayış içindeydim. Artık bana zorla dayatılan seks işçiliğini ve bedenimi satmak istemiyordum. Böyle bir arayış içindeyken Pınar ile yolumuz bir atölyede kesişmişti. İlk gördüğüm gün Pınar’ın bilen bilir öyle bir bakışı vardır ki, o bakışlar bana değdiğinde yeniden umut, coşkuyla dolmuştum. Sabahları erkenden kalkmayı unutmuştum ben. Ama onu gördüğümün ertesi günü erkenden kalkmıştım. Apar topar atölyeye gitmiştim. O atölyede başka bir hayat vardı. Bütün sokağa attığınız herkesler oradaydı. Travestiler, eşcinseller, tinerci çocuklar, selpak satan çocuklar, sokakta topladıkları çöpü alıp gelmişlerdi ve o çöpleri tekrardan dönüştürüp adeta bizi sokağa çöpe attınız ama biz çöpleri de böyle dönüştürüp tekrar sokağa geri getiriyoruz der gibi onlara hayat veriyordu. Şimdi burada yazarsam çok uzun sürer. Günlerce gittim. Artık ben de sokakta bir şeyleri dönüştürüp, ortaya çıkardığım ürünü görüp, ondan sonra bir işe yaramanın sevincini yaşıyordum. Günler geçti. Bir de tiyatromuz olmuştu. Sokaklarda tiyatro yapıyorduk. Bu inanılmaz bir şeydi bizim için. Travestilerle, tinerci çocuklar hani size göre en iğrendiğiniz bu iki grup, bu atölyede birbirlerini ötekiliyordu. Öteki olarak bir diğer ötekini ötekiliyordu. Onun çatışmasını yaşıyorduk biz o atölyede. Sonra öyle bir gün geldi ki hepimiz birlikte ya tiyatro ya da sokakta artık maddelerden ürünler yapar olmuştuk</em>.”(2) Hortum Süleyman’a ise ne oldu?&nbsp; Ülker Sokak’ın temizlenmesinin baş aktörlerinden olan, uyguladığı işkenceler esnasında hortum kullandığı için adı ‘Hortum Süleyman’a çıkan komiser Süleyman Ulusoy ilerleyen yıllarda yargılandı. Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı'nca 2000 yılının Ekim ayında hazırlanan iddianamede, Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü bünyesinde görevli olan polis memuru Süleyman Ulusoy'un, 1996-97 yıllarında, görevli bulunduğu Beyoğlu ilçesinde, ''gözlem altına alınan travestilere kötü muamelede bulunduğu'' belirtiliyordu. İddianamedeUlusoy hakkında toplam 27 yıla kadar hapis cezası isteniyordu. Beyoğlu 6. Asliye Ceza Mahkemesi'nde 17 Şubat 2003 tarihindeki duruşmada hâkim, atılı suçun, tarih ve niteliği yönünden 4758 sayılı yasa ile değişik 4616 sayılı yasa kapsamında kaldığını kaydederek, Ulusoy hakkında açılan davanın kesin hükme bağlanmasını erteledi. Süleyman Ulusoy bugün emekli olarak yaşamını sürdürüyor. (3) &nbsp; </span></p>

<p>---</p>

<p><span style="font-size:16px">Dipnotlar </span></p>

<p><span style="font-size:16px">1. Pınar Selek, “Maskeler, Süvariler, Gacılar”, Ayizi Kitap, 2011. </span></p>

<p><span style="font-size:16px">2. https://www.pinarselek.com/public/page_item.aspx?id=1571 </span></p>

<p><span style="font-size:16px">3. Süleyman Ulusoy hakkında Yıldırım Türker’in Radikal Gazetesi’nde 12 Ocak 2004 tarihinde yayınlanan yazısına bu linkten ulaşabilirsiniz: https://web.archive.org/web/20180612141348/http://www.radikal.com.tr/yazarlar/yildirim-turker/akpnin-hortumu-696720/</span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Jul 2024 04:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Pinar-Selek-Ulker-Sokak-ve-Sokak-Sanatcilari-Atolyesi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TFF, Almanya&#039;ya yüzlerce davetli götürdü 36&#039;sı gazeteci</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tff-almanyaya-yuzlerce-davetli-goturdu-36si-gazeteci-5937</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tff-almanyaya-yuzlerce-davetli-goturdu-36si-gazeteci-5937</guid>
                <description><![CDATA[TFF, Almanya'ya yüzlerce davetli götürdü 36'sı gazeteci]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Futbol, Türkiye’de davetli gazeteciliğin en yaygın olduğu alanlardan biri. Kulüpler, şirketler ve Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF), uluslararası organizasyonlara gazeteci götürmesi ve günlerce ağırlaması olağan bir faaliyet sayılıyor futbol camiasında.</strong></span>

<span style="font-weight: 400;">Özellikle de Federasyon’un davetli götürdüğü gazeteci sayısı her zaman fazla oluyor. Düşünün, Federasyon’un, Avrupa Futbol Şampiyonası'nı (EURO 2024) izlemek üzere Almanya’ya götürdüğü gazeteci sayısı 36.</span>

<span style="font-weight: 400;">Federasyon’un gazeteciler dışındaki davetlilerinin listesi de hali kabarık. Federasyon yöneticileri, kulüp başkanları, teknik direktörler, özel misafirlerin de bulunduğu listenin toplam 613 kişilik olduğu öne sürüldü.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yine ünlü teknik direktörlerin de bulunduğu listenin bu kez kısaldığı söylenebilir! Zira Federasyon’un, EURO 2016’ya götürdüğü davetli sayısı </span><a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/euro-2016-davetli-sayilari-ingiltere-17-turkiye-900-551920"><span style="font-weight: 400;">900’dü</span></a><span style="font-weight: 400;">. TFF’nin gönderdiği davet metni aynen şöyleydi:</span>

<span style="font-weight: 400;">“TFF olarak, Türk futboluna önemli hizmetlerde bulunan şahsınızı Almanya’daki EURO 2024’te gözbebeğimiz Milliler’e desteğe davet ediyoruz.”</span>

<span style="font-weight: 400;">Sanırsınız Almanya’da tribünlerden Milli Takımı destekleyecek on binlerce Türk yok da buradan gidecek birkaç yüz kişinin desteği gerekiyor!</span>
<h2><strong>10 günde üç maç gerisi turistik</strong></h2>
<span style="font-weight: 400;">Tabii davetlilerden ne kadarının Almanya’ya gittiği net değil. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor ve Kasımpaşa başkanlarının, TFF’nin davetini geri çevirdiği </span><a href="https://www.izgazete.net/dort-buyukler-de-dahil-5-takimdan-tffye-ret-daveti-geri-cevirdiler#google_vignette"><span style="font-weight: 400;">biliniyor</span></a><span style="font-weight: 400;">. 1. Ligdeki takımların başkanlarından sadece ikisi gitti Almanya’ya. Başka isimler ve takımlardan da daveti geri çeviren ya da geziye katılmayanlar olabilir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Davetlilerin bir kısmının seçeceği bir maç ile konaklama ve seyahat masrafları TFF’den karşılanacak; bu konuklar 19 Haziran’da İstanbul’a dönecek. Konukların bir kısmı ile gazetecilerin ise üç maç ile 10 gün boyunca tüm ulaşım ve konaklama giderleri TFF tarafından ödenecek.</span>

<span style="font-weight: 400;">17 Haziran’da öğleden sonra THY’ye ait uçakla Düsseldorf’a uçan davetli gazeteciler, altı gün süreyle Radisson Blu Otelde ağırlanacaklar. Bu altı gün içerisinde Milli Takımın 18 Haziran’da Gürcistan, 22 Haziran’da Portekiz ile yapacağı karşılaşmaları izleyecekler.</span>

<span style="font-weight: 400;">23 Haziran’da ise davetli gazeteciler öbür davetlilerle birlikte Hamburg’a götürülecekler. Hamburg’da kalacakları dört gün boyunca da sadece 26 Haziran’daki Türkiye-Çekya maçını izleyecekler; kalan zamanı turistik gezilerle değerlendirecekler. Hamburg’da kalınacak otel henüz belli olmadı. 27 Haziran’da dönüş ise Hamburg’dan yine THY’nin özel uçağıyla…</span>
<h2><strong>Gazetecilerin listesi</strong></h2>
<span style="font-weight: 400;">Beklenti düşük ama A Milli Takım, gruptan çıkarsa gazeteciler muhtemelen Almanya’da kalacak ve 29 Haziran-2 Temmuz tarihleri arasında yapılacak ikinci tur maçları izlemeye devam edecek.</span>

<span style="font-weight: 400;">A Spor ve Fanatik’ten üçer, Hürriyet, Tivibu ve Sabah’tan ikişer kişinin yer aldığı davetli gazeteciler listesi şöyle:</span>

<span style="font-weight: 400;"><strong>Ersin Şiyhan</strong> (Anadolu Ajansı), <strong>Kenan Karcı</strong> (Akşam), <strong>Fatih Kuşçu</strong> (Analiz Gazetesi), <strong>Atilla Türker</strong> (Ajansspor), <strong>Cüneyt Şen</strong> (A Spor), <strong>Ender Bilgin</strong> (A Spor), <strong>Reha Kapsal</strong> (A Spor), <strong>Cenk Çınar</strong> (Aydınlık), <strong>Tunç Özgen</strong> (Bein Sports), <strong>Arif Kızılyalın</strong> (Cumhuriyet), <strong>Cem Yılmaz</strong> (CNN), <strong>Uğur Demirkırdı </strong>(DHA), <strong>Mesut Aydın Kale</strong> (Fanatik), <strong>Umut Eken</strong> (Fanatik), <strong>Yalçın Uygun</strong> (Fanatik), <strong>Zeki Uzundurukan</strong> (Fotomaç), <strong>Ahmet Selim Kul</strong> (Habertürk), <strong>Sercan Hamzaoğlu</strong> (Haber Global), <strong>Adil Demirçubuk</strong> (Hürriyet), <strong>Burak Akın (</strong>Hürriyet), <strong>Mustafa Karagöl</strong> (İHA), <strong>İlker Duralı </strong>(Lig Radyo), <strong>Ediz Sırapınar</strong> (Milliyet), <strong>Ali Emre Dedeoğlu</strong> (NTV), <strong>Coşkun Türk</strong> (Posta), <strong>Murat Özbostan</strong> (Sabah), <strong>Yasemin Yıldırım</strong> (Sabah), <strong>Onur Erdem</strong> (Socrates Dergi), <strong>Uğur Ozan Sulak</strong> (Socrates Dergi), <strong>Yasin Yıldırım</strong> (Sözcü), <strong>Onur Özkan</strong> (Takvim), <strong>Erkut Öztürk</strong> (Tivibu), <strong>Çiğdem Günal</strong> (Tivibu), <strong>Ercan Yıldız</strong> (Türkiye), <strong>Emrah Savcı</strong> (Yeni Akit), Avrupa Futbol Şampiyonası' (Yeni Şafak).</span>

<span style="font-weight: 400;">37 kişilik davetli gazeteci listesi bu. Ama gazetecilerden Zeki Uzundurukan gezide yok, katılmamış. Arif Kızılyalın da 21 Haziran’da gidip, sadece Portekiz maçını izleyerek 23 Haziran’da dönecek.</span>
<h2><strong>Roma yanlış da Düsseldorf doğru mu?</strong></h2>
<span style="font-weight: 400;">Hatırlarsınız, Roma’ya 36 gazeteciyi davetli götüren İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu olunca eleştirilere iktidar medyası da katılmıştı. İmamoğlu’nun gezisini amacı da sporla ilgiliydi; İstanbul'un 2027 Avrupa Oyunları'na ev sahipliği yapmasına ilişkin mutabakat metnini imzalamak için gitmişti Roma’ya.</span>

<span style="font-weight: 400;">Federasyon’un düzenlediği Almanya gezisine katılanlar arasında İmamoğlu’nun gezisini eleştiren Hürriyet, Sabah ve Yeni Şafak gibi medya kuruluşlarının temsilcilerinin olması, bu kuruluşların yöneticilerinin çifte standardını yansıtıyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Sansürsüz Futbol’dan Tahir Kum da “Sn İmamoğlu’nun iki günlük İtalya seyahatini sorgulayanlar. Acaba; Sn. Büyükekşi’nin 500 kişilik Almanya seyahati ilginizi çeker mi” diyerek 500 kişilik davetliler tablosunu </span><a href="https://x.com/mtahirkum/status/1802008730604622281"><span style="font-weight: 400;">paylaştı</span></a><span style="font-weight: 400;">. Ama ne federasyondan ses çıktı ne de geziye katılan futbol yazarlarından.</span>

<span style="font-weight: 400;">Tahir Kum, dünkü paylaşımında da “İngiltere Federasyonunun sadece Milli Takım kafilesinin masraflarını karşıladığı; Fransa’nın kafile dışında 27, İsviçre’nin 14, İspanya’nın 40 ve Portekiz’in de 33 davetli götürdüğü şampiyonaya 613 misafir davet eden TFF tarihi bi rekora imza attı” </span><a href="https://x.com/mtahirkum/status/1802776764415938933"><span style="font-weight: 400;">diyerek</span></a><span style="font-weight: 400;"> davetli sayısını bu kez 613’e yükseltti. (*)</span>

<span style="font-weight: 400;">Davetli sayısının fazlalığını eleştiren ender isimlerden olan Tahir Kum eleştirisinde çok haklı. Kamu bütçesinin çarçur edilmesine önce gazetecilerin karşı çıkması gerek. Maalesef Almanya gezisi örneğinde gazeteciler bizzat kendileri kamu bütçesini savunmadıkları gibi, kendilerine de harcanmasını gönülden kabulleniyorlar. 10 gün Almanya’da ağırlanmalarını doğal gören davetli futbol yazarları, Federasyon’un ilgili ilgisiz birçok kişinin yer aldığı yüzlerce isimlik davetli listesine de karşı çıkamıyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Kamu yararını savunmayan gazeteci olur mu? Ne yazık ki, bizde oluyor! Davetli olan futbol yazarları kamu aleyhine işlere göz yumuyorlar. Dahası o faaliyetin parçası haline gelerek yüzlerce davetlinin Almanya’da kamu bütçesinden ağırlanmasını meşrulaştırıyorlar.</span>
<h2><strong>Büyükekşi’ye eleştirel yaklaşabilecekler mi?</strong></h2>
<span style="font-weight: 400;">Gazetecilik açısından bakıldığında Milli Takım’ın Euro 2024’teki maçlarının haber değeri taşıdığı çok açık.  Öyleyse medya kuruluşlarının oraya gönderdikleri yazar ve temsilcilerinin giderlerini kendilerinin karşılaması gerekir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Futbol yazarlarının ulaşım ve konaklama giderlerinin Federasyon tarafından karşılanması “çıkar çatışması” oluşturur. Zira Federasyon, futbol yazarlarının haber kaynağı konumunda.  Almanya’ya davet edilen futbol yazarlarının çalıştığı medya kuruluşlarının büyük çoğunluğu o gezinin giderlerini karşılayacak güçte.</span>

<span style="font-weight: 400;">Böylesine bir çıkar ilişkisi kurulunca futbol yazarlarının bağımsızlık ve tarafsızlıklarına gölge düşer; izleyicileri ve okurları nezdinde güvenilirlikleri zarar görür.</span>

<span style="font-weight: 400;">Üstelik de 18 Temmuz’da Türkiye Futbol Federasyonu’nda seçim var ve mevcut başkan Mehmet Büyükekşi yeniden aday. Almanya’ya davetli götürülen futbol yazarları, seçim sürecinde Büyükekşi’ye ne kadar eleştirel yaklaşabilecekler? Bunu da göreceğiz…</span>
<h2><strong>Gezinin maliyetini sorabilecekler mi?</strong></h2>
<span style="font-weight: 400;">Bir sorun daha var, o da çok önemli. İmamoğlu’nun Roma gezisi sonrasında o gezinin toplam maliyetini </span><a href="https://farukbildirici.com/roma-gezisi-davetli-gazetecilik-ve-murat-ongun-un-yaniti/"><span style="font-weight: 400;">sormuştum</span></a><span style="font-weight: 400;">; hemen tüm medya da gezide davetliler için harcanan para miktarının açıklanmasını istemişti.</span>

<span style="font-weight: 400;">Şimdi bakıyorum da bırakın Mehmet Büyükekşi’ye yüzlerce insanın davet edilmesinin maliyetini sormayı, -futbol medyasının neredeyse tamamı - yüzlerce kişinin Almanya’da ağırlandığını yazamıyor bile…Davetlileri yazamazlar, maliyetini de soramazlar; çünkü kendileri de davetli; kendileri de ağırlanıyorlar Almanya’da…</span>

<span style="font-weight: 400;">Elbette futbol yazarlarının Büyükekşi’nin davetiyle Almanya’ya gitmesi, gazetecilerin İmamoğlu’nun gezisine davetli katılmasını da haklı kılmıyor. Yanlış yanlış üstüne…</span>

<span style="font-weight: 400;">(*) Türkiye Futbol Federasyonu’ndan bu yazının yayımlanmasının ertesi günü davetlilerin sayısı hakkında yazılı </span><a href="https://www.tff.org/default.aspx?pageID=687&amp;ftxtID=44653"><span style="font-weight: 400;">açıklama</span></a><span style="font-weight: 400;"> yapıldı.  Bunun üzerine Tahir Kum da Federasyon’un “EURO 24’e davet edilenlerden değil sadece ilk maça götürülenlerden bahsettiğini” </span><a href="https://x.com/mtahirkum/status/1803376908714791197"><span style="font-weight: 400;">savunarak</span></a><span style="font-weight: 400;">, davetli listesini </span><a href="https://twitter.com/mtahirkum/status/1803363417144631721"><span style="font-weight: 400;">açıklamasını</span></a><span style="font-weight: 400;"> istedi; sadece Almanya’ya götürülen idare personel sayısının 53 olduğunu </span><a href="https://twitter.com/mtahirkum/status/1803372293520781640"><span style="font-weight: 400;">listesiyle</span></a><span style="font-weight: 400;"> paylaştı.</span>

<hr />

<em>Bu yazı, yazarın izni ile <a href="https://farukbildirici.com/" target="_blank" rel="noopener">www.farukbildirici.com</a>'dan alınmıştır.</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Jul 2024 04:43:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/TFF.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İmamoğlu’nun otoriter bir figür olmayacağının üç alameti</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/imamoglunun-otoriter-bir-figur-olmayacaginin-uc-alameti-5935</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/imamoglunun-otoriter-bir-figur-olmayacaginin-uc-alameti-5935</guid>
                <description><![CDATA[İmamoğlu’nun otoriter bir figür olmayacağının üç alameti]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>İmamoğlu, tek adamlaşmaya kalktığı an arkasındaki desteği ve gücünü, zeminini yitireceğini bilecek kadar ufuk sahibi bir siyasetçi. Meselenin politik ve ahlaki tarafı bir yana, stratejik olarak da böyle bir şey İmamoğlu için tercih edilebilir bir şey değil.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Türk siyasetinde son beş yıldır esen bir Ekrem İmamoğlu rüzgarı var. İstanbul Büyükşehir Belediye başkan adaylığındaki başarılı performansıyla başlayan, belediye başkanlığındaki yüksek motivasyonuyla ve siyasi çıkışlarıyla yükselen bir figür olan İmamoğlu, gelecek Cumhurbaşkanlığı seçiminin doğal ve en güçlü adayı olarak duruyor. Kamuoyu yoklamalarında en fazla desteğe sahip isim olarak öne çıkan İmamoğlu’nun siyasi geleceğinin, Türk siyasetinin girift yollarında hangi yöne evrileceğini ise zaman gösterecek. Bununla birlikte İmamoğlu’na ilişkin özellikle sol-sosyal demokrat ve kimi sosyalist çevrelerde dillendirilen endişe, “Yeni bir Erdoğan olur mu?” ve “Zamanla otoriterleşir mi?” soruları etrafında şekilleniyor. Bu noktayı aydınlatmakta ve İmamoğlu’na ilişkin endişeleri gidermekte fayda var.</span>

<span style="font-weight: 400;">Öncelikle İmamoğlu’nun niçin yeni bir Erdoğan olmayacağını ve otoriter bir figüre dönüşmeyeceğini anlamak için üç noktaya odaklanmamız gerekecek. Gelin bunlara hep birlikte ve yakından bakalım:</span>
<blockquote><em><b>İmamoğlu’nun bir siyasi aktör olarak varlığı, mevcut siyasi, toplumsal ve ekonomik şartların bileşimine dayandığı için İmamoğlu’nun AKP’ye ve Erdoğan’a benzemesi, onun siyasette varlık nedenini reddetmesi anlamına gelecektir ki, böyle bir şey mümkün değil.</b></em></blockquote>
<h2><b>1. İMAMOĞLU’NU ORTAYA ÇIKARAN SİYASİ İKLİM</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">İmamoğlu’nun bir siyasi aktör olarak ortaya çıktığı ve zemin bulduğu siyasi iklim, çok partili Cumhuriyet tarihinin en otoriter ve baskıcı dönemine denk düşüyor. İmamoğlu’nun etkili bir figür olarak siyaset sahnesinde yer bulmaya başladığı 2019 yılı, AKP’nin iktidardaki 17. yılıydı ve başkanlık rejiminin otoriter etkileri hayatın her alanında hissediliyordu. Muhalif siyasilerin ve siyasi partilerin etkili bir alternatif yaratamadığı bu boğucu ortamda İmamoğlu, özgün ve proaktif siyaset tarzıyla yakın geleceğe dair bir umut haline gelmeye ve muhalefette geleceğe dönük bir umut yaratmaya başladı.</span>

<span style="font-weight: 400;">İmamoğlu’nu bugünlere getiren sürecin başında, tabandan yükselen sese kulak veren, bu sesi siyaset alanına başarıyla taşıyabilen ve her zeminde toplumla bağ kurabilen bir aktör olması geliyor. Erdoğan’ın ve AKP’li siyasi elitlerin toplumun esas gündeminden uzaklaştığı, iktidarın hayatın her alanında bir tahakküm rejimi inşa etmeye çalıştığı bir siyasi iklimde İmamoğlu, bu pratiklerin bir ötekisi olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla İmamoğlu, kendisini güçlü bir alternatif aktör olarak doğuran bu faktörlerin bilincinde olarak, taban merkezli siyasetten güç almaya ve referansını buradan kurmaya devam edecektir. Bu salt ahlaki değil, aynı zamanda stratejik bir tercih olacaktır. İmamoğlu’nun bir siyasi aktör olarak varlığı, mevcut siyasi, toplumsal ve ekonomik şartların bileşimine dayandığı için İmamoğlu’nun AKP’ye ve Erdoğan’a benzemesi, onun siyasette varlık nedenini reddetmesi anlamına gelecektir ki, böyle bir şey mümkün değil.</span>
<blockquote><em><b>Arkasındaki güçlü kamuoyu desteğine, bireysel karizmasına ve politik gücüne rağmen İmamoğlu, attığı her adımda ekibiyle birlikte yol almayı ve politik planlamasını ekibiyle ilerletmesini bildi. Her ne kadar karizmatik ve güçlü bir figür olarak vitrinde İmamoğlu’nu görsek de esasen Ekrem İmamoğlu vakası özünde bir ekip çalışmasıdır ve kolektif aklın tezahürüdür.</b></em></blockquote>
<h2><b>2. İMAMOĞLU’NUN EKİP ANLAYIŞI VE PROFESYONELLİĞİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">İmamoğlu’nu geçtiğimiz beş yılda öne çıkaran en önemli faktörlerden bir tanesi, ekibini profesyonel bir motivasyonla oluşturması ve doğru insanlara doğru sorumlulukları vermesi oldu. Arkasındaki güçlü kamuoyu desteğine, bireysel karizmasına ve politik gücüne rağmen İmamoğlu, attığı her adımda ekibiyle birlikte yol almayı ve politik planlamasını ekibiyle ilerletmesini bildi. Her ne kadar karizmatik ve güçlü bir figür olarak vitrinde İmamoğlu’nu görsek de esasen Ekrem İmamoğlu vakası özünde bir ekip çalışmasıdır ve kolektif aklın tezahürüdür. Dolayısıyla ekip çalışmasından ve kolektif akıldan beslenerek büyüyen bir siyasi figürün tek adama dönüşmesi, teme olarak onun en önemli, ayırıcı ve güçlendirici özelliğini ortadan kaldıracak bir gelişme olacağından, İmamoğlu’nun böyle bir yola sapma ihtimali stratejik olarak da pek mümkün görünmüyor.</span>
<blockquote><em><b>Toplumun geri kalanından farklı olarak sosyal demokrat seçmen, ülke yönetimini tek adam rejimine dönüştürecek ve anti-demokratik uygulamalarla totaliter bir rejim oluşturma çabasına girişecek bir isme destek vermekten imtina edecektir.</b></em></blockquote>
<h2><b>3. SEÇMEN TABANI ETKİSİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">İmamoğlu, her ne kadar toplumun her kesiminden oy alan bir figür olsa da esas olarak sosyal demokrat/merkez sol tabandan beslenen bir isim. Toplumun geri kalanından farklı olarak sosyal demokrat seçmen, ülke yönetimini tek adam rejimine dönüştürecek ve anti-demokratik uygulamalarla totaliter bir rejim oluşturma çabasına girişecek bir isme destek vermekten imtina edecektir. Dolayısıyla İmamoğlu’nun otoriterleşmesi halinde, İmamoğlu’nun seçmen kitlesinde bir kayma meydana gelmesi ve sosyal demokrat tabanın eleştirel bir pozisyon alması çok muhtemel. O halde İmamoğlu’nun politik güce güvenerek otoriterleşme ihtimali de stratejik bir tercih olmaktan çıkıyor ve demokrat kalmak, İmamoğlu için aynı zamanda aritmetik bir zorunluluk haline geliyor.</span>
<h2><b>SONUÇ YERİNE…</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">İmamoğlu’na ilişkin son beş yıldır çokça şey yazıldı ve söylendi. Muhalif kesim içerisinde İmamoğlu’na dönük en yaygın eleştiri, onun günün birinde iktidara geldikten sonra karizmasına ve gücüne güvenip hızla Erdoğan 2.0 olma ihtimaliydi. İlk bakışta “Acaba?” sorusunu zihinlere düşüren bu denklemin gerçek hayatta ve Türk siyasetinde bir karşılığının olmadığını anlamak pek güç değil.</span>

<span style="font-weight: 400;">Tek adamlık rejiminin tüm araçlarıyla baskısını hissettirdiği bir dönemde özgürlük ve çoğulculuk arzusuna yanıt olarak ortaya çıkan, siyaset pratiğini ekip çalışması ve kolektif akıl üzerine kuran, demokratik bilinci ve demokratlık düzeyi ülke ortalamasının üzerinde bir esas seçmen kitlesine sahip olan İmamoğlu için tek adamlaşmak ve otoriterleşmek, onu bir siyasi figür olarak var eden koşulları ortadan kaldırmaya estir. Başka bir ifadeyle İmamoğlu, tek adamlaşmaya kalktığı an arkasındaki desteği ve gücünü, zeminini yitireceğini bilecek kadar ufuk sahibi bir siyasetçi. Meselenin politik ve ahlaki tarafı bir yana, stratejik olarak da böyle bir şey İmamoğlu için tercih edilebilir bir şey değil. Bu nedenle yanıtı belli sorularla vakit kaybetmenin bir anlamı olmadığını idrak etmek, muhalefetin bir kısmı için kaçınılmaz bir realite.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Jul 2024 04:45:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Ekrem-Imamoglu.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kiraz detoksuyla tatil kilolarından kurtulun</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kiraz-detoksuyla-tatil-kilolarindan-kurtulun-5876</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kiraz-detoksuyla-tatil-kilolarindan-kurtulun-5876</guid>
                <description><![CDATA[Kiraz detoksuyla tatil kilolarından kurtulun]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Şişkinlik, hazımsızlık, ödem gibi problemler tatil sonrası en sık karşılaşılan problemlerdendir. Detoks ise bu sindirim problemlerini sonlandırmak ve vücudu toksinlerden arındırmak için birkaç gün boyunca uygulanan özel bir beslenme programı olarak tanımlanabilir. </b></span>

<span style="font-weight: 400;">Uzun bir bayram tatili sonrası herkes şehre dönüş yaptı. Tatillerde genellikle normal beslenme düzeninin dışına çıkıldığı için tatil dönüşü tartıda artı kilolar görebilirsiniz. Şişkinlik, hazımsızlık, ödem gibi problemler tatil sonrası en sık karşılaşılan problemlerdendir. Detoks ise bu sindirim problemlerini sonlandırmak ve vücudu toksinlerden arındırmak için birkaç gün boyunca uygulanan özel bir beslenme programı olarak tanımlanabilir. </span>

<span style="font-weight: 400;"> Toksin vücutta istenmeyen, zararlı etkileri olan ve sağlığı olumsuz etkileyen maddelerin genel adıdır. Hem vücutta üretilir hem de dışarıdan alınırlar. Toksinler; yediklerimizden, soluduğumuz havadan ve fiziksel temaslar sonucunda alınırlar. Aynı zamanda vücudumuza aldığımız gıdaların enerjiye dönüşmesi sırasında serbest radikaller ortaya çıkar. Bunların vücuttan atılmaması birçok sağlık sorunu riskini arttırır. Kanser kalp hastalıkları erken yaşlanma yorgunluk halsizlik gibi hastalıklarda rol oynarlar. Toksinlerin vücuttan atılmasına ‘detoksifikasyon’ denir.</span>
<h3><b>Detoksun amaçları şöyle sıralanabilir</b></h3>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">Karaciğeri ve organları dinlendirir.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Sindirim sistemi problemlerinin azalmasını sağlar.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Kilo vermeye yardımcıdır.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Vücuttaki gaz, şişkinlik ve ödem sorunlarını giderir.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Daha enerjik olmanızı sağlar.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Dışkı, idrar ve terleme yoluyla toksinleri atar. </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Dolaşımı iyileştirir.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Sağlıklı beslenme alışkanlıkları geliştirmeye yardımcı olur,</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Kişinin kendini daha sağlıklı hissetmesini ve hastalıklardan kurtulmasını sağlar.</span></li>
</ul>
<blockquote><em><b>Detoks, vücudun birikmiş yağları yakmasına neden olmaktadır. Ayrıca, sınırlı kalori alımıyla kilo kaybı sağlanabilir. İyi bir detoks diyeti, işlenmiş, yüksek yağlı ve şekerli gıdaların alımını sınırlandırarak ve onları daha fazla meyve ve sebze ile değiştirmekle olmaktadır.</b></em></blockquote>
<h2><b>DETOKS NASIL YAPILMALIDIR?</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Detoks diyetlerinin farklı türleri bulunsa da çoğu birkaç gün boyunca belirli yiyecekleri tüketmemeyi ardından bunları yavaş yavaş diyetinize yeniden eklemeyi içermektedir. Detoks, vücudun birikmiş yağları yakmasına neden olmaktadır. Ayrıca, sınırlı kalori alımıyla kilo kaybı sağlanabilir. İyi bir detoks diyeti, işlenmiş, yüksek yağlı ve şekerli gıdaların alımını sınırlandırarak ve onları daha fazla meyve ve sebze ile değiştirmekle olmaktadır. İşlenmiş gıdalardaki katkı maddeleri ve koruyucular, gıda alerjilerine, zayıf sindirim sağlığına ve kilo alımına neden olabilmektedir.</span><span style="font-weight: 400;"> </span>
<h3><b>Detoks Etkili Besinler Nelerdir?</b></h3>
<span style="font-weight: 400;">Salatalık, Limon, Avokado, Greyfurt, Enginar, maydanoz, kabak, lahana, brokoli, ıspanak, zencefil, pancar, kırmızı orman meyveleri ve yeşil çay </span>
<h3><b>Detoks Yaparken Dikkat Edilmesi Gereken Durumlar </b></h3>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">Kahve, sigara ve alkol tüketiminden kaçının.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Fiziksel aktivite yapmayı ihmal etmeyin.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Gün boyunca en az 2-2,5 litre su tüketmeye özen gösterin.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">İşlenmiş gıdalar, Kafeinli içecekler, Tatlılar, şekerler ve çikolatalar ve kırmızı etten uzak durun. </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">18 yaşından küçükler, hamileler, emzirenler ve kronik rahatsızlığı olan kişiler uygulamamalıdır. </span></li>
</ul>
<h2><b>3 GÜNLÜK KİRAZ DETOKSU TARİFİ </b></h2>
<h3>1.Gün</h3>
<b>Uyanınca: </b><span style="font-weight: 400;">1 yemek kaşığı doğal fermente elma sirkesi eklenmiş bir büyük bardak su </span>

<b>Geç kahvaltı: </b>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">2 adet haşlanmış yumurta </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">12 adet kiraz </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">2 tam ceviz </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">5-6 adet çiğ badem </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Mevsim yeşilliği, salatalık </span></li>
</ul>
<b>Ara Öğün: </b>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">10 adet kiraz </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">10 çiğ badem </span></li>
</ul>
<strong>Akşam Yemeği :</strong>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">6 yemek kaşığı zeytinyağlı sebze yemeği </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">2 yemek kaşığı yoğurt </span></li>
</ul>
<h3><b>2. Gün</b></h3>
<b>Uyanınca:</b><span style="font-weight: 400;"> 1 yemek kaşığı doğal fermente elma sirkesi eklenmiş bir büyük bardak su</span>

<b>Geç Kahvaltı: </b>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">1 bardak süt </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">2 yemek kaşığı yulaf </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">10 kiraz </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">1 tatlı kaşığı bal </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Toz tarçın </span></li>
</ul>
<b>Ara öğün:</b>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">2 yemek kaşığı yoğurt </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">10 kiraz </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">2 ceviz </span></li>
</ul>
<b>Akşam yemeği: </b>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">100 gram ızgara tavuk göğüs </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">1 kase yeşil salata </span></li>
</ul>
<h3><b>3. Gün </b></h3>
<b>Uyanınca: </b><span style="font-weight: 400;">1 yemek kaşığı doğal fermente elma sirkesi eklenmiş bir büyük bardak su </span>

<b>Geç Kahvaltı: </b>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">2 dilim süzme beyaz peynir </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">10 adet kiraz </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">10 çiğ badem </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Bol yeşillik </span></li>
</ul>
<b>Ara öğün:</b>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">1 fincan kiraz sapı çayı </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">10 kiraz </span></li>
</ul>
<b>Akşam Yemeği: </b>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">200 gram ızgara balık </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">1 kase yeşil salata</span></li>
</ul>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 29 Jun 2024 04:05:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Kiraz-detoksuyla-tatil-kilolarindan-kurtulun.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye Gazeteciler Cemiyeti kimi kınadı?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-gazeteciler-cemiyeti-kimi-kinadi-5863</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-gazeteciler-cemiyeti-kimi-kinadi-5863</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye Gazeteciler Cemiyeti kimi kınadı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu <a href="https://www.tgc.org.tr/18-slider/4513">açıklama</a> yaparak, "Son dönemde gazetecilerin isimlerini ve kurumlarını sayarak hedef gösteren ve tehdit eden siyasetçileri" kınadı.</strong></span>

<span style="font-weight: 400;">"Siyasetçilerin gazetecileri tehdit etmesi suçtur" denilen açıklamanın enteresan tarafı, böyle bir kınamaya gerek duyulmasının asıl nedeninin belirtilmemesiydi. Kimin “son dönemde” hangi gazetecileri tehdit ettiği yazılmamıştı, açıklamanın muhatabı yoktu! “Siyasetçiler” denilerek gazetecileri hedef gösterenler anonimleştirilmişti…</span>

<span style="font-weight: 400;">Halbuki o gün gazetecileri ve medya kuruluşlarını suçlayan, tehdit eden, hedef gösterenler MHP Genel Başkan Yardımcıları Feti Yıldız ile Semih Yalçın’dı. Feti Yıldız, Halk TV’deki “Kırmızı Çizgi” programında konuşan Gözde Şeker ve İbrahim Kahveci’yi “müfteri” olarak niteleyerek hedef göstermişti. Semih Yalçın da Halk TV, TV 100 ve Sözcü TV ile bu kanallarda programa çıkan gazeteciler Barış Yarkadaş, Bahar Feyzan, Ali Kemal Erdem, Osman Sert’i “MHP muarızı tipler” olarak adlandırarak ağır bir dille suçlamış, hakaretler yağdırmıştı Yalçın, Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi’yi de “canlı bomba” olarak niteleyerek “MHP muarızı tipler” dediği öbür gazetecilerle birlikte anmış, ona da bir kez daha hakaret etmişti.</span>

<span style="font-weight: 400;">Nitekim aynı gün CHP Sözcüsü Deniz Yücel, “Açıklamada isimleri geçen gazetecilerin saçlarının teline zarar gelirse bunu Semih Yalçın’dan biliriz” diye isim de vererek tepki gösterdi. Aynı şekilde Çağdaş Gazeteciler </span><a href="https://twitter.com/cgdgenelmerkez/status/1800861541966733502"><span style="font-weight: 400;">Derneği</span></a><span style="font-weight: 400;"> de MHP’nin adını anarak, tehdit diline karşı çıktı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Failin bu kadar aleni olmasına rağmen TGC’nin, açıklamada isim vermemesinin tek anlamı olabilir; kınamış gibi yapmak ama MHP’yi de kızdırmamak…</span>
<h2><strong>Yerlikaya’nın bipolar gafı</strong></h2>
<span style="font-weight: 400;">Medyamız, bipolar hastalarını saldırgan tipler olarak göstermek, onlara karşı toplumda olumsuz duygular beslenmesini teşvik etmek konusunda neredeyse ağız birliği etmiş durumda.</span>

<span style="font-weight: 400;">"Bipolar adam dehşet saçtı", "Tartıştığı kişiyi ‘Sen kafirsin’ diyerek öldüren zanlının bipolar rahatsızlığı ortaya çıktı", "</span><span style="font-weight: 400;">Bipolar hastası adam eşini öldürüp intihar etti", "Yaşlı adamı kalbinden bıçaklayan sanık hakkında şizofren ve bipolar iddiası" haberleri yağıyor medyada…</span>

<span style="font-weight: 400;">Posta da geçen hafta İstanbul’da Aslıhan Zengin adlı genci sokakta bıçaklayan kasklı saldırgan Murat H’nin yakalanmasını “Bipolar çıktı” </span><a href="https://www.posta.com.tr/gundem/posta-yazdi-saldirgan-yakalandi-bipolar-cikti-2722774"><span style="font-weight: 400;">manşetiyle</span></a><span style="font-weight: 400;"> duyurmuştu. Artı Gerçek, Habertürk, Milliyet, Karar, Korkusuz, Takvim, T24, 10Haber ve Yeni Asır’daki “Aile boyu vahşet” haberlerinde de eşini öldürüp intihar eden adamın “bipolar bozukluğu” olduğu yazıldı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Son olarak İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın, aracıyla köprü trafiğini durdurarak eylem yapan gencin “bipolar” olduğu </span><a href="https://twitter.com/AliYerlikaya/status/1801710819501126118"><span style="font-weight: 400;">açıklaması</span></a><span style="font-weight: 400;">, -daha doğrusu gafı- “Bipolar hastası ortalığı karıştırdı” haberlerine yol açtı. CNN Türk’teki “Ateş Çemberi”ne katılan gazeteciler de psikiyatrist kesilip, bu rahatsızlıkla ilgili ürkütücü yorumlar yaptılar. Halbuki eylemci genç, SMA hastalarına devletin yardım etmemesine tepki gösteriyordu; meselenin onun rahatsızlığıyla ilgisi yoktu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Kaldı ki, “Bipolar bozukluk”, tedavisi mümkün olan psikiyatrik bir rahatsızlık. Bipolar hastalarını, şiddet ile ilişkilendirmek, başkalarına zarar veren kişiler gibi göstermek de haksızlık.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bipolar hastalarını damgalamak ve şiddet eğilimli kişiler olarak göstermek yerine toplumu bipolar hakkında bilgilendirmeli, bipolar olanları da tedaviye yönlendirmeliyiz. Gerekli hallerde “bipolar” yazmak yerine “psikolojik rahatsızlık” demekle yetinilebilir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bipolar hastalarını damgalayarak yeni bir düşman yaratmayalım. Unutmayalım, ünlü ressam Van Gogh da bipolardı, oyuncu Catherine Zeta-Jones da. İkisi de kimseye zarar vermedi…</span>
<h2><strong>İspanyol gazetecinin de başı dikti</strong></h2>
<span style="font-weight: 400;">Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İspanya’daki basın toplantısında “Bir basın mensubunun kalkıp da teröristleri böyle savunmuş olması bizi ciddi manada üzmektedir. Başını sallama, başını sallama. Bak ben dimdik çalışmama devam ediyorum” diye çıkışmasını iktidar medyası -her zamanki gibi- övgüyle karşıladı:</span>

<span style="font-weight: 400;">"Küstah gazeteciye Erdoğan’dan ayar” (</span><a href="https://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/kustah-gazeteciye-erdogandan-ayar-dunya-israilin-simarikligini-izliyor-1046603"><span style="font-weight: 400;">Türkiye</span></a><span style="font-weight: 400;">), “Terör sevici gazeteciye ayar” (</span><a href="https://www.yeniakit.com.tr/foto-galeri/erdogandan-o-gazeteciye-basini-sallama-ben-sallamiyorum-86173/1"><span style="font-weight: 400;">Yeni Akit</span></a><span style="font-weight: 400;">) “Erdoğan’dan İspanyol gazeteciye tokat gibi cevap (</span><a href="https://www.youtube.com/watch?v=ntRVq4-74FI"><span style="font-weight: 400;">24 TV)</span></a><span style="font-weight: 400;">, “Başkan Erdoğan'dan İspanyol gazetecinin provokatif sorusuna tokat gibi cevap: Bana başını sallama” (</span><a href="https://www.sabah.com.tr/gundem/2024/06/13/baskan-erdogandan-ispanyon-gazetecinin-provokatif-sorusuna-tokat-gibi-cevap-bana-basini-sallama"><span style="font-weight: 400;">Sabah</span></a><span style="font-weight: 400;">)</span>

<span style="font-weight: 400;">Soruyu bile doğru yazmamış, “Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala hakkında” diye geçiştirmişlerdi. Aslında Demirtaş ve Kavala üzerinden “Türkiye’deki hukuk” sorgulanıyordu:</span>

<span style="font-weight: 400;">"İspanyol şirketler, AİHM’in HDP eski lideri Selahattin Demirtaş ve hayırsever Osman Kavala'nın serbest bırakılması yönündeki kararlarına uymayı reddeden Türkiye'nin hukuk güvenliğine nasıl güvenebilir?”</span>

<span style="font-weight: 400;">Üstelik de oradaki İspanyol gazetecilerin ortak sorusuydu; onlar adına El Pais muhabiri Carlos E. Cue seslendirmişti. Erdoğan o kızgınlıkla oradaki tüm İspanyol gazetecileri “terörist” olarak adlandırmış oluyordu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Nitekim El Pais, </span><a href="https://elpais.com/espana/2024-06-13/erdogan-acusa-a-la-prensa-espanola-de-defender-a-terroristas-por-preguntar-sobre-el-incumplimiento-de-varias-sentencias-del-tribunal-de-estrasburgo.html"><span style="font-weight: 400;">haberi</span></a><span style="font-weight: 400;"> “Erdoğan, İspanyol basınını Strasbourg Mahkemesi'nin kararlarına uyulmadığını sorduğu için ‘teröristleri savunmakla’ suçladı” başlığıyla yayımladı. Bizdeki haberlerin tersine “Başını sallama” azarlamasına hiç değinilmiyordu. Ama AİHM kararlarının uygulanmaması hakkında bilgilerle Türkiye’deki hukuk sisteminin “güvenilmez olduğu” vurgulanıyor; Erdoğan’a gazetecilik üzerinden yanıt verilmiş oluyordu.</span>

<span style="font-weight: 400;">İspanyol gazeteciler soru sorarak ve haberlerinde bu bilgileri vererek görevlerini yerine getirdiler; Erdoğan’ın tavrını ise ciddiye bile almadılar. Yanlış olan Türkiye’deki iktidar medyasının tutumu. Bir gazetecinin siyasetçiye soru sorması suç olarak gösterilemeyeceği gibi, gazeteci hangi soruyu sorarsa sorsun; bu, siyasetçiye onu azarlama hakkını vermez.</span>
<h2><strong>"Film gibi soygun" klişesi yetmez</strong></h2>
<span style="font-weight: 400;">Güvenlik görevlisiyle işbirliği yapan dört soyguncu, İstanbul Sarıyer’deki Memduh Paşa Yalısı'na gece girip dört kasadaki 130-150 milyon lira değerindeki dövizi çalmışlar! Bu haberi gören bir gazetecinin aklına gelmesi gereken ilk soru, bu kadar dövizin neden bankada değil de şirket merkezinde tutulduğu olmalıydı. Öyle ya kara para değilse banka daha güvenlidir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Fakat birçok yerde bu soru sorulmadan “Film gibi soygun” klişesiyle haber yapılıp geçildi olay. Sözcü’nün 11 Haziran’da “Memduh Paşa Yalısı’nda soygun” diye birinci sayfaya çıkardığı DHA kaynaklı haberde yalının sahibinin adı bile yoktu!</span>

<span style="font-weight: 400;">Türkiye gazetesinin İHA mahreçli “Yalıda film gibi soygun” haberinde de Sözcü’dekilere ilaveten sadece “işyeri sahibinin Ümit E.” olduğu bilgisi veriliyordu. Milliyet ve Karar’ın haberleri daha ayrıntılıydı, orada yalının NAB Holding’e ait olduğu yazılmıştı. Cumhuriyet’in küçücük haberinde bu bilgilerin hiçbiri yoktu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Soruların peşine düşüp soygunla ilgili dikkat çekici bilgiye ulaşan ise Takvim ve Sabah gazeteleriydi. Takvim, “Kasa de papel” manşetinde yalının sahibi İranlı inşaat şirketi NAB Holding’in, Reza Zarrab’ın eniştesi Behram Eromi’ye ait olduğunu yazıyordu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu bilgi, yalıda o kadar döviz olmasının nedeniyle ilgili önemli ipucuydu. Takvim’deki bu bilgiler, kardeş gazetesi Sabah’ta da aynen yer aldı. Reza Zarrab bilgisi Hürriyet’te de vardı ama başa çıkarılmamış haberin en sonuna konulmuştu. Hürriyet, ancak beş gün sonra Reza Zarrab unsurunu ayrı bir haber yaptı. Sözcü bir gün sonra internette dolaşan bilgileri de ekleyerek “Soyulan yalıda Zarrab’ın ablasının şirketi varmış” diyerek eksiği gidermeye çalıştı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Haberlerin, sıkı bir editoryal sorgulamadan geçirilmesi ve ortaya çıkan soruların peşine düşülüp yanıtlarının alınması şart. Yayımlanan haberde yanıtlanmamış soru kalmamalı. Ama hâlâ medyamız milyonlarca dövizin kaynağını sorgulamıyor.</span>
<h2><strong>Dondurma alamayan çocuk</strong></h2>
<span style="font-weight: 400;">Batman Sonsöz muhabirinin mikrofon tuttuğu 10 yaşındaki çocuk, “Bozuk ekonomi beni etkiliyor. Nasıl evleneceğim? Dondurma alacaktım, 20 lira” diye pahalılıktan yakınıyordu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu </span><a href="https://www.batmansonsoz.net/haber/ulke-gundemini-yine-sonsoz-belirledi-75709.html"><span style="font-weight: 400;">söyleşi</span></a><span style="font-weight: 400;">, sosyal medyanın ardından medyada da çok ilgi gördü; gazeteler, haber siteleri ile Now TV, Halk TV, Sözcü TV haber yaptı; Sözcü gazetesi manşetten yayımladı. Bereket çocuğun görüntüsü açıkça yayımlanırken adı ve soyadı hiç verilmedi. Ama yine de Batman’da, çevresinde, okulunda tanınmış olduğu muhakkak.</span>

<span style="font-weight: 400;">Unicef’in gazeteciler için hazırladığı “Çocuklar ile ilgili haber yapma </span><a href="https://www.unicef.org/belarus/en/guide-journalists-coverage-children"><span style="font-weight: 400;">rehberi</span></a><span style="font-weight: 400;">”nde çocuklarla söyleşilerde “çocuğu tehlikeye atmadığından veya olumsuz yansımadığından emin olmak” ve “çekim için çocuğun ve yasal temsilcisinin izninin alınması” gerektiği vurgulanıyor. Bunlar, “çocuğun yüksek yararı” gözetilerek düzenlenen kurallar…</span>

<span style="font-weight: 400;">Batman’daki çocukla söyleşide ise ne yasal temsilcisinden izin var ne de olumsuz yansıması gözetilmiş. İktidar ve destekçilerinin hoşuna gitmeyecek bu söyleşinin çocuğun yaşamına olumsuzlar getirmeyeceğini kimse garanti edemez. O yüzden böyle bir söyleşi yapılması yanlış. “Çocuğun yüksek yararı”, reyting ve çok okunma kaygısına kurban edilmemeliydi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Tek cümleyle:</span>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">   </span> <span style="font-weight: 400;">Hürriyet dışındaki iktidar medyası, Sinan Ateş cinayeti soruşturmasında bilirkişi raporunu dosyaya kazandıran” Başsavcı vekili Durdu Özer’in tenzili rütbe ile bölge idare mahkemesine düz savcı olarak atanmasını haber yapmadı</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">   </span> <span style="font-weight: 400;">Sabah, 3 bin liralık bayram ikramiyesi ödemelerini sanki her emekliye o kadar para veriliyormuş gibi “42 milyar lira hesaplara yatıyor” başlığıyla haber yaptı.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">   </span> <span style="font-weight: 400;">Onca okul dururken Sabah, patronunun adını taşıyan Hasan Kalyoncu Üniversitesi’ndeki mezuniyet töreninin, Hürriyet de sahibinin yaptırdığı Demirören Mesleki ve T. A, Lisesi’ndeki karne dağıtımının haberini yayımladı.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">   </span> <span style="font-weight: 400;">“MİT yerleşkesine saldırı” davasında gizlilik kararı olmamasına rağmen mahkeme başkanı, gazeteci Müyesser Yıldız’dan “sanıkların beyanlarını birebir </span><a href="https://muyesseryildiz.com/2024/06/13/mahkeme-baskani-demirden-korkan-trene-binmez/"><span style="font-weight: 400;">yazmaması</span></a><span style="font-weight: 400;">”nı istedi.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">   </span> <span style="font-weight: 400;">BirGün muhabiri İsmail Arı hakkında, Menzil Tarikatı’nın ticari ilişkilerini ve kamudaki örgütlenmesini anlattığı “Menzil’in Kasası” adlı kitabı nedeniyle soruşturma başlatıldı.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">   </span> <span style="font-weight: 400;">Yeni Şafak, kaynağı belirsiz “Kandil Diyarbakır’a kayyum atamış” haberine karşı DEM Partisi’nin açıklamasını yayımlamadı; yanıt hakkı da vermedi.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">   </span> <span style="font-weight: 400;">Cumhuriyet, Ahmet Mahmut Ünlü adlı kişiyi bilgi kaynağı kabul ederek “Cübbeli Ahmet’ten ‘siyasi’ kulis: ‘CHP’ye bakanlık verilebilir” başlığıyla </span><a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/cubbeli-ahmetten-siyasi-kulis-chpye-bakanlik-verilebilir-2216495"><span style="font-weight: 400;">haber</span></a><span style="font-weight: 400;"> yaptı.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">   </span> <span style="font-weight: 400;">Akşam ve Türkiye, “850 Km. uzaktan kuduz taşıdı” haberinde Ş. Urfa’daki köpeklerle ilgisi olmayan vahşi köpek fotoğrafını arşivden olduğunu belirtmeden kullandı.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">   </span> <span style="font-weight: 400;">Takvim, manken Deniz Akkaya’nın, devlet koruması altındaki küçük kızının fotoğrafını yüzü açık yayımlayarak mahremiyetini ihlal etti.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">   </span> <span style="font-weight: 400;">Takvim, İngiliz doktor Michael Mosley’nin Yunanistan’ın Simi adasında ölümü haberine “İnkilliz doktor” başlığını koyarak ölümle alay etti.</span></li>
</ul>

<hr />

<em>Bu yazı, yazarın izni ile <a href="https://farukbildirici.com/" target="_blank" rel="noopener">www.farukbildirici.com</a>'dan alınmıştır.</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Jun 2024 09:46:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Turkiye-Gazeteciler-Cemiyeti-kimi-kinadi-.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>10 Ekim katliamı davası: Turnusol Kâğıdı</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/10-ekim-katliami-davasi-turnusol-kagidi-5854</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/10-ekim-katliami-davasi-turnusol-kagidi-5854</guid>
                <description><![CDATA[10 Ekim katliamı davası: Turnusol Kâğıdı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Önümüzdeki hafta mahkeme kararını açıklayacak. Sürpriz olma ihtimali yok. Karar verilmiş. Türkiye siyasetinin ve yargısının turnusol kağıdı. Dokuz yıldır müdahillerin kovuşturmanın genişletilmesi, araştırmanın derinleştirilmesi talebinin neredeyse hiçbiri mahkemece kabul görmedi. Üç kez sil baştan oluşturulan mahkeme heyetinin mağdurlara ilişkin yaklaşımında hiçbir biçimde değişiklik olmaması bir tesadüf olamaz.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 10 Ekim Ankara Gar Katliamı davasının, Türkiye tarihinin siyasal ve yargısal bakımdan önemli özellikleri var.&nbsp; Mitingi, ev sahipliğini Türkiye’nin en yaygın ve köklü dört sivil toplum örgütü olan <strong>DİSK, KESK, TMMOB </strong>ve<strong> TTB </strong>yapmıştı. 2013- 2015 Çözüm Süreci taraflarca bitireli daha birkaç ay olduğu için “<strong>Emek, Barış ve Demokrasi</strong>” başlıklı çağrıya ülkenin dört bir yanından bütün muhalefet çevreleri destek vermek amacıyla ülkenin başkentine akın etmişlerdi. Barışta ısrar etmek için yola çıkmışlardı. Bunun ne derece kıymetli olduğu, bugün daha fazla fark edilmiş olmalı.&nbsp; İnsanları harekete geçiren iki şey olmuştu. Çözüm Süreci’nde ölümlerin durmasının kıymetinin idraki ve cihatçı IŞİD’in ülkemizde ve bölge ülkelerinde her gün yaptığı katliamların dehşeti.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşa, çatışmaya ve katliamlara karşı onurlu yaşam ve barış için tarihi Ankara Garı önünde halaya, horana duranlar, kortej oluşturmaya çalışanlar peş peşe patlayan iki bombayla dört bir yana savuruldular.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">104 ölü ve 500 üzerinde yaralı. Büyük karmaşa ve panikle bütün ülke sarsıldı. Ankara hastaneleri doldu taştı, insanlar günlerce yakınlarına, yararlılara ve ölülerine ulaşmakta zorluk çekti. 30’dan fazla yaralının hala tedavisi sürüyor.&nbsp; Ülkenin 81 ilinin 49’unda cenazeler kaldırıldı. Her 10 Ekim’de mezar başlarında ve farklı yerlerde anmalar yapılıyor. Katliam, Türkiye'nin siyasi, sosyal ve kültürel yapısında derin yaralar açtı. Barışa her gün biraz daha uzak düştük. Yaramız kanamaya, derinleşmeye devam ediyor. Ülkede 10 Ekim kabusu sürüyor.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cihatçı IŞİD örgütü saldırıyı hemen üstlendi. Katliamı yapanların Gaziantep’ten özel araçla geldikleri, keşif araştırma yaptıkları açığa çıktı 2023 Mayıs seçimlerinden sonra İçişleri Bakanı koltuğuna oturan ve her gün yeni bir çete, örgüt operasyonuyla yurttaşlara günaydın diyen <strong>Ali Yerlikaya</strong> o dönem Gaziantep valisiydi. IŞİD saldırılarının ve örgütlenmesinin en aktif ve yoğun olduğu dönemde.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu “konuşursam yer yerinden oynar” diye konuştu. Partiden tasfiye edildi, Gelecek Partisi’ni kurdu ama hala suskunluğunu koruyor. Kamu görevlilerin ve yetkililerin hakikati açıklamaktan, gerçek suçlular yargılanmadan kamusal adalet ve geçmişle yüzleşme nasıl sağlanacak, ilk taşı kim atacak?&nbsp;&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KONUŞUN DA YER YERİNDEN OYNASIN</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dönemin AK Parti Genel Başkanı ve Başbakanı Ahmet Davutoğlu “<strong>konuşursam yer yerinden oynar</strong>” diye konuştu. Partiden tasfiye edildi, Gelecek Partisi’ni kurdu ama hala suskunluğunu koruyor. Kamu görevlilerin ve yetkililerin hakikati açıklamaktan, gerçek suçlular yargılanmadan kamusal adalet ve geçmişle yüzleşme nasıl sağlanacak, ilk taşı kim atacak?&nbsp; Konuş da suç bataklığına dönüşmüş köhnemiş sistemin yapı tuğlası çöksün.&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun gibi birçok tutumları nedeniyle <strong>Davutoğlu</strong>’nun AK Parti muhalifliği seçmen tarafından ciddiye alınmıyor. Davutoğlu, başbakanlık döneminin, Türkiye’nin bugünlere sürüklenmesinin kapısını aralandığı gerçeğinin idraki ile davranmıyor. Bu ülkeye ve insanlarına nasıl bir kötülük yaptığının farkında dahi hala değil. Bu nedenle muhalifliğini bir kenara bırakmak gerek.&nbsp;&nbsp; <strong>Mitingin güvenliğinden devlet sorumlu olduğu için, öncelikli şüphelilerin kamu görevlileri olması doğaldır. Bunları korumak, kamunun gizli emellerle ortaklığı anlamına gelir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Katliamda ölenlerin yakınlarının, mitingi düzenleyen ve katılan kurumların temsilcileri, katliamdan hemen sonra 2016 yılında <strong>10 Ekim</strong> <strong>Barış ve Dayanışma Derneği</strong>ni kurdular. Amaçları suçluların yargılanması ve adaletin sağlanması. Katliamın unutulmamasını sağlamak ve IŞİD katliamında ölenlerin anısına Ankara Tren Gar’ında Anıt yapılmasını sağlamak.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Yasal mitingde gerçekleştirilen hatta dava dosyasında ismi geçen çok sayıda kamu görevlisinden hiçbirinin hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmaması ve gözaltına alınan, tutuklanan IŞİD’linin kısa sürede serbest bırakılması geleneksel cezasızlık politikasının bir sonucudur. İnsanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında hazırlanması ve yargılanması gerekenlerin TCK 309. maddesi kapsamında Anayasal düzene aykırılık suçu kapsamında değerlendirilmesinin başka bir anlamı yoktur.&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İNSANLIĞA KARŞI İŞLENEN SUÇU ÖRTMEK</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dönemin Ankara valisi derneğin kapatılması için dava açtı ve <strong>10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği </strong>kapatıldı. Kısa bir süre sonra aileler tarafında <strong>10 Ekim Barış Derneği </strong>kuruldu.&nbsp; 10 Ekim Gar Katliamı davası, Kasım 2016’da Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. IŞİD adlı örgütün saldırısında hayatını kaybeden 104 kişinin yakını, emek ve meslek örgütleri ve yanı sıra hak ve hukuk örgütleri müdahil oldular. En son iki gün önceki duruşmada Türkiye Barolar Birliği’ Başkanı <strong>Erinç Sağkan</strong>’ın müdahillik talebi kabul edildi.&nbsp; Önümüzdeki hafta mahkeme kararını açıklayacak. Sürpriz olma ihtimali yok. Karar verilmiş. Türkiye siyasetinin ve yargısının turnusol kağıdı.&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dokuz yıldır müdahillerin kovuşturmanın genişletilmesi, araştırmanın derinleştirilmesi talebinin neredeyse hiçbiri mahkemece kabul görmedi. Üç kez sil baştan oluşturulan mahkeme heyetinin mağdurlara ilişkin yaklaşımında hiçbir biçimde değişiklik olmaması bir tesadüf olamaz.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasal mitingde gerçekleştirilen hatta dava dosyasında ismi geçen çok sayıda kamu görevlisinden hiçbirinin hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmaması ve gözaltına alınan, tutuklanan IŞİD’linin kısa sürede serbest bırakılması geleneksel cezasızlık politikasının bir sonucudur.&nbsp; Keza firari 16 IŞİD’liden bugüne kadar hiçbirinin yakalanmamış olması aynı yaklaşımın bir sonucudur. İnsanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında hazırlanması ve yargılanması gerekenlerin TCK 309. maddesi kapsamında Anayasal düzene aykırılık suçu kapsamında değerlendirilmesinin veya savcının mütalaa vermesinin, yakalanmayan 16 cihatçı IŞİD’linin affedilmesinden başka bir anlamı yoktur.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kamu görevlilerinin sorgulanmadığı, katliamcı IŞİD’lilerin korunduğu, mağdurların davacıların taleplerinin dikkate alınmadığı bir yargılama süreci; yargılama değil, oyalama, katliamın üstünü örtme girişimidir, yeni katliamlara davetiye çıkarmaktır.&nbsp;</strong> Yerel mahkemenin, yasal mitingde yaralanan ve ölenlerin yakınlarına verdiği simgesel tazminatın üst derece yargı tarafından kamunun kabahati, eksikliği yoktur olamaz gibi absürt, hukuk dışı gerekçeyle uygun görülmemesi, cezasızlık politikasının bir uzantısıdır.&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece Türkiye ölüler mezarlığı olmanın ötesine geçerek, tam anlamıyla yargı/cezasızlık mezarlığına dönmüş olacak. Ülkenin yükü her gün ağırlaşıyor. Barış her gün daha da zorlaşıyor. Derin “imkânsızlık denizinde” kulaç atılıyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Jun 2024 04:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/10-Ekim.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı narsizm </title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/saglikli-narsizm-5853</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/saglikli-narsizm-5853</guid>
                <description><![CDATA[Sağlıklı narsizm ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Hayatın zorlukları ve bitmeyen talepleri karşısında duygusal ve zihinsel sağlamlığa sahip olabilmek için bir tutam sağlıklı narsizme sahip olmak aslında hiç de fena olmaz diyebiliriz. Sağlıklı narsizm, kişiyi kibirden uzak tutarak, başkalarının duygularına ve ihtiyaçlarına duyarlı kılar.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Psikoloji camiasının belki de son 5-10 yıldır en popüler konularından birisi olan, birçok kişinin partnerini, annesini, babasını, arkadaşını öyle olmakla suçladığı kavram “narsizm”, aslında her zaman bir öcü gibi görülmek zorunda değil. Çünkü narsizm de, diğer pek çok şey gibi aslında kendi içinde bir spektrum gösterir. Dolayısıyla bunun boyutu ve yoğunluğu, kişiyi pek tabii sağlıklı bir yerlerde de tutabilir.</span>
<blockquote><em><b>Sağlıklı narsizm, çocukların kendilerini sevmelerine ve kabul etmelerine yardımcı olur, bu da onların genel duygusal sağlamlığına katkıda bulunur. Burada kritik olan nokta, çocuğa bu duyguyu kazandırmaya çalışırken aşırıya kaçmamak, gerçekliğe mutlaka temas etmeye devam etmek, çocuğu güçlendirirken başkalarını (örneğin başka çocukları) aşağılamamak ve devamlı rekabete sokmamaktır.</b></em></blockquote>
<h2><b>SAĞLIKLI ÇOCUK NARSİZMİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Neredeyse her çocuk dünyaya, karşılanması ve regüle edilmesi pek de kolay olmayan duygularla gelir. Dürtüseldir, öfkelidir, sabırsızdır, talepkardır, zaman zaman kural tanımaz olabilir, zaman zaman incitici davranabilir. Çocuklar için zihinlerindeki egosantrik (ben merkezi) dünya, kendilerini ön plana koydukları, duygusal ihtiyaçlarını (korunma, destek, oyun, eşlik, sevgi, kabul...) karşılamaya çalıştıkları, duygularını regüle edebilmek için etraflarını kendilerini rahatabilecekleri unsurlarla donattıkları bir oyun alanına dönüşür. </span>

<span style="font-weight: 400;">Çocuklar, kendi yeteneklerine ve değerlerine inanarak büyüdüklerinde özgüven geliştirirler. Bu, onların yeni şeyler denemeye, hata yapmaktan korkmamaya ve zorluklarla başa çıkmaya istekli olmalarını sağlar. Sağlıklı narsizm, çocukların kendilerini sevmelerine ve kabul etmelerine yardımcı olur, bu da onların genel duygusal sağlamlığına katkıda bulunur. Burada kritik olan nokta, çocuğa bu duyguyu kazandırmaya çalışırken aşırıya kaçmamak, gerçekliğe mutlaka temas etmeye devam etmek, çocuğu güçlendirirken başkalarını (örneğin başka çocukları) aşağılamamak ve devamlı rekabete sokmamaktır. Böylelikle çocuk, kendi değerini anlarken ve dünyayı kendi potansiyelini rahatça ortaya koyabileceği bir yer olarak algılamaya başlarken, bunu yapmanın yönteminin başkasının üzerine basıp geçmek ya da başkasını değersizleştirmek olmadığını daha iyi idrak edecektir.</span>
<blockquote><em><b>Sağlıklı yetişkin narsizmine sahip kişiler, başkaları tarafından çekici, lider, karizmatik, onay arayıcı, azimli, gerçekçi kaygıları olan, kendinden hoşnut, empati yapabilen(sağlıksız narsizmden en önemli farklardan birisi budur), sınırları konusunda net davranabilen, kendisinden memnun biri olarak tanımlanabilir.</b></em></blockquote>
<h2><b>SAĞLIKLI YETİŞKİN NARSİZMİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Sağlıklı yetişkin narsizmi, kişinin özsaygı, özgüven ve özdeğer gibi olumlu özelliklere sahip olmasını ifade eder. Bu, kişinin kendini sevmesi ve kabul etmesi anlamına gelir, ancak bu sevgi ve kabul, başkalarını küçümsemeyi veya başkalarının haklarını ihlal etmeyi içermez. Sağlıklı narsizm, bireyin kendine dair olumlu bir algı geliştirmesi ve bu algıyı dengeli ve empatik bir şekilde başkalarına yansıtmasıdır. Sağlıklı yetişkin narsizmine sahip kişiler, başkaları tarafından çekici, lider, karizmatik, onay arayıcı, azimli, gerçekçi kaygıları olan, kendinden hoşnut, empati yapabilen (sağlıksız narsizmden en önemli farklardan birisi budur), sınırları konusunda net davranabilen, kendisinden memnun biri olarak tanımlanabilir. Bu kişiler kendilerini olduğu gibi başkalarını da gerçeklikle çekinmeden yüzleştirebilirler. Bunu yaparken de kimi zaman zorlayıcı bir tutuma bürünebilirler. Ancak amaçları, ötekini kırıp dökmek değil; ona dünyayla tıpkı tepkisinin kurduğu gibi daha gerçekçi bir temas kurmasını salık vermektir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Hayatın zorlukları ve bitmeyen talepleri karşısında duygusal ve zihinsel sağlamlığa sahip olabilmek için bir tutam sağlıklı narsizme sahip olmak aslında hiç de fena olmaz diyebiliriz. Kişi kendisini tanıdıkça, incinebilirliğini reddetmeden hayata atılabilecek kaynaklara sahip olduğunu fark ettikçe, bir işe atılırken defalarca düşünmek yerine, o işi yapabileceğine, üstesinden gelebileceğine dair gerçekçi bir bakış geliştirdikçe hem kendisiyle hem de dünyayla daha iyi bir ilişki kuracaktır. Sağlıklı narsizm, kişiyi kibirden uzak tutarak, başkalarının duygularına ve ihtiyaçlarına duyarlı kılar. </span>

