<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Orbán kaybetti ama popülizm hâlâ çok canlı</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/orban-kaybetti-ama-populizm-hala-cok-canli-13112</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/orban-kaybetti-ama-populizm-hala-cok-canli-13112</guid>
                <description><![CDATA[Rakibinizin desteğini zayıflatmak ile kendiniz için destek yaratmak arasında fark var. Örneğin Batı Avrupa'da sağ popülist desteğin azaldığı bazı ülkeler var çünkü göç meselesi büyük ölçüde gündemden çıktı. Danimarka burada net bir örnek. Ama göçü gündemden çıkarmak, sola destek yaratmakla aynı şey değil. ABD'deki karşılaştırma açık: Trump'ın hataları Demokratlara önümüzdeki ara seçimlerde ve muhtemelen 2028'de kesinlikle yardımcı olacak. Ama uzun vadede bir parti için destek inşa etmek istiyorsanız, sadece rakiplerinizin hatalarından beslenmekten daha fazlasını yapmanız gerekir. Kendi özgün ve çekici markanızı ve programınızı inşa etmelisiniz]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán Macaristan'da yenilmiş olabilir, ancak sağcı popülizm özellikle Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde hâlâ güçlü bir siyasi güç olmaya devam ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı popülist liderler Donald Trump, Giorgia Meloni iktidarda. Popülist partiler Reform UK, Almanya için Alternatif (AfD) iktidarın kapısını çalıyor. Bu sırada birçok geleneksel sol parti (örneğin İngiltere'de İşçi Partisi) zorlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Barnard College'da popülizm üzerine yazılar yazmış ve araştırmalar yapmış bir akademisyen ve tarihçi olan Sheri Berman<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a>, Times Opinion editörü John Guida<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> ile yaptığı yazılı bir sohbetle popülist siyasetin durumunu değerlendirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>John Guida:</strong> Viktor Orbán 16 yıl boyunca aralıksız iktidardaydı ve bu sürenin büyük bölümünde uluslararası sağ için belirli bir milliyetçi-muhafazakâr siyasetin örneğiydi. Kaybetti, ancak sağcı popülizm Avrupa ve Amerika'da hâlâ güçlü bir siyasi güç. Bunu ne devam ettiriyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sheri Berman:</strong> Başlangıç noktası, popülistleri semptom olarak görmek olmalı kurulu partilere, politikacılara ve kurumlara duyulan hoşnutsuzluğun semptomu. Bu hoşnutsuzluk, vatandaşların kurulu düzenin taleplerine ve şikayetlerine yanıt veremediği veya vermek istemediği hissinden kaynaklanıyor. Macaristan'da Orbán'a siyasi fırsatı tam da bu sağladı: Güçlü sosyalist parti korkunç bir skandala karıştı, birçok vatandaş “neoliberal” kapitalizme geçişin yarattığı sarsıntı ve sonuçlarından mustaripti ve ülke 2008-9 küresel finans krizinden en kötü etkilenen ülkelerden biriydi. Bu hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluğun kaynakları gerçek yolsuzluk, karşılık vermeme ve kurulu partilerin, politikacıların ve kurumların kötü performansı dışında Batı ve diğer ülkeleri altüst eden derin ekonomik, sosyo-kültürel ve teknolojik dönüşümlerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Alttaki ekonomik değişimleri biraz açar mısın?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman:</strong> Bu değişimler birçok ülkede bölgeler içinde artan eşitsizlikler yarattı ve ülkeler içindeki ve küresel ekonomik güç dengesini değiştirdi. Doğrudan acı veren yoksulluk ve işsizlik gibi unsurların popülist seçimlerdeki payına dair daha az kanıt var. Daha geniş güvenlik kaygıları ise başka bir konu başlığı olarak ele alınmalı. Güvenlik kaybı, iş kaybı korkusu, gelecek belirsizliği, bir ekonomik şokun kişiyi veya ailesini ekonomik bir sarmala sürükleyebileceği endişesi, hükümet kaynaklarına erişim kaygısı gibi boyutlar içerir. Lorenza Antonucci'nin yeni kitabı “Insecurity Politics” (Güvenliksizlik Siyaseti) son bir örnek ki bu tür kaygıların sadece popülist partilere oy verme isteğini artırmakla kalmayıp, partilerin toplum içinde bölünmeler yaratmasını, bazı grupları (azınlıklar, göçmenler, elitler) birçok vatandaşın karşılaştığı sorunlar için günah keçisi ilan etmesini kolaylaştırdığı yönünde görüşleri öne çıkarıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Belki “temsil açıkları”nın kültürel meselelerde kritik bir mercek olarak önemini açıklayabilirsin. Partilerin pozisyonlarının seçmen tercihlerinden uzaklaştığında temsil açıklarının ortaya çıktığını söylemiştin. Laurenz Guenther'in “Siyasi Temsil Açıkları ve Popülizm” adlı son makalesi de bu açığın neredeyse tüm kültürel meselelerde var olduğunu, partilerin genel olarak ulusal ortalama seçmenden daha liberal olduğunu ve bunun yirmiden fazla Avrupa ülkesini kapsadığını vurguluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman:</strong> Bu makalenin ve diğer ilgili araştırmaların temel noktası, son dönemde Batı toplumlarının dramatik şekilde daha karmaşık hale geldiğidir. Bu en belirgin şekilde Batı Avrupa'da görülür; bazı ülkelerde artık yabancı doğumlu vatandaş oranı ABD'den bile yüksektir. Oysa ABD göç dalgalarını kabul etme tarihine sahip bir ülke. Örneğin benim 1980'lerin sonunda yaşadığım İsveç'te neredeyse hiç önemli göç yokken, Ülke şimdi bu kategoriye girdi. Bu göç dalgaları, Batı'daki eğitimli elitlerin sosyal ve kültürel meselelerde (göç dahil) çok fazla sola kaydığı dönemde gerçekleşti. Şunu vurgulamak önemli: Bu dönemde “ortalama” insanlar yani üniversite eğitimi olmayanlar veya geniş anlamda işçi sınıfı da bu konularda daha ilerici hale geldi, ancak bu eğitimli kesimlere kıyasla çok daha yavaş bir oranda gerçekleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida: </strong>Bu elitler hem sol hem de sağ (en azından Avrupa'da) ana akım partilerin liderleri miydi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Doğru. Bu partiler buna bağlı olarak aynı zamanda bu büyük demografik değişimler yaşanırken göç ve ilgili konularda sola kaydı. Bu ne anlama geliyor? Birçok Batı ülkesinde, demografik değişimin hızı, yasadışı göç, asimilasyon, hükümet kaynakları üzerindeki baskılar konusunda endişeliyseniz özellikle 2015-16 mülteci krizine kadar Batı Avrupa ülkelerinde ana akım merkez sol veya merkez sağ partilerden hiçbirinin bu endişeleri kabul ettiğini veya bunlara yanıt verdiğini göremezdiniz. Bu dinamik merkez sol partilerde daha belirgindi; bu partiler bu konularda daha da sola kaymış ve 1990'larda “hafif neoliberalizm”i benimseyerek geleneksel ekonomik profillerini de terk etmişti. Ekonomik ve kültürel kaymalar birleşince, üniversite eğitimi olmayan ve işçi sınıfı seçmenlerin çoğu yabancılaştı. Zamanla bu grupların birçok üyesi sağcı popülistlere oy vermeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Artık birkaç popülist yönetim örneğimiz var. En açık sözlüsü Orbán’dı. Brexit ise erken bir popülist projeydi. Genel olarak, ortaya koyduğun ekonomik ve kültürel terimler ışığında popülist yönetimi nasıl değerlendiriyorsun? Şu anda ABD'de de başka bir örneğimiz olduğunu göz önüne almanı istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman:</strong> Evet, birkaç popülist parti tüm hükümeti ele geçirdi; Orbán, Trump. Bu politikacılar/partiler her zaman veya çoğunlukla popülistti. Trump'ın ilk dönemi tartışmalı bir istisnaydı çünkü o yıllarda çok daha az popülist bir şekilde yönetti. Buna karşın bunlar ekonomik başarı hikayesi olmadılar. Bunun nedeni kısmen, ama tamamen değil, aynı zamanda aşırı derecede yolsuz olmalarıydı ki bu ironik bir durum, çünkü mevcut elitlerin yolsuzluğuna karşı kampanya yapmışlardı. Ama daha da önemlisi, Macaristan'daki ekonomik kötü yönetim şaşırtıcı boyutlara geldi. Soğuk Savaş sonrası geçişten sonra Doğu Avrupa'nın başarı hikayelerinden biriyken, şimdi Polonya gibi benzer ülkelerin çok gerisinde kaldı. Trump 2.0 döneminde şaşırtıcı yolsuzluk seviyeleri görüldü ve kampanya yaptığı birçok konuda geriye gidiş yaşandı örneğin enflasyon yeniden yükseliyor, imalatta önemli bir iyileşme yok, sıkıntı çeken kırsal bölgeler hâlâ sıkıntı çekiyor, genel olarak yaşam maliyeti Amerikan vatandaşları için acil bir sorun olmaya devam ediyor, sağlık hizmetlerine erişim birçok vatandaş için yeniden tehdit altında.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Yani ekonomik olarak en iyi ihtimalle oldukça yamalı bir sicil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Popülistler daha iyi bir ekonomik gelecek vaat ettikleri ölçüde, bunu başardıklarına dair pek kanıt yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida: </strong>Peki son 10 yılda özellikle etkili bir popülist lider oldu mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Berman: Bu “etkili”yi nasıl tanımladığınıza bağlı. Etki açısından Donald Trump burada en iyisi (GOAT). Sadece iki seçim kazanmakla kalmadı Cumhuriyetçi Parti'yi dönüştürdü, ABD'deki siyasi rekabetin doğasını değiştirdi ve Amerikan demokrasisi üzerinde uzun vadeli, belki de geri döndürülemez etkiler yarattı. Öte yandan “etkili”yi politika sonuçlarıyla tanımlarsak sıralama daha zor. Batı Avrupa'da birçok popülist parti koalisyon hükümetlerinde iktidar oldu; İtalya, Finlandiya, Hollanda, Avusturya gibi ve burada sicilleri biraz karışık. Ülkelerinin sorunlarını çözemediler ama birçok kişinin korktuğu veya iddia ettiği gibi özellikle demokrasiyi baltalama konusunda felaket de olmadılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Sadece sosyo-kültürel açıdan ne dersin?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Özellikle göçe odaklanırsak, bazıları etkili oldu. Bu partilerin göç ve diğer sosyo-kültürel meseleleri gündeme getirdiği ve birçok ülkede seçmenlerin uzun zamandır talep ettiği şeyi yaptığı konusunda şüphe yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida: </strong>Bu belki popülist yönetimi değerlendirmenin başka bir yolunu öneriyor. Sydney Üniversitesi'nden liberal siyasi filozof Alexandre Lefebvre, Macar seçimleri öncesinde yazdığı son bir yazıda rejimin en iyi şekilde “iyi yaşamın somut bir vizyonuna göre düzenlenmiş” ve “devlet gücünü kullanarak onurlandırılmaya değer gördüğü yaşam biçimlerini sıralamaya ve teşvik etmeye hazır” olarak anlaşılması gerektiğini öne sürdü. Orbáncı anayasada “Hıristiyanlık yoluyla” “sadakat, inanç ve sevgi” gibi “temel birleştirici değerler” yer alıyor. Sağcı popülistlerin potansiyel cazibesi maddi meselelere daha az vurgu yapmak ve ulusal yaşamın ahlaki bir vizyonuna bu vizyon aşırı ideolojik veya kısıtlı olsa bile)daha fazla odaklanmak mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Bu vizyon hem sol hem de sağ entelektüelleri cezbediyor. Sağcı entelektüeller Macaristan'ı örnek görüyordu. Ama en bariz şekilde, Orbán rejiminin bu yönü de bir başarısızlıktı. Doğum oranlarını artırmak, “Hıristiyan değerleri” teşvik etmek gibi politikalar koydu. Doğum oranlarında önemli bir artış olmadı, Macarlar kiliseye düzenli gitmiyor ve anti-eşcinsel politikaları genç Macarların çoğunu ülkeden kaçırmaktan başka bir işe yaramadı; tam da Orbán'ın görünüşte mücadele etmek istediği türden bir düşüşe katkıda bulundu. Avrupa'da çok da uzun olmayan bir süre önce Hıristiyan Demokrat partilerin serpildiği bir dönem vardı . Bunlar Hıristiyan değerler ve ilkelerden ilham alan partilerdi. Dine ve kiliseye saygı, ailenin merkeziliği ve belirli “geleneksel” değerler öne çıkmıştı. Ama bu partiler çoğulculuğa ve demokrasiye de bağlıydı. Bu partilerin sosyal demokrat muadilleriyle birlikte gerilemesi üzücü. Muhafazakârlara görüşlerini savunmak için bir yol sunuyorlardı ama bunu çoğulcu, demokratik bir çerçeve içinde yapıyorlardı. Orbán'ın bu konuda sattığı şeye neredeyse kimse, hatta Macaristan'da bile ilgi duymadı. Hükümeti insanların nasıl yaşaması gerektiğinin, hayatın amaçlarının ne olması gerektiğinin, “iyi”nin tanımının hakemi yapmak bu çoğulcu demokrasiyle temelden uyumsuzdur. Böyle bir dayatma soldan da gelebilir elbette ve tüm değerlerimizi hemşehrilerimize dayatmaya çalışmanın tehlikeli bir yol olduğunu kabul etmemiz önemlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida: </strong>İtalya'daki Giorgia Meloni gibi biri, popülist kılıkta bir Hıristiyan Demokrat gibi mi yönetiyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Bir dereceye kadar doğru. Artık “aşırı” olarak görülen birçok politika göçe sınır getirmek, asimilasyonda ısrar etmek, “geleneksel” değerleri savunmak, aileye ve sosyal bakımın devlet yerine özel sektör tarafından sağlanmasına öncelik vermek uzun zamandır Hıristiyan Demokrat veya muhafazakâr siyasetle ilişkilendirilmiştir. Bunların savunulması gereken pozisyonlar olduğunu söylemiyorum. Ama bunları patolojikleştirmek veya demokrasiye tehdit olarak görmek en iyi ihtimalle abartılı ve tehlikelidir, çünkü şiddetle karşı çıktığımız politikalar ile gerçek demokrasi tehditleri arasındaki ayrımı siler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Son zamanlarda sol popülist partiler pek görmedik, ancak tarihsel olarak özellikle ABD'de başarılı olmuşlardı. Başarılı bir sol popülist parti için siyasi bir fırsat var mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Sanders, Alexandria Ocasio-Cortez ve Zohran Mamdani gibi isimler Demokrat Parti'yi bu yöne itmeye çalışıyor. Batı Avrupa'da da sol popülist partiler oldu ama sağcı muadillerine göre çok daha az başarılıydılar. Bunun bir kısmı Batı'daki seçmen kitlesiyle ilgili: Üniversite eğitimi olmayan, işçi sınıfı seçmenler genel olarak sosyal ve kültürel konularda biraz muhafazakâr, ekonomik konularda ise biraz sola eğilimlidir. Bu da günümüz sol popülistlerinin onları çekmesini zorlaştırıyor ve bunlar seçmenlerin çoğunluğu değil ama bir çoğulluğu oluşturuyor. Batı Avrupa'da nispi temsil sistemleri çok sayıda partinin doğmasına yol açtığı için, sol popülistler genellikle yüksek eğitimli, beyaz yakalı, kozmopolit şehirlerde yaşayan insanlar tarafından desteklenen partiler oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Yakın zamanda popülizmin, şikayet odaklı bir siyaset tarzı olarak geleceğe dair bir vizyondan yoksun olduğunu öne sürmüştün. Komünizm veya faşizmin, tüm derin kusurlarına rağmen, “yeni bir geleceğin nasıl görüneceğine dair bir his ortaya koyduğunu” söylemiştin. “Sadece eski düzeni yok etmekle kalmadılar, yeni bir şey yaratmak istediler.” Geçen yıl ekonomist tarihçi Adam Tooze, “Trump’ın ulusal ekonomi stratejistlerinin” (o sırada gümrük tarifelerinden bahsediyordu) “Amerikan halkından talep ettikleri şeyde Demokrat Partil, rakiplerinden çok daha cesur” olduğunu ve “Yeşil Yeni Düzen savunucularının asla cesaret edemediği şeyi yaptığını: Amerikan tüketim normlarına, daha iyi bir gelecek adına doğrudan meydan okuduklarını” yazmıştı. Sağcı popülistlerin karşıtları için, geleceğe dair ikna edici bir vizyon ne kadar kritik değer taşıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Bugün sağda geleceğe dair büyük bir vizyon yok. Daha fazla Hıristiyan Demokrat seçeneğe dönüş mümkün ama yine bu tamamen demokratik kurallar içinde kalıyor. Bunun yerine yeni sağ, iddia ettikleri şeylere geniş bir arzu yerine solun “aşırılıklarına” karşı önemli bir öfke üzerine gelişiyor. Trump birçok yönden radikal ve geçmişten özellikle Cumhuriyetçi Parti'nin yakın geçmişinden net bir kopuşu temsil ediyor. Ama çoğu Amerikalı onun gümrük tarifelerinin refahı yeniden yaratmaya veya ABD'de güçlü bir imalat sektörü oluşturmaya yetmediğini biliyor. Biden'ın ekonomi politikalarının ironisi şu: Ne kadar kusurlu olursa olsun, bunlar geniş kapsamlıydı ve ekonomik olarak dezavantajlı Amerikalıların ve Amerika'nın dezavantajlı bölgelerinin karşılaştığı zorluklarla başa çıkmak için tasarlanmıştı. Ama Demokrat marka bu seçmenler ve bölgeler arasında toksik hale geldiği için, bu politikaların amacı gizli kaldı. Haberci mesaj kadar önemlidir ve seçmenler bir partiye olan inançlarını kaybettiğinde ve artık kendileri için durmadığını gördüğünde, politikalarının gerçekten kendilerine yardımcı olabileceğini düşünmek daha zor olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida: </strong>Yani olumlu bir vizyon yeterli değil. Bunu ilerletmek için ikna edici bir haberciye ihtiyaç var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Rakibinizin desteğini zayıflatmak ile kendiniz için destek yaratmak arasında fark var. Örneğin Batı Avrupa'da sağ popülist desteğin azaldığı bazı ülkeler var çünkü göç meselesi büyük ölçüde gündemden çıktı. Danimarka burada net bir örnek. Ama göçü gündemden çıkarmak, sola destek yaratmakla aynı şey değil. ABD'deki karşılaştırma açık: Trump'ın hataları Demokratlara önümüzdeki ara seçimlerde ve muhtemelen 2028'de kesinlikle yardımcı olacak. Ama uzun vadede bir parti için destek inşa etmek istiyorsanız, sadece rakiplerinizin hatalarından beslenmekten daha fazlasını yapmanız gerekir. Kendi özgün ve çekici markanızı ve programınızı inşa etmelisiniz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/17/opinion/populism-orban-trump.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/17/opinion/populism-orban-trump.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> Barnard College’da siyaset bilimi dersleri veriyor ve yakında yayımlanacak olan “Ekonomik Fikirlerin Siyasi Sonuçları: Neoliberalizm, Sol ve Demokrasinin Kaderi” kitabının yazarıdır.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> NYT Görüşler bölümünde editör olarak çalışıyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/orban-kaybetti-ama-populizm-hala-cok-canli-1776455527.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Okul bahçelerinde yükselen sessiz çığlık</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/okul-bahcelerinde-yukselen-sessiz-ciglik-13110</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/okul-bahcelerinde-yukselen-sessiz-ciglik-13110</guid>
                <description><![CDATA[Bugün okul bahçelerinde duyduğumuz o sesler, aslında birer uyarı niteliğinde. Belki de bize şunu söylüyor: Daha fazla dinlemeye, daha fazla anlamaya ve birlikte çözüm aramaya ihtiyacımız var. Çünkü mesele sadece bugünü değil, yarını da ilgilendiriyor. Ve o yarın, bugün sessiz kalanların değil; sesleri duyanların şekillendireceği bir gelecek olacak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ülkemiz son günlerde, hepimizin yüreğine dokunan haberlerle sarsılıyor. Okul bahçelerinden yükselen silah sesleri, yalnızca birkaç trajik olayın değil; derinleşen bir toplumsal kırılmanın habercisi gibi. Hayatının en başında, umutla dolu olması gereken gençlerin şiddetin bir parçası haline gelmesi, hepimiz için durup düşünmemiz gereken bir tablo ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu yaşananları yalnızca tekil olaylar olarak görmek kolay olabilir. Ancak içten içe biliyoruz ki mesele bundan daha büyük, daha derin. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Enflasyon: Sadece Cüzdanı Değil, Umudu da Aşındıran Bir Süreç</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomik zorluklar çoğu zaman rakamlarla anlatılır. Oysa hayatın içinde karşılığı çok daha ağırdır. Sürekli artan fiyatlar, geçim kaygısı ve belirsizlik duygusu; sadece bütçeleri değil, insanların geleceğe olan inancını da etkiler.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Emeğin karşılığını almakta zorlanan bir genç için “çalışmak” bazen anlamını yitirir. Adalet duygusu zedelendiğinde ise kurallara bağlı kalmak zorlaşır. Bu durum, özellikle gençler arasında kırılgan bir ruh haline zemin hazırlayabilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yarınını net göremeyen, kendine bir yol çizemeyen bir gencin içinde biriken kaygı ve öfke, zaman zaman yanlış yönlere evrilebiliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Ekonomik Zorluklar ve Sosyal Kırılganlık</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gençlerin kendilerini ifade edecek sağlıklı alanlar bulamadığı durumlarda, farklı arayışlara yönelmeleri şaşırtıcı değil. Özellikle sosyal medyada idealize edilen bazı yaşam tarzları, kısa yoldan güç ve statü elde etme fikrini cazip gösterebiliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Burada asıl mesele suçlamak değil; anlamaya çalışmak. Çünkü bir toplumda umut azaldığında, dayanışma zayıfladığında ve fırsatlar daraldığında, en çok etkilenen kesim gençler oluyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Orta sınıfın zorlandığı, gelir farklarının hissedilir şekilde arttığı dönemlerde, toplumun genel dengesi de hassaslaşır. Bu hassasiyet, en çok eğitim gibi ortak alanlarda görünür hale gelir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Peki Ne Yapılabilir?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Okullarda güvenliği artırmak elbette önemli. Ancak bu tür önlemler çoğu zaman sadece görünen kısmı ele alır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Daha kalıcı bir iyileşme için:</span></span></span></p>

<ul>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomik istikrarın güçlenmesi ve belirsizliğin azalması</span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gençlerin kendilerini geliştirebileceği fırsatların artırılması</span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Eğitimde eşitliğin daha güçlü hissedilmesi</span></span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Toplumsal güven duygusunun yeniden inşa edilmesi</span></span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">gibi adımlar, uzun vadede daha etkili olabilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün okul bahçelerinde duyduğumuz o sesler, aslında birer uyarı niteliğinde. Belki de bize şunu söylüyor: Daha fazla dinlemeye, daha fazla anlamaya ve birlikte çözüm aramaya ihtiyacımız var.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü mesele sadece bugünü değil, yarını da ilgilendiriyor. Ve o yarın, bugün sessiz kalanların değil; sesleri duyanların şekillendireceği bir gelecek olacak.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/okul-bahcelerinde-yukselen-sessiz-ciglik-1776453564.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Okulda şiddeti anlamak ve bundan sonrasında yapılacaklar</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/okulda-siddeti-anlamak-ve-bundan-sonrasinda-yapilacaklar-13109</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/okulda-siddeti-anlamak-ve-bundan-sonrasinda-yapilacaklar-13109</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye için en gerçekçi yol, suçu tek bir aktöre yükleyen söylemlerden uzak durmaktır. Ne sadece aileyi suçlamak, ne sadece okulu hedef göstermek, ne de bütün meseleyi dijital içeriklere indirgemek çözüm üretir. Daha etkili yaklaşım; okulda risk işaretlerini tanıyan ekipler kurmak, velileri erken uyarı ve dijital ebeveynlik konusunda güçlendirmek, rehberlik ve ruh sağlığı desteğini görünür hale getirmektir. Çocukların aidiyet duygusunu artıran bir okul iklimi oluşturmak ve aile-okul iletişimini kriz anında değil, olağan zamanda da canlı tutmak gerekiyor. Şiddeti önlemede en güçlü zemin, korku büyüdükten sonra kurulan değil, ilişki güçlenirken kurulan zemindir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">14 ve 15 Nisan 2026’da Şanlıurfa ile Kahramanmaraş’ta peş peşe yaşanan iki silahlı saldırı, Türkiye’de okul güvenliği konusunu yeniden ve çok sert biçimde gündeme taşıdı. Şanlıurfa Siverek’te eski bir öğrencinin lise kampüsünde ateş açması sonucu en az 16 kişi yaralandı. Ertesi gün Kahramanmaraş’taki ortaokul saldırısında resmi açıklamalara göre 8 öğrenci ile 1 öğretmen hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı. Olayların ardından Millî Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ile birlikte risk alanlarını ve ek tedbir ihtiyaçlarını değerlendirdiğini açıkladı. Ayrıca saldırılardan etkilenen öğrenci, öğretmen ve veliler için psikososyal destek ekiplerinin sahaya indirildiği bildirildi. Ülke genelindeki eğitim kurumlarında güvenlik tedbirlerinin artırıldığı duyuruldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür olayları yalnızca güvenlik açığı, bireysel öfke ya da anlık taşkınlık gibi tek bir nedenle açıklamak doğru olmaz. Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri, gençlik şiddetinin genellikle tek bir nedenden doğmadığını; bireysel, ailevi, çevresel ve toplumsal etkenlerin birleşimiyle ortaya çıktığını vurguluyor. Aynı kurum, aileyle güçlü bağ kurabilme, ebeveynle sorunları konuşabilme, okul dışında güvenilir yetişkinlerle ilişki geliştirebilme ve ev içinde düzenli ortak zaman geçirme gibi etkenleri koruyucu faktörler arasında sayıyor. Bu bakış açısı önemli, çünkü okulda görünen şiddet çoğu zaman okulun dışında başlayan daha geniş bir kırılmanın son halkasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika okul temelli şiddet ve silahlı saldırı riskiyle Türkiye’ye kıyasla çok daha erken ve çok daha yoğun biçimde yüzleşiyor. &nbsp;Amerika Gizli Servisi bünyesindeki Ulusal Tehdit Değerlendirme Merkezi 1998’de kuruldu. 1999’daki Columbine Lisesi saldırısının ardından Amerikan Gizli Servisi ile Eğitim Bakanlığı birlikte çalışarak 1974-2000 yılları arasındaki okul saldırılarını inceleyen Güvenli Okul Girişimi’ni başlattı. Bu çalışmanın bulguları 2002’de yayımlandı ve okul saldırılarının çoğunun ani değil, belirli sinyaller taşıyan süreçler sonunda geliştiğini ortaya koydu. Sonraki yıllarda bu yaklaşım daha da kurumsallaştı. 2021 ve 2025 tarihli değerlendirmeler, okullarda çok disiplinli tehdit değerlendirme ekiplerinin yaygınlaştığını ve devlet okullarının büyük bölümünde kullanıldığını gösterdi. Bu nedenle burada görülen görece ilerleme, sorunun tamamen çözüldüğü anlamına değil; uzun süredir yaşanan acı deneyimlerin daha sistemli önleme modelleri üretmeye zorladığına işaret etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika’nın son yıllarda öne çıkardığı en dikkat çekici yaklaşım, yalnızca olay olduktan sonra tepki vermek değil, risk işaretlerini daha erken fark etmeye çalışan çok disiplinli değerlendirme sistemleri kurmaktır. Araştırmalar, saldırıların çoğunun tamamen ani gelişmediğini, birçok vakada saldırı öncesi kaygı verici davranışların görüldüğünü ve bu nedenle “niyet, hazırlık ve destek ihtiyacı” başlıklarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Temel mantık, öğrenciyi yalnızca cezalandırmak değil; riski ayırt etmek, aileyi devreye sokmak, ruh sağlığı desteği sağlamak ve şiddeti ortaya çıkmadan önlemektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşımın Türkiye açısından dikkat çekici tarafı şudur: mesele yalnızca okul kapısına daha fazla polis koymak değildir. Asıl ihtiyaç, okul yönetimi, rehberlik birimi, aile, gerektiğinde sağlık ve güvenlik kurumları arasında erken uyarıya dayalı bir işleyiş kurabilmektir. Çünkü araştırmalar, şiddeti azaltmada yalnızca sert tedbirlerin değil, erken fark etme, ilişki kurma ve destek sunma kapasitesinin belirleyici olduğunu göstermektedir. Türkiye’de aile yapısı, okul kültürü ve toplumsal ilişkiler Amerika’dan farklıdır. Bu nedenle çözümün aynen kopyalanması doğru olmaz. Ancak risk işaretlerini ciddiye almak, ihbarı damgalama olarak değil koruma mekanizması olarak görmek ve okul içi destek sistemlerini güçlendirmek, iki ülke arasında ortak bir önleme zeminidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir diğer önemli başlık ev içi erişimdir. Kahramanmaraş’taki saldırıda kullanılan silahların, failin babasına ait olduğunun açıklanması, okul güvenliği ile ev güvenliği arasındaki bağın ne kadar güçlü olduğunu yeniden ortaya koydu. Şiddet davranışı yalnızca okulun sınırlarında üretilmez; evde erişilebilir olan tehlikeli araçlar, denetlenmeyen öfke, çözülmemiş duygusal sorunlar ve yetersiz gözetim, okulda ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle Türkiye’de okul güvenliği tartışmasının yalnızca kamera, devriye ve nöbet ekseninde değil; aile içi sorumluluk, güvenli saklama ve riskli davranış belirtilerinin erken fark edilmesi ekseninde de yürütülmesi gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ebeveynler neden çaresiz hissediyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün birçok anne baba yalnızca çocuk yetiştirmenin zorluğu nedeniyle değil, büyük ölçüde denetimsiz bir dijital çevreyle karşı karşıya oldukları için kendini yetersiz hissediyor. Amerikan Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı, 13-17 yaş grubundaki gençlerin yüzde 95’inin en az bir sosyal medya platformu kullandığını, yaklaşık üçte birinin sosyal medyada “neredeyse sürekli” bulunduğunu söylüyor. Aynı resmi değerlendirme, bu ortamların çocuklar ve ergenler için yeterince güvenli olmadığını da belirtiyor. Bu, ebeveynin artık yalnızca süreyi değil; içeriği, ilişki biçimini, algoritmik önerileri ve çocuğun duygusal olarak neye maruz kaldığını da yönetmesi gerektiği anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dijital alan artık sadece izlenen videolardan ya da kullanılan uygulamalardan ibaret değil. Gençlerin yüzde 72’si en az bir yapay zekâ aracı kullanıyor durumda. Yüzde 52’si ise bu sistemleri düzenli kullanıyor. Bu veriler, bazı gençlerin dijital araçları yalnızca bilgi almak için değil, sohbet etmek, dertleşmek ve duygusal boşluklarını doldurmak için de kullandığını gösteriyor. Böyle bir ortamda ebeveynin çocuğun hayatındaki güvenlik risklerini görmesi güçleşiyor. Çünkü karşısında sadece bir ekran değil; öneren, konuşan, cevap veren ve çocuğun dikkatini sürekli ayakta tutmak için tasarlanmış bir dijital ekosistem bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle ebeveynlerin çaresizliği, çoğu zaman kişisel yetersizlikten değil, yapısal bir güç dengesizliğinden kaynaklanıyor. Amerikan Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı çözümün sorumluluğunu sadece aileye yüklemiyor. Teknoloji şirketlerinin ürün güvenliğini önceliklendirmesi, politika yapıcıların daha güçlü koruyucu çerçeveler oluşturması ve ailelerin de ev içinde açık sınırlar kurması gerektiğini söylüyor. Başka bir deyişle, dijital çağda çocukları korumak artık tek başına ebeveyn görevi değil. Okulun, kamunun, teknoloji şirketlerinin ve toplumun birlikte üstlenmesi gereken ortak bir sorumluluk alanı haline gelmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada Türkiye için en gerçekçi yol, suçu tek bir aktöre yükleyen söylemlerden uzak durmaktır. Ne sadece aileyi suçlamak, ne sadece okulu hedef göstermek, ne de bütün meseleyi dijital içeriklere indirgemek çözüm üretir. Daha etkili yaklaşım; okulda risk işaretlerini tanıyan ekipler kurmak, velileri erken uyarı ve dijital ebeveynlik konusunda güçlendirmek, rehberlik ve ruh sağlığı desteğini görünür hale getirmektir. Çocukların aidiyet duygusunu artıran bir okul iklimi oluşturmak ve aile-okul iletişimini kriz anında değil, olağan zamanda da canlı tutmak gerekiyor. Şiddeti önlemede en güçlü zemin, korku büyüdükten sonra kurulan değil, ilişki güçlenirken kurulan zemindir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/okulda-siddeti-anlamak-ve-bundan-sonrasinda-yapilacaklar-1776453389.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Savaş ve şiddetin halk sağlığı bakımından sonuçları</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-ve-siddetin-halk-sagligi-bakimindan-sonuclari-13108</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-ve-siddetin-halk-sagligi-bakimindan-sonuclari-13108</guid>
                <description><![CDATA[Savaş sadece bir silahlı çatışma değil, kuşaklar boyu sürecek bir halk sağlığı krizidir. Akut yaralanmaların ötesinde; tedavi edilemeyen kronik hastalıklar, aksayan çocuk aşıları ve paramparça olan doktor-hasta ilişkisiyle savaş, toplumları sessizce ve derinden tüketmeye devam ediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu mecrada bugüne dek anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümü üstüne bir çok yazı yazdım. Ancak halk sağlığı üzerine yüksek lisansa başlayana dek, anlaşmazlıkların halk sağlığı açısından ne gibi sonuçlar doğurabileceğini düşünmemiştim. Oysa, anlaşmazlıkların barışçıl yöntemler yerine, giderek daha fazla şiddet ve güç ile çözülmesinin yaygınlaştığı bir dönemde, bu konu özellikle anlam taşıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş yahut silahlı çatışmaya dendiğinde insanların aklına hemen ölüm, yaralanma ve sakatlanma gelebilir. Bunlar elbette akut ve hemen stabilize olması gereken durumlar. Ancak bir silahlı çatışma uzadığı ve kronikleştiği ölçüde, halk sağlığı aynı anda bir çok şeyle alakalı bir sürece dönüşüyor. İçine ruh sağlığı; kronik hastalıklar; çocuk sağlığı; cinsel, üreme ve anne sağlığı yanında bulaşıcı hastalıklar da giriyor<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>. Bunlar elbette savaş öncesindeki sağlık ve demografik şartlar ve sağlık hizmetlerine erişimden bağımsız değil. Dahası, savaş yahut şiddet, sağlık üzerinde saydığım hastalıklar bağlamında yarattığı doğrudan etkilerin ötesinde, sosyo-ekonomik sonuçlarla dolaylı etkiler de yaratıyor<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün dünyada eskisine göre daha fazla şiddet ve savaş var, bunlar tekrarlanıyor da. Ancak tartışmalar, savaşı önlemeye dair neler yapılabileceğine dair fikirler yerine “çözüm”ü, devletlerin savunmaya daha fazla bütçe ayırmasına ve sorunları güç koalisyonları kurarak halletme gibi söylemlere sıkışmış halde. Savaş/şiddet son değil ilk çare adeta. Sanki anlaşmazlıklar sadece devletleri ilgilendiren bir şey, o ülke ve toplumda yaşayan ve kendi hükümetlerinin yahut diğer devletlerin yanlış kararlarının bir çok sonucuna katlanan insanlarla ilgili değil. Oysa bu alanda çalışan bir çok uzmanın dile getirdiği gibi, bir silahlı çatışmanın olmaması, o çatışmada taraf olmuş toplumların barıştığı anlamına gelmediği gibi, barış sadece devletlerin atacağı imzalarla da kurulamıyor-kurulsa da kalıcı olamıyor. Dolayısıyla çatışmalarla ilgili olarak, bunların toplumların sağlığına ve sağlığa etki eden diğer durumlara olan etkisine de bakarak politikalar geliştirmek zorundayız. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sağlık ve yerinden edilme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İster daha fazla silahlı çatışma yaşanması ister küresel ısınma gibi sebeplerle olsun, bugün yerinden yurdundan olmuş insan sayısı otuz kırk sene öncesine göre çok daha fazla. Dünya Bankası’na göre, iki milyar insan savaş nedeniyle kırılganlaşmış veya savaştan etkilenmiş bir yerde yaşıyor<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> ve bunların 300 milyonunun insani yardım ihtiyacı bulunuyor<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>. Dahası, ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan insanların %60’ı, kendi ülkelerine yakın ve kısa vadede dönebilecekleri ülkelere gitmeyi yeğliyorlar. (Bunun tipik örneği Türkiye’deki Suriyeliler ve ülkenin stabilize olması ile başlamış olan dönüşler<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir silahlı çatışma sözkonusu olduğunda, insanların sadece yaşadıkları yerde bombayla yahut silahlı çatışmayla ölme ve yaralanma ihtimallerine karşı güvenlik arayışlarının bir çok sonucu bulunuyor. Bir başka deyişle, yerlerinden olanlar sadece bir barınma kaybı yaşamıyor. Komşularını, içinde yaşadıkları mahalleyi, dayanışma ağlarını, çocuklar eğitim hakkını da kaybediyor. Sağlık açısından bakınca, güvendikleri sağlık personeliyle kurulmuş doktor-hasta ilişkisini; ilaçlarını; reçetelerini ve son kan tahlili yahut röntgeninin olduğu sağlık kayıtlarını da kaybediyorlar. Dolayısıyla ilaçlarını bulamıyor, (paralı yahut parasız) alamıyor; sağlıklı beslenemiyor -mesela diyabeti olan bir kişinin rejimini ve yememesi gerekenleri düşünebiliriz- ve kalabalıklar halinde yaşam nedeniyle enfeksiyonel hastalık riskleri de oldukça artıyor. Bu anlamda, beslenmeyi etkileyen şeylerden birisi de insanların göç nedeniyle, günlük veya kalıcı işlerini kaybetmeleri. Dolayısıyla, savaş koşulları nedeniyle kapalı olan yollar yahut bulunamayan yiyeceklerin yanına bir de bu yiyecekleri alacak gelirin kaybını da eklemek gerekiyor. Eğitim yokluğundan, açlığa, hastalığa kronikleşen bir yoksulluk sarmalını düşünebiliriz kısaca. Yazdığım şartlar altında yaşayan ve sağlık bakımından en yüksek riskli gruplar arasında yaşlılar, çocuklar, yeni doğum yapmış kadınlar da var. Yaşlı yahut değil, hareket kabiliyeti kısıtlı ve bakıma muhtaç kişiler de bunun içinde düşünülebilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Savaş/şiddetin kronik hastalıklara etkisi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün insan sağlığına yönelik en büyük tehdit, eskiden olduğu gibi enfeksiyonlardan ya da bulaşıcı hastalıklardan değil, ölümlerin %68’ini oluşturan kronik hastalıklardan kaynaklanıyor<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a>. Burada özellikle kardiyovasküler rahatsızlıklar (kalp krizi, felç); kanserler ve astım gibi kronik nefes darlığı sorunlarını ve diyabeti düşünebiliriz. Bunların temelinde ise genelde beslenme, tütün tüketimi ve hareket etmeme gibi hayat tarzına bağlı nedenler var. Bir kişi, topluluk yahut büyük bir nüfus, bir yerden aniden göç etmek zorunda kaldığında yahut kendi ülkesinde bile olsa yerleşim yerinden edildiğinde, bu durumun halk sağlığı açısından yarattığı en büyük sonuçlardan bir tanesi <em>kronik hastalıkların tedavisine ara verilmek zorunda kalınması</em>. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası, bugün savaşlarda artık hastanelere ve sağlık personeline yönelik şiddetin de giderek arttığını, bu mekanların doğrudan hedef alındığını, dolayısıyla bu hedef alınmanın ister yaralanma ister kronik hastalıkların tedavisinde olsun ciddi sonuçlar yarattığını görüyoruz. Bu durumda, bir takım kuruluşlarca sunulan insani yardım sadece bir yara bantı işlevi görmenin ötesine geçemiyor zira bu koşullarda kronik hastalıklara yönelik pek de bir şey yapmak mümkün olmuyor. Kronik hastalıklar tedavi edilmediğinde ve koşulların yarattığı diğer meselelerle birleştiğinde, bu hastalara ne olacağını tahmin etmek zor değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan, çatışma nedeniyle en basit aşılardan bile mahrum kalan çocukların, içinde yaşadıkları koşullarda bırakalım beş yaşına kadar hayatta kalmalarını, nasıl sağlıklı bir gelecekleri olabilir? Keza özellikle belirli ülkelerde, 100bin kişiye düşen doktor sayısının azlığı, bu personelin ölüm, göç gibi sebeplerle kaybı, savaş bittikten sonra da sorun yaratmaya devam ediyor. Tekrar ilk yardım ötesinde hizmet verebilecek; sağlık kaydı tutabilecek bir sağlık sistemi kurulmasından bahsetmiyorum bile. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir başka husus da silahlı çatışma ve şiddetin yarattığı ruh sağlığı meseleleri. İnsanların tehlike durumlarında “kaç”; “savaş”; “don” gibi tepkiler verdiğini daha önce dile getirmiştim. Ancak sürekli tetikte yahut kaç veya savaş halinde kalmaya bağlı olarak yaşamak, insanların uzun vadede güvensizlik, korku ve bir çok başka post travmatik tepki geliştirmesine neden oluyor. Dahası, insanlar yaşadıkları kayıplara bağlı olarak da -hatta bir kaybın yasını tutmadan birçok kaybı art arda ya da bir arada yaşamaya bağlı olarak- ruh sağlığı sorunları geliştiriyorlar. Bu sorunların çözüme kavuşturulmadıklarında sonra başka anlaşmazlıkları tetikledikleri bilinen bir olgu. Örneğin, post travmatik stres yaşayan erkeklerde -ki bunlar asker, milis, polis gibi şiddetle iç içe olanlar-, kadınlara yönelik şiddet davranışının arttığı biliniyor<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a>. Kısaca, son çare olması gereken bir olgu, ilk çözüm olarak sunulmaya devam ettiği, yaygınlaştığı ve kronikleştiği sürece, şiddetin halk sağlığına olan etkisini düşünmek zorundayız. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Ne yazıktır ki, bu yazıyı yazarken Türkiye’de iki okul saldırısı olayı yaşandı. Bir sonraki yazıda bu konuyu ele alacağım.</span></span></p>

<div>
<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Garry S. Checchi F. (2020) Armed conflict and public health: into the 21st century. Journal of Public Health Vol. 42</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Aebesecher Perone S. et al. Non-communicable diseases in humanitarian settings: ten essential questions. Conflict and Health (2017) 11:17 DOI 10.1186/s13031-017-0119-8</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Garry S. Checchi F. (2020).</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Talisuna A, et al. (2025) BMJ Glob Health 10:e019929. Doi: 10.1136/bmjgh-2025-019929</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Suriye’ye geri dönenler: “Yine sıfırdan başlıyoruz ama artık mülteci değiliz” https://www.bbc.com/turkce/articles/cd6xggl8602o</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Aebesecher Persone et al. (2017)</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:black">[7]</span></a> Miller KE, Jordans MJD, Tol WA, Galappatti A (2021). A call for greater conceptual clarity in the field of mental health and psychosocial support in humanitarian settings. Epidemiology and Psychiatric Sciences 30, e5, 1–8. https://doi.org/10.1017/S2045796020001110</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/savas-ve-siddetin-halk-sagligi-bakimindan-sonuclari-1776455713.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Popülizm kazanırken kim kaybediyor?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/populizm-kazanirken-kim-kaybediyor-13107</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/populizm-kazanirken-kim-kaybediyor-13107</guid>
                <description><![CDATA[Aristoteles'in denge rejiminden Churchill'in kusurlu ama vazgeçilmez sistemine uzanan çizgi hep aynı şeyi söylüyor: hiçbir kişi, hiçbir hareket, hiçbir dalga — kurumların üstünde değildir. Türkiye için asıl mesele, demokrasiyi yalnızca bir seçim mekanizması olarak değil; ekonomik refahın, toplumsal barışın ve ulusal güvenliğin temel zemini olarak yeniden inşa etmektir. Bu bir tercih değil, zorunluluktur. Ve bu zorunluluğu erteleyen her gün, faturaya yeni bir satır ekliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Popülizm, bir ideoloji değil, bir siyaset yapma biçimidir. En yalın haliyle toplumu ikiye böler: "gerçek halk" ve "yozlaşmış elitler." Bu ayrım üzerinden karmaşık sorunlara basit, hızlı ve duygusal cevaplar üretir. Trump, Orbán, Erdoğan — ideolojileri farklı, ama reçeteleri aynı: bir kriz anlat, bir tehdit tanımla, kendini tek çözüm olarak sun.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak bu senaryonun bir sınırı vardır. Gerçeklik er ya da geç geri döner — ekonomik kriz derinleşir, kurumlar çöker, söylem bunu taşıyamaz hale gelir. Dalga çekilir. Geride ne kalır? Çoğu zaman sinmiş bir yargı, susturulmuş bir basın ve birikimiyle baş başa kalmış bir toplum.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">"Demokrasi en kötü yönetim biçimidir — diğer tüm denenenler hariç."</span></em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Winston Churchill’e Atfedilen Söz</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Demokrasi yavaş, tartışmalı, sinir bozucu olabilir. Ama hatalarını düzeltebilen tek sistemdir. Burada bir uyarı gerekiyor: demokrasi de kendi başına güvence değildir. Aristoteles bunu çok önce görmüştü. Çoğunluğun çıkarı ortak iyinin önüne geçtiğinde demokrasi çoğunlukçuluğa dönüşür — ve popülizm tam bu boşluktan beslenir. Kalabalıkların oyuyla iktidara gelen, sonra kalabalıkların adına kurumları teker teker etkisizleştiren bir yapı artık demokrasi değildir. Seçimsel bir kabuktur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye'de siyaset uzun süredir iki eksen üzerinde şekilleniyor: yüksek kutuplaşma ve güçlü liderlik kültü. Bu iki dinamik birbirini besliyor. Peki döngü neden kırılamıyor? Çünkü kendini yeniden üretiyor: kutuplaşma yüksek olduğunda seçmen alternatifsiz hissediyor, her kriz iktidarı daha da merkezileşmeye itiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun somut maliyeti var. Yargı bağımsızlığı zayıfladığında yatırım ortamı bozulur; ekonomi öngörülebilir kurallara ihtiyaç duyar, anlık kararlara değil. Merkez bankasına yapılan her müdahale kısa vadede söylem zaferi gibi sunulabilir, ama orta vadede kur baskısı ve enflasyon olarak geri döner. Muhalefete yönelik baskı da bu kırılganlığı derinleştirir. Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması, gazetecilerin yargılanması, ifade alanının daralması — bir araya geldiklerinde hata düzeltme kapasitesi zayıflamış bir sistem ortaya çıkar. Oysa bir sistemin gücü hata yapmamasında değil, hatayı düzeltebilmesindedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kıyaslamalar bu noktada işlevini gösteriyor. Demokratik mekanizmaların sınırlı kaldığı sistemlerde — İran bunun en belgelenmiş örneği — içeride bastırılan siyaset dışarıda sertleşiyor; çözülemeyen meşruiyet sorunu dış düşman üretimiyle dengelenmeye çalışılıyor. Buna karşılık kapsayıcı kalan sistemlerde radikalleşme için alan daralıyor. Çünkü radikalleşmeyi besleyen şey çoğu zaman yoksulluktan çok temsil edilmemişlik/edilememişlik duygusudur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aristoteles'in denge rejiminden Churchill'in kusurlu ama vazgeçilmez sistemine uzanan çizgi hep aynı şeyi söylüyor: hiçbir kişi, hiçbir hareket, hiçbir dalga — kurumların üstünde değildir. Türkiye için asıl mesele, demokrasiyi yalnızca bir seçim mekanizması olarak değil; ekonomik refahın, toplumsal barışın ve ulusal güvenliğin temel zemini olarak yeniden inşa etmektir. Bu bir tercih değil, zorunluluktur. Ve bu zorunluluğu erteleyen her gün, faturaya yeni bir satır ekliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hızlı kararlar mı, yoksa doğru kararlar mı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Demokrasi her zaman ikinciyi seçer. Uzun vadede kazanan da hep bu olur. Peki biz ne zamana kadar bekleyebiliriz?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/populizm-kazanirken-kim-kaybediyor-1776449387.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Domicide” stratejilerine ve şiddetine karşı nasıl direnilebilir?   </title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/domicide-stratejilerine-ve-siddetine-karsi-nasil-direnilebilir-13106</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/domicide-stratejilerine-ve-siddetine-karsi-nasil-direnilebilir-13106</guid>
                <description><![CDATA[Merkeziyetçi siyasetin yarattığı yıkıma karşı tek çıkış yolu: Sivil Ağlaşma. 90’ların Habitat Zirvesi’nden 99 Depremi’ne kadar uzanan bağımsız dayanışma deneyimleri, 'Yerleşimkırım' şiddetine karşı toplumsal bağları yeniden örmenin ve kamusal alanı savunmanın anahtarını sunuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Son zamanlarda İsrail gibi devletler tarafından uygulanan sivillerin yerleşim alanlarını sistematik olarak yok etme stratejisini “Domicide” olarak adlandırıyorlar. “Domicide” kavramı ilk defa Bosna Savaşı (1992-1995) sırasında akademisyenler tarafından kullanılmış. Yerleşim alanlarının kasıtlı ve sistematik olarak yok edilmesini ifade ediyor. Türkçe karşılığı “Evkırım”. Ama evlerin yanında işyerleri, sosyal mekanlar, okullar, oteller, hastaneler, kamu yapıları, tarım alanları, yani yaşam çevreleri yok edildiği için “Yerleşimkırım” da denebilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Yıkımdan farkı nedir, neden “kırım” olarak adlandırılıyor, diye sorulursa. Belli bir etnik, kültürel topluluğu hedef alması ve varlıklarının şiddet yoluyla ortadan kaldırılmasını hedeflemesi nedeniyle. “Domicide” ile haritalardan silinenler yalnızca binalar, yerleşim alanları değil. Kuşaklar boyu süren sosyal ilişkiler, aidiyetler, alışkanlıklar, anıların kazınması hedefleniyor. Yerleşim alanlarında eski sakinlerinin geri dönmelerine ve yaşamlarını yeniden kurmalarına izin verilmiyor. Hatta geçmişte yaşanan şiddet nedeniyle başka ülkelere göç etmek zorunda kalmış insanların, diyasporanın geçici süreler kalmak ve bağlarını korumak için inşa etmiş oldukları binalar dahi yok ediliyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Karar Gazetesi’nde yer alan habere göre The Guardian gazetesi, İsrail'in Güney Lübnan'daki askeri operasyonlarının yıkıcı boyutlarını gözler önüne seren bir rapor yayımlamış. Rapora göre Güney Lübnan’da sınır boyunca uzanan yerleşim alanlarının neredeyse tamamı patlayıcılarla yerle bir edilmiş, haritalardan silinmiş. Bakınız&nbsp;</span></span></span></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809"><strong><span style="color:blue"><a href="https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://www.karar.com/dunya-haberleri/israil-lubnanda-gazze-modelini-uyguluyor-koyler-haritadan-tamamen-2041872&amp;ved=2ahUKEwiZ9ufHuO2TAxWpSfEDHUeGDwwQFnoECAMQAg&amp;usg=AOvVaw3wFm9hmLrf6KeS7SrxFJIX" style="color:#1155cc" target="_blank">https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://www.karar.com/dunya-haberleri/israil-lubnanda-gazze-modelini-uyguluyor-koyler-haritadan-tamamen-2041872&amp;ved=2ahUKEwiZ9ufHuO2TAxWpSfEDHUeGDwwQFnoECAMQAg&amp;usg=AOvVaw3wFm9hmLrf6KeS7SrxFJIX</a></span></strong></span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Bu operasyonların arkasında sistemli bir yıkım stratejisinin bulunduğu ifade ediliyor. Bunun Gazze’denin güneyindeki yerleşim alanlarının neredeyse tamamının yok edilmesine benzer bir girişim olduğu söyleniyor. Birleşmiş Milletler Uydu Merkezi'nin (UNOSAT) son aylık raporuna göre, İsrail Gazze’de sivil can kayıplarına yol açmanın yanı sıra, bölgedeki yapıların yarısından fazlasını enkaza çevirmiş. Kavram yeni ortaya çıkmış olsa da, “Domicide” insanlık tarihinde yaygın bir şey. Günümüzdeki gibi sofistike patlayıcılar, savaş ve iş makineleri, yeni iletişim araçları kullanılmasa da, geçmişte de ötekileştirilenleri hedef alan yaygın bir şiddet biçimi. Tarihteki şehirleri kül eden yangınlar gibi. Tarih kitapları kimi imparatorlardan söz ederken “ordusuyla geçtiği şehirleri yağmaladı, köyleri, kasabaları yaktı, yıktı… Taş üstünde taş bırakmadı” diye yazıyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Ayrıca doğrudan bir çatışma olmadığı için dolaylı gibi de gözükebilir, ama “kentsel dönüşüm” uygulamalarının da kimi zaman belli etnik toplulukları, yoksulları ve göçmenleri hedef alarak şiddet içeren stratejiler, zorla tahliyeler üzerine kurulduklarını söylemek mümkün.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Bunun örneklerini tartışmak için zannedersem çok uzaklara gitmeye gerek yok. Kapalı ilişkilerle geliştirilen Sulukule Projesi örneğin bu bölgede yaşayan Roman topluluğunun kazınmasını hedeflemişti. Gene UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Süleymaniye gibi tarihi semtlerde ise “koruma planları ve projeleri” adı altında bir tarih icad (Osmanlı Mahallesi) edilerek burada yaşayan ve çalışan insanlar tahliye edilmesi mesela, zor kullanılarak. Kamu adına çalıştıkları söylenen kişiler tarafından korkutularak, tehdit edilerek, suları ve elektrikleri kesilerek, mülklerine el konularak… Kimi zaman da hukuki yollarla, uzmanlar tarafından geliştirilen yasal araçlar ve planlarla. Çok sayıda örnek var. Ama mesela şehrin göbeğinde, Tarlabaşı Projesi’nde 90’lı yıllardaki çatışmalardan kaçarak bölgeye yığılan göçmenlerin hedef alınmasındaki gibi. Okmeydanı, Ayazma, Gaziosmanpaşa, Hacıhüsrev mahalleleri… Yakın tarihlerde bir dolu benzer yerinden etme girişimi örneği var.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Bu uygulamalarda kimi zaman örtük ya da açık olarak ayrımcılık yapıldığı da görülüyor. Projelerin müellifleri ve resmi yetkililer tarafından bu bölgelerdeki insanların “burada yaşamayı hak etmedikleri” görüşünün dile getirildiği görülüyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">“Domicide” stratejilerine ve şiddetine karşı nasıl direnilebilir?</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Öncelikle siyasetçiler sorumlu gösteriliyor. Bu aldatıcı. Bu girişimlerin arkasında yönetimleri koşullandıran, kamu gücünü kullanan imtiyaz grupları bulunuyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Örneğin ayrımcılık ve şiddet içeren "Domicide" projelerini geliştiren mimarlar, plancılar hakkında hiç bir soruşturma açıldığını gördünüz mü? Mesela Sulukule, Süleymaniye ya da Tarlabaşı gibi bölgelerdeki zorla tahliye projelerini yapan mimarlar gayet normal bir şekilde “müşterim benden bunu istedi, ben ona karşı sorumluyum” diyerek kendilerini kamusal sorumluluklarından sıyırmayı nasıl başarıyorlar? Bu mesele aynı Arendt’in çoğu zaman yanlış anlaşılan “kötülüğün sıradanlığı” kavramındaki gibi. Kendilerini “görevlerini yapan kişiler” olarak göstermeye çalışıyorlar. Piyasacı bir mantıkla, ya da çıkarları için hareket ettikleri için fikir üretiminin bağımlı olmasını bir sorun olarak görmüyorlar. Oysa ayrımcılığın, şiddetin önüne geçebilmek için mimar gibi uzmanların, fikir üretiminin, medyanın, üniversitelerin bağımsızlığı en temel koşul.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Bu mesele aynı zamanda küresel bir krize işaret ediyor. Aynı zamanda da bu şiddete direnebilmek için küresel deneyimlerle bağlar kurmayı gerektiriyor. Bunun örneklerini bulmak için de çok uzaklara gitmeye gerek yok. 1990’lı yıllarda köyler yakılır ve gözaltında kayıplar ve vahşet yaşanırken mesela. Bundan tam 30 yıl önce İstanbul’da düzenlenen olan Birleşmiş Milletler Habitat Zirvesi öncesinde daha önce bağımsız ilişkiler kurarak ağlaşan siviller mesela. Tehditlere aldırmayıp bir dayanışma ağı oluşturan Evsahibi Komite deneyimi zannedersem önemli bir örnek. Yerleşim politikalarının şiddetsizleştirilmesinde bu küresel ağlaşma deneyimlerinin kalıcı bir etkisinin olduğu söylenebilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Bu ağlaşma deneyimi bağımsızların 1999 felaketinde devletin yerine getiremediği acil durum koordinasyonu işlevlerini başarıyla üstlenmelerini sağladı. Kamuoyu, medya, yerli ve yabancı kuruluşların ihtiyaçlar hakkında bilgi sahibi olmaları, yardım çalışmalarına katılımları ve sonrasındaki süreçlerin yapılandırılmasına bu ağlaşma deneyimi sayesinde oldu. Bu yapı daha sonra Susurluk Kazası sonrasında “temiz toplum” için harekete geçen Yurttaş Girişimi, Sivil Anayasa Girişimi ve çok sayıda şehirle, yerel sorunlarla, Fener-Balat, Sulukule, Okmeydanı, mahallelerindeki etkili mücadele ve uğraşlara taşındı.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Buna karşılık sivillerin güçle birleşmesi, imtiyaz ilişkileri geliştirmesi ise otoriter rejimlerin değişmez özelliği. Sembolik sınıflar, medya iktidarlara ve çıkarlar gruplarına bağımlı olduklarında kolayca manipülasyon aracı olarak kullanılabiliyorlar. Bu nedenle bugün beni hep düşündüren mesele Gezi’den sonra meselelerin gene merkeziyetçi gerilim hattına taşınması. Gezi de dahil bunca şiddetsiz ağlaşma deneyimi bu süreçte tersine çevrildi. Demek ki kamusal bir alandan söz etmeden sivil toplumdan söz etmenin de hiç bir anlamı yok. Çok sayıda ya da güçlü STK’ların olması sivil toplumun güçlü olduğu anlamına gelmiyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Sonuç olarak, bir çıkış yolu arayanların çözümü toplulukları tasarlama idealleri üzerine kurulmuş olan neo-klasik siyasetten beklemelerini bir tutarsızlık olduğu söylenebilir. Bu idealler çatışmalar, krizler yaratarak kamusal alanı, çözümleri ve bağları felç ediyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Bu nedenle sivillerin farklı öncelikleri, görüşleri de olsa kendi aralarında bağlar kurarak, yereli askıya alan ve şiddet içeren seksiyonlaşmış ve nesneleştirici kamu yönetim modeli, güvenlik politikaları ve şehir planlama teknikleri ile nasıl baş edebileceklerini öğrenmek zorunda olduklarını düşünüyorum.</span></span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/domicide-stratejilerine-ve-siddetine-karsi-nasil-direnilebilir-1776449102.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Körlük: Görmemeyi seçtiklerimiz</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/korluk-gormemeyi-sectiklerimiz-13105</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/korluk-gormemeyi-sectiklerimiz-13105</guid>
                <description><![CDATA[Görmek insanı rahatsız eder. Görmek sorumluluk yükler. Görmek, insanı harekete geçmeye zorlar. Belki de bu yüzden hepimiz bazen bilinçli bir körlüğü seçiyoruz: Çünkü gerçekten görürsek, artık hiçbir şey olmamış gibi davranamayacağımızı biliyoruz  Bugün yaşadığımız her facia, topluca verdiğimiz küçük körlük kararlarının sonucu. Bir gün, hep birlikte kör kalmayı reddetmemiz dileğiyle.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazı, Jose Saramago’nun&nbsp;Körlük&nbsp;adlı kitabından ilhamla yazıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı kitaplar yalnızca bir hikaye anlatmaz; insanın zihninde büyük bir soru bırakır. Jose Saramago’nun&nbsp;Körlük&nbsp;romanı da onlardan biri. İlk bakışta bir salgın hikayesi gibi görünür. Ama aslında çok daha rahatsız edici bir şeyi anlatır: İnsanın görmek istemediği gerçeği nasıl sistemli biçimde dışarıda bıraktığını.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Roman boyunca hissedilen şey yalnızca karanlık değildir. Asıl mesele, bakıyor olsak bile görmüyor oluşumuzdur. Kitap sanki hepimize aynı cümleyi fısıldar: İnsan, görmek istemediğinde gerçekten kör olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz günlerde kitap kulübümüzde saatlerce bu sorunun etrafında dolaştık: Biz neye körüz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Saramago’nun dünyasında körlük ansızın başlar. Bir sabah uyanılır ve her şey bembeyaz bir boşluğa dönüşür. Oysa bizim dünyamızdaki körlük böyle işlemez. Bizim körlüğümüz bir anda değil, yavaş yavaş oluşuyor. Görmezden gelerek, erteleyerek, üstünü örterek, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek. Bir şeyi ilk gördüğümüzde irkiliyoruz; ikinci kez karşılaştığımızda susuyoruz; üçüncüde ise artık normal kabul etmeye başlıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam da bu yüzden bugün Türkiye’de yaşanan pek çok olaya bakınca insanın aklına şu soru geliyor: Bunlar gerçekten bir anda mı oldu? Yoksa biz uzun zamandır bakıyor ama görmüyor muyduk?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kahramanmaraş’ta bir okulda yaşanan facia, yalnızca tek bir güne sıkışmış münferit bir olay gibi düşünülebilir mi? Yoksa o gün yaşanan şey, yıllardır biriken ihmallerin, ertelenen sorumlulukların, ciddiye alınmayan uyarıların kaçınılmaz sonucu muydu?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki sorun ilk kez o gün ortaya çıkmadı. Belki daha önce fark edildi ama “şimdilik idare eder” denildi. Belki birileri içinden “bu böyle olmamalı” diye geçirdi ama yüksek sesle söylemedi. Belki bir denetim eksik yapıldı, bir rapor gerektiği kadar önemsenmedi. Belki de herkes kendi görev alanı içinde doğruyu yaptığını düşündü ama kimse bütüne bakmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa bir facia, yaşandığı gün başlamaz. Bir çatlak ilk oluştuğunda ona bakılmadığında başlar. Bir eksiklik dile getirilip ertelendiğinde başlar. Bir sorumluluk sessizce başkasına bırakıldığında başlar. Yani felaketler çoğu zaman gürültüyle değil, sessizlikle büyür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bizim körlüğümüz tam da burada yatıyor: Görmemekte değil, gördüğümüz halde harekete geçmemekte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Saramago’nun romanında körlük bulaşıcıdır. Ama bana kalırsa bizim gerçek hayat körlüğümüz daha tehlikelidir. Çünkü ona alışırız. Sorunları zamana yaydıkça, onlarla yaşamayı öğreniriz. Alıştıkça normalleştirir, normalleştirdikçe sorgulamayı bırakırız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa alışmak, en derin körlük biçimi değil midir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görmek insanı rahatsız eder. Görmek sorumluluk yükler. Görmek, insanı harekete geçmeye zorlar. Belki de bu yüzden hepimiz bazen bilinçli bir körlüğü seçiyoruz: Çünkü gerçekten görürsek, artık hiçbir şey olmamış gibi davranamayacağımızı biliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşadığımız her facia, topluca verdiğimiz küçük körlük kararlarının sonucu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir gün, hep birlikte kör kalmayı reddetmemiz dileğiyle.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/korluk-gormemeyi-sectiklerimiz-1776445452.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güvenli ülke, güvenli okul ve modern eğitim istiyoruz…</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/guvenli-ulke-guvenli-okul-ve-modern-egitim-istiyoruz-13104</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/guvenli-ulke-guvenli-okul-ve-modern-egitim-istiyoruz-13104</guid>
                <description><![CDATA[Siverek’ten Maraş’a uzanan okul saldırıları, Türkiye’nin içine düştüğü güvenlik ve şiddet sarmalının en acı bilançosunu önümüze koydu. Kağıt üzerindeki yönetmelikler raflarda tozlanırken, çocukların okula silahlarla girebildiği bu denetimsizlik ortamında Milli Eğitim Bakanlığı’nın sessizliği kabul edilemez. Kendi çocuklarını özel okullarda ve yurt dışında okutanların, Anadolu insanının can güvenliğini 'el elin eşeğini türkü çağırarak ararmış' misali izlediği bu dönemde; sadece güvenlik önlemleri değil, siyasi bir sorumluluk ve köklü bir zihniyet değişimi şarttır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">14 Nisan 2026 Salı günü Urfa Siverek’te bir meslek lisesine bir kişi tarafından yapılan silahlı saldırı sonucunda on altı kişi yaralanmış ve saldırgan ölmüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve hemen akabinde bir gün sonra Maraş’ta bir ortaokula bir öğrenci tarafından yapılan saldırı sonucunda şimdiye kadar sekizi öğrenci, biri öğretmen toplam on kişi saldırı sonucu hayatını kaybetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üst üste gelen bu okul saldırıları ülkeyi ayağa kaldırmakla kalmadı konu dış basında da fazlaca yer aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet konu yine dönmüş dolaşmış yine güvenlik sorununa gelip dayanmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zira ülkenin her yanında bu benzer şiddet olayları için çok uygun sosyo-ekonomik ve sosyo-politik ortam mevcut bulunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Siverek, Maraş yarın neresi belli değil…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birde bizim ülkemize has olan bir durum herhalde, olaylar olur ve sıcaklığında bağrış çağrış sonra unutulur ve üzerine bir tas su içilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden mi maden kazalarında hayatını kaybeden yüzlerce masum işçi böyle unutulmadı mı? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca trafik canavarı her yıl binlerce insanı çiğ çiğ yemiyor mu? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İş cinayetlerinde her yıl binlerce işçi hayatını kaybetmiyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkenin neresinde hangi alanda güvenlik var ki…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hastaneler mi güvenli, hapishaneler mi güvenli?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oteller mi güvenli? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evlerimiz mi depreme karşı güvenli mi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yediğimiz gıdalar ne kadar güvenli? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sokakta çocuklar ve kadınlarımız ne kadar güven içinde? &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çalışma hayatımız ne kadar iş güvenliği altında? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çalıştığımız işten ne zaman atılacağımızı biliyor muyuz? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunların hepsine verilecek cevap koca bir <strong>HAYIR </strong>cevabıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun için Türkiye, World Happiness Report ILO, TEPAV hesaplamalarında 30 yaş altı mutluluk sıralamasında 5.0 puan sonuncu sırada yer almış bulunmakta.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünebiliyor musunuz ülkenin ve toplumun geleceği olan gençler yaşadıkları ülkede mutlu ve umutlu değiller…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Denilebilir ki “efendim bu durumda orta yaş ve üstü bu durumda mutlu gözüküyor.” Maalesef onlarda mutlu nasıl olsun yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı altında yirmi bin lira ücretle aç bilaç yaşıyorlar, yaşamak buysa eğer… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet okul saldırılarına dönecek olursak neresinden bakılırsa bakılsın bu saldırıların siyasi sorumlusu eğitim bakanı ve hükümettir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü konu bal gibi siyasidir de ondan… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okulların güvenliği için bakanlık tarafından zamanında çıkarılmış onca yönetmelik ve genelge bulunduğu halde iş bunların kusursuz uygulanmasına gelince çığırından çıkmış…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu genelge ve yönetmelikler illerde valiler ve eğitim müdürlükleri tarafından uygulanması ve okul yönetimleri ve aile birlikleri ile iş birliği yaparak hayata geçirilmesi zorunlu kamu görevlerinin başında gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neredeee öyle bir sorumluluk ve ciddiyet görmedik ve göremiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü önce devletin sorumluluk ve ciddiyet içinde görevlerini yerine getirmesi gerekenlerin önemli bir kısmının çocukları devlet okullarına gitmiyor bu çocuklar ya özel okullarda veya yurtdışındaki okullarda eğitim görüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun anlamı ne demek Anadolu insanı buna cevap versin “el elin eşşeğini türkü söyleyerek ararmış” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet kamu görevini layıkıyla yerine getirmek sorumluluk ve ciddiyet ister.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizde mebzul miktarda diyeceğim ama yok öyle değil…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maraş’ta okul katliamını yapan öğrenci 15 yaşında yani daha çocuk, şimdi bu yaşta olan çocuğun aklına çantaya beş silah ve yedi şarjör mermi alarak okula gitmek ve arkadaşlarının ve öğretmenlerinin üzerine kurşun yağdırmak nasıl gelebilir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu korkunç ölüm planını neden yapmak ister?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çocuğun aile ve arkadaş ilişkilerini incelemeyi gerektiren asıl soru bu olarak ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olaydan sonra babasının verdiği ifadeye baksanıza.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet çocuk sorunlu psikolog desteği alıyor ve psikolog “ileride farklı tedavi gereke bilir” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Baba ise çocuğun eline evde tabanca aldığını kendisi de ona toplumda silah kültürünün ne olduğunu anlattığını ve hatta “hevesini alsın” diye “emniyet poligonunda birkaç el ateş ettirdiğini” söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaten her gün televizyonlarda mafya dizilerinde yeterince silahlı şiddet sahnelerin olduğu bir ülkede yetmez tablet digital oyunlarında vurdulu kırdılı oyunların saatlerce oynanması, çocuklar üzerinde şiddet eğilimini arttıran nedenlerin başında gelirken bir de çocuğun eline silah vererek ateş ettirilmesi işin tuzu biberi olmuş. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen yapılacak işler… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu olay başka bir demokratik ülkede olsaydı eğitim bakanı istifa ederdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milli Eğitim Bakanının istifasını bekliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra acilen okullarda güvenlik önlerinin arttırılması ve öğrenci psikolojisinin iyileşmesi gibi konular Ulusal Eğitim Kurultayı ilgili bakanlıklar, eğitim sendikaları, öğrenci veli örgütleri psikolog, pedagog ve sosyolog uzmanların yani akademinin katılımıyla toplanarak alınacak önlemler ve tavsiyeleri için toplanmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu toplantıda okul güvenliği konusunda örnek uluslararası uygulamalar gündeme alınmalı, uygulama koşulları sağlanmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak Türkiye 39 OECD ülkesi arasında PISA değerlendirmesine göre tüm branşlarda ortalamanın altında kalarak 32. sırada bulunuyor. Bu nedenle modern, demokratik, laik ve bilimsel eğitim pusulasından şaşmadan ki en önemli sorunumuz bu eğitim sistemi yeniden güncellenmeli ve çocuklarımız için iyi bir geleceğin ülkemiz içinde iyi bir gelecek olacağı unutulmamalıdır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/guvenli-ulke-guvenli-okul-ve-modern-egitim-istiyoruz-1776445194.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Blöfün ardında, Donald Trump İran’la bir barış anlaşmasına acilen ihtiyaç duyuyor: İşte bir çözüm*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/blofun-ardinda-donald-trump-iranla-bir-baris-anlasmasina-acilen-ihtiyac-duyuyor-iste-bir-cozum-13103</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/blofun-ardinda-donald-trump-iranla-bir-baris-anlasmasina-acilen-ihtiyac-duyuyor-iste-bir-cozum-13103</guid>
                <description><![CDATA[Sonuç olarak, bu planın ya da herhangi bir planın kabul edilmesi için üç koşulun mutlaka yerine gelmesi gerekiyor. Birincisi, yalnızca İran değil, Washington da uzlaşmalara gitmelidir. İkincisi, Trump 22 Nisan ateşkes süresini uzatmalı ve bu kadar karmaşık görüşmelerin zaman aldığını kabul etmelidir. Üçüncüsü, İsrail’in İran’a yapacağı bir saldırı her şeyi rayından çıkarabilir. Görüşmeler devam ederken Trump, Netanyahu’nun elini tutmalıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İslamabad görüşmelerinin, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttükleri savaşı bitirememesi hiç şaşırtıcı değildi. Zira Washington’un 15 maddelik teklifi ile Tahran’ın 10 maddelik karşı teklifi arasında çok büyük farklar vardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın uranyum zenginleştirmesini sınırlayan 2015 Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA), müzakere edilmesi iki yıldan fazla süren ve kökleri aslında 2003’e dayanan bir anlaşmaydı. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ise nükleer sorunu ve birkaç başka konuyu içeren müzakereler için Islamabad’da bir tam günden az zaman geçirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şaşırtıcı olan, Vance’in başarısızlık için yaptığı açıklama oldu: İran, ABD tarafından sunulan şartları reddetti. Oysa Amerikan tarafı şartları dikte edebilecek konumda değildi, çünkü 8 Nisan ateşkesinin yürürlüğe girmesinden sonra İran kararlı duruşunu korumuştu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Vance, patronu Donald Trump gibi, İranlıların yenildiğine ve ABD’nin geri adım atmak zorunda olmadığına inanıyor gibiydi. Vance’in dönüşünün ardından Trump, alışıldık tarzıyla el yükseltti ve İran limanlarına girip çıkan tüm gemiler için Hürmüz Boğazı üzerinden deniz ablukası ilan etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Abluka bir savaş eylemidir, dolayısıyla durum zaten tehlikeli. İran, petrol ihracatının engellenmesine karşılık ABD’ye bağlı Körfez monarşilerinin enerji altyapısına saldırma tehdidini yerine getirirse işler çok daha kötüye gidebilir. Bu da petrol, dizel, sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ve diğer kritik emtiaların fiyatlarını yükseltecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump İran’a yeniden saldırabilir ve İsrail muhtemelen onu takip eder. Tam kapsamlı savaş geri döner. Bu yüzden görüşmelere yeniden başlamak gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki bundan sonra ne olacak? Neyse ki iki taraf da daha fazla müzakereyi tamamen dışlamış değil. Üstelik Pakistan ve Mısır gibi arabulucular, Tahran ile Washington arasındaki uçurumu kapatmak için perde arkasında yoğun şekilde çalışıyor. Hem Tahran’ın hem Washington’un yeniden savaşı önlemek için sebepleri var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, daha fazla savaşın, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve ekibinin “provokasyonsuz bir İran savaşının rejimi devireceği” yönündeki kesin güvencelerini kabul ederek kazdığı çukuru derinleştireceğini biliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Enflasyon yükseliyor, zaten düşük olan anket rakamları daha da düşüyor ve ara seçimler yaklaşıyor. İran korkunç bir saldırıya dayanabildi, ancak mücadele yeniden başlarsa uğradığı muazzam hasar daha da artacak, yeniden inşayı zorlaştıracak ve geçmişte kitlesel huzursuzluğu tetikleyen ekonomik sıkıntıları uzatacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu koşullar yenilenmiş diplomasi için elverişli, ancak bunun için uygulanabilir bir çerçeve gerekiyor. Benim önerdiğim çerçeve her şeyi kapsadığını iddia etmiyor mesela İran’ın balistik füze programı hâlâ çözülmemiş bir konu ama uyuşmazlığın merkezindeki temel meseleleri ele alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öncelikle, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraf olarak sahip olduğu, barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkını tanıması gerekiyor. Zenginleştirme, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) güvenceleri altında %3,67 ile sınırlandırılmalı (ki bu zaten 2015 JCPOA limitiydi), elektronik ve yerinde UAEA denetimi yapılmalı ve İran’ın santrifüj parçaları sökülüp depolanmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran daha da ileri giderek, Washington’un istediği 20 yıllık moratoryuma razı olmadan, teklif ettiği beş yıllık maksimum sürenin ötesinde tüm zenginleştirmeyi durdurabileceğini belirtebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump 2018’de JCPOA’dan çekildikten sonra Tahran, anlaşmayla kaldırılan yaptırımların yeniden (hatta daha da sıkılaştırılarak) uygulanması nedeniyle kendini zenginleştirme limitleriyle bağlı hissetmedi. İran şu anda 440 kg %60 zenginleştirilmiş uranyuma sahip. ABD, bunun tamamının kaldırılmasında ısrar etmek yerine, denetimli olarak seyreltilmesini (down-blending) kabul edebilir. Zenginleştirme anlaşması 20 yıl süreyle yürürlükte kalabilir ve yenilenebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çerçeve, İran’ın nükleer silah geliştirmemesi yönünde yazılı bir taahhütte bulunmasını öngörüyor. Bu, 28 Şubat’ta ABD-İsrail saldırısında öldürülen merhum Ayetullah Ali Hamaney’in talimatıyla uyumlu. İran hükümeti sık sık bu talimata atıf yapıyor, dolayısıyla nükleer silahsızlık taahhütü vermesi de olası. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hamaney’in ölümünden sonra İran Dışişleri Bakanı, Tahran’ın konumunda büyük bir değişiklik beklemediğini söylemişti. Ancak Hamaney’in oğlu ve halefi Müçteba, babasının yasağını yeniden teyit ederken; ABD ve BM Güvenlik Konseyi üyeleri tarafından garanti altına alınacak paralel şekilde İsrail’in de İran’a asla nükleer saldırı başlatmayacağı güvencesi sağlanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail ve ABD tarafından bir yıl içinde iki kez saldırıya uğradıktan sonra İran’ın nükleer silahlardan vazgeçmekte tereddüt etmesi anlaşılabilir. İşte bu yüzden çerçevenin diğer kısımları güçlü teşvikler içeriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, ABD’nin asla ödemeyeceği savaş tazminatı talebinden vazgeçmeli. Karşılığında ABD, birincil ve ikincil yaptırımları tamamen kaldırmalı ve donmuş tüm İran varlıkları serbest bırakılmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran ayrıca, Hürmüz Boğazı’ndan geçen her petrol tankeri için 2 milyon dolar (£1,5 milyon) geçiş ücreti alma hakkını elde etmeli tabii ki bunun için Tahran’ın da geçiş hakkına saygı gösterme taahhüdünde bulunması ve Rusya ve Çin dahil bölge ve uluslararası bir koalisyon tarafından garanti sağlanması gerekecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Körfez monarşileri, ABD’nin İran’da büyük yıkım yaratmak için üslerini kullanmasına izin verdiğine göre, Tahran’ın ekonomik yeniden inşa için kaynak talep etmesi mantıksız değil. Ayrıca geçiş ücreti düzenlemesi, tarafsız bir otorite tarafından tahmin edilecek yeniden inşa maliyetleri karşılandığında sona erecek ve İran’ın kendi önerdiği gibi, boğazın diğer tarafındaki Umman ile paylaşılacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İran, yasama organları tarafından onaylanan ve bir BM Güvenlik Konseyi kararına bağlanan bir saldırmazlık paktı imzalamalıdır. İran, ABD silahlı kuvvetlerinin Orta Doğu’dan tamamen çekilmesi gibi ulaşılmaz talebinden vazgeçmelidir. Ancak saldırmazlık paktı bu tavizi telafi edecek ve Tahran ile Körfez devletleri benzer anlaşmalar imzalayabilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, bu planın ya da herhangi bir planın kabul edilmesi için üç koşulun mutlaka yerine gelmesi gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birincisi, yalnızca İran değil, Washington da uzlaşmalara gitmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi, Trump 22 Nisan ateşkes süresini uzatmalı ve bu kadar karmaşık görüşmelerin zaman aldığını kabul etmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncüsü, İsrail’in İran’a yapacağı bir saldırı her şeyi rayından çıkarabilir. Görüşmeler devam ederken Trump, Netanyahu’nun elini tutmalıdır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Rajan Menon (New York Şehir Üniversitesi Powell School’da uluslararası ilişkiler profesörü ve Columbia Üniversitesi Saltzman Savaş ve Barış Çalışmaları Enstitüsü’nde kıdemli araştırma görevlisidir)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.theguardian.com/commentisfree/2026/apr/16/donald-trump-peace-deal-iran-washington-tehran-deadline" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.theguardian.com/commentisfree/2026/apr/16/donald-trump-peace-deal-iran-washington-tehran-deadline</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/blofun-ardinda-donald-trump-iranla-bir-baris-anlasmasina-acilen-ihtiyac-duyuyor-iste-bir-cozum-1776368794.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eğitimin &#039;Kırmızı Pazartesi&#039;si</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/egitimin-kirmizi-pazartesisi-13101</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/egitimin-kirmizi-pazartesisi-13101</guid>
                <description><![CDATA[8 Nisan 2014'te Özgür Özel Meclis kürsüsünden madenlerdeki tehlikeyi anlattı. On beş gün sonra Soma'da 301 madenci öldü. 2025-2026 eğitim yılında dört CHP'li milletvekili okullardaki şiddeti sordu, dört kez aynı boş yanıtı aldı. Kahramanmaraş'ta 9 kişi öldü. Bu ülkede tehlikeyi görmemek bir kaza değil, bir tercih.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son iki günde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan iki acı olay, eğitimi, okulları yeniden mercek altına almamıza yol açtı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorun okulların mimarisi ve güvenliğinde mi, derslerde mi, eğitim sisteminin kendisinde mi yoksa çocukların bir bütün olarak içinde oldukları daha büyük sistemde mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de her kriz sonrasında olduğu gibi, yine siyasetçiler peş peşe toplantılar yaparak gerekli tedbirlerin alınacağını açıklıyorlar. Ama alınan ve alınacak tedbirlerin de palyatif olduğunu sonraki krizde görüyoruz. Kabul edelim kriz ne olursa olsun bu döngü her seferinde tekrarlanıyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan, son olayla ilgili olarak “acının siyaseti olmaz” diyerek; bu acı olaylara yaşanan sorunları siyaseten tartışmayalım demiş oluyor. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, “güvenlik önlemlerini güncelleyeceğiz” açıklaması yaptı. İçişleri Bakanlığı okul başına iki polis görevlendirme kararı aldı. Sosyal medya platformlarındaki gruplar kapatıldı, şüpheliler gözaltına alındı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yapılan açıklamalar ve alınan tedbirlere baktığımızda hükümetin yaşanan olaylara güvenlik bağlamında baktığını görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kabul edelim ki bu eksik bir okuma. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>GELİYORUM DİYEN ŞİDDET</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eksik okuma çünkü, bu eğitim yılının başından itibaren pek çok olumsuz olay yaşadık okullarda. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kasım 2025’te Anamur’da 12 yaşındaki öğrenci okul müdürünü vurdu. Geçen ay İstanbul'da bir biyoloji öğretmeni (Fatma Nur Çelik) öldürüldü. Ve son iki peş peşe yaşanan olaylar. Dahası bunlar ulusal medyada yer bulanlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şiddet sadece okulda değil. Deniz Zeyrek dün köşesinde yazdı; Türkiye'de 2025 yılında 3.422 silahlı olay yaşanmış ve bunlarda 2.225 kişi öldürüldü. Ruhsatlı silah sayısı 3 milyon, tahminlere göre ruhsatsızlar 10-12 milyonu buluyor. Suça sürüklenen çocuk sayısı her yıl artarak 2024'te 202 bin 785'e ulaşmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tabloya bakarak, yaşanan olayları münferit olarak tanımlamak yaşananları küçümsemekten başka bir değildir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası yukarıdaki tablo bize gençler arasında şiddetin adım adım arttığını ve tedbir almamız gerektiğini söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CEVAPSIZ KALAN ÖNERGELER GELİYORUM DİYEN ŞİDDET&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim 28 Nisan 2014’te “Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü”’nde CHP Grup Başkanvekili ve Manisa Milletvekili olarak Meclis kürsüsünden milletvekillerine seslenen Özgür Özel, vekili olduğu Manisa’daki Soma Maden İşletmesi başta olmak üzere madenlerde gelen iş sağlığı ve güvenliği konusunda şikayetleri dillendirmiş ve bu konuda alınması gereken tedbirlere dikkat çekmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel’in dikkat çektiği konuların hiçbiri dikkate alınmadı ve bu konuşmadan 15 gün sonra 13 Mayıs 2014’de Soma Maden Faciası yaşandı ve tam 301 madencimiz hayatını kaybetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir durum okullarda yaşanan şiddet konusunda da yaşanmış. <strong>&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dün Bahadır Özgür CHP’li milletvekillerin verdiği önergeleri ve onlara verilen cevapları yazdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025 Ekim’de Aliye Coşar okul güvenliği konusunda soru önergesi vermiş. 2025 Aralık'ta Nermin Yıldırım Kara aynı soruları içeren bir önerge daha vermiş. Çekmeköy saldırısının ardından Mart 2026'da Hikmet Yalım Halıcı, güvenlik personeli sayısını sordu. Yine Mart'ta Semra Dinçer, “riskli okullar” ile ilgili olarak ayrıntıları sordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bu soru önergelerine aynı yanıt verilmiş; “Eylül ve Şubat aylarında illerde vali başkanlığında toplantılar yapılmaktadır.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Verilen bu cevaplarda, sorulmasına rağmen; kaç okulun riskli olduğu söylenmedi. Kaç güvenlik personeli olduğu söylenmedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okullardaki şiddet de, Soma maden faciası gibi göz göre göre geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>PEKİ SORUN NE?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekten 18 yaşın altına inen bu şiddetin zemin ne?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TV’deki mafya dizileri mi? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gençlerin eğitime, diplomaya verdikleri değer mi azaldı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geleceğe duydukları güvensizlik mi arttı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden eğitim yerine çete üyesi olmayı tercih ediyor gençler?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tür soruları çoğaltmamız mümkün. Ve her soruya da verilecek cevap da mutlaka var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bu konuda şunu söylemek mümkün; eğitimin uzunca bir süredir sınıf atlama, sosyal mobilizasyon mekanizması olmaktan çıkması, eğitimin bilimsellikten uzaklaşarak gençlerin gelecek hayallerinin yok olması, eğitimin mesleksizliği beslemesi gençlerin ellerindeki telefon ile dünyayı keşfedip yaşadıkları hayata bir anlamda isyan ederek; eğitimle elde edemeyeceklerini şiddetin parçası olarak elde etme arayışı, kendilerini aile ve çevrelerine böyle kabul ettirme aracı olarak karşımıza çıkıyor şiddet. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece Kahramanmaraş’ta yaşanan faciadan çıkan somut bilgiler bile insanı dehşete düşürüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir çocuk, 11 Nisan'da katliamı planlıyor. Babası çocuğun isteği üzerine onu 12 Nisan'da poligona götürüyor. Ve üç gün sonra&nbsp;15 Nisan'da okulu basıp 9 kişiyi öldürüyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süre içinde hiç kimsenin hiçbir şeyi fark edememesini nasıl açıklayacağız?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okullarda son beş ayda yaşanan beş saldırı, Meclis’e verilen doyurucu cevap verilmeyen dört önerge ve son iki yıl içinde 18 yaş altındaki çocukların suç bilançosu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tablo bize gelen tehlikeyi fark etmemeyi tercihini gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan “acının siyaseti olmaz” diyor. Evet olmaz, eğer normal koşullarda olsaydık olmazdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama çocuklar güvende değilse, talepler cevapsız kalıyorsa, çocuklara bir gelecek değil belirsizlik sunuluyorsa; bütün bunları ortadan kaldırmak için “acı”, siyasetçilerin alacakları ilk ders olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de şu an her zamankinden daha çok siyaset yapmak, siyasete sahip çıkma zamanı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SİSTEM "GERÇEKTEN" DEĞİŞMELİ </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan karşı karşıya olduğumuz sorun daha yapısal. Yani teknik denebilecek tedbirler (güvenlik, okulların izlenmesi vs) bir süreliğine bu tür şiddet olaylarını engelleyebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gençlere gelecek sunacak, onların eğitime inanmalarını, eğitimin hayatta başarılı olmadaki rolünü hissettirecek yapısal bir değişime ihtiyacımız var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gençlerin belli bir ideolojik formasyonda eğitim içinde eğitimsiz, geleceksiz, güvencesiz salt ucuz iş gücü ve sadık seçmen olarak kalmalarının hedefleyen bu eğitim sistemi mutlaka değişmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu değişim ancak, siyasal ve toplumsal muhalefetin tüm paydaşlarının eş düzeyli katılabildiği bir konuşma zemini ile başlayabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar bundan kaçmaya devam edecek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet ise bunun siyasetini toplumsallaştırmalıdır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/egitimin-kirmizi-pazartesisi-1776367577.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Macaristan örneği: CHP’nin handikapları </title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristan-ornegi-chpnin-handikaplari-13099</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristan-ornegi-chpnin-handikaplari-13099</guid>
                <description><![CDATA[Macaristan’da muhalefetin başarısının arkasında, iktidar seçmenine güven veren, çözüm üreten ve farklı kesimleri birleştiren bir siyasi yaklaşım bulunmaktadır. Türkiye’de ise muhalefetin henüz bu düzeyde bir güven ve bütünlük oluşturabildiğini söylemek zordur. Özellikle “iktidar değişse de bir şey değişmez” algısının kırılması için daha güçlü ve somut politikalar geliştirilmesi gerekmektedir. Sadece mitingler ve erken seçim çağrıları yeterli değildir. Ortak demokratik hedefler etrafında birleşmiş, sahada aktif ve çözüm üreten kadrolara ihtiyaç vardır. Bu nedenle CHP’nin ve genel olarak muhalefetin, yapısal sorunlarını aşarak güçlü, güven veren ve bütünleşik bir siyasi alternatif oluşturması hayati bir önem taşımaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da Viktor Orbán’ın geçen hafta sonu yapılan seçimlerde Péter Magyar karşısında ağır bir yenilgi alması, uzun süredir iktidarda olan liderlerin seçimle değiştirilebileceği tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Yaklaşık çeyrek yüzyıldır iktidarda bulunan AK Parti lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile benzer şekilde muhafazakâr, popülist ve milliyetçi bir siyasal çizgiye sahip olan Orbán’ın kaybı, Türkiye’de de benzer bir sonucun mümkün olup olmadığı sorusunu doğurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan ile Türkiye arasında bazı benzerlikler bulunsa da iki ülkenin siyasal yapıları ve dinamikleri açısından önemli farklılıklar da mevcuttur. Bu farklılıkların bir kısmı Türkiye muhalefeti açısından avantaj yaratırken, bir kısmı ise aşılması zor yapısal sorunlara işaret etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da ana muhalefet partisi TISZA, 2024 yılında kurulmuş genç ve yıpranmamış bir partidir. Lideri Péter Magyar, iktidar partisi içinden çıkmış, muhafazakâr-liberal çizgide yeni nesil bir muhalefet figürü olarak öne çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kısa sürede yükselen bu yeni muhalefet, sistem içinden gelen ancak mevcut rejime karşı duran bir profil çizerek iktidar seçmeninden oy almayı başarmıştır. Aynı zamanda diğer muhalefet seçmenlerini de sandıkta birleştirebilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Türkiye’de CHP’nin Farklı Konumu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de CHP’nin durumu TISZA’dan oldukça farklıdır. CHP, köklü bir kurumsal kimliğe sahip, ideolojik bagajı bulunan ve yerleşik bir seçmen tabanı olan bir partidir. Ayrıca uzun yıllara dayanan yerel yönetim deneyimi de vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu özellikler, iktidar karşısında her zaman avantaja dönüşmemektedir. CHP’nin kurucu parti kimliği, tarihsel yükleri ve güncel siyasal sorunlar arasında sıkışmış bir muhalefet çizgisi izlemesine neden olmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2024 yerel seçimlerinin ortaya çıkardığı tablo da CHP açısından ayrı bir sorun alanı yaratmıştır. Yerel yönetimlerde beklenen farkın yeterince ortaya konulamaması, partinin iktidar karşısındaki zayıflığını derinleştirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin en önemli sorunlarından biri de parti içi çekişmelerdir. Bu çekişmeler, siyasi rekabetin ötesine geçerek yıpratıcı bir mücadeleye dönüşmektedir. Yerel yönetimlerde yaşanan sorunlar ve parti içindeki hizipleşmeler, iktidarın müdahalelerine açık bir zemin yaratmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı parti içi aktörlerin kişisel çıkar, statü ve siyasi rant odaklı tutumları, partinin toplumsal güvenilirliğini zedelemektedir. Bu durum, CHP’nin kendi tabanı dışına çıkarak daha geniş kesimlerden destek almasını zorlaştırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca parti içi muhalefetin, dolaylı ya da doğrudan iktidarın elini güçlendiren tutumları, iktidarın CHP’nin ve diğer muhalif kesimlerin üzerinde daha rahat hukuk dışı yargısal hamleler yapmasına olanak tanımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mutlak Butlan davası, İstanbul il yönetimine kayyım atanması ve başka bir çok vesilesiyle Kemal Kılıçdaroğlu’nun&nbsp; açığa çıkan “koltuk” hırsına yenilmişlik hali artık CHP içten kemiren bir kurda &nbsp;dönüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti içi hukuku,&nbsp; iktidarın aparatına dönüşmüş yargının siyasi operasyonunda arayan siyasetçi algısı toplumda fazlasıyla yaygınlaştı.&nbsp;&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İktidarın Muhalefeti Dizayn Etme Çabası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son açıklamalarında CHP lideri Özgür Özel’i eleştirerek “Türk demokrasisinin hak ettiği bir ana muhalefete kavuşacağına inanıyoruz” ifadesini kullanması, iktidarın muhalefeti yeniden şekillendirme arzusunun açık bir göstergesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaklaşım, yalnızca siyasi bir eleştiri değil, aynı zamanda muhalefeti zayıflatmaya ve yeniden dizayn &nbsp;etmeye yönelik bir strateji olarak değerlendirilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yerel yönetimlere ve parti örgütlerine yönelik siyasi operasyonlar da bu stratejinin bir parçası olarak görülmektedir. Bu yöntemlerle oluşturulan baskı ortamı, muhalefetin hareket alanını daraltmaktadır. Ana muhalefetin siyasi enerjisini büyük bir bölümünü adliye önlerinde harcamasına yol açmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de muhalefetin sürükleyici ve sonuç tayin edici partisi CHP’nin Macaristan’da TISZA benzeri bir sonuca ulaşılabilmesi için inşa edilecek yeni rejimin politik çerçevesini net, anlaşılabilir tanımlaması yanı sıra tek adam rejiminin alternatif olarak belirmesinin önünde üç örgütsel handikabı bulunuyor:</span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kurucu parti olmanın getirdiği tarihsel yük ve ideolojik bagaj </span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yerel yönetimlerde yeterli başarı ve farkın ortaya konulamaması </span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti içi muhalefetin yıpratıcı ve zaman zaman iktidara hizmet eden tutumları </span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sorunlar yalnızca CHP’nin değil, genel olarak muhalefetin iktidar alternatifi olmasının önündeki en büyük engellerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da muhalefetin başarısının arkasında, iktidar seçmenine güven veren, çözüm üreten ve farklı kesimleri birleştiren bir siyasi yaklaşım bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de ise muhalefetin henüz bu düzeyde bir güven ve bütünlük oluşturabildiğini söylemek zordur. Özellikle “iktidar değişse de bir şey değişmez” algısının kırılması için daha güçlü ve somut politikalar geliştirilmesi gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece mitingler ve erken seçim çağrıları yeterli değildir. Ortak demokratik hedefler etrafında birleşmiş, sahada aktif ve çözüm üreten kadrolara ihtiyaç vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de muhalefetin önündeki zaman daralırken, iktidar çok yönlü stratejilerle gücünü korumaya çalışmaktadır. Buna karşılık muhalefetin parçalı ve dağınık yapısı, Macaristan’daki benzer bir sonucun ortaya çıkmasını zorlaştırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle CHP’nin ve genel olarak muhalefetin, yapısal sorunlarını aşarak güçlü, güven veren ve bütünleşik bir siyasi alternatif oluşturması hayati bir önem taşımaktadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristan-ornegi-chpnin-handikaplari-1776347537.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erdoğan’ın siyasetsizliği</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdoganin-siyasetsizligi-13098</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdoganin-siyasetsizligi-13098</guid>
                <description><![CDATA[Bugün bakıldığında iktidar, muhalefetle mücadelede savcılara ve siyaset dışı araçlara büyük oranda muhtaç görünüyor. CHP üzerinde kurduğu ablukadaki en ufak bir gevşeme, kendisi açısından bir hezimetin başlangıcı olabilir. Bu da Erdoğan’ın son bir yıldır girdiği yola kendini bağımlı kıldığı anlamına geliyor. Bugünden sonra iktidardan hem kendisi hem de Türkiye için yeni bir rota çizmesini, muhalefet ile mücadelede daha çoğulcu bir alternatife yönelmesini beklemek hayalcilik olur. Bu bakımdan Türkiye’nin yakın geleceğini artık Erdoğan’ın atacağı adımlar değil Özel muhalefetinin tercihleri belirleyecek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">19 Mart yakın dönem Türk siyaseti için bir milat oldu. Siyasetin iklimi bu tarihten sonra alabildiğine değişti. İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanmasıyla birlikte Özgür Özel muhalif kitleleri meydanlara yığma stratejisini tercih etti. CHP, İmamoğlu ve arkadaşlarına yapılan haksızlıklardan büyük bir muhalefet dalgası devşirmeye çalıştı. Son kamuoyu araştırmaları, bu çabaların kısmi bir başarıya ulaştığını ancak seçmen gözünde muhalefetin moral üstünlüğü kesinkes elde etmeyi başaramadığını ortaya koyuyor. Bu sonuçlardan hareketle CHP yönetiminin son bir yılda yaptıkları ve yapamadıkları üzerine konuşmak kolay. Bu yönde pek çok yorum ve eleştiri de zaten yapıldı. Ancak aynı süreçte AKP’nin nasıl bir yol tercih ettiği ve yaklaşan seçimler bakımından bu tercihlerin olası sonuçlarının ne olacağı çoğu zaman göz ardı edildi. Oysa son bir yılda iktidar partisinin yaptıkları ve yapmadıkları da ana muhalefetin tercihleri kadar belirleyiciydi. Dolayısıyla bütünsel bir kavrayışa ulaşmak için AKP’nin son bir yılına dönüp bakmak şart. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi değerlendirmelerin iktidarı göz ardı etmesinin iki önemli nedeni var. İlki CHP’yi eleştirmenin görece risksiz ve kolay olması. İktidara dönük eleştiriler daha maliyetli ve hatta kimi zaman riskli. Bu yüzden siyaset yorumcuları için Özel hakkında yazmak Erdoğan’a dair bir şeyler söylemekten çok daha konforlu bir tercih. Öte yandan konu yalnız bununla da sınırlı değil. Son bir yıl bağlamında CHP konuşmanın daha cazip olmasının esas nedeni ülkede söylem geliştiren, politika öneren ve kitlesel eylem yapan en büyük örgütün ana muhalefet partisi olması. Odağınızı AKP’ye çevirdiğinizde hamasetin ve Ankara dedikodularının ötesinde, siyaseten değerlendirecek pek bir şey bulamıyorsunuz. İktidarın Erdoğan dışındaki yüzleri, kendilerine ait tek bir cümle kurmaktan imtina eden memurlara dönüşmüş durumdalar. Belki bu noktada yapılması gereken, tam da bu yokluk hakkında fikir yürütmek olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP’nin özgün bir politika ve söylem üretememesi, uzunca bir süredir siyasi parti olma niteliğini yitirmesinin bir sonucu. Partilerden beklenen temel işlevlerin büyük bölümünü yerine getirmekten aciz bir yapıya dönüştü iktidar partisi. Örneğin modern demokrasilerde siyasi partiler toplumsal taban ile siyasi seçkinler arasında bir köprü oluşturur ve politika oluşumuna böylece katkı sunarlar. Oysa Erdoğan ve çekirdek ekibi başkanlık sistemiyle birlikte sarayın duvarları ardına geçtikten sonra, AKP kadrolarının bu elitlere erişimi de son derece sınırlandı. Erdoğan ailesine yakın vakıfların yaygınlaşması ve alternatif iktidar odaklarının siyasete ve ekonomiyle hâkim olması sonucunda ise, bu defa partinin yeni kuşak siyasi elitleri yetiştirmedeki rolü ikincil bir hal aldı. AKP’nin kendi tabanı için bir politik sosyalizasyon ve endoktrinizasyon platformu olma işlevi ise, kitle iletişim araçları üzerinde kurulan kontrol ve sosyal ağlardaki trol ordularının etkisinin yanında önemsiz kaldı. Neticede 2001’de kurulduğunda son derece dinamik ve yenilikçi görünen parti bugün verimsiz bir devlet dairesinden hallice çalışan ve seçim zamanındaki faaliyetleri dahi tek başına organize edemeyen hantal bir yapıya dönüşmüş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle hantal bir yapıdan etkili bir söylem ve siyaset üretmesi elbette beklenemez. AKP’nin son bir yılının siyaseten bir boş küme olmasının da en büyük nedeni bu. İmamoğlu davası ve CHP’ye dönük operasyonlar birbiri ardına patlarken, iktidar partisi pekâlâ bu saldırıyı kendisi için bir rüzgâra dönüştürebilir ve muhalefeti tümden umutsuzluğa sürükleyebilirdi. Ancak bu yolda en ufak bir ışık bile vermediler. Teşkilat olarak tek yapabildikleri, saraydan gelen emir ve talimatlar doğrultusunda savcıların yazdığı iddianameleri tekrar etmek ve yürüyen hukuki süreçler sonucunda muhalefetin kendi iç çatışmalarına sürüklenmesinden medet ummak oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu siyasetsizlik hali yalnız parti ile sınırlı değil. Cumhurbaşkanı da son bir senede özellikle iç politika konularında siyaset üretmeyi büyük ölçüde bir kenara bıraktı. Hem parti hem de Erdoğan muhalefetle mücadele etme işini büyük oranda yargıya devretmiş görünüyor. O kadar ki ülkede sokak gündeminin büyük ölçüde söz konusu yargılamalar olduğu günlerde dahi Erdoğan bu konulara birkaç kuru cümleyle, bilindik ezberleri tekrar ederek değinmeyi tercih ediyor. Televizyonlarda da AKP’li siyasetçilerden çok gazeteciler bu konular hakkında konuşturuluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan 19 Mart yargılamalarını etkili bir siyasi söylemle çerçeveleyip halk nezdinde CHP’nin ve İmamoğlu’nun itibarını ortadan kaldırmayı başarmış olsaydı belki de birkaç parçaya ayrılmış, darmadağınık bir muhalefet manzarası olacaktı. Oysa tam tersine Muharrem İnce ve Emine Ülker Tarhan gibi küskün isimlerin birer birer CHP’ye geri döndüğünü görüyoruz. Kapalı kapılar ardından Özel’i kıyasıya eleştiren isimler ise bu ortamda ses yükseltmekten imtina ediyor. Kısacası cumhurbaşkanı ve partisinin siyasetsizliği sayesinde muhalefet son bir yılda önemli ölçüde konsolide olmayı başardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın bu düşük yoğunluklu politika tercihi yalnız muhalefetle mücadelesiyle veya İmamoğlu davasıyla da sınırlı değil. Örneğin Devlet Bahçeli’nin himayesinde yürüyen Kürt Açılımı konusunda Erdoğan’ın geri planda durması ve Mehmet Şimşek’in programını topyekûn bir ekonomik atılım söylemiyle çerçevelemeye çalışmaması da manidar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ataletin temel nedeni, Erdoğan’ın iç politikada büyük bir başarıya imza atma imkânı görememesi. Daha doğrusu, böyle bir başarıyı gerçekleştirecek kapasiteyi bulamaması. Zira ülkeyi otoriterleşmeye sürükleyen başkanlık sistemi, devlet kapasitesini arttırmak yerine daha da geriletti. Bu gerilemeyi her yerde palazlanan irili ufaklı suç örgütlerinden, adalete olan güvenin kaybından, devlet okullarında yaşananlardan ve gıda güvenliğinden düzensiz göçe değin hemen her konuda kontrolün yavaş yavaş yitirilmesinden de görüyoruz. Geriye dönüp bakarsak, 2017 referandumu öncesinde Türkiye’nin tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar büyük bir ülke olduğu uyarısı yapanlar bu anlamda haklı çıktı. İşte tam da kendi yarattığı bu yönetim krizi neticesinde bugün Erdoğan, iç politikaya dair gündem ve beklentilerini minimize etmeye ve odağını tümüyle küresel jeopolitiğe çevirmeye mecbur kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dış politikanın son bir yılda Erdoğan için iç siyasetin bir ikamesi haline geldiğini söylemek bu anlamda yanlış olmaz. Cumhurbaşkanı kendisini iç siyasetin üzerinde konumlamaya, eylem ve söylemlerinde küresel sorunlara daha fazla mesai ayırarak buradaki etkinliği üzerinden seçmen tabanını korumaya çalışıyor. Son dönemde NATO içerisinde artan görünürlüğümüzün, bölgesel sorunların çözümünde üstlenmek istediğimiz rolün ve savunma sanayinin öne çıkartılmasının nedenlerinden birisi de iç politikadaki bu tıkanıklık. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki tüm bunlar bir sonraki seçimi kazandırmak için yeterli olacak mı? Eğer ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaş olmasaydı, aslında işler Erdoğan için çok da kötü gitmiyordu. Ancak savaşla birlikte küresel ekonomide başlayan daralma bir stagflasyon dalgasına neden olursa AKP’nin yakın gelecekte bir seçim ekonomisi uygulama şansı da zorlaşacaktır. Böyle bir ortamda cumhurbaşkanı, güçlü bir muhalefet adayının karşısına yalnız dış politika kartları ile çıkmayı göze alamaz. Dolayısıyla bugün bakıldığında iktidar, muhalefetle mücadelede savcılara ve siyaset dışı araçlara büyük oranda muhtaç görünüyor. CHP üzerinde kurduğu ablukadaki en ufak bir gevşeme, kendisi açısından bir hezimetin başlangıcı olabilir. Bu da Erdoğan’ın son bir yıldır girdiği yola kendini bağımlı kıldığı anlamına geliyor. Bugünden sonra iktidardan hem kendisi hem de Türkiye için yeni bir rota çizmesini, muhalefet ile mücadelede daha çoğulcu bir alternatife yönelmesini beklemek hayalcilik olur. Bu bakımdan Türkiye’nin yakın geleceğini artık Erdoğan’ın atacağı adımlar değil Özel muhalefetinin tercihleri belirleyecek.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erdoganin-siyasetsizligi-1776347094.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Macaristan’da kapı aralandı</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-kapi-aralandi-13097</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-kapi-aralandi-13097</guid>
