<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Babaannem…</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/babaannem-12340</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/babaannem-12340</guid>
                <description><![CDATA[Güzel bir hayattı, zor bir hayattı; hem güzel hem zor bir hayattı. Maydanozlu köfteler yapar, fotoğraf çeker, uzun akşamlarda açıp bir film izlerdi. Geriye, iki şiir kitabı ve sayısız hatıra kaldı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:left"><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Dedemde de böyle olmuştu.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hastaneden gelecek haberi beklediğimiz gecelerde birlikte kalıyorduk, derken teyzem, zifiri karanlık gecelerden birinin ortasında uyandı, biliyordu, dedem ölmüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hastanede aramak için sabahı beklediler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dün gece, Nihan yataktan apansız fırlayıp kalktığında yanıbaşımda duran telefonuma baktım, arayan yoktu, ama ben kadınların bu uyanışlarının sebepsiz olmadığını biliyordum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sabah babam aradı; babaannemin hayatını kaybettiğini söyledi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Evvelsi gece, onu son görüşümüzde, zorlukla nefes alıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Doktorlar çeşitli tıbbi terimlerle durumu izah etmeye çalışıyorlardı; sodyumu düşmüştü, tansiyonu yüksekti, belki acının sebebi fıtıktı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa bunların hiçbiri değildi, yorgundu, çok yorulmuştu, yıpranmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Adeta ruhu hapsolduğu bedeni terk etmeye çalışıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu düşünceyi kendime sakladım ama yoğunbakıma uğurlarken bunun onu son görüşümüz olduğunu hissediyordum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İçimden, bir an için, insana ölümün yanıbaşında olduğunu hatırlatan makinelerle dolu yoğunbakım yerine çok sevdiği Kozyatağı’nın yemyeşil parklarından birine götürmek geçti; geniş bir aile değildik, üstelik hep beraberdik, ölümü doğanın içinde, büyük bir parkta karşılama düşüncesi babaannemin yoğunbakıma kaldırılmak istemediği sözleriyle birleşiyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama yoğunbakım bir umuttu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Babaannemi yoğunbakıma kaldırdık.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İki gün dayanabildi, sonrası, sonsuz huzur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202025-12-30%20at%2010_15_01%20AM.jpeg" style="height:800px; width:533px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Beşiktaş’ta doğmuştu, uzun yıllar Kozyatağı’nda yaşadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir de, Marmara Ereğlisi’nde bir yazlığımız vardı, babaannemin en mutlu olduğu yerlerden biriydi, satıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çocukluğumun cuma akşamlarında babaannemde kalırdım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dolayısıyla, babaanneme dair bütün güzel hatıralarım Kozyatağı’ndaki evdedir; onbirinci kat, ben çocukken babaannem gökdelende oturuyor sanırdım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Babaanneme nazım çok geçerdi, belki fazla geçtiği bile söylenebilir, şımarıklığım tuttuğunda gecenin bir yarısı maydanozlu köfte kızartılırdı benim için.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fotoğraf çekmeyi, kabak çekirdeği eşliğinde film izlemeyi çok severdi, şiirler yazardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şiirlerini iki kitapta derledi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Benim çocukluğuma dair epey bir fotoğrafımı babaannem çekmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ben koşardım o fotoğraflarımı çekerdi, havuza girerdim babaannem yine fotoğraf makinesiyle gelirdi, doğrusu ya, aslında ben ne yapsam ona güzel ve biricik göründüğünden hemen deklanşöre basardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kuaföre, manava, kasaba, terziye, nereye giderse cüzdanından benim bir fotoğrafımı çıkarıp anlatmaya başlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Torunum da, aman da şöyledir de, aman da böyledir…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hem mesut bir hayatı oldu hem yaşanmamış yıllarla dolu bir ömür geçirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hukuk fakültesini bitirmemek içinde kalan bir ukdeydi, başkaları da vardı mutlaka.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir ara, altmışlarında, İngilizce öğrenmeye heves etti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hep yaşamak doluydu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kolay bir hayat değildi babaanneminki, pek çok acı vardı, içinde sebepsiz görünen çok düşman vardı, onlarla mücadele ediyordu, onlarla mücadele etmek onu çok yordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kozyatağı’ndaki parklara gider, bazen milyonlarımız olsa neler yapardık diye birlikte hayallere dalardık.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şair ruhlu, ince, zarif bir kadındı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ben herhalde en fazla on yaşında olmalıyım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Abuk sabuk fikirlerimi ilgiyle dinler, bana bir vişne ya da kayısı suyu alır, sonra bir arkadaşımla karşılaşıp hayırsız bir torun gibi hayalleri en can alıcı noktasında bırakarak bir topun peşinde koşuşturmamı mütebessim izlerdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kozyatağı’nın parkları şimdi epey bir hüzünlü olmalı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Benim oraya gidecek, binlerce hatıra arasında gezinecek takatim yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir-iki gün aramadığımda sesimi duymayı özlediğini söyleyerek telefonu açan babaannem artık yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu fikre ne kadar sürede alışılır bilmiyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Güzel bir hayattı, zor bir hayattı; hem güzel hem zor bir hayattı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Maydanozlu köfteler yapar, fotoğraf çeker, uzun akşamlarda açıp bir film izlerdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geriye, iki şiir kitabı ve sayısız hatıra kaldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202025-12-30%20at%2010_15_01%20AM%20(1).jpeg" style="height:800px; width:501px" /></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 30 Dec 2025 00:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/babaannem-1767084037.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Homo Criminalis: Suçun Kurduğu Düzen</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/homo-criminalis-sucun-kurdugu-duzen-11562</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/homo-criminalis-sucun-kurdugu-duzen-11562</guid>
                <description><![CDATA[Kitapta anlatılan birçok örnekte suç örgütleri, yalnızca şiddet uygulayan yapılar değil; adeta bir devlet gibi işleyen, kendi hukukunu koyan, vergi toplayan, mülkiyet ilişkilerini düzenleyen ve hatta ihtiyaç sahiplerine “sosyal yardım” sunan aktörler olarak karşımıza çıkıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Mark Galeotti’nin Homo Criminalis adlı kitabı, suçun yalnızca yasa dışı değil, tarih boyunca zaman zaman düzen kurucu bir güç olduğunu anlatıyor. Mafya yalnızca yeraltında mı yaşar, yoksa bazen en görünür kurum mu olur?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Organize suçlar dendiğinde çoğu kişinin zihninde ağır abi figürleri, takım elbiseler, sisli arka sokaklar ve sadakate dayalı hiyerarşik yapılar belirir. Ne var ki, Mark Galeotti’nin yeni kitabı Homo Criminalis: How Crime Organises the World bu imgelerin ötesine geçen, çok daha kışkırtıcı bir savla karşımıza çıkıyor: Suç, tarih boyunca yalnızca yok eden bir güç değil; zaman zaman düzeni tesis eden, toplumsal boşlukları dolduran bir yapı olarak da işlev görmüştür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu çarpıcı savında Galeotti, organize suçun tarihsel örneklerini yalnızca polisiye merakı içinde sunmakla kalmıyor, aynı zamanda suçun devlet, ekonomi ve toplumla nasıl iç içe geçtiğini de gösteriyor. Galeotti’nin yaklaşımı, suçun gölge değil, zaman zaman sistemin ta kendisi olabileceğini tartışmaya açıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Devlet Yoksa Mafya mı Vardır?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kitap boyunca Galeotti’nin ısrarla altını çizdiği temel tezi şöyle özetleyebiliriz: Organize suç yapıları, rastlantısal ya da yalnızca fırsatçı oluşumlar değildir. Aksine, devletin geri çekildiği, hukuk sistemlerinin çöktüğü, güvenlik ve adalet mekanizmalarının işlemez hâle geldiği yerlerde doğar, serpilir ve zamanla bir tür “alternatif otorite”ye dönüşürler. Bu durum, yalnızca suçun değil, düzenin de yeniden tanımlandığı gri bir alandır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kitapta verilen en çarpıcı örneklerden biri, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen ardından, 1990’ların başında Rusya’da yaşanlardır. Devlet kurumlarının teker teker&nbsp; çözülmesiyle birlikte ülkede hukuki belirsizlik yayılır ve adli sistem çalışmaz hâle gelir. Tam bu sırada mafya grupları sahneye çıkarlar: Borç tahsil eder, sözleşmeler yapar, gayrimenkul anlaşmalarını güvence altına alır, hatta iş dünyası için “koruma” hizmeti sunarlar. Kısacası devletin yapamadığını, organize, sistemli, istikrarlı bir biçimde suç örgütleri üstlenmiş olur.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Galeotti, bu durumu tanımlamak için “well-organised crime” (iyi örgütlenmiş suç) kavramını kullanıyor. Burada suç yalnızca yasa dışı eylemlerin toplamı olarak kalmaz; toplumsal işlev gören, istikrar vaat eden ve çoğu zaman meşruiyet algısı kazanan bir yapı haline gelir. Suç, bu bağlamda yalnızca karşı olduğu düzenin değil, yerine geçtiği düzenin de adıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Homo-criminalis-1-scaled-1.jpg" style="height:544px; width:800px" /></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Suçun Evrensel Dili</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Galeotti, suçun küresel ölçekte nasıl işlediğini farklı coğrafyalardan örneklerle anlatır. Aztekler’de kutsal sayılan kakao çekirdeğinin sahtesini üretmek, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel bir suçtur. Organize suçun yalnızca şiddetle değil, sembollerin ve kutsal değerlerin çarpıtılmasıyla da işlediği bu örnekle ortaya konur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Zimbabwe’de hiperenflasyon ve devletin çöküşüyle birlikte suç yapıları, kara borsa üzerinden temel ihtiyaçları karşılayan alternatif bir düzene dönüşür. Suç burada yalnızca yasa dışı kazanç değil, devletsizliğe verilen bir cevaptır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kolombiya’da karteller, yalnızca silahla değil; “hizmet” ve “koruma” vaatleriyle halkı yönetir. Çin’de ise yasadışı tıbbi ürünlerden oluşan büyük bir piyasa vardır: göçmen emeği, sahte ilaçlar ve nadir hayvanlardan elde edilen maddeler, suç ağları aracılığıyla küresel dolaşıma sokulur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kitabın en sarsıcı örneği, nesli tükenmekte olan Sibirya kaplanlarının suç ekonomisindeki rolü. Kemikleri geleneksel Çin tıbbında kullanılan Sibirya kaplanları prestij göstergesi hâline gelirler. Doğanın sembolüyken suçun nesnesine dönüşürler. Böylece suç yalnızca insana değil, ekosisteme de yönelmiş olur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Galeotti’ye göre suç yalnızca parayla değil; inanç, korku ve güçle de ilişkilidir. Karaborsa her yerde aynı dili kullanır: Nerede yasak ve boşluk varsa, orada alternatif bir düzen filizlenir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Mafya mı Kurum mu?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Homo Criminalis, organize suçun yalnızca bir çağın ya da coğrafyanın sorunu olmadığını; aksine insanlık tarihine içkin, süreklilik arz eden bir yapı olduğunu gösteriyor. Galeotti’nin sorusu basit ama sarsıcı: Bir yapının suç olup olmadığına kim karar verir? Yasa dışı olan her şey, aynı zamanda meşruiyetini de yitirir mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kitapta anlatılan birçok örnekte suç örgütleri, yalnızca şiddet uygulayan yapılar değil; adeta bir devlet gibi işleyen, kendi hukukunu koyan, vergi toplayan, mülkiyet ilişkilerini düzenleyen ve hatta ihtiyaç sahiplerine “sosyal yardım” sunan aktörler olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada suçun sınırları bulanıklaşıyor: Eğer yasa koyucu yoksa ve halk bir suç örgütünden “düzen” bekliyorsa, suç tam olarak nerede başlar?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu sorular, yalnızca geçmişin kayıtlarında kalan tarihsel vakalar değil; bugünün dünyasına tutulan keskin bir aynadır. Devletin geri çekildiği, hukukun işlemediği, kurumların çöktüğü her yerde, organize suç yalnızca oluşan boşluğu doldurmaz; zamanla düzenin ta kendisine dönüşür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Suç, gerçekten yasa dışı olduğu için mi suçtur? Yoksa yasal olan her şeyin adil ve meşru olduğunu varsaymak &nbsp;konforlu bir yanılsama mıdır?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu sorular, hukukçulara ya da kriminologlara devredilemeyecek kadar hayati ve müşterektir. Siyasetçilerin, yurttaşların ve görmezden gelinmişle hesaplaşmaktan kaçınmayan herkesin sorumluluğundadır. Çünkü bazı yapılar, yasa dışı oldukları için değil; tanımlanmadıkları, adı konulmadığı, görünmez bırakıldıkları için varlıklarını sürdürür ve tam da orada sistemleşirler.</span></span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 Aug 2025 09:23:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/08/homo-criminalis-sucun-kurdugu-duzen-1754721380.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Edebiyat profesörünün bir seyahatname yazarı olarak portresi</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/edebiyat-profesorunun-bir-seyahatname-yazari-olarak-portresi-9872</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/edebiyat-profesorunun-bir-seyahatname-yazari-olarak-portresi-9872</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><em>Yoldan Gelen Çok Konuşur</em></strong><strong> adlı seyahatnamemin önsözünde <em>Başka Kentler, Başka Denizler</em>’in yazılmış en iyi seyahatname olduğunu düşündüğümü söylemiştim.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Şimdi, biraz tutucu görünme pahasına, <em>Başka Kentler, Başka Denizler</em>’in tarih boyunca yazılmış ve yazılabilecek en güzel seyahatname olduğunu, ona öykündüğümü, seyahatname yazmayı düşünen herkesin de benzer bir hisse sahip olduğuna inandığımı, onun boş bıraktığı ya da teğet geçtiği alanları tamamlamak istediğimi ifade etmek istiyorum.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Murat Belge’nin yazılarını hiç sektirmeden okumaya başladığım seneler, Hoca’nın Boğaziçi turlarından birine katıldım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gazetelerin eklerinde yeni yeni yazılar yazmaya başlamışım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kabataş’tan kalktık, “binadan çok zina” anlatısı eşliğinde Anadolukavağı’na vardık.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öğle yemeği arası ama gazeteye yazacağım ya, turu düzenleyenler beni de aynı sofraya davet ettiler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tam hatırlamıyorum ama kalkan söylediydik diye kalmış aklımda, neyse rakılar da dolduruldu kadehlere, birkaç meze, salata…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Derken, pat, ben dolu kadehi devirdim kırdım, masa berbat bir anason kokusuyla doldu, hemen peçeteler kondu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yanımda oturan Murat Belge, “başka bir şeyler daha kırmazsın herhalde,” dedi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Derin bir nefes aldım, “ben yirmi yaşındayım,” dedim, “siz de bu yaşta Marx’la oturup rakı içme imkânı bulsaydınız kimbilir ne yapardınız!”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“Ohooo,” dedi gülerek, “bardakla yetinmez, şişeyi kırardım!”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kadehleri tokuşturduk.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Müthiş bir hocadır Murat Belge.</strong><strong> </strong><strong>Tutunamayanlar</strong><strong>’da kimsenin fark etmediği İngilizce bir şakayı anlatırken bir anda masaya kartları seren krupiye gibi konuyu dağıtır, bambaşka konulara geçer, tarihi bazı olaylar anlatırken konudan çok uzaklaştığını düşünürsünüz ama sanat veya edebiyat üstünden başladığı yerde döndüğünde siz okuduğunuz metni, dinlediğiniz şarkıyı ya da gördüğünüz resmi, heykeli başka bir gözle görmeye başladığınızı hissedersiniz.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>MÜTHİŞ BİR HOCADIR MURAT BELGE</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aradan seneler geçti, ben artık kadeh kırmayı falan bıraktım, Bilgi Üniversitesi’nde yükseklisans yaparken Murat Belge’nin öğrencisi olma mutluluğuna eriştim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><em>Tutunamayanlar</em>’ı ve <em>Huzur</em>’u birlikte okuduk, daha sonra<em> Şairaneden Şiirsele</em> adıyla kitaplaşan Şiir dersini aldım, Batı Sanatı Tarihi, Müzik Tarihi… verdiği bütün dersleri almaya ve kapsamlı notlar tutmaya çalıştım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Müthiş bir hocadır Murat Belge.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><em>Tutunamayanlar</em>’da kimsenin fark etmediği İngilizce bir şakayı anlatırken bir anda masaya kartları seren krupiye gibi konuyu dağıtır, bambaşka konulara geçer, tarihi bazı olaylar anlatırken konudan çok uzaklaştığını düşünürsünüz ama sanat veya edebiyat üstünden başladığı yerde döndüğünde siz okuduğunuz metni, dinlediğiniz şarkıyı ya da gördüğünüz resmi, heykeli başka bir gözle görmeye başladığınızı hissedersiniz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Matrak bir şey anlatayım; Resim dersindeyiz ama tabii Hoca’nın internetle hiç işi yok -düşünün ki, cep telefonu bile onun için henüz icat olmadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bilmem hangi müzenin işte üst katında soldaki salonda olan bir tabloyu anlatıyor, asistanına “onu bulabilir misin?” diye umutsuzca soruyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Asistanı söylediği resmi buluyor, şak diye ekrana yansıtıyor, Hoca her seferinde internetin sınırsız bonkörlüğüne müteşekkir, asistanını ve interneti tebrik ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bazen de internetle atışıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hoca’da internetin kendisine sürekli kumpaslar kurduğuna dair bir inanç mevcuttur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şimdi bu hınzır internet işi gücü bırakıp Murat Belge’nin dediğinden başka bir tarih söylüyor mesela, haydaaa, Hoca ikna olur mu, olmaz diyor, asistan diyor ki, “böyle yazıyor”, ama Hoca ısrarcı “olamaz,” diyor ve misal “o mevsimde Köln papazının kızı daha evlenmemişti, önce evlenen onun teyzezadesi, o yüzden üç sene sonra olmalı” gibi inanılmaz bir açıklama yapıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tabii sınıfta çıt yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oraya bakılıyor buraya bakılıyor, yetmezse raftan ansiklopediler indiriliyor ve hemen her seferinde Hoca’nın haklı, internetinse profesyonel bir kumpasçı olduğu öğrencilerin önünde ispat ediliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Derken, Murat Belge, dersin diyelim 137. dakikasında bir ismi unutuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Unuttuğu da Fransa Kralı falan değil, Napolyon ordusundaki albay ya da Bombay’daki bulvara çıkan caddenin adı mesela, hayıflanıyor, isimleri unuttuğundan şikâyet ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O âna kadar saydığı yüzlerce isim ve konu önemsizleşiyor, ben o münasebetsiz albaya içimden sinkaflı bir şeyler saydırırken Hoca hemen hatırlıyor, böylece kaldığımız yerden derse devam ediyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O derslerin her biri bir şölendir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hayatta çok şanslı olduğum anlardan biri yükseklisans tezimi Murat Belge’nin danışmanlığında yazabilmektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hatta, artık yanında bardak-fincan kırmadığıma iyice kanaat getirdikten sonra tabii, evinin salonunda kahve içebilmektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><em>Yoldan Gelen Çok Konuşur</em> adlı seyahatnamemin önsözünde <em>Başka Kentler Başka Denizler</em>’in yazılmış en iyi seyahatname olduğunu düşündüğümü söylemiştim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şimdi, biraz tutucu görünme pahasına, <em>Başka Kentler Başka Denizler</em>’in tarih boyunca yazılmış ve yazılabilecek en güzel seyahatname olduğunu, ona öykündüğümü, seyahatname yazmayı düşünen herkesin de benzer bir hisse sahip olduğuna inandığımı, onun boş bıraktığı ya da teğet geçtiği alanları tamamlamak istediğimi ifade etmek istiyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Evet, Krakov’da, onun gittiği av lokantasına ben de gittim, elma suyu falan karıştırmadan sek Zubrowka da içtim, ama Hoca duvardaki tabloları fark etmemiş, işte onu da ben yazdım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nereye gidersem mutlaka Murat Belge’nin seyahatnamesine bakarım, gitmeden okur notlar alır, döndükten sonra aynı bölümleri bir daha okurum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seyahatnamenin uzun zamandır beklediğim beşinci cildinin yayımlamasından ötürü müthiş mutluyum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yazıyı yazmadan önce Önsöz ile Belgrad bölümünü okudum, bitirdikten sonra Bulgaristan’a başlayacağım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seyahat etmek, bilmediğin yerleri görmek, kültürleri tanımak, resim galerinde, meyhanelerinde, sokaklarında dolanmak güzel; bunu <em>Başka Kentler</em>’in rehberliğinde yapabilmek çok daha güzel.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sadece bir seyahatname de değil; seyahatname diye alıyorsunuz ama adeta bir matruşka, içinden tarih kitabı çıkıyor, sonra gastronomi kitabı çıkıyor, yetmiyor sanat tarihi, edebiyat, mimari, müzik, kültür…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her ne kadar, Önsöz’de “burada bitirdiğimi sanıyorum,” diye yazmışsa da sevgili hocama altıncı cildi yazmaya mecbur edecek kadar “memleketten huruç etme vesilelerinin” sıklaşacağı, bol seyahatli, sağlıklı, uzun, güzel bir ömür diliyorum.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Jan 2025 06:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/edebiyat-profesorunun-bir-seyahatname-yazari-olarak-portresi-1736402716.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalnız Kalabalık ve Amerikalılaştırdıklarımız</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalniz-kalabalik-ve-amerikalilastirdiklarimiz-9589</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalniz-kalabalik-ve-amerikalilastirdiklarimiz-9589</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e"><strong>“Kalabalık yalnızlık” kavramı yalnızca bir sözcük seçimi değil, Türk toplumunun içinde bulunduğu ruh halini ifade eden güçlü bir metafor. Bu nedenle, Riesman’ın tespit ettiği kapitalist dönüşümün bireyler üzerindeki etkilerini Türkiye toplumunda da gözlemlemek, bu süreçleri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Türk Dil Kurumu’nun 2024 yılı için “kalabalık yalnızlık” kavramını yılın sözcüğü olarak seçmesi, toplumun içinde bulunduğu psikososyal duruma dair güçlü bir işaret veriyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Bu kavram, bireylerin büyük kalabalıklar içinde fiziksel olarak bir arada olmalarına rağmen, derin bir yalnızlık hissiyle baş başa kaldıkları modern yaşam biçimini ifade ediyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Çarpıcı olan bu durumun Amerikan sosyolojisinin klasik eserlerinden biri olan, birkaç yıl önce okuduğum David Riesman’ın <em>Yalnız Kalabalık</em> kitabında ele alınan süreçlerle olan benzerliği. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Dün ekranımda görür görmez bir süredir düşündüğüm bu “malumun ilanı” sayılabilecek haber artık döngünün bütün dinamikleriyle tamamlandığı ve hatta içselleştirildiğini gösteriyordu. 80’lerde başlatılan uyum süreci artık herkese ya da her şeye rağmen oturmuş, yerleşmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">1950’de yayımlanan <em>Yalnız Kalabalık</em>, modern Amerikan toplumunun kapitalist değerler ekseninde dönüşümünü anlatıyordu. Riesman, toplumu “gelenek yönelimli,” “içsel yönelimli” ve “dışsal yönelimli” bireyler üzerinden analiz etmişti. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e"><strong>Bugün Türkiye’de yaşanan süreç, Riesman’ın tespit ettiği dönüşümle ürkütücü bir paralellik gösteriyor. Özellikle 1980’lerden itibaren hız kazanan neoliberal politikalar ve küreselleşme, Türkiye toplumunu hızla kapitalist sistemle bütünleştirdi. </strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e"><strong>ÜRKÜTÜCÜ PARELELLİK</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Özellikle dışsal yönelimli birey, modern kapitalist toplumun karakteristik bir ürünü. Bu bireyler, çevrenin beklentileri doğrultusunda hareket ederken ait oldukları toplumsal bağları kaybedip yalnızlaşır. Riesman’ın kavramlaştırdığı bu “yalnız kalabalık,” kapitalizmin bireyi toplumdan koparan etkilerini çarpıcı şekilde ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Bugün Türkiye’de yaşanan süreç, Riesman’ın tespit ettiği dönüşümle ürkütücü bir paralellik gösteriyor. Özellikle 1980’lerden itibaren hız kazanan neoliberal politikalar ve küreselleşme, Türkiye toplumunu hızla kapitalist sistemle bütünleştirdi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Geleneksel aile yapısı, mahalle kültürü ve toplumsal dayanışma gibi değerler, bireyci ve tüketim odaklı bir yaşam tarzının etkisi altında aşındı. Günümüzde şehirlerde yaşayan bireyler, kalabalık apartmanlarda ya da yoğun caddelerde bir arada bulunmalarına rağmen giderek daha derin bir yalnızlık hissi yaşıyor. Bu yalnızlık duygusunun, Amerikan kültürel değerlerinin etkisiyle şekillenmiş olması da dikkate değer. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Sosyal medya, bireylerin “görünür olma” arzusunu artırırken ilişkileri de daha yüzeysel hale getiriyor. Tüketim alışkanlıkları, bireyleri statü ve maddi kazanımlarla özdeşleştirirken, insanî bağların yerini geçici tatminler ve gösteri toplumunun bir parçası olma hevesi alıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Türk toplumunun geleneksel dayanışmacı, duygusal ve grup dinamikleri ile şekillenen yapısından bireyselleşmeye doğru evrimi, “kalabalık yalnızlık” kavramının popülerleşmesini kaçınılmaz hale getiriyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Artık insanlar büyük gruplar içinde yalnızlıklarını derinden hissediyor. Sokaklar, alışveriş merkezleri ve dijital platformlar, fiziksel kalabalığı barındırırken insan ilişkilerindeki derinlik giderek kayboluyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">David Riesman’ın analiz ettiği Amerikan toplumunun 20. yüzyıldaki dönüşümü, bugün Türkiye’de benzer bir şekilde yaşanıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Yalnızca ekonomik modeller değil, kültürel dinamikler de benzeşiyor. Ne yazık ki, bu durum, sosyal bağların zayıflaması ve bireysel yalnızlığın toplumsal bir norm haline gelmesi gibi sonuçlar doğuruyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">“Kalabalık yalnızlık” kavramı yalnızca bir sözcük seçimi değil, Türk toplumunun içinde bulunduğu ruh halini ifade eden güçlü bir metafor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Bu nedenle, Riesman’ın tespit ettiği kapitalist dönüşümün bireyler üzerindeki etkilerini Türkiye toplumunda da gözlemlemek, bu süreçleri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Kalabalığın içinde yalnızlaşan bireylerin hikâyesi, yalnızca geçmişte bir Amerikan fenomeni değildi, bugün aynısını Türkiye’de yaşıyoruz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e">Sanırım “maalesef” diye de eklemek gerekir ama bu gidişin geri döndürülmesi imkanı da yok gibi görünüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0e0e0e"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Yaln%C4%B1z-Kalabal%C4%B1k.jpg" style="height:700px; width:450px" /></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 25 Dec 2024 07:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/yalniz-kalabalik-ve-amerikalilastirdiklarimiz-1735106098.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şahin Alpay’ın anıları</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sahin-alpayin-anilari-9085</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sahin-alpayin-anilari-9085</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’nin entelektüel hayatında ciddi bir yeri olan Şahin Alpay da Silivri esaretinden Bir Hikayem Var adlı iki ciltlik anılarıyla çıktı. Alpay’ın anılarını yayımlanmadan önce okuyan birkaç şanslı insandan biriyim. Müthiş bir hayat hikâyesi Şahin Alpay’ınki: Önce sıkı bir Kemalist, koleje başladıktan sonra solcu, Lenin’in Devlet ve İhtilal’ini okuduktan sonra komünist, Mao’nun kitaplarıyla tanıştıktan sonra radikal bir Maocu, derken Filistin’de gerilla… Ve, sonra bu radikalizmden vazgeçip liberal-demokratlığın yılmaz bir savunucusu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin en çorak alanlarının başında kamusal figürlerin neredeyse hiçbirinin anılarını yazmaması geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1950-60 arası gibi çeşitli dönemlerde çok sayıda hatırat yazılmış olsa da Türkiye’nin bu alanda epey geri kaldığı ortada.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akademisyenlerin, gazetecilerin, yazarların, siyasetçilerin, hatta edebiyatçıların çoğu anılarını kaleme almadan vefat ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa, işte en son Merkel’de gördüğümüz gibi, Batılı bir siyasetçi mutlaka anılarını yazıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanki o kişinin hayatı kendisinindir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O hayat artık kamusallaşmıştır, o yüzden de bedenle birlikte anıların da ölmemesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üzücü olan, hatıratların bazılarının hapishanede, mecburi tutsaklık günlerinde yazılması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin entelektüel hayatında ciddi bir yeri olan Şahin Alpay da Silivri esaretinden Bir Hikayem Var adlı iki ciltlik anılarıyla çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herhalde o korkunç günlerin yegane avuntusu bu kitaptır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahin Alpay’ın anılarını yayımlanmadan önce okuyan birkaç şanslı insandan biriyim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Müthiş bir hayat hikâyesi Şahin Alpay’ınki: Önce sıkı bir Kemalist, koleje başladıktan sonra solcu, Lenin’in Devlet ve İhtilal’ini okuduktan sonra komünist, Mao’nun kitaplarıyla tanıştıktan sonra radikal bir Maocu, derken Filistin’de gerilla…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve, sonra bu radikalizmden vazgeçip liberal-demokratlığın yılmaz bir savunucusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anıları okurken, Şahin Alpay’ın solculuk döneminde sürekli en radikal olma çabasına yer yer güleceksiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir şehirden bir şehre yürüyerek giderler, zira solcu dediğin hayatın zorluklarına meydan okuyacaktır, konformizme alışmayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bana en ilginç gelen, Şahin Alpay’ın bütün bu deli dolu hayatı yaşadıktan sonra mutedil bir liberal olması değil, bütün bunları otuz seneye sığdırması oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayatı liberal-demokrat bir bakışla yaşamaya karar verdikten sonra da kenara çekilmemiş, fikirlerini sürekli toplumla paylaşmış: İsveç’te siyasetbilimi doktoru, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın danışmanı, Hasan Cemal’in Cumhuriyet’inin yazarı, Milliyet’in meşhur Entelektüel Bakış köşesini hazırlayan kişi, uzun akademisyenlik hayatı, televizyon yorumculuğu ve tabii Zaman macerası…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahin Alpay’ın anıları aslında bir dönemin bütün panoramasını sunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Müthiş bir idealizmle yola çıkan gençler, dönüp baktıklarında, büyük hayalkırıklıklarıyla karşılaşmışlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimisi Şahin Alpay gibi bu hayal kırıklıklarının üstüne gitmiş ve ezberlerini sorgulamaktan çekinmemiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yazık ki, birçokları, bu sorgulamalara girişmek yerine o ezberde ısrar ederek sadece senelerini değil, belki de bir ömrü yitirdiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gene de, hangi görüşten olursanız olsun, bu baş döndürücü idealizme hayranlık duymamak elde değil.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AKP’ye AB yolunda ilerlediği, Gülen hareketine de diyalogu ve ılımlı bir yaklaşımı benimsediği için verilen destek, 15 Temmuz’da ve Silivri hapishanelerinde son buldu.&nbsp;O ciltte, mektuplarda, şöyle yazıyor Şahin Alpay: “İnsan yalnız kendinden sorumludur.”</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/GbsbbZZaIAARPyZ.jpeg" style="height:450px; width:800px" /><br />
<br />
‘HER İNSAN YALNIZ KENDİNDEN SORUMLUDUR’</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anıların 2002’ye kadar olan ilk cildi yayımlandı, iki ay kadar sonra da ikinci cildi yayımlanacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben anıların tamamını okuduğum için ikinci ciltte anlatılanları da biliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu kadarını söyleyeyim, ikinci ciltte üç temel konu yer alacak: 2002 AKP’nin iktidara gelmesi, Şahin Alpay’ın gelen teklif üzerine Zaman’da yazmaya başlaması ve Silivri esaretinde tuttuğu günlük.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer bir hayal kırıklığını orada da göreceksiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP’ye AB yolunda ilerlediği, Gülen hareketine de diyalogu ve ılımlı bir yaklaşımı benimsediği için verilen destek, 15 Temmuz’da ve Silivri hapishanelerinde son buldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O ciltte, mektuplarda, şöyle yazıyor Şahin Alpay: “İnsan yalnız kendinden sorumludur.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalesef böyle olmadı, darbecilik ve militarizm mücadelesiyle geçen bir ömre rağmen, Şahin Alpay, Silivri’ye gönderildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir Hikâyem Var’ı hararetle tavsiye ediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk cildi okuyanlar, eminim ki, ikinci cildi okumak için de sabırsızlanacaklardır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 30 Nov 2024 08:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/sahin-alpayin-anilari-1732944297.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Amerikalı süper-kahramanlar: Ken Follett’ın erken dönem romanlarına bir eleştiri</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikali-super-kahramanlar-ken-follettin-erken-donem-romanlarina-bir-elestiri-9043</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikali-super-kahramanlar-ken-follettin-erken-donem-romanlarina-bir-elestiri-9043</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ken Follett 2000’lerde çok iyi bir Ortaçağ tarih-gerilim romancısına dönüştü, <em>Bir Katedralin Öyküsü</em> bunun en büyük kanıtı. Keza <em>Yüzyıl Üçlemesi</em> gibi devasa bir yapıtı kaleme alacak birikime ulaşabildi. Ancak 1980’lerde yazdığı erken dönem kurgularında belirgin bir kamuoyunu yönlendirme çabası ve “Amerikan üstünlüğü” vurgusunun yanında, pejoratif bir barbar-medeni dikotomisi açıkça dikkati çeker. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Galli yazar, gerilim ve tarihsel roman türünün önemli isimlerinden Ken Follett (</span>Kenneth Martin Follett<span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">, 1949), sadece uluslararası şöhrete sahip bir eski gazeteci ve iyi yazar değil, Türkiye’de de meraklılarının yakından takip ettiği bir isim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Follett henüz 30’una varmadan büyük bir şöhrete ulaşmıştı, ilk eserlerinden casusluk ve gerilim kurmacası <em>Eye of the Needle</em> 1978’de yayınlandı ve çok kısa süre içinde tüm dünyada 10 milyon kopyadan fazla sattı. Follett Türkiye’de de bu kitapla okuyucunun dikkatini çekti, hemen yayınlandığı sene <em>İğne Deliği</em> ismiyle Türkçeye de çevrildi; ancak bu kitap günümüzde sadece sahaflarda bulunabiliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çoğunlukla Ortaçağ İngiltere’si üzerine tarihsel romanlar yazdı Follett, ama ona yazarlığının ilk yıllarında şöhreti –ve parayı da- getiren eserleriyse, 20. yüzyıldaki çeşitli uluslararası ve çok boyutlu hadiseler üzerine kaleme aldığı casusluk ve gerilim romanları oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Follett’ı geniş kitlelere tanıtan asıl büyük romanı 1989’da yayınlanan <em>The Pillars of the Earth</em> oldu. Türkçeye –neden ve hangi mantıkla yapıldığını anlamadığım şekilde- <em>Bir Katedralin Öyküsü</em> adıyla çevrilen bu kitap, 2017 yılı itibariyle tüm dünyada 26 milyon kopya satmıştı. 1135-1153 döneminde İngiltere’deki devasa politik ve toplumsal kaos yıllarında (<em>Büyük Anarşi</em>) küçük bir İngiliz köyünde inşa edilen bir katedral etrafında kurgulanan bu kayda değer roman, 2017’de bilgisayar oyunu formatında da tasarlandı ve Follett’ı geniş kitlelerin gözünde Ortaçağ’ı günümüze getiren yazar olarak üne kavuşturdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Follett’ın yayınlanmış 45 civarındaki kitabı içinde muhakkak zikredilmesi gereken roman setlerinden biri de <em>Yüzyıl Üçlemesi</em> olarak Türkçeye çevrilen, 2010-14 yıllarında yayınlanan, üç ciltlik <em>The Century Trilogy</em> başlıklı 20. yüzyıl okumasıdır. <em>Devlerin Düşüşü</em>, <em>Dünyayı Saran Kış</em> ve <em>Sonu Olmayan Dünya</em> adlarıyla dilimize çevrilen bu üçleme, Follett’ın en önemli iki çalışmasından biri olarak dikkat çeker ki geride bıraktığımız kargaşalar çağını anlamak için tüm okuyuculara bilhassa tavsiye ederim bu seti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erken dönem Follett romanlarına dair birkaç eleştirel not</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ken Follett şüphesiz, yaşayan en değerli uluslararası yazarların ve casusluk/gerilim türünün en önemli isimlerinin başında geliyor. Ancak bu yazıda biraz daha erken dönem romanlarına dönerek, okurken göz tırmalayan ve okuyucuyu rahatsız eden birkaç hususa değineceğim. Bunun için bugünlerde okuduğum iki erken dönem Follett romanı üzerinden hareket edeceğim. Bunlardan ilki Kasım 1985’te İngilizcesi yayınlanan ve ertesi sene <em>Aslanlar Vadisi</em> adıyla Türkçeye de çevrilen <em>Lie Down with Lions</em>. İkinci kitapsa, Eylül 1984’te İngilizcesi yayınlanan ve <em>Kartallar</em> adıyla aynı yıl dilimize çevrilip basılan <em>On Wings of Eagles</em>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu iki kitabı arka arkaya okudum. Hem <em>Yüzyıl Üçlemesi</em>’nden dolayı Follett’a olan sempatim hem de bu iki kitabın konusunun akademik araştırma alanım olan Ortadoğu’nun modern dönem tarihi ve uluslararası siyasetini ele alması hasebiyle bu kitaplar dikkatimi çekti. Bu arada belirtmem gerekir ki Follett kitaplarının Türkiye’deki yayıncıları yeni baskılarını yapmıyor, bu iki kitabı ise ancak sahaflarda şans eseri bulabilmek mümkün artık.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hollywood filmlerinden kolayca hatırlayabileceğimiz şekilde Amerikalı bir süper-kahramana ihtiyaç var. Aksi takdirde bu barbarları kim yola getirebilir, kim ikna edebilir, satranç tahtasında bu piyonları rakip Sovyetlere karşı kim bir adım ileri hareket ettirebilir ki!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Afganistan’da Ahmed Şah Mesud ve barbarları arasında Amerikalı bir süper-kahraman</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Aslanlar Vadisi</em>, Soğuk Savaş’ın sonundaki kritik dönemeçlerden, Sovyetlerin 1979’daki Afganistan’ı işgal yıllarını ele alıyor. Her ne kadar Sovyet sempatizanı bazı çevreler, Kabil’deki Kremlin yanlısı kukla yönetimin “davetiyle” gerçekleştiğini iddia ederek bunun bir işgal değil de yardım olduğunu savunsa da, Afganların büyük çoğunluğu gibi ben de bu dönemi işgal yılları olarak nitelendiriyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Follett’ın kurgusunda; Afganlar sadece Sovyetlere karşı savaşmamakta, aynı zamanda kendi içlerinde de bölünmüş durumda olup çatışmaktadır. Bu çatışmaların ortasında bir yerel komutan parlamaktadır: Kabil’in 100 km kadar kuzeyindeki dağlık Pençşir (Beş Aslan) Vadisi olarak bilinen coğrafyada yaşayan Taciklerin karizmatik ve genç lideri Ahmed Şah Mesud. Ancak Mesud’un silahları ve teçhizatı Sovyet işgaline ve işbirlikçi Kabil hükümet güçlerine karşı koymaya yetmemektedir, üstelik rakip kabile ve aşiretlerin liderleriyle de anlaşamamaktadır. Kendisine el uzatılıp silah ulaştırılırsa Sovyet karşıtı direniş başarılı olabilecek, Mesud direnişin liderliğine getirilebilecek ve zafere ulaşılabilecek, Sovyetlere diz çöktürülecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak sahada büyük bir sorun tespit eder Follett: Mesud’a kim ulaşıp bu dâhiyane fikri fısıldayacak, kendisinin ikna edemediği rakip direniş liderlerini ve yerel aşiretleri kim ikna edecek, bu sayede CIA liderliği ve Beyaz Saray nasıl ikna edilebilecektir? Evet, bildiniz; Hollywood filmlerinden kolayca hatırlayabileceğimiz şekilde Amerikalı bir süper-kahramana ihtiyaç var. Aksi takdirde bu barbarları kim yola getirebilir, kim ikna edebilir, satranç tahtasında bu piyonları rakip Sovyetlere karşı kim bir adım ileri hareket ettirebilir ki! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aranan süper-kahramanı eski bir Vietnam savaş gazisinin şahsında buluverir Follett: Daha önce Vietnam’da kahramanca (!) çarpışmış, çokça barbar ve haydut Vietnamlı avlamış, bol madalyalı bir helikopter casusu, pratik zekâlı, hafif romantik ama ağır savaşçı, Ellis John isimli CIA ajanı. Filmlerdeki süper-kahraman karakteri gibidir Ellis; gözünü budaktan sakınmaz, gerektiğinde romantik bir âşık olur, gerektiğinde Rambo misali onlarca düşmanı haklar, gerektiğinde ABD’deki karar mekanizmalarını tek başına harekete geçirir, ama ne yapar eder günün sonunda Mesud’la rakip klan şeflerini Pençşir’de bir araya getirip onlardan birleşik bir cephe kurar. Bu sayede Amerikalı vergi mükelleflerini ikna edecek bir plan kotarılır ve Pakistan üzerinden Afgan direnişçiler silaha ve cephaneye boğulur, nihayetinde Sovyetler dize getirilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ellis de muradına erer elbette; sevdiği kız olan İngiliz Jane’i, Sovyet işbirlikçisi hain kocası Jean Pierre’i öldürerek onun elinden kurtarır. Şanslıdır Amerikalı süper-kahraman, bir taşla iki kuş vurmuş, Afgan dağlarında hem ülkesine –ve tabii özgür dünyaya da- devasa bir hizmette bulunmuş hem de sevdiği kadına kavuşmuştur.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1979’un ilk günlerinde Devrim’in ayak sesleri duyulmakta ve sokaklar kan gölüne dönmüşken Tahran’a gidecekler, bir plan yapacaklar, Adalet Bakanlığı merkez binası kampüsündeki cezaevini basacaklar ve iki EDS çalışanını (Follett rehine olduklarında ısrarcı) kurtaracak ve yeni bir kahramanlık hikâyesi yazacaklar.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1979’un kaotik İran’ında bir başka süper-kahraman</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Follett’ın bu yazıda inceleyeceğim ikinci romanı <em>Kartallar</em> ise Afganistan’ın batı komşusu İran’da geçiyor ve (ana hatlarıyla) yaşanmış bir olaya dayanıyor. 1978’in son günleri: İran devrim ateşiyle kaynıyor, sarıklı bir mollanın yurt dışından idare ettiği kalabalıklar sokaklarda her gün protesto gösterileri yapıyor, polis kalabalıklara ateş açıyor, yüzlerce insan ve her gün kitleler halinde öldürülüyor. Bölgede “ABD’nin jandarması” olarak bilinen –Humeyni’ye göre ise “Amerikan uşağı” idi- Şah Muhammed Rıza Pehlevi ve rejimi bu haftalarda artık İran’da kontrolü kaybetmiş durumda: Bürokrasi sarayı dinlemiyor, ordu içinde büyük kesimlerin devrimcilerin safına geçeceği konuşuluyor, yani İran’da kimse kimseye güvenmiyor ve ortalık fazlasıyla karışık. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu şartlar altında, birkaç aydır İran Sağlık Bakanlığı için istihdam edilen EDS isimli Texas merkezli bir Amerikan firması bakanlığın sistemlerinin bilgisayarlaştırılması projesinde çalışıyor, fedakâr Amerikalılar barbar ve azgelişmiş (hatta hiç gelişmemiş) İranlılara teknolojiyi ve medeniyeti öğretiyor. Ama kötü talihe bakın ki 1978’in son günlerinde İran Sağlık Bakanı rüşvet ve görevi kötüye kullanmaktan tutuklanıyor, arkasından EDS firmasına soruşturma açılıyor ve şirketin İran’daki en üst düzey iki yöneticisi de tutuklanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonrasında Washington ile Tahran’daki yetkililer arasında bir sinir harbi başlıyor. Henry Kissinger’ın, dönemin dışişleri bakanı Cyrus Vance ve ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski gibi etkili isimlerin de dâhil olduğu bir sürecin sonunda her türlü diplomatik yol deneniyor. Ancak barbar İranlılar nuh diyor peygamber demiyor (!): Her şeyi kuralına uygun yapan Amerikalı şirketin iki masum ve bigünah elemanı adeta rehin alınmış! Barbarlara karşı söz kifayet etmez elbette, şimdi anladıkları dilden konuşulmalı: Güç kullanılması lazım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam bu noktada iki pelerinsiz süper-kahraman devreye giriyor. Biri EDS firmasının gerçek sahibi, cesur ve atak bir iş insanı, gerçek hayatta da aktif ve girişken bir işadamı olan, aynı zamanda bir siyasetçi Ross Perot (1930-2019). İkinci süper kahraman ise <em>Aslanlar Vadisi</em>’ndeki Ellis benzeri bir eski asker, hatta neredeyse onunla aynı yollardan geçmiş bir Vietnam gazisi: Cephede süper kahramanlıklar yapmış bir eski helikopter pilotu Albay Simons. Perot’nun kendisi de Vietnam yıllarında Amerikalı esirlerin kurtarılması için uluslararası sivil bir kampanya organize etmiş bir aktivist aynı zamanda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Albay için hemen bir süper-kahramanlar timi kurulur, hemen hepsi eski Vietnam savaş gazileriyken şimdi başarılı birer ufak işadamına dönüşmüş EDS çalışanları, hem becerikli hem cesur hem bilgili hem de savaşçı süper-kahramanlar. 1979’un ilk günlerinde Devrim’in ayak sesleri duyulmakta ve sokaklar kan gölüne dönmüşken Tahran’a gidecekler, bir plan yapacaklar, Adalet Bakanlığı merkez binası kampüsündeki cezaevini basacaklar ve iki EDS çalışanını (Follett rehine olduklarında ısrarcı) kurtaracak ve yeni bir kahramanlık hikâyesi yazacaklar. EDS’in milyarder patronu Perot da tabii ki Tahran’a gitmeden edemez, o da kurtarma çalışmalarına nezaret edecek, adamlarını düşman bir ülkede kaderine bırakmayacak, Amerikan hükümetine de iş bilmezliklerini yüzlerine vurarak iyi bir ders verecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Piyasa işi, kamuoyu oluşturma romanları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Aslanlar Vadisi</em>’ndeki süper-kahraman Ellis yaralansa da görevini başarıyla gerçekleştirdi. <em>Kartallar</em>’daki süper-kahramanlar Albay Simons ve gözüpek timiyle patronları Perot’nun ondan ne eksiği var? Elbette onlar da başarılı olur. Sonraki yıllarda büyük bir romancıya dönüşecek olan Ken Follett ise Soğuk Savaş’ın artık sonuna yaklaşılan 1980’lerin ortalarında Batı ve Amerikan kamuoyuna Doğu’daki “kötü”leri yakından tanıtır bu ikinci sınıf kurmacalarıyla. Evvela unutulan Vietnam kahramanları (!) üzerinden Amerikan kamuoyunda bir kahramanlar konsolidasyonuna soyunur. Ardından o kahramanlık geleneğini, emekli-gazi asker/ajanlar kanalıyla iki kötü imgenin (şeytan Sovyet rejimi ve İranlı gerici devrimciler) üzerine salar bu sefer. Vietnam’da barbarları yenen süper-kahramanlar bu daha tehlikeli iki düşmanı mı alt edemeyecek? Tabii ki sözkonusu değil, ikisi de son derece başarılı olurlar görevlerinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitapların, (hele güncel konulardaysa), yazıldıkları dönemden bağımsız düşünülmesi mümkün değil. 11 Eylül sonrasında Batı-ABD’de patlayan <em>bestseller</em> kurgulara bakıldığında, yönetim tarafından şeytanlaştırılacak Doğulu milletler üzerine açılan Haçlı Seferi’ne –bu ifade dönemin ABD Başkanı George W. Bush’a aitti- kamuoyunu hazırlama ve “öcüleştirme” misyonu kendini hemen belli eder. Bu dönemde Afganistan, Irak, İran gibi ülkelere dair öykü/romanlarda yaşanan patlamanın asıl sebebi ebette bu; yoksa bazı spesifik toplumlarla ilgili bir aydınlanma ve kültürel bilgi açlığı yaşamıyordu Amerikan toplumu. Maksatlı bir yönlendirme ve kamuoyu oluşturma çabası açıktı 2000’li yıllarda, bu eğilimin günümüzde de bir ölçüde sürdüğü söylenebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ken Follett 2000’lerde çok iyi bir Ortaçağ tarih-gerilim romancısına dönüştü, <em>Bir Katedralin Öyküsü</em> bunun en büyük kanıtı. Keza <em>Yüzyıl Üçlemesi</em> gibi devasa bir yapıtı kaleme alacak birikime ulaşabildi. Ancak 1980’lerde yazdığı erken dönem kurgularında belirgin bir kamuoyunu yönlendirme çabası ve “Amerikan üstünlüğü” vurgusunun yanında, pejoratif bir barbar-medeni dikotomisi açıkça dikkati çeker. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Follett’a bu eleştiri daha önce yöneltildi mi, yöneltildiyse kendisi bu eleştirilere ne karşılık verdi… Bu soruların yanıtına ulaşamadım, ancak kendisini takdir eden bir okuyucusu olarak erken dönem romanlarının fevkalade sorunlu bir perspektif içerdiğini, Follett düzeyindeki bir yazara hiç yakışmadığını kayda geçirmek isterim bu vesileyle.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 28 Nov 2024 08:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/amerikali-super-kahramanlar-ken-follettin-erken-donem-romanlarina-bir-elestiri-1732771349.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kanun mu, Hukuk mu?</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kanun-mu-hukuk-mu-8671</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kanun-mu-hukuk-mu-8671</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukuk (haklar&nbsp;ve özgürlükler) açısından bakıldığında&nbsp;eğer kanunlar hakları yeterince karşılamıyorsa, bir başka deyişle kanunlarda haklar yönünde geliştirilmesi gereken&nbsp;bazı yönler varsa, bu kanunların (buradaki gibi değiştirilemez dense bile)&nbsp;değişmesi ve haklarla uyumlu hale getirilmesi gerekir. </strong></span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle bu yazının da yazılmasına ilham kaynağı olan&nbsp;Jacques Verges’in&nbsp;Savunma Saldırıyor* adlı kitabından söz etmek istiyorum.&nbsp;Kendisi de bir avukat olan Verges, kitapta&nbsp;tarihin belli başlı önemli davalarını (Sokrates,&nbsp;Dreyfus, Nürnberg, …) örnek göstererek&nbsp;bunlar üzerinden uyum ya da kopuş şeklinde adlandırdığı savunma&nbsp;şekillerini tarifliyor. Buna göre uyum savunmaları mevcut yapıdaki yasaları esas alıp onlara göre bir savunma&nbsp;yöntemini&nbsp;ifade ederken&nbsp;kopuş savunmalarında ise mevcut yasaları&nbsp;ve kurulu düzeni sorgulayıp onları da aşan bir savunma anlayışını&nbsp;görüyoruz.</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/kanun%20hukuk3.jpeg" style="height:270px; width:186px" /></span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada&nbsp;özellikle kopuş savunmalarında mevcut kanunların hukuku yeterince temsil etmediğini düşünen bir anlayış var.&nbsp;Gerçekten de ideal olarak belki kanun (bir anlamda hukukun yazılı hali) ile hukukun&nbsp;aynı olması gerekir. Ancak gerçek yaşamın çok bildiğimiz gerçek sorunları yüzünden&nbsp;kanun ile hukuk arasında bir açı farkı ortaya çıkabiliyor hatta zaman zaman bu fark bir uçurum boyutunda olabiliyor.&nbsp;Öte yandan toplumsal düzenin sürdürülmesi için herkesin kanunlara uyması beklenir. Aksi halde bir kaostan bahsedilir.&nbsp;Eğer&nbsp;kanunlara uymamak çözüm değilse -yani bir anlamda kanunların sınırı içinde hareket etmek zorunluysa-&nbsp;ve&nbsp;kanun ile hukuk arasında negatif bir fark varsa -ki çoğu zaman&nbsp;çoğu yerde olan bu-&nbsp;kanun ile hukuk arasındaki&nbsp;açının nasıl kapanacağı ve hukukun nasıl sağlanacağı önemli bir sorun haline geliyor. İşte&nbsp;bu nedenle şu sorular önem kazanıyor:&nbsp;Kanun&nbsp;nedir? Hukuk nedir?&nbsp;Kanun ile hukuk aynı olabilir mi&nbsp;yoksa aralarında bir fark varsa bu fark nasıl giderilir?&nbsp;Kanunlar hukuku (hakları ve özgürlükleri) ne ölçüde yansıtıyor? Ya da hukuk, yazılı kurallar bütünü olan kanunlarda ne ölçüde yer bulabiliyor?</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sözünü ettiğimiz kanun ve hukuk&nbsp;kavramlarına yakından bakacak olursak,&nbsp;kanun için çok genel&nbsp;olarak&nbsp;iki tanımdan bahsedebiliriz: Birincisi, genellikle toplumsal düzeni sağlamak için yetkili organlarca hazırlanmış&nbsp;yazılı kurallardır.&nbsp;Diğeri&nbsp;ise yazılı olmayan&nbsp;ama genellikle uyulan kurallar anlamında&nbsp;(orman kanunu gibi)&nbsp;kullanılıyor.&nbsp;Ben yazı boyunca&nbsp;kanun derken birinci anlamını (yazılı kurallar) kullanacağım. Bu anlamda yazı içerisinde aksi belirtilmedikçe “kanun” ifadesi, en geniş anlamıyla yazılı yasal düzenlemeleri (Anayasa, yasalar, mevzuat vb.) içeriyor olacak.</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk ise kelime anlamı olarak “hak” sözcüğünün çoğulu, yani “haklar” anlamında kullanılıyor. Yine yazı boyunca “hukuk” ifadesini insana (aslında insan, hayvan, bitki vd. en geniş anlamıyla doğaya) ilişkin tüm hakları ve özgürlükleri içeren anlamıyla kullanacağım. </span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlık tarihinde belki en sık rastlanan&nbsp;sorunlardan&nbsp;birisi,&nbsp;amaçlarla o amaçları gerçekleştirmek için kullanılan araçların&nbsp;zaman içerisinde yer değiştirmesidir. Bir&nbsp;amacı gerçekleştirmek için üretilen ya da kullanılan bir aracın, bir süre sonra amaçtan daha önemli hale gelmesi,&nbsp;giderek amacın önüne geçmesi hatta bir zaman sonra amacın bütünüyle unutularak&nbsp;aracın mutlaklaştırılması durumuyla&nbsp;çok sık karşılaşıyoruz. Bunun en tipik örneklerinden birisi, “devlet” kavramıdır. İnsanların (yukarıda da belirttiğim gibi bunu en geniş anlamıyla aslında insanların, hayvanların, bitkilerin ve tüm doğanın yerine kullanıyorum) refah ve mutluluğu için yaratılmış ve bu amaca hizmet etmesi gereken bir kavram olan “devlet”in kurum olarak çoğu ülkede insanların, hayvanların ve tüm doğanın başına bela hale geldiğini görebiliyoruz.&nbsp;Burada amaç tüm doğanın mutluluğu ve devletin de bunu sağlamak için kullanılan bir araç&nbsp;olmasına karşın&nbsp;bir&nbsp;zaman sonra&nbsp;neredeyse amaç ortadan kalkmış, araç bütünüyle amaç haline gelmiş&nbsp;oluyor.</span></span></p>