<span style="font-weight: 400;">Yani bu kişiler, kendi ışıklarına güvenirler, ancak parıldamak için başkalarının ışığını söndürmezler. Belki de onları, patolojik narsizmden ayıran en önemli noktalardan birisi de budur.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Jun 2024 04:30:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Saglikli-Narsizm.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dönüm noktası bir ziyaret </title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/donum-noktasi-bir-ziyaret-5829</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/donum-noktasi-bir-ziyaret-5829</guid>
                <description><![CDATA[Dönüm noktası bir ziyaret ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Dış politika tutumuna dair verdiği net ipuçları bakımından da önemli bir dönüm noktası İmamoğlu’nun Almanya ziyareti… Türkiye dışındaki T.C. kökenleri üzerinde etkisi ve dünyadaki siyasetçiler tarafından nasıl karşılanmaya başladığı bakımında da verdiği işaretlerden ötürü de tabii.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Belki kendisi bile farkında değildir ama Almanya ziyareti, Ekrem İmamoğlu’nun siyasi tarihinde bir dönüm noktası oldu. İmamoğlu, henüz Almanya’ya yola çıkmışken, Yeni Arayış’taki <a href="https://yeniarayis.com/sezinoney/almanya-turkiye-iliskilerini-yerelden-kurtarmak/">"İmamoğlu’nun Almanya ziyareti: İki ülke ilişkilerini yerelden kurtarmak mümkün mü?"</a> başlıklı yazıda şöyle yazmıştık:</span>

<span style="font-weight: 400;">"</span><span style="font-weight: 400;">İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Almanya ziyareti, tam da iki ülke ilişkilerinin "kayıp geleceğin meçhulüne" sürüklendiği bir dönemde gerçekleşiyor. Yerel yönetimler üzerinden kurulacak sosyal ve ekonomik bağlar, oluşturulacak projeler, Türkiye ve Almanya’nın ulusal çapta tıkanmış ilişkilerine alternatif oluşturabilir. Üstelik de, sadece İstanbul özelinde değil; Ekrem İmamoğlu’nun Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı da olduğu göz önüne alınırsa, Türkiye genelindeki yerel yönetimlerle Almanya’dakiler "kayıp dönemi", kazanç dönemine çevirebilirler."</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu ziyaret, gerçekten de dış politikada alternatif bir yol açan nitelikte oldu. İmamoğlu’nun kendisi için de bir dönüm noktası çünkü, Türkiye’de kamuoyunun liderlere bakarken sorguladıkları en önemli kriterlerden birinden tam puan alacak, açıkçası gerçekten de başarılı örnek vermiş oldu. Araştırmalarda, odak gruplarında “liderlik” konusundaki görüşlerine başvurduklarımız, kamuoyunu temsil eden örneklemdekilerin dönüp dönüp tekrar ettiği, destekleyecekleri liderde aradıkları başlıca özelliklerden biri; "Bizi, dünyada nasıl temsil eder?".</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu sorunun yanıtını İmamoğlu, Almanya’dan güçlü biçimde vermiş oldu: değil, muhalefetten ve yerel yönetimlerden bir isim olarak, hükümetten bir ismin programının olabileceğinin ötesinde yüklü ve üst düzey temaslar kurdu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Hem, Yeşiller’den Dışişleri Bakanı Annelena Baerbock, Liberaller’den Maliye Bakanı Christian Lindner ve Sosyal Demokratlar’dan </span><span style="font-weight: 400;">Ekonomik İşbirliği ve Kalkınmadan Sorumlu Devlet Bakanı Niels Annen ile, federal düzeyde olabilecek en üst düzey seviyede görüşmeler gerçekleştirdi İmamoğlu…</span>

<span style="font-weight: 400;">Hem de, eyalet düzeyinde yüksek profilli temaslarda bulundu. Öncelikle, İstanbul’un "kardeş şehirlerinden", başkent ve ülkenin en büyük kenti Berlin’in Hıristiyan Demokrat Parti’den Belediye Başkanı Kai Wegner ile son derece sıcak geçen bir buluşma gerçekleştirdi. Yine yerel yöneticilerle temasları arasında, Köln’ün bağımsız Belediye Başkanı </span><span style="font-weight: 400;">Henriette Reker ve</span> <span style="font-weight: 400;">Düsseldorf’un Hıristiyan Demokrat Partili Belediye Başkanı Dr. Stephen Keller ile görüşmeler de yer aldı.</span>
<blockquote><em><b>Türkiye’nin siyasetçilerine, hak ve özgürlükler konularının gündeme getirilmediği bir noktada; İmamoğlu’na tam da bu alanda "ortak" muamelesi yapılması elbette çok önemli…</b></em></blockquote>
<h2><b>Hak ve özgürlükler üzerinden kurulan köprüler</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Yerel siyasetin güçlü bu isimleri arasından Reker, insan hakları alanındaki ödün vermez duruşuyla bilinen bir avukat. Reker, 2015 göç krizi döneminde mültecilere yönelik tavizsiz destek çıkan tavırları öfkelendiğini söyleyen bir Alman’ın da bıçaklı saldırısına uğramış; yoğun bakımdayken Köln Belediye Başkanlığı’na Hıristiyan Demokratlar, Sosyal Demokratlar ve Yeşiller’in desteğiyle seçilmişti. Reker, İmamoğlu’na, "Dünyaya örnek, hoşgörü dolu yerel yönetim adımlarınızı görüyor ve bu güçlü, barış dolu adımlarınızı birlikte dünyaya örnek seviyeye taşıyacağımıza olan inancım tamdır" diyerek, hak ve özgürlükler üzerinden "muhabbet" gösterdi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Benzer biçimde, "hak ve özgürlükler" vurgusu yapan bir diğer isim de Berlin Belediye Başkanı Wegner idi. Wegner, İmamoğlu’na şöyle dedi: </span><span style="font-weight: 400;">“Berlin özgürlük v demokrasiyi temsil ediyor, İstanbul da özgürlük ve demokrasiyi temsil ediyor. İstanbul Belediye Başkanı olarak sizi burada ağırlamaktan büyük memnuniyet duyuyorum." Herhalde, İmamoğlu değil de, "diğer isim" seçilmiş olsa, Wegner de "İstanbul’un hak ve özgürlükleri temsil ettiğinden" dem vuruyor olmayacaktı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Kaldı ki, artık "kayıp vaka" gözüyle bakılan Türkiye’nin siyasetçilerine, hak ve özgürlükler konularının gündeme getirilmediği bir noktada; İmamoğlu’na tam da bu alanda "ortak" muamelesi yapılması elbette çok önemli…</span>

<span style="font-weight: 400;">Ancak, İmamoğlu’nun Almanya’nın federal ve eyalet siyasetçilerinden gördüğü saygının (ve hatta dostluğun) tek sebebi, karşılarında kendilerine denk ve benzer çizgide bir "lider" ile karşılaşmak değil sadece.</span>

<span style="font-weight: 400;">İmamoğlu’nun tabandaki karşılığının ve "pozitif siyaset" etkisinin de farkındalar.</span>

<span style="font-weight: 400;">Almanya, Türkiye ile Avrupa’nın ilişkilerinde de sembolik öneme sahip bir ülke olarak, “Avrupa’dan Türkiye’ye” mesaj vermek için en kritik nokta. Bir de tabii, Ekrem İmamoğlu’nun en büyük yeteneklerinden biri olan “sokak diplomasisini” Almanya’da da konuşturması, Türkiye’ye gidecek mesajlarda etkili.</span>
<blockquote>
<p style="text-align: left;"><b>"Hiçbirimizin kabullenmeyeceği, dünyanın neresinde olursa olsun kabullenmeyeceğimiz bir olay. Kaldı ki Türk-Alman ilişkileri, çok daha farklı bir boyutta 60 seneleri aşan çok hassas bir diyalog, çok emek verilmiş bir geçmiş var. Sadece bir umut ve bir göç değil, aynı zamanda bir emek var ve karşılıklı bir diyalog var".</b></p>
</blockquote>
<span style="font-weight: 400;">İmamoğlu, Köln’de kentin Türk mahallesi Keup Strasse’yi gezdi; burada da büyük ilgi gördü. Yaşını almış bir "gurbetçi" kadının, "Gerçekten burada mısın?" diyerek neredeyse gözyaşları içinde bir sevinçle İmamoğlu’na sarılması, yakınlarını arayıp cep telefonları üzerinden İmamoğlu ile konuşturanların samimi ilgisinden bahsediyorum.</span>

<span style="font-weight: 400;">"Pozitif siyasete" gelince; Neo-Nazi örgüt NSU’nun, 2004’te bombalı saldırısına uğrayan Özcan ve Hasan Yıldırım kardeşlerin berber dükkanına da gitti İmamoğlu. Yıldırım kardeşler, önyargılı yaklaşımlarla, terör saldırısının faili kendileriymiş gibi muamele görmüşler ve yedi yıl süren hukuk mücadeleleri sonucu adalet yerini bulabilmişti. İmamoğlu, Yıldırım’lara kendi amcalarından ikisinin de 1963’te Almanya’ya gurbetçi gittiğini dile getirirken, şöyle diyordu: “Hiçbirimizin kabullenmeyeceği, dünyanın neresinde olursa olsun kabullenmeyeceğimiz bir olay. Kaldı ki Türk-Alman ilişkileri, çok daha farklı bir boyutta 60 seneleri aşan çok hassas bir diyalog, çok emek verilmiş bir geçmiş var. Sadece bir umut ve bir göç değil, aynı zamanda bir emek var ve karşılıklı bir diyalog var”</span><b>.</b>

<span style="font-weight: 400;">Adaletsizlikler, yanlışlara, olumsuzluklara rağmen olumluya, iyiye "yapıcı" bir tonla dikkat çekilmesi; değil Almanya-Türkiye arasında, Türkiye’nin kendi içinde ve dışında, kendi insanları arasında da yitmiş gitmiş bir durum.</span>

<span style="font-weight: 400;">Dış politika tutumuna dair verdiği net ipuçları bakımından da önemli bir dönüm noktası İmamoğlu’nun Almanya ziyareti…Türkiye dışındaki T.C. kökenleri üzerinde etkisi ve dünyadaki siyasetçiler tarafından nasıl karşılanmaya başladığı bakımında da verdiği işaretlerden ötürü de tabii.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 27 Jun 2024 04:40:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Donum-noktasi-bir-ziyaret-.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>​​Medya, yeni medya ve ifade özgürlüğü</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/medya-yeni-medya-ve-ifade-ozgurlugu-5811</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/medya-yeni-medya-ve-ifade-ozgurlugu-5811</guid>
                <description><![CDATA[​​Medya, yeni medya ve ifade özgürlüğü]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknolojik gelişmelerin günümüzde ulaştığı seviye, yeni medya biçimlerinin ortaya çıkıp yaygınlaşmasına, içerik üreticilerinin profesyonellerden, sıradan bireylere oldukça geniş bir spektruma yayılmasına, tek yönlü iletişimden, anında geri bildirim alınan iletişim biçimlerine geçilmesine sebep olmasına rağmen, serbest piyasa ekonomisi yasaları görece aynı kaldığından, günümüzde de durum bundan çok farklı değildir.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Medyanın, bir başka deyişle kitle iletişim araçlarının toplumsal alandaki işlevlerini analiz etmek için, ortaya çıktığı tarihsel, siyasal ve ekonomik koşulları incelemek gerekir. Bu nedenle, ‘<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/medya-ve-temsili-demokrasi-5227" rel="noopener" target="_blank"><span style="color:#2980b9">Medya ve Temsili Demokrasi</span></a><span style="color:#2980b9">’</span> başlıklı önceki yazımda, medyanın liberal demokratik sistemin olmazsa olmaz koşulu olarak işlev görmesi ve liberal serbest piyasa ekonomisin getirdikleriyle bu işlev arasındaki çelişkiden bahsetmiştim. Serbest piyasa ekonomisinin en temel özelliği olan, sermayenin girişim serbestisi tekellere yol açtığı için medyanın bilgilendirme işlevi beklendiği gibi gerçekleşememektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teoride, liberal demokratik sistemde, medya kuruluşlarından beklenen, yönetilenlerin, yönetenlerin icraatları hakkında bilgi sahibi olmalarını, böylece denetlenebilmelerine katkısı olması ve toplumsal çıkar odaklarının her birinin taleplerinin ifade edildiği bir alan sunması iken, kendi ekonomik ve siyasal çıkarları nedeniyle bu işlevleri yerine getirememektedir. Bunun nedeni, kendilerinin de ekonomik değer yaratmak zorunda olan birer ekonomik kuruluş olmalarıdır. Teknolojik gelişmelerin günümüzde ulaştığı seviye, yeni medya biçimlerinin ortaya çıkıp yaygınlaşmasına, içerik üreticilerinin profesyonellerden, sıradan bireylere oldukça geniş bir spektruma yayılmasına, tek yönlü iletişimden, anında geri bildirim alınan iletişim biçimlerine geçilmesine sebep olmasına rağmen, serbest piyasa ekonomisi yasaları görece aynı kaldığından, günümüzde de durum bundan çok farklı değildir. Son 20 yılda internetin yaygınlaşması, görsel ve yazılı basının internete de taşınıyor olması, internette sayısı gittikçe artan haber ve/veya bilgi sitelerinin varlığı, kalabalık insan kitlesine hitap eden iletişim mecralarının, demokrasilerde bilgi yayma işlevlerine dair kavramsallaştırmayı henüz oyundışında bırakmamıştır. Aksine her geçen gün daha çok insan, yaşadığı dünyaya ve topluma dair bilgiyi internetten edinmektedir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>İçerik üretimi ve yayılması, yeni medya aracılığıyla, kurumsallaşmış medya kuruluşları ve medya profesyonelleriyle sınırlı olmaktan çıkmış olmakla birlikte, demokratik hakların genişlemesi anlamında yeterli görünmemektedir. Her internet kullanıcısının, toplumsal bireysel konularda eleştiri, talep ve düşüncelerini kolayca dile getirmesi için belki teknolojik imkanlar mevcuttur ancak, bu eleştiri, düşünce ve taleplerin politik kararlara etki etmesi bu imkanlara rağmen hala kolay değildir.&nbsp;&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TEKNOLOJİK İMKANLAR MEVCUT AMA…</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilgiyi yayma, toplum kesimlerinin kendi düşünce ve taleplerini iletebilmeleri, parlamentoda yer bulamasa da azınlık haklarının hak ve taleplerinin ifade edilmesi anlamında yeni medyada büyük önem arz etmektedir. Bireylerin kitle iletişimi olarak adlandırabileceğimiz sosyal medya mecraları da talep ve düşüncelerin ifade bulabileceği bir platform sunuyor gözükmektedir. İdeal bir demokraside toplum kesimlerinin, ülkedeki tüm kimliklerin kendilerini, taleplerini ve iktidara eleştirilerini ifade edebilmeleri elzemdir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa, reeldeki durum biraz bundan farklıdır. Bireysel taleplerin birleşerek adeta bir kamuoyu baskısı yaratması kimi zaman olabilmektedir. Lakin, yönetilenin de güncel siyasi karar mekanizmalarında oy vermek dışında bir varlık gösterebilmesi, karar alma süreçlerine katılım sağlayabilmesi için bireysel çabaları yetersiz kalabilmektedir. Bireysel çabaların politik anlamda sürece dahil olması ve karar alma mekanizmalarına katılması, benzer talepleri olanlarla birlikte hareket edebilmelerine bağlıdır. Bunun için, yeni medyanın sunduğu olanaklar, sosyal medya da dahil olmak üzere, kamusal alanda ifade bulan ve yer tutan çıkar gruplarıyla birlikte hareket edildiğinde daha anlamlı olacaktır. Burada çıkar grupları derken ifade edilmek istenen, ekonomik çıkarları için bir araya gelen gruplar değil, demokratik, sivil hak ve taleplerini ifade etmek için oluşturulan sivil toplum örgütleridir. Sosyal medya hesapları aracılığıyla bireylerin ürettiği içerikler, sistematik içerik üreten hesaplar ve siteleri kadar görünürlük sağlayamayabileceği gibi, benzer talepleri politik kararlara katılma yönünde mobilize edemeyebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak, içerik üretimi ve yayılması, yeni medya aracılığıyla, kurumsallaşmış medya kuruluşları ve medya profesyonelleriyle sınırlı olmaktan çıkmış olmakla birlikte, demokratik hakların genişlemesi anlamında yeterli görünmemektedir. Her internet kullanıcısının, toplumsal bireysel konularda eleştiri, talep ve düşüncelerini kolayca dile getirmesi için belki teknolojik imkanlar mevcuttur ancak, bu eleştiri, düşünce ve taleplerin politik kararlara etki etmesi bu imkanlara rağmen hala kolay değildir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 26 Jun 2024 04:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/​​Medya-yeni-medya-ve-ifade-ozgurlugu.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupa’daki siyasetten dersler çıkarmak</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupadaki-siyasetten-dersler-cikarmak-5786</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupadaki-siyasetten-dersler-cikarmak-5786</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa’daki siyasetten dersler çıkarmak]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Bugün Avrupa’da "sağ"ın seçimlerden başarıyla çıkmış olmasının arkasında Avrupa’lı "sol siyasetlerin" "öteki" kimliklerin taleplerine ilişkin bir duyarlılık geliştirememiş olmalarından kaynaklanıyor. Türkiye’deki başarı ise "sol"un hızla yükselen kimlik taleplerini görüp ona göre tavır almasından kaynaklandı.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Geçen haftaki yazımda Avrupa’da sağ siyasetlerin yükselişi konusunu değerlendirirken: "Bazı kalkınma iktisatçılarının geri kalmışlığın ekonomik kalkınmada bir avantaj olabileceğine işaret ettikleri gibi, ben de </span><b>demokrasisi yeterince gelişmemiş ve fakat farklı toplumsal kesimlerin farklı taleplerinin hızla yükselişinin yeni bir demokrasi yaratmak için önemli bir avantaj sağlayabileceğini</b><span style="font-weight: 400;"> söylemeye" çalıştım.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bir de "Türkiye toplumundaki arkaik sorunların çözülmesi yönünde güçlü kimliksel taleplerin varlığı yeni bir demokrasiye işaret ederken Avrupa ülkeleri daha henüz böyle bir demokrasi gerekliliğini görebilmiş değiller. O nedenle de </span><b>bugün onların sorunları sağ siyasetler ile Avrupa Birliği’nin varlığı arasında yaşanan sorunlardır"</b><span style="font-weight: 400;"> demiştim.</span>

<span style="font-weight: 400;">Seçimlerden aldığı sonuçlardan memnun kalmayan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un, parlamentoyu feshederek seçimlere gitme kararı vermiş olması Avrupa siyaseti açısından çok önemli bir karar. İnsan bizde de böyle siyasetçiler olsa da aldığı yenilgiyi hazmederek madem öyle alın size bir seçim imkanı diyerek benzer adımlar atabilse! Nerdeee! Bizimkiler koltuklarına çivi çakmakla meşguller.</span>
<blockquote><em><b>Çünkü bence, Avrupa siyasetinde sağ siyasetlerin yükselişinin arkasında Avrupa ulus-devletleri içindeki "hakim kimliklerin" göçlerle gelmiş ve çoğu yoksul olan "ötekilerin" taleplerini dikkate alabilecek yeni bir demokrasi ihtiyacına kulak asmamaları yatıyor.</b></em></blockquote>
<h2><b>YENİ BİR DEMOKRASİ İHTİYACINA KULAK ASILMADI</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Her neyse Eski Avrupa Birliği (AB) Brexit Başmüzakerecisi Michel Barnier’in, İngiliz The Telegraph gazetesine, Macron’un Fransa’da aşırı sağın Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde açık ara farkla birinci çıkması üzerine parlamentoyu feshederek erken seçime gitme kararına ilişkin yaptığı açıklamalarda Macron’nun Fransa’yı Avrupa Birliğinden çıkarabileceğini yani Brexit benzeri bir Frexit’in olma olasılığına dikkatleri çekmesi yazdığım bu yazının da konusu oldu. </span>

<span style="font-weight: 400;">Çünkü bence, Avrupa siyasetinde sağ siyasetlerin yükselişinin arkasında Avrupa ulus-devletleri içindeki "hakim kimliklerin" göçlerle gelmiş ve çoğu yoksul olan “ötekilerin” taleplerini dikkate alabilecek yeni bir demokrasi ihtiyacına kulak asmamaları yatıyor. Bu talepleri dikkate almayarak yapılmak istenen de aslında Avrupa Birliği’nden ayrılmak ve yine eskiden olduğu gibi "milliyetçi" bir ideolojiye dönmek. Nitekim Barnier, İngiltere’deki referandum (yani Brexit referandumu) sonrası Le Pen’in (Fransa’nın milliyetçi partisi), İngiliz seçmenleri "Avrupa köleliğinden" kurtuldukları için övdüğünü ve referandum sonucunu "Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana yaşanan en önemli an" olarak nitelendirdiğini hatırlatıyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Oysa kimi yazar, Avrupa’daki "ötekilerin" sorunları artarken, sol partilerin bu sorunlara olan duyarsızlıkları "ötekilerin" de umutlarını sağ siyasetlere kaydırmalarına sebep olduğunu yazıyor. Nitekim Barnier "Ülkesindeki göç, güvenlik durumu, devlet otoritesi ve ülkenin en yoksul kesimlerine saygı ve kalkınmalarına yönelik bu uyarıya kulak verilmemiş olmasından üzüntü duyduğunu" belirterek "Çok yoksul bölgelerdeki" insanların ne düşündüğünün önemsenmesi gerektiğini vurguluyor.</span>
<blockquote><strong>Sonuç olarak bugün Avrupa’da "sağ"ın seçimlerden başarıyla çıkmış olmasının arkasında Avrupalı "sol siyasetlerin" "öteki" kimliklerin taleplerine ilişkin bir duyarlılık geliştirememiş olmalarından kaynaklanıyor. Türkiye’deki başarı ise "sol"un hızla yükselen kimlik taleplerini görüp ona göre tavır almasından kaynaklandı.</strong></blockquote>
<span style="font-weight: 400;">Avrupa’da çoğu göçmen "ötekileştirilmiş" ve "yoksul" kimlikler kendi taleplerinin yönetimlere yansımadığını gördüklerinden var olan yönetimlere karşı tepkililer. Neredeyse her hafta sonu Paris’in arka sokaklarında çoğu Afrika’lı göçmen ailelerden gelmiş gençlerin araba yakmaları bu tepkinin ortaya konuş biçimi değilse nedir ki? </span>

<span style="font-weight: 400;">Yine Fransa’da yayınlanmış bir yazıda, sol bir geçmişi olduğu halde Le Pen’i desteklemiş bir kadının öyküsü bu bakımdan çok ilginç (<a href="https://x.com/YasarAltundag"> @YasarAltundag</a> çevirmiş). Kadın, "Kendisinde kayışın François Hollande (eski sosyalist cumhurbaşkanı) ile koptuğunu söylüyor. 2017'ye kadar sola oy vermiş. Ama Hollande'in resmen kendisiyle dalga geçtiğini hissetmiş. Gururuna yedirememiş bunu</span><b>. Asla anlaşılmadığını, dinlenmediğini düşünmüş</b><span style="font-weight: 400;">. Oyu ilk kez 2017'de Le Pen'e gittiğinde biraz pişmanlık yaşamış. Akabinde ise alışmış. Kendisi için doğru olanın bu olduğuna kanaat getirmiş."</span>

<span style="font-weight: 400;">Sonuç olarak bugün Avrupa’da "sağ"ın seçimlerden başarıyla çıkmış olmasının arkasında Avrupalı "sol siyasetlerin" "öteki" kimliklerin taleplerine ilişkin bir duyarlılık geliştirememiş olmalarından kaynaklanıyor. Türkiye’deki başarı ise "sol"un hızla yükselen kimlik taleplerini görüp ona göre tavır almasından kaynaklandı. Kaynaklandı diyorum ama siz onu "kaynaklanmakta" olarak anlayın ve demokrasisi "eksik" olan bir ülkede farklı kimliklerin farklı taleplerini içeren yeni bir demokrasi için çaba çıkaralım.</span>

https://yeniarayis.com/erolkatircioglu/eksik-demokrasi-yeni-icin-bir-avantaj-olabilir-mi/]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 25 Jun 2024 04:45:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Avrupa-BirligiAB-Avrupa-Parlamentosu-AP.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Tartışmak” her zaman kötü müdür?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tartismak-her-zaman-kotu-mudur-5720</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tartismak-her-zaman-kotu-mudur-5720</guid>
                <description><![CDATA[“Tartışmak” her zaman kötü müdür?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Kimileri şiddetli tartışmaların olumsuz etkiler bırakmasından ve ilişkiyi yok etmesinden çok çekinirler. Bu yüzden her türlü sürtüşmeden kaçınır ve hayatlarında yüzleşmeleri gereken pek çok gerçeklikle yüzleşemez hale gelirler. Kimileri ise, tam tersi, tartışmayı her derde deva olarak görür. Aslında bakılırsa, her iki düşünce ve davranış biçimi de, ilişkiler için de, kişiler için de sağlıksız bir durum ortaya koyacaktır.</strong>

Bazı kelimelerin kötü bir ünü var. “Tartışmak” da bunlardan bir tanesi bana kalırsa. Tartışmanın olduğu yerde mutlaka çatışma, ayrışma, ayrılma, mutsuzluk olacağına dair inançlar taşıyor olabiliriz. Ya da tartışma biçimimiz yalnızca bu şekilde evrilmiş olabilir.

Aslında tartışma, belirli sınırlar içinde kalırsa, her ilişkiye yararlı olabilir.

Neden mi?

Tartışmalar, duyguları ifade etmeye ve karşındakinin duygularını dinleme imkan sağlayabilir. Tartışma sayesinde önemli problemler ortaya konur. Kişiler bu problemler hakkında konuşur, çözümler bulabilir. Yani tartışmaktan kaçınan tarafımız aslında kısa vadede ilişki için iyi ve sağlıklı bir şeymiş gibi görünürken uzun vadede küçük problemlerin dahi büyümesine, dallanıp budaklanmasına sebebiyet veriyor olabilir.

Tartışma, yüzleşme yoksa çözüm de yoktur. İlişkilerde devamlı olarak bir sükunet içerisinde olmak, illa ki uyumlu bir hali temsil etmez. Bir şeylerin örtbas edildiği anlamına da gelebilir.

Kimileri şiddetli tartışmaların olumsuz etkiler bırakmasından ve ilişkiyi yok etmesinden çok çekinirler. Bu yüzden her türlü sürtüşmeden kaçınır ve hayatlarında yüzleşmeleri gereken pek çok gerçeklikle yüzleşemez hale gelirler. Kimileri ise, tam tersi, tartışmayı her derde deva olarak görür. Tartışmaya o kadar alışmışlardır ki, aralarında başka bir iletişim kurma şekli ya da kanalı kalmamıştır. Yani bu kişiler, ancak çatışma yoluyla ilişkide kalabilirler ve ancak çatışarak/kavga ederek birbirleriyle iletişim kurabilirler.

Aslında bakılırsa, her iki düşünce ve davranış biçimi de, ilişkiler için de, kişiler için de sağlıksız bir durum ortaya koyacaktır. Ne var olan sorunları yok saymak ve susmak, ne de neredeyse her konuşmanın bir anda tartışmaya dönmesi ilişkiyi daha iyi bir yere taşımaz. İlişkide daha sağlıklı bir iletişim şeklini benimsemek için “yapıcı tartışma”yı öğrenmek çok önemlidir.
<blockquote><strong><em>Yapıcı tartışmalarda, çift birbirini anlamak için çaba gösterir; suçlamak için değil. Tartışmanın amacı haklı çıkmak değil, durumu iyileştirmektir. Tartışma sürtüşme ve ağız dalaşına evrilmez. Birbirinin kişiliğini, duygularını, değerlerini zedeleme, yaralama söz konusu değildir. Tartışma, iki tarafın da ortak kararıyla nihayete erer. Tartışma sonlandığında gerilimin boşalmasıyla birlikte yatışma sağlanır.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>YAPICI TARTIŞMALARDA AMAÇ, DURUMU İYİLEŞTİRMEKTİR</strong></h2>
<u>Peki tartışmalar, ne zaman yapıcı, ne zaman yıkıcı olur?</u>

Yıkıcı tartışmalarda; taraflardan en az biri ciddi düzeyde manipülatif olabilir. Bir taraf (bazen her iki taraf) kendi iktidarını karşısındakine kabul ettirmeye çalışır. Tartışma kısa sürede ağız dalaşına ve sürtüşmeye evrilir. Tartışma sonunda bir çözüme varılamaz, zaten amaç çözüm bulmak değil; haklı çıkmaktır. Bu tarz tartışmalarda yerici, aşağılayıcı sözler sarf edilir. Tartışma konusundan uzaklaşılıp başka konularla ilgili genellemeler yapılmaya başlanır. İlişkide -varsa- manipülatör olan taraf, kendi isteği ya da keyfine göre tartışmayı sonlandırır.  Bu sebeple diğer taraf, işittiği yıkıcı ifadelerle (bazen hakaret, küfür, itham) baş başa kalır.

Yapıcı tartışmalarda ise, çift birbirini anlamak için çaba gösterir; suçlamak için değil. Tartışmanın amacı haklı çıkmak değil, durumu iyileştirmektir. Tartışma sürtüşme ve ağız dalaşına evrilmez. Birbirinin kişiliğini, duygularını, değerlerini zedeleme, yaralama söz konusu değildir. Tartışma, iki tarafın da ortak kararıyla nihayete erer. Tartışma sonlandığında gerilimin boşalmasıyla birlikte yatışma sağlanır.

Sonuç olarak, tartışma her zaman kötü bir şey olmak zorunda değildir. Tartışmanın yapıcı ya da yıkıcı olup olmaması, tarafların niyetlerine ve tartışma sırasında sergiledikleri davranışlara bağlıdır. Yapıcı tartışmalar, ilişkilerdeki sorunların çözülmesine ve karşılıklı anlayışın artmasına katkı sağlar. Taraflar birbirlerinin duygularını ve düşüncelerini dinleyerek empati kurar, böylece ilişkileri daha sağlam temeller üzerine inşa edebilirler. Önemli olan, tartışmaların amacının haklı çıkmak değil, çözüm bulmak ve durumu iyileştirmek olduğunu unutmamaktır. Sağlıklı bir iletişim kurmak için yapıcı tartışma yöntemlerini benimsemek, uzun vadede ilişkilerin daha sağlam ve mutlu olmasını sağlar.

Kaynak: İkili İlişkilerde Duygusal Manipülasyon – Pascale Chapaux-Morelli, Pascal Couderc]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 21 Jun 2024 04:10:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Adsiz-tasarim-8-1.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kolajen nedir, Kolajenden zengin beslenme nasıl olmalı?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kolajen-nedir-kolajenden-zengin-beslenme-nasil-olmali-5718</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kolajen-nedir-kolajenden-zengin-beslenme-nasil-olmali-5718</guid>
                <description><![CDATA[Kolajen nedir, Kolajenden zengin beslenme nasıl olmalı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Temel özelliği dokulara destek vermek, canlı ve esnek kalmalarını sağlamaktır. 28 tip kolajen tanımlanır ancak vücudumuzda en çok tip 1, tip 2 ve tip 3 bulunmaktadır. Özellikle 25’li yaşlardan sonra vücutta kolajen üretimi yavaşlar ve 35 yaşından sonra yavaşlama daha da hızlanarak etkilerini daha çok göstermeye başlar. Bunun sonucunda ciltte sarkmalar, kırışıklıklar, eklem ağrıları meydana gelebilir.</strong></span>

Kolajen insan vücudunda bol miktarda bulunan kompleks bir protein çeşididir. Son zamanlarda cilt güzelliği için sıkça gündeme gelse de aslında önemi ve işlevi çok daha büyüktür. Başta deri ve bağ dokusu olmak üzere tendon, eklem, kıkırdak, saç, tırnak gibi birçok doku ve organda bulunur. Temel özelliği dokulara destek vermek, canlı ve esnek kalmalarını sağlamaktır. 28 tip kolajen tanımlanır ancak vücudumuzda en çok tip 1, tip 2 ve tip 3 bulunmaktadır. Tip 1 ve tip 3 daha çok cilt ve kemiklerde bulunurken tip 2 daha çok eklemlerde bulunmaktadır.

Vücudumuz kolajeni kendisi üretebilir fakat kolajen üretimini etkileyen etmenler vardır. Sigara tüketimi, çevre kirlilikleri, yaşın ilerlemesi ve beslenmedeki düzensizlikler gibi etkenler kolajen üretiminin azalmasına yol açabilir. Özellikle 25’li yaşlardan sonra vücutta kolajen üretimi yavaşlar ve 35 yaşından sonra yavaşlama daha da hızlanarak etkilerini daha çok göstermeye başlar. Bunun sonucunda ciltte sarkmalar, kırışıklıklar, eklem ağrıları meydana gelebilir.
<h2><strong>Kolajen üretimi nasıl olur?  </strong></h2>
Kolajenin yapısında on sekiz farklı amino asit bulunur. Elzem amino asitler dediğimiz amino asitlerin sekiz tanesini (histidin, izolösin, lösin, lizin, metiyonin (sistein), fenilalanin, treonin, tirozin ve valin) yapısında yüksek oranda bulundurmaktadır.

Vücut glisin ve prolin adlı iki tane aminoasidi birleştirerek kolajen üretimini başlatır. Bu süreç için C vitamini de gerekmektedir.
<h2><strong>Kolajenin faydaları nelerdir?</strong></h2>
<ul>
 <li>Herkes tarafından bilindiği gibi cildin canlılığını ve elastikiyetini arttırır.</li>
 <li>Saç ve tırnak sağlığını iyileştirir.</li>
 <li>Diş sağlığını doğrudan etkileyerek diş eti kanamaları gibi diş sorunlarının görülme riskini azaltır.</li>
 <li>Bağ dokusunu sıkılaştırarak selülit görünümünün azalmasına yardımcı olur.</li>
 <li>Bağırsakların bağ dokusu olarak, sindirim sistemimizi destekler.</li>
 <li>Vücudun zararlı toksinlerden arınmasına yardım eder. Bu şekilde karaciğer sağlığını destekler.</li>
 <li>Eklem ve arterlerdeki dokuları onararak kan basıncının korunmasına yardım eder. Kalp sağlığını destekler.</li>
</ul>
<h2><strong>Kolajeni hangi besinler arttırır?</strong></h2>
En zengin kaynakları sığır eti, inek eti; tavuk-keçi-hindi kemikleri; balıklar ve sakatatlardır.

C vitamini Kaynakları: Portakal, mandalina gibi turunçgiller, biber çeşitleri, maydanoz, kivi

Likopen İçeren Meyveler: Domates, kırmızı biber, elma, çilek gibi.

Omega-3 Yağ Asitleri: Balık, ceviz.

Sülfür İçeren Gıdalar: Soğan, sarımsak, karnabahar, turp gibi.

A vitamini İçeren Besinler: Havuç, balkabağı kuşkonmaz gibi.

Kemik suyu, Paça Çorbası: Kemik suyu kolajen içermesine rağmen bu kolajen doğrudan emilip diz, kalça gibi eklem bölgelerine taşıyamaz. Beklenen etkiyi gösteremez.

Glisin içeren: Kırmızı et, beyaz et, balıklar.

Prolin içeren: Yumurta akı, süt ve süt ürünleri, lahana, mantar.

Vücutta yeterli kalitede protein üretebilmek için, proteinden yeterli ve zengin bir beslenme stili sürdürülmelidir.
<blockquote><em><strong>Kolajen takviyeleri serum, hap, maske, likit kolajen gibi farklı formlarda satışa sunulmaktadır. Hamilelik ve emzirme döneminde veya bir sağlık probleminin olduğu durumda uzman kişilerden yardım alınmalıdır. Sonuç olarak besinler yoluyla yeterli kolajen alınamadığında güvenilir düzeylerde takviye alımı sağlanabilir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>KOLAJEN TAKVİYESİ KULLANMALI MIYIM? </strong></h2>
Yaşlanma, sağlıksız ve düzensiz beslenme, sigara ve alkol, vücuttaki oksijen azlığı, beslenme yetersizlikleri, güneş ve diğer dış etkenler nedeniyle 20’li yaşlardan sonra vücutta kolajen sentezi azalmaya başlar. Kolajen kaybı sonucunda deri esnekliğini, parlaklığını ve yumuşaklığını kaybeder. Kahverengi lekeler başta olmak üzere renk değişiklikleri oluşur. Bunun sonucunda deride sarkmalar ve kırışıklıklar meydana gelir. Bağ doku ve kıkırdakların esnekliğini kaybetmesiyle osteoporoz, romatizma gibi rahatsızlıklar meydana gelmeye başlar.

Kolajen takviyeleri serum, hap, maske, likit kolajen gibi farklı formlarda satışa sunulmaktadır. 18 yaş altı bireylerin özel bir durum olmadıkça kolajen desteğine ihtiyacı yoktur. Hamilelik ve emzirme döneminde veya bir sağlık probleminin olduğu durumda uzman kişilerden yardım alınmalıdır. Sonuç olarak besinler yoluyla yeterli kolajen alınamadığında güvenilir düzeylerde takviye alımı sağlanabilir.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 22 Jun 2024 04:25:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/dogru-multivitamin-kullanimi-nas.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MHP liderinin ajandasındaki tehditler</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/mhp-liderinin-ajandasindaki-tehditler-5716</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/mhp-liderinin-ajandasindaki-tehditler-5716</guid>
                <description><![CDATA[MHP liderinin ajandasındaki tehditler]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MHP’nin ve liderinin siyasal bagajı, ideolojik hattı, devletin güvenlik ve asli kurumlarıyla içli dışlı oluşu, buralardaki öteden beri konumlanışları ve yakın mesaileri dikkate alındığında, bütün bu açıklamaları yerli yerine oturtmanın daha isabetli olacağına hiç kuşku yok. Devlet kurumlarında kritik görevlerde yer alan bürokratik kadroların çoğunun MHP’li olması, tek başına çok şeyi anlamlandırmaya yeterli olsa gerek.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar partisi liderinin, ana muhalefet partisi lideri ve başka bazı kişilerle <strong>“yumuşama siyaset</strong>i” kapsamında bir süredir yaptığı görüşmeler, son günlerde MHP çevresinde ciddi rahatsızlıkları su yüzüne çıkardı. Cumhur İttifakı’nın geleceği tartışılmaya başlandı. Bardağı taşıran, CHP lideri Özgür Özel’in Ülkü Ocakları eski genel Başkanı Sinan Ateş cinayeti konusuna kimi MHP yöneticilerinin dahlini dile getirmesi ve Cumhurbaşkanının Ayşe Ateş ve kızlarıyla görüşmesi oldu. Cinayetin ilk gününden itibaren, MHP ve Ülkü Ocaklı kimi yöneticilerin olayın tam merkezinde olduklarını gösteren delillerin kamuoyunda gündemde tutulması ve soruşturmanın üstünün örtülmesini engelleyen girişimler, MHP açısından tehlike çanlarının çalmasına sebep oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ve parti yöneticilerinin; 1 Temmuz’da görülmeye başlanacak Sinan Ateş cinayeti davasının duruşmalarında, MHP’nin ipliğini açığa çıkaracak ve çarşı pazarı daha da karıştıracak yargısal gelişmelerin önünü kesmeye çalışan ve iktidar partisinin yumuşama siyasetinin sınırlarının netleştirmesini isteyen açıklamaları birbirini izledi.</em> </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hedeflerinde CHP lideri ve Sinan Ateş cinayetinin katillerinin yargılanmasını isteyenler var. MHP lideri ve yöneticileri son günlerde; gazetecileri, siyasetçileri tehdit eden açıklamalar içeren X mesajları yayınlamaktalar<strong>. </strong> <strong>Son birkaç yıldır MHP liderinin ve yöneticilerinin muhalefeti ve partilerini eleştiren akademisyen, gazeteci ve kanaat önderlerini çok sık tehdit etmeleri sıradan vakalardı. </strong> Son yıllarda sokak ortasında dövülen, kurşunlanan eski MHP’li siyasetçi ve gazeteci örnekleri toplumsal hafızada tazeliğini koruyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>4 Haziran 2024 Salı günü Bahçeli TBMM Parti Grubunda yaptığı konuşmada, “12 Eylül öncesi yarım kalan mücadeleyi şayet tamamlamak için gün sayanlar varsa, ben de diyorum ki, sizden korkan sizin gibi olsun, yolundan dönen namert olsun, davasının onurunu savunmayan şerefinden mahrum olsun. Hatta hodri meydan diyorum” gibi sözleriyle kime ne mesajı vermiş olabilir ki?</em> </strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BAHÇELİ KİME NE MESAJ VERMİŞ OLABİLİR?</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir aydır MHP lideri ve yöneticilerinin tehdit dillerinde, geniş kamuoyunca yeterince fark edilmeyen veya önemsenmeyen önemli farklılık dikkat çekiyor. 4 Haziran 2024 Salı günü MHP lideri Devlet Bahçeli TBMM Parti Grubunda yaptığı konuşmada, 12 Eylül öncesi faşist saldırıları hatırlatma gereği duydu, bunu neden yapmış olabilir. Bahçeli “<strong>12 Eylül öncesi yarım kalan mücadeleyi şayet tamamlamak için gün sayanlar varsa, ben de diyorum ki, sizden korkan sizin gibi olsun, yolundan dönen namert olsun, davasının onurunu savunmayan şerefinden mahrum olsun. Hesaplaşma teklifimizi yineliyorum. Hatta hodri meydan diyorum</strong>” gibi sözleriyle kime ne mesajı vermiş olabilir ki? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu&nbsp;“Milliyetçi-Ülkücü Hareketi geçmişte haksız yere suçlayıp hunhar saldırılarla iradesinden, istikametinden, inancından ve davasından caydırmaya azmedenlerin, bugünkü siyasi ve ideolojik uzantılarının; bir cinayet davası üzerinden MHP ve Ülkü Ocakları düşmanlığını güncelleme teşebbüsü aşağılık bir tertibin, alçak bir tezgâhın, dış bağlantılı bir kumpasın varlığına işaret değilse acaba nedir” konseptine yerleştirmesi akıllara doğal olarak 12 Eylül Askeri Darbesini, faşist cinayetleri, Kahraman Maraş, Sivas, Çorum ve Bahçelievler gibi sayısız katliamları getirmekte. Konuşmanın tamamı için <a href="https://mhp.org.tr/htmldocs/genel_baskan/konusma/5318/index.html">şu adrese bakabilirsiniz</a>.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki haftadır çok sayıda parti yöneticisi, bu çerçevede değerlendirilebilecek sosyal medya paylaşımı veya basın açıklaması yaptı. Bunlardan en dikkat çekici olanı, 12 Haziran 2024 çarşamba günü MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Sinan Ateş cinayetinin tartışmalarının odağındaki Semih Yalçın’ın “Solcu Basın ve Bazı Marksist/Sosyalist Gazetecilerin Tutumu” hakkında başlıklı kimi gazetecileri hedef gösteren basın açıklaması oldu. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin aynı gün yayınladığı “<strong>Türk Siyasetinde Normalleşme ve Yumuşama</strong>” ve Milliyetçi Hareket Partisi’ne Düzenlenen Siyasi Operasyon” başlıklı yazılı basın açıklamasının aynı muhtevada olması dikkat çekiciydi. Bütün bunları ve benzer içerikteki açıklamaları salt Cumhur İttifakı’nın dizaynıyla veya MHP’nin ittifak dışına düşmemekle sınırlı değerlendirmek, kanaatimce fazlasıyla yanlış olacaktır. Ya da MHP ve Devlet Bahçeli’yi sıradan bir siyasal aktör olarak değerlendirmek olacaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>MHP lideri, birçok insanın hatırlamak istemeyeceği kanlı geçmişini hatırlatarak, muhtemel planlara göz kırpıyor. Yatırımını ülkenin üzerine karabasan gibi çökecek olası cinayetlere, çatışmalara yaptığını alenen ilan ediyor.</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MHP LİDERİ, MUHTEMEL PLANLARA GÖZ KIRPIYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">MHP Genel Başkanının 4 Haziran 2024 Salı günü grup toplantısında hatırlattığı geçmişlerinin nasıl bir şey olduğunu unutarak bugün siyasi gelişmeleri okuyabilmek ve olacakları öngörebilmek mümkün değildir. MHP lideri, birçok insanın hatırlamak istemeyeceği kanlı geçmişini hatırlatarak, muhtemel planlara göz kırpıyor. Yatırımını ülkenin üzerine karabasan gibi çökecek olası cinayetlere, çatışmalara yaptığını alenen ilan ediyor. MHP’nin ve liderinin siyasal bagajı, ideolojik hattı, devletin güvenlik ve asli kurumlarıyla içli dışlı oluşu, buralardaki öteden beri konumlanışları ve yakın mesaileri dikkate alındığında, bütün bu açıklamaları yerli yerine oturtmanın daha isabetli olacağına hiç kuşku yok. Devlet kurumlarında kritik görevlerde yer alan bürokratik kadroların çoğunun MHP’li olması, tek başına çok şeyi anlamlandırmaya yeterli olsa gerek. Eski MİT müsteşarı Şenkal Atasagun'un Bahçeli’nin güvenlikten ve siyasi işlerden sorumlu baş danışmanı olması, bu baptan sari olsa gerek. CHP lideri Özgür Özel’in, Devlet Bahçeli’nin son günlerdeki tehditkâr, saldırgan açıklamalarını T24’de gazeteci Murat Sabuncu’ya; “<strong>Türkiye siyasetini kurgulayan bir başka aklın verdiği bir görevin ifadesi ve itirafı</strong>” olarak değerlendirmesi, tam da anlatmak istediklerime işaret etmekte. Ülkenin siyasi, ekonomik krizine çözüm olmaktan uzaklaşanlar, toplumsal çöküşü getirecek planlar ve hesaplar mı yapıyor sorusunu sormak gerek. Ya da hazırlıksız yakalanmamak için, muhalefeti bunu da dikkate alan yol haritasına ve işbirliğine ihtiyacı var.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 21 Jun 2024 04:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/devlet-bahceli-1.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uymayana anayasa az</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/uymayana-anayasa-az-5698</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/uymayana-anayasa-az-5698</guid>
                <description><![CDATA[Uymayana anayasa az]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Anayasa yapabilen, ancak kendi koyduğu anayasaya uymayanların ülkesinde Erdoğan gibi bir lider, yapacağı yeni anayasaya uyacak mı? Tabi ki işine geldiği kadar uyacak, çoğunlukla da uymayacak.</strong>

Yeni anayasa tartışmaları önümüzdeki dönemde hız kazanacak gibi görünüyor. Bu yazıda iki temel soruya yanıt aramaya çalışacağım: 1) Gerçekten de Türkiye’ye yeni bir anayasa gerekiyor mu? 2) Erdoğan gibi bir lider, hangi hükmü içerirse içersin bir anayasayla kendi bağlı kabul eder mi?

İlk soruya verilecek kısa yanıt, kocaman bir soru işareti olur aslında. 1876 Kanun-ı Esasi’den beri, bu topraklarda süregiden bir “uyma-uymama” tartışmaları ekseninde, kısa yoldan “uyulmayacaksa anayasaya da hukuka da gerek yok” yanıtı verilebilir.

1808 Sened-i İttifak, II.Mahmud döneminde Alemdar Mustafa Paşa tarafından hazırlanarak merkezi otoritenin Anadolu derebeyleri tarafından tanınması amacıyla hazırlanmıştı. Türk tarihinde padişahın mutlak iktidarına bir ölçüde sınırlandırma getirdiği için ilk anayasal belge olarak anılır. 1839’da Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanan ve ilan edilen Tanzimat Fermanı ile padişah Abdülmecid, fermanda ilan edilen ilkelere ve sonrasında konulacak kanunlara uyacağına dair yemin etmişti. Tanzimat’ın pekiştiricisi olarak hazırlanan Islahat Fermanı da 1856 yılında ilan edildi. Aydın ve yazarlardan oluşan Genç Osmanlılar’ın Avrupa’dan etkilenerek savundukları meşrutiyet yönetimi, 1876’da Mithat Paşa’nın hazırladığı Kanun-ı Esasi ile şekle büründü. Abdülhamid döneminde yalnızca bir yıl uygulanabilen bu şekli anlamdaki ilk anayasamız, 93 Harbi olarak bilinen 1877 Osmanlı-Rus Savaşı yüzünden yürürlükten hızlıca kaldırıldı.1908’de II.Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte yeniden yürürlüğe konan Kanun-ı Esasi, 1909 değişikliği ile meşruti bir parlamenter monarşi anayasası olarak Osmanlı’nın sonuna kadar yürürlükte kaldı.11 Nisan 1920’de son Meclis-i Mebusan’ın Damat Ferit Paşa tarafından feshettirilmesinden sonra, Ankara’da 23 Nisan 1920 tarihinde açılan TBMM, 20 Ocak 1921’de “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” olarak 1921 Anayasasını kabul etti. Tam bir kuvvetler birliği sistemi getiren 1921 Anayasası, meclis hükümeti sistemi öngörerek “güçlerin tek elde toplandığı” sistemin ana hatlarını oluşturdu. Cumhuriyetin ilanından sonra hızlanan yeni anayasa tartışmaları ile 1924 Anayasası’nın kabulü sonrası, parlamenter rejim üzerine atılan bir adım ve “kuvvetler birliği, görevler ayrılığı” ilkesinin benimsendiği bir meclis hükümeti sistemi-parlamenter sistem karması, Türk tipi bir sistem kurulduğu söylenebilir. Görüldüğü üzere, “yetki bölüşümü”, “kuvvetin tek elde toplanması”, “Türk tipi sistem” gibi kavramlar ilk defa bu yüzyılda tartışılmıyorlar, hatta anayasacılık tarihine bakılırsa tartışmaların hep bu kavramlar etrafında döndüğü kolaylıkla görülebilir. Elbette, acaba “bu anayasalara uyuldu mu?” sorusuyla birlikte düşünülürse mesele daha anlaşılır olabilir.
<blockquote><em><strong>İki meclisli parlamenter sistem denemesinin, Türkiye’de şimdiye dek konulmuş en demokratik anayasa olduğu söylenebilir; ne var ki 1961 Anayasası da 60’ların sonundaki siyasi şiddet ortamına kurban gitti, 70’lerden itibaren de nadiren uygulanabildi.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>TÜRKİYE’DE ŞU ANA KADARKİ EN DEMOKRATİK ANAYASA</strong></h2>
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra, 1961 Anayasası halkoylaması ile kabul edilmişti. İki meclisli parlamenter sistem denemesinin, Türkiye’de şimdiye dek konulmuş en demokratik anayasa olduğu söylenebilir; ne var ki 1961 Anayasası da 60’ların sonundaki siyasi şiddet ortamına kurban gitti, 70’lerden itibaren de nadiren uygulanabildi. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra hazırlanan ve 7 Kasım 1982’de halkoylaması ile kabul edilen 1982 Anayasası ise bir parlamenter sistem anayasası olarak yürürlüğe konduğu halde, zaman içindeki değişimlerle giderek başkalaştı. Nihayet, 2017 Anayasa değişikliklerinin oylandığı 2017 referandumu sonrasında yürürlüğe giden değişikliklerle parlamenter sistem anayasası, başkanlık sistemine dönüştürüldü.

2016 başarısız darbe girişiminde sonra, iktidarın ortaya koyduğu en dikkat çekici söylem, Türkiye’nin iç ve dış düşmanlar tarafından büyük bir tehdit altında olduğu, bu düşmanların sürekli ülkede karışıklık çıkartarak güvenliği tehlike altına sokuyor oluşlarıydı. İktidara göre bu durumla parlamenter demokrasi içinde başa çıkılması mümkün değildi; güçlü bir liderin etrafında toplanılmalı, liderin de kimseyle gücü bölüşmeksizin, elbette bu arada kimseye de danışmaksızın, hızlı ve isabetli kararlar alıp uygulayarak güveni yeniden tesis edebileceği öngörülüyordu. AKP-MHP koalisyonu tarafından jet hızında değişiklik önerisi hazırlandı ve halk oyuna sunuldu. %51,41 çoğunlukla evet oyu kazandı ve parlamenter sistem bir anda ve bu oy oranıyla başkanlık sistemine dönüşmüş oldu.

Bu geçen zamanda, her şeyden tek sorumlu Cumhurbaşkanı olduğu için artık meclis denetim sistemi çalışmıyor, bakanlar meclis sorularına ya hiç yanıt vermiyorlar ya da yarım yamalak yanıt veriyorlar ki, dostlar alışverişte görsün. Hızlı ve isabetli kararlar alındığına dair bir fikir var mıdır, onu da bilemiyorum.

Baştaki iki soruya dönecek olursak, 1) Gerçekten de Türkiye’ye yeni bir anayasa gerekiyor mu? 2) Erdoğan gibi bir lider, hangi hükmü içerirse içersin bir anayasayla kendi bağlı kabul eder mi?

Elbette, Türkiye’ye 1982’den beri onlarca defa değişerek bütünlüğünü kaybetmiş bir metinden daha iyisi gerekiyor. Peki bu iktidar yeni bir anayasa yapabilir mi? Eskisine uymadığı, neredeyse ihlal edilmedik madde bırakmadığı için, yapılacak bu yeni anayasaya uyacağının hiçbir garantisi yok. Mesela geçen hafta açıklanan Anayasa Mahkemesi iptalinde, tek bir KHK ile 293 ayrı ihlalin gerçekleştiğini biliyoruz. Bu durumda, yalnızca eskisinden daha kötü bir siyasi düzen ve ekonomi isteyenler yapılsın diyebilirler. Yeni anayasa, bu iktidar tarafından yapılamaz.
<blockquote><em><strong>Hukuk kurallarıyla zaten arasının hiç de iyi olmadığı bilinen bir lider, özellikle milliyetçiliği bu derece yükselterek “tek adam” kimliğini elde ettikten sonra, neden kendini hukukla sınırlamak istesin?</strong></em></blockquote>
<h2><strong>NEDEN KENDİNİ HUKUKLA SINIRLAMAK İSTESİN?</strong></h2>
İkinci soru ise zaten yanıtını kendi içinde barındırıyor. Anayasa yapabilen, ancak kendi koyduğu anayasaya uymayanların ülkesinde Erdoğan gibi bir lider, yapacağı yeni anayasaya uyacak mı? Tabi ki işine geldiği kadar uyacak, çoğunlukla da uymayacak. Hukuk kurallarıyla zaten arasının hiç de iyi olmadığı bilinen bir lider, özellikle milliyetçiliği bu derece yükselterek “tek adam” kimliğini elde ettikten sonra, neden kendini hukukla sınırlamak istesin? Çok öykündüğü Abdülhamid, 93 Harbini bahane ederek anayasayı iptal etmemiş miydi?

Uyma bilinci yoksa, seçilecek hükümet sisteminin ne olduğunun da bir önemi pek yok. İster parlamenter sistem ister başkanlık sistemi ister yarı başkanlık sistemi getirilsin; ki bunların tümü de dünyada başarılı örnekleri olan sistemlerdir, sizde bu sistemleri tam olarak kurup işleterek uyma bilinci yoksa nafile…

Başkanlık sistemini Amerika Birleşik Devletleri Anayasasında olduğu gibi denge sistemleriyle değil, Angola, Filipinler ya da Türkmenistan Anayasalarında olduğu gibi dengesiz, frensiz sistemle donatırsanız, Erdoğan hukuka uyar mı uymaz mı gibi soruların çok da anlamı kalmaz.

Bizlere düşen, bu noktadan sonra yeni anayasa tartışmaları değil, bu iktidardan ne kadar çabuk ve nasıl kurtulmak gerektiği tartışmalarına hız vermektir. Sorunun kaynağı olanlar, çözümün parçası olamazlar. Anlayana sivrisinek saz, uymayana anayasa az…]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Jun 2024 04:48:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/anayasa.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Görünen köy: Aşırı sağı durdurmanın üç yolu</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gorunen-koy-asiri-sagi-durdurmanin-uc-yolu-5694</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gorunen-koy-asiri-sagi-durdurmanin-uc-yolu-5694</guid>
                <description><![CDATA[Görünen köy: Aşırı sağı durdurmanın üç yolu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Sosyal politikayı merkeze oturtan bir politikayı benimseyen, düzensiz göç ve sığınma meselesini uluslararası bir zemine taşıyarak buna dair oluşturulacak bir küresel eylem planına öncülük eden, ucuz popülizm ve kolaycılık adına aşırı sağa benzemeye çalışmayan bir Avrupa merkez siyaseti, aşırı sağı yenmeye muktedir olacaktır.</strong>

Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimleri, özellikle Fransa ve Almanya’da aşırı sağcı partilerin kazandığı büyük başarı nedeniyle epey konuşuldu. Fransa ile Almanya’nın Avrupa Birliği’nin tarihsel ve güncel bağlamda çekirdek ülkeleri olduğunu ve iki ülkenin toplam nüfusunun AB toplam nüfusunun yaklaşık üçte birine tekabül ettiğini düşünürsek, bu iki ülkedeki aşırı sağcı yükselişin niçin önemli olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Olup bitene biraz daha yakından bakmakta ve aşırı sağ vakasını irdelemekte fayda var.
<blockquote><em><strong>Merkezde yer almayan sağ ve sol hareketlerin güçlenmesi için en uygun zemin olan bu durumda ekonomik veriler negatife dönmüştür, gelecek kaygısı hiç olmadığı kadar artmıştır ve güvenlik gibi yeni problemler de halkta tedirginlik yaratmaktadır. Bu noktaya varıldığında yeni şeyler söyleyen ve daha önce merkez partilerce dillendirilmemiş önerileri dillendiren siyasiler ve partiler, adım adım ön plana çıkmaya başlar.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>AŞIRI SAĞ NİÇİN YÜKSELİYOR?</strong></h2>
Siyasette merkezin sağındaki ve solundaki partiler, seçmen nezdinde mevut hayatın ve rutinlerin öze dokunmayan değişikliklerle sürmesini ifade eder. Nitekim merkez sağ ve merkez sol partiler, merkez ve kitle partisi olmanın verdiği motivasyonla toplumsal sorunlar karşısında çoğu kez köklü değişiklikler ve dönüşümler önermek yerine, mevcut sorunlara dönük daha kapsayıcı ve kontrollü çözümler bulma eğilimi taşır. Ekonominin görece iyi olduğu, gelecek kaygısının öne çıkmadığı ve gündelik akışın öngörülebilir olduğu durumlarda merkez partilerin başarılı olması kolay ve kuvvetle muhtemeldir.

Bununla birlikte, sosyal ve ekonomik dinamiklerin rutin gidişatın dışına çıktığı ve sorunlara daha köklü, hatta radikal çözümlerin gerektiği ortamlarda ise merkez partilerin işi zorlaşır. Merkezde yer almayan sağ ve sol hareketlerin güçlenmesi için en uygun zemin olan bu durumda ekonomik veriler negatife dönmüştür, gelecek kaygısı hiç olmadığı kadar artmıştır ve güvenlik gibi yeni problemler de halkta tedirginlik yaratmaktadır. Bu noktaya varıldığında yeni şeyler söyleyen ve daha önce merkez partilerce dillendirilmemiş önerileri dillendiren siyasiler ve partiler, adım adım ön plana çıkmaya başlar.

Bugün Avrupa’nın pek çok ülkesinde yaşanan hikayenin özeti, kabaca bu.

Suriye İç Savaşı’yla başlayan mülteci akınının doğru, insani ve adil bir şekilde yönetilememesi, 2010’ların sonlarına doğru durgunlaşan ekonominin pandemi ve Rusya’nın Ukrayna saldırısı ile daha da durgunlaşması, Avrupa’da iş başında olan merkez sağ ve merkez sol hükümetlerin gençlere, yoksullara ve orta sınıfa dönük sosyal politikalar üretmekte yetersiz kalışı ile insanların gelecek kaygısının oldukça artması gibi nedenler, özellikle Fransa ve Almanya’da merkez partilerin çöküşünü hızlandırırken, aşırı sağ hareketleri daha cazip hale getirdi. Sosyalist solun arkaik motifleriyle etkisiz kaldığı ve merkezin bıraktığı boşluğu dolduramadığı bu iklimde meydan, en açık haliyle aşırı sağ partilere kaldı.
<blockquote><em><strong>Gelecek kaygısı duymayan, mevcut durumundan memnun olan yurttaş, bu durumu koruyacak ve geliştirecek partilere, yani merkez partilere yönelir ve esasen macera peşinde koşmaz. Fransa ve Almanya örneğinde ihtiyacımız olan ilk şey, oldukça güçlü ve kapsamlı bir sosyal politika.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SOSYAL POLİTİKAYI MERKEZE KOYMAK</strong></h2>
Avrupa Parlamentosu seçimlerinin ardından yapılan araştırmalar, sözgelimi Almanya’da aşırı sağcı AfD’nin ağırlıklı olarak yoksullardan, işçilerden ve eğitim seviyesi ortalama ve ortalamanın altı kesimlerden oy aldığını gösteriyordu. Fransa’da da benzer veriler mevcut. Bu bilgilere ek olarak, her iki ülkede de özellikle 24 yaş altı gençlerde aşırı sağ partilere oy verme eğiliminin ciddi anlamda arttığı görüldü. Yani aşırı sağın temel bulduğu zemini yoksullar, az eğitimli insanlar, işçiler ve gençler olarak sıralayabiliriz. Toplumun sosyal açıdan en kırılgan ve aynı zamanda önemli bir kesimini oluşturan bu kitleler, merkez partiler tarafından yıllardır görmezden geliniyor ve çoğu kez, seçimden seçime gündeme getirilen bir detay olarak parti gündemlerine taşınıyor. Sözgelimi Macron’un çalışma barışını bozma ve toplumun büyük kısmını karşısına alma pahasına emeklilik yaşını yükseltmekten ve istihdam piyasasını esnetmekten çekinmemesi, Scholz hükümetinin ekonomik skalanın en altlarında yer alan insanlar için cesur adımlar atmaktan imtina etmesi ve benzeri açıklar, her iki ülkede de aşırı sağın ekmeğine yağ süren ve onların taban bulmasını kolaylaştıran faktörler oldu.

Şunu ortaya koymak elzem: Gelecek kaygısı duymayan, mevcut durumundan memnun olan yurttaş, bu durumu koruyacak ve geliştirecek partilere, yani merkez partilere yönelir ve esasen macera peşinde koşmaz. Fransa ve Almanya örneğinde ihtiyacımız olan ilk şey, oldukça güçlü ve kapsamlı bir sosyal politika. Çocuk ve genç yoksulluğunu azaltacak sosyal desteklerin arttırılması, istihdam piyasasındaki neoliberal esnekleştirme reformlarının tersine çevrilerek refah devleti ilkelerinin piyasalara uygulanması, emeklilerin şartlarının iyileştirilerek bugünün gençlerinin uzak geleceğe daha iyimser bakmalarını sağlanması ve aynı zamanda yıllarca çalışmış insanlara karşı ahlaki ödevini yerine getirmek, iyi bir sosyal politikanın ilk adımları olarak düşünülebilir.

Elbette sıraladığım sosyal reformların finanse edilebilmesi ve sürdürülebilir kılınması için, öncelikle köklü ve paradigma değişimine denk düşen bir vergi reformu elzem. Özellikle büyük şirketleri ve varlıklı yurttaşları ciddi oranlarda vergilendiren, alt ve orta sınıf üzerindeki vergi yükünü hafifleten adil ve verimli bir vergi düzeni, sosyal politikanın da temel finansmanı olacaktır.

Mevcut istihdam piyasasında çalışanların yararına yapılacak reformlar gelecek kaygısını azaltırken, emeklilerin hayat kalitesini güçlendiren sosyal reformlar da bugünün gençlerini ve dünün çalışanlarını geçim kaygısından uzaklaştıracak, onları mevcut durumlarını korumaya yöneltecek bir yere götürecektir.
<blockquote><em><strong>Avrupa’daki merkez sağ ve sol partilere düşen iş, düzensiz göç ve sığınma akınına dönük politikaları önce Avrupa çapında, ardından küresel ölçekte sürdürülebilir bir politika inşa etmek ve uzun vadeli bir temel oluşturmaktır. Uluslararası temellere dayalı, geniş bir uzlaşıyla inşa edilen göç ve sığınma politikası, aşırı sağcıların istismarına daha kapalı olduğu gibi, toplum tarafından da büyük çoğunlukla benimsenecek bir yaklaşım olacaktır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ULUSLARARASI GÖÇ MESELESİNE ULUSLARARASI ÇÖZÜMLER BULMAK</strong></h2>
Suriye İç Savaşı’yla başlayan ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde görülen mülteci ve sığınmacı yoğunluğu, Avrupalı liderlerin ve kurumsal olarak Avrupa Birliği’nin yönetemediği, tam da bu nedenle aşırı sağın kolayca istismar edebildiği bir mesele haline geldi. Spesifik bir göç ve sığınma politikası oluşturamayan Avrupa ülkeleri ve AB, kamuoyu nezdinde kararsız ve aciz bir görüntü verirken, bu konuya dair yanlış ve net şeyler söyleyen aşırı sağ partiler, kolayca taban bulabildi. Fransa’da ve Almanya’da aşırı sağcı partilerin merkez partiler karşısında en güçlü oldukları konu, şüphesiz düzensiz göç ve sığınma meselesi. Aslında bu konuda Avrupalı devletlerin AB gibi çok önemli ve bu meseleyi uluslararası bir zeminde çözme enstrümanı vardı, fakat bunu harekete geçirmek hiçbir zaman liderlere cazip gelmedi ve ucuz popülizme kaymak merkez partilere epey kolay geldi.

Bu noktadan sonra Avrupa’daki merkez sağ ve sol partilere düşen iş, düzensiz göç ve sığınma akınına dönük politikaları önce Avrupa çapında, ardından küresel ölçekte sürdürülebilir bir politika inşa etmek ve uzun vadeli bir temel oluşturmaktır. Uluslararası temellere dayalı, geniş bir uzlaşıyla inşa edilen göç ve sığınma politikası, aşırı sağcıların istismarına daha kapalı olduğu gibi, toplum tarafından da büyük çoğunlukla benimsenecek bir yaklaşım olacaktır.
<blockquote><strong><em>Pek çok Avrupalı merkez sağ parti ve siyasi, aşırı sağın yükselişini önlemenin yolunun aşırı sağın söylemlerinin bir kısmını ödünç almaktan geçtiğini düşündü. Aşırı sağcı söylemlerin ana akım hale gelmesinden başka bir işe yaramayan ve günün sonunda yine aşırı sağ partileri güçlendiren bu tercih, merkez partilerinin de seçmen nezdindeki güvenilmez imajını güçlendiriyor, merkezin altını oyuyor.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>HER KOŞULDA DEMOKRAT KALABİLMEK</strong></h2>
Üçüncü son madde, en az ilk iki madde kadar hayati ve aynı zamanda Avrupalı liderlere politik, ahlaki ve tarihsel sorumluluklarını anımsatıyor. Pek çok Avrupalı merkez sağ parti ve siyasi, aşırı sağın yükselişini önlemenin yolunun aşırı sağın söylemlerinin bir kısmını ödünç almaktan geçtiğini düşündü. Bu hem kolay bir yol olarak görünüyordu hem de sosyal politikayı güçlendirmeye ve karmaşık bir iş olan uluslararası göç/sığınma politikası inşa etme süreçlerine girmeyi gerektirmiyordu. Sözgelimi Macron bunu denedi, son yılların en sağcı ve gerici göç yasasını yasalaştırdı, aşırı sağcılar tarafından “Bu yasanın mimarı biziz” denilerek desteklendi. Almanya’da CDU lideri Merz, “Önceliğimiz AfD’ye giden seçmenimizi yeniden kazanmak” demekten imtina etmedi ve dönemsel olarak aşırı sağ refleksleri okşayan söylemlerle ve demeçlerle partisini sağa kaydırmaya devam ediyor. Aşırı sağcı söylemlerin ana akım hale gelmesinden başka bir işe yaramayan ve günün sonunda yine aşırı sağ partileri güçlendiren bu tercih, merkez partilerinin de seçmen nezdindeki güvenilmez imajını güçlendiriyor, merkezin altını oyuyor. Ve günün sonunda bu denklemden kazançlı çıkan aşırı sağ partiler olurken, demokratik kurumlar ve değerler de daha kırılgan hale geliyor.