                <description><![CDATA[Macaristan’da değişim için kapı aralandı. Ama bunun gerçek bir dönüşüme mi, yoksa ustaca kurgulanmış bir makyaja mı evrileceğini zaman gösterecek. Bu yeni siyasal form bize ne kadar uzak, yoksa sandığımızdan çok daha mı yakın? Çünkü doğru okuyamazsak, başkalarının deneyimini tartıştığımızı sanırken, aslında kendi geleceğimizin fragmanını izliyor olabiliriz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’da &nbsp;kapı aralandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bunun gerçek bir dönüşüme mi, yoksa ustaca kurgulanmış bir makyaja mı evrileceğini zaman gösterecek.-&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’da sandıklar kuruldu, oylar verildi ve sonuçlar açıklandı. Ancak bu ülkede perde kapanmadı—aksine, asıl sahne şimdi açılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta yazımı şu cümleyle bitirmiştim: “12 Nisan’da sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın… asıl mücadele ertesi gün başlayacak.”&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün görüyoruz ki mesele tam da bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü Macaristan’da yaşanan şey, klasik bir iktidar değişimi değil. Bu, bir liderin gidip başka bir liderin gelmesinden ibaret değil. Bu seçimler, bir siyasi modelin geleceğinin oylanmasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaklaşık 16 yıl boyunca ülkeyi yöneten Viktor Orban, &nbsp;sıradan bir başbakan olmaktan ziyade kendi siyasi sistemini inşa eden bir lider olarak öne çıktı. “İlliberal demokrasi” olarak tanımlanan bu yaklaşım; güçlü devlet yapısı, merkezileşmiş iktidar, göç karşıtı politikalar ve Avrupa Birliği’ne mesafeli bir egemenlik anlayışını aynı çerçevede birleştirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu model sadece Macaristan’ı dönüştürmedi; aynı zamanda küresel ölçekte bir referans noktası hâline geldi. Donald Trump gibi figürlerin temsil ettiği dalgayla paralel ilerledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi o dönemin sonuna gelindi.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Viktor Orban seçimleri kaybetti ve Fidesz muhalefet konumuna düştü.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’daki sol muhalefet ise büyük ölçüde etkisini yitirdi.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi rekabet, daha çok sağ eğilimli iki popülist lider arasında gerçekleşti.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçimlerin sonucunda yeni dönemin öne çıkan ismi Peter Magyar &nbsp;oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak asıl soru şu: Gerçekten yeni bir dönem mi başlıyor, yoksa sadece yeni bir aktör mü sahnede?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk bakışta keskin bir kopuş görmek zor. Magyar’ın çizgisi birçok açıdan Orban döneminin devamını andırıyor. Muhafazakâr duruş, milliyetçi ton ve göç konusundaki sert yaklaşım büyük ölçüde korunuyor. Bu da seçmenin radikal bir yön değişimi talep etmediğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani ortada bir devrim yok. Aynı zeminde gerçekleşen bir lider değişimi var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fark ise daha çok üslupta ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orban, Avrupa Birliği içinde yıllarca bir “blokaj aktörü” olarak hareket etti. Vetolar, krizler ve gerilimlerle şekillenen bir ilişki kurdu. Magyar ise daha uzlaşmacı bir ton benimsiyor. Ancak bu, ideolojik bir dönüşümden çok ekonomik bir zorunluluğa işaret ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macar ekonomisinin ihtiyacı net: Avrupa Birliği fonları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle Magyar’ın çizgisi, “Brüksel’e yönelmekten” çok “kaynakları açarken egemenliği korumak” olarak okunmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dış politikada da tablo değişmiş değil. Orbán’ın Rusya ile kurduğu pragmatik ilişki ve Ukrayna konusundaki mesafeli duruşu biliniyor. Magyar bu hattı terk etmiyor; sadece dili yumuşatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani yön değişmiyor. Üslup değişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada temel soruya geliyoruz:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değişen gerçekten sistem mi, yoksa yalnızca aktör mü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer medya düzeni, yargı yapısı ve ekonomik güç ağları olduğu gibi kalırsa, ortaya çıkacak tablo “Magyar &nbsp;Orbanizmi” olacaktır. Ama bu yapılar çözülür ve güç daha dengeli dağıtılırsa, o zaman gerçek bir dönüşümden söz edebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’daki bu tabloyu daha geniş bir perspektife koyduğumuzda ise daha büyük bir hikâye ortaya çıkıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta ve Doğu Avrupa’da siyaset giderek tek eksene sıkışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çekya, Slovakya ve Macaristan’da sol siyaset giderek zayıflamış ve etkisini büyük ölçüde kaybetmiştir. Siyasi rekabet ise giderek daha fazla sağ partiler arasında yaşanan bir yarışa dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya’da &nbsp;AfD yükselirken, SPD tarihinin en zayıf dönemlerinden birini yaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha doğuda tablo daha sert. Belarus ve Rusya seçim kavramını büyük ölçüde işlevsizleştirmiş durumda. Kuzey Kore ise dünyadan kopuk bir monarşi düzenini sürdürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Balkanlar’da da döngü benzer: Sırbistan, Arnavutluk… Milliyetçilik ve sağ popülizm siyasetin ana ekseni olmaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablodan çıkarılabilecek temel sonuç şu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset yalnızca “sağa kayış” şeklinde basit bir eksende ilerlemiyor; aynı zamanda geleneksel sol ve sosyal demokrat hareketlerin birçok ülkede etkisini, toplumsal karşılığını ve örgütlü gücünü giderek kaybettiği bir dönüşüm yaşanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu boşluk ise farklı sağ akımlar tarafından doldurulurken, siyasal rekabet de giderek ideolojik merkezden uzaklaşıp daha sert ve kutuplaşmış hatlara taşınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam da bu nedenle, mesele sadece “hangi taraf güçleniyor” sorusu değil; aynı zamanda “alternatif siyaset neden üretilemiyor ve temsil krizi neden derinleşiyor” sorusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bize gelince…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan seçim sonuçlarına balıklamasına atlayanların sayısı az değil. Ancak asıl çarpıcı olan, bu sonuçları kendi siyasal pozisyonuna göre yontmaya çalışan muhalefet refleksinin hâlâ canlılığını koruması. Sağın açık başarısını bile dolaylı biçimde sola yazma çabası, basit bir yorum farkından öte, ciddi bir kavrayış sorununun göstergesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya siyasetinde dengeler hızla değişirken, seçmen davranışları yeni dinamiklerle şekillenirken bizde tartışma hâlâ yüzeyde seyrediyor. Seçim sonuçlarının ardındaki nedenler, yapısal dönüşümler ya da toplumsal eğilimler yerine, “bu tabloyu kendi lehimize nasıl anlatırız” sorusu öne çıkıyor. Böyle olunca siyaset, anlamaya çalışılan bir alan olmaktan çıkıp, eğilip bükülen bir anlatıya dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa mesele çok daha derin. Muhalefetin temel açmazı, değişen siyasal iklimi doğru okuyamaması. Küresel ölçekte yükselen sağ popülizm, artan güvenlik kaygıları, ekonomik belirsizlikler ve kimlik siyaseti gibi başlıkları çözümleyemeyen bir yaklaşım, kaçınılmaz olarak edilgenleşiyor. Bu edilgenlik ise siyaseti kuran değil, geriden takip eden bir pozisyona hapsediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha da kritik olan, bu analiz eksikliğinin çözüm üretme kapasitesini zayıflatması. Sürekli eleştiren ama somut ve ikna edici alternatifler sunamayan bir siyaset dili, seçmen nezdinde karşılık bulmakta zorlanıyor. Çünkü seçmen artık yalnızca sorun tespiti değil, aynı zamanda yön, çözüm ve güven veren bir perspektif arıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak sorun, tekil seçim sonuçlarının nasıl yorumlandığı değil; o sonuçları ortaya çıkaran zeminin neden doğru okunamadığıdır. Muhalefet, ülkemiz etrafında yaşanan olayları kendi kalıplarına uydurmaya çalıştıkça, inandırılıcılıktan giderek uzaklaşıyor. Ve bu kopuş, sadece söylemde değil, sahada da kendini açıkça hissettiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan bu dönüşümün en rafine örneklerinden biri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü burada değişim bir kırılma şeklinde değil, evrim şeklinde yaşanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peter Magyar bu evrimin temsilcisi olabilir: Daha yumuşak bir dil, daha pragmatik bir yaklaşım, ama büyük ölçüde aynı yönelim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer bu model başarılı olursa, Avrupa siyasetinde yeni bir kavram daha yerleşebilir: “yumuşak popülizm.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama eğer sistemin derinliklerine dokunulur, güç dengeleri yeniden kurulursa, o zaman Macaristan sadece liderini değil, yönünü de değiştirmiş olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün için kesin olan şu:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’da değişim için kapı aralandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bunun gerçek bir dönüşüme mi, yoksa ustaca kurgulanmış bir makyaja mı evrileceğini zaman gösterecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu haftaki yazıya şu soruyla nokta koyalım:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yeni siyasal form bize ne kadar uzak, yoksa sandığımızdan çok daha mı yakın?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü doğru okuyamazsak, başkalarının deneyimini tartıştığımızı sanırken, aslında kendi geleceğimizin fragmanını izliyor olabiliriz.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-kapi-aralandi-1776269502.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hürmüz darboğazından nasıl çıkılacak?</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hurmuz-darbogazindan-nasil-cikilacak-13096</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hurmuz-darbogazindan-nasil-cikilacak-13096</guid>
                <description><![CDATA[Mevcut tabloda Hürmüz Boğazı krizinin çözümünde İran ile uzlaşma en rasyonel ve sürdürülebilir seçenek olarak öne çıkmaktadır. Çünkü boğaz fiilen İran’ın kontrol ve etki alanında olup, askeri yöntemlerle tamamen güvenli ve kalıcı biçimde açılması hem teknik olarak zor hem de çatışmayı büyütme riski taşımaktadır. Nitekim askeri müdahalenin karmaşıklığı ve uluslararası isteksizlik, diplomatik çözümün daha gerçekçi olduğunu ortaya koymaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı, küresel enerji arzının yaklaşık %20’sinin geçtiği kritik bir geçiş noktasıdır. Bu nedenle burada yaşanan kriz yalnızca bölgesel değil, küresel ekonomik ve jeopolitik sonuçlar doğurmaktadır. Olası bir “çıkış” ya da krizden kurtulma süreci, büyük ölçüde askeri, diplomatik ve ekonomik faktörlerin birlikte nasıl şekilleneceğine bağlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı’nın şu anda fiilen abluka altında olduğunu dikkate alırsak, durum artık “risk senaryosu” değil, doğrudan küresel kriz aşamasına geçmiş durumdadır. Bu koşullarda mesele yalnızca geçiş güvenliği değil, dünya enerji arzının sürekliliği ve büyük güçler arasındaki güç dengesi haline gelmiştir. Bu yüzden çıkış yolları daha sert, maliyetli ve çok aktörlü olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birinci senaryo, hızlı ve zorunlu diplomatik çözüm baskısıdır. İran üzerindeki ekonomik ve askeri baskı, başta ABD olmak üzere büyük güçler tarafından maksimum seviyeye çıkarılır. Birleşmiş Milletler devreye girerek deniz trafiğinin açılması için kararlar alabilir. Petrol fiyatlarının aşırı yükselmesi nedeniyle hem Batı hem de Asya ekonomileri hızlı çözüm için zorlayıcı bir diplomasi yürütür. Burada sorulması gereken soru, “bu baskı karşısında kim pes etmek zorunda kalacaktır” sorusudur. Bu durumda ABD’nin şimdilik yalnız kaldığı görülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci senaryo, deniz yollarının askeri olarak açılmasıdır. ABD öncülüğünde bir koalisyon, mayın temizleme ve deniz güvenliği operasyonlarıyla boğazı zorla açmaya çalışabilir. Bu durumda NATO ya da bölgesel müttefikler aktif rol alır. Ancak bu, doğrudan çatışma riskini ciddi şekilde artırır ve İran’ın misillemeleriyle savaşın genişleme ihtimali ortaya çıkar. Bu nedenle bu senaryo çok olası değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü senaryo, asimetrik çatışmanın derinleşmesidir. İran doğrudan çatışmaya girmek yerine tanker saldırıları, füze tehditleri ve vekil güçler üzerinden baskıyı artırabilir. Bu durumda abluka tam olarak kaldırılamaz, sadece kısmen delinmiş olur. Küresel piyasalarda belirsizlik kalıcı hale gelir ve enerji fiyatları uzun süre yüksek seviyelerde kalır. Bu senaryo en az İran kadar, ABD’ye de zarar verecektir, hatta tüm dünyaya zarar vereceği ön gülebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dördüncü senaryo, alternatif enerji akışlarının zorunlu olarak devreye girmesidir. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri mevcut boru hatlarını maksimum kapasiteye çıkarır. Ayrıca ABD stratejik petrol rezervlerini kullanabilir. Ancak bu önlemler toplam kaybı telafi etmeye yetmez, sadece şoku yumuşatır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beşinci senaryo, küresel ekonomik kırılma ve yeni düzenin oluşmasıdır. Çin, Hindistan ve Avrupa Birliği gibi büyük tüketiciler alternatif tedarik zincirleri kurmaya zorlanır. Bu süreçte enerji piyasaları yeniden şekillenir, yenilenebilir yatırımlar hızlanır ve Hürmüz’e bağımlılık azaltılmaya çalışılır. Ancak kısa vadede dünya ekonomisi için ciddi bir daralma ve yüksek enflasyon (stagflasyon) riski kaçınılmaz olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, mevcut tabloda Hürmüz Boğazı krizinin çözümünde İran ile uzlaşma en rasyonel ve sürdürülebilir seçenek olarak öne çıkmaktadır. Çünkü boğaz fiilen İran’ın kontrol ve etki alanında olup, askeri yöntemlerle tamamen güvenli ve kalıcı biçimde açılması hem teknik olarak zor hem de çatışmayı büyütme riski taşımaktadır. Nitekim askeri müdahalenin karmaşıklığı ve uluslararası isteksizlik, diplomatik çözümün daha gerçekçi olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca boğazın kapanmasının küresel enerji arzında tarihi ölçekte bir şok yarattığı ve petrol fiyatlarını hızla yükselttiği düşünüldüğünde, tarafların ekonomik baskı nedeniyle uzlaşmaya yönelmesi kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu nedenle İran ile yapılacak bir anlaşma, sadece geçici bir çözüm değil; aynı zamanda enerji akışının yeniden istikrara kavuşmasını sağlayabilecek en düşük maliyetli ve en hızlı çıkış yolu olarak değerlendirilebilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hurmuz-darbogazindan-nasil-cikilacak-1776332730.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Macaristan&#039;da Orban’ın vedası: Otokrasilerde demokratik geri dönüş mümkün mü?  </title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-orbanin-vedasi-otokrasilerde-demokratik-geri-donus-mumkun-mu-13095</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-orbanin-vedasi-otokrasilerde-demokratik-geri-donus-mumkun-mu-13095</guid>
                <description><![CDATA[Unutmamak gerekiyor ki neofaşizm, aşırı sağ emin adımlarla Avrupa siyasetinin kalıcı bir parçası haline geliyor. Almanya örneği bunun en güncel kanıtıdır. "Neofaşistlerin yükselmesi geçici, sadece tepki oylarını alıyorlar" romantizmi koca bir kıtanın merkez siyasetini yok etti, artık açık bir şekilde demokrasiyi tehdit ediyor. Kesin olan şu ki neofaşistler bundan sonrası için merkez siyasette güçlü bir oyun kurucu. Bu nedenle ana akım partilerin buna göre pozisyon alması gerekiyor. Orban gitti, darısı diğer neofaşistlere. Zira sırada bekleyen çok  figür var.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan'da geçtiğimiz hafta sonu yapılan genel seçimde, neofaşist Başbakan Viktor Orban'ın 16 yıllık hükümetinin sona ermesi yalnızca ulusal bir iktidar değişimi değil elbette. Bu politik veda, Avrupa'daki aşırı sağ hareketler açısından sembolik ve stratejik bir kırılma anı olarak da okunmalı. Peter Magyar liderliğindeki merkez sağ ve Avrupa yanlısı blokun ezici zaferi, yıllardır "illiberal demokrasi" modelinin vitrini olan bir rejimin seçmen eliyle tasfiye edilmesi anlamına geliyor. Avrupa demokrasisi için çok önemli bir gelişme bu.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuya girmeden önce seçimi kazanan Peter Magyar’a yönelik eleştirilere değinmek istiyorum. Özellikle sosyal medyadaki birçok paylaşımda, Magyar’ın Orban’ın eski adamı olarak ondan pek bir farkı olmadığı, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e çalışan popülist bir politikacı olduğu öne sürüldü. Bu çıkışların duygusunu anlıyorum ancak böyle bir çerçeve, Macaristan’daki tabloyu açıklamak yerine karartıyor bana göre. Bu türden okumalar, Macaristan’daki dönüşümü “sağcıdan sağcıya geçiş” gibi indirgemeci bir çerçeveye sıkıştırıyor. Oysa seçim sonuçları hem iktidar yapısında hem medya düzeninde hem de güç yoğunlaşmasında gerçek bir kırılmaya işaret ediyor. Tisza’nın AB çizgisine yakın olması ya da Ukrayna konusunda daha sert bir tutum benimsemesi, onu otomatik olarak “yeni bir Fidesz” yapmıyor kanımca. Aksine bu, Macaristan’ın uzun süredir ilk kez çok merkezli bir siyasal alana geri dönmesi anlamına geliyor. &nbsp;Ayrıca kişisel saldırılar, liderlerin politik yönelimlerini analiz etmeyi pek kolaylaştırmıyor. Bana göre, tartışılması gereken, yeni hükümetin hangi kurumsal reformları yapacağı, yargı bağımsızlığını nasıl ele alacağı, medya tekelleşmesini geri çevirip çevirmeyeceği ve AB ile ilişkileri hangi çerçevede yeniden kuracağı olmalı. Magyar’ın vaatleri ortada. Yerine getirir ya da getirmez, o onun bileceği iş. Ama onun da kolayca anlayabileceği gibi ikinci bir Orban olmak işlerini kolaylaştırmayacaktır. Aksine Macarların sandığa koşup, Orban’a yaptıkları gibi kendisini de tekmeleyip, oyun dışı bırakacaklarını anlayacak kadar zeki görünüyor Magyar. Kısacası mesele, “iyi–kötü” ya da “sağ–sağ” ikiliğine indirgenemeyecek kadar karmaşık. Macaristan’da ilk kez gerçek bir politik rekabet alanı açıldı; bundan sonrası, yeni hükümetin otoriter mirası ne ölçüde gerileteceğine bağlı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim Orban’a… Neofaşist Orban'ın meşum marifetleri hakkında kısa bir bilgilendirme yapmak istiyorum. Orban, ülkede öylesine derin bir yolsuzluk ve rüşvet ağı oluşturdu ki bazı sosyologlar bu durumu, "mafya devleti" ifadesiyle eşleştiriyor. "Mafya devleti" tanımlaması, esasında Orban'ın aile, arkadaş ve parti çevresinden iş insanlarının, çoğunlukla kirli ve şeffaf olmayan yollarla zenginleşmelerine işaret ediyor. Orban, iktidarı ele geçirdiğinden bu yana tüm muhalif kesimlerin sesini bastırarak yönetmeye devam edebileceği bir sistem kurmayı hayâl ediyordu. Buna da Covid salgınını bahane ederek uydurduğu kararnameler düzeniyle kavuşmuştu. Bu açıdan bakıldığında bugün Macaristan'da en fazla konuşulan şeyin "yolsuzluk" olması tesadüf değil tabii ki. Örneğin, Orban'ın damadının, AB'nin projeler için gönderdiği 40 milyon euroyu çeşitli dalavereler çevirerek yutmuş olması, gündemi uzunca bir süre meşgul etmişti. Esas olarak, Orban'ın partisi Fidesz, ülkenin yağmalanmasına aracılık eden organize hırsızlık çetesi benzeri bir yapı görüntüsünde. Bununla birlikte, ülkede en çok sıkıntı sağlık alanında yaşanıyor. Sağlık sisteminin çökmek üzere olduğu sürekli yazılıp çizildi ancak Orban, buraya el atmak yerine her biri yüz binlerce euro tutarında gereksiz propaganda şovlarıyla milleti uyutmaya çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kararname sistemi ayrıca, basın üzerinde süregiden ağır baskıları bir çeşit prangaya dönüştürdü. Yeni düzen, gazetecilere bol bol mahpusluk getirdi. Hükümetin kontrolündeki yargının, hapis cezalarını büyük bir keyifle verdiği ifade ediliyor. Kapatılan muhalif gazetelerden, susturulan radyolardan ve işten atılan binlerce basın emekçisinden bahsetmiyorum bile. Bundan birkaç yıl önce uygulamaya konulan, ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı ve hükümet görevlilerine basın hakları üzerinde istediği kadar tepinebilme yetkisi tanıyan yasa, medya üzerinde zaten "tam denetim" dönemini başlatmıştı. Bu süreçte, Macaristan'da çok sayıda irili ufaklı medya organı para bulamadığı için kapanırken ve binlerce muhalif medya emekçisi ekmeğini kaybederken, hükümete yakın –medya organı demek istemiyorum- şeylerin sayısında patlama yaşandı. Buna ek olarak, bölgesel yayın yapan onlarca basın kuruluşu da yine hükümete yakın iş adamları tarafından satın alındı. Lafın kısası, neofaşist Orban ve ekibi, 16 yıl boyunca ülkeyi iliğine kemiğine kadar sömürdü. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki AB içindeki neonazi/neofaşist siyasi yapılar, kanaat önderi olarak gördükleri Orban'ın halk tarafından saf dışı bırakılmasına nasıl tepki verecek? &nbsp;Orban, uzun yıllar boyunca Avrupa'daki aşırı sağ hareketlerin hem ideolojik referansı hem de pratik modeli oldu. Medya kontrolü, yargı bağımsızlığının aşındırılması ve "milli egemenlik" söylemi etrafında kurulan nepotizm, oligarşi ve kleptokrasi karışımı siyasal düzen, birçok ülkede taklit edildi. Bu nedenle yenilgisi yalnızca bir hükümet değişimi değil bir modelin sorgulanmasıdır bana göre. Avrupalı birçok siyaset bilimci, seçimin hemen ardından sıcağı sıcağına yaptıkları değerlendirmelerde, Orban'ın gidişine ilişkin "liberal Avrupa'nın güçlendiğinin işareti" analizini yaptılar. Dahası, bazı analizler bu yenilgiyi "küresel aşırı sağ için darbe" olarak tanımladı. Çünkü Orban, Avrupa'da Donald Trump çizgisine en yakın liderlerden biriydi ve bu hattın Avrupa'daki taşıyıcısı konumundaydı. Bu açıdan bakıldığında Macaristan seçimi, "aşırı sağın yenilmezlik miti"ni kıran bir örnek olarak tarihe geçebilir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan, seçim sürecinde ABD Başkanı Donald Trump ve ABD'deki neofaşist çevreler, Orban'a açık destek verdi. Hatta şu aralar yaptığı sosyal medya paylaşımlarında kendisini Hz. İsa'ya benzeten, dünya pedofillerinin kutup yıldızı Trump, yardımcısı Vance'i, bu desteği somutlaştırmak amacıyla Budapeşte'ye gönderdi ancak bu plan geri tepti. Vance'in ziyareti, Macar seçmenin oy verme davranışı üzerinde hiç etkili olmadı. Bunun temel nedeni, seçimin ideolojik değil büyük ölçüde sosyo-ekonomik zeminde şekillenmesiydi. Reuters'ın analizine göre, seçmenler için belirleyici faktörler "sağlık sistemi", "enflasyon" ve "ekonomik durgunluk" oldu. Orban'ın yıllarca sürdürdüğü, kültür ve kimlik siyaseti, ekonomik krizin derinleştiği bir ortamda etkisini yitirdi. Aslında bu durum, bir yönüyle aşırı sağın en büyük açmazını da ortaya koyuyor: "Kimlik siyaseti ekonomik kriz dönemlerinde tek başına yeterli olmuyor." Seçmen, gündelik yaşamına dokunan sorunlara çözüm arıyor. Dolayısıyla Trump desteğinin başarısızlığı, aslında dış müdahalenin sınırlı etkisini değil iç dinamiklerin belirleyiciliğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AŞIRI SAĞ HÂLÂ ÇOK GÜÇLÜ&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki bu sonucu Avrupa aşırı sağı açısından nasıl değerlendirmek gerekiyor? Aşırı sağ, Orban'ın yenilgisiyle birlikte geriler mi? Bu soruya temkinli yaklaşmak lazım. Evet, Macaristan sonucu önemli bir sembolik yenilgi ancak Avrupa genelinde tablo daha karmaşık. Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda ve İskandinav ülkelerinde aşırı sağ hâlâ güçlü; hatta bazı yerlerde iktidar ortağı. Yine de Macaristan örneği, şu açıdan oldukça önemli: Yüksek katılım oranı (yaklaşık &nbsp;yüzde 80) ve muhalefetin geniş tabanlı mobilizasyonu, demokratik karşı hareketlerin hâlâ etkili olabileceğini kanıtladı. Siyaset bilimi literatüründe bu tür sonuçlar "demokratik geri dönüş momenti" (democratic backsliding reversal) olarak adlandırılır. Yani otoriterleşme süreci tersine çevrilebilir ancak bunun &nbsp;sürdürülebilir olup olmayacağı, yeni hükümetin performansına bağlı olacak elbette.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer önemli mesele şu: Avrupa politik panoramasına bakıldığında en dikkat çekici çelişkilerden biri, birçok ülkede aşırı sağın ivmesi sınırlanırken, Almanya'da neonazi partisi Alternative für Deutschland'ın (AfD) yükselişini sürdürüyor olması. AfD, Yougov tarafından yapılan son ankette yüzde 27’lik oy oranıyla muhafazakârlara 4 puan fark atarak zirveye yerleşti. Bu oranlar ilk kez gerçekleşti bu arada.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu farkın birkaç temel nedeni var:&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Almanya'da ekonomik göstergeler göreli olarak güçlü olsa da göç, güvenlik ve kültürel değişim gibi konular siyasal tartışmanın merkezinde. Aşırı sağ, bu alanlarda etkili bir mobilizasyon kurabiliyor ve utanmazca bu alanı yağmalayamaya devam ediyor. Neonazi AfD'nin temsilcilerinin her açıklaması, müslüman göçmenler ve Almanya'nın islamlaşması ile ilgili. İnsanların kaygılarını köpürterek oradan politik menfaat devşiriyorlar. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Almanya'da ana akım partilerin -özellikle sosyal demokratlar ve muhafazakârların- ideolojik netlik kaybı ve seçmenle kurduğu bağın zayıflaması, protest oyları artırıyor. Macaristan'da muhalefet, neofaşist Orban'ın politikalarına ilişkin daha net bir alternatif sunabildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-AfD'nin özellikle eski Doğu Almanya bölgelerinde güçlü olması, tarihsel ve sosyo-ekonomik eşitsizliklerin hâlâ belirleyici olduğunu gösteriyor. Bu durum, Macaristan'daki homojen seçmen yapısından farklı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Orban örneğinde aşırı sağ uzun süre iktidarda olduğu için yıprandı. Almanya'da ise AfD henüz iktidar deneyimi yaşamadığı için "sistem karşıtı" cazibesini koruyor. İşte bu nedenlerden ötürü Almanlar kitleler halinde neonazi partisine yöneliyor. Ne diyelim, yalaka koyun kasabın keskin bıçağını övermiş. Anketlerde AfD artık zirvede. Bu, Almanya'nın Hitler deneyiminin ardından yeni bir faşist sürece hazır olduğunu gösteriyor. Sonra kimse "kandırıldık" diye ağlamasın. Kandırılmıyorlar. Her şey gözümüzün önünde oluyor. Almanlar hasretle yeni faşist iktidarı bekliyor. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, Macaristan seçimi, aşırı sağın mutlak yükseliş anlatısını ciddi biçimde sarsıyor ancak bu, aşırı sağ açısından otomatik bir gerileme sürecinin başladığı anlamına gelmiyor. Daha doğru soru, "aşırı sağ yeni duruma uygun nasıl bir dönüşüm yaşayacak" olmalı sanıyorum. Bu dönüşümün nasıl olacağını zaman içerisinde yaşanacak diğer gelişmeler belirleyecek. Çünkü Orban'ın yenilgisi, 3 önemli mesaj veriyor: &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Aşırı sağ iktidarlar yenilmez değil.&nbsp;<br />
-Ekonomik performans, kimlik siyasetinin önüne geçebilir.&nbsp;<br />
-Demokratik mobilizasyon hâlâ etkili bir karşı güçtür.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak unutmamak gerekiyor ki neofaşizm, aşırı sağ emin adımlarla Avrupa siyasetinin kalıcı bir parçası haline geliyor. Almanya örneği bunun en güncel kanıtıdır. "Neofaşistlerin yükselmesi geçici, sadece tepki oylarını alıyorlar" romantizmi koca bir kıtanın merkez siyasetini yok etti, artık açık bir şekilde demokrasiyi tehdit ediyor. Kesin olan şu ki neofaşistler bundan sonrası için merkez siyasette güçlü bir oyun kurucu. Bu nedenle ana akım partilerin buna göre pozisyon alması gerekiyor. Orban gitti, darısı diğer neofaşistlere. Zira sırada bekleyen çok &nbsp;figür var.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-orbanin-vedasi-otokrasilerde-demokratik-geri-donus-mumkun-mu-1776268842.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Budapeşte’yi alan Macaristan’ı da alır</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/budapesteyi-alan-macaristani-da-alir-13094</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/budapesteyi-alan-macaristani-da-alir-13094</guid>
                <description><![CDATA[Magyar’ın ben senden daha milliyetçiyim çünkü adım zaten Magyar çıkışı İmamoğlu’nun ben de dindarım çünkü soyadım “İmam” gerçekliğinin eyleme dökülmüş pek çok görüntüsünün ne kadar yerinde olduğunu da gösteriyor. Esasen İstanbul’u alan Türkiye’yi alır sözü de bunun bir diğer ifadesi. İstanbul’u nasıl alacağını bilen Türkiye’de nasıl kazanacağını da bilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’ın bir önceki seçimlerinde Viktor Orban’ın zaferini yorumlarken Macaristan ekonomisini ve temel makro verilerini incelemiş; sadece otokratlık yapılarak&nbsp;kazanılan bir seçim olmadığını düşünmekten kendimi alamamıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de aynı dönemlerde makro ekonomik istikrarın ortadan kalkmış olması ile mukayese edildiğinde Orban’ın&nbsp;başarısında sadece tek bir vitaminin yer aldığını söylemek haksızlık olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün ise kendi partisinden koparak Orban’a rakip olan Magyar, seçimleri kazanırken Macaristan ekonomisi hiç de eski günlerindeki performansını göstermiyordu. Bu durum seçim öncesi yorumlara yansımıştı.&nbsp;İnsanın aklına boş tencerenin götüremeyeceği hükümet yoktur sözü geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Boş tencere tabii ki metafor. Kimse açlıktan ölmüyor buralarda. Türkiye ne Burkina Faso ne de Sahra altının talihsiz bir ülkesi.&nbsp;Tencere&nbsp;demek makro istikrar demek. Türkiye’de bunca başarısızlığa, skandal düzeyinde iktisadi duruma karşın 2023 seçimlerinde iktidar partisinin seçimi kazanması halkın ekonomik motiflerden başka saiklerle oy verdiğini yada doğru deyimle sadece ekonomik saiklerle oy vermediğini göstererek meşhur aforizmayı terse düşürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabii Türkiye ile Macaristan toplumlarını mukayese etmek ve aradaki farkları ifade etmek elzem. Macaristan bundan 70 yıl önce Rusya’nın Sovyetler Birliği sıfatıyla ABD ile nükleer başlık yarıştırdığı zamanlarda baskı rejimine kafa tutmuştu.&nbsp;1956’da Sovyet Tankları Budapeşte sokaklarında isyan bastırmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’ın eski doğu Blokunun sağcılık pazarını en yukarıda tutan Çekya, Slovakya, Polonya , Sırbistan gibi ülkelerle beraber kendini 16 yıldır aynı sağcı lidere emanet etmesi bu yönüyle bilinçsiz ve körü körüne bir itaat olarak yorumlanamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de&nbsp;devletle parti arasındaki ayrımın ortadan kaldırılarak bir parti devletine dönüşme emareleri gösteren bir siyasi oluşuma karşı başarı kazanmak kolay olmasa gerekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu zorluğu aşmanın eski bir Orban yardımcısına nasip olması ise sistemi çözmenin sistemin kodlarına vakıf olmakla mümkün olacağını çağrıştırıyor. Magyar’ın Macaristan TRT’si diyeceğimiz devlet kanalına verdiği ilk mülakat ise anlayana çok ibretler içerecek şeffaflıkta (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.youtube.com/watch?v=dMCVE1gZA3M&amp;t=1s" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.youtube.com/watch?v=dMCVE1gZA3M&amp;t=1s</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye TRT’si ile Macar Devlet yayın kuruluşu arasındaki farkın sadece dilden ibaret olduğunu anlıyoruz. Hayırseverlerin İngilizceye çevirdiği bu Youtube videosunun mutlaka Türkçe versiyonu da olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sağ ve Sol’un gerçek manasını bir türlü anlamakta güçlük çeken Soğuk Savaş travmalı Türkiye’de Sağ’ın yani Muhafazakarlığın yavaş değişim, Sol’’un yani Sosyalizm’in hızlı değişim, Liberalizm’in ise mutedil değişim manasına geldiğinin bilinmemesine şaşmıyoruz. Değişimin kural olduğu dünyada da sizi yarın sabah değiştireceğiz diye insanları zora sokmanın hele ki karşınızda sistemin varlığını kendine eşleyen ve değişimin her şeyi alt üst edeceğini savunan birileri varsa politik intihar olduğuna kuşku yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de sağın soğuk savaş dönemi Amerikancı duruşunu resetleyerek en anti Amerikan kimliğe bürünebilmesi ve soldan rol çalması aslında bu değişimin en parlak örneği.&nbsp;Deniz Gezmiş’in Filistin direnişinde yer alması, 6. Filoya ise sağcıların sahip çıkması zaman içinde gerçeklikleri bükülen tarihsel olgular olarak yerini aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar’ın başarısının ilk elde analizini yapanlar sağcılığın sağcılığa karşı zaferinden söz ederek yine bu değişim performansını küçümsüyorlar. Oysa ki olanı otokrasinin yenilgisi diye okuduğunuzda bambaşka bir çerçeve ile karşılaşırsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otokrasi konusundaki algı aslında Türkiye’de de gayet içselleştirilmiş durumda. Hatta ancak hapse atılarak geçici olarak durdurulan Ekrem İmamoğlu’nun da seçilmesi durumunda farklı bir otokrasi deneyi başlatacağını ve durumun şimdikinden farklı olmayacağını iddia eden görüşler de vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Temelsiz olsa da bu görüşlerin Türkiye’de Erdoğan’ın Orban’ı yıl olarak halen&nbsp;%50 aşan iktidarını ve iktidar etme biçimini alternatifsiz kılma ile alakası olduğunu söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan Magyar’ın ben senden daha milliyetçiyim çünkü&nbsp;adım zaten Magyar çıkışı İmamoğlu’nun ben de dindarım çünkü soyadım “”İmam” gerçeğinin eyleme dökülmüş pek çok görüntüsünün ne kadar yerinde olduğunu da gösteriyor. Esasen İstanbul’u alan Türkiye’yi alır sözü de bunun bir diğer ifadesi. İstanbul’u nasıl alacağını bilen Türkiye’de nasıl&nbsp;kazanacağını da bilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim başkent Budapeşte’de de Orban az oy farkla yenilmiş ama seçimleri tekrarlama yoluna gitmemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da 12 Nisan 2026’da yaşananlar, “boş tencerenin” uzun vadede hükümetleri götürebileceğini bir kez daha gösterdi; ancak bu zafer sadece ekonomik bir tepki olmanın ötesinde, sistemin içinden çıkan bir ismin kodları çözerek kurduğu meydan okumayı da kanıtladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Péter Magyar’ın Tisza Partisi’nin üçte iki çoğunlukla iktidara gelmesi, hem otokrasi eleştirilerini hem de “sağcılığa karşı sağcılık” dinamiklerini aynı anda tartışmaya açıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada Türkiye ile kurulan paralellikler ise daha da anlamlı hale geliyor: Makro istikrarın önemini, kimlik siyasetinin sınırlarını ve “değişimin hızı”nın toplumları nasıl zorladığını hatırlatıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soğuk Savaş travmalı sağ-sol tanımlarımızın ötesinde, dünyanın her yerinde değişim kaçınılmazdır; önemli olan bu değişimin zorlayıcı değil, sistemin kendi iç mantığına uygun ve halkın gerçek şikayetlerine cevap veren bir biçimde gerçekleşmesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar’ın zaferi, bu açıdan hem Macaristan için yeni bir sayfa hem de benzer siyasi yapılar için önemli bir uyarı niteliğindedir: Alternatifsiz görünen iktidarlar, en güçlü oldukları sanılan anda, “daha iyisini” daha iyi vaat eden bir rakibe yenilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/budapesteyi-alan-macaristani-da-alir-1776268541.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Papa Leo’dan Trump’a: ‘Korkum yok’</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/papa-leodan-trumpa-korkum-yok-13093</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/papa-leodan-trumpa-korkum-yok-13093</guid>
                <description><![CDATA[“Savaşa karşı güçlü bir şekilde konuşmaya devam ediyorum. Barışı, diyaloğu ve devletler arasında çok taraflılığı teşvik ederek sorunlara çözüm bulmaya çalışıyorum. Bugün çok fazla insan acı çekiyor, çok fazla masum hayat kaybedildi ve inanıyorum ki biri çıkıp ‘daha iyi bir yol var’ demeli.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir dünya lideri var ki, Başkan Trump’ın tehditlerinden tamamen bağışık. Yüksek gümrük vergilerinden endişe duymuyor. Küçücük devletinin Arktik’te göz koyulacak bir toprak parçası da yok. Keyfi olarak dağıtabileceğiniz bir askeri ittifakın parçası değil. Venezuela tarzı bir kaçırılma ihtimali neredeyse sıfır. Trump’la, ruhani bir şekilde bile olsa karşı karşıya gelmek, aslında onun iş tanımının bir parçası olarak bile görülebilir. Bu devlet adamı ki “devlet adamı” kelimesi onun görev tanımının en önemsiz parçası Papa Leo XIV’. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsa’nın Vekili, evrensel kilisenin başı ve özellikle bu haftadan sonra, Trump’ın savaş politikalarına karşı dünyanın en güçlü ahlaki sesi haline geldi. Diğer devlet başkanlarının Trump gibi intikamcı bir Amerikan başkanıyla karşı karşıya gelip gelmemeye karar verirken hesaba katmak zorunda kaldığı siyasi hesaplarla yükümlü değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında Leo’nun duruşu, çok daha büyük bir amacın parçası: Trumpizm’e her açıdan zıt bir dünya görüşü sunmak. Geçen yıl boyunca yaptığı açıklamalar, çok taraflılığa, ortak iyiye, nezakete, saygılı tartışmaya ve hukukun üstünlüğüne derin bir bağlılığı yansıtıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçiminden neredeyse bir yıl önce bile, Leo, Trump yönetiminin sert göç politikalarını dolaylı olarak eleştirmişti ve papa olduktan sonra da bunu sürdürmüştü. Son bir ay içinde, Trump’ın İran savaşına yönelik eleştirilerini giderek daha sert bir şekilde dile getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savunma Bakanı Pete Hegseth’in geçen ay Amerikalılara “İsa Mesih adına” zafer için dua etmeleri çağrısı onu gerçekten öfkelendirmiş gibiydi. Leo, Pazar Ayininde şöyle demişti: “Tanrı, savaş yapanların dualarını dinlemez.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pazar günü üç Amerikalı kardinal ve Leo’ya yakın isimlerin “60 Dakika” röportajında bu eleştirileri güçlendirmesinin ardından Trump, yayını hemen bir sosyal medya saldırısıyla cevap verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leo’yu “Suç konusunda ve Nükleer Silahlar konusunda zayıf” olmakla suçladı ve onu “Radikal Sol”un hizmetkârı olmakla itham etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leo’nun daha az “politikacı” gibi davranması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine daha fazla Amerikalı Katolik Lider Papa’nın yanında yer aldı. Trump ise özür dilemeyi reddetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gerilim sürerken, Vatikan’da St. Peter Meydanı turistlerle doluydu. Papa ise yakın çalışma arkadaşlarının ve Vatikan basın ekibinin büyük bir kısmı ile birlikte Afrika’ya uçuyordu. Vatikan’da tatilde olan 71 yaşındaki Amerikalı Katolik olmayan bir turist, Colorado’dan Marléne Williams, haberlerden kaçınmaya çalıştığını ancak Trump’ın sözlerini duymaktan kendini alamadığını söyledi. “Bundan mutlu değilim,” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı Vatikan gözlemcileri, modern çağda bir dünya liderinin papaya karşı bu kadar sert ve aleni hakaret içeren sözler sarf ettiğini hatırlamadıklarını belirtti. Roma’daki Pontifical University of the Holy Cross’un rektörü Rahip Fernando Puig, bu sözleri “hakaret” olarak nitelendirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Papa Leo’nun sadece Vatikan Devleti’nin başı olarak değil, Katolik Kilisesi’nin “ahlaki lideri” olarak da saygıyı hak ettiğini söyledi. Leo’nun papa olarak St. Peter Bazilikası balkonundan söylediği ilk sözleri hatırlattı: “Size barış olsun.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Papa, Trump’ın sözlerine kendi hızlı cevabını verdi: “Ben politikacı değilim ve onunla bir tartışmaya girmek istemiyorum”. “İncil’in mesajı kötüye kullanılmamalı, bazılarının yaptığı gibi.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cezayir’e giden uçakta kendisiyle seyahat eden gazetecilere şöyle konuştu: “Savaşa karşı güçlü bir şekilde konuşmaya devam ediyorum. Barışı, diyaloğu ve devletler arasında çok taraflılığı teşvik ederek sorunlara çözüm bulmaya çalışıyorum. Bugün çok fazla insan acı çekiyor, çok fazla masum hayat kaybedildi ve inanıyorum ki biri çıkıp ‘daha iyi bir yol var’ demeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemdeki tüm papalar barış çağrılarını görevlerinin düzenli bir parçası haline getirmiş olsa da, Leo’nun İran savaşı konusundaki duruşunu özel kılan nedir? Bir Amerikan papa olarak bir Amerikan savaşını kınaması, bunu zaten benzersiz kılıyor. Ayrıca Beyaz Saray’daki “sopaya” karşı daha temkinli olmak zorunda kalan diğer dünya liderleriyle de tezat oluşturuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika’nın Avrupa müttefiklerinin liderleri savaşa karşı muhalefetlerini daha mutedil tuttu ya da askeri eyleme katılmayarak duruşlarını gösterdiler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı Vatikan yetkilileri, Leo’nun sözlerinde önemli nüanslar olduğunu belirtti. Vatikan Kültür ve Eğitim Dairesi yardımcı sekreteri Rahip Antonio Spadaro, “Trump’a saldırmadı” dedi. “Trump’ın mantığına saldırdı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rahip Spadaro, Trump’ın papaya yönelik bu ağır eleştirisinin dolaylı ama hızlı bir faydası olduğunu da ekledi: Amerika’daki derin şekilde bölünmüş Katolik piskoposları (sağ ve sol kanat) papa’nın savunmasında birleştirdi. “Bu bir tür mucize”. Spadaro; Savaşa doğru ilerledikçe Leo’da eleştirilerini “daha doğrudan” yapma konusunda giderek artan bir rahatlık hissettiğini belirtti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leo bu zamana dek kendini ölçülü, temkinli ve dikkatli bir kişi olarak gösterdi. Benzer şekilde Vatikan da dış ilişkilerinde köklü bazen yavaş işleyen, çoğu zaman kusursuz olmayan diplomasi, diyalog, arabuluculuk ve ikna geleneklerine göre hareket eder. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump ve yönetiminin tarzıyla bundan daha büyük tezat olamazdı. Üniversite rektörü Rahip Puig, “Açıklamalarının dünyada çok önemli siyasi etkisi var ve bunu çok iyi biliyor” vurgusunu yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leo’nun selefi Francis, birçok kişi tarafından “Donald Trump’ın karanlığında umutsuzca bir ışık arayanlar” için ahlaki bir işaret feneri olarak görülüyordu. David Gibson bir yıl önce burada şu soruyu sormuştu: Bu rolü kim devralacak? Şimdi cevap net görünüyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Daniel J. Wakin (New York Times’ın Papalık uzmanı köşe yazarı)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı :</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/15/opinion/pope-leo-trump-iran-war.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/15/opinion/pope-leo-trump-iran-war.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/papa-leodan-trumpa-korkum-yok-1776268300.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Liderler mi sistemleri yaratır yoksa sistemler mi liderleri?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/liderler-mi-sistemleri-yaratir-yoksa-sistemler-mi-liderleri-13092</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/liderler-mi-sistemleri-yaratir-yoksa-sistemler-mi-liderleri-13092</guid>
                <description><![CDATA[Güç; fazla ve kontrolsüz olarak tek bir kişi, kurum ya da yapıda toplandığında büyük bir tehlike arz eder. Halkın iradesinin önüne geçme potansiyeli bulmasını engellemek ise denetlemeye dayalı ve değişime açık, sağlam bir sistem inşa edebilmekten geçer. Tıpkı hayat gibi sonsuz bir döngüden ibaret olan siyasette, sistemler insanları ve insanlar sistemleri inşa ederken değişimin anahtarı halkın elindedir. Bu düzenin açıkça gösterdiği gerçek, hayatta değişmeyen tek şeyin değişim olduğudur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güç, kimin elindeyse onun verdiği şekli alan akışkan katı bir madde gibidir. Eline geçene kadar kölesi olmayacağını sanar insan, fakat akıl almaz büyüklükte bir siyasi güce sahip olmak kişiyi değiştirir. Bu noktada yapılması gereken belki de bir adım geri çekilerek daha geniş bir pencereden bakmaya çalışmaktır. Hem güç sahibi olan kişi için, hem de bilinçli bir seçmen olabilmek için. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lisedeyken sınıfta yaptığımız bir tartışmayı hatırlıyorum. Atatürk çevresinden etkilenerek ve yaşanmışlıklarıyla mı “Atatürk” oldu, yoksa Atatürk olduğu için mi çevresini etkiledi? Atatürk ya çöküşün eşiğinde bir imparatorlukta doğmamış olsaydı?&nbsp;&nbsp; Üzerine çok düşünmüştüm. Büyük liderlerin oldukları kişi olma yolculuğu çevresinden etkilenerek şekilleniyordu elbette, fakat bunun karşılığında onlar da çevrelerini yaratmıyorlar mıydı? Tıpkı dairesel bir döngü gibi…</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sistemler liderleri yaratır ve bunun karşılığında da liderler sistemleri. Bu bakış açısından Macaristan seçim sonuçlarına yaklaşmak Türkiye’nin geleceği yorumlamada faydalı olabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan yönetim şekli itibariyle parlamenter bir demokrasi, fakat pratikte illiberal bir otokrasiden farksız değil. Orbán, sistemi ele geçirerek güç sahibi olmadı. Ekonomik kriz, memnuniyetsiz bir halk ve güçsüz bir muhalefet ortamının açtığı yolda çevresinden etkilenerek önce sistemde kendine yer buldu ve sonrasında sistemden beslenerek sistem içinde büyüdü. Anayasal değişiklikler, seçim sistemi düzenlemeleri, medya işleyişinin şekillenmesi… Seçim kazanmak, sistem değiştirme imkanını tüm riskleriyle beraberinde getiriyor. İçine doğduğu çevrenin ve sistemin yarattığı Viktor Orbán, yeterince güce sahip olduğunda oyunun kurallarını değil ama oyunun alanını yeniden yarattı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan sorusunun siyasi versiyonu olan sistemler ve liderler perspektifi, Péter Magyar’ın siyasi kariyerini göz önünde bulundurduğumuzda ilginç bir hal alıyor. Siyasi hayatının önemli bir kısmında iktidardaki Fidesz çevresinde yer aldıktan sonra 2024’te hükümete ve partiye yönelik eleştirilerini açıkça dile getirerek sistemden kopmuş, bu kopuşun ardından da kendi partisi olan Tisza’yı kurmuştu. Sistemin içinde yer bulan Magyar, sistemden koparak kendi düzenini yarattı. Uzun süreli bir hükümeti deviren muhalif bir lider olmak aslında başarılı bir son değil, yepyeni bir devrin başlangıcı olma potansiyeline sahip bir dönüm noktası. Onu etkileyen sistemi etkilemek konusunda, kazananın kendinden de öte gerçekten demokrasi olabilmesi adına eyleme geçilmediği takdirde; seçimlerle, lider değişimiyle mucizeler beklemek pek de gerçekçi olmuyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda Péter Magyar’ın atacağı adımlar, ülkeyi yönetmekten de öte sistemi yönetmek üzerine olmadığı sürece gerçek bir değişimden söz edebilmek gerçekten de mümkün olabilir mi? On altı yıllık bir iktidarın ardından başa gelen genç bir muhalefetten bahsederken liderlere yüklenen anlamı da yeniden değerlendirmek önemli. Sorun gerçekten sistemin yarattığı liderlerde mi yoksa sistemin ta kendisinde mi? Seçim sisteminin teoride nasıl tasarlandığı ve pratikte nasıl işlediği, ne kadar demokratik ya da etkili olduğu, devlet kurumların ve medya araçlarının gerçekten de bağımsız olup olmadığı, muhalefetin eşit koşullarda rekabet edebiliyor olması gibi hususlar göz önüne alınmadan bir hükümet kurmak, seçim sonuçlarının demokratiklikten uzaklaşmasına ve yalnızca sembolik bir zafere dönüşmesine sebep olacaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’da seçimi kazanan Péter Magyar, bu siyasi yapıyı stabilize etmeye çalışan girişimlerde bulunacağını seçim kampanyası sürecinde vaad etti. Başbakanlık süresini iki dönemle sınırlandırma, olağanüstü hal yetkilerini parlamenter denetime bağlama, kamu ihaleleri, AB fonlarının dağılımı ve siyasi bağlantılı servet transferlerinin incelenmesi, iktidar çevrelerine aktarıldığı iddia edilen kaynakların geri alınmasına yönelik soruşturma mekanizmaları oluşturulması, devlet televizyonunu yeniden yapılandırarak bağımsız yayıncılığı güçlendirme ve yolsuzlukla mücadele için özel bir bakanlık kurma gibi vaatler, hem geçmişe&nbsp; hem de geleceğe yönelik ve daha dengeli bir devlet yapısı inşa etmek açısından önemli. Bu çerçevede Magyar’ın hedefleri, yalnızca yeni bir hükümet programı değil, aynı zamanda mevcut sistemin kurumsal olarak yeniden düzenlenmesine yönelik bir dönüşüm projesinin erken adımları olarak okunabilir. Ancak asıl soru, güç elde edildiğinde bu vaatlerin ne kadarının hayata geçirilebileceği.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasetin doğası gereği, seçim döneminde verilen sözlerin iktidar döneminde yerine getirilmesi her zaman mümkün olmayabiliyor. Macaristan’ın mevcut güç yapısı, toplum dinamiği, kurumsal dengeleri ve siyasi rekabet koşulları dikkate alındığında, Magyar’ın reform ajandasının ne kadar uygulanabilir olduğu zamanla ortaya çıkacak.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güç; fazla ve kontrolsüz olarak tek bir kişi, kurum ya da yapıda toplandığında büyük bir tehlike arz eder. Halkın iradesinin önüne geçme potansiyeli bulmasını engellemek ise denetlemeye dayalı ve değişime açık, sağlam bir sistem inşa edebilmekten geçer. Tıpkı hayat gibi sonsuz bir döngüden ibaret olan siyasette, sistemler insanları ve insanlar sistemleri inşa ederken değişimin anahtarı halkın elindedir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu düzenin açıkça gösterdiği gerçek, hayatta değişmeyen tek şeyin değişim olduğudur.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/liderler-mi-sistemleri-yaratir-yoksa-sistemler-mi-liderleri-1776267903.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Değişim</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/degisim-13091</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/degisim-13091</guid>
                <description><![CDATA[Peter Magyar’ın zaferinin ardında değişik siyasi görüşlerden olmakla birlikte Orban rejimine (islenmeyene) karşı birleşmiş insanlar var. Cumhur İttifakı da gerek demokratik hukuk devletini ve anayasal kazanımları aşındırma gerek inatla sürdürdüğü sabit gelirlileri yoksullaştıran, asgari ücretli ve emekliyi açlığa mahkûm eden ekonomi politikasıyla Orban yönetimi gibi “istenmeyen iktidar” olma yolunda hızla ilerliyor, hatta yolun sonuna gelmek üzere. Ana muhalefete saldırarak, muhalifleri susturarak, zindanlara atarak iktidarda kalmak pek mümkün değil; bir kere “istenmeyen” olduktan sonra…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasi-nostalji-13040">“Siyasi nostalji” </a>başlıklı bir önceki yazımda, siyasi partilerin geçmişte iktidarda oldukları dönemlere atıfta bulunarak yaptıkları siyasi propagandayı irdelemiştim. Bu bağlamda özetle, CHP’nin sürekli Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün partisi olduğunu dile getirirken, AK Parti’nin Demokrat Parti geleneğinden geldiğine vurgu yaptığına, 27 Mayıs’a kadar giderek siyasi rakibini darbecilikle suçladığına işaret etmiş; bu tutumun geçmişteki altın çağla övünülen değil mağduriyeti öne çıkaran (victimiste) bir nitelik taşıdığına dikkat çekmiştim. Devamla, CHP’nin Özgür Özel’le birlikte büyük bir değişim geçirdiğini, AK Parti’nin ise iktidarının son döneminde hem demokrasi ve hukukun üstünlüğünden uzaklaşan, hem milyonlarca sabit gelirliyi yoksullaştıran kötü bir yönetim gösterdiğini vurgulamıştım. Sonuç olarak, siyasette dünün değil bugünün önemli olduğunun ve iktidar partisinin siyasi rakibini karalayarak değil yaptıklarıyla değerlendirileceğinin altını çizmiştim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasette önemli bir kavram daha var. O da değişim. Daha çok demokrasi ve özgürlük, daha çok refah hedefleyen bir değişim, faşist otokratik rejimlerde ve dikastokrasilerde, başka bir deyişle yargıçlar devletlerinde seçmeni peşinden sürükler. Demokrasi ve temel hak ve özgürlükler ne kadar baskı altındaysa, ayrıca ülkede ne kadar çok hukuksuzluk, yolsuzluk ve yoksulluk varsa, değişimci siyasetin başarı şansı o kadar yüksektir. Seçmen siyasi nostalji, &nbsp;geçmişe dönük güzellemelerden çok güncel sorunlara odaklanan, çözüm öneren programlara destek verir. Bunun en güncel örneğini Macaristan’da görüyoruz. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’daki değişim</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değişim siyaseti, geçen Pazar günü, Avrupa’nın hatta dünyanın yakından izlediği Macaristan genel seçimlerinde inanılmaz bir seçim zaferinin ana sütununu oluşturdu. Bu zaferin mimarı genç siyasetçi Peter Magyar, 16 yıldır iktidarda olan ve koltuğunu korumak uğruna demokrasiden ve hukukun üstünlüğünden uzaklaşmış, medyayı ve yargıyı kontrol ederek tam bir otokrata dönüşmüş olan aşırı muhafazakâr Orban’ı kendi silahlarıyla sandığa gömmüş bulunuyor. İdeolojik olarak değişik sosyal çevreleri Orban karşıtlığında bir araya getiren Magyar’ın partisi Tisza oyların sadece yüzde 53’üyle 199 sandalyeli Meclis’te 138 sandalyeye, dolayısıyla anayasayı değiştirebilecek üçte iki çoğunluğa ulaştıysa bunun mimarı da Viktor Orban. Partisi Fidesz’e yarıyor diye milletvekillerinin bir bölümünün çoğunluk, diğer bir bölümününse nisbi temsille seçildiği bu karmaşık seçim sistemi bu kez bumerang gibi kendisini vurmuş durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında eski eşi ve üç çocuğunun annesi Judit Varga’nın bir dönem Adalet Bakanı olduğu, kendisinin de avukatlık kariyerini bu sistem içinde yaptığı göz önüne alınırsa Peter Magyar da Orban elitlerinin bir ürünü. Adını 2024 yılında patlak veren ve Devlet Başkanı Katalin Novák’ın istifasına yol açan skandalın ardından duyuran Peter Magyar Viktor Orban’ın çevresindeki yolsuzlukların detaylarını açıklayarak siyasete girmişti. Uzun süre iktidarda kalan siyasetçilerin etrafında nepotizm ve yolsuzluklarla beslenen bir çevre oluşuyor. Budapeşte merkezli Yolsuzlukları Araştırma Merkezi’nin verilerine göre Avrupa fonlarının yüzde 21’i Başbakanlığı döneminde Orban’a yakın 42 şirketin eline geçmişti. Bu nedenle Merkezin Başkanı Orban yönetimini “kleptokrasi” (hırsızlar rejimi) olarak adlandırıyor. Ayrıca Orban ailesinin de iktidar döneminde zenginleşmiş olduğu su götürmez bir gerçek. Budapeşte’nin 40 kilometre kadar batısında yer alan, eski bağımsız milletvekili Ákos Hadházy’nin deyimiyle “Orban ailesinin Sarayı” (Hatvanpuszta) ülkede yolsuzluğun sembolü olmuştu. Öyle ki AB 2022 sonunda Macaristan’a yönelik 7,5 milyar avro tutarındaki fonun yolsuzluk ve hukuk devletinin aşındırılması nedeniyle dondurmuştu. Seçimlere kadar dondurulan AB fonlarının toplam tutarının 17 milyar avroya ulaştığı biliniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yolsuzlukları ve dondurulan fonları, askıya alınan reformları ve bazı önemli kararlara uyguladığı vetolarla AB’nin en rahatsız edici üyesi konumundaki Macaristan’da Orban döneminin son bulmasının Brüksel’de memnuniyetle karşılanmasını doğal karşılamak gerekir. Nitekim AB Konseyi Başkanı Antonio Costa, sonuçların açıklanmasından sonra seçimlere güçlü katılımından ötürü Macar halkının “demokratik ruhuna” övgüde bulunurken, Avrupa’yı “daha güçlü ve müreffeh” yapacağına inandığı Magyar’ la sıkı bir işbirliği yapmayı arzu ettiğini dile getirdi. Benzer bir açıklama Komisyon Başkanı Ursula Von der Leyen ’den gelirken, Fransa Cumhurbaşkanı Macron Macar halkının AB değerlerine bağlılığından söz etti. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in bu vesileyle yayınladığı mesajsa şöyleydi: “bugün Avrupa ve değerleri kazandı. Bu tarihi seçimler için bütün Macar yurttaşlarına tebrikler. Bütün Avrupalılar için daha iyi bir gelecek amacıyla beraber çalışmak arzusuyla.” &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’deki yankıları </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan seçimlerinin yankıları Türkiye’de özellikle hükümetten bağımsız medyada ele alındı. Az sayıda da olsa Orban’ın medyası gibi iktidarın borazanı olmadığı için yeğlediğim televizyon kanallarında seçim sonuçları etraflıca analiz edildi. Türkiye, Macaristan gibi AB üyesi olmadığı, parlamenter değil başkanlık sistemiyle yönetildiği halde, iki ülkenin izlediği siyasetler arasında birçok benzerlik bulunduğu aşikâr. Bu benzerliklerin başında da çok uzun iktidar dönemleri geliyor. 16 yıl da uzun bir dönem. Peter Magyar başbakanlık süresine 8 yıl, yani iki dönem sınırı getirmek istiyor. Sayın Cumhurbaşkanı ise Başbakanlık dönemi de hesaba katıldığında olasılıkla 25 yıldan fazla görev yapmış olacak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanlığı için demokrasilerde genel kabul gören süre iki dönem. Ama bizim anayasamız (madde 116/3) Cumhurbaşkanı’na üçüncü bir dönem hakkı tanıyor. Ben bu hakkın Cumhurbaşkanı’nın ikinci döneminde Meclis salt çoğunluğuna sahip olmaması veya herhangi bir nedenle kaybetmesi (topal ördek durumu) halinde, muhalefetin beşte üç çoğunluğu bularak seçimlerin yenilenmesi kararı alması koşuluna bağlı olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü 2017’de anayasa değişikliği yapılırken bu hükmün Brezilya’da Devlet Başkanı Rousseff’e karşı girişilen Meclis darbesi tartışıldıktan sonra önlem olarak konulmuş olduğunu hatırlıyorum. Bu hükmün ayrıca Cumhurbaşkanı’nın ikinci döneminin tamamlanmasını sağlamak amacını taşıması halinde mantıklı olduğu görüşündeyim. Meclis salt çoğunluğuna sahip olarak ülkeyi dilediği gibi yönetebilen bir Cumhurbaşkanı’na ikinci döneminin sona ermesinden kısa süre önce yasama organına seçimlerin yenilenmesi kararı aldırarak üçüncü dönem imkânı verilmesinin anayasanın ruhuna uygun olmayacağı kanısını taşıyorum. Kim Cumhurbaşkanı olursa olsun, 15 yıl çok uzun bir süre. İki dönem kuralının mevcut olduğu Fransa’da bile Cumhurbaşkanı görev süresi 2000 ‘den bu yana 7 yıldan 5 yıla indirilmiş bulunuyor. Parantez içinde bu görüşümü belirtmiş olayım. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl vahim olan, bu dönemde ayrıca Cumhur İttifakı’nın Orban’ın yaptığından daha fazla hukukun üstünlüğünden uzaklaştığı, hatta demokratik hukuk devletinin adeta askıya alındığı görüntüsü veriyor olması. Anayasanın bir elin parmaklarından çok daha fazla maddesinin bazı mahkemelerce ihlal edilmesine, örneğin Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının dikkate alınmadığı kararlara imza atan yargıçlara ses çıkarmıyor. Oysa demokratik hukuk devletinde bu kararları verebilen yargıçların bu kadar bariz hatalarından ötürü Adalet Bakanının başkanlığını üstlendiği HSK tarafından meslekten ihraçları gündeme gelir. Çok daha vahimi gerek Sayın Cumhurbaşkanı’ndan gerek Sayın Bahçeli’den siyasi rakipleri CHP’yi karalamak amacıyla bıkkınlık veren ölçüde sürekli masumiyet karinesine (madde 38) aykırı açıklamalar duymamız. Özellikle henüz hüküm verilmemiş olan IBB davasıyla ilgili olarak. Kaldı ki bir ülkede yolsuzluk varsa bunun sorumlusu devletin tüm imkanlarını elinde tutan iktidardır, ana muhalefet partisi değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peter Magyar gibi değişimden yana politika yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Anayasa’nın 78. Maddesi uyarınca gündeme getirdiği ara seçimler konusunda Cumhur İttifakı’nın tutumu tutarsız. Ama asıl Sayın Bahçeli’nin ara seçim istemediklerini dile getirirken gerekçe olarak kurduğu “Türk milletinin iradesidir, o iradeye de şimdiden saygı duymak lazımdır” cümlesi. Erken seçim isteyenlerin oranının anketlerde yüzde 60 ve üstünde olduğu ortadayken bunu söylemek pek rasyonel değil. Milli irade iktidar ne yaparsa yapsın değişmez diye bir kural yok. Beş yıl çok uzun bir süre. Ayrıca millet Cumhur İttifakı’na demokratik hukuk devletini aşındıracağını ve emekliyi ve emekçiyi yoksullaştıracağını bilerek oy vermiş değil. Bilseydi büyük olasılıkla oy vermezdi. Özellikle emekli daha iktidarın ilk ayında verilen sözlerin buhar olup uçtuğunu gördü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasilerde iki genel seçim arasında yapılan yerel ve ara seçimler millet iradesinin güncellenmesine vesile oluşturur. Bugün Türkiye’de milli iradeden söz ederken dikkate alınması gereken ölçüt, 28 Mayıs 2023 genel seçimleri değil, 31 Mart 2024 belediye seçimleri. Çünkü Cumhur İttifakı seçim öncesi ülkenin ekonomik durumunu ve kemer sıkma politikası izleyeceğini gizlemiş, özellikle memur emeklisine yalan söylemiştir. O bakımdan aksine bir yorum yapmak iktidar mensuplarının kendilerini avutması ve belki hayaller kurmasının ötesinde bir anlam taşımıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaldı ki katılımcı demokrasilerde milletin ülke yönetimine daha aktif şekilde katılımını sağlamak için geliştirilmiş yeni kuşak haklar da var. Bunlardan biri halkın siyasetçiyi “geri çağırma hakkı”. 2 Eylül günü yayımlanmış olan aynı başlıklı yazımda belirttiğim gibi, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Temmuz ayında yayımladığı bir Pazar yazısında, halkın siyasetçiyi geri çağırma hakkının yeni anayasada yer alabileceğini dile getirmişti. Özet olarak siyasetçi millet ne istiyorsa onu yapmak zorunda. Yeniden seçim veya siyasetçiyi görevden almak istiyorsa da. Çünkü asıl olan millet. Siyasetçiyi seçmek de görevden almak da onun elinde. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’la Türkiye arasında bir benzerlik daha var. O da Türkiye’de ilk seçimde olası iktidar değişimi. Cumhur İttifakı’nın, devlet imkanlarını, medyayı ve bir ölçüde yargıyı da elinde tutan Orban hükümeti gibi seçimlerde yenilgiye uğraması olasılığı var elbette. Peter Magyar’ın zaferinin ardında değişik siyasi görüşlerden olmakla birlikte Orban rejimine (islenmeyene) karşı birleşmiş insanlar var. Cumhur İttifakı da gerek demokratik hukuk devletini ve anayasal kazanımları aşındırma gerek inatla sürdürdüğü sabit gelirlileri yoksullaştıran, asgari ücretli ve emekliyi açlığa mahkûm eden ekonomi politikasıyla Orban yönetimi gibi “istenmeyen iktidar” olma yolunda hızla ilerliyor, hatta yolun sonuna gelmek üzere. Ana muhalefete saldırarak, muhalifleri susturarak, zindanlara atarak iktidarda kalmak pek mümkün değil; bir kere “istenmeyen” olduktan sonra… &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/degisim-1776267686.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erdoğan Özmen (1): Bir kardeş/yoldaşın ardından</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdogan-ozmen-1-bir-kardesyoldasin-ardindan-13090</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdogan-ozmen-1-bir-kardesyoldasin-ardindan-13090</guid>
                <description><![CDATA[Erdoğan’ın bence en kıymetli niteliği, ülkemizde ve dünyada pek bol görülmeyen, dogmatizme/fanatizme kaymadan ezilenlerden/örselenmiş olanlardan yana çaba gösterme ve iş yapma şevkini/heyecanını hep yüksek tutmuş olabilmesidir. Bu niteliği onu politik mücadelesinde de, yazarlık faaliyetlerinde de, hekimlik/terapistlik yaparken de istisnai bir konuma yerleştirir. Ne yaparsa yapsın, Erdoğan sahici bir insan olarak, sahici bir şevk ve dertlenmeyle ve karşısındakinin sahiciliğine dokunmaya çalışarak yapardı. Şükran ve sevgiyle, devri daim olsun!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ülkenin yetiştirdiği <em>nadide</em> bir psikiyatrist-yazar olan <em>Erdoğan Özmen</em>’i 20 Mart 2026 tarihinde çok zamansız bir şekilde, 67 yaşında, kaybettik. Kırk yıllık can dostumdu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel hayatımızda kardeş kadar yakın hissettiğimiz herkesle yoldaş olmayız; tüm yoldaşlarımızla da kardeş kadar yakın hissetmeyiz. Erdoğan benim için hem kardeş hem de yoldaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalnızca çok eski bir dostu, bir kardeş/yoldaşı, bir meslektaşı değil, aynı zamanda sahiciliği, ölçülülüğü, merakı ve etik duyarlılığı aynı bedende taşıyabilen ender insanlardan birini kaybettik. Şükrü Hatun’un onu anarken kullandığı <a href="https://t24.com.tr/yazarlar/sukru-hatun/erdogan-ozmenin-ardindan-hangi-kelimeler-anlatabilir-senin-sessiz-iyiligini,54349" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:#0070c0">“sessiz iyilik”</span></a> ifadesi, bu yüzden, yalnızca duygusal bir niteleme değil; Erdoğan’ın kişiliğini, yazı dilini ve dünyayla kurduğu ilişkiyi de yakalayan çok doğru bir tanım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çok zor bir anma yazısı olacak. Acı çok taze. Erdoğan’ın iz bıraktığı çok fazla kişisel ve özel şey var; ister istemez bunlardan süzmek ve seçmek gerekecek. Bir de tabii Erdoğan geniş bir külliyat bıraktı; ondan bahsetmemek de olmaz. Yazı biraz da ondan gecikti; o külliyata dönüp yeniden bakmak istedim. [Yazının sonunda bu külliyatın dökümünü veriyorum.]</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir Kardeş/Yoldaş Olarak Erdoğan Özmen</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’la aynı kuşaktanız; benden dört yaş büyüktü. Liseyi Denizli’de 1976’da parasız yatılı olarak bitirdi. 70’lerin yükselen sol/devrimci dalgasında ve o sert, neredeyse iç savaş ortamında, sosyalist/devrimci oldu. 1984 yılında Ankara’da tıp fakültesinden mezun oldu. 1984-86 arasında pratisyen hekim olarak Elazığ-Palu-Arıcak’ta mecburi hizmetini yaptı. 1987’de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde (R.S.H.H) psikiyatri asistanlığına başladı ve 1991’de psikiyatri uzmanı oldu. Uzun yıllar aynı hastanede uzman psikiyatrist olarak çalıştı ve vefatına kadar Bakırköy’deki muayenehanesinde hasta gördü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bakırköy</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben de 1986-89 döneminde Tekirdağ Cezaevi’nde mecburi hizmetimi yaptım. Her hafta sonu İstanbul’a geliyor, sık sık İletişim Yayınları’na uğruyor, Birikim Dergisi’nin yeniden yayına başlaması için sohbetlere ve çalışmalara katılıyordum. Sanırım 1988 yılı olmalı; Birikim çevresinden ortak dostlarımız aracılığıyla Erdoğan ile tanıştık. O Ankara’dan İstanbul’a yeni gelmişti. 1989’a kadar birkaç kez görüştük; ikimiz de yeni yetme solcu hekimlerdik. Epey ortak derdimiz vardı; az görüşmemize rağmen gayet sıcak bir başlangıç yapmıştık. Sonra ben 1989’da Boğaziçi Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı’na başladım ve bu programa devam edebilmem için hekim olarak Tekirdağ’dan İstanbul’a tayin edilmem gerekti. Erdoğan’ın da yüreklendirmesiyle tayinimi onun da psikiyatri asistanı olarak çalıştığı Bakırköy R.S.H.H.’ne aldırdım ve bir yıl orada pratisyen hekim olarak çalıştım. Erdoğan ile asıl dostluğumuz bu bir yıl boyunca pekişti ve 20 Mart 2026’ya kadar hiç zayıflamadan, kopmadan, hep güçlenerek devam etti. Hem de bu 37 yılın toplam 20 yılında ben New York’ta yaşamışken. Bakırköy’de muhteşem bir dostluk ortamı buldum; o ortamın merkezinde tabii Erdoğan vardı. Apayrı servislerde çalışmamıza rağmen hemen her öğlen molasında hekim ve psikolog arkadaşlarla toplu halde yemek yer, çay-kahve içer ve her türlü muhabbet ederdik. Erdoğan orada hemen herkesle dosttu; çok sevilirdi. Henüz asistan olmasına rağmen ciddi bir saygınlık sahibiydi. Ben de Erdoğan sayesinde yeni geldiğim kocaman bir hastanede çok kısa sürede çok güzel bir sosyal çevre edinmiştim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anma yazısını yazarken fark ettim: Bakırköy günlerinden beri Erdoğan ile aramdaki kardeşlik/yoldaşlık ilişkisinde her zaman 5 temel izlek olmuş: 1) tabii ki ruh sağlığı, psikanaliz, psikoterapi; 2) teorik ve pratik olarak sol-sosyalist siyaset; 3) Birikim Dergisi; 4) çoluk çocuklu aile-dost ağı; 5) ortak Beşiktaş ve futbol sevdamız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Futbol-Beşiktaş</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu beş izleğin ilişkimizde en az yer tutanından başlarsam, Erdoğan sağlam bir futbolcuydu. En iyi orta sahada oyun kurucu olarak oynardı. Bakırköy dönemimde hastane turnuvasında, 1990-92 döneminde <em>İletişim/Birikim</em> ekibine karşı <em>Hekimler</em> takımında onunla hep aynı takımda, onlarca maçta büyük bir keyifle oynadık. Futbolcu olarak mücadeleci ve hırslıydı ama aynı zamanda nazikti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beşiktaş sevdamız da ortaktı. Ben zaten doğma büyüme <em>Çarşılı</em> olduğum için benimki hiç şaşırtıcı değil ama o Denizli zamanlarında artık ne nasıl olduysa Beşiktaş’a gönül vermişti. Tüm solcu Beşiktaşlılar gibi, takımımızla en çok <em>Gezi</em> zamanlarında gurur duyduk. İşin futbol kısmında ise nadiren şampiyon olabildiğimiz için takım muhabbetimiz genellikle depresif tonlar taşırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Demokrat Hekimler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1989 Bakırköy günlerimiz aynı zamanda <em>Demokrat Hekimler</em> (DH) hareketinin kuruluş ve hızla İstanbul çapında örgütleniş dönemiydi. Hekimlerden kopuk ve pasif olarak gördüğümüz İstanbul Tabip Odası yönetimini değiştirmek üzere yüzlerce genç hekim bir araya gelmiş ve hummalı bir faaliyete girişmiştik. İkimiz de bu hareketin çekirdek ekibindeydik ve sürekli birlikte iş kotarıyorduk. Toplantılar, eylemler, hastane ziyaretleri, broşürler hazırlamalar vb. Çoğunluğu 12 Eylül öncesinde sol-sosyalist siyasete bulaşmış, ama 12 Eylül diktatörlüğünün sessizleştirici baskısını tıp fakültelerini bitirmekle ve mecburi hizmetle dişini sıkarak atlatmaya çalışmış bizim kuşağın genç hekimleri, sağlık sistemindeki yapısal bozulmalara yönelik tepkilerin de katkısıyla 1989-90 döneminde adeta <em>hadlerini aştılar, kaplarından taştılar</em>. Kısa zamanda yer yer bizleri de şaşırtan ciddi bir mesleki-sosyal hareket ortaya çıktı ve 1990 yılında rekor katılımla yapılan seçimlerde DH listesi olarak büyük bir farkla kazandık. Erdoğan yedi kişilik Yönetim Kurulu’nda yer aldı; ben henüz 5 yıllık hekim olmadığım için Merkez Delegasyonu’nda yer aldım. Birkaç ay sonra Ankara’da yapılan Türk Tabipler Birliği (TTB) seçimlerinde de diğer illerdeki DH ekipleriyle birlikte TTB yönetimini değiştirdik. Bir sonraki seçimlerde DH’nin adı <em>Demokratik Katılım</em> olarak değiştirildi ve o günlerden bugüne kadar İstanbul’da da TTB Merkez’de de bu çizgi iki yılda bir yapılan bütün seçimleri kazandı. İşte Erdoğan böylesi bir geleneğin önde gelen kurucularından biridir. Kendisi öne çıkmayı, yönetici olmayı <em>hiç</em> sevmezdi. Yönetim Kurulu’na girmeye ikna olması için ona epey dil dökmemiz gerekmişti. O, mücadelenin ve hareketin içinde olmayı, insanları dinlemeyi, anlamayı, anlatmayı ve ikna etmeyi, heyecanlanmayı ve heyecanlandırmayı, bağ kurmayı severdi. Bürokratik işlerden pek hoşlanmazdı. Asla kariyerist değildi, hakkını veren bir kolektivistti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşkence Mağdurlarının Psikolojisi Üzerine Araştırmalar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben, Tekirdağ Cezaevi’nde mecburi hizmet yaparken (politik olmayan) işkence mağdurlarının psikolojisi üzerine bir bilimsel araştırma yapmış ve bu araştırmanın makalesini Londra’da yaşayan Türkiyeli psikiyatrist Metin Başoğlu’nun editörlüğünü yaptığı bir kitapta yayımlamıştım. Bir süre sonra Başoğlu, Türkiye’de politik ve politik olmayan işkence mağdurlarının çeşitli açılardan karşılaştırılacağı oldukça kapsamlı bir araştırma projesiyle ilgilenirsem, bu işi yürütebilecek bir ekip kurup kuramayacağımızı sorduğunda ilk konuştuğum kişi yine Erdoğan’dı. Heyecanla hemen kabul etti; psikolog ve psikiyatristlerden oluşan 5-6 kişilik bir ekip kurduk. İnsan Hakları Derneği üzerinden işkence mağdurlarına ulaştık; İstanbul Tabip Odası da görüşmeleri yapmamız için hafta sonları boş olan ofislerini bizim kullanmamıza izin verdi. Biz de 1991-92 döneminde, onlarca işkence mağduruyla, her biri 2 ila 3 saat süren ve bize işkence tanıklıklarını anlattıkları, ayrıca birçok ölçek doldurdukları görüşmeler yaptık. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekipteki herkes solcu olmasına ve Türkiye’nin işkence gerçeğini gayet iyi bilmemize rağmen, bu görüşmelerde duyduklarımız hepimizi derinden sarstı. Konuştuğumuz mağdurların bir kısmı, 12 Eylül’ün farklı karakollarında ve zindanlarında aylarca süren olabilecek en ağır işkencelere maruz kalmıştı. Bu yaşantıları anlatmak da dinlemek de anlatanı bu süreçte psikolojik olarak belli bir güven/rahatlık aralığında tutabilmek de çok zordu. Kimi katılımcıların tedaviye de ihtiyacı vardı ve bu kısmı ayarlamak da bize düşüyordu. Biz ekip üyeleri sık sık kendi aramızda konuşup birbirimizi desteklemeye çalışıyorduk. Erdoğan ile bu kapsamda çok sohbetim oldu ve görüşmelere başladıktan hemen sonra öğrendik ki ekibimizde de <em>bir</em> işkence mağduru varmış; bu da Erdoğanmış. O konuşmaları hiç unutmuyorum. O kadar zor bir şeydi ki Erdoğan’ın yaptığı ve bunu öyle büyük bir güç, zerafet ve derviş sabrıyla yapıyordu ki. Yaraları kapatmak, yaralardan kaçınmaktan yana değildi Erdoğan, “evet yaralarımız var, bunları ancak başkalarının yaralarıyla hemhâl olarak kısmen dindirebiliriz” der gibiydi. Bu <em>dervişane</em> duruşun izleri daha sonra yazacağı birçok makaleye de yansımıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu araştırmanın en önemli bulgusu, işkenceyi politik olarak anlamlandırabilmenin işkencenin olumsuz psikolojik etkilerine karşı görece koruyucu bir etki sağladığıydı. Erdoğan aslında bu bulgunun ekibimizdeki canlı kanıtıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birikim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim Dergisi Erdoğan ile olan ilişkimde kuşkusuz çok merkezi bir yer tutuyor. Birikim çevresinde yer alan herkes gibi, sosyalizmin dünyada ve Türkiye’de hem teorik hem de pratik açıdan çok büyük bir krizden geçtiğini; bunun geleneksel sosyalizmin krizi olduğunu; küçük pansumanlarla geçiştirilemeyeceğini ve sosyalizmin eşitlik ve özgürlüğün yeni ve yaratıcı bir sentezi olarak yeniden düşünülmesi ve tanımlanması gerektiğini düşünüyorduk. Sadece sınıf çelişkisi/mücadelesi gibi bir hatla yetinmeyen, her türlü tahakküm (ve ast-üst) ilişkisini şimdi-burada ve etik bir temelde sorunsallaştırabilen bir sosyalizm derdindeydik. Bir anlamıyla, yenilgi ve başarısızlık gerekçelerini sürekli dışarıda aramak yerine, sosyalizmin ve sosyalistlerin dönüp derinlemesine kendine bakması gerektiğine hemfikirdik. Bu yönelimin aslında psikanalitik yaklaşımda merkezi bir yer tutan öz-düşünümsellikle nasıl bir paralellik taşıdığını aklımızda tutalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan da 12 Eylül 1980 öncesinde başka bir siyasi harekette iken, 12 Eylül darbesiyle çoğu solcu solculuktan vazgeçerken veya eski ezberlere tutunmaya çalışırken, o bir arayış ve sorgulama sürecine girmiş; Birikim’in 1975-80 arasında yayınlanan fikriyatına sempatisi de 1987’de İstanbul’a gelmeden önce gelişmeye başlamış. İstanbul süreci, kurulan dostluklar ve 1989’da Birikim’in yeniden yayınlanmaya başlaması Erdoğan’ı yavaş yavaş Birikim’in vazgeçilmez yazarları arasına soktu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın teorik katkılarına bu yazının ikinci bölümünde değineceğim; ancak burada geçerken belirtmek isterim ki Erdoğan’ın düşünsel faaliyetinin ana ekseni, mecburen 19. yüzyıl bilimsel verileri ve politik iklimi ışığında geliştirilmiş, dünya deneyimlerinde <em>ekonomist indirgemeci</em> yorumlanmaya çok açık kalmış ve sonunda derin bir krizle karşılaşmış olan Marksist sosyalizmin, 20. ve 21. yüzyılda ulaştığımız psikanalitik duyarlılıklarla (ve oradan doğru geliştirebileceğimiz bir özne-insan-birey-toplum kuramıyla ve etik bir duruşla) nasıl yeniden düşünülebileceği sorusudur. Birikim, bu tür bir sorgulamaya her zaman açık olmuş, cesaret vermiş ve bundan beslenmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem sol-sosyalist bir duruşa sahip hem de psikoloji-psikiyatri meslek erbabı olan ve hem de bu iki kanalı sentezlemeye çalışarak dünya ve Türkiye meseleleri üzerine, genel olarak <em>psiko-politik</em> diyebileceğimiz bir çerçevede düşünce üretmeye çalışan bizden önceki kuşakta bir tek <em>Serol Teber</em> geliyor aklıma. Bizim kuşakta da sadece birkaç kişiyiz. Hemen aklıma gelenleri sıralayacak olursam: <em>Türkay Demir, Cemal Dindar, Melek Göregenli, Özgür Öğütcen</em> ve <em>Haluk Sunat</em>. Erdoğan aramızda (Haluk ile birlikte) en derin teorik-felsefi sulara dalmaya cesaret etmiş isim olarak temayüz ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitaplarına ek olarak Erdoğan Birikim’de 336 makale yayımlamış (link en altta). Bu inanılmaz bir üretkenlik. Bir de unutmayalım, Erdoğan’ın asıl işi yazarlık değil; günde 8-12 saat hastalarıyla, danışanlarıyla ilgileniyor; ev hayatı ve sosyal hayat da var. Çok çalışkan ve üretken biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim çevresindeki varlığı tabii ki yalnızca yazarlık üzerinden değildi. Candan bir dost olarak, sosyal bağlara önem veren, yumuşak ilişki kuran, sade ve <em>vefalı</em> biriydi. <em>Vefa</em> kısmını özellikle vurguluyorum, zira sol çevreler dahil her sosyal çevrede son birkaç on yılda büyük bir vefa erozyonu yaşandığını görüyoruz. Burada ayrıntısına girmeye gerek yok ama bu durumun muhtemelen neoliberalizmle, sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, narsisizm artışı, ötekilere verilen değerin ve empati kapasitesinin azalışıyla güçlü bağları var. Erdoğan, hem bu melanetlerin epey farkında olarak hem de kendi sahici doğallığıyla, hakikati aramaktan/sormaktan çekinmez; hakikati öğrendikten sonra da bedeli ne olursa olsun, dostları için ne gerekiyorsa, neye ihtiyaçları varsa onu yapardı. “Benim başıma ne gelir?” “Mahalle baskısına uğrar mıyım?” “Güncel moda tutumlara uyup kafamı başka yöne çevirmeli miyim?” gibi süfli kaygılar taşımazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Siyaset</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan, siyasi mücadeleyi fildişi kulesinden izlemeyi tercih eden yazarlardan hiçbir zaman olmadı. En umutsuz zamanlarda bile meslek örgütlerinde, derneklerde ve sosyalist siyasi partilerde iş yapan bir üye olarak bulunmanın ve insanları siyasi faaliyete yöneltmenin heyecanını ve şevkini hiç kaybetmedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ruh Sağlığı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıllar içinde Erdoğan ile birbirimize çok hasta/danışan yolladık, bazen de ortak danışanlarımız oldu, benim bazı terapi danışanlarımın ilaç tedavisini düzenleyen psikiyatrist oldu. Dolayısıyla kimi akran süpervizyonu gibi, kimi de konsültasyon gibi çok fazla klinik sohbetimiz oldu. Erdoğan biyolojik psikiyatriyi iyi bilen ama <em>ilaççı</em> da olmayan bir psikiyatristti. İlaç vermekten illa gerekmedikçe kaçınır, hep terapiyi öncelerdi. Bir miktar farklı psikanalitik ekollerden beslenmiş olmamıza rağmen, somut bir klinik durumu ayrıntılı biçimde formüle etmeye çalıştığımızda temel dinamikler, terapi ilişkisinin merkeziliği, sosyo-kültürel faktörlerin önemi gibi konularda hep çok yakın düşünürdük veya kolayca uzlaşırdık. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan, psikanalitik yönelimli iyi bir psikoterapistti. Psikoterapi araştırmalarından biliyoruz ki, psikoterapinin danışanda olumlu etkiler yaratabilmesinde terapi ilişkisinin kalitesi, uygulanan tekniklerden çok daha fazla rol oynuyor. Terapi ilişkisinin kalitesinde de terapistin sahiciliği, duygusal olgunluğu, esnekliği, kavrayış becerisi, empati kapasitesi gibi kişilik özellikleri çok kritik bir rol oynuyor. Erdoğan bütün bu özelliklere sahip bir psikoterapistti, dolayısıyla psikanaliz dışında bir ekolde yetişmiş olsaydı da yine iyi bir terapist olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Solcu ve psikanalitik duyarlıklı ruh sağlığı uzmanlarının en azından iki temel zorluğu vardır: 1) Ekonomik indirgemeci, geleneksel sosyalist tedrisattan geçmiş başka solculara, bilinçdışı, iç/duygusal dünyanın önemi, biyolojik olanla sosyo-kültürel olan arasındaki karmaşık psikolojik katmanın görece özerkliği gibi meseleleri anlatabilme zorluğu. 2) Solcu olmayan ve dolayısıyla kolayca psikolojik indirgemecilik yapmaya eğilimli olabilen ruh sağlığı uzmanlarına da sosyo-ekonomik-kültürel katmanda yaşanan gerçek eşitsizliklerin, yoksunlukların, baskıların psikolojik katmanda ne denli önemli olduğunu anlatabilme zorluğu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan da tabii bu iki temel zorluktan nasibini almış ve bütün mesleki ve entelektüel hayatı boyunca insanı biyo-psiko-sosyal bütünlüğü içinde, özellikle psikolojik (psikanalizden yararlanarak iç dünya ve ilişkiler dünyası) ve sosyal (sosyal analiz ve sosyalist teoriden yararlanarak sınıfsal, politik, kültürel, ekonomik dünya) katmanların iç içeliğini kurcalayarak anlamaya ve anlatmaya çalışmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişisel/Sosyal</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan ile çok yakın temasımız olan 1989-92 döneminden sonra doktora için New York’a gittim. 2005-2019 arası yine İstanbul, sonrasında yine New York. Türkiye’deyken zaten çok sık görüşürdük. Türkiye’den uzak olduğum yıllarda da yılın en az 2-3 ayını hep Türkiye’de geçirdim, yılda birkaç kez gidip geldim. Her gelişimde Erdoğan’la mutlaka görüştük, teke tek ve/veya Birikim ekibiyle. Cep telefonu hayatımıza girdiğinden beri, yurt dışında olsam bile ara sıra konuşurduk. Siyasetten özel hayata, çoluk çocuğa kadar güncel konular neyse, hepsini konuşurduk. En çok o muhabbetleri özleyeceğim. Sevecenlikle, şefkatle dinler, hiç de köşeli olmayan önerilerde bulunurdu. Sıkıntılıysa da derdini özenle, nezaketle ve üçüncü şahısları kırmamaya özen göstererek dile getirirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tesadüf mü demek lazım artık bilinmez, her ikimizin de aralarında fazla yaş farkı olan ikişer çocuğumuz var ve karşılıklı olarak birbirlerine yakın yaştalar. Bu da başka bir tür <em>yoldaşlık</em>. O yüzden çocuklarımızı çok konuştuk Erdoğan ile. Ne kadar sevgi dolu, duyarlı ve özenli bir baba olduğunu yakından biliyorum.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">x x x</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En son Aralık ayında küçük bir grupla yemek yemiştik. Daha önceki Ağustos buluşmamıza göre çok daha iyi görünmüştü. Tedavi iyi gidiyordu, morali yerindeydi, bol bol gülmüştük. Son iki ayda durum maalesef hızla kötüleşti ve Erdoğan’ı kaybettik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim için bu kayıp kırk yıllık bir tarihin içinden geliyor. 1980'lerin sonunda bir grup genç hekim olarak başlattığımız Demokrat Hekimler hareketinden işkence mağdurlarının psikolojisi üzerine yaptığımız kapsamlı araştırmalara, Birikim Dergisi emektarlığından değişik platformlarda sosyalizm/demokrasi mücadelesine, ruh sağlığı/psikanaliz meselelerinden Beşiktaş sevgimize kadar 40 yıldır yan yana, omuz omuza olmaktan onur duyduğum; onu tanıyan herkesin de onur duyacağı bir insandı Erdoğan. Bütün temel konularda benzer düşündüğüm, nadiren farklı düşünsek bile zarafetle, yapıcı ve zenginleştirici biçimde konuşabildiğim az bulunur biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın bence en kıymetli niteliği, ülkemizde ve dünyada pek bol görülmeyen, dogmatizme/fanatizme kaymadan ezilenlerden/örselenmiş olanlardan yana çaba gösterme ve iş yapma şevkini/heyecanını hep yüksek tutmuş olabilmesidir. Bu niteliği onu politik mücadelesinde de, yazarlık faaliyetlerinde de, hekimlik/terapistlik yaparken de istisnai bir konuma yerleştirir. Ne yaparsa yapsın, Erdoğan sahici bir insan olarak, sahici bir şevk ve dertlenmeyle ve karşısındakinin sahiciliğine dokunmaya çalışarak yapardı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan gayet verimli bir yazardı. Marksizm ile psikanaliz arasındaki tekinsiz ama verimli arazide büyük bir merak ve özenle yol alma ve yol açma cesareti gösterdi. Eserleri, anıları ve pırlanta çocuklarıyla Erdoğan bizlerle olmaya devam edecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şükran ve sevgiyle, devri daim olsun!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">***</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Not: Yazı çok uzadığı için Erdoğan’ın yazar olarak katkılarını ikinci bölümde ele alacağım.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erdoğan Özmen’in Kitapları:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(1995). <em>Psikiyatri, psikoloji, politika</em>. Zed Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2005). <em>Psikanalizin serüveni ve çağrısı</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2007). <em>Şizofreni: Öteki gerçeklik</em>. Pedam Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2012). <em>Rüyada uyanmak: Bilinçdışı ve rüya</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2017). <em>Vazgeçemediklerinin toplamıdır insan: Yas, melankoli, depresyon</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2025). <em>Freud ve Lacan: Oidipus karmaşası, narsisizm, arzu, zevk</em>. İletişim Yayınları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Toplam 6 kitap</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erdoğan Özmen’in Birikim’de yayınlanmış makaleleri için: </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://birikimdergisi.com/kisiler/erdogan-ozmen/5631" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">https://birikimdergisi.com/kisiler/erdogan-ozmen/5631</a> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim Haftalık’ta 264 makale</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim Güncel’de 22 makale</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim Aylık Sosyalist Kültür Dergisi’nde 50 makale</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Toplam 336 makale</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="http://www.muratpaker.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">www.muratpaker.com</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="http://www.psikopolitik.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">www.psikopolitik.com</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 13:57:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erdogan-ozmen-1-bir-kardesyoldasin-ardindan-1776250801.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trumpizm nasıl yenilir?*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpizm-nasil-yenilir-13089</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpizm-nasil-yenilir-13089</guid>
                <description><![CDATA[Eğer mesele sadece bireysel politik sonuçlar olsaydı, bu tartışmalar bu kadar acil olmazdı. Ancak bunlar demokrasinin sağlığıyla ilgili. Birçok ülkede radikalleşmiş siyasi sağ, otoriter bir yöne sapmış, iktidarı kendine kazımaya çalışırken devlet gücünü müttefiklerini zenginleştirmek ve eleştirmenlerini bastırmak için kullanmış durumda Ana akım sol ise çok sık, yalnızca seçmenin dar bir kesiminin desteklediği pozisyonlara sarılarak aşırı sağın yükselişine yardımcı olmuş. Orbán'ın yenilgisi hikâyenin sonu değil; hatta Macaristan'da bile değil, çünkü müttefikleri hükümetin birçok kısmında çalışmaya devam edecek. Ama bu yenilgi anlamlı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan'da Peter Magyar'ın ezici zaferi, Başkan Trump'ın yolsuz ve otoriter siyaset anlayışını aşmayı umut eden Amerikalılara ilham kaynağı oldu. Asıl soru, Magyar'ın böyle başarılı bir muhalefet kampanyasını tam olarak nasıl yürüttüğü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında elindeki imkanlar çok düşüktü. Viktor Orbán 16 yıldır başbakanlık yapıyordu; bu süre içinde seçim kurallarını değiştirmiş, bir zamanlar tarafsız olan devlet görevlerine sadık adamlarını yerleştirmiş, yargı bağımsızlığını zayıflatmış, siyasi rakiplerini bastırmış ve bağımsız medyayı ile üniversiteleri taciz etmişti. Siyasi sistemi kendi lehine eğmesine rağmen Magyar, Pazar günkü oylamada Orbán'ı yine de ezdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar'ın partisi parlamentoda üçte iki çoğunluğu kazanmış görünüyor ve %53 halk oyu aldı; Orbán'ın partisi ise %38'de kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan elbette Amerika Birleşik Devletleri'nden çok farklı bir ülke. Ancak Orbán'ın yükselişi ve iktidarı kullanma biçimi uzun zamandır Trump için model olmuştu. Şimdi ise Orbán'ın düşüşü, Demokrat Parti ve otoriter sağcı tehdidi yenmeye çalışan diğer partiler için bir model olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar'ın kampanya stratejisinin özellikle iki yönü çok önemliydi. Birincisi, sadece Macaristan'da değil, birçok yerde kararsız seçmenlerin kararlarını yönlendiren ekmek-süt meselelerine odaklanmasıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika'da bu seçmenler Trump'ın ilk döneminden sonra ondan soğumuş, 2020'de Joe Biden'ın seçilmesine yardımcı olmuş, ancak enflasyondan bıkınca 2024'te Trump'ı yeniden seçmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar'ın lideri olduğu Tisza partisinin kampanya platformunun başlığı “İşlevsel ve İnsani Bir Macaristan'ın Temelleri” idi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hükümet hizmetlerinin verimsizliği eleştiriliyordu. Programlar arasında işçi sınıfı ailelerine vergi indirimi, sağlık hizmetlerinin genişletilmesi, emekli maaşlarının artırılması, çocuk yardımlarının yükseltilmesi ve okullardaki destek personelinin maaşlarının artırılması yer alıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu programları finanse etmek için çok zenginlerden servet vergisi alınmasını ve Orbán'ın anti-demokratik politikaları yüzünden kesilen Avrupa Birliği transfer ödemelerinin geri alınmasını öneriliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar'ın partisi kampanya temalarını sosyal medyada yenilikçi yollarla yaydı; bu da Orbán'ın devlet kontrolündeki medya mesajlarını eski ve yorgun gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kritik olarak, Magyar yolsuzluğu kampanyanın temel konularından biri haline getirdi. Kendisi 20 yıldan fazla süre Orbán'ın Fidesz partisinde üye olarak kalmış, devlet kontrolündeki kurumlarda üst düzey görevlere yükselmişti. Ancak 2024 başlarında, hükümetin iyi bağlantıları olan bir eski yetkilinin cinsel istismar skandalını affetmesi üzerine Fidesz'ten istifa etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar, yolsuzluktan iğrendiğini söyledi ve viral bir röportajda “birkaç ailenin ülkenin yarısına sahip olduğunu” iddia etti. Ardından Tisza partisine katıldı ve kısa sürede lideri oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kampanya sırasında Orbán'ın yolsuzluk sistemini Macarların durgun yaşam standartlarından duydukları hayal kırıklığına bağladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazar gecesi zafer konuşmasında, vatandaşların hükümetten iyi tıbbi bakım, düzgün bir aile hayatı ve onurlu bir emeklilik bekleyebileceği bir ülke vaat etti. Önemli olanın siyasi bağlantılar değil, kişinin kendisi olduğunu söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika için bu stratejinin bir versiyonunu hayal etmek oldukça kolay. Trump da Orbán gibi makamını kendini, ailesini ve dostlarını zenginleştirmek için kullandı. Şiddet suçları işlemiş siyasi müttefiklerine af çıkardı; bunlardan biri çocuklara cinsel istismar suçlamasıyla karşı karşıyayken affedildi. Zenginlere vergi indirimi yaptı, işçi sınıfından Amerikalıların sağlık hizmetlerine erişimini zorlaştırdı. İran'daki savaşı benzin fiyatlarını yükseltti. Popülizmi sahteydi. Küçük bir zengin ve bağlantılı kesimin yararına çalışıyor, çoğu Amerikalıya zarar veriyordu ve bu da onu ve partisini, hükümetin daha iyi bir güç olarak kullanılabileceğini inandırıcı şekilde savunan bir muhalefete karşı kırılgan hale getiriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar'ın zaferi, Demokrat Parti'nin sadece Trump'ı eleştirmekten çok daha ileri giden, ülkeye alternatif bir vizyon çizen iddialı bir gündeme ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Demokratlar henüz böyle bir gündeme sahip değil, ancak partide birçok kişi bunun gerektiğini kabul ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci ders, Demokratlar ve Avrupa'daki merkez sol partiler için daha zor olabilir. Kendisini merkez sağ olarak tanımlayan Magyar, elit sol çevrelerde baskın olan ve birçok seçmeni uzaklaştıran sosyal ilerlemecilikten kaçınarak kısmen kazandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomik olarak ilerici, kültürel olarak ılımlı hatta muhafazakâr bir çizgide koştu. Macar bayrağı gibi vatansever semboller kullandı ve “Magyar” (Macar) anlamına gelen soyadından yararlandı. Kendisini milliyetçi olarak gösterdi ve Slovakya'daki Macar azınlığa kötü muamele nedeniyle Slovakya büyükelçisini sınır dışı edebileceğini ima etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán'ın önceki rakiplerinin ihmal ettiği kırsal bölgelerde kampanya yaptı. Ukrayna'ya asker veya silah göndermeyeceğini vaat etti. Budapeşte'deki Onur Yürüyüşü'ne katılmayı reddetti; bu da Orbán'ın onu L.G.B.T.Q. aktivistlerinin esiri olarak göstermesini zorlaştırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya çapındaki son seçimleri şekillendiren göç konusunda ise Magyar, Orbán hükümetinin koyduğundan bile daha sıkı kısıtlamalar çağrısı yaptı. Sınır çitini koruyacağını, misafir işçi programını iptal edeceğini ve Avrupa Birliği dışından misafir işçi kabul etmeyeceğini söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tisza partisinin platformu, misafir işçilerin “ücretleri düşürdüğünü, emlak fiyatlarını şişirdiğini ve sosyal sorunlara yol açtığını” iddia ediyordu. (Amerika'dan farklı olarak, Avrupa'da göçmenler arasındaki suç oranları yerli vatandaşlara göre genellikle daha yüksek.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Göç, birçok ülkede seçilebilirlik açısından hayati önem taşıyor çünkü ana akım siyasetçiler bu konuda kamuoyundan keskin şekilde ayrılmış durumdalar. Seçmenlerin istediğinden çok daha fazla göçmen kabul ettikleri anlaşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar'ın tüm taktiklerini kesinlikle onaylamıyoruz ve hiçbir Amerikan siyasetçisinin Onur Yürüyüşü'ne katılmaktan kaçınma ihtiyacı hissetmesini ummuyoruz. Yine de Orbánizme karşı olan herkes, sadece işlerine gelen kısımlarını değil Macaristan kampanyasının tamamınıincelemeli.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar, ekonomik ilerlemecilik ile sosyal ılımlılığı birleştirerek seçim kazanan birçok çağdaş siyasetçiden biri. Hollanda, Polonya, Danimarka ve başka yerlerde de ulusal adaylar benzer şekilde kazandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika'da, son yıllarda zor bölgelerde kazanan Demokrat kongre üyelerinin neredeyse hepsi güçlü ekonomik mesajlar verirken suç, göç ve diğer konularda aşırı sol pozisyonları reddetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barack Obama ve Bill Clinton da başkanlığı iki kez kazanmak için benzer bir yaklaşım kullandı. Sadece çok mavi bölgeler baştan sona kültürel ilerlemeci adayları seçiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu daha hetorodoks yaklaşımın başarısı gizem değil. Amerika ve Avrupa'nın büyük kısmındaki kamuoyu tercihiyle uyumlu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çoğu seçmen yavaş büyüyen gelirlerden şikayetçi ve hükümetin yardım etmesini istiyor. Aynı zamanda, birçok zor soruda hızla sola kayan elit kültürel ilerlemecilikten de rahatsızlar. Kendi bakış açılarını gerçekten paylaşan siyasetçiler arıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer mesele sadece bireysel politik sonuçlar olsaydı, bu tartışmalar bu kadar acil olmazdı. Ancak bunlar demokrasinin sağlığıyla ilgili. Birçok ülkede radikalleşmiş siyasi sağ, otoriter bir yöne sapmış, iktidarı kendine kazımaya çalışırken devlet gücünü müttefiklerini zenginleştirmek ve eleştirmenlerini bastırmak için kullanmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ana akım sol ise çok sık, yalnızca seçmenin dar bir kesiminin desteklediği pozisyonlara sarılarak aşırı sağın yükselişine yardımcı olmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán'ın yenilgisi hikâyenin sonu değil; hatta Macaristan'da bile değil, çünkü müttefikleri hükümetin birçok kısmında çalışmaya devam edecek. Ama bu yenilgi anlamlı. Birçok kişi onun yenilmez olduğunu düşünüyordu. Avrupa Birliği içinde Vladimir Putin'in en büyük müttefikiydi ve 21. yüzyıl Batı liberalizm karşıtlığının rol modeliydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump onu açıkça hayranlıkla anıyordu ve Başkan Yardımcısı JD Vance geçen hafta onun için kampanya yapmak üzere Macaristan'a gitti. Magyar bu aşırı sağ devi tamamen yendi. Özgür dünya, bunu nasıl yaptığını dürüstçe incelemeli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* NYT Yayın Kurulu</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Linki:</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/14/opinion/magyar-orban-hungary-trump-defeat.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/14/opinion/magyar-orban-hungary-trump-defeat.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpizm-nasil-yenilir-1776198087.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Devlet-Öcalan ilişkileri ve çözüm süreçleri</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-ocalan-iliskileri-ve-cozum-surecleri-13088</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-ocalan-iliskileri-ve-cozum-surecleri-13088</guid>