<p style="margin-right:4px; text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;<strong>Hukuk, yani haklar&nbsp;ve özgürlükler; insanların, hayvanların ve kısaca tüm doğanın huzuru, mutluluğu, refahı için&nbsp;bir kısmı doğuştan gelen, bir kısmı da uygarlığın gelişimiyle eklenen özelliklerdir.&nbsp;Kanun ise bu hakları güvence altına almak&nbsp;ve bu çerçevede toplumsal işleyişi düzenlemek için üretilmiş, bu anlamda&nbsp;hukukun yazılı&nbsp;hale getirilmiş&nbsp;şeklidir.</strong></span></span></em></p>

<h2 style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KANUN, HUKUKUN YAZI HALE GETİRİLMİŞ ŞEKLİDİR</strong></span></span></h2>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer bir ilişkiyi kanun ve hukuk arasında da kurabiliriz.&nbsp;Hukuk, yani haklar&nbsp;ve özgürlükler; insanların, hayvanların ve kısaca tüm doğanın huzuru, mutluluğu, refahı için&nbsp;bir kısmı doğuştan gelen&nbsp;(yaşamak, seyahat, çalışmak vd.), bir kısmı da uygarlığın gelişimiyle eklenen (mutlu olma hakkı, kişisel bilgilerin korunma hakkı&nbsp;vd.)&nbsp;özelliklerdir.&nbsp;Kanun ise bu hakları güvence altına almak&nbsp;ve bu çerçevede toplumsal işleyişi düzenlemek için üretilmiş, bu anlamda&nbsp;hukukun yazılı&nbsp;hale getirilmiş&nbsp;şeklidir.&nbsp;Dolayısıyla ikincil/ardıl bir nitelik taşır.&nbsp;Önce hukuk&nbsp;(haklar ve özgürlükler)&nbsp;ortaya konur, daha sonra bunların somut hali olan kanunlar oluşturulur. Bu anlamda&nbsp;yazım&nbsp;amacından, öncülünden, bağlamından koparılmış bir kanun tanımı olamaz.&nbsp;Hukuk yoksa kanunun da bir anlamı olmaz. Kanun&nbsp;varsa o&nbsp;kanunun güvence&nbsp;altına aldığı&nbsp;haklar ve özgürlüklerin&nbsp;de&nbsp;var&nbsp;olması gerekir.</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla aslolan yani belirleyici olan&nbsp;bu haklar ve özgürlüklerdir, yani hukuktur. Kanunlarla&nbsp;hukuk çeliştiğinde ya da kanunlar yetmediğinde hukuk tarafında yer almak, onu bir referans olarak görmek&nbsp;gerekir.</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle&nbsp;iki&nbsp;örnek vermek istiyorum:</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birinci&nbsp;örnek için aşağıdaki&nbsp;fotoğrafa bakalım:</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/kanun%20hukuk2.jpeg" style="height:203px; width:249px" />&nbsp;</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada 1967 yılında kadınların katılamadığı Boston Maratonuna izinsiz bir şekilde katılmaya çalışan&nbsp;Kathrine Switzer’a erkekler tarafından yapılan müdahaleyi ve ona koşmaması için yapılan baskıları görüyoruz. Burada muhtemelen&nbsp;“kanun”da (burada kanun ifadesiyle tüm mevzuatı kastettiğimi bir kez daha belirteyim) yarışa sadece erkeklerin katılabileceği yazıyordur. Buna karşın&nbsp;olaya&nbsp;hukuk (haklar&nbsp;ve özgürlükler)&nbsp;açısından bakarsak&nbsp;bir&nbsp;koşu etkinliğine erkekler kadar kadınların da katılma hakkı&nbsp;vardır. Eğer dünyanın herhangi bir yerindeki bir kanunda&nbsp;(Anayasa, yasalar, mevzuat, genelgeler,&nbsp;vd. tüm benzer belgeler) bu hak yer almamışsa, burada yapılması gereken şey, bu haklardan&nbsp;vazgeçmek değil, tam aksine ilgili tüm mevzuatın ve en geniş anlamıyla “kanun”un değiştirilerek bu hakları da güvence altına alacak hale getirilmesidir.</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci örneğimizle ilgili olarak&nbsp;yine&nbsp;aşağıdaki fotoğrafa bakalım:</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/kanun%20hukuk4.jpeg" style="height:184px; width:274px" />&nbsp;</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada Rosa Parks, 1955 yılında Amerika’da&nbsp;bir otobüse biniyor. Otobüslerin&nbsp;bir&nbsp;bölümü beyazlara,&nbsp;diğer&nbsp;bölümü ise zencilere ayrılmıştır. Beyazların bölümünde yer bulamayan beyaz bir adam gelip Rosa’dan&nbsp;yerinden kalkarak&nbsp;-kendisi beyaz olduğu için-&nbsp;yerini&nbsp;kendisine vermesini ister.&nbsp;Rosa yer vermeyince sürücünün de çabalarıyla&nbsp;tutuklanır ve hapse girer.&nbsp;Burada olaya haklar çerçevesinden bakarsak&nbsp;Rosa’nın eşitlik&nbsp;ve seyahat&nbsp;hakkı çiğnenmiştir. Kanun, bu hakları&nbsp;kendisine&nbsp;tanımadığı için bir çelişki doğuyor. Bunun çözümü de Rosa’nın eşitlik ve özgür seyahat haklarından vaz geçmesi değil, tam tersine&nbsp;en geniş anlamıyla “kanun”un Rosa’nın (ve herkesin) hak ve özgürlüklerini&nbsp;koruyacak şekilde değiştirilmesi ve haklarla (hukuk ile) uyumlu hale getirilmesidir.</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla kanun ile hukukun&nbsp;çeliştiği ya da arasında boşluk olduğu durumlarda&nbsp;hukukun esas alınması ve kanunların ona göre oluşturulması gerekir.&nbsp;Aksi halde hiçbir yerde hiçbir hakkın ve özgürlüğün korunması mümkün olmaz.</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabii burada felsefi anlamda oldukça tartışılan kavramlar olan hak ve özgürlük konusuna girmedik. Fakat hakların ve özgürlüklerin geliştirilmesi derken, en temelde&nbsp;başka herhangi bir canlı/cansız varlığa zarar vermeme ilkesi üzerinden&nbsp;hareket edilmesi&nbsp;gerektiğinin de&nbsp;altını çizmek gerekir diye&nbsp;düşünüyorum.</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu temelde yine örnek olarak son günlerde gündemde olan Anayasanın ilk dört maddesiyle ilgili de&nbsp;kısa&nbsp;bir yorum yapmak mümkün. İlk dört madde (ve diğer maddeler),&nbsp;yazının başından itibaren sözünü ettiğimiz anlamda&nbsp;kanunu temsil ediyor.&nbsp;Söz konusu dört maddeyle ilgili çeşitli kesimlerden bu maddelerin değişebileceğine ya da değiştirilmesi gerektiğine ilişkin görüşler&nbsp;ileri&nbsp;sürülüyor. Çoğunlukla&nbsp;içeriğine de bakılmadan bu görüşlere biçimsel anlamda karşı çıkılıyor hatta&nbsp;bu kişiler hemen&nbsp;susturulmaya çalışıyor.&nbsp;Açık ki fikirlerin susturulması, ifade özgürlüğü (hakkı) çerçevesinde&nbsp;doğru bir hareket olmadığı için&nbsp;bu yaklaşımı&nbsp;desteklemek mümkün değil. Bununla birlikte söz konusu dört maddenin değiştirilmesi&nbsp;durumunda mevcut haklarını kaybedeceklerini düşünen ciddi bir toplumsal kesim (kadınlar, azınlıklar, eşcinseller, vd.) de var.&nbsp;Dolayısıyla bu kesimlerin bu koşullarda söz konusu değişiklik önerilerine karşı çıkmaları da son derece anlaşılır&nbsp;bir tavırdır.&nbsp;Bu nedenle buradaki öncelikli soru şu olmalı diye düşünüyorum: Bu maddeleri kim, hangi amaçlarla değiştirmek istiyor ve yapılmak istenen değişiklikler nelerdir? Kimin, ne yönlü bir değişikliği istediğini bilmeden kategorik olarak karşı çıkmak, bir anlamda düşünce ve ifade özgürlüğüne şans tanımamak anlamına geliyor. Diğer yandan benim&nbsp;konuyla&nbsp;ilgili&nbsp;ilkesel&nbsp;yaklaşımım şöyle: Temel mantık olarak her türlü kanun (Anayasa, yasalar, mevzuat vd. dahil), hukuku (hakları ve özgürlükleri) geliştirecekse değiştirilebilir, hatta değiştirilmesi gerekir. Buna karşın hak ve özgürlüklerde bir kayba ve gerilemeye yol açacaksa değiştirilmeden, en azından o haliyle korunması, daha mantıklı olabilir şeklinde bir yaklaşım geliştirilebilir.</span></span></p>

<p style="margin-right:4px; text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Sonuç olarak&nbsp;hakları ve özgürlükleri esas alan bir yasal düzenleme anlayışına gidilmesi gerekir.&nbsp;Yaşamın ileri giden dinamiği bunu&nbsp;gerektirir. </strong></span></span></em></p>

<h2 style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ ESAS ALAN BİR YASAL DÜZENLEME</strong></span></span></h2>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu prensibi buradaki özel örneğe uygularsak, hukuk (haklar&nbsp;ve özgürlükler) açısından bakıldığında&nbsp;eğer kanunlar hakları yeterince karşılamıyorsa, bir başka deyişle kanunlarda haklar yönünde geliştirilmesi gereken&nbsp;bazı yönler varsa, bu kanunların (buradaki gibi değiştirilemez dense bile)&nbsp;değişmesi ve haklarla uyumlu hale getirilmesi gerekir. Örneğin ilk dört maddede yanlış/eksik yazılmış bulunan bir bölüm varsa veya&nbsp;hakların ve özgürlüklerin daha da genişlemesine olanak sağlayacaksa ya da&nbsp;değişen koşullardan dolayı&nbsp;bir yenileme (örneğin&nbsp;deprem riski vs. nedenlerden dolayı&nbsp;başkent değişikliği vd.) gerekiyorsa&nbsp;bunların yapılabilir olması gerekir. <strong>Kanunlar; insanların, hayvanların ve tüm doğanın mutluluğu için gerekli hak ve özgürlükleri ifade edebildikleri ölçüde kutsaldırlar.</strong>&nbsp;Eğer onlara engel olan bir yanları varsa onların düzeltilmesi gerekir. Bu anlamda kutsal ve değerli olan; insanların, hayvanların&nbsp;ve tüm doğanın hakları&nbsp;ve özgürlükleridir. Bunların ifadesi&nbsp;olan, yazılı hale getirilmiş formu olması gereken kanunlar değil.</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak&nbsp;hakları ve özgürlükleri esas alan bir yasal düzenleme anlayışına gidilmesi gerekir.&nbsp;Yaşamın ileri giden dinamiği bunu&nbsp;gerektirir. Öte yandan&nbsp;hakları ve özgürlükleri bir kalıp içinde (burada kanunlar) dondurup, ortaya çıkan her problemle birlikte bu kalıbı daraltmaya&nbsp;-ya da her zaman sabit tutmaya-&nbsp;çalışmak, yaşamın renkliliğine, çeşitliliğine ve&nbsp;dinamizmine&nbsp;karşı durmaya çalışmak anlamına gelir. Bunun da hiçbir yararı olmadığı gibi zaten hayatın&nbsp;dinamik değişkenliği içinde kalıcı olma şansı da yoktur.</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetin özeti, aslolan haklar ve özgürlüklerdir. Bunların yazılı ifadesi olan her türlü kanunun, bunları koruyacak nitelikte olması ve&nbsp;her zaman&nbsp;bu temelde değerlendirilmesi&nbsp;gerekir diye düşünüyorum.</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">---&nbsp;</span></span></p>