Özetle, sosyal politikayı merkeze oturtan bir politikayı benimseyen, düzensiz göç ve sığınma meselesini uluslararası bir zemine taşıyarak buna dair oluşturulacak bir küresel eylem planına öncülük eden, ucuz popülizm ve kolaycılık adına aşırı sağa benzemeye çalışmayan bir Avrupa merkez siyaseti, aşırı sağı yenmeye muktedir olacaktır. Zaman demokrasinin ve demokratların aleyhine işlemeye devam ediyor. Zaman bizi nereye götürecek, hep birlikte buna tanıklık edeceğiz.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Jun 2024 04:30:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Avrupa-Parlamentosu-AP-Avrupa-Birlig-AB.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Orta sınıfın yükü</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/orta-sinifin-yuku-5675</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/orta-sinifin-yuku-5675</guid>
                <description><![CDATA[Orta sınıfın yükü]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Kanımca, Türkiye siyaseti orta sınıf siyasetine yönelik ihtiyacını bas bas bağırıyor. Bu ihtiyaç, özellikle orta sınıf vatandaşların tüketim pratiklerine yönelik ortaya koyulan vergi ve zamların sanki "alan mutlu, veren mutlu" havasıyla, pek de tartışılmadan yürürlüğe girmesinden anlaşılıyor. Ancak özellikle yurtdışı çıkış harç pulu meselesiyle gündeme gelen kolektif itirazın siyasete yansıtılamamış olması kanımca ciddi bir eksikliktir.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Yurtdışı çıkış harç pulunun fiyatının neredeyse on katına kadar artacağı </span><a href="https://www.ekonomim.com/ekonomi/maliye-dugmeye-basti-yurtdisi-harci-tam-10-kat-artiriliyor-haberi-749093"><span style="font-weight: 400;">iddiası</span></a><span style="font-weight: 400;"> sosyal medyada çokça konuşuldu. Ancak konuşulanların pek azı meselenin yalnızca basit bir gündem konusu olmaktan öte olduğunu işaret ediyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yurtdışı çıkış harç pulu meselesinin gündemde tutulması gerekliliği ilk başta hukukun değil, siyasetin konusu olmalı. İfade etmek istediğim, söz konusu problemin hukuka aykırılığına yönelik yapılan yorumların isabetli olmadığı değil. Ancak son yıllarda Türkiye’de, hukuka aykırılık iddialarının tek başına etkili bir siyasi yöntem olmadığını defalarca gördük. Bu elbette acı bir durum, ama bize tek bir noktaya odaklanmak yerine konunun geniş çerçevesini ele almamız gerektiğini gösteriyor</span>
<blockquote><em><b>Değil yapılacak zammın, yurtdışı çıkış harç pulu pratiğinin kendisinin hukuka aykırı olduğu iddiası (veya tespiti), iktidarın böyle bir uygulamadan geri adım atmasına sebep olmuyor. Her ne kadar kabul etmesi zor olsa da, güncel siyasetin bir gerçeği bu. Geri adım atılabilmesi için, siyaset metodlarını kullanmak gerekiyor. Burada da iş elbette muhalif aktörlere düşüyor. </b></em></blockquote>
<h2><b>İŞ MUHALİF AKTÖRLERE DÜŞÜYOR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Hukuka aykırılık iddiasının bir siyaset mekanizması olarak yetersiz kaldığı durumda siyaset sınırları içerisinde yeni çözümler keşfetmek gerekir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Şunu ifade etmeye çalışıyorum: Değil yapılacak zammın, yurtdışı çıkış harç pulu pratiğinin kendisinin hukuka aykırı olduğu iddiası (veya tespiti), iktidarın böyle bir uygulamadan geri adım atmasına sebep olmuyor. Her ne kadar kabul etmesi zor olsa da, güncel siyasetin bir gerçeği bu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Geri adım atılabilmesi için, siyaset metodlarını kullanmak gerekiyor. Burada da iş elbette muhalif aktörlere düşüyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Meselenin bana kalırsa en can alıcı tarafı burada başlıyor; bugün muhalefet, konuyla aktif siyaset üzerinden pek de ilgileniyormuş gibi gözükmüyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Bu bir siyasi kabiliyetsizlik değil, aksine bir tercih.</span>

<span style="font-weight: 400;">Zira yurtdışı çıkış harç pulunun mahiyetine yönelik yapılacak bir itiraz, özellikle CHP’nin emekliler ve asgari ücretliler, dolayısıyla ekonominin dar gelirli vatandaşlara etkisi üzerinden ortaya koyduğu anlatısını sekteye uğratacak gibi gözüküyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Dar gelirlinin ekonomik durumu için aktif bir kampanya yürüten CHP, konu her ne kadar vergi yükü ve ekonomi de olsa, yurtdışı çıkış harç pulu uygulamasını gündemine almak istemiyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu tercihin çeşitli sebepleri olabilir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Birincisi, orta direğin, özellikle şehirli orta-üst sınıf beyaz yakalıların muhalefet meyilli olduğu kabulü. </span>

<span style="font-weight: 400;">Diğer taraftan asıl hedef alınan dar gelirli vatandaşların iktidara meyilli olduğunun kabulü. </span>

<span style="font-weight: 400;">Her iki kabul göz önüne alındığında, CHP’nin kendisine bir hedef kitle seçtiği görülüyor. </span>
<blockquote><em><b>Bu konuda tüm faturayı CHP’ye kesmek haksızlık olur, ancak Türkiye’nin orta sınıf siyasetine de ihtiyacı var. CHP’nin ana muhalefet partisi olarak bu ihtiyacı karşılayabilmek için politik bir adım atması isabetli olurdu.</b></em></blockquote>
<h2><b>TÜRKİYE’NİN ORTA SINIF SİYASETİNE DE İHTİYACI VAR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Peki orta sınıf, şehirli beyaz yakalı vatandaşlar bu durumdan memnun mu?</span>

<span style="font-weight: 400;">Cevap bu noktada hem evet, hem de hayır. </span>

<span style="font-weight: 400;">Evet, çünkü özellikle siyasi bilinci yüksek orta sınıf vatandaşlar, CHP’nin bu bilinçli tercihini kabullenmiş gözüküyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Ancak diğer taraftan hayır, çünkü bu kabullenmenin derecesini bilmiyoruz.</span>

<span style="font-weight: 400;">Çünkü Türkiye’de CHP’ye alternatif olarak orta sınıf lehine siyaset yapabilecek başka bir parti de yok. Bu nedenle bu ekonomik grubun seçmen yönelimlerini tahlil etmemiz çok zor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ancak kanımca, Türkiye siyaseti orta sınıf siyasetine yönelik ihtiyacını bas bas bağırıyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu ihtiyaç, özellikle orta sınıf vatandaşların tüketim pratiklerine yönelik ortaya koyulan vergi ve zamların sanki “alan mutlu, veren mutlu” havasıyla, pek de tartışılmadan yürürlüğe girmesinden anlaşılıyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Ancak özellikle yurtdışı çıkış harç pulu meselesiyle gündeme gelen kolektif itirazın siyasete yansıtılamamış olması kanımca ciddi bir eksikliktir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu konuda tüm faturayı CHP’ye kesmek haksızlık olur, ancak Türkiye’nin orta sınıf siyasetine de ihtiyacı var. </span>

<span style="font-weight: 400;">CHP’nin ana muhalefet partisi olarak bu ihtiyacı karşılayabilmek için politik bir adım atması isabetli olurdu. </span>

<span style="font-weight: 400;">Ancak bu, başka bir siyasi iradenin de bu boşluğu doldurabileceği gerçeğini değiştirmiyor.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 19 Jun 2024 04:20:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Orta-sinifin-yuku.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eksik demokrasi yeni için bir avantaj olabilir mi?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/eksik-demokrasi-yeni-icin-bir-avantaj-olabilir-mi-5664</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/eksik-demokrasi-yeni-icin-bir-avantaj-olabilir-mi-5664</guid>
                <description><![CDATA[Eksik demokrasi yeni için bir avantaj olabilir mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Bazı kalkınma iktisatçılarının geri kalmışlığın ekonomik kalkınmada bir avantaj olabileceğine işaret ettikleri gibi, ben de demokrasisi yeterince gelişmemiş ve fakat farklı toplumsal kesimlerin farklı taleplerinin hızla yükselişinin yeni bir demokrasi yaratmak için önemli bir avantaj sağlayabileceğini söylemeye çalışıyorum.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Geçen hafta Avrupa seçimlerini konu ederek yalnızca Avrupa’da değil neredeyse bütün dünyada sağ siyasetlerin güçlendiğine işaret etmiştim. Tabii burada tuhaf bir durum var. Eğer CHP’yi Türkiye iç siyaseti bağlamında "sol” bir parti olarak değerlendirirsek, yerel seçimlerde birinci parti olmasını nasıl yorumlamamız gerekecektir? Yani şunu mu diyeceğiz; dünyada sağ siyasetler güçlenirken Türkiye’de sol siyaset güçlenmektedir. Peki bunu içimize sindirerek kabul etmek ve böyle yorumlamak doğru olacak mıdır?</span>

<span style="font-weight: 400;">Doğrusu hep söyleriz Türkiye bir yandan kadim sorunları, diğer yandan da modern sorunları içiçe yaşayan bir ülkedir diye. Daha doğrusu biz bir yandan tarihten gelen sorunları yaşarken bir yandan da modern dünyanın sorunlarını yaşamaktayız. Eh doğrusu bu tespit birçok bakımdan doğru bir tespittir bence de. Alın cemaat ve tarikatları!</span>

<span style="font-weight: 400;">Yüzyılın başında kapatılmışlarsa da yok olmamışlar ve hala ülke siyasetinde oldukça etkili arkaik kurumlar olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Geçmişte Gülen Cemaati, şimdilerde Menzil Cemaati (ve daha birçokları) böyle yapılar. Eh doğrusu sosyolojik bir karşılığı olan bu yapıların yasaklarla yok edilemeyeceği ortada olduğuna göre üstelik de günümüzde demokratik anlayışlar çerçevesinde makul görülmeleri, onların var olmalarını sağlıyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Ama bu kurumların modern tarafımıza bir sorun yaratmadıklarını söyleyebilir miyiz? Örneğin dinsel öğeler çerçevesinde devşirdikleri insan ve para gücü nedeniyle onları modern hayatta nerede konumlandırmamız gerekecektir? Benim gördüğüm kadarıyla ülkenin modern tarafı bu soruna henüz bir cevap üretebilmiş değildir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Benzer biçimde Alevileri ele alalım! Onlar kendilerini İslamiyet’in Sünni yorumunun dışında görüyorlar. Din anlayışları ve ritüelleri bakımında çok ayrılar. Kendi anlayışlarına özgürlük talep ediyorlar. Camilleri değil cem evlerini kutsal görüyorlar. Bu da arkaik bir sorun gibi duruyor. Ama biz bu sorunu da modern hayatımızın bir parçası olarak yaşıyoruz. Ve modern hayatımız bağlamında bu soruna tatmin edici modern bir çözüm henüz bulabilmiş değiliz.</span>

<span style="font-weight: 400;">Alın Kürtleri! Bu insanlar kendilerini Türk olarak görmüyorlar. Kendi dillerinin ve kültürlerinin ülkenin bir parçası olarak kabul edilmesini talep ediyorlar. Türklerin "Kürt yoktur!" tezlerini onur kırıcı olarak algılıyorlar. Dahası ülke yönetiminde ve toplumsal yaşamda "ötekileştirildiklerini" düşünüyorlar. Bu da arkaik bir sorun gibi duruyor. Ama biz bu sorunu bugün modern hayatımızın en önemli sorunlarından biri olarak yaşıyoruz ve şimdiye kadar da modern tarafımız bu soruna da bir çözüm bulabilmiş değil.</span>
<blockquote><em><b>Türkiye toplumundaki arkaik sorunların çözülmesi yönünde güçlü kimliksel taleplerin varlığı yeni bir demokrasiye işaret ederken Avrupa ülkeleri daha henüz böyle bir demokrasi gerekliliğini görebilmiş değiller. O nedenle de bugün onların sorunları sağ siyasetler ile Avrupa Birliği’nin varlığı arasında yaşanan sorunlardır. </b></em></blockquote>
<h2><b>GÜÇLÜ KİMLİKSEL TALEPLER, YENİ BİR DEMOKRASİYE İŞARET EDİYOR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Aslında bu tür sorunları daha da uzatabilirim. Ama sanırım yeterince açık. Türkiye toplumu tarihten devraldığı yukarıda ele aldıklarımız gibi birçok arkaik sorunun sahibi modern bir ülke ve fakat onun modern tarafı bu arkaik sorunları da henüz daha çözebilmiş değil.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu arkaik ve modern toplumsal sorunların çözümleri, eğer iç savaş gibi bir alt-üst oluşla bulunmayacaksa yolumuz bellidir. Bu yol demokrasi yoludur. Demokrasi derken de sıradan bir "parlamenter demokrasi" kavramına değil, henüz daha yeterince konuşulmamış ve yeterince tartışılmamış yeni bir demokrasi kavramına vurgu yapıyorum. Bütün farklılıkların farklılıklarının kabulüyle, birlikte yeni bir toplumsal sözleşmeden söz etmeye çalışıyorum. Böyle bir imkanın, Türkiye’de "sol" bir parti olarak değerlendirilebilecek CHP’nin seçimlerde birinci parti olmasıyla aralanmaya başladığını söyleyebiliriz. Bu nedenle de diyebiliriz ki Türkiye toplumundaki arkaik sorunların çözülmesi yönünde güçlü kimliksel taleplerin varlığı yeni bir demokrasiye işaret ederken Avrupa ülkeleri daha henüz böyle bir demokrasi gerekliliğini görebilmiş değiller. O nedenle de bugün onların sorunları sağ siyasetler ile Avrupa Birliği’nin varlığı arasında yaşanan sorunlardır. Sağ yükseldikçe de ileride sol siyasetler de yükselecek ve bizim bugün Türkiye’deki tartıştığımız sorunları onlar da ancak yarın tartışmaya başlayacaklardır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bazı kalkınma iktisatçılarının geri kalmışlığın ekonomik kalkınmada bir avantaj olabileceğine işaret ettikleri gibi, ben de demokrasisi yeterince gelişmemiş ve fakat farklı toplumsal kesimlerin farklı taleplerinin hızla yükselişinin yeni bir demokrasi yaratmak için önemli bir avantaj sağlayabileceğini söylemeye çalışıyorum.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yeter ki bunun ayırdında olalım!</span>

<span style="font-weight: 400;">Okuyucularımın bayramını kutlarım!</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 18 Jun 2024 04:40:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Eksik-demokrasi-yeni-icin-bir-avantaj-olabilir-mi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kurban Bayramı’nda beslenme nasıl olmalı?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurban-bayraminda-beslenme-nasil-olmali-5615</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurban-bayraminda-beslenme-nasil-olmali-5615</guid>
                <description><![CDATA[Kurban Bayramı’nda beslenme nasıl olmalı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Bayramda nasıl diyet yapacağım? Bu gibi durumlarda benim önerim katı diyetlere tatil süresince ara verip bayramın keyfine çıkarmanız olacaktır. Çünkü tüm sevdiklerinizin bir arada olduğu keyifli sofralarda kalorileri saymak sizi daha fazla strese sokarak diyetten soğutabilir. Hedef, tatil boyunca kilo vermek yerine bayramı kilo almadan bitirmek olmalıdır.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Kurban Bayramı’na ve tatile çok kısa bir zaman kaldı. Bayram ve tatil öncesi en çok sorulan sorular; bayramı nasıl kilo almadan bitirebilirim? Bayramda nasıl diyet yapacağım? Bu gibi durumlarda benim önerim katı diyetlere tatil süresince ara verip bayramın keyfine çıkarmanız olacaktır. Çünkü tüm sevdiklerinizin bir arada olduğu keyifli sofralarda kalorileri saymak sizi daha fazla strese sokarak diyetten soğutabilir. Hedef, tatil boyunca kilo vermek yerine bayramı kilo almadan bitirmek olmalıdır. </span>

<b>Peki bayram boyunca mevcut kilonuzu korumak için neler yapabilirsiniz? </b>

<span style="font-weight: 400;">Birbirinden cazip ikramların hazırlanıp sunulduğu Kurban Bayramı sofralarında, özellikle kırmızı et ve tatlı tüketimi bir hayli artıyor. Bu durum özellikle kalp hastalığı, hipertansiyon ve diyabet gibi kronik sorunları olanlarda, gastrit, ülser gibi mide problemleri yaşayanlarda ve ileri yaşlardaki kişilerde ekstra sağlık sorunları yaratabiliyor. Oysa bayram dönemlerinde bazı küçük ama etkili beslenme önlemleriyle hem sağlığınızı koruyabilir hem de bayram ikramlarının keyfini çıkarabilirsiniz.</span>
<blockquote><em><b>Yeni kesilmiş hayvanların etlerindeki sertlik, hem pişirmede hem de sindirimde zorluğa yol açar. Bu sebeple gün içerisinde sindirim sıkıntılarıyla savaşmak istemiyorsanız, mümkünse etleri buzdolabında 1-2 gün beklettikten sonra tüketin.</b></em></blockquote>
<h2><b>ETİ BUZDOLABINDA 1-2 GÜN BEKLETTİKTEN SONRA TÜKETİN</b></h2>
<ol>
 <li><b>Bayramda 3 Öğün Beslenin </b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Bayram boyunca kahvaltı ve akşam yemeği olmak üzere 2 ana öğün ve 1 ara öğün olmak üzere toplam 3 öğün yapmaya özen gösterin. Sabah yumurtalı ve proteinden zengin sizi gün boyunca tok tutacak bir kahvaltı yapmayı atlamayın. </span>
<ol start="2">
 <li><b>Etleri birkaç gün bekletin </b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Kurban Bayramı’nda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta da sindirimi zor olan etlerin nasıl tüketileceği konusu oluyor. Yeni kesilmiş hayvanların etlerindeki sertlik, hem pişirmede hem de sindirimde zorluğa yol açar. Bu sebeple gün içerisinde sindirim sıkıntılarıyla savaşmak istemiyorsanız, mümkünse etleri buzdolabında 1-2 gün beklettikten sonra tüketin. </span>
<ol start="3">
 <li><b>Etlerin Pişirilme Yöntemine Dikkat Edin </b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Etlerin derin yağda kızartılması ateşe yakın olarak pişirilmesi hem kanserojen öğelerin oluşumuna neden olur, hem de B1, B12, folik asit gibi vitaminlerin kaybına yol açar. Bu nedenle mangal planınız var ise; etler ateşten 15 santimetre uzakta pişirilmelidir. Ayrıca mangalda pişirme sırasında etin dış kısmı hızlı bir şekilde pişmekte ve etin iç kısmı çiğ kalmaktadır. Etin hem içinin hem de dışının iyi pişmiş olması çok önemlidir. Etin çiğ veya az pişmiş olması, tüketim kalitesini düşürür ve bayram programınızı olumsuz yönde etkileyecek besin zehirlenmelerine de yol açabilir. Etleri, En sağlıklı pişirme yöntemleri olan; haşlama, fırınlama veya sebzelerle soteleme şeklinde tüketmeye özen gösterin. </span>
<ol start="4">
 <li><b>Porsiyonlarınızı Ayarlayın </b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Bayram süresince et tüketiminde aşırıya kaçılmamalıdır. Öğünlerde 1-2 porsiyon (100 -150 gram) et tüketimi yeterli ve uygun olan miktarlardır. Yağlı et tüketimi ile birlikte kan yağlarında ve ürik asit düzeyinde artış yaşanabilmektedir. Bu nedenle kırmızı et tüketiminde sıklık ve miktar azaltılıp haşlama öncelikli olmak kaydıyla, fırınlama veya ızgara veya sebzelerle birlikte tencerede pişirme yöntemleri kullanılarak pişirilmesi daha uygundur.</span>
<ol start="5">
 <li><b>Tatlı ve Çikolatayı Sınırlandırın </b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Bayram tatlıları kültürümüzün vazgeçilmezlerinden biri. Ancak şerbetli tatlılar yerine sütlü tatlılar, mevsim meyveleri veya dondurma sıcak havalarda daha iyi bir alternatif olabilir. Şerbetli tatlı ikramlarını sevdiklerinizle bölüşerek tüketmek de iyi bir fikir olabilir.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 15 Jun 2024 04:30:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Kurban-.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Milli Takım kampına kimler girebilir?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/milli-takim-kampina-kimler-girebilir-5594</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/milli-takim-kampina-kimler-girebilir-5594</guid>
                <description><![CDATA[Milli Takım kampına kimler girebilir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Kamp yaptığımız otele, zorunlu ve gerekli haller oluşması durumunda, sadece TFF’nin özel izniyle giriş olmalı, bunun dışında, dışarıdan hiç kimsenin gelmesine izin verilmemelidir. Aksi taktirde, emin olun ki milli takımın kamp yaptığı otelde ne huzur kalır ne verim…</strong>

Beklenen o heyecanlı an geldi. A Milli Futbol Takımımız Avrupa Şampiyonası’na katılmak için Almanya’ya gitti. Fikstür bakımından şanslıyız. İlk iki maçımız aynı şehirde olacak. Yaklaşık 2 hafta boyunca Dortmund şehrindeyiz. Bu durum bize büyük bir avantaj sağlıyor. Rakiplerimizin aksine, iki maç arasında otel değiştirmeyeceğiz ve uzun seyahatler yapmayacağız. Böylece daha huzurlu bir kamp dönemi geçirme şansına sahibiz.

Huzurlu ve verimli bir kamp dönemi geçirmek, futbolcuların hem psikolojik hem fiziksel performanslarını doğrudan etkileyen önemli bir faktördür. Bu bağlamda federasyonumuza büyük bir görev düşüyor. Federasyonumuz mutlaka kamp kurallarını koymalı ve titizlikle uygulandığından emin olmalı.

Dikkat edilmesi gereken hususları şu şekilde özetleyebilirim.

Futbolcuların kaldığı otel ile TFF Yönetim Kurulu Üyelerinin, TFF’nin davet edeceği başkanların ve futbol paydaşlarının kalacağı otel kesinlikle ayrı oteller olmalı. Futbolcuların kaldığı otel, kamp otelidir. Kamp otelinin bir mahremiyeti olur. Futbolcu, kamp yaptığı otelde rahat hissetmek ister. Futbolcularla <em>‘‘kanka’’</em> olmaya hevesli yöneticilerin aksine aslında futbolcular, yöneticileri otelde görmekten pek hoşlanmazlar. Futbolcular, saygıda kusur etmemek için yönetici ziyaretlerinden <em>‘‘memnunlarmış’’</em> gibi görünürler ancak futbolcuların önemli maçlardan önce tek istedikleri şey huzur ve konsantrasyondur. Bu konsantrasyonu bozacak ilk şey, yöneticilerle yapılan <em>‘‘zoraki’’ </em>ve <em>‘‘yapmacık’’</em> sohbetlerdir. Bu sohbetler genelde futbolcunun istirahatinden, ailesiyle görüşebileceği özel zamanından çalmaktan başka bir işe yaramaz.
<blockquote><em><strong>Kamp oteline giriş, özel izne tabi olmalıdır. Maç günü destek konuşması yapmak üzere kısa süreli bir başkan ve YK ziyareti yapılabilir, bu normaldir, ancak bunun dışında TFF Başkanı ve yönetim kurulu üyeleri dahil, herkes kamp otelinde uzak durmalı, kendi konaklamalarını ve toplantılarını başka otelde yapmalıdır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>KAMP OTELİNE GİRİŞ ÖZEL İZNE TABİ OLMALIDIR</strong></h2>
Bu yüzden kamp yapılan otele sadece teknik kadronun, milli takım personelinin, futbolcuların ve TFF adına milli takımdan sorumlu birkaç yöneticinin kalması kafidir. Daha açık yazayım: Kamp oteline giriş, özel izne tabi olmalıdır. Maç günü destek konuşması yapmak üzere kısa süreli bir başkan ve YK ziyareti yapılabilir, bu normaldir, ancak bunun dışında TFF Başkanı ve yönetim kurulu üyeleri dahil, herkes kamp otelinde uzak durmalı, kendi konaklamalarını ve toplantılarını başka otelde yapmalıdır.

İş sadece yöneticilerin ziyareti ile bitmiyor.

Kamp için hangi otel ayarlandı bilmiyorum. Genel teamül tüm otelin milli takım için kapatılmasıdır. Dışarıdan müşteri alınmayan, sadece milli takım için hizmet verecek konforlu bir otelde konaklamak en ideal çözümdür. Otelin tamamen milli takım için kapatılmış olmasında büyük faydalar görüyorum. Başta güvenlik olmak üzere bu sayede takımımız özelleştirilmiş hizmetler alabilir.

Eğer kamp yapılacak otel büyük bir kompleks ise 2 hafta boyunca tüm oteli kapatmak bütçe bakımından mümkün olmayabilir. Bu durumu anlayışla karşılamak gerekiyor. Örneğin; Portekiz’de, Brezilya A Milli Takımının bile kamp yaptığı oteli kapatmadan kaldığına şahit olmuştum. Futbolda bu da mümkündür ancak böyle durumlarda futbolcuların kaldığı kata giriş kesinlikle yasak olur. Hatta yukarıdaki odalardan ses gelmemesi için bir üst kattaki odaların hepsi kapatılır. Futbolcuların otele giriş ve çıkış kapısı farklıdır, toplantı ve yemek salonları, kullanacakları gym, inecekleri loby farklı olmalıdır. Dolayısıyla paylaşımlı otellerde milli takım oyuncularının diğer müşterilerle iletişimi ve teması tamamen kesilmelidir. Aksi halde güvenlik riskiyle karşı karşıya kalınabilir. Kendini bilmez bir fanatiğin otelin lobisinde çıkaracağı bir olay futbolcuların moral motivasyonunu olumsuz etkileyebilir.
<blockquote><em><strong>Otelin barında sarhoş olan bir taraftarın, lobide tezahüratlar, şarkılar söyleyen taraftar gruplarının milli takımın kalacağı kısımda kesinlikle olmaması gerekir. Ayrıca diğer otel müşterileriyle müşterek alanları kullanmak zorunda kalan milli oyuncular sağlık risklerine maruz kalırlar. Bu kesinlikle önlenmesi gereken bir hadisedir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SAĞLIK RİSKİ OLUŞABİLİR</strong></h2>
Diğer ülkelerin taraftarları da unutulmamalı. Otelin barında sarhoş olan bir taraftarın, lobide tezahüratlar, şarkılar söyleyen taraftar gruplarının milli takımın kalacağı kısımda kesinlikle olmaması gerekir. Ayrıca diğer otel müşterileriyle müşterek alanları kullanmak zorunda kalan milli oyuncular sağlık risklerine maruz kalırlar. Bu kesinlikle önlenmesi gereken bir hadisedir. Bir futbolcumuzun bir başka otel müşterisinden grip kapması bile sahadaki performansını olumsuz etkileyebilir ve bu durum, bütün takıma sirayet edebilir.

Otel müşterileriyle temasın önlenmesi de yetmez. Bir de günü birlik ziyaretçiler vardır ki ben bu grubu en rahatsız edici grup olarak addediyorum. Her ne kadar iyi niyetli olsalar bile, gurbetçilerimizi fotoğraf çekinmek için milli takımın otelini ziyaret etmeleri engellenmelidir. Almanya gibi milyonlarca vatandaşımızın yaşadığı bir ülkede bunun önünü alamayız.

Aslında sıradan taraftarların otele günübirlik girişleri genel olarak hep kısıtlanır, bu alışılagelmiş bir durum. Esas dikkat edilmesi gereken <em>‘‘torpilli’’</em> insanların kamp yapılan otele günübirlik girişinin engellenmesidir. Bu kişilerin başında menajerler gelir. Ne FIFA ne UEFA ne de TFF kurallarında <em>‘‘futbolcunun menajeri kamp yapılan otele girebilir’’</em> diye özel bir izin yoktur, ama girerler. Tanıdıkları futbolcuları arayan menajerler, isimlerinin kapı güvenliğine yazdırılmasını talep ederler. Böylece kamp yapılan otele rahatça girerler. Çoğu zaman tek de gelmezler, yanlarında arkadaşları, zengin iş insanları olur. Forma imzalatma merasimleri hiç bitmez. Menajerlere ek olarak, kulüplerde çalışanlar, milletvekilleri, belediye başkanları, siyasetçiler, müteahhitler, sponsorlar, pırlantacılar, galericiler, bilumum ünlüler de takım otelini mutlaka ziyaret etmeye heves edeceklerdir… Futbolcular; menajerlere, eş, dost ve tanıdıklara <em>‘‘gelme’’</em> diyemez. Bu konuda federasyonumuza büyük görev düşüyor. Kuralları federasyonumuz koymalı ve futbolcularımızın üzerinden bu gereksiz yükü almalıdır. Kamp yaptığımız otele, zorunlu ve gerekli haller oluşması durumunda, sadece TFF’nin özel izniyle giriş olmalı, bunun dışında, dışarıdan hiç kimsenin gelmesine izin verilmemelidir. Aksi taktirde, emin olun ki milli takımın kamp yaptığı otelde ne huzur kalır ne verim…

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Jun 2024 04:38:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/a-milli-futbol-takimi-1548679_1.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tariz ustası Devlet Bahçeli ve arkasındaki güç</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tariz-ustasi-devlet-bahceli-ve-arkasindaki-guc-5587</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tariz-ustasi-devlet-bahceli-ve-arkasindaki-guc-5587</guid>
                <description><![CDATA[Tariz ustası Devlet Bahçeli ve arkasındaki güç]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Tariz ya da benzer anlamı ile dokundurma Türk edebiyatında sözün ya da kavramın gerçek veya mecazlı anlamı dışında tam tersini kastetme durumudur. Bu bağlamda da Bahçeli’nin söylediği sözleri tersinden okumakta fayda var.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">​</span><span style="font-weight: 400;">Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli Çarşamba günü önemli bir açıklamada bulundu. Bahçeli zaten politikalarından daha çok kimsenin beklemediği zamanlarda yaptığı çıkışları ve bu çıkışları sayesinde de Türkiye siyasetinde belirleyici kırılmalara yol açması ile biliniyor. Bu bağlamda kimilerine göre Bahçeli bir siyaset ustası kimilerine göre ise devletin kendisi. Kuşkusuz bunların ikisi birden de olabilir ya da hiç birisi değildir ama bence kesin olan bir şey var ki Bahçeli tam anlamıyla bir tariz ustası. </span>

<span style="font-weight: 400;">​</span><span style="font-weight: 400;">Bilmeyenler için kısaca söyleyeyim tariz ya da benzer anlamı ile dokundurma Türk edebiyatında sözün ya da kavramın gerçek veya mecazlı anlamı dışında tam tersini kastetme durumudur. Bu bağlamda da Bahçeli’nin söylediği sözleri tersinden okumakta fayda var. Kısacası Bahçeli çarşamba günü yaptığı açıklamada kimilerinin ‘normalleşme’ ya da ‘yumuşama’ dediği süreçlerden rahatsızlığını dile getirmiş ve dahası Sinan Ateş cinayeti dosyasına da yapılan müdahalelerden huzursuz olduğunun altını çizmiştir. Dahası Cumhur İttifakı’nın sayısal olarak küçük ortağı olarak da gerek duyulursa ortaklığı bitirebileceğini söylemiştir.</span>

<span style="font-weight: 400;">​</span><span style="font-weight: 400;">Bu açıklamalar sonrasında Türkiye’deki yorumcuların büyük çoğunluğu 'Cumhur İttifakı dağılıyor' yorumları yaparken, diğer bir kesim ise olayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi manevra kabiliyetine bağlamaya çalıştı. Siyasi manevra kabiliyetinden kastım Erdoğan’ın yıllardır beraber yol yürüdüklerini kolayca değiştirebilme durumundan bahsediyorum. Hatırlayalım AKP ya da Erdoğan yoluna liberalleri, sivilleşme yanlılarını, ekonomik kalkınma ve hayat tarzında özgürleşme isteyenleri alarak başladı. 2006-2008 yılına kadar yoluna bunlar ile devam etti. Ancak sonra iktidarını sağlamlaştırmak adına iç düşman üretme yoluna giderek bu grupların çoğunluğu ile yollarını ayırdı. Bu ayrışmadan hemen önce ise hem içeride hem de dışarıda çıkar odaklı bir şekilde Gülen Hareketi ile ortaklık kurdu. Bu ortaklık bağlamında birbirlerini ham kadro hem de kaynak bakımından beslemeye başladırlar. Ancak çıkarlar çatışmaya başlayınca neler olduğunu hepimiz bizzat yaşadık. Büyük bir savaş ve sonrasında büyük bir yıkıma hala da tanıklık ediyoruz. Kuşkusuz bu iki kopuş süreci de Erdoğan için sancılıydı ve fakat başarılı çıkmayı bildi. Savaşkan bir siyasetçi olan Erdoğan her seferinde iktidarını korumayı başardı. Ancak Gülen Hareketi’ni atomlarına ayırırken de MHP ile ortaklık kurmaya başladı. Şimdi ise görünen o ki MHP ile ipler yer yer geriliyor. Ancak benim öngörüm MHP ile ayrılığın öyle kolay olmayacağı.</span>
<blockquote><em><b>Türkiye’nin çoğunluğunun milliyetçi-muhafazakar olduğunu söylüyorsak ki bu doğru MHP burada iki saç ayağından birini tamamen kapsıyor ve hatta diğerine de sirayet ediyor. Bununla beraber diğer yapılara göre siyaseten hem tecrübeli hem de 'devletli'.</b></em></blockquote>
<h2><b>HEM TECRÜBELİ HEM DE 'DEVLETLİ'</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">​</span><span style="font-weight: 400;">Liberallerin ya da Gülen Hareketi’nin Türkiye’deki etkisini MHP ile kıyasladığımız zaman MHP her ikisine de tabiri caiz ise tur bindirecek bir yapı. Türkiye’nin çoğunluğunun milliyetçi-muhafazakar olduğunu söylüyorsak ki bu doğru MHP burada iki saç ayağından birini tamamen kapsıyor ve hatta diğerine de sirayet ediyor. Bununla beraber diğer yapılara göre siyaseten hem tecrübeli hem de ‘devletli’. Devletliden kastım iki anlamda devletli. Bir başlarında Devlet Bahçeli gibi tarihsel bir isim var. İkincisi ise devlet kadrolarında çok etkililer. Elbette bu kadrolar olası bir mücadelede Erdoğan’ın yanında yer alabilirler, bu imkansız değil. Ancak sapmalar ve kopmalar önceki AKP ve çıkar odaklı ortaklarından kopmalar kadar kolay olmaz. Zira hem toplumda hem de devlette Bahçeli’nin ya da onun temsil ettiği düşüncelerin bir karşılığı var. O da bunu bildiği için istediği gibi tariz sanatını uyguluyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">​</span><span style="font-weight: 400;">İşin özü, çok da kolay olmayan zorlu bir süreç herkesin önünde ve bu süreç ‘erken seçime gidelim’ ile çözülemeyecek durumda.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Jun 2024 04:45:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Devlet-Bahceli.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaşamak, risk almaktır</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yasamak-risk-almaktir-5575</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yasamak-risk-almaktir-5575</guid>
                <description><![CDATA[Yaşamak, risk almaktır]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Küçük Kara Balık, diğer balıklar tarafından tehlikeli ve gereksiz bir yolculuğa çıkmakla itham edilir. Martı Jonathan‘sa, sürüsü tarafından sadece hayatta kalmak için uçmak gerektiği konusunda baskı görür. İkisi de tam bu sebeplerden diğerleri tarafından eleştirilir, dışlanır ve hatta suçlanırlar. Ancak etrafından gördükleri bu cezalar ve direnç, onların duydukları tutku ve meraktan daha büyük değildir. Bilirler: Öğrenmek için bir şey yapmaları gerekmektedir: Risk almak!</strong>

Küçük kara balık ve Martı Jonathan'ın meşhur öykülerini bilirsiniz: İkisi de bir şeylere tutkuyla bağlıdırlar. İçinde dönüp durdukları dünyada bulamadıkları cevaplar vardır. Aramak, görmek, duymak, öğrenmek anlamak ve özgürleşmek isterler. Diğerlerinden farklıdırlar. Küçük Kara Balık, diğer balıklar tarafından tehlikeli ve gereksiz bir yolculuğa çıkmakla itham edilir. Martı Jonathan‘sa, sürüsü tarafından sadece hayatta kalmak için uçmak gerektiği konusunda baskı görür. İkisi de tam bu sebeplerden diğerleri tarafından eleştirilir, dışlanır ve hatta suçlanırlar. Ancak etrafından gördükleri bu cezalar ve direnç, onların duydukları tutku ve meraktan daha büyük değildir. Bilirler: Öğrenmek için bir şey yapmaları gerekmektedir: Risk almak! Denizlerin sınırı var mı? Uçmanın başka yolları mümkün mü? Başka bir yaşayış var olabilir mi? Oralarda neler oluyor? Hayat gerçekten bu sınırların arasında tanımlanmış, sıkıştırılmış olan küçük şeyden fazlası olabilir mi? Ben, başkalarının sınırlamaları ve tanımlamaları arasına sıkışmış olan bir şey’den fazlası olabilir miyim? Sorarlar. Çünkü onlar, kendilerini keşfetme ve özlerini anlama yolcuğuna çıkmışlardır artık. Ancak bu yolculuk, öyle çok da kolay değildir ve birçok bedeli de yanında getirir. Risk almak zorundadırlar.
<blockquote><em><strong>Dr. Carol Dweck sabit ve <u>gelişim odaklı zihin yapısı</u> teorisinde, sabit zihin yapısına sahip bireylerin, yeteneklerinin doğuştan geldiğine inanma eğiliminde olduklarını, değişime pek de açık olmadıklarını, başarılarını da genellikle bu doğal yeteneklere veya zekalarına bağladıklarını söylemiştir. Bu kişiler, risk almaktan ve yeni bir şeyler denemekten kaçınırlar çünkü başarısızlık, yeteneklerinin bir göstergesi olarak algılandığından, bu durum onların kendilik saygısını zedeleyebilir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>DWECK’İN SABİT VE GELİŞİM ODAKLI ZİHİN TEORİSİ</strong></h2>
Çünkü yaşamak, risk almayı gerektirir.

Risk almaktan kaçınmak, kişiyi görece güvenli ancak sınırlı bir yaşam sürmeye iter. Stanford Üniversitesi’nde psikoloji profesörü olan Dr. Carol Dweck sabit ve <u>gelişim odaklı zihin yapısı</u> teorisinde, <strong>sabit zihin yapısına</strong> sahip bireylerin, yeteneklerinin doğuştan geldiğine inanma eğiliminde olduklarını, değişime pek de açık olmadıklarını, başarılarını da genellikle bu doğal yeteneklere veya zekalarına bağladıklarını söylemiştir. Bu kişiler, başarısızlık yaşadıklarında, bunu kişisel bir yetersizlik olarak algılayabilirler. Dolayısıyla genellikle risk almaktan ve yeni bir şeyler denemekten kaçınırlar çünkü başarısızlık, yeteneklerinin bir göstergesi olarak algılandığından, bu durum onların kendilik saygısını zedeleyebilir. Bunun yanında <strong>gelişim odaklı zihin yapısına</strong> sahip kişilerse, hataları hayata dair öğrenimler kazanma yolu ve riskleri de birer gelişme fırsatı olarak görürler. Bu kişiler, başarısızlık korkusuna rağmen yeni deneyimlere açıktır ve bu da onların büyümesini sağlar. Yani, gelişim odaklı zihin yapısına sahip kişilere göre, insan 7’sinde neyse 70’inde de o değildir. Aynı kalan insan, hiç risk almamış insandır.
<blockquote><em><strong>Bisiklete binmeyi ilk öğrendiğimiz zamanlardaki gibi. Yokuşlardan aşağı keyifle süzülmek istiyorsak, düşme riskini almak zorundayız. Denizleri seviyorsak, dalgaları da kabul etmek zorundayız. Yaşamayı, gelişmeyi, büyümeyi seviyorsak, risk almayı göze almak zorundayız. Evet hayatın bir matematiği yok ama, bazı denklemler oldukça net. </strong></em></blockquote>
<h2><strong>DÜŞME RİSKİNİ ALMAK ZORUNDASINIZ</strong></h2>
Nedir bu riskler peki? Bir şeylerin ters gidebileceği riski, başarısız olma riski, mutsuz olma riski, zaman kaybetme riski, belki de korktuğumuz şey her ne ise onunla yüzleşme riski.

Bisiklete binmeyi ilk öğrendiğimiz zamanlardaki gibi. Yokuşlardan aşağı keyifle süzülmek istiyorsak, düşme riskini almak zorundayız. Denizleri seviyorsak, dalgaları da kabul etmek zorundayız. Yaşamayı, gelişmeyi, büyümeyi seviyorsak, risk almayı göze almak zorundayız.

Evet hayatın bir matematiği yok ama, bazı denklemler oldukça net.

Ne mutlu! İyi-kötü <strong>öğrendiğimiz</strong> her şeye, bizi özgürleştirdikleri için öğrenememiş olmanın prangalarından.]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Jun 2024 04:30:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/planning-risk-and-strategy-deadl.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tehlike CHP’nin diyalog masasında stratejisinin olmaması</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tehlike-chpnin-diyalog-masasinda-stratejisinin-olmamasi-5574</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tehlike-chpnin-diyalog-masasinda-stratejisinin-olmamasi-5574</guid>
                <description><![CDATA[Tehlike CHP’nin diyalog masasında stratejisinin olmaması]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in bugüne kadarki iki görüşmede izlediği strateji bir tür Erdoğan’ın güçlü ve tek karar verici lider yaklaşımı son tahlilde güçlendirmektedir. CHP, bir an önce ülkenin uluslararası insancıl hukuk temelinde demokratikleşmesinin önünü açacak bütünsel siyasal stratejisini netleştirmek ve buna uygun siyasal diyalog taktiklerini belirlemek durumda. Bu anlamda CHP’nin siyasal stratejisinden söz edilemez. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">22 yıldır tek başına iktidar olan AK Parti, 31 Mart 2024 Yerel Seçimlerinde ikinci parti çıkmanın sarsıntılarını yaşıyor. AK Parti, MHP ilişkilerini her gün yeni bir gerilim ve tartışmayla güne başlıyor. MHP lideri Devlet Başkanı sürekli Cumhur İttifakın geleceğine ilişkin mesaj veriyor. En son Çarşamba günü MHP lideri Devlet Bahçeli, “<strong>Cumhur İttifakından arzu edilirse çekiliriz” olarak özetlenebilecek açıklaması, hem kendini ortaklıkta garanti altına alma ve hem de Sinan Ateş cinayeti nedeniyle partime dokunanı yakarım”</strong> açıklaması yaptı. MHP, AK Parti ilişkisi ve Bahçeli’nin ne yapmak istediği başka bir yazı konusu olacak kapasitede. Önce AK Parti ne yapmaya çalışıyor ve Yeni dönemde CHP ne yapmalı konuları ele almakta yarar var. Türkiye adeta nefesini tutmuş halde, 75 gündür partinin lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın yeni dönemde nasıl bir yol haritası izleyeceğini merak ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Daha tek cümlelik bir özeleştiri veya izlenen politikalar konusunda radikal ve köklü bir değişikliğe ilişkin küçük bir emare belirtilmiş veya dile getirilmiş değil.</em> </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2 Mayıs 2024’te ana muhalefet partisi CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile uzun aradan sonra görüşerek, adına “<strong>yumuşa siyaseti</strong>” dediği, iktidar karşıtlarıyla diyalog geliştirme siyasetini yürürlüğe koydu. Önceki Cumhurbaşkanı <strong>Abdullah Gül</strong>, İYİ Parti eski Genel Başkanı <strong>Meral Akşener</strong> ve Ankara’da öldürülen Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Sinan Ateş'in eşi <strong>Ayşe Ateş</strong> ile yaptığı görüşmeler de yumuşama siyaseti kapsamında değerlendirilmekte. Ancak bu dört görüşmeyle ilgili, iktidarın beklentilerinin birbirinden çok farklı olduğu çok açık görülüyor. Toplumsal dikkatlerin odaklandığı buluşma doğal olarak 2 Mayıs ve 11 Haziran tarihlerinde yapılan CHP lideri <strong>Özgür Özel</strong> ile Cumhurbaşkanı ve AK Parti lideri <strong>Recep Tayyip Erdoğan’ın</strong> bir araya gelişi oluyor. İktidarın “<strong>yumuşama siyaseti</strong>” adını verdiğine CHP normalleşme demeyi tercih ediyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Apayrı içerikler çağrıştıran bu tanımların nereye doğru evrileceğine dair muhalefet saflarında kafalar çok karışık. Süreç temkinli kaygıyla izleniyor. <strong>Özgür Özel</strong>, 8 ay önce oturduğu CHP Genel Başkanlığı koltuğunun hakkını vermek için Cumhurbaşkanıyla uzun süre sonra görüşmek için randevu istedi. Başardı da.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlamda kendini ispat etti, CHP’yi siyasette bir küme daha atlatmaya çalışıyor gibi görünüyor. Partiler arasında diyalog, siyasal mücadelenin, doğru muhalefet yapmanın zorunlu bir gereğidir.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendine güvenen siyasetçinin muhatabıyla görüşmesinde, sorunları müzakere etmesinde herhangi bir sakınca olamaz ve kaygılanacak bir şey değildir. Anlaşıldığı kadarıyla Recep Tayyip Erdoğan seçim yenilgisinin kendine fatura edilmeyeceği, payının dahi konuşulmayacağı bir zemin yaratmak için, “<strong>yumuşama siyasetini</strong>” masaya sürdü. Siyasette oyun kuran lider pozisyonunu yeniden kazanma peşine düşmüş görünüyor. Partisinin saflarında buna cesaret eden çıkamadığı gibi, şimdi muhalefet saflarında gedik açma planları yapıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Erdoğan, bir kez daha “yeni anayasa” tartışmasını görüşme masasının ortasına yerleştirerek merkezde konumlanmaya çalışıyor. CHP’ye anayasa tartışmasıyla gol atma niyetinde olduğu anlaşılıyor.&nbsp;Recep Tayyip Erdoğan, muhalefet saflarını dizayn etmeyi önümüzdeki cumhurbaşkanı seçimlerinde bir kez daha aday olmak veya kendi kontrolünde bir adayla seçimlere katılmak için çıkış yolu olarak görmekte.&nbsp;</em> </strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>GÖRÜŞME MASASINDA YENİ ANAYASA</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar partisi lideri Erdoğan, bir kez daha “<strong>yeni anayasa</strong>” tartışmasını görüşme masasının ortasına yerleştirerek merkezde konumlanmaya çalışıyor. CHP’ye anayasa tartışmasıyla gol atma niyetinde olduğu anlaşılıyor. <strong>Recep Tayyip Erdoğan, partisinin 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde ikinci parti olarak çıkmasının muhasebesini yapması ve bunun gereği olarak hükümet politikalarında restorasyon yerine, muhalefet saflarını dizayn etmeyi önümüzdeki cumhurbaşkanı seçimlerinde bir kez daha aday olmak veya kendi kontrolünde bir adayla seçimlere katılmak için çıkış yolu olarak görmekte.&nbsp; </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı <strong>Recep Tayyip Erdoğan,</strong> bu stratejinin nasıl sonuç vereceğini belirleme kudretine eskisi gibi sahip değil. <strong>Erdoğan</strong>’dan daha çok CHP Genel Başkanı <strong>Özgür Özel</strong>’in ve partisinin bundan sonra izleyeceği siyaset ve CHP siyasetine muhalif seçmenin göstereceği teveccühe bağlı. Her şeyden önce süreci “<strong>yumuşama veya normalleşme</strong> <strong>siyaseti</strong>” sınırlarının çok ötesinde ele almak gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yumuşama siyaseti; iktidarın sertlik, hukuksuzluk siyasetine son verme girişimi ise, normalleşme dendiğinde ne anlam gerek. Net ve çok anlaşılır değil Recep Tayyip Erdoğan’ın onayına indirgenmiş normalleşme, Türkiye insanının kendisini iyi hissetmesine vesile olabilecek bir şey olamaz. Kronikleşen sorunların çözümü olamaz. Örneğin cezaevindeki yaşlı, hasta paşaları serbest bırakıp, ölüm döşeğindeki Kürt siyasetçileri yok saymak gibi yöntemlerle Türkiye’nin krizine çözüm üretilemez. CHP liderinin, bugüne kadar gerçekleştirilen görüşmelerde, acil çözüm bekleyen sorunları bir demet olarak gündeme getirmesi anlaşılır ve doğru bir yaklaşımdır. Özel’in çeşitli mağdurların sesi olması ve mağdurlarla, Türkiye’nin kaderinin iki dudağı arasında olduğunu sanan kişi arasında köprü görevi görmesi, birçok çevre tarafından sempatiyle ve heyecanla karşılandı, bu çok aşikâr. Bu tarz diyalog, siyasi muhalefeti etkisizleştirme, mücadele diyalog ikilisinin tek ayak üzerinde durması sonucunu doğurma tehlikesi barındırıyor. Esas olarak da Türkiye’nin yaşadığı ekonomik, siyasi ve sosyal sorunları çözemez, rejim krizi derinleşir ve kurumsallaşır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP Genel Başkanı <strong>Özgür Özel</strong>’in bugüne kadarki iki görüşmede izlediği strateji bir tür Erdoğan’ın güçlü ve tek karar verici lider yaklaşımı son tahlilde güçlendirmektedir. AK Parti politikalarının değiştirilmesini esas alan bir bütünlük bir stratejinin bir parçası veya unsuru olarak güç zehirlenmesine çarpılmış bir yöneticinin bu türden toplumsal algı yaratmaya veya zaman kazanmaya endekslenmiş muhalefeti dizayn etme çabaları, muhalefetin istediği sonuç üretemez. CHP, bir an önce ülkenin uluslararası insancıl hukuk temelinde demokratikleşmesinin önünü açacak bütünsel siyasal stratejisini netleştirmek ve buna uygun siyasal diyalog taktiklerini belirlemek durumda. Bu anlamda CHP’nin siyasal stratejisinden söz edilemez. Bu olmadığı sürece her şey Erdoğan’ın işini kolaylaştıracağı unutulmamalıdır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Jun 2024 04:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Recep-Tayyip-Erdogan-Ozgur-Ozel.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ödül değil plaketlendirme</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/odul-degil-plaketlendirme-5540</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/odul-degil-plaketlendirme-5540</guid>
                <description><![CDATA[Ödül değil plaketlendirme]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p class="mb-2"><span style="font-size: 18px;"><strong>“Ödül” kriterlerinin gazetecilik ya da yayıncılıkla ilgili olmadığı ortada. Zaten listenin dağılımı, iktidar yanlısı medyanın neredeyse tamamının bir şekilde ödüllendirilmesinin amaçlandığını gösteriyor. Dostların birbirini ağırlaması durumu yani. Keşke adına “ödül” değil de “plaketlendirme” deseler.</strong></span></p>
<p class="mb-2">Cumhurbaşkanlığı’nın gözdesi Anadolu Yayıncılar Derneği’nin “Medya ödülleri” <a href="https://www.ayf.org.tr/8-anadolu-medya-odulleri-sahiplerini-buldu-odulleri-cumhurbaskani-erdogan-verdi/37/">töreni</a> bu yıl da Saray’daydı. Saydım, onur, dayanışma, vefa derken tam 36 kişi ve kurum ödüllendirilmiş.</p>
<p class="mb-2">Yeni Akit yazarı olan Dernek Başkanı Sinan Burhan, yakın zamana kadar da AKP Ankara Belediye Meclis üyesiydi, o bir partili. Ödül jürisindekilerin adı sanı yok ortada. Aylar önce <a href="https://www.ayf.org.tr/8-anadolu-medya-odulleri-ni-kazananlar-aciklandi/6/">açıklanan</a> liste ile Saray’da “ödül” verilenlerin listesi de farklı. Örneğin Sinan Burhan, Adem Metan’a “Yılın sosyal medya fenomeni” ödülü vereceklerini açıklamıştı ama törende ona “Yılın dijital içerik üreticisi” kategorisinde “ödül” verildi. Deniz Gürel’e “Yılın araştırmacı gazetecisi” ödülü verileceği açıklanmıştı ama bu ödül sonra “Yılın TV Genel Yayın Yönetmeni” oldu.</p>
<p class="mb-2">Ayrıca bu “ödül”lerin o kişi ve kurumlara neden, hangi haberleri, hangi faaliyetleri nedeniyle verildiği de meçhul. Örneğin “Yılın televizyon yorumcusu” seçilen Zafer Şahin’in hangi yorumları nedeniyle böyle bir “ödül”e değer bulunduğu belirsiz. Oysa bir ödül, o yıl içerisinde yapılan bir haber, bir faaliyet nedeniyle verilir. Burada o da yok.</p>
<p class="mb-2">“Ödül” kriterlerinin gazetecilik ya da yayıncılıkla ilgili olmadığı ortada. Zaten listenin dağılımı, iktidar yanlısı medyanın neredeyse tamamının bir şekilde ödüllendirilmesinin amaçlandığını gösteriyor. Dostların birbirini ağırlaması durumu yani.</p>
<p class="mb-2">Keşke adına “ödül” değil de “plaketlendirme” deseler.  Böylesi daha doğru olurdu. Gerçi ödül yerine her yıl “plaket” dağıtan bir tek onlar da değil ya, yeri geldikçe onları da yazarım artık…</p>

<h2 class="mb-2"><b>Ayıp örtelim derken…</b></h2>
<p class="mb-2">TRT ve Halk Bankası erişim engeli kararlarıyla ayıp örtmeye çalışırken daha vahim yanlışlar yaptı. TRT Spor’un, Kadın Milli Voleybol Takımı’nın ABD’deki maçında bir kadın izleyicinin sevinç anında meme ucunun birkaç saniye görünmesini “rahatsız edici bir durum” olarak nitelendirmesi, TRT’yi yönetenlerin duyarlılık noktalarını çok iyi yansıtıyordu.</p>
<p class="mb-2">Kamu yayıncılığını bu kafayla yürüten TRT Spor’a en güzel yanıt, Zaytung’un, “Voleybol maçında kadraja giren meme nedeniyle huzuru kaçan TRT Yönetim Kurulu üyelerine 2,5 milyon daha huzur hakkı ödenecek” <a href="https://x.com/zaytung/status/1797735727528325612">paylaşımıydı</a>. Ne de olsa meme ucunun görünmesinden rahatsız olanlar kamu kesesinden milyonlar almaktan rahatsız olmuyor!</p>
<p class="mb-2">Halkbank da Timur Soykan’ın BirGün’deki “Halkbank’tan mafyaya 450 milyon TL kredi” haberine erişim engeli getirmekle yetinmedi; RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin aracılığıyla haberin TV’lerde yayımını engellemeye kalktı. Şahin’in, Timur Soykan’ın “TV yöneticilerinin uyarıldığı”nı duyurduğu paylaşımı sonrasında yaptığı <a href="https://x.com/ebekirsahin/status/1798658560361943052">açıklama</a> da evlere şenlikti.</p>
<p class="mb-2">Şahin, “kredi haberinin gerçek dışı olduğu” hükmünü veriyor ama bir yandan da “yayın yasağı hakkında RTÜK uzmanlarının yayıncılara yapıcı ikazda bulunduğunu” kabul ederek yayıncıların tehdit edildiğini itiraf etmiş oluyordu.</p>
<p class="mb-2">Aslında mahkemenin verdiği yayın yasağı yoktu! Sadece erişim engeli ve içerik çıkarma kararı vardı. Ayrıca haber gerçekti, <a href="https://x.com/timursoykan/status/1798838917032026431">belgeliydi</a>; asıl Şahin’in açıklaması gerçek dışıydı. Şahin, Halkbank Yönetim Kurulu üyesi de olduğu için kendisine ödenen “huzur hakkı” liraların karşılığını vermeye çalışıyordu. Bir kişi iki ayrı kurumda görev alır, iki ayrı kurumdan gelir elde ederse olacağı bu…</p>

<h2 class="mb-2"><b>Davetli gezi rekortmeni</b></h2>
<p class="mb-2">Davetli gazetecilik, eleştirilere aldırmadan tüm hızıyla sürüyor. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Roma gezisinden bu yana tek fark oluştu; Avrupa Olimpiyat Komitesi Genel Kurulu için Bükreş’e giden İmamoğlu bu kez beraberinde gazeteci götürmedi.</p>
<p class="mb-2">Kavaklıdere, Bordeaux kentinin Castillon bölgesinde aldıkları bağları ve şatoyu göstermek için bir grup gazeteciyi Fransa’ya davetli götürdü. Şirketin sahibi Ali Başman ile kızları Cevza ve Aslı Başman, gazeteciler Ertuğrul Özkök, Şelale Kadak, Deniz Sipahi (Hürriyet), Müge Akgün (Hürriyet), Elif Ergu Demiral (Gazete Oksijen), Şükrü Andaç (Milliyet), Mehmet Yalçın (T24), Bülent Cankurt (Sabah) ve Vahap Munyar (Ekonomi) ile birlikte Bordeaux’ya gittiler.</p>
<p class="mb-2">Özkök, bu kez “içki yazarı” Mehmet Yalçın dışındaki gazetecilerin adını vermedi ama tam liste bu kez <a href="https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/bordeauxya-2-3-milyon-euro-ile-girdi-yatirimi-6-milyon-euroyu-asti/745753">Vahap Munyar</a> ve <a href="https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/muge-akgun/">Müge Akgün</a>’ün köşelerinde yer alıyordu.</p>
<p class="mb-2">Pepsi de UEFA Şampiyonlar Ligi’nin Wembley’de oynanan final maçını izlemek üzere bir grup gazeteciyi Londra’ya davet etti. Davetli gazetecilerden sadece Ali Eyüboğlu (Milliyet), Sinan Özedincik (Sabah), Hakan Çelik’in (Posta/CnnTürk) isimlerini saptayabildim.</p>
<p class="mb-2">Ali Eyüboğlu, sosyal medyada içecek firmasını etiketleyen paylaşımlar yaptığı gibi yazısında da “Şimdiye kadar UEFA Şampiyonlar Ligi sponsoru PepsiCo’nun davetlisi olarak beş final maçını tribünden izleme şansım oldu” bilgisini verdi.</p>
<p class="mb-2">Sabah yazarı Mahmut Övür de Prag’da “Türk Parkı”nın açılışını izlemiş; yazısında büyükelçi Egemen Bağış’a övgüler düzdü. Ama Prag’a davetli gidip gitmediği hakkında bilgi vermedi.</p>
<p class="mb-2">Bu sıralar en fazla davetli geziye katılan isim Ertuğrul Özkök. İmamoğlu’nun Roma ve Limak’ın Barcelona gezilerinin ardından Bordeaux gezisinde göründü. Ardarda üç gezi…</p>
<p class="mb-2">Bu gezilerin gazetecilik değil davet edilenin tanıtımı işlevi gördüğünü de anımsatayım.</p>

<h2 class="mb-2"><b>“Sözde” haberler, sözde habercilik</b></h2>
<p class="mb-2">“Sözde”, gazetecilerin diline pelesenk olmuş bir sıfat. 1980’lerde devletin “Sözde Ermeni soykırımı” adlandırmasıyla başlayıp zaman içinde gazetecilerin diline pelesenk olan “sözde” sözcüğü artık bir etiket gibi olur olmaz her yere yapıştırılıyor.</p>
<p class="mb-2">Son olarak MHP’nin gazetesi Türkgün’ün manşetinde “Sözde Hakkâri Belediye Başkanı” olarak gördüm “sözde”yi. Anadolu Ajansı’nın “Irak'ın kuzeyinde aralarında sözde yöneticilerin de bulunduğu 16 PKK'lı terörist etkisiz hale getirildi” <a href="https://www.aa.com.tr/tr/gundem/irakin-kuzeyinde-aralarinda-sozde-yoneticilerin-de-bulundugu-16-pkkli-terorist-etkisiz-hale-getirildi/3211482">başlığında</a> da kullanılmıştı bu sözcük.</p>
<p class="mb-2">Oysa sözde sözcüğünün anlamı “Gerçekte öyle olmadığı hâlde, öyleymiş gibi kabul edilen”, “sözüm ona”, “güya”. Bu durumda “PKK yöneticisi”nin önüne “sözde” sözcüğü konulduğunda “Gerçekte PKK yöneticisi olmadığı halde öyle kabul edilen” denilmiş oluyor! Yani söylenmek istenilenin tam tersi... Hakkâri Belediye Başkanı Mehmet Sıddık Akış da öyle “sözde” falan değil, bilakis seçilmiş, yasal olarak o görevi hak etmiş bir kişi.</p>
<p class="mb-2">Geçenlerde Sabah’ta “PKK'nın sözde Almanya sorumlusu <a href="https://www.sabah.com.tr/haberleri/saim-cakmak" target="_blank" rel="noopener">Saim Çakmak</a> yakalandı” haberi vardı. “Sözde” demeden doğrudan “PKK/KCK Almanya yapılanması sorumlusu” diye yazılsa PKK/KCK övülmüş mü olurdu? Elbette ki hayır. Türkçe açısından doğrusu bu olurdu.</p>
<p class="mb-2">Türkiye gazetesinin bir haberinde de “Polisin, Zirek kardeşler ile Alabaylar suç örgütlerinin konsey toplantısı sırasında baskın yaptığı” belirtiliyordu. Bu haberde “sözde konsey” denilmemişti! Independent Türkçe de bir haberinde “DHKP-C'nin Türkiye sorumlusu 2017'de de yakalanmıştı” diye yazıyordu. “Sözde” demedikleri için yanlış mı? Kesinlikle hayır.</p>
<p class="mb-2">Haberleri bu “sözde” alışkanlığından kurtarmalıyız. Gazeteci, devletin resmi dilini kullanmaz. Yalın ve rahat anlaşılır bir Türkçe yerine resmi terminolojide ısrar etmek “sözde habercilik” olur.</p>

<h2 class="mb-2"><b>Futbol medyasının zaafları</b></h2>
<p class="mb-2">Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk’un, Fenerbahçe’ye yönelik “Ananızı…” diye başlayan küfürlü tezahürata katılmasını ve futbol medyasının tutumunu eleştirmiştim. Bu eleştirime GS’li bir taraftardan “Ali Koç, Ali Sami Yen’e edilen küfürlere tempo tutarken sesiniz çıkmıyordu” yanıtı geldi. Harun Bilecek adlı okur da özetle şu değerlendirmede bulundu:</p>
<p class="mb-2"> “Bu şarkı tezahürat olarak FB’liler tarafından ‘Şinanay yavrum sana şinanay… çocuğu Galatasaray’ olarak dillerde ve özellikle birkaç bin FB taraftarı uzun uzun bu tezahüratı GS Ram Park’ta yaptığından Okan Buruk’un içine işlemiş olmalı.”</p>
<p class="mb-2">Doğru olabilir bunlar, FB’li taraftarlar da Sezen Aksu’nun güzelim “Şinanay” şarkısını GS’ye karşı küfür tezahüratı haline dönüştürmüş olabilirler. Ama zaten mesele tam da bu. FB’liler yaptığında da yanlıştır küfürlü tezahürat, GS’liler yaptığında da. Zira küfürlü, hakaret ve aşağılama içeren tezahüratlar taraftarları birbirine düşman haline getiriyor.</p>
<p class="mb-2">Maalesef futbol medyası bu küfürlü tezahüratları görmezden geliyor, karşı çıkmıyorlar. Oysa futbol medyasının bu tür düşmanlaştırıcı tezahüratların üzerine gitmesi, kim yaparsa yapsın eleştirmesi gerek. Futbol sahalarına barışın gelmesi için zorunlu bu.</p>
<p class="mb-2">Nitekim eleştirilerden kendine ders çıkaran Okan Buruk, küfürlü tezahürat nedeniyle “Şampiyonluk kutlamalarında abarttığımız yerler oldu” diyerek özür diledi. Futbol camiasında eşine az rastlanan bu özür çok değerli.</p>
<p class="mb-2">Taraftarlıkla hareket edip, eleştirel yaklaşım sergileyememek futbol medyasının en büyük zaafı. Başka bir zaafını da FB’nin yeni Teknik Direktörü Jose Mourinho daha ilk basın toplantısında fark etti. “Sorular kısa olmalı” diye uyardı gazetecileri.</p>
<p class="mb-2">Ben de dinledim biraz futbol yazarlarının sorularını. Soru sormak yerine söylev çekiyorlardı gerçekten. Soru sormak yerine kendilerini gösterme çabası içine girmişlerdi. Futbol yazarları ekranlarda “Konuşan kafa” haline gelirse olacağı bu...</p>

<h2 class="mb-2"><b>Tek cümleyle:</b></h2>
<p class="mb-2">· Yeni Akit, “Kuranı Kerim yakan Alman politikacıya, haddini bildiren saldırı” başlığı atarak bir polisi öldürüp beş kişiyi de yaralayan saldırgana destek verdi; şiddeti överek suç işledi.</p>
<p class="mb-2">· Posta, bir genç kızı sokakta bıçaklayan kişinin yakalanmasını “Bipolar çıktı” manşetiyle duyurarak tüm bipolar hastalarını -ilgisi olmadığı halde- saldırgan olarak göstermiş oldu.</p>
<p class="mb-2">· Türkiye gazetesi, veriler yerine bir emlakçıya dayanan “Deprem evi firsatçılığı” haberinde TOKİ evini kiraya verip başka yerde oturan depremzedeleri hiç sorgulamadan suçladı.</p>
<p class="mb-2">· Ekotürk programcısı Ahu Orakçıoğlu, İstanbul’da düzenlenen “Perakende Günleri”nin bir oturumunda aynı zamanda eşi olan işinsanı Süleyman Orakçıoğlu ile söyleşi yaptı.</p>
<p class="mb-2">· Diyanet İşleri Başkanı Erbaş, Sözcü TV muhabirinin lüks araçlarıyla ilgili sorusunu yanıtlamadı; yanında “fotoğrafçısı” olduğunu söyleyen kişi de muhabiri engelledi.</p>
<p class="mb-2">· Hepsiburada, aynı gün 23 gazetenin arka sayfalarına tam sayfa ilan verirken iktidar ve muhalif medya ayrımı yapmayarak örnek bir tutum sergiledi.</p>
<p class="mb-2">· Alper Gezeravcı’da olduğu gibi 70 dakikalık “yörünge altı uçuşu”na katılan Tuva Cihangir Atasever’in yolculuğunun maliyetine dair bilgi de haberlerde yer almadı.</p>
<p class="mb-2">· İHA, İstanbul’un kırsal kesimindeki iki ayrı sitesinde iki yılan görüldü diye abartılı bir ifadeyle “Megakent’i yılanlar bastı” haberi yaptı.</p>
<p class="mb-2">· İktidar medyası, İstanbul ile birçok kentte düzenlenen sokak köpeklerinin uyutulması yasa önerisine tepki eylemlerini görmezden geldi; aleyhteki kampanya haberlerini sürdürdü.</p>
<p class="mb-2">· Milliyet, “Denizlerde işgal locası” haberinde deniz içindeki loca fotoğraflarının nerede ve hangi tesiste çekildiğini belirtmeyerek, asıl muhatabı gizledi ve suçlamayı genelleştirdi.</p>
<p class="mb-2">· İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, İstanbul Küçükçekmece’de çöken binanın önünde gazetecilere açıklama yaptı ama sonunda gazetecilerden tek bir soru bile gelmedi.</p>


<hr />

<em>Bu yazı, yazarın izni ile <a href="https://farukbildirici.com/" target="_blank" rel="noopener">www.farukbildirici.com</a>'dan alınmıştır.</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Jun 2024 04:40:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Adsiz-tasarim-12.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İmparatorluğun doğal sınırları</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/imparatorlugun-dogal-sinirlari-5531</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/imparatorlugun-dogal-sinirlari-5531</guid>
                <description><![CDATA[İmparatorluğun doğal sınırları]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Türkiye siyasetinde, bir dönemin “doğal sınırlarının” gelip de geçtiği bir zaman dilimindeyiz. “Bir liderliğin” altın çağı, 2019’da İstanbul’un tekrarlanan yerel seçimlerinin sonucu belli olduğunda kapandı. Ve kapanış, 2024 yerel seçimlerinde de tescillendi. </strong>

“Milli Maarif Sistemi” müfredatı öncesi dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Altın Çağı’nın bitmesine sebepleri arasında, “imparatorluğun doğal sınırlarına” ulaşması da sayılırdı.