                <description><![CDATA[Devlet Öcalan ile 1999’dan bu yana ilişkisini hiçbir zaman kesmemiş ve başlatılan tüm çözüm süreçlerinde örtülü ve son olarak da açık özne olmuştur. Bu yüzden son süreçte gücü ve etkisi her zamankinden daha fazladır. O yüzden siyasilerin bu sürece müdahalesi sınırlıdır. Bu yüzden özellikle DEM Parti’nin Erdoğan ve AK Parti’ye yaptığı siyasi çağrıların anlamı yoktur. Çünkü onlar siyasi özne olmayı hiçbir süreçte seçmediler. Son süreçte de tüm siyasi enerjisini Öcalan’ın konumuna odakladılar. Oysa o konuda yani Öcalan konumu konusunda karar verici siyaset değil devlettir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">15 Şubat 1999’da Türkiye’ye getiren PKK lideri Öcalan, o günden itibaren devletin denetiminde İmralı’da tutuklu bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu süreçte, devlet Öcalan’la sürekli temas halinde oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada devlet olarak bahsettiğimiz devletin kamu görevlileri. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devletin Öcalan ile görüşmesi sadece çözüm süreçleri ile sınırlı olmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cezaevinde başlayan açlık grevlerinin sona ermesinde de, farklı tarihlerde denenen olası çözüm süreçlerinde de başvurulan isim o oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan Kürt sorununun konuşulmadığı, Öcalan’a tecrit uygulandığı dönemlerde de devlet sürekli olarak Öcalan ile temasta oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu temas sadece ülke içinde Kürt sorunu bağlamında değil Irak ve Suriye’deki gelişmeler süresince de sürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuşkusuz bu görüşmelerin en yoğun olduğu dönemler adları farklı olsa da çözüm arayışı zamanları oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SİYASETTEN DEVLETE ÇÖZÜM SÜRECİ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlki, 29 Temmuz 2009’da başlayan ve Demokratik Açılım adıyla başladı ve Habur’da teslim olan PKK’lıların karşılanması, onların Habur’dan Diyarbakır’a olan ve çoşkulu kalabalıkların eşlik ettiği yolculukta ortaya çıkan görüntülere kamuoyundan gelen tepki sonrası kısa sürede sona eren ilk deneme dönemi idi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi 2011 sonrasında cezaevilerinde başlayan açlık grevlerinin sona erdirilmesi için devreye sokulan Öcalan’ın grevleri sona erdirdiği Eylül 2012 sonrası başladı ve 3 Eylül 2013’de Ahmet Türk, Ayla Ata Akat İmralı’ya ziyareti ile başlayan “Barış ve Çözüm Süreci”dir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben bu sürecin Gezi protestoları sonrası <em>de fecto</em> olarak bittiğini savundum. Ancak taraflar sürecin devam ettiğini savundular. 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe Mutabakatı olarak anılan 10 maddelik anlaşmaya rağmen neredeyse üç hafta sonra 21 Mart 2015’te Erdoğan’ın yaptığı açıklama ile Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımadığını açıkladı ve <em>de facto</em> bitmiş olan süreci <em>de jure</em> hale getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu iki süreçte devlet Öcalan ile çok yoğun bir süreç sürdürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu iki süreçte siyaseten AK Parti/Erdoğan ve Öcalan ana özne idi. Ve bu sürece en sert muhalefeti yapan ise MHP lideri Devlet Bahçeli idi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bahçeli her iki süreci de “ihanet süreci” olarak tanımlamıştı. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2015 ORTASINDA SONRA: AK PARTİ/ERDOĞAN'IN DEVLETE EKLEMLENMESİ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıda ifade ettim; ikinci süreç fiili olarak 21 Mart 2015 sonrasında bitti. Aynı yıl 7 Haziran 2015’de yapılan genel seçimde AK Parti tek başına iktidar olma gücünü kaybederken, MHP, HDP’nin ardından 4. parti oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlginç olan ise MHP lideri seçim gecesi HDP’nin Meclisteki konumunu kast ederek <em>‘Meclis’in solu benim için yok hükmündedir’ </em>mealinde açıklama yaptı. AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun CHP ile kurmak istediği koalisyon çabaları sonuçsuz kaldı. Normal şartlarda Cumhurbaşkanı’nın hükümeti kurmak üzere seçimde ikinci olan parti liderine (CHP) hükümet kurma görevi vermesi gerekirken, bunu yapmadı ve 1 Kasım 2015’de erken seçim kararı alındı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kararın alınmasında kuşkusuz Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP lideri Bahçeli’nin siyasi iradelerinin etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz. Sıkça ifade ettiğim üzere bu siyasi ortaklığın, 7 Haziran 2015 seçimi öncesinden Nisan-Mayıs döneminde kurulduğunu ve Bahçeli’nin aracılığıyla Erdoğan ile devletin sadece siyaseten değil ideolojik olarak da birbirlerine yaklaştıklarını ifade ettim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Kasım 2015 seçim sonuçları, 15 Temmuz 2016 kanlı darbe girişimi ve Bahçeli’nin, Erdoğan’ın rafa kaldırdığı başkanlık sistemini raftan indirmesi ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adıyla, siyasal sistemin 2018’de fiili olarak değişmesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunları tekil olayalar olarak ele almak doğru olamaz. Bütün bu süreç sadece iki liderin değil devletin hakemliğinde bir uzlaşmasının sonucudur. Ve bugün karşımızda Cumhur İttifakı 2017 sonrasında değil 2015 ortasında kurulduğunu söylemek mümkündür. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">"TERÖRSÜZ TÜRKİYE": SİYASETİN DEĞİL DEVLETİN ÇÖZÜM PROJESİ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim halen içinde olduğumuz son çözüm sürecine. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıda kısa tarihsellik içinde AK Parti/Erdoğan’ın adım adım nasıl devlete eklemlendiğini, siyasi, meşruiyetini toplumdan devlete taşıdığını kısaca analiz etmeye çalıştım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tarihsellik şu açıdan önemli; 1 Ekim 2024’de Bahçeli’nin DEM Parti -Bu parti Bahçeli’nin kısa bir süre öncesine kadar eleştirdiği HDP’nin devamıdır- Eş Başkanları ile tokalaşması ve 22 Ekim’de yine Bahçeli’nin PKK silah bıraksın gerekirse Öcalan gelsin DEM Grubu’nda konuşsun çıkışı ile başlayan yeni süreç, geçmişten farklı olarak siyasetin değil bu kez ana aktörünün devlet olduğu devlet projesi olarak karşımızdadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu Mehmet Uçum sıkça andığım Bursa’daki panelde açık açık ifade etmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son süreci devlet başlatmış ve ana aktör olarak da varlığını her aşamada hissettirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim Öcalan ise DEM Parti heyetinin son görüşmesinde, önemli devlet yetkililerinin görüşeme katılması bunun işaretidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle, devlet Öcalan ile 1999’dan bu yana ilişkisini hiçbir zaman kesmemiş ve başlatılan tüm çözüm süreçlerinde örtülü ve son olarak da açık özne olmuştur. Bu yüzden son süreçte gücü ve etkisi her zamankinden daha fazladır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O yüzden siyasilerin bu sürece müdahalesi sınırlıdır. Bu yüzden özellikle DEM Parti’nin Erdoğan ve AK Parti’ye yaptığı siyasi çağrıların anlamı yoktur. Çünkü onlar siyasi özne olmayı hiçbir süreçte seçmediler. Son süreçte de tüm siyasi enerjisini Öcalan’ın konumuna odakladılar. Oysa o konuda yani Öcalan konumu konusunda karar verici siyaset değil devlettir. Ki, Öcalan da bunun farkındadır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta, devletin dış güvenlik kaygısı ile başlattığı son sürecin başarılı olması, dışarda PKK’dan beklenen adımların atılması kadar, süreçle karılmak istenen barışın&nbsp;kalıcılaşmasının yolu da içerde ancak demokratik adımların atılması ile mümkündür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/devlet-ocalan-iliskileri-ve-cozum-surecleri-1776196283.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Romanya Yazıları (4): I love you Hagi!</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/romanya-yazilari-4-i-love-you-hagi-13087</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/romanya-yazilari-4-i-love-you-hagi-13087</guid>
                <description><![CDATA[Yaklaşık iki saat süren bir yemeğin sonunda, Hagi’ye, Bükreş’teki Futbol Müzesi’nden aldığım 1994 Dünya Kupası kaptanlık pazubendini imzalattım. 1994 ve 1998, Romanya Milli Takımı için unutulmaz turnuvalardı; o takımın lideri de Hagi’ydi. Restoranın bahçesinde taksiyi beklerken Petrescu’nun golüne nasıl sevindiğim aklıma geliyor ama hemen ardından içimden kopan çok daha güçlü bir ses bütün görüntüleri bastırıyor; “I love you Hagi… I love you Hagi… I love you Hagi…”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İngiltere futbolu için en önemli senenin 1966 olduğunda pek çok futbolsever hemfikirdir ama bu önem İngiltere’nin tarihindeki tek Dünya Kupası’nı kazanmış olmasından kaynaklanmaz; 1966, Manchester United efsanesi Eric Cantona’nın doğum tarihidir.<br />
Sanırım Türk futbolu için de en önemli sene 1996’ydı; hayır, Avrupa Şampiyonası’na katıldığımız için değil, o sene Gheorge Hagi, Galatasaray’a transfer oldu.<br />
Hagi geldi, Türk futbolu değişti.<br />
Çok yıldızlar geldi geçti, ama Hagi başka bir şeydi.<br />
Bir Fenerbahçeli olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Hagi ne Alex’le kıyaslanabilir ne de başkasıyla.<br />
Hagi transfer olduğu zaman sözleşmesine Avrupa’da kupa kazanmaları halinde ilave prim alacağına dair bir madde koydurduğunda kimse ciddiye almamıştı, bir Türk takımının Avrupa’da iddialı olması görülmüş, işitilmiş bir şey değildi.<br />
Ama Hagi oydu işte, Avrupa şampiyonluğunu sadece düşünmekle kalmayan, bir hayali gerçeğe taşımak için öncü rolü üstlenmekten çekinmeyen adamdı.<br />
Hagi bir efsaneydi.<br />
Bükreş’teki son günümde Hagi ile buluşacak olmanın çocuksu bir sevinci vardı üzerimde, üstelik Hagi “kahveyi boşver, öğlen yemek yiyelim,” demişti.<br />
Koyu Galatasaraylı arkadaşlarımdan birine söylediğimde önce inanmadı, sonra “hangi Hagi?” diye sordu, şimdilerde Alanya’da oynayan Ianis olmadığını şaşırarak anlayınca, “yani,” dedi, “‘I love you Hagi’ ile mi buluşacaksın?”<br />
Yemekte, Aybars’ın söylediklerini Hagi’ye anlattım, dedim ki, “Türkiye’de senin adın Giga değil, I love you!”<br />
Güldü, Galatasaray’ın teknik direktörlüğünü yaparken yaşadığı bir olayı anlattı.<br />
“Özhan Canaydın, başkandı. Bir gün takımdaki Romanyalı futbolcularla ilgili bir olay oldu. E ben de Romanyalıyım deyince, hayır, dedi, sen yarı Rumen yarı Türksün!”<br />
Canaydın haklı, “Hagi efsanesi” sadece Romanya’ya bırakılamayacak kadar bizim parçamızdır.<br />
Futbolculuğunun aksine, Hagi’nin teknik direktörlük kariyeri inişli çıkışlı oldu ama Türkiye’de yapamadığını Romanya’da yaptı ve Farul Constanza’da inanılmaz bir başarıya ulaştı.<br />
Hagi’nin, adı daha önce duyulmayan Farul Constanza’yı satın aldığını, kulübün bir süre sonra onun teknik direktörlüğünde tarihinde ilk kez Romanya Ligi’ni kazandığını biliyordum ama birlikte yediğimiz yemeğe kadar bu zafer için Hagi’nin ne büyük çılgınlıklar yaptığını bilmiyordum.<br />
“Ben Constanza’da doğdum,” diye anlatmaya başladı. “Steaua’ya gelmeden önce oradaydım. Kariyerimde büyük başarılara ulaştım ama kendi şehrime, kendi şehrimin çocuklarına bir şeyler yapmak istiyordum. Bana göre kamu hizmeti öncelikle iyi eğitimdir. Spor da bunun ayrılmaz bir parçasıdır. Constanza’da hiçbir şey yoktu. Önce araziyi aldım. Sonra kazandığım ne varsa buraya yatırdım. Kulüp binası, tam teşekküllü bir altyapı tesisi ki Romanya’da bir eşi daha yoktur, futbol sahaları, küçük bir otel… Bir futbol kulübüne ne gerekiyorsa yaptık. Ve övünerek söyleyeyim ki Farul, tarihinde ilk şampiyonluğunu elde etmenin ötesinde en üst seviyede forma giyen altmış küsur oyuncu çıkardı, onbeşini Milli Takım’a verdi. Altyapılarda çok başarılı olduk.”<br />
Kulüpteki bütün hisselerini Popescu’ya satmış; kendisinde sadece Rivaldo’nunki gibi yüzde on hisse kalmış -şu isimlere bak, yıldızlar geçidi!<br />
“Geleceği planlamak istiyorsan gençlere yatırım yapacaksın,” dedi, “biz Farul’da bunu yaptık ve çok başarılı olduk. 3T diye bir formülüm vardı -‘Time’, ‘Teenage’, ‘Talent’. Birinci ‘T’, ‘zaman’. Zaman bilinci şart. İkinci ‘T’, ‘gençlik’. Sonuncusu ise ‘yetenek’. Bunları doğru şekilde biraraya getirirsen hedeflerine ulaşamaman için bir sebep kalmaz. Farul’da yaptıklarımız bunun en büyük örneğidir.”<br />
Farul’un arsasının bir bölümünü Maarif almış, okul inşaatına başlamış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-14%20at%2022_03_31.jpeg" style="height:327px; width:400px" /><br />
Kulüp tesisiyle okulun biraraya gelecek olmasından ötürü çok mutluydu Hagi.<br />
“Romanya’nın her yanından yetenekli gençleri buraya getirmek istiyorum. En modern tesis burada, iyi bir okul da varsa bir genç daha ne ister?”<br />
Bükreş’le havaalanı arasında yerleşime yenilerde açılan bir mahallede, Oliveto adlı bir restorandayız, ben deniz mahsullü bir makarna yiyorum, ortada jumbo karides, küçük kalamarlar, humus ve tonbalıklı güzel bir başlangıç var.<br />
Türk takımlarının artık Avrupa’da başarı hedeflemesi gerektiğini, Türkiye şampiyonluğu ile yetinmenin anlamsızlığını, çıtayı yükseltmenin şart olduğunu, şu verilen maaşlar ve kurulan kadrolarla çok daha büyük hedeflere ulaşılabileceğini anlatıyordu ki restorana şapkalı bir adam girdi, yanında kızı vardı, Hagi ile sarıldılar birbirlerine.<br />
Sonra biz selamlaştık.<br />
“Dan Petrescu!”<br />
Hagi döndü, “Petrescu’yu tanıyorsun herhalde,” demesine kalmadan “muhteşem bir sağbekti,” dedim, “hele Chelsea’deyken sizi…”<br />
O maçı hatırlıyorum, o yaşlarımda futbolla yatar futbolla kalkardım, Petrescu atmıştı ve Galatasaray 1-0 yenilmişti -sonraki maç 5-0 bittiydi, Gianfranco Zola ile Tore Andre Flo, hey gidi çocukluğum!<br />
Bizde maçlardan önce kampa girilir ya, Petrescu, Hagi’ye Chelsea’de böyle bir uygulamanın olmadığını söylemiş.<br />
Hagi’nin de aklına yatmış olacak ki, Farul’la şampiyon oldukları sene iç sahadaki hiçbir maçtan önce kamp yapmamış.<br />
“Teknik direktörlük çok zor bir iş. Özellikle de çok para kazanan gençleri yönetmek çok zordur. Ama benim için en keyifli kısmı artık o. Ben hep sahada olmayı sevdim. İdarecilik benim işim değil. O yüzden, onbeş sene sonra, Farul’u Popescu’ya bıraktım. Benim yerim saha kenarı. Uzun vadeli stratejiler kurarak kulübü bir yere taşımayı, taktikler vermeyi, o heyecanı, o tutkuyu yaşamayı seviyorum. Ayrıca, teknik direktörlük kariyerimin başlarına nazaran artık çok daha olgun biriyim. Zirveyi hedeflemek, olmaz görünen başarılara ulaşabilmek için bir strateji kurmak ve bir zaman sonra o stratejinin başarıyı getirdiğin görmek beni heyecanlandırıyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-14%20at%2022_22_18.jpeg" style="height:388px; width:600px" /><br />
Yaklaşık iki saat süren bir yemeğin sonunda, Hagi’ye, Bükreş’teki Futbol Müzesi’nden aldığım 1994 Dünya Kupası kaptanlık pazubendini imzalattım.<br />
1994 ve 1998, Romanya Milli Takımı için unutulmaz turnuvalardı; o takımın lideri de Hagi’ydi.<br />
Restoranın bahçesinde taksiyi beklerken Petrescu’nun golüne nasıl sevindiğim aklıma geliyor ama hemen ardından içimden kopan çok daha güçlü bir ses bütün görüntüleri bastırıyor.<br />
“I love you Hagi… I love you Hagi… I love you Hagi…”</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/i-love-you-hagi-1776194825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Memleketinizi başınıza yıkacağız”  İmza: Sermaye</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/memleketinizi-basiniza-yikacagiz-imza-sermaye-13086</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/memleketinizi-basiniza-yikacagiz-imza-sermaye-13086</guid>
                <description><![CDATA[Maden Yasası ve sermaye kuşatması altındaki Karadeniz’in feryadı: 'Sermaye, emekçinin nefes alacak alanını dahi metalaştırır.' 1879’un İngiliz madencisinden bugünün dev şirketlerine değişmeyen sömürü düzenine karşı, toprağın gerçek sahipleri haysiyet nöbetinde. Çünkü mesele sadece maden değil, mavi bir ufuk meselesidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karadeniz’in o yeşil öfkesini bilir misiniz? Dağları denize düşman, denizi gökyüzüne. Fındık bahçelerinde rüzgâr esti mi, yapraklar fısıldar: “Viran eyleyenler viran kalsın.” Ben bu şehre gelin geldiğimde kayınvalidemin annesi anlatırdı, Ordu’nun Taşbaşı’nı, Boztepe’sini…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir de “Toprağın karnını deşen, evvela kendi mezarını kazar” derdi. Kaç yıl geçti, şimdi o değme laflar değil, maden yasası gelmiş kapıya dayanmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Burada doğmadığımı, yirmi dört yıldır bu şehirde nefes aldığımı belirteyim) </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni çıkarılan yasa diyor ki: Ordu ve Giresun’un bağrındaki bakır, altın, gümüş…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sermaye sırtlan huzursuzluğuyla bekliyor. Sanki bin yıldır kuyruk acısıyla bekleyen bir alacaklı gibi. Maden Kanunu’ndaki o tatlı değişiklikler: “ÇED raporu hızlandırıldı”, “Köylünün mülkiyeti kamulaştırılabilir”, “Orman vasfı değiştirilebilir”. Laf cambazlığı değil mi bu? Altını çıkarırız, geriye siyanürlü bir vadi, zehirli bir dere, kanserli halk bırakırız. (Tabi madende göçük altında kalmazsanız!)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Memleketinizi başınıza yıkacağız” başlığı şaka değil, iş tanımı sanki.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihe soralım: Osmanlı’da madenler ya devletindi ya yabancı. Cumhuriyet’te Etibank falan derken, 1980’lerden sonra yabancı sermaye “arama ruhsatı”yla Karadeniz’e dadandı. Dönem dönem bölgede maden şirketi altın aradı, çıkmadı, çekip gitti ama bıraktığı sondaj kuyularından yıllarca sızıntı oldu. Kimse sorumlu oldu mu? Tarih, sermayenin bir günlük sabrını, köylünün ise nesiller boyu çekeceği çileyi yazıyor!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fındığı para etmeyen Ordulu köylü maden açılsa “iş gelir” diye sevinecek belki de bir an. İşte çelişki burada. Ne güzel söyler Brecht: “Önce ekmek, sonra ahlak” , zira ekmek uğruna toprağını zehirletmek hangi ahlaka sığar? Sermaye sınıfı bu ikilemi çok iyi kullanır: “Ya fabrika bacası tütecek, ya aç kalacaksınız.” Hani Engels’in “konut sorunu”nu okurken takıldığım o cümle: “Sermaye, emekçinin nefes alacak alanını dahi metalaştırır.” İşte bu yasa da öyle. Sadece maden değil, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, çocuğumuzun oynadığı tepecik hepsi fiyat etiketli. Üstüne ölüm taahhütlü!!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa başka bir dünya mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilirkişiler fink atarken bu meselenin üstünde müsadenizle felsefeye de değinelim ne dersiniz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Mesela ismi lazım değil bir “gazeteci” fındık ağaçlarını taşıyalım demedi mi hala?)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düşün bir ağacı. Ağaç vardır. Ama ağaç “töz” değildir. Çünkü ağaç, topraksız, susuz, havasız var olmaz. Ağaç kendi başına yetmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi düşün toprağı, suyu, havayı. Onlar da başka şeylere bağımlı mı? Toprak su olmadan toprak olmaz mı? Hayır, toprak susuz da topraktır (çorak toprak da topraktır). Su havadan bağımsız var olabilir mi? Denizi düşün. Hava olmasa da su durur. Ama yine de su, içinde çözünmüş mineraller olmadan “saf su” bile olsa, yine bir şeye bağımlı gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Spinoza demiş ki: “Böyle bir şey varsa, o ancak doğanın ta kendisidir. Evren, uzay, madde, yasalar hepsi bir bütün. O bütün hiçbir şeye bağımlı değildir. Çünkü zaten her şey onun içindedir.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Basitçe: Töz = Kendi kendine yeten, arkasında başka bir şey olmayan asıl varlık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O her şeyi kendinden var eden, kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan doğayı, kendi ikballeri için yok ediyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden bunu anlattım? Çünkü maden yasası doğaya “kendi başına var olan bir şey” olarak bakmıyor. Ona “kullanılacak malzeme” olarak bakıyor. Yani töz değil, araç. İşte çelişki bu: Doğa aslında her şeyin kaynağı (töz) ancak sermaye onu metaya çeviriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ağlanacak halimiz için hiciv şart bu noktada. “Sayın yurttaş, merak etmeyin, siyanürlü suyu içmek istemezseniz şişe suyu alırsınız. Maden şirketimiz yanınızda şok market bile açar.” Düşününce insan gülüyor, sonra ağlayası geliyor. Çünkü Ordulu bir köylüye sordum “Ne olacak bu iş?” “Kızım” dedi, “bundan sonra Karadeniz’e ‘Karaölüm’ diyecekler.” (Tıpkı Erzincan/İliç gibi, Kazdağları gibi...)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her biri aynı hikâyenin farklı sayfaları. Çok gerilere gidersek (bölge aynı olduğu için) 1879’da Licese’de, Şebinkarahisar’da bir İngiliz şirketinin maden çıkarması için ne yapıldı? Yol yapıldı, su kanalı açıldı, II. Abdülhamid şirket sahibini saraya yemeğe dahi davet etti. İtiraz eden oldu mu? Elbette. Mektup yazdı: “Canınıza, cevherinize, suyunuza mani olurum.” öldürüldü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi aynı şey. Sadece isimler değişti. İtiraz eden “terörist”, etmeyen “müteşebbis”. Yıl 2026, bölge Ordu-Giresun. Hikâye aynı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Bu yazıyı yazarken Artvin'de birlikte büyüdüğüm değerli kardeşim aradı, tesadüfen. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cerattepe direnişinden söz açıldı, üstüne daha iki hafta önce “hukuk!” yoluyla kendisine ceza verildiğini söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yanlış okumadınız. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maden çıkaranlara, bölgeyi yok edenlere değil, toprağını korumak için direnen yurttaşa!) </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte böyle azizim... Mesele sadece toprağın altındaki sarı maden değil, toprağın üstündeki yeşil haysiyet, mavi ufkun meselesidir. Sermaye, elinde cetvel ve hesap makinesiyle gelir; senin bin yıllık yaylanı “koordinat”, dedenin mezarını “hafriyat”, evladının içeceği dereyi ise “maliyet kalemi” olarak görür.Oysa biz biliyoruz ki; fındık ağacı sadece meyve vermez, o toprakla aramızdaki ahittir. Şimdi bu yasa diyor ki: “Ahit bozuldu, mülk sermayenindir.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki, ya insanın ruhu? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyanürle yıkanmış bir vadide hangi türkü söylenebilir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cerattepe, İliç’in kayan toprakları, Kazdağları’nın çıplak kalmış tepeleri... Hepsi aynı hikâyenin farklı sayfaları: Metalaşan hayat, mülkleşen doğa ve unutulan insan.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi Karadeniz’in önünde iki yol var:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya sermayenin “viran eyleyen” hırsına teslim olup, kendi memleketimizde birer yabancı, birer “maden işçisi adayı” olacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya da o “töz”e, yani her şeyin kaynağı olan doğaya, anamıza sarılır gibi sarılacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte tam burada durup, sermayenin “iş tanımı”na karşı kendi “yaşam tanımımızı” yapmak zorundayız. Çünkü bu bir son değil, bir yol ayrımı. (Yola gelmeyenlerin memleketi için çok anlamlı bir benzeşim oldu.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demem o ki bize yine bir yol tarif ediyorlar. Memleketin neresinden geçeceğimizi, nereyi feda edip nereyi unutacağımızı ince ince düşünmüşler. İnsan böyle bir itinaya mahcup oluyor doğrusu. Dağın yönünü çiziyorlar, derenin akışına ayar veriyorlar, köylünün ne kadar susacağını da aşağı yukarı hesaplamışlar. Bir tek orada yanılıyorlar işte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yol uzun! </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son sözümüz de budur: Viran eyleyenler bilsin ki&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hevesleri büyük farkındayız!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zira Karadeniz daha büyük.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Yazar Notu: İbrahim Dizman'ın yönetmenliğini yaptığı belgesel film, 1994'te, Orduluların yol direnişini anlatıyor. Karadeniz otoyolu yapılırken şehrin sahilinin doldurmak istenmesine karşı eylem yapan Ordulular, deniz kıyısı olma niteliklerini korumayı başarmışlardı. O eylemin öyküsü… <u><span style="color:#1155cc"><a href="https://share.google/XexS8pEtueOcHY7dG" style="color:blue; text-decoration:underline">https://share.google/XexS8pEtueOcHY7dG</a></span></u> ) </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmza: Toprağın Sahipleri</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/memleketinizi-basiniza-yikacagiz-imza-sermaye-1776175466.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran savaşından çıkarması gereken dersler</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasindan-cikarmasi-gereken-dersler-13085</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasindan-cikarmasi-gereken-dersler-13085</guid>
                <description><![CDATA[Henüz tam olarak bitmemiş olan bu savaşın Türk siyasetine ve dış politikasına kalıcı etkisi daha çok bu iki husus bakımından söz konusu olacak. Türkiye yerli sanayiye daha fazla dayanan, dolayısıyla bağımsızlıkçı bir silah ve savunma politikasında ısrar etmek zorunda. Çünkü İsrail saldırganlığı kontrol altına alınamıyor. Dahası Trump ABD’si güvenilir bir müttefik değil. İran’ın dostluğu ise tarihsel ve yapısal açıdan kırılgan içeriğe sahip.   ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD-İsrail ittifakının İran saldırısı başarısız oldu. Çünkü ilk çatışma başlamadan önce ABD ile İran müzakere masasındaydı. Birleşik Devletlerin talebi nükleer hazırlığın tümüyle sonlanması, balistik füze programının sınırlandırılması ve İran’ın vekil güçlere desteğini kesmesiydi. ABD bu müzakere sürecini İran’a sürpriz saldırı için kullandı. Savaşın başladığı gün Trump ve Netanyahu rejim değişikliğini de listeye ekledi. Böyle başlayan savaş saldıran tarafların hiçbir siyasi amacına ulaşmadığı nihilist bir sürükleniş içinde devam etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasi amaç eksikliği savaştan sonra zaten açık olan Hürmüz’ün tekrar açılması gibi askeri bir hedefle doldurmaya çalıştı ABD yönetimi. Ateşkes olmasaydı Hürmüz’ü gemi trafiğine açmayı amaçlayan sınırlı bir kara operasyonu gündemde olacaktı. Şimdi taraflar müzakere sürecinde. Müzakere taviz demektir. Kimin hangi konuda ne ölçüde taviz vereceğini ilerleyen süreçte göreceğiz. İlk turdan olumlu sonuç çıkmadı ama. Dahası İsrail ve BAE gibi güçlerin kırılgan bir zeminde devam eden savaşı uzatmak ve (veya) askıda bırakmak için elinden geleni yaptığı da görülmekte. İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları tam anlamıyla durdurmaması ve hatta Lübnan’ın güneyini ilhak etmeye hazırlanan siyasal stratejisi tansiyonun düşmesine izin vermiyor. ABD ile İran arasında kalıcı bir barış anlaşması imzalansa dahi İsrail soru işareti olmaya devam edecek. İran savaşının Türkiye’yi ilgilendiren kısmı ise bu yazının odak noktası. Savaş Türkiye için hangi mesajları içinde barındırıyordu? Doğru ve eksik yaptığımız şeyler ne? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öncelikle iktidarın ve iktidarın organik aydınlarının savaşı söylemleştirme biçiminin kategorik olarak eksik olduğu ifade edilmeli. İsrail’i suçlayan ve öne çıkaran bir dil kullandı hükümet. İsrail eleştirilirken Trump ABD’si hakkında olumsuz bir değerlendirme yapılmadı. Bu savaşın İsrail merkezli Ortadoğu projesiyle bir ilgisi olduğu çok açık. Ayrıca İsrail’in de ABD’yi kolay bir zafere ikna ettiği. Ancak suçun büyüğü yine de Trump yönetiminde. Türkiye ise ABD ve Trump’ı neredeyse hiç eleştirmedi. İspanya’nın başını çektiği Avrupa ülkelerinin tavrı ortada. Siyasi iktidarın ABD’yi eleştirmekten kaçındığı, ABD-Avrupa ayrışmasında ABD’den yana tavır koyduğu görülüyor. Bu arada Ortadoğu analizinin fazlasıyla İsrail merkezli bir şekilde inşa edilmesi daha nüanslı bir şekilde tartışılmalı. Türkiye’nin ABD’ye ve ABD üzerinden NATO’ya yakınlığı bazı fırsatların kaçmasına yol açıyor. Artan Çin-Rusya ile ABD arasındaki rekabette taraf seçmiş oluyoruz bu şekilde. Ayrıca Türkiye çok kutuplu dünya ile tek kutuplu dünya arasında tercihini ikincisinden yana koyuyor. Bu durum orta ve uzun vadede riskli bir tercih. Türkiye’nin ABD yönetimine yakınlığı, onu Rusya, Çin, İran ve AB ülkeleri açısından ikincil bir pozisyona sürüklemekte. İran’ın savaştan önce ABD’yle yapılacak müzakerelerin İstanbul’da olmasına karşı çıkması ve (veya) arabulucu ülke yarışında Pakistan’ın Türkiye’nin önüne geçmesi tesadüfi değil bu nedenle. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada bir NATO tartışması da açmak gerekli. ABD Başkanının NATO’dan çıkma tartışması yaptığı günlerde Türkiye’deki NATO ağırlığı arttı. NATO’nun Irak’tan çekilmesinden sonra Türkiye’de bir NATO kolordusu kurulması gündeme geldi. Bu yeni birlik ihtimal ki Ortadoğu’ya yönelik olarak ve İncirlik üstünü koruma misyonu için devreye girecek. Düşük yoğunluklu bir şekilde devam etse de boğazlar için de benzeri bir tasarı basına sızdı. Rusya’nın Montrö hatırlatması boğazlara NATO veya ABD üstü kurulmasını şu an için gündemden çıkardı. Ayrıca hükümet de bu söylentileri yalanladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş sırasında birkaç defa İran’dan Türkiye’ye füze düştü. İran resmi olarak saldırıları reddetse de İncirliğin hedef alındığı açık. İran’ın okuması İncirlik ve Kürecik üstlerinin ABD’ye istihbarat sağladığı yönünde. Tabii Türkiye İran savaşına açıkça destek vermedi. Türkiye’deki ABD/NATO üstleri İran’a yönelik hava saldırıları için kullanılmadı. Bu çok önemli. Türkiye’nin durduğu yer ABD’nin müttefiki olarak ve NATO üyesi bir ülke olarak saldıran tarafı açıkça suçlamamak, ama İran’a yönelik Amerikan kuşatmasına da destek vermemek şeklindeydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok yoğun bir şekilde olmasa da ülkenin savunma yeterliliği ve silah sanayisinin de İran savaşı nedeniyle tartışıldığına tanıklık ettik. Şöyle ki, İran’dan atılan füzelerin tamamı Amerikan savaş gemilerinden gönderilen hava savunma füzeleri tarafından imha edildi. NATO radarları füzeleri tespit etti. Bu durum Türkiye’nin kendi hava savunma sistemi yok mu sorusunu tekrar gündeme getirdi. Bahsi geçen mesele son 10 yıla damgasını vurmuş bir güvenlik krizi olarak yorumlanabilir. Türk silah sanayi hükümetin kararlı politikası nedeniyle ciddi bir atılım yaptı. Artık eskisine göre dışa daha az bağımlıyız. Ama hava savunma sistemi, muharip uçuk ve muharip tank konularında henüz istenilen düzeyde değil Türkiye. S-400’leri kullanmıyoruz. Alternatifi olan sistemler ancak kriz anlarında geçici olarak ülkeye konuşlandırılmakta. Yerli uçak ve yerli tankta epey mesafe kaydedildi. Ama bugün itibariyle hala yerli seri üretime geçemedik. Özellikle uçak temini ciddi bir sorun. Eurofighter alımı kaygıları bir ölçüde azalttı. Yine de Türkiye’nin uçak, hava savunma sistemi ve tank konusunda eksiklerini bir an önce tamamlaması lazım. İran ve İsrail gibi ülkelerin silah gücü ortada. Ortadoğu’ya komşu olmak ise başlı başına bir risk. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ez cümle henüz tam olarak bitmemiş olan bu savaşın Türk siyasetine ve dış politikasına kalıcı etkisi daha çok bu iki husus bakımından söz konusu olacak. Türkiye yerli sanayiye daha fazla dayanan, dolayısıyla bağımsızlıkçı bir silah ve savunma politikasında ısrar etmek zorunda. Çünkü İsrail saldırganlığı kontrol altına alınamıyor. Dahası Trump ABD’si güvenilir bir müttefik değil. İran’ın dostluğu ise tarihsel ve yapısal açıdan kırılgan içeriğe sahip.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iran-savasindan-cikarmasi-gereken-dersler-1776194943.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Delhi–Paris Hattı: Hint–Fransız savunma yakınlaşması Avrupa’nın Asya stratejisinde ne değiştirir?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/delhiparis-hatti-hintfransiz-savunma-yakinlasmasi-avrupanin-asya-stratejisinde-ne-degistirir-13084</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/delhiparis-hatti-hintfransiz-savunma-yakinlasmasi-avrupanin-asya-stratejisinde-ne-degistirir-13084</guid>
                <description><![CDATA[Delhi–Paris hattı tek başına küresel dengeleri altüst eden bir kırılma yaratmıyor. Ama Avrupa’nın Asya stratejisinde bugüne kadar eksik kalan bir halkayı yerine oturtuyor. Avrupa için bu ilişki, Asya’da yalnızca başkalarının kurduğu oyuna tepki veren bir seyirci olmanın ötesine geçme imkânı sunuyor. Hindistan için ise Batı ile ilişkilerini çeşitlendiren, kendi ağırlığını artıran ve “çoğul ortaklıklar” üzerinden yürüyen bir dış politikanın önemli araçlarından biri haline geliyor. Önümüzdeki yıllarda Asya haritasına baktığımızda, bu hattı görmezden gelen analizlerin eksik kalacağını şimdiden söyleyebiliriz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yeni Delhi’de 13 Nisan’da yapılan Hindistan–Fransa </span><a href="https://www.deccanherald.com/india/officials-from-india-and-france-discuss-bilateral-ties-west-asia-situation-3966821" style="color:#467886; text-decoration:underline"><span style="color:#2980b9">görüşmesinin</span></a><span style="color:black"> resmî açıklamasında birkaç başlık öne çıkarıldı. Bunlar savunma işbirliğinin derinleştirilmesi, Hint Okyanusu’nda ortak devriyeler, İndo-Pasifik’te deniz güvenliği ve Batı Asya’daki krizlere dair “yakın istişare” idi. Metin teknik bir diplomatik dille kaleme alınmıştı ama satır aralarında çok daha geniş bir siyasal hesabı görmek mümkündü. Bir taraf, yükselen bir Asya gücü; diğer taraf ise Avrupa’da “küresel aktör” iddiasını canlı tutmaya çalışan bir ülke. Ortak cümleleri okurken aslında her iki başkentte de benzer bir soru yankılanıyor. Bu hat, sadece iki ülkenin savunma tercihini mi anlatıyor yoksa Avrupa’nın Asya stratejisinde yeni bir sayfa mı açıyor?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hindistan’ın bu masaya hangi zihniyetle oturduğunu anlamaya çalıştığımızda, uzun yıllara yayılan denge arayışını hatırlamak gerekiyor. Yeni Delhi ne Washington’la tam ittifak çizgisine kendini sıkıştırmak istiyor ne de Moskova’ya bağımlı bir savunma mimarisine geri dönmeye niyetli. Çin’le sınır hattında süren gerilim, Hint Okyanusu’ndaki baskı ve içeride büyüme–güvenlik dengesini yönetme çabası, Hindistan’ı alternatif ortaklıklar aramaya zorluyor. Fransa ile savunma alanında kurulan yakınlaşmayı bu çerçevede, Hindistan’ın “tek merkezli” bir güvenlik şemasını reddeden çizgisinin bir devamı olarak görebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Paris’in hesap defterinde ise başka bir kaygı öne çıkıyor. Fransa, Avrupa savunması tartışmalarında kendini yalnızca kıta içi bir güç olarak konumlandırmak istemiyor. Nükleer kapasitesi, denizaşırı toprakları ve diplomatik ağıyla küresel sahnede yer tutan bir oyuncu olarak görülmek istiyor. Bunun Asya ayağında elinde çok sayıda güçlü kart yok. Tam da bu nedenle Hindistan, Fransa için sadece büyük bir silah müşterisi değil, Avrupa’nın Asya’da kendi adına konuşabilmesini sağlayacak bir ortak olarak da önem kazanıyor. Biz bu ilişkiyi, Avrupa’nın Asya’ya açılan kapısında Paris’in kendine ayrı bir koridor açma çabası olarak da okuyabiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Hindistan’ın Arayışı: Denge, Çeşitlendirme, Sigorta</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hindistan’ın gözünden bakınca, savunma dosyasında temel hedeflerden biri tedarik kaynaklarını çeşitlendirmek. Uzun süre Rusya merkezli ilerleyen silah alımları bugün riskli bir bağımlılık olarak görülüyor. Washington ile yakınlaşma ve QUAD çerçevesinde Japonya ile Avustralya arasında derinleşen ilişkiler önemli bir eksen oluşturuyor. Ancak Yeni Delhi, kendini Batı’nın Asya’daki uzantısı olarak konumlandırmak istemiyor. Bu nedenle Fransa ile kurulan savunma yakınlaşması, Hindistan’a hem Batı içinde hareket alanı açan hem de kendi özerkliğini korumasına yardımcı olan bir kanal sunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Rafale projeleri, donanma işbirliği, ortak tatbikatlar ve teknoloji paylaşımı gibi </span><a href="https://www.france24.com/en/asia-pacific/20230912-france-and-india-deepen-defence-ties-with-more-rafale-jets-and-submarines" style="color:#467886; text-decoration:underline">başlıklar</a><span style="color:black"> bu arayışın somut adımları. Hint pilotlarının Fransa’da eğitilmesi, bakım–onarım ekosistemlerinin ortaklaşması ve denizaltı ile savaş gemisi projeleri üzerinden kurulan bağlar, Hindistan’ı sadece silah alan bir ülke olmaktan çıkarıp birlikte plan yapan bir ortak konumuna taşıyor. Bu yapı, Moskova’nın ağırlığını azaltırken Washington’a tam bağımlılığı da sınırlandıran bir sigorta olarak değerlendirilebilir. Hindistan, “çok kutuplu” söylemini bu tür ortaklıklar üzerinden ete kemiğe büründürmeye çalışıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Fransa’nın Hesabı: Avrupa İçinde Ayrı Bir Asya İmzası</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fransa açısından bakıldığında, Delhi–Paris hattı Avrupa içi güç tartışmalarıyla da yakından ilgili. Berlin daha çok ticaret ve ekonomi eksenli bir Çin politikasıyla öne çıkarken, Brüksel normatif bir dil ve kurallara dayalı düzen söylemi üzerinden Asya’ya bakıyor. Paris ise güvenlik boyutunu ve askeri varlığını öne çıkaran bir çizgiye sahip. Hindistan’la savunma ortaklığı, Fransa’ya Avrupa içinde “Asya dosyası bende” deme imkânı veriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İndo-Pasifik stratejileri konuşulurken Fransa’nın hem Hint Okyanusu’nda hem Pasifik’te denizaşırı toprakları olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu adalar ve üsler üzerinden şekillenen askeri varlık, Hindistan ile kurulan savunma işbirliğiyle birleştiğinde Paris’in eline yeni bir argüman veriyor. Avrupa’da stratejik özerklik tartışmalarında Fransa, “sadece kâğıt üzerinde konuşan bir Avrupa değil, sahada risk alabilen, ortaklık kurabilen bir Avrupa” örneğini Hindistan dosyası üzerinden gösterebilir. Avrupa’nın Asya stratejisinde Fransa imzalı dosyaların ağırlığı artarsa, Berlin ve diğer başkentlerle tartışmaların yeni bir boyut kazanacağını öngörebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Avrupa’nın Asya Stratejisi Nereye Evrilebilir?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Delhi–Paris hattı Avrupa’nın Asya’ya bakışında bazı yerleşik alışkanlıkları zorlayabilir. Bugüne kadar Asya dendiğinde birçok Avrupa başkentinde akla gelen ilk dosya çoğu zaman Çin’le ticaret, tedarik zincirleri ve ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında süren düzen tartışmalarıydı. Hindistan ile savunma eksenli bir yakınlaşma kıta siyasetinde Hindistan’ı ayrı bir stratejik sütun olarak öne çıkaran düşünceyi güçlendirebilir. Bu da Avrupa’nın Asya haritasını okurken yalnızca Pekin–Washington hattına odaklanan bakışını yavaş yavaş çeşitlendiren bir etki yaratabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öte yandan Avrupa’nın Asya siyasetini uzun süre ağırlıklı olarak ABD üzerinden yürütme refleksi de bu süreçte sorgulanabilir. NATO çerçevesi ve transatlantik bağlar yerinde duruyor. Fakat Avrupa sahada kendi adına inisiyatif kullanabildiği alanlara fazlasıyla ihtiyaç duyuyor. Hindistan’la savunma alanında yakınlaşma bu ihtiyacın sınandığı bir dosya olabilir. Eğer bu ilişki yalnızca silah satışı düzeyinde kalmaz, ortak üretim, teknoloji paylaşımı, deniz güvenliği ve diplomasi boyutlarını içeren kapsamlı bir pakete dönüşürse, Avrupa’nın Asya stratejisinde daha özgün bir rolün mümkün olduğuna dair güçlü bir örnek ortaya çıkar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Pekin’in ve Diğer Aktörlerin Gözünden Delhi–Paris Hattı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yakınlaşmanın Çin başta olmak üzere bölgedeki diğer aktörler tarafından dikkatle izlendiğini söyleyebiliriz. Pekin, Hindistan’ın ABD ile geliştirdiği ilişkiyi zaten yakından izliyordu. Şimdi bu resme Avrupa’nın, özellikle de Fransa’nın daha aktif biçimde girmesi ekleniyor. Bu durum, Çin’in İndo-Pasifik planlamasında yeni hesaplara yol açabilir. Çünkü karşısına Atlantik İttifakı’nın askeri kapasitesinin yanı sıra, Avrupa’nın diplomatik ve ekonomik ağı da daha belirgin şekilde çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bölgedeki diğer ülkeler açısından bakıldığında, Hindistan–Fransa yakınlaşması, Asya’daki güç mücadelesinin tek bir eksene sıkışmadığını gösteren bir örnek sunuyor. Japonya, Avustralya, Güneydoğu Asya ülkeleri için bu ortaklık, Avrupa’nın sahada daha görünür olabileceği bir dönemin başlangıcı olarak okunabilir. Böyle bir manzara, Asya’daki aktörlere “yalnızca ABD ile Çin arasında seçim yapmak zorunda olmadıkları” yönünde bir sinyal gönderme potansiyeli de taşıyor. Hindistan, kendini burada farklı güç merkezleri arasında köprü kurabilen bir aktör olarak sunmayı tercih ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuçta Delhi–Paris hattı tek başına küresel dengeleri altüst eden bir kırılma yaratmıyor. Ama Avrupa’nın Asya stratejisinde bugüne kadar eksik kalan bir halkayı yerine oturtuyor. Avrupa için bu ilişki, Asya’da yalnızca başkalarının kurduğu oyuna tepki veren bir seyirci olmanın ötesine geçme imkânı sunuyor. Hindistan için ise Batı ile ilişkilerini çeşitlendiren, kendi ağırlığını artıran ve “çoğul ortaklıklar” üzerinden yürüyen bir dış politikanın önemli araçlarından biri haline geliyor. Önümüzdeki yıllarda Asya haritasına baktığımızda, bu hattı görmezden gelen analizlerin eksik kalacağını şimdiden söyleyebiliriz.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/delhiparis-hatti-hintfransiz-savunma-yakinlasmasi-avrupanin-asya-stratejisinde-ne-degistirir-goktug-caliskan-1776195036.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Orbán’ın yenilgisi dünyanın geri kalanına ne anlatıyor?*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/orbanin-yenilgisi-dunyanin-geri-kalanina-ne-anlatiyor-13083</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/orbanin-yenilgisi-dunyanin-geri-kalanina-ne-anlatiyor-13083</guid>
                <description><![CDATA[Seçim öncesinde Macarlar, lider değişikliğinden ziyade rejim değişikliğinden bahsediyordu: Rus yanlısı, kleptokratik, yöneten partinin neredeyse her kuruma sızdığı bir sistemden; özgür, liberal ve Avrupa’ya yönelik bir düzene geçiş. Eğer Magyar sadece Orbán’ın biraz daha az yolsuzluk yapan versiyonu olsaydı, Donald Trump ve Vladimir Putin onu engellemek için bu kadar endişelenmezdi. Magyar’ın zaferinin jeopolitik sonuçları derin görünüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumartesi günü, Macaristan’daki seçimden bir gün önce, ülkenin kuzeydoğusundaki yaklaşık 16 bin nüfuslu, bakımsız bir kasaba olan Püspökladány’a gittim. Muhalefet lideri Péter Magyar’ın sondan bir önceki mitingi için oradaydım. Bölge geleneksel olarak Başbakan Viktor Orbán’ın Fidesz partisinin kalesi olmasına rağmen, Magyar’ın konuştuğu meydan dolmuş taşıyordu, çoğu genç ve genç ailelerden oluşuyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar kalabalığa tekrar tekrar “Korkmayın!” diye seslendi. Kalabalık da “Korkmuyoruz!” diye slogan attı. Kalabalıktaki bir kadına, iki çocuk annesi ve ilkokul öğretmeni Mariann Szabó’ya sordum: Magyar’ın bu sözleri ne anlama geliyor? İnsanlar neden korkuyordu? Szabó, kamuda çalışan insanların Fidesz’e karşı çıktıkları görülürse işlerini kaybedebileceklerinden ve geçimlerini sürdüremeyeceklerinden korktuklarını söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu korku, birçok insanın siyasi görüşlerini gizli tutmasına neden oluyordu. Magyar’ın kampanyasından önce Szabó, kasabasında Orbán’ı sevmeyen başkalarının da olduğunu biliyordu ama ne kadar olduğunu bilmiyordu. Birden her şeyin değişmek üzere olduğu hissine kapıldılar. Szabó, “Bunu Berlin Duvarı’nın yıkılmasından hemen önce, Macaristan’daki komünist diktatörlüğün son bulduğu1989’la karşılaştırabilirsiniz” diye ekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazar günü geldi: Orbán yenildi. Macaristan’ın demokratik tarihinde en yüksek seçmen katılımıyla gerçekleşen seçimde, Magyar’ın Tisza partisi üçte iki çoğunluğu (anayasayı değiştirmeye yetecek kadar) kazandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán’ın kendi gücünü korumak için yeniden yazdığı anayasayı değiştirebilecekler. Budapeşte’de Macarlar, şehrin muhteşem neo-Gotik Parlamentosu’nun karşısında Tuna Nehri kıyısında toplandı; tezahürat yapıyor, bayrak sallıyor ve şampanya patlatıyorlardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán’ın yenilgi konuşması dev ekranda oynatıldığında 50 yaşındaki Zoli Kertész, “Bu müzik gibi!” diye haykırdı. Orbán’ın bazı hayranları, onun kaybetmesinin aslında hiç otokrat olmadığını kanıtladığını söylüyor. Oysa bu sonuç, Fidesz’e karşı muhalefetin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán’ın iktidarını korumak için kurduğu tüm yapıları (aşırı çarpık seçim bölgeleri, ele geçirilmiş medya, devlet destekli propaganda, yerel himaye ağları ve yaygın tehditler ile sindirme) aşmayı başardı. Macar Sosyalist Partisi’nin eski eş başkanı ve milletvekili Ágnes Kunhalmi, 2022’de aday toplarken bir okul müdürünün aday olmayı reddettiğini anlattı; çünkü kızı öğretmen olduğu için işten atılacağından korkuyordu. Bir diğeri ise oğlunun Fidesz bağlantılı bir şirketle yaptığı iş ilişkisinin kesileceğinden endişe ediyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar, mitinglerde sürekli Orbán’ın bir “mafya devleti” yönettiğini söylüyordu. Bu söylem karşılık bulmasaydı, bu kadar büyük bir farkla kazanması mümkün olmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son günlerde Orbán’ın kaybettiği netleşince, bazı Amerikan ve İngiliz muhafazakârlar onun asıl başarısının Macar solunu yok etmek olduğunu savundu. Budapeşte’deki Amerikalı muhafazakârların önde gelen isimlerinden Rod Dreher, “Péter Magyar’ın Orbán’ı yenme şansının nedeni, en azından kamuya açık olarak Orbán’ın savunduğu her şeyi kabul etmesi” diye yazmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunda biraz doğruluk payı var. Macaristan’daki seçim, tıpkı 2023’teki Polonya seçimi gibi, merkez sağ ile otoriter sağ arasında bir tercihti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar, Orbán’ın yasadışı göçle mücadele konusunda direnişine katkı vermek için oy kullandı. Geçen yıl 100 binden fazla kişi Orbán’ın eşcinsel gurur yürüyüşünü yasaklama girişimine karşı Budapeşte’de yürüdüğünde, Magyar katılmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kunhalmi, Pazar günü seçilen parlamentonun 1989’dan beri ilk kez sol kanattan hiç temsilci içermeyeceğini söyledi; çünkü birçok ilerici aday, anti-Orbán oylarını bölmemek için adaylıktan çekildi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kunhalmi kendi adaylığını da iki hafta önce geri çekti; bu yüzden Seçim Günü onun için buruk bir gündü. Ancak Orbán ile Magyar (ya da en azından Magyar’ın vaat ettiği şey) arasındaki derin farkları küçümsemek büyük hata olur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar, mevcut düzenden temiz bir kopuş vaadiyle kampanya yürüttü. Amerikan Demokratlarının da öğrenebileceği bir mesaj olarak da not edebilirsiniz. Ayrıca kamu kaynaklarını kullanarak kendilerini zenginleştirenleri yargılayacağını söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim öncesinde Macarlar, lider değişikliğinden ziyade rejim değişikliğinden bahsediyordu: Rus yanlısı, kleptokratik, yöneten partinin neredeyse her kuruma sızdığı bir sistemden; özgür, liberal ve Avrupa’ya yönelik bir düzene geçiş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer Magyar sadece Orbán’ın biraz daha az yolsuzluk yapan versiyonu olsaydı, Donald Trump ve Vladimir Putin onu engellemek için bu kadar endişelenmezdi. Magyar’ın zaferinin jeopolitik sonuçları derin görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán döneminde Macaristan, Ukrayna’ya yardımı ve hem Rusya hem İsrail’e yaptırımları veto etmişti. Magyar’ın hareketi Rusya’ya karşı düşmancaydı. Mitinglerinde insanlar 1956 Macar Devrimi’nden kalma “Rusya, evine dön!” sloganını atıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alman Marshall Fonu analisti Zsuzsanna Végh, “Avrupa Birliği ve NATO’ya güçlü bir bağlılık anlatısı var” saptamasını yaptı. Ayrıca Magyar’ın Benjamin Netanyahu ile kişisel bir ilişkisi olmadığı için, “Tisza hükümeti İsrail’e karşı bazı yaptırımları kabul edebilir” diye ekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar gurur yürüyüşüne katılmamış olsa da, Orbán’ın yaptığı gibi LGBTİ+ kişileri şeytanlaştırması pek olası değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazar gecesi Tuna kıyısında kutlama yapanlar arasında 30 yaşındaki biseksüel Eszter Kalocsai ve 24 yaşındaki eşcinsel Milan Gabriel Berki de vardı. İkisi de sevinçten kendinden geçmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kalocsai, son 10 yıldır kadınlara olan ilgisini gizlediğini söyledi. “Harika!” diye bağırdı. “Artık dışarı çıkıp herkesi sevdiğimi söyleyebilirim! Aman Tanrım!” Berki ise “Duygu çok yoğun” diye ekledi. Magyar insanlara korkmamalarını söylemişti ve onlar da korkmadıklarını gösterdiler.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Michelle Goldberg</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/13/opinion/orbans-defeat-hungary-trump-world.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/13/opinion/orbans-defeat-hungary-trump-world.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:27:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/orbanin-yenilgisi-dunyanin-geri-kalanina-ne-anlatiyor-1776115751.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>2026: Risklerin yılı mı, eşitsizliğin derinleştiği bir kırılma eşiği mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/2026-risklerin-yili-mi-esitsizligin-derinlestigi-bir-kirilma-esigi-mi-13082</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/2026-risklerin-yili-mi-esitsizligin-derinlestigi-bir-kirilma-esigi-mi-13082</guid>
                <description><![CDATA[2026’da dünya çok sayıda riskle karşı karşıya. Jeopolitik gerilimler, dezenformasyon, siber saldırılar, iklim şokları ve yapay zekâ temelli dönüşümler gerçek ve ciddidir. Ancak daha temel bir soru var: Bu risklerin bedelini kim ödeyecek?
Güncel raporların birlikte söylediği şey nettir: Riskler artıyor, Eşitsizlik derinleşiyor,  Sosyal politika kapasitesi, risk yönetiminin gerisinde kalıyor.  Bu nedenle 2026’nın ana teması güvenlik değil, adalet kapasitesi olmalıdır.
Eşitsizlik azaltılmadan, hiçbir risk gerçekten yönetilemez. Sosyal politika güçlendirilmeden, hiçbir güvenlik politikası sürdürülebilir olamaz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>2026’da dünya; jeoekonomik gerilimler, dezenformasyon, siber kırılganlık, iklim şokları ve yapay zekâ kaynaklı dönüşümlerle karşı karşıya. Güncel raporlar, risklerin küresel ölçekte arttığını açık biçimde gösteriyor. Ancak aynı raporların birlikte söylediği başka bir şey daha var: Riskler küresel, bedeller eşitsizlik üzerinden dağılıyor. Bu yüzden 2026’nın temel sorusu “ne kadar güvendeyiz?” değil, “ne kadar adiliz?” olmalı.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya, artık krizleri yalnızca tekil olaylar olarak değil, birbirini besleyen bir risk zinciri olarak yaşıyor. Jeopolitik gerilimler ekonomik kırılganlıkları büyütüyor, ekonomik kırılganlıklar toplumsal kutuplaşmayı artırıyor, kutuplaşma dezenformasyonu besliyor, dezenformasyon demokratik kurumlara güveni aşındırıyor. İklim krizi ise bu zincirin bütün halkalarını daha da kırılgan hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF) 2026 Küresel Riskler Raporu, dünyayı “rekabetin ve güvensizliğin yoğunlaştığı” bir döneme girerken tarif ediyor.¹ Aynı rapor, devlet temelli silahlı çatışmaları, jeoekonomik karşılaşmayı, dezenformasyonu ve siber güvensizliği kısa vadeli en kritik riskler arasında sayıyor. ¹</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu tablo tek başına yeterli değil. Çünkü risklerin tanımı kadar, bu risklerin toplumsal olarak nasıl dağıldığı da belirleyici. Oxfam International’ın (Oxfam) eşitsizlik raporları, küresel servetin giderek daha küçük bir azınlığın elinde toplandığını; buna karşılık yoksulluğun, güvencesizliğin ve kırılganlığın geniş kitleler için kalıcılaştığını gösteriyor.²³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (United Nations Development Programme – UNDP) ise 2023/2024 İnsani Gelişme Raporu’nda küresel ölçekte “ilerleme tıkanması” yaşandığını, eşitsizliklerin ve siyasal kutuplaşmanın bu tıkanmayı daha da derinleştirdiğini vurguluyor.⁴</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle 2026’yı anlamak için tek başına güvenlik, teknoloji veya ekonomi başlıkları yetmez. Asıl mesele, risklerin eşitsizlikle birleştiğinde nasıl yıkıcı bir toplumsal güce dönüştüğüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Risk Artıyor Ama Dayanıklılık Artmıyor: 2026’nın Kırılgan Dünyası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF’in 2026 raporu, küresel sistemin aynı anda hem daha rekabetçi hem de daha kırılgan hale geldiğini söylüyor.¹ Kısa vadede:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Jeoekonomik karşılaşma,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet temelli silahlı çatışma,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal kutuplaşma</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">en yüksek risk algısına sahip alanlar arasında yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta vadede ise:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyon,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siber güvensizlik,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altyapı kırılganlıkları</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">öne çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo çoğu zaman “güvenlik politikaları” ve “stratejik hazırlık” başlıkları altında okunuyor. Oysa eksik kalan şey şu: Riskler artarken, toplumsal dayanıklılık aynı hızda artmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dayanıklılık, yalnızca devletlerin askeri ya da teknolojik kapasitesi değildir. Dayanıklılık, insanların:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">gelir kaybıyla nasıl baş ettiği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">barınma ve gıdaya nasıl eriştiği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">sağlık ve bakım hizmetlerine ulaşıp ulaşamadığı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kriz anında yalnız kalıp kalmadığıyla ilgilidir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP’nin raporu tam olarak bu noktaya işaret eder: Sosyal politika kapasitesi zayıfsa, riskler hızla “yaşam krizi”ne dönüşür.⁴</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güçlü sosyal koruma mekanizmalarına sahip ülkelerde ekonomik daralma yönetilebilirken, sosyal politika kapasitesi zayıf olan ülkelerde aynı daralma:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">gıda güvensizliği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">barınma krizleri,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kayıt dışı çalışmanın artışı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kadınlar için daha fazla ücretsiz bakım emeği anlamına gelir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle risk artışı ile eşitsizlik arasında doğrusal bir bağ vardır. Eşitsizlik ne kadar derinse, risk o kadar yıkıcı olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eşitsizlik, 2026 Risklerinin Ortak Zemini</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam’ın <em>Inequality Inc.</em> raporu, küresel servetin sistematik biçimde küçük bir azınlıkta yoğunlaştığını ortaya koyuyor.² <em>Survival of the Richest</em> raporu ise kriz dönemlerinde bile süper zenginlerin servetinin arttığını, buna karşılık yoksul kesimlerin yaşam koşullarının ağırlaştığını gösteriyor.³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bulgular, eşitsizliğin yalnızca “sosyal bir sorun” olmadığını; siyasal, ekonomik ve güvenlik risklerinin tamamını besleyen yapısal bir zemin olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek eşitsizlik:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal kutuplaşmayı besler,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyona açık bir ortam yaratır,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurumlara güveni aşındırır,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratik karar alma süreçlerini zayıflatır.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden 2026 riskleri, eşitsizlikten bağımsız okunamaz. Eşitsizlik, risklerin üzerinde yükseldiği zemindir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İklim Krizi: Çevresel Riskten Küresel Adalet Krizine</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF, iklim krizini uzun vadeli en büyük küresel tehditlerden biri olarak tanımlar.¹ Ancak Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change – <strong>IPCC</strong>) Altıncı Değerlendirme Raporu, iklim krizinin etkilerinin sosyal ve ekonomik eşitsizliklerle doğrudan bağlantılı olduğunu açık biçimde ortaya koyar.⁵</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) raporları ise iklim krizinin kadınları orantısız biçimde etkilediğini gösterir:⁶</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Su ve gıda güvensizliği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artan bakım yükü,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şiddet riski,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erken yaşta evlilik ve yerinden edilme.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İklim krizi bu yüzden sadece çevre politikası değil, doğrudan bir <strong>sosyal politika ve eşitlik politikası</strong> meselesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Enerji ve Gıda Şokları: Jeopolitik Başlık Değil, Hayatta Kalma Meselesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji ve gıda güvenliği, genellikle “jeopolitik” bir başlık olarak ele alınıyor. Devletlerin enerji arzını nasıl çeşitlendirdiği, hangi ittifakları kurduğu ya da hangi ticaret yollarını güvence altına aldığı konuşuluyor. Oysa enerji ve gıda krizi, toplumların gündelik yaşamında çok daha doğrudan bir anlama sahip: sofra boşalıyor mu, ev ısınıyor mu, insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF) 2026 Küresel Riskler Raporu, enerji fiyatlarındaki dalgalanmayı ve tedarik zincirlerindeki kırılganlığı ekonomik istikrar için temel risk alanları arasında sayıyor.¹ Bu, devletler açısından stratejik bir güvenlik sorunu. Ancak Oxfam’ın eşitsizlik verileri, aynı sorunun toplumlar için çok daha somut bir karşılığı olduğunu gösteriyor: Enerji ve gıda fiyatları yükseldiğinde bedeli ilk ödeyenler yoksul haneler, kadınlar ve güvencesiz çalışanlar oluyor.²³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (United Nations Development Programme – UNDP) raporu, artan yaşam maliyetlerinin küresel ölçekte insani gelişmeyi geriye çektiğini ve özellikle düşük gelirli grupları kalıcı yoksulluk riskiyle karşı karşıya bıraktığını vurguluyor.⁴ Enerji ve gıda şokları, bu nedenle sadece “ekonomik dalgalanma” değil, doğrudan bir sosyal politika krizidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kesişimsellik perspektifinden bakıldığında tablo daha da netleşir. Aynı enerji krizi:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek gelirli bir hane için bütçe kısıtı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşük gelirli bir hane için ısınma ve beslenme krizi,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınlar için ise artan bakım yükü ve ev içi emeğin ağırlaşması anlamına gelir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji güvenliği, yalnızca devletlerin arz güvenliği değildir; insanların gündelik yaşam güvenliğidir. Sosyal politika mekanizmaları güçlü değilse, enerji ve gıda krizleri hızla toplumsal yıkıma dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dezenformasyon: Bilgi Krizi Değil, Eşitsizliğin Siyasal Meşrulaştırıcısı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF, dezenformasyonu 2026 için en kritik risk alanlarından biri olarak tanımlıyor.¹ Dezenformasyon çoğu zaman “yanlış bilgi” problemi olarak ele alınıyor. Oysa bu mesele çok daha derin. Dezenformasyon, eşitsizliğin siyasal olarak meşrulaştırılmasını sağlayan güçlü bir araçtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP raporu, artan eşitsizliklerin ve siyasal kutuplaşmanın, kurumsal güveni zayıflattığını; bunun da bilgiye olan güveni aşındırdığını gösteriyor.⁴ Güven duygusu zayıfladığında insanlar kanıt aramaz, aidiyet arar. Bu ortamda dezenformasyon hızla yayılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyonun eşitsizlikle ilişkisi çift yönlüdür:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yandan yoksulluğu ve adaletsizliği görünmez kılar,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan eşitsizliği eleştiren talepleri “tehdit” gibi sunar.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece ekonomik eşitsizlik, siyasal olarak sorgulanamaz hale gelir. Dezenformasyon, sadece bilgi güvenliğini değil, demokrasi kapasitesini de çökerten bir mekanizmaya dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yapay Zekâ: Teknolojik Bir Riskten Çok, Yeni Bir Sosyal Eşitsizlik Katmanı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapay zekâ, 2026 gündeminde hızla yükselen bir risk alanı. WEF, yapay zekânın istihdam piyasaları, bilgi güvenliği ve yönetişim üzerinde büyük etkiler yaratacağını vurguluyor.¹</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak mesele sadece teknoloji değildir. Yapay zekâ, mevcut eşitsizlikleri yeniden üreten ya da derinleştiren bir sistem olarak çalışabilir. Eğitim, dijital okuryazarlık ve sosyal koruma mekanizmaları güçlü değilse:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşük nitelikli işler daha hızlı kaybolur,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınların yoğun olduğu bakım ve hizmet sektörleri daha kırılgan hale gelir,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dijital bölünme derinleşir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP raporu, dijitalleşmenin sosyal politika olmadan ilerlemesi hâlinde eşitsizlikleri kalıcılaştırdığını vurgular.⁴ Yapay zekâ, bu sürecin en güçlü hızlandırıcısıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kesişimsellik: Neden Bazıları Krizi Yaşarken, Bazıları Krizi “Okur”?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kesişimsellik, bir krizin etkilerinin tek bir faktörle açıklanamayacağını söyler. Sınıf, toplumsal cinsiyet, coğrafya, göçmenlik durumu ve sosyal politika kapasitesi birlikte çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kriz:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yoksul bir kadın için hayatta kalma mücadelesi,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göçmen bir aile için güvencesizlik,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta sınıf için yaşam standardında düşüş,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıcalıklı gruplar için ise “haber gündemi” olabilir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UN Women raporları, kadınların krizleri çok katmanlı yaşadığını gösteriyor:⁶<br />
Daha fazla ücretsiz emek, daha az gelir, daha fazla güvenlik riski ve daha az siyasal temsil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">IPCC ise iklim krizinin etkilerinin sosyal eşitsizliklerle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgular.⁵</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden 2026 riskleri, ancak kesişimsellik perspektifiyle adil biçimde yönetilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: 2026’nın Asıl Sorusu Güvenlik Değil, Adalet Kapasitesidir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2026’da&nbsp;dünya çok sayıda riskle karşı karşıya. Jeopolitik gerilimler, dezenformasyon, siber saldırılar, iklim şokları ve yapay zekâ temelli dönüşümler gerçek ve ciddidir. Ancak daha temel bir soru var:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu risklerin bedelini kim ödeyecek?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güncel raporların birlikte söylediği şey nettir:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Riskler artıyor.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eşitsizlik derinleşiyor.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyal politika kapasitesi, risk yönetiminin gerisinde kalıyor.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle 2026’nın ana teması güvenlik değil, <strong>adalet kapasitesi</strong> olmalıdır.<br />
Eşitsizlik azaltılmadan, hiçbir risk gerçekten yönetilemez.<br />
Sosyal politika güçlendirilmeden, hiçbir güvenlik politikası sürdürülebilir olamaz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaynakça</strong></span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">World Economic Forum (2026). <em>Global Risks Report 2026</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam International (2024). <em>Inequality Inc.: How Corporate Power Divides Our World</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam International (2025). <em>Survival of the Richest</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">United Nations Development Programme (UNDP) (2024). <em>Human Development Report 2023/2024: Breaking the Gridlock</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) (2023). <em>AR6 Synthesis Report: Climate Change 2023</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UN Women (2023). <em>Gendered Impacts of Climate Change</em>.</span></span></li>
</ol>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/2026-risklerin-yili-mi-esitsizligin-derinlestigi-bir-kirilma-esigi-mi-1776108974.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zaman, yeni bir demokrasi zamanı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/zaman-yeni-bir-demokrasi-zamani-13081</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/zaman-yeni-bir-demokrasi-zamani-13081</guid>
                <description><![CDATA[Macaristan’daki rejim değişimi sanırım bu düşündüğüm “milliyetçiliğin zavallı sınırları”nın aşılmakta olduğunun ilk işareti. Çünkü küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni süreçler yeni bir demokrasinin doğumunun da müjdecisi olacak. Bu demokrasi öyle insanların “sözde temsilcileriyle” yürüyen ve kralları, padişahları ve tek adamları çıkaran bir demokrasi değil, yerelin, katılımın ve kimlikler arası eşitliğin sağlandığı radikal bir demokrasi olacaktır. Bu süreçten kimse kaçamayacak. Erdoğan da Trump da, Modi ve diğerleri de bu süreçten kaçamayacaklar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3 Aralık 2024’de bu sütunda şöyle <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/milliyetciligin-zavalli-sinirlari-9140">yazmışım:</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Küreselleşme ulus-devletin etki alanını daraltırken aslında ulus-devlet içinde “milliyetçiliğin” de varlığını daraltıyor. Bugünlerde gördüğümüz milliyetçilik hareketlerinin yükselişi ise aslında bu gerçeğe olan tepkinin bir sonucu. Ama ne yaparlarsa yapsınlar halklar daha ileri bir demokrasiyi, her biri kendi kimliğini de yaşayarak “birlikte” yeni bir demokrasi kuracaklar. Milliyetçiliğin zavallı sınırlarına yaklaştıkça bence görünen bu.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/gocmekte-olan-ulus-devlet-ve-yeniden-biz-olmak-8857">19 Kasım 2024’de</a> ise “bulunduğumuz “homojen ulus-devletler” çağı kapanmaktayken nasıl olacak da tek bir “ulus”un milliyetçiliği altında toplumlar bir araya gelecekler? Bu mümkün mü?” sorusunu sormuş cevaben de şunları yazmışım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;“Ben bu sorunun cevabını pek mümkün görmüyorum. Onun için de bu “milliyetçilik” rüzgarlarının uzun sürmeyeceğini, yerlerine çok-kimlikli, çok-yereli, demokratik, katılımcı yeni bir demokrasiyi insanlığın keşfedeceğini düşünüyorum.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra da daha henüz ABD+İsrail’in İran’a açtığı savaştan epey önce de (17 Haziran 2025) yine bu sütunda <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-milliyetcilik-ve-ocalan-11246">şunları yazmışım: </a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“İnsanlık tarihinde “milliyetçilik” milyonlarca insanın ölümüne neden olduktan sonra kendi sonuna doğru hızla ilerliyor. Gördüğümüz bu son milliyetçilik dalgası da bir süre sonra yine çok sayıda insan hayatına mal olarak bitecek ve insanlar yeni bir hayata gözlerini açacaklar. Gözlerini açacakları dünya ise, herkesin milliyeti, etnik kökeni ve inancını birlikte yaşayabilecekleri yeni bir dünya olacak”. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve savaştan bir ay önce <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kapitalizmin-yeni-yuzu-12376">6 Ocak 2026&nbsp;</a>ise;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Öyle görünüyor ki bu yeni milliyetçilik anlayışıyla yürüyecek bu yeni düzen yeni savaşlara gebe. Bu savaşların nerede ve nasıl olacağını bilmiyoruz. Ama yerkürenin depremlere en çok gebe olduğu bizim coğrafyamızın da bu gelişmelerden nasibini alma ihtimali küçümsenecek bir ihtimal değil”</em> demişim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sabah Macaristan’dan gelen haberlerden Macaristan’ın “Milliyetçiliğin Zavallı Sınırları”nı aştığını öğrendiğimde aklıma bunlar geldi. Macaristan halkının önemli bir çoğunluğu Orban’ın tek adam yönetimine, onun milliyetçilik anlayışına dur dedi ve öyle anlaşılıyor ki orada inşa edilmiş otokratik yönetimin bütün kurumlarını da yakında değiştirecekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet Macaristan’daki rejim değişimi sanırım bu düşündüğüm “milliyetçiliğin zavallı sınırları”nın aşılmakta olduğunun ilk işareti. Çünkü küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni süreçler yeni bir demokrasinin doğumunun da müjdecisi olacak. Bu demokrasi öyle insanların “sözde temsilcileriyle” yürüyen ve kralları, padişahları ve tek adamları çıkaran bir demokrasi değil, yerelin, katılımın ve kimlikler arası eşitliğin sağlandığı radikal bir demokrasi olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçten kimse kaçamayacak. Erdoğan da Trump da, Modi ve diğerleri de bu süreçten kaçamayacaklar. Bu nedenle de CHP biraz özgüven yoksunluğundan olsa gerek eski “baba ocağı” deyip de yeniden saflarına aldığı ya da almayı düşündüğü “milliyetçi-ulusalcı”lara bel bağlamak yerine toplumun mağdur kesimlerinin demokrasi, özgürlük ve eşitlik arayışlarına kulak vermelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya değişiyor. Ulus-devletler içinde avantajlıların tutundukları milliyetçilikler de tarihin çöplüğüne gidiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaman yeni bir demokrasi zamanı! Unutmayalım!</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/zaman-yeni-bir-demokrasi-zamani-1776108431.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İslamabad’da tıkanan barış: Yeni belirsizlikler</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/islamabadda-tikanan-baris-yeni-belirsizlikler-13080</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/islamabadda-tikanan-baris-yeni-belirsizlikler-13080</guid>
                <description><![CDATA[İslamabad’da 21 saat süren kritik görüşmelerden sonuç çıkmadı; barış umutları yerini derin bir belirsizliğe bıraktı. ABD Başkanı Trump’ın ilan ettiği askeri zafer, sahada İran’ın siyasi direnci ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hamleleriyle sarsılırken, küresel hegemonyanın sınırları da net bir şekilde görünür]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya, cumartesi günü adeta nefesini tuttu. ABD–İsrail–İran savaşının 40. gününde ilan edilen ateşkesin ardından, Pakistan’ın başkenti İslamabad’da ABD ile İran arasında yürütülen müzakerelerin sonuçları merakla bekleniyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Müzakere toplantısı açıklandığı ilk saatlerden itibaren televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde “savaşı kim kazandı?” tartışmaları erken ve kesin ifadelerle yapılmaya başlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İslamabad’da 21 saat süren görüşmelerin ardından ise herhangi bir anlaşma sağlanamadı ve müzakere sona erdi. ABD heyeti Pakistan’dan ayrıldı. Masadan barış çıkmadı. Açıkçası, çıkmasını beklemek de gerçekçi değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarafların ilk açıklamaları, müzakerelerin geleceğine dair belirsizliği artırdı. ABD heyeti başkanı ve Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’ın Washington’ın şartlarını kabul etmeyi reddettiğini belirtti ve görüşmelerin tıkanma nedeninin “İran’ın nükleer silah üretmeyeceğine dair kesin bir taahhüt vermemesi” olduğunu ifade etti. ABD heyetinin “nihai ve en iyi” tekliflerini sunduğunu söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Donald Trump ise daha taraflar masada buluşmadan savaşın kazananının ABD olduğunu ilan etmişti. Büyük bir askeri başarı elde ettiklerini duyurdu. Görüşme sonrasında da bir anlaşmaya varılmasının kendisi için önemli olmadığını ve İran’ı askeri olarak mağlup ettiklerini savundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise görüşmelerin güvensizlik atmosferinde gerçekleştiğini belirterek, tek oturumda anlaşmaya varılmasının beklenmemesi gerektiğini ifade etti. İran’ın Pakistan ve bölgedeki diğer ülkelerle temaslarını sürdüreceğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran medyasına göre, görüşmelerde Hürmüz Boğazı ve nükleer materyallerin ülke dışına çıkarılması gibi kritik başlıklar öne çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeyden önce, savaşın en önemli taraflarından biri olan İsrail müzakerelere dahil edilmemişti. Üstelik ateşkesin ilk saatlerinden itibaren Lübnan’ın ateşkes kapsamı dışında olduğu iddiası, sürecin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. İsrail, Lübnan’daki Hizbullah hedeflerine yönelik hava saldırılarını sürdürürken, Başbakan Netanyahu savaşın henüz bitmediği mesajını verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barış görüşmelerinin arabulucusu Pakistan ise ABD ve İran’ı ateşkes taahhütlerine uymaya ve kalıcı barış için çaba göstermeye çağırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi herkes şu sorulara yanıt arıyor: İslamabad’da masada ne oldu ve bundan sonra ne olacak?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuya yalnızca askeri bilanço üzerinden bakmak yanıltıcı olur. Asıl mesele, ortaya çıkan siyasal tablodur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail, İran’a savaş açarken ileri sürdükleri gerekçeler açısından somut bir sonuç elde edemeden müzakere masasına oturmak zorunda kaldı. Bu durumu ortaya çıkaran birçok faktör bulunuyor. Bunlardan biri, Trump yönetimi içinde yükselen itirazlar ve çekincelerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer neden ise savaşın plansız ve yanlış hesaplarla başlatılmış olmasıdır. Bu durum, ABD’nin küresel hegemonya hedefleri açısından yeni sorunlar üretmeye başladı ve tarihsel müttefikleriyle ilişkilerini zorladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden geliştirdiği hamlelerin enerji, ekonomi ve finans alanlarında yarattığı etkiler, savaşa zorunlu bir ara verilmesini beraberinde getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>ABD’den Zorunlu Mola </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat 2026’da başlayan saldırılarla birlikte Orta Doğu merkezli, küresel etkileri olan yeni bir enerji savaşı ortaya çıktı. 8 Nisan itibarıyla bu savaşa iki haftalık bir ara verildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail, büyük bir yıkım kapasitesine sahip olduklarını gösterdi. Ancak bu askeri gücü kalıcı bir siyasi sonuca dönüştürmenin zorluğu da ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreçte ABD’nin küresel ölçekte zor kullanma kapasitesinin sınırı daha net görünür oldu. . Buna rağmen saldırı ve tehditlerin sürmesi, ABD’nin küresel etkisini daha da zayıflatacak &nbsp;ve güven üretme kapasitesini aşındıracaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran ise ağır yıkıma rağmen teslim olmayarak siyasi açıdan önemli bir direnç göstermiş oldu. İran rejimi, ABD–İsrail’in üstün askeri gücü karşısında ülkedeki yıkımı engelleyemedi; ancak teslim de olmayarak siyasi açıdan önemli bir direnç sergiledi. Bu durum, İran açısından sınırlı da olsa bir pozitif bir hava oluşturdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kapitalist emperyalist sistemin kendi kurallarını dahi zorlayan bir biçimde İsrail ile birlikte İran’a savaş açan ABD Başkanı Trump’ın, iki haftalık ateşkes sürecinde içine düştüğü zor durumu toparlayabilecek bir kapasite ve zihniyete sahip olduğu söylenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, ABD’nin sarsılmaz olduğunu düşündüğü küresel gücüne güvenerek, İsrail ile birlikte tüm dünyayı sarsan ve Orta Doğu’yu ateş altına alan bir savaş başlattı. Yanıldığı ortaya çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdilik nasıl tornistan edeceğine karar vermiş değil. Bu nedenle ateşkes süreci içinde ya da sonrasında savaşın yeniden başlaması ihtimali oldukça yüksektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Enerji taşımacılığı açısından kritik önemde Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması oldu. Ve yeni statüsü etrafında ilk raunttun nasıl sonuçlanacağı savaşın yeni döneminin gidişatına ilişkin ilk işaret olacak. İran elindeki en önemli kozu saldırmazlık güvencesi alana kadar tutmak isteyecek. ABD ise müttefiklerini az da olsa yumuşatacak bir sonuca bir an önce ulaşmak istiyor.&nbsp; </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bundan sonrası </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık hiçbir şeyin Trump için eskisi kadar kolay olmayacağı da açıktır. Müttefikleri, bölge ülkeleri ve kendi seçmeni nezdinde itibarı ciddi biçimde zedelenmiş durumdadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin aynı tutumu ve politikaları sürdürmesi, &nbsp;saldırılarına ve tehditlerine devam etmesi, küresel etkisini daha da zayıflatabilir. Bu rıza üretme kapasitesinin aşınması anlamına gelecektir. 10 Nisan’daki İslamabad toplantısında ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in de bunu yakından görmüş ve hissetmiş olması muhtemeldir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran açısından ise mevcut durumu korumak dahi bir “kazanım” olarak değerlendirilebilir. Buna karşılık ABD ve İsrail’in yeni bir siyasi anlatıya ihtiyacı bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın temel motivasyonu, düşük maliyetli bir çıkışla bir zafer hikâyesi üretmekti. Bundan sonra belirleyici olacak olan, İran ile müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceği ve İsrail’in bu sürece nasıl dahil edileceğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat’ta başlayan bu savaş, birçok yerleşik kabulü sarstı. Yeni küresel güç dengelerinin şekillendiği bu dönemde, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı açıkça görülmektedir. Dünya, çok katmanlı ve derin bir belirsizlik sürecine girmiştir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/islamabadda-tikanan-aris-yeni-belirsizlikler-1776082484.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hazinenin krizlerle imtihanı</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hazinenin-krizlerle-imtihani-13079</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hazinenin-krizlerle-imtihani-13079</guid>
                <description><![CDATA[2026'nın ilk çeyreğinde Hazinenin krize karşı reaksiyonu, 2025'in aynı dönemine kıyasla genel olarak daha kontrollü bir görünüm veriyor. Kasa daha yüksek; dış borçlanma yıllık hedefin yarısı oranında gerçekleştirilmiş durumda; Hazine nakit açığı azalırken faiz dışı denge pozitif. Ancak faiz giderlerindeki iki katına ulaşan artış ve önümüzdeki dönemin borç servisi takvimi bütçe yönetimini daha önemli hale getiriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine geçen yılın ilk çeyreğini 19 Mart kriziyle kapatmıştı. Bu yıl da yine Mart ayında ABD ve İsrail’in İran saldırısıyla yükselen riskler ve artan belirsizlik koşullarıyla karşı karşıya kaldı. Ancak geçen yıldan alınan dersler bu yılki krizde işe yaramış görünüyor.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine Nakit Durumu</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart ayına ilişkin Hazine nakit durumu önceki aylarda olduğu gibi geçen yılın aynı dönemine kıyasla kayda değer bir iyileşmeye işaret ediyor. İlk çeyrek verileri de Hazine hesaplarına giren gelirlerin geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 65 büyüdüğünü, faiz dışı dengenin fazlaya döndüğünü, nakit açığının da yüzde 31,5 oranında azaldığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*2Np7NvC3R4c96axzOUMeOQ.png" style="height:196px; width:700px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaynak: HMB ve kendi hesaplamalarım</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kâğıt üzerinde Hazine nakit durumunun 2025'ten çok daha iyi göründüğü doğru. Ama aynı kâğıdın arka yüzünde faiz ödemelerinin iki katına çıktığını görüyoruz.</span></span></p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Krizlerin Gölgesinde Finansman</span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Faiz ödemelerinin baskıladığı gelir-gider dengesi, anapara ödemelerinin de devreye girmesiyle birlikte özellikle kriz koşullarında Hazine’nin finansman programını ve kasa-banka durumunu olumsuz etkiledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19 Mart 2025 ve sonrasında yaşanan siyasi gerilim o dönem nispeten hafif bir iç borç itfa programı olan Hazine’nin futbol deyişiyle “ters ayakta” yakalanmasına neden olmuştu. Bu dönemde toplam 230 milyar TL dış borç servisi olan Hazine, 12 Şubat 2025 tarihinde gerçekleştirdiği 2,5 milyar dolarlık ihracın ardından Mart ayında yeni dış tahvil ihracı yapamamış ve dış borç ödemelerini iç borçlanma ve kasa kullanımı yaparak yerine getirmişti. Nitekim, kasa-bankada 395 milyar TL’lik azalmanın ardından Mart sonunda Hazine kasa durumu 123 milyar TL civarına gerilemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine’nin 19 Mart sonrasındaki ilk dış tahvil ihracını Mayıs sonunda gerçekleştirebilmişti. Yılın genelinde de iç borç anapara ödemesinin üstünde borçlanmalar yaparak 2025 sonunda kasa durumunu 1 trilyon TL’nin üzerine taşımıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*SUL9bCcRlLFlyRl7gNa6Tg.png" style="height:235px; width:700px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaynak: HMB ve kendi hesaplamalarım</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 yılının ilk çeyreği ise farklı bir resim çiziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025 yılının ilk üç ayında iç borç anapara ödemelerinin 117 milyar TL gibi oldukça düşük bir seviyede olması Hazine’ye Mart ayında karşılaşılan kriz koşulları karşısında bir nebze de olsa esneklik sağlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail’in İran’a 28 Şubat’ta başlattığı saldırıların hemen öncesinde Hazine yüklü Ocak ve Şubat borç ödeme takvimini arkada bırakmıştı. Dahası, Hazine 13 milyar dolarlık 2026 yılı dış tahvil ihraç hedefinin 5,9 milyar dolarlık kısmını tamamlamış, kasasını da 1 trilyon TL’nin üstünde bir bakiye ile Mart ayına devretmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*c3dcTEr1RdCEe9ZRmCyNSA.png" style="height:226px; width:700px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart ayına kriz koşullarında giriş yapan Hazine, faiz dışı giderlerin de baskılanmasıyla, ayı 145 milyar TL kasa kullanımı yaparak tamamlamış oldu. Böylece kasa-banka mevcudu 900 milyar civarına gerilemiş olsa da, bu seviye refinansman riski açısından Hazine'ye hâlâ güçlü bir destek sağlıyor.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yılın Geri Kalanına Bakarken</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine, savaşın neden olduğu krizin ilk ayını kazasız belasız atlatmış olsa da önümüzdeki aylara uzanıldığında birkaç kritik tarih öne çıkıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aşağıdaki grafiklerde gerçekleşmeler açık mavi ile, projeksiyon dönemindeki yılın kritik ayları ise turuncu ile işaretlenmiş durumda. Bu resim bize savaşın uzaması durumunda Hazine kasasına ciddi anlamda ihtiyaç duyabileceğimizi söylüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden derseniz, öncelikle Nisan ve Haziran aylarında yaklaşık 5 milyar dolarlık dış borç itfası bizi bekliyor ve uluslararası tahvil piyasaları yeni bir ihraç için uygun koşullar sağlamıyor. Öte yandan Haziran-Ağustos döneminde ise iç borç cephesinde yaklaşık 1,6 trilyon TL’lik anapara ödemesi sıraya giriyor. Ekim ise yılın en yüklü dış ödeme ayı: 3,5 milyar dolar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*1V7sL_TkeBlnRSk5VJQPWQ.png" style="height:746px; width:700px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çerçevede borç idaresinin önündeki sürecin nasıl şekilleneceği, dış finansmana erişim imkanlarının nasıl seyredeceği büyük ölçüde İran savaşının nasıl seyredeceğine bağlı ve belirsizlik yüksek.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç: Ak Akçe Kara Gün İçindir</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026'nın ilk çeyreğinde Hazinenin krize karşı reaksiyonu, 2025'in aynı dönemine kıyasla genel olarak daha kontrollü bir görünüm veriyor. Kasa daha yüksek; dış borçlanma yıllık hedefin yarısı oranında gerçekleştirilmiş durumda; Hazine nakit açığı azalırken faiz dışı denge pozitif. Ancak faiz giderlerindeki iki katına ulaşan artış ve önümüzdeki dönemin borç servisi takvimi bütçe yönetimini daha önemli hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle, ekonomi yönetiminin ilk aylarda gösterdiği bütçe performansını yılın geneline yayması gerekiyor. Zira Hazinenin “kara gün parası” bir tampon oluştursa da, bu tamponun ne kadar dayanacağı büyük ölçüde dışsal faktörlere bağlı.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hazinenin-krizlerle-imtihani-1776082091.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump’ın savaşı Amerika’yı dört yoldan zayıflatıyor*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-savasi-amerikayi-dort-yoldan-zayiflatiyor-13077</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-savasi-amerikayi-dort-yoldan-zayiflatiyor-13077</guid>
                <description><![CDATA[Hiçbir Amerikalının Trump’ın eleştirmenleri dahil olmak üzere kendi ülkesinin başarısızlığını dilemesi yanlıştır. Hepimizin onun yönettiği ülkede payı var. Özgür dünyanın da öyle. Çin ve Rusya’ya karşı koyacak ekonomik ve askeri güce sahip başka hiçbir demokrasi yok. Amerika’nın bu savaşla daha zayıf ve daha yoksul hale gelmesi, Dünya’da otoriterliği artıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump 28 Şubat’ta İran’a saldırdığında, bu kararını pervasız olarak nitelendirmiştik. Savaşa Kongre onayı olmadan ve çoğu müttefikin desteğini almadan girdi. Amerikan halkına ince ve çelişkili gerekçeler sundu. Bu naif rejim değişikliği girişiminin neden Irak, Afganistan ve diğer yerlerdeki önceki Amerikan girişimlerinden daha iyi sonuç vereceğini açıklamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aradan geçen altı haftada, bu savaşın pervasızlığı daha da netleşti. Dikkatli askeri planlamayı hiçe saydı, içgüdülerine ve temennilerine göre hareket etti. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Trump’a saldırıların İran’da halk ayaklanmasına yol açacağını öngördüğünü söylediğinde, CIA Direktörü bu fikri “gülünç” diye nitelendirmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump buna rağmen ilerledi. Kendine öyle güveniyordu ki, İran’ın yapabileceği bariz karşı hamleye (Hürmüz Boğazı’nı kapatarak petrol fiyatlarını fırlatmak) karşı hiçbir plan yapmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın nükleer programını yeniden inşa etmek için kullanabileceği zenginleştirilmiş uranyumu güvence altına alacak makul bir strateji de geliştirmedi. Geçen hafta, İran medeniyetini yok etme yönündeki yasa dışı ve ahlaksız tehditlerden, ilan ettiği savaş hedeflerinin çoğunu gerçekleştiremeyen son dakika ateşkesine savruldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran, anlaşmanın merkezi bir maddesine hâlâ karşı çıkıyor ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen trafiğin büyük kısmını engellemeye devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın sorumsuzluğu, Amerika Birleşik Devletleri’ni utanç verici bir stratejik yenilginin eşiğine getirdi. Daha önce de vurguladığımız gibi, İran rejimi hiçbir sempatiyi hak etmiyor. On yıllardır kendi halkını ezdi ve başka yerlerde terörü destekledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut savaş, Haziran’da ABD ve İsrail’in yaptığı saldırılar ile 2023’ten beri İsrail’in diğer operasyonlarıyla birleşince İran’ı önemli ölçüde zayıflattı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donanması, hava kuvvetleri ve hava savunma sistemleri tahrip edildi, nükleer programı geriletildi. Hamas, Hizbullah ve Suriye’nin devrilmiş hükümeti gibi bölgesel müttefiklerinden oluşan ölümcül ağı da aşındırıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu başarılar, savaşın Amerika Birleşik Devletleri’ni zayıflattığı gerçeğini gizleyemiyor. Trump’ın dikkatsizliğinin doğrudan sonucu olarak Amerika’nın ulusal çıkarlarına dört ana darbe vurulduğunu görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu darbeler, Çin, Rusya ve diğer yerlerdeki otokratların zaten cesaretlendiği bir dönemde küresel demokrasiyi de zayıflatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birinci darbe ki bu ABD ve dünya için en somut darbedir. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı silahlandırarak küresel ekonomi üzerindeki etkisini artırmasıdır. Dünyadaki petrol ve sıvılaştırılmış doğal gazın yaklaşık %20’si, İran’ın güney kıyısına bitişik olan bu boğazdan geçer. Savaştan önce İran liderleri, trafiği kapatmanın yeni ekonomik yaptırımları ve askeri saldırıyı davet edeceğini korkuyordu. Saldırı zaten gerçekleşince, İran boğazı neredeyse kendi gemileri hariç tüm trafiğe kapattı. Bu politika ucuz çünkü çoğunlukla tehditle yürüyor: Bir drone, füze veya küçük bir tekne bir tankeri havaya uçurabilir. Buna karşılık, boğazı zorla yeniden açmak devasa bir askeri operasyon gerektirir; muhtemelen kara birlikleri ve uzun süreli işgal de buna dahildir. Trump’ın boğaz konusunda öngörüsüzlüğü, göz kamaştırıcı bir yeteneksizliği ortaya koyuyor. İki haftalık ateşkes, statükoyu geri getirmiyor çünkü İran hâlâ trafiği sınırlıyor ve nihai barış anlaşmasının parçası olarak geçiş ücreti koyma tehdidinde bulunuyor. Savaş, İran liderlerine bu suyolunu kontrol etmenin gerçek bir olasılık olduğunu gösterdi. Zamanla diğer ülkeler boru hatları gibi alternatifler geliştirecek ama bunlar zaman alacak. Şu an için İran, altı hafta önce ancak hayal edebileceği bir diplomatik kaldıraç kazandı gibi görünüyor. Durumu değiştirmenin görünürdeki tek yolu, küresel bir koalisyonun boğazın yeniden açılmasını talep etmesi ama bu Trump’ın kesinlikle önderlik etmeye uygun olmadığı bir koalisyon.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci darbe Amerika’nın dünyadaki askeri itibarına yönelik oldu. Bu savaş, Ukrayna, İsrail ve diğer müttefiklere verilen son Amerikan yardımlarıyla birlikte, Tomahawk füzeleri ve Patriot önleyicileri gibi bazı silah stoklarını önemli ölçüde tüketti. Uzmanlar, Pentagon’un sadece İran savaşında Tomahawk füzelerinin dörtte birinden fazlasını kullandığını düşünüyor. Stokları eski seviyesine getirmek yıllar alacak ve ABD bu arada askeri gücünü nasıl koruyacağı konusunda zor seçimler yapmak zorunda kalacak. Pentagon zaten Güney Kore’deki füze savunma sistemlerini çekti. Savaş ayrıca ABD ordusunun yeni savaş yöntemlerine karşı savunmasız olduğunu ortaya çıkardı. Amerika, İran’ın geleneksel hava ve deniz kuvvetlerini yok etmek için milyarlarca dolarlık yüksek teknolojili mühimmat kullandı; Tahran ise Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği durdurmak ve bölgedeki hedefleri vurmak için ucuz, tek kullanımlık dronlar kullandı. Dünya, askeri harcaması ABD’nin yüzde biri olan bir ülkenin çatışmada ABD’yi nasıl aşındırabileceğini gördü. Bu, Amerikan ordusunu reforme etme ihtiyacının acil bir hatırlatıcısı olarak kayda geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üçüncü büyük maliyet Amerika’nın ittifaklarına yönelik darbe ile ortaya çıktı. Japonya, Güney Kore, Avustralya, Kanada ve Batı Avrupa’nın çoğu bu savaşta ABD’yi desteklemeyi reddetti. Trump’ın onlara muamelesi düşünüldüğünde bu durum hiç de şaşırtıcı değildi. Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak için onlardan yardım istediğinde, çoğu müttefik bunu reddetti. Bu ülkeler önemli noktalarda müttefik kalmaya devam edecek ama artık ABD’yi güvenilir bir dost olarak görmediklerini açıkça belirttiler. Gelecekte Washington’a daha iyi direnebilmek için artık kendi aralarında daha güçlü ilişkiler kurmaya çalışıyorlar. Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nden Daniel Byman şöyle yazdı: “İran savaşının ABD’ye vereceği belki de en büyük uzun vadeli zarar, dünya çapındaki müttefikleriyle ilişkilerinde olacaktır.” Orta Doğu’daki durum daha nüanslı. İran’ın savaş sırasında Arap komşularına saldırması, bu ülkeleri ABD’ye yaklaştırabilir. Ancak bu olasılık belirsiz. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri savaş nedeniyle ekonomik zarar gördü ve Trump’ın ateşkesinden dolayı da terk edilmiş hissettiler. Son altı hafta, onlara Trump’ın yargısına ve çıkarlarını anlama kapasitesine dair şüphe duymak için yeterince neden verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dördüncü darbe ise Amerika’nın ahlaki otoritesine geldi. Bu ülke tüm kusurlarına rağmen, dünyanın birçok yerinde hâlâ bir işaret feneri olmaya devam ediyor. Anketlerde insanlara “Keşke taşınabilseniz” diye sorulduğunda ABD ezici şekilde birinci çıkıyor. Amerika’nın cazibesi sadece refahından değil, özgürlük ve demokratik değerlerinden geliyor. Trump siyasi kariyeri boyunca bu değerleri belki de en çok geçen hafta İran medeniyetini yok etme tehdidinde bulunduğunda aşındırdı. Savunma Bakanı Pete Hegseth ise “düşmanlarımıza merhamet yok” benzeri kana susamış bir dizi açıklama yaptı. Bunlar normalde savaş suçu olurdu. Trump ve Hegseth, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin dünyada reddedilmesine öncülük ettiği vahşi bir silahlı çatışma yaklaşımını benimsedi. Bunu yaparak, insan onurunu daha özgür ve açık bir dünya argümanının merkezine koyduğunu iddia eden Amerikan küresel liderliğinin temellerini sarstılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Editör kurulumuz uzun zamandır Trump’ın siyaset ve yönetimine karşı çıktı. Yine de son altı haftadaki başarısızlıklarından zevk almıyoruz. Bir kere, İran’da, İsrail’de, Suudi Arabistan’da, Katar’da, Birleşik Arap Emirlikleri’nde ve başka yerlerde ölüm, yaralanma ve yıkım yaşandı. Savaşta en az 13 Amerikalı asker hayatını kaybetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca hiçbir Amerikalının da Trump’ın eleştirmenleri dahil olmak üzere kendi ülkesinin başarısızlığını dilemesi yanlıştır. Hepimizin onun yönettiği ülkede payı var. Özgür dünyanın da öyle. Çin ve Rusya’ya karşı koyacak ekonomik ve askeri güce sahip başka hiçbir demokrasi yok. Amerika’nın bu savaşla daha zayıf ve daha yoksul hale gelmesi, otoriterliği artıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu anki en iyi umut kulağa naif gelebilir ama hâlâ doğruluk payı içeriyor: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump en sonunda dürtüsel tutumla yalnız başına hareket etme yaklaşımının yetersizliğini kabul etmelidir. Bunun yanı sıra; savaşın verdiği zararı en aza indirmek için Kongre’yi sürece dahil etmeli ve müttefiklerden yardım istemelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* NYT Yayın Kurulu</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Link:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/12/opinion/trump-iran-war-incompetence-america.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/12/opinion/trump-iran-war-incompetence-america.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 08:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpin-savasi-amerikayi-dort-yoldan-zayiflatiyor-1776056870.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir günün hikayesi...</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-gunun-hikayesi-13076</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-gunun-hikayesi-13076</guid>
                <description><![CDATA[Erkol'un tutuklanmasının nedeni  CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yürüttüğü etkili muhalefettir. CHP’nin etkili muhalefetinin önemli kolonlarından biri de CHP Ankara İl örgütü ve başındaki isim olarak Ümit Erkol’dur. Tekrar edelim; bir olursak, iri oluruz, iri olursak diri olur; evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu, özgürlükçü ve demokratik Türkiye’yi inşa etmiş oluruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Perşembenin hikayesi de denilebilir buna.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Erken başlar benim günüm; o gün de öyle oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kitap Fuarına katılmak üzere Bursa’ya gideceğimin duyurusunu hazırlayıp paylaşmıştım ki bir telefon geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">“İl başkanımız alındı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Nedenini, niçinini sormadan hazırlanıp çıktım. Yolda yaptım duyurusunu. Ben varana dek çoğu gelmişti arkadaşlarımın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O sırada, açık televizyon ekranında, birbirinden tuhaf, insana yaşadığı ülkenin sürrealist olduğunu düşündürten üç altyazı geçiyordu peş peşe. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Birincisi “CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol, gözaltına alındı. Erkol’un İzmir’e götürüldüğü öğrenildi” şeklindeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">İkincisi en az onun kadar tuhaftı; “Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki gözaltına alındı”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Üçüncü altyazıysa hukuk kitaplarına taş çıkartacak cinsteydi; “Bursa Büyükşehir Belediyesinde Başkan vekili seçimi için salona girmek isteyen CHP’li meclis üyelerine biber gazı sıkıldı”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Gün henüz başlamıştı ama her biri birbirinden trajikomik üç olay gerçekleşmişti. Ondan bir hafta önce de, yaşadığı köyün doğasını, ağacını, ormanını korumak isteyen Esra Işık tutuklanmıştı. Tapusu İzmir Büyükşehir Belediyesinde olan Meslek Fabrikası binasının; İstanbul Yerebatan Sarnıcının bir gecede Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmesi de cabası…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>NE DEVE GÜTMEK, NE DE DİYARDAN GİTMEK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Neden?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bursa’dan başlayalım. Önceki günlerde tutuklanmıştı Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey. Nilüfer’de yıllarca belediye başkanlığı yapmış; 2019’da, Büyükşehir Belediyesini kıl payı yahut sandık oyunlarıyla kaybetmiş ama o sandığı tecellisi deyip bir sonraki seçime kadar çalışıp çabalamış ve 2024’de seçimi kazanmıştı. Türkiye çapında bir numara yaptığı Nilüfer’den sonra Bursa’yı çekim odağı haline getirmekti amacı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kent rantlarının ve kupon arsaların rüyasını görenler de farkındalardı yaklaşan tehlikenin. Ne yapıp, edip Bozbey’i ele geçirme planları üzerine yoğunlaşmışlardı. İpuçlarını, geçtiğimiz aylar boyunca trol hesaplar aracılığıyla Bozbey’in AKP’ye geçeceği dedikodularını köpürtmüşlerdi. Bununla bir taraftan Bozbey’i “ikna etmek”, diğer taraftan kendisine oy veren seçmenlerle ve partisiyle Bozbey’in arasını &nbsp;açmaktı amaçları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bozbey, hakkında oluşturulmak istenen toplumsal algıyı deşifre etti. Meğer AKP’ye geçmesi için baskı yapılıyormuş. Kamuoyu da, yıllardır har vurup harman savurdukları Bursa’nın rantı ellerinden gidince Bozbey’e “ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin” ikilemi dayatıldığını böylece öğrenmiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Dayatılanı reddeden Bozbey tutuklandı. Yerine Belediye Meclisinde yapılan seçimde çoğunluğu elinde bulunduran biri seçildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">“Çökme” deniyor buna!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>ALGILAR HAKİKATIN SIRRINI BOZAMAZ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki’nin gözaltına alınması, bundan da komik. Özkan Yalım soruşturmasında adı geçen bir çalışanın bankamatik olduğu anlaşılınca gözaltına alınıp tutuklanma istemiyle sevk edilmesi, “yok artık” dedirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Norm kadro gereği, 534’ü memur, 264’ü kadrolu işçi ve yüzlerce şirket işçisinin çalışanın bulunduğu bir kurumda işe gelmediği anlaşılan kişiyle ilgili belediye başkanını gözaltına almak, ancak fantastik kurgu filmlerinde olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Normal koşullarda on gün üst üste işe gelmediği anlaşılan birinin iş akdinin feshedilmesini gerektirir prosedür. Bu durumu fark etmeyen yahut bildiği halde, çalışan hakkında işlem yapmayan üst görevli hakkında da kurum içinde, “görevini ihmalden” soruşturma açılır; hepsi bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Herkes de farkında ki ülke artık yönetilemiyor. İktidar da, yönetememenin sorumluluğunu bu operasyonlara konu olanlara yüklemek için algı operasyonu yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Gelelim CHP Ankara İl Başkanı Dr. Ümit Erkol’a…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bırakın herhangi birini, Cumhuriyet Halk Partisi Ankara İl Başkanı gibi birinin ifadesini almak için sabahın köründe haksız ve hukuksuz bir biçimde gözaltına almak nedir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Elbette en küçük bir kuşku varsa soruşturma açılmasında hiçbir beis olamaz ama açık ki konu incir çekirdeğini doldurmayan bir sorundan ibarettir. Adresi, yeri yurdu belli, kanıtları karartması olanaksız bir nedenden ötürü gözaltına alıp, tutuklamak, &nbsp;toplumun algısında kuşku uyandırmak amaçlı olduğu açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Asıl neden, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yürüttüğü etkili muhalefettir. CHP’nin etkili muhalefetinin önemli kolonlarından biri de CHP Ankara İl örgütü ve başındaki isim olarak Ümit Erkol’dur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Operasyonun, bölgemizdeki uluslararası operasyonlarla da bir ilişkisi bulunduğu muhakkaktır. “Küresel hükümdar” konumundaki ABD’nin ve onun jandarmalığını yapan İsrail’in bölgedeki operasyonlarına karşı direniş hattının ön saflarında birisidir Erkol. Geçtiğimiz günlerde, ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarını, ABD Ankara Büyükelçiliğinin önünde kalabalık bir katılımla protesto etmiş ve İran’ın İranlıların olduğu mesajını dile getirmişti. Çünkü bu topraklara ekilen yurtseverlik tohumu, azim, kararlılık ve direnç kültüründen besleniyor. O kültürü, o tohumu çürütemezler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O tohum, Nazım’ın dile getirdiği üzere, “akarsu gibi umutlu/ ve buğday tanesi gibi cesur” bir tohumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Boyun eğmez, teslim olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>AVCININ APARATI DEĞİL GÜVERCİNİN KARDEŞ OLMAK </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bu arada, “selin önünden kütük kapmak” hevesinde olanlar için bir masalla bitirelim “Birgünün Hikayesi”ni.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Güvercinin biri, durgun bir dere kıyısında susuzluğunu gideriyormuş. Gözü, kapıldığı suda canhıraş debelenen bir karıncaya takılmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Birden bire, “baş başa vermeyince taş yerinden kalkmaz” sözünü hatırlamış ve yerden bulduğu bir çöpü suya atmış hemen.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O çöpe tutunup kurtulmuş karınca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Teşekkür edecek vakit bulamamış. Çünkü o sırada avcının biri, elinde silahıyla sinsice güvercine yaklaşıyormuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Onun da aklına, Hintlilerin, “kardeşinin salını karşıya geçirmeye yardım et, göreceksin ki, sen de karşıdasın”&nbsp;sözü gelmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Hemen ısırıvermiş avcıyı karınca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Can havliyle dikkati dağılmış avcının ve güvercin de kaçıp kurtulmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kıssadan hissesi şudur bu masalın: Bir olursak, iri oluruz, iri olursak diri olur; evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu, özgürlükçü ve demokratik Türkiye’yi inşa etmiş oluruz. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-gunun-hikayesi-1776011154.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kürt konusuna ve Türkiye devletine hiç böyle bakmış mı idiniz?</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurt-konusuna-ve-turkiye-devletine-hic-boyle-bakmis-mi-idiniz-13075</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurt-konusuna-ve-turkiye-devletine-hic-boyle-bakmis-mi-idiniz-13075</guid>
                <description><![CDATA[Daron Acemoğlu ABD Meksika sınır toprakları üzerinde yaptığı analizi bizim Irak, Suriye sınırlarımız için yapmış olsa idi bu kitabında çok muhtemeldir Arizona’nın olumlu kopuşunun bizde yaşanmamasını Türkiye’nin hukuki, ekonomik, yönetişim kurumlarının güçlü olmamasına bağlardı diye düşünüyorum.