<p style="margin-right:4px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>*Savunma Saldırıyor, Jacques Verges, Metis Yayınları, 1988</em></span></span></p>

<p style="margin-right:4px">&nbsp;</p>

<p style="margin-right:4px">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 Nov 2024 07:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/kanun-mu-hukuk-mu-1731093539.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Abdülhamit Düşerken” neler olup bitmişti?</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/abdulhamit-duserken-neler-olup-bitmisti-8224</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/abdulhamit-duserken-neler-olup-bitmisti-8224</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İttihatçılık-Osmanlıcılık Hamitçilik-Kemalcilik arkaik kavgasından çok daha değerli analoji ise Özgürlükçülük-Birleştiricilik-Eşitlikçilik sloganıyla yola çıkıp eski düzeni yıkan İttihat Terakki’nin sonuçta Despotiklik-Tektipçilik-Nepotizm batağına savrulmasında. Sizce son 20 küsur yılda kim bu yolları aynı rotada yürüdü?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de siyasi yelpazenin neresinde durduğunuzu 2 kelimeyle anlatmak için Kızıl Sultandı ya da Ulu Hakandı demeniz kafidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Abdülhamid’den söz ettiğimi bile söylememe gerek yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de siyasi karpuzun kırmızısı ile yeşilini Osmanlı’nın 34. Padişahından daha iyi ayıran çok az şey vardır. “Abdülhamid” duruşu sıkı bir turnusoldur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Abdülhamid’in mezarında çoktan toprağa karışmış kemiklerini hiç ilgilendirmeyen bu tartışmanın ana materyalinin 1945’de Soğuk Savaş denilen bölünme ile hızlandığına şüphe yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1945-91 arası sol elle saç düzeltmenin bile dinsizlik sayıldığı bir dünyada Abdülhamid kolayca sağın istismar ettiği bir tarihsel figüre dönüştü.&nbsp; Osmanlı’nın 33 yıllık tahtta kalışı ile en uzun mahzariyete sahip padişahı olmasına rağmen mağduriyet edebiyatı aslında 45-91 arası cepheleşmenin yansımasından başka bir şey değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mete Han’dan Vahdettin’e kadar tüm tarihsel figürleri sağ siyasetçiye dönüştüren Türk tipi ucube muhafazakar/sağcılık aslında Hitler de dahil pek çok faşist düşüncenin yolunda gidiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onlarda da faşist var bizde de faşist var ama onlar zengin biz fakir sorusunun yanıtını çiçeği kulağında Nobel Ödüllümüz Daron Acemoğlu okumalarına bırakalım ve kitabımıza dönelim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oğlak Yayınlarında basılan kitabın dizaynı feci. İçeriğindeki modernist, canlı ve yoğun hikayeye sırtını dönüyor ve kapağını sarı bir Abdülhamit tuğrasına emanet ediyor. Bu yönüyle kitap “beni sadece doblo arkasına tuğra asan entelektüel sağ esnaf (varsa) okusun” tadında bir sunuşla karşınıza çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önyargıyı aşabilir ve kitabın sayfalarını çevirmeye başlarsanız 1908 İstanbul’unun tam ortasında buluveriyorsunuz kendinizi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’un Sarıyer’den Yedikule’ye Tuzla’dan Fenerbahçe’ye olduğu yıllar. Çekmeköy Bahçeşehir aramayın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabi ana semtlerimiz Rumelihisarı, Nişantaşı ve olmazsa olmaz Sultanahmet-Babıali.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu üç kadim semtteki yalılar konaklar camiler ve Bizans mirası kiliseler arasında İmparatorluğun en kısa yüzyılının en can alıcı günlerindeyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meşrutiyetin ayak sesleriyle rahatı kaçan eskinin Kapıkulları yeninin bürokratları İttihatçıların ciğerlerini sökeceği zamanların endişesi içindedir. Pek çoğu bu akıbetten kaçamaz malı mülkü kaptırıp o zamanların Adalar’ının pek cazip olmayan inzivasına şutlanırken aralarından biri cevval kızının sayesinde bu felaketten sıyırır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nahid Sırrı Örik muhtemel ki 20 ‘i yaşlarına varmadan bir sübyan olarak bizzat takip ettiği ama sonrasında çokça okuyarak hazmettiği bu dönemi bize sunarken maharet ve açık sözlülükten kaçınmıyor.</strong></span></em></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Abdülhamid’in Kızıl Sultan’a daha çok yaklaşan tasvirinin yazarın solculuğundan değil tarihsel gerçeklik böyle olduğundan kaynaklandığına şüphe yok.</strong></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun yıllar Nazırlık yapmış Mehmet Şahabettin Paşa tam etrafı sarılacakken kızı Nimet’in Theodora misali çıkışı ve İttihatçı Şefik beyi deyim yerindeyse kafalamasıyla kuşatmayı kırar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kafalama Abdülhamid döneminin makbul bürokratı Mehmet Şahabettin Paşa’nın Osmanlı’nın delice borçlanmasının veya borçla verilen taahhüt işlerinin karşılığında sağladığı rüşvetlerle edinilen muazzam servetin muhafazasını temin etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nimetin güzel gözleri ve ondan daha da keskin siyasi zekası İttihatçı Edirneli bir imam oğlu zabit olan Şefik’in aklını çeler ve paşa mukadder bir saldırıdan kurtulmak bir yana kısa süre içinde gerçekleşen evliliğin ardından tekrar geç yaşında nazırlık görevine gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tercihler Şefik’e de baş döndüren politik atmosferde sadece tensel mutluluğu değil siyasi ikbali de getirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İttihatçı bir zabitlikten mebusluğa giden yol&nbsp;kısalır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer tarafta yoğun siyasi gündem devam etmektedir. 31 Mart’ın önce ayak sesleri gelir sonra kendisi. Şefik’in İttihatçı geçmişine sırt çevirmesi onu önce Nazırlığa sonrasında ise 2 hafta içinde kaçınılmaz felakete sürükler. 5 dakkada değişir her şey.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nimet ise kurtuluşu Rus elçiliğine sığınıp yanına aldığı taşınır servetle Odesa’ya açılan bir geminin güvertesinde bulur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kısacık özetin arka planında başta Sultan Abdülhamid olmak üzere dönemin saray erkanının ve olmazsa olmaz İttihat Terakki Harekatı mensuplarının tasvirleri geniş yer almakta. Bahsettiğimiz dönemin kompakt İstanbul’u, ayak takımının ve aristokrasi/bürokrasinin hizmetindeki ara kadronun bu geçiş dönemindeki seçim ve konumları incelikle işlenmektdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Babası Osmanlı Sarayına doğrudan hizmetlenmiş Nahid Sırrı Örik muhtemel ki 20 li yaşlarına varmadan bir sübyan olarak bizzat takip ettiği ama sonrasında çokça okuyarak hazmettiği bu dönemi bize sunarken maharet ve açık sözlülükten kaçınmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Abdülhamid’in Kızıl Sultan’a daha çok yaklaşan tasvirinin yazarın solculuğundan değil tarihsel gerçeklik böyle olduğundan kaynaklandığına şüphe yok. İttihat Terakki’nin özeleştirisine ve kendini aynada tasvirine dair bölüm ise bu hareketin Osmanlı’nın kaderinde aldığı rolün objektif sınırlarını ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hikayeden, dönemden ve bizim bu geçmişe bağımızdan bağımsız olarak tarif edilen siyasi duruş, tutum ve yaklaşımlar aklı başında her siyasi oluşumun üyelerine ders olarak okutması icap eden ayrıntılar içeriyor.&nbsp; Bu yönüyle kitap bir edebi metinden öteye geçiyor ve Clausewitz’in Savaş Üzerine’si ve Makayavel’in Prens’i tadında bir siyaset sosyolojisi metnine dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İttihatçılık-Osmanlıcılık Hamitçilik-Kemalcilik arkaik kavgasından çok daha değerli analoji ise Özgürlükçülük-Birleştiricilik-Eşitklikçilik sloganıyla yola çıkıp eski düzeni yıkan İttihat Terakki’nin sonuçta Despotiklik-Tektipçilik-Nepotizm batağına savrulmasında. Sizce son 20 küsur yılda kim bu yolları aynı rotada yürüdü?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Oct 2024 07:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/abdulhamit-duserken-neler-olup-bitmisti-1729164739.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir 15 Temmuz kitabı</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-15-temmuz-kitabi-8222</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-15-temmuz-kitabi-8222</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><em>Silivri Postası</em></strong><strong>’nda, Türköne, üstünde düşünülmesi gereken bir tespitte bulunuyor: “</strong><strong>Din</strong><strong>î bir siyasetle değil, siyasileşmiş bir dinle karşı karşıyayız. Farkı anlamayanlara nihai bir açıklama: Dini esasları uygulayan bir iktidarla değil, siyasi ihtiya</strong><strong>ç</strong><strong>larına g</strong><strong>ö</strong><strong>re dini istediği gibi yorumlayan ve kullanan bir iktidar düzenini tecrübe ettik.”</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">15 Temmuz adlı karabasanı kolay kolay atlatamayacağız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu melun darbe teşebbüsü hepimizin hayatını kökünden değiştirdi, özellikle 20 Temmuz’dan sonra hiç bilmediğimiz bir Türkiye’yi görmeye başladık.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fethullahçıların başını çektiği darbe girişimi, hepimizin hayatını tarumar ederken en çok da cemaatin darbeden bihaber kitlesini vurdu, insanlar kanunda yer almayan suçlardan ötürü hapis yattılar, işlerini kaybettiler, ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O lanet 15 Temmuz gecesinde, askerlerin kışlada bir avuç sivile selam çaktığı görüntüleri hâlâ unutamıyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çok şükür, bu distopya akim kaldı, nihai amacına ulaşamadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonrasında ne kadar acı çekmiş olursak olalım, darbenin başarıya ulaştığı bir senaryoyu tahayyül dahi edemiyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir gece öncesinde, yaklaşmakta olan fırtınadan hiç haberimiz yokken, “yatakta basacak, şafakta asacaklar” diye mesajlar paylaşan aşağılıklar çoktan yurtdışına tüymüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Darbeyi kutlamaya kalkanlar, gece sabaha dönerken başaramadıklarını anlamışlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ne yazık ki, arkasından büyük bir birlik duygusu doğurabilecek 15 Temmuz iç siyasetin hesaplaşmalarına kurban edildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Darbeyle uzaktan yakından alakası olamayacak insanlar hapse atılmakla kalmadı, yargılandıkları davalarda müebbet hapis cezalarına mahkûm edildiler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ömrü askeri vesayetle mücadele ederek geçmiş Altanların, Şahin Alpay’ın, Ahmet Turan Alkan’ın, Mümtaz’er Türköne’nin, Ali Bulaç’ın darbeci olabileceğine inanmamızı istediler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Velev ki mahkeme kararı olsun, kamuoyunu buna ikna etmek mümkün değildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir zaman sonra, darbeyle alakası olamayacak bu gazetecilerin tahliye edildiklerine dair haberleri almaya başladık.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İdeolojik ya da düşünsel yakınlığa bakmaksızın tahliye haberlerine tuttuğum takım son dakikada gol atmışçasına seviniyordum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İçeridekilerle hiçbir iletişimimiz yoktu, nasıl yaşadıklarını, neler yaptıklarını bilmiyorduk.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bazen içeridekilerden birinin bir kitap yazmakta olduğuna dair bir haber ya da yazı çıkıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mesela, Ahmet Turan Alkan’ın <em>Sağ Yanım</em> adlı bir roman yazdığını Ertuğrul Özkök’ün köşesinde okumuştum -o roman maalesef hâlâ yayımlanmadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mümtaz’er Türköne’nin <em>Silivri Postası</em> adlı 15 Temmuz hesaplaşması ise dört sene kadar yayımlayacak cesur bir yayıncı bekledikten sonra nihayet piyasaya çıktı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yakınlarda yayımlanan <em>Mahalle Yanarken</em> adlı günlüğümde o günlere dair şöyle bir not düşmüşüm: “23 Aralık, 01.25 / Uyuyamıyorum. Kasvet büyüyor içimde. Aklımı kaçırmama ramak kaldı. Yazmazsam çıldıracağım. Sabahleyin, aralarında Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan, Hilmi Yavuz, Mümtaz’er Türköne, Lale Kemal gibi isimlerin yer aldığı elli küsur gazetecinin mal varlıklarına el konacağını öğrendim. Balyoz yemiş gibi sarstı bu haber beni. Mesela Türköne ile birçok konuda taban tabana zıt fikirlere sahibizdir. Hiç görmedim, aynı ortamda hiç bulunmadım ama ona nasıl darbeci derim?”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><em>Silivri Postası</em>’nın ilk bölümünde Türköne’nin genel olarak darbeciliğe, özel olarak da 15 Temmuz’a dair değerlendirmeleri yer alıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkinci bölümde ise hapiste tuttuğu günlüğü okuyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türköne, “darbecileri yağlı kazığa oturtmak lâzım, ölenleri mezarlarından çıkartıp asmak lâzım,” gibi sözleriyle neden asla darbeci sayılamayacağını gösterirken bence ifratla tefrit arasında gidip geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir yazarın kimi durumlarda dikkat çekmek için mübalağaya başvurması gerekebilir ama mübalağa olduğu bilinse de insan haklarını yok sayan sözlerin dillendirilmesi bana doğru gelmiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türköne’nin darbeci olmadığını bilmek için bu abartılı sözlere ihtiyaç yok bence.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><em>Silivri Postası</em>’nda, Türköne, üstünde düşünülmesi gereken bir tespitte bulunuyor: “Dinî bir siyasetle değil, siyasileşmiş bir dinle karşı karşıyayız. Farkı anlamayanlara nihai bir açıklama: Dini esasları uygulayan bir iktidarla değil, siyasi ihtiyaçlarına göre dini istediği gibi yorumlayan ve kullanan bir iktidar düzenini tecrübe ettik.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yaşadığımız her soruna “Siyasal İslam böyledir!” cevabını verenlere karşı Türköne’nin söyledikleri çok önemli.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siyasal İslam dediğimizde aslında İslam’ın amaç olduğunu söylemiş oluruz, oysa buradaki durum tam tersi, burada amaç siyaset, bir başka deyişle, iktidarda kalmak, İslam sadece bir araç konumunda.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>“Demagog, kendisinin insanüstü özelliklere sahip olduğu inancını benimsetmek ve güçlü gö</strong><strong>rünmek i</strong><strong>ç</strong><strong>in sürekli hikâyeler üretir veya </strong><strong>ç</strong><strong>evresindekilere ürettirir. Propaganda makinesinin merkezinde bu karizmayı üretme, zenginleştirme ve sürdürme g</strong><strong>ö</strong><strong>revi bulunur.”</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>‘DEMAGOG GÜÇLÜ GÖRÜNMEK İÇİN SÜREKLİ HİKÂYELER ÜRETİR’</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir başka yerde de şöyle yazıyor: “Önemli olan gerçekten güçlü olmak değil güçlü görünmektir. Bunu sağlayan ise karizma balonudur. Demagog, kendisinin insanüstü özelliklere sahip olduğu inancını benimsetmek ve güçlü görünmek için sürekli hikâyeler üretir veya çevresindekilere ürettirir. Propaganda makinesinin merkezinde bu karizmayı üretme, zenginleştirme ve sürdürme görevi bulunur.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türköne’nin şahsi macerasının 15 Temmuz sonrasındaki Türkiye’yi çok iyi anlattığı kanaatindeyim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Beğenelim beğenmeyelim, hemfikir olalım olmayalım hiç mühim değil; Mümtaz’er Türköne gibi Türkiye’de herkesin yakından tanıdığı, bir dönem milletvekili olması için herkesin kapısına gittiği bir aydının kitabını basacak bir yayıncı için tam dört sene beklemek zorunda kalması kolay kabul edilebilir bir şey değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İmkân olsaydı da <em>Silivri Postası</em>’nı bu kadar sene beklemek zorunda kalmadan okusaydık.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gene de, böylesine güçlü bir metnin yayımlanmasını son derece önemli bulduğumu ifade etmeliyim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fethullahçılar, en büyük kötülüğü kendilerine samimiyetle inanlara, kendi cemaatlerine ve onlara bir dönem omuz veren liberal aydınlara ettiler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bıraktıkları enkazla hâlâ yüzleşmemeleri ise akıl alacak gibi değil.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Oct 2024 07:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/bir-15-temmuz-kitabi-1729159840.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ahlak ve din ilişkisi: Ahlakın kökeni din midir? Ya da din olmadan da ahlak olur mu?</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ahlak-ve-din-iliskisi-ahlakin-kokeni-din-midir-ya-da-din-olmadan-da-ahlak-olur-mu-8061</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ahlak-ve-din-iliskisi-ahlakin-kokeni-din-midir-ya-da-din-olmadan-da-ahlak-olur-mu-8061</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hem ahlak hem de din, toplumsal yaşamın içinde ve çoğunlukla birbirine karışmış bir halde bulunduğu için ikisini birbirinden ayırmak her zaman çok kolay olmuyor. Özellikle dinler tarafından bakıldığında zaten genellikle ayrılması istenmiyor hatta ayrı olamayacağı iddia ediliyor. Ahlak felsefesi alanında çalışmaları bulunan Amerikalı felsefeci Walter Sinnott-Armstrong, Tanrısız Ahlak kitabında bu konuyu tartışıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ahlakın kökeninin ne olduğu ya da özelde din-ahlak ilişkisi, hem din felsefesinde hem de ahlak felsefesinde en çok tartışılan konulardan birisidir. Hem ahlak hem de din, toplumsal yaşamın içinde ve çoğunlukla birbirine karışmış bir halde bulunduğu için ikisini birbirinden ayırmak her zaman çok kolay olmuyor. Özellikle dinler tarafından bakıldığında zaten genellikle ayrılması istenmiyor hatta ayrı olamayacağı iddia ediliyor. Ahlak tarafından bakıldığında ise hem kavramın tarihinin çok eski olması hem de toplumsal yapıların çeşitliliği nedeniyle kökeni hakkında net ifadeler ortaya koymak zorlaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ahlak felsefesi alanında çalışmaları bulunan Amerikalı felsefeci Walter Sinnott-Armstrong, Tanrısız Ahlak<strong>*</strong> kitabında bu konuyu tartışıyor. Sinnott-Armstrong, kendisini ateist olarak tanımlıyor. Bu kitapta da ahlakın dinin tekelinde olmadığını ve dinden bağımsız bir ahlak anlayışının olabileceğini hatta olması gerektiğini savunuyor. Ben de bu yazıda din-ahlak ilişkisini Sinnott-Armstrong’un bu kitabı ve dayandığı temel tez üzerinden tartışmaya çalışacağım. Aslında konu çok daha geniş. Ayrıca hem yapısı hem de özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyadaki egemenliği nedeniyle İslamiyet açısından da konuyu tartışmak gerekir. Buna karşın bir köşe yazısı sınırları içerisinde kalabilmek adına ben kapsamı dar tutup Sinnott-Armstrong’un anlatımı üzerinden daha çok ahlak ve Hristiyanlık ilişkisi üzerinde duracağım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/cm.jpg" style="height:424px; width:268px" /></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabii bu tür tartışmaları yaparken toplumda dinler ile ilgili konuşmanın zorluğunun da altını çizmek gerekir. Özellikle her dinden aşırı denebilecek insanların entelektüel tartışmalara çok yanaşmadıklarını ve tartışmaktan daha çok kendi kutsallarını karşıdakine tebliğ temelinde dayattıklarını görüyoruz. Buna karşın farklı görüşten insanlarla hatta ateistlerle de entelektüel düzeyde tartışmak isteyen dindar insanların var olduğunu da biliyoruz. Fakat belli bir yere kadar tartışmayı sürdürseler bile bu kişilerin de bir noktadan sonra ya “Kutsal değerlerime zarar veriyor.” ya da “Bazı konuları anlamaya insanların aklı yetmez.” şeklindeki yaklaşımlarla tartışmayı devam ettiremediklerini görüyoruz. Her durumda açık ki tartışmaların daha yararlı hale gelebilmesi için özellikle dindar entelektüellerin ya da din teorisyenlerinin daha özgür ve nesnel bir bakış kazanmaları gerekiyor. Aksi halde dindar kesimler entelektüel olarak geri kaldıkça bu konularla ilgili diğer insanları ikna etme şansları da azalıyor. Bunun sonucunda konu tartışma zemininden çıkıp karşıdakini sindirmeye yönelik, baskıcı bir anlayışa dönüşüyor. İnsanlar yeterince ikna olmadıkları halde baskıyla bir şeyi kabul ederlerse o baskı ortadan kalktığında ya da hafiflediğinde o anlayıştan uzaklaşmaya başlarlar. Dinlerin varlıklarını ve toplumlar üzerindeki saygınlıklarını sürdürebilmek için bu noktayı dikkate almaları gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla bugün dünyada dinlerin yaşadığı krize bir de bu açıdan bakmakta yarar olabilir. (Tabii nihayetinde bu bir felsefi tartışma yazısı olduğu için her cümle ve dolayısıyla dinlerin krizde olup olmadığı ifadesi de tartışmaya açıktır ve her açıdan çeşitli argümanlar ileri sürülebilir.)</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sinnott-Armstrong, kitabında dine yaklaşım bağlamında insanları temel olarak teistler (inananlar), ateistler (inanmayanlar) ve agnostikler (Tanrı’nın var olup olmadığını kesin olarak bilmediğini ileri süren kişiler) olarak ayırıyor. Bu anlamda genel olarak teistleri dindar, diğer kesimleri de seküler olarak nitelendiriyor.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TEİSTLER, ATEİSTLER, AGNOSTİKLER</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda da belirttiğim gibi ben bu yazıda daha çok Sinnott-Armstrong’un yaklaşımını ortaya koymak ve vardığı sonuç hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sinnott-Armstrong, kitabında dine yaklaşım bağlamında insanları temel olarak teistler (inananlar), ateistler (inanmayanlar) ve agnostikler (Tanrı’nın var olup olmadığını kesin olarak bilmediğini ileri süren kişiler) olarak ayırıyor. Bu anlamda genel olarak teistleri dindar, diğer kesimleri de seküler olarak nitelendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ardından şu iki soruyu soruyor: Bir ateist ile evlenir misiniz? Bir dindar ile evlenir misiniz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de ateistler, çeşitli nedenlerle (din savaşlarına yol açtığı, kürtaj, eşcinsellik, dinsizlik, diğer din mensupları gibi konulara hoşgörüsüzlük vd.) nedenlerle dindarları eleştirirler. Aynı şekilde teistler de ateistlere güvenmezler. Tanrı’nın olmadığı yerde bağlayıcı bir ahlakın da olamayacağını düşünerek bu kesimlerin her türlü ahlaksızlığı yapabileceğine inanırlar. Dolayısıyla toplumda genellikle yukarıdaki iki soruya çok olumlu yanıt alınamadığından bahsediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yoğunlukları değişmekle birlikte her toplumda dindarlarla sekülerler arasında bir kamplaşmanın olduğundan bahsedebiliriz. Hatta bu kamplaşmada genellikle sekülerler dindarları cahil, fazla düşünmeyen/okumayan insanlar olarak tanımlarken dindarların diğerlerine karşı biraz daha hoşgörüsüz ve müdahaleci olduğuna tanık oluruz. Yani bir ateistin bir dindara saldırması, hakaret etmesi, şiddet uygulaması vb. çok yaygın bir davranış modeli değilken tersi durumlarla çok sık karşılaşılabilmektedir. Bu nokta da özellikle dindarların belki not etmeleri ve üzerinde düşünmeleri gereken bir konu olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sinnott-Armstrong, dindarların inançlı olmalarının en önemli nedenlerinden birisinin, ahlakın dine bağlı olduğuna inanmaları olduğunu ileri sürüyor. Dolayısıyla gerçekten de ahlak, toplumdaki herkes için oldukça önemli bir kavram olmaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sinnott-Armstrong, genel olarak iki tür ahlak anlayışı üzerinde duruyor. Birincisi, insanların inandıkları din çerçevesinde Tanrı’nın emrettiği ve insanları uymakla yükümlü kıldığı ahlaki kurallar. Buna Tanrısal ahlak da diyebiliriz. Diğeri de Tanrı’dan ve dinden bağımsız olan, daha çok başkalarına verilen zarara göre belirlenen ahlak anlayışı. Buna da zarar esaslı ahlak diyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrısal ahlak kuralları, genellikle Kutsal Kitaplarda yazılıdır ve insanların ona uyması beklenir. Burada çoğunlukla muhakeme ya da kişisel bir karar verme sürecinden çok mevcut emirlere göre hareket edilmesi durumu vardır. Buna karşın zarar esaslı ahlak anlayışında sürekli bir muhakeme ve kişisel karar verme süreçleri söz konusudur. Sinnott-Armstrong, bunu şöyle açıklıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Mantıklı bir nedeni olmadan kişinin kendine zarar vermesi akıl dışıdır ancak ahlak dışı değildir. Ahlak, zarar kendimize değil de başkalarına yönelik olduğunda gündeme gelir. Yapılan bir davranış eğer başka bir insana zarar (acı, sakatlık, ölüm vs.) veriyorsa o davranışın ahlaklı olduğundan bahsedilemez. Bu zararlar, zarar verenin ya da mağdurun Tanrı’ya inanıp inanmadığına ya da bir Tanrı’nın olup olmadığına bakmaksızın ortaya çıkar. Dolayısıyla zarar esaslı ahlak, tamamen sekülerdir.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında dindar insanlar da normal koşullarda başka insanlara zarar vermek istemezler. Fakat özellikle Kutsal Kitaplarda belirtilen buyruklar ile zarar esaslı ahlak anlayışının gereklerinin çeliştiği durumlar ortaya çıktığında insanlar arada kalabilirler. Sinnott-Armstrong, kitabında bu konuyla ilgili çok sayıda örnek veriyor. Özellikle Hristiyanlık açısından Kitab-ı Mukaddes’te yer alan; çocuklara, kadınlara, eşcinsellere, kölelere, dindar olmayanlara vd. ilişkin bazı söylemlerin, zarar esaslı ahlak anlayışıyla çeliştiğini belirtiyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Çocuğunu terbiye etmekten geri kalma; onu değnekle dövsen de ölmez. Onu değnekle döversen, canını ölüler diyarından kurtarırsın.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Kilise Mesih’e ne kadar bağımlıysa, kadınlar da kocalarına her durumda o kadar bağımlı olsunlar.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Kadınlar toplantılarınızda olduğu gibi Kilisede sessiz kalsınlar. Konuşmalarına izin yoktur. Uysal olsunlar.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Bir erkek başka bir erkekle birlikte olursa ikisi de kesinlikle öldürüleceklerdir; ölümü hak etmişlerdir.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Ey köleler, dünyadaki efendilerinizin sözünü dinleyin.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ifadelerin Kutsal Kitap’a göre normal/ahlaklı olduğunu ancak sonuçta çocuk, kadın, köle vd. bireyler zarar gördüğü için zarar esaslı ahlak anlayışına göre ahlaklı olmadığını iddia ediyor ve ekliyor: Dindar bir insan Kutsal Kitap’taki emirlere uyması halinde başka bir insana zarar veriyorsa bu emre uymalı mı yoksa insanlara zarar verdiği için uymamalı mı?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/cm2.jpg" style="height:244px; width:468px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sinnott-Armstrong’un Tanrısal ahlak anlayışına getirdiği eleştirilerden birisi de itaat konusu. Ona göre ahlak yasalarını bir Tanrı koymuş olsa bile insanlar bu emirlere ceza ve korkularından (cehennem, kaza, hastalık vd.) dolayı uyuyorlarsa ortada bir çıkar durumu vardır ki bu durum da ahlak ile bağdaşmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine çok tartışılan “Dinlerden önce yaşamış olan ya da çeşitli nedenlerle dinlerin ulaşmadığı toplumlarda (avcı toplayıcı toplumlar vb.) ahlak var mıydı?” sorusuyla ilgili olarak şunları söylüyor: Tanrısal ahlak söz konusu ise, bu insanlar yaptıkları eylemlerin ahlaken yanlış olduğunu bilemezler, dolayısıyla sorumlu tutulamazlar. Ancak eğer zarar esaslı ahlak anlayışı varsa, bu insanlar da neyin ahlak dışı olduğunu bilebilir ve doğal olarak sorumlu tutulabilirler.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazara göre sağduyulu ahlak anlayışı Tanrı’ya gerek duymaz. Zararlı eylemler, Tanrı’nın varlığı ya da yokluğundan bağımsız olarak başkalarına zarar verdiği için kötüdür.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SAĞDUYULU AHLAK ANLAYIŞI TANRIYA GEREK DUYMAZ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sinnott-Armstrong’a göre zarar esaslı ahlak anlayışı, değişen koşullar için de geçerli bir referans sağlayabilir. Eski dönemlerde atalarımızın çoğu, köleliğin ya da evlilik içi tecavüzün ahlak dışı olduğuna inanmıyordu. Fakat kölelik ve tecavüz, hepsi birer insan olan ve acı çeken mağdurlara zarar vermiştir. Dolayısıyla bu eylemler, geçmişin o karanlık zamanlarında, kimse henüz ahlakın tanımını yapmamışken bile ahlaken yanlıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazara göre sağduyulu ahlak anlayışı Tanrı’ya gerek duymaz. Zararlı eylemler, Tanrı’nın varlığı ya da yokluğundan bağımsız olarak başkalarına zarar verdiği için kötüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sinnott-Armstrong, sağlam bir ahlak anlayışı için insanların davranışlarının diğerlerine vereceği zararları düşünmeleri ve buna göre hareket etmeleri gerektiğini belirtiyor. Bunun için özellikle kürtaj, eşcinsellik, kadın hakları, çocuklar vb. gibi karmaşık konularda ahlaken doğruyu belirlemek için kim zarar görüyor, nasıl görüyor ve ne kadar görüyor diye sorulması gerektiğini ileri sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede aslında iyi dindarlar ile iyi sekülerlerin aynı tarafta olduklarını düşünüyor. Bu kutuplaşmanın ortadan kaldırılması ve daha sağlıklı bir toplum yapısı için şunları öneriyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bir dindar ne yapmalı?</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dini liderler inançsızlara ya da diğer dinlerden insanlara ağır hakaretlerde bulunduklarında doğrudan ve adaletten yana olan iyi dindarların itiraz etmeleri gerekir. Ateistler ve agnostikler, çeşitli baskılardan dolayı zaten kendilerini savunma fırsatını bulamıyorlar. Dolayısıyla bu tür saldırı ve hakaretlere karşı sessiz kalmak, sadece bu kişilere değil, dindar kesimdeki daha ılımlı ve mantıklı dini görüşlere de zarar verir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dinlerin ortaya koyduğu genel görüntüye bakıldığında insanları Tanrı’ya inanmaya çağırırken, pozitif etkenlerden (dinin yararları, yaşama olan katkısı vd.) çok negatif etkenleri (inançsızların ahlaksız olduğu, cezalandırılacağı vd.) öne çıkardıkları görülüyor. Negatif temelli bu din anlayışı, hem entelektüel açıdan sorunlu hem de toplumdaki kutuplaşmayı artıran bir anlayıştır. Dolayısıyla dinlerini yaşarken aynı zamanda inançsızlara da zarar vermek istemeyen iyi dindarların bu duruma itiraz etmeleri gerekir, diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bir ateist ne yapmalı?</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ateistlerin de diğer ateistlerin aşırılıklarıyla mücadele etmeleri gerekir. Dindarlara, ne konuştuğu anlaşılmayan bunamış birer ihtiyar muamelesi yapmak yerine dinden ve dindarlardan öğrenebilecekleri olduğunu kabul edip ona göre kendilerini geliştirebileceklerini ileri sürüyor ve ekliyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yaşamımızdaki önemli konularda emin olduğumuz çok az şey var. Ateistlerin ve agnostiklerin, insanların belirsizlikler içinde yaşamayı öğrenmelerine yardımcı olmaları ve yaşamlarını örnek haline getirmeleri gerekir.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sinnott-Armstrong’a göre eğer dindarlar ve sekülerler, bu konuları birbirleriyle açık ve cesur bir şekilde konuşamazlarsa, tartışırken akıllarını bloke ederlerse ve karşı taraftaki birine saldırarak fikir alışverişini engellerlerse, bu kutuplaşmanın ortadan kaldırılması çok zor olur. Bu nedenle mutlu bir toplum içinde yaşamak isteyen herkesin, her zaman öğrenmeye, gelişmeye ve kendini değiştirmeye açık olması gerekir.</span></span></p>

<p>---</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>*</em></strong><em>Tanrısız Ahlak, Walter Sinnott-Armstrong, Ayrıntı Yayınları, 2011</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 12 Oct 2024 07:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/ahlak-ve-din-iliskisi-ahlakin-kokeni-din-midir-ya-da-din-olmadan-da-ahlak-olur-mu-1728573904.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Arafta Düet yeri, önemi ve eleştiri</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/arafta-duet-yeri-onemi-ve-elestiri-6552</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/arafta-duet-yeri-onemi-ve-elestiri-6552</guid>
                <description><![CDATA[Arafta Düet yeri, önemi ve eleştiri]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Nasıl hiçbir yazar eleştiriden kaçamıyorsa Demirtaş ve Bener de elbette bundan kaçamaz. Dahası ben ne Demirtaş’ın, ne de Bener’in bu konuda herhangi bir çekincesi olduğunu düşünmüyorum. Mesele okur olarak böylesi bir dayanışmanın neresinde durduğumuzun farkında olmakla alakalı. Zira bu farkındalığın gelişmediği durumlarda ıskalanan şey bir edebi eserin niteliği değil, dayanışmanın kendisi oluyor.</strong></span>

Esaret altında üretilen sanat eserleri diğerlerinden farklı başlık altında değerlendirilmeyi hakkeden yapıtlardır. Bu eserler yaratım sürecinde sanatçının içinde bulunduğu zor koşullar ve maruz bırakıldığı baskı ve sınırlandırmalar altında yaratıcılığını nasıl ifade ettiğinin ve bu deneyimlerin eserlerine nasıl yansıdığının anlaşılması bakımından önemlidir. Buna ek olarak, sanatçının esaret altındaki yaşamını ve psikolojisini anlamamıza yardımcı olan, insanlık tarihindeki önemli olaylara dair benzersiz bir bakış açısı sunan özel yapıtlardır.