Türkiye siyasetinde, bir dönemin “doğal sınırlarının” gelip de geçtiği bir zaman dilimindeyiz. “Bir liderliğin” altın çağı, 2019’da İstanbul’un tekrarlanan yerel seçimlerinin sonucu belli olduğunda kapandı. Ve kapanış, 2024 yerel seçimlerinde de tescillendi.

2023 genel ve cumhurbaşkanlığı seçimleri, iktidar/saltanat her ne kadar sürse de; “altın çağın” geride kalan ışığının sönükleştiği ve çöküşün gölgesinin de düştüğü bir dönüm noktasıydı.

Elbette; Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllara uzanan tarihi ile, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti’nin iktidarını karşılaştırmanın da (fazlasıyla kısıtlı sınırları) var.

Osmanlı ile karşılaştırılınca, AK Parti dönemi tarihte “göz açıp kapayıncaya” kadar hızlı geçmiş sayılacak: her ne kadar, insan ömründe “sonsuz gibi” uzasa da…
<blockquote><em><strong>Kendinden sonrasına; Türkiye’de ilelebet yaşamasını arzu ettiği mirasını şekillendirecek “inşaya” başlamasının adımı “yumuşama”. Sadece CHP değil; “kırmızı çizgi” dışında kalanlarla da görüşmeye hazır. Bu görüşmelerin kapsamına, Meral Akşener de, Abdullah Gül de; kamuoyuna açık, kapalı daha bir çok isim ve taraf da olacaktır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>“YA SONRA?”</strong></h2>
31 Mart 2024 gecesi ile beraber bu soru ilk kez, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önüne tüm “gerçekliğiyle” geldi. Adı CHP ile görüşmeler ile anılan “yumuşama süreci” de, Erdoğan’ın bu soruya yanıt arayışı…

Kendinden sonrasına; Türkiye’de ilelebet yaşamasını arzu ettiği mirasını şekillendirecek “inşaya” başlamasının adımı “yumuşama”. Sadece CHP değil; “kırmızı çizgi” dışında kalanlarla da görüşmeye hazır. Bu görüşmelerin kapsamına, Meral Akşener de, Abdullah Gül de; kamuoyuna açık, kapalı daha bir çok isim ve taraf da olacaktır.

O mirasın inşası da, “Cumhurbaşkanlığı Sistemi”ne giden yolda ve özellikle de, son 7 yılda oluşturulmaya çalışılan “yeni Cumhuriyeti” kalıcılaştırmak manasına geliyor.

Mesela, üzerine “10 yıldır çalışılan” yeni müfredat “Maarif Sistemi”, bu mirasın; yeni Cumhuriyet’in kalıcı ve kurucu unsurlarından biri olarak tasarlanmış.

Modern dönemde, her “yeni devletin” kuruluşunda eğitimin, “yeni vatandaşı” şekillendirmede ne kadar kilit olduğunu unutmayalım.

“Biz faniler”, daha pratik, kısa vadeli ve somut konulara odaklanıyoruz: “AK Parti’nin MHP ile Cumhur İttifakı devam edip etmeyecek mi” gibi bugünün siyasetine dair konulara takılıp kalıyoruz. “Uzun vadeli tarihe” bakınca, bu sorunun yanıtı çok konjonktürel kalıyor. Ama, “uzun vadeye çetelerle, organize suç örgütleriyle işbirliği ile lekelenmiş bir hafıza bırakmak ister misiniz?” içinde bulunduğumuz bu sürece daha uygun bir soru. Ve tabii, şu soru da: “Bu çeteleşmiş ilişkiler ağı, mirasınızı bırakacaklarınıza zarar verebilir mi?”…

Türkiye’deki bazı davalar ve dosyaların kısa vadedeki akıbetini de, büyük ölçüde bu gibi sorulara verilecek yanıtlar şekillendirecektir.
<blockquote><em><strong>Her ne kadar; geleceği kendi ellerinizle, kendinize göre şekillendirmek isteseniz de, bambaşka biçimlenebiliyor çoğu zaman. Hemen herkesin ve her şeyin devri geçiyor: AK Parti’nin logosundaki eski tip “ampulün” devrinin geçtiği gibi. Çoktan “enerji tasarrufu yapan”, çağdaş, çevreyi koruyan bambaşka ampuller, eskilerinin yerini aldı bile…</strong></em></blockquote>
<h2><strong>HAYATIN PLANLARI</strong></h2>
“Siz plan yaparken, hayat da kendi planını yapar” derler…

Her ne kadar; geleceği kendi ellerinizle, kendinize göre şekillendirmek isteseniz de, bambaşka biçimlenebiliyor çoğu zaman.

Hemen herkesin ve her şeyin devri geçiyor: AK Parti’nin logosundaki eski tip “ampulün” devrinin geçtiği gibi. Çoktan “enerji tasarrufu yapan”, çağdaş, çevreyi koruyan bambaşka ampuller, eskilerinin yerini aldı bile…

18 yıl aradan sonra CHP Genel Merkezi’ne giden Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan ile CHP lideri Özgür Özel’in buluşması; iki ziyaret arasında, Türkiye’nin ne kadar değiştiğini hatırlattı herkese. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, CHP ziyareti ile kastı bu değildi ama, sadece 18 yıl önce Türkiye siyasetinin, medyasının, ekonomisinin, toplumunun bugüne nazaran ne kadar “normal” olduğunu anımsatmış da oldu…

Sadece 1-2 saat sürecek CHP Genel Merkezi ziyaretine, doktoru ve diyetisyeni ile giden bir Cumhurbaşkanı düşünemezdik 18 yıl önce…

Ziyaretin bu “sürreal” detayı bile, asıl meselenin gerçekten de “normalleşebilmek” olduğunu ve bunun da, “değişerek” mümkün olabileceğini anlatıyordu.]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Jun 2024 06:38:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Recep-Tayyip-Erdogan-Ozgur-Ozel.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye’nin mutsuz gençleri…</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyenin-mutsuz-gencleri-5526</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyenin-mutsuz-gencleri-5526</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’nin mutsuz gençleri…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Gençlerimize hayattaki en önemli başarı kriterinin "mutlu olmak" olduğu aşılanmalıdır. Mutluluğun kriterleri herkes için farklılık arz etmektedir. Eğer birey kendini iyi tanırsa, yeteneklerini de fark eder ve yetenekleri doğrultusunda hayatına yön verir. Nitekim, mutlu insan yetiştiremiyoruz, eğitim sistemimizin en önemli sorunu budur.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">3 milyonu aşkın gencimiz bu hafta sonu Yüksek Öğretim Kurumları sınavına girdiler. Tüm gençlerimize emeklerinin karşılığını almalarını diliyorum.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bir akademisyen olarak sınav organizasyonunda yer aldım. Her yıl kendime aynı soruları soruyorum daha iyi bir sistem geliştirilemez mi? Geleceğimiz olan gençlerimiz için hayat memat meselesi haline gelen bu sınavları daha az anlamlı hale nasıl getirebiliriz? </span>

<span style="font-weight: 400;">Bu sorulara gelin hepimiz, birlikte cevap arayalım?</span>

<span style="font-weight: 400;">Şahsım olarak aklıma gelen çözümleri sıralayacağım, tüm okuyucularımızdan da çözüm önerileri bekliyoruz….</span>
<h2><b>1. Lise müfredatında değişiklik ve sınav sayısını 3’e çıkarmak</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Lise eğitiminde ilk üç yıl temel yeterlilik ve alan yeterlilik eğitimleriyle öğrencilerimizi donatılmalıdır. Lise son sınıfında ise sadece YKS sınavına hazırlık, konu tekrarları, kariyer planlama, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik, zaman yönetimi, stres yönetimi, yaşam koçluğu eğitimleri verilmelidir. YKS sınavı sayısı ise, kasım sonu, şubat sonu ve mayıs sonu olmak üzere 3’e çıkarılmalıdır. Öğrenciler üniversite seçiminde KPSS sınavında aldıkları puanları 2 yıl kullanabildikleri gibi; YKS’den aldıkları üç puandan en yüksek olanı ile tercih yapabilmelidirler. </span>

<span style="font-weight: 400;">Böylece;</span>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;"> Öğrencilerimiz sınava girmeden 1 yıl öncesinden sınavda sorumlu oldukları tüm konuları görmüş olacaklardır.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> Öğrencilerimiz birinci sınavda istedikleri puanı alamadıklarında, yıl kaybına uğramayacaklar, daha yüksek bir motivasyon ile 3 ay sonraki sınava hazırlanacaklardır.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> Sınav haftası yaşanacak olumsuzluklar nedeniyle sınava girememe stresinden kurtulacaklar, nasıl olsa 3 ay sonra yine sınav olacağı için; daha rahat sınava hazırlanacaklardır.</span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> Her yıl sınav öncesi “1 dakika ile 1 yıl kaybedildi” şeklinde can sıkıcı sorunlar yaşanmayacaktır.</span></li>
</ul>
<span style="font-weight: 400;">Sınav sayısının 3’e çıkarılması konusunda gelecek eleştiriler olacaktır, bu eleştirilerden biri 3 ayrı puan ile üniversite tercihi nasıl yapılacaktır? Sorusudur. Bu konuda birikimli ve başarılı öğrenciler her üç sınavda da başarılarını teyit ederek, zaten sıralamalarını koruyacakları için sorun yaşanmayacaktır, tam tersi şanssızlık nedeniyle hak ettiği başarıyı sınav sonucuna yansıtamayan ve yok olup giden cevherleri tespit etmiş olacağız.</span>

<span style="font-weight: 400;">İkinci eleştiri ise, her sınav bir maliyettir, şeklinde düşünülebilir, tüm maliyetleri öğrencilerimiz karşılamakta ayrıca, geleceğimiz olan gençlerden tasarruf edilmesi düşünülemez. Gençlerimize yapılan her harcama, bir yatırım harcamasıdır.</span>
<blockquote><em><b>12 yıllık temel eğitim yeniden planlanarak, her bireyin mutlaka yetkinliklerine göre takip edilerek geleceğin meslekleri doğrultusunda eğitilmelidir. Böylece birey 12 yıllık temel eğitim sonucunda 19-20 yaşına geldiğinde çalışabileceği ve hayatını sürdürebileceği bir mesleği olmalıdır.</b></em></blockquote>
<h2><b>2. Eğitim süresinin kısaltılması ve mesleki okulların önemli hale getirilmesi</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">7 yaşında okula başlayan bir birey 12 yıllık eğitim sürecini tamamlandığında 19 yaşına gelmektedir. 18 yaşını doldurmuş olduğu için tüm hak ve yetkilere sahip olan birey eğitim hayatı boyunca sadece teorik eğitimlerle zamanını harcadığı için, hiçbir mesleğe ve yetkinliğe sahip olmayan milyonlarca gençten biri olarak, üniversite sınavını bir çıkış yolu olarak görmektedir. Çünkü o yaştan sonra meslek edinmek artık mümkün görünmediği için, tek çare herhangi bir bölümden mezun olmaktır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Peki ne yapılmalı?</span>

<span style="font-weight: 400;">12 yıllık temel eğitim yeniden planlanarak, her bireyin mutlaka yetkinliklerine göre takip edilerek geleceğin meslekleri doğrultusunda eğitilmelidir. Böylece birey 12 yıllık temel eğitim sonucunda 19-20 yaşına geldiğinde çalışabileceği ve hayatını sürdürebileceği bir mesleği olmalıdır. Üniversiteyi mesleğinde bilgi derinliği için okumalıdır, istihdam edilmek için üniversite okumak zorunda olmamalıdır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Nitekim, eğitimli işsizlerin yanında, mesleki yeterlilik gerektiren işlerdeki ara personel sıkıntısının aynı anda yaşanması kaçınılmazdır.</span>
<blockquote><em><b>Yaşam koşullarını 50 yıl öncesiyle kıyasladığımızda, teknolojinin gelişimiyle hayat standartları artmasına rağmen, mutluluk aynı düzeyde artmamaktadır. Çünkü, bizler kendimizi tanımadan, kendimizi keşfetmeden, ne istediğimiz bilmeden hayatın akışına kapılıp gidiyoruz…</b></em></blockquote>
<h2><b>3. Üniversite eğitiminin hayattaki önemli başarı kriteri olarak görülmesi</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Gençlerimize hayattaki en önemli başarı kriterinin “mutlu olmak” olduğu aşılanmalıdır. Mutluluğun kriterleri herkes için farklılık arz etmektedir. Eğer birey kendini iyi tanırsa, yeteneklerini de fark eder ve yetenekleri doğrultusunda hayatına yön verir. Kendini tanıyan, yetenekleri doğrultusunda hayatına yön veren biri hem kaliteli işler başarır, hem de kaliteli bir yaşama sahip olur. Böylece hayatın en önemli ve geçerli başarı ölçütü mutluluk kriterini de yakalamış olur.</span>

<span style="font-weight: 400;">Nitekim, mutlu insan yetiştiremiyoruz, eğitim sistemimizin en önemli sorunu budur.</span>

<span style="font-weight: 400;">Başarının kriteri doktor olmak ise, doktorlara sorun mutlular mı?</span>

<span style="font-weight: 400;">Başarının kriteri mühendis olmak ise, mühendislere sorun mutlular mı?</span>

<span style="font-weight: 400;">Başarının kriteri profesör olmak ise, profesörlere sorun mutlular mı?</span>

<span style="font-weight: 400;">Başarının kriteri varlıklı olmak ise, varlıklı insanlara sorun mutlular mı?</span>

<span style="font-weight: 400;">Evet, yaşam koşullarını 50 yıl öncesiyle kıyasladığımızda, teknolojinin gelişimiyle hayat standartları artmasına rağmen, mutluluk aynı düzeyde artmamaktadır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Çünkü, bizler kendimizi tanımadan, kendimizi keşfetmeden, ne istediğimiz bilmeden hayatın akışına kapılıp gidiyoruz</span>

<span style="font-weight: 400;">Mutlu bir gelecek diliyorum…</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Jun 2024 04:40:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Sinav.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye’nin yaklaşan nüfus krizine tek çözüm: Sosyal politika </title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyenin-yaklasan-nufus-krizine-tek-cozum-sosyal-politika-5522</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyenin-yaklasan-nufus-krizine-tek-cozum-sosyal-politika-5522</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’nin yaklaşan nüfus krizine tek çözüm: Sosyal politika ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Türkiye’nin doğurganlık hızının yeniden 2,1 eşiğini yakalamasının yolu, kadınların genel konumunu güçlendiren, ayrıca baba figürüne de yeni sosyal haklar ve ailevi sorumluluklar yükleyen bir yaklaşımdan geçiyor. Güçlü bir sosyal politika sadece doğurganlık hızını arttırmayacak, aynı zamanda çocukların da daha iyi ve makul bir ortamda yetişmesi için gerekli zemini hazırlayacaktır. </b></span>

<span style="font-weight: 400;">Son yıllarda bir önceki yıla ilişkin doğurganlık oranları ve nüfus artış hızlarına ilişkin haberlere sıkça denk geliyoruz. Uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak Batılı ülkelerdeki düşük doğum oranları ve yavaşlayan ya da gerileyen nüfus artış hızı haberlere konu olurken, artık pek çok gelişmekte olan ülkede de nüfus artış hızının yavaşladığına ilişkin haberleri görmek mümkün. Ve elbette Türkiye'de bu ülkelerden bir tanesi. Sözgelimi TÜİK verilerine göre Türkiye’de 2001 yılında 2,38 olan doğurganlık hızı, 2023 yılında 1,51’e düşmüş durumda. Nüfusun yenilenmesi için gerekli olan 2,1 doğurganlık hızı eşiğinin epey altına düşen Türkiye, bu eşiği en son 2016’da yakaladıktan sonra istikrarlı bir şekilde doğurganlık hızını yitirmeye başlamış. Bu sürecin önümüzdeki yıllarda da sürmesi halinde varacağımız nokta ise nüfus kaybı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Peki son 8 yıldır doğurganlık hızının keskin şekilde düştüğü ve nüfusun yenilenmesi içing ereken kritik eşiğin epey altında kaldığı Türkiye’de bu duruma ilişkin bir politikaya niçin ihtiyacımız var?  Bu meselenin doğuracağı krizler neler ve bunlara nasıl çözümler üretilebilir?</span>
<blockquote><em><b>Gelişmekte olan ve aralıksız şekilde yeni ve yetişmiş insan gücüne gereksinim duyan Türkiye, nüfus erimesini kaldırabilecek durumda değil. Bu durumun ekonomik büyümeye, vergi gelirlerine ve ekonomik sürdürülebilirliğe darbe vuracağını öngörmek zor değil. Türkiye’nin, ağır bir ekonomik açmaz yaratması muhtemel nüfus erimesi tehlikesini telafi edecek bir planının ve vizyonunun olmaması ise başlı başına bir mesele.</b></em></blockquote>
<h2><b>SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK KRİZİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Doğurganlık hızının nüfusu yenilemeye yetmediği projeksiyonlarda nüfus artış hızının önce yavaşladığını, ardından adım adım azalmaya başladığını görürüz. Türkiye için öngörülen farklı nüfus projeksiyonlarında, 2045-50 aralığında Türkiye nüfusunun 100 milyona yaklaşacağı ve sonrasında nüfusun azalma trendine gireceği belirtiliyor. Dolayısıyla kabaca 20-25 yıl gibi çok da uzak olmayan bir süre içerisinde Türkiye’de nüfus azalma eğilimine gireceğini söylemek mümkün.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bunun ilk etkisi, şüphesiz istihdam piyasasında ve dolayısıyla ekonomide olacak. Gelişmekte olan ve aralıksız şekilde yeni ve yetişmiş insan gücüne gereksinim duyan Türkiye, nüfus erimesini kaldırabilecek durumda değil. Bu durumun ekonomik büyümeye, vergi gelirlerin eve ekonomik sürdürülebilirliğe darbe vuracağını öngörmek zor değil. Türkiye’nin, ağır bir ekonomik açmaz yaratması muhtemel nüfus erimesi tehlikesini telafi edecek bir planının ve vizyonunun olmaması ise başlı başına bir mesele.</span>

<span style="font-weight: 400;">Muhtemel nüfus erimesinin yaratacağı ikinci sorun, emeklilik sisteminin iflas etme riskinin doğması. Nüfus artış hızının giderek azalmasıyla çalışan nüfusun toplam nüfus içerisindeki oranı azalırken, emeklilerin oranı ise hızla artacak. 2024 şartlarında bile Türkiye’de çalışan/emekli oranı 1,66 düzeyinde ve bu durum ideal oran olan 4/1’in epey altında kalıyor.Başka bir deyişle bugün ülkemizde ortalama 1,66 çalışan, 1 emeklinin geçimini finanse ediyor. Normal şartlarda, emeklilik sisteminin sürdürülebilirliği için 4 çalışanın 1 emekliyi finanse etmesi beklenirken, Türkiye’deki durum çalışanı da emekliyi de zorlayacak türden bir istatistiğe işaret ediyor. Türkiye’nin nüfus eğilimi erime trendine doğru yol almaya devam ederse, emeklilik sistemimizin sürdürülebilirliği ciddi anlamda tehlikeye girecek ve “mezarda emeklilik” kavramı sahiden hayatımıza girerek reel anlamda emekliliğin olmadığı bir sürece tanık olabiliriz. (Emeklilik yaşının 70’in epey üstüne çıktığı projeksiyonlar ihtimal dışı değil.)</span>

<span style="font-weight: 400;">Doğurganlık hızının düşmesi ve nüfusun erimeye başlaması, istihdamı, üretimi, sosyal güvenlik sistemi ve toplumsal refahı temelden sarsabilecek etkilere sahip. Dolayısıyla bir iktidar için bu mesele öncelikli bir politika konusu olmalı. Türkiye’nin bu meseleye dair bir planının olmaması ise başlı başına bir skandal.</span>
<blockquote><em><b>Türkiye, en düşük doğurganlık hızına tarihinin en muhafazakar iktidarı döneminde tanık olmuştur. Bu durum, aileye ve kadının doğurmasına kutsallık atfeden, kadını anne figüründen ibaret gören yaklaşımın reel hayatta hiçbir karşılığının olmadığının, demografik dönüşümün daha farklı dinamikler üzerinden ilerlediğini göstermektedir.</b></em></blockquote>
<h2><b>MESELEYİ GELENEKÇİ BAKIŞTAN KURTARMAK</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Türkiye’de doğurganlık hızının artması gerektiğini en çok dillendirenler sağ partiler olagelmiştir. Özellikle Erdoğan, siyasi tarihimize geçen “En az 3 çocuk” söylemiyle hafızalara kazınmış, kadının öncelikli rolünün annelik olduğu vurgulanmış, ailenin kutsallığı Erdoğan ve diğer AKP kurmayları tarafından sıkça dillendirilmiştir. Gelin görün ki AKP, 22 yıldır süren iktidarına ve aileyi, çok çocuk yapmayı ve geniş aile olmayı öğütleyen yaklaşımlarına rağmen doğurganlık hızının keskin şekilde düşmesine engel olamamıştır. Türkiye, en düşük doğurganlık hızına tarihinin en muhafazakar iktidarı döneminde tanık olmuştur. Bu durum, aileye ve kadının doğurmasına kutsallık atfeden, kadını anne figüründen ibaret gören yaklaşımın reel hayatta hiçbir karşılığının olmadığının, demografik dönüşümün daha farklı dinamikler üzerinden ilerlediğini göstermektedir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Hayatın içerisinden bakacak olursak, doğum süreci temel olarak kadınları etkilemektedir ve doğumun genel maliyetini esas olarak üstlenen kadınlardır. Çocuk doğurmanın getirdiği ve zaman alan fiziksel toparlanma süreci, iş hayatının doğum sürecinden etkilenmesi, hane halkı gelirinin doğum nedeniyle kadının çalışamamasıyla azalması, kreş imkanlarının az olması nedeniyle çocuklara büyük çoğunlukla annenin bakmak zorunda kalması ve bu durumun kadınları uzun süre iş hayatından uzak tutması gibi nedenler, akla ilk gelen faktörler.</span>

<span style="font-weight: 400;">Doğurganlık hızının azalmasının temelinde yatan sosyal gerçekliği ıskalayan muhafazakar söylem ise, meseleyi salt gelenekçi ve ahlakçı bir boyuta indirgeyerek reel sorunlara çözüm üretmek yerine doğurganlık hızının düşmesine seyirci kalmış oluyor.</span>
<blockquote><em><strong>Doğum yapacak olan bir anne adayı, ekonomik durumundan bağımsız olarak kreş kaygısı gütmemeli ve devletin çocuğa her halükarda bir kreş imkanı sunacağını bilmeli.</strong></em>

<em><strong>Bir diğer düzenleme, annelik izni konusunda gerekmektedir. Türkiye’de annelik izni, doğumdan önce 8 hafta ve doğumdan sonra 8 hafta olmak üzere toplamda 16 haftadan ibaret. </strong></em></blockquote>
<h2><b>ÇÖZÜMÜN ANAHTARI OLARAK SOSYAL POLİTİKA</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Doğurganlık hızını arttırmanın en temel yolu, kadının gündelik hayattaki ve iş dünyasındaki konumunu güçlendiren kapsamlı sosyal politika reformlarından geçiyor. Sözgelimi doğum yapacak olan bir anne adayı, ekonomik durumundan bağımsız olarak kreş kaygısı gütmemeli ve devletin çocuğa her halükarda bir kreş imkanı sunacağını bilmeli.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bir diğer düzenleme, annelik izni konusunda gerekmektedir. Türkiye’de annelik izni, doğumdan önce 8 hafta ve doğumdan sonra 8 hafta olmak üzere toplamda 16 haftadan ibaret. Doğum sürecinde kullanılacak babalık izni ise özel sektörde sadece 5 gün, kamuda ise 10 gün. Bu süreler anneyi ve babayı zor durumda bırakabilecek, ilave efor gerektiren ve çocuk yaparken anne ve babayı bir kez daha düşünmeye iten gerekçeler. Ortada bebeğin doğumunun hemen ardından ona zaman ayırabilme bağlamında ciddi bir mesele var.</span>

<span style="font-weight: 400;">Sözgelimi bu açmaza karşı özellikle doğumdan sonra kadına 2 yıl annelik izni/ücretli izin hakkı tanındığı ve onun tüm sosyal haklarının korunduğu bir sistem, kadınların anne olmayı planlarken ekonomik olarak çok daha az kaygı duymalarını sağlayabilirdi. Öte yandan doğumdan itibaren babaya tanınacak 2 ya da 3 aylık bir ücretli izin hakkı, doğum sürecinin sonrasında anne ve babanın eşit sorumluluk üstlenerek sürece başlamasını teşvik etmesi bakımından önemli olurdu ve aile içi rollerin demokratikleşmesi adına da önemli bir teşvik olarak görülebilirdi. </span>

<span style="font-weight: 400;">Öte yandan kamuda ve özel sektörde çalışan kadınların özlük haklarını güçlendiren, doğum yapmış olmanın kadının mesleki kariyerine zarar vermeyecek bir konu haline getirildiği güçlü sosyal düzenlemeler, doğumu teşvik eden güçlü bir adım olurdu. Pek çok kadın, mesleki ilerlemesinin sekteye uğramaması ve hak kaybına uğramamak için doğum yapmıyor ya da daha fazla çocuk doğurmak istemiyor. Bu meselenin çözümü ise kadınları iş hayatında güçlendirmekten geçiyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu temel adımların haricinde, sözgelimi İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun uygulamaya geçirdiği “Anne Kart” gibi uygulamalarla küçük çocuk sahibi annelerin kimi masraf kalemlerinin devlet tarafından üstlenilmesi de annelere nefes aldıran ve masrafları azaltan pratikler olarak düşünülebilir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Doğum esnasında verilecek teşvikler, sözgelimi doğum başına para verilmesi gibi uygulamalar genelde istenilen sonucu vermiyor. Anne ve baba adayları, yukarıda sıraladığım sosyal riskleri göz önüne alarak çocuk yapma konusunda kararsız kalıyorlar ve çoğu kez çocuk yapmıyorlar ya da ikinci çocuğu yapmıyorlar. Bu konuda en yakın örnek ise, komşumuz Yunanistan. Yunanistan’da hükümet 2020 yılından beri her doğan çocuk başına ailelere 2 bin Euro ödeme yapıyor, ancak bu maddi teşvik doğum oranlarını yukarıya doğru çekmeye yetmiyor ve Yunanistan nüfusu erimeye devam ediyor. Başka bir deyişle, daha uzun süreli, uzun yıllara yayılmış, çok yönlü ve kapsamlı bir sosyal politikaya dayanmayan doğumu teşvik perspektifi bir işe yaramıyor.</span>
<blockquote><em><b>Türkiye’nin nüfus krizine maruz kalması için fazla vakti kalmadı. Bu tehlikeye ilişkin doğru ve uygulanabilir çözümlerin, ülkenin en büyük sosyal demokrat partisi olan ve ayni zamanda yakın geleceğin en güçlü iktidar adayı olan CHP’den gelmesi gerekiyor.  </b></em></blockquote>
<h2><b>SONUÇ YERİNE</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Pek çok konuda olduğu gibi doğurganlık hızının düşmesinde de ahlakçı ve gelenekçi muhafazakar perspektifler işe yaramadığı gibi, meselenin özünü dikkate almayan bir yaklaşıma denk düşüyor. Türkiye’nin doğurganlık hızının yeniden 2,1 eşiğini yakalamasının yolu, kadınların genel konumunu güçlendiren, ayrıca baba figürüne de yeni sosyal haklar ve ailevi sorumluluklar yükleyen bir yaklaşımdan geçiyor. Güçlü bir sosyal politika sadece doğurganlık hızını arttırmayacak, aynı zamanda çocukların da daha iyi ve makul bir ortamda yetişmesi için gerekli zemini hazırlayacaktır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Türkiye’nin nüfus krizine maruz kalması için fazla vakti kalmadı. Bu tehlikeye ilişkin doğru ve uygulanabilir çözümlerin, ülkenin en büyük sosyal demokrat partisi olan ve ayni zamanda yakın geleceğin en güçlü iktidar adayı olan CHP’den gelmesi gerekiyor.  Son 1 yılda pek çok şeyi başaran CHP, bu meselenin de üstesinden gelmeyi başarabilmelidir.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Jun 2024 04:35:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Sosyal-Politika.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyasal iletişim faciası: Aziz Yıldırım’ın seçim kampanyası</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasal-iletisim-faciasi-aziz-yildirimin-secim-kampanyasi-5497</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasal-iletisim-faciasi-aziz-yildirimin-secim-kampanyasi-5497</guid>
                <description><![CDATA[Siyasal iletişim faciası: Aziz Yıldırım’ın seçim kampanyası]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Seçimden bir gece önce, gecenin bir yarısı, apar topar yayına çıkıldı. Beklenti, Aziz Yıldırım’ın son bir dans için ortalığı yakıp yıkabileceğiydi; tam tersi oldu. Program başlarken kalkıp Ali Koç’u öpünce kampanya boyunca yapageldiği her şeyi tekzip etmiş oldu. Bu hatalı kampanya, Aziz Yıldırım’ın dinleyen herkese hüzün veren şu sözleri söylemesine yol açtı: "Bak güzel kardeşim, benim için bitti. Benim Fenerbahçe'ye gelip de bir şey olma şansım yok artık."</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Aziz Yıldırım, Fenerbahçe Başkanlığına adaylığını açıkladığında, bana da üç-dört hafta sürecek büyük bir eğlence ve sevinç vadetmişti çünkü ben hem Yıldırım’ın yeniden başkan seçilmesini istiyordum hem de seçim döneminin hayli coşkulu geçeceği belliydi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Gelgelelim, Aziz Yıldırım öylesine yanlış bir strateji izledi ki kampanyasıyla başkanlığı adeta hediye etti.</span>

<span style="font-weight: 400;">Elimde somut veriler yok ama Aziz Yıldırım’ın ilk açıklama yaptığı günden pazar akşamına kadar oyunun düzenli şekilde düştüğünü, taraftar ve kongre üyeleri nezdindeki heyecanı yitirdiğini düşünüyorum.</span>

<span style="font-weight: 400;">Öncelikle, 2018 seçim sonuçlarını hatırlayalım: Sayıları yuvarlayarak veriyorum, Ali Koç, 21 bin oyun 16 binini almıştı -bu da yüzde 75 civarında bir oya tekabüle ediyordu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ali Koç, beklenen başarıların bir türlü gelmediği bu altı senelik süreçte çok yıprandığı için Aziz Yıldırım’ın yeniden başkan olma şansı ve ihtimali vardı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yalnız bu noktada Necati Özkan’ın bir saptamasına yer vermek istiyorum: "Zirveye çıkmak, zirvede kalmaktan çok daha zordur."</span>

<span style="font-weight: 400;">Yani, Aziz Yıldırım’ın yolu zor bir yoldu, Ali Koç’a nazaran uzundu.</span>

<span style="font-weight: 400;">2018 seçimlerinin gösterdiği basit gerçek şu ki, Aziz Yıldırım’ın yeniden başkan seçilebilmesi için altı sene önce Ali Koç’a oy veren "seçmenden" ciddi sayıda oy çekmesi lazım.</span>

<span style="font-weight: 400;">Üstelik, Ali Koç’un elinde bütün iktidar imkânları vardı, Yıldırım muhalefetteydi.</span>

<span style="font-weight: 400;">2018’de, Aziz Yıldırım iktidardayken, Ali Koç’la yanlış hatırlamıyorsam üyelerin adres bilgilerini paylaşmamıştı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Devir döndü, Aziz Yıldırım üyelere bir telefon mesajı gönderemediğinden yakındı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Aziz Yıldırım adaylığını açıkladığında bir heyecan halesi denize atılan taş gibi sürekli genişliyordu.</span>
<blockquote><em><b>Her şey iyi gidiyor gibi görünürken bir anda tepetaklak oluverdi. Kim bu aklı verdi bilmiyorum ama Aziz Yıldırım tamamen yanlış bir strateji izleyerek Ali Koç’a vurmaya başladı. Oysa bütün şartlar Aziz Yıldırım’ın "pozitif kampanya" yapmasının gerekliliğini haykırıyordu ama Yıldırım’ın kampanya ekibi bu çağrıyı görmedi, belki de görmek istemedi.</b></em></blockquote>
<h2><b>HER ŞEY BİR ANDA TEPETAKLAK OLDU</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Daha önce büyük işlere imza atan "Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının" geri gelebileceğine dair emareler belirmişti.</span>

<span style="font-weight: 400;">Her şey iyi gidiyor gibi görünürken bir anda tepetaklak oluverdi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Kim bu aklı verdi bilmiyorum ama Aziz Yıldırım tamamen yanlış bir strateji izleyerek Ali Koç’a vurmaya başladı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Oysa bütün şartlar Aziz Yıldırım’ın "pozitif kampanya" yapmasının gerekliliğini haykırıyordu ama Yıldırım’ın kampanya ekibi bu çağrıyı görmedi, belki de görmek istemedi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Mourinho’nun mevcut başkan Ali Koç’la anlaştığının ortaya çıkması üzerine ekibi krizi yönetemedi ve Aziz Yıldırım’ın sürekli gerilemesine yol açtı.</span>

<span style="font-weight: 400;">En büyük hata, Mourinho’nun menajerine açıktan para verilmiş olabileceğine dair sözleriydi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Doğru mudur, değil midir beni hiç ilgilendirmiyor; ben bu yazıda vakaya iletişim açısından yaklaşmak istiyorum.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bir an için Aziz Yıldırım’ın iddiasının doğru olduğunu varsayalım.</span>

<span style="font-weight: 400;">Sonucu nedir?</span>

<span style="font-weight: 400;">Başkanı dolayısıyla Fenerbahçe’nin ceza alması ya da itibarsızlaşması.</span>

<span style="font-weight: 400;">Peki, diyelim Aziz Yıldırım iddiasını ispat etti ve Fenerbahçe Başkanı bir müeyyide ile karşı karşıya kaldı, bu durumda Yıldırım bir avantaj sağlayacak mı?</span>

<span style="font-weight: 400;">Yooo.</span>

<span style="font-weight: 400;">İkinci ihtimal ise Yıldırım’ın iddiasının doğru olmaması ki bu zaten kampanya sürecinde en büyük kozlardan birini karşı tarafa kaptırmak -bu örnekte hediye etmek- demek.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yani, Aziz Yıldırım durup dururken çok gereksiz bir laf atarak hiçbir ihtimalde kendisine avantaj sağlamayacak bir durum yarattı.</span>
<blockquote><em><b>Aziz Yıldırım, İrfan Can ithamının kendisine hiçbir şey kazandırmadığını gördüğü halde nasıl olup da aynı hatayı ikinci kez işledi, etrafındaki kimse onu uyarmadı, akıl alır gibi değil.</b></em></blockquote>
<h2><b>AYNI HATAYI İKİNCİ KEZ İŞLEDİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Üstelik bu açıktan para verme ithamını ilk kez etmiyor, daha önce İrfan Can Kahveci transferi için de benzer bir suçlama yöneltmiş, SPK’ya şikâyet edeceğini söylemişti.</span>

<span style="font-weight: 400;">Aziz Yıldırım, İrfan Can ithamının kendisine hiçbir şey kazandırmadığını gördüğü halde nasıl olup da aynı hatayı ikinci kez işledi, etrafındaki kimse onu uyarmadı, akıl alır gibi değil.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bir diğer konu, bu da Mourinho’nun Ali Koç’la anlaşmasından sonraki günlere denk düşüyor, FETÖ ve Adnan Oktar üzerinden seçimi başka bir düzleme oturtma çabasıydı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Aziz Yıldırım, seçim kampanyasına başladığı günlerde Ali Koç’u sıkıştıran bir söz söylemiş ve üstüne gitmişti: "Benim merak ettiğim şu; Fenerbahçe Başkanı’nı kim şampiyon yapmak istemiyor? Kim? Adı ne? Adını koymadan mücadele olmaz."</span>

<span style="font-weight: 400;">Şimdi bu sorunun cevabını muhataplarının tamamı biliyor ama konjonktür gereği kimse dile getiremeyeceği için Aziz Yıldırım, Koç’un "yumuşak karnını" bulmuştu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Buraya yüklenmekten çekinmedi, ayrıca, kendi dönemindeki düşmanı da FETÖ diye tanımlayarak -ve FETÖ ile sınırlayarak- bir bağlama oturtmuştu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Gelgelelim, bu "yumuşak karnın" üstüne giderken kantarın topuzu kaçıverdi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bir anda, Ali Koç dahil karşı tarafın yönetim kurulu üyeleri için FETÖ’cü imaları yapıldı, yetmedi, özellikle gençler üzerinde ciddi çekim gücüne sahip olan Acun Ilıcalı, hâlâ Adnan Hocacı olmakla suçlandı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Dolayısıyla, seçim, Yıldırım ve ekibinin gözünde bir "beka meselesine" dönüştü ama üyeler açısından böyle bir mesele yoktu zira Koç’un FETÖ’cü, Ilıcalı’nın Adnancı olmadığından herkes emindi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu itham tutmayınca, "Yıldırım ve ekibi" yepyeni bir terimi ortaya attılar: "Baronlar."</span>

<span style="font-weight: 400;">Sözlerinden Londra’yı merkez tuttuğu anlaşılan bu baronlar, Fenerbahçe’nin Başkanlık seçimlerine müdahil olmuşlardı ve Koç’un yanında yer alıyorlardı.</span>

<span style="font-weight: 400;">İyi de bu baronlar kimdi?</span>

<span style="font-weight: 400;">Hiçbir isim, ima, doyurucu bir açıklama gelmedi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Mahmut Uslu da katıldığı bir yayında "baronların" ne kadar işin içinde olduklarını söylemekten geri durmadı ama baronların kim olduğu açıklanmayınca seçmen nezdinde bir mana ifade etmedi.</span>
<blockquote><em><b>Yokuş aşağı gidiş bir yerde fark edilince Aziz Yıldırım’ın yeni bir ayrımı dillendirdiğini gördük: "Herkes Başkan olabilir ama Lider olamaz, ben Lider’im." Aziz Yıldırım’ın bir lider olduğu şüphesiz ama bir insan kendine "ben liderim" demeye başladığında bir sorun var demektir.</b></em></blockquote>
<h2><b>"BEN LİDERİM" DEMEYE BAŞLADIĞINDA BİR SORUN VAR DEMEKTİR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Fenerbahçe’nin birleşmesi gerektiğinden ve birleşen Fenerbahçe’nin karşısında kimsenin duramayacağından defalarca söz eden Aziz Yıldırım, birleştirici bir kampanya izlemeyince söylemiyle eylemi arasında bir uyuşmazlık ortaya çıktı. </span>

<span style="font-weight: 400;">Yokuş aşağı gidiş bir yerde fark edilince Aziz Yıldırım’ın yeni bir ayrımı dillendirdiğini gördük: "Herkes Başkan olabilir ama Lider olamaz, ben Lider’im."</span>

<span style="font-weight: 400;">Aziz Yıldırım’ın bir lider olduğu şüphesiz ama bir insan kendine "ben liderim" demeye başladığında bir sorun var demektir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yıldırım bu sözü kendisi için kullanmaya başladı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Nasıl ki "Efsane Başkan" sözü kendisine taraftar tarafından verildiyse, "liderlik" de ancak o şekilde benimsenebilirdi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yirmi küsur sene boyunca "ben liderim," deme ihtiyacı duymayan bir lider, "ben liderim" demeye başladığı anda eski gücünü, nüfuzunu, kudretini sorgulatır hale gelir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Çok yanlış ve yersiz açıklamalardan biriydi bu da.</span>

<span style="font-weight: 400;">Seçimlerin en önemli tartışma konularından biri de Aziz Yıldırım’ın bıraktığı borçtu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yıldırım’a göre, ortada büyütülecek bir borç olmadığı gibi kulübe kazandırdıkları katbekat fazlaydı; Koç’a göreyse 2018’de devraldığı kulüp batıktı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Öyle miydi değil miydi, gene bu yazının ilgi alanına girmiyor, önemli olan Aziz Yıldırım’ın bu iddiasını -nedense- ekranlarda Ali Koç’un karşısında çataçat savunmaktan imtina etmesiydi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Şimdi bakın, Türkiye’deki seçimleri düşünün, muhalefet sürekli iktidarın adaylarıyla canlı yayına çıkmak ister, iktidar da sürekli reddeder.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu çok büyük bir fırsattır çünkü.</span>

<span style="font-weight: 400;">Oysa, Fenerbahçe’de, anlamsız bir şekilde, durum tam tersiydi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ali Koç, sürekli Aziz Yıldırım’la yayına çıkmak istediğini açıklıyordu ama Yıldırım yanaşmıyordu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Hatta, bu seçim kampanyasının sonlarına doğru, Yıldırım’ın ekibi bu talebe karşılık verilmeyeceğini açıkladı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu “çekinceli hal”, Aziz Yıldırım’ın kulübün borçları konusunda hesap vermekte zorlanabileceğini düşündürdü.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yıldırım’ın konuşabileceği çok konu vardı, çok yerde Ali Koç dönemini sıkıştırabilirdi, tutarsızlıklarını vurgulayabilir, yönetim zaaflarını gösterebilirdi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Böylesine bir imkânı anlaşılmaz sebeplerle harcamayı tercih etti.</span>

<span style="font-weight: 400;">Eminim ki, aklında, Mourinho ve onun istediği birkaç flaş oyuncuyla anlaşmak vardı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Olmadı; Ali Koç, rakibinin en büyük kozunu elinden aldı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu yanlış strateji yerine Ali Koç’u olumlayan, canlı yayın teklifini kabul eden, Fenerbahçe’nin son sezonlarda büyük haksızlıklara uğradığını söyleyen, Ali Koç’a yapageldikleri için teşekkür eden, yönetimini hiç muhatap almayan ve sadece "daha önce hayal edilmeyenleri yaptık, gene hayallerin ötesini yapmaya geliyoruz"u vurgulayan bir kampanya yapsaydı, ben, sonuçlara bakarak ve biraz spekülasyon yaparak, Aziz Yıldırım bu seçimi kazanırdı diyorum.</span>

<span style="font-weight: 400;">16.400’e, 10.400 bitti bu seçim, yani yüzde 60’a 40.</span>

<span style="font-weight: 400;">Demek ki, bütün bu strateji hatalarına rağmen, Aziz Yıldırım geçen seçime göre oyunu yabana atılmayacak bir oranda yükseltmiş.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ali Koç’a oy vermeye giden 3 bin kişinin daha kararını değiştirebilseydi seçimi kazanacaktı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ama Koç’a böylesine sert laflar ederek ve dahası Ali Koç dönemi boyunca Fenerbahçe’nin hakkını muhalefetteyken de savunan bir görüntü vermeyerek, gerekli oyu alacak şartları sağlayamadı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Kampanya ekibinin bulduğu slogan "Çocuklar için" de çok yanlıştı çünkü bir kuyruk acısı olduğunu hissettiriyordu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Aslında kastedilen doğruydu ama şampiyonluk göremeyen çocukların üzgün olduğu 2018’de Ali Koç’un argümanları arasındaydı ve altı sene sonra, Aziz Yıldırım ekibi, Koç’u aynı yerden vurmaya kalktı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Tutmadı, çünkü bu strateji içinde tutamazdı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Şöyle izah edeyim, Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının karşısında FETÖ’cüler, Hocacılar, baronlar, şunlar bunlar var diyorsanız, mesele çocukların mutluluğunu fersah fersah aşmış demektir.</span>

<span style="font-weight: 400;">"Çocuklar için" ancak pozitif bir kampanya sonucunda işleyebilecek bir slogandı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Dağın tepesine palmiye ağacı dikmek gibi bir şey, yerinde ne kadar güzel ve anlamlıysa burada değil.</span>

<span style="font-weight: 400;">Divan seçimi, Başkanlık’ın önseçimiydi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Şekip Mosturoğlu yerine Vefa Küçük seçilince, Aziz Yıldırım ve ekibi seçimi kaybedeceklerini sanırım gördüler.</span>

<span style="font-weight: 400;">Aradan bir süre geçti, geri adım kararı alındı ve bir "onurlu çıkış" fırsatı kollandı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ali Koç’un daha önce defalarca söylediği bir söz bu "çıkışın" anahtarı oldu ve canlı yayına çıkma talebinin kabul edildiği kamuoyuyla paylaşıldı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Seçimden bir gece önce, gecenin bir yarısı, apar topar yayına çıkıldı.</span>
<blockquote><em><b>Hiçbir zaman bilemeyeceğiz tabii ama doğru stratejiyi izleseydi, bence seçimi kazanabilirdi. Ali Koç’un önünde bir fırsat var; o da, Aziz Yıldırım’ın bu sözünü boşa düşürmektir. Bitmedi, bitemez, son nefesini vermediği müddetçe Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe için yapacağı bir şey hep vardır.</b></em></blockquote>
<h2><b>DOĞRU STRATEJİYİ İZLESEYDİ KAZANABİLİRDİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Beklenti, Aziz Yıldırım’ın son bir dans için ortalığı yakıp yıkabileceğiydi; tam tersi oldu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Program başlarken kalkıp Ali Koç’u öpünce kampanya boyunca yapageldiği her şeyi tekzip etmiş oldu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu hatalı kampanya, Aziz Yıldırım’ın dinleyen herkese hüzün veren şu sözleri söylemesine yol açtı: "Bak güzel kardeşim, benim için bitti. Benim Fenerbahçe'ye gelip de bir şey olma şansım yok artık."</span>

<span style="font-weight: 400;">Kampanyada bir kez olsun denemediğini seçimleri kaybettiğinde denedi, aldı eline mikrofonu kongre üyelerine teşekkür etti, rakibini kutladı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bunu yaptığı anda da hak ettiği gibi alkışlarla uğurlandı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Hiçbir zaman bilemeyeceğiz tabii ama doğru stratejiyi izleseydi, bence seçimi kazanabilirdi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ali Koç’un önünde bir fırsat var; o da, Aziz Yıldırım’ın bu sözünü boşa düşürmektir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bitmedi, bitemez, son nefesini vermediği müddetçe Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe için yapacağı bir şey hep vardır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Fenerbahçe’nin bu büyük barışa ihtiyacı var.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu seçim süreci şayet bu barışmanın yolunu açtıysa, bu sefer kazanan gerçekten Fenerbahçe’dir, diyebiliriz.</span>

<span style="font-weight: 400;">Hatası, eksiği bir yana, Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının Fenerbahçe için yaptıkları asla unutulmayacaktır.</span>

https://yeniarayis.com/bilgehanucak/siyasal-iletisim-faciasi-ali-kocun-canli-yayin-performansi/]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Jun 2024 04:30:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Fenerbahce-Ali-Koc-Aziz-Yildirim.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>1920 ABD’sinden bugünün Türkiye’sine değişmeyenler</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/1920-abdsinden-bugunun-turkiyesine-degismeyenler-5463</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/1920-abdsinden-bugunun-turkiyesine-degismeyenler-5463</guid>
                <description><![CDATA[1920 ABD’sinden bugünün Türkiye’sine değişmeyenler]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>ABD Alkol Yasağı, dünyaya tüketim politikalarının, özellikle fiyat esnekliğine sahip olmayan, yani fiyat değişikliği ile talep arasındaki ilişkinin değişken olmadığı ürünlerde, nasıl beklenmedik ve istenmeyen sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir. Alkol Yasağı dönemininin amacı alkol tüketimini kontrol altına almak iken ortaya çıkan sonuç, devlet tarafından merdiven altına yönlendirilen talebin yasa dışı aktörler tarafından karşılanması olmuştur. Türkiye’de de alkol politikaları özelinde benzer bir politika anlayışıyla karşı karşıyayız.</strong>

Masa başında üretilen tüketim politikalarının gündelik hayata yansımasıyla ortaya çıkan “istenmeyen sonuçlar” kavramının modern dünya tarihindeki en çarpıcı örneği şüphesiz 1920’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde uygulanan Ulusal Alkol Yasağı’dır (Prohibition). ABD Alkol Yasağı, dünyaya tüketim politikalarının, özellikle fiyat esnekliğine sahip olmayan, yani fiyat değişikliği ile talep arasındaki ilişkinin değişken olmadığı ürünlerde, nasıl beklenmedik ve istenmeyen sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir.

Alkol Yasağı dönemininin amacı alkol tüketimini kontrol altına almak iken ortaya çıkan sonuç, devlet tarafından merdiven altına yönlendirilen talebin yasa dışı aktörler tarafından karşılanması olmuştur.

Bu dönemde kayıt dışı alkol üretim ve satışının patlaması ve yeraltı içki dükkanları (speakeasies) hızla çoğalması, sözüne ettiğimiz ilişkinin en çarpıcı verisidir.

Kısacası ABD Alkol Yasağı dönemi, modern devletlere tüketim politikalarına dair çok önemli bir ders olmuştur: Tek başına yasaklayıcı veya kısıtlayıcı önlemler yalnızca politikaların istenen sonuçlara ulaşmasını başarısız kılmakla kalmayıp istenmeyen sonuçları da beraberinde getirmektedir.

Türkiye’de de alkol politikaları özelinde benzer bir politika anlayışıyla karşı karşıyayız. Ortaya çıkan manzara ise, ABD Alkol Yasağı döneminden alınması gereken derslerin alınmadığı yönünde.

Evet, Türkiye’de alkollü içki tüketimine yönelik politika en azından kağıt üzerinde yasakçı değil. Ancak özellikle ekonomik yöntemlerle ve en önemlisi vergilendirmeyle, pratik bir yasak test ediliyor gibi.

Nitekim bugün Türkiye’de alkollü içki vergilerinin erişim engeli boyutuna ulaştığı neredeyse kesin. Ancak bunu politikanın kendisine değil, sonuçlarına bakarak anlayabiliriz.

Örneğin dünyada Türkiye kadar olmasa da alkollü içkilere fahiş vergi uygulayan çeşitli devletler var, aralarında Norveç gibi gelişmiş sayılabilecek ülkelerle birlikte.

Dolayısıyla Türkiye’de alkollü içki politikalarına dair bir şeylerin yanlış gittiğine dair elimizdeki tek veri fahiş vergi yükü olmamalı.
<blockquote><strong><em>Türkiye için dikkate alınması gereken en önemli istenmeyen sonuç ise kaçak içki fenomeni. Türkiye’de kaçak/sahte içki, artık neredeyse bir norm olmuş durumda. Kaçakçılığa yönelik talebin artışı tamamiyle niteliksel olarak ABD Alkol Yasağı ile parallelik ihtiva ediyor. Yasal içkiye olan erişim belki hukukî olarak değil ama, ekonomik olarak kısıtlandığında talep ortadan kalkmıyor, talebe karşılık verecek aktörler, gittikçe yasa dışı bir çerçeveye itiliyo</em>r. </strong></blockquote>
<h2><strong>EN ÖNEMLİ İSTENMEYEN SONUÇ KAÇAK İÇKİ FENOMENİ</strong></h2>
Önemli olan, ABD Alkol Yasağı’nda olduğu gibi, istenmeyen sonuçları mercek altına alabilmek.

Türkiye için dikkate alınması gereken en önemli istenmeyen sonuç ise kaçak içki fenomeni. Türkiye’de kaçak/sahte içki, artık neredeyse bir norm olmuş durumda. Kaçakçılığa yönelik talebin artışı tamamıyle niteliksel olarak ABD Alkol Yasağı ile paralellik ihtiva ediyor.

Yasal içkiye olan erişim belki hukukî olarak değil ama, ekonomik olarak kısıtlandığında talep ortadan kalkmıyor, talebe karşılık verecek aktörler, gittikçe yasa dışı bir çerçeveye itiliyor.

Tıpkı 1920’lerin ABD’sinde olduğu gibi.

Sonuç olarak Türkiye’de gözden kaçırılan korkunç büyüklükte bir kaçakçılık karaborsası ortaya çıkıyor.

Bu karaborsanın yalnızca varlığını tespit etmek dahi çok önemli.

Nitekim geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili Sevda Erdan Kılıç, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğüne bu fenomenin aydınlatılması için bir yazılı sonu önergesi sundu.

Önergeye yanıt veren Emniyet Genel Müdürlüğü, Türkiye’de <u><a href="https://x.com/AlkolPolitika/status/1798644500472226177/photo/2">son 10 yılda yaklaşık 11 milyon 968 bin 653 litre kaçak/sahte içki ele geçirildiğini</a></u> ifade etti.

Bu rakamın tek başına bir sonuç ifade etmesi oldukça güç olsa da, devlet yetkililerince Türkiye’de bir kaçak/sahte içki salgını olduğu gerçeğini kabul etmeleri son derece önemli.

Ancak önemli bazı noktalar hala aydınlatılmayı bekliyor.

Örneğin her ne kadar hukukî olarak aynı yasadışı statüsünde olsalar da, kaçak içki ile sahte içki arasında pratik bir ayırım yapılması gerekiyor.

Kanımca kaçak içki, bandrolsüz alkollü içkiyi işaret etmeli ve vergi kaçağı olarak adlandırılmalı.

Sahte içki ise, metil alkol ihtiva eden, dolayışıyla bireysel ve toplumsal sağlığa yönelik ölümcül bir tehdit ihtiva eden ürünleri ifade etmeli.
<blockquote><em><strong>Türkiye’de vatandaşlar, sahte içkiye bağlı zehirlenme nedeniyle hayatını kaybediyor. </strong></em><em><strong>Tıpkı 1920’lerin ABD’sinde olduğu gibi. Vatandaş, markete girip bandrollü güvenli alkollü içki satın alamadığı için merdiven altı alternatiflere yöneliyor ve bu ekonomik alternatif vatandaşın canına mâlolabiliyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SAHTE İÇKİ ZEHİRLENMEYE BAĞLI CAN KAYBINA YOL AÇIYOR</strong></h2>
Burada da henüz yeterince üstüne parmak basılmayan bir diğer fenomen karşımıza çıkıyor: Sahte içkiye bağlı ölümler.

Türkiye’de vatandaşlar, sahte içkiye bağlı zehirlenme nedeniyle hayatını kaybediyor.

Tıpkı 1920’lerin ABD’sinde olduğu gibi.

Vatandaş, markete girip bandrollü güvenli alkollü içki satın alamadığı için merdiven altı alternatiflere yöneliyor ve bu ekonomik alternatif vatandaşın canına mâlolabiliyor.

Dolayısıyla kabul edilmesi gereken bazı gerçekler var;

1- Türkiye’de alkollü içkilerden tahsil edilen vergiler, erişilebilirlik boyutunu aşmış durumda.

2- Alkollü içkiler fiyat esnekliğine sahip olmayan ürünler olduğu için bu fiyat artışı talepte bir azalma yaratmıyor.

3- Oluşan talebe karşı ekonomik alternatif karaborsa tarafından arz ediliyor.

4- Karaborsa, vatandaşın canına, devletin ise kamu gelirlerine kast ediyor.

Bu gerçeklerin kabul edilmesiyle Türkiye hem halk sağlığı hem de kamu maliyesi bakımından önemli bir eşik atlayacaktır.]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Jun 2024 04:35:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/icki-yasagi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>‘İyi’ Parti, ‘Kötü’ Akşener</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iyi-parti-kotu-aksener-5421</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iyi-parti-kotu-aksener-5421</guid>
                <description><![CDATA[‘İyi’ Parti, ‘Kötü’ Akşener]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Meral Akşener, Türkiye tarihindeki en zor dönemeçlerden geçerken; korku iklimi her sosyoekonomik katmanda kendini gösterip umutsuzluk ülkenin atmosferi haline gelmişken; memleketin kaderi üzerine bir değil iki kere zar atmış bir lider oldu. Kurucusu olduğu partinin ‘iyi’ olup olmadığını henüz bilemeyiz ama sanırım bu hikâyede ‘kötü’ kim, bu belli oldu. </strong>

Yerel seçim sonrasında genel başkanlığı da siyaseti de bıraktığını açıklayan Akşener, Erdoğan’la çok sayıda soru işaretinin bilerek cevaplanmadığı görüşmesiyle, günlerdir Türkiye gündemini meşgul etmeyi başardı. Kuşkusuz sadece bu görüşmeyi Fahrettin Altun’dan öğrenmemiz, görüşmeden İyi Parti yönetiminin haberdar olmaması görüşmenin gündemde kalmasını hak eder nitelikte. Türkiye siyasetinin özellikle son 2 yılına damgasını vurmuş bir siyasetçi Akşener. Son iki yılda iki büyük seçim geçirdik ve iki seçim de Türkiye için kader seçimleriydi. Bu iki seçimde de yaptıklarıyla yapmadıklarıyla, söyledikleriyle söylemedikleriyle en tartışılan isim de yine Akşener’di. Bir süre kendisinden haber alınamadığı konuşulan Akşener, yeni imajı sarı saçlarıyla Saray’da boy gösterdi. Üstelik bu ziyaret kendisinin işaret ettiği aday olarak gösterilen Dervişoğlu’na “Hayırlı olsun” ziyareti yapmadan önce gerçekleşti.

Çarşamba günü gerçekleşen bu görüşmeyle ilgili birkaç önemli soru var;
<ol>
 <li>Neden İyi Parti’nin bu görüşmeden haberi yoktu?</li>
 <li>Neden görüşmeyle ilgili kamuoyuna bilgiyi Fahrettin Altun verdi?</li>
 <li>Neden görüşmenin olacağı kamuoyuna haber verilip, fotoğraflar yayınlandığı halde, görüşmenin içeriği ile ilgili bir bilgi verilmedi?</li>
</ol>
Bu soruların cevapları, aslında görüşmenin çerçevesiyle de ilgili bir gösterge aslında. Bu görüşmeyi Akşener, partisinin eski genel başkanı kimliğiyle yaptı. Görüşmenin yeri, fotoğraf verilmesi, İletişim Başkanlığı’nın açıklama yapması bunun kanıtı. İyi Parti kurmaylarının da bundan haberi olmadığına göre, Akşener kendisini partisinin üstünde görüyor ya da bu izlenimi vermek istemiş olmalı.

Bu tartışmalı görüşmenin gerekçesini Erdoğan açısından anlamak için bir de bu görüşme olana kadar Türkiye’nin ve AKP’nin gündeminde neler var bunlara da bakmak lazım.
<blockquote><em><strong>Erdoğan bugün geldiği noktada iki şeyi mutlaka yapmak zorunda; birincisi ittifak ortağını hayata geçirilmesi şart olan reformlara ikna etmek, ikincisi kendi tabanını konsolide etmek için siyasette hâlâ oyun kurucunun kendisi olduğunu göstermek.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ERDOĞAN'IN ZORUNLULUKLARI</strong></h2>
Kamuoyu aylardır Ülkü Ocakları Eski Başkanı Sinan Ateş cinayetini, nedense Süleyman Soylu döneminde yakalanamayan Ayhan Bora Kaplan suç örgütünü konuştu. Hükümet ortaklarının devlet kadrolarındaki karşılıklı güç gösterisi, bu iki olaydaki en kritik detayları karşılıklı açılan kart hamleleri ile su yüzüne çıkarttı. Gündem, AKP’nin çekiştirmesiyle CHP’nin işaret ettiği alanların büyümesiyle belirlendi. AKP ve MHP’nin kadrolarının bürokrasideki çekişmelerini ama bir yandan da mikrofonları görünce ortaklıklarına tutunmalarını izledik.

Bir yandan da ortada somut bir gerçek var; tencere seçimi kaybettirdi. Erdoğan ekonomiyi düzeltemezse sadece önümüzdeki seçimde sert bir mağlubiyet almaz aynı zamanda Türkiye’yi batıran bir lider olarak tarihine de geçer. Dolayısıyla da Erdoğan, kredi musluklarının açılabilmesi için yüzünü Batı’ya dönmek ve Batı’nın işaret ettiği reformları yapmak zorunda. Bu reformların kapsamı göstermelik de olsa Türkiye’nin demokrasi ve adalet eksenine sembolik olarak dönmesi olacak. Bunun için atılan ilk adım 28 Şubat generallerin serbest bırakılmaları oldu. Şimdi sırada Osman Kavala ve Gezi tutsaklarının özgürlüğüne kavuşması var. Ancak bu konuda AKP’nin ittifak ortağının tutumu çok sert. MHP lideri Bahçeli, 2013’te Gezi savunucularına “İktidarın zulmüne direndikleri için teşekkür ederim” dememiş gibi, Özel’in Gezi tutsaklarının çıkmasını istemesine üst perdeden sert bir yanıt verdi. Hal böyle olunca, Erdoğan şimdi yeni planlar yapma, yeni alternatifler bulma yolunda. En azından yeni planlar yapma izlenimi yaratmak; bir yandan ortağının istediği kayyumu atamak, bir yandan da sıkıştırmak zorunda olduğu Bahçeli’yi reformlara ikna edebilmek...

Erdoğan bugün geldiği noktada iki şeyi mutlaka yapmak zorunda; birincisi ittifak ortağını hayata geçirilmesi şart olan reformlara ikna etmek, ikincisi kendi tabanını konsolide etmek için siyasette hâlâ oyun kurucunun kendisi olduğunu göstermek.

Meral Akşener, muhafazakâr milliyetçi kanatta hâlâ hatırı sayılır bir tabana sahip.

Her ne kadar Erdoğan görüşmesi, genel başkanlığı bırakırken kendi işaret ettiği lider olan Dervişoğlu’yla arasının açılmasına sebep olmuş gibi görünse de; kamuoyu Akşener’in durumu toparlayacak deneyime sahip olduğunu düşünebilir.
<blockquote><em><strong>İktidarın milliyetçi kanadındaki olası dağılmaya karşı alternatif olarak İyi Parti ısıtılmak isteniyor olabilir. Her ne kadar İyi Parti yönetimi de tabanı da Akşener’in ortak olduğu bu tabloya evet demeyecek olsa da; sadece bu ihtimalin konuşulması bile Erdoğan’ın yeni oyun kurma stratejisine yarayacaktır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>İYİ PARTİ ISITILMAK İSTENİYOR OLABİLİR</strong></h2>
Üstelik Dervişoğlu, milliyetçi kanadın desteklediği kayyum kararına bile demokrasi ekseninde bir tepki verdi. Bu da Erdoğan’ın reformlarında destek verebilecek bir ortak gibi görünmesine neden olacaktır.

İktidarın milliyetçi kanadındaki olası dağılmaya karşı alternatif olarak İyi Parti ısıtılmak isteniyor olabilir. Her ne kadar İyi Parti yönetimi de tabanı da Akşener’in ortak olduğu bu tabloya evet demeyecek olsa da; sadece bu ihtimalin konuşulması bile Erdoğan’ın yeni oyun kurma stratejisine yarayacaktır. Her türlü Meral Akşener’in, Erdoğan’ın yeni oyununun bir parçası olduğunu söylemek mümkün.

Elbette şunu da unutmamak gerekir; Erdoğan bu oyunu kurarken yerel seçimlerde kaybetmesine, kendi tabanından çatlak sesler yükselmesine neden olan Yeniden Refah’ı da unutmayacaktır. Ancak Erdoğan önce anayasa konusundaki Meclis aritmetiğini çözüp, sonra seçim aritmetiğine bakacaktır.

Meral Akşener, Türkiye tarihindeki en zor dönemeçlerden geçerken; korku iklimi her sosyoekonomik katmanda kendini gösterip umutsuzluk ülkenin atmosferi haline gelmişken; memleketin kaderi üzerine bir değil iki kere zar atmış bir lider oldu. Kişisel hırsı uğruna kazanmak için değil kaybettirmek için bu seçimi yaptığını gördük. Ancak zaman bize kimin bu hesaptan ne çıkarı olduğunu da gösterecektir. Kurucusu olduğu partinin ‘iyi’ olup olmadığını henüz bilemeyiz ama sanırım bu hikâyede ‘kötü’ kim, bu belli oldu.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 09 Jun 2024 04:45:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Meral-Aksener-Recep-Tayyip-Erdogan.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gerçekte göründüğün gibi misin?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gercekte-gorundugun-gibi-misin-5418</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gercekte-gorundugun-gibi-misin-5418</guid>
                <description><![CDATA[Gerçekte göründüğün gibi misin?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Persona, Antik Yunan tiyatrosunda oyuncuların kullandıkları maskeye verilen addır. Hepimiz kendi yaşamımızda benzer maskeler takarız. Bu maskeler ebeveynlerimizin bizi kabul etmesi ve topluma uyum sağlamak için zaman içinde belirlenir. Çevreyle ilişkilerimizi düzenlerken bu tür ifadeye ihtiyaç duyarız, maskeyi takmak zorundayızdır. </strong>

<em>- Patavatsızlık edecek olmayacaksam sorabilir miyim? Niçin yazıyorsunuz mösyö? </em>

<em>- Doğrusu, ben de bilmiyorum. Öyle işte yazmış olmak için yazıyorum.</em>

<em>- Issız bir adada olsan yazar mıydınız? Başkaları tarafından okunmak için yazmaz mı insan? <a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>[1]</strong></a></em>

Sartre’ın Bulantı adlı romanından bu satırlar. Yapıp ettiklerimizi kimin için ortaya koyuyor olduğumuz önemli bir soru. Çoğumuz bize biçilen elbiseyi sorgusuz sualsiz kabul ederiz ve rolümüz neyse onu oynarız. Bu noktada analitik psikolojiinn kurucusu Carl Gustav Jung’un önem verdiği arketiplerden biri olan personadan bahsetmek gerekir. Jung, <em>ilk örnek</em> olarak Türkçeleştirilebilecek arketiplerin kolektif bilinçdışında yer aldıklarını savunur. İnsanlığın karanlık kutusunda yer alan arketiplerin sayısının gerçek hayattaki obje ve olayların sayısıyla aynı olacağını belirtir: Doğum, ölüm, anne, baba, çocuk gibi sayısız arketip mevcuttur. Üzerinde önemle durduğu arketip <em>persona</em>dır.
<blockquote><em><strong>Usta yönetmen Bergman’ın 1966 yılında çektiği ‘Persona’ adlı filmde, dışarıdaki ben ile içerideki ben arasında yaşanan çatışma anlatılır. Filmde tiyatrocu Elizabeth sahnede tam oyunu performe ederken birden susar ve konuşmayı tamamen bırakır. Bunun üzerine dinlenmesi için bir sahil evinde kalır. Kendini sanatçı kimliğiyle tanımlayan kadının artık bu kimliği sürdürecek takatinin kalmadığını anlatır film.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>USTA YÖNETMEN BERGMAN’IN FİLMİ: PERSONA</strong></h2>
Persona, Antik Yunan tiyatrosunda oyuncuların kullandıkları maskeye verilen addır. Hepimiz kendi yaşamımızda benzer maskeler takarız. Bu maskeler ebeveynlerimizin bizi kabul etmesi ve topluma uyum sağlamak için zaman içinde belirlenir. Çevreyle ilişkilerimizi düzenlerken bu tür ifadeye ihtiyaç duyarız, maskeyi takmak zorundayızdır. Personamız yeri geldiğinde mesleğimiz olabilir. Kendimizi avukat, mühendis, doktor olarak tanımlarken bu mesleğin ne kadar özümüze uygun bir seçim olduğunu sorgulamayız. Hatta bu rolü bazen öyle abartırız ki kendimizi göründüğümüz haliyle tanımlamaya başlarız. Yeni birisiyle tanıştığınızda da kişi, size kartvizitinden bahsettiğinde aslında personasından bahsetmiş olur. Gerçekte kim olduğunu söylemez.