 Vallahi, ben Acemoğlu’nun kitabında yazmadıklarının yalancısıyım sadece. Ama, 1853 Gadsden alımı ile Sykes-Picot arasında beni yoldan çıkaran bir benzerlik var. Ancak, sonuçlar çok farklı, bu fark kurumlar arasındaki benzemezlikler yüzünden olmasın?     ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbullu, Galatasaray Lisesi mezunu Prof. Daron Acemoğlu Nobel İktisat ödülü aldı, muhtemelen bu yazıyı okuyan herkes de tanıyor kendisini.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daron Acemoğlu Prof. James Robinson ile birlikte, on seneyi geçti, çok önemli bir kitap yayınladılar, “Why Nations Fail?”, yanılmıyorsam bu kitap Türkçeye de “Ulusların Düşüşü” diye çevrildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çok önemli kitap bir tarihi konuyla başlar; 19. Yüzyıl, Meksika’nın kuzeyinde, ABD’ye komşu bir bölge var, ismi <strong>Nogales</strong>, Meksika devletinin toprağı, 1848 senesinde bu bölgede ABD ve Meksika arasında bir savaş başlıyor, 1853’e gelindiğinde ABD Gila nehrinin kuzeyindeki bir bölgeyi, yaklaşık 80 bin km kare, Meksika’dan satın alarak ABD topraklarına katıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece eski Nogales resmen ikiye bölünüyor, ABD’ye katılan tarafa Arizona deniyor, Meksika’da kalan bölgeye de Sonora.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arizona da 1912’de bir ABD eyaleti statüsüne kavuşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tarihten günümüze ABD’nin ve Meksika’nın ülke olarak, devlet kurumları olarak, ekonomi ve hukuk sistemleri olarak gelişimi konusunda herkesin bir fikri vardır, konuya girmiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Acemoğlu ve Robinson kitaplarının hemen bu ilk sayfalarında, Nogales’in Arizona (ABD) ve Sonora (Meksika) olarak bölünmesinden sonra bu iki bölgenin günümüze dek gelişmelerini özetliyorlar, bence bu çok güzel kitabın da ana fikri özetleniyor daha ilk sayfalarda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuzey Nogales Arizona olarak ABD’ye katılmadan önce Nogales nüfusunun adeta tümü Meksika kökenli, hepsi İspanyolca konuşuyorlardı, kısmen hala öyle, mutfak aynı, müzik aynı, özetle kültür aynı, gelir düzeyleri, yaşam standartları çok yakın.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Ancak, 20. Yüzyılda durum çok farklılaşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün ortalama bir Arizona State (Eyalet) vatandaşının kişi başına geliri Sonora’da yaşayan ortalama vatandaşa oranla kat ve kat yüksek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arizonalılar eğitim ve sağlık hizmetlerine Sonara’da yaşayan Meksikalılara oranla çok daha rahat ve etkin olarak ulaşıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arizona’da suç oranı Sonora’ya oranla çok daha düşük yani Arizona Sonora’dan çok daha güvenli.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaklaşık bir asırlık bir sürede oluşan bu yaşam kalitesi farklılaşmasına herkes farklı açılardan yaklaşabilir ama ben de Acemoğlu-Robinson yaklaşımının, tüm kitaba da damgasını vuran yaklaşımdır bu, çok açıklayıcı ve yol gösterici olduğunu düşünüyorum, ABD’nin güçlü hukuki (yargı mesela), ekonomik (rekabet mesela) kurumları, ABD Anayasası ve özellikle de bu Anayasanın birinci ekin (1791), yönetim anlayışı* eski Nogales’in kuzeyini, ABD’nin Arizona eyaleti yani, güneyine oranla, tabiri mazur görün, uçurmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daron Acemoğlu’nun Why Nations Fail? kitabını okuduğumda bir konu aklıma takılmıştı, bugün bu konuyu okurlarla paylaşacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arizona’nın ABD eyaleti olmasından (1912) yaklaşık beş sene sonra, ünlü Sykes-Picot Antlaşması (Mayıs 2016, Birleşik Krallık, Fransa) ile Ortadoğu haritası cetvelle yeniden çiziliyor, Osmanlı İmparatorluğu ile Irak, Suriye, Filistin arasında o kopuş gerçekleşiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunları yazarken aklıma yönetmen Sinan Çetin’in 1999 yapımlı Propaganda filmi geliyor, Kemal Sunal, Metin Akpınar, Meltem Cumbul, film yaşanan dramı çok iyi özetlemiş idi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sykes-Picot ile ABD’nin 1853’de ABD’nin Gadsden alımı (Gadsden purchase) denen operasyonla Nogales’in kuzeyini, bugünkü Arizona’yı, topraklarına katması arasında, tarihte hiçbir şey aynı değildir ama büyük benzerlikler var, yapay bir sınır oluşuyor ama sonra durum farklılaşıyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıda 1912 sonrası (Arizona’nın ABD eyaleti olması) Arizona’nın ABD kurumlarının sağlamlığı sayesinde Sonora’dan farklılaşmasını özetlemeye gayret etmiştim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki, 1916 sonrası, 1923’de Cumhuriyet kuruluyor bizde, yepyeni kurumlar geliyor ama acaba bu süreçte, 1923’den günümüze, bizim Güneydoğu dediğimiz topraklar ile mesela Kuzey Irak, federe Kürdistan Cumhuriyeti arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kurumlarıyla Arizona ve Sonora arasında yaşanan yaşam kalitesi farklılaşması gözlemlenebiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyarbakır, Şırnak, Hakkari ve diğer Güneydoğu illerimizde de insanlar Kürtçe konuşuyorlar, Kuzey Irak’ta da, mutfak, müzik yani genel anlamda kültür çok benzer, aynı Arizona ve Sonora gibi ama bizim Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlarımızın yaşam kalitesi Kuzey Irak Kürtlerine oranla 1923 sonrası belirgin bir biçimde olumlu bir kopuş yaşamamış. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daron Acemoğlu ABD Meksika sınır toprakları üzerinde yaptığı analizi bizim Irak, Suriye sınırlarımız için yapmış olsa idi bu kitabında çok muhtemeldir Arizona’nın olumlu kopuşunun bizde yaşanmamasını Türkiye’nin hukuki, ekonomik, yönetişim kurumlarının güçlü olmamasına bağlardı diye düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vallahi, ben Acemoğlu’nun kitabında yazmadıklarının yalancısıyım sadece.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama, 1853 Gadsden alımı ile Sykes-Picot arasında beni yoldan çıkaran bir benzerlik var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak, sonuçlar çok farklı, bu fark kurumlar arasındaki benzemezlikler yüzünden olmasın?&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*Trump’ın ABD siyasal, toplumsal tarihinde bir yol kazası olduğunu umuyorum, düşünüyorum.&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kurt-konusuna-ve-turkiye-devletine-hic-boyle-bakmis-mi-idiniz-1776010812.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Savaş ve barış</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-ve-baris-13074</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-ve-baris-13074</guid>
                <description><![CDATA[İktidar kuru son ana kadar tutmaya kararlı görünüyor. Daha önce defalarca yaptıkları gibi. Bunun için faiz artışına gitmek zorunda kalacaklar. Yoksa programları çöker. Bir anda devalüasyonda boğuluruz. Daha önce defalarca olduğu gibi. İmamoğlu ve ABD – İran savaşında sıcak paranın güvercin sürüsü gibi nasıl hızla çıktığını daha yeni yaşadık. Getirmek için geleceğimizi sattığımız aylarca uğraştığımız sıcak para bir haftada çıkıverdi. Vergi, ceza, işçinin alınteri, iş insanının kazanç umutlarıyla topladığımız parayı rantiyecilere devir ettik.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Müzakere zamanı; </strong>Bu hafta ilginç bir şekilde barış havasına büründü. ABD – İran, ardından Rusya – Ukrayna, hafta sonu Lübnan – İsrail ateşkesinin ilk adımları atıldı. Umarım savaşları durduracak vicdan galip gelir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Hafta başı Trump’ın İran’a cehennemi getireceği söylemleri ile gerilen dünya, hafta sonu barış müzakereleri ile nefes aldı. Çoğunluk bu müzakerelerin geçici olduğunu düşünüyor. Dünyayı</span> <span style="color:#222222">hergün biraz daha stagflasyonist riskle karşı karşıya kalıyor. Trump’ın gümrük vergileri ile başlayan gerilim, savaşlarla iyice arttı. Son ayların kazananı Rusya ve Çin. Rusya’nın sadece akaryakıt fiyat artışından ek olarak 20 milyar dolar kazandığı iddia ediliyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Barış, Amerikan dolarında, akaryakıt fiyatlarında, faizlerde gevşeme; Euro, altın, gümüş gibi ürünlerde artış beklentisi artırıyor. Savaşın devam etmesi ise tam tersi beklenti yaratır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Türkiye; </strong>Mart ayının beklenti altında kalan Tüfe sonrasında elektirik ve doğalgaza gelen %25 zam, Nisan ayı yüksek enflasyon beklentisini artırdı. Mart ayı enflasyonun beklenti altında kalmasının bir nedeni de enflasyon ölçümünde kullanılan katsayıların değiştirilmesi. 2025 yılına göre otel konaklama, otobüs yolcu taşıma gibi hizmetlerin katsayısını artırıp konutla ilgili harcama katsayısını düşürmek enflasyon düşürmede akıllıca bir çözüm gibi duruyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">MB zarar açıkladı. Bir trilyon lira zarar. Güzel zarar. Birileri zarar etmesin diye, MB zararı üstlenmiş görünüyor. Eskiden MB hep kar açıklar, her yılın Mart ayında karını hazineye devir ederdi. 2018 yılından beri önce karı, yılın başında hazineye devir edip kullanmaya başladılar; sonra ne yapıp edip Merkez Bankasını zarar eden, her yıl zarar rekorları kıran bir kurum haline getirmeye başladılar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Fakirden al, zengine ver. Sıcak para sokmanın bedeli yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bu senenin ilk üç aynında devletin ödediği faiz ödemesi geçen yılın aynı dönemine göre %103 artmış. Nas ekonomisi vardı. Ne oldu o ekonomiye sahi. Her yıl biraz daha borçlanıyoruz, her yıl daha fazla faiz ödüyoruz. Ya ekonomiyi ya Nas’ı bilmiyorlar ama büyük olasılık ikisinden de haberleri yok. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">İktidar yeniden sıcak para avına çıktı. TL yi değerli tutmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Uzun süreli değerli tutmak ya da değersizleştirmek. Her ikisi de yanlış bence. Gerçek fiyatında dengede kalmasına özen gösterilmeli. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">TL’yi değerli tutmak reel kesime zarar verir bir süre sonra. Son bir yıldır ciddi</span> <span style="color:#222222">zarar veriyor. Kuru tutmak için faizi yüksek tutmak zorunda kalıyor. Yüksek faiz getirisi sebebiyle adam yatırıma gitmek yerine mevduata gidiyor. İş insanı yüksek faiz sebebiyle yatırım yapamıyor. Bunun sonu ekonomik durgunluk oluyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">TL’yi yüksek tutmak mal ve hizmetini küresel pazarda pahalı hale getiriyor. İhracatçının yüksek faiz, yüksek enflasyon sebebiyle artan maliyetleri ile değerli TL birleşince ihracatçının rekabet gücü kalmıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. Bu yüzden cari açık, her zaman belalımız. İhracatta düşerse açık daha da büyüyecek, ithalatın enflasyonist baskısı artacak demektir. Bu durumda bizi yine ekonomik durgunluğa götürür. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">İktidar kuru son ana kadar tutmaya kararlı görünüyor. Daha önce defalarca yaptıkları gibi. Bunun için faiz artışına gitmek zorunda kalacaklar. Yoksa programları çöker. Bir anda devalüasyonda boğuluruz. Daha önce defalarca olduğu gibi. İmamoğlu ve ABD – İran savaşında sıcak paranın güvercin sürüsü gibi nasıl hızla çıktığını daha yeni yaşadık. Getirmek için geleceğimizi sattığımız aylarca uğraştığımız sıcak para bir haftada çıkıverdi. Vergi, ceza, işçinin alınteri, iş insanının kazanç umutlarıyla topladığımız parayı rantiyecilere devir ettik. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:#222222">03.04. 2026 TCMB ve BDDK verilerine göre; </span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:#222222">Yabancı Portföy;</span></strong> <span style="color:#222222">Mart ayı başından ilgili tarihe</span> <span style="color:#222222">DİBS lerde 5,5 milyar dolar</span> <span style="color:#222222">ve hisse senedinde 1 milyar dolarlık azalış görünüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:#222222">DTH;</span> </strong><span style="color:#222222">Vatandaşlarda 3 milyar dolar, kurumlarda 3 milyar dolara yakın artış var.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>TCMB rezerv; </strong>Brüt ve net rezervlerde beş haftalık düşüşün ardından artış var ama, swap hariç net rezerv altıncı haftayı da azalışla kapadı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Krediler; </strong>Hacim artışında ikinci haftayı geride bıraktık.</span> <span style="color:#222222">Faizlerde ise artış devam etti. Bu senenin en düşük ortalama faizine göre ilgili hafta, ortalama bireysel kredi faizi 5 puan, ticari kredi faizi 11 puan ve üç aylık mevduat ise 4 puan artmış. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Piyasalar; </strong>Bu hafta piyasalar savaşın biteceğini satın almış. Dolayısıyla teknik, barışın fiyatlanmaya başladığını hissettiriyor. Karşılıklı iki fiüze tüm tahminleri tersine döndürebilir. Gökyüzünde küresel uçaklar uçamaz hale gelebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Gümüş; </strong>Mart başından beri; “85 ile 95 dolar arasına bir şans verecek gibi duruyor” tahmininde bulunuyorum. Önce 78 ve 81 dolar dirençlerini geçmeli. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Altın; Yine Mart başından beri; “4900 dolar ile 5200 dolar arasına kadar yükselebilir” diye yazıyorum. 4660 dolar altına gelmediği müddetçe bu beklentim devam eder. İlk direnç 4975 dolar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Dünya emtia endeksi;</span> <span style="color:#222222">138 ile 126 puan arasında dalgalanır demiştik. 138 dolardan sert gevşedi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">USD/TL;</span> <span style="color:#222222">Haftayı 44,75 lira civarından kapatır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Eur/Usd; Güçlü döndü. 1,1685 üstünde kalabilirse Euro lehine güçlenme sürer. 1,1575 seviyesini yeniden destek yapmak isteyecektir. 1,1780 ilk direnç. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>ABD Tahvil 10 YR; </strong>Ağustos 2025 ayından beri</span> <span style="color:#222222">%4,30 güçlü dirençti, savaş ile birlikte yukarı kırılmıştı. Şimdi destek durumunda. Bu hafta altında kalırsa %4,20 ye gevşer. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bist100;</strong> Bir aydır belirtiğim 12600 puan desteğinden sert döndü ve bir ay önce belirtiğim 13700 puan hedefini bile yukarı doğru geçti. 14500 direnç, 13400 destek.<br />
Geçen hafta “Dolar bazında</span> <span style="color:#222222">2026 Şubat başından beri yükselen bir kanal içinde. Bu hafta destek 2,82 dolar.” Tahmininde bulunmuştum. 2,83 dolardan sert yukarı yaptı. 3,10 dolar ilk direnç. 3,31 kanal direnci.<br />
Burada önemli olan nokta şu; Mart başı savaşın başlamasıyla hisse borsasının sert düşmesi ve hem TL hem dolar bazında GAP bırakmasıydı. Geçen hafta bu Gapler kapandı. Bu boşluğu kullanarak ucuz hisse alanların satışı gelebilir.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Dolar endeksi; </strong>Mayıs 2025 tarihinden beri direnci olan 99,50 puanı kırıp üstünde kalmıştı. Geçen hafta geri dönüp 98,50 civarını gördü. Bu hafta 99,50 puanı yeniden direnç yapmayı deneyebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bitcoin; </strong>64700 dolar destek, 76000 dolar direnç.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Brent ve Ham petrol; </strong>Brent petrolde</span> <span style="color:#222222">98 dolar desteği kolay kırıldı. Yeni destek</span> <span style="color:#222222">86 dolar. Ham petrolde ise; 95 dolar dayandı. 95 dolar ilk destek, sonra 85 dolar desteği var.</span> </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/savas-ve-baris-1776010463.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beden dili</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/beden-dili-13073</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/beden-dili-13073</guid>
                <description><![CDATA[Bence her şeyi beden diliyle anlamaya çalışmamak lazım. Bütün kemiklerim ağrıyor. Kalksam gerinsem ne düşüneceksin?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sözde şeffaflık ispatı açık kapı ya…Kendilerince laf çevirmekte usta olduklarını sanıyorlar. Klasik dedikodu üçlüsü oturmuş. Seni gömüyorlar o sırada ama hooop kapıda dikildiğin anda trafik de ne kötüydü bu sabah… Hiç şaşmaz. Buyurun filan dediler. Günaydın dedim. Yok hemen bir şey sorup gideceğim dedim. Ayakta durunca böyle kontrolü elden bırakmıyorum, bir de siz oturun daha geyik yapın benim işim var demiş oluyorum. Acayip sinir oluyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meral Hanım hemen kahvesine uzandı, ağzına götürdü. Beni mi bekledin kahvene saldırmak için sanki anlamadık. Gözlerini sehpadan Ali Bey’e, oradan bir zahmet bana çevirdi. Bir de insan kaynakları müdürü olacak, yapması gerekenleri yapmamasını kenara koy, ne yapmaması gerektiğinden zerrece haberi yok. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seda da yalandan bol bol gülümsüyor, nedir yani acıyor musun bana sen kimsin…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Coşkulu bir günaydın böyle, ortalığı bastıracak aklı sıra. O kadar rahatsızsan hakkımda dedikodu yapılmasından, bir zahmet kalk git değil mi önceden? Şanın yürüsün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünkü çocuk halkla ilişkilerci olmuş da bana profesyonellik satıyor. Ben ne yaptım ama?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne yaptın?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Başımı geriye atıp burnumun üstünden bakmadım, ayakkabılarımın ucuna da bakmadım. Esas Meral Hanım’ın alnının ortasına bakarak iki kelam ederdim onu da yapmadım. Kapıdan içeri bir adım attım, herkesin gözünün içine bakarak, toplantı notlarını revize ettim, acil demiştiniz hemen herkese ileteyim mi diye sordum. Dik duruyorum ama ellerim filan da rahat yanımda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yani ne olmuş oldu, anlamadım tam?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Oyunlarını bozdum. Bunlar böyle gizli isyancı ya da açıktan gıcık hareketler bekliyor benden. Yaptığınızı biliyorum ama sizi sallamıyorum demiş oldum. Yani sizin yapamadığınızı yapıyorum. Ben işimi yaparım öyle ucuz sohbetlere pabuç bırakmam, hakkımda da istediğiniz kadar konuşun umurumda değilsiniz demiş oldum. Biz beden dilini ucuz kişisel gelişim kitaplarından öğrenmedik herhalde istesem kitabını yazarım.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Neyse ya boş ver bence bunları. Takma kafanı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Aa delinin zoruna bak. Ben niye takayım kızım bunları. Taksam böyle mi yaparım?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“E beden diline takmışsın ama baksana.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ayıp ediyorsun Gülnur’cum. Ona takmak değil bilmek denir. Biliyorum da diyemem hoş, hissediyorum. Beden dili öğrenilmez, hissedilir. Mesela sen şimdi esnedin ya… Bana açık açık senden sıkıldım diyorsun.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Daha neler… Senden hiç sıkılır mı insan? Ama mesela geceleri üçte zınk diye uyanıyorum artık. Sonra dön dur. Beşte yine uyur gibi oluyorum, o da tavşan uykusu. Altı buçukta kalkıp servise koşacaksın. Ne uykusu… Bence her şeyi beden diliyle anlamaya çalışmamak lazım. Bütün kemiklerim ağrıyor. Kalksam gerinsem ne düşüneceksin? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“O çok açık olarak kafamı şişirdin artık bu muhabbet bitsin ya da konu değişsin demek…Burası senin masan olduğu için de bana kibarca git demek istiyorsun.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ohooo yanmışız böyle. Sen her harekete bir mana arayacaksan.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Tamam tamam… Son bir şey söyleyeyim o zaman. Bak şimdi gözlerini açtın omuzlarını içeri doğru kıstın. Kendini baskı altında hissettin. Eleştirdiğimi düşündün seni. Gözlerini de böyle açman şu söylediklerine inanamıyorum beni tedirgin ettin demek. Duruma göre suçluluk hissi de olabilir. Ben seni yakaladım, sen de masum görünmek istedin. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben böyle konuşmaya devam edersem tuvalete kaçman an meselesi. Eğer durumu çözmek istiyorsam sesimi yumuşatıp kendimi eleştirmem ve konuyu bir komikliğe bağlamam gerekecek.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Arzu’cum sana beden dilinle hayatta başarılar diliyorum. Ben gerçekten de tuvalete gidiyorum. Eğer normal insanların diliyle konuşmak istersen öğle yemeğinde buluşalım. Buradaki beden dilim hakkında ne düşündün sorması ayıptır?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Burada beden dili yok açıkçası Gülnur. Düpedüz konuşma dili. Tamam öğlende görüşürüz.”</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/beden-dili-1775943632.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump’tan önceki Trump’ın başı dertte</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumptan-onceki-trumpin-basi-dertte-13072</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumptan-onceki-trumpin-basi-dertte-13072</guid>
                <description><![CDATA[Magyar onu yenerse, bu dünya çapındaki demokratlara ilham olacak; Merkezi hükümetin pek çok ana kurumu ele geçirdiği ve seçim zeminini eğdiği bir ülkede bile halk hareketinin galip gelebileceği kanıtlanacak. Tüm yetişkin hayatını Orbán döneminde geçirmiş insanlar onsuz bir ülkeyi hayal ediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Budapeşte’nin zengin kale semtinde restore edilmiş bir villada bulunan Tuna Enstitüsü, Macaristan’da yabancı muhafazakârlara hitap eden birkaç devlet destekli düşünce kuruluşundan ve vakıftan biri. Perşembe akşamı, Macaristan seçimlerinden üç gün önce düzenlenen bir panel tartışmasında hava oldukça kasvetliydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikalı ve Avrupalılardan oluşan konuşmacılar Başbakan Viktor Orbán’ın zor da olsa bir zafer kazanabileceği umudunu henüz kaybetmemişti, ancak hepsi Fidesz partisinin, Orbán’ın 16 yıl önce iktidara dönüşünden bu yana en ciddi meydan okumayla karşı karşıya olduğunu kabul ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“İşte sorun şu,” dedi National Review yazarı John Fund. “Bir tür olumlu kampanya yürütmek zorundasınız.” Beşinci dönem için aday olan Orbán, korku üzerine bir kampanya yürütüyor. Ekonomi genel olarak korkunç görülüyor: yüksek işsizlik, neredeyse sıfır büyüme ve çok zayıf sosyal hizmetler… </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaaaaa.jpg" style="height:443px; width:758px" /></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tuna Enstitüsü</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orban Kampanyası büyük oranda, merkez sağ rakibi Péter Magyar’ın Macaristan’ı Ukrayna savaşına sürükleyeceği yönündeki fantastik iddiaya dayanıyor. Macaristan’ın başkenti Budapeşte, Magyar ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin yan yana vesikalık fotoğraflarının bulunduğu posterlerle kaplı: “Onlar Tehlikeli! Durdurun Onları!” yazıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişte Orbán, şeytanlaştırdığı rakiplere karşı konumlanarak başarılı olmuştu. George Soros hakkındaki birçok sağcı komplo teorisi yaymıştı. Ama bu sefer işe yaramıyor gibi görünüyor. Fund, “Ekonomi konusunda Fidesz’in ortaya koyduğu idealist, olumlu bir mesaj görmek için gerçekten zorlanmak gerekiyor” diye konuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçime girerken çoğu anket, Magyar’ın Tisza Partisi’nin epey önde olduğunu ve büyük bir zaferin yolda olduğunu gösteriyor. Tuna Enstitüsü’ndeki konuşmacıların da anladığı gibi, Orbán’ın yenilgisi dünya çapındaki muhafazakâr hareket için ciddi sonuçlar doğurma potansiyeline sahip. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán rejimine yakın, cömertçe finanse edilen Mathias Corvinus Collegium’da görevli Avusturyalı siyaset bilimci Ralph Schoellhammer Macar vergi mükelleflerinin “sonsuza dek minnettar olduğum” bir şekilde “Avrupa’da daha önce var olmayan bir muhafazakâr ekosistemi” finanse ettiğini belirterek konuyu ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fidesz döneminde Budapeşte, kendi hükümetlerinden bıkmış gericiler için adeta bir Disneyland haline geldi. Amerikalı ve İngiliz muhafazakârlar sürekli Tuna Enstitüsü burslarıyla şehirden gelip geçiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">The Atlantic’in yakın zamanda bildirdiğine göre, Orbán, Macarca bilmeyen ve JD Vance’e yakın bir MAGA etkileyicisi olan Gladden Pappin’i, Dışişleri Bakanlığı’nın politika planlama kadrosuyla aynı işi yapan Macaristan Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nün başına getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet fonları İngiliz muhafazakâr Roger Scruton’un adını taşıyan bir kafe zincirini de destekliyor; Perşembe günü ziyaret ettiğim birinde duvarda Scruton’un “Muhafazakârlık bir fikirden çok bir içgüdüdür” sözü yer alıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Perşembe akşamı etkinliği tanıtan Orbán destekli, Avrupa odaklı sağcı medya kuruluşu Brussels Signal’in yayıncısı Patrick Egan, Budapeşte’deki atmosferi İkinci Dünya Savaşı sonrası Paris’teki Sol Kıyı’nın altın günlerine benzetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Macar halkının parasıyla mümkün olan bu cennet, artık sona erebilir. En önemlisi, Orbán uluslararası sağa sadece maddi destek sağlamıyor. Macaristan’da yarattığı sistemi “Liberal Karşıtı demokrasi” olarak adlandıran Orbán, bunu Batı liberalizmine karşı işleyen bir muazzam bir etki yaratan Hristiyan milliyetçi alternatif olarak uzun zamandır sunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2022’de Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, “Modern Macaristan muhafazakâr devlet yönetimi için sadece bir model değil, büyük harfle MODELdir” demişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka hiçbir siyasetçi Orbán kadar, muhafazakârlara hükümet gücünü kültür savaşlarında nasıl kullanacaklarını göstermedi. Önde gelen bir liberal üniversiteyi kapattı, okullarda Florida’daki ünlü “Eşcinsellik karşıtı” yasanın öncülü olacak şekilde “eşcinsel propagandayı” yasakladı. Büyük medya organlarını müttefiklerine devretti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Steve Bannon bir zamanlar Orbán’ı “Trump’tan önce Trump” olarak tanımlamıştı. Şimdi Orbán kendi vatandaşlarından olası bir tokatla karşı karşıya. Ve şiirsel bir tesadüfle, tam da MAGA hareketinin entelektüel öncüsünün Trump’ın yıkıcı ve utanç verici İran savaşı altında çatırdadığı anda tökezliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En azından son on yıldır, dünya çapındaki liberalizm karşıtı sağcılar momentum ve enerjiye sahip gibi görünüyordu. Cesur ve sınırları zorlayan onlardı; yollarına çıkmaya çalışan eski merkez sol partiler ise yorgun ve biraz şaşkın duruyordu. Ama bugün, modern popülist sağın öncüsü Orbán da, onun zirvesi Trump da çırpınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2022’de muhafazakâr popülist Sohrab Ahmari, Trump’ı coşkuyla destekleyen bir yazının yazarıydı; Trump’ın Amerikalılara “başarısız elitleriyle yüzleşme ve onları dizginleme şansı” sunduğunu savunuyordu. İki yıldan kısa bir süre süren dizginsiz Trump yönetiminden sonra Ahmari o elitleri özlemle arıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaa.jpg" style="height:380px; width:758px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(<span style="color:black">Budapeşte’nin başkenti, Magyar ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin yan yana vesikalık fotoğraflarının bulunduğu posterlerle kaplı. Üzerinde ‘Onlar Tehlikeli! Durdurun Onları!’ yazıyor.)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhuriyetçi Parti’nin popülist versiyon vaat eden her şeyi karaya oturdu aşamasına geldi. “Liberal teknokratların dönüşünü” özlediğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fidesz’in yönetimi Trump’ınki kadar yıkıcı olmadı. Macaristan’ın kaybedecek o kadar şeyi yoktu ama kendi ölçülerinde bir başarısızlıktı. Macaristan artık Avrupa Birliği’nin en yoksul ülkelerinden biri ve Transparency International’a göre Bulgaristan’la birlikte en yolsuz olanı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán hükümeti doğurganlığı artırmak amacıyla GSYİH’sinin %5’inden fazlasını ailelere yönelik yardımlara harcıyor, ancak 2025’te doğurganlık oranı kadın başına 1,31 çocuğa düştü. “Nüfus azalması şu anda tarihin en yüksek hızıyla ilerliyor” diyor Doğu Çalışmaları Merkezi’nin 2025 raporu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette Tisza lideri Magyar’ın zaferi garanti değil. Geçmişte anketler Fidesz desteğini olduğundan düşük göstermişti; dört yıl önceki son ziyaretimde de anketler rekabetçi bir yarış gösteriyordu ama Orbán’ın partisi ezici bir zafer kazanmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’ın seçim bölgeleri derinlemesine gerrymander edilmiş (seçim haritası iktidar lehine düzenlenmiş), yani oyların çoğunluğunu almadan bile parlamentoda çoğunluğu kazanabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart ayında Fidesz’in Macaristan’daki Roman azınlıktan oy satın almaya çalıştığı iddialarıyla ilgili bir skandal patlak verdi. Seçimin son günlerinde başka ne tür kirli oyunlar geleceğini kimse bilmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Tisza’nın önde görünümü, hem Fidesz’in yapısal avantajlarını hem de olası hilelerini aşacak kadar güçlü görünüyor. Fund’un da kabul ettiği gibi, Orbán’ın kampanyası yorgun ve ilhamsız hissiyatı veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki hafta önce kendi mitinginde yuhalandı; bazıları bunu Romanyalıların diktatör Nicolae Ceaușescu’yu yuhaladığı ve ertesi gün ülkeyi terk etmeye çalıştığı kritik ana benzetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağımsız milletvekili ve yolsuzluk karşıtı aktivist Ákos Hadházy, “Fidesz normalde yaptığından daha fazla hile yapmazsa, muhalefet kazanacak ve belki de büyük kazanacak” diye konuşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle olsa bile Macaristan muhtemelen muhafazakâr bir ülke olarak kalacak, çünkü eski bir Fidesz yetkilisi olan Magyar hiçbir şekilde ilerici değil. İki yıl öncesine kadar rejimin içindeydi; eski Adalet Bakanı Judit Varga’nın eski eşi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Partiden oldukça spektaküler bir şekilde ayrıldı. Başkan Katalin Novák’ın bir çocuk yuvasındaki cinsel istismarı örtbas etmekten hapis yatan birini affettiğinin ortaya çıkmasıyla Orbán hükümeti büyük bir skandalla sarsıldı. Novák istifa etmek zorunda kaldı, affı imzalayan Varga (Magyar’ın eski eşi) ile birlikte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macar siyaset analisti Péter Krékó, olayın etkisini Jeffrey Epstein skandalına benzetti ve “ahlak vaazı veren bir hükümetin ahlaki çöküşünü” gösterdi. Skandal patlak verdikten sonra, hükümetin diğer üyelerinin de işe karıştığına dair yaygın spekülasyonlar arasında Magyar Facebook’ta rejimi kınadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağımsız YouTube programı Partizan’da suçlamalarını genişletti: “Ülkenin yarısının zaten birkaç ailenin elinde olduğunu hissettiğinizde, neyi bekliyorsunuz ki?” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán’ın müttefikleri genelde safları bozmakla tanınmaz; röportajının etkisi hızla yayıldı ve Magyar doğruyu söyleyen bir muhalif olarak selamlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birkaç hafta sonra, 15 Mart 2024’te (Macar ulusal bayramı), Magyar Budapeşte’de on binlerce kişinin katıldığı bir miting düzenledi ve yeni siyasi hareketini ilan etti. Kampanyasını tek bir şeye odakladı: Orbán rejiminin efsanevi yolsuzluğuna karşı çıkmak. Bu yolsuzluk, Orbán’ın müttefiklerini muazzam zenginleştirirken sosyal hizmetleri o kadar yıpratmıştı ki hastaneye giden insanlar kendi tuvalet kağıtlarını getirmek zorunda kalıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biden’ın eski Macaristan Büyükelçisi David Pressman, “Tek konuştuğu politika, Macaristan’ı ve Macar kimliğini yozlaştıran bu kleptokrasiye (hırsızlar yönetimi) sistematik bir meydan okuma gerektiği” tanımlamasını yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne Trump ne de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu kleptokrasiye meydan okumanın başarılı olmasını istiyor ve ikisi de Orbán’ı ayakta tutmak için çok uğraşıyor. Amerikan sağına ilham kaynağı olmasının yanı sıra Orbán, Avrupa’daki Rus çıkarları için de at koşturan bir figür: Liderliğinde Macaristan, Rusya’ya yönelik AB yaptırımlarını ve Ukrayna’ya yardımı engelledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/bbbb(1).jpg" style="height:400px; width:758px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kahramanlar meydanında protesto konseri</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Washington Post’un bildirdiğine göre Rus istihbaratı, Macarları Orbán etrafında kenetlenmeye ikna etmek için ona suikast düzenleme fikri önermiş. Bu olmadı ama bu hafta Sırbistan’ın Putin yanlısı devlet başkanı, Macaristan için kritik enerji altyapısına yönelik sözde bir Ukrayna terör planını ifşa etti; bu iddia geniş çapta Rus manipülasyonu olarak görüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sözde plan ortaya çıkar çıkmaz Vance, Orbán için kampanya yapmak üzere Budapeşte’ye geldi ve Orbán’ın Ukrayna müdahalesi suçlamalarını tekrarladı. Rus ve Amerikan çıkarlarının bu buluşması özellikle çarpıcı, çünkü Salı gününe kadar ABD İran’la savaş halindeydi ve ABD yetkililerine göre İran, Rusya’dan yardım alıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Ancak sıradan Amerikan jeopolitik çıkarları, Orbán’ın Amerikan sağı için sembolik öneminin yanında sönük kalıyor gibi görünüyor. Milletvekili Hadházy Biz Orbán’dan kurtulmak istiyoruz, Trump ve Putin ise onu tutmak istiyor” diye dert yanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın Putin yanlısı bir otokrata yardım etmesi, Amerikan dış politikasını ne kadar tersine çevirdiğini gösteriyor. Ama aynı zamanda Orbán’ın yenilgisinin neden bu kadar sarsıcı olacağını da gösteriyor. Dünyanın en güçlü otokratları Orbán’ın kazanmasını istiyor; Putin ve Trump’ın yanı sıra İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’dan da onay aldı ve Çin’in muhtemel desteğini de alıyor çünkü Orbán Çin’in Küresel Altyapı Yatırımı girişimlerini benimsemekte tereddüt etmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de eğer Magyar onu yenerse, bu dünya çapındaki (iktidara nazaran) küçük (görünen) demokratlara ilham olacak; Merkezi hükümetin pek çok ana kurumu ele geçirdiği ve seçim zeminini eğdiği bir ülkede bile halk hareketinin galip gelebileceği kanıtlanacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cuma akşamı geç saatlerde binlerce genç Macar, Budapeşte’nin en sembolik meydanlarından Heroes’ Square’e (Kahramanlar Meydanı) rejim karşıtı bir konsere akın etti. Sahnedeki düzinelerce Macar yıldızın kısa gösterileriyle Fidesz’i yeren rap-rock parçaları yükselirken, tüm yetişkin hayatını Orbán döneminde geçirmiş insanlar onsuz bir ülkeyi hayal ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">30 yaşındaki bilgisayar programcısı Bálint Örvényes, “Yıllardır bunun peşindeydik” dedi. “Sonra ne olacağını bilmiyorum, ama insanların değişim rüzgârını hissettiğinden eminim ve eminim ki bunu çözeceğiz.”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Michelle Goldberg</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/11/opinion/viktor-orban-donald-trump-hungary-right.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/11/opinion/viktor-orban-donald-trump-hungary-right.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumptan-onceki-trumpin-basi-dertte-1775940214.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özel &#039;ara seçim&#039; çıkışıyla neleri başardı?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozel-ara-secim-cikisiyla-neleri-basardi-13071</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozel-ara-secim-cikisiyla-neleri-basardi-13071</guid>
                <description><![CDATA[Özgür Özel, 2003’te Erdoğan’ın önünü açan tarihsel sürece atıfta bulunarak iktidarın güncel tavrındaki çelişkileri gün yüzüne çıkarıyor. Bu hamle bir yandan AK Parti’nin siyaset üretme kabiliyetini sorgulatırken, diğer yandan muhalefet liderlerini 'destek' teması etrafında birleştirerek siyasetin tıkanan damarlarını açmaya aday görünüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP lideri Özgür Özel’in başlattığı “ara seçim” tartışması, Türkiye’de siyasetin içinde olduğu açmazı göstermesi açısından bir turnusol niteliğindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası bu turnusol, genel olarak iktidar bloku ve özel olarak da AK Parti’nin içine düştüğü “siyasetsizliği göstermesi açısından önemli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel’in ara seçim talebine, 2003 yılında Rahmetli Deniz Baykal’ın siyasi doğruluk adına önünü açtığı ara seçimle milletvekili seçilip başbakan olan Erdoğan’ın açıklamaları da, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in verdiği cevaplar bu siyasetsizliği açık biçimde gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel bu hamle ile sonuç alamayacağını muhtemelen biliyordu. Bu hamle ile hedefi, &nbsp;AK Parti’yi, “seçimden kaçan parti” durumuna düşürmek idi ki, bunda şimdiye kadar başarılı oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan Özel, bu hamle ile bir şeyi daha başardı; DEM Parti Eş Başkanları ile başladığı muhalefet liderleri ile “ara seçime destek” temalı görüşmeleri, muhalefetin birbiri ile konuşabilmesi noktasında da geç kalınmış ama önemli bir adım atmış oldu. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">HUKUKİ DEĞİL SİYASİ KARAR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teknik bir süreç olarak ara seçim konusunda pek çok teknik bilgiyi öğrendik bu süreçte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstifa etmesi gereken milletvekili sayısından bunların Meclis’te bu istifaların kabul zorunluluğuna, Meclis İçtüzüğünden Anayasa maddeleri ve onların emredici hükümlerine kadar pek çok şeyi. Ve bunların hepsi hukuki süreçle ilgiliydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa bu noktada gerçek şu ki, Özel’in başlattığı bu hamlenin kendisi de, bu hamle ile başlayan tartışmalar da ve bir bütün olarak sürecin kendisi de hukuki değil tamamen siyasi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzun bir süredir de AK Parti ve Cumhur İttifakı’nın devletle birlikte çizdikleri alanda siyasetsizliği tercih ettikleri için Özel’in bu siyasi hamlesi karşısında AK Parti’nin tüm yetkililerin açıklamaları bu siyasetsizliğin açık ifadesi olarak karşımıza çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ÖZEL CHP’NİN GÜCÜNÜ GÖRÜNÜR KILMAK İSTEDİ</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel bu hamle ile gidilecek bir ara seçimde CHP’nin seçim kazanarak oy gücü üzerinden iktidarı erken seçime götürmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bakışın bir özgüven içerdiği muhakkak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet partisinin bu özgüveni karşısında iktidarın seçimden kaçması açık bir özgüvensizliği göstermektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İleri sürülen bahaneler mesele istifaların Meclis’te kabul edilme zorunluluğu ya da çevremizde savaş varken erken seçime gitmenin doğru olmayacağı düşüncesi bu özgüvensizliğin tezahürleridir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AK Parti Sözcü’sü Ömer Çelik, “sandığı en çok seven partiyiz” derken gerçeği nasıl tersyüz ettiğinin farkında olduğunu bize yansıtıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet seçimi, sandığı seviyorlar, peki ne zaman; seçimin sınırlarını, kullarını kendileri koydukları zaman. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yoksa yasal olarak evet istifasını veren 22 milletvekilin istifasının Meclis’te kabul edilmesi gerekli ama bu aşamada bunun bir prosedürü yerine getirmekten başka bir şey olmaması gerekirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet, AK Parti sandığı seviyor bu aşamada sadece bir retorik. Bugün karşı karşıya olduğumuz gerçek durum; AK Parti’nin sandıktan kaçtığıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerçeği inkâr için öne sürülen hukuki zorunlulukları ara seçime bir engel olarak ortaya koymak; inkâr etmek isterken bu gerçeği yani siyasetsizliğin kabul etmektir. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SİYASET: MİTİNGLERDEN ANKARA’YA</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarda değindim tekrar edeyim; Özel ara seçim çağrısı ile hukuki zorlukları ortada olan siyasi bir hamle yapmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama yaptığı bir şey daha var ki, bu, bundan sonraki süreçte çok daha önemli olacaktır. Bu hamle başlattığı diğer parti liderleri ile “ara seçime destek arayışı” görüşmeleri çok değerlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta bir biçimde öne alınacak seçimde, muhalefetin adayının cumhurbaşkanı seçilmesi daha önemlisi de muhalefetin şikâyet ettiği bu düzenin değişmesinin tek koşulu “birlikte” hareket etmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu sağlanması bir süreçtir. Ama bu sürecin başarıya ulaşması ise ancak muhalefetin asgari ortaklıkta buluşmasıdır. Bu ortak kesen ise “demokrasiye dönüş”, bu düzeni durdurmak gibi en genel, en çok istenen talep olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel ilk adımı atmıştır ve ben bundan sonra bunu sürdüreceğini düşünüyorum. Özel’in bu adımı umarım karşılık görmeye devam eder. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secim-hukuki-degil-siyasi-bir-tartisma-1775938770.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Motel Destino</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/motel-destino-13070</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/motel-destino-13070</guid>
                <description><![CDATA[Bazı yazarlar, tarihçiler güneyin fakrü zaruretini iklime bağlarlar. Güney ülkeleri Ekvator çizgisi civarında ve onun altında yer alır. Bu nedenle hava hep sıcaktır ve sıcak insanı rehavete sürükler. Enerjisini emer. Irkçı tınılar da taşıyan bu görüşlerin en ılımlıdan en fanatik yazara kadar kendince savunuları vardır. Kuzeyliler ısınmak için harcadıkları çaba ile medeniyette de ileri gitmişlerdir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya haritası neden olduğu gibidir. Neden kuzey üsttedir de güney aşağıda? Neden harita batıdan doğuya eşit düzlemdedir de kuzeyle güney arasında ast üst ilişkisi vardır?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın yazılı tarihini okuduğunuzda hikâyenin doğu-batı, batı-doğu ekseninde olduğunu görürsünüz. Güney bu hikâyede neredeyse yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Garp ve Şark birer sosyolojik mevhumdur ama cenup ve şimal sadece yönden ibarettir. Meşhur tekerlemede ışık doğudan bilgi batıdan gelir. Kuzeyden zulüm güneyden ise gelse gelse narenciye gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya çok uzun bir süre boyunca İspanya/Portekiz sahillerinden başlayan ve Çin’de biten lineer bir gezegen olarak kaldı. İspanya’nın batısında Amerika’nın sözde “keşfi” için tam 15. Yüzyılı bekledik. Yine de dünyanın doğu batı ekseni çok fazla oynamadı. Amerika deyince akla Birleşik Devletler, Kanada hadi en fazla Meksika geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya sahnesinde Güney’in de var olduğu hatta dünyada eşitsizliğe karşı bir mücadele olan Sosyalizmin kuzey/güney diyalektiğinde anlatılması ve anlaşılması gereğinin altının çizilmesi ise 20. Yüzyılın ikinci yarısını bekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni Sol kavramının eşitsizlik anlayışında dünyanın Kuzey’in merkez Güney’in ise çevre statüsünde olduğu bir tasavvur yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın algılanmasında ortaya konulan bu dönüşüme karşın bazı şeylerin geri konulması artık olası değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın en büyük ülkelerinden biri olan Brezilya’da ülkeyi sözde keşfeden Portekizli ve İspanyol denizcilerden önce burada yaşayan etnik nüfusun payı %1’in altına inmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tek kusurları altına ve gümüşe ve metalden yapılan silahlara kuzeyden gelenler kadar önem vermemekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyada sömürgecilik diye adlandırılan dönemin mirasına baktığımızda sömürülen bölgelerdeki asli halkların kökünün kuruması hiç de nadir görülen işlerden değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı yazarlar, tarihçiler güneyin fakrü zaruretini iklime bağlarlar. Güney ülkeleri Ekvator çizgisi civarında ve onun altında yer alır. Bu nedenle hava hep sıcaktır ve sıcak insanı rehavete sürükler. Enerjisini emer. Irkçı tınılar da taşıyan bu görüşlerin en ılımlıdan en fanatik yazara kadar kendince savunuları vardır. Kuzeyliler ısınmak için harcadıkları çaba ile medeniyette de ileri gitmişlerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Motel Destino filminde hikâye boyunca hep bir şortla günün geçmesini gördüğümde aklımdan güneye dair bu şablonlar geçmişti (<a href="https://mubi.com/tr/tr/films/motel-destino" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://mubi.com/tr/tr/films/motel-destino</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Brezilya’nın Ceara şehri sahilinde başlayan hikaye Turkuaz bir deniz, batmayan bir güneş altında sıradan insan hikayelerine odaklanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Brezilya’da Pele’ye özenen bir futbolcu yeteneklerine sahip değilseniz suç ekonomisinin dışında kalmak için çok çaba göstermek zorundasınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin baş kahramanı Jorge de kaderini uyuşturucu simsarı bir kadının piyonu olmaktan kurtarmaya çalışmaktadır. Sonunda bir yol kenarında yok oluşa teslim olmamak için çıkış arar. Sao Paulo’ya gidip meslek okulunda öğrendiği elektrikçilik yetenekleri ile bir dükkan açmayı ummaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zor kaçış planında yolu Motel Destino ile kesişir. Görece yaşlı koca ve ona göre daha çekici eşin yönettiği bir mekandır Motel Destino. Karı koca sözde ortaktır ama kocanın sözü kuraldır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Motel Destino yani Kader Otel’inin temel hizmeti müşterilerin rahatça sevişebilmeleridir. Müşteriler Motel Destino’ya bunun için gelir. Yalıtımsız odalardan gün boyu yayılan aşk sesleri hiç bitmeyen bir koro gibi yankılanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin bu kurtuluş arayışını merkeze alan teması sinema sanatının çok bilinen klasik hikayelerine göndermelerle ilerler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karı koca arasına giren üçüncü kişinin yarattığı gerilimin merkezde olduğu kapıyı ikinci kez çalan postacı hikayesi tanıdıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendisi de bu insanı eriten iklimden çıkmış yönetmenin sinemanın eski üstatları Pasolini ve Fassbinder’e selam durması yeni üstatlardan Gaspar Noe ile benzeşmesi özgün bir işin ortaya konmasına engel olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin Shining’i andıran bir gerilimle ulaştığı kreşendo sonunda vardığı final ise sinema tarihinin en özgün fikirlerinden birine ulaşıyor. Bir bienal eseri tadındaki final görseli ile film boyunca da sinemasal bir enstalasyona şahit olduğumuz duygusu daha da pekişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın Batı Doğu eksenindeki kavga dolu tarihinde sahneye girmekte acele etmeyen ve yardımcı oyuncudan fazlası olamayan Küresel ve Coğrafi Güneyin sıcak iklim, turkuaz deniz ve bitmeyen zamane sorunlarına içerden bakış filmi Motel Destino. </span></span></p>

<p><br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/motel-destino-1775935121.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TRÇ: MHP’nin yeni ittifak önerisi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trc-mhpnin-yeni-ittifak-onerisi-13069</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trc-mhpnin-yeni-ittifak-onerisi-13069</guid>
                <description><![CDATA[Son dönemde MHP’nin ayrılıkçı Kürt hareketinin legal siyasete girmesini hedefleyen, girişimi de beklenmedik bir gelişmeydi. Moskova’da Türk-Rus-Çin İttifakının gündeme getirilmesi, daha ileri gidilerek, seçimlerde AKP ile kurulacak ittifakın, temel şartı olacağının öne sürülmesi, iç siyasetin gündeminde üst sıralarda yer alacağa benziyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlık tarihi boyunca tanık olduğumuz, güce dayalı dayatma yöntemleri şaşılacak ölçüde benzeşirler. Farklı başlıklarla tanımlanan, gerçekte&nbsp; “paylaşım” amaçlı savaşların ortak özellikleri, başlangıçta kuralları &nbsp;güçlülerin belirlemeye kalkışmalarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Dünya Savaşı öncesinde; Nazilerin Almanya’da ortaya çıkışları ile başlayan, tarihsel dram Türk kamuoyunca bilinir. Ancak İngilizlerin Hindistan ve Çin’de yaptıkları pek bilinmez. Savaşın bitiminde kurulan, yeni dünya düzeninin&nbsp; dayattığı “soğuk savaş” yıllarının anıları , artık eski Amerikan filmlerinde kalmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dışında kalmayı başaran Türkiye, tavrını1947 yılından başlayarak, savaşan taraflardan “Batının” yanında konumlanarak belirler. Bu tutum iç siyasette de kendisini gösterir. İktidar ve muhalefetin dış politikada ayrılmaz ikili izlenimi veren, siyasal çizgileri uzun bir aranın ardından 1960’lı yılların sonlarına doğru ayrışır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DP iktidarı döneminde başlayan, Kıbrıs sorunu Londra ve Zürih Anlaşmalarının yürürlüğe girmesiyle, çözüme kavuşur.&nbsp; Ancak barış uzun sürmez. Kısa süre sonra yeniden Türkiye’nin gündemindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngiltere’nin uyguladığı politika; adada yaşayan iki&nbsp; toplumun çatıştırılmalarıyla, bu ülkenin Kıbrıs’taki varlığını güvenceye almaya yöneliktir. Türkiye’de Kıbrıs’ın gündem oluşturması, kitlesel gösterilere neden olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreç içinde doğal kaynaklar ve ticaret yollarına egemen olma mücadelelerinde, yeni bir aşamaya geçilmiştir. Gerileyen İngiltere’nin yerine, Batı Blokunun liderliğini üstlenen, ABD Vietnam’da insanlık dışı uygulamalarla, işgalini derinleştirmenin peşindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kıbrıs ile başlayan iktidar ile muhalefet arasındaki dış politika ayrılığı, bu kez “Yankee go Home” sloganları atan gençlik hareketleriyle yaygınlaşır. Dünyayı sarsan “68 olayları”&nbsp; Türkiye’de de gündemi belirlemektedir. ABD yanlısı askerler Türkiye’de yaygınlaşan, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünden rahatsız olurlar. Ülkenin siyasal tarihindeki en demokrat ve çoğulcu siyasal yapıyı güçlendiren anayasasının yarattığı demokratik ortam, fazla bulunmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı yıllarda Ortadoğu’da İsrail’in topraklarını genişletmesiyle sonuçlanan, savaşlar ve Filistinlilerin anavatanlarından sürülmeleri, Türkiye’de terörize edilen gençlik olayları ve sonunda İran’da şah rejiminin düşmesi, kartların yeniden dağıtılacağı bir dönemi başlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla tek kutuplu bir Dünya düşleyen ABD’nin, Irak’a askeri müdahalesiyle Ortadoğu bir kez daha paylaşılmaya başlandı. Türkiye bu süreçte ABD’nin belirlediği dış politika çizgisinden ayrılmadı. Şimdilerde “eski” olarak tanımlanan dönemin sonunda iktidara gelen, AKP’nin kısa sürede bir ABD projesi olan BOP içinde yer alışı, eş başkanlığı üstlenmesi şaşırtıcı değildi. Üstelik son İran saldırılarında İsrail ile işbirliği yapan ABD’nin moral desteğinin alınması, iktidar açısından bakıldığında önemli bir destekti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçeride İsrail karşıtlığı içeren devlet destekli mitingler yapılırken, “Kahrolsun Siyonizm” sloganları atılırken, bu ülke ile ticaretin sürdürülmesi bir yana hacmin büyümesi de iktidarın siyasal yörüngesine uygundu. Ancak MHP’nin Türk Dünyası ile ilişkilerden sorumlu üst düzey&nbsp; yöneticisinin, Moskova ziyareti sırasında verdiği demeç; İktidarın ABD-İsrail ikilisi ile ilişkilerinde farklılaşma olasılığını gündeme getirebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemde MHP’nin ayrılıkçı Kürt hareketinin legal siyasete girmesini hedefleyen, girişimi de beklenmedik bir gelişmeydi. Moskova’da Türk-Rus-Çin İttifakının gündeme getirilmesi, daha ileri gidilerek, seçimlerde AKP ile kurulacak ittifakın, temel şartı olacağının öne sürülmesi, iç siyasetin gündeminde üst sıralarda yer alacağa benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Irak, Venezuela ve Suriye operasyonlarında; bu ülkelerde &nbsp;iktidarlara karşı olan kesimlerden aldığı iç destekle başarılı olan, ABD’nin salt güce dayalı çözüm girişimi, İran’da büyük bir darbe aldı. İslamabad’daki barış görüşmeleri süreci iyi yönetilemezse, Trump’ın iktidarı sanılandan daha kısa sürebilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trc-mhpnin-yeni-ittifak-onerisi-1775921871.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ara seçimler üzerine (2)</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secimler-uzerine-2-13068</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secimler-uzerine-2-13068</guid>
                <description><![CDATA[Bütün bu süreç şunu gösteriyor: İktidar grubu seçim yapmak istediğinde Anayasa ya da kanunları değiştirmek dahil olmak üzere her türlü tedbiri alabiliyor ve gerektiğinde yeni seçim türleri ihdas edebiliyor; ama seçim yapmak istemediğinde Anayasa hükümlerini görmezden gelebiliyor. İktidar sözcüsünün dediği gibi AKP’nin bugüne kadar hiçbir ara seçim yapmamış olduğunu kabul ettiğimizde, Anayasa’da ara seçimle ilgili hükümlerin neden varolduğunu ve 2003 değişikliklerinin neden yapıldığını sormak gerekmez mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar ve muhalefet grupları arasında “<em>ara seçim</em>” tartışması sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar grubu sözcüsü 2003 yılında yapılan seçimin bir “<em>ara seçim</em>” değil bir “<em>yenileme seçimi</em>” olduğunu şu sözlerle ifade etti:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>03 Kasım 2002 tarihinde yapılan 22'nci Dönem Milletvekili seçiminde, Siirt seçim çevresinde yapılan seçimin, seçim kurallarına aykırı işlem ve eylemlerin kanıtlanmış olması ve seçim sonucunu etkiler nitelikte bulunması nedeniyle Siirt’teki seçimin iptaline ve seçimin yenilenmesini YSK karara bağlamıştır. YSK, yenilenmesine karar verdiği Siirt seçim bölgesindeki seçimin, yasa gereği 09.03.2003 günü yapılmasını karara bağlamıştır. Genel Başkanımız; YSK kararı gereği yenilenen ve 09.03.2003 günü yapılan Siirt seçiminde milletvekili seçilmiştir. 09.03.2003 günü yapılan Siirt seçimi; bir ‘ara seçim’ değil, Yenileme seçimidir. Olgular bundan ibarettir.</em>”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda iktidar grubunun inandırıcı olması için 1982 Anayasa’sına 27/12/2002 tarihinde 4777 sayılı Kanunla eklenen şu hükmün gerekçesini de açıklayabilmesi gerekir:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Yukarıda yazılı hallerden ayrı olarak, bir ilin veya seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılır</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hüküm o dönemki AKP genel başkanının ara seçim yoluyla milletvekili olmasını sağlamak için yazılmadı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hüküm, o dönemde AKP’nin herhangi bir amaçtan bağımsız bir “demokratikleşme” projesi miydi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorunun cevabı için biraz daha yakından bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa’da 4777 sayılı Kanunla yapılan değişiklik aslında daha önce 13/12/2002 tarihli ve 4774 sayılı Kanunla yapıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 4774 sayılı Kanunla yapılan Anayasa değişikliğini bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sezer geri gönderme gerekçesinde konuyla ilgili olarak şunları söylüyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– 1. maddesiyle, Anayasanın milletvekilliği seçilme yeterliliğini düzenleyen 76. maddesinin milletvekili seçilmeye engel durumlara yer verilen ikinci fıkrasındaki “ideolojik veya anarşik eylemlere” ibaresi “terör eylemlerine” biçiminde değiştirilmiş, </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– 2 . maddesiyle, Anayasanın Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin geriye bırakılması ve ara seçimleri düzenleyen 78. maddesine eklenen beşinci fıkrada, bir ilin ya da seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması durumunda ara seçim yapılacağı, ara seçimin boşalmayı izleyen doksan günden sonraki ilk pazar günü gerçekleştirileceği ve bu fıkra gereği yapılacak seçimlerde Anayasanın 127. maddesinin üçüncü fıkrasının uygulanmayacağı belirtilmiş, </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– Geçici 1. maddesinde de, Anayasanın 67. maddesinin son fıkrasının, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22. dönemi içinde yapılacak ilk ara seçimde uygulanmayacağı kurala bağlanmıştır. </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Yukarıda belirtilen her üç düzenleme birlikte ele alındığında, yapılmak istenilen Anayasa Değişikliğinin <strong>öznel, somut ve kişisel</strong> amaçla gerçekleştirildiği ortaya çıkmaktadır. </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>1 – <strong>Gerçekten, bir yandan Anayasanın 76. maddesinin ikinci fıkrası değiştirilerek, “ideolojik ve anarşik eylemleri” tahrik ve teşvik suçundan hüküm giymiş olanın milletvekili seçilebilmesine olanak sağlanırken; diğer yandan, bir il ya da seçim çevresinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması durumunda ara seçim yapılması öngörülerek, oluşturulacak koşullarla, 76. madde değişikliği ile engeli kalkan kimilerine, normal süreyi beklemeden milletvekili seçilme yolu açılmaktadır.</strong> Anayasanın 78. maddesinin üçüncü fıkrasında, ara seçimlerin her seçim döneminde bir kez yapılacağı, kural olarak genel seçimlerin üzerinden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemeyeceği, dördüncü fıkrasında da genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağı kurala bağlanmıştır. Bu kuralların amacı, ülkenin sürekli seçim ortamında bulundurulmasının getireceği olumsuzlukların ve genel seçimlere bir yıldan az süre kalmışken ara seçim yapılarak seçmen eğiliminin etkilenmesinin ve yönlendirilmesinin önlenmesidir. Oysa, incelenen Yasa ile getirilen düzenleme, bir il ya da seçim çevresinin tüm milletvekillerine sahip siyasal partiye ya da aynı amaca ulaşmak için anlaşan siyasal partilere, o il ya da seçim çevresindeki üyeliklerinin boşaltılmasını sağlayarak ara seçime başvurma ve genel seçim öncesi seçmen eğilimini etkileme olanağı sağlamaktadır.</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>…</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>3 – Yüksek Seçim Kurulunun 02.11.2002 günlü, 978 sayılı kararı ile Siirt İli seçim çevresinde yapılan genel seçim ve milletvekili tutanakları iptal edilerek, bu İlde seçimin yeniden yapılmasına karar verilmesi üzerine, Anayasada yapılacak genel değişiklikten ayırıp, yalnızca bu maddelerdeki düzenlemelerin, özellikle 76. madde değişikliği ile geçici 1. madde düzenlemesinin ivedi biçimde yürürlüğe konulmak istenilmesi de Yasanın <strong>öznel ve kişiye özgü</strong> yapısını gözler önüne sermektedir.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sezer, özetle, kanunlaşan Anayasa değişikliklerinin <strong><em>öznel ve kişiye özgü </em></strong>olduğunu söylüyor ve bu gerekçelerle 4774 sayılı Kanunu geri gönderiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TBMM aynı hükümleri bir kez daha görüştü ve hiçbir değişiklik yapmadan kabul etti; 4777 sayılı Kanun, 4774 sayılı Kanunun ikinci kez görüşülerek aynen kabul edildiği halidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreç AKP’nin bir seçim yapmak istediğinde, yeni seçim türleri ihdası dâhil olmak üzere, Anayasa ve kanun hükümlerini nasıl kararlı biçimde değiştirdiğinin kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelişmeler izlendiğinde il ya da seçim çevresinde ara seçimle ilgili düzenlemenin açık bir amacının olduğu rahatlıkla görülebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu açıklığa rağmen itiraz sürdürülürse ve bu değişikliklerin “demokratikleşme” dışında bir amacının bulunmadığı ve o dönemde AKP’nin “ara seçim” gibi bir niyetinin olmadığı söylenirse şaşırmam.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zaman devam edelim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı Kanunların (4774 ve 4777) içinde şöyle bir geçici hüküm daha var:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<strong><em>GEÇİCİ MADDE 1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 67 nci maddesinin son fıkrası, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22 nci dönemi içinde yapılacak ilk ara seçimde uygulanmaz</em></strong>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda iki şeyin daha bilinmesi gerekiyor:</span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">22. Dönem hangi dönemdir?</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasanın 67 nci maddesinin son fıkrası nedir?</span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Cevap 1.</strong> 22. Dönem AKP genel başkanının henüz milletvekili olmadığı ve milletvekili olabilmesi için formül arandığı dönemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Cevap 2.</strong> Anayasa’nın 67. maddesinin son fıkrası şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hükmün amacı şudur: İktidarda bulunan siyasal partiler yeni seçimlere giderken seçimlerde üstünlük sağlamak için kendi menfaatlerine uygun kanuni değişiklikler yaparlarsa, bu değişiklikler seçimlere çok yakın bir tarihte yapılmışlarsa hemen yürürlüğe girmesinler; bir yıl beklesinler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidardaki partilerin seçimlerde üstünlük elde etmek amacıyla, seçimler yaklaşırken değişiklik yapmaları yaygın bir davranıştır ve bunu önlemek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yolla iktidar gruplarının seçimlere giderken seçim kanunlarında kendi lehlerine düzenleme yapmalarının önü kesilmeye çalışılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden Anayasa koyucu 2001 yılında böyle bir yasak getirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada tartışılan 4777 sayılı Kanun değişikliği ise bu yasağı etkisiz hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hangi seçimler için?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">22. yasama döneminde yapılacak ilk ara seçimler için.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani diyor ki eğer bir ara seçimi yapmak sözkonusu olacaksa, Anayasa’da ara seçimlerle ilgili düzenlemelerin yürürlüğe girmesi için bir yılı beklemeye gerek olmasın; bu değişiklikler hemen uygulanabilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer 2003 yılında AKP tarafından ara seçim yapılması amaçlanmadıysa ara seçimlere ilişkin bu istisna hükmünün getirilme gerekçesi ne olabilirdi ki?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorunun cevabı açıktır: 2003 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerin tek bir amacı vardı: O dönemde yasaklı olan AKP genel başkanının seçilme engellerini kaldırdıktan sonra bir seçimle onun milletvekili olmasını sağlamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik o dönemin Cumhurbaşkanı bu değişikliklerin Anayasaya aykırı olduğunu söylemesine rağmen iktidar grubunun kararlılığı üzerine Anayasa değişikliği gerçekleşmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bundan sonrası teferruattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YSK ara seçim yapmadan da seçimlerin iptali yoluyla aynı sonucun elde edebileceğini söyleyince, ara seçime ilişkin bütün altyapı hazırlanmasına rağmen seçimlerin yenilenmesi yoluna gidildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YSK’nın ara seçim hükümleri yerine seçimlerin iptali yoluyla seçimlerin yenilenmesine karar vermesi tümüyle teknik bir sorundur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar grubunun ara seçimler konusundaki isteksizliği tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır, ama bir seçim yapmak istediğinde anayasadaki ara seçim tiplerine ek yapacak kadar istekli olduğu da bir o kadar açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu süreç şunu gösteriyor: İktidar grubu seçim yapmak istediğinde Anayasa ya da kanunları değiştirmek dahil olmak üzere her türlü tedbiri alabiliyor ve gerektiğinde yeni seçim türleri ihdas edebiliyor; ama seçim yapmak istemediğinde Anayasa hükümlerini görmezden gelebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar sözcüsünün dediği gibi AKP’nin bugüne kadar hiçbir ara seçim yapmamış olduğunu kabul ettiğimizde, Anayasa’da ara seçimle ilgili hükümlerin neden varolduğunu ve 2003 değişikliklerinin neden yapıldığını sormak gerekmez mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, “Siirt seçimi ara seçim değildi” demek, tartışmanın sadece en yüzeysel kısmını doğru ifade etmektir; asıl mesele, o seçimin yapılabilmesi için anayasal düzenin nasıl zorlandığı, esnetildiği ve yeniden şekillendirildiğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerçek ortadayken, teknik tanımlar üzerinden yapılan açıklamalar, tartışmayı aydınlatmak yerine perdelemektedir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secimler-uzerine-2-1775918388.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Macaristan’da Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının sona ermesine saatler mi kaldı?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-viktor-orbanin-16-yillik-iktidarinin-sona-ermesine-saatler-mi-kaldi-13067</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-viktor-orbanin-16-yillik-iktidarinin-sona-ermesine-saatler-mi-kaldi-13067</guid>
                <description><![CDATA[Her ne olursa olsun, Macaristan’da siyaset, ancak 1989’da Sovyetler sonrası döneme giderkenkiyle karşılaştırılabilecek derecede ümit ve heyecan rüzgârına hiç bu seçimlerde olduğu gibi kapılmamıştı. Tisza, aynı zamanda, Tuna’dan sonra ülkenin en büyük ikinci nehrinin adı. O nedenle de, partinin mitinglerinde sıklıkla Árad a Tisza (Tisza Yükseliyor/Tisza Akıyor) sloganı kullanılıyordu. Tisza ve Magyar, Fidesz iktidarında betonlaşan Macar politikasına bir akışkanlık getirdi. Bakalım, Tisza aracılığı ile su akıp yolunu bulacak mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya genelinde bir çok gözlemci, gazeteci, yorumcu bu soruyu soruyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gerçekten de, 12 Nisan Pazar günü yapılacak Macaristan parlamento seçimleri, 2026’nın en önemli ve dünya politikası açısından dönüm noktası yaratacak seçimi belki de. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun iki sebebi var: biri, Orbán’ın hem ABD Başkanı Donald Trump hem de Rusya lideri Vladimir Putin tarafından desteklenmesi. Ki, “hem ABD istihbaratı CIA, hem de Rusya’nın gizli servisi SVR tarafından böylesi desteklenen bir aday” yoktur esprisi, gerçeklerden çok da uzak değil. Eğer Orbán, dünyanın en güçlü liderlerinden ikisinin desteğine rağmen kazanamazsa, “halkın iradesi” galip gelmiş olacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkinci sebepse, Orbán’ın 2014’te dile getirip ortaya koyduğu, “illeberal devlet” ideolojik modeli için bu seçimin bir “kader anı” teşkil etmesi. Eğer ki Orbán kaybederse, bireysel hak ve özgürlükler ile rekabetçi demokrasiyi, “devlet bekâsını” zayıflatan olgular olarak çerçevelediği yaklaşım da, sandıkta yenilgiye uğratılmış olacak. Bu açıdan Macaristan’ın seçimi, dünya genelinde “demokrasi” kavramının geleceği için bir oylama. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Macaristan’nın kendisi için de, Sovyetler sonrası demokrasi tarihinin en önemli seçimlerinden olduğu kesin. Macaristan’da ekonomi, onlarca yıldır hiç iyi olmadı. Viktor Orbán ve partisi Fidesz’in kendileri, 2010’da iktidara halkın yolsuzluk ve ekonomik sıkıntılardan bunalması nedeniyle gelmişti. Bu seçimler, ülkenin yolsuzlukla örülü ekonominin reformu sürecine sonunda başlanması, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edilmesi ve gerildikçe gerilen Avrupa Birliği ilişkilerini onarmak için belki de son fırsat olabilir. Aynı zamanda, yolsuzluk ve yargının siyasallaşmasıyla ilgili devam eden sorunlar nedeniyle AB’nin 2022’den beri dondurduğu milyarlarca avroluk fonları geri alabilmek için son çıkış yolu bu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Orbán’ın rakibi Péter Magyar, 2024’te siyasete atıldı. O zamana kadar Orbán’ın partisi Fidesz’in içinde yer alıyordu; fakat siyasette çok aktif değildi. Daha çok, Orbán’ın kabinelerinde bakanlık yapan eski eşi Judit Varga dolayısıyla; diğer bir deyişle, “eş durumundan” siyasetle ilişkiydi. 2023 ve 2024 yılları, Magyar bakımından her manada dönüm noktası oldu. Boşandı, Macaristan’ın en büyük siyasi skandallarından birini ortaya çıkardı ve siyasete atıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Çocuk istismarı skandalına karşı aldığı tavırla yükselen Magyar</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Magyar, geniş kamuoyunun dikkatini ilk kez Katalin Novák’ın cumhurbaşkanlığı affı etrafında patlayan skandal sırasında hükümete yönelttiği sert eleştirilerle çekti. 2024 Şubatı’nda ortaya çıkan olayda, Novák’ın bir yıl önce Budapeşte yakınlarındaki devlet yurdunda görev yapan bir yöneticiyi affettiği anlaşıldı. Bu kişi, kurum müdürünün çocuklara yönelik cinsel istismarını örtbas etmeye çalışmış, mağdurlara ifadelerini geri çekmeleri için baskı yapmıştı. Mağdurlar arasında intihar eden de olmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Macaristan’da bağımsızlığını koruyabilen medyanın da skandalın ortaya çıkmasında büyük rolü vardı. O dönemde, Telex.hu ve Direkt36.hu haberlerine göre, söz konusu affın arkasında Katalin Novák üzerinde etkili olan önemli bir isim vardı: Macar Reform Kilisesi’nin sinod başkanı ve Novák’ın yakın çevresinden </span><strong><span style="color:black">Zoltán Balog</span></strong><strong><span style="color:black">.</span></strong><span style="color:black"> Haberlere göre Balog’un, affın çıkarılması yönünde baskı kurduğu ileri sürüldü. Balog’un adı bu meselede ilk kez geçmiyordu; çünkü daha sonra hüküm giyecek olan çocuk yurdu müdürünü 2016’da devlet nişanına aday gösteren de oydu. Ayrıca Novák cumhurbaşkanı olduktan sonra Balog, onun danışma kurulunda da yer almıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Konuya yakın kaynakların aktardığına göre Balog, hükümetten ayrıldıktan sonra da Sándor Sarayı’nda Novák üzerinde hatırı sayılır bir nüfuz sahibi olmaya devam etti. Oysa Macaristan’da cumhurbaşkanlığı makamının, kilise dâhil hiçbir güç odağından etkilenmeden bağımsız biçimde çalışması gerekiyor. Aynı kaynaklar, af sürecine dâhil olan çevrelerin, kararın kamuoyuna yansıyacağını düşünmediğini de belirtiyordu. Her ne kadar bu skandalda, doğrudan Orbán’ın adı geçmese de, Novák’ın Cumhurbaşkanı olmasını sağlayan kişi elbette ki, o idi. Dahası, bu skandaldaki riyakârlık, Orbân’ın “aile değerlerini” odak alan muhafazakâr söylemi ile doğrudan çelişiyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuçta, çocuklara cinsel istismar konusu mevzu bahisken yapılan affın açığa çıkması büyük tepki yarattı; Budapeşte’de kitlesel protestolar düzenlendi ve sonunda Novák 10 Şubat 2024’te istifa etmek zorunda kaldı. Aynı gün, affa imza atan dönemin Adalet Bakanı Judit Varga da hem milletvekilliğinden hem de Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Fidesz listesinin başındaki rolünden çekildi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üç çocuğunun annesi eski eşinin siyasetten çekildiğini açıklamasından yalnızca birkaç saat sonra Magyar da kamuoyuna çıktı. Macaristan’daki en popüler sosyal medya mecrası Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, devlet bağlantılı şirketlerdeki görevlerinden ayrıldığını, ayrıca MBH Bank yönetimindeki koltuğunu da bıraktığını duyurdu. Bu açıklamasında, Orbán yönetiminin yıllardır savunduğu “ulusal, egemen, burjuva Macaristan” söyleminin aslında büyük çaplı yolsuzlukları ve servetin iktidara yakın çevrelere aktarılmasını perdeleyen bir siyasi vitrin olduğunu söyledi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunu izleyen dönemde Magyar, Partizán, Telex ve 444 gibi bağımsız medya kuruluşlarına bir dizi röportaj verdi. Bu görüşmelerde hükümeti, özellikle de Başbakanlık Kabine Ofisi Bakanı Antal Rogán’ı sert biçimde hedef aldı. Öğrenci kredi kurumunun başında bulunduğu dönemde, kamu ihalelerinde Orbán çevresine yakın isimlere ayrıcalık tanımaya zorlandığını ve boşanma sürecinde de çeşitli baskılara maruz kaldığını anlattı. “Ülkenin yarısı birkaç ailenin elinde” dediği ilk büyük çıkışı, Mart 2024 itibarıyla iki milyondan fazla kişi tarafından izlenmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonraki günlerde de hükümete yakın isimleri hedef alan paylaşımlar yapmayı sürdürdü. Başbakanın damadı István Tiborcz gibi Orbán’a yakın ya da akraba olan kişilerin, yerli özel sermaye fonlarının arkasına gizlenmiş devasa servetler biriktirdiğini ileri sürdü. 15 Mart 2024’te Budapeşte’de on binlerce kişinin katıldığı büyük bir miting düzenledi ve burada yeni bir siyasi oluşum başlattığını ilan etti. Aynı ay yapılan anketlerde seçmenlerin yaklaşık yüzde 15’i, Magyar aday olursa ona kesin ya da yüksek ihtimalle oy verebileceğini söylüyordu. İki yıl içinde, Magyar’a oy verebilecek değil, vereceğini bilfiil söyleyenler ülkenin yarısına kadar yükseldi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu noktada, Türkiye’deki siyasetçilerin de feyiz alması gereken bir duruma dikkat çekelim: başka partilerden kopanların neden başka bir siyasi çizgiye geçtiklerini güçlü biçimde açıklamaları gerekiyor. Magyar, neden Fidesz içinde olup da çizgi değiştirdiğini çok net biçimde açıkladığı için seçmende kabul gördü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“Çocuk istismarcısına af” skandalı sonrası Macaristan’da bir “kırılma” yaşandı denebilir. Evet, Macaristan’da ekonomik sorunlar da toplumsal muhalefetin yükselmesinde önemli ama yolsuzluk ve skandalların ayyuka çıkması sabırları asıl taşıran, toplumun gözlerindeki bağı asıl çözen oldu. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçtiğimiz haftalarda, Telex.hu’ya röportaj veren, Macar Ordusu’nun “yüzü” konumundaki Yüzbaşı Szilveszter Pálinkás gibi açıkça “ifşalarda” bulunanlar artmaya başladı. Pálinkás, röportajında ordudaki siyasallaşmaya karşı çıkmış, bunun orduyu zayıflattığını söylemiş ve dahası önemli bir iddiada bulunmuştu. Pálinkás’a göre, Başbakan Viktor Orbán'ın Macar ordusunda yüzbaşı olan tek oğlu Gáspár Orbán, "Hristiyanları korumak" için Çad'a Macar birliklerinin gönderilmesini istiyordu. &nbsp;Gáspár Orbán bu fikirleri İngiltere'deki Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi'nde birlikte eğitim görürken Pálinkás ile paylaştı. Orbán'ın Afrika'daki bir seyahati sırasında "Tanrı'yı ​​bulduğunu" ve "Tanrı'nın kendisine gökten seslenerek Afrika'daki Hristiyanları kurtarmaya gitmesini" söylediğini uzun uzun anlattığını belirtti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Pálinkás, Gáspár Orbán’a, Çad’a yollanacak Macar birliklerinin en az yarısının hayatını kaybedeceğini söylemiş, ama ulvi bir görev için olacağı yanıtı almış. Pálinkás, bu ve orduda yanlış gittiğini düşündüğü konuları medyaya açıklamıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Memnuniyetsiz olsalar da “böyle gelmiş böyle gider” duygusuyla veya “yaparsa Orbán yapar” diye diye atalete kapılan Macaristan seçmenleri, 2026 seçimlerine giderken bir “özne” olduklarını anımsadılar aslında. Tek tek olmasa da, toplu olarak güçlü olan bireyler olduklarını…Asıl değişimi yaratmaya başlayan da, üzerilerindeki ölü toprağından kurtulmaları oldu.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Tabela partisinden ana muhalefete</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seçimlerden önceki son anketlere göre merkez sağdaki <em>Tisza</em> Partisi, yani <em>Tisztelet és Szabadság Párt </em>(Saygı ve Özgürlük Partisi), yüzde 53-49 oyla önde görünürken Orbán’ın radikal sağ partisi Fidesz yüzde 32-39 seviyesinde. Kalan oyların daha küçük muhalefet partilerine, özellikle de aşırı sağ <em>Mi Hazánk</em> Hareketi’ne gitmesi bekleniyor. Karşılaştırmak gerekirse, önceki seçimlerde Fidesz yaklaşık yüzde 54 oy almıştı; bu, 1990’dan bu yana Macaristan’da herhangi bir partinin aldığı en yüksek oy oranıydı. Üstelik de, 2022 seçimlerinde Macaristan’ın neredeyse tüm muhalefeti, Türkiye’deki “Altılı Masa” deneyimine benzer bir şekilde birleşse de, Orbán’ın o dönemde &nbsp;anayasal çoğunluğu kazanmasını engelleyemedi. Türkiye’de olduğu gibi, birleşme “ters sinerji” getirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">2020’deki kuruluşundan Magyar’ın 2024’te başına geçmesine kadar Tisza, neredeyse tabela partisi gibiydi. 2024 yerel seçimleri ile Avrupa Parlamentosu seçimlerinin birlikte yapılması, yeni kurulan Tisza için ilk büyük sınav oldu. Bu seçimlerde parti oyların yaklaşık yüzde 30’unu alarak Fidesz’in ardından ikinci büyük parti haline geldi. O tarihten bu yana Tisza anketlerde güçlü performansını sürdürdü ve 2025’in başından beri önde gitmeye başladı. Magyar özellikle genç seçmenler ile şehirlerde ve yurt dışında yaşayan seçmenler arasında popüler. Ancak anketlerde iyi gitmesi, seçimi kesin olarak kazanacağı ya da parlamentoda çoğunluk elde edeceği anlamına gelmiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tisza’nın iktidarı devralması anketlerin ima ettiğinden daha zor. Bunun başlıca nedeni, Orbán’ın 2010’da yeniden iktidara geldikten kısa süre sonra kurduğu karmaşık seçim sistemi. Macarlar 199 sandalyeli parlamentoyu seçmek için iki oy kullanıyor: biri 106 seçim çevresinden birindeki bölge adayı için, diğeri ulusal parti listesi için. Bölge temsilcileri dar bölge çoğunluk sistemiyle belirleniyor; yani en çok oyu alan aday o bölgenin sandalyesini alıyor. Diğer 93 sandalye ise orantılı temsilin bir türüyle dağıtılıyor. Bu karmaşık sistem, yıllardır Fidesz’in lehine orantısız biçimde çalıştı. Örneğin 2014 seçimlerinde Fidesz oyların yalnızca yüzde 45’ini almasına rağmen parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlayabildi. Ancak bugünkü asıl soru, Fidesz’in bu seçim sisteminden hâlâ aynı ölçüde yararlanıp yararlanamayacağıdır. Parti artık muhafazakâr ve sağ seçmeni tam anlamıyla tek çatı altında toplayamıyor; hem Tisza’dan hem de aşırı sağ Mi Hazánk’tan rekabet görüyor. Buna karşılık Tisza’nın popülaritesi yükselmeyi sürdürüyor; çünkü parti ilerici soldan daha muhafazakâr sağa kadar uzanan geniş bir seçmen yelpazesini bir araya getirebiliyor. Bu nedenle sonucun belirlenmesinde Tisza’nın kırsal bölgelerde nasıl performans göstereceği belirleyici olacak. Péter Magyar’ın kampanya boyunca ülkenin neredeyse her köyünü ve en ücra noktalarını dolaşması da bu yüzden tesadüf değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Orbán kampanyasını öncelikle “Ukrayna”ya ve “Avrupa Birliği”ne karşı kuruyor. Rakibi Péter Magyar’ı da bu iki unsurun cisimleşmiş hali olarak sunuyor. Bu aslında yeni bir yöntem değil. Orbán, siyasi kariyeri boyunca hep kendisinin tarif ettiği bir “düşman” üzerinden oy mobilizasyonu yaptı. Önceden bu düşman göçmenlerdi; bugün ise Ukrayna, özellikle de Zelenskiy. Orbán, Ukrayna’yı Macaristan’ın ekonomisi, güvenliği ve egemenliği için doğrudan bir tehdit gibi çerçeveliyor ve bu anlatı özellikle ekonomik açıdan dezavantajlı Macar seçmenlerin önemli bir bölümünde, bugüne kadar karşılık da buluyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Macaristan’a giden Rus petrolü ve gazını taşıyan boru hatları çevresindeki son olaylar da Macaristan-Ukrayna ilişkilerini daha da kötüleştirdi ve Orbán’ın işine yaradı. Böylece yükselen yakıt fiyatlarından Ukrayna’yı doğrudan sorumlu tutabildi. Zarar gören Druzhba petrol hattı ve Sırbistan-Macaristan sınırında bir gaz boru hattı yakınında patlayıcı bulunması, Ukrayna’yı suçlamak için gerekçe olarak kullanılıyor; her ne kadar tüm seçmenler ve dış gözlemciler bu iddiaları kabul etmese de. Ancak hedef yalnızca göçmenler ve Ukrayna değil; AB de bu kampanyanın merkezinde. Orbán’ın “Brüksel”e karşı karalama kampanyası uzun yıllardır siyasî çizgisinin ayrılmaz bir parçası. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir zamanlar “liberal” olan ve Sovyet yönetimine karşı duran Orbán, başbakanlığının ilk döneminde Macaristan’ın AB üyelik müzakerelerini yürütmüş olsa da zaman içinde AB’ye ve onun savunduğu liberal demokratik değerlere giderek daha fazla karşı çıkan bir çizgiye yöneldi. Orbán’a göre Avrupa Birliği’nin “açık sınırları”, LGBTQI+ hakları ve Ukrayna’ya verilen destek, Macaristan’ın egemenliğine ve ülkenin savunduğunu iddia ettiği Hıristiyan değerlere tehdit oluşturuyor. Macar halkı AB üyeliğini genel olarak desteklemeyi sürdürse de, Orbán’ın muhafazakâr-milliyetçi ideolojisi de yıllar boyunca güçlü destek buldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak görünen o ki, yalnızca “devlet bekâsı” söylemi artık Fidesz’in seçimi kazanmasına yetmeyebilir. Pek çok seçmen öncelikle ekonomi ve kamu hizmetlerinin kötüleşmesinden ötürü mutsuz. Péter Magyar da tam bu nedenle kampanyasını üç temel eksen üzerine oturtuyor: derin ve köklü yolsuzluk, kamu hizmetlerinin çöküşü ve AB ile bozulmuş ilişkileri asıl gündemi yapıyor. Muhafazakâr seçmeni ve eski Fidesz oylarını kaybetmemek için Ukrayna ve azınlık hakları konusunda aşırı proaktif bir pozisyon almaktan kaçınıyor. Bu nedenle de, Orbán’ın giderek daha fazla odaklandığı “dış politika” ve güvenlik konusuna fazla girmiyor. Orbán’ın iddialarına doğrudan cevap vermek yerine, kendi pozitif gündemini kuruyor; hukukun üstünlüğünü yeniden tesis ederek dondurulmuş AB fonlarını geri almayı ve bu kaynakları sosyoekonomik programı için kullanmayı vaat ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seçim sonrası senaryolara bakıldığında, Magyar’ın hukukun üstünlüğünü ve AB-Macaristan ilişkilerini gerçekten onarabilmesi için seçimi ezici bir farkla kazanması gerekiyor ve bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği son ana kadar belirsizliğini koruyacak. Bağımsız gazetecilerin araştırmalarına göre Fidesz iktidarda kalmak için tüm imkânlarını kullanıyor; dezenformasyon, karalama kampanyaları, hatta oy satın alma ve seçmeni korkutma gibi yöntemlere başvuruyor. Seçim günü de, ana muhalefetin “sandıkların korunmasına” odaklanması gerekecek. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer Orbán iktidarda kalırsa, bu AB açısından en kötü senaryo olacaktır. Fidesz parlamentoda çoğunluğu korursa (hatta sadece basit çoğunluk bile elde etse) &nbsp;hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi, AB ile ilişkinin onarılması ve Ukrayna’ya destek sağlanması için gerçek bir fırsat doğmayacaktır. Orbán zaten medya, yargı ve diğer tüm denetim organlarını büyük ölçüde kontrolü altına almış durumda; iktidarda kaldığı sürece bu kontrolü sürdürmesi beklenir. Böyle bir zafer, Fidesz’e eleştirel yaklaşan sivil toplum kuruluşları ve gazetecilere karşı baskının daha da sertleşmesiyle sonuçlanabilir. Şeffaflık Yasası gibi düzenlemelerle, yabancı fon alan ve “egemenliğe tehdit” olarak sunulan kuruluşlara karşı Rusya benzeri sıkı rejimler kurulabilir. Bu da sivil hakların daha da aşınması anlamına gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Asıl kazanan aşırı sağ olursa?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üzerine fazla konuşulmayan riskli senaryo ise hem Fidesz’in hem de Tisza’nın parlamento çoğunluğunu sağlayamaması, buna karşılık Fidesz’den bile daha AB karşıtı ve Ukrayna karşıtı olan aşırı sağ Mi Hazánk’ın barajı aşarak Fidesz’le koalisyona gitmesi. Böyle bir ittifakın daha önce konuşulduğu ve bunun Fidesz içinde bile tartışma yarattığı belirtiliyor. Péter Magyar, bu tür bir ortaklığın Macaristan’ın AB’den çıkması yönünde gerçek bir risk yaratabileceği uyarısında bulundu. Böyle bir durumda Macaristan daha da yalnızlaşır; AB ve Ukrayna ise giderek daha açık biçimde Rusya yanlısı hale gelen komşu bir hükümetle karşı karşıya kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer Péter Magyar iktidara gelirse, bu AB ve birçok Avrupa başkenti için umut verici olur; ancak bu durumda bile aşırı iyimser olmamak gerekir. Magyar hukukun üstünlüğünü yeniden kurmayı vaat ediyor, fakat Fidesz’in Anayasa Mahkemesi, Yüksek Mahkeme, Mali Konsey ve medya dâhil tüm önemli denetim organlarını kontrol ettiği bir sistemde bunu gerçekleştirmek son derece zor olacaktır. Bunun için anayasal değişiklik gerekir, anayasal değişiklik için de üçte iki çoğunluk gerekir. Basit çoğunlukla reform yapmak neredeyse imkânsız hale gelir. Ayrıca bu kurumlarda Fidesz’e sadık isimler bulunduğu sürece, Fidesz bütçe dâhil olmak üzere yeni hükümetin yasama girişimlerini sabote edebilir ve Tisza hükümetini erken krizlere sürükleyebilir. Üstelik Fidesz’e yakın Cumhurbaşkanı Tamás Sulyok’un veto yetkilerinin de güçlendirilmiş olması, yeni bir hükümetin hareket alanını daraltabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Asıl soru, Macaristan’da iktidar devrinin gerçekten mümkün olup olmadığı: On altı yıl boyunca iktidarda kalmış bir Fidesz’in, seçim kaybetmesi halinde sorunsuz bir geçişe gerçekten izin verip vermeyeceği gerçekten belirsiz. Orbán’ın elinde süreci ciddi biçimde geciktirecek araçlar bulunduğu görülüyor. Örneğin kendisine sadık cumhurbaşkanı hükümet kurma sürecini yavaşlatabilir. Görev süresi bitmekte olan hükümet olağanüstü hâl ilan edebilir ya da mevcut parlamentodaki üçte iki çoğunluğunu kullanarak hâlen geçerli olan “tehlike hâlini” uzatabilir. Bu da giden hükümete olağanüstü ve aşırı yetkiler sağlayabilir. On yıl önce böyle senaryoların bir AB üyesi ülkede yaşanabileceği düşünülemezdi. Ama bugün Orbán iktidara tutunmaya çalışırsa, geçmişte tahayyül bile edilemeyen senaryolar gündeme gelebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her ne olursa olsun, Macaristan’da siyaset, ancak 1989’da Sovyetler sonrası döneme giderkenkiyle karşılaştırılabilecek derecede ümit ve heyecan rüzgârına hiç bu seçimlerde olduğu gibi kapılmamıştı. Tisza, aynı zamanda, Tuna’dan sonra ülkenin en büyük ikinci nehrinin adı. O nedenle de, partinin mitinglerinde sıklıkla </span><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">Árad a Tisza (Tisza Yükseliyor/Tisza Akıyor) sloganı kullanılıyordu. Tisza ve Magyar, Fidesz iktidarında betonlaşan Macar politikasına bir akışkanlık getirdi. Bakalım, Tisza aracılığı ile su akıp yolunu bulacak mı? </span></span></em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-viktor-orbanin-16-yillik-iktidarinin-sona-ermesine-saatler-mi-kaldi-1775907696.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Komplo ontolojisinden açık eleştirel ontolojiye</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/komplo-ontolojisinden-acik-elestirel-ontolojiye-13066</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/komplo-ontolojisinden-acik-elestirel-ontolojiye-13066</guid>