Nazi toplama kamplarında, Sovyet Gulag kamplarında, çeşitli siyasi baskılar altında hapishanelerde üretilen yapıtlar sadece sanatsal değerleri açısından değil, aynı zamanda tarihsel ve sosyolojik perspektiften de ele alınarak incelenir. Bu tür incelemeler düz bir okumadan çok daha katmanlı bir değerlendirmeye muhtaçtır. Çoğu zaman yazılanın değil, yazılmayanın izi sürülür, anlatılandan çok perdelenen görülmeye çalışılır. Yaratım sürecinde yazarın geçmişi hatırlama ya da geleceği inşa etme sırasında toplumsal ve kültürel hafızayla kurduğu ilişki, kıstırılmış olduğu mekan ve zamanın dışına çıkarak ulaştığı zihinsel özgürlük hali bir direniş olduğu kadar, bir hayatta kalma mücadelesidir. Doktora tezimde bu konuyu çalıştığım için Selahattin Demirtaş ve Yiğit Bener’in eş yazar olarak kaleme aldıkları Arafta Düet ve sonrasında gözüme çarpan birkaç yorum beni bu konuda düşünmeye itti.
<blockquote><em><strong>Yazım aşamasındayken Amerika’da bulunan Defiant Requiem Vakfı’ndan aldığım bir bursla Çek Cumhuriyeti’ne ve Terezin toplama kampına bir araştırma gezisi yapma olanağı buldum. Bu gezi sırasında vakfın onursal başkanı Büyükelçi Stuart Eizenstat ile sohbet ederken, oyunların iyi yazılmış olup olmadıklarını sorması bende bir farkındalık yarattı. Çünkü o ana kadar yaklaşık dört yıldır haşır neşir olduğum bu oyunları iyi olup olmadıkları açısından hiç değerlendirmemiştim.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>PRAG’DAKİ O SORU</strong></h2>
Yazının burasında kısaca kendi çalışmamdan söz etmem gerekiyor. Bir Nazi toplama kampı olan Terezin’de Yahudi tutuklular tarafından gizlice yazılıp oynanan tiyatro oyunlarında zaman, mekan ve hafıza arasındaki ilişkiyi ortaya koymayı amaçladım. Yazım aşamasındayken Amerika’da bulunan Defiant Requiem Vakfı’ndan aldığım bir bursla Çek Cumhuriyeti’ne ve Terezin toplama kampına bir araştırma gezisi yapma olanağı buldum. Bu gezi sırasında vakfın onursal başkanı Büyükelçi Stuart Eizenstat ile sohbet ederken, oyunların iyi yazılmış olup olmadıklarını sorması bende bir farkındalık yarattı. Çünkü o ana kadar yaklaşık dört yıldır haşır neşir olduğum bu oyunları iyi olup olmadıkları açısından hiç değerlendirmemiştim. Kimisi duygu olarak insanı çok zorlasa da oyunların neredeyse tamamı tiyatral açıdan iyi yazılmış metinlerdi. En acemice olanı – 14 yaşındaki bir çocuk tarafından yazılan ilk ve tek oyun olan eser- bile iyi bir dramaturgi çalışması ile sahnelenebilecek düzeydeydi. Ne var ki bu oyunların sahneyi hedef alan estetik bir tasarımdan çok daha farklı bir amaçla şekillendirildikleri belliydi.

Savaş sırasında Terezin’de tutuklu olan ve bu oyunların bazılarında oynayan, bazılarını seyreden az sayıda Holokost kurtulanı ile görüştüğümde bu sorunun cevabını da bulmuş oldum. Kağıt üzerinden değerlendirildiğinde birer sahne metni gibi algılanan bu oyunlar o günün gerçekliğinde başlı başına hayatta kalma mücadelesiydi. Oyunları gün ışığına çıkaran Dr. Lisa Peschel’in verdiği isimle birer hayatta kalma performansıydılar. Peki bu nasıl bir mücade? Ne oluyor da bu insanlar akla hayale gelen en zor koşullardan birindeyken bile böylesi bir mücadele verebiliyor? Kısaca buna değinelim.
<blockquote><em><strong>Esaret altındaki kişinin bu saldırıya vereceği en güçlü cevap hafızasını diri tutma ve bir yeniden hatırlama/hatırlatma çabasıdır. Ancak bu basit bir çaba değildir. Bu eylemin, insani bir refleksin çok ötesinde, kişide manevi bir direnç (yani içsel bir güçlenme) oluşmasını olanaklı kılan, gücünü kişinin kendisinden aldığı içsel bir karşı atak olarak algılanması gerekir. İşte, esaret altında üretilen sanat eserleri, hayatta kalma gücünü diri tutan manevi direnç olarak adlandırdığımız bir alan, bir öz güçlenme aracıdır</strong></em></blockquote>
<h2><strong>DUVARLARIN ÖTESİNE UZANAN YOL: HAFIZA</strong></h2>
Terezin Oyunları’nda yazarların toplama kampı koşullarından hiç bahsetmediğini, orada neler yaşadıklarını hiç anlatmadıklarını görürüz. Oyunların bir kısmı savaş öncesinde ve günlük yaşam mekanlarında geçerken bir kısmı savaşın çoktan geride kaldığı gelecekte bir zaman diliminde geçer. Başlangıçta bu durumun benim açımdan şaşırtıcı olduğunu belirtmem gerek. Zira beklentim toplama kampının ağır koşullarını okuyacağım, orada yaşananlara tanıklık edeceğim yönündeydi. Oysa zekice kaleme alınmış komedi ve dramlar ile kabarelerden oluşan bir seçki ile karşılaştım. Ancak direniş de, hayatta kalma mücadelesi de tam olarak yazarların bu tercihleriyle başlıyordu. Buraya biraz yakından bakalım.

Toplumlar Nasıl Anımsar adlı çalışmasında Paul Connerton, geçmişin yeniden kurulmasında toplumsal hafızanın önemine dikkat çeker. Totaliter bir devlet yapısının ilk hedefinin toplumsal hafızayı yok etmek olduğunu belirtir ve yurttaşların belleğini silme konusunda sistemli adımlar atıldığının altını çizer: “Bir büyük güç, küçük bir ülkeyi ulusal bilincinden yoksun bırakmak istediğinde, sistemli unutturma yöntemi kullanır. (…) Zamanın yazarları mahkûm edilir, tarihçileri görevden alınır ve susturulup işlerinden uzaklaştırılmış kimseler, göze görünmez duruma düşüp unutturulurlar. Totaliter rejimlerde ürkütücü olan yanı, yalnızca insan onurunun çiğnenmesi değil, aynı zamanda bazen geçmişin dürüst tanıklığını yapacak kimsenin bırakılmamasıdır” der.

Esaret altındaki kişinin bu saldırıya vereceği en güçlü cevap hafızasını diri tutma ve bir yeniden hatırlama/hatırlatma çabasıdır. Ancak bu basit bir çaba değildir. Bu eylemin, insani bir refleksin çok ötesinde, kişide manevi bir direnç (yani içsel bir güçlenme) oluşmasını olanaklı kılan, gücünü kişinin kendisinden aldığı içsel bir karşı atak olarak algılanması gerekir. İşte, esaret altında üretilen sanat eserleri, hayatta kalma gücünü diri tutan manevi direnç olarak adlandırdığımız bir alan, bir öz güçlenme aracıdır. Kendisi de bir Holokost kurtulanı olan nörolog ve psikiyatr Victor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı’nda esaret altındaki bir insan için hafızanın geçmişin tüm yaşanmışlığı ile bir anılar denizi olmasının çok ötesinde, sığınılan bir yuvaya dönüştüğünü söyler. Buraya tutunuşun kişide içsel bir güçlenme yaşanmasını sağlayarak böylece kişinin kendisini bekleyen korkuya, uğradığı haksızlıklar karşındaki derin öfkeye katlanmasının mümkün olabildiğini belirtir.

Selahattin Demirtaş’ın hapishanede yazdığı kitapların böyle bir çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çok kısaca bahsettiğim Terezin Oyunları’nı yazanlar nasıl toplama kampı duvarlarını yıkıp geçerek, duvarların dışında, öncesinde veya sonrasında bir anlatı kuruyorlarsa, Demirtaş da satırlarıyla hapishane duvarlarının dışına çıkmayı başarıyor. Yaklaşık sekiz yıldır hapsolan Demirtaş’ın yaptığı bir diğer şey ise bizi buna tanık kılması. Eş zamanlı olarak yaşadığımız bu tanıklığın son halkası Arafta Düet. Diğer kitaplarından farklı olarak bu sefer Demirtaş’ın yanında eş yazar olarak Yiğit Bener var. Peki bu durum Arafta Düet’i nasıl bir yere konumluyor? Gelin biraz ona bakalım.
<blockquote><strong><em>Arafta Düet, içeriğinden bağımsız olarak öncelikle Bener’in Demirtaş’ın uğradığı haksızlığın getirdiği vicdani yükle kurduğu iletişimin seneler içinde kitaplar üzerinden gelişen bir yol arkadaşlığına dönüşmesiyle oluşan bir dayanışma hikayesi. Burada mesele biraz da okurun bu dayanışmanın neresinde duracağı ile ilgili.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>ARAFTA DÜET </strong></h2>
Yiğit Bener, Youtube’da yayın yapan ‘alan’ adlı platformda kendisiyle yapılan söyleşide kitabın yazım sürecinden bahsederken Demirtaş’la ortaklaşa aldıklarını bir kararın altını çiziyor. Yazarlar, kimin hangi bölümleri yazdığının okuyucuya açıklanmaması konusunda ortak bir karar almışlar. Çok anlaşılır olmasının yanı sıra çok da doğru bulduğum bir karar bu. Nasıl ki ortaklaşa kaleme alınan senaryolarda kimin hangi karakterleri yazdığının, hangi replikleri kaleme aldığının seyirci tarafından bilinmesine gerek yoksa Arafta Düet’te de hangi bölümlerin kimin tarafından yazılmış olduğunun bir önemi yok. Bu eşit düzlem bizi yer yer Demirtaş’ın cezaevi duvarlarını yıkıp dışarı çıktığı, yer yer de Bener’in aynı yolla içeri girdiği bir hibrit zemine götürüyor. Her iki yazar tarafından da toplumsal hafızanın kullanıldığı bu zeminin amacıysa yukarıda saydıklarımdan çok farklı değil. Arafta Düet, içeriğinden bağımsız olarak öncelikle Bener’in Demirtaş’ın uğradığı haksızlığın getirdiği vicdani yükle kurduğu iletişimin seneler içinde kitaplar üzerinden gelişen bir yol arkadaşlığına dönüşmesiyle oluşan bir dayanışma hikayesi. Burada mesele biraz da okurun bu dayanışmanın neresinde duracağı ile ilgili.

Bener, söyleşisinde ‘bizde siyasette hatta siyasetin belli kesiminde devletin gadrine uğrayanlara biraz zayiat gözüyle bakma alışkanlığı var. Bu ahlaken çok yanlış bulduğum bir şey’ dedikten sonra bu gibi durumlarda toplum olarak gösterilmesi gereken olağan refleksin dayanışma olduğunu ancak bizim toplumumuzda bunun aksine insanların sıklıkla kendi kaderlerine bırakıldıklarının altını çiziyor. Katılmamak mümkün değil. Buraya bir ekleme yaparak okur için de olağan refleksin dayanışma olması gerektiğini ve elinde tuttuğu kitabın diğer kitaplardan farkının idrakine varabilmesi gerektiğini belirtmek istiyorum. Zira bu nokta Demirtaş’ın kimliğinden bağımsız olarak buluşmamızın zorunlu olduğu insani bir nokta.

Nasıl bugün soykırım kurbanlarına kimlikleri her ne olursa olsun, ayrım yapmaksızın insani değerler üzerinden yaklaşıp haklarını savunmamız gerekiyorsa, nasıl haksızlığa uğrayan tüm canlıların sesi olmak zorundaysak çalışıyorsak, Demirtaş’la da aynı noktada buluşmamız, dayanışmamız yerine getirilmesi gereken insani bir ödev.  Bu satırı Voltaire’den beri sağlanamayan bir ideal politikten bahsettiğimin bilincinde olarak yazıyorum. Zira bunu reel politikte kendiliğinden ve tartışmasız biçimde uygulayabilir olsaydık hiç bunları konuşuyor olmayacaktık. Peki bu durum bizi böylesi yapıtları eleştirmekten alıkoyar mı?
<blockquote><strong><em>Eleştiri kişisel beğeni beyanlarının çok ötesinde, farklı sosyal alanlardan bilgilerin çağrılarak yapıldığı, neden – sonuç ilişkilerinin nesnel bir çerçevede kurulduğu bir yazın alanı. Feminist eleştiri, Marksist eleştiri, yapılsalcı eleştiri, psikanalitik eleştiri, vb gibi başlıklar altında üretilen eleştiri metinleri de edebiyata dahil, dahası eleştiriye açık metinler. Bir eleştirinin de eleştirisi pekala yapılabilir.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>ELEŞTİRİ MESELESİ</strong></h2>
Elbette koymaz. Ancak öncelikle eleştirinin ne olduğu ve nasıl yapılması konusunda anlaşmamız gerekiyor. Eleştiri kişisel beğeni beyanlarının çok ötesinde, farklı sosyal alanlardan bilgilerin çağrılarak yapıldığı, neden – sonuç ilişkilerinin nesnel bir çerçevede kurulduğu bir yazın alanı. Feminist eleştiri, Marksist eleştiri, yapılsalcı eleştiri, psikanalitik eleştiri, vb gibi başlıklar altında üretilen eleştiri metinleri de edebiyata dahil, dahası eleştiriye açık metinler. Bir eleştirinin de eleştirisi pekala yapılabilir.

Nasıl hiçbir yazar eleştiriden kaçamıyorsa Demirtaş ve Bener de elbette bundan kaçamaz. Dahası ben ne Demirtaş’ın ne de Bener’in bu konuda herhangi bir çekincesi olduğunu düşünmüyorum. Mesele okur olarak böylesi bir dayanışmanın neresinde durduğumuzun farkında olmakla alakalı. Zira bu farkındalığın gelişmediği durumlarda ıskalanan şey bir edebi eserin niteliği değil, dayanışmanın kendisi oluyor. Böylesi bir ülkede ve böylesi bir zamanda bu üzerinde tartışamayacağımız kadar vazgeçilmez bir nokta. Dayanışmak zorundayız. Zira gelinen noktada bu artık bir ‘ya içindesindir çemberin, ya da dışında yer alacaksın’ meselesi.]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Jul 2024 04:40:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/arafta-duet-1-1-1.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kitaplar ve Yorumlar 2024-3</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kitaplar-ve-yorumlar-2024-3-6307</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kitaplar-ve-yorumlar-2024-3-6307</guid>
                <description><![CDATA[Kitaplar ve Yorumlar 2024-3]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>2019 yılında yaşama veda eden ünlü polisiye yazarı Andrea Camilleri’nin kendisi kadar ünlü dedektifi Komiser Salvo Montalbano’nun belki de en bilinen, en beğenilen öykülerinden birisi. Filmini görmüştüm, kitabını yeni okudum.</strong></span>
<h2></h2>
<h2 style="font-weight: 400;"><b><strong>Mohammed Mbougar Sarr, İnsanların En Gizli Hatırası (Çeviren: Şirin Erkan Leitao), Everest Yayınları, 2024</strong></b></h2>
<p style="font-weight: 400;">Son derecede ilginç bir romanla karşı karşıyayız. Senegalli yazar Sarr, bir başka Afrikalı, Malili yazar Oulouem’in yaşamından yola çıkarak kurgulamış bu romanı. Doğrusu ikisini de ilk kez duydum, ikisi hakkında da hiçbir fikrim yoktu. Romanın en önemli özelliği romanın başkarakteri olan yazarın yaşamından hareketle polisiye ağırlıklar taşıyan ama aynı zamanda biyografik özellikle taşıyan çok yönlü bir roman olması. Wilbur Smith’i saymazsak Sarr, okuduğum ilk Afrikalı yazar. Üslubundan (bunda çeviri kalitesinin de önemi var tabii) ve kurgusundan çok etkilendim. Okumanızı öneriyorum.</p>

<h2 style="font-weight: 400;"><b><strong>Parla Onuk, Borç Sarmalı, Tekin Yayınevi, 2024</strong></b></h2>
<p style="font-weight: 400;">Bir zamanlar gelişmekte olan ülkelerin karabasanı olan borçlar artık bütün dünyanın en büyük sorunları arasında yer alıyor. Parla Onuk, bu kitabında kapitalizmin yükselişinden başlayarak ve onun yarattığı borçlanmaya dayalı ortamı ele alarak bu borç sorununu dünya genelinde ele alıp inceliyor. Bu çerçevede kitap, borç sarmalını, aynı zamanda bir ekonomi tarihi çerçevesi içinde değerlendiriyor. Kolay okunan, insanı düşünmeye iten bu kitabı okumanızı öneriyorum.</p>

<h2 style="font-weight: 400;"><b><strong>Uzunoğlu, Sönmezler, Gündüz (editörler), Güncel Ekonomik Sorunlar: Kamunun Ekonomide Değişen Rolü ve altyapı, Literatür Yayıncılık, 2023</strong></b></h2>
<p style="font-weight: 400;">Sadi Uzunoğlu, Gökhan Sönmezler ve İsmail Orçun Gündüz hocalar hem editör hem yazar olarak güncel ekonomik sorunlar başlığı altında bir dizi kitap yayınladı. Kendilerine başka hocalar da yazılarıyla katkı verdiler ve ortaya harika bir seri çıktı. Bu kitap serinin şimdilik son kitabı ve kamu kesiminin ekonomideki rolünü ele alıp inceliyor. Kitapta kamu özel işbirliği (KÖİ) projeleriyle ilgili bölümler hem Türkiye’deki uygulamaları hem de dünya uygulamalarını ele alıp irdeliyor. Kamu yatırımlarının tahvil ihraç ederek finansmanı gibi özel bazı konular da ele alınıyor. Sosyal bilimler öğrencilerinin mutlaka okuması gereken kitaplardan.</p>

<h2 style="font-weight: 400;"><b><strong>S. Cem Çiloğlu, Milyar Dolarlık Hikâyeler, Kronik Yayınları, 2024</strong></b></h2>
<p style="font-weight: 400;">Kitap, finans piyasalarında yaşanmış çeşitli olayları anlatan, yorumlayan ilginç bir kitap. Kurgu gibi gelse de hepsi yaşanmış olaylar. Çiloğlu, örneğin çoğu kez başına kara sözcüğü getirilen bazı günlerin neler olduğunu, piyasalarda hilelerin, dolandırıcılığın nasıl yapıldığını, insanların nasıl kandırıldığını geçek olaylarla yorumlayarak anlatıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Roman gibi ama hepsi gerçek: Okumakta yarar var.</p>

<h2 style="font-weight: 400;"><b><strong>Andrea Camilleri, Keman Sesi (çevirmen: Semih Topçu), Mylos Kitap, 2022</strong></b></h2>
<p style="font-weight: 400;">2019 yılında yaşama veda eden ünlü polisiye yazarı Andrea Camilleri’nin kendisi kadar ünlü dedektifi Komiser Salvo Montalbano’nun belki de en bilinen, en beğenilen öykülerinden birisi. Filmini görmüştüm, kitabını yeni okudum. Komiser Montalbano, İtalya’da (Sicilya) kurgusal bir kasaba olan Vigata’da görevlidir, araştırdığı, soruşturduğu suçlar da hep o kasaba civarında geçen veya orayı ilgilendiren ve polis teşkilatındaki yozlaşmalarla, kilise – mafya – siyaset üçgenindeki kirli ilişkilerle bağlantılı suçlardır. Keman Sesi, kara roman türüne yaklaşan bu bağlantılara karşın, Montalbano’nun akıl yürütmeleri ve soruşturma yöntemleriyle klasik polisiye türünün iyi bir örneğidir. Polisiye sevenlere öneriyorum.</p>


<hr />

<em>Bu yazı, yazarın izni ile <a href="http://www.mahfiegilmez.com/" target="_blank" rel="noopener">www.mahfiegilmez.com’</a>dan alınmıştır.</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 14 Jul 2024 10:04:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/kitapp.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bellek Tiyatrosu</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bellek-tiyatrosu-5750</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bellek-tiyatrosu-5750</guid>
                <description><![CDATA[Bellek Tiyatrosu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bellek Tiyatrosu, Critchley’in Sorbonne’dan hocası ve arkadaşı olan Haar’ın kutular dolusu evrak-ı metrukesinin kardeşi Roger tarafından yazara yollanmasıyla başlıyor. Astrolojiye meraklı Haar’ın her kutunun üzerine bir burcun sembolünü yerleştirmesinden ancak Boğa Burcu’nun sembolünün olmamasından arşivin toplam on bir kutudan oluştuğunu anlıyoruz.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Simon Critchley’in 2014 yılında çıkarttığı ‘Memory Theater’ ertesi yıl Türkiye’de Metis Yayınları tarafından Tuncay Birkan çevirisi ile ‘Bellek Tiyatrosu’ başlığıyla yayınlandı. Felsefe tarihi, siyaset teorisi, etik ve estetik üzerine yazılar kaleme alan Critchley’in ilk kurgusal metni olan kitabın içinde sanatçı Liam Gillick’in fotoğrafları da yer alıyor. Friedrich Nietzsche ve Martin Heidegger uzmanı filozof Michel Haar Fransa’daki aşırı sıcak dalgasının neticesinde 18 Ağustos 2003’de kalp krizi sebebiyle vefat etti. Bellek Tiyatrosu, Critchley’in Sorbonne’dan hocası ve arkadaşı olan Haar’ın kutular dolusu evrak-ı metrukesinin kardeşi Roger tarafından yazara yollanmasıyla başlıyor. Astrolojiye meraklı Haar’ın her kutunun üzerine bir burcun sembolünü yerleştirmesinden ancak Boğa Burcu’nun sembolünün olmamasından arşivin toplam on bir kutudan oluştuğunu anlıyoruz. Yazar, Oğlak, Kova, İkizler burçlarının sembollerinin kutularını açtığında Haar’ın Sartre’dan aldığı etik derslerinin notlarına, bazı şairlerin şiirleri üzerine yazdığı kısa metinlere, Beaufret, Lacan ve Heidegger arasında geçmiş üçlü yazışmaların orijinal kopyalarına, bir tanesi Haar’ın kendisinin doğal felaketler üzerine çizdiği olmak üzere çeşitli tarihi haritalara ve muhtemelen Haar’ın Paris’te moda sektöründe çalışmış olan eski karısı Anne tarafından kaleme alınmış ‘Giyeceklerin Tek Hakiki Felsefesi’ başlıklı metne rastlar. Yazar Koç Burçlu kutuyu açtığında şaşkınlığa uğrar. Kutuda Hegel’in ‘Tinin Fenomenolojisi’ kitabı hakkında bir yorum metni yer almaktadır. Haar bu yorumu yazarken sanat tarihçisi Frances Yates’in 1966’da yayınladığı ‘Hafıza Sanatı’ isimli kitabından yararlanmıştır. ‘Hafıza Sanatı’ yine Metis Yayınları tarafından Ayşe Deniz Temiz’in çevirisiyle 2020 yılında yayınlandı. Frances Yates, Aby Warburg’un sanat tarihine getirdiği bambaşka bakış açısını devam ettiren Warburg Enstitüsü’nde hocalık yapmış, özellikle Rönesans ve ezoterizm üzerine çalışmalar yapmış bir tarihçidir. Haar’ın faydalandığı ‘Hafıza Sanatı’ isimli kitapta Yates Antik Dönem’den 17.yüzyıla mnemoteknik sistemlerin tarihini anlatmaktadır. Mnemonic kabaca bir şeyi akılda tutmak için kullanılan yöntemler demektir. Yates, Rönesans döneminde yaşamış olan Giulio Camillio Delminio’nun 1530’da Fransa Kralı I. François’nın talebiyle Paris’e giderek bir bellek tiyatrosu inşa etme denemesine değinir. (‘Bellek Tiyatrosu’ kitabının tasarımcısı Semih Sökmen kapağa Delminio’nun bellek tiyatrosunun planını uygun görmüş.) Hiçbir zaman inşa edilemeyen dairesel ve küre şeklindeki bellek tiyatrosunda izleyici sahnede yer alır ve etrafa baktığında gördüğü imgelerle bir nevi kozmosu izlemektedir. Yates’e göre Giardano Bruno, Robert Fludd, Leibniz gibi düşünürler dünyadaki tüm bilgileri içeren sistemler üzerine kafa yormuş ancak hiçbiri başarılı olamamıştır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Critchley, Balık Burçlu kutuyu açtığında üzerlerinde sayılar, tarihler vs. olan el yazısıyla dolu daire şeklinde kartlar da kutudan çıkar. Bu kartlar Haar’ın tanımış olduğu filozof arkadaşları hakkındaki öngörülerini içermektedir. Bir nevi hayatlarının haritasını çıkartmıştır. Critchley biraz araştırma yaptığında şaşkınlığa uğrar zira Haar kendisinden sonra yaşamını yitiren arkadaşlarının ölümleri üzerine kusursuz tahminlerde bulunmuştur.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HAAR’IN KUSURSUZ TAHMİNLERİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Critchley, Balık Burçlu kutuyu açtığında Walter Benjamin’in ‘Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı’ isimli metniyle Martin Heidegger’in ‘Sanat Yapıtının Kökeni’ isimli kitabını karşılaştıran bir yazıya rastlar. Fakat bu yazıdan daha önemli olarak üzerlerinde sayılar, tarihler vs. olan el yazısıyla dolu daire şeklinde kartlar da kutudan çıkar. Bu kartlar Haar’ın tanımış olduğu filozof arkadaşları hakkındaki öngörülerini içermektedir. Bir nevi hayatlarının haritasını çıkartmıştır. Critchley biraz araştırma yaptığında şaşkınlığa uğrar zira Haar kendisinden sonra yaşamını yitiren arkadaşlarının ölümleri üzerine kusursuz tahminlerde bulunmuştur. 2004’te ölen Jacques Derrida, 2007’de hayata veda eden Richard Rorty’nin ölüm biçimlerini (pankreas kanseri) daha önceden yazan Haar’ın bu kartları günümüzde Essex Üniversitesi’nin özel koleksiyonlar bölümünde saklanıyor. Kitapta belirtildiği üzere bu kartlar Critchley’in ölümüne kadar mühürlü olarak kalacaklar. Bu kartlar arasında Critchley kendi hayatına dair bir kart da bulur. Haar, Critchley’in ilerleyen yıllarda hangi kitapları yazacağına dair tahminler yürütmüş ama asıl önemlisi Critchley’in 13 Haziran 2010’da Hollanda’nın Den Bosch kentinde beyin kanaması nedeniyle yaşamını yitireceğini iddia etmiştir. Critchley bu tarihi unutarak hayatına devam etme kararı alır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Yazar kitapta inşa ettiği bellek tiyatrosunu ayrıntılarıyla anlatıyor. Tiyatro 2010’un başlarında tamamlanır ve Critchley, Haar’ın tahmin ettiği ölüm tarihi olan 13 Haziran’ı beklemeye başlar. 13 Haziran gelip çattığında bellek tiyatrosunun içine girer ve ölüm saati olan 15.51’i bekler.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BELLEK TİYATROSUNUN İÇİNDE ÖLÜMÜ BEKLEYİŞ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Critchley ilerleyen yıllarda tam da Haar’ın öngördüğü kitapları belirttiği tarihlerde yayınlar. 2008’de Essex Üniversitesi’nden gelen bir paketi açtığında kayıp olan on ikinci, Boğa Burçlu kutu ile karşılaşır. Kutuda bir maket vardır. Haar, Delminio’nun taslaklarından yola çıkarak bellek tiyatrosunun maketini yapmıştır. On ikinci kutunun gelmesinden birkaç hafta sonra Critchley’in sağlığı bozulur. Sanrılar başlar. Vücudundaki her organ ayrı ayrı ağrımaktadır. Ne olduğunu bilmediği hastalık iyice ilerleyince eve kapanır. Günlük tutmaya başlar. Kitapta bu günlükten bir örnek de yer alıyor. 17 Nisan 2008’in günlüğünü okuduğumuzda yazarın içinde bulunduğu durumu anlıyoruz. Critchley, birkaç ay sonra Hollanda’daki bir üniversiteden aldığı iş teklifine olumlu yanıt vererek New York’u terk eder. Üniversite ressam Hieronymus Bosch’un memleketi Den Bosch’dadır. Critchley kentin dışında ufak bir arazi satın alır ve Haar’ın maketinden yola çıkarak 180x360cm boyutlarında bellek tiyatrosu inşa etmeye koyulur. Yazar kitapta inşa ettiği bellek tiyatrosunu ayrıntılarıyla anlatıyor. Tiyatro 2010’un başlarında tamamlanır ve Critchley, Haar’ın tahmin ettiği ölüm tarihi olan 13 Haziran’ı beklemeye başlar. 13 Haziran gelip çattığında bellek tiyatrosunun içine girer ve ölüm saati olan 15.51’i bekler. Saat dört olduğunda hala canlıdır. Tiyatro için sahip olduğu bütün parayı harcamıştır. Mali olarak dibe vurmuş ama sanrıları da sona ermiştir. Critchley, kitabı inşa ettiği bellek tiyatrosunun kusursuz olmadığını anladığını ve kusursuz bir bellek tiyatrosu üzerine çalışacağını belirterek bitirir. Critchley’in arkadaşı olan Liam Gillick yayınlanmadan önce okuduğunda kitapta fotoğraflarının yer alması gerektiğini söyler ve bunu yazara kabul ettirir. Nitekim metin arasında Gillick’in New York’taki dairesinin penceresinden çektiği bir inşaatın fotoğraflarını görüyoruz.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 23 Jun 2024 04:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Adsiz-tasarim-18.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir Ulysses yazısı: James Joyce, Sylvia Beach ve Bloomsday</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-ulysses-yazisi-james-joyce-sylvia-beach-ve-bloomsday-5696</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-ulysses-yazisi-james-joyce-sylvia-beach-ve-bloomsday-5696</guid>
                <description><![CDATA[Bir Ulysses yazısı: James Joyce, Sylvia Beach ve Bloomsday]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Adını Ulysses’in başkahramanı Leopold Bloom’dan alan ve Bloom’un edebiyat tarihinde var olduğu tek gün olan, 16 Haziran 1904 tarihinde Dublin’de yaptığı uzun yürüyüşün yıldönümüne Bloomsday, içinde olduğu haftaya ise Bloomsweek deniliyor. Ulysses ve Joyce üzerine söyleşi ve panellerin düzenlendiği, romandan pasajların okunduğu bu haftada konserler, çeşitli performanslar, kostüm yarışmaları gibi etkinlikler düzenleniyor.</strong></span>

Geçtiğimiz hafta başta İrlanda olmak üzere Avrupa ve Amerika’nın pek çok şehrinde James Joyce severler yazarı anmak için bir araya geldi. Adını Ulysses’in başkahramanı Leopold Bloom’dan alan ve Bloom’un edebiyat tarihinde var olduğu tek gün olan, 16 Haziran 1904 tarihinde Dublin’de yaptığı uzun yürüyüşün yıldönümüne Bloomsday, içinde olduğu haftaya ise Bloomsweek deniliyor.

Ulysses ve Joyce üzerine söyleşi ve panellerin düzenlendiği, romandan pasajların okunduğu bu haftada konserler, çeşitli performanslar, kostüm yarışmaları gibi etkinlikler düzenleniyor. Kutlamaların en özel günü şüphesiz 16 Haziran. İnternette yapacağınız hızlı bir arama sonucunda da görebileceğiniz gibi Dublin sokaklarında 1904 yılının giysileri ile romandan kahramanları canlandırarak dolaşanlar zamanı geriye sarma konusunda hayli maharetliler.

Bu kutlamaları başlatan Ulysses’ın ilk yayıncısı Sylvia Beach. Hikayesini yazının ilerleyen bölümlerinde ele alacağımız sıkı bir Joyce hayranı olan Beach, Paris’teki Shakespeare and Company adını verdiği kitap evinde her 16 Haziran’da gerçekleştirdiği Ulysses okumaları ile bu festivale ilham vermiş. Kutlamaların Paris’teki bu küçük kitap evinden çıkıp Bloomsday’e dönüşmesi ise 16 Haziran 1954’de İrlandalı şair ve yazarlar Patrick Kavanagh ve Flann O’Brian girişimleriyle olur. Leopold Bloom’un Dublin’deki rotasını takip ederek ve romanın önemli mekanlarında molalar verilerek yapılan bu anma etkinlikleri artık İrlanda’nın en etkili festivallerinden biri haline gelmiş durumda. Bu yazıda ben de bu geleneğe uyarak romana değil de, Ulysses’in yazım sürecindeki Joyce’a yakından bakmak istedim. Adı okunması en zor kitaplar listesinin baş sıralarında bulunan 265 bin kelimelik bu dev eserin yazarken Joyce’un neler yaşadığını beraberce görmeyi amaçladım. Gelin bu yolculuğa başlamadan önce bilmeyenler için kısaca Ulysses’den bahsedelim.
<blockquote><strong><em>Yıllar sonra romanı basıldığında teyzesi Josephine'e yazdığı bir mektupta, "Eğer Ulysses'i okumak istiyorsanız, önce Homeros'un Odysseia'sının düzyazı çevirisini okumanız gerekir" diyerek bugünün okuruna da yol gösterir.</em></strong></blockquote>
<h2><strong>HOMEROS’UN ODYSSEIA’SINDAN ALINAN İLHAM </strong></h2>
Joyce’un kafasındaki Ulysses fikri ilk gençlik yıllarında Homeros’un Odysseia’sını okuduğu zamanlarda kök salar. Ancak yazması hayli zaman alır. Yıllar sonra romanı basıldığında teyzesi Josephine'e yazdığı bir mektupta, "Eğer Ulysses'i okumak istiyorsanız, önce Homeros'un Odysseia'sının düzyazı çevirisini okumanız gerekir" diyerek bugünün okuruna da yol gösterir.