Usta yönetmen Bergman’ın 1966 yılında çektiği ‘Persona’ adlı filmde, dışarıdaki ben ile içerideki ben arasında yaşanan çatışma anlatılır. Filmde tiyatrocu Elizabeth sahnede tam oyunu performe ederken birden susar ve konuşmayı tamamen bırakır. Bunun üzerine dinlenmesi için bir sahil evinde kalır. Ona bu süre içinde eşlik eden hemşire Alma’dır. Filmde iki kadın arasındaki sınırlar iyice bulanıklaşır ve personaları biribiri içinde eriyince geriye kişilerin kendileriyle yüzleşmesi kalır. Kendini sanatçı kimliğiyle tanımlayan kadının artık bu kimliği sürdürecek takatinin kalmadığını anlatır film. Gölgesi, sahteliğe izin vermez. Sosyal maskesi düştüğünde içerdeki derin çatışmalar ortaya çıkar.
<blockquote><em><strong>Sorunlarımız, sıkıntılarımız yokmuş gibi davranıyoruz ve sosyal medyadaki personalarımızı sürekli besliyoruz, besledikçe iyice yabancılaşmış ve izole hissediyoruz.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>PERSONALARIMIZI BESLEDİKÇE YABANCILAŞIYORUZ</strong></h2>
Bazı insanlar persona şişmesi dediğimiz durumu yaşar. Persona şişmesi kişinin toplumsal maskesinin gerçek kimliğinin üzerine geçme durumudur. Örneğin bir kadın anne olma rolünü hayatının her yerine taşıyabilir. Artık kendi ortada yoktur o sadece bir annedir. Annelik rolünü abartılı bir şekilde oynarken kendi duygularını ve ihtiyaçlarını göz ardı eder. Sonra hayat kadını bir köşede kıstırır. Personası kuvvetli olan birinin bastırdığı yanı bir o kadar güçlüdür. Bu yüzden zaman içinde kişinin yaşamını bloke ederek tükenmiş ve çaresiz hissettirir ve zorunlu olarak ilgiyi kendisine çevirir.

Bugünün dünyasında sanal personamızı şişirdik. Digital dünyadan sosyal medyada yarattığımız kimliklere sığınmış durumdayız. Sadece birilerinin beğenisini alabilmek için kendi kimliğimizi gölgede bırakıyoruz. Sorunlarımız, sıkıntılarımız yokmuş gibi davranıyoruz ve sosyal medyadaki personalarımızı sürekli besliyoruz, besledikçe iyice yabancılaşmış ve izole hissediyoruz. Uzakdoğu düşünürlerinden Lao Tzu dediği gibi: Soğan gibi ol  özgür olmak için, farklı katmanları bırak. Ne olduğunu bıraktığında olabildiğin şey olmaya başlarsın!

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bulantı, Sartre, S.174]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 09 Jun 2024 04:30:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Adsiz-tasarim.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şairinin Arkasından Gelen Harfiyat Kamyonları</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/-5417</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/-5417</guid>
                <description><![CDATA[Şairinin Arkasından Gelen Harfiyat Kamyonları]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Bendeki Roni Margulies imajı, her şeyden önce (1) Londra’daki sağlam Torçkiskt birikimden nasibini almış, teori ve pratiği ile devrimci bir sosyalist, (2) ‘kafa dengi’ bir şair, (3) enternasyonalist entelektüel ve (4) DSİP’li yoldaşları arasında kendini hep iyi hisseden bir aktivist olmuştur. </strong>
<p style="text-align: right;"><em>Roni Margulies’in anısına</em></p>
Bugünkü <a href="https://yeniarayis.com/k/literatur/" target="_blank" rel="noopener"><strong>LiteraTur</strong></a>, şehrimizden hiç eksik olmayan, ama muhtemelen daha önce fark etmediğiniz <em>Harfiyat Kamyonları</em> ile yapılacak…

Gözünüz korkmasın, kamyona bindirilmeyeceksiniz… ve evet, yaşadığımız dehşetli inşaat çağında herkes şehrinde gezen <strong>hafriyat kamyonları </strong>görmüştür en az bir kez…

Ancak, burada söz konusu olan hafriyat kamyonları değil <em>Harfiyat Kamyonları</em>’dır…

Roni Margulies’in <strong>son</strong> şiir kitabının adıdır bu…

Maalesef hayatının son şiir kitabı.

Yaklaşık bir yıl önce, 19 Temmuz 2023’te Margulies’i kaybettiğimizde, bitirip matbaaya gönderecek hale getirmiş olduğu ama maalesef Nisan 2024’te yayınlanan versiyonunu göremediği kitabı…

Evet, kitabın isminde küçük bir yazım hatası söz konusu ama bu hata şairimize ait değil… Hayatımızda maalesef gittikçe daha çok karşımıza çıkan bu kavramın sıkça hatalı bir şekilde, f ve r harfleri yer değiştirilerek yazılmasından kaynaklı yaygın hatalı versiyon, kitaba isim olarak seçilmiş.

Bu küçük yazım hatasını ilk anda fark etmek zor, ama Roni görmüş:

<img class="alignnone size-full wp-image-115482" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/06/Sairinin-Arkasindan-1.png" alt="" width="520" height="514" />

<img class="alignnone size-full wp-image-115483" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/06/Sairinin-Arkasindan-2.png" alt="" width="202" height="158" />

Kitabın hemen girişinde (s. 11) bulabileceğiniz bu görselin ardından, kitapta yer verilen (s. 13) ilk şiirdeki diyalog, (kral çıplak diyebilen) <strong>çocukça görme</strong>nin erdemini sergiliyor adeta:

<img class="alignnone size-full wp-image-115484" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/06/Sairinin-Arkasindan-3.png" alt="" width="385" height="602" />

*****

Roni Margulies’i çok özleyen dostları bugün İstanbul’da <em>Harfiyat Kamyonları</em> kitabı vesilesiyle düzenlenen <a href="https://twitter.com/marksistorg/status/1797929558781640845/photo/1">anma</a> için bir araya gelecek:

<img class="alignnone size-full wp-image-115485" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/06/Sairinin-Arkasindan-4.png" alt="" width="725" height="495" />

Kitap içinde tura başlamadan önce, her zamanki gibi metin-ötesi (<em>extra-textual</em>) bilgiler yararlı olacaktır.
<h2>KİTABIMIZ</h2>
Öncelikle Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan <a href="https://www.yapikrediyayinlari.com.tr/harfiyat-kamyonlari.aspx">bu kitabı</a> yayınevinin kendi mağazasında gördüğümde çok sevindim ama tezgahtaki tüm kitapların giyotin makasa girmemiş halde, açılması zor bir şekilde satıldığını görmek ve bunun özellikle seçilmiş bir ‘konsept’ olduğunu kasada öğrenmek çok şaşırttı.

Hangi estetik kaygısıyla buna karar verildiğini bilmiyorum, ama pek güzel, iyi veya anlamlı bulduğumu söyleyemem….

Şairlik kariyerinin başında (Yücel Kayıran’ın <a href="https://www.k24kitap.org/roni-marguliesin-siiri-ziya-cahit-kulebinin-guncellenmis-sesi-4218">sözleriyle</a> “lüks ve burjuva standartlarında çıkan”) <em>Gergedan</em> dergisinde şiirleri yayınlanmış olsa da bildiğimiz Margulies’e ve şiirlerine pek uymayan bir ‘artistlik’ bence bu…

Diğer yandan, bence kapak tasarımını bozan ön kapaktaki dizelere arka kapakta yer vermek daha uygun olurmuş gibi geliyor…

*****

Yeri gelmişken, bu dizelerin de parçası olduğu şiir -ki bence kitaptaki en iyi şiir- (s. 14) aracılığıyla kitabın içine kaçamak bir dalış iyi olabilir:

<img class="alignnone size-full wp-image-115486" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/06/Sairinin-Arkasindan-5.png" alt="" width="474" height="412" />

65 yaşına girdiği 2020 yılında, yani vefatından üç yıl önce yazılmış bu şiir üzerinden Margulies şiiri hakkında çok şey söylenebilir.
<blockquote><em><strong>Hep yoldaşlarıyla omuz omuza kalabalıklarda, eylemlerde ve militan mücadelenin içinde olan bir şair, yazar, çevirmen ve aktivist için farklı bir anlam taşımaktadır elbette bu yalnızlık ki şiirlerine de yansıdığı görülür bazen…</strong></em></blockquote>
<h2>ŞAİRİMİZ</h2>
Diğer yandan, <strong>kitabın yazarı </strong>Roni Margulies hakkında söylenecek şeyler kısa ve öz olarak Cemal Yardımcı tarafından çok iyi <a href="https://www.k24kitap.org/sairin-bir-genc-devrimci-sosyalist-olarak-portresi-4225">ifade edilmiş</a> bence: “Dünyayı yurt bellemiş İstanbullu şair, devrimci, sosyalist.”

Buna, Yahudiliğini ve ömrünün önemli bir bölümünü geçirdiği Londralılığını eklemek iyi olacaktır.

Şüphesiz hem <strong>İstanbullu</strong>luk hem <strong>Londralılık</strong> hem <strong>Yahudilik</strong> hem de <strong>dünyalılık</strong> ile kurduğu barışık ilişkiyi genç yaşından itibaren sahiplendiği <strong>sosyalist</strong>liğine borçludur.

Sınıfsal sömürü başta olmak üzere, dünyanın çarpık düzenine karşı hiç bitmeyen (dozajında ve ayarında) düşmanlığını da <strong>sosyalist</strong>liğine borçludur…

Hakkında yazılanlarda ve aynı ortamlarda bulunmalarımda dikkatimi çeken kişilik özelliklerinin başında ise gençliği geliyor.

Kitabın başında yer alan <strong>Yolun Sonundaki Şiir</strong> başlıklı giriş yazısının (s. 7-10) yazarı <strong>Şavkar Altınel</strong>’in öne çıkardığı özelliklerinden biri ise <strong>yalnız</strong>lığıdır.

Hep yoldaşlarıyla omuz omuza kalabalıklarda, eylemlerde ve militan mücadelenin içinde olan bir şair, yazar, çevirmen ve aktivist için farklı bir anlam taşımaktadır elbette bu yalnızlık ki şiirlerine de yansıdığı görülür bazen…

Tam da burada kitabın içinde tura başlamak gerekiyor ama turumuzun bu aşamasını tamamlarken, <a href="https://www.avlaremoz.com/2023/08/12/roniden-beklenen-saka-m-seref-ozsoy/">M. Şeref Özsoy</a>, <a href="https://www.k24kitap.org/roni-marguliesin-siiri-ziya-cahit-kulebinin-guncellenmis-sesi-4218">Yücel Kayıran</a>, <a href="https://www.k24kitap.org/sair-roni-margulies-4213">Necmiye Alpay</a> ve <a href="https://www.k24kitap.org/sairin-bir-genc-devrimci-sosyalist-olarak-portresi-4225">Cemal Yardımcı</a> tarafından Margulies ve şiir hakkında yazılmış çok iyi anma yazılarını, <strong>tur sonrası okuma</strong> için tavsiye etmek isterim.

Ayrıca vefatından 10 yıl önce <a href="https://oggito.com/icerikler/roni-margulies-siir-edebiyat-siyaset-yahudilik/1753">Semih Gümüş</a> tarafından gerçekleştirilen söyleşi (2013), <strong>Roni Margulies duruşu</strong>nu anlamak için çok kıymetli.

*****

Kitabın içine girip dolaşmaya başladığımızda, bence ‘fazla öznel’ dile ve içeriğe sahip (yukarıda andığım) yazının kitabın başına konulan tek yazı olması iyi olmamış. Kitabın sonunda veya daha bilgilendirici bir giriş/önsöz yazısının ardından bu yazıya yer verilmesi çok daha uygun olurmuş.

Nitekim, yazarın vefatından sonra yayınlanmış bu kitabın sayfalarını çevirmeye başladığınızda,  daha önce yayınlanmış şiirlerinden seçkiden ibaret bir anma kitabı ile karşı karşıya olduğunuzu sanmanız mümkün.

Şiirlerin daha önce yayınlanmadığını bir şekilde anladığımızı farz edelim. Fakat yine de vefatından önce şair tarafından oluşturulmuş bir dosyanın mı, yoksa yayınlanmamış eldeki şiirlerden başkası tarafından hazırlanmış bir derlemenin mi söz konusu olduğu anlaşılmıyor.

Bunlardan birincisinin geçerli olduğunu ve kısmen kitabın hikayesini M. Şeref Özsoy’un <a href="https://www.avlaremoz.com/2023/08/12/roniden-beklenen-saka-m-seref-ozsoy/"><em>Avlaremoz</em>’da yaylanan</a> harika yazısı sayesinde öğrenebiliyoruz.
<blockquote><em><strong>Aynı dalganın ürünü olan kendisiyle fazla meşgul sübjektivizm ve bu anlayıştan doğan (güya okuyucu tarafından anlaşılmayı umursamayan) ‘şairin kendisine şiir yazma’ narsisizminden uzak durduğunu düşündüm hep…</strong></em></blockquote>
<h2>BİTİRİRKEN: MARGULIES İLE KARŞILAŞMALAR</h2>
Bugünkü LiteraTur’un ölümünün yıldönümüne yakın bir tarihte yapılmış olması vesilesiyle, Roni Margulies’le olan maceramla ve bendeki imajı hakkında birkaç sözle anmak isterim “yoldaş” demeyi çok seven değerli şairimizi…

Roni Margulies adıyla ilk karşılaşmam, Berlin’de genç bir doktora öğrencisiyken meşhur Amerika-Gedenkbibliothek (AGB) kütüphanesinin görece zengin Türkçe popüler kitaplar bölümünün açık raflarında gördüğüm düz yazısı vesilesiyle olmuştu. Hangi kitaptı, hangi yazıydı şimdi hatırlamıyorum, ama mealen şu şekilde özetleyebileceğim argümanı o zaman ilaç gibi gelmişti bana: Şair elbette dille oynar, eğer, büker ama öncelikle (konvansiyonel) dili iyi bilmesi gerekir. İyi şairin dil birikimini en iyi düz yazılarındaki dilinden anlayabiliriz…

Yılarca değişik ortamlarda tekrarladığım bu argümanın sahibiyle yıllar sonra, 2010’ların başında İstanbul’daki soykırımın yüzüncü yılına hazırlık toplantılarında tanıştım. Soykırım failleri konusunda aramızda konunun bir boyutuyla ilgili  tartışmaya yol açan önemli bir fark bulunmakla birlikte, alçak gönüllülüğü, herkese dostça tavrı ve (gençliğimde ‘devrimci abi ve ablalar’da görüp sevdiğim) tartışmalarda bazen yerini hırçınlığa bırakan mülayimliği ile dikkatimi çekmişti.

Bir de yoldaşlarının kendisine gösterdiği büyük sevgi…
<h2>MARGULIES’İN ARDINDAN</h2>
Bendeki Roni Margulies imajı, her şeyden önce (1) Londra’daki sağlam Torçkiskt birikimden nasibini almış, <strong>teori ve pratiği ile devrimci</strong> bir sosyalist, (2) ‘kafa dengi’ bir <strong>şair</strong>, (3) enternasyonalist <strong>entelektüel</strong> ve (4) DSİP’li yoldaşları arasında kendini hep iyi hisseden bir aktivist olmuştur.

Şair olarak ‘kafa dengi’ olması ise, içerik, tarz ve dil olarak 1980 sonrası ortalığı kasıp kavuran postmodern dalgaya kapılmaması ve bu nedenle nihilizm ve çakma mistisizme hiç yüz vermemiş olmasıyla ilgilidir.

Şiirlerindeki rafine (diyalektikten payını almış) materyalizm ve (özellikle son dizelerinde dışa vurduğu) dava/mesaj adamlığı, bana hep yakın hissettirmiştir şiirlerini.

Aynı dalganın ürünü olan kendisiyle fazla meşgul sübjektivizm ve bu anlayıştan doğan (güya okuyucu tarafından anlaşılmayı umursamayan) ‘şairin kendisine şiir yazma’ narsisizminden uzak durduğunu düşündüm hep…

*****

2000 yılında <em>Uzaklıklar </em>adıyla ve 2014’te <em>Telgrafçiçeği</em> adıyla yayınlanan “toplu şiirleri” de dahil olmak üzere Roni Margulies’in bugüne kadarki tüm şiirlerinin bir kitapta toplanması hem anısına saygı hem de yeni kuşakların bütünlüklü bir entelektüel-şair analizi için çok yararlı olacaktır…]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 1970 00:00:00 +0200</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Roni-Margulies.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Son 3 kilo diyeti</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/son-3-kilo-diyeti-5395</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/son-3-kilo-diyeti-5395</guid>
                <description><![CDATA[Son 3 kilo diyeti]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Belli bir süre diyet yapıp kilo verdikten sonra kalan kiloları vermek daha zordur. Diyete ilk başladığınız zaman hızlı bir şekilde kilo verdiğinizi görürsünüz, fakat sonra süreç yavaşlamaya başlar ve zamanla kilo kaybınız durma noktasına gelir.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Hedefinize ulaşmak için son birkaç kiloyu verememekten şikayet ediyorsanız yalnız değilsiniz, son kilolar biraz zor gidebilir. Bazı kilolar özellikle dirençlidir. Peki, bu durumda tartıdaki rakamı nasıl değiştirebilirsiniz? </span>

<span style="font-weight: 400;">Belli bir süre diyet yapıp kilo verdikten sonra kalan kiloları vermek daha zordur. Diyete ilk başladığınız zaman hızlı bir şekilde kilo verdiğinizi görürsünüz, fakat sonra süreç yavaşlamaya başlar ve zamanla kilo kaybınız durma noktasına gelir. Çok az yemek yiyerek ve yoğun spor yapılarak başlanan bu süreçte başlarda hızlı bir şekilde kilo verilebilir. Ama sonrasında kamp gibi gördüğünüz diyetten sıkılabilir kaçamak yapmak isteyebilirsiniz. Bu kiloları vermenin zor olmasının bir diğer nedeni de zayıflamak için günlük alınan kalori miktarı ile ilgilidir. Kilo verdikçe günlük kalori ihtiyacınız da azalır. Kilo vermenizin durması veya yavaşlaması durumunda panikleyerek kendinizi aç bırakmak çözüm değildir. Üstelik siz aç kaldıkça metabolik hızınız daha da yavaşlar ve fazla kilo alma riski doğar.</span>
<blockquote><em><b>Yeni bir şeyler deneyin. Eğer hep aynı programın içindeyseniz, belki farklı bir beslenme şekli deneyebilir veya öğün saatlerinde değişiklik yapabilirsiniz.</b></em></blockquote>
<h2><b>KALAN 3-4 KİLOYU VERMEK İÇİN YENİ BİR ŞEYLER DENEYİN</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Kilo verme programlarında kilo kaybının yavaşlamasının çeşitli nedenleri olabilir. </span>
<h3><b>İşte o nedenler:</b></h3>
<ol>
 <li><span style="font-weight: 400;">Daha önce yapılan hatalı diyetler </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Yanlış kilo hedefleri </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> Sürekli atıştırma alışkanlığı </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> yetersiz su tüketimi </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> uzun süreli açlık atakları </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;"> rutin beslenme alışkanlıklarınızın dışında diyetler uygulama </span></li>
</ol>
<h3><b>Peki kalan 3-4 kiloyu vermek için ne yapmalı? </b></h3>
<b>Vücudunuzu şaşırtın</b>

<span style="font-weight: 400;">Yeni bir şeyler deneyin. Eğer hep aynı programın içindeyseniz, belki farklı bir beslenme şekli deneyebilir veya öğün saatlerinde değişiklik yapabilirsiniz.</span>

<b>Motivasyonunuzu kaybetmeyin </b>

<span style="font-weight: 400;">Diyetin başında insanlar genellikle çok daha disiplinli olurlar. Çevreden gelen yemek teklifi ve ısrarlara kulak asmazlar ama 8 -9 kilo verdikten sonra her gün 50 - 60 kalorilik küçük kaçamak haftada 400-500 kalori ayda 2000 kalori fazla yemek haline dönüşür bu da son kiloların daha zor gitmesine sebep olabilir.</span>

<b>Yeterli su içmeye dikkat edin</b>

<span style="font-weight: 400;">Yetersiz su tüketmek vücudun ödem tutmasına yol açarak kilonuza yansır. Her gün düzenli ve yeterince su için. Günlük tüketmeniz gereken su miktarını kilonuzu 30 ml ile çarparak bulabilirsiniz. Su tüketimini tek seferde değil, gün içerisine yayarak yapın. Yeterli su içmek metabolizmayı hızlandırır, açlık krizlerini önler, kilo vermeye yardım eder. Şekerli içeceklerden kaçının. Çay ve kahve, su yerine geçmezken, vücudun ödem tutmasına sebep olabileceğinden çay ve kahve tükettiğiniz kadar ek su için. Özellikle son 3 kiloyu vermek için güne mutlaka büyük bir bardak su ile başlayın ve öğünlerden önce mutlaka bir-iki bardak su tüketin.</span>
<blockquote><em><b>Sürekli bir şeyler atıştırmak vücudun yağ yakmasını engeller. Akşam yemeğini erken bitirip sabaha kadar bir şey yememek yağ yakımınıza destek sağlayacaktır. Bu nedenle gün içerisinde aç kalmak yerine gece açlığını takip edin ve akşam yemeğinden sonra atıştırmayın.</b></em></blockquote>
<h2><b>AKŞAM YEMEĞİNDEN SONRA ATIŞTIRMAYIN</b></h2>
<b>Proteinden zengin beslenin </b>

<span style="font-weight: 400;">Proteinlerin sindirimi vücuda diğer besin gruplarından daha fazla enerji harcatır. Böylelikle metabolizmanızı ve kilo vermenizi hızlandırır. Her öğüne ekleyeceğiniz et, tavuk, balık, kurubaklagil, peynir, yoğurt gibi yüksek protein kaynakları enerji harcanmasını artırır, tokluk süresini uzatır, aşırı kalori alımının önüne geçer ve sürekli atıştırma yapmanızı engeller. </span>

<b>Sürekli Atıştırmayın </b>

<span style="font-weight: 400;">Sürekli bir şeyler atıştırmak vücudun yağ yakmasını engeller. Akşam yemeğini erken bitirip sabaha kadar bir şey yememek yağ yakımınıza destek sağlayacaktır. Bu nedenle gün içerisinde aç kalmak yerine gece açlığını takip edin ve akşam yemeğinden sonra atıştırmayın.</span>

<b>Bedeninizi dinlendirin</b>

<span style="font-weight: 400;">Eğer üç aydan daha uzun bir süredir diyet yapıyorsanız, programa bir süre ara verin, kilo koruma programına geçin ve koruma döneminde farklı besinler tüketin. Tekrar diyete başladığınızda sorun oluşturan son 2 -3 kiloyu daha rahat verebilirsiniz.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 08 Jun 2024 04:30:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Son-3-kilo-diyeti.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kayyım rejimi ve Kürt sorununda terör parantezi</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kayyim-rejimi-ve-kurt-sorununda-teror-parantezi-5368</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kayyim-rejimi-ve-kurt-sorununda-teror-parantezi-5368</guid>
                <description><![CDATA[Kayyım rejimi ve Kürt sorununda terör parantezi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haklarındaki soruşturma nedeniyle görevden alınan belediye başkanları yerine (Yalova, İzmir Menemen ve Antalya Kepez’de olduğu gibi) Belediye Meclis üyeleri arasından seçim yapıldı. Ama Kürt illerinde hiçbir yerde bu kural üç dönemdir bir kez bile uygulanmadı. Kürtler söz konusu olduğunda ortada büyük bir ‘terör parantezi’ bulunmaktadır. Sorunun düğümlendiği nokta tam da burası. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AK Parti, 12 Eylül 1980 Askeri darbe yönetiminin icadı, yerel yönetimlere kayyım atamayı, Kürt ilerinde üç dönemdir uyguluyor. Kürt illerinde yerel yönetimleri görevden alma ve kayyım atama, ilk kez 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ile uygulandı, seçilmiş 95 belediye başkanının yerine kayyım atandı. 2019 yerel seçimlerinden iki ay sonra ise 48 belediyeye kayyım atandı. 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle <strong>1</strong> <strong>Eylül 2016 tarihli 674 Sayılı KHK ile 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 45.maddesinde değişiklik yapılarak belediyelere kayyım atama yetkisi alındı. Belediyelerin taşınır mallarına el koyma ve çalışanlarını görevden uzaklaştırma yetkisi de valilik ve kaymakamlıklara verildi.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">16 Kasım 2016 tarihinde <strong>Anayasa Mahkemesi</strong>, yasanın iptal edilmesi istemini, uluslararası hukuka, sözleşmelere ve anayasa aykırı bir biçimde, görüşme yetkisi olmadığı gerekçesiyle reddetti. Sözü edilen kararnamenin kalıcı bir yasa haline gelmesi sağlandı. Buradaki kritik değişiklik şu oldu: 5393 sayılı belediye yasasında belediye başkanının görevden alınması durumunda Meclis üyeleri arasından başkan vekili seçimi öngörülürken, kararnameyle ‘<strong>terör suçları</strong>” kapsamında İçişleri Bakanlığına kayyım atama yetkisi verildi. Haklarındaki soruşturma nedeniyle görevden alınan belediye başkanları yerine (Yalova, İzmir Menemen ve Antalya Kepez’de olduğu gibi) Belediye Meclis üyeleri arasından seçim yapıldı. Ama Kürt illerinde hiçbir yerde bu kural üç dönemdir bir kez bile uygulanmadı. Kürtler söz konusu olduğunda ortada büyük bir ‘<strong>terör parantezi’</strong> bulunmaktadır. Sorunun düğümlendiği nokta tam da burası. Söz konusu olan <strong>’terörle mücadele</strong>” olduğunda bütün ‘<strong>toplumsal akarsular’</strong> durmakta.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>AK Parti veya tek adam rejimine muhalifler, Türkiye’nin yüz yıllık Kürt sorununu ‘terör parantezi’ kapanından çıkaramadıkları sürece, bunun gibi çok açık ayrımcı ve Kürt hakları karşıtı uygulamalara Türkiye toplumunun rıza üretmesi devam edecek, bunda hiç kuşku yok.</em> </strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KÜRT SORUNU VE “TERÖR PARANTEZİ”</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AK Parti veya tek adam rejimine muhalifler, Türkiye’nin yüz yıllık Kürt sorununu ‘<strong>terör parantezi’</strong> kapanından çıkaramadıkları sürece, bunun gibi çok açık ayrımcı ve Kürt hakları karşıtı uygulamalara Türkiye toplumunun rıza üretmesi devam edecek, bunda hiç kuşku yok. AK Parti geleneksel kendinden önceki Kürt sorununu inkârcı, asimilasyoncu ve imha eksenli devlet politikalarının yerine, Kürtlerin evrensel temel haklarını kolektif kullanmalarının önüne geçme, ama varlıklarını temel haklardan yoksun bir kapsamda Kürtlerin gönlünü alma hedefli arayışların içinde oldu. Bunların en sonuncusu olan 2013-2015 çözüm süreci sonrasında, Kürt siyasal sorununda geleneksel ‘<strong>terör parantezini’ </strong>güncelledi<strong>. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında ayrımcılığı, hukuksuzluğu, polis devleti uygulamasının yasal kılıfı olan 3713 sayılı <strong>Terörle Mücadele Kanunu’nu</strong> çözüm masasını devirme planlarını hayata geçirdiği dönemde, 27 Mart 2015 ‘te <strong>6638 sayılı İç Güvenlik Yasası</strong> ile tahkim etti. 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle yaşanan rejim değişikliğinde, yani Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’nde, muhaliflerin her itirazının aynı kalıbın içinde değerlendirilebildiği bir sistem inşa edildi. Söz konusu Kürt siyasal kişilikler ve talepleri olunca, demokratik muhalifler tarafından iktidarın ayrımcılığı, Kürt karşıtlığı çoğu kere görmezlikten, duymazlıktan gelinebiliyor. Kürt sorununun ‘terör parantezine’ alınması konusunda, çok rahat milli mutabakat ve ittifak gerçekleştirilebiliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar, muhalefetin bu tutumuyla birkaç şeyi göz ardı ediyor. 3713 sayılı yasa başta olmak üzere, ilgili diğer yasalardaki terör tanımının belirsizliği; her eylemi, sözü, yazıyı ve hatta davranışı bu kapsama sokma keyfiyeti sağlıyor. 3713 sayılı terörle mücadele kanununun uluslararası sözleşmelere, hukuka uygun olmadığını belirten sayısız BM komisyonu raporları ve Avrupa Konseyi kararları söz konusudur. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na aykırı olduğu uyarıları yapılan bir yasadan bahsettiğimizi hatırlamakta yarar var. <strong>Kürtler ile ‘terörü’ özdeştirmek, iki kardeş muamelesi yapmak sık sık aynı cümle içerisinde kullanmak gibi yaklaşımlar, Türk siyasetine siyasal, sosyal, kültürel ve hukuksal yararlar sağladığı kadar, Türklüğü varoluşsal soruna dönüştürdü. </strong> Diğer yandan Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde, bu yasanın tanımının birlik kriterlerine ve mevzuatına uygun olarak düzeltilmesi taleplerine, iktidar partisi tarafından neden direnç gösterildiği daha iyi anlaşılmaktadır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>İkinci yüzyılında Türkiye’nin demokratik ve barışçıl bir geleceği, Kürt sorununda ‘terör parantezine’ çeşitli bahane, gerekçe veya korkularla rıza gösterilerek ve Kürt seçmenin iradesini yok sayan tutumlarla inşa edilemez. Kürtlerin Ankara’ya olan nefretini büyütmek 21. yüzyılın dünyasında çıkmaz yoldur.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ANKARA’YA NEFRETİ BÜYÜTMEK ÇIKMAZ SOKAK</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalefeti ve itirazları bastırmanın elverişli aracının Kürt meselesi ve terör parantezi olduğunu, 31 Mart Yerel seçimlerinde yüzde 48,91 oyla seçilen Hakkâri Belediye Eşbaşkanı Mehmet Sıddık Akış'a 19 yıl 6 ay hapis cezası verilmesi sürecinde bir kez daha görmüş olduk. Akış, on yıl karara bağlanmayan dosya çerçevesinde, karar açıklanmadan dört gün önce görevden alındı, vali kayyım olarak atandı. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın, bu tasarruflarını ve Hakkâri Belediye Eşbaşkanı Mehmet Sıddık Akış'a ilişkin verdikleri hükümlerini açıklayan sosyal medya paylaşımı, Türkiye’nin çukurunu gösteren bir belge. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçişleri Bakanı hükmü açıkladıktan dört gün sonra, mahkeme heyeti usul gereği zorunluktan kararı tutanağa geçirdi.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her şey kamuoyunun gözlerini önünde yaşandı. Kürt sorununu siyasi ve yasal<strong> ‘terör parantezinden’</strong> çıkarmaya cesareti olmayanların, Türkiye’yi bu çukurdan çıkarmaları mümkün gözükmüyor. İkinci yüzyılında Türkiye’nin demokratik ve barışçıl bir geleceği, Kürt sorununda ‘terör parantezine’ çeşitli bahane, gerekçe veya korkularla rıza gösterilerek ve Kürt seçmenin iradesini yok sayan tutumlarla inşa edilemez. Kürtlerin Ankara’ya olan nefretini büyütmek 21. yüzyılın dünyasında çıkmaz yoldur. Dünyanın tersine dönmesini hayal etmek gibi bir şeydir. Türkiye’nin içinde bulunduğu bugünkü kritik süreçte herkese, her kesime büyük sorumluluk düşüyor. Hakkâri Belediyesi’ne atanan kayyıma, seçilmiş belediye başkanının siyasi komployla cezalandırılmasına ve tutuklanmasına karşı demokratik siyasal hakları, evrensel hukuk değerlerini ve insancıl hukuku daha net ve kararlılıkla savunmak gerekiyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Jun 2024 04:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/siyaset-2.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AYM iptali ve bütünüyle hukuksuzluk</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/aym-iptali-ve-butunuyle-hukuksuzluk-5367</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/aym-iptali-ve-butunuyle-hukuksuzluk-5367</guid>
                <description><![CDATA[AYM iptali ve bütünüyle hukuksuzluk]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Anayasa Mahkemesi’ne yönelik hukuki güzellemelere gerek yok, ben bu kararın mutlaka sarayın izniyle alındığını ve olası Anayasa değişikliğine zemin hazırlamak üzere kullanılacağını düşünüyorum. Bugüne kadar onca hukuksuzluğa gözlerini kapatan AYM’den demokrasi şövalyesi çıkamaz. Hele bu AYM’den hiç çıkmaz!</strong>

Bütün cumhurbaşkanlığı sistemi, meğer büyük bir hukuksuzluğun üzerinde inşa edilmiş. Ben söylemiyorum, Anayasa Mahkemesi (AYM), hafta başında açıklanan kararında bunu söylüyor. 2018 yılında çıkarılan <em>“Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” </em>üzerine verdiği ve geçtiğimiz gün Resmi Gazete’de gerekçesi yayınlanan 7 Aralık 2023 tarihli kararında AYM, toplam 291 farklı hükmün iptaline hükmediyor.

İptal edilen hükümler arasında Cumhurbaşkanına tanınan rektör ve YÖK üyelerini atama yetkisi, Merkez Bankası Başkanını görev süresi bitmeden görevden alabilme yetkisi, Türkiye Adalet Akademisi, Milli Saraylar, Tabiat ve Kültür Varlıkları, Adli Tıp, Atatürk Orman Çiftliği, Ceza İnfaz Kurumları, Gelibolu Tarihi Alanı, Darphane ve Damga Matbaası, Devlet Tiyatroları, Milli Piyango, Devlet Opera ve Balesi, Şan Oyunları, Türkiye Bilimler Akademisi, TÜBİTAK, vakıflar, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu, Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığı, Milli Kütüphane, Bor Araştırma Enstitüsü, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Savunma Sanayi Başkanlığı gibi kurumlara yönelik yetkiler buklunuyor.

Anayasa Mahkemesi’ne yönelik hukuki güzellemelere gerek yok, ben bu kararın mutlaka sarayın izniyle alındığını ve olası Anayasa değişikliğine zemin hazırlamak üzere kullanılacağını düşünüyorum. Bugüne kadar onca hukuksuzluğa gözlerini kapatan AYM’den demokrasi şövalyesi çıkamaz. Hele bu AYM’den hiç çıkmaz! Etkili bir başvuru yolu olma özelliğini uzun bir süre önce kaybeden, Yargıtay gibi son derece siyasi bir kurumdan ayar üstüne ayar yiyen mahkeme, yalnızca bir iyi kararla bir hukuk kurumu haline gelemez, bunun sürekliliği önemli.

Mahkeme iptal kararını iki temel gerekçeye dayandırıyor. Bunlardan ilki kapsam, yani AYM bazı değişiklikleri Anayasa'ya uyum ve Yetki Kanunu kapsamında olmadığı gerekçesiyle iptal ediyor. İkinci olarak ise konuya değiniyor, yani pek çok maddede iktidarın kendi keyfine göre Anayasa’da yer alan temel hak ve hürriyetlere ilişkin kararname çıkaramayacağı, bunların ancak yasayla düzenlenebileceğini belirterek iptal kararına imza atıyor.
<blockquote><em><strong>Tek bir kararnamede yayınlanmış 291 hükmün iptal edilmesi ne demek? Cumhurbaşkanlığı sistemine 2017 Anayasa değişikliğinden sonra geçilir geçilmez, daha yayınlanan ilk kararnamede neredeyse Anayasaya aykırı olmayan madde yok!</strong></em></blockquote>
<h2><strong>291 HÜKMÜN İPTALİ NE DEMEK?</strong></h2>
2 Temmuz 2018 tarihinde yapılan itiraz başvurularının 2024 yılında bugün karara bağlanabilmesini başarı kabul edenler buyursunlar, ben etmiyorum. Aradaki altı yılda, büyük bir hukuksuzluğun üzerine inşa edilen bir Cumhurbaşkanlığı sisteminde yaşıyoruz. Yalnızca bu iptal gerekçesi bile, içinde yaşadığımız sistemin aslında ne kadar yapay ve keyfi olduğunu göstermiyor mu?

Tek bir kararnamede yayınlanmış 291 hükmün iptal edilmesi ne demek? Cumhurbaşkanlığı sistemine 2017 Anayasa değişikliğinden sonra geçilir geçilmez, daha yayınlanan ilk kararnamede neredeyse Anayasaya aykırı olmayan madde yok!

İster istemez sormak gerekmez mi, ondan önce ve ondan sonra çıkarılan KHK’ların durumu acaba ne diye? Bu kararla, atanmış ve kriz üstüne kriz yaratmış rektörlerin tümünün bugün hukuksuz şekilde o mevkilerde bulunduğu teyid ediliyor. Merkez Bankası rezervlerinin yok edilmesinin, doların 30 TL’nin üzerine fırlamasının bedelini biz hepimiz ödüyoruz, meğer hepsi hukuksuzmuş. Peki o aynı Anayasa Mahkemesi, neden OHAL döneminde yayınlanan 33 hukuksuz KHK’yı incelemeyi “yetkisi olmadığı” gerekçesiyle redetti? Çünkü “ilahlar öyle istiyor”…

Türkiye, bir hukuk devleti olmadan dikiş tutmayacaktır. Bu iptal hükümlerinin gereğinin yerine getirilerek mecliste yeni düzenlemeler yapılabilmesi için yürürlük tarihleri 9-12 ay sonrasına bırakılmış durumda. Bu zaman zarfında şayet meclis çalıştırılırsa, ortaya çıkacak sonuca göre, “bu kadar çok çalışıyoruz, yine de olmuyor, biz mutlaka Anayasayı değiştirmeliyiz” diyecek bir propaganda makinesi iktidar da iş başında. Böyle bir yerde hukuk üretilebilir mi, bunu izleyeceğiz. Ancak son olarak şunu da hatırlayalım, bu yazboz taktikler yalnızca Türkiye’ye zaman kaybettiriyor. Hukuku katledenlerden hukuk savunmaları beklenemez; sorunun müsebbibi olanlar çözümün parçası olamazlar.]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Jun 2024 04:30:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/10/AYM.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Altı aylık araştırmayı yeni gibi yazdılar</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/alti-aylik-arastirmayi-yeni-gibi-yazdilar-5337</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/alti-aylik-arastirmayi-yeni-gibi-yazdilar-5337</guid>
                <description><![CDATA[Altı aylık araştırmayı yeni gibi yazdılar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Gazetecilik, sokak köpeklerinin öldürülmesine rıza üretmek için araçsallaştırılıyor. Oysa gazeteciler, insanların doğru karar verebilmesi için eksiksiz ve nesnel bilgi aktarmakla yükümlüdür.</strong></span>
<p class="mb-2">Sokaklarda yaşayan köpeklere karşı iktidar medyasında başlatılan kampanya tüm hızıyla sürüyor. Akşam, Sabah, Türkiye, Yeni Akit ve Yeni Şafak’ta neredeyse her gün birinci sayfadan hatta çoğunlukla da manşetten yayımlanıyor köpek düşmanı haberler. Fakat arada öyle abartılı, dayanaksız ifadeler kullanılıyor ki, insan okurken hayretler içinde kalıyor.</p>
<p class="mb-2">Örneğin, Ankara’da bir lise öğrencisinin bacağını köpek ısırmış. Anadolu Ajansı, TRT Haber ve Global TV’de kullanılan <a href="https://www.aa.com.tr/tr/gundem/kopeklerin-saldirisinda-yaralanan-genc-ve-ailesi-guvenli-sokaklar-istiyor/3229969">haberde</a> baba Hakan Tanrısever, “Oğlunun asker olmak istediğini ancak bacağında iz kalması nedeniyle askerlik mülakatından elenme ihtimali olduğunu” söylüyordu. Bacaktaki iz, neden askerliğe engel olsun ki? Bu abartılı bir kaygı…</p>
<p class="mb-2">Türkiye gazetesinin kimin hazırladığı belli olmayan bir rapora dayanan “Yakalaması ve bakması ekonomiyi vuruyor” başlıklı haberinde de garip bir cümle vardı:</p>
<p class="mb-2">“Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, önceki gün yaptığı açıklamada Türkiye’deki başıboş köpek sayısının 4 milyona yakın olduğunun tahmin edildiğini söyledi ama bazı uzmanlara göre bu rakam 10 milyon bile olabilir.”</p>
<p class="mb-2">Bakan Yumaklı, 4 milyon diyor; TBMM’deki teklifte de sokak köpeklerinin sayısı 2 milyon olarak belirtiliyor. Türkiye’nin haberinde ise “bazı uzmanlar”a dayanarak sokak köpeklerinin sayısı birden 10 milyona çıkarılıyor!</p>
<p class="mb-2">Üstelik haberdeki o cümle “Sayı 10 milyon olarak kabul edildiğinde” diye devam ediyor; yakalama, besleme ve kısırlaştırma maliyeti de buna göre çıkarılıyor. Önyargı ve düşmanlık, bilginin önünde gidiyor bu haberde.</p>
<p class="mb-2"> “Sokak köpekleri kamuoyu araştırması” haberi önce TRT Haber’de <a href="https://www.trthaber.com/haber/gundem/sokak-kopekleri-kamuoyu-arastirmasi-859616.html">yayımlandı</a>; ardından iktidar medyasına yayıldı. İletişim Başkanlığı’nın yaptığı belirtilen bu araştırmaya göre, soruları yanıtlayan “gönüllüler”in yüzde 80,4’ü “Barınaklara yerleştirilmeli, sahiplenilmeyen ve hasta olanlar uyutulmalı” görüşünü savunmuş. Fakat araştırma 18 Ekim-8 Kasım 2023 tarihlerinde yapılmış, aradan altı ay geçmişti. İletişim Başkanlığı’nın değerlendirmesi altı ay sürmüş de olamaz, nihayetinde beş soruluk kısa bir anket…</p>
<p class="mb-2">Başkanlık mı yeni açıkladı, yoksa iktidar medyası mı eski araştırmayı yeni gibi yayımladı bilemiyorum. Ama altı ay önce ve köpeklerin “uyutulması”nı yani öldürülmesini içeren teklif ortada yokken yapılan bir araştırmanın yeni gibi tedavüle sunulması da düşmanca.</p>
<p class="mb-2">Bu örneklerden anlaşılacağı gibi, gazetecilik, sokak köpeklerinin öldürülmesine rıza üretmek için araçsallaştırılıyor. Oysa gazeteciler, insanların doğru karar verebilmesi için eksiksiz ve nesnel bilgi aktarmakla yükümlüdür.</p>
<img class="alignnone wp-image-115298" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/06/sokak-kopekleri-kamuoyu-arastirmasi.jpeg" alt="" width="964" height="595" />
<h2 class="mb-2"><b>“Ananızı...” küfürüne karşı çıkmadılar</b></h2>
<p class="mb-2">Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk, şampiyonluk kutlamaları sırasında Sezen Aksu’nun “Şinanay” şarkısını sloganlaştıran taraftarlara eşlik etti:</p>
<p class="mb-2"> “Şinanay da yavrum şina şinanay!  Ananızı s... Galatasaray.”</p>
<p class="mb-2">Okan Buruk ve taraftarlar, tüm kadınları aşağılayan ve kadın bedenini intikam nesnesi olarak gören eril küfür dilini coşkuyla tekrarlayıp durdular o gece. Telefonlarla çekilen görüntüler de birçok taraftarın sosyal medya hesabından da paylaşıldı.</p>
<p class="mb-2">Maalesef Okan Buruk’un küfürü, futbol medyasında gereken tepkiyi görmedi. Taraftarlık yine devreye girdi; sosyal medyada Fenerbahçe taraftarlarının yanısıra sadece Youtube’daki bazı yayınlarda Teknik Direktör Ümit Özat gibi isimler tarafından eleştirildi Okan Buruk.</p>
<p class="mb-2">Futbol medyası dışında ABC, Habertürk, Oda TV, Internet Haber, Türktime, Yeniçağ gibi az sayıda sitede “Ölçüyü kaçırdı” haberleri yapıldı. Ertesi gün eski MHP Antalya Milletvekili Nesrin Ünal ile Eşitlik için Kadın Platformu, Okan Buruk’u kınayarak, tüm kadınlardan özür dilemesini istedi. Platformun açıklamasında, “<a href="https://twitter.com/hashtag/OkanBuruk?src=hashtag_click">Okan Buruk</a> şampiyonluk kutlamasında <a href="https://twitter.com/hashtag/SezenAksu?src=hashtag_click">Sezen Aksu</a>’nun <a href="https://twitter.com/hashtag/%C5%9Einanay?src=hashtag_click">Şinanay</a> şarkısını kirleterek, tecavüz kültürünü yüceltmiş, kadınların onuruna, bedenine ve tüm annelere sözlü <a href="https://twitter.com/hashtag/tecav%C3%BCz?src=hashtag_click">tecavüz</a> etmiş ve küfürlü saldırıda bulunmuştur” deniliyordu.</p>
<p class="mb-2">Fakat platformun açıklamasını Artı Gerçek, Bianet, Birgün, Diken, Evrensel, Gazete Duvar, Gazete Pencere, Gerçek Gündem, Serbestiyet, Yurt dışında bir yerde de görmedim. Hürriyet, Milliyet, Sabah ve Sözcü gibi yaygın medya kuruluşları bu açıklamaya da itibar etmediler. Sadece Günaydın’da Mevlüt Tezel, Cumhuriyet’te de Bedri Baykam yazılarında Okan Buruk’u eleştirdi. Sonradan FB’lilerin suç duyurusunu ve Mahmut Uslu’nun sözlerini verenler oldu ama kısacıktı.</p>
<p class="mb-2">Güçlü biçimde karşı çıkmayıp görmezden geldiklerine göre, Okan Buruk’un eril tecavüz dilinden rahatsız değil medyamız ve futbol yazarları. Küfürlerin futbol camiasında bu kadar olağanlaşmasında ve taraftarların birbirine düşmanlaştırılmasında onların da günahı büyük.</p>

<h2 class="mb-2"><b>Haftanın davetli gazeteci gezileri</b></h2>
<p class="mb-2">İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, 37 gazeteciyi Avrupa Olimpiyat Oyunları imza törenini izlemek üzere Roma’ya götürmesi vesilesiyle “davetli gazeteciliği” tartıştık. İyi de oldu, yıllardır yaygın biçimde süren bir yanlışa dikkat çekildi.</p>
<p class="mb-2">Ancak tartışmalar “davetli gazeteciliği” pek de etkilemedi; davetli geziler tüm hızıyla sürüyor. O nedenle bundan sonra bu köşede öğrenebildiğim kadarıyla davetli geziler ve katılan gazetecilerin listelerini yayımlamaya karar verdim.</p>
<p class="mb-2">Son günlerde Barcelona, Madrid, Leipzig ve Şanlıurfa’ya davetli geziler düzenlendi. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Uraloğlu’nun Uluslararası Ulaşım Forumu’na katılmak üzere bir inşaat şirketinin özel uçağıyla çıktığı Leipzig gezisine gazeteciler Ahmet Ergen (NTV), Fevzi Çakır (Habertürk), Dicle Canova (CNN Türk) ve Orhan Sali (A Haber) de katıldı.</p>
<p class="mb-2"> THY, Madrid’de düzenlediği “Türkiye gecesi” için bir uçak dolusu işinsanı, sanatçının yanısıra gazetecileri de davetli götürdü. Gazeteciler Fulya Soybaş (Hürriyet), Şirin Sever (Posta), Ömer Karahan (Günaydın) ve Cansu Canan Özgen (TV100) de gezideydi.</p>
<p class="mb-2">Limak Holding, Palau de la Música Catalana'nın (Katalan Müzik Sarayı) sponsoru olması nedeniyle düzenlenen töreni izlemeleri için gazeteciler Feride Cem (Sabah), Hacer Boyacıoğlu (Hürriyet), Toygun Atilla (Patronlar Dünyası), Faruk Şüyün (Ekonomim) ve Ertuğrul Özkök’ü Barcelona’ya götürdü. Sadece Hacer Boyacıoğlu ve Toygun Atilla haberlerinde gezinin davetli olduğu bilgisine yer verdi.</p>
<p class="mb-2">Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, Şanlıurfa’daki “Kültür Yolu Festivali”nin açılışına gazeteciler Akif Bülbül (Türkiye), Ece Ceyhun (Dünya), Gizem Türemen (Habertürk), Gonca Şenay (Hürriyet), Hüseyin Likoğlu (Yeni Şafak), Pınar Aktaş (Milliyet) ve Verda Özer (Posta) ile birlikte gitti.</p>

<h2 class="mb-2"><b>Deterjan ve yatak reklamı yapan gazeteciler</b></h2>
<p class="mb-2">Bir deterjan firması, zincir marketlerden biriyle anlaşarak, “tüketicilerin boş sıvı deterjan şişelerini mağazada doldurma” uygulaması başlatmış. Uygulamayı yaygınlaştırmak için de sosyal medyada ünlülerle reklam görüntüleri çekiyorlar.</p>
<p class="mb-2">Oyuncuların reklamda oynaması doğal ama boş sıvı deterjan şişesi elinde markette uygulamanın reklam oyunculuğunu yapanlar arasında iki de gazeteci var; Tele 1’den Özlem Gürses ve Posta’dan Şirin Sever.</p>
<p class="mb-2">Gazeteci Balçiçek İlter de sosyal medyada paylaştığı videoda bir yatak markasını “Şahane bir yatak buldum, çok da mutluyum. Size bütün bilgileri alta yazacağım. Sonra paylaşacağım da yatağın görüntülerini” diye uzun uzun övdü. Tanıttığı yatak markası da İlter’in bu görüntüsünü web sayfasında “W… kullanıcı yorumları” başlığı altında yayımladı.</p>
<p class="mb-2">Daha önce defalarca yazdım, bir kez daha tekrarlayayım; Gazetecilerin reklamda oynaması, mesleğin temel ilkelerine aykırı. Gazeteci, gerçekleri aktarır. Kim para verirse onun isteğine göre konuşmaz; bedeli karşılığında bir ürünü övemez.</p>
<p class="mb-2">Reklam yapan gazeteci, mesleğinin güvenilirliğini, inandırıcılığını para karşılığında bir şirketin çıkarlarını korumaya tahsis etmiş olur.</p>

<h2 class="mb-2"><b>Tek cümleyle:</b></h2>
<p class="mb-2">· Karar, BirGün’ün Diyanet’e dokuz yeni lüks araç alınması haberini kaynak göstermeden ve metindeki “BirGün” sözcüklerini de özenle ayıklayarak yayımladı.</p>
<p class="mb-2">· Bir kamu kuruluşu olan Emlak Konut, yeni konut satış projesi için Akşam, Aydınlık, Diriliş Postası, Dünya, Hürriyet, Milat, Milliyet, Ekonomi, Posta, Sabah, Takvim, Türkgün, Türkiye, Yeni Akit, Yeni Şafak gazetelerine aynı gün tam sayfa ilan verdi.</p>
<p class="mb-2">· Korkusuz, marş söylenirken özel giysi gerekirmiş gibi, “Hadise’ye tepki yağdı: 10. Yıl Marşı’nı mayoyla söyledi” haberi yaptı; kendi görüşünü vatandaşın tepkisi gibi yazdı.</p>
<p class="mb-2">· Hürriyet’in, “Utanmaz iki adam” haberinde cinsel istismar olayını ortaya çıkaran Müge Anlı ve ATV’den söz edilmeyerek, “programda” ve “canlı yayında” demekle yetinildi.</p>
<p class="mb-2">· Sözcü TV, “RTÜK’ün yıllık ceza bilançosu” haberinde ANKA’yı kaynak göstermediği gibi, RTÜK’ün henüz açıklanmayan raporunu açıklanmış gibi aktardı.</p>
<p class="mb-2">· Akşam, oyuncu Anıl Altan’ın, korumak amacıyla kızlarının yüzünü göstermeme kararını anlattığı “Kızlara fotoğraf yasağı” haberinde çocukların yüzleri açık fotoğrafını kullandı.</p>
<p class="mb-2">· Yeni Şafak, “Liman rekabetinde Türkiye atağı” haberinde gazetenin sahibi Albayrak Holding’in başka ülkelerdeki liman yatırımlarını haberleştirdi.</p>
<p class="mb-2">· Show TV ve 24 TV, CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile yapılan söyleşi programını KRT TV’yi kaynak göstermeden aktardı.</p>
<p class="mb-2">· Cumhuriyet, Financial Times’da yayımlanan Türkiye ekonomisine ilişkin analizi Dünya gazetesine dayanarak alıntıladı.</p>
<p class="mb-2">· MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Sinan Ateş cinayeti hakkında haberleri nedeniyle Halk TV, Now TV ve Sözcü TV’ye hakaret etti ve hedef gösterdi.</p>
<p class="mb-2">· SETA'nın AB'den fon aldığı bilgisi “Gazeteci fişleyen vakfa rekor hibe” başlığıyla ilk olarak Eylül 2023’te BirGün’de <a href="https://www.birgun.net/haber/gazeteci-fisleyen-vakfa-rekor-hibe-471609">ortaya çıkarılmıştı.</a></p>
<p class="mb-2">· KRT TV, Dubai Kraliyet İş Konseyi Başkanı Süleyman Taşçılar’ın, işinsanı Murat Sancak’a temsilcilik belgesi vermesini yarım saati aşkın canlı yayınla duyurdu.</p>
<p class="mb-2">· Milliyet’in “Buruk’a dev maaş: 75 milyon lira” başlığı atılmıştı ama Okan Buruk’a verilen “maaş” değil, “yıllık ücret”.</p>
<p class="mb-2">· Kelebek yazarı Ömür Gedik, Doğan Holding Yönetim Kurulu Murahhas üyesi Soner Gedik’in yazdığı romanı üst üste iki yazısında tanıttı.</p>


<hr />

<em>Bu yazı, yazarın izni ile <a href="https://farukbildirici.com/" target="_blank" rel="noopener">www.farukbildirici.com</a>'dan alınmıştır.</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 06 Jun 2024 04:46:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/sokak-kopekleri-1.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Real Madrid: Şampiyonlar Ligi ve gerçek bir futbol efsanesi</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/real-madrid-sampiyonlar-ligi-ve-gercek-bir-futbol-efsanesi-5321</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/real-madrid-sampiyonlar-ligi-ve-gercek-bir-futbol-efsanesi-5321</guid>
                <description><![CDATA[Real Madrid: Şampiyonlar Ligi ve gerçek bir futbol efsanesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Real Madrid son dönemde gençleştirdiği kadrosunda son derece yetenekli oyunculara sahip ve 2024-25 sezonu için de hem La Liga hem de Şampiyonlar Ligi’nin yine en büyük favorisi. 2023-24 sezonunda La Liga’nın en iyisi seçilen Bellingham, Şampiyonlar Ligi’nde en iyi oyuncu ödülüne layık görülen Vinicius’un yanısıra, Rodrygo, Brahim Diaz, Camavinga, Valverde, Arda Güler gibi genç ve oldukça kaliteli ayaklara sahipler.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Futbolda kulüpler bazında dünyanın en önemli sahnesi kabul edilen Şampiyonlar Ligi, 1 Haziran akşamı oynanan Real Madrid – Borussia Dortmund karşılaşmasıyla nihayet buldu ve Real Madrid bir kez daha mutlu sona ulaşmayı başardı. İspanyol takımı futbolda dünyanın en iyi kulübü tartışmasız bir şekilde, basketbolda da –bu sezon her ne kadar finalde Panathinaikos’a finalde kaybetse de- Euroleague seviyesindeki en dominant takım konumunda. Bu hafta, Real Madrid’in futboldaki bu dominant karakterini bazı ilginç veriler ve istatistikler üzerinden vurgulamak istiyorum.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Real Madrid, tarihinde 15. kez Avrupa futbolunun bir numaralı kupasını kaldırırken, Alman futbolunun köklü kulübü Borussia Dortmund ise 11 yıl sonra çıktığı bu seviyedeki ikinci finalinde yine kaybetti.</strong><strong>&nbsp;</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>REAL MADRİD, 15. KEZ AVRUPA FUTBOLUNUN BİR NUMARALI KUPASINI KALDIRDI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Bu sezonki finalle Real Madrid, tarihinde 15. kez Avrupa futbolunun bir numaralı kupasını kaldırırken, Alman futbolunun köklü kulübü Borussia Dortmund ise 11 yıl sonra çıktığı bu seviyedeki ikinci finalinde yine kaybetti. Dortmund 2012-13 sezonunda da bir başka Alman kulübü Bayern Munich’e kaybetmişti; 1996-97 sezonunda ise Juventus’u 3-1 ile geçerek tek şampiyonluğuna ulaşmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">-1955-56 sezonundan beri oynanan Kupa-1 veya 1992’den itibaren yenilenen formatı ve adıyla Şampiyonlar Ligi’nde en fazla finale çıkan ve kupayı en fazla kazanan takım Real Madrid. Toplam 18 kez finale çıkan Madrid ekibi, bu finallerin 15’inde sahadan zaferle ayrıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">-Madrid’in sadece 1950-60’lı yıllarda finallere ambargo koyan Puskas’lı, di Stefano’lu efsane kadrosu değil, modern dönemdeki kadroları da kupalara ambargo koymayı başardı. Örneğin 1656-1966 arasında toplam 8 final oynayan o meşhur kadro 6 şampiyonluk kazanırken, sadece 1962’de Benfica ve 1964’te Inter’e finali kaybetmişlerdi. Buna karşılık 1997-98 sezonundan itibaren çıktığı hiçbir finali kaybetmedi Real Madrid. Bu dönemdeki 9 finalin tamamında sırasıyla Juventus (1998 ve 2017), Valencia (2000), Bayer Leverkusen (2002), Atletico Madrid (2014 ve 2016), Liverpool (2018 ve 2023) ve Borussia Dortmund (2024) karşısında hiçbir finali kaybetmeden, net bir üstünlükle kupaya uzanmasını bildiler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">-Bu muazzam dominasyon bir yönüyle de şu anlama geliyor: Guardiola, Klopp, Mourinho, Wenger, Ferguson, Benitez, Conte, Pellegrini, van Gaal, Simeone gibi yetenekli ve usta teknik direktörlerin etkili olduğu son çeyrek asırda, Real Madrid tek başına bu 25 kupanın 9’unu kazanmış. Tek başına baş döndürücü bir başarı bu bir kulüp için. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">-Real Madrid’in 1980-81 sezonunda Liverpool’a karşı kaybettiği finalin ardından çıktığı toplam 9 finali de kazandığını ve 43 yıldır Avrupa’daki hiçbir finali kaybetmediğini de vurgulamakta fayda var. Ayrıca Real Madrid’in 2000 yılından önce toplam 7 şampiyonluğu varken, 2000’den sonra tek başına 8 şampiyonluğu var. Bu noktada ilginç bir istatistik de; 2000 yılından sonraki 24 yılda toplam 8 şampiyonluk yaşayan Real Madrid’in, arkasından gelen üç büyük takımın tüm kulüp tarihleri boyunca elde ettiği kupa sayısını sadece 2000 sonrası performansıyla geride bırakmış olması: Milan (7), Liverpool (6), Bayern Munich (6). </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">-Avrupa’nın bu en büyük turnuvasında son 70 yıllık kulüpler bazındaki tabloya, yani uzun dönemli karneye baktığımızda karşımıza çıkan şampiyonluk sayıları şöyle: Real Madrid – 15 AC Milan – 7 Bayern Munich – 6 Liverpool – 6 Barcelona – 5 Ajax – 4 Inter – 3 Manchester United – 3 Benfica – 2 Chelsea – 2 Juventus – 2 Nottingham Forest – 2</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>2002’den beri oynanan Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi finallerinde İspanyol takımları, finalde karşılaştıkları tüm takımları yenerek ve hiç final kaybetmeden şampiyon olmayı başardı.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;</strong><strong>2002’DEN BERİ İSPANYOL TAKIMLARI HİÇ FİNAL KAYBETMEDEN ŞAMPİYON OLMAYI BAŞARDI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Bu tabloda Real Madrid (15), hemen arkasında gelen Milan (7) ve Bayern Munich’in (6) toplamından daha fazla Şampiyonlar Ligi kupası kazanmış. -Bir başka ilginç istatistik ise İspanyol futbolunun 21. yüzyılda diğer Avrupalı dev kulüplere karşı kurduğu hâkimiyete işaret ediyor: 2002’den beri oynanan Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi finallerinde İspanyol takımları, finalde karşılaştıkları tüm takımları yenerek ve hiç final kaybetmeden şampiyon olmayı başardı. Bu dönemde oynanan ve bir İspanyol takımının her iki kupada finale çıktığı toplam 23 karşılaşmada, Real Madrid (7), Sevilla (7), Barcelona (4), Atletico Madrid (3), Villareal (1) ve Valencia (1) rakiplerine üstünlük kurdu ve Avrupa futbolunda İspanyolların en başarılı ülke olduğunu ortaya koydu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">-Bu sezon oynanan Avrupa kupaları finallerinde dikkat çeken bir tablo da, yaşça tecrübeli teknik direktörlerin genç rakipleri karşısında kurdukları hâkimiyet: Şampiyonlar Ligi: Real Madrid / <strong>Carlo Ancelotti (64)</strong> – B. Dortmund / Edin Terzic (41) Avrupa Ligi: Atalanta / <strong>Gian Piero Gasperini (66)</strong> – B. Leverkusen / Xabi Alonso (42) Konferans Ligi: Olympiacos / <strong>J. Luis Mendilibar (63)</strong> – Fiorentina / Vincenzo Italiano (46) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">-İtalyan futbolunun önemli orta saha oyuncularından biri olan Carlo Ancelotti, 1992'de son verdiği aktif futbolculuk kariyerinde iki Şampiyonlar Ligi kupası kazanmıştı. Efsaneleştiği Milan ile 1989 ve 1990'da üstüste iki kez bu kupayı futbolcu olarak kazanan Ancelotti, teknik direktörlük kariyerinde de yine Milan'la 2003 ve 2007'de aynı başarıya ulaştı. Toplamda 7 Şampiyonlar Ligi kupası bulunan Ancelotti, Real Madrid'le de bu başarıyı üç kez daha tekrarladı (2014, 2022, 2024) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">-Son dönemde Avrupa kupalarında İtalyan ve İspanyol teknik direktörlerin başarılı performansı da keza dikkatimi çeken bir başka veri sunuyor: 2020’deki son Avrupa Şampiyonası’nda, yarı finalde İspanya ve finalde İngiltere’yi geçerek şampiyon olan İtalya’nın hocası İtalyan Roberto Mancini’ydi. İtalya önümüzdeki günlerde oynanacak 2024 Avrupa Şampiyonası’nın da büyük favorilerinden biri ve başlarında İtalyan teknik adam Luciano Spalletti var. 2024 yılında Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Real Madrid’in hocası İtalyan Ancelotti olurken, Avrupa Ligi’ni kazanan Atalanta’yı da bir başka İtalyan teknik adam Gasperini çalıştırıyor. Konferans Ligi’nin kazanan Olympiacos’un hocası ise Avrupa kupalarının başarılı ismi İspanyol teknik adam Mendilibar. Bu isimlerin yanısıra Guardiola, Xabi Alonso, Arteta, Conte, Benitez, Luis Enrique, Allegri gibi isimler İtalyan ve İspanyol teknik adamlar geleneğinin başarılı örnekleri olarak dikkat çekiyor. ***</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Sözün burasında bir parantez de Arda Güler’e açmak istiyorum. Son yıllarda çok başarılı kaleci, stoper ve orta sahalar yetiştiren Türk futbolunun parlayan yıldızı Arda, 2024 yılında Real Madrid’le hem La Liga hem Şampiyonlar Ligi’ni kazandı. Aldığı kısıtlı süreleri çok iyi değerlendirdi ve piyasa değerini 68 milyon Euro seviyelerine kadar çıkarmayı bildi.</em> </strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TÜRK FUTBOLUNUN PARLAYAN YILDIZI ARDA</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Real Madrid son dönemde gençleştirdiği kadrosunda son derece yetenekli oyunculara sahip ve 2024-25 sezonu için de hem La Liga hem de Şampiyonlar Ligi’nin yine en büyük favorisi. 2023-24 sezonunda La Liga’nın en iyisi seçilen Bellingham, Şampiyonlar Ligi’nde en iyi oyuncu ödülüne layık görülen Vinicius’un yanısıra, Rodrygo, Brahim Diaz, Camavinga, Valverde, Arda Güler gibi genç ve oldukça kaliteli ayaklara sahipler. Üstelik bu armadaya Mbappe gibi ikonik bir yıldız ve Endrick gibi Brezilya futbolunun büyük ümitler beslenen bir başka yıldızı da katılıyor bu yaz. Sözün burasında bir parantez de Arda Güler’e açmak istiyorum. Son yıllarda çok başarılı kaleci, stoper ve orta sahalar yetiştiren Türk futbolunun parlayan yıldızı Arda, 2024 yılında Real Madrid’le hem La Liga hem Şampiyonlar Ligi’ni kazandı. Aldığı kısıtlı süreleri çok iyi değerlendirdi ve piyasa değerini 68 milyon Euro seviyelerine kadar çıkarmayı bildi. Şimdi önünde Avrupa Şampiyonası’nda kendini gösterme ve sonrasında Real Madrid’de Kroos ve Modric sonrası takımın değişmez oyuncusu olma fırsatı var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçtiğimiz günlerde Mbappe’nin de katılımıyla iyice güçlenen bu takımda kendini kabul ettirir ve istikrarlı şekilde verimli olabilirse, sakatlıklarla gölgelenen ilk sezonunun ardından oldukça parlak bir gelecek kendisini bekliyor. Bütün Türkiye kendisinden bunu istiyor ve bekliyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 05 Jun 2024 04:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/real-madrid-2024-sampiyonlar-ligi-kutlamasi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yine kayyum mu? Hadi bakalım!</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yine-kayyum-mu-hadi-bakalim-5283</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yine-kayyum-mu-hadi-bakalim-5283</guid>
                <description><![CDATA[Yine kayyum mu? Hadi bakalım!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Bugünkü Hakkari’ye kayyum atanması haberi, Şırnak vekili ve DEM partinin sözcüsü Ayşegül Doğan’ın yurt dışına çıkmasının engellenmesi haberi ve Kobani seçimleriyle ilgili Erdoğan’ın kurduğu cümleler aslında geçmişte başlayan sürecin devam edeceğinin işaretlerini taşıyor.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">İktidar, yani Erdoğan yine yapacağını yaptı. Hakkari’ye kayyum atadı. Tabii herkes biliyor ki bu bir başlangıç. Daha önce de böyle olmuştu. Bir-iki derken HDP’nin 60 küsür belediyesine kayyumlar atandı. Daha açık bir tabirle hiçbir gerçek gerekçe gösterilmeden iktidar bu ilçelerin belediyelerine “çöktü”. </span>

<span style="font-weight: 400;">Bugünkü Hakkari’ye kayyum atanması haberi, Şırnak vekili ve DEM partinin sözcüsü Ayşegül Doğan’ın yurt dışına çıkmasının engellenmesi haberi ve Kobani seçimleriyle ilgili Erdoğan’ın kurduğu cümleler aslında geçmişte başlayan sürecin devam edeceğinin işaretlerini taşıyor. Hele hele bu sabahki konuşmasında Erdoğan’ın, "Irak'ın ve Suriye'nin kuzeyindeki terör üreten bataklıklar kurutulmadan Türkiye huzura eremez, kendini güvende hissedemez" sözleri Kürt sorunu ve demokrasi konularında ne kadar yanlış bir zihniyet dünyasına sahip olduğunu gösteriyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu açıkça bir Kürt korkusu ve Kürt düşmanlığı taşıyan bir zihniyettir. Diyelim ki Erdoğan’ın dediği gibi Irak'ın ve Suriye'nin kuzeyinde terör üreten bataklıklar var. Peki ama Türkiye’nin bu bataklıkların oluşmasında hiç mi payı yoktur? Soruyu başka biçimde soracak olursak; Türkiye sınırları içinde yaşayan ve kendi vatandaşları olan Kürtlere karşı Türkiye devleti eşit mi davranmıştır? Sözde böyle bir soru sorulduğunda gürleyecek olan AKP’lilere sesleniyorum ki bırakın tarihi günümüzde sayılacak bütçe imkanlarını neden ve niçin Kürtlerin yoğun yaşadığı yerlerde az diğer yerlerde çok kullandınız? Alın size bir grafik!</span>

<span style="font-weight: 400;"><img class="alignnone wp-image-115018 size-full" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/06/Grafik-1.png" alt="" width="1600" height="900" /></span><span style="font-weight: 400;">Kürtlerin ve Türklerin yoğun yaşadıkları illerdeki ekonomiyle ilgili bütçe harcamaları</span>

<span style="font-weight: 400;">Yukarıdaki grafik AKP’nin iktidar olduğu günlerde başlayan, “mavi renk”, AKP’li 11 ile, “kavuniçi renk” ise Kürtlerin yoğun yaşadığı 11 il için Merkezi bütçeden yapılan harcama paylarını gösteriyor. Faaliyet alanı ise “Ekonomik İşler ve Hizmetler”. Bu harcamaların içinde neler var? Tarım, enerji, madencilik, inşaat, ulaştırma, iletişim gibi işler bu ana fonksiyona dâhil ediliyor. Ayrıca dış ticaret de dâhil olmak üzere genel ekonomik işler, bankacılık sektörünün denetlenmesi, genel ticari tanıtım faaliyetleri, patent ve ticari markaların idaresi gibi işler için de kullanılan kaynaklar bu başlık altında toplanmış durumda. </span>
<blockquote><em><b>2013’den sonra merkezi bütçeden Kürt illerine yapılan harcamaların 2023’e kadar hep Türk illerinin çok altında kalmış olması çarpıcı bir ayırımcılığın işareti değilse nedir ki?Bu ayrımcılığın nedenleri ayrı bir tartışma konusudur ama sunduğumuz grafik AKP iktidarının en azından 2013’den itibaren Kürtlere karşı bir ayrımcılık yaptığının açık bir kanıtıdır.</b></em></blockquote>
<h2><b>2013’DEN İTİBAREN KÜRT İLLERİNE YAPILAN HARCAMALAR TÜRK İLLERİNİN ÇOK ALTINDA</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Grafikte dikkat edilmesi gereken önemli nokta 2013’e kadar iki grup arasında Türk illerine yönelik harcamalar bir miktar fazla olsa da Kürt illerine yapılanlar arasındaki farklar çok değildir. Fakat 2013’den sonra merkezi bütçeden Kürt illerine yapılan harcamaların 2023’e kadar hep Türk illerinin çok altında kalmış olması çarpıcı bir ayırımcılığın işareti değilse nedir ki? Bu ayrımcılığın nedenleri ayrı bir tartışma konusudur ama sunduğumuz grafik AKP iktidarının en azından 2013’den itibaren Kürtlere karşı bir ayrımcılık yaptığının açık bir kanıtıdır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Şimdi yukarıda sorduğumuz sorunun cevabını bulabilmek için bu sunduğumuz bulguyu da değerlendirmeye alırsak o soruyu şöyle bir başka soruya çevirebiliriz. Kendi ülkenizin etnik kökenleri farklı vatandaşlarınıza ayrımcılık yapıp bütçe kaynaklarını onlar için kısıyorsanız, o insanlar neden ve niçin kendilerini bu ülkenin eşit vatandaşları gibi hissetsinler ki? Kendilerini bu ülkenin eşit vatandaşı gibi hissetmeyen insanlarının davranışları bir gün gelip de isyana dönüşürse neden tek suçlu onlar olsun ki?</span>

<span style="font-weight: 400;">Türkiye Cumhuriyeti Devleti, o veya bu gerekçeyle Kürtleri kendi bekası için tehlikeli görüyorsa belki bu düşünce anlaşılabilir olabilir ama bu endişe ile uygulanan politikaların özgürlükçü politikalar yerine güvenlikçi politikalar olması sorunu içinden daha da çıkılmaz bir hale getirir. Yıllardır olan budur ve bugünün kayyum vs işaretlerinden de anladığımız iktidarın bu hattan ayrılmayacağı yönünde bir duruşa sahip olduğudur. </span>

<span style="font-weight: 400;">Nafile. Çok maliyetli ve insanca olmayan bu politikaların bir işe yaramayacağı yakında yeniden görülecektir.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 04 Jun 2024 04:30:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Kayyum.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İmamoğlu etkisi: CHP’de kalıcı bir iz mümkün mü?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/imamoglu-etkisi-chpde-kalici-bir-iz-mumkun-mu-5267</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/imamoglu-etkisi-chpde-kalici-bir-iz-mumkun-mu-5267</guid>
                <description><![CDATA[İmamoğlu etkisi: CHP’de kalıcı bir iz mümkün mü?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>CHP açısından kritik soru, İmamoğlu’nun etkisiyle oluşan kitleselleşme etkisinin partide orta ve uzun vadeli olarak bir iz bırakıp bırakmayacağı. İmamoğlu’nun etkisiyle oluşan ve CHP’yi Anadolu’nun her bölgesinden oy alabilen bir parti haline getiren kitleselleşme özelliği, ancak partinin bu dinamikleri içselleştirmesiyle gelecek kuşaklara taşınabilir.</strong>

Tüm siyasi partilerin kapatıldığı 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından CHP’nin yeniden kurularak siyaset sahnesine dönmesi 1992 yılını buldu. SHP’den ayrılan Deniz Baykal tarafından yeniden kurulan CHP, SHP’den ve 1973 – 80 arasındaki CHP’den farklı olarak evrensel sosyal demokrat değerlere ve reel toplumsal meselelere değil, ulusalcı duyarlılıklara dayanan sekter bir çizgiyi benimsemişti. Baykal’ın, iki defa kesintiye uğrasa da toplamda 16 yıla yakın sürdürdüğü CHP genel başkanlığı sürecinde CHP, kitleselleşme ve tabanını genişletme gibi iki başat meselede sınıfta kalan, istikrarlı şekilde bocalayan bir parti durumuna düşmüştü. Parti çoğu kez kendi kemik kitlesini konsolide etmekte, sandığa taşımakta ve ikna etmekte bile zorlanıyordu. Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilmesiyle bu konudaki sınırlarını zorlamaya başlayan parti, en azından kendi kitlesini sandığa çekmeye ve CHP’ye oy vermeyen kesimlerle etkileşime girmeye başladı. Bununla birlikte esas kopuşun Ekrem İmamoğlu’nun denkleme dahil olmasıyla başladığını anımsatmak yerinde olacaktır. İmamoğlu gibi özgün bir figürün öne çıkmasıyla ve parti içerisinde anlamlı bir ağırlığa sahip olmasıyla CHP, Türkiye’nin her bölgesinden oy alabilen, her kesimden oy alma potansiyeline sahip, oy aralığını adım adım yükseltme ihtimalini masaya koyabilen, gerçek bir kitle partisine dönüşmeye başladı.