                <description><![CDATA[Düşünmek, yeni yüzlerin ortaya çıkmasını mümkün kılmaktır. Hayat ve hakikat, sürekli olarak oluşturulan deneyimlerdir. Özgürlük, zincirleri görmek kadar, zincirleri kırmayı da gerektirmektedir. Gizli zincirleri gösterdiğini iddia eden komplo ontolojisi, aslında yeni karanlıklar inşa etmekte ve insanın zincirlerini kırma umudunu kırmaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye gibi ülkelerde komplocu ontoloji, çok problemli, yıkıcı ve boğucu bir zihniyet biçimi olarak etkili olabilmektedir. Komplo teorilerini içeren hacimli kitaplarla yüzeyi parçaladıklarını, görüneni darmadağınık ettiklerini, yerleşik kabulleri sarstıklarını iddia eden komplocu yazarlar, kitaplarını bomba olarak görebilmekte ve kitaplarıyla her şeyi patlattıklarını iddia edebilmektedirler. Sınırların ötesine geçmek isteyen komplo ontolojistleri, aslında kendilerini sınırlılığa, karalamaya ve kapalılığa mahkum etmektedirler. Dünyanın arkasındaki sırları ve güçleri ifşa ettiğini sanan komplo ontolojisti, aslında dünyayı açmamakta, dünyayı kapalılığa ve katılığa hapsetmektedir. Dünyanın derin sırlarını ifşa etmeye kalkan komplo ontolojisti, özgürleştirmemektedir. Şüphe üretmekte başarılı olan komplo ontolojisti, insana, hakikati kuracak tecrübeleri deneyimlemesinin önünü açmamaktadır. Komplo ontolojistlerinin yazdıklarını ve söylediklerini tek tek konuşmak ve tartışmak verimli olmadığı gibi, böyle bir şey acil bir ihtiyaç da değildir. Burada konuşulması ve tartışılması gereken, iki farklı ontoloji biçimidir. Konuşulması gereken komplo ontolojisi dediğimiz zihniyettir. Komplo ontolojisine karşı açık eleştirel ontoloji dediğimiz zihniyet biçimini kavramsallaştırmaya ve açıklamaya çalışacağız</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okuyan ve yazan herkes, belirli bir ontolojik zemin içinde hareket etmektedir. Farklı zamanlarda, mekanlarda ve şartlarda birbirinden farklı iddialarda bulunan bir kişinin, tezviratlarını tek tek sorgulamak çok zor olabilir. Kişinin iddialarının kaynağını oluşturan ontolojik anlayışı sorgulamak daha verimli olabilir. Komplo ontolojisi olarak ifade ettiğimiz varlık anlayışı, dünyayı gizli yapıların, görünmeyen güçlerin ve örtük ilişkilerin ürünü olarak algılamakta ve kurgulamaktadır. Komplo ontolojisi, dünyaya yönelik eleştirel bir bakışın başlangıcı olabilir. Komplo ontolojisinde eleştirellik olduğu kadar mutlaklaştırma tehlikesi vardır. Komplo teorisi mutlaklaştırıldığı zaman <em>komplo ontolojisi totaliteryanizmi</em> diyebileceğimiz bir durum ortaya çıkmaktadır. Totaliteryanizmin kaynaklarından biri komplo ontolojisidir. Düşünceyi mutlaklaştıran komplo ontolojisi, kaçınılmaz olarak dünyayı ve hayatı katı ve kapalı bir sisteme mahkum etmektedir. Komplo ontolojistleri, çocuksu komplo zihniyetini aşamamakta, olgunlaşamamakta, yıkıcı ve yaralayıcı olmayı devrimci yaşam zannedebilmektedirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplo ontolojisi, olayları açıklama biçimi değildir. Komplo ontolojisi, insanı, hayatı ve dünyayı açıklamakla ve anlamakla ilgilenmemektedir. Komplo, varlığı otoriter, akıldışı ve şiddetle kurma tarzıdır. Komplo ontolojisti, görünen her şeyden şüphe eder. Komplo ontolojisine göre gerçek olan, perde arkasındadir. Komplo ontolojisinin çekicliği, insanın her gördüğüne ilk bakışta kanacak kadar safdil olmaması gerektiğini hissettirmesinden ve perde gerisine yöneldikçe insana gerçeğin kendisine ulaşma zannını vermesinden kaynaklanmaktadır. Komplocu zihniyet, perdenin gerisine doğru derinleştikçe her şeyin kendisini doğruladığını sanmakta ve kendi dünyasının içine kapanmaktadır. Komplocu zihniyet, perde arkasında olup bitenleri aydınlatmamaktadır. Komplocu zihniyet, perde gerisinde yeni karanlık ve kapalı dünyalar ve katmanlar oluşturmaktadır. Hiçbir şeyin göründüğü gibi gerçekleşmediğini sanan komplocu ontoloji, her şeyi bir başka şeyin işareti olarak okumaktadır. Soy isimler, akrabalıklar, mezarlar, hep karanlık ilişkilerin ve yapıların arka planını gösteren veriler olarak kurgulanmaktadır. Bir komplo ontolojistinin yazdıklarını, hakikat tecrübesinin ürünleri olarak nitelemek gerçekten çok zordur. Komplo ontolojisi, hakikati ulaşılabilir ve tecrübe edilebilir bir deneyim olmaktan çıkarmakta, gerçekliği hep ertelenen olmayan bir şeye dönüştürmektedir. Komplo ontolojisi, insanın gerçekle olan bağını kopardığı gibi, gerçeği anlaşılabilir, araştırılabilir ve açıklanabilir bir olgu olmaktan da çıkarmaktadır. Toplumsal ve tarihsel olayları, hayali birkaç gizli güçle açıklamaya kalkmak, bilimsel ve rasyonel değildir. Bilimsel ve rasyonel bir zihniyete sahip olmayan bir komplo ontolojistiyle rasyonel bir iletişim kurmak imkansızlık düzeyinde zordur. Komplo ontolojistlerinin kamusal aklın oluşumuna hiçbir katkıları yoktur. Komplo ontolojistleri, kamusal akıldışılığın oluşmasına etkin olarak katkıda bulunmaktadırlar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontoloji, insani ve sosyal gerçekliği açıklamamaktadır veya açıklanmasına yardımcı olmamaktadır. Komplocu ontoloji, karmaşıklığı, çokluğu ve belirsizliği ortadan kaldırmakta, her şeyi niyetlere bağlamaktadır. Her şeyin niyetlere bağlanması, insanlarda gerçeklik duygusunu aşındırmaktadır. Gerçeklik duygusunu aşındıran komplo ontolojisini benimseyen kişiler, her döneme uygun algı manipülatörlüğü ve komplo fabrikatörlüğü yapma konusunda çok yeteneklidirler ve hırslıdırlar. Komplo ontolojisi, gerçeklikle birlikte özgürlüğün tecrübe edilme imkanını da ortadan kaldırmaktadır. Her şeyin kapalı kapılar ardında derin ve gizli ilişkiler tarafından belirlendiği kabuluyle hareket eden komplocu zihniyet, aslında insana yapılabilecek bir şey olmadığını dayatan kötümser ve karanlık bir kaderciliği dayatmaktadır. Bir komplo ontolojisti yazdıklarıyla ve söylemleriyle, insanı kötümserliğe sürüklemekte, içi kararmakta ve karanlık derin yapıların gücü karşısında kişinin kendisini aciz ve yetersiz hissetme duygusuyla derin bir çöküş hali yaşamasına neden olmaktadır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varlığa, dünyaya ve topluma komplocu bir zihniyetle yaklaşan biri, aydın değildir. Komplocu zihniyete sahip kişi, hayata, insana ve doğaya dair düşünmemekte, sorgulamamakta ve üretmemektedir. Komplocu zihniyete sahip kişi, sistemin ve statükonun işlevsel bir unsuru olarak karartıcı kurguları ve karalamaları kamusal alana taşımakta, dolaşıma sokmakta ve yönlendirmektedir. Komplocu ontoloji, statükoyu ve sistemi, örtük, merkezi ve belirleyici bir yapı olarak düşünmektedir. Kendisini örtük, merkezi ve hakim yapının güçlü bir unsuru sayan komplo ontolojisti, zamanın ve mekanın koşullarına uygun olarak kendisine durumdan vazifeler çıkartır, yazar, çizer, bağırır, kışkırtır, saldırır, yıkar ve yakar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplo ontolojisi, siyaseti, edebiyatı, toplumu, tarihi, ekonomiyi eleştirdiğini iddia eder. Bu iddianın aksine komplocu zihniyet, eleştiri imkanını ortadan kaldırmaktadır. Herkesin ve her şeyin gizli ve karanlık bağlantılar tarafından belirlendiğini iddia eden komplo ontolojisi perspektifinden bakıldığı zaman, hakikati tecrübeyle oluşturma ve söyleme imkanı yoktur. Komplocu zihniyet, özgür bireyi ortadan kaldırmaktadır. Özgür birey yoktur, çünkü gizli ve güçlü yapılar, ağlar ve ilişkiler, özgür bireyi ortadan kaldırmıştır. Küçük’ün komplocu zihniyeti, onu ulusal ve uluslararası güç odaklarının ve örgütlerinin bir parçası olarak hayatının değişik dönemlerinde farklı ilişki biçimleri geliştirmesine neden olmuştur. Oluş zihniyeti açısından aydın olmak, statükonun verdiği bir işlev değil, çok tehlikeli bir risktir. Komplocu zihniyete sahip kişi, kendisine verilen belirlenmiş rolü oynamaktadır. Komplo ontolojisti, hayatı boyunca kendisi için belirlenmiş birçok rolü oynamaya çalışan yüzeysel bir kişiliktir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontolojinin temsilcilerini bolca bulmak mümkündür. Popüler bir komplo ontolojistinin okumasına göre Türkiye, Sabatayistler gibi görünmeyen güçlerin belrlediği bir yapıdır. Herkesin malumu olan bu komplo ontolojistine göre, siyaset sahnedir, sahnedeki aktörler figürandır, gerçek oyuncular perde gerisindeki ailelerdir, ağlardır ve ilişkilerdir. Bu komplocu kurgu, ilk bakışta buz dağının görünmeyen derin yüzünü gösterdiği zannına kapılmamızı sağlamaktadır. Ancak bu komplocu yaklaşım, siyasetin, toplumun, ekonominin, güvenliğin, diplomasinin, kısacası her şeyin anlamsız ve işlevsiz olduğu bir tablo üretmektedir. Her şeyin derin ilişkiler tarafından yıllar öncesinden belirlendiği ve devam ettirildiği şeklindeki kurgu kabul edildiği takdirde, siyasete, topluma, kısacası ülkeye dair her şey, gerçek birer tecrübe ve pratik olmaktan çıkmakta, anlamsız ve etkisiz bir simülasyon oyunundan ibaret hale gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontolojiden radikal bir şekilde kopmak ve ayrılmak, olgunlaşmak ve gelişmek için gereklidir. Komplocu ontoloji çerçevesinde Türkiye’ye, aydınlara, Kürtlere, Sabatayistlere yönelik tezviratlarda bulunulabilir. Komplocu zihniyet sahipleri, kurgularını tez olarak niteleyebilirler. Komplo ontolojistinin tezleri yoktur, tezviratları vardır. Komplocu zihniyetin, tez olarak nitelenmeyi hak edecek düşünceleri yoktur. Komplocu ontolojinin tezviratlarını tek tek eleştirmek yerine, düşünme tarzının bizzat kendisinin sorgulanmasına ve eleştirilmesine ihtiyaç vardır. Dünyayı kapalı, katı ve gizli bir sistem, ağ ve ilişkiler olarak vehmetmek yerine hayatın, insanın ve toplumun açık bir oluş süreci olarak kavramak mümkündür. Özgürlüğü mümkün görmeyen her düşünce, bütün eleştirelliğine rağmen, baskıcı, otoriter ve totaliter olmaktan kurtulamamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oluş zihniyeti açısından aydın, kendisini sürekli olarak kurandır. Aydın olmak, tamamlanmış ve kemale eren kişi değildir. Aydın olmak, eksiklik içinde sürekli olarak oluş halinde olan özgür bireydir. Oluş yaklaşımı, varlığın hakikatine komplocu bir ontolojiyle gizli bir kaynağın, ağın ve çekirdeğin açığa çıkarılması olarak bakmamaktadır. Oluş anlayışı, hakikate varlık içinde inşa edilen gerçekliklerin açılması olarak yaklaşmaktadır. Özgürce varlığın açığa çıkarılması ve oluşturulması, açık ve eleştirel ontolojinin gereğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontoloji, ilk bakışta siyasete, hayata, insana, edebiyata, aydına ve iktisada yapılan eleştirel bir yaklaşım olarak gözükebilir. Eleştirel gibi gözüken komplocu ontolojinin, felsefi ve entelektüel derinliği yoktur. Komplocu ontoloji, hakikati gizlenmiş bir şey, insanı ve toplumu gizli güçler ve ağlar tarafından belirlenen, kontrol edilen ve yönetilen şeyler olarak vehmetmektedir. Yalçın Küçük, benim yukarda tanımladığım çerçeve içinde bir aydın değildir. Komplocu ontoloji, hayatı, toplumu ve siyaseti, kapalı ağlar ve ilişkiler olarak kurgulamaktadır. Açık ve eleştirel oluş yaklaşımı açısından insan, bütün imkanların kaynağı ve dünya açık bir oluş alanı olarak tasavvur edilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontoloji, aşılması gereken bir durumdur. Komplocu ontoloji, her şeyden şüphe etmektedir. Komplo ontolojistleri, radikal nitelikte şüpheci kişiliklerdir. Şüphe, düşüncenin doğmalaşmasını önleyen en önemli insani niteliktir. Komplocu zihniyet, şüpheciliği komplocu ontoloji düzeyine çıkarmaktadır. Oluş yaklaşımı açısından şüphe, ontolojiye dönüştürülmeden araç ve metod olarak korunmalıdır. Hakikat, gizli ve gizemli değildir. Hakikat, bilgi ve deneyimle bireyin ve toplumun sürekli olarak oluşturduğu tecrübedir. Her tecrübenin eleştirilmesi, özgürlüğü, oluşu ve hakikatin gelişimini birlikte korumaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya göründüğü gibi değildir. Dünyanın göründüğü gibi olmadığı gerçeği, bizi komplocu ontolojiye kapılma karanlığına götürmemelidir. Dünya, hayat, insan ve toplum gizliliklere sahip olduğu gibi, açılabilecek olgulardır. Maskeleri düşürmeyi kendilerine görev bilen komplocu yazarlar, herkesin maskesini düşürdüklerini iddia ederler, ancak arkalarında, onlarca maskesi olan kişilikler bırakırlar. Komplocu ontolojistin onlarca şapkası, maskesi ve kişilikleri vardır. Bir komplo ontolojistinin gerçek kişiliğini bilmemize nerdeyse imkan yoktur. Komplo ontolojistleri, arkalarında tek bir kişilik bırakmazlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikate hiçbir sadadakati olmayan komplocu zihniyet sahibi kişi, iktidarla epistemolojik ve ontolojik bir bütünlük içinde hareket etmekte, düşüncelerinde hiçbir ontolojik risk bulunmamakta, kendisini, devrimin, devletin, örgütün, milletin ve tarihin temsilcisi olarak en yüce otorite olarak konumlandırmaktadır, yazmaktadır ve konuşmaktadır.Siyasette, edebiyatta, akademide ve medyada her şeyin gizli ve çürümüş yüzünü teşhir ve ifşa etmek gibi büyük iddialarda bulunun komplo ontolojisti, derin bir kapanmayı ve çürümeyi içeren bir zihniyetin temsilcisi olabilmektedirler. Komplocu ontolojinin çürütücü zihniyetinde demokrasi, hukuk, barış ve özgür birey yoktur. Komplocu ontolojist, otoriter, totaliter, militarist, kolektivist, komplocu, nasyonalist ve devletçi bir militan olabilmektedir. Sadece kendisinin düşündüğünü zanneden komplocu ontolojist, hiçbir farklı ve yeni yüze tahammül etmemekte ve kendisinden farklı olan herkesi karalayabilmekte ve karartabilmektedir. Komplocu ontolojistin Türkiye, aydın ve Kürtler üzerine tezleri yoktur. Komplocu ontolojistin, Türkiye, aydın ve Kürtler üzerine karalamaları vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünmek, yeni yüzlerin ortaya çıkmasını mümkün kılmaktır. Hayat ve hakikat, sürekli olarak oluşturulan deneyimlerdir. Özgürlük, zincirleri görmek kadar, zincirleri kırmayı da gerektirmektedir. Gizli zincirleri gösterdiğini iddia eden komplo ontolojisi, aslında yeni karanlıklar inşa etmekte ve insanın zincirlerini kırma umudunu kırmaktadır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/komplo-ontolojisinden-acik-elestirel-ontolojiye-1775939494.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bağımsızların yok edilişi ve karanlığa gömülüş</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bagimsizlarin-yok-edilisi-ve-karanliga-gomulus-13065</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bagimsizlarin-yok-edilisi-ve-karanliga-gomulus-13065</guid>
                <description><![CDATA[Kavala gibi insanlar topluluklar arasında bir köprü işlevi görüyorlardı. Köprü kurmak öyle kolay bir iş değil. Neo-klasik rejimlerde iktidarlar kamusal alan üzerinde hakimiyet sağlamaya çalıştıkça yalnızca karşıtlarını, muhalifleri susturmakla sınırlı kalmıyorlar. Köprüleri de atmış oluyorlar. Çünkü kamusal alanda önemli olan onların praksislerindeki bağımsızlıkları. Bağımsızların yok edilişi karanlığa gömülmek anlamına geliyor. Akademik alandaki insanları, düşünce üretimini bağımlı kıldıkları anda “Habermasçı Kamusal Alan” kavramını da berhava ediyorlar.  Ülke büyük bir hapishaneye dönüşüyor. İçerde mahsur kalanlar sessiz kalmaları gerektiğini biliyorlar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Daha önce de belirttim. Osman Kavala’nın durumunu Hrant Dink’in işlemediği bir suçla yargılanıp, mahkum edilmesine benzetiyorum.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kavala, 2017 yılında gözaltına alındı ve tutuklandı. Gözaltına alındığında ve sonra tutuklandığında neyle suçlandığını kendisi de bilmiyordu. Suçlamalardan 2020’de beraat etmesine rağmen aynı gün yeniden tutuklandı. “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Dink de Kavala gibi yapmak şöyle dursun -kendisini bildiği bileli- karşı olduğu bir fiille suçlanmış ve yargılanmış,&nbsp; lehindeki bilirkişi raporuna rağmen mahkumiyet almıştı. Kavala’nın da gerçekleştirmek şöyle dursun, karşı çıktığı bir fiille, hükümeti zor kullanarak devirmeye çalışmakla suçlanmış olması Dink’in başına gelenlerle benzerlikler taşıyor.</span>&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Uzun bir zamandır Kavala’nın başına bunların neden geldiğini anlamaya çalışıyorum.&nbsp;Dink nasıl bir çarpıtmaya uğradıysa. Sorun onun söylediklerinin anlaşılmamasından ya da yanlış okunmasından ibaret değildi. Peki neden üstlerine alındılar?</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu çelişkiyi anlayabilmek için&nbsp;bu davada "Türkiye’nin görüşünü temsil ettiği" söylenen bir kişinin sözleri yol gösterici olabilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bozbayındır adalet sisteminin iktidarlara bağımlı olduğunu ifşa etmiş oldu</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&nbsp;2019 yılında verdiği kararla Kavala’nın tutukluluğunun hak ihlali olduğuna hükmetti ve serbest bırakılması gerektiğini belirtti.&nbsp;</span>&nbsp;<span style="color:black">Türkiye’nin&nbsp;neredeyse 9 yıldır hapiste olan&nbsp;<strong>Kavala ilgili bu&nbsp;</strong>AİHM kararını uygulamaması üzerine süreç Avrupa Konseyi nezdinde yaptırım tartışmalarına kadar uzandı.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><a href="https://t24.com.tr/haber/aihm-gezi-davasi-nedeniyle-cezaevinde-bulunan-osman-kavala-icin-toplandi-kararlara-uymadigi-icin-yaptirim-surecine-alinan-turkiyeyi-bogazici-universitesi-hukuk-fakultesi-dekani-bozbayindir-savundu,1310147" style="color:blue" target="_blank"><span style="color:black">AİHM'deki Osman Kavala davasında Boğaziçi Hukuk Fakültesi Dekanı Bozbayındır Türkiye’nin görüşlerini şöyle savunuyor: “Gezi ayaklanma hareketidir; hedefin gerçekleşmesi gerekli değil, çünkü başarılı olsa yargılayacak hâkim kalmaz</span></a><strong><span style="color:black">.”</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bozbayındır Gezi’nin özetle Gezi’nin bir hükümeti devirme girişimi olduğunu, Kavala’nın da herhangi bir eyleme, gösteriye katılmasa da bu kollektif eylemi planlayan, yönlendiren bir kişi olduğunu söylüyor. Peki ortada buna, yani Kavala’nın bu eylemi planlayan bir kişi olduğuna ilişkin bir delil var mı? Yok.</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Elbette ki protesto gösterileri yaparak hükümeti istifaya zorlamak isteyen bir çok kişinin, kuruluşun da Gezi’deki bu göz kamaştırıcı, kapsayıcı, barışçıl kamusallık deneyimini kendilerine mal etmek istemiş olmaları da mümkün. Ama bunu istemenin de bir örgütle, yapıyla cisimleşmediği, fiiliyat kazanmadığı sürece bir suç olmadığı açık.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Ayrıca&nbsp;Bozbayındır&nbsp;bu eylem gerçekleşir ve başarılı olursa, “darbe girişimini yapanları yargılayacak hakim kalmaz” diyerek Türkiye’nin adalet sisteminin evrensel hukuk ilkelerine değil, iktidarlara bağımlı olduğunu adeta ifşa etmiş oluyor.&nbsp;</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bir hukuk insanının Türkiye’nin de AİHM’i tanıyarak dahil olduğu anayasal rejimlerin hiç birinde bu tür bir savın kabul görmeyeceğini tahmin etmesi beklenir. Akademik ünvanı olan bir kişinin, bir hukuk insanın hem Kavala konusundaki gerçeği araştırma, hem de hukukun üstünlüğü kavramının ne anlama geldiğini bilme ve öğrenme sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Neoklasik (erke bağımlı diyebileceğimiz) kamusal alan kavramına saplanıp kalmasının yarattığı hukuki çelişkiyi de.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Kavala davasında adaletin gözlerini körelten ne olabilir?</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bir önceki yazımda belirttiğim gibi Avrupa devletlerinin 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ulus-devlet sistemine yapısal bir yorum getiren ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramı ile bizdeki 2. Mahmut’tan bugünlere uzanan resmi (ya da merasimci)&nbsp; kamusal alan kavramı birbirlerinin tam zıddı. Aslına bakılırsa Avrupa devletlerinin de kamusal alan kavramı 2. Mahmut zamanında, Osmanlı’nın modernleşme sürecinde onlardan kopyaladığında çok farklı değildi.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Neo-klasik kamusal alan kavramı iktidarların öznesi olduğu, seçkinlerle birlikte şekil verdiği bir kamusal&nbsp;</span>alandı<span style="color:black">. Seküler olmadığı için yukarıdan, milleti temsil iddiasındaki monarşik ya da otoriter iktidarlar tarafından tanımlanıyordu. Bu kamusal alan kavramı, ulus-devletlerin kurulma sürecinde çok büyük kırımlara, savaşlara yol açtı. Savaştan sonra bir takım dersler çıkarılmaya çalışıldı. Zannedersem 2. Dünya Savaşı sonrasında ”Habermasçı kamusal&nbsp;</span>alan”ı<span style="color:black">&nbsp;oluşturan şey buydu.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Avrupa devletlerinin bu felaketle birlikte otoriter devlet yönetimlerinde billurlaşan bu bağımlı, erk merkezci kamusal alan kavramına mesafe koymaya çalıştıkları söylenebilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Hatırladığım kadarıyla Can Yücel 70’li yılların sonuna doğru AKM’de Onat Kutlar’ın yönettiği bir konferansta ”Türkiye’nin bu savaşa girmediği için bu hale geldi” (neo-klasik tipteki modernleşmeden kopamadı) dediği için o tarihte ne demek istediğini anlayamayan benim gibi insanları bir parça kızdırmıştı. Ne demek istediğini zanedersem epey sonra fark etmiştim. Söylemek ya da sorgulamak istediği şey zannedersem tam da buydu:&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black"><strong>Türkiye neo-klasik kamusal alan kavramına neden saplanıp kaldı?</strong></span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu soruya cevap vermek kolay değil.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Ama zannedersem Kavala davası ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramıyla neo-klasik kamusal alan arasındaki zıtlığın hakkında önemli ipuçları veriyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bilindiği gibi Gezi’deki protesto eylemlerini Taksim Platformu başlattı.&nbsp;Taksim Platformu’nun ve Kavala’nın yaptığı nedir? Bir önceki yazımda söz ettiğim ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramına benzeyen bir müzakere ortamı yaratmak.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu protestolara o tarihte birçok yazar, sanatçı, mimar da katıldı. Tekrarlayayım</span>&nbsp;<span style="color:black">bu girişimin iktidarı devirmek falan gibi bir niyeti asla olmadı. Ayrıca Kavala gibi bu sivil platformun içinden kişiler bu projenin uygulanmaması için Dr. Kadir Topbaş gibi Ak Partili yöneticiler ile defalarca görüştüler. (Hükümeti devirmek gibi bir niyeti olan girişim neden iktidarın temsilcileri ile görüşsün?)</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Gözleri körelten nedir?&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Sorun kimi zaman siyasal tercihlere, niyetlere bağlanıyor ama zalimler de aynı çaresizliği yaşıyorlar. Hatta en az mazlumlar kadar çaresizler. Sorunları çözme, koşulları değiştirme kapasiteleri yok.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kavala gibi insanlar topluluklar arasında bir köprü işlevi görüyorlardı. Köprü kurmak öyle kolay bir iş değil. Neo-klasik rejimlerde iktidarlar kamusal alan üzerinde hakimiyet sağlamaya çalıştıkça yalnızca karşıtlarını, muhalifleri susturmakla sınırlı kalmıyorlar. Köprüleri de atmış oluyorlar. Çünkü kamusal alanda önemli olan onların praksislerindeki bağımsızlıkları. Bağımsızların yok edilişi karanlığa gömülmek anlamına geliyor. Akademik alandaki insanları, düşünce üretimini bağımlı kıldıkları anda “Habermasçı Kamusal Alan” kavramını da berhava ediyorlar.&nbsp;&nbsp;Ülke büyük bir hapishaneye dönüşüyor. İçerde mahsur kalanlar sessiz kalmaları gerektiğini biliyorlar.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Yani 2010’lara doğru aşmış olduğumuzu zannettiğimiz sorunun kaynağına geri döndük. “Habermasçı Kamusal Alan” ya da bugünkü Avrupa düşünce ortamını oluşturan değerlerden uzaklaşmanın yarattığı çelişkiler yalnızca siyasetçilerin çözebilecekleri meseleler değil.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Sonuç olarak yaşanan sorunları yalnızca siyasal öznelerin tercihleri üzerinden okuyanlar çaresizliğe geri dönmüş oldular.</span></span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bagimsizlarin-yok-edilisi-ve-karanliga-gomulus-1775903561.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Orbán’ın kaderi, Trump’a fazla yaklaşmamak için bir uyarı*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/orbanin-kaderi-trumpa-fazla-yaklasmamak-icin-bir-uyari-13064</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/orbanin-kaderi-trumpa-fazla-yaklasmamak-icin-bir-uyari-13064</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda Avrupa’daki aşırı sağ partiler Trump’la yakın bağlar kurdu; Macaristan’daki seçim, fazla yaklaşmanın tehlikelerine karşı bir uyarı olabilir. Çünkü eğer Orbán düşerse, bunun önemli bir nedeni Beyaz Saray’daki hayranı olacak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şapkalar her şeyi anlatıyordu. Mart sonlarında Truth Social’da yazan Başkan Trump, Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’a destek verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’daki parlamento seçimlerine işaret ederek Trump, Orbán’ı “gerçekten güçlü ve kudretli bir Lider” olarak nitelendirdi; “Büyük Ülkesi ve Halkı için yorulmaksızın mücadele ediyor ve onları seviyor”. Destek konusunda herhangi bir şüphe kalmasın diye de şöyle bitirdi:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;“ONA TAMAMEN DESTEK VERİYORUM!”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, sadece Trump’un coşkusu değil. Macaristan’ın küçük nüfusuna (10 milyondan az) rağmen birçok Trumpçı figür, uzun süredir görevdeki bu başbakanı önemli bir siyasi müttefik olarak görüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonbaharda Trump yönetiminin Ulusal Güvenlik Stratejisi, Orta ve Doğu Avrupa’daki “sağlıklı uluslar”a, örneğin Macaristan’a, kıtayı tehdit ettiği iddia edilen “uygarlık silinmesine” karşı direnmede yardım sözü verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dışişleri Bakanı Marco Rubio Şubat ayında bunu şöyle özetledi: “Macaristan’ın başarılı olması ulusal çıkarımızdan yanadır.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump için konu basit: Orbán, onun deyimiyle “fantastik bir adam”. Bu yakınlık, Macar lider için ölümcül bir öpücük olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">MAGA destekçileri Macaristan’ı muhafazakâr bir ütopya olarak görse de, birçok Macar ülkelerinin bu rolü oynamasından pek memnun değil. Daha kötüsü, Trump’ın politikalarının yarattığı etkiler: Ekonomik durgunluğu ağırlaştırıyor ve başbakana seçim desteğini tehdit ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda Avrupa’daki aşırı sağ partiler Trump’la yakın bağlar kurdu; Macaristan’daki seçim, fazla yaklaşmanın tehlikelerine karşı bir uyarı olabilir. Çünkü eğer Orbán düşerse, bunun önemli bir nedeni Beyaz Saray’daki hayranı olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2000’lerin başında kısa bir dönem başbakanlık yaptıktan sonra Orbán şimdi kesintisiz 16 yıldır iktidarda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fidesz partisi seçim çoğunluklarını kullanarak ülkeyi kendi imajına göre yeniden şekillendirdi. Anayasayı yeniden yazdı, prestijli Orta Avrupa Üniversitesi’ni ülkeyi terk etmek zorunda bıraktı ve okullarda L.G.B.T. ile ilgili materyalleri yasakladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Bunlar sivil topluma karşı geniş çaplı bir hamlenin parçasıydı. Orbán’a göre tüm bunlar, Macaristan’ın ulusal kimliğini ve hatta AB’nin aşırı baskıcı otoriitesinden bağımsızlığını korumak için yapılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçte Budapeşte yönetimi uluslararası destek aradı ve kendini örnek alınacak bir model olarak sundu. Hükümet destekli Tuna Enstitüsü, milliyetçi muhafazakârların büyük Avrupa şehirlerinde bir araya gelip fikir alışverişi yaptığı konferanslar düzenliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Londra tren istasyonlarındaki gazete bayilerinde “Hungarian Conservative” (Macar Muhafazakârı) adlı bir dergiye rastlayabilirsiniz. (Daha nadiren okundukları görülse de.) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bunlar, Macaristan’ın “liberal karşıtı” yönetimin öncüsü olarak uluslararası prestijini yükseltme projesinin bir parçası.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump da buna inananlardan biri. Fidesz hükümeti onun sözleriyle “Macaristan’ı Korudu, Ekonomiyi Büyüttü, İş Yarattı, Ticareti Teşvik Etti, Yasadışı Göçü Durdurdu ve HUKUK VE DÜZENİ Sağladı!” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu saygı karşılıklı. Amerikan başkanı Avrupa’da genel olarak popüler olmasa da, yakın tarihli bir ankete göre Macarların neredeyse üçte biri ona güveniyor ve bunların ağırlıklı kısmı Orbán hükümeti destekçileri arasında yer alıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak karşılıklı saygıya rağmen Trump’ın politikaları Macaristan’a zarar veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán’ın Fidesz’i, kültür savaşları mesajını refah vaadiyle birleştirdiğinde en yüksek popülerliğine ulaştı. Uzun süre bunu başardı. 2010’larda Macaristan’da çalışan sayısı neredeyse %20 arttı ve 4,7 milyona ulaştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Finansal krizden sonraki on yılda yoksulluk oranı düştü, inşaat sektörü patladı ve Orbán’ın Avrupa Birliği’ne sert eleştirilerine rağmen Macaristan Alman otomotiv üreticilerinin üssü haline geldi. Büyüme oranları da buna paralel yükseldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ekonomik canlılık pandemiyle darbe aldı ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra sürdürülebirliği daha da zorlaştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi Trump’ın ikinci başkanlığı bunu tamamen bitirme tehdidi oluşturuyor. Gümrük vergileri ve tehditlerle öne çıkan “America First” politikası, Macaristan gibi Avrupa ekonomisine bağımlı ülkeler için kötü haber. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şekilde Trump’ın Avrupa’yı Rusya yerine Amerika’dan sıvılaştırılmış doğal gaz almaya zorlaması, Macaristan’ı diğer üye devletlerden daha fazla vuracak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de İran’daki savaş var; bu da enerji fiyatlarını yükseltiyor ve enflasyon sarmalı başlatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’daki bazı aşırı sağ liderler sorunu fark etti. Trump’ın ikinci döneminin başında Fransa’daki Ulusal Birlik’ten Jordan Bardella, kendi ülkesinin Elon Musk’ın DOGE’sine benzer bir şeye ihtiyacı olduğunu söylemişti. Bugün ise Washington’a “boyun eğmeyi” reddettiğini vurgulamaya daha istekli görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha önce Trump’ı dost sayan İngiltere Reform Partisi’nden Nigel Farage, Britanya’nın İran savaşına katılıp katılmaması konusunda tereddüt içinde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtalya Başbakanı Giorgia Meloni bile kendini Avrupa ile Trump yönetimi arasında köprü olarak konumlandırmışken mesafesini korumaya çalışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán ise hâlâ Amerikan destekçilerini, örneğin bu hafta ülkeyi ziyaret eden Başkan Yardımcısı JD Vance’i ön plana çıkarmaya istekli. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Amerikan hayranlarının iddiaları, özellikle Orbán’ın sözde “işçi yanlısı muhafazakârlığı” hakkındakiler, Macarlar için çoğunlukla boş söz gibi geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’nin güneyindeki sosyalist model şehir olarak 1950’lerde kurulan çelik kenti Dunaújváros’u ele alalım. Rejim değişikliğinden sonra bile çelik fabrikası binlerce işçiyi istihdam etmeye devam etti. Ama 2022’de yıllarca süren mali sıkıntıların ardından üretim durdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán’ın hazır bir hikayesi vardı. Suçu Ukrayna savaşı, Rusya’ya yaptırımlar ve AB’nin yeşil politikalarına attı; üretimin yeniden başlayacağını vaat etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama vaat edilen yatırım gelmedi ve fabrika nihai iflasa sürüklendi; binlerce işçi işsiz kaldı. Yerel halkın çoğunluğu, Orbán’ı fabrikanın karbondan arındırılması ve çalışır halde kalması için Brüksel’den yardım istememekle suçluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen ay Dunaújváros’taki bir mitingde Orbán çelik fabrikasından hiç bahsetmedi; bunun yerine Ukrayna’yı eleştirdi ve yerel adayın umut verici sözlerini alkışlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fidesz’in azalan desteği tam da Dunaújváros gibi yerlerde belirleyici olabilir. Parti uzun süredir küçük kasabalardaki düşük gelirli seçmenleri temel dayanağı olarak görüyordu .</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán yakın zamanda “işçiler, emekçiler, çıraklar, nitelikli işçiler ve kamu çalışanları yeterli sayıda oy vermezse partisinin sıkıntıya girebileceğini” söylemişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut anketler genç seçmenlerin ve büyük şehirlerin daha yüksek katılım gösterebileceğini, bunun da Orbán’ın aleyhine olacağını işaret ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Kararsız”ların çokluğu kesin tahminleri zorlaştırsa da, Fidesz tabanının parçalandığı açıkça görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birçok uluslararası gözlemci Macaristan seçimini ulusal kimlik ile uyanıklık, otoriter yönetim ile liberal demokrasi arasındaki bir savaş olarak resmediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem Rus hem Amerikan başkanları tarafından desteklenen Orbán’ın arkasında “güçlü adam” desteği olduğu kesin. Ancak birçok seçmen daha çok kendi yaşam koşullarına bağlı olarak daha sıradan gerekçelerle oy verecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Orbán’ın ana rakibi, eski Fidesz yetkilisi ve muhalefetin büyük bölümünün desteklediği Péter Magyar, büyük vaatler konusunda ketum kaldı. Umudu, kamuoyundaki yorgunluğun nihayet Orbán’ı devirmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın kendi seçim zaferleri, muhalefetin rehavete kapılmaması gerektiğini hatırlatmalı. Çoğunluk desteği olmayan bir lider bile, tabanı ateşliyse, içerden eleştirenleri etkisizleştirilmişse ve diğer taraf da seçmenlerini harekete geçiremezse kazanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de ne yönden bakarsanız bakın, durum Orbán için kötü görünüyor. On yıldan fazla süredir sadece muhalifleri ve azınlıkları şeytanlaştırarak değil, aynı zamanda birçok Macar için somut kazanımlar sağlayarak da yönetti. Bugün, Trump’ın dünyasında, bunun hâlâ mümkün olup olmadığı belirsiz. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* David Broder </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Link:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/09/opinion/orban-hungary-election-trump.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/09/opinion/orban-hungary-election-trump.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 09:13:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/orbanin-kaderi-trumpa-fazla-yaklasmamak-icin-bir-uyari-1775888226.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>NATO’nun kimlik krizi: Washington çekilirse Avrupa ne yapar?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/natonun-kimlik-krizi-washington-cekilirse-avrupa-ne-yapar-13063</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/natonun-kimlik-krizi-washington-cekilirse-avrupa-ne-yapar-13063</guid>
                <description><![CDATA[NATO’nun geleceğini belirleyecek olan şey ABD’nin bir sabah “çekiliyoruz” demesi olmayabilir. Çok daha yavaş, sessiz ve kademeli bir kopuş deneyimiyle de karşılaşabiliriz. Böyle bir senaryoda ittifak kâğıt üstünde varlığını sürdürür ama caydırıcılık kapasitesi içi boşalmış bir kabuğa dönüşür. Biz bu dönemi Avrupa’nın kendi güvenliğiyle ilk kez bu kadar ciddi şekilde yüzleştiği bir eşik olarak okuyabiliriz. Önemli olan bu yüzleşmenin sürdürülebilir bir siyasi iradeye dönüşüp dönüşmeyeceği.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Brüksel’deki NATO Genel Merkezi’nin koridorlarında bu günlerde aynı soru dolaşıyor: “Madde 5 hâlâ güvende mi?”. Bu soruyu sadece gazeteciler ya da muhalefet politikacıları değil ittifakın kendi üyeleri de kendi aralarında konuşuyor. Pentagon’un ocak ayında NATO yapılarından yaklaşık 200 Amerikalı personeli çektiğini açıklaması bu fısıltıları daha görünür hale getirdi. ABD Savaş Bakanı Hegseth’in Madde 5’e ilişkin bir soruya “Bu başkanın vereceği bir karar” diyerek cevap vermesiyle birlikte, bu soru soyut bir endişe olmaktan çıkıp somut bir güvenlik problemine dönüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın NATO’ya bakışını soğukkanlı bir şekilde okuduğumuzda, ortada artık geçici bir öfke ya da sadece pazarlık için kullanılan yüksek perdeden bir söylem kalmadığını görebiliriz. Yıllar içinde biriken “fazla ödüyoruz” şikâyeti, bugün yerini “neden ödüyoruz” sorusuna bırakmış gibi görünüyor. Personellerin çekilmesi, savunma harcamaları konusundaki baskının sertleşmesi, Hürmüz Krizi sırasında müttefiklere danışılmadan alınan kararlar ve Grönland çıkışı bir araya geldiğinde kasıtlı bir mesafe koyma politikasının adım adım işletildiğini ifade edebiliriz. Buradan sonra dönüp şu soruyu sormadan ilerlemek zorlaştı: ABD hukuken ve siyaseten gerçekten NATO’dan çıkabilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">ABD NATO’dan çıkabilir mi?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hukuki çerçeveden baktığımızda, Washington’ın eli sanıldığı kadar serbest değil. 2024’te savunma bütçe yasasına eklenen düzenleme ABD’nin NATO üyeliğinin sona erdirilmesini sadece başkanlık kararnamesine bırakmıyor. Senato’da üçte iki çoğunluk gerektiren bir mekanizma devreye sokulmuş durumda. Bu düzenlemenin Trump’ın ilk döneminde yüksek sesle dile getirdiği çekilme ihtimaline karşı Kongre’nin kendini ve ittifakı sigortaya alma çabası olduğunu söyleyebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ancak resmi üyeliği hukuken sonlandırmak ile ittifakı fiilen işlevsiz hale getirmek birbirinden farklı süreçler. Trump’ın fiili siyaset pratiği de bize daha çok ikinci yolu tercih ettiğini gösteriyor. NATO üyesi kalıp taahhütleri askıya almak, Madde 5’in ne zaman ve nasıl işletileceğini muğlak bırakmak, Avrupa’daki askeri varlığı kademeli olarak kısmak hukuki bir çekilmeden daha etkili sonuç üretebilir. Caydırıcılığın kâğıt üzerindeki anlaşmalardan ziyade siyasi irade ve algıya dayandığını düşündüğümüzde, bu yöntemin radikal bir kırılma anlamına gelebileceğini söyleyebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kongre içinde de bu başlıkta yekpare bir tutum yok. Cumhuriyetçi Parti’de geleneksel Atlantikçi çizgiyle Trump’ın “yük paylaşımı” perspektifi arasında belirgin bir gerilim bulunuyor. Yine de ittifak yükümlülüklerini askıya almak için Senato’daki üçte iki eşiğini aşmaya gerek yok. Bütçe kısıntıları, ikili savunma anlaşmalarını zayıflatma ve ortak tatbikatların kapsamını daraltma kararları aynı sonucu sessiz biçimde üretebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın belirsizlik üretmeyi tercih etmesinin arkasında da bu mantığın yattığını düşünebiliriz. Çekilip çekilmeyeceği sorusunun havada kalması, Avrupalı müttefikleri hem kendi savunma kapasitelerini artırmaya hem de Washington’la ilişkileri koparmamak için taviz vermeye zorlayan işlevsel bir baskı aracı haline geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Avrupa oturup beklemiyor</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu baskının Avrupa başkentlerinde karşılıksız kalmadığını görüyoruz. Lahey’deki son zirvede alınan kararla müttefikler savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde beşine yükseltmeyi taahhüt etti. Bundan birkaç yıl önce yüzde iki hedefine bile isteksizce yaklaşan ülkelerin bugün yüzde beşi telaffuz etmesi başlı başına bir kırılma anı. “Re-Arm Europe” planı çerçevesinde 150 milyar euroluk bir kredi mekanizması devreye alındı ve toplamda 800 milyar euroyu bulabilecek bir savunma harcaması dalgasının önü açıldı. Bu rakamların sahaya nasıl yansıyacağı ayrı bir tartışma başlığı ama en azından niyet düzeyinde Avrupa’nın beklemeyi tercih etmediği söylenebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Komuta yapısındaki değişim de bu durumun diğer ayağı. NATO’nun operasyonel komutalarının giderek daha fazla Avrupalı üyelere devredildiğini görüyoruz. İtalya, Almanya, Polonya ve İngiltere farklı komuta merkezlerinin sorumluluğunu üstleniyor. Avrupa, ittifak içinde artık sadece ödeyen ve talep eden değil yöneten taraf olmaya da çalışıyor. Buna rağmen Washington’ın Avrupa Yüksek Müttefik Komutanı koltuğunu bırakmaması sürecin sınırlarını gösteriyor. Bu dönüşümün gerçek bir özerkliği mi yoksa görüntüyü güncelleyen sınırlı bir revizyonu mu işaret ettiğini tartışabiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Savunma sanayiinde ise yirmi yılın ihmalinin izleri hâlâ net. Ukrayna savaşının tetiklediği mühimmat ve sistem ihtiyacının ne kadar zor karşılandığını gördük. Üretim kapasitesinin sınırlı oluşu ve farklı ulusal standartların ortak projeleri yavaşlatması Avrupa’nın önünde ciddi engeller olarak duruyor. Para ile irade arasındaki boşluğun nasıl doldurulacağını görmek için biraz daha zamana ihtiyaç olacağını da ifade edebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Kırılgan Halka: Doğu Kanadı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa güvenlik mimarisine baktığımızda, asıl kırılganlığın doğu kanadında toplandığını söyleyebiliriz. Polonya ve Baltık ülkeleri için NATO üyeliği, klasik anlamda bir dış politika tercihi olmanın ötesinde bir güvenlik sigortası niteliği taşıyor. Washington’dan gelen her “yeniden fiyatlandırma” mesajı bu ülkelerde savunma bütçelerinin artırılması, yeni ikili anlaşma arayışları ve alarm seviyelerinin gözden geçirilmesiyle sonuçlanıyor. Estonya, Letonya ve Litvanya’nın da savunma harcamalarını kısa süre içinde tarihi seviyelere çıkarması ve ulusal savunma doktrinlerini Amerikan garantisinin zayıflayabileceği ihtimalini hesaba katarak güncellemesi bu yeni dönemin çarpıcı yansımalarından biri.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rusya cephesine baktığımızda ise gri alan operasyonlarının tam da bu belirsizlik ortamında anlam kazandığını görebiliriz. Caydırıcılık net ve öngörülebilir taahhütler üzerinden işler. Taahhütler muğlaklaştığında da maliyeti düşük, etkisi yüksek hamlelerin alanı genişler. Enformasyon operasyonları, siber saldırılar ve sınırda tansiyonu yükselten provokasyonlar bu çerçevede okunabilir. Moskova açısından bakıldığında, ABD’nin kararsız bıraktığı her başlık Avrupa üzerinde baskı kurmak için bir fırsat sunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Özerklik mi, Yanılsama mı?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Uzun süredir konuşulan Avrupa stratejik özerkliği fikri bu ortamda yeni bir anlam kazanıyor. Bugüne kadar daha çok geleceğe dönük bir hedef olarak tartışılan özerklik, artık pratik bir zorunluluk olarak masaya geliyor. Yine de böyle bir mimariyi kurmanın ne kadar zor olacağını göz ardı edemeyiz. Ortak tedarik zincirleri, müşterek komuta yapıları ve istihbarat paylaşımının kurumsallaşması uzun zamana ve güçlü bir siyasi iradeye ihtiyaç duyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa Birliği içinde de bu konuda tam bir fikir birliği yok. Fransa uzun süredir özerklik söylemini taşıyan başlıca aktör. Polonya ve Baltık ülkeleri Amerikan şemsiyesi olmadan gerçek bir caydırıcılık inşa edilemeyeceğini savunuyor. Almanya ise iki uç arasında denge kurmaya çalışan ama iç siyasi tartışmalar nedeniyle net çizgiler çizmekte zorlanan bir pozisyona sahip. Bu ayrışma, elinde hem kaynak hem siyasi irade olsa bile Avrupa’nın tek sesli bir savunma siyaseti geliştirmesini zorlaştırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Buna rağmen ilerleme sayılabilecek somut adımlar ortaya çıkıyor. İkili ve çok taraflı savunma anlaşmalarının sayısı artıyor, Avrupalı silah üreticilerini destekleyen fonlar devreye giriyor. Bu adımların tam anlamıyla bir özerklik yaratmayacağını biliyoruz. Ama Washington’a olan bağımlılığı azaltan, en azından kritik senaryolarda Avrupa’yı mutlak bir savunmasızlık hissinden uzaklaştıran bir etki üretmeleri mümkün. Gerçekçi hedefi kıtanın kendi güvenliği konusunda tamamen dışarıdan gelecek bir siyasi iradeye mahkûm olmadığı bir düzen kurmak olarak tarif edebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Tehdit Değil, Hesap</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">NATO bugün geldiği noktada bir güvenlik ittifakı olmaktan çıkıp bir tür pazarlık masasını andıran bir yapıya dönüşüyor. Trump açısından bakıldığında bu masa, “ne kadar ödüyoruz, karşılığında ne alıyoruz” sorusuyla şekilleniyor. Avrupalı müttefikler ise bu soruyla ilk kez bu kadar doğrudan yüzleşiyor. Yıllarca sorgulanmaz kabul edilen güvenlik garantilerinin maliyet hesabına indirgenmesi ittifakın kurucu mantığını yeniden tartışmaya açıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Washington çekilirse Avrupa ne yapar?” sorusuna bugün için kesin bir yanıt vermek kolay değil. Yine de gidişat bazı ipuçları sunuyor. Avrupa bir yandan ittifakı ayakta tutmaya çalışırken, öte yandan ondan bağımsız ayakta durmayı öğrenmek zorunda kalacak. Bu iki hedef ilk bakışta çelişkili görünebilir. Ama Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı’nın benzer ikili yapıları yönetmek zorunda kaldığını hatırlayabiliriz. Fark şu. O yıllarda tehdit sınırın öte tarafında tanımlanıyordu, bugün ise belirsizliğin kaynağı ittifakın merkezine doğru kaymış durumda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuç olarak, NATO’nun geleceğini belirleyecek olan şey ABD’nin bir sabah “çekiliyoruz” demesi olmayabilir. Çok daha yavaş, sessiz ve kademeli bir kopuş deneyimiyle de karşılaşabiliriz. Böyle bir senaryoda ittifak kâğıt üstünde varlığını sürdürür ama caydırıcılık kapasitesi içi boşalmış bir kabuğa dönüşür. Biz bu dönemi Avrupa’nın kendi güvenliğiyle ilk kez bu kadar ciddi şekilde yüzleştiği bir eşik olarak okuyabiliriz. Önemli olan bu yüzleşmenin sürdürülebilir bir siyasi iradeye dönüşüp dönüşmeyeceği.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/natonun-kimlik-krizi-washington-cekilirse-avrupa-ne-yapar-1775850517.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyasette neler olacak?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasette-neler-olacak-13062</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasette-neler-olacak-13062</guid>
                <description><![CDATA[Aşağıdan gelen, milyonları sokağa dökebilen lider yahut partilere halen bir nebze inanılabilir. Ama onlar hapis ve kapatma gibi risklere açıktır her zaman. Bu riskleri önlemek için çalışmalısınız. Protestolar bunlara yönelik olmalı. Evet belki de aylarca sürmeli demokratik itirazlar. Ama artık soğan ve sarımsakları tanıdınız ayırt edebilirsiniz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilmem farkında mısınız? Ben bir yazar olarak yakından farkındayım. Son on yılda Türkiye’de okuma oranları hızla düştü. Üstelik öyle kitap filan da değil sadece, doğru dürüst makale dahi okunmuyor. Bir paragraftan uzun yazı okunmuyor neredeyse. Biz yazarlar deliler gibi inat etmeye, yazmaya devam etsek de etimiz, budumuz ne fazla bir etkimiz olduğu söylenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimse efendim kitaplar pahalı demesin. Hiç pahalı değil kitaplar. Bir kafede bir “Americano” içenleriniz var o paraya. Avrupa’daki fiyatlarla karşılaştırırsanız bedava hatta.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yok akıllı telefonlar, internet vs de demeyin çünkü onlar dünyanın başka yerlerinde de var ve okuma oranlarını bu kadar etkilemiyorlar. Ne yapalım okumayanı dövecek halimiz yok ya zararı bütün topluma. Sığırlaşma, dingilleşme, her tür yozlaşma ve siyasi iktidarlardan hem oy verip hem şikâyet etme.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilmem her biri nadirattan olan okurlarım farkında mıdır ama aylardır siyaset yazmıyorum. O alanda birtakım kıyametler kopuyor, hainler, alçaklar ve şerefsizler gırla gidiyor ama dönüp bakmak bile istemiyorum. Gazze, Lübnan ve İran savaşları devam etmekte iken zaten oraya baktığımda “Allah belanızı versin” demekten başka da bir şey gelmiyordu içimden. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yazımın başlığına aldanmayın siyasette neler olacağı üzerinde müneccimlik denemelerini çoktan bıraktım ve zaten dünyanın en iyi astrologlarını da getirseniz Ortaköy yahut Rumelihisarı’ndaki Roman ablamızdan daha iyisini söyleyemezler. Hiçbir şey olacağı yok çünkü. Neden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyaset bitti de ondan. Olur mu siyaset hiç biter mi? Yasalar içinde iktidarı değiştirme imkân ve ihtimali ortadan kalkarsa bal gibi biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Atı alan Üsküdar’ı geçerse” biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mühürsüz oylar geçerli sayılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet liderleri “kan dökülür” diye seçimlere itiraz etmedik derlerse biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devletin olanakları ile seçim propagandası yapılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefeti destekleyen ve hatta tarafsız yayın yapan medya batırılır yahut “parasıyla” alınırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanı seçim propagandası yaparsa biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçimlerle kazanılan makamlara bürokratik kararlarla el konulursa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kazanma ihtimali olduğu görülenler birer kulp takılarak hapislere atılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biterse ne olur canım? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Suya ne oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnek içti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İneğe?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dağa kaçtı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir daha siyasi iktidarın değişmeyeceğini, değişemeyeceğini bilseniz ne yaparsınız?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaderimiz böyle imiş deyip susarsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuşursunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kızgın konuşursunuz. Hatta ağzınızı bozarsınız. Bunu yaparken muhbir var mı diye etrafınıza bakarsınız. Ne olur ne olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra, varsa ona da küfredersiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sizin gibi olanlarla bir araya gelir polisten dayak ve gaz yersiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok da fena değilmiş canım deyip devam eder yahut bir daha mı gösteri dersiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devam ederseniz sizin gibilerle tanışır kalabalıkları büyütür artık zaman zaman barikatları aşacak kadar kalabalık ve kararlı olursunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir gün “Ölümden öte köy mü var?” dediğinizde sık sık işlerin rengi değişmeye başlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ondan sonra bir bakmışsınız “protestokolik” olmuşsunuz. Size çapulcu derler artık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasetten umudu kestiğinizde olacaklar buna benzer. Hiçbir iktidar herkesin bu ruh haline girmesini istemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenledir ki muhalefet partileri vardır. Aşağıdan gelen, milyonları sokağa dökebilen lider yahut partilere halen bir nebze inanılabilir. Ama onlar hapis ve kapatma gibi risklere açıktır her zaman. Bu riskleri önlemek için çalışmalısınız. Protestolar bunlara yönelik olmalı. Evet belki de aylarca sürmeli demokratik itirazlar. Ama artık soğan ve sarımsakları tanıdınız ayırt edebilirsiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de unutmayın çoğalmaya bakın sayınız en büyük avantajınızdır. Emr-i Hakk diye bir şey vardır. İktidarların her zaman iç kavgaları vardır. Genellikle otoriter iktidarlar bu iç kavgalarla verdikleri açıklar sonunda giderler. Bazen olağanüstü büyük hatalar yaparlar ve onların sonucunda ayakları kayar. Yani giderler. Yani bir gün mutlaka giderler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne yazıktır ki gelen kısa sürede gidenlere benzeyebilir. Esas göreviniz mevcudu götürmekten çok götürürken bir daha aynı delikten ısırılmamak için oluşan muhalefet ağını dağıtmamaktır. Enseyi karartmayın karşınızdakiler de insandır. İktidarın körleştirdiği insanlar. YENECEKSİNİZ!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siyasette-neler-olacak-1775939316.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Joe Kent’in sözleri, Türkiye–İsrail senaryosu  ve ABD’nin NATO’dan çekilmesi tartışması</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/joe-kentin-sozleri-turkiyeisrail-senaryosu-ve-abdnin-natodan-cekilmesi-tartismasi-13061</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/joe-kentin-sozleri-turkiyeisrail-senaryosu-ve-abdnin-natodan-cekilmesi-tartismasi-13061</guid>
                <description><![CDATA[Asıl belirleyici olan askeri caydırıcılık, NATO çerçevesindeki ittifak yapısı, coğrafya, ekonomik bağlar ve çok aktörlü bölgesel dengelerdir; bu nedenle doğrudan savaş ihtimali düşüktür. İlişkiyi tanımlayan temel denklem “yüksek şiddetli retorik, düşük olasılıklı savaş”tır: Bölgedeki gerilimlere rağmen rasyonel, ekonomik ve diplomatik bariyerler çatışmayı sınırlar. İki ülke arasındaki durum bir savaş değil, sınırları belirlenmiş bir “yönetilen rekabet”tir ve barış, bu kontrollü rekabet zemininde korunmaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD dış politikası ve transatlantik güvenlik mimarisine ilişkin tartışmaların yeniden yoğunlaştığı bir dönemde, bazı politik aktörler tarafından dile getirilen açıklamalar yalnızca retorik düzeyde kalmayıp ciddi stratejik senaryoları da gündeme taşımaktadır. Bu bağlamda, eski asker ve CIA görevlisi, Cumhuriyetçi siyasetçi ve İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısına karşı olduğu için Ulusal Terörle Mücadele Merkezi direktörlüğü görevinden istifa etmiş olan Joe Kent’in şu ifadesi sosyal medyada ve özellikle Türkiye’de dikkat çekici bir tartışma başlatmıştır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"<em>Türkiye ve İsrail karşı karşıya geldiğinde (çatıştığında), İsrail'in yanında yer almak isteyeceğiz. Ve NATO yükümlülüklerimize bağlı kalmak istemeyeceğiz. NATO'dan ayrılacak olmamızın nedenlerinden biri de budur</em>."</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıklama, Donald Trump liderliğinde ABD’nin, olası bir Türkiye–İsrail çatışmasında İsrail’i desteklemek amacıyla NATO’dan ayrılabileceği yönünde güçlü bir iddiayı yansıtmaktadır. Ancak bu iddianın gerçekçilik düzeyini sadece politik söylemler üzerinden konuşarak değerlendirmeye çalışmak yetersizdir. Konu hukuki sınırlar, kurumsal mekanizmalar, kamuoyu eğilimleri ve ABD’nin küresel stratejik çıkarları birlikte değerlendirilerek analiz edilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukuki ve Kurumsal Sınırlamalar: Başkanın Yetkisi Nerede Başlar, Nerede Biter?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;ABD başkanının uluslararası anlaşmalardan çekilme yetkisi tarihsel olarak gri bir alan oluşturmuş bir konudur. Ancak son yıllarda bu alanı daraltan önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. Özellikle 2023 tarihli Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası, ABD’nin NATO’dan çekilmesini açık biçimde Kongre denetimine bağlamıştır. Buna göre, “Senato’nun üçte iki çoğunluğu” veya “Kongre’nin açık yasama iradesi” olmadan NATO’dan çekilme mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, yürütme organının tek taraflı hareket alanını ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Dolayısıyla Donald Trump gibi güçlü yürütme reflekslerine sahip bir başkanın dahi NATO’dan hızlı ve tek taraflı biçimde çekilmesi, Kongre ile sert bir kurumsal çatışma, anayasal yetki krizleri ve yüksek ihtimalle yargıya taşınacak süreçleri beraberinde getirecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada özellikle vurgulanması gereken bir diğer husus, ABD başkanlık sisteminin “sert güçler ayrılığı” ilkesine dayanmasıdır. Amerikan siyasal sistemi çoğu zaman başkana geniş hareket alanı tanıyan bir yapı olarak algılansa da, bu yetkiler mutlak değildir. Aksine, yasama organı olan Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, özellikle dış politika ve güvenlik alanında belirli kritik yetkilerinden vazgeçmemiştir. NATO üyeliği gibi uzun vadeli stratejik bağlayıcılığı olan uluslararası taahhütler de bu alanların başında gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede, Joe Kent’in ima ettiği türden ani ve siyasi iradeye dayalı bir çekilme senaryosu, yalnızca siyasi açıdan değil, ABD iç hukuk sistemi açısından da oldukça düşük uygulanabilirliğe sahiptir. Böyle bir girişim, yalnızca yürütme-yasama gerilimini tırmandırmakla kalmayacak; aynı zamanda Amerikan anayasal düzeninin sınırlarını zorlayan çok katmanlı bir kurumsal kriz riskini de beraberinde getirecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NATO’nun İşleyişi: Otomatik Savaş Mekanizması Yanılgısı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Joe Kent’in açıklamasının temel varsayımlarından biri, NATO üyeliğinin ABD’yi belirli bir çatışmada zorunlu olarak taraf haline getireceği düşüncesidir. Oysa NATO’nun kolektif savunma ilkesi bu şekilde işlemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">NATO’nun 5. maddesi:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bir üyeye yönelik saldırıyı tüm ittifaka yapılmış sayar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Ancak verilecek karşılığın türünü her üye devletin kendi takdirine bırakır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, NATO’nun otomatik bir savaş mekanizması olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla ABD, NATO’dan ayrılmadan Türkiye ile İsrail arasında taraf seçebilir ve hatta İsrail’e destek verirken NATO yükümlülüklerini ihlal etmeksizin hareket edebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gerçeklik, Joe Kent’in iddiasının dayandığı temel varsayımı önemli ölçüde zayıflatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ABD–İsrail İlişkilerinin NATO’dan Bağımsız Niteliği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD ile İsrail arasındaki ilişkiler, NATO çerçevesinden bağımsız, tarihsel olarak kökleşmiş ve çok katmanlı bir stratejik ortaklığa dayanmaktadır. ABD’nin İsrail’e sağladığı askeri, ekonomik ve diplomatik destek, NATO üyeliğine bağlı değildir; ikili anlaşmalar ve Kongre kararlarıyla şekillenir ve uzun vadeli jeopolitik çıkarlarının olduğuna dair oturmuş bir kanaatin ürünüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle ABD’nin İsrail’i desteklemek için NATO’dan ayrılması gerektiği yönündeki varsayım, stratejik açıdan temelsizdir. Aksine NATO üyeliği, ABD’ye küresel ölçekte daha geniş bir hareket alanı sunarak bu tür destekleri daha etkin biçimde yönetmesine imkân tanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim ittifak içi gerilimlerin varlığı da bu durumu doğrular: Türkiye ile Yunanistan arasında tarihsel olarak ciddi krizler ve askeri gerilimler yaşanmış olmasına rağmen, bu durum hiçbir zaman NATO üyeliğiyle yapısal bir çelişki üretmemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kamuoyu Dinamikleri: Amerikan Halkı NATO Hakkında Ne Düşünüyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Joe Kent’in iddiasını değerlendirirken kritik fakat çoğu zaman ihmal edilen bir boyut da ABD kamuoyunun NATO’ya bakışıdır. Bu noktada Annenberg Public Policy Center ve YouGov tarafından gerçekleştirilen güncel araştırmalar önemli veriler sunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu araştırmaların ortaya koyduğu tablo oldukça nettir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1. Amerikalıların büyük çoğunluğu NATO’ya olumlu bakmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. NATO, ABD güvenliği için gerekli bir ittifak olarak görülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3. ABD’nin müttefiklerini savunması gerektiği yönünde güçlü bir toplumsal destek bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu genel tablo içerisinde dikkat çekici bir ayrışma da mevcuttur. Özellikle Cumhuriyetçi seçmenler arasında NATO’ya yönelik şüphecilik artmıştır. Bu şüpheciliğin büyük ölçüde Donald Trump etkisiyle şekillenmiş olduğu da bir gerçektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna rağmen, aynı seçmen grubunda dahi NATO’dan tamamen çekilmeye yönelik açık ve güçlü bir çoğunluk desteği bulunmamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, NATO’dan çekilme kararının yalnızca hukuki ve stratejik açıdan sorunlu olmakla kalmadığını, aynı zamanda <strong>demokratik meşruiyet açısından da sorunlu</strong> olacağını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NATO’dan Çıkmanın Stratejik Maliyeti: “Kendine Sabotaj” Tartışması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güncel analizlerde giderek güçlenen bir görüş, ABD’nin NATO’dan çekilmesinin stratejik açıdan “kendine sabotaj” anlamına geleceği yönündedir. ABD için NATO, Avrupa’daki askeri varlığın temelidir, Rusya’ya karşı caydırıcılığın ana aracıdır ve Çin ile küresel rekabette dolaylı bir denge unsuru oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda NATO’dan çekilmek, ABD’nin küresel liderlik kapasitesini zayıflatır, müttefikler arasında güven erozyonuna yol açar ve rakip güçlerin manevra alanını genişletir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla böyle bir karar, kısa vadeli politik hesapların ötesinde, uzun vadeli jeostratejik kayıplar doğuracaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alternatif Senaryo: NATO’dan Çıkmak Yerine Etkisini Azaltmak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut şartlarda, ABD’nin NATO’dan tamamen çekilmesinden ziyade ittifak içindeki rolünü yeniden tanımlamaya yönelebileceğini düşünmek ve konuşmak daha doğru olacaktır. Bu kapsamda daha olası senaryolar şunlardır: NATO’ya yapılan mali katkının azaltılması, Avrupa’daki askeri varlığın yeniden yapılandırılması, müttefikler üzerindeki siyasi baskının artırılması ve ittifakın karar alma süreçlerinde daha sert bir ABD pozisyonu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşım, hukuki kriz yaratmadan ABD’nin NATO üzerindeki etkisini dönüştürmesine de imkan tanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla Joe Kent’in öne sürdüğü “tam çekilme” senaryosuna kıyasla, “kademeli zayıflatma” stratejisi analitik açıdan çok daha güçlü bir ihtimal olarak öne çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç </strong>olarak, Joe Kent’in, ABD’nin Türkiye–İsrail çatışması gibi bir senaryoda İsrail’in yanında yer alabilmek için NATO’dan ayrılabileceği yönündeki iddiası, dikkat çekici olmakla birlikte mevcut gerçeklikler ışığında büyük ölçüde spekülatif bir nitelik taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu değerlendirme dört temel eksende somutlaşmaktadır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. Hukuki gerçeklik:</strong> Başkanın tek taraflı çekilme yetkisi sınırlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2. Kurumsal gerçeklik:</strong> Kongre ve yargı ciddi engeller oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3. Stratejik gerçeklik:</strong> NATO’dan çıkış ABD’nin küresel gücünü zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>4. Toplumsal gerçeklik:</strong> Amerikan kamuoyu NATO’yu desteklemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son tahlilde, ABD’nin NATO’dan çekilerek belirli bir bölgesel çatışmada taraf seçmesi hem hukuki hem stratejik hem de politik açıdan son derece düşük olasılıklı bir senaryodur. Daha gerçekçi olan, ABD’nin NATO içindeki rolünü yeniden tanımlayarak ittifak üzerindeki etkisini farklı araçlar üzerinden dönüştürmeye çalışmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son söz </strong>olarak da, aslında başka bir yazının konusu olmakla beraber, Türkiye ve İsrail arasında bir savaş ihtimali üzerine birkaç cümle edelim: Türkiye–İsrail ilişkileri çok katmanlıdır; söylem sert ve gerilim yüksek olsa da Michael Rubin gibi pro-İsrail şahin analistlerin, Naftali Bennett gibi İsrailli siyasetçilerin ve Joe Kent gibi aktörlerin açıklamaları belirleyici değildir. Asıl belirleyici olan askeri caydırıcılık, NATO çerçevesindeki ittifak yapısı, coğrafya, ekonomik bağlar ve çok aktörlü bölgesel dengelerdir; bu nedenle doğrudan savaş ihtimali düşüktür. İlişkiyi tanımlayan temel denklem “yüksek şiddetli retorik, düşük olasılıklı savaş”tır: Bölgedeki gerilimlere rağmen rasyonel, ekonomik ve diplomatik bariyerler çatışmayı sınırlar. İki ülke arasındaki durum bir savaş değil, sınırları belirlenmiş bir “yönetilen rekabet”tir ve barış, bu kontrollü rekabet zemininde korunmaktadır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/joe-kentin-sozleri-turkiyeisrail-senaryosu-ve-abdnin-natodan-cekilmesi-tartismasi-1775828687.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yapay zeka, gençlerin yeni arkadaşı mı?</title>
                <category>EĞİTİM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yapay-zeka-genclerin-yeni-arkadasi-mi-13060</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yapay-zeka-genclerin-yeni-arkadasi-mi-13060</guid>
                <description><![CDATA[Aileler ve okullar açısından yeni bir döneme girildiği açık. Bir süre önce dijital okuryazarlık daha çok internette doğru bilgiye ulaşmak anlamına geliyordu. Şimdi buna bir katman daha eklendi. Gençlerin, yapay zekanın neden hep anlayışlı, hep sabırlı ve hep ulaşılabilir göründüğünü de anlaması gerekiyor. Yeni risk, yalnızca yanlış bilgi değil; duygusal olarak doğru hissettiren ama gerçekte güvenli olmayan etkileşimler. Yapay zeka, gençler için yüksek çekiciliğe sahip ama yüksek dikkat gerektiren bir alan. Kazanım ile risk arasındaki çizgi oldukça ince.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün birçok kişi yapay zekayı ödev yapan, metin yazan ya da görsel üreten bir teknoloji olarak görüyor. Ancak gençlerin kullanım biçimi bunun ötesine geçmiş durumda. Yapay zeka artık yalnızca bir araç değil. Bazen fikir alınan, bazen sohbet edilen, bazen de iç dökmek için başvurulan bir dijital muhatap. Bu nedenle son dönemde en çok tartışılan konulardan biri yapay zekanın güvenli kullanımı oldu. Çocuklar ve dijital medya üzerine çalışmalarıyla bilinen ABD merkezli sivil toplum kuruluşu Common Sense Media’nın 2025 araştırmasına göre, 13-17 yaş grubundaki gençlerin yüzde 72’si en az bir kez bir yapay zekâ sohbet aracı kullandığını, yüzde 52’si ise bunu ayda birkaç kez ya da daha sık yaptığını söylüyor. Kuruluşun 2026’da yayımladığı değerlendirmeler ise, bu araçların artık yalnızca yaygınlıklarıyla değil, gençlerin güvenliği ve ruh sağlığı üzerindeki olası etkileriyle de tartışıldığını ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ergenlik dönemi, kabul görme ihtiyacının arttığı, yargılanma korkusunun ise daha yoğun hissedildiği bir dönem. Duyguların çoğu zaman karmaşık yaşandığı bu dönemde yapay zeka, çocuklara sabırlı ve yargılamayan bir iletişim alanı sunuyor. Sosyal kaygısı olan, duygularını yüz yüze ifade etmekte zorlanan, kendini yalnız hisseden bazı gençler için yapay zeka bir kaçış alanı olabiliyor. Dil pratiği yapmak, bir konuşmayı nasıl başlatacağını denemek, aklındakileri dökmek ya da yalnız hissettiğinde biriyle konuşuyormuş gibi hissetmek, bazı gençler için geçici bir rahatlama sağlayabiliyor. Burada rahatlatıcı görünen şey, aynı zamanda güvenli anlamına gelmiyor. Çünkü bu sistemler insanlara gerçekten yardımcı olmak için değil, onları etkileşimde tutmak için tasarlanıyor. Yani çocuklara en güvenli olanı değil, çoğu zaman en çok bağ kurduranı sunuyor. Common Sense Media ve Stanford Medicine’in değerlendirmeleri, yapay zekanın ruh sağlığı desteği için güvenli olmadığını söylüyor. &nbsp;Yapay zeka, sohbet sırasında kriz sinyallerini gözden kaçırıp profesyonel yardıma yönlendirmesi gereken yerde sohbeti uzatarak yanıltıcı bir güven hissi yaratabiliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek hayattaki bir arkadaş ya da yetişkin, yeri geldiğinde itiraz eder ve sınır çizer. Rahatsız edici de olsa kendi doğrusunu söyler. Yapay zeka ise çoğu zaman kullanıcıyı kaybetmemek için daha uyumlu ve onaylayıcı davranıyor. Özellikle duygusal kırılganlığı yüksek gençlerde bu durum kısa vadede rahatlatıcı görünse de uzun vadede gerçek insan ilişkilerinin yerini alan bir alışkanlığa dönüşebilir. Bu nedenle yapay zekanın sohbet aracı olarak kullanılmasının ileriye dönük bizi bekleyen ciddi tehditlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyadaki son gelişmeler bu kaygının her yerde büyüdüğünü gösteriyor. Meta, gençlerin bazı yapay zeka karakterleriyle etkileşimini dünya genelinde geçici olarak durdurdu. Bunun yerine ebeveyn kontrolleri içeren daha güvenli bir sürüm hazırladığını açıkladı. Çin ise “digital humans” olarak tanımlanan yapay karakterler için yeni taslak kurallar yayımlayarak, çocuklara bağımlılık yaratabilecek ya da sanal yakın ilişki sunabilecek sistemleri sınırlamayı gündeme aldı. Bu iki gelişme, şirketlerin de devletlerin de meseleye artık yalnızca yenilikçi ürün gözüyle bakmadığını gösteriyor. Çocuk güvenliği ve mahremiyeti artık bu alanın merkezinde yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artık “çocuklar yapay zekâ kullansın mı, kullanmasın mı?” sorusundan daha önemli sorularımız var. Çocukların ve gençlerin bu sistemleri hangi amaçla, hangi sıklıkta ve hangi sınırlar içinde kullandığı araştırmamız gereken bir konu. Araştırma yapmak, yazı planlamak ya da dil pratiği yapmak başka bir şey, bir dijital karakteri dert ortağına dönüştürmek bambaşka bir şey. Bu iki kullanım biçimini aynı başlık altında değerlendirmek, hem pedagojik hem psikolojik açıdan yanıltıcı olur. Common Sense Media, bu alanda daha güçlü yaş doğrulama sistemleri kurulmasını, ebeveyn denetiminin artırılmasını, kriz durumlarında kullanıcıların profesyonel desteğe yönlendirilmesini, veri güvenliğinin korunmasını ve bağımlılık yaratabilecek tasarımların sınırlandırılmasını öneriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aileler ve okullar açısından yeni bir döneme girildiği açık. Bir süre önce dijital okuryazarlık daha çok internette doğru bilgiye ulaşmak anlamına geliyordu. Şimdi buna bir katman daha eklendi. Gençlerin, yapay zekanın neden hep anlayışlı, hep sabırlı ve hep ulaşılabilir göründüğünü de anlaması gerekiyor. Yeni risk, yalnızca yanlış bilgi değil; duygusal olarak doğru hissettiren ama gerçekte güvenli olmayan etkileşimler. Yapay zeka, gençler için yüksek çekiciliğe sahip ama yüksek dikkat gerektiren bir alan. Kazanım ile risk arasındaki çizgi oldukça ince.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yapay-zeka-genclerin-yeni-arkadasi-mi-1775828424.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Biraz da ruh halimizden konuşalım…</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/biraz-da-ruh-halimizden-konusalim-13059</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/biraz-da-ruh-halimizden-konusalim-13059</guid>
                <description><![CDATA[Bazen en sağlıklı şey, bilgiye değil dengeye yatırım yapmak. Kendimize küçük boşluklar açmak. Sessiz kalabildiğimiz, zihnimizi dinlendirebildiğimiz anlar yaratmak. Kentleri iyileştirmek sadece daha fazla yeşil alan, daha iyi tasarım ya da doğru planlama ile mümkün değil. Aynı zamanda daha sakin, daha dengeli ve regüle olmuş bireylerle mümkün. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her hafta kentten, mekandan, tasarımdan bahsediyoruz. Kamusal alanları, sokakları, meydanları, yeşili ve kenti iyileştirmenin yollarını arıyoruz. Daha yaşanabilir, daha estetik, daha dengeli şehirlerin peşinden gidiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu hafta, biraz yönümüzü içeri çevirelim istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü ne kadar iyi tasarlanmış olursa olsun bir kent, onu deneyimleyen insanın ruh haliyle anlam kazanıyor. Bir meydanın ferahlığı, bir sokağın davetkarlığı ya da bir parkın huzuru; aslında o an orada bulunan insanın iç dünyasıyla birleştiğinde gerçek karşılığını buluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün sokakta yürürken fark ediyor musunuz? İnsanlar artık daha gergin, sabırsız ve tahammülsüz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trafikte, markette, sırada… En küçük bir temas ya da bir gecikme bile orantısız bir öfkeye dönüşebiliyor. Sanki herkes görünmeyen bir yük taşıyor. Ve o yük, her an bir kıvılcımla dışarı çıkmaya hazır bekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki biz neyi bu kadar içimizde biriktiriyoruz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cevap çok net: farkında olmadan, her gün zihnimizi olumsuzlukla besliyoruz. Günün büyük bir kısmında maruz kaldığımız içeriklere baktığımızda, çoğunlukla krizler, felaketler, çatışmalar ve endişe verici haberler görüyoruz. Üstelik sadece görmekle kalmıyor, onları durmadan kaydırarak tüketiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda hayatımıza giren bir kavram var:&nbsp;doomscrolling.&nbsp;Yani sürekli kötü haberleri, olumsuz gelişmeleri, krizleri takip etme ve bundan kopamama hali.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir noktadan sonra bu sadece “haber almak” olmuyor. Zihin, kendini sürekli bir tehdit altında hissediyor. Ve bu durum, fark etmeden sinir sistemimizi sürekli tetikte tutuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun sonucu ne oluyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahammül azalıyor. Kaygı artıyor. Sabır eşiği düşüyor. Ve en önemlisi, insanlar birbirine daha sert davranmaya başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani aslında mesele sadece bireysel bir alışkanlık değil; yavaş yavaş toplumsal bir ruh haline dönüşüyor. Bugün kentte hissettiğimiz gerginliğin, sokaktaki huzursuzluğun, trafikteki agresyonun arka planında biraz da bu birikmiş zihinsel yük var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki ne yapabiliriz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de çözüm düşündüğümüz kadar zor değil. Her haberi bilmek zorunda değiliz. Her gelişmeye maruz kalmak zorunda değiliz. Zihnimizi neyle beslediğimizi seçme hakkımız var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen en sağlıklı şey, bilgiye değil dengeye yatırım yapmak. Kendimize küçük boşluklar açmak. Sessiz kalabildiğimiz, zihnimizi dinlendirebildiğimiz anlar yaratmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kentleri iyileştirmek sadece daha fazla yeşil alan, daha iyi tasarım ya da doğru planlama ile mümkün değil. Aynı zamanda daha sakin, daha dengeli ve regüle olmuş bireylerle mümkün.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öyleyse bu hafta biraz daha az kaydırıp biraz daha derin nefes almak iyi bir başlangıç olabilir. Ne dersiniz?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/biraz-da-ruh-halimizden-konusalim-1775850613.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uzaya bir bilet ya da astronotumuzun söyleyemediği o son söz</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/uzaya-bir-bilet-ya-da-astronotumuzun-soyleyemedigi-o-son-soz-13058</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/uzaya-bir-bilet-ya-da-astronotumuzun-soyleyemedigi-o-son-soz-13058</guid>
                <description><![CDATA[Astronotumuzun bu seyrüseferi neticesinde acemiliğimiz de ortaya çıktı. İnsan oralara kadar çıkmışken son bir söz söylemez mi, böyle hazırlıksız gidilir mi hiç? Adam ayağının tozuyla -uzay tozu- mitinglere katılıp seçim propagandası yapmaya başladı. Büyük bir fırsatı da heba etti. Hiçbir şey bulamıyorsan, en azından, “55 milyon dolar benim için büyük ama Türkiye için küçük bir para,” diyebilirdi. Hem, Armstrong’a da atıfta bulunmuş olurdu, iyi olurdu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Açıkça söyleyeyim, bilim diye önüme getirilen her şeye inanmam ben, öyle kolay da ikna olmam. Ama Armstrong’un Ay’a ayak bastığından ve o meşhur “benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım” sözünü söylediğinden şüphem yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zaten şimdi eğri oturup doğru konuşalım, Ay’a adım atacağı belli olan insan fiyakalı cümlesini hazırlamış, mikrofonların kendisine uzatılmasını bekliyordur. Zira, böyle büyük anları yaşayacak insanların kalıcı bir söz bırakma sevdasına tutulduklarını biz Fransız Devrimi’nden beri biliriz. Giyotin birazdan inip adamın kafasını sepete düşürecek ama o hâlâ son cümlesinin peşinde. Fransız Devrimi’nde idam edilenlerin son cümleleri kendi içinde bir edebiyattır. Dolayısıyla, Armstrong’un hevesini garipsememek lazım. Allah’ı var, iyi de bulmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gerçi benim kayınvalide son sözünü söylerken bile -onunki, Allah rahmet eylesin, fiyakalı son sözlerden değildi- Amerikalıların Ay’a gitmediğine, bunun tarihin en büyük yalanlarından biri olduğuna emindi. Ona göre, dedikleri gibi 1969’da Ay’a gitmiş olsalar şimdiye ohooo… orada koloni bile kurarlardı. </span></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugüne dek kuramamış olmaları, Amerikalıların Ay diye çöle indiklerinin en büyük delilidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Geçenlerde, NASA, seneler sonra canlı yayında Ay’a doğru yola çıkınca Ay’a gidilip gidilmediğine dair tartışmalar da alevlendi -maalesef, kayınvalide çok istediği bu tartışmaların bir tarafı olamadı. Ben Ay’a yeniden gidildiğine inananlardanım, ayrıca, dünyanın da yuvarlak olduğunu düşünüyorum. En nihayetinde, Ay’a -ya da, kayınvalide haklıysa, çöle- giden astronotlar Amerikalıydı. Yabancıydı. Rahmetli Gagarin’den beri bu uzay yarışı iki süper güç arasında sürer giderdi de bize önce radyodan dinlemesi, daha sonraları da beyazperdede izlemesi düşerdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Artık bu uzay yarışında biz de varız. Malum, geçen senelerde, anamuhalefetin aleyhteki bütün çabasına rağmen uzaya astronot yolladık. 55 milyon dolar mı ne, bir bilet parası ödemişiz ama mesele değil. Astronot gitti mi gitti, şöyle kuşbakışı bir gördü mü gördü. Tamamdır. Bozguncu muhalefetin ağızlarına itibar etmeye hacet yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Biz yaştakiler bu anamuhalefetin cemaziyelevvelini bilir. Bunlar bırakın uzaya gitmeyi köprü bile istemezdi. Merkezde ya bunlar, korkuyorlar yerlerinden kıpırdayacaklar diye. Oysa, hayat değişti, Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi, “ey CHP, istesen de istemesen de biz uzaya çıkacağız.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hoş, bir küçük hesap hatası olduğu iddia edilebilir çünkü ilk söylenene göre Cumhuriyet’in 100. yılında Ay’a gidecektik. Gide gide uzaya, uzaydan kasıt da atmosferin biraz dışına, gidebildik, üstelik de bir uzay dolmuşundan bilet alarak. Olsun, hiç gidememekten iyidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bizim astronot bu maceranın sonunda Uzay Kuvvetleri Komutanlığımızda görev yapma hakkı kazandı. Tabii burada hiyerarşik bir sorun olabilir çünkü kimse onun kadar yukarıdan bakmadığı için bilgi tekeli onda. Şimdi bir general diyecek ki, işte uydular şöyledir böyledir. Şak, bütün bakışlar bizim astronota dönecek. O da mütebessimane bir tavırla pek de öyle olmadığını söyleyecek. Kim aksini iddia edebilir ki? Sıkıysa sen de çık oraya -55 milyon dolar iyi para.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu yüzden Uzay Kuvvetlerimizin geleceğinden çok ümitvarım. Astronotumuzun katılımıyla birlikte bu alanda çok güçlendiğimizi düşünüyorum. Astronotumuz gençlere örnek olacaktır. Onu gören gençler arasından astronot olmak isteyenler çıkacaktır -ama her seferinde bu bilet parasını vergilerden tahsil edemeyiz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama astronotumuzun bu seyrüseferi neticesinde acemiliğimiz de ortaya çıktı. İnsan oralara kadar çıkmışken son bir söz söylemez mi, böyle hazırlıksız gidilir mi hiç? Adam ayağının tozuyla -uzay tozu- mitinglere katılıp seçim propagandası yapmaya başladı. Büyük bir fırsatı da heba etti. Hiçbir şey bulamıyorsan, en azından, “55 milyon dolar benim için büyük ama Türkiye için küçük bir para,” diyebilirdi. Hem, Armstrong’a da atıfta bulunmuş olurdu, iyi olurdu.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/uzaya-bir-bilet-ya-da-astronotumuzun-soyleyemedigi-o-son-soz-1775828003.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tanrıların alacakaranlığı: Neden pagan olmalıyız?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tanrilarin-alacakaranligi-neden-pagan-olmaliyiz-13057</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tanrilarin-alacakaranligi-neden-pagan-olmaliyiz-13057</guid>
                <description><![CDATA[Paganizmi 'karanlık ayinler' parantezine hapseden monoteist dezenformasyonu deşifre eden bu yaklaşım; merkeziyetçi ideolojilerin 'demir kubbesi' altına girmeyi reddeden, rüzgarda ve nehirde tanrısını bulan, hayatın planlanamaz insicamını savunan bir özgürlük çağrısıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pagan sözcüğü bugün dinler tarihi meselelerine objektif yaklaşanların bile hoşça andıkları bir sözcük değil. Sebebi tarih boyunca monoteist dinlerin kara propagandalarıyla, dezenformasyonlarıyla ortaya konulan bir tanım olması. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü pagan denilince akla şeytani ayinler, tarihteki politeist dinlerin karanlık yönleri (yamyamlık, insan kurbanı, çocuk kurbanı ve benzerleri) gibi şeyler geliyor. Bunların bir kısmında haklılık payı bulunsa da büyük bir kısmının monoteist dinlerin taraftarlarınca uydurulmuş yalanlar olduğu artık biliniyor. Bunu görmek için Tertullianus gibi kilise babalarının, Hrisostomos gibi fanatik azizlerin metinlerine, İslam’ın ilk döneminin selefi yazarlarının (İbn Hanbel gibi) metinlerine bakmak yetiyor. Bu metinleri Marcellinus, Macrobius ve Ravendi gibi bir de dönemin daha objektif yazanlarıyla kıyasladığınızda aradaki açık farkı görebiliyorsunuz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de şunu iyi biliyoruz; kadim dönemde yeni gelen bir din, toplumsal bir dönüşüm talebini de içeriyor. Modern seküler ve laik siyasi devrimlerden yapısal ve sınıfsal olarak büyük bir fark göremiyoruz. Onlar da çeşitli alt sınıfların taleplerini dinsel bir içerik ile yeniden sunuyorlar. Üç monoteist dinin kitaplarında bunları görebilirsiniz. Tevrat, kölelik ile ilgili düzenleme yapıyor (ancak sadece Yahudiler birbirine köle olamaz diyor), İncil de benzer şekilde meşhur Roma vergi memurlarını azar ve buğz ile anan pek çok metin içeriyor. Kur’an Mekkeli paganların gösterdiği adaletsiz tavırları nefretle anıyor ve buna çare bulacağını ileri sürüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla her modern devrim nasıl <em>ancien regime </em>kalıntılarını mecburen koruyorsa, onlar da kendilerinden önceki inanışları tamamen ortadan kaldıramıyorlar. Önemli bir miktarını koruyorlar. Avrupa’da özellikle Yunanistan ve Balkan bölgelerindeki aziz inanışlarının kökeninde eski mitolojik kalıntılar olduğu biliniyor. Benzer şekilde de İslam, o dönemki Araplara hitap eden katı monoteist yaklaşımı, Neoplatonculuk, Zerdüştlük ve farklı inanışlarda bulunan spiritüalizmle yumuşatan akımları doğuruyor: Şii mezhepler ve tasavvuf ekolleri gibi. Hatta ve hatta, İslam, ondan önceki dönemden kalma pek çok ritüeli politeist tanrılar grubunu tek bir Tanrı’ya indirgeyerek bilfiil devam ettiriyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lâkin, dikkat edilirse buraya kadar yazdıklarımız, belirli dönemlerin politik hesapları sonucu birbirinden ayrılan ve esasında teolojik ya da felsefi farkları vurgulanmayan ayrımlar. Paganizmin (kısacası politeizm, o döneme özgü deizm, panteizm ya da hilozoizm gibi perspektiflere dayanan inançlar grubu olarak paganizmin) bir farkı var. Bu fark ise bugüne kadar Nietzsche gibi filozofların üzerinde durduğu bir farkı işaret ediyor; hayatın onaylanması. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Stoacılığa gelene kadar kadim Yunan felsefesini okuyanlar belirli şeylerin Yunanlılarda olmadığını görünce hayret edeceklerdir: Moralitenin ve onun temelini oluşturan yaşam biçiminin yani <em>ethos</em>’un<em> </em>bir iradeye dayanmaması (gerçekten de Eski Yunanlılar “irade” kavramını kullanmamışlardır), ahlakın kökeninde ancak akli incelemenin konusu olabilecek kavramların kullanılması ve bedenin kutsanacak bir şey olarak görülmesi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hristiyanlık bunu Nietzsche’nin çok yerinde eleştirisinde gördüğümüz üzere bastırmaya çalışmıştır. Beden, günahın evidir. Onun yadsınması hayatın da yadsınması anlamına gelir. Onu yadsıdığımız da Tanrı’ya yakın oluruz. İslam ve Yahudilik ise tam olarak böyle bir pozisyon belirlemez. <em>Peccatum originale</em>, yani ilk günah İslam ve Yahudilik’te yoktur. Dolayısıyla -özellikle İslam için- cinsellik belirli bir toplumsal kural silsilesine uyulduğu sürece (cinsel ilişkinin meşru olabilmesi için evliliğin gerekmesi gibi) bir tabu değildir. Kur’an, “kadınlar sizin tarlalarınız, onları ekiniz” der. Elbette o dönemin ataerkil yapısının sonucudur bu. Ancak yine de cinsellik Yahudilik ve İslam’da da Foucault’nun okuduğu şekilde bir biyopolitik konusu hâline gelir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü monoteist dinlerin bir kusuru vardır; bir şey ilk defa yasaklanınca, yasaklanan şeyin kapsamı dahilinde koyulan tüm kuralların kategorizasyonu elzemdir. Daha da açayım; </span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zina haramdır. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zina haramsa, evlilik ile kurulan cinsel ilişki haram değildir. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak cinsel ilişkinin belirli türlerinin meşruiyeti sorunludur.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birbirine nikah düşmeyen cinsel ilişki türleri vardır. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla, (Freud’un ensest tabusunu ayrı bir yere koyalım) cinsel ilişkiye giremez. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın ve erkeğin cinsel ilişkisi de belirli kurallara tabiidir. </span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla, bu sefer yasaya istisna düşülen haller içerisinde yasal istisnalar yaratılır. Bunu anayasa hukukçuları hemen anlayacaklardır; “amalar ve fakatlar” yasaları. İslam ve Yahudilik her ne kadar hayata dair bakış açısında Hristiyanlığa nazaran daha nötr bir pozisyon tutmuş görünse de yine de panoptik kontrol İslami bir yönetimin en büyük iktidar aracı olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz yukarıdaki paragrafa geri dönelim: Örneğin Aristoteles’e bir bakınız tam tersini görebilirsiniz. Aristoteles’e göre arzular (iştiha) akıldan pay almayan bir noesis (zihinsel süreç, akıl) ürünüyken, bunun doğrudan kontrolü öngörülmez. Aristoteles’in meşhur “ölçülülük” kavramı buradan yola çıkar. Bedene hâkim olma, arzuları dizginleme bir hedef değildir. Hedef ölçülü olmaktır. Çünkü Aristoteles ve Platon gibi filozoflar (zaten ondan öncekilerin gündeminde bu konular pek yoktur) bedenin zaten kendisinin varlığını onaylamışlardır. Platon’a göre beden her ne kadar ruhun hapishanesi gibi görünse de Platon dahi onun kullanımının önemini yadsımamıştır. Spor ve seks Yunanlıların bir ritüelidir. Sporda bir güreşçi bir fütursuzlukla hareket etmediği sürece, sekste erkek gücünü ölçülü bir şekilde gösterdiği sürece bir Yunanlı için yasaklanacak bir şey yoktur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nietzsche sadece bir filozof değil bir klasik dönem uzmanı olarak da bu gerçeği görmüştür: Paganların hayatı onaylama isteği... Ona göre her ne kadar tamamen ateist bile olsa Hristiyanlığın çileciliğinden etkilenen Schopenhauer bu konuda haklı değildir. Pagan olmak demek esasında hayatın varlığını onaylamak demektir. Kaderi sevmek (<em>amor fati</em>) demektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple pagan olmalıyız derken hastalandığımızda Asklepion’a horoz keselim ya da Odin’e bir tütsü adayalım demiyoruz. Paganizmin hayata bakış açısı ziyadesiyle hor görülmüş ve modern dönemde dahi hakkı verilmiş bir bakış açısı değildir. Gelin görün ki Nietzsche gibi olağanüstü bir filozofun modern dönemdeki etkisi dahi paganizmin bu yönünü modernist laik sistemlere kolay entegre edilmiş görünmemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü paganizm esasında bu anlamda bir anarşisttir de. Onun rustik ve merkeziyetçilikten uzak yapısı, ideolojik kavramsallaştırmanın demir kubbesi altında durmayı pek istemez. Merkezi ve ortodoks her türlü ideolojik yapının çeperinde yer alan dini yorumlara bakınca da benzer bir şeyi göreceksiniz; Sünnilik ve Alevilik, Hristiyanlarda ortodoks yorumlara karşı Valentinusçu yorumlar, Yahudilerde Rabbinik Yahudilik ve sözlü gelenek gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple politeist dinler hayata bakış açısının o esrarlı kısmını ayan beyan ortaya dökerler; bunların hiçbiri kapalı ayinler değildir. Doğanın içindedir. Esrar yoktur. Tanrılar ve insanlar bir aradadır. Onların eşitsizliği kendi kültürel yapılarının bir ürünü olsa da doğanın ve insanın bu birlikteliği <em>gerçek monizm</em>’dir. Dolayısıyla tanrıların “çokluğunun” esasında bir önemi de yoktur. Tam da bu sebeple Mekkeliler, Muhammed’e, İslam’dan önceki henoteist (belirli bir panteonun baş tanrısı) bir tanrı olarak Allah’a taptıklarını, kendi öğretisinin ne farkı olduğunu sormuşlardır. Gerçekten de bir pagan için <em>a God </em>ile <em>the God </em>arasında fark yoktur. Hepsi belki birdir ya da değildir; ancak deneyim? İşte o Bir’dir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple -bence ilk başta gerekli olduğu düşünülen ama sonra hatalı olduğu ortaya çıkan- şu soru sorulur; Yunanlılar dinlerine inanmışlar mıydı? İnanmalarının bir önemi yoktur çünkü onlar hayat içerisinde olduğu sürece Zeus hep oradadır. Ya da orada değildir. Çünkü bir zaman makinemiz olsaydı ve o zamanlara gitseydik herhangi bir Yunanlı ya da İskandinav, tanrıların güvenilmez olduğunu söylerdi. Sebebi de onların hayatın içerisinde olması ve hayatın planlanamaz olmasıdır. Ve hayatın planlanamaz insicamı zaten monoteist bir dinin ideolojik örüntüsüne uymaz. İşte monoteist dinlerin bugünkü krizinin sebebi tam olarak budur; tüm hayatı adeta bir algoritma <em>script’i</em> gibi yazabileceklerini sanmaktadırlar. Ve adeta bir <em>döngüye </em>bağlanmış algoritma gibi de bunu sürekli cinsellik üzerinden tasarlarlar. Tam da bu yüzden bıktırıcıdırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha da önemlisi; benim fikrimce ateizm ve teizm tartışmalarının -ontolojik- anlamsızlığı da buradadır; ben o dine ateist olan ile o dinin teisti arasındaki bir tartışmayı çok lüzumsuz bulurum. Sebebi ise ikisinin aynı diyalektiği kullanmasıdır. Çünkü monoteist dinler bence özünde ateisttirler. Çünkü Tanrı’nın gerçekliği için kullandıkları ispatlar dizgesi, soruşturuldukça ve incelendikçe gerçek olmaktan çıkan bir sonuca doğru kaçınılmaz olarak gidecektir. Görülemez, deneyimlenemez bir varlığın gerçekliğini onaylamak, görülemezliğin onaylanması demektir. Paganlar ise gördüklerini tecrübeleriyle onaylamışlardı. Bir İskandinav’ın çakan bir şimşeğin içinde Thor’u görmesi, bir Fenikeli’nin esen sammum (samyeli) rüzgarında fırtına tanrısı Baal Hadad’ı fark etmesi, bir Yunan’ın kabaran nehirlerde Okeanos’u hissetmesi, benim fikrimce, tüm kâinatın sebebini görülemez, tecrübe edilemez, yaşanamaz ölü bir tanrıyla açıklamaktan kat be kat gerçektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pagan olmalıyız. Çünkü Thales’in dediği gibi: πάντα πλήρη θεῶν. Her yer tanrılarla doludur. Keyfini çıkarın. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tanrilarin-alacakaranligi-neden-pagan-olmaliyiz-1775827620.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Herkes evine döner</title>
                <category>PSİKOLOJİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/herkes-evine-doner-13056</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/herkes-evine-doner-13056</guid>
                <description><![CDATA[İnsan en çok kendinden kaçarken yoruluyor. Yanlış ilişkiler, yanlış seçimler, yanlış ısrarlar… hepsi aslında aynı şeyin etrafında dönüyor—kendi kalbine dönmemek. “Herkes evine döner” cümlesi bu yüzden romantik değil, biraz acımasız. Çünkü o dönüş, birine değil, kendine. Ve herkes o yolu bilmiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Herkes evine döner.”<br />
Ama kimse bize evin aslında neresi olduğunu öğretmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıllardır insan dinliyorum. Hikâyeler değişiyor ama duygu aynı kalıyor: terk edilme korkusu, yetmeme hissi, görülmeme acısı. Ve fark ettiğim bir şey var—insanların çoğu, başkalarının kalbinde yaşamaya çalışıyor. Kendi kalbini ise ya kilitlemiş ya da başkasına kiralamış. Sanki kendi içinde oturmak, en güvensiz yer gibi. Oysa en büyük güvensizlik, kendinden sürgün olmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Psikolojide buna yabancılaşma diyoruz. Kişinin kendi duygusuna, ihtiyacına, sınırına uzak düşmesi. Bu öyle bir şey ki; biri sana iyi davranmadığında bile kalıyorsun, çünkü gitmek kendine dönmek demek. Ve herkes kendine dönebilecek kadar tanıdık değil kendine. İnsan bazen en çok kendi içinden korkar; çünkü orada bastırılmış duygular, ertelenmiş yaslar ve hiç sorulmamış sorular vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bağlanma kuramı bunu çok net anlatır. Güvenli bağlanan biri için “ev”, bir insan olabilir; çünkü o kişi kendini de taşıyordur yanında. Ama kaygılı ya da kaçıngan bağlanan biri için ev hep dışarıdadır—ulaşılması zor, kaybedilmesi kolay, sürekli tehdit altında. Bu yüzden bazı insanlar hep yanlış kapıları çalar. Çünkü içeride kalmak, dışarıda aramaktan daha zor gelir. Dışarısı, umutla beslenen bir kaçıştır; içerisi ise gerçekle yüzleşmenin yeridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sevilmek için kendinden vazgeçen, en sonunda hem sevgiyi hem kendini kaybeder.” der İyi Hissetmek. Terapide en sık gördüğüm kırılma noktası tam da burası. İnsan, kabul görmek için kendini eğip büküyor, küçültüyor, sessizleşiyor. Ve bir gün fark ediyor: İçeride kimse kalmamış. O an, en derin yalnızlık başlıyor—çünkü artık terk eden biri yok, terk edilmiş olan bizzat kendisi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ev dediğimiz şey, konfor değil aslında. Ev, regülasyon. Sinir sisteminin sakinleştiği, bedenin gevşediği, zihnin susabildiği yer. Birinin yanında omuzların düşüyorsa, nefesin derinleşiyorsa, kendin olabilmek için çabalamıyorsan… orası ev. Ama bunu dışarıda arayan herkes, bir noktada şunu öğreniyor: Dışarıdaki hiçbir ev, içerideki yıkımı onaramaz. Çünkü dışarıdaki hiçbir ilişki, içsel bir kopuşun yerine geçemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En çarpıcı gerçek şu: İnsan en çok kendinden kaçarken yoruluyor. Yanlış ilişkiler, yanlış seçimler, yanlış ısrarlar… hepsi aslında aynı şeyin etrafında dönüyor—kendi kalbine dönmemek. Ve bu kaçış, çoğu zaman “sevgi” adı altında meşrulaştırılıyor. Oysa sevgi, insanı kendinden uzaklaştırmaz; aksine kendine yaklaştırır. Eğer bir ilişki seni kendinden ediyorsa, orada sevgi değil, korku vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen insanlar “neden hep aynı şeyi yaşıyorum?” diye sorar. Cevap çoğu zaman dışarıda değil, içeridedir. İnsan kendine dönmediği sürece, hayat onu hep aynı kapıya götürür. Çünkü öğrenilmeyen dersler, farklı yüzlerle tekrar eder. Ve insan, en çok tanıdık acılara gider; çünkü bilinmeyen huzurdan daha az korkutucudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Herkes evine döner” cümlesi bu yüzden romantik değil, biraz acımasız. Çünkü o dönüş, birine değil, kendine. Ve herkes o yolu bilmiyor. Dahası, herkes o yolu yürümeye cesaret edemiyor. Çünkü kendine dönmek; inkâr ettiğin yanlarını görmek, susturduğun sesleri duymak ve en önemlisi kendinle kalabilmek demek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yolu bilenler için ev hep aynı yerde:<br />