Joyce, Ulysses’e Dublinliler ve Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi kitaplarını yazdıktan sonra, 1914 yılında, gönüllü olarak kendini sürgün ettiği Trieste’de başlar. Zürih ve Paris’te devam eder. Leonard Bloom’un bir gününü anlatmak Joyce’un tam yedi yılını alır.

Bu yedi yıl Joyce için hayli sıkıntılıdır. Önceki iki kitabının beklediği ilgiyi görmemesi nedeniyle hayal kırıklığı içindedir. Moral çöküntüsüne sağlık sorunları da eklenir. Gözlerindeki glokom rahatsızlığı yüzünden iki ameliyat olur. Yazma süreci kendisi ve eşinin sağlık sorunları yüzünden zaman zaman kesintiye uğrar. Patronu olan ve maddi olarak aileyi destekleyen İngiliz politik aktivisti ve dergi editörü Harriet Shaw Weaver’a yazdığı mektuplardan bu gecikmelerin Joyce’da yarattığı mahcubiyet ve yetiştirme baskısının izleri görülür.
<blockquote><em><strong>“Sevgili Bayan Weaver,</strong></em>

<em><strong>Henüz bir daire bulamadım ve istediğim kadar sessizliğe ve özgürlüğe sahip değilim. Nausikaa bölümünde çalışıyorum. Hala beni bir yazar olarak düşünüyor olmanız beni çok rahatlatıyor, çünkü kendimi (ve başkalarını) bu gerçeğe ikna etmekte artık zorlanıyorum.”</strong></em></blockquote>
<h2><strong>JOYCE’DAN PATRONUNA MEKTUPLAR</strong></h2>
<em>“29 Haziran 1918, Zürih</em>

<em>Sevgili Bayan Weaver,</em>

<em>Dokuz haftalık hastalıktan sonra nihayet yeniden okuyup yazabiliyorum. Ulysses'in diğer bölümlerini geciktirdiğim için üzgünüm. Birkaç gün önce size altıncı bölüm 'Hades'i gönderdim.  Çok yakında yedinci bölüm 'Eolus'u da göndereceğim.”</em>

❖

<em>“6 Ocak 1920 Trieste</em>

<em>Sevgili Bayan Weaver,</em>

<em>Henüz bir daire bulamadım ve istediğim kadar sessizliğe ve özgürlüğe sahip değilim. Nausikaa bölümünde çalışıyorum. Hala beni bir yazar olarak düşünüyor olmanız beni çok rahatlatıyor, çünkü kendimi (ve başkalarını) bu gerçeğe ikna etmekte artık zorlanıyorum. Bu bölümü Ocak ayında bitirmeyi umuyorum. 1920 yılı için sizlere iyi dileklerimi yineliyor ve bu yıl içinde kitabımı tamamlamayı umuyorum.”</em>
<blockquote><strong><em>İngiltere ve İrlanda’daki yayın evleri ile belli başlı edebiyat dergileri ayrıksı yapısı nedeniyle Ulysses’i geri çevirmeye başlarlar. Böylece Ulysses’in sadece yazım süreci değil, yayınlanması da gitgide sancılı bir hal alır.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>KAPANAN KAPILAR, BASKI YASAKLARI</strong></h2>
Joyce’un mektuplarına bakıldığında tek sorunun gecikmeler olmadığı görülür. Weaver, Joyce’dan gelen bölümleri çeşitli dergilere göndermekte, romanın tefrika halinde yayınlanmasının yollarını aramaktadır. Ne var ki Weaver’ın yaptığı görüşmelerin hepsi olumsuz sonuçlanır. İngiltere ve İrlanda’daki yayın evleri ile belli başlı edebiyat dergileri ayrıksı yapısı nedeniyle Ulysses’i geri çevirmeye başlarlar. Böylece Ulysses’in sadece yazım süreci değil, yayınlanması da gitgide sancılı bir hal alır.

Bunun üzerine Weaver, masrafları kendisine ait olmak üzere The Egoist Press adında bir yayın evi kurarak kitabın basımını üstlenir. Ulysses, The Egoist'te tefrika edilmeye başlandıktan kısa bir süre bu kez matbaacılar sorun çıkarmaya başlarlar. İngiltere ve İrlanda’daki matbaalar kitabın olumsuz şöhretinden etkilenerek basmayı reddederler. Weaver yurtdışında arayışlara girer. Amerika’daki yayın evleri ile yazışır, edebiyat dergileri ile irtibata geçer. Bir edebiyat dergisi romanı tefrika halinde basmaya yanaşsa da gelen baskılar sonucu bu kararından vazgeçer. Ulysses’in basımına yasaklar gelmeye başlar. Weaver, Avrupa’da yaşadıkları dönemde Joyce ve ailesinin finansal destekçisidir. Ulysses’in yazıldığı yedi yıl boyunca Weaver’ın Joyce ve ailesine verdiği paranın bugünkü değerinin yaklaşık bir milyon sterlin civarında olduğu belirtilmektedir.
<h2><strong>YAZAR VE PATRON ARASINDA FİKİR AYRILIKLARI</strong></h2>
Ulysses’in yazım sürecini etkileyen bir diğer konu Weaver ile Joyce arasındaki fikir ayrılıklarıdır. Weaver’ın mektuplarında zaman zaman Joyce’dan gönderdiği bölümü elden geçirmesini istediği görülür.  Joyce’un 20 Temmuz 1919’da yazdığı mektup ikili arasındaki düşünce farklılıklarını ortaya koyarken Joyce’un bu durumdan ne kadar bıkkın olduğunu da anlamamızı sağlar.

<em>“Sevgili Bayan Weaver,</em>

<em>Gönderdiğim son bölümü zayıf bulduğunuzu yazmışsınız. Mektubunuzu aldıktan sonra bu bölümü birkaç kez okudum. Bu bölümü yazmam tam beş ayımı aldı.  Bir bölümü bitirdiğimde zihnim boş bir kayıtsızlığa düşüyor. Yine o haldeyim. Öyle görünüyor ki ne ben bir daha kendimi toparlayabileceğim ne de bu berbat kitap bir gün bitecek.”</em>
<blockquote><strong><em>Joyce, Ulysses’in basımı ya da tanıtımı için destek bulmakta hayli zorlanır. Görüşlerini almak için yazıştığı edebiyatçıların çoğu eserin karmaşıklığı ve anlaşılmasının zorluğu üzerine geri dönüşlerde bulununca, kitabı gönderirken bir de okuma kılavuzu hazırlamaya karar verir.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>EDEBİYAT ÇEVRESİNDEN GELEN TEPKİLER - H. G. WELLS’İN MEKTUBU</strong></h2>
Joyce’un Ulysses konusunda fikir ayrılığında olduğu tek kişi Weaver değildir. Ulysses’in uzun yıllara yayılan yazım sürecince Joyce, tanıdığı pek çok yazar arkadaşına kitabını göndererek fikirlerini alır. Ancak çoğu zaman duyduklarından hoşlanmaz. Bu yazışmaları yaptığı yazarlardan biri H. G. Wells’dir. Wells, 28 Kasım 1928 tarihli mektubunda Joyce’a şu satırları yazar:

“Sevgili dostum Joyce,

Son zamanlarda sıklıkla Ulysses hakkındaki görüşlerimi ve kitabının tanıtımını yapmamla ilgili ricanı düşünüyorum. Vardığım sonuç hoşuna gitmeyecek ancak bu kitabı tanıtmak için herhangi bir şey yapabileceğimi sanmıyorum. İlk kitaplarında gördüğüm dehana büyük saygım var. Dahası sana karşı derin bir sempati de duyuyorum. Ne var ki sen ve ben çok farklıyız. Sen Katolik, İrlandalı ve devrimcisin. Bense bilimsel, yapısalcı ve sanırım İngilizim. (…) Sen siyasi baskının yanılgısıyla büyürken, ben siyasi sorumlulukla büyüdüm. Karşı çıkmak ve ayrılmak sana iyi bir şey gibi görünüyor. Bana göreyse tam tersi.

İşin edebiyat tarafına gelecek olursak, sen çok önemli bir adamsın. Satırlarında disiplinden kaçmış güçlü bir dehanın ifadesi var. Ama bunun bir yere varacağını düşünmüyorum. Kurduğun dil oyunları ve bunca karmaşık yapıyla sıradan insanlara, onların temel ihtiyaçlarına, sınırlı zamanlarına ve zekalarına sırtını dönüyorsun. Seni okuyunca insanların eline ne geçecek? Katmanlı ve karmaşık bilmeceler. Son iki çalışmanı yazmak, eminim ki onları okumaktan çok daha eğlenceli ve heyecan vericiydi. (…) Bütün bunlar elbette ki benim bakış açım. Belki sen haklısın, ben yanılıyorum. Çalışman olağanüstü bir deney ve onun anlam kaybına neden olacak bir kesintiden kurtarmak için elimden geleni yapacağım. Çünkü inananların ve takipçilerin var. En azından onlar sevinsin. Zira bana göre bu iş bir çıkmaz sokak. Nasıl sen benim takipçim olamazsan, ben de senin takipçin olamam.  Ama dünya büyük bir yer James. Burada ikimizin de haklı olmasına ve yanılmasına yer var.”

Wells’in mektubundan da anlaşılacağı gibi Joyce, Ulysses’in basımı ya da tanıtımı için destek bulmakta hayli zorlanır. Görüşlerini almak için yazıştığı edebiyatçıların çoğu eserin karmaşıklığı ve anlaşılmasının zorluğu üzerine geri dönüşlerde bulununca, kitabı gönderirken bir de okuma kılavuzu hazırlamaya karar verir. Bu okuma kılavuzlarından birini İtalyan yazar Carlo Linati için hazırlar.
<h2><strong>ULYSSES’İ ÖĞRETMEK</strong></h2>
Joyce’un kitaplarını İtalyancaya ilk çeviren kişi olan Linati ile Joyce 1918'de yazışmaya başlarlar.  Mektuplaşmaları 1930'lara kadar sürer. Bu zaman zarfında sadece bir kere Paris’de bir araya gelirler. Başlarda Joyce, Linati hakkında olumlu düşüncelere sahiptir. Ancak Linati’nin Ulysses hakkındaki yorumlarından sonra ikilinin yolları ayrılır. Linati ise Joyce’dan fikren uzaklaşmaz. Son yıllarını Dublinliler’i İtalyancaya çevirerek geçirir.

Joyce, Linati’ye yazdığı 21 Eylül 1920 tarihli mektupta yalnızca bir okuma kılavuzu vermekle kalmaz, aynı zamanda içini de döker.

<em>“Sevgili Bay Linati,</em>

<em>Çeşitli önerilere kulak astığım için üç kez mahvolmuş romanımın muazzam hacmi ve muazzam karmaşıklığı göz önüne alındığında, size bir tür özet, anahtar, iskelet, şema -artık ne derseniz- göndermenin daha iyi olacağını düşündüm. Yedi yıldır bu kitap üzerinde çalışıyorum. Bıktım! Bu kitap aynı zamanda bir nevi ansiklopedi niteliğindedir. Niyetim Odysseia destanını Dublin’e ve günümüze aktarmaktı. Hiçbir İngiliz matbaacı bunun tek kelimesini basmak istemedi. Amerika'da dört kere tefrika edildi ama şimdi duyduğuma göre, Püritenler, İngiliz Emperyalistler, İrlandalı Cumhuriyetçiler ve Katolikler bir araya gelerek geri kalanının yayınlanmaması için baskı kurmaya hazırlanıyorlarmış. Ne büyük ittifak! Bunları bir araya getirdiğim için bile bana Nobel Barış Ödülü vermeliler!”</em>
<blockquote><em><strong>Paris’te katıldığı toplantılardan birinde genç bir Amerikalı kadınla, Sylvia Beach ile tanışması sadece kendisinin değil, Ulysses’in de kaderini değiştirir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>BEKLENMEDİK BİR KADIN, SIRA DIŞI BİR YAYINCI</strong></h2>
Joyce, Ulysses ile ilgili bu sıkıntıları yaşarken Paris’te katıldığı toplantılardan birinde genç bir Amerikalı kadınla, Sylvia Beach ile tanışması sadece kendisinin değil, Ulysses’in de kaderini değiştirir. Peki kimdir bu tüm dünyanın reddettiği kitabı basan kadın?

Beach, 14 Mart 1887'de Baltimore, Maryland'de Nancy Woodbridge adıyla doğar. Daha sonra edebiyat tarihine geçecek Sylvia Beach adını alır. 1901'de Sylvia'nın ailesi, babasının bakan yardımcısı olarak görev yaptığı Fransa'ya taşınır. Arnavut kaldırımlı sokakları ve kendine has atmosferiyle Paris genç kızın kalbinde yer eder. Aile Amerika’ya döndükten bir süre sonra yeniden Paris’e gelerek çağdaş Fransız edebiyatı üzerine çalışmalar yapmaya başlar. Sıklıkla Bibliothèque Nationale'de çalışan, Paris’teki sahafları ve kitap evlerini gezen Beach, bu sırada La Maison des Amis des Livres adlı ödünç kitap veren bir kitapevinin sahibesi olan Adrienne Monnier ile tanışır. Kısa süre sonra sevgili olan iki kadın, Monnier'in 1955'teki intiharına kadar 36 yıl boyunca birlikte yaşarlar.

Monnier'in kitap evi, André Gide ve Paul Valéry gibi dönemin önde gelen şair ve yazarların buluşma yeri olur.  Okuyucuların yazarlarla bir araya gelerek onların eserleri üzerine söyleşebildiği yapıldığı bu mekan Sylvia’ya ilham verir. Önce Amerika’ya geri döndüğünde New York’da böyle bir yer açmayı düşünse de Monnier ile aralarındaki derin bağ onu Paris’te tutar ve bu hayalini Paris’te gerçekleştirir. 1919'da Shakespeare and Company adını verdiği daha çok İngilizce kitapların satılıp ödünç verildiği kitapevini kurar.  Kısa süre içinde aralarında F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein, Ezra Pound ve sonradan James Joyce'un da bulunduğu yabancı yazarlar aboneleri olur. Beach, çağdaş Fransız edebiyatının önde gelen isimleriyle yakın arkadaşlıklar kurar, o çevrenin aranan yüzlerinden biri olur.
<blockquote><em><strong>Bu son derece tesadüfi ve ayak üstü karşılaşmada Joyce, Ulysses’i yayınlayamamasının verdiği sıkıntıdan bahseder. Yayınevi sahibi olmayan, kendi halinde küçük bir kitap evi işleten Beach, enine boyuna düşünmeden Ulysses’i basmayı teklif eder. Bu beklenmedik teklif umutsuzluk batağına saplanmış Joyce’a başta inandırıcı gelmese de kabul eder.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>JOYCE’LA TANIŞMA</strong></h2>
Temmuz 1920'de Fransız şair André Spire'ın ev sahipliği yaptığı bir akşam yemeğinde James Joyce ile tanışır. O geceyi anlattığı video kaydında, aslında davetli olmadığını ama yine de geçerken uğradığından bahseder. James Joyce’un da konuklar arasında olduğunu duyduğunda oradan ayrılmayı düşünür. Büyük hayranlık duyduğu Joyce ona göre tanrısal bir varlıktır ve ete kemiğe bürünmüş haliyle karşılaşma heyecanını kaldıramayacağını hisseder. Ne var ki daha kapıya yönelmeden Joyce ile tanıştırılır.

Bu son derece tesadüfi ve ayak üstü karşılaşmada Joyce, Ulysses’i yayınlayamamasının verdiği sıkıntıdan bahseder. Yayınevi sahibi olmayan, kendi halinde küçük bir kitap evi işleten Beach, enine boyuna düşünmeden Ulysses’i basmayı teklif eder. Bu beklenmedik teklif umutsuzluk batağına saplanmış Joyce’a başta inandırıcı gelmese de kabul eder. Ulysses’in İngilizce konuşulan ülkelerde basımı yasaklanmış olduğundan Fransızcaya çevrilerek basılmasına karar verilir.  Tercüme işini de Beach üstlenir. Bu karar onun için maddi manevi tüketici bir sürecin başlangıcı olur.

Joyce tıpkı Weaver’ın ona yaptığı gibi çevrilen metinleri birkaç kez elden geçirmesi için Beach’e geri yollamaya başlar. Çeviri işi Beach’in tahmin ettiğinden uzun ve külfetli bir hal alır.

Tüm zorluklara rağmen Beach’in olağanüstü gayretleri sonucunda Ulysses 1922’de Shakespeare and Company tarafından Fransızca olarak basılır. Kitabın okuyucuyla buluşmasının ardından Joyce ve baş yapıtı hatrı sayılır bir üne kavuşur. Yasaklar birer birer kalkar. Önceleri kitabı basmak istemeyen yayınevleri Joyce’a ulaşmak için aracılar koyarlar. Bunun sonucunda Joyce başka bir yayıncıyla anlaşma imzalar. Bu anlaşma Beach’i mali çıkmaza sürükler. Joyce ve Ulysses’in yıldızı parlarken, Beach uzunca bir süre borç içinde yüzer. Daha sonra kendilerine Shakespeare and Company’nin Dostları adını veren bir grup kitap sever düzenli olarak abonelik ücreti ödeyerek kitap evini bir süre ayakta tutmayı başarırlar.

Ölümünün ardından Beach’e ait belgeler gün yüzüne çıkar. Bu belgeler arasında mektupların ayrı bir önemi vardır. Beach’in mektupları kitap olarak yayınlandığında Ulysses’i basıma hazırladıkları dönemde Joyce’a yazdığı ancak göndermeyip çekmecesinde tuttuğu bir mektup da kitaba eklenir.  Bu uzun yazıyı Beach’in göndermediği bu mektubundaki satırları ile bitirelim.

<em>“Sevgili Bay Joyce,</em>

<em>Benim size olan sevgim ve hayranlığımın sınırsız olduğunu biliyorsunuz. Ancak omuzlarıma yüklediğiniz iş de aynı oranda sınırsız. Korkarım gücüm bu kitabı çevirmeye ve basmaya yetmeyecek. Para kazanmaya ihtiyacım var. Fakirim ve çok yorgunum.”</em>

Bu seneki kutlamalarda alkışlarımız Sylvia Beach’e…
<ul>
 <li><a href="https://www.theatlantic.com/magazine/archive/1957/04/the-writing-of-ulysses-letters-of-james-joyce/641060/">https://www.theatlantic.com/magazine/archive/1957/04/the-writing-of-ulysses-letters-of-james-joyce/641060/</a></li>
 <li><a href="https://www.theguardian.com/books/2010/jul/31/letters-sylvia-beach-james-joyce">https://www.theguardian.com/books/2010/jul/31/letters-sylvia-beach-james-joyce</a></li>
 <li><a href="https://youtu.be/R1Zbw39MCm4?si=hyJoAo6852tzxcPJ">https://youtu.be/R1Zbw39MCm4?si=hyJoAo6852tzxcPJ</a></li>
 <li><a href="https://www.ulysseswhiskey.com/post/sylvia-beach-founder-of-shakespeare-and-company-where-ulysses-lay-stacked-like-dynamite-in-a-revo">https://www.ulysseswhiskey.com/post/sylvia-beach-founder-of-shakespeare-and-company-where-ulysses-lay-stacked-like-dynamite-in-a-revo</a></li>
 <li><a href="https://jamesjoyce.ie/events/bloomsday-festival-2024/">https://jamesjoyce.ie/events/bloomsday-festival-2024/</a></li>
</ul>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 21 Jun 2024 04:49:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Adsiz-tasarim-3-1.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir eski zaman efendisi: Nahid Sırrı Örik ve romanları üzerine (2)</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-eski-zaman-efendisi-nahid-sirri-orik-ve-romanlari-uzerine-2-5645</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-eski-zaman-efendisi-nahid-sirri-orik-ve-romanlari-uzerine-2-5645</guid>
                <description><![CDATA[Bir eski zaman efendisi: Nahid Sırrı Örik ve romanları üzerine (2)]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zaman zaman Balzac ve Dostoyevski’den esintiler sunan her iki romanı da rafine edebiyat okuyucusuna muhakkak öneririm. Edebiyatımızda sıkça rastladığımız “roman zannedilen uzun hikâye” formatının tümüyle dışında; karakterleri, olay örgüsü, psikolojik tahlilleri, arka plan ve sahne tasvirleriyle gerçek birer roman hem <em>Sultan Hamid Düşerken</em> hem de <em>Kıskanmak</em>.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir önceki <a href="https://yeniarayis.com/mehmetakifkoc/bir-eski-zaman-efendisi-nahid-sirri-orik-ve-eserleri-uzerine-1/">yazıda</a>&nbsp; “bir bâsübâdelmevt vakası” olarak Nahid Sırrı Örik’in Türk okurunun yeniden gündemine girmesi, hayatı ve eserleri üzerine yapılan akademik ve düşünsel çalışmaların artmasıyla birlikte son dönemde adeta yeniden keşfedilmesi üzerinde durmuş ve hayatına, eserlerine ve tanıdıklarının şahitliklerine göre bazı karakter özelliklerine yer vermiştim. Bu yazıdaysa, sağlığında adeta görmezden gelinen, bir nevi ademe mahkum edilen Nahid Sırrı’nın, bu muameleyle adeta istihza edercesine, ölümünden 60 yıl sonra yeniden büyük teveccühe mazhar olan iki büyük romanına odaklanmak ve bazı notlarımı paylaşmak istiyorum.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Sultan Hamid doğrudan iyi veya kötü bir karakter olarak tavsif edilmez, ama Nahid Sırrı kendi kuşağının umumiyetle yaptığı gibi eski dönemi ezbere tahkir ve karalama, kötü gösterme basitliklerine de girişmez.</em> </strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SULTAN HAMİD DÜŞERKEN BİR ESKİ -YENİ PARALELLLİĞİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nahid Sırrı’nın roman niteliğini haiz dört çalışması içinde kanaatimce en kayda değer eseri, 1957’de kaleme aldığı <em>Sultan Hamid Düşerken</em> başlıklı tarihi roman karakterindeki çalışması. Ölümünden birkaç yıl önce kaleme aldığı bu son romanı, 1959’da yayınlanan ve bir nevi anıları sayılabilecek <em>Eski Zaman Kadınları Arasında</em> ile birlikte, dil ve üslubunun tam olarak kristalize edilebildiği, romancılığının da zirvesi sayılabilecek bir eser olarak göze çarpıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu romanın bir başka özelliği, diğer romanlarının aksine herhangi bir gazetede tefrika edilmeden, bir yayınevi tarafından doğrudan neşredilmesi. Mithat Cemal Kuntay’ın 1938’de yayınlanan ve Abdülhamid devrinden, Meşrutiyet ve İttihat-Terakki’ye, oradan da Mütareke devrine geçiş yıllarını işleyen abidevî romanı <em>Üç İstanbul</em>’u –hem muhteva hem kitabın kaderi açısından- andırır şekilde, uzunca dönem kıymeti bilinmemiş, yok sayılmış denemese de görmezden gelinmiş bir roman <em>Sultan Hamid Düşerken.</em> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Nahid Sırrı, <em>Üç İstanbul</em>’daki geniş vakit panoramasının aksine daha kısıtlı bir döneme ve daha dar bir mekâna odaklanır <em>Sultan Hamid Düşerken</em>’de. Romanda her ne kadar geçmişe kısa dönüşler ve çeşitli mukayeseler yapılsa da bütünüyle odaklanılan dönem bellidir ve aslında gayet kısadır: 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden başlayıp, Hareket Ordusu’nun 31 Mart Vakası’nın ardından bu kalkışmayı bastırmak için Selanik’ten İstanbul’a geldiği ve Çatalca-Silivri dolaylarını ele geçirdiği 16-17 Nisan 1909 tarihine kadarki yaklaşık dokuz aylık sıkıntılı geçiş dönemi. Kitabın bütününde Nahid Sırrı’nın çizdiği II. Abdülhamid portresini, aşk-nefret sarmalından uzak ve gerçeğe yakın bulduğumu ifade etmeliyim. Makam ve mevki peşindeki nâzırlar, devlet işlerindeki düzen ve insicamdan ziyade kişisel hırs ve menfaatlerinin peşindeki üst düzey bürokratlar, aynı masanın etrafında oturup birbirinin kuyusunu kazmakla meşgul saray ve kabine erkânı, geniş memleketin dört bir yanında çıkan kargaşa ve kanlı hadiseler, uzunca bir dönem jurnaller ve hasımlar arasındaki mücadeleyi körükleyerek kişisel iktidarını tahkim etmeye yatırım yapan bir padişah… Sultan Hamid doğrudan iyi veya kötü bir karakter olarak tavsif edilmez, ama Nahid Sırrı kendi kuşağının umumiyetle yaptığı gibi eski dönemi ezbere tahkir ve karalama, kötü gösterme basitliklerine de girişmez. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Padişahın zayıflıklarını, çaresizlik ve açmazlarını, güvensizlik içinde geçen 33 yıllık tek adam yönetiminin verdiği usanç ve ümitsizlik halini, hem içeride hem de dışarıda bir kapana kısılmışlık halini, etrafındaki yetersiz ve haris adamlardan duyduğu bıkkınlığı satır aralarında takip etmek mümkün.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Romandaki asıl karakter belirgin şekilde Nimet’tir, babasının Âyân Meclisi üyeliğini temin etmenin yanında, önce askerlikten istifa ettirdiği İttihatçı subay Şefik’i mebusluğa teşvik eden de, gelişmeleri doğru okuyarak nâzırlık istemeye yönelten de, Dâhiliye Nâzırlığı gibi gösterişli bir makama talip olup bunu elde etmesini sağlayan da arka planda Nimet’tir.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ŞAHABEDDİN PAŞA, NİMET VE ŞEFİK: ÇİRKİN BİR MENFAAT ÜÇGENİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Romanın ana karakteri, padişahtan en azından metinde rol çalan Nimet’tir. Babası eski nâzırlardan Mehmet Şahabeddin Paşa, Abdülaziz döneminden itibaren kabine içinde kendine yer bulabilmiş, II. Abdülhamid döneminde Maliye Nâzırlığı mevkiini işgal etmiş, bu dönemde kanayan yara haline gelen yabancılarla yüksek faizlerle istikraz (borçlanma) işlemlerinde yüklü miktarda komisyon ve rüşvet alarak Rumelihisarı’nda yalı ve Nişantaşı’nda konak edinebilmiş, İttihatçıların nazarında eski ve kokuşmuş düzeni temsil eden, ömrünün son demlerinde sadrazamlık hırsıyla yanıp tutuşan ve Said Paşa, Kamil Paşa gibi sultanın gözde sadrazamları olan eski dostlarını kıskanmakla kalan günlerini geçiren ihtiyar bir vezirdir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nimet’in babasına karşı tavrı başlarda şefkate benzeyen bir tat bırakır okuyucuda, ancak sadrazam olma haberini alamadan ölmesi üzerine tavrı biraz daha hırs ve ihtiras yönüne kayar, bu sayede sahip olduklarını terk etmemek arzusunun diğer insani hislerine galip geldiği de anlaşılıyor. Keza evlenmek için kendisine talip olan, İttihatçıların İstanbul’daki önde gelen isimlerinden Binbaşı Şefik Bey’e yaklaşımı da insani müspet hislerden tümüyle uzak, çirkin bir menfaat birlikteliğidir ve evlenip yuva kurmaktan ziyade “business as usual” havasını net şekilde verir. Nahid Sırrı, <em>Sultan Hamid Düşerken</em>’de Nimet üzerinden işlediği ve kadın ruhunu çok iyi etüt ettiğini gösteren derinlikli bakışını, <em>Kıskanmak</em> romanında bu sefer Mükerrem karakteri üzerinden okuyucuya hissettirir. Keza Binbaşı Şefik karakterinde tecessüm eden, menfaatleri peşinden giden ve ideallerinden ziyade haz dolu hayatını yaşamaya odaklanmış hercai erkek karakteri, <em>Kıskanmak</em>’ta bu sefer Halit ve ondan daha canlı olarak Nüzhet’in şahsında karşımıza çıkar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak <em>Sultan Hamid Düşerken,</em> büyük oranda eski düzenin burjuvazisi ve konak-saray çevresi ekseninde gelişir, sıradan halka ise hemen hiç dokunmaz. Sanıyorum kişisel hayatı ve aile arka planının da etkisiyle, sıradan insana ve onun duygularına gerçekten uzaktır Nahid Sırrı; romandaki canlı konak hayatı ve saray erkânı tasvirlerinin yanında, İttihatçı zabitlerin sönük ve cansız anlatımı da bu durumu açık şekilde gösterir. Keza Örik’in sıradan insana gerçekten uzaklığını <em>Kıskanmak</em>’ta da takip etmek mümkün. Romandaki asıl karakter belirgin şekilde Nimet’tir, babasının Âyân Meclisi üyeliğini temin etmenin yanında, önce askerlikten istifa ettirdiği İttihatçı subay Şefik’i mebusluğa teşvik eden de, gelişmeleri doğru okuyarak nâzırlık istemeye yönelten de, Dâhiliye Nâzırlığı gibi gösterişli bir makama talip olup bunu elde etmesini sağlayan da arka planda Nimet’tir. Hatta meşhur Talat Bey’in ağzından, Şefik’in eşi Nimet’in bu hırsı doğrudan dile de getirilir metinde. Şefik, eşinin telkinleri karşısında adeta “gassalın elindeki meyyit” gibi iradesiz ve zayıf bir profil çizer, vasıfsızlıklarına ve arkadaşlarının aksi yöndeki ısrarlarına rağmen –Cemiyet’in kararı dışında- büyük zirvelere sevdalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim Nimet’in ihtiraslı hayalleri ikisini birden bir felakete sürükleyecektir. Nahid Sırrı, <em>Kıskanmak</em>’ta cömertçe ortaya oyduğu felaket dolu son perdeyi, <em>Sultan Hamid Düşerken</em>’de de okuyucudan esirgemez. Şefik’i avucunun içine alan Nimet, Hareket Ordusu İstanbul önlerine kadar gelmiş ve şehre girmek için beklemekteyken, kocasını önce Abdülhamid’den sadrazamlık istemeye ve isyanı tek başına bastırabileceğine inandırması için görüşmeye gönderir. Şefik’ten de nâzırlarından ve sadrazamdan da etrafındaki hemen herkesten daha akıllı olan padişah, bu saçma öneriyi çabucak reddeder ve kendi istikbalini düşünerek bu fantastik görüşmenin gizli kalmasını temin etmeye dahi gayret eder. Bu başarısız hamlenin ardından Nimet son kozunu oynar, beş parasız kocasını bu sefer Hareket Ordusu karargâhına yollar ve onlara dehalet ettiğini söylemeye teşvik eder. Ancak bu son hamle artık bardağı taşıracaktır; bir gün önce Abdülhamid’le görüşmesi ve İttihatçılar aleyhindeki fantezileri ortaya çıkar Dâhiliye Nâzırı’nın, hemen oracıkta derdest edilip tutuklanır. Nimet ise Rus Sefareti’ne iltica ederek Odesa’ya doğru giden bir vapura binmek üzere başka bir hayale yelken açar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*** Zaman zaman Balzac ve Dostoyevski’den esintiler sunan her iki romanı da rafine edebiyat okuyucusuna muhakkak öneririm. Edebiyatımızda sıkça rastladığımız “roman zannedilen uzun hikâye” formatının tümüyle dışında; karakterleri, olay örgüsü, psikolojik tahlilleri, arka plan ve sahne tasvirleriyle gerçek birer roman hem <em>Sultan Hamid Düşerken</em> hem de <em>Kıskanmak</em>. <a href="https://yeniarayis.com/mehmetakifkoc/bir-eski-zaman-efendisi-nahid-sirri-orik-ve-eserleri-uzerine-1/"><span style="color:#2980b9">https://yeniarayis.com/mehmetakifkoc/bir-eski-zaman-efendisi-nahid-sirri-orik-ve-eserleri-uzerine-1/</span></a></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 19 Jun 2024 04:15:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Nahid-Sirri-Orik.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şairinin Arkasından Gelen Harfiyat Kamyonları</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sairinin-arkasindan-gelen-harfiyat-kamyonlari-5404</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sairinin-arkasindan-gelen-harfiyat-kamyonlari-5404</guid>
                <description><![CDATA[Şairinin Arkasından Gelen Harfiyat Kamyonları]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bendeki Roni Margulies imajı, her şeyden önce (1) Londra’daki sağlam Torçkiskt birikimden nasibini almış, teori ve pratiği ile devrimci bir sosyalist, (2) ‘kafa dengi’ bir şair, (3) enternasyonalist entelektüel ve (4) DSİP’li yoldaşları arasında kendini hep iyi hisseden bir aktivist olmuştur. </strong></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Roni Margulies’in anısına</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünkü <a href="https://yeniarayis.com/k/literatur/" rel="noopener" target="_blank"><strong>LiteraTur</strong></a>, şehrimizden hiç eksik olmayan, ama muhtemelen daha önce fark etmediğiniz <em>Harfiyat Kamyonları</em> ile yapılacak… Gözünüz korkmasın, kamyona bindirilmeyeceksiniz… ve evet, yaşadığımız dehşetli inşaat çağında herkes şehrinde gezen <strong>hafriyat kamyonları </strong>görmüştür en az bir kez… Ancak, burada söz konusu olan hafriyat kamyonları değil <em>Harfiyat Kamyonları</em>’dır… Roni Margulies’in <strong>son</strong> şiir kitabının adıdır bu… Maalesef hayatının son şiir kitabı. Yaklaşık bir yıl önce, 19 Temmuz 2023’te Margulies’i kaybettiğimizde, bitirip matbaaya gönderecek hale getirmiş olduğu ama maalesef Nisan 2024’te yayınlanan versiyonunu göremediği kitabı… Evet, kitabın isminde küçük bir yazım hatası söz konusu ama bu hata şairimize ait değil… Hayatımızda maalesef gittikçe daha çok karşımıza çıkan bu kavramın sıkça hatalı bir şekilde, f ve r harfleri yer değiştirilerek yazılmasından kaynaklı yaygın hatalı versiyon, kitaba isim olarak seçilmiş. Bu küçük yazım hatasını ilk anda fark etmek zor, ama Roni görmüş:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Kitabın hemen girişinde (s. 11) bulabileceğiniz bu görselin ardından, kitapta yer verilen (s. 13) ilk şiirdeki diyalog, (kral çıplak diyebilen) <strong>çocukça görme</strong>nin erdemini sergiliyor adeta: &nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*** </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Roni Margulies’i çok özleyen dostları bugün İstanbul’da <em>Harfiyat Kamyonları</em> kitabı vesilesiyle düzenlenen <a href="https://twitter.com/marksistorg/status/1797929558781640845/photo/1">anma</a> için bir araya gelecek: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitap içinde tura başlamadan önce, her zamanki gibi metin-ötesi (<em>extra-textual</em>) bilgiler yararlı olacaktır.</span></span></p>