Bu hikayedeki temel meselemiz ise, İmamoğlu’nun yarattığı ve büyüttüğü bu etkinin kalıcı ve parti geleceğine iz bırakıcı bir nitelikte olup olmayacağı. Buna biraz yakından bakmakta fayda var.
<blockquote><em><strong>İmamoğlu’nun Türkiye’nin tüm coğrafi bölgelerinden, tüm inanç gruplarından, tüm etnik gruplardan ve hatta siyasi yelpazenin hemen her kesiminden destek görebilmesi, şüphesiz siyasi tarihimizde eşine az rastlanılır bir duruma tekabül ediyor. Üstelik İmamoğlu bunu sosyal demokrat ideolojik pozisyonunu muhafaza ederek gerçekleştirebiliyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>İMAMOĞLU NEYİ BAŞARDI?</strong></h2>
CHP’nin kemikleşmiş ve %20-25 bandında seyreden klasik seçmen kitlesini büyütmenin ve daha önce (ya da uzun yıllardır) CHP’ye oy vermeyen seçmenin CHP’ye oy vermeye ikna edilmesinin bir zorunluluk olduğu, partide uzun yıllardır konuşulan, hakkında raporlar hazırlanan ve sayısız toplantılar düzenlenen bir meseleydi. Partinin kapısından giren herkesin dillendirdiği bu mesele, paradoksal şekilde üzerine epey konuşulmasına rağmen 2019’a kadar masada çözülmeyi bekleyen bir kronik arıza olarak kaldı.

Uzun yıllar süren çözümsüzlük ve ne yapacağını bilmemezlik hallerinin ardından İmamoğlu’nun 2014’te Beylikdüzü’nde yerel düzeyde başlayan ve 2019’daki İBB adaylığı ile fiilen ulusal düzeye evrilen kitleselleşme başarısı ise, tam da bu noktada CHP içerisindeki kronik “Nasıl kitleselleşebiliriz?” tartışmalarına son noktayı koydu. En azından İmamoğlu var olduğu müddetçe CHP’nin böyle bir meselesinin olmayacağını söylemek mümkün.

İmamoğlu’nun Türkiye’nin tüm coğrafi bölgelerinden, tüm inanç gruplarından, tüm etnik gruplardan ve hatta siyasi yelpazenin hemen her kesiminden destek görebilmesi, şüphesiz siyasi tarihimizde eşine az rastlanılır bir duruma tekabül ediyor. Üstelik İmamoğlu bunu sosyal demokrat ideolojik pozisyonunu muhafaza ederek gerçekleştirebiliyor. İlkesizlik ve tutarsızlık söz konusu olmadan, bir konu hakkındaki fikirlerini tamamen sosyal demokrat zeminde seyredecek şekilde, her zaman ve her yerde dillendirebilerek insanları ikna edebiliyor.

Bu noktada İmamoğlu’nun iki ayırıcı özelliğine dikkat çekmek elzem: Birinci faktör, İmamoğlu’nun tam anlamıyla sokağın dinamiklerine hakim bir insan olması. Her şeyden önce İmamoğlu, çocukluğundan beri sosyal, sokakla iç içe, insan ilişkilerinin anlattığı şeylere hakim bir figür. Dolayısıyla yeri geliyor koyu bir AKP’liyi ikna edebiliyor ve yeri geliyor mahalle pazarında yürürken denk geldiği kavgayı sakince ayırabiliyor, girdiği her diyalogdan kazanan olarak çıkmasını biliyor. İmamoğlu’nun ikinci özelliği ise, asla negatif kampanya tuzağına düşmemesi. Bir başka deyişle İmamoğlu, ne yapmayacağını değil de neler yapacağını anlatan, geleceğe dair karamsar değil iyimser bir tablo çizen ve bunun altını dolduran bir siyaseti tercih ediyor.

İmamoğlu’nun bu özelliklerinin en kazandırıcı ve açık halini ise 31 Mart yerel seçiminde gördük. CHP, kimi ilçelerde ve illerde ilk defa kazanırken, sayısız belediyeyi 40-50 yıl sonra kazanmasını bildi. Türkiye haritasının kırmızıya boyanmasındaki en büyük pay sahibi, şüphesiz İmamoğlu’nun yarattığı kitleselleşme etkisi ve bunun seçmende yarattığı iyimserlik ve umut oldu.
<blockquote><em><strong>İmamoğlu’nun bir ekip siyasetçisi olması ve başarılı isimleri ön planda konumlandırabilme becerisi de CHP için bu anlamda bir avantaj. İmamoğlu’nun son beş yılda başardıkları kadar, bunları nasıl başarmaya devam ettiği ve nasıl bir siyaset metodolojisi kurguladığı, parti hafızasına ilmek ilmek kaydediliyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>İMAMOĞLU ETKİSİNİN MUHTEMEL KALICILIĞI</strong></h2>
Tarihsel olarak bakarsak CHP’yi her dönem farklı reflekslerle ve önceliklerle, dolayısıyla yapısal arızalarla görmek mümkün. Sözgelimi 1973 – 80 arası CHP’de kitleselleşme adına bir sorun görünmezken, partinin 1992’den 2010’a kadar süren döneme bakıldığında ağır ve kronik bir kitleselleşememe, tabanını genişletememe ve oy oranını klasik eşiğin ötesine taşıyacak şekilde büyütememe sorunlarını görmek mümkün. 2010’da Baykal’ın genel başkanlıktan ayrılmasının ardından bir dönüşüm sürecine giren CHP, söyleminde ve politika metodolojisinde değişimlere gitse de beklenen büyük sıçramayı bir türlü gerçekleştiremedi ve kemik tabanını aşabilecek sayısal desteğe ulaşamadı. İmamoğlu’nun 2019’da İstanbul’u kazanmasının ardından ivme kazanan partiye dönük ilgi, 31 Mart yerel seçimlerinde ise zirveye vurdu ve CHP eşsiz bir yerel seçim zaferi kazandı. İmamoğlu’nun kendini kanıtlamış ve parti içerisinde hiç olmadığı kadar ön planda olduğu bir denklemde girilen 31 Mart yerel seçimleri, tam anlamıyla İmamoğlu etkisinin damga vurduğu bir sonuç yarattı.

CHP açısından kritik soru, İmamoğlu’nun etkisiyle oluşan kitleselleşme etkisinin partide orta ve uzun vadeli olarak bir iz bırakıp bırakmayacağı. İmamoğlu’nun etkisiyle oluşan ve CHP’yi Anadolu’nun her bölgesinden oy alabilen bir parti haline getiren kitleselleşme özelliği, ancak partinin bu dinamikleri içselleştirmesiyle gelecek kuşaklara taşınabilir. İmamoğlu’nun neyi, nasıl yaptığını iyi idrak edebilen, bunu kendi yorumlarıyla ve nitelikleriyle ileriye taşıyabilen yeni nesil siyasetçi kuşağı, CHP’nin gelecekte de kitleselleşme ve tabanını genişletme sorunu çekmemesini sağlayacak başat faktör olabilir. İmamoğlu’nun bir ekip siyasetçisi olması ve başarılı isimleri ön planda konumlandırabilme becerisi de CHP için bu anlamda bir avantaj.

İmamoğlu’nun son beş yılda başardıkları kadar, bunları nasıl başarmaya devam ettiği ve nasıl bir siyaset metodolojisi kurguladığı, parti hafızasına ilmek ilmek kaydediliyor. Buradaki belirleyici faktör, gelecekte CHP’nin kadrolarını oluşturacak bugünün gençlerinin, bu hafızayı ne ölçüde anımsayacağı ve uygulayacağı meselesi. Ezcümle, CHP’nin gelecekte hangi yönde seyredeceği ve hangi içsel dinamiklerle karşı karşıya kalacağı, parti kadrolarının tercihleriyle şekillenecek. 2019 İstanbul seçimleri ve 2024 yerel seçimi, gelecek kuşaklar bir pusula. Bunlara sahip çıkan kazanır.]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 04 Jun 2024 04:48:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/ekrem-imamoglu-2.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Medya ve temsili demokrasi</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/medya-ve-temsili-demokrasi-5227</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/medya-ve-temsili-demokrasi-5227</guid>
                <description><![CDATA[Medya ve temsili demokrasi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günümüzde bazı istisnalar dışında en yaygın sistem temsili demokrasidir ve medya kamusal alanın önemli bir parçası olmaya devam etmektedir.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde medya adını verdiğimiz, kamusal hayatımızın bir parçası haline gelmiş kitle iletişim araçlarının ilk formları, aslında siyasal erk sahiplerinin ticari ve sosyal hayatı kontrol altında tutabilmek amacıyla, haber alma ihtiyacını karşılamak üzere ortaya çıkmıştır. “Haber mektupları” adı verilen bu ilk formlar Avrupalı krallarını bilgilendirmek üzere, ticaret erbapları tarafından kaleme alınmış bilgi ve haberlerden oluşmuştur. Zamanla, formuyla birlikte hedef kitlesinin de değişmesi ve genişlemesiyle kitle iletişim araçları haline gelmiştir. Tarihsel koşulların etkisiyle dönüşen kitle iletişim araçlarının işleyişini ve toplumsal işlevini anlamak için, ekonomik, siyasal ve kültürel şartları hesaba katmak gerekmektedir. Ortaya çıkışında Avrupalı burjuva sınıfının etkisi olması, sonrasında krallıklar ve feodal düzen yerine demokratik yönetim şeklinin hakim olması uğruna mücadele eden söz konusu sınıflar, kitle iletişim araçlarının demokratik sistemin vazgeçilmez bir unsuru olmasında rol oynamışlardır.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Liberal temsili demokrasi sistemi ile yönetilen ülkelerde kitle iletişim araçları da kamusal bir aktör olarak ortaya çıkmıştır. İdeal bir demokraside, oy vererek temsilci seçme usulüyle siyasal davranışta bulunan bireylerin sağlıklı, çarpıtılmamış mesajlar ve bilgiler yoluyla bilgi edinmeleri beklenir.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>LİBERAL DEMOKRASİLERDE KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI KAMUSAL BİR AKTÖR OLARAK ORTAYA ÇIKMIŞTIR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zira temsili demokrasi, yönetilenlerin siyasal karar alma süreçlerine katılması için temsilci seçmelerini öngörmektedir. Parlamenter sistemde karar alan tüm siyasi aktörlerin faaliyetlerinin halkın bilgisi dahilinde olması, mevcut toplumsal sorun ve konuların temsilcilerin gündemine taşınabilmesi kitle iletişimini zaruri kılmaktadır. Bireyler içindeyaşadıkları toplum ve kendi toplumsal sorun ve konumlarını, üzerlerindeki siyasi erkin kendileri hakkındaki tasarruflarını denetleyebilmek için kitle iletişimine ihtiyaç duymaktadırlar. Tek başına bireylerin çok geniş bir coğrafya hakkında kendi kişisel girişimleriyle bilgi toplamaları mümkün görünmemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenledir ki hem liberal temsili demokrasi sistemi ile yönetilen ülkelerde kitle iletişim araçları da kamusal bir aktör olarak ortaya çıkmıştır. İdeal bir demokraside, oy vererek temsilci seçme usulüyle siyasal davranışta bulunan bireylerin sağlıklı, çarpıtılmamış, belli çıkar çevrelerine hizmet etmeyen mesajlar ve bilgiler yoluyla bilgi edinmeleri beklenir. Ancak liberal demokrasi beraberindeserbest piyasa sistemini de getirdiği için, medya kuruluşları da faaliyetlerini gerçekleştirebilmek için ekonomik birer kurumdurlar da aynı zamanda. Bu durumda, kitle iletişim araçları kamuya ait olmadıkları sürece, yaptıkları yayınlardan kar elde etme amacı da taşımak durumunda olacak ve kamusal alanın bir parçası olarak halkın bilgi edinme hakkını yerine getirirken ekonomik değerini de korumak ve idame ettirmek zorunda kalacaktır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasi, eşitlik, özgürlük gibi ilkeler serbest piyasa ekonomisinin ilkelerinin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Serbest piyasa ekonomisi, ekonomik girişimlere serbesti sağlaması, devleti piyasanın regülatorü olarak konumlamaması nedeniyle, zamanla piyasada tekelleşmeye de yol açmaktadır. Serbest piyasa ekonomisi sisteminde işi gazetecilik olmayan holding ve/veya büyük şirketler de bu işkolunda faaliyet gösterebilmekte sahiplik biçimlerine göre yatay ya da dikey tekelleşmeye neden olmaktadır. Bu durum, medyanın, vatandaşların demokratik haklarını kullanmasına yardımcı bir unsur olmasının önünde engel olarak görülebilir. Medya kurumlarının ürünleri içerikleridir, yayınlanan haberler, programlar aynı zamanda ekonomik birer üründürler. Medya sahiplerinin ekonomik çıkarlarını korumak için kimi konuları haberleştirmemesi bilgi verme işlevine zarar verebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha önce de belirttiğim gibi iyi işleyen ideal temsili demokraside, vatandaşların vatandaşlık hakları çerçevesinde siyasi karar verme süreçlerine katılması ve sağlıklı seçimler yapabilmeleri için, ülkedeki tüm gelişmelere, politikalara, hükümetin icraatlerine dair bilgi sahibi olmaları gereklidir. Bu anlamda medya kuruluşları, okullar, siyasi iktidar, sivil toplum kuruluşları gibi kamusal alanın önemli bir öğesidir. Medya herhangi bir konuda kanı yaratma süreçlerinin etkin bir unsurudur. Temsili demokratik sistemlerde, kamuoyu yaratma süreçleri siyasi kararlar üzerinde etkilidir. Tarihte demokrasinin ilk hali doğrudan demokrasidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oldukça az bir nüfusun yaşadığı kent devletlerde siyasi kararlar vatandaşların katılımıyla, herhangi bir temsilciye gerek duyulmaksızın müzakere yoluyla alınabiliyordu. Ancak günümüzde bazı istisnalar dışında en yaygın sistem temsili demokrasidir ve medya kamusal alanın önemli bir parçası olmaya devam etmektedir. Kamusal alanda medyanın rolü artık sosyal medya ve kişisel medya içerikleriyle birlikte de tartışılmak durumundadır. Bu da başka bir yazının konusu olsun.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 03 Jun 2024 04:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Medya-ve-temsili-demokrasi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Magnezyum çeşitleri ve kullanım koşulları</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/magnezyum-cesitleri-ve-kullanim-kosullari-5175</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/magnezyum-cesitleri-ve-kullanim-kosullari-5175</guid>
                <description><![CDATA[Magnezyum çeşitleri ve kullanım koşulları]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Günlük ihtiyacınız olan magnezyum miktarı yaş ve cinsiyete göre değişiklik göstermektedir. Ortalama olarak 19-30 yaş arası erkeklerde ihtiyaç günlük 400 mg, kadınlarda ise 300 mg civarındadır. Bu ihtiyaç yaşın artmasıyla veya hamilelikte artmaktadır. </strong>

Magnezyum, vücut tarafından üretilemeyen, birçok besinde ve takviye ürününde bulunan, önemli bir mineraldir.

Protein sentezi, kas ve sinir fonksiyonları, kan glikoz seviyelerinin kontrolü ve kan basıncı regülasyonunun sağlanması gibi önemli mekanizmalarda rol oynamaktadır.  DNA ve RNA sentezinde ve bir antioksidan olan glutatyonun sentezlenmesinde gereklidir. Ayrıca, kalsiyum ve potasyum iyonlarının aktif taşımasında görev alarak, sinir iletimi, kas kasılması ve normal kalp ritmi için önemli bir hal alır. Bu gibi fonksiyonlar magnezyum faydaları olarak sıralanabilir.

Günlük ihtiyacınız olan magnezyum miktarı yaş ve cinsiyete göre değişiklik göstermektedir. Ortalama olarak 19-30 yaş arası erkeklerde ihtiyaç günlük 400 mg, kadınlarda ise 300 mg civarındadır. Bu ihtiyaç yaşın artmasıyla veya hamilelikte artmaktadır.

<strong>Magnezyumun yeterli seviyede alınması; </strong>

Adet öncesi sendromu azaltır.

Kan basıncını dengeler.

Fiziksel aktivite performansını artırır.

İnflamasyonu azaltır.

Migren ataklarını azaltır.

Kan şekeri dengelenmesine yardımcıdır.

Depresyonla mücadeleye yardımcıdır.

Uyku kalitesini artırır.

<strong>Magnezyumdan Zengin Besinler; </strong>

Ispanak

Pazı gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler

Bitter çikolata

Kabak çekirdeği

Badem

Avokado

İncir

Muz
<blockquote><em><strong>Farklı türlerdeki takviyelerden elde edilen mineralin emilimi de farklılık göstermektedir. Örneğin, çözünebilen Mg vücut tarafından çözünemeyenlere kıyasla daha kolay emilir. Bu yüzden sıvı Mg takviyeleri daha etkilidir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>MAGNEZYUM TAKVİYELERİ </strong></h2>
Bu mineral takviyelerde ve ilaçlarda, magnezyum oksit, magnezyum sülfat, magnezyum hidroksit, sitrat ve biglisinat olmak üzere çeşitli farklı formlarda bulunmaktadır. Farklı türlerdeki takviyelerden elde edilen mineralin emilimi de farklılık göstermektedir. Örneğin, çözünebilen Mg vücut tarafından çözünemeyenlere kıyasla daha kolay emilir. Bu yüzden sıvı Mg takviyeleri daha etkilidir.
<ol>
 <li><strong>Magnezyum Oksit </strong></li>
</ol>
Magnezyumun bu formu en sık kullanılan ve genelde en ucuz formudur. Aslında bu form magnezyum eksikliğini önlemek veya tedavi etmek için tercih edilmemelidir. Çünkü sindirim sistemi tarafından zayıf bir şekilde emilmektedir. Bu nedenle magnezyum miktarını arttırmayacaktır. Sadece kabızlık gibi rahatsız edici durumları kısa süreli rahatlatması amacıyla kullanılabilir. Çünkü bağırsak duvarından su çekerek gaitayı yumuşatır. Bu nedenle kullanım süresi de sürekli olmamalıdır.
<ol start="2">
 <li><strong> Magnezyum Malat </strong></li>
</ol>
Spor öncesi kas gücünü arttırmak için ya da Fibromiyalji, kas ağrıları, kronik yorgunluk, omuz-boyun gerginliği, hassas noktaları hafifletmek, migren ve depresyon tedavilerinde iyi bir yardımcıdır. Ayrıca sindirim sisteminde emilimi iyidir. Vücuttaki magnezyum seviyelerini artırmak için iyi bir seçenektir.
<ol start="3">
 <li><strong> Magnezyum sitrat </strong></li>
</ol>
İyi bir biyoyararlanıma sahip, yaygın olarak kullanılan bir formdur. Sindirim kanalında çok hızlı bir şekilde emilir, aynı zamanda dışkı gevşetici bir etkiye sahiptir. Bu form, birçok takviyede bulunur ve vücuda magnezyum iletimi için güvenilir bir seçenektir.
<ol start="4">
 <li><strong> Magnezyum Glisinat</strong></li>
</ol>
Glisin, iyi bilinen sakinleştirici bir amino asittir. Bu kombinasyon iyi bir biyoyararlanıma sahiptir ve glisin aktif olarak bağırsak duvarı boyunca taşındığından, müshil etkisi yoktur. Hem glisin hem de magnezyumun sakinleştirici ve rahatlatıcı etkisinden dolayı, bu kombinasyon kronik ağrı ve kas hipertonikliği için kullanılır. Kaygı, depresyon, stres, anksiyete ve uykusuzluğun azaltılmasına, sinir sistemini yatıştırmaya, PMS şikayetlerine yardımcı olmaktadır.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 01 Jun 2024 04:30:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Adsiz-tasarim-37.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Euro 2024 Türk Futbol Festivali</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/euro-2024-turk-futbol-festivali-5158</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/euro-2024-turk-futbol-festivali-5158</guid>
                <description><![CDATA[Euro 2024 Türk Futbol Festivali]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Almanya’nın sınır komşusu Hollanda, Belçika, Fransa, İsviçre gibi ülkelerde yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını da hesaba katarsak turnuvanın düzenleneceği coğrafyada yaklaşık 6 milyonluk bir nüfusa sahibiz. Türkiye’den maçları izlemeye gelecek binlerce taraftarı da unutmayalım. Dolayısıyla EURO24’te en çok taraftarı olacak milli takım hiç şüphesiz Türkiye olacak. </strong>

Avrupa’nın en büyük futbol festivali Euro 2024, 14 Haziran – 14 Temmuz arasında Almanya’da düzenlenecek.

Maçlar Almanya’da düzenlenecek ama turnuvanın gizli ev sahibi biz olacağız.

Almanya’da 4 milyondan fazla vatandaşımız yaşıyor. Almanya’nın sınır komşusu Hollanda, Belçika, Fransa, İsviçre gibi ülkelerde yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını da hesaba katarsak turnuvanın düzenleneceği coğrafyada yaklaşık 6 milyonluk bir nüfusa sahibiz. Türkiye’den maçları izlemeye gelecek binlerce taraftarı da unutmayalım. Dolayısıyla EURO24’te en çok taraftarı olacak milli takım hiç şüphesiz Türkiye olacak. Bu gurur verici durumu iyi organize etmeli ve lehimize kullanmalıyız.

Avrupa Futbol Şampiyonası sadece bir turnuva değil. Aynı zamanda ülkelerin ve bu ülkelere ait milletlerin birbiriyle karşılaştıkları dev bir gösteri sahnesi. Futbol; uluslararası tanıtım, halkla ilişkiler ve lobi faaliyetleri için günümüzdeki en etkili araçlardan birisi. Umarım Türkiye Futbol Federasyonu ve ilgili bakanlıklarımız bu muazzam tanıtım ve lobi fırsatının farkındadırlar. Futbol asla sadece futbol değildir, özellikle böyle büyük turnuvalarda…
<blockquote><em><strong>Almanya’da ev sahibi biziz. Dolayısıyla, bu turnuvayı sadece futbol maçları olarak göremeyiz. Avrupa’nın göbeğinde düzenlenecek bu turnuvayı, Türkiye’nin tanıtımına hizmet eden dev bir gövde gösterisine dönüştürebiliriz.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ALMANYA’DA EV SAHİBİ BİZİZ</strong></h2>
Daha önce defalarca Avrupa Futbol Şampiyonasına gittim. Türkiye’nin de katıldığı Fransa ve İtalya’daki turnuvalarda bizzat milli takımımızın maçlarını yerinde takip ettim. Maalesef bu turnuvalarda federasyonumuz ve ilgili bakanlıklar oldukça pasif kaldılar ve klasik maç organizasyonu dışında hiçbir özel etkinliğe imza atmadılar. Geçmiş, geçmişte kaldı. Rumi’nin dediği gibi <em>‘‘Dünle beraber gitti düne ait ne varsa, şimdi yeni şeyler söyleme vakti…’’</em>

Almanya’da ev sahibi biziz. Dolayısıyla, bu turnuvayı sadece futbol maçları olarak göremeyiz. Avrupa’nın göbeğinde düzenlenecek bu turnuvayı, Türkiye’nin tanıtımına hizmet eden dev bir gövde gösterisine dönüştürebiliriz. Bunun için fikstür de elverişli. 2 maçımız üst üste Dortmund şehrinde. Yani 10 gün boyunca hep aynı yerdeyiz. Son maçımız Hamburg’da. Bunlar kesinleşmiş maçlarımız. En azından bu iki şehirlerde simültane şekilde Türkiye Tanıtım Günleri düzenleyebiliriz. Tabii ki bunun bürokratik altyapısını Dış İşleri Bakanlığımız ivedilikle yapmalı ve gereken izinleri almalı.

Sonrasında, Türkiye Futbol Federasyonu, Spor Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı bu şehirleri 3 hafta boyunca Türkiye’nin tanıtım şehirlerine dönüştürebilir. 2006 Dünya Kupası’nda Almanya’daydım. O turnuvada Türkiye yoktu ve Almanya’da yaşayan gurbetçilerimiz Dünya’nın en büyük futbol eğlencesinden mahrum kalmıştı. Şimdi tadını çıkarma ve telafi etme zamanı geldi.

Daha önce Rusya’da katıldığım 2018 Dünya Kupası’nda Meksika’nın dev tanıtım çadırları vardı. İçeriye giren tüm taraftarlara ücretsiz eşantiyonlar veriyorlardı, kültürlerini tanıtıyorlardı. Demek ki bu tür tanıtım izinlerinin alınmasının önünde bir engel yok.

Etkinlikler için TFF önderliğinde reklamcıların, halkla ilişkiler uzmanlarının ve turizmcilerin davet edileceği bir proje takımı oluşturulması yerinde olacaktır. Böylece birbirinden ilginç fikirler çıkabilir ve ülkemizi tanıtımı için en etkili yol ve yöntemler bulunur. İyi bir hazırlıkla gidersek, uzun yıllar unutulmayacak bir PR ve lobi faaliyeti gerçekleştirmiş oluruz.

Ben birkaç fikir paylaşayım.

UEFA’nın kuracağı fan-zone’larda uluslararası müzik yayınları yapılacaktır, ancak bu alanlar genelde şehrin iki farklı yerine kurulur. İki milli takıma iki ayrı alan oluşturulduğu için, bu yerlere yerel halkın veya rakip taraftarların erişimi ve etkileşimi kısıtlı oluyor. Dolayısıyla mutlaka Bando Es-Es benzeri, mobil ve tüm şehri belli aralıklarla yürüyerek dolaşacak bir müzik grubumuz olmalı. Buna ek olarak şehrin en işlek yerinde geleneksel kıyafetleriyle Mehter Bandosu hazır bulundurulmalı. Saatleri kamuoyuna bildirilmiş şekilde günde 4-5 defa performans sergilemeli.
<blockquote><em><strong>En işlek caddelere Türkçe DJ kabinleri yerleştirilmeli. DJ’lerimiz sokaklarda gezen taraftarlarımızı coştururken, yabancılara da Türkçe müzik örneklerini dinletmeli. Halk oyunları ekiplerimiz kurulan bu mini sahnelerde ve şehrin işlek caddelerinde dönüşümlü olarak dans gösterileri sunmalı.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>HALK OYUNLARI EKİPLERİMİZ İŞLEK CADDELERDE DANS GÖSTERİLERİ SUNMALI</strong></h2>
Fan-zone dışında kalan şehrin diğer önemli meydanlarına TFF mini sahneler kurmalı. Buralarda sanatçılarımız Türkçe müzik konserleri vermeli. En işlek caddelere Türkçe DJ kabinleri yerleştirilmeli. DJ’lerimiz sokaklarda gezen taraftarlarımızı coştururken, yabancılara da Türkçe müzik örneklerini dinletmeli. Halk oyunları ekiplerimiz kurulan bu mini sahnelerde ve şehrin işlek caddelerinde dönüşümlü olarak dans gösterileri sunmalı. Mevlevi sema gösterilerinden, horona; halaydan, harmandalıya… Hatta şehrin en büyük meydanında bugüne kadar yapılmış en büyük halayı organize edelim. Adına da Almanya &amp; Türkiye Dostluk Halayı diyerek binlerce kişiyle dans edelim.

UEFA, maçların oynanacağı stadyumlara belirli bir mesafeye kadar olan alanlardaki reklam panolarını kendi sponsorları için kontrol ediyor. Ancak spor yönetiminde <em>‘‘ambush marketing’’</em> dediğimiz bir kavram var. UEFA’nın kontrolü dışında kalan billboard ve panolarda Türkiye turizmini ve kültürünü tanıtan reklamlara yer verilmeli. Mümkünse tüm maç şehirlerinde, değilse en azından bizim maç yapacağımız şehirlerde EURO24’ün <em>‘‘gayri-resmî’’</em> sponsoru ülkemizmiş gibi olmalı…

Türkiye’de Güzel Sanatlar Fakültesi, Tiyatro bölümünden mezun binlerce gencimiz var. TFF, yetenekli gençlerle anlaşarak onları Almanya’ya götürmeli. Yakışıklı ve güzel gençlerimizin Türkiye’nin yedi bölgesinden yöresel ve geleneksel kıyafetleri giyerek caddelerde manken edasıyla dolaşmalı, tribünlerde yerlerini bu şekilde almalı... Maçın oynanacağı şehrin sokaklarını adeta kültürel bir defileye çevirmeliyiz. Bu tür yöresel kıyafetler utanılacak değil, aksine gururla sunulacak kültürel zenginliklerimizdir. Örneğin; Dünya kupasında Meksikalı taraftarlar maçlara <em>Sombrero</em> şapkalarıyla, Perulu taraftarlar geleneksel alpaka pançolarıyla gelirler ve en ilgi çekici taraftar grubu olurlar. Günlük yaşantımızın bir parçası olmadığı için normal taraftarlar bu tür geleneksel ve yöresel Anadolu kıyafetlerine sahip değiller ancak TFF organizasyonu ile bu tür şovları kolaylıkla yapabiliriz. Yine Güzel Sanatlar Fakültelerimizin dans bölümlerinden mezun olan gençlerimizi kullanarak ses getirecek <em>flash-mob</em>’lar düzenleyebiliriz.

Maçların yapılacağı şehirlerin merkezi noktalarında dev Türkiye çadırları kurulmalı. Bu çadırlarda şehirlerimizin tanıtım stantları, Türk kültürü örneklerinin sergilendiği tematik masalar olmalı. Örneğin, isteyen rakip taraftarlara ve yerel halka ücretsiz ebru sanatı dersleri, halk oyunları dersleri, el sanatları çalıştayları, ney, ud, bağlama gibi geleneksel Türk müzik aletlerini çalma atölyeleri, yabancı taraftarlara basit ve eğlenceli Türkçe dil kursları gibi interaktif etkinlikler düzenlenmeli. Halk kültürünün öğeleri, yöresel Anadolu kıyafetleri ve kostümleri sergilenmeli, isteyen yabancı taraftarlar bu kostümleri giyerek hatıra fotoğrafları çekinebilmeli. Çocuklara özel Türkiye temalı oyun alanları kurulmalı…

Bir çadırımız sadece gastronomi ve yemek alanları için ayrılmalı. Taraftarlara ve yerel halka Türk yemekleri tanıtılmalı ve ücretsiz şekilde tattırılmalı. Kebaplar, baklavalar, sarmalar, mantılar… Gözleme yapan kadınlarımız, çiğ köfte yoğuran ustalarımız. Aklınıza ne gelirse… Almanya’da olduğu için bu tür organizasyonların tedarik ve lojistik kısmı sorunsuz yapılabilir.

En önemli gösteriler ise maçlara gelen milli takım taraftarının şehrin sokaklarında yapacağı tezahüratlar ve destek şovları olacaktır. Bunun için taraftarların hangi günlerde, hangi meydanlarda, saat kaçta buluşacağını TFF önceden organize etmeli, o bölgeye müzik gruplarını ve şov ekiplerini yönlendirmeli. Futbolu yöneten kurumlar olası bir taşkınlık çıkması durumunda sorumluluk almamak için genelde böyle kalabalıkların organize edilmesini istemezler. Ama isteseniz de istemeseniz de binlerce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı o sokaklarda olacak. Kontrolsüz ve karışık bir şekilde her yerde olmaktansa, belli saatlerde belli yerlerde toplanmalarını organize etmek aslında güvenlik adına daha etkili bir yöntemdir. Böylece yerel halka ve rakip taraftarlara da etkili taraftar şovları sunma imkânımız olur. Özellikle galibiyetle sonuçlanan maçlardan sonra <em>‘‘Turkish After-Party’’</em> organizasyonları yapılabilir.

Fransa ve İtalya’da düzenlenen önceki turnuvalarda Türkiye’den giden Türk polislerimiz görev almıştı. Bu uygulamayı çok olumlu karşılıyorum. Umarım yine devam eder. Birebir defalarca şahit oldum ki Türk taraftar grupları deplasman maçlarında, belki de biraz da alkolün etkisiyle, yabancı ülkenin polisini dinlemiyor, ancak uyarı kibar bir dille, göğsünde şanlı bayrağımızı taşıyan kendi polislerimizden gelince onları dinliyor. Hatta bununla ilgili hoş bir hatıram da var. Fransa’daki Avrupa Şampiyonası’nda Türk taraftarlar bir meydanda toplanmıştı. Ben de grubun içindeydim. Fransız polisi, grubumuzun o meydanda durmasını istemedi. Bu gereksiz talebi anlamlandıramadık çünkü hiçbir taşkınlık yapmıyorduk. Tabii ki neden diye sorduk. Fransız polisi haklı hiçbir sebep sunmadı, sadece <em>‘‘buradan ayrılın’’</em> dedi. Kitle psikolojisinden anlamayan polislerdi. Böyle durumlarda deplasman taraftarı işi inada bindirir, hiç ayrılmaz. Biz de ayrılmadık. Meydandan ayrılmazsak zor kullanacaklarını söylediler. Deplasman taraftarını zor kullanmakla tehdit etmek böyle durumlarda işi iyice çıkmaza sokar. Ben olayın büyüyeceğini anlayınca, Fransız polisine yaklaşıp yardımcı olmak istediğimi söyledim. <em>‘‘Arkadaşlarına söyle, buradan ayrılsınlar’’</em> diye tekrar ettiler. Ben de <em>‘‘beni dinlemezler, ama diğer meydanda Türk polisleri var, onları çağırırsanız mukavemet göstermeden ayrılırız’’</em> dedim. Birkaç telsiz görüşmesinden sonra, iki Türk polisi olduğumuz yere geldi. Birkaç konuşmadan sonra aynı şeyi onlar bize Türkçe tekrar etti. Ne mi yaptık? İki polisimizi omuzlarımıza aldık, omuzlarımızda taşıyarak, şarkılar söyleyerek şen-şakrak hep beraber oradan sorunsuz ayrıldık…
<blockquote><em><strong>Bu tribün liderleri maç öncesi diğer tribün liderleriyle bir araya gelerek maç toplantısı düzenlemeli. Maç esnasında nasıl ve hangi şekilde destek verileceği kararlaştırmalı. Bu şekilde tecrübeli tribün amigoları diğer taraftarları bir orkestra şefi edasıyla yönetmeli ve yönlendirmeli.</strong><strong> </strong></em></blockquote>
<h2><strong>AMİGOLAR, TARAFTARLARI BİR ORKESTRA ŞEFİ EDASIYLA YÖNETMELİ</strong></h2>
Gelelim saha içine.

Son iki Avrupa Şampiyonası dahil deplasmanda birçok milli maç seyrettim. Deplasmandaki milli maçlarda en büyük sorunumuz, taraftarın tezahürat konusunda koordineli ve organize olamaması. Binlerce taraftar milli duygularla bilmedikleri bir stadyumu dolduruyor ancak hiçimse ne zaman, nerede, hangi tezahüratı yapacağını kestiremediği için stat içinde tam bir karmaşa oluyor. Kale arkasındaki gruplar başka bir tezahürat yaparken, maratondakiler başka şarkılar söylemeye çalışıyor. Özellikle sponsor biletleriyle maça gelen taraftarların çoğu genelde futboldan bihaber oluyor. Enerjisi tükenen tecrübeli taraftarlar da bir süre sonra sadece maçı seyretmeye dalıyor. TFF bu konuda mutlaka inisiyatif almalı ve Türk taraftarların olacağı tribünlerin kritik noktalarına Türkiye’den getireceği tecrübeli amigoları, tribün liderlerini yerleştirmeli. Bu tribün liderleri maç öncesi diğer tribün liderleriyle bir araya gelerek maç toplantısı düzenlemeli. Maç esnasında nasıl ve hangi şekilde destek verileceği kararlaştırmalı. Bu şekilde tecrübeli tribün amigoları diğer taraftarları bir orkestra şefi edasıyla yönetmeli ve yönlendirmeli. Milli takım taraftarlığı kulüp taraftarlığından farklıdır. O yüzden dışarıdan bir elin dokunması faydalı olur. Koordineli ve hazırlıklı binlerce Türk taraftarının vereceği destekle ev sahibi olmanın avantajını kullanabilir ve maçların sonucunu etkileyebiliriz.

Örneğin, maçlardan önce TFF sitesinden maçın kaçıncı dakikasında cep telefonu ışıklarıyla şov yapılacağı açıklanabilir ve tüm taraftarlar bu hazırlık çerçevesinde görsel şovun bir parçası olabilir. Planlanan koreografiler varsa maçtan günler önce web sitesi aracılığıyla taraftara bildirilir. Örneğin, Dortmund’un dünyaca ünlü kale arkası tribünü <em>‘‘sarı duvar’’</em> Türk taraftarlarına ayrılan kısma denk gelirse, o bölgede maçı izleyecek taraftarlar özel olarak organize edilebilir. Mesela tek-renk giyinmesi sağlanabilir. Binlerce atkı dağıtılabilir. Alın size hep özendiğimiz o <em>‘‘sarı duvarı’’</em> şimdi kırmızı veya beyaz duvara çevirme fırsatı… Kısacası bize Almanya’da kuru kalabalık yapacak taraftardan çok, koordineli tezahürat yapacak etkili taraftar kitlesi lazım. Daha önceki maçlarda her koltuğa bir Türk Bayrağı koyuluyordu. Bu güzel bir uygulama ancak daha yaratıcı ve ilginç hazırlıklar da yapılabilir. İzin veriliyorsa düdük, atkı, özel hazırlanmış pankartlar, kırmızı-beyaz güller, havaya atılacak kırmızı-beyaz konfeti kâğıt parçaları gibi…

Her büyük turnuvanın bir saha içi şampiyonu, bir de saha dışı şampiyonu olur. Birincisini başarmak tamamen bizim elimizde değil, çünkü çok güçlü rakiplerimiz var. Ancak ikincisini başarmak tamamen bizim elimizde. Umarım 2024 Avrupa Şampiyonası’nın saha dışındaki Şampiyonu Türkiye olur.]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 31 May 2024 04:45:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/euro-2024.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sokak hayvanları düzenlemesi ve Cumhurbaşkanı</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sokak-hayvanlari-duzenlemesi-ve-cumhurbaskani-5144</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sokak-hayvanlari-duzenlemesi-ve-cumhurbaskani-5144</guid>
                <description><![CDATA[Sokak hayvanları düzenlemesi ve Cumhurbaşkanı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Yalnızca “kendine müslüman” iktidarımızın, Filistin protestolarında Amerika’daki akademik özgürlük ortamını kıyasıya eleştirip bizim üniversitelerimizdeki akademik özgürlük ortamına gözlerini kapatıvermesinin tersine, bu defa sayın Cumhurbaşkanı, hiç sokak hayvanı gezmeyen Batı sokaklarını özleyivermiş.</strong>

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı <strong>Recep Tayyip Erdoğan</strong>, sokakta yaşayan hayvanlara ilişkin yasa tasarısıyla ilgili yaptığı açıklamada, <em>"Gelişmiş hiçbir ülkede olmayan bir başıboş köpek sorunumuz var. Toplumun çok büyük bir kesimi, bu meselenin bir an önce çözülmesini, sokaklarımızın başta çocuklarımız olmak üzere herkes için güvenli hale gelmesini istemektedir. Bu talebe, bu çağrıya, hatta bu çığlığa kayıtsız kalmamız düşünülemez"</em> demiş. Mevzuatta yapılacak değişiklikle, sahipsiz köpeklerin sahiplenilmesini amaçladıklarını belirten Erdoğan, <em>"Sahipsiz köpek sayısını 'yakala-kısırlaştır-sal' metoduyla çözmek istedik. Ama bu bir çözüm olmadı. Hazırlıkları devam eden kanun teklifiyle, köpek bakım evleri olmayan yerlere hemen bakım evleri kurulacak. Sahipsiz hayvanlar, bu bakım evlerinde tutulacak. Ayrıca, sahiplenilmeleri için kampanyalar yapılacak. Sahiplenilen hayvanlar kısırlaştırılacak, aşılanacak, çip takılacak, sahibine teslim edilecek ve bundan sonra da çok sıkı takip edilecek. Biz istiyoruz ki, barınaklara alınan tüm hayvanlarımız sahiplenilsin. Özellikle hayvanseverlerimizin bu süreçte barınaktaki köpekleri sahiplenerek daha fazla sorumluluk alacaklarına inanıyoruz. Eğer bunu başarabilirsek, bir sonraki adıma da (uyutma) ihtiyaç kalmayacağını düşünüyoruz"</em> ifadelerini kullanmış.
<blockquote><em><strong>Acaba sayın Cumhurbaşkanı türcülüğün çok derin bir ideoloji olduğunun farkında mı? Elbette bu ideoloji ile hesaplaşmak da uzun bir yol alıyor, ama farkındalık herhalde işin ilk adımı.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>FARKINDALIK İŞİN İLK ADIMI</strong></h2>
Yaşam hakkının sadece insanlar için değil tüm canlılar için olduğunu bir defa daha hatırlayarak sormak gerekir, acaba sayın Cumhurbaşkanı türcülüğün çok derin bir ideoloji olduğunun farkında mı? Elbette bu ideoloji ile hesaplaşmak da uzun bir yol alıyor, ama farkındalık herhalde işin ilk adımı.

Öncelikle belirtmek gerek ki, eşitsizler ve eşitsizlikler arasında hiyerarşi oluşturmamak gerekir. Kedilerin, köpeklerin, kuşların haklarıyla ayıların, aslanların, timsahların hakları eşittir. Eşitsizlik, sadece türler arasında değil cinsiyetler, sınıflar, kimlikler ve insanlar arasında da vardır ve karşı çıkılmalıdır.

Sayın Cumhurbaşkanı, “bir sonraki adıma ihtiyaç olmasın” diyerek aslında olacakları şimdiden açıklıyor. Yakala-kısırlaştır-sal metodunda başarısız olduklarını açıkça itiraf eden Cumhurbaşkanı, zannederim dinsel nedenlerle hayvanlara dokunmaktan hiç hoşlanmıyor. Bu kadar senedir iktidarda ve her gün poz poz fotoğrafı, videosu çekilen birinin bugüne kadar bir tek kez kucağında bir kediyle fotoğrafını göremedik. Benim anımsayabildiğim kadarıyla sayın Cumhurbaşkanının bir hayvanla en son anısı, seneler evvel bir at tarafından tepildiği karelerden ibaret gibi.
<blockquote><em><strong>Soruna gerçekçi çözüm bulmak isteyen bir iktidar için, yaşam hakkına saldırmaktan çok daha gerçek başlangıç noktaları elbette olabilir. En ufak bir protesto artışında hemen idam cezasını yeniden getirmeyi tartışmaya açan, pek çok farklı kimliği “af edersin” ön ekiyle telaffuz eden ve herkesi kendisi gibi düşünmez mecburiyetinde kabul eden tipik bir sağ iktidar, bu soruna çözüm bulabilir mi gerçekten?</strong></em></blockquote>
<h2><strong>YAŞAM HAKKINA SALDIRMAKTAN ÇOK DAHA GERÇEK BAŞLANGIÇ NOKTALARI OLABİLİR</strong></h2>
Çok uzun bir süredir, sayın Cumhurbaşkanı’nın Amerika'yı ve Avrupa'yı herhangi bir konuda bu derece örnek gösterdiğini hatırlayamıyorum. Gerçekten de oralarda, özellikle kentsel bölgelerde sokak hayvanlarını artık göremiyorsunuz. Peki, bu gerçekten de iyi bir şey mi?

Gelişmiş ülkeler, sokak hayvanı sorununu uyutarak, yani öldürerek çözdüler. Yaşam hakkına yapılacak en net saldırı şeklinde tecelli eden bu işlemle sorun gerçekten de çözülmüş mü oldu?

Kısırlaştırma konusunda Türkiye’de iktidar, özellikle belediyeler ne kadar bütçe ayırdılar? Üretim çiftlikleri ne kadar denetlenebildi? Türkiye’de kaç tane korsan üretim çiftliği var? Petshoplarda hayvan satışı neden yasaklanmıyor? Petshoplardaki “defolu” hayvanlara ne oluyor? Sorular daha da artırılabilir… Soruna gerçekçi çözüm bulmak isteyen bir iktidar için, yaşam hakkına saldırmaktan çok daha gerçek başlangıç noktaları elbette olabilir. En ufak bir protesto artışında hemen idam cezasını yeniden getirmeyi tartışmaya açan, pek çok farklı kimliği “af edersin” ön ekiyle telaffuz eden ve herkesi kendisi gibi düşünmez mecburiyetinde kabul eden tipik bir sağ iktidar, bu soruna çözüm bulabilir mi gerçekten?

Yalnızca “kendine müslüman” iktidarımızın, Filistin protestolarında Amerika’daki akademik özgürlük ortamını kıyasıya eleştirip bizim üniversitelerimizdeki akademik özgürlük ortamına gözlerini kapatıvermesinin tersine, bu defa sayın Cumhurbaşkanı, hiç sokak hayvanı gezmeyen Batı sokaklarını özleyivermiş.

Doğrudan ve kısa yoldan söyleyelim: Bütün hayvanları öldürseniz bile, bilimsel tedbirler almazsanız kısa sürede geri gelirler. Doğa boşluk kaldırmaz.]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 31 May 2024 04:50:27 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Adsiz-tasarim-34.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hafıza Meydanı, Galatasaray ve Cumartesi Anneleri</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hafiza-meydani-galatasaray-ve-cumartesi-anneleri-5141</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hafiza-meydani-galatasaray-ve-cumartesi-anneleri-5141</guid>
                <description><![CDATA[Hafıza Meydanı, Galatasaray ve Cumartesi Anneleri]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cumartesi Anneleri/insanları ve Galatasaray Meydanı; 27 Mayıs 1995 tarihinden itibaren Türkiye’nin geçmişiyle bu günüyle hafızasının merkezi, meydanı oldu artık. Galatasaray Meydanı, Kürt savaşının aynaya yansıyan mekânı oldu.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de sivil toplumun çok zayıf olduğundan şikâyet edilir, yakınılır. Haksız, yersiz ve gereksiz değil tabii ki. Türkiye insanında; hakları için mücadele etme, direnme veya isyan etme alışkanlığı, kültürü, bilinci, birçok ülke insanıyla kıyaslandığında, oldukça geç gelişmiştir ve zayıftır. Osmanlıda itaatkâr ümmet olmanın, Cumhuriyetin jakobence kurulan devletinde, ulus yaratma projesinin yanlışlığında, devletin yurttaşa yaklaşımın derinlerindeki ‘<strong>her şeyin en doğrusunu, en iyisini, en uygununu</strong>’ yöneticiler, büyükler düşünür, “devlet ne eylerse doğru eyler” yaklaşımının siyasal, kültürel sonucu. Geç kalmışlık halleri. Osmanlı ile cumhuriyet yönetimin ortak paydası olan “Ümmetine, yurttaşına güvenmemek” hususunun, modern zamanların yurttaşlık ve sivil toplum bilincinin gelişmesinin önündeki en önemli takoz işlevi gördüğü çok açık. Anayasa ve yasa yapıcılarında, devletin yönetiminde, her zaman yurttaşa güvensizlik ana eksen olmuştur.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>1960 sonrası sivil toplum alanında ve hak eksenli mücadelede yaşanan ilk büyük gelişme, siyasi karar alıcılarının, toplumun yöneticilerinin ve devlet kurumlarının karşısında etkili ve sonuç alıcı özgül ağırlığı olan mecralar yaratmak olmuştu. Bu arayışların önü 12 Eylül askeri darbesiyle kökten kesildi.</em> </strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1960 SONRASI GELİŞEN HAK EKSENLİ MÜCADELE ARAYIŞLARININ ÖNÜ 12 DARBESİYLE KESİLDİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci dünya savaşı sonrasında insanlığın büyük mücadelesiyle ve bedel ödeyerek geliştirdiği, kurumsallaştırdığı Batı’daki insancıl hukuk eksenli ‘İnsan Hakları Rejimi” ile Türkiye arasında tarihin her döneminde çoklu ve derin bir mesafe oldu. Geniş açı farklılığı kendisini korudu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1960 sonrası sivil toplum alanında ve hak eksenli mücadelede yaşanan ilk büyük gelişme, siyasi karar alıcılarının, toplumun yöneticilerinin ve devlet kurumlarının karşısında etkili ve sonuç alıcı özgül ağırlığı olan mecralar yaratmak olmuştu. Bu arayışların önü 12 Eylül askeri darbesiyle kökten kesildi. 12 Eylül askeri darbesi sırasında cezaevlerinin kapılarında, evlatları için direnen anaların öncülüğünde başlatılan genel af kampanyası sırasında, 1986 yılında kuruluşu gerçekleştirilen <strong>İnsan Hakları Derneği (İHD),</strong> Türkiye’de hak savunuculuğu ve sivil toplum örgütlenmesinde yeni bir eşik oldu. Bir anlamda İHD Türkiye’de hak savunuculuğunun, sivil toplum örgütlenmesinin ilkokulu olmuştur. Olmaya devam ediyor. İşte geçen hafta, İstanbul Galatasaray’da 1000. oturma eylemlerini yapan “<strong>Cumartesi Anneleri/İnsanları</strong>”, İHD’nin mücadelesinden doğan, bizzat İHD’nin 29 yıldır sürdürdüğü bir çabadır. Bu mücadele, Galatasaray meydanıyla ve Cumartesi Anneleriyle simgeleşmiştir, böyle anılır. Kürt savaşının tırmanışa en fazla geçtiği ve en yaygınlaştı yıl olan 1995 yılı, aynı zamanda faili meçhullerin, yargısız infazların, insan kaçırmaların en fazla yaygınlaştığı yıl oldu. İHD İstanbul şubesinin kapısının zilinin her gün yeni bir mağdur veya mağdur yakını tarafından çalmak zorundu bırakıldığı bir dönemdi. Rıdvan Karakoç’un ve Hasan Ocak’ın polisler tarafından kaçırılmasından sonra, İHD İstanbul şubesi Faili Meçhuller ve Zorla Kaybedilenler Komisyonu harekete geçti. Arjantin’deki Palaza del Mayo Anneleri’nden esinlenerek, 27 Mayıs 1995 tarihinde, kayıp yakınları ile birlikte Galatasaray Meydanı mesken tutuldu.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Faili meçhuller cumhuriyetinin sonunu getirecek olan, bu yürüyüşün kararlığının sonucu olarak “bir tuğlanın” düşmesi olacağına inanmak ve bunun için mücadele ve ısrar etmektir. Acılarla bezenmiş yeni bir hayat kurma iradesi, isteği ve arzusudur. Cumartesi Anneleri/İnsanları, suyun kendi yolunu açması gibi, kendi yollarını yaratmayı başarmakla kalmadılar, sivil toplum mücadelesinde çoğaltılması zorunlu örneklerden birini yarattılar.&nbsp;</em> </strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>29 YILLIK ACILARDA, DİRENÇTE ORTAKLAŞAN TEK ÖRNEK ÇABA</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her cumartesi saat 12’de sessiz oturma eylemine başlandı. Faili meçhullerin, gözaltında kayıpların son bulması, akıbetlerin açığa çıkarılması için; faillerinin, emri verenlerin ve suçluların yargılanması için; evlatlarının, babalarının, eşlerinin kemiklerini bulup mezara koymak için. Cumartesi Anneleri/insanları ve Galatasaray Meydanı; 27 Mayıs 1995 tarihinden itibaren Türkiye’nin geçmişiyle bu günüyle hafızasının merkezi, meydanı oldu artık. Galatasaray Meydanı, Kürt savaşının aynaya yansıyan mekânı oldu. Her hafta Galatasaray’da buluşanlar ise, yollarında, duruşlarında bir milim dahi geri adım atmayan, barışın hüzünlü birer yüzleri oldular. Kürt savaşına karşı ise, direncin sessiz sesi oldu, Cumartesi Anneleri/İnsanları. Cumartesi Anneleri/İnsanlarının mücadelesi Türkiye’nin yakın tarihinde birçok açıdan özgül ve önemli bir yere sahip. Türkiye’de insancıl hukuk ekseninde hak temelli mücadele yürüten benzer başka bir sivil toplum örgütü mücadelesi veya kültürü örneği yok. İlk gün ortak belirlenen konseptte ve eylem tarzında değişiklik yapmamış, siyasal mecralara sürüklenmemiş, özüne her koşulda sadık kalarak gelişmiş, toplumsal ve siyasal etki gücü&nbsp;zayıf olsa da başka bir sivil toplum örgütlenmesi/platformu veya inisiyatifinden söz edebilmemiz ne yazık ki pek mümkün değil. Bu yönüyle sivil toplum çalışması yürüten hak temelli örgüt ve platformların Cumartesi Anneleri deneyiminden çıkarabilecekleri çok fazla ders var. Bunların en önemlilerinden biri; ortak mücadele içinde yer alanların farklı kimliklerinin birbirine eklenmeden ortak mücadelede yer alabilme becerisi göstermektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasal kimlikleri; ortak talebin, arayışın yerine, önüne geçirmemektir. Cumartesi Anneleri/İnsanları, her zaman Cumartesi Annesi/İnsanı olarak kalabilmeyi başardıkları için, Galatasaray’dan yükselen sessiz ses, toplum vicdanında yankısını bulmayı başardı. Her dönem bütün iktidarların yasağına, gözaltılarına rağmen; ısrarla eylemi, itirazı, sürdürülebilir kılan ilk konseptten sapılmaması, siyasal kayma yaşanmamasını sağladı. Bu yönüyle de sanırım dünyanın en uzun süreli direnişi denebilir, cumartesi eylemlerine. Faili meçhuller cumhuriyetinin sonunu getirecek olan, bu yürüyüşün kararlığının sonucu olarak “<strong>bir tuğlanın</strong>” düşmesi olacağına inanmak ve bunun için mücadele ve ısrar etmektir. Acılarla bezenmiş yeni bir hayat kurma iradesi, isteği ve arzusudur. Cumartesi Anneleri/İnsanları, suyun kendi yolunu açması gibi, kendi yollarını yaratmayı başarmakla kalmadılar, sivil toplum mücadelesinde çoğaltılması zorunlu örneklerden birini yarattılar. Türkiye Anayasası’nı askıya alan AK Parti, bu tarihsel mücadeleyi kendi iktidar hedefleri için araçsallaştırıp, kullanamadığından ve siyasi sonuçlarını devletin “beka” sorunu olarak algıladığından, 300 hafta boyunca Galatasaray Meydanını kapattı. Cumartesi Annelerine bin bir zulüm uyguladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yarın 1001. haftada da Anayasa Mahkemesi Kararı’na rağmen bu yasağı sürdürüp sürdürmeyeceğini göreceğiz. Bu yasakçı siyasal çember, Cumartesi Annelerinin 29 yıldır sürdürdükleri ısrarlı tutumlarıyla benzer kararlı bir mücadele ile kırılmasına çok yok. Tıpkı muktedirlere zorla kaybetme suçunun faillerini yargılatıldı gibi.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 31 May 2024 04:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/cumartesi-anneleri.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bahçeli’nin yeni dünya ile imtihanı</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bahcelinin-yeni-dunya-ile-imtihani-5124</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bahcelinin-yeni-dunya-ile-imtihani-5124</guid>
                <description><![CDATA[Bahçeli’nin yeni dünya ile imtihanı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Bahçeli, siyasal menfaat ve makamlar üzerine strateji kuran, üstelik bu stratejileri kurarken de gözlerini dünyaya kapatan bir siyasetçi. 1980’lerden kalma tarzda çektiği kliplerle, kullandığı eril dille, hiçbir soruya direkt ve açık yanıt vermemesiyle yeni dünyaya da yeni medyaya da sadece arkasını dönmekle kalmadı, inkâr da etti.
</strong>

Türkiye’de kuruluş ayarlarından, ideolojisinden sapmamış tek köklü parti varsa o da tartışmasız MHP’dir. Ancak, Türkiye’de çağa ve çağın gerekliliklerine, memleketin içinde bulunduğu şartlara, dünyanın evrildiği yere ve milletten gelen sese ısrarla kulağını tıkayan yegâne parti de yine MHP’dir. Partilerin kimliğini, tavrını belirleyen şey her ne kadar tüzükleri gibi düşünülse de aslında parti başkanından, üyesine kadar olan geniş skaladaki tüm üyelerin, destekçilerin fikirleri ve tutumları belirler. En düz şekilde ifade edecek olursak, düşünce ve duygular, bilgiyle tecrübeyle sosyal çevre koşullarıyla harmanlanınca fikirler oluşur. Kuşkusuz fikirler de tavırlar da zaman içinde değişir, gelişir, uyumlanır. Dünyayla, yaşadığın ülkeyle, milletle uyumlanmak, birlikte değişmek, dönüşmek sadece kurumların değil insanoğlunun bizatihi kendisinin de ayakta kalmasını sağlayan en temel şeydir. Partilerin dünyadaki gelişmelerle, bu gelişmeleri benimseyen ya da reddeden toplumla birlikte dönüşmesi de önce seçmenini anlamasına sonra da onların desteklerini almasına neden olur. Siyasi partiler de seçmenleri gibi gelişmek, uyum sağlamak hatta gerekirse evrilmek zorundadır. İnsanın konusu olan her şey sosyolojinin, sosyolojinin konusu olduğu her şey de siyasetin öznesidir.

Liderler, parti kimliğinin, duruşunun vücut bulmuş halidir. Özellikle reklam kampanyalarına ‘brief’ verirken ya da gelen kampanyayı yorumlarken kullandığımız önemli bir soru vardır; “X, bir insan olsa kim olurdu? Ya da nasıl biri olurdu?” Bu soruya verilen cevaplar detaylandırıldıkça o kurumun, markanın ya da bir partinin vatandaşta bıraktığı intiba ortaya çıkar. Kampanya hazırlanırken bir sonraki aşama da vatandaşın aslında nasıl birini görmek istediğidir. İşte bu sorulara verilen cevaplar, sizin kim olduğunuzu ve vatandaşın sizden nasıl olmanızı istediğini tanımlar.
<blockquote><em><strong>Son aylarda Türkiye, gerçek sorunlarından çok bu sorunların da parçası, bazen de öznesi olan Bahçeli’yi ve MHP’yi konuştu. Genel toplamda, özgül ağırlığının kat be kat üzerinde konuşulan Bahçeli ve partisi; devletin, özellikle de yargının ve Emniyet’in üst kademelerindeki yapılanmasıyla dikkat çekiyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>MHP BİR İNSAN OLSA DEVLET BAHÇELİ Mİ OLURDU?</strong></h2>
MHP lideri Bahçeli, uzun zamandır gerek söylemleriyle gerek paylaşımlarıyla gerekse daha önce yaptıklarını inkâr eden tutumuyla dünyadan da kendi memleketinde olan bitenlerden de uzaklaşmış görünüyor. Ancak, hakkını teslim etmek lazım ki fikirleri de duruşu değişse de üslubundan ve dünyadan uzak kaldığı mesafeden hiç vazgeçmiyor. Teknoloji devrimi de gerçekleşse, seçmen profili değişse de, örgütünden aykırı sesler yükselse de; o 30 yıl önceki siyasi üslubunu da söylem içeriğini de koruyor ve milletle arasındaki mesafeyi hiç azaltmıyor.

Son aylarda Türkiye, gerçek sorunlarından çok bu sorunların da parçası, bazen de öznesi olan Bahçeli’yi ve MHP’yi konuştu. Genel toplamda, özgül ağırlığının kat be kat üzerinde konuşulan Bahçeli ve partisi; devletin, özellikle de yargının ve Emniyet’in üst kademelerindeki yapılanmasıyla dikkat çekiyor. Hükümet ortaklarının partililerinin, devlet kademelerinde görev alması bu döneme özgü bir durum değil gibi görünse de, son aylarda ortaya çıkan davalar bize gösterdi ki; liyakata dayalı birkaç atamadan değil, adeta organizasyon şemasının yeniden şekillendiği bir derin yapılanmaya izin verilmiş. Cumhur ittifakının söylemlerinde, hükümet değil de devletin ta kendisi gibi davrandıklarını uzun zamandır gözlemliyoruz. Ancak, bu durumun güç zehirlenmesinden kaynaklanan sadece siyaseten bir hatalı tutum olduğunu söylemek mümkün değil. Son aylarda ortaya çıktı ki AKP, MHP’nin bu yapılanmasından rahatsız. Yerel seçimlerde sahada bile örgütler arasındaki üstü örtülü çekişmeyi gözlemlemek mümkündü. Ancak şu son iki aydır bu çekişmenin ayyuka çıktığı günlerden geçiyoruz.  Gündemdeki sadece iki olayı bile takip etseniz, Sinan Ateş cinayeti ve Ayhan Bora Kaplan davası, partili cumhurbaşkanlığı sisteminin; devleti tüm damarlarında partili bir yapılanmayla kuşattığını görebilirsiniz. Keza 35 turda sonuçlanamayan Yargıtay Başkanlığı seçimi, MHP’nin işaret ettiği adayın Bahçeli’nin Erdoğan’la görüştüğü gün adaylıktan çekilmesi, üzerine bir de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı için adaylığını açıklaması, Ateş cinayetinde iddianameye konmayan ifadeler, kamuoyuna muhalif gazeteciler üzerinden servis edilerek gösterilen görüntüler gibi bir sürü örnek verilebilir. Bahçeli’nin, Abdülkadir Selvi’nin Osman Kavala yazısına kürsüden verdiği sert yanıt, üzerine insan hakları bilincinin ve hukukun işlediği bir ülkede asla söylenmemesi gereken bir tabirin MHP’nin sosyal medya sorumlusu tarafından fütursuzca dile getirilebilmesi ve cezalandırılmaması, AKP ve MHP’nin arasındaki gerilimin kamuoyunun önüne kadar gelmesine neden oldu.