Kalbinin seni artık incitmediği yerde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de gerçek iyileşme tam olarak burada başlıyor—&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk kez kimseye sığınmadan, kendi içinde kalabildiğinde</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/herkes-evine-doner-1775827056.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Muhalefet için siyasette öncelikler…</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefet-icin-siyasette-oncelikler-13054</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefet-icin-siyasette-oncelikler-13054</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik ve hukuksal yıkımını yaşarken, muhalefetin iktidarı anayasal zemine çekme ve halkın yoksulluğunu siyasetin merkezine taşıma zorunluluğu her zamankinden daha hayati. Peki bu ne kadar mümkün olabilir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP siyasette ibreyi ara seçimlere çevirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görevden alınan belediye başkanları için mücadelesini miting alanları, mahkeme salonları ve meclis oturumlarında sürdüren CHP, ara seçim diyerek iktidarı köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey Ak Parti yargısının verdiği kararla tutuklandı ve yerine meclis çoğunluğu ile Ak Partili birisi getirildi oysa Mustafa Bozbey iki seçmenden birinin oyunu alması rağmen belediye meclisinin altmış bir oyuyla başkanlıktan düşürüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erken seçimden devam ediyoruz Erdoğan’ın bu talebe karşı cevabı her ne kadar “gündemimizde seçim yok” olduysa da CHP lideri Özgür Özel buna karşın “sen kim oluyorsun anayasa var.” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte tam bu noktada insanın aklına ülkede bir anayasa mı var? sorusu takılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet gerçekten bu ülkede bir anayasa var mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet kayıtlarında bir anayasa gözüküyor ama mahkemelere de sokaklarda, medyada hayatın her alanında ülkede bir anayasanın varlığı hissedilmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgür Özel “sen kim oluyorsun” derken bir cumhurbaşkanının var olan anayasaya karşı saygılı olacağı noktasından bu çıkışı yapıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın cevabı ise daha trajik bir olguya dayanıyor ve verdiği mesajda mealen “sen anayasa değil benim söylediklerime bak” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bence Erdoğan haklı, haklı çünkü bu ülkede anayasa fiilen uygulanmayan hatta yok sayılan bir duruma düşürülmüş vaziyette…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günün mottosu “anayasaya değil bana bak” </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ara seçim olur mu olmaz mı bilinmez ama bu durum ülkede ağır bir kanunsuzluk ve hukuksuzluğun hakim olduğunu bize bir kez daha göstermiş oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belediye başkanlarını sabahın köründe yaka paça gözaltına almak, derme çatma uyduruk iddianamelerle yargılayarak kodese sokmak ile AYM ve AİHM kararlarını anayasaya rağmen uygulamamak ve bunun sonucu başta Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala olmak üzere insanları yıllardır özgürlüğünden mahrum etmek bu ülkede anayasanın fiilen ortadan kaldırıldığının açık örnekleri değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sürdürülecek olan siyasi muhalefetin gündeminde hemen her gün bu sorun olmalı yani anayasa, yargı ve hukuk bu üçlü her gün gündeme getirilmeli…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü ortada millete karşı ne söyleyecek bir sözü ve ne de gösterecek bir yüzü olmayan Ak Parti iktidarının muhalif olanlara yani siyasetçilere, gazeteciler ve çeşitli çevrelere karşı şiddet, hukuksuzluk ve zulümden başka yapacağı bir şey kalmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarını meşru yollarla sürdürmesinin imkansız olduğunu bildiği halde gayrı meşru tüm yollara başvurarak yoluna devam etmek istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu siyasi zorbalık ortamında bir yandan da kamuda cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk ve hırsızlığı yapılmakta… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu ülkede tarihin hiçbir döneminde kamu kaynakları bu kadar hortumlanmamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve diğer yandan hiçbir dönem Emekli insanlar için yoksulluğu ve açlığı reva gören ve iş kendi akrabalarına gelince kamu kurumlarında ayda iki buçuk milyon lira ödeme yapan bir iktidar görülmemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir diğer konu demokratikleşme ve yeni anayasa sorunu…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreç denilen süreç durmuş vaziyette ve hatta geriye gitmiş durumda adeta yaprak kıpırdamıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne kadar demokratikleşme adına hiçbir adım atılmadı, atılmakta istenmedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü iktidarın Kürt sorununu çözmek gibi bir iradesi yok ama konuyu siyaseten yedek lastik olarak kullanma kurnazlığı var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalefetin bir dikkat noktası da bu noktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreci demokratikleşme ve yeni demokratik anayasa için bir kaldıraç olarak görmek ve bu noktada iktidara yüklenmek ve kamuoyunu aydınlatarak onları sürece ortak etmek olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve daha önemli ve sorunlu bir alan olarak dış politika alanı bu alanda öncelik İsrail ve ABD’nin bölgemizde çıkarları için dizayn etmeye çalıştığı hesaplara ortak olmamak ve ısrarla bölge barışını savunmak önceliğimiz olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşında gelinen ateş kes sürecinin kalıcı bir barışa dönüştürülmesi için Lübnan dahil çaba harcanmalı ve savaştan kesinlikle uzak durulmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan Trump’ın NATO’dan çekilme yaklaşımlarına karşı çıkılmalı bu süreçte Avrupalı müttefiklerimizle ortak hareket etmeliyiz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve Erdoğan’ın aksine AB üyelik müzakerelerinin başlatılmasında ısrar edilmeli AB üyeliğin ülke için yararları kamuoyuna kapsamlı olarak anlatılmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel olarak Çin+Rusya ve Batı dengesinde ve geriliminde öncelikle çıkarlarımıza göre hareket etmeliyiz ancak bunu yaparken öncelikle batı dünyasının bir bileşeni olduğumuzu unutmamalıyız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak milletin ekonomik olarak tarihinde hiçbir dönem bu şekilde yoksulluğa ve açlığa mahkum edildiği böylesi bir dönem görülmemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çiftçisinden işçisine esnafında memura oradan milyonlarca emeklisine kadar herkes ama herkes çok zor durumda… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marketlerde her gün fiyat etiketleri değişiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her gün her ürüne zam yapılıyor insanları soymak soğana çevirmek artık sıradanlaştı ve bunun tek nedeni Ak Parti olduğu kadar ahlaksızlıkta bir başka nedeni…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yoksul ve açlığın nedenleri daha kapsamlı ve daha geniş olarak gündeme getirilmeli ve gündemden hiç düşürülmemelidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefet-icin-siyasette-oncelikler-1775897883.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Romanya Yazıları (3):  Bükreş sokaklarında Fransız rüzgârları</title>
                <category>GEZİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/romanya-yazilari-3-bukres-sokaklarinda-fransiz-ruzgarlari-13053</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/romanya-yazilari-3-bukres-sokaklarinda-fransiz-ruzgarlari-13053</guid>
                <description><![CDATA[Bükreş’te, Paris’tekinin neredeyse aynısı olan Zafer Takı’nın bir örneğini görüyorsunuz. Şehrin bir başka simge yapısı da 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan Athaneum adlı konser salonu. Tabii bu isim ilk başta Yunan çağrışımı yapıyor ama mimarı Albert Galleron adında bir Fransız. Her ne kadar konser izleyememiş olsam da, Economist’in açılış günkü konuşmaları Athaneum’da yapıldığından ötürü içini görme imkânı buldum. Gösterişten uzak, zevkli, sıcak, akustiği güzel bir bina.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Romanya yüzölçümü açısından büyük bir ülke olsa da nüfusu çok kalabalık değil, 17 milyon kadar, ama 6 milyonluk yabana atılmayacak bir nüfus da ülke dışında yaşıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün Romanya dışında en fazla nüfus İngiltere’de, oysa, Romanya’nın esas bağı Latin olması hasebiyle Fransızlarla.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zira bu bölgede Slav olmayan tek halk Rumenler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Latin olmaları dillerinin Fransızcayla benzemesine de yol açıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şehrin çeşitli yerlerinde Fransız etkisini görmek mümkün.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bükreş’e “Doğu’nun Paris’i” denmesinde bir haklılık payı yok değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye’nin Bükreş Büyükelçiliği, şehrin görmeye değer binalarından biri.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1890’larda yapılmış, mimarı Fransız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu binadaki mimaride de Fransız etkisi bariz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Daha sonra Romanya Başbakanlık konutu olarak kullanılmış ama 1934’te Büyükelçi Hamdullah Suphi Tanrıöver’in girişimiyle Türkiye tarafından satın alınmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bükreş’te Büyükelçilik deyince Hamdullah Suphi’ye ayrı bir başlık açmak lazım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hamdullah Suphi, Bükreş’e gönüllü gelmediği gibi diplomatlığa da isteyerek başlamadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Başında bulunduğu Türk Ocakları, CHP’ye alternatif görüldüğü için kapatılınca ona da yurtdışı yolları gözüktü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kahire, Belgrad ya da Bükreş arasında bir tercih yapacaktı, Gagavuz azınlığa sahip olduğu için Romanya’yı seçti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1931’de başladığı Bükreş Büyükelçiliği görevinde tam onüç sene kaldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Maalesef, ne anılarını ne de sefaretnamesini bütünlüklü bir şekilde yazabildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Elimizde hatırat namına sadece gazeteci Mustafa Baydar’ın kendisinden dinlediklerine dair tuttuğu bölük pörçük notlarından teşekkül eden <em>Hamdullah Suphi Tanr</em><em>ıö</em><em>ver ve An</em><em>ı</em><em>lar</em><em>ı</em><em> </em>adlı kitabı var; o yüzden, misal, Büyükelçi Tanrıöver’in Gagavuzların göç ettirilmesi, Romanya iç siyaseti ya da İkinci Dünya Savaşı’ndaki tutumuna dair ne düşündüğünü biliyoruz ama bu binanın satın alınış hikâyesi gibi detaylara vakıf değiliz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Büyükelçi Özgür Kıvanç Altan ile sefaretin kabul salonunda sohbet ederken aklımın bir yanında hep Hamdullah Suphi’nin savaş ortamında burada kimleri ağırladığı ve kayda geçmeyen kimbilir neler konuştukları vardı…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">&nbsp;Bu arada, söylemeden geçmeyeyim, Büyükelçi Altan, görev yerinin Bükreş olduğunu öğrendikten sonra Rumence öğrenmeye karar vermiş; anlaşılan epey azimli bir insan ki Rumence gibi bir dili kısa sürede sökmüş, şimdilerde hiçbir toplantıda çeviriye ihtiyaç duymuyormuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rumence gibi bu sınırların dışında pek bir şey ifade etmeyen bir dili öğrenmek için bunca gayret gösteren bir diplomatın varlığı ümit verici.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Büyükelçi Altan’a, Hamdullah Suphi döneminden bilmediğine sevindiğim bir Bükreş Büyükelçiliği dedikodusu anlattım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye’nin en önemli diplomatlarından biri olacak Zeki Kuneralp’in yurtdışındaki ilk görev yeri Bükreş’ti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kuneralp, <em>Sadece Diplomat</em> adlı hatıratında, Gagavuzlara olan ilgisi yüzünden “Gagavuz Metropoliti” diye isim takılan Hamdullah Suphi’nin o zamanlar herkesin dilinde olan olağanüstü hitabet yeteneğinden söz ettikten sonra Büyükelçi’nin Merkez’e çektiği pek çok raporu kısalttıklarını anlatıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hamdullah Suphi’nin raporları birer nutuk hüviyetine büründükçe telgraf masrafı hayli kabarmış, raporları şifrelemek de epey vakit alıyormuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Maiyetindeki personel ise çözümü raporları uygun gördüğü şekilde kısaltmakta bulmuş!</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İş bununla sınırlı kalsa gene iyi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kuneralp’in anılarından okuyalım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“[Kançılarya Şefi Başkatip Hasan Nurelgin] Hükümetle temas etmek üzere Büyükelçinin Ankara’ya hareketine onbeş gün kaladan itibaren bu ampütasyon ameliyelerine son verirdi. Avdetinde bunlara tekrar başlardı. Buun sebebi şu idi: Tanrıöver’in bir âdeti vardı. Ankara’da iken Bakanlığa uğrar, son onbeş gün içinde Bükreş’ten gönderdiği telgrafları getirtip okurdu.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Neyse, sefarette çok oyalandık, şehrin sokaklarında dolaşmaya devam edelim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yine Bükreş’te, Paris’tekinin neredeyse aynısı olan Zafer Takı’nın bir örneğini görüyorsunuz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şehrin bir başka simge yapısı da 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan Athaneum adlı konser salonu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tabii bu isim ilk başta Yunan çağrışımı yapıyor ama mimarı Albert Galleron adında bir Fransız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Her ne kadar konser izleyememiş olsam da, Economist’in açılış günkü konuşmaları Athaneum’da yapıldığından ötürü içini görme imkânı buldum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gösterişten uzak, zevkli, sıcak, akustiği güzel bir bina.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CEC Sarayı Bükreş’in Fransızlığını takip edebileceğimiz bir başka yapı, onun mimarı ise yine Fransız, Paul Gottereau.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bükreş’te, bu saydıklarım haricinde de insanda Paris’te olduğu intibaını uyandıran çeşitli binalar ve pasajlar gördüm.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bükreş, Fransız rüzgârlarıyla güzel bir şehir.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/romanya-yazilari-3-bukres-sokaklarinda-fransiz-ruzgarlari-1775939048.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gemi</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gemi-13052</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gemi-13052</guid>
                <description><![CDATA[Her gemi yanaştığında yeşeren bir umut, her kalabalık dağıldığında ayaklar altında ezilen sarı laleler... Kimini, neyini beklediğini zamana yenik düşerek unutan bir adamın rıhtımdaki sessiz direnişi. Beklemenin, kayboluşun ve hiç gelmeyecek olanın acısını çekmenin o derin, melankolik öyküsü...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onu görecekti bilmem kaç yılın ardından. Ellerini sıkı sıkı tutacak, sonsuz kez öpecekti. Denizleri kıskandıracak mavilerinde kaybolacaktı. Tam üç dakika sonra gemiden inecekti. Her onsuzluğa kapıldığı anı, dökülen gözyaşlarını hiç yaşanmamışçasına silecekti. Biliyordu ki, onu gördüğü dakika yaşananlar ve yaşanacaklar adeta yok olacak; geriye yalnızca o kalacaktı. Her şeyden daha net, daha gerçek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yağmur çiseliyordu. Üzerindeki ceketi çıkardı ve onun için aldığı çiçeklerin üzerine dikkatlice örttü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Her gün mü gelir buraya?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Her gün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Ne yapar peki?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Şimdi ne yapıyorsa onu yapar. Oturur öyle.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Sadece oturur mu yani?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Balıkçı derin bir nefes çekti. Çattık, diye düşündü. “Bu adamın derdi nedir, yalnız biçareyi ne diye merak eder?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Bekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Neyi? Kimi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Onu ben bilmem. Gemileri seyreder. İnenlere bakar, yüz yüz inceler. Birini ararcasına dikkatli. Bazı bazı kalkar yolcuların arasında dolanır. Sonra banka geri oturur, öyle içli içli ağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Akşamları eve gidip sabah erkenden de gelir o zaman?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adam, gence kanlanmış gözleriyle sertçe, bıkkınca baktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Gemi seferlerinin çok olduğu geceler burda, bankta yatar. Her gemiyi seyreder, inenlerin arasında birini arar gözleri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genç, balıkçıyı rahat bırakması gerektiğini anlayarak teşekkür etti. Bankı görebileceği bir yere oturdu ve gözlemlemeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tıpkı balıkçının anlattığı gibi de oldu. Gemi kıyıya yanaşınca adam çiçek demetini alıp yerinden kalktı. Kalabalığın içinde birini aramaya başladı, baktığı her yüzün aradığı kişiye ait olmadığını fark edişinde paniğe kapılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yağmur şiddetlendi. Onu bulmak için koşuştururken çiçekleri farkına varmaksızın birer birer yere düşürüyordu. Sarıları pis, kara suya bulanan laleler; ayaklar altında ezilmişti. O yoktu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gemi limana dönüyordu. O da ağlayarak banka geri oturdu. Sırılsıklam olmuştu, şüphesiz üşütecekti. Nefessiz kalana, soğuktan titreyene değin ağladı. Biliyordu,gemi yine gelecekti. Hatta belki bir sonrakinden o da inecekti. Ama o kadar uzun süredir bekliyordu ki, neyi; kimi beklediğini unutmuş, zamana yenilmişti. Bekleyişlerin esiri olmuş, ufalmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genç adam yerinden fırladı. “Kendinin ötesinde bir hikayesi var. Öyle ki bu herkesçe bilinmeli. Bir köşede çürümesine, yitip gitmesine izin verilmemeli.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayat koca bir bekleyişten ibaret. Birini, bir şeyi, hiç gelmemiş ya da gelmeyecek olan. Bazen de hisleri özlemek… Hiç sahip olmadığın bir şeyin acısını çekmek gibi. Kalbindeki sızı, gözündeki yaş ve bir parça yalnızlık… Beklemek, beklemek, beklemek… Yorulsan da, kahrolsan da, bilinmezliklerden daralsan da beklemek. Derin bir nefes al ve sakinleş. Önünde uzun yıllar var sabırla beklenecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Unutulan ruhlardan olduk şimdi. Yaşananları bir düş gibi bizden dışarıya üfleyip, çekip aldılar. Ufukta birkaç kayboluş ve varoluş. Bulanık, üstü tozlu. Yağmur önce hafifledi. Her gözyaşı kurur. Sonra dindi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güneş doğdu. Balıkçılar denize açılıyor, rıhtım hareketli. Yine bir şeyi, birini bekliyor. Belki de bir sonraki gemiyi…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gemi-1775908050.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akıl, vicdan, kudret</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/akil-vicdan-kudret-13051</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/akil-vicdan-kudret-13051</guid>
                <description><![CDATA[Bir insanı tanımak için ne bildiğine değil, neyi dert edindiğine bakmak kâfidir. Entelektüel gerçeğe mesafe koyup onu çözümlerken; aydın başkasının derdini sahiplenip cemiyetin vicdanı olur. Elit ise, sonuçlarını idrak etmeksizin sadece gücü yönetir. Foucault'dan Habermas'a uzanan kavramsal bir yolculukta, modern toplumun en büyük buhranlarından biri olan bu üç rolün nasıl birbirine karıştığını ve 'sembolik iktidarın' hakikati nasıl esir aldığını tartışıyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir insanı tanımak için ne bildiğine değil, neyi dert edindiğine ve elindeki gücü nasıl kullandığına bakmak kâfidir. Zira bazıları düşünür ama hissedemez; bazıları hisseder ama değiştiremez; bazıları ise değiştirir ama ne düşündüğünü ne de kimin için yaptığını sorgular. İşte entelektüel, aydın ve elit arasındaki fark tam da bu üç hat üzerinde şekillenir: akıl, vicdan ve kudret.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evvela entelektüel… Entelektüel, hakikatle kurduğu ilişki üzerinden tanımlanır. Onun asli meselesi anlamaktır: görünenin arkasındaki yapıyı çözmek, olanı olduğu gibi değil, nasıl kurulduğu üzerinden okumak. Bu yönüyle entelektüel, bir bakıma “mesafe koyma” sanatını icra eder. Zira hakikati kavrayabilmek için, ona bir adım geri çekilerek bakmak icap eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Michel Foucault’nun ifadesiyle entelektüel, artık “evrensel hakikatin sözcüsü” değil, belirli bilgi alanlarında iktidar ilişkilerini teşhir eden bir figürdür.[1] Bu, entelektüelin yalnızca bilen değil, bilginin nasıl üretildiğini sorgulayan kişi olduğu anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak burada mühim bir nokta vardır: Entelektüelin başkasının derdiyle dertlenmesi zaruri değildir. O, çoğu zaman bir meseleyi analiz eder; onu yaşamak ya da taşımak zorunda değildir. Bir yoksulluk haritası çizer, ama o yoksulluğu hissetmeyebilir. Bir savaşın stratejik dinamiklerini çözümler, fakat savaşın acısını doğrudan yaşamayabilir. Bu, onun eksikliği değil; fonksiyonunun doğasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın ise başka bir yerden konuşur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın, yalnızca anlamaz. Aynı zamanda hisseder. Yalnızca çözümlemez, sahiplenir. Aydın, başkasının derdiyle dertlenen kişidir. Osmanlı’daki “münevver” kavramı bu yüzden mühimdir: yalnızca ışık saçan değil, aynı zamanda ısıtan bir varlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jürgen Habermas’ın kamusal alan nazariyesine göre, aydınlar toplumsal aklın teşekkülünde merkezi bir rol oynar; zira onlar, düşünceyi cemiyetle buluşturan aracı aktörlerdir.[2] Ancak bu aracılık yalnızca bilgi transferi değildir—bir tür ahlaki angajmandır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir misal ile tebarüz ettirelim:<br />
Bir entelektüel, eğitim sistemindeki yapısal eşitsizlikleri analiz eder ve bunu akademik bir makalede ortaya koyar.<br />
Bir aydın ise, o eşitsizliğin içinde ezilen öğrencinin hikâyesini görünür kılar, ses verir ve değişim için mücadele eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sebeple aydın, yalnızca bilen değil; aynı zamanda hisseden ve harekete geçen kişidir. Onun varlığı, cemiyetin vicdanıyla doğrudan irtibatlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit ise bu iki figürden farklı bir düzlemde konumlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit, bilginin değil, gücün alanına aittir. Ekonomik sermaye, siyasal nüfuz yahut kültürel iktidar; bunların herhangi biri kişiyi elit kategorisine taşır. Vilfredo Pareto ve Gaetano Mosca, toplumların daima bir “yöneten azınlık” tarafından idare edildiğini ileri sürer.[3] Pareto’nun “elit dolaşımı” teorisi ise bu zümrenin zaman içinde değişse de varlığını daim kıldığını ifade eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne var ki elit olmak, ne entelektüel derinlik ne de aydın sorumluluğu gerektirir. Elit, karar alır; fakat o kararın toplumsal izdüşümünü idrak etmek zorunda değildir. Bir elit, eğitim politikası belirleyebilir; ancak o politikanın bir köy okulundaki çocuğun hayatını nasıl şekillendirdiğini hiç düşünmeyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada şu tasnif, meseleyi açıklamamıza yardımcı olur:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Entelektüel düşünür.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın hisseder ve harekete geçer.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit yönetir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lakin modern toplumların en mühim buhranlarından biri, bu üç rolün yekdiğerine karışmasıdır. Elitlerin kendilerini entelektüel kisvesi altında sunması, aydınların ise eleştirel mesafeyi kaybederek elit söylemini yeniden üretmesi, kamusal aklı zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pierre Bourdieu bu durumu “sembolik iktidar” kavramıyla açıklar: Hakikat, artık bağımsız bir değer olmaktan çıkar; güç ilişkileri içinde yeniden inşa edilir.[4] Böylece insanlar hakikati değil, güçlü olanın anlattığını hakikat zannetmeye başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soğuk bir sokakta üşüyen bir çocuk…<br />
Entelektüel bunun sebeplerini yazar.<br />
Elit çoğu zaman görmez.<br />
Aydın ise durur; ve o anın ağırlığını taşır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#434343"><strong><span style="color:black">Dipnotlar</span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">[1] Michel Foucault, <em>Power/Knowledge</em>, 1980.<br />
[2] Jürgen Habermas, <em>The Structural Transformation of the Public Sphere</em>, 1962.<br />
[3] Vilfredo Pareto; Gaetano Mosca, elit teorileri.<br />
[4] Pierre Bourdieu, <em>Language and Symbolic Power</em>, 1991.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/akil-vicdan-kudret-1775764879.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Muhalefetin sağ seçmen bilmecesi (2)</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-2-13050</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-2-13050</guid>
                <description><![CDATA[İmamoğlu davası sadece hukuki bir süreç değil; iktidarın muhalefetin 'sağ-sol sınırlarını ihlal edebilen' en güçlü silahını etkisiz hale getirme operasyonuydu. Veri Enstitüsü'nün araştırmaları, Özgür Özel'in tüm çabalarına rağmen muhafazakâr tabana ulaşmada İmamoğlu kadar mahir olmadığını gösteriyor. Üstelik olası bir 'Kürt seçmen firesi' riski kapıdayken, CHP'nin acilen iktidarın ezberlerini bozacak ve sağ seçmene personasıyla nüfuz edebilecek alternatif bir liderlik denklemine ihtiyacı var.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-12991">Geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim.</a> </span></span></h2>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2017 yılındaki anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde elli şartını koyan Erdoğan, elbette Türk sağının temel bir amentüsüne güveniyordu. Buna göre Türkiye, nüfusunun çoğunluğu dini ve milli değerlere kökten bağlı olan özünde sağcı bir ülkeydi. Böyle bir sistemde CHP’li bir adayın çoğunluğun teveccühünü alması ancak ciddi bir anomali olabilirdi. Dolayısıyla tüm yetkilerin cumhurbaşkanında toplanması ve o makam için de çoğunluk oyu şartı aranması, sağ partilerin yapısal olarak avantajlı olduğu bir siyasal düzenin kurulması demekti. Erdoğan bu sistemle tek parti iktidarını uzun yıllar garantileyeceğini ve hiçbir siyasi kaygı yaşamaksızın ülkeyi istediği gibi yönetebileceğini düşündü.</span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçek durum bundan bir nebze farklı oldu. İktidar ile muhalefet arasındaki farkın beklenenden az oluşu küçük partilerin göreli önemini arttırdı ve Erdoğan da yüzde elli oy alabilmek için koalisyon kurmaya mecbur kaldı. Yine de genel hatları itibariyle mevcut sistemin AKP iktidarının değirmenine su taşıdığına, sağdan gelen adaylar için daha konforlu bir siyasal alan sunduğuna kuşku yok. Yaşanan ekonomik krize ve eğitimden sağlığa değin pek çok alanda büyüyen sorunlara karşın Erdoğan’ı hala bir sonraki seçimin en güçlü adayı kılan da bu siyasi kurgu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle bir tablo karşısında CHP için tek çıkar yol, kendisini sağda konumlayan seçmenlere erişmek ve onların oylarını almak. Aksi durumda sandıktan bir CHP iktidarı çıkması neredeyse imkânsız. Özgür Özel yönetimi tüm çabasına karşın bu konuda yetersiz kalmış görünüyor. Veri Enstitüsü’nün önceki gün yayınladığı <a href="https://t24.com.tr/gundem/veri-enstitusu-bir-yilda-imamoglu-davasi-tamamen-siyasi-diyenlerin-sayisi-da-ofke-de-azaldi,1312089" style="color:#467886; text-decoration:underline">veriler</a> de söz konusu yetersizliği bir defa daha ortaya koydu. Seçmen duygularının 19 Mart sonrasındaki değişimine odaklanan çalışmaya göre muhalefet seçmenlerinde İmamoğlu davasının siyasi karakterine dair pek az şüphe var. Ancak diğer seçmen bloklarında davanın hukuki bir süreç olduğu algısı yavaş yavaş yerleşiyor. Güçlü bir muhalefet kimliğine sahip olmayan seçmenlerin, yüzlerce mitinge ve muhalif basının tüm desteğine karşın iktidarın söylemini kısmen de olsa satın almaya başladığı görülüyor. AKP ve MHP seçmenlerinin 19 Mart’ın hemen sonrasında yaşadıkları kafa karışıklığına karşın, bir noktada partilerinin söylemine doğru meyletmelerinin olağan olduğunu elbette söyleyebiliriz. Ancak iktidarı hedefleyen bir partinin yapması gereken tam da hayatın bu olağan akışına çomak sokmak, İmamoğlu davasındaki adaletsizliği bir kaldıraç olarak kullanarak sağ seçmen ile iktidar bloğu arasındaki aidiyeti zayıflatmak olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette muhalefetteki karar vericiler de bunun farkında. Nitekim bugüne değin muhafazakâr taban ile iktidar arasındaki bağı zayıflatmak ve karşı mahalleden oy alabilmek için pek çok yol denediler. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi ya da olası bir adaylık için Abdullah Gül isminin öne çıkartılması böyle bir arayışın sonucuydu. Bu çabalar beklenen karşılığı üretmeyince bu defa CHP içerisine daha düşük profilli sağ siyasetçileri dahil etme ve parti söyleminde dini ve milli sembollere yoğun biçimde yer verme arayışına gittiler. Kılıçdaroğlu döneminin son seçimi bu yöndeki çabaların zirvesiydi. Seçimlerin ikinci turunda Kemal beyin %47,5 oy aldığı düşünülürse, topyekûn başarısız olduğunu söylemek haksızlık olur. Ancak yeterince başarılı olamadığı ve bir sonraki seçimde CHP’nin daha fazlasını yapmak, daha çok sayıda iktidar seçmeninin oyunu almak zorunda olduğu açık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önümüzdeki seçimlerde bu konu belki önceki seçimlerden de daha kritik ve belirleyici olacak. Zira bugüne değin muhalefet bloğunda olduğu varsayılan Kürt oylarının, süregiden çözüm süreci neticesinde iktidara meyletme olasılığı söz konusu. Böyle bir durumda ana muhalefet 2023 seçimlerinde eksik kalan 2,5 puanlık oyu almakla kalmayıp, Kürt seçmenlerden eksilecek desteği de yine sağ seçmenlerin teveccühü ile telafi etmek zorunda kalacak. Bunun yolları üzerine şimdiden kafa yormak ve belirlenen stratejiyi bir an önce uygulamaya geçirmek, bu bağlamda Özel ve arkadaşlarının birinci önceliği olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanımca CHP için sağ seçmene hitap edebilmenin iki yolu var. İlki Kılıçdaroğlu’nun stratejisini devam ettirmek ve partiyi gerek içerisindeki siyasi yüzler bakımından gerekse söylem bakımından sağa çekmek. Ancak bu stratejiyi parti kimliğini kaybetmeden ve mevcut çekirdek seçmenini küstürmeden uygulamak zorundalar. Bu da sağa kayma stratejisinin doğal bir sınırı olduğu ve bir noktadan sonra partiye zarar vereceği anlamına geliyor. 2023’te bu sınıra epey yaklaşılmıştı. Buna rağmen Erdoğan seçimlerde ipi göğüslemeyi başardı. Bugün yine aynı yöntemi denemek ve daha da ileri götürmeye çalışmak seçim başarısını garantilemeyeceği gibi, parti içi konsolidasyonu da tehlikeye atacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar seçmenlerin oylarını alabilmenin ikinci yolu ise Erdoğan’ın çizdiği bu siyasi koordinat uzayında hareket ederek sağa yanaşmak yerine, bu ayrımı en baştan reddetmek olabilir. Mademki cumhurbaşkanı her seçimde sağ-sol sembolizmi üzerinden kendi desteğini devşiriyor, muhalefetin yapması gereken de ülke seçmenini ikiye ayırdığı varsayılan afaki bu sınırı enine kesen ve söz konusu ayrımı anlamsızlaştıran bir siyasi yaklaşımı ileri sürmek olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Normal şartlarda bunu yapabilmek elbette kolay değil. Çünkü yeni bir söylemi toplumsallaştırmak ve sol-sağ ayrımının yerine geçecek alternatif siyasi kimlikler tesis edebilmek zaman alacaktır. Ancak Türk siyasetinin lider odaklı işleyişi muhalefete burada bir avantaj sağlıyor. Seçmenlerin siyasi aidiyetleri söylemden çok lidere bağlılık üzerinden kurulduğu için, yepyeni bir siyasi anlatının topluma nüfuz etmesini beklemek yerine Erdoğan’ın yaslandığı sol-sağ sembolizmini şahsında anlamsızlaştıran bir lideri öne çıkartmak muhalefet için başarıya giden kestirme bir yol olabilir. Nitekim İmamoğlu’nu özel kılan niteliklerden birisi tam da böyle bir isim olmasıydı. AKP iktidarının geleneksel siyasi kutuplaştırma ezberleri İmamoğlu üzerinde sakil duruyor, seçmen gözünde ikna edici olamıyordu. Ekrem başkanın AKP karşısında tekrar tekrar kazandığı seçimlerin sırrını biraz da burada görmek gerek. Ancak İmamoğlu’nun siyaset yapmasının engellendiği bir ortamda öne çıkan Özel figürünü aynı paralelde değerlendirmek mümkün değil. Zira CHP genel başkanı parti içinde ve tabanda çok sevilmesine karşın, iktidarın alışık olduğu, iyi tanıdığı bir siyasetçi tipi. 19 Mart’tan bu yana geçen süre Özel’in muhafazakâr tabana ulaşma konusunda İmamoğlu kadar mahir olmadığını ortaya koyuyor. Bu durumda ana muhalefet partisinin ihtiyacı İmamoğlu’nun yerini doldurabilecek, sol-sağ ayrımını salt personası ile işlevsizleştiren bir alternatif adayı öne çıkarmak ve iktidar seçmenine onun aracılığı ile seslenmek olmalı.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-2-1775763301.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump’ın söylemi ve yeni emperyalist barbarlık çağı</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-soylemi-ve-yeni-emperyalist-barbarlik-cagi-13049</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-soylemi-ve-yeni-emperyalist-barbarlik-cagi-13049</guid>
                <description><![CDATA[Trump'ın 'Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak' söylemi, sıradan bir delilik hali mi yoksa kapitalist-emperyalist sistemin yapısal krizlerinin vardığı 'yeni barbarlık' seviyesi mi? Enerji, silah ve hegemonya üçgeninde sıkışan Ortadoğu'da; uluslararası hukukun iflas ettiği, vekâlet savaşlarının meşrulaştığı ve güvenlikçi devlet anlayışının tüm bölgeyi daha da otoriterleştirdiği bir kırılma anına tanıklık ediyoruz. İnsanlık barbarlığa karşı panzehirini arıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Trump, İran ile 15 günlük ateşkes yapılmasından saatler önce, sahibi olduğu Truth Social sosyal medya hesabından dehşet verici bir paylaşımda bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın dengesiz, fütursuz, akıl almaz; ırkçı, ayrımcı ve nefret söylemi içeren açıklamalarıyla güç gösterisi yaptığı ve emperyalist güçler arasında liderliğini pekiştirmeye &nbsp;çalışan bir siyasetçi olduğu, ilk başkanlık döneminden beri biliniyordu. İkinci başkanlık dönemi seçim kampanyasında bu tarzın ABD’li seçmenleri konsolide ettiğini görünce, seçildikten sonra &nbsp;dozunu artırdı; sürekli değişen, yalana dayalı tehditkâr açıklamalarla dünya gündemini belirlemeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyle ki, başkanın akıl sağlığını yitirdiği ve kişiliğinin giderek psikopatlaştığı yönünde tartışmalar dahi ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı uzadıkça sahadaki manevra alanı daralan ABD Başkanının saldırganlığı, kuralsızlığı ve savaş harcamaları-pratikleri daha da &nbsp;arttı. Bu durum, ABD kamuoyunda da tepkilerin yükselmesine neden oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın ilk ayında, ABD genelinde milyonlarca insanın katıldığı “Krala hayır, Trump’a hayır, savaşa hayır” sloganlı gösteriler bunun en açık göstergesi oldu. Trump da bu tepkileri dikkate alarak ABD halkının savaş istemediğini kabul etmek yapmak zorunda kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bir avuç borsa spekülatörü, uluslararası petrol şirketleri ve silah-mühimmat tekelleri dışında Trump’ın söylemlerine ve gerekçelerine inanan neredeyse yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum, İran savaşı ve Trump’ın Hitlervari söylemlerinin yalnızca bir siyasi iletişim tercihi olmadığını; çok daha derin bir anlam taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim Trump’ın ateşkesten saatler önce yaptığı şu açıklama bunu özetler niteliktedir:<br />
<strong>“Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek. Bunun olmasını istemiyorum ama muhtemelen olacak.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı paylaşımda bu geceyi “dünyanın uzun ve karmaşık tarihindeki en önemli anlardan biri” olarak nitelendirerek, “<strong>47 yıllık zorbalık, yolsuzluk ve ölüm nihayet sona erecek. İran’ın büyük halkını Tanrı korusun</strong>!” ifadelerini kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tür söylemler ve savaşın yürütülüş biçimi, İran merkezli büyük bir savaşın yarattığı yeni “barbarlaşmanın” yalnızca askeri bir mesele olmadığını; kapitalist-emperyalist sistemin krizlerini nasıl derinleştirdiğini de göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küresel Dünya Çok Aktörlü Savaşlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nükleer silah tehdidi bahanesiyle başlatılan bu savaşın; İran medeniyetini hedef alması, İran petrolü üzerinde kontrol kurma amacı ve Hürmüz Boğazı’nın denetimini ele geçirme çabası, bunun bir enerji savaşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan küreselleşen dünyada savaş ve çatışmalar artık iki ülkeyle sınırlı kalmamaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok aktörlü ve bölgesel savaşların yapısal bir nitelik kazandığı, Ukrayna ve Gazze süreçlerinde açıkça görülmüştü. İran savaşı ise bu süreci daha da genişleterek küresel bir boyuta taşımıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık yalnızca cephede savaşanlar değil, cephe gerisinde yer alarak sıcak savaşın aktif unsurları olan aktörler de çoğul bir yapı sergilemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişte de benzer tablolar oluşurdu; ancak bu durum çoğu zaman gizli kalırdı. Günümüzde ise vekâlet savaşları, emperyalist yeni barbarlığın siyasal, sosyal, hukuksal ve güvenlik boyutlarını belirleyen temel unsur haline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreçte Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukuk fiilen işlevsiz hale getirilmekte; yerini güçlülerin hukuku almaktadır. Güvenlik kavramı da artık tüm insanlık için değil, güçlü devletlerin güvenliği için yeniden tanımlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiç kuşkusuz Trump’ın temsil ettiği bu emperyalist yeni barbarlık düzeyi, diğer ülkelerle ABD arasında çeşitli çelişkiler doğurmaktadır. Ancak bu çelişkiler, esas olarak enerji, silahlanma ve hegemonya mücadelesine dayanan çıkar çatışmalarından kaynaklanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla bu farklılıklar, İran merkezli büyük savaşın emperyalist sistemi daha da barbarlaştıran bir kırılma noktası olmasını engelleyecek nitelikte değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İran Savaşının Sonucu Bölgede Daha da Otoriterleşme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı aynı zamanda 21. yüzyıl savaşlarının, içe kapanma ve milliyetçiliğin yükselme potansiyeline dair önemli dersler de barındırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kısa süre önce rejimi ciddi şekilde sarsan protestoların aniden sona ermesini yalnızca baskıyla açıklamak yetersizdir. ABD ve müttefiklerinin beklediği gibi bir iç karışıklığın yaşanmamasında; İsrail-ABD politikalarına duyulan tepki, tarihsel ABD karşıtlığı ve İran milliyetçiliğinin yükselişi önemli rol oynamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreç, bölge ülkeleri arasındaki gerilim ve kutuplaşmayı artıracak; istikrarsızlığı derinleştirecektir. Aynı zamanda bölge devletlerinin daha otoriter ve militarist yapılara yönelmesine, güvenlikçi devlet anlayışının güçlenmesine yol açacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu da sınırlı kaynakların refah yerine güvenlik ve askeri harcamalara aktarılması anlamına gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir süreç emperyalist devletler için de geçerli olacaktır. Sistem daha da istikrarsızlaşacak, büyük güçler arasındaki rekabet sertleşecek ve uluslararası ilişkiler daha gergin bir hale gelecektir. Başka bir ifadeyle emperyalizmin yeni barbarlık çağındayız.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle, emperyalist sistemin yapısal ihtiyaçları doğrultusunda derinleşen bu yeni barbarlaşma süreci, her türden ve her alanda krizleri büyütmeye devam edecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünen o ki, bir süre daha insanlık kaybedecek, “vampirler” kazanacak. Evrensel barış ve huzur içinde yaşama hakkı sözleşmeleri, yasaları kâğıt üzerinde kalmaya devam edecek. Ta ki insanlık bu emperyalist barbarlığa karşı kendi panzehirini üretinceye kadar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpin-soylemi-ve-yeni-smperyalist-barbarlik-cagi-1775762943.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ortadoğu’da yeni perde</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortadoguda-yeni-perde-13048</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortadoguda-yeni-perde-13048</guid>
                <description><![CDATA[Ortadoğu'da sahte barışların yerini 'kontrollü bir gerilim' aldı. Umman ve Katar gibi aktörlerin devrede olduğu diplomatik temaslar, kalıcı bir çözümü değil, tarafların bir sonraki hamle için nefeslenmesini sağlıyor. İsrail ve İran arasındaki açık çatışmanın tüm bölgesel sistemleri teste tabi tuttuğu, Çin ve Rusya rekabetinin sahaya yansıdığı bu sert dönemde; artan enerji maliyetleri ve kırılan tedarik zincirleri, oyunun çok daha acımasız kurallarla yazıldığını kanıtlıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yıllardır “gölge savaş” olarak adlandırılan ve çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden uzak ilerleyen gerilim, 2026’nın başında artık saklanamaz hale geldi. Hava operasyonlarıyla birlikte bu örtülü mücadele, açık ve doğrudan bir çatışmaya dönüştü. Artık mesele sadece iki ülke arasındaki bir gerilim değil; bölgesel güç dengelerinin yeniden yazıldığı bir kırılma anı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İsrail’in attığı adımlar, uzun süredir benimsediği önleyici güvenlik anlayışının bir devamı niteliğinde. Tel Aviv açısından mesele basit: Potansiyel bir tehdidi gerçekleşmeden ortadan kaldırmak. İran’ın nükleer kapasitesine yönelik endişeler, bu stratejinin merkezinde yer alıyor. Ancak sahadaki gerçeklik, bu yaklaşımın sadece bir “operasyon” değil, bölgedeki tüm askeri sistemlerin sınandığı bir yıpratma sürecine dönüştüğünü gösteriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öte yandan ABD’nin tavrı, son yıllarda sıkça dile getirilen “Ortadoğu’dan çekilme” söylemiyle çelişiyor. Washington, bölgedeki askeri ve stratejik varlığını artırarak enerji hatlarını güvence altına alma refleksi gösteriyor. Bu durum yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda Çin ve Rusya ile yürütülen küresel güç rekabetinin de sahaya yansıması.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak savaşın en sert yüzü cephede değil, ekonomide hissediliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nda artan riskler, küresel piyasaları adeta sarsmış durumda. Petrol fiyatlarının kısa sürede 100 doların üzerine çıkması, sadece enerji piyasalarını değil, doğrudan hayatın kendisini etkiliyor. Çünkü enerji fiyatları yükseldiğinde, bunun bedelini en hızlı şekilde tüketici ödüyor. Gıda fiyatlarından ulaşıma, sanayi üretiminden enflasyona kadar her alanda zincirleme bir etki ortaya çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Deniz taşımacılığında artan riskler ve maliyetler de bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Küresel tedarik zincirleri zaten kırılgan bir dönemden geçerken, bölgedeki gerilim bu kırılganlığı derinleştiriyor. Bugün yaşananlar, sadece bir savaşın değil, aynı zamanda bir “ekonomik dalganın” da habercisi.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki çözüm var mı?</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kısa vadede görünen o ki taraflar arasında yürütülen diplomatik temaslar, kalıcı bir barıştan ziyade gerilimi geçici olarak düşürmeye odaklanıyor. Çünkü masadaki sorunlar, kolayca çözülebilecek türden değil. İran için nükleer program, bir güvenlik meselesi. İsrail için ise bu programın varlığı başlı başına bir tehdit. ABD ise bu denklemin tam ortasında, hem küresel çıkarlarını hem de iç siyasi dengelerini gözetmek zorunda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bölge ülkeleri ise adeta ince bir ip üzerinde yürüyor. Bir yandan güvenlik kaygılarıyla pozisyon alırken, diğer yandan çatışmanın kendi topraklarına sıçramasını engellemek için diplomasi kapılarını açık tutmaya çalışıyorlar. Umman ve Katar gibi aktörlerin devreye girmesi de bu yüzden şaşırtıcı değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuç olarak, bugün tanık olduğumuz şey bir barış süreci değil; kontrollü bir gerilim hali. Taraflar nefes alıyor, pozisyonlarını güçlendiriyor ve bir sonraki hamleye hazırlanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ortadoğu’da oyun yeniden kuruluyor.<br />
Ve bu kez sahne daha sert, aktörler daha kararlı, maliyet ise her zamankinden daha yüksek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ortadoguda-yeni-perde-1775762609.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump ABD’yi İran’la savaşa nasıl sürükledi*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trump-abdyi-iranla-savasa-nasil-surukledi-13047</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trump-abdyi-iranla-savasa-nasil-surukledi-13047</guid>
                <description><![CDATA[Durum Odası’nda yapılan bir dizi toplantıda Başkan Trump, kendi sezgilerini Başkan Yardımcısı’nın derin endişelerine ve istihbaratın karamsar değerlendirmesine karşı öne çıkardı. İşte kader anında kararı nasıl verdiğiyle ilgili iç hikaye.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyah SUV aracıyla Beyaz Saray’a gelen İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, 11 Şubat günü sabah saat 11’e birkaç dakika kala vardı. Aylardır ABD’nin İran’a büyük bir saldırı düzenlemesi için baskı yapan İsrail lideri, gazetecilerin görüş alanı dışında, fazla tören yapılmadan hemen içeri alındı. Kariyerinin en kritik anlarından birine hazırlanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail yetkilileri önce Oval Ofis’in yanındaki Kabine Odası’nda toplandı. Ardından Netanyahu, asıl toplantı için aşağı kata indi: Başkan Trump ve ekibiyle Beyaz Saray Durum Odası’nda (Situation Room) yapılacak, son derece gizli İran sunumu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu oda, yabancı liderlerle yüz yüze toplantılar için nadiren kullanılırdı. Trump oturdu, ancak odadaki maun konferans masasının başındaki alışıldık koltuğuna değil. Bunun yerine masanın bir tarafına, duvardaki büyük ekranlara dönük şekilde yerleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu ise tam karşısında, başkanın karşı tarafına oturdu. Başbakanın arkasındaki ekranda Mossad Direktörü David Barnea ve İsrail askeri yetkilileri görünüyordu. Netanyahu’nun arkasında görsel olarak dizilen bu isimler, onu savaş zamanı lideri imajıyla çevrelemiş gibiydi. David Barnea, Mossad Direktörü, Netanyahu ve İsrail askeri yetkilileri, Beyaz Saray Durum Odası’ndaki bu kritik toplantıya katıldılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1jpg.jpg" style="height:495px; width:665px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">David Barnea, İsrail’in dış istihbarat teşkilatı Mossad’ın direktörü, Bay Netanyahu ve İsrailli askeri yetkililer, Bay Trump ile Beyaz Saray Durum Odası’nda gerçekleştirilen bu yüksek riskli toplantıya katıldılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles masanın en ucunda oturuyordu. Hem Dışişleri Bakanı hem de Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan Marco Rubio, her zamanki koltuğundaydı. Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine genellikle birlikte oturdukları taraftaydı; onlara CIA Direktörü John Ratcliffe de katıldı. Başkanın damadı Jared Kushner ile İranlılarla müzakereleri yürüten özel elçi Steve Witkoff da ana grubu tamamlıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplantı kasıtlı olarak sızıntı riskini azaltmak için küçük tutulmuştu. Diğer üst düzey kabine üyelerinin bu toplantıdan haberi bile yoktu. Başkan Yardımcısı JD Vance de yoktu; Azerbaycan’daydı ve toplantı o kadar kısa sürede ayarlanmıştı ki zamanında dönememişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu’nun önümüzdeki bir saat boyunca yapacağı sunum, ABD ve İsrail’i dünyanın en istikrarsız bölgelerinden birinde büyük bir silahlı çatışmaya doğru yönlendirecekti. Bu toplantı, Trump’ın seçenekleri ve riskleri tarttığı, daha önce hiç kamuoyuna yansımamış bir dizi iç tartışmayı da tetikleyecek ve sonunda Trump’ın İsrail’le birlikte İran’a saldırma kararını vermesine yol açacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazı, yakında çıkacak “Rejim Değişikliği: Donald Trump’ın Emperyal Başkanlığı’nın İç Yüzü” (Regime Change: Inside the Imperial Presidency of Donald Trump) adlı kitaba yapılan röportajlara dayanıyor. Kitap, yönetim içindeki tartışmaları, başkanın sezgilerini, iç çevresindeki çatlakları ve Beyaz Saray’ı nasıl yönettiğini ortaya koyuyor. Hassas konular ve iç görüşmeler, isimlerinin açıklanmaması şartıyla yapılan geniş röportajlara dayanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">11 Şubat’taki Durum Odası toplantısında Netanyahu sert bir satış konuşması yaptı. İran’ın rejim değişikliği için olgunlaştığını öne sürdü ve ortak bir ABD-İsrail operasyonunun İslami Cumhuriyeti nihayet sona erdirebileceğine inandığını belirtti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir ara İsrailliler Trump’a kısa bir video gösterdi. Videoda, sertlik yanlısı hükümet düşerse İran’ı yönetebilecek potansiyel yeni liderlerin montajı yer alıyordu. Bunların arasında, İran’ın son şahının sürgündeki oğlu Reza Pahlavi de vardı. Washington’da yaşayan muhalif Reza Pahlavi, kendisini laik bir lider olarak konumlandırmaya ve İran’ı teokratik rejim sonrası bir döneme taşımaya çalışıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu ve ekibi, neredeyse kesin zafer işaretleri olarak gördükleri şartları sıraladı: İran’ın balistik füze programı birkaç hafta içinde yok edilebilirdi. Rejim o kadar zayıflayacaktı ki Hürmüz Boğazı’nı kapatamayacaktı. İran’ın komşu ülkelerdeki ABD çıkarlarına ciddi darbeler indirme ihtimali ise çok düşük görülüyordu. Üstelik Mossad’ın istihbaratına göre İran içinde sokak protestoları yeniden başlayacak ve İsrail istihbarat teşkilatının ayaklanma ve isyanları körüklemesiyle, yoğun bir bombardıman kampanyası İran muhalefetinin rejimi devirmesi için uygun koşulları yaratacaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrailliler ayrıca Irak’tan İran Kürt savaşçılarının sınırı geçerek kuzeybatıda bir kara cephesi açabileceğini, böylece rejimin güçlerini daha da dağıtacağını ve çöküşü hızlandıracağını dile getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu sunumunu kendinden emin, tekdüze bir ses tonuyla yaptı. Bu, odadaki en önemli kişi olan Amerikan başkanı nezdinde iyi karşılanmış gibi görünüyordu. Trump, başbakana “Bana iyi geliyor” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu için bu, ortak bir ABD-İsrail operasyonuna muhtemel yeşil ışık anlamına geliyordu. Toplantıdan sadece Netanyahu değil, başkaları da Trump’ın kararını neredeyse verdiğine dair izlenimle ayrıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkanın danışmanları, Netanyahu’nun askeri ve istihbarat birimlerinin yapabileceklerinin Trump’ı derinden etkilediğini görebiliyordu. Bu, iki adamın Haziran ayındaki 12 günlük İran savaşı öncesinde de konuşurken yaşadıkları etkiyle aynıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">11 Şubat’taki Beyaz Saray ziyaretinin erken saatlerinde Netanyahu, Kabine Odası’nda toplanan Amerikalıların dikkatini İran’ın 86 yaşındaki dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in yarattığı varoluşsal tehdide çekmeye çalışmıştı. Odada bulunan diğerleri operasyondaki olası riskleri sorduğunda Netanyahu bunları kabul etti ancak temel bir noktaya değindi: Ona göre hareketsiz kalmanın riski, harekete geçmenin riskinden daha büyüktü. Eğer vuruşu geciktirirler ve İran’a füze üretimini hızlandırma ile nükleer programının etrafında bir koruma kalkanı oluşturma fırsatı verirlerse, eylemin bedelinin daha da artacağını savundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Odada herkes şunu biliyordu: İran, füze ve insansız hava aracı stoklarını ABD’nin bölgeyi korumak için üretip tedarik edeceği çok daha pahalı savunma sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve çok daha hızlı şekilde büyütüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu’nun sunumları ve Trump’ın bunlara olumlu tepkisi, ABD istihbarat topluluğu için acil bir görev yarattı. Gece boyunca analistler, İsrail ekibinin başkana anlattıklarının uygulanabilirliğini değerlendirmek için çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>‘Saçmalık’</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD istihbarat analizinin sonuçları ertesi gün, 12 Şubat’ta sadece Amerikalı yetkililerin katıldığı bir başka Durum Odası toplantısında paylaşıldı. Trump toplantıya gelmeden önce iki üst düzey istihbarat yetkilisi, başkanın yakın çevresini bilgilendirdi. Bu istihbarat yetkilileri, ABD’nin askeri kabiliyetleri konusunda derin uzmanlığa sahipti ve İran sistemini ve içindeki oyuncuları çok iyi tanıyorlardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu’nun sunumunu dört ana başlık altında incelemişlerdi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Baş kesme (decaptitation) — Ayetullah’ı ve üst düzey liderleri öldürmek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın komşularına güç yansıtma ve tehdit etme kapasitesini felç etmek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran içinde halk ayaklanması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rejim değişikliği ve yerine laik bir liderin geçirilerek ülkenin yönetilmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’li yetkililer, ilk iki hedefin Amerikan istihbaratı ve askeri gücüyle gerçekleştirilebilir olduğunu değerlendirdi. Ancak Netanyahu’nun sunumunun üçüncü ve dördüncü kısımlarını ki buna Kürtlerin İran’a kara işgali düzenlemesi ihtimali de dahildi gerçeklikten kopuk buldular.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump toplantıya katıldığında, CIA Direktörü John Ratcliffe ona bu değerlendirmeyi aktardı. CIA Direktörü, İsrail Başbakanı’nın rejim değişikliği senaryolarını tanımlamak için tek bir kelime kullandı: “Farcical” (Saçmalık)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaaaa.jpg" style="height:445px; width:665px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(CIA Direktörü John Ratcliffe, ertesi günkü Durum Odası toplantısında rejim değişikliğini ulaşılabilir bir hedef olarak görme konusunda uyarıda bulundu.)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun üzerine Rubio araya girdi ve “Yani, düpedüz saçmalık” dedi. Ratcliffe ekledi: Herhangi bir çatışmada olayların ne kadar öngörülemez olduğu göz önüne alındığında rejim değişikliği olabilir, ancak bunu ulaşılabilir bir hedef olarak görmemeliyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplantıya katılan birkaç kişi daha söze girdi. Azerbaycan’dan yeni dönen JD Vance de rejim değişikliği ihtimaline dair güçlü şüphelerini dile getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan sonra General Caine’e döndü: “General, sen ne düşünüyorsun?”General Caine şu yanıtı verdi: “Efendim, bu benim tecrübeme göre İsraillilerin standart çalışma yöntemi. Hep abartırlar ve planları her zaman yeterince geliştirilmiş olmaz. Bize ihtiyaçları olduğunu bilirler, bu yüzden de bu kadar sert satış yapıyorlar.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump bu değerlendirmeyi hızlıca tarttı. Rejim değişikliğinin “onların sorunu” olacağını söyledi. Burada “onlar” derken İsraillileri mi yoksa İran halkını mı kastettiği net değildi. Ancak sonuç olarak, İran’a karşı savaşa girme kararının, Netanyahu’nun sunumunun 3. ve 4. kısımlarının gerçekleştirilebilir olup olmamasına bağlı olmayacağını belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, hâlâ 1. ve 2. kısımlarla (Ayetullah’ı ve üst düzey İranlı liderleri öldürmek ve İran ordusunu dağıtmak) daha çok ilgileniyor görünüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine yani Trump’ın “Yıkım Caine” (Razin’ Caine) diye bahsetmeyi sevdiği isim yıllar önce IŞİD’in diğerlerinin öngördüğünden çok daha hızlı yenilebileceğini söyleyerek başkanın dikkatini çekmişti. Trump bu güveni ödüllendirerek, eski bir Hava Kuvvetleri savaş pilotu olan generali en üst düzey askeri danışmanı yapmıştı. General Caine siyasi olarak sadakat timsali değildi ve İran’la savaş konusunda ciddi endişeleri vardı. Ancak görüşlerini başkana sunarken çok temkinli davranıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonraki günlerde plana dahil edilen küçük danışman grubu tartışmaya devam ederken, General Caine Trump’a ve diğerlerine endişe verici bir askeri değerlendirme paylaştı: İran’a karşı büyük bir kampanya, Amerikan silah stoklarını özellikle füze savunma sistemleri başta olmak üzere ciddi şekilde tüketecekti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ukrayna ve İsrail’e yıllardır verilen destek nedeniyle bu stoklar zaten zorlanmıştı. General Caine, bu stokları hızlıca yenilemenin net bir yolunu göremiyordu. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nı güvence altına almanın muazzam zorluğuna ve İran’ın boğazı kapatma riskine dikkat çekti. Trump ise bu ihtimali, rejimin o noktaya gelmeden teslim olacağını varsayarak reddetmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan, savaşın çok kısa süreceğini düşünüyordu ki bu izlenim, Haziran’da İran’ın nükleer tesislerine yapılan ABD bombardımanına verilen ılımlı tepkiden de güç almıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine’in savaşa giden süreçteki rolü, askeri danışmanlık ile başkanlık karar alma arasındaki klasik gerilimi yansıtıyordu. Genelkurmay Başkanı o kadar ısrarla “taraf tutmamak” konusunda dikkatliydi ki “Ben başkana ne yapması gerektiğini söylemem, sadece seçenekleri, riskleri ve ikinci-üçüncü derece sonuçları sunarım” diye tekrarlıyordu .</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazılarına göre aynı anda konunun her iki tarafını da savunuyormuş gibi görünüyordu. Sürekli “Peki sonra ne olacak?” diye soruyordu. Ama Trump genellikle sadece duymak istediklerini duyuyordu. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaa.jpg" style="height:440px; width:670px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine, geçen hafta Pentagon’daki bir basın brifinginden ayrılırken)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Caine, Trump’ın ilk döneminde başkanla yüksek sesle tartışan ve kendisini “başkanı tehlikeli veya pervasız adımlardan alıkoymak” göreviyle gören biriydi ve önceki Genelkurmay Başkanı General Mark A. Milley’den neredeyse her açıdan farklıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkili arasındaki etkileşimleri bilen bir kişi, Trump’ın General Caine’den gelen taktik tavsiyeleri stratejik tavsiyeyle karıştırma alışkanlığı olduğunu ifade edebilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pratikte bu, generalin bir nefeste operasyonun bir yönündeki zorlukları uyarırken, sonraki nefeste ABD’nin ucuz, hassas güdümlü bombalardan neredeyse sınırsız bir stoğa sahip olduğunu ve hava üstünlüğü sağlandıktan sonra İran’ı haftalarca vurabileceğini söylemesi anlamına geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General için bunlar ayrı gözlemlerdi. Ancak Trump’a göre ikinci ifade, birincisini büyük ölçüde geçersiz kılıyordu. Tartışmalar boyunca Genelkurmay Başkanı, başkana “İran’la savaş kötü bir fikir” diye doğrudan hiçbir zaman söylemese de bazı meslektaşları onun tam olarak böyle düşündüğüne inanıyordu.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın Şahin Yönü</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkanın birçok danışmanının Netanyahu’ya güvenmemesine rağmen, olaylara bakışı, müdahale karşıtlarından veya geniş “America First” hareketine göre Trump’a çok daha yakındı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, yıllardır böyleydi. Trump’ın iki başkanlık döneminde karşılaştığı tüm dış politika meydan okumaları içinde İran ayrı bir yere sahipti. Onu benzersiz derecede tehlikeli bir rakip olarak görüyor ve rejimin savaş yürütme veya nükleer silah edinme kabiliyetini engellemek için büyük riskler almaya razıydı. Ayrıca Netanyahu’nun sunduğu vizyon, Trump’ın 1979’da (kendisi 32 yaşındayken) iktidara gelen İran teokrasisini yıkma arzusuna da uyuyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O tarihten beri İran, ABD’nin baş ağrısı olmaya devam etmişti.Şimdi, ruhani liderlerin yönetimi devralmasından 47 yıl sonra ilk kez bir Amerikan başkanı İran’da rejim değişikliği gerçekleştirebilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Genellikle dile getirilmese de arka planda her zaman şu motivasyon da vardı: İran, 2020 Ocak’ta General Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin intikamı olarak Trump’ı öldürmeyi planlamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/bb.jpg" style="height:430px; width:668px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">T<span style="color:black">ahran’da bir billboard: İran askeri personelini ele geçirilmiş Amerikan uçaklarıyla gösteren ve Hürmüz Boğazı hakkında bir mesaj içeren afiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Süleymani, ABD’de uluslararası terörizmin arkasındaki İran kampanyasının itici gücü olarak görülüyordu. İkinci dönemine başlayan Trump’ın ABD ordusunun kabiliyetlerine olan güveni daha da artmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özellikle 3 Ocak’ta Venezuela lideri Nicolás Maduro’yu konutundan tek Amerikan askeri kaybı olmadan yakalayan muhteşem komando operasyonu, başkanın ABD güçlerinin eşsiz yeteneğine olan inancını güçlendirmişti. Kabinede İran’a karşı askeri kampanyanın en büyük savunucusu Savunma Bakanı Pete Hegseth’ti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marco Rubio ise meslektaşlarına daha kararsız olduğunu belirtmişti. İranlıların müzakereyle anlaşacağını düşünmüyordu ama tercihi tam ölçekli bir savaşa girmek yerine “maksimum baskı” kampanyasını sürdürmekti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Rubio, Trump’ı operasyondan vazgeçirmeye çalışmadı ve savaş başladıktan sonra yönetimin gerekçesini tam bir inançla savundu. Susie Wiles, yurtdışında yeni bir çatışmanın ne anlama gelebileceği konusunda endişeliydi ama büyük toplantılarda askeri konulara sert şekilde müdahil olmazdı. Daha çok danışmanları cesaretlendirerek görüş ve endişelerini başkanla paylaşmalarını sağlardı. Wiles birçok konuda etkili olsa da, Trump ve generallerle aynı odada olduğunda geri planda kalırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yakın kaynaklar askeri bir kararda başkana başkalarının önünde endişelerini dile getirmeyi kendi rolü olarak görmediğini söylüyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/bbbb.jpg" style="height:698px; width:470px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12px"><span style="color:black">(Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles, geçen ay Doğu Salonu’nda)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yakınları, askeri bir karar konusunda başkana başkalarının önünde endişelerini dile getirmeyi kendi rolü olarak görmediğini söylüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine, Ratcliffe ve Rubio gibi danışmanların uzmanlığının başkanın duyması gereken daha önemli şeyler olduğuna inanıyordu. Yine de Wiles, meslektaşlarına Orta Doğu’da başka bir savaşa sürüklenmekten endişe ettiğini söylemişti. İran’a saldırı, ara seçimlerden aylar önce benzin fiyatlarını fırlatabilirdi ve bu da Trump’ın ikinci döneminin son iki yılının “başarı yılları” mı yoksa “Demokratların Kongre soruşturmaları” yılları mı olacağını belirleyebilirdi. Ancak sonuçta Wiles de operasyona destek verdi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vance’in Şüpheciliği</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın yakın çevresinde İran’la savaş ihtimali konusunda en çok endişe duyan ve bunu durdurmak için en fazla çaba gösteren kişi, Başkan Yardımcısı JD Vance’ti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vance, siyasi kariyerini tam da şimdi ciddi şekilde masada olan bu tür askeri maceralara karşı çıkarak inşa etmişti. İran’la savaşı “kaynakların devasa bir israfı” ve “aşırı derecede pahalı” olarak tanımlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Vance her konuda barış yanlısı biri değildi. Ocak ayında Trump, İran’a protestocuları öldürmeyi bırakması konusunda kamuoyu önünde uyarıda bulunup “yardımın yolda olduğunu” söylediğinde, Vance özel olarak başkana bu kırmızı çizgiyi uygulama konusunda cesaret vermişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama Başkan Yardımcısının savunduğu şey, sınırlı ve cezalandırıcı bir saldırıydı; 2017’de Trump’ın Suriye’ye kimyasal silah kullandığı için düzenlediği füze saldırısına daha yakın bir model.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan Yardımcısı, İran’la rejim değişikliği amaçlayan bir savaşın felaket olacağını düşünüyordu. Tercihi hiçbir saldırı yapılmamasıydı. Ancak Trump’ın bir şekilde müdahale edeceğini bildiği için, daha sınırlı bir eyleme yönlendirmeye çalıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha sonra, başkanın büyük ölçekli bir kampanyaya kararlı olduğu anlaşılınca, Vance bu kez hedeflerine hızlı ulaşmak için “ezici güç” kullanması gerektiğini savundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan Yardımcısı JD Vance, Beyaz Saray içinde tam ölçekli savaşa en çok karşı çıkan isimdi. Savaşı “kaynakların devasa bir israfı” ve “aşırı derecede pahalı” olarak nitelendirmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/cc.jpg" style="height:640px; width:463px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(Başkan Yardımcısı JD Vance, Beyaz Saray içinde tam ölçekli savaşa en çok karşı çıkan isimdi. Savaşı “kaynakların devasa bir israfı” ve “aşırı derecede pahalı” olarak nitelendirmişti.)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Meslektaşlarının önünde Trump’a, İran’a karşı bir savaşın bölgesel kaosa ve bilinmeyen sayıda can kaybına yol açabileceğini söyledi. rıca Trump’ın siyasi koalisyonunu parçalayabileceğini ve “yeni savaş yok” vaadine inanan birçok seçmen tarafından ihanet olarak görüleceğini vurguladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vance başka endişeler de dile getirdi. Başkan Yardımcısı olarak Amerika’nın mühimmat sorununun boyutunu çok iyi biliyordu. Hayatta kalma iradesi çok yüksek bir rejime karşı yürütülecek savaş, ABD’yi önümüzdeki yıllarda diğer olası çatışmalara karşı çok daha zayıf bir konuma düşürebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan Yardımcısı yakınlarına, hiçbir askeri istihbaratın rejimin varlığı tehlikeye girdiğinde İran’ın nasıl bir misilleme yapacağını tam olarak öngöremeyeceğini söylüyordu. Savaş kolayca öngörülemez yönlere sapabilirdi. Üstelik sonrasında barışçıl bir İran inşa etme şansının çok düşük olduğunu düşünüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bunların ötesinde belki de en büyük risk şuydu: Hürmüz Boğazı konusunda avantaj İran’ın elindeydi. Çok büyük miktarda petrol ve doğal gaz taşıyan bu dar su yolu kapatılırsa, ABD içinde benzin fiyatlarının fırlaması başta olmak üzere ağır ekonomik sonuçlar doğabilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sağ cenahta müdahaleciliğe karşı çıkan bir diğer önemli isim olan yorumcu Tucker Carlson, önceki yıl Oval Ofis’e birkaç kez gelerek Trump’a “İran’la savaş başkanlığını yok eder” uyarısında bulunmuştu. Savaş başlamadan yaklaşık iki hafta önce, Carlson’ı yıllardır tanıyan Trump onu telefonda rahatlatmaya çalışmıştı. “Endişelendiğini biliyorum ama her şey yoluna girecek” demişti. Carlson “Nereden biliyorsun?” diye sorunca Trump şu yanıtı verdi: “Çünkü her zaman yoluna girer.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şubat ayının son günlerinde Amerikalılar ve İsrailliler, zaman çizelgesini önemli ölçüde hızlandıracak yeni bir istihbarat parçası üzerinde görüşüyordu. Ayetullah, rejimin diğer üst düzey yetkilileriyle birlikte açık havada, gün ışığında ve hava saldırısına tamamen açık bir yerde toplanacaktı. Bu, İran yönetiminin kalbine vurmak için kaçırılmayacak, nadir bir fırsattı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, İran’a nükleer silah yolunu kapatacak bir anlaşma için bir şans daha verdi. Bu diplomasi aynı zamanda ABD’ye Orta Doğu’ya askeri varlıklarını kaydırmak için ek süre de sağladı. Danışmanlarından birkaçının söylediğine göre başkan aslında haftalar önce kararını vermişti. Ama tam olarak ne zaman yapılacağına henüz karar vermemişti. Şimdi Netanyahu ondan hızlı hareket etmesini istiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı hafta Jared Kushner ve Steve Witkoff, İranlı yetkililerle son görüşmelerden sonra Cenevre’den aradılar. Umman ve İsviçre’de üç tur müzakere yapmışlardı. Bir ara İranlılara, nükleer programlarının ömrü boyunca bedava nükleer yakıt teklif etmişlerdi. Bu, Tahran’ın uranyum zenginleştirme ısrarının gerçekten sivil enerji için mi yoksa bomba yapma kapasitesini korumak için mi olduğunu test etmek içindi. İranlılar teklifi “onurlarına saldırı” diyerek reddetti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kushner ve Witkoff başkana tabloyu şöyle özetledi: Muhtemelen bir şey müzakere edebiliriz ama bu aylar alır. Eğer “bana gözümün içine bakıp sorunu çözebiliriz diyebilir misiniz?” diye soruyorsanız, bunun için çok şey yapılması gerektiğini söylediler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü İranlılar oyun oynuyordu.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">‘Bence Yapmalıyız’</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">26 Şubat Perşembe günü saat 17:00 civarında son Durum Odası toplantısı başladı. Artık odadaki herkesin pozisyonu netti. Her şey önceki toplantılarda konuşulmuştu; herkes birbirinin duruşunu biliyordu. Toplantı yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Trump masanın başındaki alışıldık yerinde oturuyordu. Sağında Başkan Yardımcısı Vance, onun yanında Susie Wiles, sonra John Ratcliffe, Beyaz Saray Hukuk Danışmanı David Warrington, ardından Beyaz Saray İletişim Direktörü Steven Cheung oturuyordu. Cheung’un karşısında Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, onun sağında General Caine, sonra Pete Hegseth ve Marco Rubio vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş planlama grubu o kadar dar tutulmuştu ki, küresel petrol piyasasının tarihindeki en büyük arz kesintisini yönetmek zorunda kalacak iki kilit isim yani Hazine Bakanı Scott Bessent ve Enerji Bakanı Chris Wright toplantıya dahil edilmemişti. Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard da yoktu.Başkan toplantıyı “Pekâlâ, neyimiz var?” diye açtı. Savunma Bakanı Pete Hegseth kabinede İran’a karşı askeri kampanyanın en büyük savunucusuydu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise meslektaşlarına çok daha kararsız olduğunu belirtmişti.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ddd.jpg" style="height:495px; width:660px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">(</span></span><span style="font-size:12px"><span style="color:black">Kabinede İran’a karşı askeri kampanyanın en büyük savunucusu Savunma Bakanı Pete Hegseth idi. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise meslektaşlarına çok daha kararsız olduğunu belirtmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hegseth ve Caine saldırıların sıralamasını anlattı. Ardından Trump masayı dolaşıp herkesin görüşünü duymak istediğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün varsayıma karşı olduğu iyi bilinen Vance, başkana şöyle hitap etti: “Bunun kötü bir fikir olduğunu düşündüğümü biliyorsun, ama eğer yapmak istiyorsan seni desteklerim.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Wiles, Trump’a eğer Amerika’nın ulusal güvenliği için ilerlemesi gerektiğini hissediyorsa, devam etmesi gerektiğini söyledi. Ratcliffe ilerleyip ilerlememe konusunda görüş belirtmedi ama İran liderliğinin Tahran’daki Ayetullah’ın konutunda toplanmak üzere olduğuna dair şaşırtıcı yeni istihbaratı paylaştı. CIA Direktörü başkana, rejim değişikliğinin nasıl tanımlandığına bağlı olarak mümkün olabileceğini söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Eğer sadece dini lideri öldürmeyi kastediyorsak, bunu muhtemelen yapabiliriz” dedi. Sıra geldiğinde Beyaz Saray Hukuk Danışmanı Warrington, planın ABD yetkilileri tarafından hazırlanma ve başkana sunum açısından yasal olarak izin verilebilir olduğunu belirtti. Kişisel görüş belirtmedi ama başkan ısrar edince, eski bir Deniz Piyadesi olarak yıllar önce İran tarafından öldürülen bir Amerikan askerini tanıdığını söyledi. Bu konu onun için çok kişisel bir meseleydi. İsrail her durumda ilerleyecekse, ABD’nin de ilerlemesi gerektiğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cheung muhtemel halkla ilişkiler sonuçlarını özetledi: Trump seçimlerde yeni savaşlara karşı çıkarak aday olmuştu. İnsanlar yurtdışında çatışma için oy vermemişti. Planlar, Haziran’daki İran bombardımanından sonra yönetimin söylediği her şeye de aykırıydı. Sekiz aydır “İran’ın nükleer tesisleri tamamen yok edildi” diye ısrar ettikten sonra bunu nasıl açıklayacaklardı? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cheung ne evet ne hayır dedi ama Trump’ın vereceği her kararın doğru karar olacağını söyledi. Leavitt başkana bunun onun kararı olduğunu ve basın ekibinin elinden geleni yapacağını belirtti. Hegseth dar bir pozisyon aldı: İranlılarla er ya da geç uğraşmak zorunda kalacağız, o yüzden bunu şimdi yapalım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teknik değerlendirmeler sundu: Belirli bir kuvvet seviyesiyle kampanyayı şu kadar sürede yürütebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine ise temkinliydi; riskleri ve kampanyanın mühimmat stoklarını nasıl tüketeceğini ortaya koydu. Görüş belirtmedi; duruşu şuydu: Eğer Trump operasyonu emrederse ordu bunu yerine getirir. Başkanın iki üst düzey askeri yetkilisi de kampanyanın nasıl ilerleyeceğini ve İran’ın askeri kabiliyetlerini nasıl zayıflatabileceklerini özetledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sıra Rubio’ya geldiğinde daha net konuştu: “Eğer amacımız rejim değişikliği veya halk ayaklanmasıysa bunu yapmamalıyız. Ama amaç İran’ın füze programını yok etmekse, bu ulaşılabilir bir hedeftir.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herkes başkanın sezgilerine güvendi. Onun cesur kararlar aldığını, akıl almaz riskler üstlendiğini ve yine de üstesinden geldiğini görmüşlerdi. Şimdi kimse onu engellemeyecekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bence yapmalıyız” dedi Trump odaya. İran’ın nükleer silah sahibi olmamasını sağlamak zorunda olduklarını ve İsrail’e ya da bölgeye füze fırlatamamasını garantilemeleri gerektiğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine Trump’a biraz zamanı olduğunu, ertesi gün saat 16:00’ya kadar yeşil ışık vermek zorunda olmadığını belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ertesi gün öğleden sonra Air Force One’da, General Caine’in verdiği süre dolmadan 22 dakika önce Trump şu emri gönderdi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Operation Epic Fury onaylanmıştır. İptal yok. Bol şans.”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jonathan Swan&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(The New York Times’ın Beyaz Saray muhabiridir ve Donald J. Trump yönetimini takip etmektedir.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Maggie Haberman (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">The New York Times’ın Beyaz Saray muhabiridir ve Başkan Trump hakkında haber yapmaktadır.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Makale Linki:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">https://www.nytimes.com/2026/04/07/us/politics/trump-iran-war.html?unlocked_article_code=1.ZFA.k9sG.nFeYxY3sHoiv&amp;smid=nytcore-ios-share</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 17:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trump-abdyi-iranla-savasa-nasil-surukledi-1775749482.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir satışçı olarak Mehmet Şimşek (2)</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-satisci-olarak-mehmet-simsek-2-13046</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-satisci-olarak-mehmet-simsek-2-13046</guid>
                <description><![CDATA[Çağatay Arslan, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in Londra'da yaptığı sunumu analiz etti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mehmet Şimşek’in bir satışçı olarak <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-satisci-olarak-mehmet-simsek-8506">portresini çizeli</a> neredeyse 2 yıl oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimşek bu defa İngiltere’deki Yatırımcı Sunumu ile kendisine uygun gördüğümüz sıfatın hakkını bir kez daha verdiğini gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Nisan tarihli yatırımcı <a href="https://www.hmb.gov.tr/haberler/sayin-bakanimiz-mehmet-simsekin-londrada-yatirimci-toplantilari-kapsaminda-yaptigi-sunum">sunumunu sizler için inceledim</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">75 slaytlık sunumun başlığı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Savaş, Petrol ve Türkiye Ekonomisi?"&nbsp;</strong>şeklinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soru cümlesi yok ama soru işareti var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Malum bizde cevaplara soru sormak yerli milli gazeteciliğin şanındandır. Gelin birlikte bu sorunun cevaplarına bakalım. Nasıl olsa kontradan gelen kimse yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk cevabın başlığı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın kısa vadeli etkileri</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Alt başlığı negatif ama yönetilebilir</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünküler 3 demet: Enerji arzı tehlikede değil; şoku emecek mali alanı yaratmak gerekiyor ama yine de savaşflasyon riski var (Mahfi Hocanın kulakları çınlasın. Şirinkflasyon olur da savaşflasyon olmaz mı), genişleyen cari açık ve yavaş büyüme olası</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11%20(4).jpeg" style="height:358px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen ardından 3lü pay grafiği ile enerji arzı neden tehlikede değil onu anlatıyor. Bir Siri Lanka değilmişiz, motosikletlere benzin bulamayan garibanlar. Gerçi haritaya baksak da anlardık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplam enerji arzında petrolün payı 34 gazın payı 26. Yani hala 40 puan cepte. Onlar mı neler. Bir tarafta boğaz yakan kömür diğer yanda yeşil enerji. Bu 60’ın yani petrol ve gazın ise neredeyse 40 küsurunu Rusya veriyor. Evet aynı Rusya! Sunum yapılan ülkede çok sevilen Rusya. İran’ın petrolde adı yok gazda adı %11. Bu arada ABD gazının payı da kaşla göz arasında 20 olmuş bile.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkna olmayanlar için yeni slayt bile yapmış. Ki pay grafiği buna ayrılmış</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">GSMH içinde petrole harcanan paranın payı ve bu pay da Orta Doğu’nun yeri. Kore ne yapsın Allah onları doğuda yaratmış Hürmüz’den geçen gemileri beklemek zorunda kalmışlar. Biz öyle mi. Borularla paşa gönlümüz nereden isterse oradan alırız. İkinci grafik meşhur gübre meselesi. Bu defa payda GSMH değil toplam ithalat var. Hem pay düşük hem de Orta Doğudan az alıyoruz. Sıkıntı yok yani</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11%20(3).jpeg" style="height:800px; width:588px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ardından koca bir sayfa Petrol Fiyat Şokunun etkisi diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takılmıyoruz devam ediyoruz. Daha 6. Slayta geldik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3 senaryo var kötü çok kötü en kötü. Buna göre toplam hasar en az 65 en çok 84 milyar dolar olur(muş.) Ve bunun da enflasyonda 3,6 (biz onu öğle yemeğinden sonra çayın yanında yiyoruz) bütçe açığının GSMH’ya oranında 1,1 büyümede 0,6 (burası çokomelli) puan etkisi olabilirmiş. Bütçe açığını da GSMH payında 0,6 yükseltirmiş. Miş miş de muş muş (Bu arada petrolde 100 dolar çok defa geçildi Sayın Mehmet beye ve yatırımcılara söylemeyin.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takip eden slaytta enflasyon sepetinde petrol ürünlerinin payında dünya sonuncusu olduğumuzu endişeye yer olmadığını görüyoruz. Bir nevi TÜİK reklamı yani. Grafiğin kaynağı JP Morgan olsa da bana gayet TÜİKsel göründü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11%20(2).jpeg" style="height:800px; width:577px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mali alan yaratma meselesi takip eden slaytın gündemi. Bunu da Sliding Scale ile yapıyormuş. Bize Eşel Mobille yapıyoruz diyorlardı. Türkçesi Eşel Mobil de değilse bari burada da eşel mobil deseydiniz de anlamakta zorlanmasaydık. Velhasıl bu sayede mazot 92 yerine 75 lirada kalıyormuş. Mutlu olmak için bir sebep daha. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yılların eşel mobilini yatırımcılara bir slaytta anlatamayız deyip ikinci slaytı da eklemiş. Petrol 90 dolar olana kadar arkamızda eşel mobil oldukça sırtımız yere gelmiyor diye izah edilmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11%20(1)(2).jpeg" style="height:800px; width:591px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">10. slaytta eşel mobilden kurtuluyoruz ve en sevdiğimiz başlık olan gayrimenkule geçiyoruz. Kira enflasyonu %125 den %53 e düştü diye övünen tek Maliye Bakanı olmak kolay zanaat değil. Ama Mehmet Bakan bu işin doktorasını yapmış. Yatırımcılara yeni kiracı olarak gelirseniz artış oranları 34’e düştü diye de müjdeyi vermeyi ihmal etmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11.jpeg" style="height:340px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de alay konusu görülen mevzular bu sunumda ana gündemin parçası. Ocak 2025’de Memleketin neredeyse 3te2’si kuraklıktan kırılırken 2026’da her yer sular sellerle dolmuş. Memleketimle de gurur duydum. Bir Kastamonulu olarak 2025’te de kuraklıktan uzak oluşumuz ve parıl parıl parlamamız yatırımcının gözünden kaçmamış olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(8).jpeg" style="height:460px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Negatif çıktı açığının yani kazık frenin grafiği ise 12. slaytta. Mehmet Şimşek gururla sunuyor. Bununla birlikte sıkıcı dezenflasyon mevzuu da bitmiş oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(7).jpeg" style="height:338px; width:600px" /></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">13. slayt ile tekrar savaşın sıcaklığına dönüyoruz. İlk slayt “bizim ihracatımızda Orta Doğunun payı çok değil slaytı”: %11’miş. Maazallah atom bombası atılsa çarklar döner yani.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">14’te ithalat payı gösteriyor ki o daha da az. %5,4 yok gibi bir şey. İyi ki yatırım sunumu Orta Doğu’da değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta Doğulu Turist mi? Talimhane dışında göremezsin bile. Onlara Taksim demiştir. Muhtemelen. 15. slayta göre payı %10-11 civarı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(6).jpeg" style="height:942px; width:450px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bunlardan yola çıkarak sürdürülebilir cari dengenin olmazsa olmazları da 16.slaytta anlatılıyor. Gabar petrolü, Karadeniz gazı yeşil dönüşüm, rekabetçilik bla bla bla.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(5).jpeg" style="height:362px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabi hemen arkasına bir yeşil dönüşüm slaytı. Şu yeşil dönüşümü park bahçe olarak da görsek iyi olur. Ama aralarında derelere kement atan HES’lerin de olduğu son olarak ASOS bölgesinde sevgili Cem Tüzün’ü mağdur eden JES’lerin olduğu yeşil dönüşüm parka bahçeye pek pas vermiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(4).jpeg" style="height:359px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeşil dönüşümü takip eden yapısal iyileşme de hizmet gelirleriymiş. Öyle böyle değil. Çok artmış. Tavanları delmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(3).jpeg" style="height:359px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hala ikna olmayana teknoloji ihracatının artışı slaytı var. Ekonomik karmaşıklık endeksi isim itibariyle biraz netameli görünse de aslında iyi bir şeymiş. Bu da yapısal iyileşme demekmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/zzResim1.jpg" style="height:380px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıkılan uzman yine koca bir başlıkla slaytı geçiştirmiş: Türkiye Bu krizi atlatır mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evelallah slaytları peş peşe geliyor</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk slaytta siyasi mesaj bile var. Mehmet Şimşek siyaseti sevmez. Kendisi hükümetin uzay kanadındandır malum. 4 maddede kanıtlanmış direnç ayakları izah ediliyor: Politikalara bağlıyız, enflasyonu düşürmeye kararlıyız, kriz bize fırsattır. Ve sonra gözlerinizi kapayın: Mehmet Şimşek politika konuşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neymiş: Güçlü liderlik ve kanıtlanmış kriz çözme becerisi. Kıskandınız değil mi? Türkiye’de politik ortamı bundan iyi tarif eder misiniz? Habire kriz çıkar ve sonra çöz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hevesimiz kursakta kalarak politik bahsi kapıyoruz</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(1).jpeg" style="height:339px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">19 Mart tarihli Ekonomist grafiğine göre Türkiye’nin sol üst köşede yani en düşük dertler en yüksek kalkanlar bölümünde olduğu direngenlik katsayısı yüksekler liginde olmasını alkışlıyoruz. Economist’in sevmediğimiz haberlerini paylaşmıyoruz sevdiğimiz haberlerde başımızın tacıdır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12.jpeg" style="height:357px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">23 ve 24. Slaytlar en sevilen mevzuda borcu şöyle azalttık böyle azalttık. Bütçe açığının tavana vurduğu 2021-22 de falan ülkeyi CeHaPe zihniyeti yönetiyordu zaten. Sonunda AKP geldi ve bütçe açığı azaldı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(8).jpeg" style="height:800px; width:579px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve geldik en sevilen grafiğe. Makro İhtiyati Önlemin faydaları. Herkesin borcu GDP’nin şu kadar katı. Biz de GDP büyüktür borçtan. İyi de Sn. Şimşek Ne kadar ekmek o kadar köfte nerenin atasözüydü. Ekmek borçsa köfte de sermaye değil mi? Neyse çok da derine dalmayalım sünger mi çıkaracağız?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(7).jpeg" style="height:409px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takip eden konu başlığımız diş finansmana duyulan ihtiyaç. Burada da CeHaPe döneminde yani 2021’de alınan borçların nasıl ödendiği anlatılıyor. AKP’miz 2022 de gelmiş borçları 2023’den itibaren takır takır ödemiş. Ya maazallah CeHaPe zihniyeti başımızda kalsa.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(6).jpeg" style="height:800px; width:573px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve tabi sırada ekonominin Ronaldo’su Bankalarımız. Sakın Kamu Bankalarına bittikçe enjekte edilen sermayeden falan bahsetmeyin. Yatırımcı bizi serbest rekabette Bankacılık yapıyor sanmaya devam etsin. Kredi büyüme sınırları vs. dünyanın her yerinde bulacağınız normal uygulamalar. Makro İhtiyati Önlemi sizden öğrenecek değiliz</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaz.jpg" style="height:416px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bankacılık konuşunu da geçiştirdikten (pardon) aktardıktan sonra gelelim rezerv mevzusuna. Grafikte multiple shocks dediği içeri atılan Belediye Başkanları aslında. Şok dediği bildiğin halk iradesiyle seçilmiş ve Türkiye’de Cumhurbaşkanı’ndan sonra en çok oyla seçilen İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da dahil olduğu seçilmişlere yönelik siyasi hamleler Türkiye’de rezervler neden birikir konulu grafik ama izahatsiz.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(4).jpeg" style="height:472px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıra geldi CeHaPenin bir diğer icadı KKM’ye. Asrın buluşuydu contingent liability’ye döndü. Öztürkçesi kader kısmet falan demek. Ne çıkarsa bahtına mesuliyet. İrrasyonel ekonomi de deniyor.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(3).jpeg" style="height:397px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ara başlık geçişi şiirsel.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolarizasyon: Dejavu mu bu defa farklı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Döviz kuru meselesi önemli. Malum onca faizi ödeyip üstüne bir de kuru tutamamak Nasrettin Hoca karpuz fıkrasına meze olma riski taşır. Burada takdire şayan başarılar vatandaşın döviz talebinin düşmesi ve yerleşik olmayanları paraları götürmemesi (imiş). Kaç paraları kaldı içerde orası belli değil tabi. Ama burada soruları da cevapları da aynı kişi veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun sonucunda kuru olmasa da volatiliteyi kontrol altına almış oluyorsunuz. Volatile de Vangölü canavarı gibi arada kafasını yukarı çıkarıyor.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(2).jpeg" style="height:800px; width:575px" /></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(1).jpeg" style="height:408px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Borsayı anlatan slayt ile devam ediyor pembe rüyalar. TL’nin değer kaybından bağımsız Türk borsası grafiğinde görmek isteyenler için çok pozitiflikler var</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13.jpeg" style="height:395px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizde mallar ucuz grafiği haklı olarak takip ediyor. 20 yıldır ucuzmuşuz. 20 yıldır iktidarda olan CeHaPeyi kınıyoruz. İnsan sermaye piyasasını azıcık destekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(5).jpeg" style="height:368px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik yeni bir ara başlığa. Bu başlığın adı Makro Ekonomik İstikrar ve Reform programında değişiklik var mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Memleketi 25 yıldır yöneten CeHaPe zihniyetinin yapamadığı değişiklik nasıl olacakmış görelim bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk slaytta görsel yok laf var 25 yıldır CeHaPenin yapamadıklarını vallah billah yapacaz, rayda kalacağız, raydan çıkmayacağız diyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fiyat istikrarı, mali disiplin, sürdürebilir cari denge, rekabet, yapısal reform. Nasıl diyor siz gavurlar: seymolddreaming.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(4).jpeg" style="height:368px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trifaze slayt ile yaptık yapıyoruz yapacağız sıraya giriyor. Çeyrek yüzyıllık CeHaPe zihniyetinin bıraktığı enkaza karşı ipleri alıp reforma başlayan Mehmet Şimşek’in fazlarından üçüncüsü Ocak’ta başlamış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Normalde dananın kuyruğu sonda kopar burada önce kuyruk gelmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eylül 2023’de daha kendisi Bakan olmadan başlamış kural bazlı ekonomiye dönüş. CeHaPenin bozduğu kuralları daha kendisi gelmeden ferasetle ele almaya başlamış Akpartimiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci faz Eylül 2024’de başlamış. Bu defa dengesizlikler adres edilmiş. Kayahan’ın en sevilen şarkısı listelerde bir numara olmuş. Ey KKM’ci CeHaPe memleketi böldüremezsin sözünü burada duyuyoruz. Ve faz 3. Bu defa uzun isim verilmiş. Kızılderililer de çocuklarına başarı kaydedince isim verirler ya. O misal. Tek haneli enflasyon vs. vs. vs. Çok yakında sinemalarda. E bu filmi biz daha önce izlemedik mi.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(3).jpeg" style="height:364px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bahsi hızlı kapatıp çatışma Türkiye’ye yansır mı sorusuna gidiyoruz (allah korusun nasıl diyor siz save god)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yok değilmiş ama cıkkada imiş (ananemin lafıdır)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz zaten NATO üyesiyiz, dış politikadaki Ego’muz için TRT dizilerini kullanıyoruz vs. Yine de ben tamamen hayır dememesini tehlikeli buldum (çokomelli)</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(2).jpeg" style="height:394px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tek slaytlık ara başlığı geçip orta ve uzun vadeli fırsatlara geçiyoruz: En sevdiğimiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın orta vadede her neyse (tabi Keynes ne demiş uzun vadede hepimiz öleceğiz) yani kısa orta vadede biteceği öngörülüyor. Buna göre kısmet 3 vakte kadar yağıyor. Bitmeyen talep mi dersin, enerji merkezi mi dersin, ticaret koridoru mu dersin. Allah gönlüne göre versin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bize bi kısmet var.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(1).jpeg" style="height:394px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yandan savaş sonrası fırsatlar diğer yanda artan savunma (malum artık ABD’de savunma değil savaş bakanı var) yani savaş ürünleri ihracat fırsatları. 2002’de 0,2’den 2025’te 10 milyar dolara. 5 büyük şirket. Dünya 5’ten büyük olsa da o ayrı mevzu tabii. Savunma ihracatçılarına ilk 11’e girdik bile. Yedek kulübesindekiler düşünsün.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14.jpeg" style="height:395px; width:600px" /></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_57%20(1).jpeg" style="height:400px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mehmet bey hızını bu konuda alamıyor kendini durduramıyor ve Hayat Bilgisi 4. Sınıf kitabı görselleri ile devam ediyor. Füzeler gemiler uçaklar. Sevgili Ali Torun (efsane müsteşar Osman Nuri Torun’un oğlu) geliyor aklıma. Tank derdi. Gelişmiş kamyondur. Savaş gemisi gelişmiş tanker. Füzeler üst düzey boru. Lenin’in emperyalist kapitalizmini boşa okumadık ODTÜ’de.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaazz.jpg" style="height:374px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş oyuncaklarını kenara koyup bu defa başka sevdiğimiz oyuncaklara yöneliyoruz. İş makinası bildiniz. Malum inşaat ediniz ve zenginleşiniz zamanın en önemli aforizmasıdır. Siz yıkın biz yaparız içerikli slaytın niyeti iyi olsa da görünüşü iç karartıyor. Geçiyoruz.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(6).jpeg" style="height:392px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıra geldi doğrudan yabancı yatırımlara. Hukuk Yasa Düzenleme önemli değil diyorsan gel kim olursan gel diyerek iş akışı çizilmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuksal güvence hariç her şey var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bence mantıklı ikna oldum.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(5).jpeg" style="height:371px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik asrın slaytına. Kişi başına milli hasıla değil toplam hasılada kim büyük görseli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bölüşmeden zenginleşmenin resmini çizebilir misin? Buyrun çizdik. Tüm komşularından çok GSMH’si olan kaç ülke var şunun şurasında. Sen ben bizim oğlan.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(4).jpeg" style="height:379px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne zaman büyüme övgüsü görsem Ersin (Özince) Beyin sözü gelir aklıma. Büyüdük de neremiz büyüdü? 2017 KGF sine kadar benzer gelişen piyasalar kadar bile gelişme yok. Bunu da bırakın Çin ve Hindistan’sız gelişen piyasa grafiği yapmak domatessiz menemen yapmak gibi bir şey. Yumurtasız demedim. Çünkü ben menemende yumurta sevmem.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(3).jpeg" style="height:395px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sırada ihracatı ne kadar çeşitli ülkeye yapıyoruz slaytı var. Ben yatırımcı olsam ve de İngiliz olsam “So What” derim</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(2).jpeg" style="height:422px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik yatırımlara. Rakamlardaki tuhaflık en temiz yürekliyi bile kuşkuya düşürecek kadar gözle görülür. 2 senede 355 milyar harcayıp 27 senede yani malum İstanbul’un fethinin 600. Yılına kadar 197 milyar dolar harcıyorsun. Birinden birinde hata olmalı. En azından İstanbul’un fetih yıldönümünde bir 50 milyar yakmalıyız</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(1).jpeg" style="height:397px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sırada “Yol Yabdık” var. Bu defa biz yeni gelmedik diyor. CeHaPe zihniyeti 2002 de gitmiş. O zaman saatte 40’la giden patpatlara biniyormuşuz. Arabayı keşfetmişiz. Allah razı olsun. Yatırımcılar şok. 40 km mi. Oh my gudnıs.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaccc.jpg" style="height:800px; width:563px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik havayoluna. Uçuş serbest. Zafer Havalimanı da dahil grafiğe. Kimsenin kullanmadığı. O kadar kusur kadı kızında da olur. Yalnız AKP’den önce Türkiye’de havalimanı olduğunun kabul edilmesi biraz ne diyim yakışık almamış. Buzdolabı yok havalimanı var. Mantıksız.<img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaabc.jpg" style="height:800px; width:601px" /></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göz kanatan slayta geldik. Yeni Demiryollarına dairmiş. Takdiri size bırakıyorum. Göz doktoru faturasını Mehmet beye yollayabilirsiniz. Bu arada plan bile olsa mesafeler o kadar kısa ki hiç yapmıyoruz dese daha iyi. Toplamı 1000 km etmiyor.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(8).jpeg" style="height:408px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik son zamanda Üniversite diplomalarını iptal ettirip lise mezunu olarak devlette iş aramaya yönelen gençlerin ülkesine. Mehmet beye göre Larj ve daha iyi kalifikasyon imiş. Karabük üniversitesi dahil. Oxford mu Cambridge mi? Siz az durun kenarda bakalım</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaabbbbb.jpg" style="height:438px; width:660px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sırada Ceyhan var. FDI iki nokta üstüste Ceyhan. Bir de resim. Anlayan anladı. Ben anlamadım. Adrese teslim mesajlar.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(6).jpeg" style="height:408px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve geldik en sevdiğimiz konuya. Yine gayrimenkul. Ve yabancıya satış. Savaşın iyi yanları demeye getiriyor. Bu arada ev fiyatları artmış azalmış. Kimin umurunda. Benim de İngiltere’de evim falan olsa ben de umursamam. Evsiz kalan İranlılar Ukraynalılar ev alacakmış. Benim biraz midem bulandı. Hemen dönüyorum.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(5).jpeg" style="height:438px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik plaka 61’e. Transit diyor bekleme yapma diyor. İngilizce size de sorunlu geldi mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Working on making. Yakışmamış nativ ingilizce bilene.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesajlara bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Coğrafya kaderdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liman altyapıdır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Serbest ticaret candır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji koridordur</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şair İsimsiz</span></span>.</p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(4).jpeg" style="height:407px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Plaka 62 yani Dersim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul deyince Finans Merkezi dersin.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(3).jpeg" style="height:400px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">63. slayttayız. Şanlıurfa plakada karşımıza savaşın faydaları çıkıyor. Veri merkezleri değişecekmiş. Ben bunu TRT World’de izlemiştim galiba. Hadi inş. cnm.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(2).jpeg" style="height:386px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hizmet ve üretim katma değerinde ortalama yerimiz 17 imiş. Dünyada da sıramız GSMH’de 17. Tesadüfün böylesi. Yıllardır da böyle gidiyor. 1 ileri 2 geri. Biz sıkıldık. Sunum sahibi sıkılmadı. Yatırımcılar ortadan ikiye ayrıldı.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(1).jpeg" style="height:860px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıkılanlara ilaç gibi Turizm slaytı. Adama sormazlar mı Mr. Mehmet; Siz neden böyle ışığı yansıtıyorsunuz diye. Şekspir yani Şeyhpir bile sırma saçlı olmuş. Turizm deyince aklıma Kenan Evren gelir. 12 Eylül günlerinde bizim sınıfa gelmiş turizmde güney illeri neden gelişmiştir diye sormuştu. Rahmetli de turizme meraklıydı</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaabbbbbbbb.jpg" style="height:814px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik öğrenci milleti konulu slayta. Türkiye’de o kadar çok yabancı öğrenci var ki aklınız tavana vurur. Yalnız ufak bir sorun var. 25 sene sonra verdiğimiz diplomalar geçersiz hale geliyor. Ama 25 sene de uzun zaman. O zamana dek kurtarın kendinizi</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(6).jpeg" style="height:412px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine İngilizcenin hüngür hüngür ağladığı bir slayt. İngilizce yazıyorsan;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3rd 2nd diyeceksin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oyunların yasaklandığı TV’lerin karardığı memlekette bu konudaki iradeyi sunuma dökmek de ayrı bir feraset. Kutluyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne diyelim</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(5).jpeg" style="height:395px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konu tekrar magazinden savaşa geliyor. Sıkıldık diyoruz dinlemiyor. Neymiş savaş Türkiye’yi enerji merkezi yapıyormuş. Ne diyelim Long Live Trump&amp; Netanyahu mu diyelim.<br />