<h2><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KİTABIMIZ</span></span></strong></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan <a href="https://www.yapikrediyayinlari.com.tr/harfiyat-kamyonlari.aspx">bu kitabı</a> yayınevinin kendi mağazasında gördüğümde çok sevindim ama tezgahtaki tüm kitapların giyotin makasa girmemiş halde, açılması zor bir şekilde satıldığını görmek ve bunun özellikle seçilmiş bir ‘konsept’ olduğunu kasada öğrenmek çok şaşırttı. Hangi estetik kaygısıyla buna karar verildiğini bilmiyorum, ama pek güzel, iyi veya anlamlı bulduğumu söyleyemem…&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şairlik kariyerinin başında (Yücel Kayıran’ın <a href="https://www.k24kitap.org/roni-marguliesin-siiri-ziya-cahit-kulebinin-guncellenmis-sesi-4218">sözleriyle</a> “lüks ve burjuva standartlarında çıkan”) <em>Gergedan</em> dergisinde şiirleri yayınlanmış olsa da bildiğimiz Margulies’e ve şiirlerine pek uymayan bir ‘artistlik’ bence bu… Diğer yandan, bence kapak tasarımını bozan ön kapaktaki dizelere arka kapakta yer vermek daha uygun olurmuş gibi geliyor… </span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*** </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeri gelmişken, bu dizelerin de parçası olduğu şiir -ki bence kitaptaki en iyi şiir- (s. 14) aracılığıyla kitabın içine kaçamak bir dalış iyi olabilir: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;65 yaşına girdiği 2020 yılında, yani vefatından üç yıl önce yazılmış bu şiir üzerinden Margulies şiiri hakkında çok şey söylenebilir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Hep yoldaşlarıyla omuz omuza kalabalıklarda, eylemlerde ve militan mücadelenin içinde olan bir şair, yazar, çevirmen ve aktivist için farklı bir anlam taşımaktadır elbette bu yalnızlık ki şiirlerine de yansıdığı görülür bazen…</strong></em></span></span></p>

<h2><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ŞAİRİMİZ</span></span></strong></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan, <strong>kitabın yazarı </strong>Roni Margulies hakkında söylenecek şeyler kısa ve öz olarak Cemal Yardımcı tarafından çok iyi <a href="https://www.k24kitap.org/sairin-bir-genc-devrimci-sosyalist-olarak-portresi-4225">ifade edilmiş</a> bence: “Dünyayı yurt bellemiş İstanbullu şair, devrimci, sosyalist.” Buna, Yahudiliğini ve ömrünün önemli bir bölümünü geçirdiği Londralılığını eklemek iyi olacaktır. Şüphesiz hem <strong>İstanbullu</strong>luk hem <strong>Londralılık</strong> hem <strong>Yahudilik</strong> hem de <strong>dünyalılık</strong> ile kurduğu barışık ilişkiyi genç yaşından itibaren sahiplendiği <strong>sosyalist</strong>liğine borçludur. Sınıfsal sömürü başta olmak üzere, dünyanın çarpık düzenine karşı hiç bitmeyen (dozajında ve ayarında) düşmanlığını da <strong>sosyalist</strong>liğine borçludur… Hakkında yazılanlarda ve aynı ortamlarda bulunmalarımda dikkatimi çeken kişilik özelliklerinin başında ise gençliği geliyor. Kitabın başında yer alan <strong>Yolun Sonundaki Şiir</strong> başlıklı giriş yazısının (s. 7-10) yazarı <strong>Şavkar Altınel</strong>’in öne çıkardığı özelliklerinden biri ise <strong>yalnız</strong>lığıdır. Hep yoldaşlarıyla omuz omuza kalabalıklarda, eylemlerde ve militan mücadelenin içinde olan bir şair, yazar, çevirmen ve aktivist için farklı bir anlam taşımaktadır elbette bu yalnızlık ki şiirlerine de yansıdığı görülür bazen… Tam da burada kitabın içinde tura başlamak gerekiyor ama turumuzun bu aşamasını tamamlarken, <a href="https://www.avlaremoz.com/2023/08/12/roniden-beklenen-saka-m-seref-ozsoy/">M. Şeref Özsoy</a>, <a href="https://www.k24kitap.org/roni-marguliesin-siiri-ziya-cahit-kulebinin-guncellenmis-sesi-4218">Yücel Kayıran</a>, <a href="https://www.k24kitap.org/sair-roni-margulies-4213">Necmiye Alpay</a> ve <a href="https://www.k24kitap.org/sairin-bir-genc-devrimci-sosyalist-olarak-portresi-4225">Cemal Yardımcı</a> tarafından Margulies ve şiir hakkında yazılmış çok iyi anma yazılarını, <strong>tur sonrası okuma</strong> için tavsiye etmek isterim. Ayrıca vefatından 10 yıl önce <a href="https://oggito.com/icerikler/roni-margulies-siir-edebiyat-siyaset-yahudilik/1753">Semih Gümüş</a> tarafından gerçekleştirilen söyleşi (2013), <strong>Roni Margulies duruşu</strong>nu anlamak için çok kıymetli. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*** </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitabın içine girip dolaşmaya başladığımızda, bence ‘fazla öznel’ dile ve içeriğe sahip (yukarıda andığım) yazının kitabın başına konulan tek yazı olması iyi olmamış. Kitabın sonunda veya daha bilgilendirici bir giriş/önsöz yazısının ardından bu yazıya yer verilmesi çok daha uygun olurmuş. Nitekim, yazarın vefatından sonra yayınlanmış bu kitabın sayfalarını çevirmeye başladığınızda, &nbsp;daha önce yayınlanmış şiirlerinden seçkiden ibaret bir anma kitabı ile karşı karşıya olduğunuzu sanmanız mümkün. Şiirlerin daha önce yayınlanmadığını bir şekilde anladığımızı farz edelim. Fakat yine de vefatından önce şair tarafından oluşturulmuş bir dosyanın mı, yoksa yayınlanmamış eldeki şiirlerden başkası tarafından hazırlanmış bir derlemenin mi söz konusu olduğu anlaşılmıyor. Bunlardan birincisinin geçerli olduğunu ve kısmen kitabın hikayesini M. Şeref Özsoy’un <a href="https://www.avlaremoz.com/2023/08/12/roniden-beklenen-saka-m-seref-ozsoy/"><em>Avlaremoz</em>’da yaylanan</a> harika yazısı sayesinde öğrenebiliyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Aynı dalganın ürünü olan kendisiyle fazla meşgul sübjektivizm ve bu anlayıştan doğan (güya okuyucu tarafından anlaşılmayı umursamayan) ‘şairin kendisine şiir yazma’ narsisizminden uzak durduğunu düşündüm hep…</em></span></strong></span></p>

<h2><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BİTİRİRKEN: MARGULIES İLE KARŞILAŞMALAR</span></span></strong></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünkü LiteraTur’un ölümünün yıldönümüne yakın bir tarihte yapılmış olması vesilesiyle, Roni Margulies’le olan maceramla ve bendeki imajı hakkında birkaç sözle anmak isterim “yoldaş” demeyi çok seven değerli şairimizi… Roni Margulies adıyla ilk karşılaşmam, Berlin’de genç bir doktora öğrencisiyken meşhur Amerika-Gedenkbibliothek (AGB) kütüphanesinin görece zengin Türkçe popüler kitaplar bölümünün açık raflarında gördüğüm düz yazısı vesilesiyle olmuştu. Hangi kitaptı, hangi yazıydı şimdi hatırlamıyorum, ama mealen şu şekilde özetleyebileceğim argümanı o zaman ilaç gibi gelmişti bana: Şair elbette dille oynar, eğer, büker ama öncelikle (konvansiyonel) dili iyi bilmesi gerekir. İyi şairin dil birikimini en iyi düz yazılarındaki dilinden anlayabiliriz… Yılarca değişik ortamlarda tekrarladığım bu argümanın sahibiyle yıllar sonra, 2010’ların başında İstanbul’daki soykırımın yüzüncü yılına hazırlık toplantılarında tanıştım. Soykırım failleri konusunda aramızda konunun bir boyutuyla ilgili &nbsp;tartışmaya yol açan önemli bir fark bulunmakla birlikte, alçak gönüllülüğü, herkese dostça tavrı ve (gençliğimde ‘devrimci abi ve ablalar’da görüp sevdiğim) tartışmalarda bazen yerini hırçınlığa bırakan mülayimliği ile dikkatimi çekmişti. Bir de yoldaşlarının kendisine gösterdiği büyük sevgi…</span></span></p>

<h2><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">MARGULIES’İN ARDINDAN</span></span></strong></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bendeki Roni Margulies imajı, her şeyden önce (1) Londra’daki sağlam Torçkiskt birikimden nasibini almış, <strong>teori ve pratiği ile devrimci</strong> bir sosyalist, (2) ‘kafa dengi’ bir <strong>şair</strong>, (3) enternasyonalist <strong>entelektüel</strong> ve (4) DSİP’li yoldaşları arasında kendini hep iyi hisseden bir aktivist olmuştur. Şair olarak ‘kafa dengi’ olması ise, içerik, tarz ve dil olarak 1980 sonrası ortalığı kasıp kavuran postmodern dalgaya kapılmaması ve bu nedenle nihilizm ve çakma mistisizme hiç yüz vermemiş olmasıyla ilgilidir. Şiirlerindeki rafine (diyalektikten payını almış) materyalizm ve (özellikle son dizelerinde dışa vurduğu) dava/mesaj adamlığı, bana hep yakın hissettirmiştir şiirlerini. Aynı dalganın ürünü olan kendisiyle fazla meşgul sübjektivizm ve bu anlayıştan doğan (güya okuyucu tarafından anlaşılmayı umursamayan) ‘şairin kendisine şiir yazma’ narsisizminden uzak durduğunu düşündüm hep… </span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*** </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2000 yılında <em>Uzaklıklar </em>adıyla ve 2014’te <em>Telgrafçiçeği</em> adıyla yayınlanan “toplu şiirleri” de dahil olmak üzere Roni Margulies’in bugüne kadarki tüm şiirlerinin bir kitapta toplanması hem anısına saygı hem de yeni kuşakların bütünlüklü bir entelektüel-şair analizi için çok yararlı olacaktır…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 08 Jun 2024 04:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Roni-Margulies.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dickens’ın sisinden bugünün tozuna</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dickensin-sisinden-bugunun-tozuna-4325</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dickensin-sisinden-bugunun-tozuna-4325</guid>
                <description><![CDATA[Dickens’ın sisinden bugünün tozuna]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Yeni Arayış’a yazdığım bu ilk yazıya Charles Dickens’la başlamak istedim. Zamanların en iyisinde olduğumuzdan şüpheliyim, daha kötüsünü görmemeyi umut ettiğim bir baharı geride bırakıyorum. Hiçbirimizin bir umutsuzluk kışı daha yaşamasını istemiyorum.</b></span>
<p class="s4"><em><span class="s2">“</span><span class="s2">Zamanlar</span><span class="s2">ın</span><span class="s2"> en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana</span><span class="s2">.</span> <span class="s2">Sözün</span><span class="s2"> kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemi</span> <span class="s2">diğerleriyle</span><span class="s2">, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha’ sözcüğü </span><span class="s2">ile </span><span class="s2">k</span><span class="s2">ıyaslanabileceğini </span><span class="s2">iddia ederdi.</span><span class="s2">”</span></em></p>
<p class="s4"><span class="s2">Yeni </span><span class="s2">Arayış’a</span><span class="s2"> yazdığım bu ilk yazıya Charles </span><span class="s2">Dickens’</span><span class="s2">la </span><span class="s2">başlamak istedim. </span><span class="s2">Zamanların en iyisinde olduğumuzdan şüpheliyim, daha kötüsünü görmemeyi umut ettiğim bir baharı geride bırakıyorum. Hiçbirimizin bir umutsuzluk kışı daha yaşamasını istemiyorum. Birbiri ardına tekrarlanıp duran Akıl ve Karanlık mevsimlerini, aptallığın, kör inancın, kuşkunun </span><span class="s2">kirli </span><span class="s2">bir halı gibi tüm ülkenin altına serildiği bu yaygaracı otoriteler dönemi</span><span class="s2">ni</span><span class="s2"> insandan ve iyi olandan yana tavır almaktan vazgeçmeden yaş</span><span class="s2">ama gayretindeyim. Bu yazıyı </span><span class="s2">İstanbul </span><span class="s2">Bozdoğan </span><span class="s2">Kemeri’nin</span><span class="s2"> çift</span><span class="s2">e</span><span class="s2"> kalkanlı polislerce çevrelendiği 1 Mayıs</span><span class="s2"> gününün</span><span class="s2"> ardından yazıyorum.</span> <span class="s2">İnsanların gazlandığı, yurdun çeşitli yerlerinde toz bulutlarının taşınıp durduğu bir günde yazıyorum. </span><span class="s2">Tarihi bir kare olduğu için bu görüntüye vurgu yapmak istedim. </span><span class="s2">Yoksa</span><span class="s2"> buradan devam edip konuyu ülke gündemine bağlamak gibi bir niyetim yok. </span><span class="s2">Dickens’la</span><span class="s2"> başladım, </span><span class="s2">Dickens’la</span><span class="s2"> devam edeyim.</span></p>
<p class="s4"><span class="s2">Dickens</span><span class="s2"> yukarı</span><span class="s2">daki</span><span class="s2"> satırları Londra’da bugün </span><span class="s2">48-49 </span><span class="s2">Doughty </span><span class="s2">Sokağı</span><span class="s2"> adresinde bulunan ve</span> <span class="s2">müze olarak hizmet veren üç katlı evinde yaz</span><span class="s2">ar</span><span class="s2">. Londra sosyal hayatında popüler bir kimlikti</span><span class="s2">r</span><span class="s2">.  </span><span class="s2">Şehrin</span><span class="s2"> önde gelen isimlerin</span><span class="s2">in </span><span class="s2">çoğu g</span><span class="s2">iriş katındaki büyük yemek masasında</span><span class="s2">ki </span><span class="s2">bol sohbetli gecelere davet edilme</span><span class="s2">k </span><span class="s2">için can atar. </span><span class="s2">Öyle ki Kraliçe Victoria bile </span><span class="s2">yazarla </span><span class="s2">tanışmak için bizzat haber gönder</span><span class="s2">ir</span><span class="s2">. </span><span class="s2">Dickens’ın</span><span class="s2"> bu popülerliği </span><span class="s2">eserlerine de</span><span class="s2"> aynı pencereden yaklaşılmasına </span><span class="s2">neden</span><span class="s2"> ol</span><span class="s2">ur</span><span class="s2">. </span><span class="s2">Romanları </span><span class="s2">yazarın </span><span class="s2">ölümünün ardından </span><span class="s2">başyapıt </span><span class="s2">olarak </span><span class="s2">kabul edilir</span><span class="s2">. Londra’yı </span><span class="s2">Dickens’a</span><span class="s2">, </span><span class="s2">Dickens’ı</span><span class="s2"> Londra’ya bağlayan </span><span class="s2">sözü edilen bu</span><span class="s2"> geniş çevre değildir. </span><span class="s2">Kraliçe </span><span class="s2">Victoria döneminde şehirde yoğun olarak görülen kömür dumanı ile dolu sis</span><span class="s2">,</span><span class="s2"> Londra sokaklarından </span><span class="s2">Dickens’ın</span><span class="s2"> satırlarına, </span><span class="s2">o </span><span class="s2">satırlarından bugüne </span><span class="s2">sızar.</span></p>

<blockquote><em><b>Victoria dönemi Londra’sının kömür dumanıyla kaplı geceleri sanayi devriminin sonuçlarından biriydi. Evlerde ve fabrikalarda kömür tüketimi, fabrika bacalarının zararlı emisyonlarından ve buna uygun atmosferik ıslaklık ve durgunluk şehri yoğun bir dumanla, kalın bir sis tabakası ile kaplıyordu. </b></em></blockquote>
<h2 class="s5"><span class="s2">SANAYİ DEVRİMİNİN </span><span class="s2">ZEHİRLİ</span><span class="s2"> GECELERİ </span></h2>
<p class="s6"><span class="s2">Victoria dönemi Londra’sının </span><span class="s2">yoğun sisli</span><span class="s2"> geceleri sanayi devriminin sonuçlarından biridi</span><span class="s2">r</span><span class="s2">. Evlerde </span><span class="s2">giderek artan kömür kullanımı,</span> <span class="s2">şehrin merkezine kurulu </span><span class="s2">fabrika</span><span class="s2">ların</span><span class="s2"> bacaları</span><span class="s2">ndan çıkan zehirli gazlar</span><span class="s2"> uygun atmosferik ıslaklık ve durgunluk</span><span class="s2">la birleşerek şehrin üzerine çöker. Bozulan sadece hava kalitesi değildir. Fabrikaların atık sularının </span><span class="s2">Thames</span><span class="s2"> nehrine verilmesiyle Londra’ya hayat getiren nehir bulaşıcı hastalıklara yataklık ede</span><span class="s2">n</span><span class="s2">, pis kokusu</span><span class="s2"> ve balçık haline gelen kirli çamuru ile</span><span class="s2"> adından söz ettir</span><span class="s2">en bir hal alır. </span></p>
<p class="s6"><span class="s2">Araştırmacı Dr. </span><span class="s2">Christine</span><span class="s2"> L. </span><span class="s2">Corton</span><span class="s2">,</span><span class="s2"> "</span><span class="s2">London</span> <span class="s2">Fog</span><span class="s2">: </span><span class="s2">The </span><span class="s2">Biography</span><span class="s2">" adlı kitabında </span><span class="s2">Kraliçe Victoria’nın tahta çıktığı yıl olan </span><span class="s2">1837</span><span class="s2">’de</span><span class="s2"> yoğun sis ve duman</span><span class="s2"> yüzünden Londra’da yürüyerek bir yerden bir yere gitmenin imkansızlığından bahseder. Aynı durum at arabaları için de geçerlidir. </span><span class="s2">Kayıtlara bakıldığında 1886 ile 1890 yılları arasında</span><span class="s2">,</span><span class="s2"> yılda ortalama 63 gün</span><span class="s2">ün sisli</span><span class="s2"> olduğu </span><span class="s2">görülür</span><span class="s2">. </span><span class="s2">Bu sis sadece sokaklarla sınırlı değildir. </span><span class="s2">Kirli hava kapılardan</span><span class="s2">, </span><span class="s2">pencerelerden evlerin içine sızı</span><span class="s2">p eşyaları ve</span> <span class="s2">giysileri </span><span class="s2">yağlı bir isle kapl</span><span class="s2">ar</span><span class="s2">. </span><span class="s2">Fabrika bacalarından bırakılan kirli gazlara göre renk değiştiren, kimi geceler kızıl kahve, kimi geceler yeşile çalan bu </span><span class="s2">yoğun duman tabakası şehrin </span><span class="s2">bitki örtüsüne de zarar verir. Bazı bitkiler dayanmayıp so</span><span class="s2">maya başlar.</span> <span class="s2">Corton</span><span class="s2">, çınar ağa</span><span class="s2">çlarının </span><span class="s2">kısmen parlak olan yaprakla</span><span class="s2">rı nedeniyle isin tutunamayıp yağmurla temizlenmesi nedeniyle çok zarar görmediklerini ancak bazı ağaçların kuruduğunu ve yerlerini çınar ağaçlarının aldığından bahseder. Benzer biçimde şehrin</span><span class="s2"> yeşil alanlarında yaşayan hayvanlarda toplu ölümler görüldüğünden</span><span class="s2"> bahseder. </span></p>
<p class="s6"><span class="s2">Bu kasvetli dönemde</span> <span class="s2">asayiş de bozulur. S</span><span class="s2">oygunlar artar, cinayetler çoğalır</span><span class="s2">,</span> <span class="s2">fısıltı gazetesi sayesinde </span><span class="s2">hayalet gördüğünü iddia edenlerin anlattıkla</span><span class="s2">rı hikayeler </span><span class="s2">tüm Londra’ya yayılır. Bazen günlerce devam eden olumsuz </span><span class="s2">hava </span><span class="s2">koşullar</span><span class="s2">ı</span><span class="s2"> farklı meslek gruplarının ortaya çıkmasına neden olur.</span><span class="s2"> İnsanlar evlerinde meşaleler yapmaya başlar. Bazıları için bu yeni bir iş kolu olur. Göz gözü görmeyen sis içinde yürümekte zorl</span><span class="s2">ananlara </span><span class="s2">ücret karşılığında rehberlik ederler. </span></p>
<p class="s6"><span class="s2">Hava kirliliği sadece günlük hayatı değil, halk sağlığını da etkiler. 19. yüzyıl başlarından kalan kimi mezar taşlarında ölüm nedeni olarak </span><span class="s2">sisin</span><span class="s2"> not </span><span class="s2">edildiği görülür. </span><span class="s2">Sanayi Devrimi’ne sahne olan Londra’da hayat tehdit altındadır. </span><span class="s2">Ancak bu </span><span class="s2">tehdit </span><span class="s2">fabrikaları engelleme</span><span class="s2">ye yetmez</span><span class="s2">.  </span><span class="s2">Sermaye sınıfı üretimden vazgeçmez. </span><span class="s2">Fabrikaların çalışması, üretim, kazanılması zorunlu olan ücretler ve evlerde kömür yakmakla gelen konfor</span><span class="s2"> baskın çıkar. </span><span class="s2">Böylece dengeler bozulmaya başlar. Üretimin, </span><span class="s2">dolayısı ile zehir kaplı gecelerin devam etmesi için ne gereki</span><span class="s2">yorsa</span><span class="s2"> yapılır. </span><span class="s2">1952 yılında Temiz Hava Yasası çıkıncaya dek Londra sise teslim olur.</span></p>

<blockquote><em><b>Charles Dickens ve Arthur Conan Doyle'un romanlarında canlı bir şekilde tasvir edilen Londra'nın sisli atmosferi işte bu dönemde ortaya çıktı. Katilleri sakladı, suçları perdeledi. Victoria dönemine ait hayalet hikayelerinin ve Sherlock Holmes maceralarının atmosferik arka planının oluşmasını sağladı.</b></em></blockquote>
<h2 class="s6"><span class="s2">ROMANLARA SIZAN DUMAN</span></h2>
<p class="s6"><span class="s2">Hava kirliliği sanatı da etkiler. P</span><span class="s2">ek çok yazar için </span><span class="s2">bu </span><span class="s2">yoğun duman ahlaki sınırları ortadan kaldır</span><span class="s2">an,</span><span class="s2"> güven verici kesinliklerin yerine belirsizlik ve şüpheyi getir</span><span class="s2">erek</span><span class="s2"> toplumsal düzeni tehdi</span><span class="s2">t eden bir simge haline gelir. </span><span class="s2">Charles Dickens ve Arthur </span><span class="s2">Conan</span> <span class="s2">Doyle</span><span class="s2"> sisle haşır neşir olan yazarların başında gelirler. </span><span class="s2">Katilleri sakla</span><span class="s2">yan,</span><span class="s2"> suçları </span><span class="s2">perdeleyen, hayalet hikayelerine ilham veren Londra sisi </span><span class="s2">Sherlock Holmes</span><span class="s2">’ün </span><span class="s2">maceraların</span><span class="s2">a gizemli</span><span class="s2"> atmosferi</span><span class="s2"> veren</span><span class="s2"> arka planı</span><span class="s2">nın oluşmasını sağla</span><span class="s2">r</span><span class="s2">. Ne var ki Dickens konuya farklı </span><span class="s2">bir </span><span class="s2">yerden yaklaş</span><span class="s2">acaktır.</span></p>

<blockquote><em><b>Dickens, kendisi gençken ailesi yoksulluğa düştüğünden beri işçi sınıfına karşı bir sempati geliştirmişti. Donanma memuru olan babası, ödeyemediği borcu yüzünden hapishaneye atılınca annesi ve kardeşlerine bakmak on bir yaşındaki Charles’a düşer. Okulu bırakıp fabrikada çalışmaya başlar.</b></em></blockquote>
<h2 class="s6"><span class="s2">SAKLANAN ÇOCUKLUK SIRRI</span></h2>
<p class="s6"><span class="s2">Dickens</span><span class="s2"> kendini </span><span class="s2">işçi sınıfına </span><span class="s2">yakın hisseden bir yazardır. Popüler kimliğiyle tezat oluşturan bu yaklaşımı yazarın çocukluğu ile alakalıdır. </span><span class="s2">Donanma memuru olan babası, </span><span class="s2">ödeyemediği </span><span class="s2">bir borç nedeniyle hapis cezası alınca ailesini geçindirmek</span><span class="s2"> on bir yaşındaki Charles’a düşer. Okulu bırakı</span><span class="s2">r ve bir</span><span class="s2"> fabrikada çalışmaya başlar. </span><span class="s2">Ayakkabı boyası ve cila üreten </span><span class="s2">Londra'nın merkezind</span><span class="s2">eki  </span> <span class="s2">Warren</span> <span class="s2">Boya </span><span class="s2">Fabrikası’nda günde </span><span class="s2">on</span><span class="s2">saat, haftanın altı günü çalışır. </span><span class="s2">Çalışma koşulları berbattır. Dickens burada</span> <span class="s2">ayakkabı </span><span class="s2">boya</span><span class="s2">larının, cila</span> <span class="s2">kutularının</span><span class="s2"> üzerine etiket yapıştırır. </span><span class="s2">Ne var ki geçmişine ait bu detayı</span><span class="s2"> zamanı bir sır olarak saklar. </span><span class="s2">P</span><span class="s2">opüler bir yazar olarak tanındığı çevresinden kimse </span><span class="s2">vaktinde bir çocuk işçi olduğunu bilmez</span><span class="s2">. </span><span class="s2">Bu gerçek, yazarın ölümünden sonra 1872</span><span class="s2"> yılında</span><span class="s2"> biyografi yazarı John </span><span class="s2">Forster</span><span class="s2"> tarafından kamuoyuna açıklanır. </span><span class="s2">Ancak</span><span class="s2"> çocuk işçi olmanın getirdiği deneyim ve hayata bakış </span><span class="s2">açısı yazarı</span><span class="s2"> hiç ter</span><span class="s2">k </span><span class="s2">etmez. </span><span class="s2">Dickens sermayenin tarafını tutan satırlar yazmaz. </span><span class="s2">Fabrikaları güzellemez. </span><span class="s2">Aksine, o</span><span class="s2"> zehir dolu sisi satırlarına aynen yaşandığı kasvetle birlikte taşır. </span><span class="s2">Sonraları sisli havayı </span><span class="s2">tanımlamak için </span><span class="s2">‘</span><span class="s2">Dickensvari</span><span class="s2"> bir kasvet’ </span><span class="s2">lafı</span><span class="s2"> kullanılmaya başlanır</span><span class="s2">. </span><span class="s2">Dickens </span><span class="s2">Kasvetli Ev romanında </span><span class="s2">sisi </span><span class="s2">metaforik bir araç olarak kullan</span><span class="s2">ır. Sosyal adaletsizliği, yargıdaki çürümeyi, bozulan değerleri, hayatın her alanına dokunup kötüye doğru dönüştüren sisi </span><span class="s2">yoğun olarak işler</span><span class="s2">. Gelin bu satırları beraberce okuyalım: </span></p>
<p class="s6"><em><span class="s2">‘Amansız bir Kasım havası, sanki sular dünya üzerinden henüz çekilmiş gibi sokaklar çamur içinde. Duman yumuşak kara bir serpintiyle bacalardan aşağı doğru çöküyor. Kurum taneleri sanki güneşin ölümü yüzünden matem elbiselerine bürünmüş lapa lapa yağan kar taneleri kadar büyük. </span><span class="s2">(…) Her yerde sis. Nehrin yukarısında küçük adacıkların ve çayırların arasın</span><span class="s2">d</span><span class="s2">a sis</span><span class="s2">. </span><span class="s2">N</span><span class="s2">ehrin aşağısında saf </span><span class="s2">saf</span><span class="s2"> gemilerin ve büyük, kirli bir şehrin suya bıraktığı pisliklerin arasında kirlenerek yuvarlanan sis. Kent yükseklerinde sis. Kömür gemilerinin mutfaklarına sızan sis. Avlulara yayılan ve büyük gemilerin arması üzerinde asılı olan sis. </span><span class="s2">Odalarında</span><span class="s2"> ateş başında hırıltıyla soluyan huzurevi sakinlerinin gözlerinde</span><span class="s2">,</span><span class="s2"> gırtlaklarında sis</span><span class="s2">.</span> <span class="s2">Huysuz</span><span class="s2"> tekne kaptanının ikindi vakti yaktığı piponun sapında sis</span><span class="s2">.</span> <span class="s2">Güvertede </span><span class="s2">titreyen küçük çırağın el ve ayak parmaklarını gaddarca çimdikleyen sis. Sanki bir balondaymışlar da puslu bulutlar arasında asılıymışlar gibi her tarafları sisle çevrili. (…) Böylesi bir öğleden sonra Yüce </span><span class="s2">Chancery</span><span class="s2"> Mahkemesi’nin bir kısım üyeleri</span><span class="s2">nin</span><span class="s2"> bitmek bilmek bir davanın on binlerce safhasından biriyle hülyalı </span><span class="s2">hülyalı</span><span class="s2"> uğraşmaları, kaypak emsaller üzerine birbirlerine çelme takmaları, adaleti arama rolünü oynamaları gerekir – ki oynuyorlar da zaten. (…) </span><span class="s2">Chancery</span><span class="s2"> mahkemesi budur işte. Her yerde çürümeye yüz tutmuş evler, çoraklaşmış topraklar bırakır. Her tımarhanede yıpranmış delileri, her mezarlıkta ölüleri vardır. Ayakkabıları delinmiş, giysileri lime lime, her tanıdığından borç dilenen, </span><span class="s2">per</span><span class="s2"> perişan</span><span class="s2"> davacıları vardır. </span><span class="s2">Sözüm ona adalet sağlayıcıları p</span><span class="s2">ara sahibi güçlülere doğruyu örseletecek her türlü </span><span class="s2">şeyi</span><span class="s2"> bol bol temin ederler. Parayı, sabrı, cesareti, umudu öylesine tüketir, beyni öylesine hırpalar, gönlü öylesine yaralar ki ona maruz kalan her şerefli </span><span class="s2">insan</span><span class="s2"> ‘buraya gelmektense haksızlığa katlan’ demekten kendini alamaz.’</span></em></p>
<p class="s6"><span class="s2">Sizin de genziniz yandı mı okurken? Zamanların en iyisi, zamanların en kötüsünde miyiz?  Zamanların en puslu, zamanların en sislisinde miyiz? Bu ciğer solduran </span><span class="s2">toz </span><span class="s2">dumanda kaybolmayıp el yordamıyla da olsa birbirimizi</span><span class="s2"> bulabilelim isterim</span><span class="s2">. Bu yazı ile elimi uzatmış olayım. </span></p>
<p class="s6"><span class="s2">B</span><span class="s2">en b</span><span class="s2">ir süre burada olacağım. </span></p>
<p class="s6"><span class="s2">Merhaba.</span></p>
&nbsp;

<strong>Bahar Akpınar, Dr., Yazar, Dramaturg, Eleştirmen</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 04 May 2024 21:40:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Charles-Dickens.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sabahattin Ali’nin ‘Arabalar Beş Kuruşa’ öyküsü üstüne</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sabahattin-alinin-arabalar-bes-kurusa-oykusu-ustune-4128</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sabahattin-alinin-arabalar-bes-kurusa-oykusu-ustune-4128</guid>
                <description><![CDATA[Sabahattin Ali’nin ‘Arabalar Beş Kuruşa’ öyküsü üstüne]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Kadın çocuğunu sürükleye sürükleye otomobile götürürken iki çocuğun da gözü yaşlıydı ve “Arabalar Beş Kuruşa!” diye bağırmaya yeniden başlarken, arkadaşı gerçek ve lüks bir otomobil içinde ondan uzaklaşıp gidiyordu.</strong> <strong>Sabahattin Ali’nin en sevdiğim öykülerinden biri olan “Arabalar Beş Kuruşa”, Türk edebiyatının en acı ve en güzel öykülerinden biri bence.</strong>

Sabahattin Ali’nin “Arabalar Beş Kuruşa” adlı öyküsü <em>Ayda Bir</em> dergisinin Şubat 1936 sayısında yayımlanmış. Sabahattin Ali’nin öyküleri içinde en acı olanlardan biri, belki de birincisi bu. Gerçi, Sabahattin Ali’nin mutlu sonla biten Hollywoodvari bir öyküsü yok ama gene de bu öyküyü başka bir yere koymak istiyorum.