Bütün bu gerilimli ortamda akla gelen ilk sorunun şu olması gerekir; iktidarın küçük ortağı nasıl olur da Cumhurbaşkanlığı makamına da oturan büyük ortağa karşı bu kadar net bir şekilde bayrak açabilir? Üstelik de henüz darbe girişimiyle tüm Türkiye’ye büyük bir travma yaşatan Gülenciler tarafından kandırıldığını açıkladıktan sadece birkaç yıl sonra… AKP’nin, döneminin en yakın ortağı olan Gülencilerden yediği ‘darbe’nin ardından, nasıl olup da bu kez de devletin en önemli kademelerinde MHP’nin yapılanmasına izin verdiği başka bir yazının konusu olacak.
<blockquote><em><strong>Nasıl oldu da; iktidar ortağı olmadan önce Gezi eylemlerinde iktidarın adaletsiz yaklaşımına karşı duran Gezi Direnişçilerine teşekkür eden, başkanlık sistemini cumhuriyete bir tehdit olduğu savunan, idam ipiyle Apo’nun asılması gerektiğine dair mitingler veren Bahçeli, şimdi yıllardır savunageldiği her şeyin tam karşısında durabildi?</strong></em><strong> </strong></blockquote>
<h2><strong>BAHÇELİ’NİN ZİKZAKLARI</strong></h2>
Nasıl oldu da; iktidar ortağı olmadan önce Gezi eylemlerinde iktidarın adaletsiz yaklaşımına karşı duran Gezi Direnişçilerine teşekkür eden, başkanlık sistemini cumhuriyete bir tehdit olduğu savunan, idam ipiyle Apo’nun asılması gerektiğine dair mitingler veren Bahçeli, şimdi yıllardır savunageldiği her şeyin tam karşısında durabildi? Bireysel çıkarlar, fikirlerden de ideolojilerden de üstün geldi. Bu pragmatist tutum, o kadar büyüdü, o kadar organize ve bütüncül bir yapılanmayla perçinlendi ki; artık iktidar ortağının en temel amacı, mevcut düzeni korumak oldu. Bahçeli, siyasal menfaat ve makamlar üzerine strateji kuran, üstelik bu stratejileri kurarken de gözlerini dünyaya kapatan bir siyasetçi. 1980’lerden kalma tarzda çektiği kliplerle, kullandığı eril dille, hiçbir soruya direkt ve açık yanıt vermemesiyle yeni dünyaya da yeni medyaya da sadece arkasını dönmekle kalmadı, inkâr da etti.

Birkaç gün önceki grup konuşmasında yine çok tehlikeli, yine bir liderin sarf etmemesi gereken sözler duyduk. Milletvekillerine, partililerine öfkelerini ertelemelerini istedi. Üstelik bu öfkeyi erteleyecekleri zaman için de Türkiye’nin sahibi olacaklarını söyleyerek adeta iktidara gelecekleri zaman öfkelerini çıkartabileceklerini salık verdi. Nereden baksanız hatalı, nereden baksanız sorunlu bir iletişim dili. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, her lider kendi hedef kitlesinin nabzına göre bir içerik ve anlatım dili kullanır. Belli ki, 2024 yerel seçimlerinde MHP’nin oy oranlarındaki görünür düşüş hem Bahçeli’yi hem de örgütü tedirgin etmiş. Bu tedirginliği sadece kendi partisinin bekasıyla ilgili değil, aynı zamanda da iktidar ortağı olmasıyla birlikte gelen muazzam gücün de tehlikeye girmesi olarak okumak gerekir. Zaten seçimden hemen sonra MHP’nin AKP ile aynı fikirde olmadığı bariz konularda Erdoğan’ın hamlelerini ardı ardına sıralamasıyla da bu tedirginlik haklı çıkmış oldu. Elbette bu soğuk savaş ortamında Bahçeli’nin öfkeli, ayrıştırıcı bir tutum takınması doğal karşılanabilir. Ancak doğal olmayan kısmı kendi örgütleriyle bağını “sahiplik” ilişkisi üzerinden kuran Bahçeli’nin bu bilgi çağında yeni ve orijinal fikirler üretememesi ve örgütüyle arasında bağımlılık ilişkisi dışında tanımlanabilecek bir ilişki kuramaması.

Devir, haklının değil güçlünün devri. Ancak bu güç bir sürü bağımsız değişkene bağlı. Rafine edilmiş bilginin doğru kitlelere doğru zamanlamayla ulaşması veya manipülatif bilginin yanlış zamanda doğru kitleye ulaşması bu çağda çok kolay. Bu söylediğim iki bilgi türü de güç dengelerini değiştirebilir nitelikte. Bugün Türkiye’de kapsayıcı söylemin bir zaferi varsa, kucaklayıcı üslup karşılık bulduysa, bütün çabalara rağmen dezenformasyonla seçmen manipüle edilemediyse; tüm liderlerin durup düşünmesinin, çağa ayak uydurma refleksini geliştirmesinin zamanıdır.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 30 May 2024 05:22:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/devlet-bahceli-1.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yargı erkini düşünmek</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargi-erkini-dusunmek-5117</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargi-erkini-dusunmek-5117</guid>
                <description><![CDATA[Yargı erkini düşünmek]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Yargının demokratik meşruiyeti için kalıcı adımlar atılırsa siyasallaşma tartışması sona ermese bile biçim değişip daha makul bir zemine taşınabilir. Ez cümle, yargıyı ülkenin demokrasi seviyesinden bağımsız bir şekilde ele almamız imkansız. Ayrıca her önemli siyasi davada kendini tekrarlayan ezber söylemler yerine paradigma değişikliğinin kapısını aralayacak önerilere zihnimizi daha açık tutmalıyız.</b><span style="font-weight: 400;">  </span></span>

<span style="font-weight: 400;">Yargı kuvvetinin niteliğini gündelik tartışmalara mesafe koyarak bir hukuk felsefesi konusu olarak ele almanın vakti gelmedi mi artık? Ancak ne yazık ki pek çok kimsenin taraf veya dinleyici olarak deneyimlediği üzere Türkiye’de yargıya bakış tam tersi yönde yoğunluk kazandı. İstiklal mahkemeleri, Yassıada duruşmaları, DGM dönemi, parti kapatma davaları ve Ergenekon yargılamaları başta olmak üzere yargıya intikal etmiş pek çok mesele siyaseten hararetli biçimde tartışıldı. Ama bu yol bizi bir çıkmaza götürüyor. Tartışmayı “ben haklıyım, sen haksızsın” şeklinde formüle ettiğimizde duyduğumuz tek ses kendi yankımız oluyor. </span><span style="font-weight: 400;"> </span>
<blockquote><em><b>Yargının siyasallaştığına yönelik kabulün arkasında empati ve müzakere gibi mekanizmaları hiç kullanmayan siyaset kurumu var. Bu noktada siyasal psikolojik bir devrime ihtiyaç duyduğumuzu hatırlatmak gerekli. Çünkü siyasette fanatizm azalmadığı müddetçe mahkemeler sağlıklı bir şekilde işleyemeyecek. Tuttuğumuz takım aleyhine penaltı veren hakeme saygı duyuyor muyuz?</b></em></blockquote>
<h2><b>SİYASETTE FANATİZM AZALMADIĞI MÜDDETÇE MAHKEMELER SAĞLIKLI İŞLEMEYECEK</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">​</span><span style="font-weight: 400;">Öncelikle yargıya dönük eleştirilerin fazlasıyla ağır olduğunu, bir biçimde bu kuruma haksızlık edildiğini kayıt altına almak gerekli. Çünkü siyasetteki yargılama eğilimi yargıdaki siyasallaşma eğiliminden daha güçlü. Bizde siyasetçiler, yarı siyasetçi akademisyenler ve gazeteciler genellikle bir mesele hakkında kendileri gibi düşünmeyen insanları ötekileştiriyor.Empati ve müzakere kitaplarda gördüğümüz ama gerçek hayatta pek de kullanmadığımız kavramlara karşılık gelmekte. Yargının siyasallaştığına yönelik kabulün arkasında empati ve müzakere gibi mekanizmaları hiç kullanmayan siyaset kurumu var. Bu noktada siyasal psikolojik bir devrime ihtiyaç duyduğumuzu hatırlatmak gerekli. Çünkü siyasette fanatizm azalmadığı müddetçe mahkemeler sağlıklı bir şekilde işleyemeyecek. Tuttuğumuz takım aleyhine penaltı veren hakeme saygı duyuyor muyuz? Ekseriyetle hayır. Taraftarlığın yarattığı kör bilinç hakemlik kurumunu itibarsız hale getiriyor. Hakem ancak bizim lehimize karar verdiği zaman dürüst ve saygın biri olmakta. Bu bencil ve tekil bilinç her şeyi mahveden asıl sorun. Bizim lehimize verilen karar başkasının aleyhine verilmiş bir karar oluyor çünkü. Hakemlik hakimliğin popüler versiyonu. Hakimlere bakışımız da hakemler gibi. Siyaset kurumu ve bu kurum nedeniyle doğru düşünme yetisi sakatlanmış toplum psikolojisi dünyayı bana destek verenler ve karşı çıkanlar diye iki kutba ayırıyor. Böyle bir iktidar geometrisinde hakem diye tarafsız bir kurum yok. Kararlar bizim işimize geldiği müddetçe adil. Bu mantığı değiştirdiğimiz güne kadar yargıdaki siyasallaşma tartışmaları devam edecek.</span>

<span style="font-weight: 400;">​</span><span style="font-weight: 400;">İkinci önemli nokta yürütme-yargı ilişkisine yönelik tarihsel yükle ilgili. Sadece biz de değil pek çok ülkede de hükümdarların mahkeme gibi hüküm verme, cezayı affetme ve yargıç atama yetkisi vardı. Pek çok demokratik ülkede hala devlet başkanları yargıç ve savcı atayabiliyor. Belli sınırlar içinde cezaları affedebiliyor. Ayrıca yürütmenin başının yargılanması özel prosedürlere bağlanmış durumda. Savcılar cumhurbaşkanı ve başbakan gibi üst düzey devlet adamlarına istedikleri gibi dava açamıyor. Yürütme ile yasama arasındaki en ilginç bağlantı ise adalet bakanlığı. Sorunu kuvvetler ayrılığı üzerinden izah edelim. Yürütmenin içinde yasamadan sorumlu bir bakanlık yok. Meclis kendi tüzel kişiliği ile kendi işlerini bizzat kendisi yürütüyor. Ama yargı erkinde durum farklı. Yargılama işlerinin yürütülmesinde çatı kurum yürütmenin parçası olan bir bakanlık. Tabii adalet bakanlığı sadece bizde değil, dünyanın her yerinde var. Belki de bu nedenle yürütmeyi yargıdan koparmak ve tam bir kuvvetler ayrılığı rejimi yaratmak imkansız.</span>
<blockquote><em><b>İddianameye esas kanıtlar ve dava dosyasının içeriği önemli ölçüde kolluk kuvvetleri tarafından hazırlanıyor. Polisin hazırladığı dosya savcıya, savcının kaleme aldığı iddianame ise hakime gitmekte.</b></em></blockquote>
<h2><b>DAVA DOSYASININ İÇERİĞİ ÖNEMLİ ÖLÇÜDE KOLLUK TARAFINDAN HAZIRLANIYOR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">​</span><span style="font-weight: 400;">Yürütme erkiyle yargı erki arasındaki yoğun etkileşimi mahkemelerin gündelik işleyişleri üzerinden de takip edebiliriz. İddianameye esas kanıtlar ve dava dosyasının içeriği önemli ölçüde kolluk kuvvetleri tarafından hazırlanıyor. Polisin hazırladığı dosya savcıya, savcının kaleme aldığı iddianame ise hakime gitmekte. Şüphesiz ki hakimlerin kendisi kanıt araştırabilir. Savcı da polisi adli kolluk olarak kullanabilir. Ama iş yükü nedeniyle bu pratikler baskın konumda değil. Dahası hakim ile savcı aynı binada (adalet sarayında) çalışıyor. Özellikle küçük yerlerde hakim ve savcılar çalışma arkadaşları. Bu koşullarda hakimin savcı ve avukata aynı mesafede kalmasını sağlamak imkansız olmasa bile oldukça zor. </span>

<span style="font-weight: 400;">​</span><span style="font-weight: 400;">Son olarak hukuki elitizme karşı demokratik yargı prensibine değinmek gerekli. Türkiye’de baskın yargı yorumu seçkinci. Yargı kendi içinde kapalı bir sistem olarak algılanıyor. Oysa yargıçların kullandığı yetki aslında millete ait olan egemenlik yetkisi. Bu nedenle mahkeme kararları “Türk Milleti” adına ifadesiyle başlıyor. Ancak bu temel gerçeğe rağmen yargı üzerindeki millet etkisi oldukça zayıf. Anglo-Sakson geleneğindeki iki uygulama, yani ceza davalarında jüri sistemi ve bazı üst düzey yargıçların halk tarafından seçimi ülkemizde yok. Oysa yargının demokratik meşruiyeti için kalıcı adımlar atılırsa siyasallaşma tartışması sona ermese bile biçim değişip daha makul bir zemine taşınabilir. </span>

<span style="font-weight: 400;">​</span><span style="font-weight: 400;">Ez cümle, yargıyı ülkenin demokrasi seviyesinden bağımsız bir şekilde ele almamız imkansız. Ayrıca her önemli siyasi davada kendini tekrarlayan ezber söylemler yerine paradigma değişikliğinin kapısını aralayacak önerilere zihnimizi daha açık tutmalıyız.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 30 May 2024 04:50:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Yargi-erkini-dusunmek.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zihinden dünyaya aralanan bir kapı</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/zihinden-dunyaya-aralanan-bir-kapi-5092</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/zihinden-dunyaya-aralanan-bir-kapi-5092</guid>
                <description><![CDATA[Zihinden dünyaya aralanan bir kapı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Dilimizde bir şeyi ne kadar sahiplenirsek, tıpkı kendisine devamlı ikramlar yapılan bir misafir gibi, daha fazla kalmak, bizimle daha çok vakit geçirmek istiyor. Kelimelerle çevremizdeki dünyayı etiketlediğimizde, bu etiketler zihinsel süreçlerimizi ve duyusal algılarımızı da şekillendiriyor.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Kelimeler, kendimizi, başkalarını ve dünyayı tanımlamamızı sağlıyor. Ancak eş zamanlı olarak kelimeler; dünyamızı sınırlıyor, şekillendiriyor ve bazen de kısıtlıyor. Kelimeler dünyamıza bir çerçeve çiziyor. Öyle ki, ifade ediş şekillerimiz sanki diğer duyularımızı da manipüle ediyor. Mutsuzluktan, keyifsizlikten çok sık dem vurduğumuzda, sanki bu ifadeler bir mıktanıs gibi benzerlerini kendine çekiyor. Gözlerimiz kusurlara karşı daha seçici, kulaklarımız can sıkıcı seslere karşı daha duyarlı oluveriyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Kelimelerin gücünü en çok Almanya’da geçirdiğim senelerde anlamıştım. Almancayı öğrenmiştim öğrenmesine ama Almanca konuşurken olduğumu hissettiğim kişi, anadilimde konuşurken hissettiğim kişiden farklıydı. 20 küsür sene boyunca kendimi hiç tanımlamadığım özellikleri hissetmeye başlamıştım içimde. Dilin bana çizdiği sınırlardı bunlar. Pek şaka yapamayan, daha az konuşan, davetleri geri çeviren birisi. Bir keresinde Alman bir arkadaşımla konuşurken şöyle söylediğimi hatırlıyorum: “Biliyor musun? Ben kendi dilimde böyle biri değilim.”</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu dil engelinin sadece yabancı dil konuşurken ortaya çıkan bir durum olmadığını fark ettim sonralarda.</span>

<span style="font-weight: 400;">İnsan, ana dilinde de dil engeline takılabiliyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Dilimizde bir şeyi ne kadar sahiplenirsek, tıpkı kendisine devamlı ikramlar yapılan bir misafir gibi, daha fazla kalmak, bizimle daha çok vakit geçirmek istiyor. Kelimelerle çevremizdeki dünyayı etiketlediğimizde, bu etiketler zihinsel süreçlerimizi ve duyusal algılarımızı da şekillendiriyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu durumu, beynimizin retiküler aktivasyon sistemi (RAS) olarak bilinen bir işleviyle açıklayabiliriz. RAS, beynin dikkatini belirli uyaranlara odaklayan bir filtre görevi görüyor. Sürekli belirli bir duygusal durumu dile getirdiğimizde, RAS bu duruma uygun uyaranları daha çok algılıyor ve dikkatimizi o yönde yoğunlaştırıyor. </span>
<blockquote><em><b>Örneğin, kişinin bir rahatsızlığı sahiplenerek ifade etmesi ("ben OKB'liyim") ile rahatsızlığı dışsallaştırarak ifade etmesi ("Ben obsesyonlarla ilgili bir sorun yaşıyorum.") arasında sadece ifadesel değil, duygusal farklar da var. Kişilerin rahatsızlıklarını nasıl tanımladıkları, bu rahatsızlıklarla nasıl başa çıkacakları üzerinde oldukça büyük bir etkiye sahip.</b></em></blockquote>
<h2><b>KİŞİNİN RAHATSIZLIĞI İFADE BİÇİMİ, ONUNLA NASIL BAŞA ÇIKACAĞI ÜZERİNDE ETKİYE SAHİP</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Psikolojik rahatsızlıkların dil ve kendilik algısı üzerindeki etkisi üzerine yapılan araştırmalar da, dilin insan ruh hali ve kendilik algısı üzerinde önemli bir rol oynadığını gösteriyor. Örneğin, kişinin bir rahatsızlığı sahiplenerek ifade etmesi ("ben OKB'liyim") ile rahatsızlığı dışsallaştırarak ifade etmesi ("Ben obsesyonlarla ilgili bir sorun yaşıyorum.") arasında sadece ifadesel değil, duygusal farklar da var. Kişilerin rahatsızlıklarını nasıl tanımladıkları, bu rahatsızlıklarla nasıl başa çıkacakları üzerinde oldukça büyük bir etkiye sahip.</span>

<span style="font-weight: 400;">Kendilik algısı ve dil arasındaki bu ilişkiyi açıklayan birkaç teoriden bahsedebiliriz: </span>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;"> Sosyal-bilişsel teoriye göre, kişilerin kendileri hakkında yaptıkları tanımlamalar, onların öz-yeterlik inançlarını ve sonuç olarak da davranışlarını etkileyebiliyor. Örneğin, "ben OKB'liyim" diyen bir kişi, kendini bu rahatsızlığın ayrılmaz bir parçası olarak görebiliyor ve bu durum, rahatsızlığın tedavi edilebilirliği konusundaki umutlarını azaltabiliyor. Buna karşın, "Ben obsesyonlarla ilgili bir sorun yaşıyorum." ifadesi, rahatsızlığın geçici ve dışsal bir problem olarak algılanmasını sağlayabiliyor ve kişinin bu sorunla başa çıkma motivasyonunu yükseltebiliyor.</span></li>
</ul>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;"> Etiketleme teorisine göre ise, kişiselerin kendilerine yapıştırdıkları etiketler, onların kendilerini ve çevrelerini nasıl algıları konusunda belirleyici oluyor. "OKB'liyim." gibi bir etiket, kişinin kendini bu rahatsızlıkla tanımlamasına ve sınırlamasına neden olabilirken, "Obsesyonlarla ilgili sorun yaşıyorum." ifadesi, bireyin rahatsızlığı kontrol edilebilir bir durum olarak görmesini sağlayabiliyor.</span></li>
</ul>
<span style="font-weight: 400;">Bu yüzden, kelimelerle aramızı iyi tutmak gerek. </span>

<span style="font-weight: 400;">Kullanış biçimimize ve dozuna göre ilaç da olabilirler bize, zehir de. </span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 May 2024 04:20:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/OKB-Obsesif-Kompulsif-Bozukluk.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Post-AKP dönemi: Türkiye’yi yeniden inşa etmek mümkün mü?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/post-akp-donemi-turkiyeyi-yeniden-insa-etmek-mumkun-mu-5068</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/post-akp-donemi-turkiyeyi-yeniden-insa-etmek-mumkun-mu-5068</guid>
                <description><![CDATA[Post-AKP dönemi: Türkiye’yi yeniden inşa etmek mümkün mü?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Demokrat Parti’nin bile tüm gücüyle ve ancak 10 yıl gücünü ortaya koyabildiği bir siyasi geçmişte sahip ülkemizde, AKP’nin ortaya çıkardığı tahakkümün boyutunun bir eşi yok. Bürokratıyla, akademisyeniyle, medya ve sermaye gücüyle AKP, hayatımızın her noktasında. Muhalefetin bilinçaltındaki en önemli mesele, bir post-AKP döneminde bu tahakkümü tersine çevirecek bir gücün ve becerinin ne ölçüde mümkün olacağı.</strong>

Türkiye’yi aralıksız bir şekilde ve yaklaşık 22 yıldır yöneten AKP iktidarı, devlet yönetiminin ve toplumsal hayatı etkileyen hemen her kurumun içine nüfuz edebilmiş benzersiz bir tahakkümü ifade ediyor.  Kafanızı çevirdiğiniz her noktada AKP’yi ve onu temsil eden insanları görmek, günlük hayatın olağan bir parçası haline geldi. Demokrat Parti’nin bile tüm gücüyle ve ancak 10 yıl gücünü ortaya koyabildiği bir siyasi geçmişte sahip ülkemizde, AKP’nin ortaya çıkardığı tahakkümün boyutunun bir eşi yok. Bürokratıyla, akademisyeniyle, medya ve sermaye gücüyle AKP, hayatımızın her noktasında.

Muhalefetin bilinçaltındaki en önemli mesele, bir post-AKP döneminde bu tahakkümü tersine çevirecek bir gücün ve becerinin ne ölçüde mümkün olacağı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, olası bir Cumhurbaşkanlığı seçiminde Ekrem İmamoğlu karşısında kesinlikle kaybedeceğini düşünen seçmen kitlesinde de ciddi anlamda yer edinen bu sorunun muhtemel yanıtlarına biraz yakından bakalım.
<blockquote><em><strong>Bir zaman makinesiyle 1950’lerin ortalarına gitsek ve muhalif bir seçmenle konuşsak, “Demokrat Parti her yere nüfuz etti, DP’li olmayana hayat yok” diyecektir bu seçmen haklı olarak. Yahut 1980’lerin ortalarına gitsek, Özal’ın ve ANAP’ın devletin tüm kademelerini, üniversiteleri ve medyayı domine etmeye çalıştığını duyacaksınızdır yine epey haklı olarak. Toplumsal ve politik dinamikler bu partilerin her birini zamanla siyaset sahnesinden silerken, her seferinde Türkiye yeni bir hikaye yazmayı bildi.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>TARİHİ ANIMSAMAK</strong></h2>
1946’da çok partili sisteme geçen Türkiye, çok uzun bir süredir iktidarın seçimle değiştiği ve farklı partilerin iktidara gelip, iktidardan gittiği bir siyasi akışı yaşıyor. Demokrat Parti’den Adalet Partisi’ne, ANAP’tan AKP’ye, farklı sağ partilerin büyük bir güçle ve tek başına iktidara geldiği dönemleri yaşayan Türkiye, her seferinde tek başına iktidara gelmiş partiyi geride bırakıp yoluna devam etmesini bildi. Türkiye gibi hemen her anlamda heterojen ve pragmatist bir yapıya sahip olan bir toplumda geçişler ve dönüşümler daha mümkün, sancısız olmayı başarabildi. Muhakkak her partinin bıraktığı izler oldu, ona şüphe yok. Ancak siyasetimiz bu partileri geride bırakmasını da bildi.

Bir zaman makinesiyle 1950’lerin ortalarına gitsek ve muhalif bir seçmenle konuşsak, “Demokrat Parti her yere nüfuz etti, DP’li olmayana hayat yok” diyecektir bu seçmen haklı olarak. Yahut 1980’lerin ortalarına gitsek, Özal’ın ve ANAP’ın devletin tüm kademelerini, üniversiteleri ve medyayı domine etmeye çalıştığını duyacaksınızdır yine epey haklı olarak. Toplumsal ve politik dinamikler bu partilerin her birini zamanla siyaset sahnesinden silerken, her seferinde Türkiye yeni bir hikaye yazmayı ve yoluna devam etmesini bildi. Bu arada şu parantezi de açmak isterim: Demokrat Parti’nin bir askeri darbeyle iktidardan uzaklaştırılmış olması, bu gerçeği değiştirmiyor. Askeri darbe olmasaydı kuvvetle muhtemel ilk genel seçimde Demokrat Parti epey ağır bir seçim yenilgisi alacaktı, bunu da not etmiş olalım.

Ezcümle, Türk siyasetinin ve toplumunun dokusu, oluşan dönemsel (kimi uzun kimi kısa) tahakkümleri bir yerinde sona erdirip yeni bir hikayeye başlama konusunda epey deneyime sahip.
<blockquote><em><strong>CHP’nin bir gölge kabineye sahip olması gerektiğini yıllardır yazan bir yazar olarak bugün CHP’nin bir gölge kabinesinin olduğunu görmek, bir seçmen olarak bana umut ve güven veriyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>İKTİDARA HAZIR OLMAK: CHP’NİN HALET-İ RUHİYESİ</strong></h2>
AKP’nin iktidara geldiği 2002’den itibaren CHP’ye ilişkin en temel eleştirilerden bir tanesi, partinin iktidar olmaya ilişkin somut ve ayrıntılı bir plana sahip olmadığıydı. Hakikaten CHP, uzun yıllar boyunca ne yapacağını değil de ne yapmayacağını dillendiren, bunu seçim bildirgelerine döken ve esasen negatif kampanya yürütmek üzerinden “siyaset üreten” bir partiydi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilmesiyle bu eğiliminden ve reflekslerinden sıyrılmaya başlayan CHP, zamanla somut hedeflere, çözüm önerilerine ve iktidar programına sahip bir parti olmaya doğru evrildi. Özgür Özel’in genel başkanlığı ve İmamoğlu’nun itici gücü ise bu sürecin zirve noktasını temsil etmesi bakımından mühim.

Şu noktayı da ayrıca açmak isterim: CHP’nin bir gölge kabineye sahip olması gerektiğini yıllardır yazan bir yazar olarak bugün CHP’nin bir gölge kabinesinin olduğunu görmek, bir seçmen olarak bana umut ve güven veriyor. Gölge kabine pratiği sayesinde hem potansiyel adayların performansını görmek mümkün oluyor hem de parti politikalarına ilişkin bir anlamda pratik yapılmış oluyor. Seçmen nezdinde de bunun bir özgüven ve geleceğe dönük inanç biriktirdiğini söylemek mümkün. Sözgelimi kendi partisine mensup bir İçişleri Bakanı hayal edemeyen ortalama bir CHP seçmeni için gölge İçişleri Bakanı’nın varlığı, partinin iktidara yürüyüşünü daha gerçekçi ve ulaşılabilir bir hedef haline getirmesi bağlamında epey anlamlı.
<blockquote><em><strong>CHP, parti örgütüyle birlikte siyaset yapmaya, kent kent halkın sesine kulak vermeye ve buna uygun isimlerle ve söylemlerle halkın karşısına çıkmaya, iktidara hazırlık kaygısı içeren pratiklere (gölge kabine uygulaması gibi) yoğunlaşmaya devam etmeli.</strong></em></blockquote>
<h3><strong>CHP’YE DÜŞEN</strong></h3>
CHP, 2024 yerel seçiminde yakaladığı rüzgarı sürdürmeye devam etmek istiyorsa, son birkaç aydır yaptığı şeyleri yapmaya devam etmesi gerekiyor. Bir diğer ifadesiyle CHP, parti örgütüyle birlikte siyaset yapmaya, kent kent halkın sesine kulak vermeye ve buna uygun isimlerle ve söylemlerle halkın karşısına çıkmaya, iktidara hazırlık kaygısı içeren pratiklere (gölge kabine uygulaması gibi) yoğunlaşmaya devam etmeli.

Devletin ve toplumun üstüne çöken AKP yükünü kaldırmak elbette kolay olmayacaktır, buna şüphe yok. Bununla birlikte yakın tarihin, sosyolojinin ve toplumsal dinamiklerin bize işaret ettiği şey, değişim. CHP, tarihsel birikimiyle, yetkin kadrolarıyla ve planlı ilerleyişiyle bunu üstlenecek güce sahip. Tarihin doğru tarafındayız ve doğru şeyler yapıyoruz.]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 May 2024 04:45:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/imamoglu-ozel-ikilisi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>CHP ve Erdal İnönü</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/chp-ve-erdal-inonu-5057</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/chp-ve-erdal-inonu-5057</guid>
                <description><![CDATA[CHP ve Erdal İnönü]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Erdoğan, her ne kadar Kürt sorununda "çözüm sürecini" başlatmış olan biri olsa da özünde sağcı bir siyasetçi. "Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz" diyen birinden CHP gibi kendini sosyal demokrat olarak tanımlamış bir parti neden ve niçin etkilenir ki? Bu sorunun cevabını vermek çok zor. Benim için daha da öyle. Çünkü ben 1991-93 yılları arasında rahmetli Erdal İnönü ile çalışmış biriyim. Erdal bey Kürt sorununa demokratik bir çerçevesinden bakan biriydi.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Gerçekten şu CHP’li sekülerleri anlamakta zorlanıyorum. Bir sürü olaydan ve uzunca bir zamandan sonra Kürtlerin ve demokratların içinde yer aldığı ve demokrat siyaset yapan şimdiki adıyla DEM partiyle ancak şimdilerde utangaç olmayan bir ilişki kurmuş durumda. Daha doğrusu kurmaya çalışıyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">CHP yönetimleri, Erdoğan’ın "şeytanlaştırarak" siyaset sahnesindeki etkisini kırmak için bulduğu "Bunlar terörist!" ifadesinden oldukça uzun bir süre çok etkilendiler. Siyasetlerini bu tanım içinde belirlediler. Oysa bu süreç "Seni başkan yaptırmayacağız!" sloganının 7 Haziran seçimlerinde gerçekleşmesiyle başlayan bir süreçti ve son olarak Selahattin Demirtaş’a 40 yıl ceza verilmesiyle devam etmekte.</span>

<span style="font-weight: 400;">Erdoğan’ın böyle yapması anlaşılabilir bir şey. Çünkü Erdoğan, her ne kadar Kürt sorununda "çözüm sürecini" başlatmış olan biri olsa da özünde sağcı bir siyasetçi. "</span><b>Demokrasi</b><span style="font-weight: 400;"> bizim için bir </span><b>tramvaydır</b><span style="font-weight: 400;">. İstediğimiz durağa gelince ineriz" diyen birinden CHP gibi kendini sosyal demokrat olarak tanımlamış bir parti neden ve niçin etkilenir ki?</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu sorunun cevabını vermek çok zor. Benim için daha da öyle. Neden mi?</span>

<span style="font-weight: 400;">Çünkü ben 1991-93 yılları arasında rahmetli Erdal İnönü ile çalışmış biriyim. Erdal bey Kürt sorununa demokratik bir çerçevesinden bakan biriydi. 1990’da Kürt Raporu’nu hazırlatmış, 1991 seçimlerinde Kürt adayları parlamentoya taşımış ve partisinin bölgenin birinci partisi olmasını sağlamıştı. Öyle ki neredeyse bölgenin vekilleri ve belediye başkanlarının çoğu SHP’li olmuştu. </span>

<span style="font-weight: 400;">Ama ne yazık ki o zaman da hükümette Tansu Çiller gibi ne yaptığını bilmeyen birinin başbakan olmasıyla köy yakmaları, faili meçhul cinayetleri vs. gibi olaylar Kürt sorununu daha da kangrenleştirdi. Bunun da zaten eksik olan demokrasimizin iyice eksilmesine neden olduğu ortada.</span>
<blockquote><em><b>CHP’nin yeni yönetiminin son zamanlarda attığı bazı adımlar bu geçmişle bağ kurmak yönünde umut verici. Üstelik de bu bağ kurmak adımları sadece Kürtler bağlamında değil, başta Aleviler olmak üzere, bu ülkede kendi kimliklerine sahip çıkan bütün farklı kimlikler için de hatta bazılarınıza aykırı gibi gelebilir ama bu aynı zamanda İslami duyarlılıkları yüksek muhafazakar kesimler için de bir gereklilik.</b></em></blockquote>
<h2><b>CHP’NİN YENİ YÖNETİMİNİN ATTIĞI BAZI ADIMLAR UMUT VERİCİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">CHP bu geçmişe sahip çıkmadı. Çıkmayışında Kürt siyasetçilerin de kusurları olmuş olabilir tabii ki. Ama sonuçta Cumhuriyeti kurmuş ve kendini sosyal demokrat olarak tanımlamış bir partinin böyle davranması makul görülemez.</span>

<span style="font-weight: 400;">O nedenle de CHP’nin yeni yönetiminin son zamanlarda attığı bazı adımlar bu geçmişle bağ kurmak yönünde umut verici. Üstelik de bu bağ kurmak adımları sadece Kürtler bağlamında değil, başta Aleviler olmak üzere, bu ülkede kendi kimliklerine sahip çıkan bütün farklı kimlikler için de hatta bazılarınıza aykırı gibi gelebilir ama bu aynı zamanda İslami duyarlılıkları yüksek muhafazakar kesimler için de bir gereklilik. Çünkü onların bazılarının bu tarikat ve cemaatlerin giderek daha fazla ortaya çıkan din istismarı anlamına gelen faaliyetlerinin farkında oldukları da bir gerçek.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu nedenle de CHP’nin yeni yönetiminin böyle bir kapsayıcı politika üretmesi, demokrasiye ve demokratlığa vurgu yapan bir anlayışla konulara yaklaşması bütün bu mağdur kesimlerin gönüllerine girebilmesi ileriki başarıları için bence bir gereklilik. Erdal İnönü gibi zeki, duyarlı, demokrat ve gönül insanı bir liderlerinin olduğunu da hatırlayarak. </span>

<span style="font-weight: 400;">Herkes bir gün Fenerbahçeli ya da Galatasaraylı ya da CHP’li olmayacak tabii ki! Farklılıklarımız hep var olacak. Ama toplum olabilmek için her şeyden önce galiba "biz" olmamız gerekiyor. Aramızdaki sınıfsal farklılıklarımız ve çıkarlarımız var olmaya devam edecek olsa da…</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 May 2024 04:50:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Erdal-Inonu.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Neden business class?</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/neden-business-class-5032</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/neden-business-class-5032</guid>
                <description><![CDATA[Neden business class?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Bugün Voleybol A Milli Kadın takımımızın resmî müsabakalara katılmak için Amerika Birleşik Devletleri’ne ekonomi sınıfında gittiğini öğrendim.</strong></span>

<strong>Havayolunun yaptığı açıklamaya göre federasyon çok geç bilet talep etmiş ve bu yüzden uygun sınıfta bilet ayarlanamamış. Farz edelim ki Voleybol Federasyonu’nun bir ihmali var, Türk Hava Yolları’nın sponsor olduğu milli takım için gerekirse bir uçaklarını sırf bu operasyon için tahsis etmesi hoş olmaz mıydı?</strong>

Bugün Voleybol A Milli Kadın takımımızın resmî müsabakalara katılmak için Amerika Birleşik Devletleri’ne ekonomi sınıfında gittiğini öğrendim. Normalde günceli gündemim yapmam ancak hem mesleğim gereği hem de birden fazla tekrar ettiği için bu konuya değinmek istedim.

Kadın A Milli Voleybol takımımız Türk spor tarihinin en başarılı takımlardan biri. Uluslararası Voleybol Federasyonu’nun (FIVB) düzenlediği Milletler Ligi’ni kazanarak Dünya Şampiyonu oldu. Avrupa Voleybol Konfederasyonu’nun (CEV) düzenlediği Avrupa Şampiyonasını kazanarak Avrupa Şampiyonu oldu. Bazıları Milletler Ligi başarısını küçümsercesine <em>‘‘Dünya Şampiyonu olmadı’’</em> diyebilir. Bu görüşün çıkış noktası FIFA Dünya Kupası’nın voleyboldaki tam karşılığının FIVB Dünya Kupası olmasıdır. Evet, kadın milli takımımız (henüz) o kupayı kazanmadı ancak aynı resmî kurumun düzenlediği ve tüm konfederasyonların katıldığı Milletler Ligi, FIVB’un en önemli ikinci etkinliğidir ve Dünya çapında düzenlenir. Dolayısıyla o kupayı kazanan pek tabii ki o senenin Dünya Şampiyonu olur. Milli takımdaki başarılarına ek olarak kadın milli voleybolcularımız neredeyse her sene kulüp bazında da ülkemize en büyük başarıları kazandıran aynı sporcular.
<blockquote><em><strong>Ekonomi sınıfında tüm sporcuları diğer yolcularla karışık oturtmuşlar, kimin yanında kimin oturduğu belli değil! Binbir milletten, çeşit çeşit insan olabilir… Belki aralarında fanatiği var, sapığı var, çapkını var, gevezesi var.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>KİMİN YANINDA KİMİN OTURDUĞU BELLİ DEĞİL</strong></h2>
Dolayısıyla Türk milletini ve Türk Bayrağını hem Avrupa’da hem Dünya’da en üst seviyede başarıyla temsil etmiş bir Milli Takımın oyuncularından bahsediyoruz.

İşte bu başarılı ve özel sporcuları, FIVB’un düzenlediği resmî müsabakalar için bugün Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderdik. 12 saatlik yolculuk için ekonomi sınıfında uçmalarını uygun gördük!

Bu durum spor yönetimi açısından çok yanlış bir tutumdur. Milli takımların uzun mesafelere business class veya özel uçakla uçması lüks değil, doğal bir ihtiyaçtır. Nedenlerini en kısa şekilde açıklamaya çalışayım.

Öncelikle bu durum bir güvenlik sorunu teşkil eder. Ekonomi sınıfında tüm sporcuları diğer yolcularla karışık oturtmuşlar, kimin yanında kimin oturduğu belli değil! Binbir milletten, çeşit çeşit insan olabilir… Belki aralarında fanatiği var, sapığı var, çapkını var, gevezesi var. Milli sporcuyu 12 saat boyunca hiç tanımadığı bir yolcunun yanına oturtamazsınız. Yanındaki yolcunun hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan, sporcularımız cep telefonlarını kullanmak isteseler bile hiçbir özel hayatları, mahremiyetleri kalmaz. Ailesiyle, eşiyle, sevgilisiyle bile istediği gibi konuşamaz. Ayrıca yanındaki yolcu, sporcularımızı sözlü veya fiziki rahatsız edilebilir. Hatta güvenlik riski oluşabilir. Örneğin, THY yemek servisinde bıçak dağıtılacak, bıçak!
<blockquote><em><strong>12 saat boyunca yanında kimin oturduğu belli olmayan milli sporcu her türlü enfeksiyon riskine karşı savunmasız kalır. Bir sporcunun yanında oturan yolcudan grip kapması bile tüm kafilenin sağlığını etkiler!</strong></em></blockquote>
<h2><strong>MİLLİ SPORCU ENFEKSİYON RİSKİNE KARŞI SAVUNMASIZ KALIR</strong></h2>
İkinci olarak, bu durum çok ciddi bir sağlık sorunu ve riski teşkil edebilir. 12 saat boyunca yanında kimin oturduğu belli olmayan milli sporcu her türlü enfeksiyon riskine karşı savunmasız kalır. Bir sporcunun yanında oturan yolcudan grip kapması bile tüm kafilenin sağlığını etkiler! Bu kızlar turistlik seyahate gitmiyor, fiziksel performans gösterecekleri spor müsabakasına gidiyor. O yüzden önelikle sağlık durumları korunmalı ve dış etkilere karşı kontrol altında tutulmalı. Böyle bir yolculuk yaptıran federasyon, bu risk durumu alenen göz ardı etmiş sayılır.

Üçüncü olarak, bu durum sporcuya verilen değeri gösteren sembolik bir mesajdır. Bu verilen veya verilmeyen değer, sporcunun moral-motivasyonunu, dolayısıyla psikolojisini olumsuz etkiler. Sporcu psikilojisi; antrenman kadar, maçtaki taktik kadar maç sonucunu etkileyen çok önemli ve etkili bir faktördür.

Son olarak, bu tür uzun yolculukların rahatsız geçmesi sporcunun saha içi ve antrenman performansını da olumsuz etkiler. 1.90 boyundaki kızlara 40cm koltuk aralığında 12 saat boyunca oturtup sonra da en iyi performanslarını göstermesini bekleyemeyiz. Yolculuk esnasında sıkışık halde oturdukları koltuklarda yapacakları ters bir hareket sakatlık riski bile doğurabilir. Ayrıca seyahat konforu sporcuların dinlenmesi için önemli bir etkendir. Koltuğunu yatak yapıp uyuyabilecekken, bu şekilde sporcularımızın yeterince dinlenmelerine engel olmuş oluyoruz. Bu tür konforsuz yolculuklardan geriye stres ve yorgunluk kalır ki bu iki durum bir spor takımının maruz kalmaması gereken konulardır.
<blockquote><em><strong>Milli takımlar için business class bir lüks değil, ihtiyaçtır. Özel işleri için, tatile giderken, veya yine milli takımı ilgilendiren ama müsabaka içermeyen bir aktivite için seyahat edeceklerse, o zaman business class ısrarı yersiz olabilir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>MİLLİ TAKIMLAR İÇİN BUSINESS CLASS LÜKS DEĞİL, İHTİYAÇTIR</strong></h2>
Kısacası milli takımlar için business class bir lüks değil, ihtiyaçtır. Özel işleri için, tatile giderken, veya yine milli takımı ilgilendiren ama müsabaka içermeyen bir aktivite için seyahat edeceklerse, o zaman business class ısrarı yersiz olabilir. O zaman şikayet etmelerini belki eleştirebiliriz ama ümmetin, hatta Dünya’nın lideri olduğunu iddia eden büyük bir ülkenin en başarılı milli takımlarından birinin, rahat ve konforlu bir şekilde milli takım maçına gitme talebi en doğal hakkıdır! Bu konu sadece voleybol ile sınırlamamalıyız. Aynısı halterden, güreşe, judodan, boksa kadar her milli takımımız ve milli oyuncumuz için geçerlidir. Birileri gitmedi veya talep etmedi diye, diğerlerinin bu talebi <em>‘‘uygunsuz’’</em> görülemez!

Son olarak şu notu da eklemek isterim. Bayrak taşıyıcı Türk Hava Yolları’nın bu tür özel ve milli durumlarda ticari bir şirket mantığından çıkıp, milli çıkarlara uygun davranan bir şirket konumuna geçmesi gerekir diye düşünüyorum. Havayolunun yaptığı açıklamaya göre federasyon çok geç bilet talep etmiş ve bu yüzden uygun sınıfta bilet ayarlanamamış. Farz edelim ki Voleybol Federasyonu’nun bir ihmali var, Türk Hava Yolları’nın sponsor olduğu milli takım için kendisinin insiyatif alması ve gerekirse bir uçaklarını sırf bu operasyon için tahsis etmesi hoş olmaz mıydı? Milli takıma milli havayolunun sponsorluğu bunu gerektirmez miydi?

Avrupa Futbol Şampiyonası da yaklaşıyor, bakalım A Milli Erkek Futbol takımımız için Türk Hava Yolları nasıl bir uçak ayarlayacak?]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 26 May 2024 18:40:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/a-milli-kadin-voleybol-takimi-1.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Döviz; gelirken kar topu, giderken kartopu!</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/doviz-gelirken-kar-topu-giderken-kartopu-5028</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/doviz-gelirken-kar-topu-giderken-kartopu-5028</guid>
                <description><![CDATA[Döviz; gelirken kar topu, giderken kartopu!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Şunu unutmayalım! Türkiye’de parası olan için TL ürünlerde büyük kazanç var. İster yerli ister yabancı olsun. Ve eninde sonunda bir yerde “Allah bereket versin” diyeceklerdir. İşte o zaman bugün artarak çoğalan iyimserlik tam tersine dönüp kar topu etkisi yaratacaktır.  </strong>

<strong>Dünyada emtia, faiz indirimi, enflasyon; </strong>Orta doğu’daki jeopolitik riskleri bahane eden emtia fiyatları yükselmeye devam etti. Dünya emtia endeksi Mart ayı başında 100 puan civarındayken 110 puana doğru hareketleneceğini tahmin ettiğimi yazmıştım. Bir bahane bulacaklardı nasılsa. Geçen hafta itibariyle 15 ayın en yükseği, 107 puanı geçti.

Emtia fiyatlarını artıran Orta Doğu ne hikmetse petrol fiyatlarını düşürüyor bu arada. Birileri pozisyon aldıysa ve para kazanacaksa haberler detay bence. 15 Nisan tarihinde burada bakır ve demir cevherine karşı bir ilgi olduğunu yazmıştım hatırlarsanız.

Dolar diğer paralar karşısında ivme kaybetse bile güçlü konumunu koruyor. ABD enflasyon verileri “ABD’de enflasyon nihayet sakinledi” etkisi yaratsa da; FED yetkililerinden gelen şahin açıklamalar, bu yıl iki faiz indirimi bekleyenleri rahatsız ediyor.

İngiltere’de enflasyon ve güven endeksi son üç yılın en iyi verilerine sahip. Yine de yaz aylarında faiz indirimi bekleyenlerin endişesi devam ediyor. Euro bölgesi maliye bakanlarının İtalya toplantısında ise faiz indirimleri konusunda daha iyimser söylemler çıktı.
<blockquote><em><strong>Türkiye’ye yağan döviz, dövizden liraya dönen vatandaş ve şirketler yüzünden MB döviz alışları olmasa TL değer kazanacaktır. KKM hesabının yarattığı devasa zarardan kurtulmak için KKM’den ikna yoluyla mudileri çıkarmaya çalışan MB, bu hafta KKM hesaplarının zorunlu karşılık oranlarını artırdı. Şimdi sırada ihracatçılar var bence.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>MB DÖVİZ ALIŞLARI OLMASA TL DEĞER KAZANACAKTIR</strong></h2>
<strong>TCMB faiz kararı; </strong>MB faizleri beklenildiği gibi sabit tuttu. FED deki ağabeyleri faiz indirimi sinyali vermeden TCMB’nın faiz indirimine yaklaşmayacaklarını tahmin ediyorum. FED faiz indirimi kararından ya bir ay önce ya bir ay sonra faizi indireceklerdir.

Türkiye’ye yağan döviz, dövizden liraya dönen vatandaş ve şirketler yüzünden MB döviz alışları olmasa TL değer kazanacaktır. KKM hesabının yarattığı devasa zarardan kurtulmak için KKM’den ikna yoluyla mudileri çıkarmaya çalışan MB, bu hafta KKM hesaplarının zorunlu karşılık oranlarını artırdı. Şimdi sırada ihracatçılar var bence. Biliyorsunuz ihracatçılar, ihraç bedeli dövizin %40 ını MB nezdinde bozdurmak zorundaydı.  Bir önceki ekonomi yönetiminin dahiyane (!) fikirlerinden biriydi. Bugün dövizin yükselmeyeceğine inanan şirketler %40 bozma işlemini yapıp eskiden olduğu gibi piyasadan dövizi geri almıyorlar. Sanırım yakında MB’na satma zorunluluğu yeniden %20 seviyelerine çekilecektir.

<strong>Şunu unutmayalım!</strong> Türkiye’de parası olan için TL ürünlerde büyük kazanç var. İster yerli ister yabancı olsun. Ve eninde sonunda bir yerde “Allah bereket versin” diyeceklerdir. İşte o zaman bugün artarak çoğalan iyimserlik tam tersine dönüp kar topu etkisi yaratacaktır.

<strong>17 Mayıs MB ve BDDK verilerine göre;</strong>

Yabancılar ilgili hafta 1,4 milyar dolarlık tahvil alımı gerçekleştirmiş. Son dört haftada yaptıkları alış 5,5 milyar dolar. Nisan sonu 3 milyar dolar olan tahvil portföy toplamları 8 milyar doları geçti.

MB rezervlerindeki toparlanmaya devam. İlgili hafta, brüt rezervde 4,7 milyar dolar, swap hariç net rezervde 9 milyar dolar civarında iyileşme var. Brüt rezerv 139 milyar dolara yükselirken swap hariç net rezerv eksi 14,8 milyar dolara kadar iyileşti. Mart sonu eksi 65,5 milyar dolardı. İyileşme, göz yaşartıcı.

<strong>Kredi ve kredi faizlerindeki sakinleşme devam ediyor.</strong> Kredi kartları ikinci haftadır üst üste eksi büyüme gösterdi. Bireysel krediler sakin, ticari krediler sakin. Bir ay önce “faizlerde en yükseği gördüğümüzü ve gevşemenin başlayacağını” tahmin ettiğimi yazmıştım. Üç aylık ortalama mevduat faizleri %68,88 den %63,71, bireysel ortalama kredi faizi %82 den %74, ticari ortalama kredi faizi %66 dan %64 seviyelerine gevşedi.

<strong>Dolar/TL;  </strong>TL'nin  değerlenmesi gerekiyor ama yatayda. Neden değerlenmesi gerekirken yatayda kaldığını yukarıda anlatmaya çalıştım. Doların tüm diğer paralar karşısında güçlü konumunda ısrarcı olması da bu duruma destek veriyor.
Günlük bazda destek 32,05, direnç 32,42.  Orta vadede 31,50 destek. 29,30 ise ciddi destek. Olur da, buraları görürse satıcı olmakta ısrar etmeyin bence. Burası ilginç bir seviye.
<blockquote><em><strong>Beşinci dalga hedefinin 10500 ile 12500 puan olduğunu ve beşinci dalganın Temmuz ayı civarında tamamlanmasını beklediğimi daha önce yazmıştım. Geçen hafta 10500 puanın üstüne çıktı, bir hafta daha üstünde kalırsa ve major borsalar çok sert düşüşe geçmezse 12500 puan çok da uzak bir hedef değil.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>BİST100 İÇİN 12500 ÇOK DA UZAK BİR HEDEF DEĞİL</strong></h2>
<strong>Bist100; </strong>Beşinci dalga hedefinin 10500 ile 12500 puan olduğunu ve beşinci dalganın Temmuz ayı civarında tamamlanmasını beklediğimi daha önce yazmıştım. Geçen hafta 10500 puanın üstüne çıktı, bir hafta daha üstünde kalırsa ve major borsalar çok sert düşüşe geçmezse 12500 puan çok da uzak bir hedef değil.

<strong>Dünya Borsalar; </strong>ABD ve Avrupa borsaları kar realizasyonlarını yapıp yeniden yükselişe geçtiklerini yazmıştım daha önce. Yeniden tarihi zirvelerini kırmayı denediler.  Geçerlerse yukarı trend devam eder. Geçemezlerse ikinci zirve denemesi, “ikinci tur, ikinci şans” olarak kalır ve geri çekilme başlar daha önce yazdığım gibi. Londra 8450 puanı, DAX 18900 puanı, S&amp;P 5310 puanı, Dow ise 40100 puanı yukarı kırıp iki hafta bu seviyenin altına gelmemeli ki yeni yukarı trend başlasın.

<strong>Eur/Usd;  </strong>1,0805 destek. Burası aşağı kırılırsa esas destek 1,0635. ECB nin faiz indirimine FED den daha yakın olması doları güçlü tutuyor. 1,0920 direnç.

<strong>Altın/ons; </strong>Major merkez bankalarının “faiz indirim” beklentilerine göre dalgalanmalar olsa da yukarı yönlü ısrarı devam ediyor. Geçen hafta daha önceki zirvesini test edip geri gelmesi hoş değil aslında.  2330 dolar çok önemli. Buranın üstünde kalmayı becerirse 2600 dolar civarına kısa zamanda yerleşir. 2330 puan altında iki haftalık kapanış, “yükseliş bitti” demektir ama ben bu olasılığa hiç sıcak bakmıyorum.

<strong>Gümüş; </strong>29,90 dolar  desteği dayandı. Altın ile benzer hareketleri yapıyor doğal olarak.  35 ile 50 dolar arasında bir yer hedefte. Yükseliş halinde altından daha çok para kazandıracağını; düşüşlerde altından daha az para kaybettireceğini düşünüyorum.

<strong>TR 2 yıllık tahvil; </strong> Alıcı gelmeye devam ediyor. %40,70 aşağı kırılırsa kısa zamanda %37,30 seviyelerini görebilir. On yıllıklar %25,40 desteğine yaklaşınca %25,60 seviyesinden kar satışı yiyip yeniden %27,30 seviyesinin üstüne yükseldi. %27,30 destek. Kırıldığı an, %25,60.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 26 May 2024 21:40:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Doviz-kuru-ile-enflasyonun-dansi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sokaktaki tehlikeli her canlıyı öldürelim!</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sokaktaki-tehlikeli-her-canliyi-oldurelim-5012</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sokaktaki-tehlikeli-her-canliyi-oldurelim-5012</guid>
                <description><![CDATA[Sokaktaki tehlikeli her canlıyı öldürelim!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Demek ki insan denen acımasız yaratık, kendisine en çok zarar vereni değil, kendisinin zarar verebileceği canlıları ortadan kaldırmaya niyetleniyor. Güçlünün güçsüzü ezmesi bu. Altta kalanın canı çıksın sözü boşuna söylenmemiş.</strong><strong> </strong>

Son genetik keşfimiz, hiçbir bilim insanının buluşundan kaynaklanmıyor: bizim meclisin icadı. <strong>Sokak köpeği diye bir hayvan türü icat ettiler ve acımasızlığın şahına çıkarak “sokak köpekleri”ni zehirleyerek öldürmeye karar verdiler.</strong>

Oysa herkesin bildiği ama söylemek istemediği gerçek; <strong>onların sokak köpeği değil, terkedilmiş çeşitli cins köpekler olduğu</strong>. İnsanlara bağımlı olarak yaşama başladıklarından bu yana binlerce yıl geçmiş bir canlı türü olan <strong>köpek, kendi kendine yiyecek ve barınma sağlayamaz.</strong> Ama insan denilen acımasız canlı bu hayvanları güvenlik, av, eğlence ve oyuncak olarak kullanıp canı sıkıldığı zaman sokağa terk ettiği için bilinçsizce üreyen ve çoğalan köpekler bir süre sonra yaşadıkları yerde bakılmadıkları için sürüleşiyor ve kendilerini ve alanı korumak için saldırganlaşabiliyor. <strong>Bu gereksiz ve bakımsız çoğalma yüzünden özellikle tenha yerlerde insanlar ve diğer köpekler için tehlike yaratan köpeklerin zehirlenerek öldürülmesini içeren bir karar tasarının çözüm olduğunu düşünen caniler var!</strong>

Bu çözümden ve akıl yürütmeden hareketle bazı zarar veren canlıları ortadan kaldırmaya devam edebiliriz; işte önerilerim:

<strong>Sokak insanlarını öldürelim</strong>! Sokakta yaşayan bazı insanlar diğer insanlar ve canlılar için tehlike oluşturmakta. Bunlar uyuşturucu madde kullanıyor. Kendilerinde değil, şiddet eğilimli. Demek ki ortadan kaldırılmaları gerek. Sokakta dilenenler. Bunlar halk sağlığını ve asayişi tehdit ediyor. Küçük çocuklarını gece yarılarına kadar sokaklarda süründürerek onların yararlı, eğitimli, sağlıklı olmalarını engelliyor. Çöpten toplayıp yedikleri görüntüsü verdikleri yiyeceklerle rahatsız edici görüntü veriyor, sokakları ve turistik mekanları kirletiyor. Turistlerden para toplayıp turizme zarar veriyor. Onların da iğneyle uyutulması çözüm olabilir!

<strong>Trafik magandaları bir başka tehlikeli insan türü</strong>. Trafikteki her sıkışıklıkta, her olayda araçlarından inerek diğerlerine saldıran, onların malına ve canına şiddet uygulayarak zarar veren bu arıza tipler asla düzelmiyor ve insan varlığı için tehlikeli. <strong>Bunların da toplanarak iğneyle uyutulması düşünülmeli</strong>.
<blockquote><em><strong>Halka hizmet için ortalıkta dolaşan ve sürekli yalan söyleyerek sadece kendilerine hizmet eden bir grup siyasetçi de halkın zararına çalışıyor. Halkı kandırarak sürekli siyaset sahnesinde kalan bu tiplerden kurtulmak da onları barınaklara kapatarak mümkün olamaz.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>HALKI KANDIRARAK SİYASET SAHNESİNDE KALAN TİPLERDEN KURTULMAK BARINAKLARA KAPATARAK MÜMKÜN OLAMAZ</strong></h2>
<strong>Aile içi şiddeti önlemek için de bu iyi bir çözüm olabilir.</strong> Eşlerine, çocuklarına, birlikte oldukları kadınlara şiddet uygulayan, hatta bu şiddeti vahşi cinayete dönüştüren çok tehlikeli insan türleri var. Bunlar genellikle hap ya da uyuşturucu kullanan, kimi zaman alkolik, şiddet bağımlısı, erkekler. Kadına uyguladıkları şiddet, terk edilmek istendiklerinde cinayete dönüşüyor ve çoğunlukla sadece kadını ve varsa olan çocuklarını değil, kadının ailesinden olanları da hedef alıyor. Engellenmesi mümkün olmayan bu çok tehlikeli erkek türünü de, kimse barınaktan sahiplenmeyeceğine göre iğneyle uyutmak, <strong>toplum sağlığı ve kadınların can güvenliği açısından şart gözüküyor!</strong>

Halka hizmet için ortalıkta dolaşan ve sürekli yalan söyleyerek sadece kendilerine hizmet eden bir grup siyasetçi de halkın zararına çalışıyor. <strong>Halkı kandırarak sürekli siyaset sahnesinde kalan bu tiplerden kurtulmak da onları barınaklara kapatarak mümkün olamaz</strong>. Olsaydı hiç kuşkusuz sahiplenen çıkardı. Çünkü halkın çoğunluğu saf ve iyi niyetli!

Bu listeyi birkaç sayfa uzatabilirim. Bu toplumun içinde yaşayan, diğer insanlara, canlılara, hayvanlara, doğaya, yaşadıkları mekana, kente, yeşile, her yere zarar veren o kadar çok İNSAN var ki! <strong>Yasalar ve düzen ne yazık ki onları diğerlerine zarar vermelerini engelleyemiyor. </strong>Ceza da verseniz, hapse de atsanız, onlar öyle güçlü, öyle yenilmez ki, hacıyatmaz gibi düştükleri yerden tekrar kalkıyor ve zarar vermeye devam ediyor. Kimse dokunmuyor, dokunamıyor onlara! Kimse onları ortadan kaldırmaya niyet bile edemiyor. <strong>Oysa onların verdikleri zarar, sokakta yaşamak zorunda bırakılan köpeklerin verdikleri zararın yanında o kadar çok ve geri dönülemez ki.</strong>
<blockquote><em><strong>Belediyeler ve devlet görevlileri bu hayvanları sağlıklı koşullarda kısırlaştırarak popülasyonun artmasını önlemek zorundalar</strong><strong>. Bununla kalmıyor ve bitmiyor. Ticari üretimin de çok ciddi biçimde önlenmesi gerekiyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>GÜÇLÜNÜN GÜÇSÜZÜ EZMESİ</strong></h2>
Demek ki insan denen acımasız yaratık, kendisine en çok zarar vereni değil, kendisinin zarar verebileceği canlıları ortadan kaldırmaya niyetleniyor. Güçlünün güçsüzü ezmesi bu. Altta kalanın canı çıksın sözü boşuna söylenmemiş.

<strong>Terkedilmiş ve plansızca çoğalmış sokakta yaşamak zorunda bırakılan köpekleri öldürmek çözüm değil vahşettir.</strong> <strong>Belediyeler ve devlet görevlileri bu hayvanları sağlıklı koşullarda kısırlaştırarak popülasyonun artmasını önlemek zorundalar</strong>. Bununla kalmıyor ve bitmiyor. Ticari üretimin de çok ciddi biçimde önlenmesi gerekiyor. <strong>Ne üretim, ne satış</strong>. Böylece bu canların, <strong>mal değil, can olduğu</strong> kabul edilmiş olur, yasa da ona göre düzenlenir. <strong>Sokakta yaşamak zorunda kalıp bir lokma yiyeceğe muhtaç olan bu canları istismar edenler, şiddet uygulayanlar, kuytu köşede bağlayıp ırzına geçen sapıklar cezalandırılır.</strong> Bunları düşünmeden, yapmadan, benim çocuğumu ısırdı, Zafer Mutlu’yu da ısırmıştı gibi tuhaf gerekçelerle on binlerce canı zehirleyerek öldürmek caniliktir.

<strong>Veterinerler de reddetti</strong>

Buna karşı olarak <strong>Veterinerler Birliği’</strong>nin yaptığı açıklama yüreğimi ısıttı: <strong>Hiçbir hayvanı zehirleyerek öldürmeyeceklerini bir bildiriyle açıkladılar! Sağlıkçının yapması gerektiği gibi!</strong>

<strong>Yeni bir Sivri Ada vakası mı?</strong>

Ne yapacaklar peki Devlet görevlileri? 1910’da Osmanlının yaptığı gibi hepsini gemiye doldurup <strong>Sivri Ada’ya mı atacaklar yine?</strong> Aç susuz kaya parçasının üzerinde birbirlerini parçalayarak ölsünler diye!  Yoksa gaz mı sıkacaklar üzerlerine? Kıyma makinesine mi atacaklar? Eğer yeniden bir gündem değiştirme ve şehirleri geri kazananları çileden çıkarma siyaseti değilse, AKP, itlaf yasasını gündemden kaldırmalı, tarihine bir kara leke daha sürmemelidir. Baksanıza Bahçeli bile neyin niye yapılacağını anlamamış! Sorup duruyor?]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 25 May 2024 21:48:44 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Adsiz-tasarim-29.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bilişsel devrim</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bilissel-devrim-4991</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bilissel-devrim-4991</guid>
                <description><![CDATA[Bilişsel devrim]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Teknolojinin son sürat değiştiği ve bir devrin kapadığına dair belirtilerin iyiden iyiye arttığı bir zamanın içindeyiz. Teknoloji kelimesi etimolojik olarak Yunanca <em>techne</em> kelimesinden geliyor Türkçeye zanaat olarak çevrilebilir. Teknoloji her zaman insan evladının yaşamında yer aldı. İlkel insanı günümüz insanın dan çok geriler de görsek de o da yaşamda kalabilmek için teknikler geliştirmişti. Teknik, insanın yaşamda kalma yöntemini belirleten bir taktik olarak değerlendirilebilir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></strong></span>

İnsan doğayı yönetmeyi kafasına koyduktan ve aklıyla tüm engelleri aşabileceğine inandıktan sonra teknik insanın ürettiği araçlara uygulandı. İlk başlarda insan gücüyle çalışan primatif araçlar yerini beden gücü gerektirmeyen araçlara bıraktı. İnsan beden ve zihin denkleminde, geliştirdiği araçlarla bedensel tutsaklıktan kurtuldu. Sanayi devrimi 18. yüzyılda başlayıp yaklaşık 200 yıl kadar sürdü. Zenginlik toprak sahiplerinden sanayicilere geçti. El emeği yerini makine üretimine bıraktı. Çoğu meslek öldü. İnsan kendi ürettiğine yabancılaşarak ve kapitalizmin pompaladığı tüketim çağrısına uyarak yabancılaştı. Rekabet artınca kişiler arasındaki mesafe de arttı. İnsanın yabancılaşmasına ve yalnızlaşmasına bir de toplumsal rol eklenince insanın işi iyice zorlaştı.
<blockquote><strong><em>Şimdi öyle bir kritik dönemeçteyiz ki Sanayi devriminde yaşanan değişimler bilişsel devrim ile tekrar yaşanacak. Metaverse yeni dünyaya göz kırparken Openai adlı bir yapay zeka firmasını tanıdık. Ve ardı kesilmedi. Metin üreten yapay zeka modellerinden video üretenlere hatta yaratıcılıkta insanın ilham perilerine neredeyse sahip olan sanal yaratımlar gördük.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>SANAYİ DEVRİMİNDE YAŞANAN DEĞİŞİMLER BİLİŞSEL DEVRİM İLE TEKRAR YAŞANACAK</strong></h2>
Şimdi öyle bir kritik dönemeçteyiz ki Sanayi devriminde yaşanan değişimler bilişsel devrim ile tekrar yaşanacak. Sanal gerçeklik ortamında gözlükler kullanılarak yaratılan simülasyonlarda –miş gibi deneyimler yaşarken değişimin ayak sesleri duyulmuştu. Ardından NFT denilen blok zincir teknolojisiyle tanıştık: Dijital dünyada satın alınan sanat eserleri, resimler, müzikler milyonlarca dolara satıldı. Hatta ileride herkesin uğrak alanlarının olacağı düşünülen sanal alanlar satın alındı. Metaverse yeni dünyaya göz kırparken Openai adlı bir yapay zeka firmasını tanıdık. Ve ardı kesilmedi. Metin üreten yapay zeka modellerinden video üretenlere hatta yaratıcılıkta insanın ilham perilerine neredeyse sahip olan sanal yaratımlar gördük. İstenmeyen kutusuna atılan felsefe iş başa düştü dedi ve yapay zekanın bilinçli olup olamayacağını, yapay zekayla ortaya çıkan etik sorunların çözümü için kafa yoruyor hala.

Son 40 yılda kurulmuş teknoloji şirketlerinin hisseleri inanılmaz arttı. Daha önce adını duymadığımız insanlar geleceğin zenginleri olacak. Artık bilişsel devrimini kralları, sanayicilerden tacı alacak. Para el değiştiriyor ki bu demek ki yeni dünyadan para ve değerin karşılığı da değişecek. Google ve OpenAi birbirleriyle kıyasıya rekabet ederken biz de sanki bir tenis maçını seyreder gibi bakıyoruz. Ortada o kadar büyük bir pasta var ki herkes bu pastanın neresinden ne kadar pay alacak bunun derdinde.
<blockquote><strong><em>Her devrim gibi bu geçişte bazı meslekleri silecek. En son hologram bir öğretmen üzerinde çalıştıklarını duyunca neler olabileceğini imajine etmek hiç zor değil. Hollywood filmlerinin senaryoları birer birer gerçek oluyor. Elon Musk’ın neurolink projesiyle insana yerleştirilen çip engelli insanlara bir ışık yaktığı kesin ama diğer yandan insanın bilgiyle olan ilişkisi tamamen değişecek.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>HER DEVRİM GİBİ BU GEÇİŞ DE BAZI MESLEKLERİ SİLECEK</strong></h2>
Sanayi devrimi çalışma, üretme, tüketme biçimlerini değiştirmişti şimdi de aynısı olacak. Sanayi devriminde insanların korktukları gibi olmadı, insanlar makineler gelince devreden çıkmadı. Yeni duruma adapte olarak yeniden varoldu. Homo Sapiensin özelliklerinden biri yeniliklere mükemmel bir şekilde adapte olma yeteneği; yoksa  17 yüzyılda 500 milyon olan insan nüfusu yaklaşık 8 milyara erişmezdi. Ama bu sefer durum farklı, zihinsel bir devrim yaşanıyor. Bazıları yapay zekanın dünyanın sonuna getireceğine bazılarıysa insanların işini oldukça geliştireceğini söylüyor.