Ayıp ya hu.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(4).jpeg" style="height:399px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel köy slaytı ile gözümüz kanamaya devam ediyor. Kırmızı yolu izlersen 25 günde Londra’dan Pekin’e varıyormuşsun. Aaaa kırmızı yol tam da Türkiye’den geçiyormuş. Tesadüfün böylesini anca filmlerde bulursunuz. Biraz da bisiklet yolu falan yapsanız. Petrol 250 dolar olursa kıymete binecek</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(3).jpeg" style="height:326px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik son ara başlığa savaşın daha uzun vadeli neticeleri. Bu Bakanın plaka idi. 72 Batman. Korsan konferans veren slaytın plakası 73 yani Şırnak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu slaytın neresinden başlasak nasıl anlatsak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soldan sağa saat hizasında</span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her masada varız</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ainesi iştir kişinin</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Propaganda makinemiz güçlüdür beyler</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz dengeye oynuyoruz</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ucuzuz çok ucuzuz</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Coğrafyamızı arasanız da bulamazsınız</span></span></li>
</ol>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(2).jpeg" style="height:385px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">74 yani sondan bir öncesindeyiz solda THY reklamı var. Onu anladık. Sağdaki konu aslında Hakan Fidan alanı. Bir diplomat arkadaşım bu sayı 264’tü Mehmet Bey 252 olsa daha iyi olur; tasarruf olur diye düşünmüştür yorumunu yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama kapanışa da bu denk gelmiş.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(1).jpeg" style="height:393px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik 75’e yani Ardahan’a</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Turkuaz patlamalı Türk usulü illuminati görseli,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her motifte ayrı mana</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sırasıyla</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğu Batı </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birlikte</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplanma</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uyum</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnovasyon</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyüme</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sinerji</span></span></p>

<p style="text-align:center">&nbsp;</p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BİZ TEŞEKKÜR EDERİZ</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00.jpeg" style="height:382px; width:600px" /></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-satisci-olarak-mehmet-simsek-2-1775769730.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Savaş bitti mi?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-bitti-mi-13045</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-bitti-mi-13045</guid>
                <description><![CDATA[Dünyanın 'kabadayısı' olarak anılan ABD'nin yenilmezlik miti Hürmüz Boğazı'nın sularına gömülürken, Ortadoğu'da kartlar geri dönülemez biçimde yeniden dağıtılıyor. Milyarlarca dolarlık F-35 projelerinin ve devasa donanmaların asimetrik stratejiler karşısında çaresiz kaldığı, 47 yıllık katı ambargoların yıkıldığı bu yeni denklemde savaşın mutlak galibi İran oldu. İçeride bıçak sırtında bir iktidara tutunan ve ciddi bir demografik çöküşün eşiğine gelen İsrail ise, en büyük destekçisinin caydırıcılığı olmadan bölgede var olamayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor. Taktiksel bir ateşkesin çok ötesinde, devasa bir jeopolitik depremi işaret eden bu tablonun ardından, gözler şimdi yeni Ortadoğu mimarisinin nasıl kurulacağına ve Türkiye'nin enkazdan çıkan komşusuyla kuracağı stratejik dayanışmanın boyutlarına çevrildi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a karşı yürütülen saldırı savaşı, bugün itibariyle (8/04/2026) durmuş görünüyor. İlan edilen ateşkes tartışmalı bir ateşkes olsa da.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer savaş bittiyse kazananı apaçık bellidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyanın kabadayısı ABD yenilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hürmüz Boğazı güç kullanılarak açılamamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Hürmüz Boğazı’na ortak olamamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saldırganlar İran’ın nükleer programını durduramamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın füze çalışmaları ve üretimi durdurulamamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD donanmasının kırılganlığı ortaya çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milyarlarca dolarlık F-35 projesi sorgulanmaya başlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin saygınlığı ve caydırıcılığı ağır yara almıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail önemli ölçüde harap olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD müdahil olmaksızın İsrail’in sadece İran’a karşı değil, Türkiye ve hatta Mısır gibi bölge ülkeleri karşısında önemli bir askeri güç ortaya koyamayacağı anlaşılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in temelleri kum üzerindedir ve eğer İsrail bir devlet olarak var olmaya devam etmek istiyorsa büyük hayallerinden vaz geçmek zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortadoğu’da tüm güç dengeleri değişmiştir ve bölge yeniden şekillenmek durumundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail çok büyük ölçüde nüfus yitirmiş, bununla kalmamış genç nüfus da geri dönme arzusunu yitirmiştir. Zaten sıkıntılı olan demografik yapısı ağır yaralıdır. Çok değil bir on sene sonra nüfus çoğunluğu Filistinlilerin eline geçmiş olabilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran Hürmüz Boğazı üzerinde tam kontrol elde etmiştir. Daha önce ücrete tabi olmayan gemi geçişleri gemi başına iki milyon dolar olarak belirlenmiştir ve bu kaynak belli bir oranla Umman’la paylaşılacaktır. İran bu kaynaktan gelen parayı yeniden inşasına harcayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a 47 yıldır süren ambargo kaldırılmıştır ve bloke edilen varlıkları iade edilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın bölgesel müttefikleri üzerine yapılan saldırılar durdurulacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu ateşkes şartlarına bakıldığında savaşın kazananı açıkça bellidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette Netanyahu bu anlaşmadan memnun değildir ve daha birinci gün ateşkesi geçersiz kılmak için elinden geleni yapmaya başlamıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazze ve Lübnan’a karşı yürüttüğü harekatların ateşkes belgesinde açıkça yer almasına karşın ateşkese dahil olmadığını ileri sürmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu iddiasına destek bulması ise mümkün görünmemektedir. ABD yüce gönüllülüğü nedeniyle ateşkes istememiştir. Dünya şartları ve güç dengeleri, ABD iç kamuoyunun büyük huzursuzluğu sonucu bu karara varmıştır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netanyahu ülkesinde de iktidarı bıçak sırtında olan bir başbakandır artık. Ordusu büyük ölçüde tükenmiş, çılgınca bir saldırganlığa kapılmış maddi kaynakları muazzam darbeler almış bir ülkenin başbakanıdır. Halkının morali sıfır noktasına yaklaşmıştır ve iç protestoların büyüyeceğine dair her türlü işaret mevcuttur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de tek başına bölgede bir provokasyon yaratabilir ve savaşı yeniden başlatabilir. Bunu seçmesi durumunda bütün dünyanın tepkisi ile karşılaşacağı açıktır. Bu tepkiler eski lafzi tepkiler olmayacak, muhtemelen çeşitli ambargolarla karşılaşacaktır. Doğal kaynakları son derece kısıtlı olan ülkesinin bu duruma dayanamayacağı ortadadır. ABD’nin böyle bir durumda savaşa geri dönmesine de kesin gözüyle bakılamayacağı düşüncesindeyim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son bir ayda dünyada çok şey değişmiştir. Türkiye’nin bu bir aydan nasıl etkilendiğinin kesin bir tablosunu ortaya koyabilmek için henüz erkendir. Fakat eğer Türkiye’nin anlamlı bazı tavırlar alması gerektiğini düşünüyorsak bunlar İran’ın uğradığı tahribatın ortadan hızla kaldırılmasına yönelik kardeşçe dayanışma tutumları olmalıdır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/savas-bitti-mi-1775762659.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ana muhalefet erken seçimi değil, seçimlere hazırlanmayı vurgulamalıdır</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ana-muhalefet-erken-secimi-degil-secimlere-hazirlanmayi-vurgulamalidir-13044</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ana-muhalefet-erken-secimi-degil-secimlere-hazirlanmayi-vurgulamalidir-13044</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye'de siyaset, parlamenter sistemin eski alışkanlıklarıyla yeni başkanlık sisteminin kuralları arasında sıkışmış durumda. Ana muhalefet lideri 1979 model ara seçim restleriyle iktidarı köşeye sıkıştırmayı umarken, iktidar partisi tüm kontrolü elinde tutuyor. Meydanları doldurmak önemli; ancak seçmenin sadece emeklilerden oluşmadığını hatırlayıp tek kişilik bir şov yerine inandırıcı bir 'kadro' hareketi kurmak, sandığı zorlamaktan çok daha acil bir ihtiyaç.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana muhalefet partisi liderimiz iktidar partisini seçime zorlamak için büyük bir uğraş veriyor. Liderin değerlendirmesine göre, seçmen tercihinde son seçimlerden sonra ciddi değişmeler meydana gelmiştir. Bu gelişme karşısında seçimlerin yenilenmesi son derecede tabiidir. Hatta, ana muhalefet lideri inandırıcılığını güçlendirmek için şayet seçimlerde iktidar partisini en az on puan geride bırakmazsa parti başkanlığından ve siyasetten çekileceğini bile ifade etmiştir. Gelgelelim hem cumhurbaşkanı hem de partisinin genel başkanı sıfatlarını taşıyan Recep Tayyip Erdoğan, seçimlerin zamanında yapılacağını ileri sürmekte, ana muhalefetin hevesini kursağında bırakır gözükmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen belirtelim, seçimlerin belirli aralıklarla yapılması zorunlu olmakla birlikte, iktidar partisinin işine gelen dönemlerde yapılması genellikle parlamenter sistemlerde rastlanan bir olgudur, başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinde pek görülen bir olgu değildir. Nitekim, Amerika’da anayasanın yürürlüğe girmesinden itibaren seçimler hep aynı tarihte yapılmış, işler pek iyi gitmese de, kimse başkanın dört yıllık dönemini tamamlamadan görevden ayrılmasını beklememiştir.&nbsp; Başkanın değişmeyeceği ve görevde kalmasının da parlamento aritmetiğine bağlı olmaması, temsilci seçimlerinin de sabit aralıklarla yapılmasını kolaylaştırmıştır. Yarı başkanlık sisteminin egemen olduğu günümüz Fransa’sına baktığımız zaman da, başkanın süresini doldurmayı beklediğini, başkanlık seçimini erkene almak için herhangi bir girişimde bulunmadığını görebiliyorsunuz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçim tarihleriyle oynamak açısından anayasamızda bazı tuhaf hükümlerin bulunduğunu teslim etmemiz gerekiyor. &nbsp;Artık tüm toplumun da bildiği gibi, şayet parlamento seçimleri bir yıl veya daha uzun bir süre erkene almaya karar verirse, en fazla iki dönem hizmet vermesi öngörülen cumhurbaşkanı süresini doldurmamış telakki edildiğinden, bir dönem daha aday olabilmektedir. Birçok gözlemci, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir dönem daha görevde kalmak istediğini, mevcut anayasanın sınırları çerçevesinde kalınacak olursa, bunun tek yolunun da seçimlerin parlamento kararıyla erkene alınması olduğunu hatırlattıktan sonra, Cumhurbaşkanının tekrar aday olmak istediğini ve dolayısıyla seçimleri erken almak isteyeceğini ileri sürmektedir. O zaman, böyle bir kararın alınacağı neden şimdiden açıklanmak istenmemektedir diye sorulacak olursa, cevap hazırdır. Seçim kararı bir sürpriz olacak, özellikle muhalefetin seçim düşünmediği bir dönemde aniden verilecektir. Bazı gözlemciler ise, seçimlerin zamanında yapılacağını, cumhurbaşkanının ise oğlunu göreve hazırladığını iddia etmektedirler. Neden açıklama yapılmıyor derseniz, bunun da yanıtlanması pek zor değildir. Şimdiden parti içinde bir adaylık müsabakasının başlaması istenmemekte, hatta çıkabilecek başka adayların önünü kesmek için zaman kazanılmakta, bu arada müstakbel adayın kamuoyu tarafından daha yakından tanınması için fırsatlar yaratılmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasamızdaki tuhaflıklar, ele aldığımız erken seçim kararı verilmesi ile de bitmiyor. Başka alanlarda istifa tek taraflı bir tasarruf olmasına rağmen, bir milletvekilinin o sıfatı terk etmesi için parlamentodan izin istemesi gerekiyor. Parlamento izin vermeyebilir. Şimdiye kadar, bu izin sisteminin kullanıldığı alan, parlamentodan izin almadan oturumlara katılmayı aksatan ve peş peşe oturumlara gelmeyen üyelerin üyelikten çıkarılması ile ilgiliydi. Ben devamsızlık dolayısıyla üyeliğini kaybeden herhangi bir milletvekili hatırlamıyorum. Belki de benim dikkatimden kaçmıştır. Ancak öyle anlaşılıyor ki, bu hükmün her zaman ve başka amaçlara hizmet edecek şekilde kullanılması da mümkündür. Nitekim, ana muhalefet liderimiz bir kısım milletvekilini istifa ettirerek erken seçimi bir zorunluluğa dönüştürmeyi düşünürken, parlamentonun bir kısım milletvekilinin istifasını kabul etmeyeceğini, böylelikle erken seçim yapılması için gerekli sayıya ulaşılmasını engellerken, muhalefet partisini de sayısal bir zaafa uğratabileceğini aklına getirmemiştir. Hatırlamakta zorluk çekenler için hatırlatayım, anayasamıza göre genel seçimden otuz ay geçtikten sonra ve bir defaya mahsus olarak ara seçim yapılır, ancak boşalan milletvekili sayısı üye tam sayısının yüzde beşini (otuz kişi oluyor) geçerse, yeni bir ara seçim yapmak zorunlu olur. Ancak, genel seçimlere bir yıl kalması durumunda ara seçim yapılmaz. Bu durumda ara seçim yapılarak boş üyeliklerin doldurulacağı anlaşılıyor ama istifa yoluyla istenildiği kadar boş üyelik yaratılamayacağı ve böylece sonuçları genelleştirilecek nitelikte bir ara seçime de izin verilemeyeceği belli oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman sormak gerekiyor, üyeleri istifa ettirerek erken bir ara seçime gitmek ve böylece iktidarın desteği kalmadığını göstermek hangi geçmiş olaylara istinaden liderimizin aklına geldi. Parlamenter tarihimiz oldukça zengin olduğu için, belki örnek sayısı birden fazladır ama benin aklıma gelen 14 Ekim 1979 tarihinde Ecevit hükümetinin yaptığı ve beş milletvekilinin (Konya, Manisa, Edirne, Muğla, Aydın) seçilmesini öngören ara seçimlerdir. Bu seçimlerde Adalet Partisi kullanılan oyların %54’ünü almış, münhal bulunan beş milletvekilliğinin hepsini kazanmıştır. Başında Ecevit’in bulunduğu CHP’nin aldığı oy oranı ise % 29’dur. Parti herhangi bir ilde milletvekilliği kazanamamış ve oylara bakılacak olursa, ağır bir seçim yenilgisi almıştır. Böyle bir sonuç karşısında, Başbakan Bülent Ecevit partisine seçmenin güveni kalmadığını kabul ederek, istifa yolunu seçmiştir. Fakat bir hususun dikkatinizden kaçmadığını ümit ederim. O dönemde Türkiye’de yürürlükte olan sistem parlamenter sistemdir ve bu sistemde hükümetin parlamentonun desteğini alarak görevde kalması öngörülmektedir. Buna karşılık şu anda yürürlükte olan başkanlık sisteminde yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı başı ve sonu belli bir dönem için seçilmekte, görevde bulunduğu süre içinde seçmenin desteğini ne oranda sahip olup olmadığına ise bakılmamaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama, yukarda da belirttiğim gibi, bizim anayasamız tuhaflıklar bakımından zengindir. Geçmişte parlamentonun göreve atadığı cumhurbaşkanının partisi olsa bile, o partiyle tüm bağlarını koparması gerekiyordu.&nbsp; Mevcut uygulamada cumhurbaşkanının aynı zamanda partisinin de başkanı olması mümkün. Ülkemiz uygulamasında parti başkanlığı sembolik bir görev değil, başkandan partiyle ilgili her konuda karar vermesi bekleniyor ki, bunlar arasında ön seçim yapılmaması durumunda kimin milletvekili olacağı dahi var. Böyle bir durumda cumhurbaşkanının aynı zamanda parti başkanı olarak parlamentoyu etkisizleştirmesi, tamamen kendi sözünü dinleyen bir örgüte dönüştürmesi çok kolay. Karşımızda, yürütmeyi denetleyen bir heyet yerine destekleyen bir örgüt bulmamız söz konusu. Bildiğiniz gibi, iktidar partisi, kendisine mensup olan milletvekillerine üç dönemden fazla hizmet vermemeleri kuralını getirdi. Sakın ola ki, aman ne güzel, böylece hızlı dönüşüm sağlandı ve hizmet vermek için herkesin önü açıldı demeyesiniz. Parti başkanı bu kurala tabi değil. Kuralı uygulayarak cumhurbaşkanı, kendisinden bağımsız olarak seçilebilecek, başka bir ifade ile, bağımsız siyasi desteği olan herkesi eledi, geriye sadece onun desteği sayesinde göreve gelebilecek ve devam edebilecek daha zayıf bir kadro kaldı. Bu kadro eğer Cumhurbaşkanını desteklemezse, yeniden seçilme şansına veya seçilmezse geliri tatmin edici bir kamu görevine atanamayacağının bilincinde. Dolayısıyla kendilerini Cumhurbaşkanı’nın sözünü dinlemekle mükellef addediyorlar. Bunun tezahürlerine hepimiz her gün şahit oluyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana muhalefet liderimizin bazı milletvekillerini istifa ettirerek erken seçimleri zorlama planı sanıyorum iyi tasarlanmadan kamuoyuna açıklandı. Yoksa, parlamentonun bir kısım milletvekilinin istifa etmesini kabullenmeyeceğini hesaplamak mümkündü. Görünen o ki, sssssseçimin ne zaman yapılacağına parlamento değil, cumhurbaşkanı karar verecek. Şayet bu kararı parlamentonun desteğini gerektiriyorsa, o destek zaten hazır. Cumhurbaşkanından sadece bir işaret bekliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben ana muhalefet lideri olsam, partimi seçimlere daha da iyi hazırlamaya çalışırdım. Yapılan anketler, bir kısım seçmenin şu veya bu sebepten ana muhalefet partisini güvenilir bulmadığını gösteriyor. Bunlar kimler, neden böyle düşünüyorlar, anlamak lazım. Meydan mitingleri şüphesiz çok önemli, muhalefet liderimiz her hafta birden fazla yerde kalabalıkları topluyor. Bu takdire şayan. Ancak, seçmenin sadece emeklilerden oluşmadığı hususu sanki biraz ihmal ediliyor. Sonra parti lideri yanında partililerin de bu siyasi mücadelenin bir parçası olduklarının daha net şekilde anlaşılması gerekiyor. Seçmen kadro hareketlerini salt lidere inhisar eden hareketlerden daha inandırıcı bulabilir. İsterseniz devam etmeyeyim. Anlatmaya çalıştığım, seçimi bir an önce yapmak yerine seçimlere her yönden daha iyi hazırlanmanın gereği. Ana muhalefetten benim beklediğim bu derken, sanıyorum benim dışındaki birçok kişinin de düşüncesini dile getiriyorum. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ana-muhalefet-erken-secimi-degil-secimlere-hazirlanmayi-vurgulamalidir-1775818770.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tanrı kimin mahallesinde?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tanri-kimin-mahallesinde-13043</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tanri-kimin-mahallesinde-13043</guid>
                <description><![CDATA[Bir toplumu kutuplaştırmanın en sinsi yolu, siyasi tartışmayı fikir ayrılığından çıkarıp doğrudan kimlik ve inanç düzlemine hapsetmektir. İktidar, meşruiyetini hukuktan değil de 'kutsaldan' devşirmeye başladığında, her türlü politik itiraz ahlaki bir sapkınlık, muhalefet ise milli değerlere bir saldırı olarak kodlanır. Düşüncenin yerini kimliğin, sorgunun yerini sadakatin aldığı bu düzende, hukuk bağırarak değil sessizce devreden çıkar. Dini referansların iktidar için nasıl görünmez ve kırılmaz bir kalkana dönüştüğünün anatomisi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üniversitede mimarlık eğitimimde bize ilk öğretilen şey şuydu: Bir yeri tasarlamadan önce onu anlamak zorundasın. Bu yüzden saha çalışmalarında sokak sokak dolaşır, insanlara adres sorar, yön tariflerini dinlerdik. Çünkü bir şehri anlamanın en yalın yolu, insanların onu nasıl tarif ettiğini duymaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Buradan "cognitive map" yani "bilişsel harita" kavramı çıkar. Bilişsel harita, kentin fiziksel planı değil, insanların zihinlerinde taşıdıkları şehir imgesidir. "Şu caminin arkasında", "şu kilisenin yanında" gibi tarifler, kentin gerçek organizasyonunun çoğu zaman planlardan değil, bu kolektif algıdan kurulduğunu gösterir. Bir yerin sosyolojisini anlamadan tasarım yaparsanız, ortaya çıkan mekân kullanıcıları tarafından benimsenmez. Daha ileri gidelim: İçinde yaşayanları yavaş yavaş dışlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çanakkale'de bir saha çalışması sırasında bunun somut örneğine rastladım. Surp Kevork Ermeni Kilisesi ile Tifli Camii'nin yan yana durduğu sokakta, aynı adresi iki farklı topluluktan sorduk. Roman mahalle sakinleri kiliseyi referans verirken, diğerleri camiyi. Oysa iki yapı neredeyse bitişikti. Fiziksel olarak tek bir mekân vardı; zihinsel olarak iki ayrı harita.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama şunu da merak ettim: O kalabalık içinde, bir Roman sakinin "Tifli Camii'nin yanından dön" dediği bir an oldu mu? Bunu hatırlamıyorum. Belki de fark etmedim. Fakat bu da kendi başına bir şey söylüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Durkheim'ın <em>Dini Hayatın İlkel Biçimleri</em>'nde anlattığı tam budur: Kutsal nesneler sadece inanç nesneleri değil, toplumsal hayatı organize eden merkezlerdir. İnsanlar totemi referans alarak inançlarını değil, birbirlerine olan bağlılıklarını yeniden üretirler. Yön tarifi de böyle işler. "Surp Kevork'un arkasından dön" demek, o kiliseyi zihinsel evrenin merkezi ilan etmektir. Fiziksel mekân ortaktır; sembolik mekân değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye'de din-siyaset ilişkisi tartışıldığında konu çoğunlukla anayasa ya da seçim söylemleri üzerinden ele alınır. Ama bu ilişki çok daha önce, çok daha sessiz bir yerde kurulur: mahallede, sokakta, yön tariflerinde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kutsal yapılar belirli bir noktada ibadet mekânı olmaktan çıkar ve bir grubun kamusal görünürlüğünün sembolüne dönüşür. Bu dönüşüm her zaman siyasi bir niyet taşımaz; ama sonuçları siyasidir. Hangi yapının hangi topluluk için merkez olduğu, o topluluğun o şehirde — ve nihayetinde o ülkede — ne kadar var olduğuna dair sessiz bir ilandır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama bu sessiz ilan zamanla sessiz kalmaz. İktidar dini sembolleri yalnızca mekânda değil, söylemde de kullanmaya başladığında tablo köklü biçimde değişir. Meşruiyet artık hukuktan değil, kutsaldan devşirilir. "Milli ve manevi değerler" soyut bir erdem olmaktan çıkar, somut bir siyasi çerçeveye dönüşür. Bu çerçeveye itiraz etmek değerlere saldırı olarak yansıtılır. Bir siyasi pozisyon, otomatik olarak ahlaki bir sapkınlığa çevrilir. Düşüncenin yerini kimlik alır. Sorgunun yerini sadakat.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada toplumsal kutuplaşma artık fikir ayrılığından beslenmez; kim olduğundan beslenir. Hangi sembolü taşıdığından, hangi merkez etrafında yön bulduğundan. Ve bu kutuplaşma derinleştikçe siyasi dilin içindeki dini referanslar da yoğunlaşır, çünkü işe yarar. Kitleyi bir arada tutar, muhalefetin zeminini yumuşatır, iktidarın sınırlarını görünmez kılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hukuk tam da burada kaybolmaya başlar. Sessizce. Çünkü dini söylemle örülmüş bir siyasi dil, eleştiriyi hem ahlaki hem toplumsal olarak maliyetli kılar. Yargı bağımsızlığını yitirdiğinde, basın susturulduğunda, muhalefet "düşmanlık" olarak tanımlandığında — bunlar ayrı ayrı tartışılır. Oysa hepsinin altında aynı zemin vardır: Meşruiyetini hukuktan değil, kutsaldan alan bir iktidar anlayışı. Ve bu iktidarın en sinsi yanı şudur: Kendini savunmak zorunda kalmaz. Çünkü ona itiraz etmek, inanca itiraz etmekle özdeşleştirilmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zincir görünmez olunca kırılmaz. Çünkü zaten hissedilmez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O Çanakkale sokağında iki yapı vardı; ama iki ayrı gerçeklik. Türkiye'nin meselesi de belki budur: Aynı ülkeyi paylaşan ama farklı sembollerle düşünen, farklı merkezler etrafında yön bulan topluluklar. Ve hepsini kapsayan ortak zemin olması gereken hukuk; giderek yalnızca birinin dilini konuşur hale geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çözüm bu merkezleri ortadan kaldırmak değil; birbirinin haritasını görebilmekte yatıyor. Ama bunun için ortak bir zemin şart. O zemin hukuktur. Hukuk kutsalın gölgesinde kaldığında herkesin haritası karanlığa gömülür. Yalnızca muhalefetinki değil, iktidarınki de.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tanri-kimin-mahallesinde-1775818974.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ara seçimler üzerine...</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secimler-uzerine-13042</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secimler-uzerine-13042</guid>
                <description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ara seçim ve erken seçim kapısını kapatmasının ardından başlayan tartışmalar, medyadaki bilgi kirliliğiyle anayasal bir dezenformasyona dönüşmüş durumda. Anayasa'nın açık hükümlerine bakma gereği duymayan 'araştırmacı gazeteciler', ara seçim için Meclis'in illaki yüzde 5'inin boşalması gerektiği ezberini siyasi bir kalkan olarak kullanıyor. Oysa erken seçim iktidar ve muhalefetin uzlaşısını gerektiren siyasi bir tercihken; ara seçim, her seçim döneminde en az bir kez yapılması Anayasa (m.78) tarafından emredilen kesin bir hukuki zorunluluktur. Yüzde 5 şartı ise bir önkoşul değil, sadece normalde 30 ay olan bekleme süresini ortadan kaldıran istisnai bir hızlandırıcıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ana muhalefet partisi liderinin ara seçim talebinde bulunması üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan gündemlerinde ara seçim ya da erken seçim bulunmadığını söyledi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Erken seçimle ilgili açıklamaya diyecek şey yok, çünkü Anayasa genel seçimlerin seçim kanununda öngörülen tarihten önce yapılmasını Cumhurbaşkanının kararına ya da TBMM üye tamsayısının 3/5 çoğunluğunun kararına bağlamıştır (m. 116).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu sayı 360’tır ve 360 sayısı ne iktidar grubu tarafından ne de muhalefet grupları tarafından tek başına bulunamamaktadır; erken seçim kararı almak için iktidar ve muhalefet arasında bir uzlaşma zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda iktidar erken seçim istemediği takdirde erken seçim kararı alınamaz; iktidar erken seçim istediğinde ise muhalefetle uzlaşması gerekir; aksi takdirde erken seçim yapılamaz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Buraya kadar hukuksal bir sorun yok; buradaki siyasal sorun ise bu yazının konusu değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hukuksal sorun ara seçime ilişkin açıklamayla ilgili.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Geçen akşam, iktidara yandaş bir kanalda konunun tartışıldığını gördüm.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İstediklerinde her konuyu didik didik araştıran büyük “araştırmacı gazeteciler” Anayasa’ya bakma gereği duymadan şu saptamayı yapıyorlardı:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<strong><em>Ara seçime gitmek için TBMM üye tamsayısının %5’inin boşalması gerekir ve % 5’lik boşalma olmadığına göre ara seçime gidilemez. CHP önce TBMM üye tamsayısının %5’in boşalmasını sağlamak için 22 milletvekilini istifa ettirsin; istifa kararları TBMM tarafından kabul edilsin. Arkasından TBMM ara seçim kararı alırsa ara seçim yapılır</em></strong>.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu açıklamaları sorgusuz sualsiz kabul eden “<strong>araştırmacı basın mensupları</strong>” için durum gerçekten çok vahimdi: birinci olasılıkta bu arkadaşlar Anayasayı bilmiyorlar, ikinci olasılıkta Anayasayı biliyorlar ama iktidarın söylemini desteklemek için Anayasa hükümlerini görmezden geliyorlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Her iki sonuç da ülkemizdeki “basın özgürlüğü” ve “hukuk devleti” ilkeleri açısından endişe vericidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu yorumun dayanaktan yoksun olduğunu göstermek için öncelikle demokratik sistemlerde ara seçime neden yer verildiğine bakmak ve ardından Anayasa’daki hükümleri incelemek gerekir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><em><span style="color:#333333">1. Anayasa neden ara seçime gerek görmüştür?</span></em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasalarda ara seçimlere yer verilmesinin çeşitli nedenleri bulunmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">İlk olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçim, temsili demokrasilerde, seçmen ile temsili organ arasındaki bağı güncelleyen bir araçtır: Belli bir bölgenin temsilci sayısında azalma meydana gelmiş olması hem o bölgenin daha az temsil edilmesi sonucunu doğurur, hem de toplam temsilci sayısı öngörülenin altına düştüğü için temsil ilkesi zedelenmiş olur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">İkinci olarak</span></em><span style="color:#333333"> siyasal parti gruplarının üyelerinde meydana gelen azalmalar, siyasal güç dengesini değiştirmiş olabilir. Özellikle bir siyasal partinin çeşitli nedenlerle çok sayıda üyesini kaybetmiş olması halinde güç dengesi toplumdaki siyasal güç dengesini yansıtmaktan uzak hale gelmiş olabilir; iktidardaki siyasal parti, aslında yeterli siyasal desteğe sahip olmamasına rağmen, iktidarı elinde tutmaya devam edebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Örneğin 14 Ekim 1979'da Konya, Manisa, Edirne, Muğla, Aydın'da 5 milletvekilliği için yapılan ara seçimden sonra 42. hükümet düşmüş ve 43. hükümet kurulmuştur: Ara seçim sonuçlarına göre 5 milletvekilliği de AP tarafından kazanılmış ve bu seçim zaferinden sonra CHP hükümeti düşmüş AP hükümeti kurulmuştur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Sözkonusu dönemde ara seçim olmasaydı, hükümet değişikliğinin gerçekleşmesi çok zordu. Dolayısıyla ara seçimler bu tür seçmen-temsilci ilişkisini ve siyasal güç dengesini güncellemeleri açısından önemlidir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Üçüncü olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler iktidara ve muhalefete kendileri hakkında toplumun ne düşündüğü hakkında anketlerden daha sağlam bilgiler vermekte ve gelecek seçimlere yönelik hazırlık yapmalarına olanak tanımaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Dördüncü olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler, siyasal partilerin Meclisteki güçlerini de güncelleyerek Meclis çalışmalarına katılmalarını gerçek güçleriyle orantılı hale getirmektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Beşinci olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler özellikle iktidar partilerine güven tazeleme ve projelerine toplumsal destek bulma işlevi görebilir: Örneğin anayasa değişikliği yapmak isteyen ve yeterli çoğunluğa ulaşamayan bir siyasal iktidar, ara seçimler yoluyla bu çoğunluğu sağlama ve anayasayı değiştirme yoluna gidebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu önemleri nedeniyle ve 1982 Anayasası öncesinde 1951, 1966, 1968, 1975, 1979 yıllarında ara seçimler yapıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Sadece bu sonuca bakarak bile 1961 Anayasası döneminin ülkemizde sonraki dönemlere göre daha demokratik bir dönem olduğu söylenebilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1982 Anayasası’nın yürürlüğünden sonra AKP iktidarına kadar geçen dönemde tek bir ara seçim yapıldı: 17. yasama döneminde, 11 milletvekilliği için 28 Eylül 1986'de yapılan ara seçimlerde 10 milletvekilliği ANAP ve DYP arasında paylaşıldı ve bir üyeliği SHP aldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu seçimlerden sonra ara seçimler iktidarların korkulu rüyası haline geldi; iktidarlar ara seçimlerde başarısız olurlarsa iktidarı kaybedebileceklerini düşünerek ara seçim yapmak istemediler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak 1990’lı yıllarda Anayasa hükümleri halen bağlayıcıydı ve ara seçim yapmamak için 1991 ve 1995 erken seçimlerine gidildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Daha açık söyleyeyim: Hem 1991’de hem de 1995’te siyasal iktidarlar ara seçim yapmanın Anayasa gereği olduğunu biliyorlardı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu iktidarlar Anayasa hükmünü çiğnememek için erken seçim kararı aldılar ve genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağından, ara seçim yapma gereğini ortadan kaldırdılar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Mevcut siyasal iktidar döneminde ise bir istisna hariç olmak üzere ara seçim hiç yapılmadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu istisna da o dönemde milletvekili olmayan Erdoğan’a milletvekilliği yolunu açmak için yapılan Anayasa değişikliği sonunda gerçekleştirilen ara seçimdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Daha açık söylemek gerekirse, AKP döneminde yapılan bir tek ara seçim oldu ve bu ara seçim formülüyle Erdoğan milletvekili seçilebildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hatırlayalım: O dönemde AKP genel başkanı Erdoğan siyasi yasak dolayısıyla milletvekili adayı olamadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Mecliste çoğunluğa sahip bir parti genel başkanının milletvekili olamaması kamu vicdanında rahatsızlık yarattı ve siyasal partiler bu sorunu çözmek için bir anayasa değişikliği yapma konusunda uzlaştı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Değişiklikle bir ilin seçilmiş milletvekilinin kalmaması halinde YSK o il ya da seçim çevresinde ara seçim yapmakla yükümlü kılındı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Uzlaşmayla yapılan Anayasa değişikliğinin ardından </span><span style="color:black">YSK, 02.11.2002 tarihli 978 sayılı Kararıyla çeşitli usulsüzlükleri gerekçe göstererek Siirt İli seçimlerini iptal etti ve bu ildeki seçimlerin 09.02.2003 tarihinde yapılmasını kararlaştırdı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Özetle AKP döneminde yapılan tek ara seçim bu her yönüyle “özel” olan ara seçimdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bundan sonra herhangi bir ara seçim yapılmadığı gibi ara seçim yapılmasını zorunlu kılan Anayasa maddesi de eylemli olarak yürürlükten kaldırıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Neden mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anayasa hükümleri uygulandığında her seçim döneminde en az bir defa ara seçim yapılması zorunludur; muhterem “araştırmacı gazetecilerimizin” iddia ettiği gibi her zaman %5 boşalmaya ihtiyaç yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">2. Ara seçim konusunda Anayasa’nın ilgili hükümleri nelerdir?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa ölüm, istifa, üyeliğin düşürülmesi gibi nedenlerle boşalan milletvekillikleri için ara seçim yapılmasını zorunlu kılmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa’ya göre Meclis erken seçime gitmek zorunda değildir: Meclis seçimlerin yenilenmesine karar vermediği takdirde, Seçim Kanununda belirlenen tarihte seçime gider.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Erken seçim kararı siyasi bir karardır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ama ara seçim öyle değil; her seçim döneminde Anayasa gereği bir kez ara seçim yapmak hukuksal açıdan zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak Anayasa koyucu çeşitli olasılıkları gözeterek ara seçimin zamanı konusunda seçenekli bir düzenleme yapmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white">&nbsp;<span style="color:#333333">1982 Anayasasının ilk halinde Meclisin ara seçimleri şöyle düzenlenmişti:</span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:15px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde, ara seçime gidilir. Ara seçim, her seçim döneminde <strong><u>bir defa yapılır</u></strong> ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. Ancak, boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini bulduğu hallerde, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına karar verilir./Genel seçimlere bir yıl kala, ara seçimi yapılamaz.</em>”</span> <span style="color:#333333">(m. 78/3-4)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu maddede Erdoğan’ın milletvekili seçilmesini sağlamak amacıyla 27/12/2002 tarihli ve 4777 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle şöyle bir <em>ara seçim</em> durumu tanımlandı:</span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:15px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Yukarıda yazılı hallerden ayrı olarak, bir ilin veya seçim çevresinin, TBMM'de üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılır</em>.... “</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu maddenin açılımından 3 ara seçim tipi çıkar:</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Resim1(2).jpg" style="height:346px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#333333">1.&nbsp;Ara seçimler, kural olarak, genel seçimlerden 30 ay (2,5 yıl) geçtikten sonra yapılır ve genel seçimlere 12 ay (1 yıl) kala ara seçim yapılamaz.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">30. ay ile 48. Ay arasında kalan 1,5 yıllık döneme doktrinde <strong><em>ara seçim dönemi</em></strong> denir. (Türkiye şu anda Anayasa gereği ara seçim dönemindedir.)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa<em>, “ara seçim her seçim döneminde <strong><u>bir defa yapılır”</u></strong></em>, demekle ara seçimi zorunlu kılmış ve herhangi bir organın takdirine bırakmamıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">30. aydan sonra tek bir üyelik bile boşalsa ara seçim yapmak zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa koyucu 30. aydan sonra yapılacak ara seçimin zamanı konusunda TBMM’ye takdir yetkisi vermiştir: TBMM 30. ay ile 48. ay arasındaki bir tarihi seçme konusunda 18 aylık bir takdir yetkisine sahiptir; ama bu yetki TBMM’nin ara seçim kararı almama yetkisine de sahip olduğu anlamına gelmez. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#333333">2.&nbsp;Anayasa TBMM’nin boşalan üye sayısının %5’i bulması halinde, ara seçimler için 30 ay beklenmesini gerekli görmemiş ve 3 ay içinde acilen ara seçim kararı alınmasını zorunlu kılmıştır.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu yüzden TBMM üye tamsayısının % 5’inin boşalması halinde, iki buçuk yılı beklemeye gerek yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda süre koşulu aranmaksızın, %5’ lik boşalmanın gerçekleştiği tarihten itibaren üç ay içinde <strong><em>acilen</em></strong> ara seçim kararı alınması zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">TBMM üye tamsayısı %5 boşaldığı halde ara seçim kararı alınmazsa TBMM Anayasa ile kendisine verilen görevi yapmamış olur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: <strong><em>Üye tamsayısının %5 boşalması ara seçimin önkoşulu değildir; %5 lik boşalma, sadece 30. aydan sonra yapılması gereken ara seçimlerin daha erken bir tarihte yapılmasına neden olur</em></strong>.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Eğer Anayasa koyucu sadece TBMM üye tamsayısının %5’inin boşaldığı hallerde ara seçim yapılmasını isteseydi, yukarıda aktarılan madde yerine şu hükmü koyardı: </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde %5 boşalma olması halinde üç ay içinde yapılmasına karar verilir ve genel seçimlere bir yıl kala, ara seçimi yapılamaz.</em>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Oysa Anayasa koyucu “<em>Ancak, boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini <strong><u>bulduğu hallerde</u></strong>, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına karar verilir.” </em>diyerek yüzde beşlik eksilmeyi ara seçimin üç ay içinde yapılmasının koşulu haline getirmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333"><strong>3.</strong>&nbsp;<strong>İl veya seçim çevresinin boşaldığı hallerde TBMM’nin bir karar almasına gerek görülmemiş ve seçim takvimi doğrudan Anayasa tarafından başlatılmıştır.</strong></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda YSK boşalma tarihinden sonra ara seçim çalışmalarını başlatmak ve boşalmadan sonraki 90. günden sonraki ilk Pazar gününde ara seçimi yaptırmak yükümlüğündedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İl ya da seçim çevresinin boşalması istisnai bir durumdur ve bugüne kadar bir kez yapay olarak gerçekleştirilmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasanın bu düzenlemelerine yakından bakıldığında üç ayrı ara seçim tipinin düzenlendiği görülür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu düzenlemelerin kendi içinde bir mantığı bulunmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa yapıcı, hem seçmenle temsilci organ arasındaki bağı güncel tutmaya çalışmış, hem de sık yapılacak seçimlerle siyasal sistemin istikrarının zedelenmesini önlemeye gayret etmiş ve bu iki durum arasında denge kurmaya çalışmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Çok sık seçim yapılmaması için</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1. Ara seçim yapılması için 30 aylık sürenin beklenmesi zorunlu kılınmış,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">2. Bir seçim döneminde ara seçime sadece bir kez izin verilmiş</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">3. Genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılması yasaklanmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Temsil açığı oluşmaması için</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1. Üye tamsayısındaki boşalma belirli bir oranı (%5) aştığında acilen ara seçim yapılması zorunlu kılınmış</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">2. Bir il ya da seçim çevresi boşaldığında il ya da seçim çevresinin temsilcisiz kalmaması için ara seçim otomatik olarak başlatılmış,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">3. Her seçim dönemi içinde bir ara seçim zorunlu kılınmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa’ya göre ara seçim yapılmamasının tek yolu, ilk dört yılda TBMM üye tamsayısında hiçbir üyeliğin boşalmamış olması halidir; genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağından dördüncü yıldan sonra meydana gelecek eksilmeler nedeniyle ara seçime gidilemez.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Gerçekleşmesi bir hayli zor olan bu durum dışında her seçim döneminde bir ara seçim zorunludur. (İl ya da seçim çevresinin boşalması halinde birden fazla ara seçim yapılabilmesi ayrı bir tartışmanın konusudur.)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasada sözü edilen ve yukarıda aktarılan her üç durumda da ara seçime gitmek kesinlikle zorunludur: İlk durumda ikibuçuk yıl dolduktan sonraki onsekiz ay içinde; ikinci durumda, üye tamsayısının boşalma oranının %5’i bulduğu hallerde bu tarihten sonraki üç ay içinde; üçüncü durumda, il ya da seçim çevresinin tüm milletvekillerinin boşaldığı tarihten sonra doksan günün dolduğu ilk Pazar günü ara seçime gitmek zorunludur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İlk iki durumda Meclis tarafından ara seçim kararı (3 ya da 18 ay içinde) alınması gerekirken, son durumda herhangi bir karara gerek bulunmamaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hiç kuşkusuz bütün bu söylenenler Anayasa hükümlerinin <strong><u>hukuksal</u></strong> bir okumasına dayanır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa maddeleri gerekli olduğunda kullanılır ve gerektiğinde rafa kaldırılır diyecek olanlara hiç sözüm yok.</span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secimler-uzerine-1-1775678459.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Halk yönetimlerinin demokrasi ve otokrasi ile sınavı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/halk-yonetimlerinin-demokrasi-ve-otokrasi-ile-sinavi-13041</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/halk-yonetimlerinin-demokrasi-ve-otokrasi-ile-sinavi-13041</guid>
                <description><![CDATA[Günümüz popülist liderlerinin "saf halk" tasavvuru ile demokratik çoğulculuk arasındaki varoluşsal savaş... Alfred Cuzán’ın "Siyasetin Beş Yasası" ışığında, tüm hükümetlerin aslında birer azınlık hükümeti olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Referandumların demagogların elinde nasıl bir silaha dönüştüğünü ve gerçek halk yönetiminin neden sadece muhalefete saygı duyulan bir iklimde yeşerebileceğini tartışıyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız bu yılda dünya çok büyük ölçüde, devletlerin halk egemenliği ilkesine göre yönetilmesini kabul etmiş bulunuyor. Bu yeni bir olgu da değil, ama Jean Bodin’in 16. yüzyılda egemenliği doğal haklar ve özellikle mülkiyet hakkı ile bağdaştırarak uygulamak önerisinden ve liberalizme kapı açan bu yaklaşımından beri, devlet yönetiminde kim, neden ve nasıl egemen olmalıdır soruları tartışılmaya devam ediyor. Onun ölümünden sonraki iki yüzyıl içinde egemenlik hakkının Tanrı’dan ilahi güç alan Kral’da olmayıp, halkta olduğu iddiası hem siyasal felsefede güçlendi, hem Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi’nden sonra kurulan cumhuriyetlerde genel kabul görmeye ve uygulanmaya başladı. Ancak halkın yönetiminin kapsamı veya şümulü için önem arz eden halk kimdir sorusu güncelliğini hiç kaybetmediği gibi, halk yönetimin hangi araçlar, mecralar ve yöntemler kullanılarak yapılacağı da sorgulanmaya devam etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halk yönetimindeki “halk”ı tanımlamak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkın egemenliği ve yönetim hakkından bahsetmek için halkın kim veya kimlerden oluştuğuna karar vermek gereklidir. Bu konuda ilk yazılı anayasayı üreten Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nde halk, insan (<em>human being</em>) topluluğu olarak tanımlanırken, bunun hem doğal (biyolojik) hem hukuki kişileri içerdiği ifade olunmuştur. Ancak 1787’den 1860’ların sonuna kadar ABD yönetimleri Afrikalı köleleri, birkaç kuşaktır Amerika’da doğup büyümüş olsalar da “halk”tan veya onun siyasal uzantısı olan seçmenlerden kabul etmemiştir. Aynı uygulama Amerikan yerlileri, gençler ve kadınlar için de söz konusu olmuştur. İç Savaş (1865) sonrası bu uygulama sürerken Yüce Mahkeme’de görülen davalarda da Afrika kökenlilere eşit yurttaşlık ve seçmen olma hakkı tanınmadığı için ABD Congress’inde yapılan girişimlerle anayasa 14. kez değiştirilmiştir. ABD’nin hükümran olduğu topraklar üzerinde doğan kişilere vatandaşlık ve seçmen olma hakkının tanınması Congress’de yapılan yeni düzenleme ve onun Anayasa değişikliği olarak genel oyla kabulü sonunda 1860’ların sonunda gerçekleştirilmiştir. Ancak, tartışma bitmemiştir. Nitekim 1 Nisan 2026 günü, ABD tarihinde ilk kez bir ABD Başkanı olarak Donald J. Trump, Yüce Mahkeme’nin Anayasa’nın ünlü 14. değişiklik maddesinin yeniden görüşmelerine bizzat katılmış ve dinlemiştir. Ebeveynleri ABD vatandaşı olmayan bir kişinin ABD toprakları üzerinde doğması durumunda, ABD’nde geçerli olan (mer’i) vatandaşlık hukuku esasına (<em>jus soli</em>, doğumda toprak esasına dayanan vatandaşlık hakkına) göre otomatik olarak vatandaş olmasının mümkün olup olmayacağı Yüce Mahkeme tarafından günümüzde de bir inceleme ve tartışma konusu yapılmıştır. Başkan Trump İngilizce “<em>birthright</em>” denilen bu durumun değişmesini istemektedir; çünkü göçmen, sığınmacı veya kısa süreli turist çoçuklarının ileride vatandaşlık haklarını seçmen olarak kullandıklarında ABD aşırı sağına ve onun partisi olan Cumhuriyetçi Parti ve başkan adaylarına oy verme eğiliminde olmadıklarını düşünmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüldüğü gibi 250 yıl boyunca dahi halk, etnik aidiyet, vatandaşlık, seçmenlik gibi farklı kimlik ve statülerin ilişkisi sorunlu olmaya devam edebilmekte ve sürekli tartışma konusu üretmektedir.&nbsp; 19. yüzyıldan itibaren önce Rusya’da, bilahare ABD’nde ortaya çıkan popülist siyasal hareketler ise kendi halk tanımlarıyla bu sorunu daha da karmaşık hale getirmişlerdir. Popülist siyasal hereketler ve siyasetçilerine göre bir devletin tüm vatandaşları halkı oluşturmamaktadır. Halk sadece saf ve temiz, siyasal seçkinler tarafından kültürleri yozlaştırılamamış olan yurttaşlardan ibarettir. Bu konuda Werner J. Müller’in<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> aktardığına göre, anarşist Bakunin en köktenci (radikal) tanımı vermiştir: “… Halk denince benim aklıma burjuva uygarlığı tarafından kirletilmemiş olan ayak takımı ve hergeleler (<em>scounderels and dregs</em>) gelmektedir” demiştir. Sorunu daha farklı bir zorluğa iten temel bir tanım da halkın herhangi bir topluluk olmayıp kollektif bir içerikte olduğu vurgusudur. J. J. Rousseau tarafından önerilen halkın siyasallaşarak oluşturduğu milletin sahip olduğu “<em>volonte general</em>” (genel irade), ortak kollektif bir iradenin mevcut olduğu ve bu iradenin egemenliği ile yönetimin gerçek meşruluğa sahip olacağı savıdır. Sorun bu tür bir ortak kollektif iradenin mevcut olup olmadığı, eğer mevcutsa da bunun nasıl ifade olunabileceğidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halk, millet ve iradesi ne anlama geliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüz siyasetinde sık sık ifade olunan bu Rousseaucu milli irade kavramı bir ulusal seçmen kitlesini adeta tek bir kişiye indirgemektedir ki, bu yöntembilim açısından çok sıkıntılı bir varsayımdır. İrade bireye özgü bir nitelikte olan bir şey yapıp yapmamaya karar verebilme yetenği ve gücüne işaret eder. Seçmen olan bir kişinin iradesi olduğu varsayılır ve bunu da yaptığı tercih ile oy pusulasına yansıtabildiği kabul edilir. Sonra her seçmenin yaptığı tercihleri içeren oy pusulaları toplanır, adaylara ve/ya partilere verilen oylar sayı ve yüzde olarak hesaplanabilir. Ancak bu durum ortak kollektif bir iradeye mi işaret etmektedir? Yoksa ortak bir paylaşımı olmayan, tekil kararların çoğulculuğuna mı işaret etmektedir? Ortak kollektif irade demek, tüm seçmelerin topluca, kendiliğinden (spontan olarak) aynı tercihi yapmaları anlamını taşır. Bu durumda sandıklardan tek bir aday veya partiye verilmiş oylar çıkar ve seçmenlerin %100’ü özgür ve adil bir seçime eksiksiz katılır ve tek bir adaya veya partiye oy verirse, o zaman ortak bir iradeden bahsedilebilir. Bu durum sadece içinde hiçbir tercih içermeyen, tek bir aday veya partinin yarıştığı, çok partililiğin mevcut olmadığı, muhalefetin de bulunmadığı totaliter ülkelerde, bazen mümkün olmaktadır. Kuzey Kore’de Mart 2024’te yapılan son seçimlerde bu tür bir sonuç ortaya çıkmıştır. Ancak burada seçmenin ne kadar özgür iradesiyle davrandığı sorgulandığı gibi, bu seçimlerin demokratik bir yarış olmadığı da genel kabul görmektedir. Siyaset biliminde bu tür seçimlere plebisit adı verilmekte olup, bunlar özgür ve adil demokratik seçim olarak kabul görmemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasilerde yapılan seçimlerde çoğulcu bir görüntü ortaya çıkar. Ortak kollektif iradenin oluşması da kamu politikalarına uyarlanması da zaten mümkün değildir. Bunu Joseph Schumpeter (1943) <em>Capitalism, Socialism, and Democracy</em> adlı kitabında bir örnekle göstermiştir. Örneğin, herkesin kabul edebileceği bir soru soralım: Hayatınızı sağlıklı olarak yaşamak için gerekli kamu politikalarının hayata geçirilmesini ister misiniz? Buna kim hayır diye yanıt verebilir; hasta, sakat veya yatalak olarak yaşamayı tercih eder? Ancak, bu durumda insanlara o zaman tütün ürünlerini kullanmanızı, alkol tüketmenizi yasaklayacağız, hastalıklardan korunmanız için çok sayıda aşı yapılmasını sağlayacağız, bazı organlarınızı belirli yaşlarda ameliyatla alacağız denildiğinde, bunları kabul eden oranın %100’ün (ortak kollektif iradeyi temsil eden oranının) çok altında kalacağını ileri sürmek için kâhin olmak gerekmeyecektir. Hukuken de milli irade kavramı bir anlam taşımamaktadır; çünkü zaten millet kavramı halktan öte bir milli - devletin kuruluşundan itibaren tüm vatandaşlarını ve gelecekteki tüm vatandaşlarını da kapsayan bir siyasal tasavvuru içeren bir içeriktedir. Ölmüş ve doğmamış kişiler oy kullanamayacağına göre “milli irade”nin, hukuken seçimlerde ortaya çıkma şansı da yoktur<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>.&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir demokratik seçimde iktidara gelen parti veya partiler seçmenin çoğunun oyunu almamışlardır. Bunun adeta bir siyasal bilim yasası olduğu Alfred Cuzan<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> tarafından ispatlanmış ve yayınlanmıştır. Demokratik seçimlerde katılma oranı pek çok pekişmiş demokraside %100’e yakın değildir. En fazla oy alan adaya veya partilere seçime katılanların yarısına yakını veya %50-55’i kadar oy verirler ki, bu oran tüm seçmenlerin yarısından azına takabül eder. Cuzan’ın önerdiği bilimsel yasaya göre demokrasilerde tüm hükümetler azınlık hükümetidir. Bunların denetimsiz, dengesiz olarak, etkili olmayan muhalefetle çalışmaları ve onlardan etkili hesap sorulamaması durumunda, aldıkları oy oranı, muhalefetten ne kadar daha çok olursa olsun, ortaya sadece bir azınlık sultası çıkarır. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk yönetimi için en fazla başvurulan düzenleme siyasal temsil ve seçim olmakla birlikte, bu süreçlerin kullanımında da bir çok sorun ortaya çıkabilmektedir. İlk kez halk tarafından doğrudan verilen genel oy örneği olan çağdaş referandum 1799 Fransız referandumudur. Bu referandum bir asker kökenli siyasetçi olan general Napolyon Bonaparte’ın Parlamento’yu es geçerek ve bilahare imparator olarak tek başına yönetimini meşru kılmak için halk oyunu kullanmasına vesile olan ilk adımı teşkil etmiştir. Referandumun demokrasi ile yönetimi değil, halkın oyuyla demokrasiyi yok ederek otokrasiyi yerleştirmek üzere kullanılmak için icad edildiğini görmekteyiz. Ancak, demokratik bir anayasa içinde ve demokrasinin siyasal katılma, temsil ve muhalefet süreç ve uygulamalarını zedelemeyecek biçimde, referandumlara yer verilirse, o zaman halkın kamu politikaları üzerindeki etkisini artıran ve doğrudan demokrasiye yakın bir uygulama olarak referandumlar kullanılabilir. Bu çerçevede olmayan referandumları İngiliz Başbakanları İşçi Partili Lord Atlee de, Muhafazakar Partili Lady Thatcher da demagog ve şarlatan siyasetçilerin elinde birer oyuncak ve otoriter uygulamalara imkan veren araç olarak tanımlamışlardır<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>. &nbsp;Dolayısıyla referandum önerildiğinde, ülkenin siyasal koşulları, önerenlerin gerekçeleri ve amaçları iyi anlaşılmak ve değerlendirilmek zorundadır; yoksa, her referandum önerisinde halk oyunu anlamlı ve demokratik olarak kullanıma açan bir keramet olduğunu düşünmek büyük bir hatadır ve otokrasiye giden en kestirme yollardan birisi olabileği unutulmamalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: Halk Yönetimi ve Demokrasi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkın oyuna başvurarak yönetmek her zaman demokrasi olarak yönetmek değildir. Dünyadaki hemen her ülke egemenliğini halka dayadığını iddia etmektedir; seçim de yapmaktadır, ama dünyamızda ancak 25 - 30 kadar sorunsuz demokrasi mevcuttur. Bugün dünyada yapılan seçimlerin çoğu ne adil ne de serbest (özgür iredeye dayalı) olmayan koşullarda yapılmaktadır. Muhalefete saygı duymak, onun etkili çalışmasını sağlamak için gerekli koşulları yaratmak, iktidardan etkili hesap sorulmasını sağlamak giderek zorlaşmakta ve demokrasiyle yönetimin koşulları tehdit altına girmektedir. Demokrasi ile yönetimde esas olan ve en büyük zorluğu oluşturan, siyasal partilerin ve adayların çoğulcu bir ortamda olabildiğince özgür bir biçimde seçmenlerin oyunu almak için yarışmaları sonrasında, seçmen tercihleriyle iktidar ve muhalefetin belirli bir süre için belli olması; bu süre zarfında da eşgüdüm ve işbirliği yaparak bir arada çalışmalarının temin edilebilmesidir. İktidar – muhalefet ilişkilerin düşmanlık, varoluşsal karşıtlık, ötekileştirme v.b. konuma gelmesi demokrasinin iyi yönetişiminin mümkün olmaması anlamına gelmektedir. Demokrasinin en önemli erdemlerinden olan iktidar ve muhalefetin sık sık munavebesi (<em>alternation</em>), uzun süreli iktidar veya muhalefetin mevcut olmamasıdır. Demokrasi halk yönetimi olacaksa, bu sadece bir kısımın, kesimin veya partinin yönetiminden ibaret olarak kabul edilemez. Demokraside yönetim bir kamu etkinliğidir, amacı kamu yararı (halkın tümü için yarar) üretmektir ve tüm halkın katılımıyla (halk tarafından) yapılan bir etkinlik olmak durumundadır.&nbsp; Siyasal katılmaya gösterilen hoşgörü ve saygı seçmenlerin siyasal kararların alınmasında kendilerini etkili olarak görmeleri ve hissetmelerine, adam yerine konulmalarına, kendilerinin fikir ve duygularının siyasal kararları etkilediğine inanmalarına ve demokrasinin çalıştığını kabullemelerine yarayacaktır. Siyasal katılma aynı zamanda muhalefet için de en kritik davranış ve süreçtir; muhalefet etkinlikleri de birer siyasal katılma davranışından ibarettir. Zaten bugün siyasaset biliminde en geniş kabul gören Robert Dahl’ın yaklaşımına göre tanımladığı demokraside, siyasal katılma ve temsil ile muhalefet demokrasiyi bir arada oluştururlar. Bunların üçünün de oluşması için halkın etkili, aktif ilgisi ve meşguliyeti (angajmanı) esastır. Bunun için de seçim süreçlerinde yarışan ve çatışan siyasal partilerin, seçim sonrasında bir arada, işbirliği ve eşgüdüm içinde tüm halk için, yani kamu yararını tesis için, bir arada çalışmaları, iktidar ve muhalefet işlevlerini etkili bir biçimde görmeleri esastır. Pekişmiş demokrasilerde aynı zamanda halk da kendi özel yaşantısında birbirleriyle gönüllü olarak kurdukları yüz yüze ilişkilerle, çekincesiz ve korkusuz olarak iletişimlerini sürdürerek, görüşerek, tartışarak, eleştirerek demokratik siyasetin şekillenmesine katkıda bulunurlar. Bunlar olmazsa, demokrasi basit bir seçim ve patronaj mekanizmasına, sandıksal bir etkinliğe (<em>electoralism</em>) dönüşerek yok olur. Demokrasinin erdemi veya üstünlüğü de zaten bu anlayışın hayata geçirilmesine bağlıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk yönetiminin tek sonucu demokrasi değildir. Halkın çeşitli ve farklı tanımlarıyla yola çıkan popülistler, demokrasiymiş gibi görünen otokratik yönetimler kurmakta çok başarılı olmuşlardır. 1920’lerde İtalya’da, 1930’larda Almanya’da iktidara gelen aşırı sağcı ve etnik milliyetçi, hatta ırkçı partiler, siyasal katılmayı sınırlayarak, kendilerini tek ve meşru olan halk temsilcileri olarak sunup muhalefeti yok ederek iktidara seçmenlerin oyu ile gelmişlerdir. Seçmenlerin oyları her zaman demokrasinin hayatta ve ayakta kalmasına hizmet etmemektedir. Otoriter ve totlaiter rejimler de kendilerini halkın temsilcileri, hatta “gerçek halkın” en meşru temsilcileri olarak takdim etmişlerdir. Bu kırılganlığı bilerek ve dikkate alarak halk yönetimi, milli irade, genel oy, referandum, plebisit ve seçim gibi uygulamları değerlendirmek zorundayız. Bu uygulamalar demokrasiye yol açtıkları kadar halkın etkisiyle demokrasinin zayıflatılmasına, hatta ortadan kaldırılmasına da yardımcı olmuşlardır.&nbsp; Onun için bu süreçlere ihtiyatla yaklaşmak, her görüldüklerinde sorgusuz kabul etmemeye ve demokrasiyle karıştırmamaya dikkat etmek zorundayız. &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Müller, Jen – Werner (2016) <em>What is Populism?</em> (Philadelphia, Penn., University of Pennsylvania Press): 14. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Bu konudaki hukukçuların görüşlerinin bir özeti için bakınız Alev Çoşkun (26 Mart 2026) “Yanlış anlaşılan milli irade” Cumhuriyet gazetesi. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Cuzán Alfred G. (2015) “Five Laws of Politics.” <em>PS: Political Science &amp; Politics</em>. Vol. 48, no:3: 416.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> <em>The Economist</em>’in (17 Ocak 2019) aktardığına göre Margaret Thatcher referandumu “…”...diktatörlerin ve demagogların bir aracı" olarak nitelendirmiş ve bunun azınlıklar için tehlikeli, parlamenter egemenliği ise yıkıcı olacağını söylemişti...”(yazar tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir). Aynı makalede daha önceleri de İşçi Partisi iktidarında Başbakan Clement Atlee’nin referendumun Britanya siyasetinin geleneklerine aykırı ve Nazilerin bir aracı olduğuna işaret ettiği belirtilmektedir</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/halk-yonetimlerinin-demokrasi-ve-otokrasi-ile-sinavi-1775676517.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyasi nostalji</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasi-nostalji-13040</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasi-nostalji-13040</guid>
                <description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 27 Nisan e-muhtırası üzerinden yükselttiği "darbeci" suçlaması, Özgür Özel liderliğindeki "yeni CHP" ve ekonomik kriz karşısında hâlâ işlevsel mi? Demokrat seçmenin Baykal dönemindeki kırılmalarını ve Özel’in "vesayetsiz siyaset" hamlesini mercek altına alan Murat Aksoy, siyasi nostaljinin ekonomik gerçeklik karşısındaki kaçınılmaz yenilgisini tartışıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi nostalji, idealleştirilmiş bir geçmişi, bugünü eleştirmek ya da gelecekte yeniden canlandırma amaçlı bir politika izlemek için kullanılan bir araç olarak tanımlanabilir. Bu yapılırken geçmişi olabildiğince abartan ve mevcut siyasetin kriz içinde olduğunu nedenleriyle birlikte ortaya koyan bir diskur benimsenir. Bazen geçmiş o kadar abartılır ki gerçeklikten tamamen koparılır. Bunun tipik örneğini 1848’den itibaren Avrupa’da Fransız Devrimi’ne tepki olarak gelişen Alman romantizmine dayalı öze dönüşçü (essencialiste) milliyetçilik akımlarında görmek mümkün. 1789 devrimiyle toplumda ve devlet yönetimindeki ayrıcalıklarını yitiren kesimlerin başını çektiği ve genel olarak ırkçılığı ve köktendinciliği öne çıkaran Alman nasyonal sosyalizmi, İtalyan faşizmi ve İspanyol falanjizmi gibi aşırı akımlar XX. yüzyıl siyasi tarihine damgasını vurmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öze dönüşçü milliyetçilik akımı ayrıca devleti olmayan bazı etnik topluluklarda, kimlik sorunlarına çözüm amacıyla benimsenmiştir ki bunun örneğini de Sabino Arana’nın yarattığı Bask milliyetçiliğinde görmek mümkün. Arana geçmişi idealize ederken o kadar abartmıştır ki realiteye dayanmayan bir Bask histografyasını adeta yoktan var etmiştir. Geçmişte bilinebilen bazı tarihleri kendince yorumlayan Arana, Baskların bir dönem bağımsız olduklarını (ideal dönem) ama bu bağımsızlığı yitirdiklerini ileri sürer ve gelecekte bu ideal döneme dönmek için nihai amacı bağımsızlık olan bir politika oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu başlık altında amacım, her biri ciltlerce kitabı dolduran söz konusu öze dönüşçü milliyetçilik akımlarını analiz etmek değil elbette. Türkiye’de son dönemde görüldüğü gibi, siyasi partilerin geçmişte iktidarda oldukları dönemlere atıfta bulunarak yaptıkları siyasi propagandayı irdelemek. Örneğin CHP öteden beri Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün partisi olduğunu dile getirir. AK Parti ise, CHP’nin karşısında Demokrat Parti’den bu yana konumlanmış partilerin geleneğinden geldiğini vurgular. Bu vesileyle DP iktidarını devirmiş olan 27 Mayıs askeri darbesini, o dönem darbecilerle arasına yeterince mesafe koymamış olan CHP’yi eleştirmek için kullanır ki bu hatırlatma idealize edilmiş bir geçmişe atıftan çok “victimiste” (mağduriyet edebiyatı yapan) bir yaklaşım. &nbsp; &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında CHP’nin yüzyılı aşkın geçmişinde, başta İkinci Dünya Savaşı döneminde olduğu gibi, iç ve dış politikada hatalar yaptığı değil, Türkiye’yi değiştiren devrim niteliğindeki reformlara imza atılmış Atatürk dönemini hatırlatması son derece doğal. İktidara talip bir ana muhalefet partisinin siyasi nostalji yapması anlaşılabilir. Anlaşılır olmayan ise bugün gerek ekonomik ve sosyal politikalarıyla gerek ilk döneminde yaptığı reformlarla katkı verdiği demokratik hukuk devletinin temel ilkelerinin çiğnenmesine en azından kayıtsız kalmasıyla toplum desteğini giderek yitirmekte olan iktidar partisinin hatalarını gidermek için çaba göstermek yerine mağduriyet edebiyatı yapması.&nbsp; &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda, üzerinde durmak istediğim ilk konu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen haftaki AK Parti grup toplantısında CHP’ye yönelttiği darbeci suçlaması. İkinci konu da yıllar önceki mağduriyetlerin bugün yeniden dile getiriliyor olmasının seçmen iradesi üzerinde genel olarak ne ifade ettiği. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP darbeci bir parti midir?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın toplantıda CHP hakkında söyledikleri pek yanlış sayılmaz. Kendisi ve partisinin mağduriyetine ve ana muhalefet partisini darbecilikle suçlamasına yol açan darbeyi, 27 Nisan 2007 elektronik darbesi olarak algılıyor, 27 Mayıs’a kadar gitmeyi anlamsız buluyorum. Dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal bu darbenin paralelinde tutum almıştı. Baykal’a göre eşi başörtülü olan bir kişi (Abdullah Gül) Cumhurbaşkanı olamazdı. Objektif olarak değerlendirmek gerekirse, Baykal’ın bu tutumu, haksız siyasi yasak kararı nedeniyle seçimlere katılması engellenmiş olan Sayın Erdoğan’ın 2003 yılında Siirt formülüyle milletvekili seçilmesine destek sağlamış olan bir siyasetçiye hiç yakışmamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir süre sonra AK Parti’ye açılan kapatma davası, demokrat seçmenlerin CHP’den uzaklaşmasına yol açmış ve parti kemik seçmenine hapsolmuştu. Her ne kadar arada CHP’nin başına Sayın Baykal’a yapılan iğrenç kaset kumpasıyla Kemal Kılıçdaroğlu getirilmiş olsa da yapılan ilk genel seçimde (2011) partinin oylarının yüzde 20,87’ye kadar gerilemesinin sorumlusu partinin 2007’den itibaren izlediği yanlış politikaydı. O kadar yanlış bir politikaydı ki Sayın Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını protesto amacıyla düzenlenen Cumhuriyet mitinglerinde, ne ilgisi varsa, AB aleyhine sloganlar da atılmıştı. Askeri vesayet döneminde karşılanabilmesi için mutfağında çalışmış olduğum Kopenhag siyasi kriterlerini çöpe atan bu yaklaşımın AB ile müzakerelerin açıldığı bir dönemde demokrat seçmenler tarafından desteklenmesi mümkün değildi. Kopenhag siyasi kriterleri tam üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’nin de demokrasi ölçütleriydi çünkü. Bu nedenle Sayın Erdoğan’ın CHP’ye yönelttiği “darbeci” suçlamasını anlayabiliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne var ki bugünkü AK parti o dönemdekinden farklı olarak demokrasiyi öncelemeyen bir politika izliyor. Kopenhag siyasi kriterlerine uyum amacıyla gerçekleşmesine büyük katkıda bulunduğu anayasal ve yasal reformlar, bu dönemde anayasaya uymayan kararlar alan bazı mahkemelerce ayaklar altına alınırken hiç tepki göstermediği gibi, bu kararları onaylar bir tutum içinde. Eskiden benim gibi demokratların amacı anayasada demokratik adımların atılmasına yazılarıyla ya da sadece oylarıyla destek olmaktı. Anayasal reformlar gerçekleştikçe, sorunların tümüyle çözüldüğüne inanırdık. Ama bir süredir Anayasa’nın 11. maddesine karşın yukarıda işaret ettiğim gibi özellikle bazı mahkemelerce birçok anayasa maddesinin muhalif kesimin temek hak ve özgürlüğüne yönelik olarak çiğnendiğine hayretle tanık oluyoruz. Bunu anlamak mümkün değil. Altını çizmek gerekirse, demokratların sandıktaki tercihleri, etiketlerinden bağımsız olarak, geçmişte değil bugün, hamaset değil ilkeli siyaset yapan siyasi partiler.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratların umudu Özgür Özel</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kabul etmek gerekir ki, kemik seçmeni fark ediyor mu bilmem ama demokrat seçmen, Özgür Özel ve ekibinin partide gerçekleştirdiği demokratik değişimin farkında. Özel gerek söylemleri gerek parti ve hükümet politikasında yaptığı rötuşlarla, CHP’yi belki de ilk kez vesayet odaklarına sığınmayan, millet iradesini önceleyen, demokratik ilkeleri amasız, fakatsız olarak içselleştirmiş bir partiye dönüştürmüş bir lider izlenimi veriyor. Tarafsızlığını yitirdiği izlenimi veren bazı mahkemelerin, yukarıda altını çizegeldiğim gibi, anayasa ve yasa hükümlerini çiğneyerek CHP’yi bir bakıma köşeye sıkıştıran kararlarının bunda belki rolü vardır. Ama sadece Özgür Özel değil, burada isimlerini sayamayacağım genç ekip arkadaşlarının konuşmalarından demokrasiyi tüm ilkeleriyle içselleştirmiş oldukları anlaşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada, demokratlıktan çok parti etiketi taşımayı önceledikleri izlenimi veren bazı CHP’li muhaliflerin Özel’i kıyasıya eleştirdikleri görülüyor. Bunlardan biri olan Yılmaz Özdil’in “Papa'nın Müslüman olma ihtimali Özel'in başarılı olma ihtimalinden daha yüksek” gibi nezaket sınırlarını aşan cümlesini hiç doğru bulmadığım gibi kınanması gerektiğini de düşünüyorum. İfade özgürlüğü demokrasinin belkemiğidir elbette ama özellikle bir genel yayın yönetmeninin düşüncelerini en azından nezaket sınırları içinde dile getirmesi gerektiği kanısındayım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eleştirinin içeriğine gelince, Özgür Özel’in yerel seçimlerde her ne kadar iktidarın ekonomik ve sosyal politikasına tepki oylarını da almış olsa bile CHP’nin oylarını çok kısa süre içinde yüzde 50 oranında arttırmış ve bunu anketlerde aşağı yukarı korumuş olması başarısının en somut göstergesi. Kaldı ki Özdil’in yazılarında Baykal dönemine övgüyle atıf yapması Cumhurbaşkanı’nın “darbeci CHP” söyleminin değirmenine su taşıyor farkında mı bilmem.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Murat Aksoy, 2 Nisan’da yayınlanan “Erdoğan neden CHP'yi darbeci ilan ediyor?” başlıklı yazısında, “ Erdoğan her şeyden önce bu mesaj ile, kendi doğal tabanı kadar yakın geçmişteki seçimlerde kendisine/partisine oy veren seçmene ve toplumsal kesimlere sesleniyor” diyor. “Ve itiraf edelim ki, bu söylemin kendi tabanında hala alıcısı var. Özellikle kimlik siyaseti bu seçmen tabanı için hala işlevsel” diye ekliyor. Kimlik siyaseti ne kadar işlevsel bilemem ama Baykal’ın 2007 ve izleyen yıllardaki politikası nedeniyle bir dönem oylarını aldığı benim gibi demokratlara seslenmediği açık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konuda unutulmaması gereken bir husus daha var göz önüne alınması gereken. O da bir süredir yanlış olduğunu vurguladığım Yılmaz-Şimşek ikilisinin enflasyonla mücadele politikası. Üç yıldır özellikle asgari ücretli ve emekliyi sefalet ücretine mahkûm eden ve Trump’ın absürt İran savaşı nedeniyle makul oranlara düşürülmesi artık pek mümkün olmayan yüksek enflasyonun altında ezen bu politikaya, AK Parti’nin kendi tabanı, “aman darbeci CHP geliyormuş” diyerek destek verip sandığa koşar, seçim kazandırır mı? Bu seçmeni siyasi nostalji yaparak, “24 yıldan bu yana maaşlarınıza şu kadar zam yaptık, hep yanınızda olduk” gibi içi boş söylemlerle ikna etmek mümkün mü? Büyük bir soru işareti. Eski Cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel’in dediği gibi, “dün dündür, bugün bugündür”. Kısacası, siyasetçilerin nostalji yapmaları iyidir, hoştur da çoğunluğunu ekonomik olarak boğdukları seçmenden oy beklemeleri boş bir hayaldir doğal olarak. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siyasi-nostalji-1775675764.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kısa bir ara: Beden politikaları, yasaklar ve küçük direnişler</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kisa-bir-ara-beden-politikalari-yasaklar-ve-kucuk-direnisler-13039</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kisa-bir-ara-beden-politikalari-yasaklar-ve-kucuk-direnisler-13039</guid>
                <description><![CDATA[Modern dünya, her anı bir verimlilik çıktısına, her bedeni bir iyileştirme projesine dönüştürürken; sigara içmek bu kusursuz işleyişe karşı mikro ölçekli bir başkaldırı olabilir mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir sigara içmek ortalama üç ila beş dakika sürer. Bu süreyi ne tamamen boş ne de tamamen üretken olarak tanımlayabiliriz. Bazı insanlar sigara içerken zihinlerinin daha iyi çalıştığını, odaklanabildiklerini söylerken bazıları için bu küçük bir moladır. Bazıları için ise bir tür sosyalleşme. Kendi deneyimimden hareketle, şunu diyebilirim ki, benim için akışta verilen o on dakikalık ara bir tür zamanı yavaşlatma deneyimidir. Bu yazıya da belki tüm bu nedenlerle, sigara içmek, modern yaşam içerisinde yalnızca bir alışkanlık değil, zamanla kurulan farklı bir ilişki biçimi olarak düşünülebilir mi diyerek başladım. Bu bağlamda baktığımızda, sigara arada bir zamandır denilebilir. Bir bekleme, bir duraksama anıdır. Sigara içilen o kısa aralık, dakikayla değil, zamanın akışını fark ettiren başka unsurlar ile ölçülür. Elin hareketi, dumanın yükselişi, nefesin ritmi gibi unsurlar zamanı görünür kılar. Bu duraksama hali ve bir nevi zamanı yavaşlatma, yani bilinçli olarak boş, üretken olmayan bir mola verme, bireysel bir tercihtir. Tüm zarar ve bağımlılığa dair söylemlere rağmen, bu eylem modern hız rejimine karşı küçük bir başkaldırı olarak da okunabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu belirterek başlamam gerekir ki; sigaranın medya ve sermaye grupları desteği ile endüstriyel bir ürün olarak pazarlanması ve sağlık açısından riskleri başlı başına ayrı bir tartışmanın konusu olabilir. Bu yazıda sigara “boş haz” olarak tanımlanan bir haz kategorisine girdiği için örnek olarak tercih edildi. Buradaki amaç, belirli bir nesneye odaklanmaktan ziyade, yasaklama biçimlerini, bu yasakların hangi söylemlerle meşrulaştırıldığını ve bunun beden politikalarıyla nasıl ilişkili olduğunu tartışmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sigara içmenin bugünkü anlamını daha iyi kavrayabilmek için tütünün tarihsel kullanımına bakmak faydalı olabilir. Endüstriyel hale gelmiş sigarayı değil de tütünü ele alırsak, tütünün ilk ortaya çıkışı aslında keyif amaçlı ve sürekli bir tüketim pratiği değildi. Amerika kıtasında binlerce yıl boyunca yetiştirilmiş ve kullanılmış olan bu ürün, yerli topluluklar için ritüel ve kutsal bir işleve sahipti. Duman aracılığıyla iletişim kurduklarına inandıkları bir tür ritüel söz konusuydu. Özellikle Kuzey Amerika’da barış çubuğu olarak adlandırılan kullanım biçimi, topluluklar arası güven sağlayan bir sembole dönüşmüştü. Bazı topluluklarda ise tütün şifa ve tedavi amacıyla kullanılıyordu. Tütünün bu işlevinin değişmesi ve Avrupa’ya taşınması, 15. yüzyılda Christopher Columbus’un keşifleriyle birlikte gerçekleşti. 16. yüzyılda Avrupa’da yaygınlaşan tütün, 17. ve 18. yüzyıllarda ticari bir ürüne dönüştü; 19. ve 20. yüzyıllarda ise sigara endüstrisiyle birlikte küresel ve kitlesel bir tüketim nesnesi halini aldı. Dolayısıyla özünde sınırlı kullanımı olan, anlam yüklü bir ritüel olarak başlayan tütün kullanımı, bağımlılık ekseninde şekillenen bir tüketime evrilmiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sigara içmenin kamusal alandaki karşılığını düşündüğümüzde, kamusal alanın, günümüzde, iletişimsel bir zemin olmanın yanı sıra davranış ve hangi bedenlerin görünür olabileceğinin düzenlendiği bir kontrol alanı olduğunu hatırlamak gerekir. Sigara içen bedenin bu alanın dışına itilmesi, yalnızca fiziksel bir yer değiştirme değil, aynı zamanda hangi bedenlerin bu alanda nasıl var olabileceğine dair bir norm üretimidir. Türkiye’de özellikle 2008 sonrası yürürlüğe giren kapalı alanlarda sigara yasaklarıyla birlikte, sigara içme pratiği yalnızca bireysel bir tercih olmaktan çıkarak kamusal alanın düzenlenmesine dair daha geniş bir tartışmanın parçası haline gelmiştir. Bu durum, yalnızca sağlığın korunmasıyla değil, kamusal alanın nasıl düzenleneceği ve hangi bedenlerin nasıl var olacağıyla ilgili daha geniş bir iktidar mekanizmasını bize hatırlatır. Olay neyin yasaklandığı değil nasıl uygulandığı ve kamuoyu nezdinde belirli yasakların nasıl meşrulaştırıldığıdır. İktidarlar tarafından sürekli tekrar edilen söylem ve yasakları meşrulaştırıcı örnekler ile toplum sağlığı /iyiliği için yapıldığı iddia edilen uygulamalar yasakçı bir zihniyetin yerleşmesi için fark ettirmeden atılan adımlar olma riskini barındırır. Sigaranın zararları pek tabi ki tartışılmaz ancak mesele demin de belirttiğim gibi herhangi bir yasağın hangi söylem altında meşrulaştırıldığıdır. Sağlıklı beden ve verimlilik bu bağlamda oldukça kullanışlı iki kavramdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Foucault’nun kavramsallaştırdığı biçimiyle biyopolitika, iktidarın artık yalnızca yasaklayan değil, yaşamı düzenleyen, yöneten ve optimize eden bir işleyişe sahip olduğunu gösterir. Modern toplumda mesele yalnızca zararlı olanın yasaklanması değil, hangi hazların kabul edilebilir, hangilerinin ise olmadığının gerek iktidarlar gerek medya aracılığı ile &nbsp; belirlenmesidir. Bu bağlamda sigara ve alkol gibi maddelere yönelik yasaklar, sağlık politikalarının konusu olmaktan çıkarak bedenin ve gündelik yaşamın nasıl düzenleneceğine dair bir kontrol mekanizmasına evrilir. Burada yalnızca yasaklar değil medya da etkili bir işleve sahiptir.&nbsp; Beden fetişizmi olarak adlandırabileceğimiz sağlıklı, fit ve ideal bedenin norm haline gelmesi ile bu normun dışında kalan pratikler giderek görünmezleşir ya da marjinalleştirilir.&nbsp; Sigara içen bedenin kamusal alandan dışarı itilmesi ile sosyal medyada ideal bedenin sürekli görünür kılınması, aslında aynı düzenleyici mantığın iki farklı tezahürü olarak okunabilir. Beden, korunması gereken bir varlık olmanın ötesinde, sürekli denetlenen, iyileştirilen ve idealize edilen bir projeye dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda mesele yalnızca sağlığı korumak değil, hangi bedenlerin nasıl görüneceğine, nasıl yaşayacağına ve hangi hazlara sahip olabileceğine dair sınırların çizilmesidir. İçinde yaşadığımız dönem, hız ve verimlilik üzerinden tanımlanan bir dönem. Bedenlerin üretim sürecinin bir parçası haline geldiği bu dönemlerde, işe yararlık bir ölçüt haline gelir. Bu düsturun en sert ve uç uygulanışlarından biri ise Nazi Almanyası’nda ortaya çıkar: işe yaramayan bedenlerin sistematik olarak dışlanması, hatta yok edilmesi gibi. Bugün böylesi katı yaklaşımlar en azından görünür düzeyde olmasa da makineleşme, otomasyon, algoritmalar, veri işleme gibi unsurlar insan faktörünü de giderek silikleştirdiği gibi hızlanmaya teşvik etmekte. Bu çalışma biçimlerimize olduğu kadar zamanı algılayışımız ve gündelik yaşam ritmimize de yansımakta. İşe yarayan ve işe yaramayan bedenler arasında kurulan ayrım, Michael Foucault’nun da işaret ettiği gibi, iktidarın bedenleri disipline etmesi, onları ölçülebilir ve yönetilebilir unsurlar haline getirmesiyle açıklanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki baştaki sorumuza dönersek: modern yaşam içerisinde bir bireyin sigara içmesi ne anlama gelir? Geçmişteki bu ritüel tütün kullanımıyla bugünkü sigara içme pratiğini gerçekten karşılaştırabilir miyiz? Bu sorunun cevabı, sigaranın yalnızca bir tüketim nesnesi değil, zamanla kurulan bir pratik olup olmadığıyla ilgilidir. Modern zaman hızın kendisiyle ölçülür. Gün yapılacaklar listeleriyle bölünür, anlar verimlilik üzerinden tanımlanır. Zaman artık yaşanan değil, yönetilen bir şeydir. Bu yüzden üretken bir çıktıya dönüşmeyen hiçbir şey gerekli görülmez. Sigara içmek ise üretken bir çıktıya dönüşmediği için şüpheli, gri alanlardan biri olarak kalır. Çağdaş toplumda hız adeta yöneticidir. Her şey verimli ve kesintisiz ilerlemek zorundadır. Bu bağlamda, hiçbir amaca hizmet etmediği düşünülen bu birkaç dakikalık molalar, mikro ölçekli bir direniş olarak da okunabilir mi? Sigara içmek, akışa dahil olmayı reddetmenin küçük bir biçimi, zamanı askıya almanın gündelik bir yolu olabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada mesele yalnızca bir alışkanlık değil, haz ve beden üzerindeki kontrolün nasıl kurulduğuyla da ilgilidir. Olayın sağlıkla ilgili kısmını bir kenara bırakırsak (ki elbette sağlığa olan zararları yadsınamaz) hazla kurulan ilişki bağlamında sigaranın toplumdaki algısı baskıcı bir yerden gelir. Slavoj Žižek der ki: günümüz toplumunda haz yasaklanmaz, düzenlenir. Bireye “keyif al” denir, ancak bu keyfin sınırları önceden belirlenmiştir. Zararsız, ölçülü ve kontrol altında olan keyiflere izin verilir. Keyif bile bir fayda unsuruna dönüştürülür. Bu noktada, toplum tarafından “işe yaramayan” bir keyif, yani faydasız bir haz kategorisi ortaya çıkar. Üretmez, rasyonelleştirilemez. Tam da bu yüzden rahatsız edici bulunur. Sigara içmek de bu rahatsız edici haz alanına yerleştirilir. Faydaya indirgenemeyen bir hazda ısrar etmek olarak görülür. Bu ısrar ve buna karşı geliştirilen sağlık temelli söylemler, beden politikalarıyla da ilişkilidir. Dolayısıyla bu bağlamda sigara içmek, disipline edilmeye çalışılan bedenlere karşı sistemden küçük bir sapma olarak okunabilir. Büyük kopuşlar olmadığı için de bu sapmalar gündelik hayatın içine yerleşebilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kisa-bir-ara-beden-politikalari-yasaklar-ve-kucuk-direnisler-1775855793.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünya liderleri ateşkesi övse de Trump&#039;ın kaprisleriyle sarsılıyor*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dunya-liderleri-ateskesi-ovse-de-trumpin-kaprisleriyle-sarsiliyor-13037</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dunya-liderleri-ateskesi-ovse-de-trumpin-kaprisleriyle-sarsiliyor-13037</guid>