Öykünün adını okurken içimizden bir ses yükseliyor. Adeta karşı kaldırımda birinin bağırarak araba sattığını işitiyoruz. “Beş kuruşa” satıldığına göre bunlar oyuncak olmalı. Üstelik öyle aman aman bir özelliği olmayan, sıradan oyuncaklar.

Bu oyuncaklar kimin? Kim satıyor? Kime satıyor? Niye satıyor? Yeni mi yoksa kullanılmış mı? Bu soruların cevabını öykünün içinde arayacağız.
<blockquote><em><strong>Öykünün ilk cümlesi şöyle: “Akşam, caddelerin kalabalık zamanında, köşe başına bir kadınla çocuk gelirdi.” Bu cümleyi, virgüllerinden üçe bölelim. Öncelikle, akşam olduğunu öğreniyoruz. “Akşam”ın burada iki işlevi var: Birincisi, öykünün geçtiği zamanı belirtiyor. İkincisi, öykünün haletiruhiyesini veriyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ÖYKÜNÜN İLK CÜMLESİ</strong></h2>
Öykünün ilk cümlesi şöyle: “Akşam, caddelerin kalabalık zamanında, köşe başına bir kadınla çocuk gelirdi.” Bu cümleyi, virgüllerinden üçe bölelim. Öncelikle, akşam olduğunu öğreniyoruz. “Akşam”ın burada iki işlevi var: Birincisi, öykünün geçtiği zamanı belirtiyor. İkincisi, öykünün haletiruhiyesini veriyor. Gri bir hava, yorgunluk, düşük omuzlar vs. İki virgül arasında ise akşamın detaylarını okuyoruz. “Caddelerin kalabalık zamanı” olduğuna göre, mesainin paydos ettiği saatlerdeyiz. Sene 1936, özel teşebbüsün payı henüz çok küçük. Kalabalığı oluşturanların çoğunun memur olduğunu tahmin edebiliriz. Cümle, “köşe başına bir kadınla bir çocuğun geldiğini” bize söyleyerek bitiyor. Köşenin varlığı önemli. Kadınla çocuk, cadde üstünde değil de köşe başında bekliyorlar. Sebebi ne olabilir acaba?

Caddede işten eve dönen insanlar olduğuna göre onlara bir şeyler satmaya gelen satıcılar da vardır. Ama bu isimsiz kadınla çocuğu köşe başındalar. Bu, sanırım caddeye ait olmamanın -bununla beraber de olmaya çalışmanın- bir metaforu. Ama ondan daha çok, kaçma ihtimali hissettiriyor bize. Zabıtadan kaçacaklar muhtemelen. Ne de olsa yapılan iş kanunsuz. Vergisi yok, faturası yok. Kayıtdışı ekonomi. Başları sıkışır gibi olursa köşe başından kendi yollarına gidecekler.

Oyuncak arabanın ne olduğunu da hemen öğreniyoruz: “(…) küçük bir çuvaldan birtakım oyuncaklar çıkarırdı: Bunlar bir değneğin ucuna takılmış bir çift tahta tekerlekti. Tekerleklerin üzerinde, iki yuvarlak tahtanın arasına çivilenmiş dört çubuktan ibaret kameriye gibi bir şey duruyordu ve tekerlekler yerde yürütülünce bu kameriye fırıl fırıl dönüyordu.”

Sabahattin Ali, bize oyuncağı bütün detaylarıyla anlatıyor. Öykünün tek “sevinç noktası” bu kameriyenin “fırıl fırıl” dönme ânı. Yazar söylemiyor ama bu oyuncağı muhtemelen anne evde kendi yapıyor. Çocuk da kaldırımda satıyor. Ama kadının oğluna satış yaptırmaktan pek mustarip olduğunu görüyoruz. “Siyah bir çarşafa bürünen kadın elleriyle çarşafını yüzüne kapatır, yalnız iki siyah göz, sokağın yarı karanlığında, önüne bakardı.” Oyuncakları satma işi çocuğun. Bu da, hayat şartlarının acımasızlığına karşı mecburi bir işbölümü. Kaldırımda gidip gelen tekerlekler kameriyeyi de döndürürken öykünün adının nereden geldiğini öğreniyoruz. Meğer, öykünün adını okuyunca işittiğimiz ses aslında bu çocuğunmuş.

“Ve sokaklar tenhalaşıncaya kadar, belki üç dört saat, burada duruyorlardı.”

Mesai beşte bitiyorsa, caddenin kalabalıklaşması yarım saat kadar sonra olur. Demek ki, kadınla çocuk kimi zaman dokuz buçuk gibi köşe başından ayrılıp evlerine dönüyorlar. Mevsimi şimdilik bilmiyoruz ama bu saat karanlığın bastırması ve soğukla mücadele etmek manasına da geliyor gibi. İleride bakacağız.

“Çocuk sekiz yaşında vardı, fakat ilk görüşte altı yaşından fazla denilmezdi. Zayıf ve minimini idi. Sonra, hiç durmadan bağıran sesi küçük bir kızın sesi gibi ince ve titrekti.”

Böylece, çocuğa dair de ilk bilgileri edindik. Bu ailenin korkunç bir sefalet içinde yaşadığını çocuğun kavrukluğundan anlıyoruz. Beslenemediği için gelişememiş. Yaşam koşullarının kötülüğü çocuğun geri kalmasına sebep olmuş. Sesi bile “ince ve titrek” ki bu bizim gibi “ataerkil” toplumlar açısından istenen bir şey değildir.

Babadan hâlâ hiç bahis yok. Hayatta mı, değil mi meçhul. Eğer, öykünün şimdisiyle yayımlandığı tarihin şimdisi örtüşüyorsa, çocuğun sekiz yaşında olduğuna bakarak adamın en azından 1927’de hayatta olduğunu söyleyebiliriz. Yani, Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı cephelerine gitmiş ve sağ dönmüş olabilir, ama olmayabilir de çünkü yaşını tahmin edebilecek başka bir ipucu elimizde yok. Savaşta ya da savaşın getirdiği yokluk ortamında ölmediyse nerede? İşte mi? Eğer düzenli bir işi ve geliri varsa karısı ve oğlu neden böylesine sefalet içinde? Yoksa kaçıp gitti mi? Bunları da şimdilik bilmiyoruz.

Annesi gibi oğlu da başını yerden kaldırmıyormuş. Peki, kaldırırlarsa ne görecekler?

“Bulundukları köşenin biraz ötesinde parlak vitrinli bir tuhafiye mağazası vardı.”

Mağaza, bütün şatafatıyla kalabalık için bir cazibe merkezi gibi. Ana-oğul onu görmemek için yanından geçerken bile başlarını çevirip bakmıyorlar. Sadece “sokağın çamurlu kaldırımlarına akseden” ışıkları fark ediyorlar arada. Sokağın kaldırımları çamurlu. Pislikten olabileceği gibi yağmurlu bir mevsimden de olabilir -ikisi birden de olabilir.
<blockquote><em><strong>Öykünün acı dozu, ateşe tutulmuş cıva gibi yükseliyor burada. Camekândaki oyuncaklara iç geçirerek bakan çocukların canı bu ilkel tahta tekerlekleri çekmiyor. Çekmeyince de satılmıyor. Satılmayınca da üç-dört saat beklemek gerekiyor. Son otobüse mi binecekler yoksa yürüyecekler mi bilmiyoruz.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ÖYKÜNÜN ACI DOZU ATEŞE TUTULMUŞ CIVA GİBİ YÜKSELİYOR</strong></h2>
Öykünün acı dozu, ateşe tutulmuş cıva gibi yükseliyor burada. Camekândaki oyuncaklara iç geçirerek bakan çocukların canı bu ilkel tahta tekerlekleri çekmiyor. Çekmeyince de satılmıyor. Satılmayınca da üç-dört saat beklemek gerekiyor. Son otobüse mi binecekler yoksa yürüyecekler mi bilmiyoruz ama en azından yarım saat sürse yol, çocuk, şayet o da varsa, akşam yemeğini saat onda yiyecek. Sabahattin Ali, burada bir “ara açma” kullanarak, sinemada kararıp açılan ekran gibi sahneyi değiştiriyor.

“Büyücek bir otomobil, mağazanın önünde durdu; içinden süslü ve şişmanca bir kadınla sekiz dokuz yaşlarında, beyaz bereli ve tozluklu, yumuşak lacivert pantolonlu bir çocuk indi.”

Artık mevsimi öğrendik. Kaldırımlardaki çamurun sebebi de ya yağmur ya da eriyen kar. Otomobilden inen çocuğun haline de gene dışardan bakıyoruz. Ama onun her şeyi olması gerektiği gibi -<em>comme il faut</em>. Yüzüne yansımış. Sağlık fışkırıyor. Yaşından büyük gösteriyor. İkisi de sekiz yaşında ama aralarında üç yaş fark varmış gibi. İlk üç sene hemen hemen bütün bebeklerin birbirine benzediğini düşünürsek, koşulların eşit olmayışı, beş senede üç yaş fark ettirmiş. Bu hayatın sonuna kadar artarak devam edecek bir eşitsizlik.

Beyaz bereli çocuk, mağazadan çıkınca arkadaşının sesini duyar ve karşıya geçip yanına gelir. Arkadaşının araba satıyor olmasına hayret eder. Onun dünyasında bu yaştaki çocukların böyle şeyler yapmadığını anlarız.

“(…) yün eldiveni ellerini paltosunun cebine sokarak küçük bir kesekâğıdı çıkardı, içinden bir badem ezmesi alıp ağzına attı, bir tane de arkadaşına verdi.”

Çocuklardan birinin kış şartlarına uygun giyindiğini görüyoruz. Ötekinin üstünde ne var, bilmiyoruz. Ama pek bir şey olmadığı, olamayacağı kesin. Annesi siyah çarşafıyla iyice örtünmüştü. Bu havada üç dört saat oturup hasta olmamak bile başlı başına bir iş.

Derslere ne zaman çalışabildiğini sorar.

“Mektepten çıkınca… İki saat filan çalışıyorum, dersleri yapıyorum. Ondan sonra buraya geliyoruz. Hem gece zaten çalışamam ki. Gaz masrafı çok oluyor.”

Anlaşılan çocuğun okulu ikiye doğru bitiyor. Eve gidiyor, derslerine çalışıyor, sonra işe başlıyor.

Şimdi burada kendi ilkokul günlerimden bir örnek vermek istiyorum. Bahariye İlköğretim Okuluna gittim ben. İlk sene sınıf mevcudu kırk sekizdi. Ailesinin durumu yerinde olanlar da hiç olmayanlar da beraberce okurduk. Mesela, bizim apartmanın görevlisi Muharrem abinin torunu Gamze’yle aynı sınıftaydık. İyi de arkadaştık. Şimdiki özel okul, kolej furyası toplumdaki sınıf ayrımını çok keskin çizgilerle belirtir oldu. İlkokullarda bir geçişkenlik vardı. Sabahattin Ali’nin öyküsünde de bunu görüyoruz.

“İki çocuk el ele tutuşmuşlardı. Çarşaflı kadın bunları hazin gözlerle süzüyordu.”

Çocukların masumiyeti ve saflığı… Annesi biliyor böyle olamayacağını. Onların eşit olmadığını, el ele tutuşamayacaklarını. Tabii, bu ellerden biri yün eldivenli. Öteki çocuğun soğuktan üşümüş, çatlamış eli, belki bu esnada ısınıyor biraz olsun.
<blockquote><em><strong>Sabahattin Ali, çocuklara isim de vermemiş. Böylece, onları en azından bir düzlemde eşitlemek istediğini düşünüyorum. Okul çağındaki, sekiz yaşındaki çocuklar. Aralarında hiçbir ayrım yok.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SABAHATTİN ALİ ÇOCUKLARA İSİM DE VERMEMİŞ</strong></h2>
Sabahattin Ali, çocuklara isim de vermemiş. Böylece, onları en azından bir düzlemde eşitlemek istediğini düşünüyorum. Okul çağındaki, sekiz yaşındaki çocuklar. Aralarında hiçbir ayrım yok.

Beyaz bereli çocuk, “hesap vazifesini” yapamadığını, gece beybabasına soracağına söyleyince arkadaşı arabaları satması gerektiğini bile unutup anlatmaya başlar. Onların arasında bir yardımlaşma, dayanışma vardır. Badem ezmesini de, matematik bilgisini de paylaşırlar. Onlara doğal gelir böylesi. Bir şey beklemeden, sadece ötekinin, arkadaşının eksiğini tamamlamak için.

Beyaz bereli, sınıfta yanında oturan arkadaşının ağzının koktuğunu söyler. Birlikte oturmak istiyordur. Daha iyi çalışabileceklerdir, anlaşıyorlardır. Öteki çocuğun aklından geçenleri ise beyaz bereli düşünemez.

“Benim yanımdaki kalkmaz ki; hem ben söyleyemem. Mahalle komşumuzdur… O da bizim gibi fıkaradır.” İçinden geçenler, söylediklerinden daha yakıcıdır: “Onu kaldırdı da yerine zengin çocuğu oturttu derler…”

Okul, birlikteliği sağlarken bile kendi içinde bölünmüş. Üçüncü çocuğun -o da isimsiz- ağzı açlıktan mı yoksa bakımsızlıktan mı kokuyor bilmiyoruz ama fakir fakirle, zengin de zenginle oturtulmuş gibi.

Bugün hiç satış yapamadığı halde annesi tek söz etmedi. İnsanlar geçip gidiyordu. Onlarsa oradan buradan laflıyorlardı. Zaman geçiyordu.

Sonra anneyi görüyoruz, mağazadan çıkarken yüklendiği paketleri şoföre veriyor. Köşe başında, oğlunun, yaşıtı birisiyle konuştuğunu fark ediyor. “Hızlı adımlarla o tarafa yürüdü.” Konuşma kesilmiştir şimdi aralarında. Kadın kalabalığı yarıp yanlarına geldiğinde “bir an hepsi birden kımıldamadan” dururlar.

“Küçük satıcının annesi başını kaldırmış, yuvarlanır gibi gelen bu kürk mantolu ve yılan derisi iskarpinli kadına bakıyordu.”

Kadının “kürk mantolu” oluşu, Sabahattin Ali’yi düşününce hoş bir simge. Ama küçük satıcının annesi, baktığı ayakkabının “yılan derisi” olduğunu, böyle bir anda, bir çırpıda anlayabilir mi, emin değilim. Burada, kadının lüks yaşamını ötekinin gözünden anlatmaya çalışırken yazarla karakter iç içe geçmiş gibi. “Deri iskarpin” de demiyor, ne derisi olduğunu biliyor. Oysa, manto için sadece “kürk” dedi, kürkün ne olduğunu söylemedi.

Çocuğuna bağıran kadın şemsiyesini -demek yağmur yağmış- “elini hâlâ unutarak arkadaşının avucunda bırakan küçük satıcının omzuna vurdu.” Satıcı çocuğa, “pis,” diye hitap ediyor, “senin konuşabileceğin bir insan mı bu?”

Çarşaflı kadın duvar dibine büzülmüş, satıcı çocuğun gözleri yaşla dolmuştu. Çocuk, annesine isyan ederek, “o benim mektep arkadaşım!” dedi.

Kadın, oğlunun bu sözünü işitince hiddetinden kıpkırmızı kesildi ve okuldaki idarecilere de göstereceğini söyledi. Oğlunu “kendi seviyesinde olmayanlarla temas ettirdikleri” için cezalandıracaktı onları. Çocuğun “beybaba” dediği eşine söyleyecek, o da nüfuzunu kullanarak gereğini yapacaktı.

Kadın çocuğunu sürükleye sürükleye otomobile götürürken iki çocuğun da gözü yaşlıydı ve “Arabalar Beş Kuruşa!” diye bağırmaya yeniden başlarken, arkadaşı gerçek ve lüks bir otomobil içinde ondan uzaklaşıp gidiyordu.

Sabahattin Ali, öyküyü bitirirken satıcı çocuğun babasının nerede olduğu gibi bazı boşlukları bizim doldurmamızı istiyor gibidir.

Sabahattin Ali’nin en sevdiğim öykülerinden biri olan “Arabalar Beş Kuruşa”, Türk edebiyatının en acı ve en güzel öykülerinden biri bence.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 28 Apr 2024 21:20:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/WhatsApp-Image-2024-04-27-at-17.17.24.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sesini Kaybeden Adam</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sesini-kaybeden-adam-3605</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sesini-kaybeden-adam-3605</guid>
                <description><![CDATA[Sesini Kaybeden Adam]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Enver Aysever’in yeni kitabı <em>Sesini Kaybeden Adam</em><em>’ı</em> çı</strong><strong>kar </strong><strong>çıkmaz aldım; bir çırpıda okunuyor, başladığım gibi bitirdim.</strong> <strong>Aysever, kitabının bir anı-roman olduğunu s</strong><strong>ö</strong><strong>ylüyor ama ben b</strong><strong>ö</strong><strong>yle düşünmüyorum.</strong>

Aynı mahallede oturduğumuz Enver Aysever’den birçok konuda farklı düşünürüm, bazı sözlerini hiç tasvip etmedim, söylediğini de söyleyiş tarzını da ona hiç yakıştıramadım.

Yine böyle bir gündü, sevdiğim biri hakkında hayli nahoş sözler sarf ettiğini görünce ona tepki gösteren alaycı bir yazı da yazmıştım.

Gelgelelim, benim bu itirazlarım genellikle siyasi; oysa hayat siyasetten ibaret değil. Ama en kırıcı olabildiğimiz alan maalesef siyaset.

Edebiyattan konuşsak, misal Selim İleri’den, Kundera’dan ya da Melih Cevdet’ten ne çok nüans bulur, satır aralarındaki anlamların peşine düşebilir, kahramanların farklı yönlerine dair tartışabiliriz.

Ama iş siyasete geldi mi ansızın silahları çekebilir, bir düello hesaplaşmasında kendimizi bulabiliriz.

Böyle zamanlarda, sabahları siyasi ya da ideolojik bir kavgayı en uçlarda yaşayıp akşam aynı meyhanede birlikte demlenen eski zaman yazarları aklıma geliyor.

Maalesef, “kalem kavgası” verdiğini iddia edenlerin çoğu artık bu ayrımları yapabilmekten aciz; ne pahasına olursa olsun “zagona” uymanın şart olduğunu, racona uymadığın bir kavgayı görünürde kazansan da asla kazanmış olamayacağını bilmiyorlar.

Gazetecinin gazeteciyi, akademisyenin akademisyeni patrona, rektöre, yayın müdürüne, büyük harfle yazdığı “devlet”e, hatta polise şikayet ettiklerini görüyorum.

Neyse, istemsizce uzattığım girişi burada keseyim.
<blockquote><em><strong>Bir tür zona gelip Enver Aysever’in ses tellerine yerleşmiş, yerleştiği gibi de felç etmiş, Aysever sesini kaybetmiş.</strong> <strong>Anlatı -roman?- esasen Aysever’in hastane odasındaki hayatla ve dostlarıyla hesaplaşması.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SESİNİ KAYBEDEN ADAM</strong><strong> NEYİ ANLATIYOR?</strong></h2>
Enver Aysever’in yeni kitabı <em>Sesini Kaybeden Adam</em>’ı çıkar çıkmaz aldım; bir çırpıda okunuyor, başladığım gibi bitirdim.

Aysever, kitabının bir anı-roman olduğunu söylüyor ama ben böyle düşünmüyorum, bence bu kitap tür olarak bir roman değil, bir anlatı -roman, anlatıdan önemlidir, değerlidir gibi bir şey söylemiyorum asla.

Sanırım, kitabın türünden o da emin değil ki, başlarda bunun bir anı-roman olduğunu söyledikten sonra “kuralsız roman” diye de ekliyor.

Son kertede, romanın, özellikle de postmodern romanın bir sınırı, şablonu ya da çerçevesi olmadığı için hemen her metni roman diye niteleyebiliriz.

Ama ben belki biraz muhafazakâr kalıyorumdur, kim bilir…

Bir tür zona gelip Enver Aysever’in ses tellerine yerleşmiş, yerleştiği gibi de felç etmiş, Aysever sesini kaybetmiş.

Anlatı -roman?- esasen Aysever’in hastane odasındaki hayatla ve dostlarıyla hesaplaşması.

Kâh kızıyor, uğradığı aşağılık iftiralardan ötürü söyleniyor, adını vererek -zaten herkesin adını veriyor- Tunç Soyer’e yönelik hayal kırıklığını anlatıyor mesela, ardından Billur Kalkavan’ın ölümüne kahrolurken Aykut Kocaman’la Sırrı Süreyya’nın vefasını şükranla anıyor.

Hastalıkla boğuştuğu esnada okuduğu kitaplardan alıntılar yapıyor, derken sıçrayıp Moda’nın güzelliklerine dönüyor, hayatına bir mana katan sosyalizm mücadelesinin vazgeçilmezliğini haykırırken hastalığını geçiren doktorlardan sitayişle bahsediyor.

Yer buldukça güncel siyasi gelişmelere de giriyor, bence hiç gerek yokken polemik zeminlerini kuruyor.

<em>Sesini Kaybeden Adam</em>’ı bir roman olarak görmememin sebebi bu gerçeklikten bir türlü çıkamaması, şimdi bu söylediğime hemen “gerçek kişi ve olayların geçtiği roman olamaz mı yani?” diye bir eleştiri gelebilir, gelecektir de, kendimle çelişmek pahasına söyleyeyim bal gibi olur, dediğim gibi romanın bir sınırı yok.

Ama seneler sonra “Enver Aysever Külliyatı”nı baştan hazırlayacak editörlerin bu kitabı otobiyografik eserleri kısmında değerlendireceklerini düşünüyorum.
<blockquote><em><strong>Neyse, roman ya da anlatı fark etmez, ne derseniz deyin, ama edebiyata gönül vermiş bir yazarın hastalığıyla boğuştuğu günlerin üstesinden yazarak gelme çabasını yadsımayın.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>HASTALIĞI İLE BOĞUŞTUĞU GÜNLERİN YAZARAK ÜSTESİNDEN GELMEK
</strong></h2>
Neyse, roman ya da anlatı fark etmez, ne derseniz deyin, ama edebiyata gönül vermiş bir yazarın hastalığıyla boğuştuğu günlerin üstesinden yazarak gelme çabasını yadsımayın.

Edebiyatçıları, yazarları, şairleri, ressamları, oyuncuları, tiyatrocuları, müzisyenleri, çellistleri siyasi fikirlerinden, tasvip etmediğimiz tavırlarından, sessizliklerinden ya da yanlış yerde bulunmalarından ötürü yargılarken insaflı olmamız gerektiğini tarih bize defalarca gösterdi.

Öyle Hamsun’lara, Pound’lara, Villon’lara kadar gitmemize de gerek yok…

Bizim ülkemiz de bu kutuplaşmadan payına düşeni almadı mı?

Düşünün ki sevgili hocam Murat Belge bile <em>Şairaneden Şiirsele</em>’nin önsözünde Hitler üstüne bir demecinden sonra Sezai Karakoç okumayı reddettiğini yazmıştı.

Sağ’ın solcu diye bellediği yazarları, Sol’un sağcı bellediklerini okumaması bence çok büyük bir sorun, Ötüken’le İletişim’i ne kadar çok kütüphane rafında yan yana görebilirsek o kadar ümitvar olabileceğimizi düşünüyorum.

Şimdi konuyu siyasete getirsek Aysever’le birbirimize iki dakika dayanabilir miyiz, emin değilim.

Aysever’in kitabındaki bazı bölümleri görmezden gelmemin sebebi de o…

Enver Aysever’e sağlıklı, uzun, üretken bir ömür diliyorum.