Her devrim gibi bu geçiş de bazı meslekleri silecek. En son hologram bir öğretmen üzerinde çalıştıklarını duyunca neler olabileceğini imajine etmek hiç zor değil. Hollywood filmlerinin senaryoları birer birer gerçek oluyor. Elon Musk’ın neurolink projesiyle insana yerleştirilen çip engelli insanlara bir ışık yaktığı kesin ama diğer yandan insanın bilgiyle olan ilişkisi tamamen değişecek. Her şeyi bilen ama dünyadan bir haber insanların evreni olacak yaşadığımız topraklar.

Yapay zeka artık görüyor, duyuyor, okuyor, anlıyor, yorum yapıyor ve hatta duygusal seviyede konuşabiliyor bizimle. Elimizdeki akıllı telefonlar çöp olacak ve çok yakında yapay zekalı telefonlar ile hepimiz özel bir asistan ile geziyor olacağız. Ama ya mesleklerimize ne olacak? Bilgi sahibi olan ve bu bilgileri pratik hayata tatbik ederek uygulayarak para kazanan biz insanlara ne olacak? Her mesleğin tehdit altında olacağı kesin. Yeni dünyaya nasıl eklemleneceğimiz bir muamma. Ama şu bir gerçek ki çevresel yönden dünyaya vereceğimiz tahribat büyük olacak. Siz yapay zekaya soru sorduğunuzda normalden çok daha fazla elektrik ve su<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> harcıyor olacaksınız. İklimsel sıcaklık artışını düşündüğümüzde bu sefer ürettiğimiz teknik bizi de tehdit ediyor. Birilerinin hikayesinde mi olacağız yoksa kendi hikayemizi mi yazacağız göreceğiz.

<hr />

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> İstanbul Üniversitesi, Felsefe 4.sınıf ders notlarından

<a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Yapay zekayla 20-25 soruluk bir sohbet yaklaşık yarım litrelik su tüketilmesine yol açıyor.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 25 May 2024 21:40:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Adsiz-tasarim-30.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Devlet can alamaz</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-can-alamaz-4979</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-can-alamaz-4979</guid>
                <description><![CDATA[Devlet can alamaz]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Son günlerin en ciddi tartışma konularından biri, devletin bir köpek kıyımına hazırlanması. “Başı boş köpek sorunu yoktur” diyemeyiz, vardır ve ivedilikle çözülmesi gerekir. Ama devlet, hiçbir koşulda can alamaz. Devletin üreteceği çözüm öldürmek olamaz-olmamalı.</strong>

Şimdi bizim siyasetçilere sorsanız, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünün hikmetinden saatlerce konuşabilirler.

Kutsal olanın devlet değil, insan olduğunu idrak etmekten hâlâ çok uzağız.

Misal, “Söz konusu insansa gerisi teferruattır,” desem ânında hakaret etmeye hazır kıyamet kadar kişi bulunur.

Ama hakikat bu ve kutsamamız gereken kendimiziz.

Devleti biz insanlar kurduk ve biz olmazsak devletler de olmaz.

Devletler -kâğıt üstünde de olsa- bizim işlerimizi kolaylaştırmaya yarayan kurumların bütünüdür.

Bir devletin çıkması için üç birliktelik şartının sağlanması gerekir ki bunların arasında ne bayrak vardır ne marş ne dil ne din ne kültür…

Herkes oy verecek, herkes vergi verecek ve herkes askere gidecek.

Bu üçünü sağladığınızda bir devlet kurmuş olursunuz, diğerleri arkadan gelir ve hepsinin sayısız istisnası vardır.

Devlet, biz insanların hayatını kolaylaştırmanın bir aracıdır.

Kutsallığını da bu görevini ifa edebildiği ölçüde kazanır.

İşte bu sebepten ötürü, idam, hiçbir koşulda uygulanamaz bir ceza yönetimidir.

Devlet, insanların adına can alamaz çünkü.

Mesela, birini, bir bebeğin ırzına geçmeye yeltenirken görürsem ne yaparım bilmiyorum, öldürmek gözüme bir suç gibi görünmez ama ona eminim.

Açıkçası çocuk tecavüzcülerinin “zarar görmesi” beni hiç üzmez, onu da söyleyeyim.

Ama olması gerektiği gibi bu adam yakalanır ve hukuka uygun şekilde mahkemeye çıkarılırsa devletin idam kararı vermemesi için elimden geleni yaparım.

Devletin cinayet işleme yetkisi yoktur çünkü.

İnsan insan diyorum ama bir şeyin eksik kaldığının da farkındayım.

Çağ değişiyor, hayat değişiyor, kelimeler, kelimelerin anlamları, içerikleri değişiyor.

Yüzlerce sene önce insan hayatının kutsallığı demek yeterliydi çünkü doğa henüz tehdit altında değildi, oysa bugün insan hayatı bir parçası olduğumuz doğadan ayrı düşünülemez.

O yüzden, artık insan hayatının kutsallığı derken doğayla uyum içinde yaşayan insanlıktan bahsetmiş oluyoruz.

Devlet, artık, doğayı koruyarak, iklim değişikliği gibi olguları görmezden gelmeyerek, bir sonraki nesile daha yaşanabilir bir yer bırakmayı önceleyerek üstüne düşen vazifeleri yerine getirmek zorunda.

Son günlerin en ciddi tartışma konularından biri, devletin bir köpek kıyımına hazırlanması.

“Başı boş köpek sorunu yoktur” diyemeyiz, vardır ve ivedilikle çözülmesi gerekir.

Ama devlet, hiçbir koşulda can alamaz.

Devletin üreteceği çözüm öldürmek olamaz-olmamalı.

Zira devlet kararı dediğimiz son kertede “ortak akıldan” başka bir şey değil.

Yani biz bu ülkenin vatandaşları bir sorun karşısında neler yapmamız gerektiğini konuşuyoruz, tartışıyoruz, temsilcilerimiz aracılığıyla kamusal alana taşıyoruz, herkesin fikri bir havuzda karılıyor.

Ortaya da hiçbirimiz tamamen memnun etmeyen ama hepimizin rıza gösterebileceği bir karar çıkıyor.
<blockquote><em><strong>Sokak köpekleri için düşünülen ise bir toplu kıyımdır, binlerce hayvanın öldürülmesidir. Böyle çözüm olmaz. Öldürmek bir çözüm yöntemi değildir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ÖLDÜRMEK BİR ÇÖZÜM YÖNTEMİ DEĞİLDİR</strong></h2>
Çeşitli fedakârlıklar sayesinde toplumsal uzlaşıya varıyoruz.

Sokak köpekleri için düşünülen ise bir toplu kıyımdır, binlerce hayvanın öldürülmesidir.

Böyle çözüm olmaz.

Öldürmek bir çözüm yöntemi değildir.

Çözümü öldürmekte görenler, başka sorunların çözümünde de benzer yöntemlere başvurmaktan çekinmeyeceklerdir.

Düşünsenize, kimbilir kaç insan görev alacak bu kıyımda.

Kimi dolaylı kimi doğrudan binlerce hayvan öldürmüş insanlarla dolu bir toplum sağlıklı kalamaz.

Binlerce-onbinlerce hayvanın öldürülmesi vahşettir, cinayettir.

Ben devlete benim adıma can alma yetkisini hiçbir zaman vermedim.

Bugün de vermiyorum.

İnsanı, hayvanı, ağacı, çiçeği, her şeyi yaşatmanın imkânını bul ki devlet yaşasın.

Kıyıma yol açacak bu yasanın tamamen karşısındayım.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 25 May 2024 07:20:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/sokak-kopegi-1.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kabızlık ve beslenme ilişkisi</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kabizlik-ve-beslenme-iliskisi-4966</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kabizlik-ve-beslenme-iliskisi-4966</guid>
                <description><![CDATA[Kabızlık ve beslenme ilişkisi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Kabızlık, bağırsak hareketlerinde azalma, dışkı geçişinin ağrılı olması ve tuvalete çıkışın uzun süre olmaması durumu olarak adlandırılabilir. Genellikle kadınlarda daha sık rastlanır. Kabızlık beslenme ile doğrudan ilişkilidir. Yeterli sıvı tüketilmemesi, yetersiz posa alımı, hareketsizlik, uzun süreli uygulanan yağsız diyetler sonucunda kabızlık problemiyle karşılaşmak olasıdır.</strong></span>

<span style="font-weight: 400;">Kabızlık kilo verme sürecinde en sık karşılaşılan problemlerden biri. Tuvalete çıkma sıklığında azalma diyet yaparken kilo vermeyi de olumsuz etkileyebiliyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Kabızlık, bağırsak hareketlerinde azalma, dışkı geçişinin ağrılı olması ve tuvalete çıkışın uzun süre olmaması durumu olarak adlandırılabilir. Genellikle kadınlarda daha sık rastlanır. </span>

<span style="font-weight: 400;">Kabızlık beslenme ile doğrudan ilişkilidir. Yeterli sıvı tüketilmemesi, yetersiz posa alımı, hareketsizlik, uzun süreli uygulanan yağsız diyetler sonucunda kabızlık problemiyle karşılaşmak olasıdır. Bunların dışında, kalın bağırsaklarda fonksiyon bozukluklarına bağlı olarak ya da ilaç kullanımına bağlı olarak kabızlık gelişebilmesi de mümkündür. </span>

<b>Kabızlığa Sebep Olan Beslenme Hataları Nelerdir? </b>

<span style="font-weight: 400;">Gluten ve beyaz un ağırlıklı beslenme, lif bakımından zengin besinlerin yeteri kadar alınmaması, hazır gıda tüketimi, sürekli fast food tüketimi kabızlığın beslenme hatalarından kaynaklanan nedenleridir. </span>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">Beyaz ekmek, kepek ekmeği</span></li>
 <li>Un ve unlu mamüller</li>
 <li>Kırmızı et</li>
 <li>Kızartmalar</li>
 <li>Çay ve kahve</li>
 <li>Paketli ve işlenmiş gıdalar</li>
 <li>Fast food yiyecekler</li>
 <li>Olgunlaşmamış meyveler</li>
</ul>
<span style="font-weight: 400;">Gibi besinler kabızlığa neden olmaktadır. </span>
<blockquote><em><b>Su bağırsak hareketlerini iyileştirerek kabızlığı geçirebilir. Bağırsakların görevini yapabilmesi için suya ihtiyacı vardır. Günlük 2,5 litre su tüketmeye özen gösterin. </b></em></blockquote>
<h2><b>GÜNLÜK 2,5 LİTRE SU TÜKETMEYE ÖZEN GÖSTERİN</b></h2>
<b>Kabızlığa İyi Gelen Gıdalar Nelerdir? </b>
<ul>
 <li><span style="font-weight: 400;">Kefir, ev yoğurdu gibi probiyotikler </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Armut, kuru erik, kayısı, kavun, incir gibi liften zengin meyveler </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Bezelye, ıspanak, pancar, pırasa enginar, yeşil fasülye, brokoli gibi sebzeler </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Keten tohumu, çörek otu gibi tohumlar </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Yeşil mercimek, nohut, barbunya gibi kuru baklagiller </span></li>
 <li><span style="font-weight: 400;">Tam tahıllı ekmek, bulgur gibi tahıllar </span></li>
</ul>
<b>Kabızlığa İyi Gelen Beslenme Önerileri </b>
<ol>
 <li><b>Bol su için</b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Su bağırsak hareketlerini iyileştirerek kabızlığı geçirebilir. Bağırsakların görevini yapabilmesi için suya ihtiyacı vardır. Günlük 2,5 litre su tüketmeye özen gösterin. </span>
<ol start="2">
 <li><b>Yüksek Lifli Gıdalar Tüketin</b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Bağırsakların hareketlenmesi ve dışkı oluşumu için sebze ve meyvelerden, çiğ salatadan zengin beslenip, tam tahıllı gıdalara beslenmenizde mutlaka yer verin. </span>
<ol start="3">
 <li><b>Probiyotik tüketin </b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Bağırsaklar ikinci beyin olarak biliniyor. Bağırsaklardaki yararlı bakteriler olan probiyotikleri arttırmak kabızlığın önüne geçmektedir. Bu sebeple kefir, ev yoğurdu, ev turşusu gibi gıdalar sofranızda bulunmalı. </span>
<ol start="4">
 <li><b>Yağlardan Faydalanın </b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Zeytinyağı bağırsakların içini yumuşatmaya yardımcı olarak dışkının kolondan geçişini kolaylaştırır. Aynı zamanda dışkının daha fazla su tutmasını ve daha yumuşak kalmasını da sağlar. Sabahları aç karnına alınan bir çorba kaşığı zeytinyağı sağlıklı ve yetişkin bireylerde kabızlığı giderebilir.</span>
<ol start="5">
 <li><b>Kafein Tüketimini Sınırlandırın</b></li>
</ol>
<span style="font-weight: 400;">Çok fazla miktarda içilen kahve ve demli çay kabızlığa sebep olmaktadır. Bu sebeple çay ve kahve yerine rezene çayı, kayısı çayı, papatya çayı gibi bağırsak hareketlerini hızlandıran bitkisel çayları tüketin. </span>
<h3><b>Kabızlığı Çözen Marmelat Tarifi: </b></h3>
<span style="font-weight: 400;">1 adet kuru incir </span>

<span style="font-weight: 400;">2 adet kuru erik </span>

<span style="font-weight: 400;">2 adet hurma </span>

<span style="font-weight: 400;">2 adet kuru kayısı </span>

<span style="font-weight: 400;">Dilimlenip 1 bardak suyun içerisinde haşlanır. Üzerine 1 tatlı kaşığı keten tohumu, 1 tatlı kaşığı chia tohumu ve 1 yemek kaşığı zeytinyağı eklenerek karıştırılır.  Kavanoza alınan bu karışım her sabah aç karnına 2 bardak ılık su ile 1 tatlı kaşığı tüketilir.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 24 May 2024 21:30:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Kabizlik-ve-beslenme-iliskisi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kobanê kararının gösterdiği</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kobane-kararinin-gosterdigi-4949</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kobane-kararinin-gosterdigi-4949</guid>
                <description><![CDATA[Kobanê kararının gösterdiği]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kobanê davası kararları Kürt siyasal hareketinin Türkiye’ye açılma veya Türkiyelileşme siyasetine bir cevap, bir cezadır. Kürtlerin evrensel temel haklarıyla kamusal alanda var oluşlarının, Türkiye siyasetine demokratik meşru yollarla müdahale etme isteklerinin frenlenmesidir.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi 16 Mayıs 2024 Perşembe günü kamuoyunda “Kobanê davası” olarak bilinen eski HDP eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da bulunduğu 108 kişinin yargılandığı davanın 83’üncü celsesinde kararını açıkladı. Mahkeme; 72’si aranan, 18’i tutuklu, 18’i de tutuksuz olmak üzere 108 kişinin yargılandığı davada adeta ceza yağdırdı. <strong>Selahattin Demirtaş</strong> 42, Figen Yüksekdağ 32, <strong>Gültan Kışanak</strong> 12, Sebahat Tuncel 12,&nbsp;<strong>Ahmet Türk</strong> 10,&nbsp;Ali Ürküt 13, <strong>Alp Altınörs</strong> 18, Ayla Akat Ata, <strong>Aynur Aşan</strong> ve Ayşe Yağcı 9,&nbsp;<strong>Bülent Parmaksız</strong> 23, Cihan Erdal ve <strong>Dilek Yağlı</strong> 16, Emine Ayna 10, <strong>Günay Kubilay</strong> ve İsmail Şengül 20,&nbsp;<strong>Nazmi Gür</strong>, Zeki Çelik ve <strong>Pervin Oduncu</strong> 22, Meryem Adıbelli, <strong>Mesut Bağcık</strong> ve Nezir Çakar 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme heyeti beş kişiye hapis cezalarıyla birlikte tahliye, 12 kişiye beraat ve 13 kişinin tutukluluğunun devamına kararı verdi. Selâhattin Demirtaş da dâhil olmak üzere cezaların hemen hemen tamamı, “<strong>terör örgütü üyesi, yöneticisi olma veya örgüt adına hareket etme ve bu yolla devletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü yıkmayı amaçlama</strong>” suçlarına yardımcılık etme gerekçesiyle verildi. Dava, HDP yöneticilerinin 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde gerçekleşen ölümlerin ve şiddetin sorumluları oldukları iddiasıyla açılmıştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, MHP lideri Devlet Bahçeli ve daha birçok siyasetçi, bizzat Selahattin Demirtaş’ı Yasin Börü’nün katili olarak suçlayan çok sayıda konuşma yapmışlardı.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Hukuka dair bilinen ulusal ve uluslararası bütün temel normlar ve kazanımlar, bu mahkeme kararıyla geçersiz ilan edildi, yok sayıldı. Bu karar yeni bir eşik olacağa benziyor. Evrensel hukuktan tamamen yoksun yargı süreciyle, Kürt demokratik siyasetçilerine ve müttefiklerine, muktedirlerin ideolojik yaklaşımı ve devletin bekası adına hükümlere başvurularak ceza verildi.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BU KARAR YENİ BİR EŞİK OLACAĞA BENZİYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karar sonrası da aynı tutumlarını sürdürdüler. Mahkeme heyeti ise bütün sanıklara ölüm ve şiddet suçlamalarından beraat kararı verdi. Verilen cezanın tamamı için, çeşitli açıklamalar, farklı yerlerde yapılan konuşmalar gerekçe gösterildi. <strong>Ortada yalan ve hukuksuzlukla tanımlanabilecek bir durum olduğunu, bizzat mahkemenin kısa kararında da görmek mümkün. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuka dair bilinen ulusal ve uluslararası bütün temel normlar ve kazanımlar, bu mahkeme kararıyla geçersiz ilan edildi, yok sayıldı. Bu karar yeni bir eşik olacağa benziyor. Evrensel hukuktan tamamen yoksun yargı süreciyle, Kürt demokratik siyasetçilerine ve müttefiklerine, muktedirlerin ideolojik yaklaşımı ve devletin bekası adına hükümlere başvurularak ceza verildi. Erdoğan rejimi, 2016 sonrası devletin temel politikası olarak işlev gören ‘<strong>beka</strong>’, ‘<strong>güvenlik</strong>’ ve ‘<strong>iç ve dış mihraklar</strong>’ kavramlarını öne çıkardı. Bu tanımlara sıkıştırılan yargı alanının, evrensel insancıl hukuka tamamen aykırı bu kararları ile birlikte, yeni bir aşamaya geçilmek istendiği görülüyor. Devletin ikinci yüzyılda Kürtleri nasıl yönetmek istediğine veya nasıl ilişkilenmek istediğine dair bir tercihi yansıtıyor. Burada Kürtler ve müttefikleri, Türk yargı sisteminin tamamen dışına itilmiş oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değişik düzeyde ve ölçüde uygulamalarla, Kürtlerin kendilerini yönetme kapasitelerinin ve kabiliyetlerinin ortadan kaldırılması veya sınırlandırılması hedeflenmiş görünüyor. Başta Kürtler olmak üzere Cumhuriyet'in ötekileriyle sahici dayanışma ve eşit ortaklık ilişkileri hala milli güvenlik meselesi olarak görülmeye devam ediliyor. İktidarla muhalefet arasında tartışma konusu olan yumuşama veya normalleşme tartışmalarına/hayallerine bu pencereden baktığımızda, neden taraflarca Kürt demokratik siyasal güçlerinin bunun dışında tutulduğu daha iyi anlaşılacaktır. Keza seçilmiş yerel yönetimler yerine kayyım atama enstrümanının, bu siyasetin çok önemli bir halkası olarak devlet yöneticilerinin masasının üzerinde açık dosya olarak durmaya devam ettiği çok belli. Bütün bunlar ve bölgede olup bitenler gösteriyor ki, Türk devletinin asıl hedefi, Kürt sorununa hayatiyet veren dinamikleri denetlemek ve zaman içerisinde geç kalmadan etkisizleştirmek. Devlet, Kürtlerin kendini yönetme kapasitelerini ve kabiliyetlerini ortadan kaldırmak veya bu mümkün olmadığında alabildiğince zayıflatmak istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kapsamda Kobanê davası kararları Kürt siyasal hareketinin Türkiye’ye açılma veya Türkiyelileşme siyasetine bir cevap, bir cezadır. Kürtlerin evrensel temel haklarıyla kamusal alanda var oluşlarının, Türkiye siyasetine demokratik meşru yollarla müdahale etme isteklerinin frenlenmesidir. Başka bir anlamda bu, Türkiye’nin egemenlik paylaşımına dair sözlerine ket vurulmak istenmesidir. İktidar ve ortakları, önümüzdeki dönemde, demokratik Kürt siyasal güçlerine, yeni Türklük sözleşmesine biat/itaat etme dışında bir seçenek bırakmak istemiyor. Son 8 yıldır iktidar, Kobanê davasında olduğu gibi birçok kez, Kürtlerin ve müttefiklerinin barışta, çözümde ısrar etmek için cezaevinde veya yaban ellerde mülteci olarak yaşama riski almak yerine “silah kuşanmalarını” yeğlediğini sergiledi.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>CHP Genel Başkanı Özgür Özel yönetiminin yerel seçimler sonrasında kimi umut veren çıkışları oldu. Bu kapsamda partisinin Kürt sorununa yaklaşımında nasıl bir değişiklik olacağı en önemli konu.</em> </strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CHP’NİN KÜRT SORUNUNA YAKLAŞIMI EN ÖNEMLİ KONU</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kürt siyasal güçlerinin ise tek seçenekleri var. Bu; silahsız, şiddetsiz demokratik direniş hattını büyütmek, güçlendirmek. Kitleselleşmenin, toplumsal tabanı güçlendirmenin biricik yolu demokratik siyasete abanmaktır. Demokratikleşme, barış söylemlerini kuvveden fiile çıkarmaktır. </strong> Her şeyden önce Kürt savaşının/çatışmasının Kürt toplumu ve Kürt siyasal akımı üzerinde büyük bir yük olmaktan çıkarmaktır. Devletin çizmeye çalıştığı yeni rotanın kaderini belirleyecek olan, esas olarak ana muhalefet partisinin, Cumhur İttifakı’nın “<strong>beka, güvenlik ve millilik</strong>” söylemlerinin gölgesinde siyaset yapıp yapmamasıyla fazlasıyla ilgili. 2016 yılı sonrasında olduğu gibi, muhalefet iktidarın gölgesinde kalmaya bir biçimde rıza gösterirse, sadece Kürtleri ve müttefiklerini değil, Erdoğan rejimine rıza göstermeyen herkesi daha zor günler bekliyor olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP Genel Başkanı <strong>Özgür Özel</strong> yönetiminin yerel seçimler sonrasında kimi umut veren çıkışları oldu. Bu kapsamda partisinin Kürt sorununa yaklaşımında nasıl bir değişiklik olacağı en önemli konu. Herkes için artık günümüzde haklarından mahrum bir Kürt dünyası hayal etmek, ortaçağ rüyası görmek gibi bir şey olsa gerek. &nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 23 May 2024 21:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/kobani-davasi-3.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kobani kararının kısa analizi</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kobani-kararinin-kisa-analizi-4898</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kobani-kararinin-kisa-analizi-4898</guid>
                <description><![CDATA[Kobani kararının kısa analizi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Toplumsal barışın bir başka bahara ertelendiği, yeni nefretin tohumlarının ekildiği bu karardan sonra, Kürt sorununun barışçıl çözümü konusunda talebi olan tüm kitlelerin seslerini yükseltmesi, her durumda şiddeti savunmaksızın barış çağrısını yinelemesi gerekir.</strong>

Ceza yağdırdılar, büyük iş başardılar, bravo(!) Kürt sorununun barışçıl çözümü üzerine dev bir AKP-MHP katkısı bu, elbette tersinden…

Boşuna senelerdir söylemiyoruz, Türkiye’de iktidar değişmeden huzur gelebilmesine imkân yok diye. İktidarın elinde oyuncak olup iyice pespaye hale gelen yargının son şahikası olan bu karar, Ceza hukuku bakımından bir komedi metni gibi adeta. TCK m.302’den ceza verildiği karardan anlaşılıyor, lakin suçun unsurlarını bulabilene aşk olsun!

Konunun uzmanı olmayanlar için kısaca açıklayalım: Türk Ceza Kanunu’nun 302.maddesi, devletin ülkesine, egemenliğine ve birliğine karşı cürümlerden en ağırını cezalandırır: Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozma Suçu. Maddeye göre <em>“Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya veya Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik bir fiil işleyen kimse, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.”</em>

Bu suçun en önemli noktası, sanıkların ortaya koydukları fiilleri olmalıdır. Bu suçtan yargılama yapıyorsanız öyle fiiller söz konusu olmalıdır ki, kararı okuyanlar “vay arkadaş, bunu da mı yapmışlar” demeliler. Çağdaş hukuk sistemlerinde verilecek en ağır cezayı veriyorsanız, mahkemede yaptığınız yargılamanın ve savcılığın ortaya koyduğu fiillerin de son derece ciddi olması beklenir. Öyle mi olmuş peki?
<blockquote><strong><em>Ceza alanların tümünün bu fiile “yardım”dan ötürü ceza aldıklarını görüyorsunuz. Peki, asli maddi fail kim? Yani esas bu fiilleri işleyen biri var olmalı ki, ona yardım edilmiş olsun. Dosyada bu yok, kim olduğu belli değil! Mesela Abdullah Öcalan mı, Murat Karayılan mı? Mahkemeye göre, kim o asli fail? Hiçbir tespit yok. Dosyada yargılanan sanıklarla nasıl ilişkilendirildi? Belli değil.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>DOSYADA ASLİ MADDİ FAİL YOK</strong></h2>
Karara baktığınızda, ceza alanların tümünün bu fiile “yardım”dan ötürü ceza aldıklarını görüyorsunuz. Peki, asli maddi fail kim? Yani esas bu fiilleri işleyen biri var olmalı ki, ona yardım edilmiş olsun. Dosyada bu yok, kim olduğu belli değil! Mesela Abdullah Öcalan mı, Murat Karayılan mı? Mahkemeye göre, kim o asli fail? Hiçbir tespit yok. Dosyada yargılanan sanıklarla nasıl ilişkilendirildi? Belli değil. Asli maddi fail olmadan yardım söz konusu olur mu? Olmaz. Burada oluvermiş.

Daha da önemlisi, aslında ortada 302’yi gerektirecek bir fiil yok. Tüm dosya kapsamını didik didik edin, bulduğunuz şey atılan bir tweet! Tweet atarak 302’ye yardım olur mu? Teorik olarak belki olabilir ama pratikte mümkün değil. Yani öyle bir twit atacağım ki, koskoca Türkiye Cumhuriyeti orta yerinden çaat diye çatlayıp bölünecek, bu olabilir mi? Elbette olmaz öyle saçmalık. Olmuş.

Bir adım daha gidelim, atılan tweet de suç değil. Suç olmadığı da AİHM kararıyla kesinleşmiş durumda, zira AİHM, Demirtaş/Türkiye kararında son derece açık bir şekilde atılan o twitin suç oluşturmayacağını belirtiyor.

İster istemez, benzer kararlarla bir karşılaştırma yapmak istiyorsunuz, ancak daha karanlık bir tablo çıkıyor karşınıza. Yargıda istikrar çoktan ölmüş durumda; mesela Gezi davasına ve Osman Kavala’nın aldığı cezaya bakın. Kavala, davada hiç tartışılmayan, daha doğrusu var olmayan fiilinden ötürü müebbet hapis cezası aldı bilindiği üzere. Fiilsiz suç olmaz ilkesine adeta istisna getirildi o kararla. Bu karar da aynı paterni izliyor, ortaya bir fiil konulmadan en ağır cezalar veriliyor. Bari oranlı olsa, yürek yanmaz; aslında yine yanar da hiç değilse tutarlı hareket etmişler deriz. Kavala, hiçbir şey yapmadan daha çok ceza aldı bu durumda.
<blockquote><strong><em>Havuz medyası, bu davanın açıldığı ilk günden itibaren, Yasin Börü ve diğer ölümlerin HDP’li siyasetçilerin propagandası sunucunda yaşandığı yalanını pompalamıştı. Meğer hiç öyle bir durum yokmuş, mahkemeye göre tüm sanıklar bu isnatlardan ötürü beraat ettiler.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>MEĞER HİÇ ÖYLE BİR DURUM YOKMUŞ</strong></h2>
Kararın belki de en dikkat çekici tarafı, yargılanan sanıkların tümünün şiddet ve öldürmelerden beraat etmiş olmaları. Havuz medyası, bu davanın açıldığı ilk günden itibaren, Yasin Börü ve diğer ölümlerin HDP’li siyasetçilerin propagandası sunucunda yaşandığı yalanını pompalamıştı. Meğer hiç öyle bir durum yokmuş, mahkemeye göre tüm sanıklar bu isnatlardan ötürü beraat ettiler. Durmuş saat, burada doğruyu göstermiş, sevinmeli miyiz buna? Hani 6-8 Ekim olaylarında büyük bir şiddet sarmalı tetiklenmiş, tüm sorumluluk da sırf muhalefet ediyorlar diye HDP’lilere yüklenmişti?

O halde, ortada bir şiddet çağrısı, şiddet propagandası ya da daveti söz konusu değil. Ölümlerin sorumluları da yakalanmamış ve yargılanmamış durumdalar, ama siyasetçilere ceza yağdırmakta bir tereddüt yok. Nasıl oluyor? Peki, nasıl olacak da bu şartlarda toplumsal barış nasıl sağlanacak? Bence memleketteki barış yanlılarının bu karardan sonra, seslerini her zamankinden daha çok çıkarmaları gerekiyor; insan haklarını, demokrasiyi ve liberal ilkeleri savunan herkese, hepimize görev düşüyor.

Kararın üzerinde günlerce çalışıldığı uzman gözlerden kaçmıyor. Bununla birlikte Yargıtay’a muhtemel bozma için birden fazla gerekçe sağlanmış görünüyor. Bu Yargıtay, hukuki hatalara işaret edip evrensel hukuka göre mutlaka bozulması gereken bu kararı bozar mı, onu bekleyip göreceğiz.

Akla gelen bazı olasılıklara da yanıt vermeye çalışalım. Mesela sayın Ahmet Türk gibi, 31 Mart seçimlerinde Belediye Başkanı olarak seçilen siyasetçilere kayyım gelecek mi? Görünen o ki, kararlar kesinleşinceye kadar kayyım yok, gelmeyecek. Kararlar kesinleşirse, ancak o zaman kayyım atanacak. “Strateji” böyle tespit edilmiş. Aslında anayasal “suçsuzluk karinesi”nin doğal bir yansıması olan bu durumu neredeyse lütuf kabul edecek noktaya gelmiş durumdayız.
<blockquote><em><strong>Ben bu karardan sonra AKP yargısının yerini önce yavaştan, sonra hızlanarak MHP yargısına terk ettiğini düşünüyorum. Bugün itibariyle MHP, bürokrasiyi, emniyeti, Silahlı Kuvvetleri ve özellikle de yargıyı öylesine domine etmiş bir durumda ki, AKP yargısının artık esamisi okunmuyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>AKP YARGISI YERİNİ MHP YARGISINA TERK ETTİ</strong></h2>
Yeni Anayasa Mahkemesi kompozisyonu da dikkate alınarak, AYM önünde bekleyen HDP kapatma davasının akıbeti ne olacak? Orada da aynı yanıt verilebilir, kararın kesinleşmesi beklenecek, kesinleşmeye kadar kapatma da yok! Zira hem tüm sanıklar şiddet eylemlerinden beraat etmiş durumdalar, hem de karar henüz kesinleşmemiş durumda. Buna rağmen, sayın Devlet Bahçeli dün, “HDP’nin kapatılması davasında AYM’nin elini tutan kalmamıştır” deyivermiş. Savaş hali dahil istisnası olmayan suçsuzluk karinesini bir defa uygulamamaya başlayınca gerisi geliveriyor demek ki! Yani, hukuku bir defa delmekle pek çok şey oluyor.

Ben bu karardan sonra AKP yargısının yerini önce yavaştan, sonra hızlanarak MHP yargısına terk ettiğini düşünüyorum. Bugün itibariyle MHP, bürokrasiyi, emniyeti, Silahlı Kuvvetleri ve özellikle de yargıyı öylesine domine etmiş bir durumda ki, AKP yargısının artık esamisi okunmuyor. Siyaseten olsa bile, fiilen AKP diye bir parti olup olmadığı da tartışılabilir. Artık AKP’nin siyasi etkisinin giderek silindiği, MHP’nin bütünüyle egemenliğini ilan ettiği bir düzene geçilmiş durumda gibi görünüyor.

Toplumsal barışın bir başka bahara ertelendiği, yeni nefretin tohumlarının ekildiği bu karardan sonra, Kürt sorununun barışçıl çözümü konusunda talebi olan tüm kitlelerin seslerini yükseltmesi, her durumda şiddeti savunmaksızın barış çağrısını yinelemesi gerekir. Siyasal İslam/ırkçılık ittifakının dayanamayacağı tek şey, geniş halk kitlelerinin “inadına” barış ve kardeşlikten yana tavır almaları olur.]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 May 2024 21:30:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/kobani-davasi-1.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kürt yoktur varsa da Kürt değildir!</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurt-yoktur-varsa-da-kurt-degildir-4850</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurt-yoktur-varsa-da-kurt-degildir-4850</guid>
                <description><![CDATA[Kürt yoktur varsa da Kürt değildir!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<b>Geçmişte "Kürt yoktur!" diyen devlet aklı bugüne kadar "Kürt yoktur varsa da Kürt değildir" demeye devam ediyor. Üstelik bu kararı "birlik beraberliğimize halel getirmemek" için aldığını söylediğinden bu karara itiraz etmeyi de yine terörist seviciliği" olarak tanımlamaktan da vazgeçmiyor.</b>

<span style="font-weight: 400;">Kobani kumpas davasında verilen kararları 3-5 hakim tarafından alındığını düşünsek de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluştan bu yana Kürt konusuna yaklaşımını düşündüğümüzde bunun böyle olmadığını, bu kararları alanların bütün bir devlet adına davranan kişilerden oluştuğunu anlarız. Bir başka ifadeyle, geçmişte "Kürt yoktur!" diyen devlet aklı bugüne kadar "Kürt yoktur varsa da Kürt değildir" demeye devam ediyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Üstelik bu kararı "birlik beraberliğimize halel getirmemek" için aldığını söylediğinden bu karara itiraz etmeyi de yine "terörist seviciliği" olarak tanımlamaktan da vazgeçmiyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ne tuhaf değil mi?</span>

<span style="font-weight: 400;">Sanki ortada bir terazi var da kimin söylediğinin "daha doğru" ve "daha milli" olduğunu ölçüyor. Hani gerçekten öyle bir terazi olsa da tartılsak diyor insan böyle saçma bir kararı veren, onaylayan ve arkasında duranlarla.</span>

<span style="font-weight: 400;">Oysa ben tam aksini düşünenlerdenim. Kobani davası denilen davanın sanık sandalyesinde AKP yöneticilerinin oturmasının hakka ve adalete daha uygun olacağını düşünenlerdenim. Çünkü 37 kişinin- çoğu da Kürt ve HDP’liydiler-ölümleriyle sonuçlanan olayların çıkmasında İŞİD barbarlarının yapacağı gün gibi ortada olan bir vahşete karşı kıllarını kıpırdatmak bir yana neredeyse destek olanlar onlardı da ondan. Eğer böyle değilse çıksınlar konuşsunlar “biz değildik” diye!</span>

<span style="font-weight: 400;">Dolayısıyla eğer adalet neyin adil olduğunu tartamaz hale gelmişse kimin “birlik beraberliğimize halel getirdiği” konusu da havada kalır. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Asıl bu kararları alanların “birlik beraberliğimize halel” getiren kişiler olduğu bana göre çok açık. Ve ben inanıyorum ki günün birinde adalet terazisi doğru tartar hale geldiğinde bu gerçek de ortaya çıkacaktır.</span>
<blockquote><em><b>2011-2019 yılları arasında Kürtlerin yoğun yaşadığı iller için harcanan paralar Türklerin yaşadığı illere göre çok daha düşük düzeyde gerçekleşiyor. Neden? Bu Türklerin yaşadığı illere göre daha düşük sağlık harcaması düzeyi devletin Kürtlere yönelik uyguladığı ayrımcı bir politika değilse nedir?</b></em></blockquote>
<h2><b>KÜRTLERE YÖNELİK AYRIMCI POLİTİKA</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Son günlerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütçe verilerinden giderek devletin Kürtlere yönelik ayrımcı politikalarını belirlemeye çalışıyorum. İlginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Bunlardan bir tanesi "sağlık harcamaları". Aşağıda 2004-2023 yılları arasında Kürtlerin ve Türklerin yoğun yaşadığı 11 ilde sağlık harcamaları grafiğini veriyorum:</span>

<img class="alignnone wp-image-113487 size-full" src="https://yeniarayis.com/wp-content/uploads/2024/05/kurtyokturvarsadakurtdegildirtablo1.png" alt="" width="945" height="618" />

<span style="font-weight: 400;">Bu grafikte mavi, Türklerin, kırmızı ise Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı 11 ilin sağlık harcamalarını gösteriyor. 2011 yılına kadar aşağı yukarı benzer oranlarda önce birlikte artan sonra da birlikte azalan sağlık harcamaları 2011’den sonra hızla azalıyor. Ama grafikten açıkça görülebileceği gibi 2011-2019 yılları arasında Kürtlerin yoğun yaşadığı iller için harcanan paralar Türklerin yaşadığı illere göre çok daha düşük düzeyde gerçekleşiyor. Neden?</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu Türklerin yaşadığı illere göre daha düşük sağlık harcaması düzeyi devletin Kürtlere yönelik uyguladığı ayrımcı bir politika değilse nedir?</span>

<span style="font-weight: 400;">Çalışmamın diğer verileri birlikte okunduğunda hükümetin politik performansındaki değişimi de görmek mümkün. Örneğin yukarıdaki grafiğe dikkat edilirse 2004’den sonra artan sağlık harcamalarında bir ara Kürtlerin yoğun yaşadığı illere yönelik harcamaların Türk illerinin önüne geçtiğini ve fakat 2011’den sonra da hızla azaldığını görebiliriz. Bunu da AKP’nin iktidara geldiğinde Avrupa düzenlemelerinin de etkisiyle doğru politikalar uyguladığı ve fakat 2010’dan sonra da "kimyasının" bozulduğu şeklinde okumak da mümkün.</span>

<span style="font-weight: 400;">Kısaca, sevgili arkadaşım "reklamın sokak çocuğu" Ersin Salman’ın dediği gibi "vatanseverlik; vatanı, onun üzerindeki tüm insanlarla birlikte sevmek demektir".</span>

<span style="font-weight: 400;">Siz ise yalnızca kendinizi seviyorsunuz!</span>

<span style="font-weight: 400;">Verdiğiniz bu karardan bu anlaşılıyor!</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 May 2024 21:45:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Kurt-yoktur-varsa-da-Kurt-degildir.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Üstü forma, altını sorma!</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ustu-forma-altini-sorma-4805</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ustu-forma-altini-sorma-4805</guid>
                <description><![CDATA[Üstü forma, altını sorma!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Seçim sonrası gelişmeler, tam tahmin ettiğim gibi oldu. Ülkeye döviz yağıyor. Neden? Çünkü Türkiye’de parası olan için deli kazanç var. Elinizde doları olan bir yatırımcısınız. ABD veya Almanya tahvili alsanız yıllık kazanç %3 ile %5 arasında. Türkiye’de üç aylık mevduat %55, Tahvil %47. Kazanca bakar mısınız?</strong>

<strong>Dünyada faiz beklentileri;  </strong>ABD ve Euro bölgesi Nisan ayı tüfe beklentileri beklenildiği gibi gelince dünya yeniden “faiz inecek” heyecanına kapıldı. Hatta ABD aylık tüfe %0,4 olan aylık beklentisi yerine %0,3 gerçekleşince pek bir mutlu oldular. ABD Nisan ayı tüfe gerçekleşmesi %3,4, Euro bölgesinin %2,4 oldu. Piyasa yeniden FED in bu yıl üç kez indirim yapacağını dillendirmeye başladı. “Faiz indirimi geliyor” çığlıklarına MB yetkililerinin “Sabır” sesleri karışıyor.

<strong>Japonya ve YEN; </strong>Yen dolar karşısında çok fazla değer kaybetti. Bir süredir “Yen tavsiyesi” yapmayı düşünüyordum ancak, değerleneceğine dair bir hareket gözlemleyemiyordum. Geçen hafta BOJ  (Japon Merkez Bankası), geçmiş dönemlere göre daha az tahvil alımı yapmaya karar verdi. Böylece Japon tahvil getirilerini yukarı itmeyi ve Yen in dolar karşısındaki değer kaybına son vermeyi planlıyor sanıyorum.

<strong>Türkiye’nin üstü forma, altını sorma; </strong> Ocak ayından beri TL’nin en kazançlı yatırım aracı olacağını yazıyorum. Hatta yerel seçim öncesi yine bu sayfamda aynen şöyle yazmıştım; “Seçim öncesi Türkiye’den çıkan yabancı ve yabancı fonlar seçim sonrası fazlasıyla geri gelecek. Seçim öncesi döviz alan vatandaşlar, seçim sonrası %50 üstü faize bu aldıklarını fazlasıyla TL ye dönecek. Uluslararası kredi kuruluşlarının not artırımları bu ivmeyi hızlandıracak.”

Seçim sonrası gelişmeler, tam tahmin ettiğim gibi oldu. Ülkeye döviz yağıyor. Neden? Çünkü Türkiye’de parası olan için deli kazanç var. Elinizde doları olan bir yatırımcısınız. ABD veya Almanya tahvili alsanız yıllık kazanç %3 ile %5 arasında. Türkiye’de üç aylık mevduat %55, Tahvil %47. Kazanca bakar mısınız? Buradaki risk, kur riski. 33 lira civarından doları bozup TL ürünlere girdiler diyelim ve dolar bir anda 40 lira oldu. Zarar ederler. Peki son otuz yılda ne zaman yabancı geldi de döviz artı? Hiçbir zaman. Belki yirmi defa geldiler, hepsinde TL değer kazandı. Bu konuda uzman olmaya filan gerek yok. Biraz hafıza yeterli. Kur riski almak istemeyen Türkiye Eurobondu alır. Dolar bazında %10 civarı kazanç var.

Bizim insanımız döviz düşüyor diye sevinç içinde. Bir yandan haklılar. Döviz düşerse enflasyonda gerileyecektir. Döviz nasıl düşüyor? Yabancı deli kazanç için ülkeyi dövize boğuyor. Doydukları zaman ne olacak? Onlar doyana kadar biz sanayide, tarımda ithalat mal ve hizmetlerin yerini yerli üretimle ikame edebilirsek sarsılmayız. Sizce buna imkan var mı?

Türkiye üstünü değiştirip gıcır gıcır bir forma ile piyasalarda boy gösteriyor. Altında ne mi var? İşte orayı hiç sormayın. Atlet delik, pantolon iple tutturulmuş, ayakkabının altı, çorabın ucu delik.

MB rezervleri doluyor. Yabancı döviz yağdırıyor, vatandaşlar ve kurumlar döviz bozuyor. MB da habire alıyor. Daha ne kadar alacak? Bence çok kalmadı. Dolar alıp piyasaya TL vermekde bir yere kadar. Bu döviz sağanağı devam ederse döviz de gevşeme başlar, TL bollaşacağı için önce mevduat sonra kredi faizleri düşmeye başlar. Sakın şaşırmayın, vallahi kızarım. Hepsi bu kadar basit. Köklü çözüm, plan, program ile olan iyileşmeler değil yaşadıklarımız. Zaten Tek adam ile bu köklü değişiklikleri yapmamız imkansız. Ocak 2022 Sanayi üretim endeksi 116,6 puandaydı, 2024 Mart ayında 110,8 oldu. Bu borçları türkü söyleyerek ödeyeceğiz sanırım.
<blockquote><em><strong>Yabancılar ilgili hafta 2,8 milyar dolarlık tahvil alımı gerçekleştirmiş. Ben böyle bir haftalık alış hatırlamıyorum. Yıllık toplam alışlarında belki. Deli kazancı görmüşler.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>YABANCILAR 2,8 MİLYAR DOLARLIK TAHVİL ALIMI GERÇEKLEŞTİRMİŞ</strong></h2>
<strong>Dış Borç kırbacı; </strong>Bu kırbaç eninde sonunda derimizden deri koparacak. 2024 ilk çeyrek sonu kısa vadeli dış borcumuz 175,3 milyar dolar oldu. 2023 GSYH'mız 1,1 tirilyon dolar. Kısa vadeli dış borcumuz Milli hasılamızın altıda biri.
2020 ilk çeyrek kısa vadeli dış borcumuz 92,6 milyar dolardı, GSYH'mız 761 milyar. Sekizde biri kısa vadeli dış borç.
2002 yılında kısa vadeli dış borç 17 milyar dolar, GSYH'mız 202 milyar dolardı. On iki de biri borç. Kısaca 21 yılda kısa vadeli dış borcumuzun milli gelire oranı on iki de birden altıda bire çıkmış durumda. Üstelik dolar bazında %8 ile %11 arasında borçlanıyoruz. Harika!

<strong>10 Mayıs MB ve BDDK verilerine göre;</strong>

Yabancılar ilgili hafta 2,8 milyar dolarlık tahvil alımı gerçekleştirmiş. Ben böyle bir haftalık alış hatırlamıyorum. Yıllık toplam alışlarında belki. Deli kazancı görmüşler. Yabancı tahvil portföyü bir ayda 2,5 dolardan 6,8 dolara yükselmiş. Çoğunluğu tahvil, artı hisse toplam alışları Nisan başından bu yana 5 milyar doları geçti.

MB rezervlerindeki toparlanmaya devam. İlgili hafta, brüt rezervde 7,5 milyar dolar, swap hariç net rezervde 3 milyar dolar civarında iyileşme var.

DTH hesaplarında çözülme devam ediyor. İlgili hafta toplamda 3,2 milyar dolar çözülme var. Vatandaş üçüncü haftadır dövizden çıkıyor. KKM hesapları 2,2 trilyon altına indi. Milletin başına silah dayayarak zorla KKM sahibi ettiler. Şimdi ikna ile vazgeçirmeye çalışıyorlar. Demokrasi ne kadar daha sürecek bakalım!
<blockquote><em><strong>BİST100 için “Beşinci dalga hedefi 10500 ile 12500 puan arası bir yer olacaktır.” görüşüm devam ediyor. ABD ve Avrupa borsaları kar realizasyonlarını yapıp yeniden yükselişe geçtiler. Yeniden tarihi zirvelerini deniyorlar. Geçerlerse yukarı trend devam eder.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ABD VE AVRUPA BORSALARI YENİDEN TARİHİ ZİRVELERİNİ DENİYOR</strong></h2>
<strong>Dolar/TL; </strong>Günlük bazda destekler 32,07, 31,80. Direnç 32,35. Orta vadede yabancı girişi ve vatandaş satışı devam ederse 31,40 liraya kadar gevşeyecek gibi duruyor. Bu hareketler devam eder MB müdahaleyi bırakırsa 29 lirayı görmek şaşırtıcı olmaz.

<strong>Bist100; </strong>“Beşinci dalga hedefi 10500 ile 12500 puan arası bir yer olacaktır.” Görüşüm devam ediyor. ABD ve Avrupa borsaları kar realizasyonlarını yapıp yeniden yükselişe geçtiler. Yeniden tarihi zirvelerini deniyorlar. Geçerlerse yukarı trend devam eder.

İngiliz borsası ucuz kalmış görünüyor. 2020 yılından bu yana DAX %125, S&amp;P %140 yukselirken UK100 %71 yükselmiş. Ekim 2022’den bu yana ise DAX %60, S&amp;P %51 yükselirken UK100 %25 yükselmiş.

<strong>Eur/Usd; </strong>Geçen hafta; “Dibi görmüş de oyalanıyor gibi” demiştim. 1,0814 destek, 1,0985 direnç.

<strong>Altın/ons;</strong> 23900 dolar üstünde kalabilirse yukarı hareketini devam ettireceğini düşünüyorum.  Major merkez bankalarının “faiz indirim” beklentilerine göre dalgalanmalar olsa da yukarı yönlü ısrarı devam edecek sanırım.

<strong>Doğalgaz; </strong>Haftalardır yazdığım, “1,94 üstünde bir hafta daha kalırsa 2,64 ve 3,63 dolar hedefte”  görüşümde değişiklik yok. 2,65 doları da gördü. Mart sonundan bu yana dolar bazında %75 değer kazandı.

<strong>Gümüş; </strong>30,07 dolar direncini çok sert geçti. 29,90 dolar altına gelmediği müddetçe yukarı hareket devam. 35 ile 50 dolar arasında bir yer hedefte. Altından daha çok para kazandıracağını düşünüyorum. Mart sonundan bu yana dolar bazında %26 değer kazandı.  Altın %7 civarında kaldı.

<strong>TR 2 yıllık tahvil;  </strong>Alıcı gelmeye devam ediyor. %40,60 aşağı kırılırsa kısa zamanda %34 seviyelerini görebilir. Deli kazanç var. %27 civarından alınacak 10 yıllık tahvillerde de öyle. Bir anda %23 seviyesini görebilir. Geçen hafta ciddi bir kar realizsayonu yaşandı ama alım devam edecektir sanırım.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 19 May 2024 21:38:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/ekonomi-1.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>‘Yumuşama’, ‘normalleşme’ söylemleri ve gerçekler</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yumusama-normallesme-soylemleri-ve-gercekler-4794</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yumusama-normallesme-soylemleri-ve-gercekler-4794</guid>
                <description><![CDATA[‘Yumuşama’, ‘normalleşme’ söylemleri ve gerçekler]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Son günlerin popüler kavramları olan “yumuşama”, “normalleşme”, siyasetin değil parti liderlerin birbirleriyle buluşarak kişisel ilişkilerini yumuşatması ve normaleştirmelerinden başka bir şey değildir."Yumuşama”, “normalleşme”, var olan siyasi sistem, iktidarın siyaset yapma tarzı değişmediği sürece de gerçekçi bir söylem değildir</strong>

Daha önceki yazılarda kısmen değindik, 31 Mart sonrasında siyasette, seçim öncesinde görmediğimiz bazı gelişmeler yaşandı.

CHP lideri Özgür Özel, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile parti genel merkezinde görüştü. Sonraki hafta MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Meclis’teki odasında görüştü.

Yine Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, yeni anayasa çalışmalarında kapsamında parti liderlerini ziyarete başladı.

Gerek Özel, gerek Erdoğan gerekse Bahçeli bu trafiği siyasette “yumuşama” olarak ifade ettiler ve bunun devamının gelmesi herkes tarafından ifade edildi.

Hatta kimileri bu görüşme trafiğini bir adım daha ileri götürerek siyasette “normalleşme” sürecinin başladığını da ifade etti.

Bu kavramların ifade ettiklerine gelmeden önce şunu ifade edelim, Erdoğan’ın da muhalefet liderini, özellikle kendisine karşı zafer kazanmış bir Özel’i kabul etmesi seçim sonuçlarıyla doğrudan bağlantılıdır.

Seçim sonuçları iktidar blokunun istediği gibi sonuçlanmış olsaydı bu görüşmelerin gerçekleşme ihtimali kabul edelim ki çok düşüktü.

Bu açıdan 31 Mart yerel seçimleri siyasette iktidarın istemediği bir değişime yol açmış ve ana muhalefetle görüşmek zorunda kalmıştır.
<blockquote><em><strong>Nasıl ziynetimiz Batılı demokratik ülkelerden farklı ise, içerde de kabaca iktidar bloku ile muhalefet arasında da siyasi anlayış, siyaset yapma tarzı ve söylem tarzı arasında büyük fark vardır. Bu açıdan iktidar bloku otoriter, muhalefet blokunun ise –hepsi ve her pozisyonda olmasa da- demokrat olarak tanımlamak mümkün.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>KAVRAMLARDAN ZİHNİYETE </strong></h2>
Şimdi gelelim 31 Mart seçim sonuçlarından sonra yaşanan bu liderler trafiğinin ne anlama geldiğine.

Şu çok açık ki, her kavram kullanandan bağımsız olarak “nötr”dür.

Kavramlara anlam veren kullananın, bağlamın, dönemin zihniyeti ile doğrudan bağlantılıdır.

Örneğin Türkiye’de gündelik dilimizde kullandığımız pek çok kavram demokratik ülkelerdekilerle aynı olsa da içeriği itibariyle ifade ettiği anlam çok farklıdır. Bu farklı yaratan zihniyetin kendisidir.

Nasıl ziynetimiz Batılı demokratik ülkelerden farklı ise, içerde de kabaca iktidar bloku ile muhalefet arasında da siyasi anlayış, siyaset yapma tarzı ve söylem tarzı arasında büyük fark vardır.

Bu açıdan iktidar bloku otoriter, muhalefet blokunun ise –hepsi ve her pozisyonda olmasa da- demokrat olarak tanımlamak mümkün.

Bu açıdan bakıldığında 31 Mart seçim sonucuna kadar iktidar blokunun muhalefete bir bütün olarak yaklaşım otoriter zihniyetin doğal bir yansıması olarak dışlayıcı ve yok sayma yönünde idi. Bir adım daha ileri giderek siyasi rakip olan muhalefeti bir anlamda hasım saydığı dönem ve açıklamaları da biliyoruz.

Seçim sonucuna kadar iktidarın muhalefetle siyaset düzleminde muhalefetle hiçbir ilişki kurmaması hatta yok sayması bu açıdan normaldi.

Ama iktidar bloku için bu durum 31 Mart seçim sonuçları ile zorunlu olarak değişmeye başladı.

Görüşmeler işte bu durumum ortaya çıkardığı durumun bir sonucudur.

Bu yüzden bu görüşmelerden hareketle siyasette yumuşama ya da normalleşme söylemeleri fazlasıyla iyimser hatta gerçek dışıdır.
<blockquote><em><strong>31 Mart seçim sonrasında ifade edilen “yumuşama”, “normalleşme”, var olan siyasi sistem, iktidarın siyaset yapma tarzı değişmediği sürece de gerçekçi bir söylem değildir. Liderlerin kendi aralarındaki buluşması, kişisel ilişkilerin yumuşaması bağlamında normale dönüş olabilir o kadar.</strong></em><em><strong> </strong></em></blockquote>
<h2><strong>İKİLİ  İLİŞKİLER NORMALLEŞİR O KADAR</strong></h2>
Bu tartışmaların ortaya çıkardığı gerçek de şudur; Türkiye’deki siyasi iklimin “sert” ve “normal” olmadığı iktidarıyla muhalefetiyle kabul edilmiştir.

Peki bu siyasi iklimin sorumlusu kimdir?

İktidara yakın medyadan temsilciler bunun nedenini muhalefete bağlıyor ve özellikle de CHP eski lideri Kılıçdaroğlu’nu da bunun öznesi olduğunu söylüyorlar.

Böyle bir iddianın ifade edilmesi bile hayli ironiktir. Çünkü, bu siyasi iklimin temel sorumlusu önce AKP’nin 2010-2011 sonrası ve MHP’yle birlikte 2015 sonrasında izlediği siyasetin toplamı, bunun anayasal olarak meşruiyeti olan siyasal sistemin kendisidir.

İktidar bloku kendi gibi düşünmeyen herkesi “öteki”, “düşman” ilan etmekten çekinmediği gibi, çıkardığı yasalarla farklı düşünenlere hukuki yaptırımlar getirmekten çekinmemiştir.

Ne yazık ki, 31 Mart seçim sonrasında ifade edilen “yumuşama”, “normalleşme”, var olan siyasi sistem, iktidarın siyaset yapma tarzı değişmediği sürece de gerçekçi bir söylem değildir.

<strong>Son günlerin popüler kavramları olan “yumuşama”, “normalleşme”, siyasetin değil parti liderlerin birbirleriyle buluşarak kişisel ilişkilerini yumuşatması ve normaleştirmelerinden başka bir şey değildir</strong>

<strong>Kişisel ilişkilerin gelişmesi siyasetteki kimi sorunların çözülmesine yol da açabilir, bu açıdan değerlidir o kadar.</strong>

Bundan fazlasını ifade etmek, söyleyen açısından iyimserlikten başka bir şey değildir.

Nitekim son 4-5 günde verilen mahkeme kararları, bu karalardan sonra iktidar blokundan gelen açıklamalar yumuşama ve normalleşmenin çok da gerçekçi olmadığını göstermesi açısından yeterince açıktır.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 May 2024 21:48:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/1-mayis-2024-Bozdogan-Kemeri.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gençlerin 19 Mayıs’ta bayram kutlayacak hali yok!</title>
                <category>KÖŞE YAZILARI</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/genclerin-19-mayista-bayram-kutlayacak-hali-yok-4785</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/genclerin-19-mayista-bayram-kutlayacak-hali-yok-4785</guid>
                <description><![CDATA[Gençlerin 19 Mayıs’ta bayram kutlayacak hali yok!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Gençler ne baskıdan hoşlanıyor, ne parasızlıktan. Gördükleri eğitimin eğitim olmadığının, üniversitelerdeki baskının, festivallerini yapamayıp eğlenceden, sosyalleşmeden uzak kaldıklarının, gençliklerini yaşayamadıklarının, mezun olduklarında iş bulamadıklarının, evlenmeye kalktıklarında çıkan korkunç bütçelerin ve bunun nedeninin iktidarın politikaları olduğunun farkında.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Cepte para kalmamış, ay sonunu getirmek için nereden kısarsınız? Çocukların okul harçlıklarından mı, hanımın kuaför masrafından mı, yeni telefon isteyen liseli büyük kızdan mı, yaşlı annenin ilaç doktor masrafından mı? Elzem olanlar kalır, diğerleri kısılır, mantığı ve aklı olan böyle yapar. Bizim TC Maliyesini yönetmek için İngiltere’den ithal edilen ve ne kadar uğraşsa da dış piyasalarda döviz fon bulamayan </span><b>Şimşek, tasarrufa gitmeye karar verdi: memurun servis aracından, annenin ilaç parasından ve okula giden çocukların harçlığından kesti!</b><span style="font-weight: 400;"> Hanım kuaföre gitmeye devam, liseli kıza da telefon alınacak! Yani bin yüz odalı sarayın ihtişamı ve köprü müteahhitlerine para akıtmaya devam. Emekliye zam yok.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu kadar kaba bir benzetme yapmasam da hepimiz anladık durumu da bu kadar mı vahim olur? Bu kadar mı yanlış? </span><b>TBMM Başkanı, laf olsun torba dolsun diye Meksika’ya bir toplantıya gidiyor, özel uçakla!</b><span style="font-weight: 400;"> Şart mı özel uçak? Tarifeli uçağa bin, en önde oturacaksın zaten, en pahalı yerde!</span>

<span style="font-weight: 400;">Memur alımı yok!</span>

<span style="font-weight: 400;">En büyük hayal kırıklığını gençlerde yarattılar: </span><b>memur alımlarına üç yıl için son vererek</b><span style="font-weight: 400;">! İş bulabilmek için gençlerin bir tek umudu kalmıştı: </span><b>Devlete kapağı atıp memur olmak</b><span style="font-weight: 400;">! Oysa şimdi, </span><b>üç yıl için sadece emekli olanların yerine memur atanacak.</b><span style="font-weight: 400;"> Bu, devlet memurluğu ve istihdam politikasındaki bütün yanlışları anlatan bir karar. </span><b>Devlet, istihdam baskısını hafifletmek için memur alıyor, ihtiyaç olduğu için değil. </b><span style="font-weight: 400;">Yoksa bir iş varsa ve o işi yapacak eleman gerekliyse elbette işe alınır, iş beklemez değil mi? Demek ki değil. Bir odada oturan 5 memurdan kaçı tam olarak çalışıyor? Daha fazla linç yememek için susuyorum! </span><b>İşe bile gitmeden, ya da gidip kart basıp çıkan memur yok mu? Var. Ama başka bir gerçek daha var: genç nüfus</b><span style="font-weight: 400;">. Kolaydı değil mi meydanlarda </span><b>en az üç</b><span style="font-weight: 400;">, evlilik cüzdanını </span><b>verirken en az 4 çocuk istiyorum </b><span style="font-weight: 400;">demek! O çocuklar büyüdü. Yanlış eğitim politikalarınız yüzünden her ilçede açılan ve doğru dürüst bir eğitim vermeyen taşra üniversitelerinde okudu, sözüm ona üniversite bitirdi. </span><b>Piyasa, ara eleman, teknik eleman bulamazken, üniversite mezunu gençler de iş bulamıyor!</b><span style="font-weight: 400;"> Ne yapıyor o zaman</span><b>? Elindeki diploma bir işe yaramadığı için, KPSS sınavına hazırlanıyor. Hayatında yaşadığı ÖSS travması yetmezmiş gibi bir de KPSS kursu, KPSS sınavı travması yaşıyor</b><span style="font-weight: 400;">. KPSS’de 90 puan alsa da yeterli değil, devlete atanmak için, </span><b>bir de mülakat var</b><span style="font-weight: 400;">. Mülakatın kaldırılacağına söz vermiş olan Cumhurbaşkanı, o sözü çoktan unuttu, kim ben mi, yoo, öyle bir şey yok, deyiverdi bile!</span>
<blockquote><em><b>Şimdi edebiyat, tarih, coğrafya, resim bölümü mezunu bir genç nerede iş bulabilir, öğretmenlikten başka? Ama devlet, ihtiyaç da olduğu halde, öğretmen atamalarını sınırlandırıyor. Sayıyı gittikçe düşürüyor. Öğretmen adayları özel okullarda sömürü ücretleriyle çalıştırılıyor.</b></em></blockquote>
<h2><b>İHTİYAÇ OLDUĞU HALDE ÖĞRETMEN ATAMALARI SINIRLANDIRILIYOR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Mülakatın etkisi azaltıldı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Neyse ki Milli Eğitim Bakanı bir hoşluk yaptı da</span><b>, mülakatın kaldırılmayacağını ancak etkisinin yüzde 50’ye indirileceğini söyledi.</b><span style="font-weight: 400;"> Yani yine torpiliniz yoksa öğretmen olmanız çok zor. </span><b>Üniversite diploması almış gençlerin en büyük talebi öğretmenlik.</b><span style="font-weight: 400;"> Birkaç nedeni var: o kadar çok eğitim fakültesi açıldı ki, onlar da buralardan mezun oldu. Şimdi </span><b>edebiyat, tarih, coğrafya, resim bölümü mezunu bir genç nerede iş bulabilir, öğretmenlikten başka</b><span style="font-weight: 400;">? Ama devlet, ihtiyaç da olduğu halde, öğretmen atamalarını sınırlandırıyor. Sayıyı gittikçe düşürüyor. </span><b>Öğretmen adayları özel okullarda sömürü ücretleriyle çalıştırılıyor.</b>

<span style="font-weight: 400;">Doğuda kızlar ancak devlette çalışabilir</span>

<span style="font-weight: 400;">Aslında konu çok yönlü. Ankara’nın doğusuna, hele güneydoğuya, doğu Anadolu’ya geçtiğiniz zaman, sanayii yok, özel sektör yok, olsa da ücretler düşük, sömürü çok, itibarı da yok. Örneğin bu bölgelerde </span><b>kızların, kadınların devlet memurluğu dışında çalışmasına aileleri izin vermiyor, toplum iyi gözle bakmıyor. Aileler kızları öğretmen, hemşire olursa razı da, başka işe razı değil.</b><span style="font-weight: 400;"> Gençler de böyle düşünüyor ne yazık ki. Bu bölgelerde sendikalaşma yok, iş denetimi yok. Ücretler geç ödeniyor, primlerin üzerine yatılıyor, hak alınamıyor, verilmiyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Oysa devlette belli bir düzen var: </span><b>ücret belli, zamanında yatıyor. Tatili çok, fazla mesai yok, kaytarmak kolay! G</b><span style="font-weight: 400;">özümle gördüm, örneklerini. Kendi özel işi var, akşam çalışıyor, gündüz devlette mesaiyi kaytarıyor. Evde yatıyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">AKP gençleri kaybetti</span>

<span style="font-weight: 400;">İnsan yine de şaşırıyor, </span><b>AKP bilime meraklı olmasa da, seçim söz konusu olduğunda hem öncesi, hem sonrası, her türlü bilimsel yöntemi kullanarak nedenini, niçinini araştırır</b><span style="font-weight: 400;">. Yeni çıktığımız her iki seçimde ve sonrasında da </span><b>en çok oy düşüşünü emeklilerde değil, gençlerde yaşadı</b><span style="font-weight: 400;">. Gençler ne baskıdan hoşlanıyor, ne parasızlıktan. Gördükleri eğitimin eğitim olmadığının, üniversitelerdeki baskının, festivallerini yapamayıp eğlenceden, sosyalleşmeden uzak kaldıklarının, gençliklerini yaşayamadıklarının, mezun olduklarında iş bulamadıklarının, evlenmeye kalktıklarında çıkan korkunç bütçelerin ve bunun nedeninin iktidarın politikaları olduğunun farkında.</span>
<blockquote><em><b>"En büyük zenginliğimiz gençliğimiz" pankartları süslüyor Doğu illerimizi, ama o gençlik mutsuz, o gençlik umutsuz, o gençlik kaçıp kurtulmayı ya da aslında hiç de sevmediği devlete kapağı atmayı düşlüyor, bu ne çelişki? Adalet, Saraydan emirle yönetilirken gençler sorunlarını dile getirmek için sokağa bile çıkamaz, korku dağları bekliyor.</b></em></blockquote>
<h2><b>GENÇLİK KAÇIP KURTULMAYI YA DA ASLINDA SEVMEDİĞİ DEVLETE KAPAĞI ATMAYI DÜŞÜNÜYOR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Çare yurt dışı mı?</span>

<span style="font-weight: 400;">Bunun üzerine bir de umutsuzluk, hiçbir şeyin düzelmeyeceği, hayatları boyunca aynı iktidarın giderek artan baskısı altında yaşadıklarını ekleyince hepsinin tek hayali kalıyor: </span><b>yasal ya da yasadışı yollardan kapağı başka bir ülkeye atabilmek! Sadece doktorları değil, gençlerimizi de ihraç ediyor, yerine Suriyeli, Afgan, Afrikalı göçmenleri alıyor ve hem demografik hem asayiş sorunları yaşıyoruz!</b>

<b>"En büyük zenginliğimiz gençliğimiz" </b><span style="font-weight: 400;">pankartları süslüyor Doğu illerimizi, ama o gençlik mutsuz, o gençlik umutsuz, o gençlik kaçıp kurtulmayı ya da aslında hiç de sevmediği devlete kapağı atmayı düşlüyor, bu ne çelişki? Adalet, Saraydan emirle yönetilirken gençler sorunlarını dile getirmek için sokağa bile çıkamaz, korku dağları bekliyor. Kobani Davası sonuçlarının yaratacağı gerginliği bekleyen iktidar bütün Güneydoğu illerine girişleri ve gösteri ve yürüyüşleri yasakladı, adı konulmamış bir sıkıyönetim uyguluyor. Öğretmen atamalarının 20 binle sınırlı kalmasını gençler ancak Saraçhane’de eğitimin dincileşmesiyle birlikte protesto edebilirken 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı nasıl kutlayacaklar? Eskiden stadyumlarda spor gösterileri yaparlardı, en çok askeri okullar alkışlanır, kurdukları köprüler hayran bırakırdı, şimdi askeri öğrencileri 15 Temmuz kurbanı yaptılar. Müebbet verip hapislerde çürütüyorlar! </span><b>Bu ülkede gençlerin payına düşen hayal kırıklığı!</b>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 May 2024 21:48:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Gencler.png"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