İçimden araya “ama siyaseten muvaffak olamayacağı” diye bir iğne sıkıştırmak geçmiyor değil, bakarsınız yazıyı bu şekilde bitiririm.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 07 Apr 2024 21:20:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/sesini-kaybeden-adam.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Seviş Yolcu turu</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sevis-yolcu-turu-3235</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sevis-yolcu-turu-3235</guid>
                <description><![CDATA[Seviş Yolcu turu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><a href="https://yeniarayis.com/k/literatur/" rel="noopener" target="_blank">LiteraTur</a>’da bu seferki yazın turumuzu, günümüzün sevilen şairlerinden Birhan Keskin’in Cemal Süreya seçkisine düzenliyoruz: </strong><a href="https://www.canyayinlari.com/sevis-yolcu-9789750755392"><strong>Seviş Yolcu</strong></a><strong>. LiteraTur için sırada bekleyen elimdeki kitapların oluşturduğu uzun listede Birhan Keskin’in kitabının bir anda başa geçmesi de son zamanlarda hep heybemde taşıdığım bu kitabın her yerde bana yoldaşlık etmesi oldu.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>LiteraTur</strong>’da bu seferki yazın turumuzu, günümüzün sevilen şairlerinden <strong>Birhan Keskin’in Cemal Süreya seçkisi</strong>ne düzenliyoruz: <a href="https://www.canyayinlari.com/sevis-yolcu-9789750755392"><strong><em>Seviş Yolcu</em></strong></a>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk basımı Can Yayınları tarafından 2021 yılında yayınlanan bu derlemenin elimizdeki 3. baskısı 2023 yılına ait. Kıdemli ve kitaplı şair dostum <strong>Levent Yılmaz</strong>’dan aldığım desturla çıkarıyorum okuyucuyu bu tura - hem de <strong>şiir bağının bekçisi/müfettişi/komiseri</strong> dostların “destursuz bağa girme girişimi” ithamını göze alarak… Şiire öteden beri ilgi duymanın ötesinde, belki de otuz yılda bir, yazdığı şiirlerini bir araya getirip (her seferinde bir bahane ve muziplikle) ‘gayri resmi yollardan’ neşretmeye çalışan bir şiir heveslisi olmak, rehberliğim hususunda bazı insaflı dostlardan kısmi bir icazet almamı sağlayabilir. LiteraTur için sırada bekleyen elimdeki kitapların oluşturduğu uzun listede Birhan Keskin’in kitabının bir anda başa geçmesi de son zamanlarda hep heybemde taşıdığım bu kitabın her yerde bana yoldaşlık etmesi oldu. Nitekim bu turdaki rehberliğim, daha çok bu süreçle/yolculukla ilgili izlenim ve hislerimi paylaşma niteliğinde olacak.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlgilisine, Cemal Süreya ve eserlerinin oldukça kapsamlı ve derinlikli bir analizi için, herkesin ulaşabileceği bir kaynak olarak Nilüfer İlhan’ın 2010 yılında tamamladığı “Cemal Süreya (Hayatı, Edebî Fikirleri ve Şiiri)” başlıklı doktora çalışmasını önerebilirim.</strong></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TUR ÖNCESİ KISA PREZANTASYON</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arkadaşlarıyla telefon numarasını ezbere bilme konusunda girdiği iddiayı kaybetmesi üzerine <strong>soyadındaki y harflerinden birini kaybetti</strong>ğini bile neredeyse tüm şiir severlerin bildiği <strong>Cemal Süreya’nın hayatı</strong> hakkında okura bilgi vermeye ihtiyaç olduğunu sanmıyorum. Üstelik kendisiyle ilgili yazılmış <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Cemal_S%C3%BCreya">Vikipedi maddesi</a> bile gerçekten nitelikli ve doyurucu… Ancak ilgilisine, Cemal Süreya ve eserlerinin oldukça kapsamlı ve derinlikli bir analizi için, <a href="https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezDetay.jsp?id=GoIBfjo5a4w7_dFJNQYpdw&amp;no=e7UG0dyoOozGf_auECGW4w">herkesin ulaşabileceği</a> bir kaynak olarak <strong>Nilüfer İlhan</strong>’ın 2010 yılında tamamladığı “Cemal Süreya (Hayatı, Edebî Fikirleri ve Şiiri)” başlıklı doktora çalışmasını önerebilirim. <strong>Cemal Süreya şiiri</strong> hakkında ahkam kesmeye hiç niyetim yok, ama şiirlerini zevkle okuyan ve kendisi hakkında yazılanları takip etmeye çalışan biri olarak şunu söyleyebilirim: <strong>1937-38 Dersim Katliamı</strong>ndan kurtularak sürgün yollarına/eziyetine düşürülmüş Erzincanlı Alevi bir ailenin 6-7 yaşlarındaki bir çocuğu olarak, <strong>sürgün (“muhacir” !) yaşamı</strong>nın tüm zorluklarını sonuna kadar yaşamış olmasının kişiliğindeki etkisini her fırsatta gösteren Cemal Süreya’nın, yatılı okul ve SBF öğrenciliğinde başladığı ve Mülkiye Müfettişi yılarında daha da yetkinleştirerek sürdürdüğü şiir yazma sürecinde, kendisinin de şiirlerinin de bu geçmişin gölgesinden, daha doğrusu <strong>katliam ve sürgün travması</strong>nın etkisinden kurtulamadığını hep akılda tutmak gerekir. Çok yönlü derinlikli bilgisi ve keskin zekâsı herkes tarafından kabul edilen Cemal Süreya’nın, geleneksel ve modern şiiri hem çok iyi sindirdiğini hem de onu dönüştürdüğünü söyleyebiliriz. Şiiri hakkında daha fazla söz söylemeden, kısaca not etmekte yarar var: Yayınlanmış şiirleri söz konusu olduğunda büyük bir külliyatının mevcut olduğunu söyleyemeyeceğimiz Cemal Süreya şiirlerinin tamamı tek ciltte toplanmış olduğu için, herkesin edinip kendi okumasını yapması zor değildir: <a href="https://www.canyayinlari.com/sevda-sozleri-9789750745782"><strong><em>Sevda Sözleri</em></strong></a>. Belki ileride bu derleme üzerinden genel bir Cemal Süreya turu yaparız bir gün – kim bilir! </span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">***</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birhan Keskin tarafından hazırlanan <strong><em>Seviş Yolcu</em></strong> seçkisi içinde kısa bir tura çıkmadan önce, bilmemiz/hatırlamamız gereken bir şey daha var: Kendi ifadesiyle “Cemal’le uzun yıllar geçirmiş bir insan ve oğlunun annesi olarak” <strong>Elif Sorgun</strong> [Zühal Tekkanat] tarafından hazırlanmış olan 96 sayfalık bir başka seçki, önce Yapı Kredi Yayınları, daha sonra da Can Yayınları tarafından yayınlanmıştır: <a href="https://www.canyayinlari.com/bir-kirlangicin-daha-var-9789750757976"><strong><em>Bir Kırlangıcın Daha Var</em></strong></a>. Adını Cemal Süreya’nın “Kehanet 1985” başlıklı şiirindeki son dizeden alan bu kitapta ne bir içindekiler tablosu ne hangi şiirin ne zamana ait olduğu veya hangi kitaptan alındığıyla ilgili bir bilgi bulunmaktadır!</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Kitabın önemli özgünlüklerinden birini bizzat Birhan Keskin dile getirmektedir: “Kendisinden çok sonra şiir yazmaya başlamış bugünün bir şairinin Cemal Süreya’ya bakışı olarak da okuyabilirsiniz bunu.”</em> </strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KISA TURUMUZ BAŞLIYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Turumuzun temel duraklarını oluşturacak olan, bu <strong>kitapla ilgili</strong> bazı gözlem ve tespitleri maddeler halinde şöyle aktarabilirim: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1.</strong> Kitabın önemli özgünlüklerinden birini bizzat Birhan Keskin dile getirmektedir: “Kendisinden çok sonra şiir yazmaya başlamış bugünün bir şairinin Cemal Süreya’ya bakışı olarak da okuyabilirsiniz bunu.” Seçme ediminin, aslında seçmemekle, yani dışarıda tutmakla başladığını bildiğini ve bunun zorluğunu iliklerine kadar hissettiğini kitabın başındaki <strong>“Herkesin Cemal Süreya”</strong> başlıklı, gerçekten tadı damağımızda kalacak kısalıkta ve bir o kadar samimi olan “Bir küçük sunu”sunda okumak mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2.</strong> 120 sayfalık bu eserin bir başka özgünlüğü, kitabın farklı sayfalarında karşımıza çıkan 17 adet Cemal Süreya desenleri/çizimleri oluyor. Kitabın sonunda yer verilen, <strong>Necmi Sönmez</strong>’in bu desenler/çizimler hakkındaki yazısı, bu özgünlüğü daha anlamlı kılıyor. Kitabın sonunda bu desenlerin alındığı kaynaklara ve dolayısıyla ilk yayınlandığı yılları gösteren bir listeye yer verilmesi de okuyucu için büyük ‘hizmet’. Ancak Necmi Sönmez’in yazısının kitabın başında olması daha iyi olurdu diye düşünüyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3.</strong> Benzer bir duyarlılığın bu kitap için seçilen toplam 47 şiir için de gösterilmesi, kitabı çok daha iyi yaparmış doğrusu: Her şiirin sonuna ilk yayınlandığı yılın yazılması, okuyucunun şiirle ve yazarıyla kuracağı ilişkiyi pekiştirirdi. En azından şiirin ilk olarak yer aldığı kitabın adı ilk basım tarihiyle birlikte kitabın başındaki veya sonundaki bir listede verilebilirdi. Bu konuda okuyucuya ben yardımcı olmak isterdim, ama LitetaTur’un sınırlarından dolayı bu mümkün değil maalesef. Ancak böyle bir listeyi çıkarmanın yukarıda andığım <em>Sevda Sözleri</em> üzerinden yapılması kolay olacaktır, çünkü yayınevi bu derlemede yer alan tüm kitapların yayın tarihlerini ilk basımdan başlayarak her bölümün başında vermiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>4.</strong> Tur konumuz olan kitapta, Utku Lomlu’ya ait kapak tasarımı gerçekten ilgi çekici, ama ilgi çekmesi maalesef biraz karmaşıklığından kaynaklanıyor olabilir: Bir kitapçıda uzaktan görseniz hemen dikkatinizi çekecek bir tasarım söz konusu, ancak daha sonra defalarca inceleyip, sevip sevmediğime karar veremediğim bir tasarım.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha sade tasarlanmış arka kapakta ise önce (göze pek hoş gelmeyen bir el yazısıyla) Birhan Keskin’in sunusundan şiirsel dizeler verilmiş: <em>Aşık olduğumuzda da,</em> <em>Bir şehri çok özlediğimizde de,</em> <em>İşler sarpa sardığında da,</em> <em>Enseyi kararttığımızda da,</em> <em>Üzüldüğümüzde de,</em> <em>Yeniden ayağa kalktığımızda da</em> <em>Bu seçki bizimle birlikte yürüsün,</em> <em>‘günyenisi’ gibi ışısın isterim.</em> Seçkiyle ilgili içimizi ısıtacak duygular uyandıran ve derleyenin niyetini net bir şekilde sergileyen bu alıntıdan sonra verilen kısa ‘arka kapak yazısı’ ise içerikle ilgili okuyucuyu bilgilendirici ve teşvik edici kısa bir metinden oluşuyor: “Birhan Keskin, Cemal Süreya'nın çok sevilen aşk şiirlerinin yanı sıra, onun ‘bu memlekete, şehirlere, insanlarına dair yazdığı’ şiirleri <em>Seviş Yolcu</em>'da bir araya getiriyor. Kitaptaki elli dört şiire, Cemal Süreya'nın defterlere, armağan ettiği şiir kitaplarının üzerine, mektuplara eklediği desenler eşlik ediyor. Seviş Yolcu çağdaş bir Cemal Süreya seçkisi, bir armağan ve ömürlük bir yol arkadaşı.” Bu güzel metinle ilgili tek sorun, derlemede kaç şiire yer verildiğiyle ilgili yanlış bilgidir: <strong>Kitapta 54 değil (yukarıda belirtiğim üzere) 47 şiir bulunmaktadır.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>5.</strong> Cemal Süreya’nın bütün şiirlerini içeren <em>Sevda Sözleri</em>’ni yanı başımıza koyarak Birhan Keskin’in seçkisi içinde dolaşmaya başlamadığımızda, daha en başta, içindekiler tablosunda Elif Sorgun seçkisi ile örtüşmeler dikkati çekiyor. Yer sınırlaması nedeniyle böyle bir karşılaştırmayı burada yapıp iki kitapta yer alan şiirleri listeleyemeyeceğim, ama her iki seçkide de yer verilen ortak 19 şiir bulunduğunu söylemek isterim. Birhan Keskin seçkisine adını veren <em>Seviş Yolcu</em> şiiri de dahil olmak üzere Elif Sorgun seçkisinde yer alan çoğu şiirin <em>Beni Öp Sonra Doğur Beni </em>başlıklı kitaptan olduğunu görürüz ve hemen aklımıza şu gerçeklik gelir: Cemal Süreya ilk baskısı 1973 yılında <strong>e Yayınları</strong> tarafından yapılan bu kitabı Elif Sorgun’a ithaf etmiştir… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>6.</strong> Seçkideki 47 şiirden 20’si, <em>Güz Bitiği</em> kitabında, yani ilk basıldığı versiyonda olduğu gibi, kitabın sonunda “20 Şiir” bölüm başlığıyla ayrı bir bölümde yer alıyor. İlk 27 şiir ise yayınlandıkları kitaplar ve tarihlerden bağımsız bir şekilde sıralanmış. Bunlar arasında Cemal Süreya’nın çok bilinen şiirleri olduğu gibi, pek bilinmeyenler ve az bilinenler de var. 13 beyitten oluşan ve seçkiye adını veren “Seviş Yolcu” başlıklı şiir ise en başta yer alıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>7.</strong> Seçilen şiirlerle ilgili söylenecek çok şey var, ama turu çok uzatmamak için sadece bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: Genelde şiirler kadar başlıkları da şiirsel oldukları için, <strong>şiir başlıkları (içindekiler tablosu) arasında dolaşmak bile çok zevkli</strong> olabiliyor ve <strong>tematik çerçevenin genişliği hakkında bilgi veriyor</strong>.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Cemal Süreya şiirlerini okumanın bana düşündürdükleri, bu seçkide çok açık ve baskın şekilde tekrarlanıyor: Sonraki dönemde postmodernist hevese kapılarak uç noktalara savrulan, ancak Cemal Süreya’da daha dengeli bir şekilde yer alan kişisellik ve yer yer kendi-merkezcilik eğilimi, belki Cemal Süreya şiirini proto-postmodern olarak adlandırabileceğimizi düşündürtüyor.</strong></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>8. </strong>Cemal Süreya şiirlerini okumanın bana düşündürdükleri, bu seçkide çok açık ve baskın şekilde tekrarlanıyor: Sonraki dönemde postmodernist hevese kapılarak uç noktalara savrulan, ancak Cemal Süreya’da daha dengeli bir şekilde yer alan <strong>kişisellik ve yer yer kendi-merkezcilik eğilimi</strong>, belki Cemal Süreya şiirini <strong>proto-postmodern</strong> olarak adlandırabileceğimizi düşündürtüyor. Ancak hiç yoğun olmayan, biraz utangaç ve bazen sırlı (tam da bu yüzden çok incelikli ve şiirsel) bir şekilde karşımıza çıkan <strong>toplumsallık ve siyasallık eğilimi</strong>, çizgisel ilerlemeci anlayışa dayalı bu düşüncenin sorunlu olabileceğini, modern Türkçe şiir tarihinde (özgünlüğüyle öne çıkan) bir <strong>sapma</strong>yla karşı karşıya olabileceğimizi akla getiriyor. (Daha genelde bu sorgulama, Cemal Süreya’nın da ait olduğu <strong>İkinci Yeni </strong>şiiri için yapılabilir.) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>9.</strong> Turumuza katılan siz okuyucularımıza tavsiyem, en kısa zamanda Birhan Keskin seçkisini edinerek yanlarında taşımaları, Cemal Süreya desenleri ve harika tasarımıyla hayran olunası bu küçük kitabın içinde, bu turdan sonra da <strong>kendi başlarına da birkaç kez dolaşmaları</strong>dır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>10.</strong> Her Cemal Süreya okuyucusu için, şairin tüm şiirlerinin yer aldığı <em>Sevda Sözleri</em>’ni notlar alarak okuyup 40-50 şiir seçkisinden mürekkep <strong>öznel/şahsi bir kitap dosyası hazırlama deneyimi/oyunu</strong> ilginç olacaktır… Nitekim, turumuzun konusu olan kitabı ‘derleyen’ Birhan Keskin de bunu yapmış: “<strong>Bu kitap benim Cemal Süreya seçkim.</strong>” (s. 11). </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>11.</strong> Böyle bir seçkiyi ben yapsam kaç şiirle sınırlı tutardım ve seçkiye hangi şiirler girerdi doğrusu bilmiyorum, ama seçkide yer alacağından kesinlikle emin olduğum şiir (sözünü ettiğim iki seçkide de yer verilmeyen) “<strong>Ğ Vitamini</strong>” başlıklı şiir olurdu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;<strong>12. </strong>Serde tarihçilik olduğu için belki, kendi seçkimin başına gelecek şiir ise Elif Sorgun’un kendi seçkisine almadığı, ama Birhan Keskin’in seçkisinde yer verilen “<strong>Kısa Türkiye Tarihi</strong>” olurdu. Şiirin ilk bölümü, 1984 yılında Can Yayınları tarafından yayınlanan <em>Uçurumda Açan</em> kitabında tek bölümlük kısa bir şiir olarak yer almıştır. Cemal Süreya’nın en çok bilinen şiirlerinden biri olan “Kısa Türkiye Tarihi”, 1988 yılında Dönemli Yayıncılık tarafından yayınlanan <em>Sıcak Nal</em> kitabında ise beş bölüm olarak, herkesin bildiği şekliyle yer almıştır:&nbsp;</span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Turu Tamamlarken</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu seferki turumuz da burada bitiyor, ama okuyucuların bundan sonraki hayat turu devam ederken umarım <em>Seviş Yolcu </em>hiç eksik olmaz çantalarından…&nbsp;&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 26 Mar 2024 21:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/sevis-yolcu-1.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Türk Cumhuriyetçiliğinin Oluşumu”</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turk-cumhuriyetciliginin-olusumu-1789</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turk-cumhuriyetciliginin-olusumu-1789</guid>
                <description><![CDATA[“Türk Cumhuriyetçiliğinin Oluşumu”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nihayetinde özellikle ihmal edilmiş konularla ilgili yapılmış her akademik çalışmanın kıymetli olduğuna inandığım için, Turnaoğlu’nun kitabının Osmanlı-Türkiye demokrasi/anayasal hareketler tarihi konulu literatüre önemli katkı sunduğunu düşünüyorum.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen<a href="https://yeniarayis.com/bulentbilmez/osmanlida-cumhuriyetcilik-fikri/"> yazıda</a> hayali bir harita üzerinden kuş bakışı olarak gerçekleştirilen <strong>Osmanlı’da cumhuriyetçilik fikri turu</strong>ndan sonra, bu yazının konusu, cumhuriyet fikrinin ilanı öncesindeki zayıf ve muğlak kökler. Odağı ise bu konudaki literatürde yerini 2017 yılında alan, Berna Turnaoğlu’nun <em>The Formation of Turkish Republicanism</em> (<strong><em>Türk Cumhuriyetçiliğinin Oluşumu</em></strong>) kitabı olacak.</span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tur Öncesi Kısa Prezantasyon</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Princeton University Press tarafından 2017 yılında yayınlanan, Berna Turnaoğlu’nun <a href="https://www.jstor.org/stable/j.ctt1q1xsr7">kitabı</a> hakkında daha önce yazılmış kitap değerlendirme yazılarını, aralarındaki uçurum bağlamında daha <a href="https://yeniarayis.com/yazar/bulentbilmez/ayni-kitap-iki-farkli-degerlendirme/">önce <em>LitetarTur</em>’umuz</a>da ele almıştım. Banu Turnaoğlu, lisansüstü eğitimi boyunca, özellikle Cambridge Üniversitesi Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümündeki doktora yıllarından itibaren Osmanlı ve Türkiye’de cumhuriyetçilik konusuna odaklanmış bir meslektaşımız. Türkiye’de yeterince çalışılmamış bir alan için önemli bir kazanımdır bu. Kitabın kendisine gelince, Alp Eren Topal’ın detaylı bir inceleme sonucu kaleme aldığı kitap hakkındaki eleştirilerini haklı, ama biraz “acımasız” bulduğumu önceki yazıda belirtmiştim. Kitap konusunda daha soğukkanlı bir tarz ve ağırbaşlı bir dili tercih eden Ethan Menchinger’in de benzer eleştirilerini özet olarak sunduktan sonra, nihayetinde Menchinger’in tuhaf bir şekilde kitabı tavsiye etmediğini not etmiştim. Ancak ben literatüre katkı sunduğunu düşündüğüm bu kitabın mevcut eleştirilere rağmen okunmasını ve hatta en kısa zamanda Türkçeye kazandırılmasını tavsiye ediyorum.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kitabın başında iyi bir kavramsal-teorik çerçeve tartışmasının eksikliği, tematik çerçeve konusunda dağınıklığa yol açmıştır. Bu tartışma eksikliği, oldukça değerli bir siyasi düşünce tarihi çalışmasını zayıflatıyor kaçınılmaz olarak.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kısa Turumuz Başlıyor</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıdaki girizgahtan sonra, artık kitapla ilgili (turumuzun durakları olarak değerlendirilebilecek) bazı noktalar üzerinde durabilirim:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de cumhuriyet(çilik) tarihiyle ilgili <strong>mitolojik başlangıç anlatısını revize etme</strong> amacıyla yola çıkan yazarın/kitabın, Türkiye’de yerleşik olan cumhuriyet(çilik) tarihinin Mustafa Kemal (Atatürk) ve 1923 ile başlatılmasına dayalı anlatıyı sorgulamak gibi oldukça anlamlı ve devrimci/revizyonist bir amacı var. Bu anlamda, Cumhuriyet’i Atatürk’ün Türkiye’ye adeta “bir sürpriz hediye” gibi sunduğu yönündeki banal resmi anlatıyı sorgulamak ve revize etmek için anlamlı bir girişim.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu genel tezin alt-tezi olarak, Türkiye’de cumhuriyet fikrinin (<strong>cumhuriyetçiliğin</strong>) ve Şark’ta cumhuriyet deneyimlerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’teki ilanından çok daha gerilere gittiğini iddia eden yazar, daha kitabın başında bunun “yüzyıllarca yıl geriye gittiği”ni iddia ederek tezini bizzat kendisi zayıflatıyor maalesef: Konuyu bilenler de bizzat bu kitabı sonuna kadar okuyanlar da “yüzyıllarca” ifadesinin abartı olacağını söyleyecektir.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitabın başında iyi bir <strong>kavramsal-teorik çerçeve tartışmasının</strong> eksikliği, <strong>tematik çerçeve</strong> konusunda dağınıklığa yol açmıştır. Bu tartışma eksikliği, oldukça değerli bir siyasi düşünce tarihi çalışmasını zayıflatıyor kaçınılmaz olarak. Oysa sağlam bir <strong>siyaset bilimi formasyonuna</strong> sahip olduğu anlaşılan yazarın, bu birikimini kavramsal-teorik analizlerinde kullanması beklenirdi.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitapta yer verildiği kadarıyla ve şekliyle <strong><em>Türk Cumhuriyetçiliğinin Oluşumu</em></strong> konusu, esasen geniş bir makalede (<em>essay</em>) yetkin bir şekilde ele alınabilirmiş gibi geliyor bana. Belki de doktora çalışması olması nedeniyle kavramın ve konunun uzatılması ve genişletilmesi ihtiyacı hasıl olmuş. Esasen kitabın hazırlık aşamasında tezin ilk üç bölümü özetlenerek tek bir bölüme dönüştürülmesi ve en başa iyi bir <strong>teorik-kavramsal ve metodolojik çerçeve</strong> tartışması eklenmesi daha iyi bir sonuç verebilirmiş gibi geliyor bana.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuyla ilgili <strong><em>tarihyazımının</em></strong> Osmanlı’nın Müslim ve gayrimüslim tüm unsurlarıyla birlikte demokrasi tecrübesi ve tartışmalarını içermesi gerekliliği sebebiyle “<strong>Türk</strong> <strong>Cumhuriyetçiliği”</strong> başlığının sadece <strong>etnisite-merkezli modern kolektif kimlik</strong> olarak <strong>ulus</strong>u ifade edecek şekilde belirlenmesi ve diğer unsurları kapsayamaması çok önemli (ve esasen çok yaygın) bir eksikliğin göstergesidir.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçerik, söylem ve yöntem bağlamında kitaptaki eksiklik veya sorunların bazıları, genelde konuyla ilgili literatürde karşımıza çıkan sorunun tekrarı veya parçası niteliğindedir. Bunlardan birinin özellikle altını çizmek isterim: <strong>Osmanlı ve Türkiye’de cumhuriyetçiliğin veya cumhuriyet fikrinin temellerin</strong>e baktığımızda Gayrimüslim birikimi göz ardı etmek olukça yaygın ama çok da sorunlu bir zaaftır. Bu eksiklikten hareketle mümkün olan her mecrada Osmanlı’da cumhuriyetçiliğin ve demokrasinin kökenlerini irdelerken (kısıtlayıcı rezervlerden azade bir şekilde) kapsayıcı bir bakış açısı için mesela <strong>Velestinli <a href="https://artigercek.com/makale/rigasin-mirasi-260528">Rigas’ın mirası</a></strong>na değinmeyi bir zorunluluk addediyorum.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyetçilik (fikri) tarihini yüzyıllarca geriye götürme iddiasıyla yola çıkarak kitabın her bölümünü bir tarihsel döneme ayıran yazarın, her dönemle ilgili literatür ve dönem metinlerini daha seçici ve sistematik kullanması beklenirdi. Ayrıca dönem metinlerini kullanırken çok daha özenli olması gerekirdi.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Quentin<strong> Skinner</strong>, J. G. A.<strong> Pocock</strong> ve John<strong> Dunn</strong> önderliğinde siyasi düşünce tarihyazımında yeni bir çığır açan Cambridge ekolünün Doğu-Batı ikilemini sorgulamasından yola çıkarak Turnaoğlu’nun, Cumhuriyet(çilik) meselesini Doğu-Batı ayrımının ötesinde ele alma iddiasını zımni olarak sahiplendiği görülmektedir. Ancak <strong>Batı-dışı</strong> olarak ele aldığı Osmanlı ve Türkiye örneğini incelerken yazarın bu iddianın/sorgulamanın içini doldurabildiğini söylemek mümkün değildir maalesef. Bu konuda başarılı ve ezber bozucu bir sorgulama için Türkçesi 2020 yılında Koç Üniversitesi Yayınları tarafından yayınlanan Patricia Springborg’un <strong><em>Batı Cumhuriyetçiliği ve Şark Hükümdarı</em></strong> kitabına örnek olarak bakılabilir.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitapta analitik eleştirel anlatının merkezine, önemli bir tez olarak, üç tip cumhuriyetçilik sınıflandırması tezi oturulmuştur: <strong>İslami/İslamcı</strong>, <strong>liberal</strong> ve <strong>radikal </strong>cumhuriyetçilik. Ancak kitapta bu sınıflandırma, köşeli ve aşırı basitleştirilmiş ve bir kategorizasyon şeklinde çıkmaktadır karşımıza. Özellikle bu yaklaşımların her birinin temsilcileri olarak sunulan şahsiyetlerde ve metinlerde cumhuriyet fikri, aşırı genellemeler ve köşeli tespitlerle tartışılmaktadır.</span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cumhuriyetçilik (fikri) tarihini yüzyıllarca geriye götürme iddiasıyla yola çıkarak kitabın her bölümünü bir tarihsel döneme ayıran yazarın, her dönemle ilgili literatür ve dönem metinlerini daha seçici ve sistematik kullanması beklenirdi. Ayrıca dönem metinlerini kullanırken çok daha özenli olması gerekirdi.</strong></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;</strong><strong>Turu Tamamlarken</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nihayetinde özellikle ihmal edilmiş konularla ilgili yapılmış her akademik çalışmanın kıymetli olduğuna inandığım için, Turnaoğlu’nun kitabının Osmanlı-Türkiye demokrasi/anayasal hareketler tarihi konulu literatüre önemli katkı sunduğunu düşünüyorum. Elbette iyi niyetle yapılan bilimsel eleştirinin kümülatif bilgiyi sorgulayarak kıymetlendirdiği unutulmadan bu <em>LiteraTur</em>’da ve önceki yazılarda öne çıkarılan eleştiriler ve rezervlerle birlikte, bu kitabın okunmasını ve en kısa zamanda Türkçeye kazandırılmasını tavsiye ederim.&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 08 Feb 2024 21:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/Bulent-Bilmez.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Osmanlı&#039;da Cumhuriyetçilik fikri</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/osmanlida-cumhuriyetcilik-fikri-1787</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/osmanlida-cumhuriyetcilik-fikri-1787</guid>
                <description><![CDATA[Osmanlı'da Cumhuriyetçilik fikri]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlanının yüzüncü yılı vesilesiyle geçen yıl bolca yazılıp çizilen cumhuriyet meselesi de kavram-tarihsel analizden yoksun ve hatta dağınık bir kavramsal çerçeve içinde tartışıldı maalesef. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de tarih çalışmalarının bir özelliği de tarih anlatılarının yapı taşlarını oluşturan kavramlar üzerine fazla düşünülmeden tarih yazılması, konuşulması ve öğretilmesidir belki de. Yıllar önce yayınlanmış bir <a href="https://www.academia.edu/109236035/Alman_tarihyaz%C4%B1m%C4%B1nda_%C3%B6ncu_ve_ekolu_z_bir_tarih%C3%A7inin_ard%C4%B1ndan_Begriffsgeschichte_nin_babas%C4%B1_Reinhart_Koselleck_1923_2006_ve_tarihbiliminde_yenilik_aray%C4%B1%C5%9Flar%C4%B1">makalemde</a> “ekolsüz ve çığır açıcı tarih teorisyeni, kültür tarihçisi ve sosyal tarihçi” olarak andığım Reinhart Koselleck tarafından tarihyazımına kazandırılan ve “kavram-tarih” olarak Türkçeye çevirmeyi tercih ettiğim <em>Begriffsgeschite</em> çerçevesinde Osmanlı ve Türkiye tarihi bağlamında örnek çalışmaların yetersizliğine dikkat çekmiştim. Aradan geçen bunca zamana rağmen bu konuda pek bir ilerleme sağladığımız söylenemez maalesef. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni Arayış <a href="https://yeniarayis.com/k/literatur/" rel="noopener" target="_blank"><em>LiteraTur </em></a>okurları için Türkçe ‘kavram-tarih’ konusunda bir yazın turu yapmayı 2024 yılı içinde gerçekleştirmeyi umuyorum. İlanının yüzüncü yılı vesilesiyle geçen yıl bolca yazılıp çizilen cumhuriyet meselesi de esasen kavram-tarihsel analizden yoksun ve hatta dağınık bir kavramsal çerçeve içinde tartışıldı maalesef. (Cumhuriyet’in ilanı ile ilgili kısa yazın turunu sonraki yazılara bırakıyorum.) En başta belirtmem gerekir ki kavramsal açıklık çabası, kavramların tek ve doğru anlamlarını bulup kullanmak anlamına gelmez. Diğer yandan, kavramsal açıklık olmadan da ortaya kakofoniden öte pek bir şey çıkmıyor maalesef. Genelde Türkiye Cumhuriyeti bağlamında popüler ve akademik yazında bu önemli sorun devam ederken, özelde Osmanlı ve Türkiye’de cumhuriyetçiliğin (cumhuriyet fikrinin) kökenleri ve tarihi gelişimi konusunda yapılan az sayıda çalışmada da aynı şeyin karşımıza çıktığını görüyoruz. En azından kimin cumhuriyetten ne anladığı anlaşılmadan okuduğumuz, aynı sınırlı kaynak ve olgusal bilgiler üzerine kurulu anlatılardan yola çıkarak kimin neyi savunduğunu anlamak bile mümkün olmuyor.</span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KUŞ BAKIŞI HARİTA TURU</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önümüze serdiğimiz haritanın adı <strong><em>Osmanlı ve Türkiye’de cumhuriyet fikri ve cumhuriyetçilik tarihi yazını</em></strong>. Söz konusu haritaya baktığımızda hemen dikkat çekenler ise şunlar: - Doğrudan Osmanlı’da cumhuriyet fikri veya cumhuriyetçilik konulu kitap ve makalelerin sayısı çok az. - Demokrasi fikri ve demokrasi mücadelesi kavramsallaştırmasıyla temelde aynı konuda yapılan çalışmalar ise sınırlı. - Bu konudaki çalışmaların sayısının azlığı, aslında girişte sözünü ettiğim kavramsal çerçevenin eksikliği veya zayıflığından kaynaklanıyor. Temelde cumhuriyetçiliği monarşi karşıtlığına indirgeyen söylemin yirminci yüzyıldaki hakimiyeti ve yirminci yüzyılın ikinci yarısında ‘moda’ olan demokrasi kavramının cumhuriyet literatüründen kopuk tartışılması bunda büyük rol oynadı. - Ancak en genelden özele doğru şöyle bir izlek dikkate alındığında (adı konulmadan ve teorik bağlamına oturtulmadan) konuyla ilgili çok geniş bir literatür çıkar karşımıza: Osmanlı modernleşme tarihi → Entelektüel düzlemde Osmanlı modernleşmesi → Modern Osmanlı siyasi düşünce tarihi veya bir kesiti → Hakimiyeti milliye ve hürriyet mücadelesi/fikri tarihi → anayasa/cılık ve parlamento/parlamentarizm tarihi → meşrutiyet/çilik tarihi.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Doğrudan Osmanlı’da cumhuriyet fikri veya cumhuriyetçilik konulu kitap ve makalelerin sayısı çok az. Demokrasi fikri ve demokrasi mücadelesi kavramsallaştırmasıyla temelde aynı konuda yapılan çalışmalar ise sınırlı.</strong></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yayınlanmış akademik makaleleri ve popüler çalışmaları bir yana bıraksak bile sadece bu konularla ilgili monografilerden oluşan bir seçki sunmak bile kapsamı nedeniyle olanaksızdır. Öte yandan dönem metinlerinin günümüz Türkçesiyle yayınlanması konusunda büyük sıçrama söz konusu olduğu için isteyen okuyucular bazı temel metinleri bugün kolayca edinip okuma olanağına da sahiptir. Bu süreçte <em>hakimiyeti milliye</em>, <em>efkar-ı umumi</em>, <em>anayasacılık</em>, <em>parlamentarizm</em> ve <em>meşrutiyet</em> fikrinin ve daha genelde <em>entelektüel modernleşme</em> tarihiyle ilgili çalışmaların odağını oluşturan Genç Osmanlılar’ın (1865-1876), aynı zamanda dolaysız olarak demokrasi ve cumhuriyet fikriyle ilgili çalışmaların da odağında olması şaşırtıcı değildir. Cumhuriyet’in ilanı sürecinde yoğunlaşan tartışmalar ise ayrı bir meseledir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 04 Feb 2024 21:38:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/bulent_bilmez_img_01.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Burak Dalgın’ın Mizan’ı</title>
                <category>KİTAP</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/burak-dalginin-mizani-535</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/burak-dalginin-mizani-535</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>İstanbulin</em>’in alt başlığı </strong></span><a href="https://t24.com.tr/k24/kitap/istanbulin-turk-modernlesmesinin-dogum-hikayeleri,677" style="text-decoration:none"><span style="color:#000000"><strong><u>“Türk Modernleşmesinin Doğum Hikâyeleri”</u></strong></span></a><span style="color:#000000"><strong>ydi, <em>Mizan</em>’da ise “Türk Modernleşmesinin Büyüme Hikâyeleri”ni okuyoruz. <em>İstanbulin</em>’de anlatılan bazı kişiler ve olaylar <em>Mizan</em>’da da karşımıza çıkıyor, böylece iki kitap, dipnotlar ve göndermelerle birbirini tamamlıyor. Burak Dalgın’ın bu kitaplardaki en büyük başarısı, dünyadaki gelişmeleri göz ardı etmeyen bütüncül bir bakış açısına sahip olması bence.</strong>&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Burak Dalgın’ın ilk kitabı <em>İstanbulin</em> beklenmedik ölçüde başarılı bir amatör tarih çalışmasıydı; bu da, üç sene sonra yayımladığı devamı niteliğindeki <em>Mizan</em> için beklentiyi yükseltmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Edebiyat tarihinde de böyledir, sinemada da, pek çok alanda da…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İlk iş büyük bir başarıya ulaşınca devamı gelir ama genelde hep o ilk cildin, ilk sezonun, ilk filmin gölgesinde kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Devamında gelen işler birer vagon olarak dizilir de hepsini çekmek hep o ilk işe düşer.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dolayısıyla, <em>Mizan</em>’ın yolu, <em>İstanbulin</em>’e nazaran daha zorlu ve uzundu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>İstanbulin</em>’in alt başlığı </span><a href="https://t24.com.tr/k24/kitap/istanbulin-turk-modernlesmesinin-dogum-hikayeleri,677" style="text-decoration:none"><span style="color:#000000"><u>“Türk Modernleşmesinin Doğum Hikâyeleri”</u></span></a><span style="color:#000000">ydi, <em>Mizan</em>’da ise “Türk Modernleşmesinin Büyüme Hikâyeleri”ni okuyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>İstanbulin</em>’de anlatılan bazı kişiler ve olaylar <em>Mizan</em>’da da karşımıza çıkıyor, böylece iki kitap, dipnotlar ve göndermelerle birbirini tamamlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Burak Dalgın’ın bu kitaplardaki en büyük başarısı, dünyadaki gelişmeleri göz ardı etmeyen bütüncül bir bakış açısına sahip olması bence.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Aslında tek tek bildiğimiz olayların farklı coğrafyalarda aynı tarihlerde yaşandığını gösterince ister istemez şaşırıyorsunuz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu mukayeseli bakış, tarihte yaşananların daha iyi anlaşılmasını sağlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İlk üç bölümde, Osmanlı tarihinin en tartışmalı tarihlerine yöneliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“Üç Sultanlı Yaz (Haziran-Ağustos 1876)”, içine bir darbe, bugün hâlâ cinayet mi intihar mı olduğu tartışılan bir ölüm, akıl sağlığının yerinde olmadığına dair bir rapor ve taht sırasının kendisine gelme ihtimalinin çok düşük olduğunu bilen bir şehzadenin tahta çıkışını anlatıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sonra Osmanlı açısından yıkıcı sonuçlara yol açan 93 Harbi’ni okuyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Plevne’den çıkmayan namı büyük Osman Paşa’nın kahramanlığı, Rus ordusunun Yeşilköy’e kadar gelmesi, Ayastefanos Antlaşması, büyük devletlerin ortaya çıkışı, Bismarck başkanlığında toplanan Berlin Kongresi…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu silsileyi detaylıca bilenler mutlaka vardır ama Dalgın’ın tarihçiliği tam bu noktada devreye giriyor ve odağı bir anda Amerikan İç Savaşı’na çeviriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Her sayfada birkaç yeni bilgi edinmek, farkında olunmayan ilişkileri ve bağlantıları çözmek okuyucunun kitaba daha sıkı bağlanmasına yol açıyor.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>HER SAYFADA BİRKAÇ YENİ BİLGİ</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Üstelik bunu çok güzel hikâyeleştirirken okuyucuyu bunaltmadan bilgi bombardımanına da tutuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Her sayfada birkaç yeni bilgi edinmek, farkında olunmayan ilişkileri ve bağlantıları çözmek okuyucunun kitaba daha sıkı bağlanmasına yol açıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“Menfa” adlı üçüncü bölümün başrolünde “anayasa romantiği” Midhat Paşa var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İmparatorluğun en kudretli paşalarından birinin hayatının bir gecede nasıl değiştiğinin detaylarını okurken Ahmet Cevdet Paşa başta olmak üzere o günün önemli şahsiyetlerinin tümünün içinde yer aldığı bir iktidar mücadelesini görüyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dalgın, dipnotlarda, Uzunçarşılı, Tarık Zafer Tunaya, Şükrü Hanioğlu, İlber Ortaylı, hatta Yalçın Küçük dahil birçok tarihçiye referanslar vererek tarihi olayları anlatıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“Düyun” bölümünde 1883’e götürüyor bizi: Kırım Harbinden sonra borçla tanışan ve ekonomisi gitgide kötüleşen Osmanlı’ya bakarken, dünya iktisat tarihini değiştiren Marx'ın Mart ayında öldüğünü, Keynes’in ise haziranda doğduğunu anlatıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“Orient Express”te Lebon Pastanesi, İstanbul’a pek çok eser kazandıran mimar Vallaury, Pera Palas’ın açılması ile İstiklal Caddesi’nin Cadde-i Kebir ve Grand Rue de Pera olarak adlandırıldığı günlere gidiyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Her bölümü anlatarak yazıyı uzatmayacağım ama şunu söyleyebilirim, kitabı oluşturan ondört bölüm de okuyucuyu büyük “ufuk turlarına” davet ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Olimpiyatlara bakarken kendinizi bir anda Kırkpınar meydanında buluyor, Madam Curie ile Halide Edib’in kadın hakları mücadelesini beraber okuyor, Moris Şinasi’nin -hiç bilmediğim- hayat öyküsüne hayret ederken Graham Bell, Edison, Tesla ve Henry Ford’un “zamanın ruhunu” gösteren çağdaşlığı üstüne düşüncelere dalıyorsunuz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dalgın bu kitapla ayrıca bir İstanbul turu da yaptırıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Mizan, merkezine Osmanlı payitahtı İstanbul’u alan, coğrafyalar arasında şiirle ve hikâyelerle gezinen, ufuk açıcı bir tarih anlatısı.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>COĞRAFYALAR ARASINDA ŞİİRLE GEZİNEN BİR TARİH ANLATISI</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Mesela, Mütercim Rüşdü Paşa’nın konağından söz ederken dipnotta bu yapının şu an Vefa Lisesi, Marko Paşa’nın Kuzguncuk’taki köşkünün Kuzguncuk İlkokulu, Hıdiv İsmail Paşa’nın Emirgan’daki konağının İBB Sosyal Tesisleri olduğunu, yine Kuzguncuk’taki Üryanizade Camii’nin altında bir kayıkhanenin bulunduğunu söylemeyi ihmal etmiyor, bunun gibi çok sayıda bilgiyi yine dipnotlardan takip ederek geçmiş, bir daha gelmeyecek İstanbul’a özlem duyuyorsunuz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>İstanbulin</em>’de gördüğümüz şiir sevgisi <em>Mizan</em>’da da ciddi yer buluyor; Yahya Kemal’den Namık Kemal’e, Ziya Paşa’dan Turgut Uyar’a şairler geçidi son sayfalara kadar devam ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Mizan</em>, merkezine Osmanlı payitahtı İstanbul’u alan, coğrafyalar arasında şiirle ve hikâyelerle gezinen, ufuk açıcı bir tarih anlatısı.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Sep 2024 07:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/burak-dalginin-mizani-1726991657.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