                <description><![CDATA[Trump’ın "medeniyetleri yok etme" tehditleri karşısında stratejik bir sessizliğe gömülen Avrupa, diplomatik etkisinin sınırlarıyla yüzleşti. İran savaşı şimdilik durmuş olabilir; ancak dünya liderleri artık Washington’ı yönlendirme konusundaki derin çaresizliklerini ve bu yeni dünya düzeninin ağır maliyetini biliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa ve dünyanın dört bir yanında savaş, ekonomileri hasara uğrattı, siyaseti altüst etti ve Başkan Trump’ın ani kararlarıyla başa çıkmada seçeneklerin azlığını bir kez daha ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya liderleri Çarşamba günü ABD, İsrail ve İran’ın geçici bir ateşkes anlaşmasına vardığını duyunca rahat bir nefes aldı. Başkan Trump, zaten küresel krizlere yol açan savaşı tırmandırma yönündeki apokaliptik tehdidinden vazgeçti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu rahatlama, son altı haftada Trump’ın başlattığı savaşın ekonomileri, enerji arzlarını, iç siyasetleri ve dünyanın en büyük süper gücüyle ilişkileri sarsmasını çaresizce izleyenlerin hissettikleri derin güçsüzlük duygusuyla gölgelendi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki haftalık ateşkes kalıcı hale gelse bile, özellikle Avrupa’daki liderler, bu savaşın küresel ekonomi ve güvenlik ortamında açtığı çatlakları onarmak zorunda kalacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca Trump’ın ikinci başkanlık döneminde yarattığı dostlarını da düşmanlarını da aynı şekilde savurduğu bu yeni dünya düzeninde daha iyi nasıl yol alacaklarını düşünecekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya ülkeleri, Trump’ın eylemlerine karşı alarm verse de kendilerini korumak için pek az yöntem bulabildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Danimarka Dışişleri Bakanı Lars Løkke Rasmussen, sosyal medya platformu X’te şöyle yazdı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bugün dünya dün olduğundan daha iyi bir yer mi? Kesinlikle evet. Ama 40 gün öncesine göre mi? Oldukça şüpheli.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşının açık sözlü bir karşıtı olan İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, ateşkesleri “özellikle adil ve kalıcı bir barışa yol açacaksa iyi haber” olarak nitelendirdi. Ancak Trump’ın askeri kampanyasını sert bir şekilde kınamayı da ihmal etmedi: “Anlık rahatlama, yarattığı kaosu, yıkımı ve kaybedilen hayatları unutturamaz. İspanya hükümeti, dünyayı ateşe verenleri sadece bir kova suyla çıkıp geldikleri için alkışlamayacak. Şimdi gereken: diplomasi, uluslararası hukuk ve BARIŞ.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa dışında Umman, Japonya, Malezya ve Avustralya gibi ülkeler de ateşkes için övgüde bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avustralya Başbakanı Anthony Albanese, Sky News’e yaptığı açıklamada anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını ve savaşın sona ermesini umduğunu söyledi, “çünkü bunun Avustralya’daki ve bölgemizdeki sıradan vatandaşlar üzerinde büyük etkisi var.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Albanese, Trump’ın ateşkes duyurusundan bir gün önce yaptığı “Bu gece İran’da bir medeniyet ölecek” şeklindeki tehdidine de doğrudan eleştiri getirdi ve “ABD Başkanı’nın böyle bir dil kullanmasının uygun olmadığını” belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer liderler ise savaşın küresel enerji arzını bozmasına ve yakıt fiyatlarını uçurmasına, tüketiciler üzerindeki yükü hafifletmek için birçok hükümetin pahalı önlemler almasına neden olmasına ağır vurgu yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum büyük ölçüde İran’ın hayati öneme sahip petrol ve gaz koridoru Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğini engelleme çabalarından kaynaklanıyor. Ateşkes anlaşması, gemilerin İran ordusuyla koordinasyon sağlaması şartıyla boğazdan güvenli geçişine izin veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Çarşamba günü yaptığı açıklamada “Şimdi hedef, önümüzdeki günlerde savaşa kalıcı bir son vermek için müzakere olmalı” dedi. Bu müzakerelerin “ciddi bir küresel enerji krizini önleyebileceğini” de sözlerine ekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liderler, bu savaşta ya da başka herhangi bir çatışmada Trump’ı etkileme konusunda çok az güce sahip olduklarını gördükleri için büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın savaşçı ve sık sık değişen açıklamalarını yorumlamanın zorluğu bir aydır devam eden bir meydan okuma oldu. Bazı liderler yumuşak destek, ölçülü itiraz ya da bazen sadece kamuoyu önünde sessiz kalarak Trump’ın fikrini kendiliğinden değiştirmesini umdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin Salı günü Trump, İran’a karşı “bir medeniyeti yok edeceğiz” tehdidini savurduğunda, ne Almanya Şansölyesi Merz, ne İngiltere Başbakanı Keir Starmer ne de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron bu açıklamaya kamuoyu önünde tepki verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, kasıtlı bir sessizlik gibi görünüyordu; Amerikan başkanını provoke etmekten kaçınmak ve Pakistan hükümetinin öncülüğünde diplomatların perde arkasında ateşkesi güvence altına çalışması içindi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yerine Macron ve Merz, X platformunda alakasız paylaşımlar yaptı. Avrupa’daki yetkililer, son bir aydır petrol ve gaz fiyatlarındaki ani yükselişin ekonomik ve siyasi etkilerini hafifletmeye çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtalya’da bir öğretmen sendikası başkanı, yakıt kıtlığı devam ederse okulların son haftalarda uzaktan eğitime dönmek zorunda kalabileceğini uyardı. Kriz, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’yi siyasi olarak hassas bir dönemde vurdu; kendisi yargı reformu referandumunu kaybetmişti. Meloni’nin kabinesi, tüketicilere biraz rahatlama sağlamak için en az Mayıs sonuna kadar yakıt vergilerini düşürdü. İspanya da enerji vergilerini indirdi. Alman yetkililer benzin istasyonlarının günde yalnızca bir kez fiyat artırabilmesine izin verdi ve tüketicilere yardımcı olacak ek önlemleri tartışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Sendikalar Konfederasyonu Çarşamba günü, krizin uzaması halinde tipik bir AB hanesinin bu yılki enerji maliyetlerinin yaklaşık 2.000 euro (yaklaşık 2.300 dolar) artabileceğini tahmin etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzmanlar, müzakerelerde ilerleme olsa bile daha fazla desteğe ihtiyaç duyulabileceğini söylüyor. Milano’daki Bocconi Üniversitesi Ekonomi Profesörü Tito Boeri, “Şimdiye kadar yapılanlar enerji altyapısında derin hasarlara yol açtı. Hürmüz Boğazı yeniden açılsa bile bu ülkelerin tam kapasiteye dönmesi zaman alacak” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın Çarşamba günü Basra Körfezi’ne giderek müttefiklerle görüşeceği ve boğazın uluslararası gemilere kalıcı olarak açık kalmasının nasıl sağlanacağını tartışacağı belirtildi. Bu ziyaret, ateşkes duyurusundan önce planlanmıştı ve İngiltere’nin son haftalarda 40’tan fazla ülkeden diplomat ve askeri planlamacılarla düzenlediği henüz tam bir eylem planı üretemeyen Hürmüz Boğazı görüşmelerini takip ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Derleyen Jim Tankersley (New York Times)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Makale Linki: <a href="https://www.nytimes.com/2026/04/08/world/europe/iran-ceasefire-world-reaction.html">https://www.nytimes.com/2026/04/08/world/europe/iran-ceasefire-world-reaction.html</a></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/dunya-liderleri-ateskesi-ovse-de-trumpin-kaprisleriyle-sarsiliyor-1775748563.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Macaristan’da sandık, Avrupa’da fay hattı</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-sandik-avrupada-fay-hatti-13035</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristanda-sandik-avrupada-fay-hatti-13035</guid>
                <description><![CDATA[12 Nisan’da Macaristan sadece sandık başına gitmiyor; Avrupa’nın sinir uçlarını, NATO’nun birliğini ve Atlantik’in iki yakası arasındaki derinleşen çatlağı test ediyor. Budapeşte sokaklarındaki 'kontrolü kaybetme korkusu' ile 'yalnız kalma endişesi' arasında sıkışan seçmen, Viktor Orban’ın 'egemenlik' kalesi ile 'yeni bir Avrupa' vaadi arasında tarihî bir yön arayışında. J.D. Vance’in Budapeşte ziyaretinden Putin’in sessiz bekleyişine uzanan bu devasa bilek güreşinde asıl soru şu: Sandıktan kim çıkarsa çıksın, Macaristan’ın Doğu ile Batı arasında yeniden tanımlanan kaderi yarın nasıl bir güne uyanacak?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Nisan’da Macaristan sandık başına gidiyor.<br />
Ama bu, yalnızca bir seçim değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı şehirler vardır… Sokaklarında yürürken insanların neye oy vereceğini değil, neyi kaybetmekten korktuğunu hissedersin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte işte tam olarak öyle bir yer.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’de &nbsp;Attila Sergisi için &nbsp;Milli Müze önünde toplanan gençleri; kafelerde kahkalar arasında birbirlerine takılıp seçim sonucu tahminleri yapan orta yaşlıları dinlerken &nbsp;şunu fark ettim:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidara öfkeli olanlarla onu savunanlar arasında, dışarıdan göründüğü kadar keskin bir uçurum yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı kafede oturuyorlar, aynı tramvaya biniyorlar, aynı hayat pahalılığından şikâyet ediyorlar…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama aynı soruya farklı cevap veriyorlar: “Geleceğimizi kim koruyacak?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir taraf için bu cevap Viktor Orban.&nbsp;<br />
Diğer taraf için ise Peter Magyar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de bu yüzden bu seçim, bir kutuplaşmadan çok bir kararsızlığın seçimi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Bir Seçim Değil, Bir Yön Arayışı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macar seçmeni sandığa giderken aslında bir partiyi değil, bir hissi oylayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir taraf diyor ki: “Dünya değişiyor. Güç dengeleri kayıyor. Kendi yolumuzu çizmeliyiz.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer taraf ise şöyle düşünüyor: “Yalnız kalamayız. Güvende olmak için yeniden Avrupa’ya yaklaşmalıyız.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden mesele sadece Brüksel değil, sadece Moskova da değil.<br />
Bu, iki korkunun çarpışması:<br />
&nbsp;&nbsp; &nbsp;•&nbsp;&nbsp; &nbsp;yalnız kalma korkusu<br />
&nbsp;&nbsp; &nbsp;•&nbsp;&nbsp; &nbsp;kontrolü kaybetme duygusu</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Brüksel’in Tedirginliği, Moskova’nın Sabrı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa başkentlerinde bu seçim, bir iç politika meselesi olarak görülmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Friedrich Merz için bu, Avrupa’nın kilidini açma ihtimali. Emanuel Macron için eksik kalan entegrasyonun tamamlanması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bir de daha sessiz bir izleyici var: Vladimir Putin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Putin’in tarzı değişmiyor. Acele etmiyor. Ses yükseltmiyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bazen en büyük hamle, hiçbir şey yapmadan rakibinin hata yapmasını izlemektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB ise bunun tersine, hata yapmaktan korkuyor. Krizin kontrolden çıkmasından çekiniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden Macaristan seçimleri, bir bilek güreşi gibi: Bir tarafta sabır, diğer tarafta temkin.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atlantik’te Çatlak</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu seçimi sadece Avrupa içinden okumak eksik olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donald Trump’ın açık desteği ve &nbsp;J. D. Vance’in Budapeşte ziyareti, meseleyi Atlantik’in ötesine taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vance’in ziyareti, yüzeyde sıradan bir diplomatik temas gibi görünse de aslında çok katmanlı bir siyasi hamle.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zamanlama dikkat çekici: Orban’ın iç baskı altında olduğu bir dönemde gelen bu destek, klasik bir “dış destekle iç meşruiyet üretme” stratejisi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik sorunlar konuşulurken gündemin jeopolitiğe kaydırılması, Orban’ın sık kullandığı bir yöntem.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu ziyaret sadece Macaristan’a yönelik değil. Aynı zamanda Trump çizgisindeki yeni Amerikan sağının Avrupa’ya mesajı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göç karşıtlığı, aile politikaları ve AB şüpheciliği üzerinden kurulan ideolojik bir yakınlaşma söz konusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En çarpıcı nokta ise şu: AB bu söylemde bir ortak değil, bir engel olarak resmediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da Brüksel’e verilen net bir mesaj: “Alternatif bir Batı mümkün.”</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Savaşın Gölgesinde Farklı Bir Ton</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşta kullanılan dil de dikkat çekici.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orban’ın “barış” vurgusu ve Vance’in bunu öne çıkarması, Batı’nın genel çizgisinden ayrışıyor.<br />
Bu yaklaşım, barıştan çok mevcut dengeleri kabullenmeye yakın bir pozisyon olarak okunabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani mesele sadece diplomasi değil; güç dengelerini yeniden tanımlama çabası.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İttifakta Çatlak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">NATO artık eskisi kadar yekpare görünmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin sert dış politika hamleleri sonrası, ittifak içindeki görüş ayrılıkları daha görünür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın dünyasında: Birleşmiş Milletler işlevini yitirmiş, NATO ise ABD olmadan hareket edemeyen bir yapı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bakış açısı, Avrupa’nın güvenlik algısını doğrudan sarsıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve tam bu noktada Kremlin için yeni alanlar açılıyor. Çünkü belirsizlik, her zaman fırsat üretir.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Macaristan Seçimleri, Avrupa’nın Sinir Uçları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu seçim, sağın ya da solun zaferinden daha fazlası.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, Avrupa’nın ne kadar bütün kalabildiğinin testi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer Viktor Orban kaybederse, bu sadece bir liderin gidişi değil, bir dönemin sorgulanması olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama kazanırsa… mesele daha da derinleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bu, sadece Macaristan’ın değil, Avrupa’nın yönünü yeniden tartışmaya açar.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Belki de Asıl Soru</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diyelim ki Peter Magyar kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten bir şey değişecek mi? Yoksa sistem, alışkanlıklar ve korkular liderlerden daha mı güçlü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’de yürürken hissettiğim şey şuydu:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar aslında aynı geleceği istiyor.<br />
Sadece o geleceğe giden yol konusunda birbirlerine güvenmiyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de bu yüzden…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Köklerini Attila ve Hun İmparatorluğu mirası üzerinden, &nbsp;Doğu ve Batı arasında yeniden tanımlanaya çalışan bir ülkede,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Nisan’da sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın…&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">asıl hikâye, asıl mücadele, ertesi gün başlayacak.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-sandik-avrupada-fay-hatti-1775663694.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalçın Hoca’nın ardından</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalcin-hocanin-ardindan-13034</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalcin-hocanin-ardindan-13034</guid>
                <description><![CDATA["Türkiye’nin yaşayan son kamusal aydını Yalçın Küçük’ün vefatı, sadece bir devrin kapanışı değil, aynı zamanda 'aydın' kavramının sokaktaki karşılığını bulduğu o eşsiz köprünün yıkılışıdır. Onu 70’lerdeki bilimsel çalışmaları ile 2000’lerdeki 'network' analizleri arasında kategorize ederek yalnızlaştırmaya çalışmak, aslında yönelttiği sarsıcı iktidar eleştirilerini örtbas etme çabasından başka bir şey değildir. Bir yanıyla Sartre gibi sembolleşen, diğer yanıyla Bourdieu gibi bilgi otoritesini şahsında hissettiren Yalçın Hoca; cesaretin, inadın ve entelektüel iştahın 'İstanbul mutfağı' tadındaki o devasa külliyatını bizlere miras bıraktı. Bugün onun 'solosu' sona ermiş olabilir; ancak fikirleri, Isaac Newton’un deyimiyle daha uzağı görmemizi sağlayan bir devin omuzları olarak artık 'koro'nun sesinde yaşamaya devam edecek]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransa’da çokça vakit geçirmiş olan Yalçın Küçük’ün, Jean-Paul Sartre’ın ölümünün ardından yaptığı teşhisi, bugün ben onun için yapmak istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin yaşayan son kamusal aydını Yalçın Küçük, aramızdan ayrıldı. Onunla birlikte büyük kamusal aydın figürü artık bu diyardan göçtü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sözleri ses getiren, onun deyimiyle putları yıkan bir ikonoklast aydınımızı kaybettik. “Aydın” kelimesinin hâlen anlamlı olduğu çevrelerde, onun etkisinin kolaylıkla ölçülebileceğini düşünmüyorum; zannedildiğinden fazla olduğunu düşünüyorum. Yeni tanıştığınız bir akademisyen, bazen bir öğretmen, bazen bir güvenlik görevlisi, bazen bir esnaf ya da bir öğrenci size Yalçın Küçük göndermesi yapabiliyor ve onun fikirlerini tartışıyor. Sahi, böylesi sınıflar ve kimlikler arası bir aydın profili Türkiye’de kaç tane oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fikirleriyle kamuyu aydınlattığı gibi, en önemli vasfının bambaşka bakış açıları getirmek olduğunu düşünebiliriz. Herkesin odaklandığı noktalara değil, başka açılara yerleşen ve derinleştiren görüşüyle Yalçın hoca, bunları kamusal aydının vasıflarıyla birleştirdi: cesaret ve inat. Zannediyorum bu özellikler çok nadir bulunan erdemler ve herkese nasip olmuyor. Bu yönleriyle bütüncül bir aydın figürüyle karşı karşıya olduğumuzu henüz hayattayken biliyorduk. Ölümünün ardından daha çok hatırlayacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sartre misali bir sembol olduğunu düşünüyorum. Sembollere ihtiyacımız var; bugünün dünyasında buna “rol model” diyorlar. Bir zamanların Che Guevara’sı gibi. Dara düştüğünüzde hatırladığınız, düştüğünüz yerden kalkarken tutunduğunuz fikirler ve insanlar bunlar. Kolay yetişmiyorlar. Bu açıdan, hem otoriter hem de demokrat olduğu iddia edilen ama son derece totaliter rejimler tarafından sevilmeyen ve derdest edilmek istenen aydın tipidir. Hiçbir iktidar karşı düşünceyi sevmez, çok azı katlanır. Sembolleşen karşıtlık ise bu rejimler için korkulan bir rüya gibidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve o sembol, Yalçın hoca aramızdan ayrıldı. Ama fikirleri burada. Onun dağıldığını düşünmüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle derdi kitaplarında, çok sevdiği klasik müzik ve operaya referansla: “Devrimci bir bilim insanı olarak sözlerim ve rolüm solodur, ama günü geldiğinde koronun içine karışmak istiyorum.” Fikrin, cesaretin ve inadın toplumsallaşması anlamındadır bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizler büyürken çoğumuza ilham oldu. Onun gibi olmak istiyorduk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biliyor musunuz, bilgi otoritesi olmak psiko-bireysel etkileri olan bir fenomendir. Onunla karşılaştığınızda davranışlarınızı kontrol edemeyebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Henüz Paris’te doktoramı yaptığım sırada, benim için en az Yalçın Küçük kadar etkili olan Pierre Bourdieu’nun mezarını ziyaret etmek istemiştim. Ünlü Père Lachaise Mezarlığı’nın sırtlarında, uzak bir noktada, hiçbir sembol ya da ayrıcalık taşımayan mezarını bulmak çok zordu. Arıyordum ve birden mezar taşını gördüm; donakaldım. Evet, Bourdieu hayatta değildi ama fikren onun otoritesini hissediyordum; saygımdan hareket edemedim. Yalçın hocada da bu otorite fazlasıyla vardı ve kamusal aydın olmak biraz böyledir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalçın Küçük’ü beğenmeyenler dahi bir noktayı asla reddedemezler: Onun düşünsel hayatımıza olan katkısı ve yazdığı sayısız kitap. Öyle böyle kitaplar da değildi yazdıkları. Kitap yazanlar, tez yazanlar iyi bilir; o fikirleri bağlamak, tutarlı hâle getirmek, yepyeni bakış açılarını örmek ve derinleşmek zaman, yürek ve enerji ister. Hele ki kaynakçada Rusça, Farsça, Türkçe, İngilizce ve Fransızca gibi diller varsa.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hani bir İstanbul mutfağı vardır; farklılıklarla zenginleşmiştir ve müthiş bir tat bırakır ağzımızda. İşte onun kitapları da bir tür İstanbul mutfağı tadına sahiptir; entelektüel iştah barındırır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok mu övdüm hocayı? O kadar fazla çıkar güdüsü ve o güdüyle sarmalanmış küçük insan var ki etrafta, bu sembole tutunmamız ve onu yaşatmamız gerekiyor. Bu da biz geride kalanlara bir ödev olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun erimde…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocanın ölümünün ardından X’e şöyle bir baktım. Ne kadar etkilediğini ve ölümüne rağmen yaşamaya devam edeceğini görüyorsunuz. En sevmeyenler bile hakkını iade ediyor. Bu da son dönemlerde X’te, X ahalisi tarafından taarruza maruz bırakılmış önemli şahsiyetleri getirdi aklıma. Orhan Pamuk gibi. Daha şimdiden pek iyi hatırlanmıyorlar ahali tarafından. Sağ cenahta büyümüş ve olgunluğunu kazanmış bir gazeteci büyüğüm bana bir gün Türkiye’de solun vicdan olduğunu söylemişti. Entelektüel ahali vicdanı da öyledir ve kontrol edilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocanın ölümü bana bir şey gösterdi: Doğru işi yaparsan, cesur olursan, inadında ısrar edersen, sevmeyenin ve ayağını kaydırmak isteyenin çok olur; ama uzun erimde —ki hoca derdi ki “in the long run we are all dead” (uzun erimde hepimiz öleceğiz)— toplum sana bir şekilde sahip çıkar. Koro gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocayla ilgili bir kitap yazmalıyım belki de, çünkü söylemek istediğim çok şey var. Ama ne zaman ne mekân buna yeterince izin vermiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hangi kitapları?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siz hiç Yalçın Küçük okudunuz mu? Şöyle bir kinayeyle gelir cevap: “Hangi kitapları? 70’lerde yazdığı mı, 2000’lerde yazdığı mı?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir adama yapılmış en büyük haksızlıklardan biri bu olabilir. Burada bir sınıflandırmaya gidilerek fikirlerinin önemi ve etkisi çevrelenmeye çalışılıyor. “70’lerde yazdıkları bilimseldi, 2000’lerde magazinel oldu, delirdi” demeye getiriliyor. Ve deniyor da bizatihi. Bu sınıflandırmanın ve 2000’lerde yazdığı kitaplara yapılan bu değerlendirmelerin bir örtbas çabası olduğunu düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tezler eseri, Türkiye’yi anlamak isteyen her bir vatandaş ve özellikle gençler tarafından okunmalıdır. Tabii ki tenkit gözlüğünüzü çıkarmadan. Küçük’ün yazdıkları kendi perspektifidir ve her kitap gibi, bu kitaplara da bir insanın zihninde gezindiğiniz gerçeğini hatırlayarak yaklaşmalısınız. Gerçek bilgi, biz insanlardan ve hayatlarımızdan asla bağımsız değil. Bunu Albert Camus okurken farketmiştim, bir anda onun zihninin içinde oradan oraya vurulduğumu hissedip, kitabı bir yana koyup, derin bir nefes almıştım. İllüzyonlar sandığımızdan daha etkilidir üzerimizde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda yazdığı kitaplara gelecek olursak, açıkçası ben 2013 sonrasında Yalçın hocayı okumayı bıraktım. Çünkü çok okumuştum ve yeni diyarlara yelken açmam gerektiğini biliyordum; yoksa sadece onun zihninde gezinen biri olacaktım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yine de magazinel bulunan ve sahte bilim olarak adlandırılan çalışmalarını da okumamış değilim. Bunlar çoğunlukla Türkiye’de Sabetaycı varlığını, Türkiye’ye kazanımlarını ve götürülerini ortaya çıkarmayı amaçlayan kitaplardı. Soner Yalçın’ın kitaplarıyla hayatımıza fazlasıyla girdiği düşünülen Türkiye’deki Sabetaycı network için aslında başka kitaplar da yazıldı. Tabi çok daha bilimsel bir yerden Harvard’da yazılmış Cengiz Şişman’ın doktora tezini buna eklemeliyiz. Ayrıca Sabetay Sevi’nin kim olduğunu merak edenlere Gershom Scholem’in yazdığı biyografiyi okumasını öneririm. Detaylarla dolu müthiş bir kitap. Ve zannediyorum bu konuda ilk etraflı network analizini yapan Tayfun Er’’di. O açıdan Ergüvaniler kitabının hakkını vermek gerekiyor. Bildiğim kadarıyla ilk olarak yazan odur. Akrabalık ağları üzerinden tanıdığımız ya da tanımadığımız seçkinlerimizin bu elit network’ten olduğu ifade ediliyordu, biyografilere dayanarak. 16 yaşında ilk olarak Efendi kitabını okuduğumda “Ne olmuş yani?” demiştim. Dün Yahudiydiler, bugün Müslüman ve anladığım kadarıyla da Cumhuriyet kadroları ile sermaye grupları arasında ziyadesiyle vardılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kitapların anti-semitizm yani ırkçılık barındırdığına dair çok yoğun eleştiriler olmuş o dönemde. Olmuş diyorum çünkü biz o zaman halısahada top koşturan, iki kızla daha sinemaya gitmek için yanıp tutuşan veletlerdik bu kitaplar yayınlandığında. Ancak sonraları kitapları okuduğumda ben ne ırkçılıkla ne anti-semitizmle karşılaşmadığımı rahatlıkla ifade edebilirim. Söz gelimi Yalçın Küçük ırkçı olamayacak kadar enternasyonalist ve sosyalist biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küçük, kanaatimce başka bir şey anlatmaya çalışıyordu: Türkiye’de belirli sosyal ağlar, bilim, sanat, siyaset ve spor alanlarında fırsatları eşit biçimde dağıtıyor muydu? Yoksa zaman zaman kendi içlerine kapanarak dışarıdan gelen aktörlerin önünü kesebiliyor muydu? Bu tür sorular, iktidarın ve imkânların nasıl örgütlendiğini anlamak açısından önemlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hoca bence bunu söylemişti. Magazinel bulunan, deli saçmalığı olarak işaretlenen ve yerin dibine geçirilen öz fikir buydu. Bir siyaset bilimci olarak direksiyonunda kim oturuyorsa otursun bu sorunun son derece meşru olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bu bir iktidar sorusu. Doğal olarak rahatsız edecekti ve etmişe de benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tezler nasıl rahatsız ettiyse, bu kitapları da rahatsız edecekti. Tıpkı AKP kadrolarını ve muhafazakarları eleştirdiği son yıllarda yazdığı kitaplar gibi. Hepsinin kökeninde koyu bir iktidar eleştirisi ve değiştirme isteği vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O açıdan bugünden baktığımda önce kendime soruyorum: Bunu tartışmayacaksak neyi tartışacağız? Meleklerin cinsiyetini mi? Sabahtan akşama sadece AKP’yi mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlerin sayesinde</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, Türkiye’nin ilginçlikleri bitmez. Ve Yalçın hoca bu konu ve diğer birçok konuda yaptığı sayısız tartışma ve kitapla düşünsel hayatımızda önemli bir miras bıraktı. Dediğim üzere, tenkit ve öz farkındalık sadece onun kitapları minvalinde değil bütün düşünsel unsurlarda devrede olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve hangi kitapları sorusuna eşlik eden müstehzi gülüşlere aldanmadan canla başla çalışan ve üreten bu aydının bütün kitaplarını ve eserlerini okumanızı öneririm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O artık yerini koroya bıraktı. Cismen artık bizimle değil ama fikirleri bizimle yaşayacak, büyüyecek, elenecek, değişecek, farklı formlara bürünecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sir Isaac Newton’un dediği üzere “daha uzağı görebildiysem, devlerin omuzlarında durduğum içindir”. Biz de Küçük sayesinde birçok alanda çok daha uzağı görebildik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Allah hocaya rahmet eylesin; bize de en az onun kadar cesaretli ve inatçı olmayı nasip etsin.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yalcin-hocanin-ardindan-1775663213.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Romanya Yazıları (2): Çavuşesku’nun sarayı</title>
                <category>GEZİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/romanya-yazilari-2-cavuseskunun-sarayi-13033</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/romanya-yazilari-2-cavuseskunun-sarayi-13033</guid>
                <description><![CDATA[Çocukluk anılarında yer eden o devasa yapının, yıllar sonra bir megalomani anıtı olarak yeniden keşfi... 20 kilometrelik koridorları, altın süslemeli salonları ve cephesine sonradan takılan klimalarıyla Çavuşesku'nun sarayı, mutlak gücün kibrini ve yıkılışın kaçınılmazlığını aynı anda haykırıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:left"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seneler önce, ben daha epey bir çocuktum, annemle Bükreş’e gelmiştik ama kaç gün geçirdiğimiz, nerelere gittiğimiz aklımdan tamamen çıkmış, daha doğrusu o tatile dair “Çavuşesku’nun devasa sarayı” haricinde hiçbir şey hatırlamıyorum, o da muhtemelen o güne kadar gördüğüm en büyük yapılardan biri olduğu için.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonra bir daha Bükreş’e hiç gitmedim -geçen zaman içinde sadece Romanya’nın Babadağ tarafına gittim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zaten bu Romanya biraz da bu yüzden kendine özgüdür, aslında ciddi bir yüzölçümüne sahip olsa da yol üstü değildir, gelip geçerken uğramazsınız, Balkan ülkesidir ama bir o kadar da değildir, Romanya deyince aklımıza Karpatlar gelir, ama Karpatlar da bize uzaktır -iki anlamda da.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">JW Marriott’taki odamın penceresinden bakınca, biraz uzakta ama yürüyüş mesafesinde, Çavuşesku’nun beni çocukken hayli etkileyen bin küsur odalı sarayını görüyordum, tek boş günümün sabahını bu sarayı gezmeye ayırdım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Otelden saraya yürürken karşımıza evvela Milli Katedral -Catedrala Nationala- çıkıyor, yenilerde yapılmış, güzel, estetik, zarif diyebileceğim bir yapı değil, içine bakmadım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayın girişine ulaşmak için aynı cadde üzerinde biraz daha yürümemiz gerekiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Saraya bakınca gözüme ilk çarpan cephedeki klimalar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Böyle bir binayı klimalarla delik deşik etmek herhalde intikam almanın bir yoludur diye düşündüm.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşesku’nun sarayı deyip duruyorum ama şimdiki adı Parlamento Sarayı -Palatul Parlamentului- ne amaçla kullanıldığı anlaşılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayın bulunduğu yerde eskiden bir mahalle varmış ama iki dünya savaşı arasındaki dönemde buraya bir katedral inşa etmek istemişler, yapımına başlanmış ama bir yere varmadan savaş çıkmış, mahallenin bir bölümü bu esnada yıkılmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1977’de burada bir deprem olmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1974’te Cumhurbaşkanı seçilen -ondan önceki dokuz sene boyunca da Komünist Parti’nin lideriydi- Çavuşesku burayı meclise çevirmeye karar verince -1984- çözüm için aklını çok zorlamadı, herkesi kovalayıp mahalleyi dümdüz etti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">20 bin işçi çalıştırıldığı saray, büyüklükte dünyada ikinci -birincisi, Pentagon- ama ağırlıkta zirvede.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşeskular bu sarayda hiç oturamadılar çünkü komünizm yıkıldığında bina hâlâ tamamlanamamıştı ama sonları bu sarayda geldi, meşhur balkon sahnesi, Çavuşesku zulmünün bitişiydi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Binanın içine girip koridoru yürüdükten sonra art-deco tiyatro salonuna geldik; 5 tonluk avizelerin aydınlattığı 600 sandalyeli bu tiyatro salonu da hiçbir zaman tasarlanan amacına uygun kullanılmamış, siyasi tartışmaların merkezi olmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayın neredeyse tamamı Romanya yapımıymış -rehberin dediğine göre, yüzde 99.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-07%20at%2014_14_03.jpeg" style="height:300px; width:400px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üst kata çıkıyoruz ama kot farkından ötürü aslında zemindeyiz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşeskuların en sevdiği ressam olan Sabin Balaşa’nın tabloları asılıydı duvarlarda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Romanyalıların Theodor Aman ya da Nicolae Grigorescu gibi ressamları varken Sabin Balaşa’ya bayılmak tam da Çavuşeskulardan beklenecek bir davranış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayda hepsi Romanya’dan getirtilen 900 bin metreküp meşe -hepsi el işlemeli-, 1 milyon metreküp mermer kullanılmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zaten dünyanın en ağır idari binası olmasını bu yoğun mermer kullanımına borçlu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nadir bulunan beyaz mermer haricinde, pembe, kırmızı, bej ve siyah mermer hemen her yerde karşınıza çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Salonlardan birine Nicolae Iorga’nın adı verilmiş; Iorga, Romanya için çok önemli bir adamdı, çok sayıda alanda çok sayıda ürün verdi: tarihçiydi, yazardı, siyasetçiydi, başbakanlık yapmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1940’ta bir siyasi suikastle öldürüldü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu salon Çavuşesku’nun çok sevdiği I. Carol’un Peleş Sarayı’nı andırıyormuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Duvarlarda ve perdelerde ipek kullanılmış, süslemelerde ise altın.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Saraydaki 220 bin metrekare halının tamamı Romanya’da dokunmuş ama çok büyük oldukları için parça parça getirilmiş ve burada dikilmiş, dikiş izleri bugün bazı yerlerde görülüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ana giriş kapısının olduğu yerde Şeref salonu var, ama merdivenler müthiş, Çavuşeskular karşılıklı merdivenlerden inerek konuklarını karşılayacakları için kusursuz olmasını istemişler, birkaç kere yıktırıp yeniden yaptırmışlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnşa esnasında Çavuşeskular hemen her hafta saraya gelip teftiş ediyor, en ufak bir kusur bulurlarsa baştan…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">2008’deki NATO Zirvesi burada düzenlenmiş, Costa Gavras burada film çekmiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Titulescu salonu ise “pembe salon” olarak geçiyor, malum, pembe hiçbir bayrakta kullanılmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-07%20at%2014_13_01.jpeg" style="height:467px; width:350px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Titulescu, iki dünya savaşı arasında Romanya siyasetine yön veren isimlerin başında geliyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayın bugünlerde sadece dörtte üçünün kullanıldığını, eğer bütün avizeler yakılırsa sarayın elektrik harcamasının küçük bir şehrinkine denk düşeceğini, koridorlarının kabaca 20 kilometre tuttuğunu öğrendim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşeskular bir gün bile oturamayacakları bu binayı kimbilir ne büyük hayaller içinde yaptırırken aslında kendi mezarlarını kazdıkları akıllarının ucundan bile geçmiyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşesku, işte bu binanın restorasyonda olduğu için gezmeye kapalı olan balkonunda halka sesleniyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Derken, yuhalamalar başladı, bir kişi bin kişiye, bin kişi onbinlere dönüştü, cesaret bulaşıcıydı ve Çavuşesku ilk kez zorbalığının bir yere varmayacağını gördü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Helikopterle kaçmaya çalıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yakalandı, yargılandı, eşi Elena’yla birlikte idam edildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve, bunların hepsi dört günde oldu.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/romanya-yazilari-2-cavuseskunun-sarayi-1775593195.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hürmüz Boğazı’nın kapatılması: Jeopolitik dinamikler, küresel enerji krizi ve uluslararası güvenlik</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hurmuz-bogazinin-kapatilmasi-jeopolitik-dinamikler-kuresel-enerji-krizi-ve-uluslararasi-guvenlik-13032</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hurmuz-bogazinin-kapatilmasi-jeopolitik-dinamikler-kuresel-enerji-krizi-ve-uluslararasi-guvenlik-13032</guid>
                <description><![CDATA[Küresel ekonomi 1970’ler sendromuna geri mi dönüyor? Günlük 20 milyon varil petrolün piyasalardan silinmesiyle patlayan fiyatlar, enflasyon dalgaları ve Batı'da başlayan 'enerji tayınlaması', Hürmüz ablukasının yıkıcı gücünü ortaya koydu. Bu kriz, yenilenebilir enerjiye geçişi ve alternatif ticaret koridorlarını çevresel veya ticari bir tercih olmaktan çıkarıp en üst düzey 'milli güvenlik' meselesine dönüştürüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel jeopolitiğin en hassas fay hatlarından biri olarak kabul edilen Orta Doğu, 2026 yılının şubat ayı itibarıyla benzeri görülmemiş bir bölgesel savaşın merkezine dönüşmüştür. Uzun yıllardır vekalet savaşları, siber saldırılar ve gizli operasyonlar üzerinden yürütülen İran-İsrail “gölge savaşı”, 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’daki stratejik ve askeri hedeflere yönelik başlattığı doğrudan hava saldırılarıyla yeni bir aşamaya geçmiştir. İran dini lideri Ali Hamaney’in bu operasyonlarda hayatını kaybetmesi, çatışmanın doğasını tamamen değiştirmiş ve Tahran yönetimini <em>varoluşsal bir güvenlik doktrini uygulamaya</em> sevk etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu varoluşsal tehdit karşısında İran, konvansiyonel askeri kapasitesinin teknolojik sınırlılıklarını asimetrik bir kozla dengelemeye yönelmiş ve tarihsel süreçte sıklıkla dile getirdiği “Hürmüz Boğazı’nı kapatma” tehdidini eyleme dökerek uluslararası deniz trafiğini durdurmuştur. İran’ın bu hamlesi salt bir askeri manevra olmanın çok ötesinde, uluslararası sistemi doğrudan hedef alan, küresel ticareti felç etmeyi amaçlayan bir jeo-ekonomik savaş stratejisidir. Bu çalışma, boğazın kapatılmasını 2026 savaşının ikincil bir cephesi olarak değil, çatışmanın uluslararasılaşmasını sağlayan ana eksen olarak ele almakta ve bu stratejik dar boğazın ablukaya alınmasının meydana getirdiği zincirleme tepkileri incelemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hürmüz Boğazı’nın Jeopolitik ve Tarihsel Arka Planı</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı, Umman Denizi'ni Basra Körfezi’ne bağlayan ve en dar noktası yalnızca 33 kilometre (21 mil) genişliğinde olan kritik bir su yoludur. Fiziksel coğrafyası nedeniyle uluslararası sularda seyretmek isteyen büyük petrol tankerlerini yönlendirme rotaları üzerinden İran ile Umman’ın karasularını kullanmaya mecbur bırakmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kriz öncesi dönemde, günde ortalama 20-21 milyon varil petrolün ve sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) küresel pazarlara taşındığı bu rotanın hızlı ve ekonomik bir alternatifi bulunmamaktadır. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Kızıldeniz sahilindeki limanlara uzanan boru hatları bulunsa da bu boru hatlarının günlük taşıma kapasitesi Hürmüz Boğazı’nın büyük hacmini ikame etmekten lojistik olarak çok uzaktır. Uluslararası ilişkiler teorisinde klasik bir <em>dar boğaz/tıkanma noktası</em> olarak tanımlanan Hürmüz, İran için tarihsel bir dış politikanın yönlendiricisi olmuştur. 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı sırasındaki “Tanker Savaşları”, 2011-2012 nükleer program krizleri ve 2019’daki gemi sabotajları, Tahran’ın bu bölgedeki asimetrik deniz gücü kapasitesini test ettiği dönemler olmuştur. Ancak 2026 krizi, sadece bir tehdit veya kısmi taciz boyutunda kalmamış, doğrudan ve fiili bir askeri kapatma eylemine dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>28 Şubat 2026 Kırılması ve Kapatılma Mekanizması</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat 2026’daki ABD-İsrail hava harekatları sonrasında İran’ın misilleme doktrini oldukça sert ve çok boyutlu gelişmiştir. İsrail topraklarına ve ABD’nin Körfez devletlerindeki bölgesel üslerine yönelik balistik füze ile insansız hava aracı (İHA) saldırılarıyla eş zamanlı olarak, DMO Deniz Kuvvetleri boğazdaki deniz trafiğini durdurma operasyonunu başlatmıştır. Hızlı hücum botları, kıyı konuşlu gemisavar füzeler, deniz mayınları ve intihar İHA’larından oluşan asimetrik donanma yapısı, dar boğazı geçilmez bir ateş çemberine çevirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2 Mart 2026 tarihinde, Devrim Muhafızları boğazın düşman ülkelere kapatıldığını ve sadece Tahran tarafından onaylanmış gemilerin geçişine izin verileceğini resmen ilan etmiştir. Başlangıçta ABD ve İsrail bağlantılı gemiler doğrudan hedef alınsa da artan savaş riski, patlayan sigorta maliyetleri ve mürettebat güvenliği endişeleri nedeniyle mart ayı sonlarına doğru uluslararası deniz taşımacılığı şirketleri bölgeden tamamen çekilmiştir. Tanker trafiğinin ilk haftalarda yüzde 70 oranında düşmesi ve 150’den fazla geminin risk almamak adına boğaz girişinde demirleyerek beklemesi, fiili ablukanın başarıya ulaştığının kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran bu süreci sadece geçici bir taktik olarak değil, yasal bir statüko inşası olarak görmektedir. Nisan 2026’da İran ordusundan yapılan “Hürmüz Boğazı özellikle ABD ve İsrail için artık eski düzene dönmeyecek” açıklaması ve parlamentoya sunulan “Basra Körfezi için yeni düzen” taslağı dikkat çekicidir. Bu taslak; boğaz geçişlerinin İran’ın ulusal para birimi (riyal) üzerinden ücretlendirilmesini, İran’a yaptırım uygulayan ülkelere mutlak geçiş yasağı getirilmesini ve bölgede İran egemenliğinin genişletilmesini öngörmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Uluslararası Askeri Yanıtlar ve Suikastlar Diplomasisi</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin can damarı olması, kaçınılmaz olarak sert bir uluslararası askeri reaksiyonu doğurmuştur. ABD öncülüğündeki askeri kuvvetler, 19 Mart 2026’da “Hürmüz Boğazı Seferi” adıyla, deniz ticaret yolunu güvence altına almak için İran’ın deniz unsurlarını, İHA üslerini ve kıyı bataryalarını hedef alan yeni bir operasyon başlatmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu aşamanın en önemli askeri gelişmesi, 26 Mart 2026’da DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Alireza Tangsiri’nin İsrail tarafından düzenlenen bir operasyonla öldürülmesidir. İsrail Savunma Bakanlığı, boğazdaki ablukanın doğrudan mimarı olan Tangsiri’nin öldürülmesini, ABD’nin boğazı yeniden açma çabalarına destek olarak sunmuştur. Ancak bu tür nokta suikastlar, İran’ın komuta-kontrol yapısını zayıflatmak yerine, devlet kademelerindeki radikalleşmeyi artırmış ve diplomatik çözümleri iyice zorlaştırmıştır. Süreç içerisinde ABD Başkanı Donald Trump, İran’a boğazı açması için peş peşe 48 saatlik ültimatomlar vermiş, tehditlerin dozunu artırarak İran’ın stratejik enerji tesislerini yok etme uyarısında bulunmuştur. Tahran yönetimi ise bu tehditlere, enerji tesislerinin vurulması durumunda Yemen’deki Husiler (Ensarullah) aracılığıyla Babu’l Mendeb Boğazı’nı da tamamen kapatacakları şeklinde karşı bir caydırıcılık mesajıyla yanıt vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küresel Ekonomik Şoklar: 1970’ler Sendromuna Dönüş</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 Hürmüz Boğazı Krizi’nin yarattığı en geniş çaplı yıkım, şüphesiz makroekonomik düzlemde yaşanmıştır. Günlük 20 milyon varilin üzerinde petrolün piyasalardan bir anda silinmesi ihtimali ve tedarik zincirlerinin kopması, petrol fiyatlarında benzeri görülmemiş bir fırlamaya yol açmıştır. Ekonomi tarihçileri ve analistler, durumu 1973 OPEC ambargosu ve 1979 İran İslam Devrimi sırasındaki enerji krizlerinden bu yana yaşanan “en şiddetli şok” olarak tanımlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu şok yalnızca petrol ve doğal gaz fiyatlarını değil, petro-kimya ürünlerinden, alüminyum üretimine, gübre fiyatlarından küresel lojistik maliyetlerine kadar geniş bir emtia ağını vurmuştur. Küresel enerji arzındaki bu daralma, özellikle enerji kaynaklarında dışa bağımlı olan Güney Asya (örneğin Bangladeş, Hindistan) ve Avrupa Birliği ülkelerinde ciddi krizler yaratmıştır. Batılı hükümetler sivil tüketimi kısmak amacıyla “enerji tayınlaması” (energy rationing) önlemlerini devreye sokmuş, yakıt fiyatlarına tavan uygulamaları getirilmiş ve kapatılması planlanan yüksek karbon emisyonlu kömür termik santrallerinin ömrü zorunlu olarak uzatılmıştır. Bu durum, iklim kriziyle mücadele çerçevesindeki küresel “yeşil dönüşüm” hedeflerine de büyük bir darbe vurmuş, enflasyon oranlarındaki ani yükseliş dünya ekonomisinde yeni bir durgunluk korkusunu tetiklemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Uluslararası Deniz Hukuku Bağlamında Kriz</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın Hürmüz Boğazı’nı sivil ve ticari gemilere kapatma kararı, uluslararası deniz hukuku çerçevesinde yoğun ihtilaflara neden olmaktadır. 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) göre, uluslararası seyrüsefere açık olan bu tür kritik boğazlarda sivil ve askeri gemilerin transit geçiş hakkı bulunmaktadır. Bu hak, kıyı devletinin söz konusu geçişleri askıya alamayacağını garanti altına alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, 1982 sözleşmesini imzalamış olmasına rağmen kendi iç hukukunda onaylamadığı için, geçiş rejimini daha kısıtlayıcı olan 1958 Cenevre Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi’ne veya kendi ulusal yasalarına dayandırma eğilimindedir. Tahran, gemilerin geçişini “zararsız geçiş” statüsünde değerlendirmekte ve İran’ın ulusal güvenliğine tehdit oluşturduğunu iddia ettiği durumlarda (özellikle savaş hali gerekçesiyle) bu hakkı askıya alabileceğini savunmaktadır. Ancak ABD ve İngiltere gibi küresel deniz güçleri, transit geçiş hakkının uluslararası teamül hukukunun bir parçası olduğunu ve İran’ın eylemlerinin açık bir hukuk ihlali olduğunu vurgulamaktadır. Yine de savaşın sert gerçekliği karşısında hukuki argümanlar işlevsiz kalmış; İngiltere Kraliyet Donanması’nın da kabul ettiği üzere, uluslararası hukukun ne dediğinden bağımsız olarak, güvenlik sağlanamadığı için gemi sahipleri bölgeden uzak durmayı tercih etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sonuç </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nisan 2026 itibarıyla savaş ve abluka tüm şiddetiyle devam ederken, uluslararası toplum bir kilitlenme yaşanmaktadır. ABD, İsrail, İran ve arabulucu bölgesel devletler arasında 45 günlük geçici bir ateşkes ve boğazın yeniden açılmasına yönelik yoğun diplomatik çabalar (özellikle Axios raporlarına yansıyan müzakereler) sürdürülmektedir. Fakat İran makamları, salt geçici bir ateşkes karşılığında Hürmüz Boğazı’nı açmayacaklarını net bir dille ifade etmiştir. Tahran, elindeki bu büyük jeopolitik kozu kalıcı güvenlik garantileri, ABD güçlerinin bölgeden çekilmesi ve siyasi bir zafer elde edene kadar kullanmaya kararlı görünmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 Hürmüz Boğazı krizi, zayıf fakat asimetrik kapasitesi yüksek bir aktörün, küresel kapitalizmin en kritik dar boğazını kontrol ederek süper güçleri ve uluslararası toplumu nasıl felç edebileceğini tarihsel bir netlikle ortaya koymuştur. Kısa vadede bu ablukanın kaldırılması ancak ve ancak büyük tavizlerin verileceği geniş çaplı bir diplomatik antlaşmayla veya çok daha yıkıcı, bölgesel sınırları aşan tam ölçekli bir konvansiyonel savaşla mümkün olabilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orta ve uzun vadede ise bu önemli tecrübe, küresel ekonomi-politiğin gidişatını temelden etkileyecektir. Tüketici ülkeler ve küresel şirketler, fosil yakıtlara ve Orta Doğu’nun istikrarsız jeopolitiğine olan bağımlılıklarını sorgulamak zorunda kalacaklardır. Yenilenebilir enerji kaynaklarına ve nükleer enerjiye geçiş, artık yalnızca bir çevre politikası değil, en üst düzey bir milli güvenlik meselesi olarak ele alınacaktır. Aynı zamanda, deniz ticaret rotalarının güvenliği ve alternatif koridorların (örneğin Kalkınma Yolu projeleri, Türkiye üzerinden geçen boru hatları) inşası ivme kazanacaktır. Sonuç itibarıyla 2026 savaşı ve Hürmüz ablukası, sadece Orta Doğu’nun siyasi haritasını değil, 21. yüzyılın küresel enerji ve güvenlik mimarisini yeniden şekillendiren tarihi bir dönüm noktası olmuştur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hurmuz-bogazinin-kapatilmasi-jeopolitik-dinamikler-kuresel-enerji-krizi-ve-uluslararasi-guvenlik-1775589996.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Baş terörist*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bas-terorist-13031</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bas-terorist-13031</guid>
                <description><![CDATA[Paul Krugman, Trump'ın İran'ın sivil altyapısını (elektrik santralleri ve köprüler) eşzamanlı yok etme tehdidini, siyasi hedefler için masumlara şiddet uygulamayı içeren "terörizm" tanımıyla (ABD'nin kendi kurumlarının tanımıyla) birebir örtüştüğünü savunuyor. Krugman'a göre bu şiddet vaadi bir güç gösterisi değil; aksine, ABD ordusunun devasa ateş gücüne rağmen Hürmüz Boğazı'nı açmadaki stratejik çaresizliğinin ve zayıflığının bir itirafı. Yazar, olası savaş suçlarını önlemek için Amerikan ordusundaki üst düzey komutanları "yasadışı emirlere" direnmeye, siyasileri ise partici hesapları bırakıp bu gidişata karşı çıkmaya çağırıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çirkin gerçekle yüzleşme vaktimiz geldi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ICE'a (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) göre –evet, bildiğimiz ICE– terörizm, "belirli bir ideolojiyi ilerletmek amacıyla insanlara veya mülke yönelik şiddet veya şiddet tehdidini içerir." Resmi web sitesi şu şekilde devam ediyor: "Teröristler amaçlarına ulaşmak için kimi incittiklerini veya öldürdüklerini umursamazlar."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer Donald Trump'ın pazar günü Truth Social'da paylaştığı yukarıdaki gönderiyi henüz okumadıysanız, okumak için bir dakikanızı ayırın. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*Donald J. Trump*&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">@realDonaldTrump&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Salı günü Enerji Santrali Günü ve Köprü Günü olacak; hepsi tek bir günde, İran’da. Bunun gibi bir şey olmayacak!!! Boğazı açın lan siz manyak herifler, yoksa Cehennem’de yaşayacaksınız – İZLEYİN SADECE! Allah’a hamdolsun. Başkan DONALD J. TRUMP</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">05 Nisan 2026, 08:03</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Medyadaki yumuşatılmış ve aklanmış tasvirlere güvenmeyin. Sonra da bana Trump'ın, kendi yetkililerinin yaptığı terörist tanımına mükemmel bir şekilde uymadığını söyleyin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bana onun davasının haklı olduğunu, İran rejiminin şeytani olduğunu söylemeyin. Teröristler her zaman bunu söyler ve bu bazen doğru olsa bile, terörizm amaçlarından ziyade araçlarıyla –siyasi hedeflere masumlara şiddetle saldırarak ulaşma girişimiyle– tanımlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve Trump'ın tam olarak yaptığı şey de bu: İstediği olmazsa sivil altyapıya saldırmakla tehdit ediyor. Ve Trump temel hizmetleri –elektrik santrallerini!– hedef almaktan bahsettiğine göre, bu sadece mülke değil, aynı zamanda insanlara yönelik de bir saldırı tehdididir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazar gününün ilerleyen saatlerinde Trump Axios'a verdiği demeçte, ABD'nin İran ile "derin müzakereler" yürüttüğünü söyledi. Böyle bir şeyin yaşandığına şüphe ettiğim için beni bağışlayın. Ancak sözlerine devam ederek, salı gününe kadar bir anlaşmaya varılmazsa "oradaki her şeyi havaya uçuracağını" ifade etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tehditleri, askeri hedeflere saldırıyormuşuz gibi bir bahaneye bile sığınmadan savurdu; bırakın eylemlerinin yol açacağı ölüm ve acılardan pişmanlık duymayı, aksine bundan zevk alıyor gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bir kez daha düşününce, Trump'ın bir şiddet tehdidinde bulunduğunu söylememeliyim; o şiddet vadediyor. Bu iğrenç gönderi bir müzakere stratejisinin parçası değil, zira ne de olsa İran'ın Hürmüz Boğazı'nı yarın akşama kadar açma ihtimali sıfır. İran rejimi istese bile boğazı bu kadar kısa sürede neredeyse kesinlikle açamazdı: Herkesin hemfikir olduğu üzere, İran'daki askeri kontrol, ABD ve İsrail'in liderlik kadrosunu hedef alan saldırılarının etkilerini sınırlamak amacıyla yerel komutanlara dağıtılmış durumda. Dolayısıyla Tahran'dakilerin, isteseler bile, tüm İran ordusuna bu kadar kısa bir süre içinde geri çekilme emri vermelerinin hiçbir yolu yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette geri çekilmek de istemiyorlar, çünkü İran'ın kazandığını düşünüyorlar. Her ne kadar bunu asla itiraf etmeseler de, Trump ve çevresindekiler de öyle düşünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü terörizm zayıfların stratejisidir. Aşırılık yanlılarının, askeri harekat veya suç teşkil etmeyen diğer yollarla amaçlarına ulaşma yeteneğinden yoksun olduklarında başvurdukları şeydir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte Trump ve yetkilileri kendilerini tam da bu noktada buluyorlar. Güçlü bir ordu devraldılar (ki bu orduyu hızla zayıflatıyorlar), ancak devasa ateş gücüne rağmen bu ordu Hürmüz Boğazı'nı normal trafiğe açacak imkanlardan yoksun. Bu yüzden Trumpçılar, Amerika'nın hedeflerine ulaşmasında hiçbir işe yaramayacak olsa bile, masum sivillere acı ve ölüm dayatmaya hazırlanıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendi koyduğu süre dolduğunda ve Boğaz hala kapalı kaldığında Trump'ın ne yapacağını bilmiyorum. Muhtemelen o da bilmiyor. Ancak devasa boyutta savaş suçları işlemeyi vadediyor. Trump'ın yakın çevresinde yer almayan ve herhangi bir nüfuza sahip olan herkesin görevi, onu durdurmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En acil olarak, askeri yetkililer yasadışı emirlere itaat etmeme hakkına ve görevine sahip olduklarının bilincinde olmalıdır. Bu noktaya, özellikle de bu kadar hızlı gelmiş olmamız inanılmaz ama işte buradayız. Hatırlayacağınız üzere Amiral Alvin Holsey, iddialara göre sözde uyuşturucu teknelerine yönelik yasadışı saldırılara taraf olmayı reddettiği için aralık ayında istifa etmişti. Trump'ın şimdi yapacağını söylediği şey ise bundan katbekat daha kötü. Ve üst düzey subayların savaş suçlarına katılmayı reddetmesi, bu kötülüğü başladığı yerde durdurabilecek tek şey olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir zamanlar onurlu olan ordumuzun ne derece yozlaştığını işte şimdi öğreneceğiz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ordunun ötesinde, Amerika'daki her bir politikacı, hatta söylemeye cüret edeyim her bir kamuoyu figürü, Trump'ın kendi adlarına hareket etmediğini açıkça belirtmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump'ın tamamen raydan çıktığını bilen –ki çoğu biliyor– Cumhuriyetçilerin, parti içi ön seçimlerde rakiplerini destekleyebileceği korkusuyla ona boyun eğmeye devam etmelerinin zamanı değildir. İnsan, siyasetin o kanadında hala birkaç gerçek vatanseverin kaldığını umut ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratların, dış politika konusunda sessiz kalmalarını ve sadece market fiyatları hakkında konuşmalarını tavsiye eden stratejistleri dinlemelerinin zamanı da değil. Zira bu, aslında kötü bir siyasi tavsiyedir: Kamuoyunun Kongre'deki Demokratları küçümsemesi, onların zayıf ve etkisiz olduklarına dair algılarla yakından ilgilidir ve Trump'ın cani deliliğini görmezden gelmek bu algıyı yalnızca güçlendirecektir. Kaldı ki, her geçen gün daha da popülaritesini yitiren bu savaşın halkı "bayrak etrafında toplama" (rally-around-the-flag) gibi bir etkisi de olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak her halükarda, siyasi hesaplar vatandaşlık görevinin arka planında kalmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şu anda korkunç ama inkar edilemez bir gerçek var ki, Amerika'nın terörist bir başkanı va r. Ve tüm dünya bunu biliyor. Ancak dünyaya onun bir sapma olduğunu, bizim terörist bir ulus olmadığımızı göstermek için hala bir şansımız var. Bunu, bizi biz yapan değerleri her zaman olduğu gibi savunarak yapabiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Paul Krugman (Ekonomist, akademisyen, köşe yazarı ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibidir. )</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazı, Paul Krugman’ın Substack hesabında bugün (6 Nisan 2026) yayınlanan tam metnidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Makale Linki:&nbsp;https://paulkrugman.substack.com/p/the-terrorist-in-chief</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> İlyaz Buzgan</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bas-terorist-1775589610.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bankalar taş yesin</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bankalar-tas-yesin-13030</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bankalar-tas-yesin-13030</guid>
                <description><![CDATA[Bankalar taş yesin diyerek teknolojiden insan emeğine ortaya konulan çabaya karşı gösterilen ve hiçbir meslek grubuna reva görülmeyen tutumun arkasında uzun yıllara dayalı popülizm yer alıyor. Türkiye sermaye birikiminde geri kalmaya devam ederken küçük çıkarlar peşinde Bankacılık ve Bankacı emeği değersizleşiyor. Türkiye’de hiçbir sorun nedensiz doğmuyor]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sosyal Medya’da ve özellikle X’te kimi zaman yoğun, kimi zaman daha seyrek olsa da hiç bitmeyen bir Banka Linci’ne tesadüf ediyorsunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Akademisyenlerin de yoğun biçimde destek verdiği ve ağırlıkla kişisel deneyime dayanan isnatlar ve aşağılamalarla Bankacılık hayır hasenat için bilabedel hizmeti sonsuz bir hizmet standardı ile vermediği için yerden yere vuruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankacılık lincinde Top1’de paramı vermediler yer alıyor. Öğlen yemeğini yiyip, metroyla ya da gemiyle yapılan bir seyahat sonrasında öğleden sonra saat 3 gibi varılan Şube’den size göre küçük bir miktarın çekilememesi Bankanın büyük günahları sıralamasında en tepede yer alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle durumlarda Sliding Doors filminde Bankacıdan randevu alarak görüşebilen müşteri gelir aklıma.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Size göre küçük olan miktar ATM’den çekilemeyecek kadar büyüktür aslında. Muhtemelen kayıt dışı altın ya da yeni moda fiziki gümüş alırken vergi ödememek için nakit para gerekir. Bankaya parayı nakit getirmediğinizi hatırlamanıza gerek yoktur. Siz nakit istiyorsunuz Banka da vermeye mecburdur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yakın zamandaki şikayetlerden biri de hesabına gelen parayı alamayan bir beyefendinindi. DTH’a gelen döviz havalesi olduğunu söylememişti ama biz öyle anladık. Parayı hesaba düştüğü gibi talep ediyordu. Oysa Banka için o paranın valörü dolmamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pek çokları Bankacılığı ilkokuldan beri bildiklerini söyleceklerdir. Valör falan da neymiş. Para paradır, kaymedir, pankınottur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer itiraz da parayı aynı banka şubeleri arasında havale ettik 8 lira 15 lira aldılar şikayeti. 15 liraya sakız alınmamasının önemi yok da Banka taş attı da kolu mu yoruldu. Bizden neden para alıyor. Para buradaydı oraya gitti. Tuşa basmanın bedeli mi olur?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankanın paraları güvenle ilettiği teknolojik altyapının bir kıymeti bulunmaz. O zaten kuruludur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu aralar listede kredi alamadım, kredi vermediler pek fazla yok. Dünya rekoru faizlerden kredi almaya çalışanların çoğu zaten sadece finansal okuryazarlıkta değil hayatın eğitim seviyesinde de geride kalanlar çoğunlukla.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiçbir profesör devasa faizin üstüne bir de %30 vergi verip kredi kullanmadığı için bu konulardan yakınmıyor. Oraları veri kabul ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer tarafta işini sürdürmek için krediye gereksinim duyan ticari firmalar da çoktan “Çaresiz İş Adamı” modunu açtı. Kredi büyüme sınırına takılan bankalar ortalama bir ayın birkaç günü dışında kredi veremez konumdalar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sorunlar paramı alamadım diye X’İ birbirine katan Banka eleştirmenlerinin gündemine çok girmez. Esasen bir konudaki sorun neden bir başka sorunun gerekçesi olsun da diyebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Bankaların kazandığı her kuruşun haram olduğu konusundaki düşünce muhalefetle iktidarın nadiren buluştukları bir mutabakat noktası olarak kollektif bilinçte yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arkası gelmeyen Medusa’nın Salı belgeselinin açılış cümlelerinden biri özelleştirme furyasında Bankaların da yer aldığı şeklindeydi. Oysa ki Bankalar bırakın özelleşmeyi Kamu ekonomisinin tam merkezine yerleştiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk solu/Muhalefetin eksik kaldığı ve manipülasyona açık olduğu finansal bilgi eksikliğinin en bariz örneği özelleştirme listesini ezbere okumaktır<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankacılık sektörüne birlikte adım attığım sonrasında yollarımızın ayrıştığı Alpan İnan’ın yakın zamanda Bankaların karlılığını analiz ettiği yazının ana fikri “kâr”ın kredinin annesi olduğu gerçeği idi<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ekonomisinde uzun süredir devam eden baskıcı sistem içinde ne kadar kar etsen de büyüme sınırına takılan kredi hacmini dikkate aldığımızda tereddüt yaratsa da Bankalar kar etmedikleri takdirde ülkede finansal sistem de dar boğaza girer ve kaynak talep edenlerin eli boş kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankaların hiçbir sektörle mukayese edilemeyecek denli denetime ve düzenlemeye tabi oldukları, aldıkları her kuruş gelirin sınırının devletçe belirlendiği bir yapıda Bankaları eleştirmenin arkasında bilgisizliğin cesareti yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Durumu; Bankalara yapılan bir şikayetin cevaplanma süresi için günlerle kısıt konmuşken, vizeyi değil vize randevusunu alamayan vatandaşlar için dert anlatacak kamusal bir merci olmamasının ironisiyle mukayese etmek gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankalar taş yesin diyerek teknolojiden insan emeğine ortaya konulan çabaya karşı gösterilen ve hiçbir meslek grubuna reva görülmeyen tutumun arkasında uzun yıllara dayalı popülizm yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye sermaye birikiminde geri kalmaya devam ederken küçük çıkarlar peşinde Bankacılık ve Bankacı emeği değersizleşiyor. Türkiye’de hiçbir sorun nedensiz doğmuyor<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;</span></span></p>

<div>
<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/medusanin-sali-ve-cevapsiz-kalan-soruya-dair-10948" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/medusanin-sali-ve-cevapsiz-kalan-soruya-dair-10948</a></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> <a href="https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/bankalarin-2025-yili-karlari/878394" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/bankalarin-2025-yili-karlari/878394</a></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a> <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-2025-para-nerde-araba-nerde-12043" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-2025-para-nerde-araba-nerde-12043</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bankalar-tas-yesin-1775580925.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bazı şeyleri aşıp SOLuklanmaya ihtiyacımız var</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bazi-seyleri-asip-soluklanmaya-ihtiyacimiz-var-13029</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bazi-seyleri-asip-soluklanmaya-ihtiyacimiz-var-13029</guid>
                <description><![CDATA[Anadolu bir mermer değil, adeta bir mozaik. Ancak modernizmin tektipleştirici aklı, mozaikten rahatsız olup mermerde diretiyor. 'Seküler Beyaz Türk'ten 'Sünni Türk Erkeği'ne evrilen 'makbul vatandaş' stereotiplerinin dışında kalanlar nasıl ötekileştirildi? Gökkuşağına kin besleyip karanlığı tercih eden monist devlete karşı çoğulcu bir gelecek tasavvuru]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankaralı olanlar bilir, Eskişehir yolu hattı üzerinde internet veya genel olarak telefon çekmez. Bu nedenle düzenli bir şekilde metro kullanan kişilerin kendine ek bir hobi edinmesi gerekir ki yolculuk daha çekilebilir hale gelebilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benim de uzun yıllardır metro yolcuğunda yapmaktan en keyif aldığım şey ya daha önceden kaydettiğim köşe yazılarını okumak veya kitap okumak fakat nispeten soft, siyasi yazılar içeren kitaplar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hususta bi süredir devamlı okuduğum birkaç isim var. Bunlardan biri de solu geleneksel anlamından çıkarıp farklı bir şekilde yorumlayan ve bir dönemin yeni sol siyasetini temsiliyetine soyunmuş ÖDP’nin bünyesinde yer almış Ufuk Uras.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yakın zamanda yeniden basılan, ‘’Kurtuluş Savaş’ında Sol’’ isimli kitabını okudum, güzel bir çalışma olmuş fakat, özellikle de bi süredir post-modernizm çalışırken, bu kitapta Türkiye soluna dair beni de aydınlattığını düşündüğüm birtakım şeyler buldum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kitap ilk meşrutiyetten başlayıp Anadolu’daki sol hareketleri tahlil ediyordu. 68’lere baktığımızda kimlik hareketini de içerisine alan bir solu görmek zordur. Evet buradan Kürt Hareketi çıkmıştır, belli başlı aydınlar etrafında oluşan bir kadın hareketi de vardır fakat Batı’da ortaya çıkan ve popülerleşen akımların topraklarımıza geç gelmesinden kaynaklı, kimlik hareketini de içerisinde barındıran bir sol da ülkemizde kendini çok sonraları göstermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TİP’in özellikle Mehmet Ali Aybar’ların Doğu Mitingleri düzenlemesi aslında o dönem solunun emek-sermaye veya işçi-kapital bazlı siyasetini nispeten aştığını gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bile gözlemlediğim bir şey var ki o da şu: kendisini solun herhangi bi fraksiyonunda tanımlayan veya solun herhangi bi fraksiyonunu benimsediğini söyleyen insanların birçoğu konu, kadın veya LGBT+ hareketine geldiğinde, hele hele konu etnik temelli siyaset yapan hareketlere geldiğinde bi anda öfkelenmesi veya direkt olarak post-modernizmin solu zedelediğini söylemeleri. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En çok duyduğum veya karşılaştığım ifadelerden birisi de bunlar sosyalist görünümlü liberaller tabiri. Bu tabirin kullanıldığı kişiler ise daha demokratik, ezilen kimliklerin de hak savunuculuğunu yapan, aslında batıda 60’lı yıllarda ortaya çıkmış fakat ülkemizde 90-2000ler civarında siyasal ve kamusal alanda yer bulmuş bir sol. Aslında yeni sol da diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni sola önceden yazdığım bir yazımda uzun uzadıysa değinmiştim. Frankfurt Okulu’ndan çıkan, modernizmin kişilere dayattığı monizmi aşan, iki dünya savaşından sonra büyük hezimetlerin, psikolojik ve toplumsal kırılmaların ardından ortaya çıkan bir sol.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Şu anda yeni sol ülkemizde kendisine biraz CHP’de biraz TİP’te ve demokratik Kürt hareketinde yer buluyor yani DEM/HDP geleneğinde. Türkiye’de zaten ortodoks marksist sol hiçbir zaman parti bazında potansiyelini bulamadı, bunu derken bu sol hareketi suçlar bir noktadan asla yazmıyorum. Mustafa Suphi’lerin TKP’sinin, erken cumhuriyet dönemi Türkiye solunun ve Kürt solunun akıbeti belli maalesef. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında bu yazıyı yazmaya iten sebeplerden bir tanesi de dünyada popülist sağ/aşırı sağ yükselirken (en azından bu söylem birçok kişinin diline pelesenk olmuşken) Mamdani, Rob Jetten, Hannah Spencer, Catherine Martina Ann Connolly, Cem Özdemir ve Pedro Sanchez gibilerin seçim başarısı elde etmiş veya halihazırda edebiliyor olması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alternatif sağ ortaya çıkmadan, popülist aşırı sağ (özellikle de AfD) bu oy oranlarını yükseltmeden önce Avrupa’daki neredeyse her ülkede siyaset iki ana aktör üzerinden dönüyordu. Muhafazakâr merkez sağ veya liberaller ve sosyal demokrat merkez sol. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel ısınma, çevre sorunları, göçmen akışı, Avrupa’daki multikültürel yapı yakın vadede iktidara gelecek potansiyeli olmasa bile ki, 2021 AB Parlamentosu seçimlerinde inanılmaz bir başarı gösterdiler, aktör ortaya çıkardı: Yeşiller. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayatta birçok şeyin antagonizma yarattığını düşünürüm. Bu yüzden alternatif sol alternatif bir sağ da üretti. Bugün belki alternatif sağ ve yeni solun güçlü olduğu örneğini en rahat İngiltere ve Almanya’da görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herakletiosçu bir şekilde baktığımızda hiçbir şey aynı kalmamakta, hayat bir akış ve değişim içerisinde. Hiçbirimiz, hiç kimse bu dünyaya da kazık çakmadı. Sistemin kendi partileri, sistemin güçlü partileri, sistem çıkmaza girmişken kan kaybedebiliyorlar. Muhafazakâr/Liberal merkez sağ ve sosyal demokrat merkez sol bu yüzden gerileyebiliyor. Burada asıl yıldızı parlayan, güçlü aktör sistemin pek de alışık olmadığı partiler olabiliyor. Aslında bu da değişimin bize bi göstergesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sistem, aydınlanmadan bu yana şekillenen, euro-centric, monist ve evrenselci reflekslere sahipti. Modernizm dediğimiz şey disipliner gözetim toplumunu oluşturdu ve kitleleri bu yöntemle dize getirdi. Bunu yaparken de en önemli silahı monizmdi aslında yani kişilerin tektipleştirilmesi. Modern ulus devlette ve 80’ler sonrası neo-liberal yönetimlerde bunu rahatlıkla görebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik ve özgür bir toplumun önündeki en büyük engel kuşkusuz modern ulus devletin bu kadar ön planda olması. Bu hususta modern ulus devlet aydınlanma aklından feyz aldığı için kendine evrensel birey modeli inşaa ediyor. Bizim ülkemizde bu evrenselleştirilmiş ve normalize edilmiş insan modeli ilk başlarda seküler, eğitimli beyaz Türk modeliydi. Daha sonraları muhafazakar-milliyetçi merkez sağ daha dominant olmaya başladıkça bu stereotip seküler, sünni beyaz Türk oldu. Şu anda ise Sünni Türk erkek diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Monist reflekslerle oluşturulan bu stereotiplerin dışarısında kalan kimlikler ise öteki olarak tanımlanıyor. Dominant olanın ötekisi. Maalesef sosyolojik olarak bizim toplumumuz çokkültürlü fakat çokkültürcü olmayan bir toplum. Anadolu bir mermer değil adeta mozaik. Fakat algılayış biçimi olarak modernizmin etkisine o kadar kapılmışız ki kendimizden olmayanı hemen ötekileştiriyoruz. Mozaikten rahatsız olup mermerde diretiyoruz. Gökkuşağına kin besleyip karanlığı tercih ediyoruz. Çoğulcu, demokratik ve özgür bir geleceği tasavvur etmeyi değil içerisine battığımız bataklığı güzelliyoruz. Belki de bu yüzden bazı şeyleri aşıp soluklanmaya ihtiyacımız var.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bazi-seyleri-asip-soluklanmaya-ihtiyacimiz-var-1775580512.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gürültülü sessizlik: Anne, baba, kız kardeş erkek kardeş</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gurultulu-sessizlik-anne-baba-kiz-kardes-erkek-kardes-13028</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gurultulu-sessizlik-anne-baba-kiz-kardes-erkek-kardes-13028</guid>
                <description><![CDATA[Birbirimizi duymadığımız masalardan neden kalkmıyoruz? Jarmusch'un son filmi üzerinden ailenin; bir sığınak ya da savaş alanı olmaktan çıkıp derin bir 'mesafe'ye dönüştüğü o nötr ama ağır boşluğu konuşuyoruz. Sesin olduğu ama temasın olmadığı hayatlara dair, çözümsüz ama tanıdık bir yüzleşme.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Masa da masaymış ha</em><br />
<em>Bana mısın demedi bu kadar yüke</em><br />
<em>Bir iki sallandı durdu</em><br />
<em>Adam ha babam koyuyordu.”</em></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Edip Cansever</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jim Jarmusch’un son filmi <em>Father Mother Sister Brother</em> (<em>Anne Baba Kız Kardeş Erkek Kardeş</em>) aileyi, yani benim çenemin en düşük olduğu konuyu, odağına alıyor. Yeni yıl yazılarına bile bir yolunu bulup aileyi dağıtmayı iliştiren biri olarak bu kez ters köşe yapıp o kurumu teğet geçmeye niyetliyim. En azından deneyeceğim. Daha çok, birbirimizi duymadığımız, hatta duymaya da pek niyet etmediğimiz, bu çağın içinden söz üretmeye çalışacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son yıllarda aynı masada oturup başka yerde olduğumuz günlerden geçiyoruz. Cümlelerin kurulduğu, birinin bir şey anlattığı ve diğerinin cevap verdiği ama aslında kimsenin kimseye değmediği masalar… Sesin olduğu ama temasın olmadığı masalar. Bazen de tam tersinin olduğu masalar: sesler birbirine değer, diyaloglar tenis topu gibi havada gidip gelir. “Evet,” dersiniz, “şimdi oldu.” Kendinizi o anın içinde hissedersiniz. Sonra bir rüzgâr çıkar, top uçar gider. Geriye, o tanıdık şey kalır: gürültülü bir sessizlik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jim Jarmusch sineması yıllardır tam olarak bu hissin etrafında dolaşıyor. Onun karakterleri hiçbir zaman dramatik kopuşların insanları olmadı. Daha çok, hayatın biraz kıyısında kalmış, ritmi bir yerden kaçırmış insanlar. Ne tam dışarıdalar ne de gerçekten içeride. Bir şekilde varlar ama o varoluş hep yarım. Onun sinemasında hikâyeden çok hâl vardır. Bir yere varılmaz, bir şey çözülmez. İnsanlar konuşur ama o konuşmanın içinde bir eksiklik kalır. O eksiklik de filmin asıl malzemesidir zaten. Bu yüzden <em>Anne Baba Kız Kardeş Erkek Kardeş</em>, ilk bakışta çok basit görünen bir yerden başlasa da, aile, aslında en zor sorulardan birine giriyor:&nbsp;<strong>Birbirimizi duymadığımız masalardan neden kalkmıyoruz? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film üç parçalı bir yapı kuruyor ama bu parçalar bir bütün oluşturmuyor. Daha çok birbirine değmeden geçen hayatlar gibi. ABD’nin kırsalında bir baba, Dublin’de bir anne, Paris’te iki kardeş. Aynı hikâyenin içindeler ama aynı duygunun içinde değiller.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman da öyle işliyor zaten. Herkesin zamanı başka. Birinin geçmişi hâlâ çok canlı, diğerinin bugünü bile bulanık. Bir yerde çay çoktan soğumuş, başka bir yerde çocukluk hâlâ buzdolabında saklanıyor. Ortak bir an yok. Belki de film tam olarak bunu söylüyor: birlikte yaşamak, aynı zamanı paylaşmak anlamına gelmiyor. Bu da aile fikrini ilginç bir yere çekiyor. Çünkü alıştığımız anlatılarda aile ya bir sığınaktır ya da bir çatışma alanı. Burada ikisi de değil. Ne büyük kavgalar var ne de büyük sarılmalar. Daha zor bir şey var: <strong>mesafe.</strong> Ve bu mesafe bağırarak değil, sessizlikle kuruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmde en çok dikkat çeken şeylerden biri de bu: insanlar birbirine kötü davranmıyor, ama iyi de davranmıyor. Her şey nötr gibi. Ama o nötrlüğün içinde bir ağırlık var. Sanki herkes bir şey söylemesi gerektiğini biliyor ama ne olduğunu bilmiyor. Jarmusch’un ustalığı da burada zaten. Büyük sahneler kurmuyor; küçük anları uzatıyor. Bir bakış, yarım kalmış bir cümle, bir odada tek başına duran bir insan… Bunları öyle bir yerleştiriyor ki, bir süre sonra film dediğimiz şey tam olarak bunlardan ibaret oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oyunculuklar da bu minimal yapıyı çok iyi taşıyor. Adam Driver yine içten içe kaynayan ama bunu dışarı vermeyen bir karakter çiziyor. Charlotte Rampling neredeyse donmuş bir zarafetle duruyor; sanki zaman ona uğramamış gibi. Cate Blanchett ve Vicky Krieps sahnesindeki o tuhaf yapaylık ise filmi kırmıyor, aksine derinleştiriyor. Indya Moore ve Luka Sabbat ise finalde o sert yüzeyi bir anlığına yumuşatıyor. Çok değil, ama yeterince.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/images%20(30).jpeg" style="height:251px; width:201px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film boyunca tekrar eden küçük şeyler var: anlamsız gibi görünen sorular, yarım kalan diyaloglar, gündelik detaylar. Ama mesele zaten bu “anlamsızlık” hissi. Çünkü hayat da çoğu zaman böyle ilerliyor. Büyük açıklamalar yok. Net cevaplar yok. Sadece olup biten şeyler ve birbirini duymayan insanlar var, buna rağmen masadan kalkmayan...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve film bir noktada kulağına eğilip iki ayrı şey fısıldıyor gibi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeyin bir anlamı olmak zorunda değil.<br />
Ama o duyulmadığın masadan neden kalkmıyorsun?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de bu yüzden film izlerken değil, bittikten sonra yerleşiyor. Çünkü sana bir sonuç vermiyor. Bir duygu ve bir soru bırakıyor. Adını koyamadığın bir şey.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başa dönersek, o masa.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de en zor şey, aynı yerde oturup gerçekten orada olabilmek. Sadece fiziksel olarak değil; zihnen de duygusal olarak da… Jarmusch’un filmi bunu yapamayan insanların hikâyesi değil aslında. Bunu yapmanın ne kadar zor olduğunu kabul eden insanların hikâyesi. Ve o yüzden filmle aranda tuhaf bir yakınlık kuruluyor çünkü bir noktada şunu fark ediyorsun: Sorun onların ailesinde değil.<br />
(Buraya gelmeyeceğim demiştim ama…)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorun, zorunlu masalara oturtan “aile” dediğimiz şeyin kendisinde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de en rahatsız edici olan şu; insan en çok, kalkamadığı masada duyulmuyor. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gurultulu-sessizlik-anne-baba-kiz-kardes-erkek-kardes-1775579655.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hemşerimiz Kleantes diyor ki…</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hemserimiz-kleantes-diyor-ki-13027</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hemserimiz-kleantes-diyor-ki-13027</guid>
                <description><![CDATA[Anadolu, sadece Bizans ve İslam’ın değil, evrensel eşitlik idealini savunan Stoa felsefesinin de beşiğidir. Assoslu Kleantes ve Mersinli Khrysippos'un 'Logos' (Evrensel Akıl) anlayışı, Kur'an'daki 'Kelam' ve tasavvuftaki 'Vahdet-i Vücud' ile nasıl bu kadar örtüşebiliyor? Kur'an'da bahsedilen 124 bin peygamberden biri Assoslu bir filozof olabilir mi? Antik çağın bu aydınlık zihinlerini 'pagan zındıklar' diyerek reddetmek yerine, ortak mirasımız olarak kucaklamanın felsefi ve teolojik temelleri.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu sayfalarda <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/farabiye-mi-yoksa-allahin-gavurlarina-mi-kulak-verelim-12421">“Farabi’ye mi Yoksa Allah’ın Gavurlarına(!) mı Kulak Verelim?”</a> diyerek ahkam kesen adam, “bu kez pagan bir zındıka kulak verilmesini mi öneriyor?”!</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Her şeyden önce “hemşerimiz olan” o adamın münkir ya da zındıklığı tartışılır. Malum, Kur’an-ı Kerim’de adı zikredilmeyen 124.000 peygamberden söz edilerek, “her iklimde bulunduğuna” inanılır ve Socrates, Aristoteles, Platon gibi düşünürler bu varsayım içine alınır. Behramkaleli (Assos) Kleantes (M.Ö. 331- M.Ö. 232) neden bu kadro içinde bulunmasın?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O dönemlerde Musevilik dışında tek tanrılı din yoktu. Tahrif edilip edilmemesi bir kenara, Eski Ahit, Yeni Ahit, İncil’deki Yahudi Peygamberler dışında tarih kitaplarında başka peygamber ismine rastlanmıyor. Bu adam ve kurucuları arasında olduğu Stoa Felsefesi, “tek tanrıcılık” bağlamında üzerinde durulması gereken yorumları gündeme getirebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün bizim vatanımız olan Anadolu, Ege’nin karşı kıyısı Hellas’tan çok önce görkemli bir uygarlık ve kültür ortamı yaratmıştı. Bugünkü adıyla Behramkale olan Assos, daha M.Ö. VII. Yy’da düzgün sokakları, düzenli evleri, kanalizasyon şebekesi ve görkemli Athena mabediyle Atina’ya fark atıyordu. Grek dünyasının Tanrıça Athena’ ya sunduğu Acropolis’ teki Parthenon 200 yıl sonra inşa edilir ve kentin yaşanabilir hale gelmesi için 100 -150 yıl daha beklemek gerekecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kültür ve uygarlığın beşiğidir Anadolu…Matematikteki başat teoremleri ortaya koyan Thales (M.Ö.624-548) Milet’ li, Pisagor (M.Ö.570-495) Sisamlı’dır. Trigonometriyi geliştirip ay ve güneşin uzaklıklarını ölçmek isteyen Hipparkhos (M.Ö.190-120) İzniklidir. Tarihin Babası olarak anılan Herodot (M.Ö. 484-425) Bodrum; coğrafyayı bilimsel temellere oturtan Strabon (M.Ö.64- M.S.25) Amasya doğumludur. Bilimsel tıbbın kurucusu Hipokrat (M.Ö.460-370) İstanköylü (Kos) olup, tabipler onun öğrencisinin kaleme aldığı yeminle mesleğe başlarlar. Antik dönemlerde başlayan bilimsel tıp geleneğini Dr.Galen (M.S.129-216) adlı Bergamalı hemşerimiz sürdürür. Daha niceleri… Büyük İskender’e “gölge etme başka ihsan istemem” diyerek kafa tutan Diyojen (M.Ö. 412-323) Sinoplu; kâinatın yaratılışını çok tanrılı dinler dışına çıkarak bilimsel temellere dayandırmak isteyen Anaximenes’ler, Aneximandros’ lar, Herakleitos’lar hepsi ama hepsi Anadoluludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">M.Ö. 331 yılında dünyaya gelen Kleantes böyle verimli bir coğrafyanın çocuğudur. Doğduğu belde sade Anadolu’nun değil, Atina’dan gelerek Assos’ta Felsefe Okulu açıp üç yıl kadar eğitim veren Aristoteles kültür ve felsefesinin mirasçısıdır. Botanik biliminin kurucusu Midillili Theophrastus ve Anadolulu (Kalkedon-Kadıköy) Xenocrates’le birlikte M.Ö. 345-346 yıllarında burada eğitime başlayan Büyük Üstat, Atina’daki meşhur Lykeion (Lise- Lyceum) okulunu on yıl sonra açar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Böyle bir kültür birikimi içinde yetişen Anadolulu Kleantes kırklı yaşlara doğru Atina’ya geçerek, Fenikeli-Kıbrıslı Zenon’un (M.Ö. 334-262) kurduğu Stoa ekolüne katılır. Önce mürit, sonra hoca ve üstadının ölümünden sonra 40 yıl kadar yöneticilik görevini üstlenir. Assoslunun yardımcısı da başka Anadoluludur: Mersinli Khrysippos (Krisippos. M.Ö. 279-206)…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugünkü demokratik, hümanist, eşitlikçi ,evrenselci devlet ve hukuk anlayışının temelleri Anadolu’ya dayanmaktadır… Çok tanrı anlayışını ciddi bir şekilde eleştirenler bizim hemşerilerimizdir… Assoslu Kleantes, Mersinli Krisippos ve üstatları Kıbrıslı Zenon… Stoa okulunun ilk kurucuları tüm Helenistik Dönemi etkileyip köle filozof Pamukkaleli (Hierapolis) Epiktetos (M.S. 50-135) ve imparator filozof Marcus Aurelius’u (M.S.121-180) gibi değişik sosyal katmanlardan gelen düşünürlerin doğumuna yol açmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Büyük İskender’le M.Ö.330 yılında başlayıp M.Ö.30 yıllarında kadar uzanan Helenistik Dönemde Stoa felsefesi, özellikle ezilen kitleler açısından büyük itibar kazanır. Baskıya maruz kalan ilk Hristiyanlara Stoa umut verir; Stoa’da<em> logos</em> diye adlandırılan “Söz-Evrensel Akıl” İsa Peygamberle özdeşleştirilir. “Hz. İsa’nın“ <em>bir yanağına tokat atana öteki yanağını uzat </em>“dediği bu inanç kurumsallaşıp ceberrutlaştığında Zenon da, Kleantes de, Krisippos da çöpe atılır, onların yerini köleliği savunan, kadını küçümseyen Platon ve Aristoteles alır. Her iki filozofun önemi ve evrensel düşünce boyutuna katkıları büyüktür ama eşitlik konusunda eleştirel konumdadırlar. Oysa bizim hemşerilerimiz, Kilise Babaları tarafından sınıf temeline dayalı kurumsallaşan dinler karşısında can simidi olmuşlardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Stoa diyor ki…</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Varoluş global bir ateşin, l<em>ogosun</em> taşmasıdır… Taşar ve değişik tezahürler şeklinde biçimsellik kazanır… Varoluşun tezahürleri içinde canlı-cansız, insan-hayvan-bitki, hepsi bir bütünlük arzeder… İslam tasavvufunda Allah-u Teala’nın sudur eylemesi anlayışını anımsatmıyor mu?</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ateş aynı zamanda <em>logos,</em> yani evrensel akıldır, evrensel “sözdür”… Kur’an- Kerim Nisa Suresi 171. ayet aynen şöyledir: “<em>Meryem oğlu Mesih İsa, Allah’ın elçisi ve Meryem’e ulaştırdığı kelimesi-sözü ve O’ndan bir ruhtur…</em>”<em> Logos’</em>u ilk Hristiyanların "kelam anlayışı “içinde Hz. İsa ile özdeşleştirdiğine değindik. Nisa Suresinde “söz” kelimesi sürdürüldüğüne göre burada da Kleantes’i “Kur’an’da adı geçmeyen 124.000 peygamber” bağlamında ele almak mümkün mü?</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tüm bu mülahazalar, felsefe ve Kelam İlmine vakıf, ufku açık İslam Alimlerinin yorumunda sağlıklı hale gelerek Vahdet-i Vücud anlayışı içinde değerlendirilebilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hemşerimiz Kleantes tanrı bağlamında Zeus’ten söz eder ve onun için bir “ilahi”(Hymn) yazar. İlahisinde tek tanrıya methiye gündemde olup diğer tanrılardan söz etmez. Tek tanrının adı bizde Allah, Yahudilerde Yahve, İngilizce de God, Fransızca da Dieu , Grekçe de Zeus’tan bozma Theos’ tur. Her millet kendi diline göre “Tek Tanrıyı” adlandırır. Sonradan Müslüman olan Türklerin Tengri yerine Arapça “Allah’ı” benimsemeleri doğaldır. Arap Hristiyanlar da tanrı karşılığı olarak Allah sözcüğünü kullanmaktadırlar. Önemli olan adlandırma değil kavram ve onun mahiyetidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">"Aklı aracılığıyla , her insan Evrensel Akılla, <em>logosla </em>iletişim içindedir." Bu yaklaşım başta İmam Azam Ebu Hanife olmak üzere İslam düşünürlerinin önemli bir bölümünün kabul ettiği ”İrade-i Külliye ile irade-i cüziye arasındaki” sürekli irtibat anlayışına benzemiyor mu? </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Stoa düşüncesinin” sudur eden<em> logosun” </em>tümel ve bütünsel bir Evrensel Akıl olarak tezahür etmesi, hukuk ve devlet felsefesine yansıyan eşitlikçiliğin esasını oluşturmaktadır. Herkes bu tanrısal bütünlük içinde olduğuna göre efendi-köle, kadın- erkek, farklı kültür, ırk ve inanç ayırımı yapmak varoluşun mantık ve yapısına ihanet anlamına gelir. Bu nedenle hukuk düzenleri ve siyasetin temeli, adaletin içeriğini oluşturan eşitlik ilkesidir. Hukuk düzenleri meşruiyetlerini bu mantıksallığa, yani doğaya ihanet etmeme ölçütüne dayandırmak mecburiyetindedirler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Evrensel Devlet kurma ideali<em> logos </em>bütünlüğünün gerekliliğidir. Felsefe terminolojis ile <em>nomos’un </em>(sosyal, siyasal ve hukuksal düzen) meşruiyet ölçütü<em> fiziz’l</em>e (Varoluşsal doğal düzen) örtüşmesine bağlıdır. Fizisin bütünlük (vahdet) konumunun gereği olarak<em> kozmopolis </em>(evrensel devlet düzeni) kurulmalıdır. Bu yaklaşım Birleşmiş Milletler düşüncesinin öncüllüğü olarak değerlendirilebilir. Aynı görüşü Kant’a 2000 yıl sonra gündeme getirmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hem inanç boyutunda, hem de kültür, uygarlık ve coğrafya bağlamında devamlılık söz konusu ise hemşerimiz Kleantes’e neden sahiplenmeyelim? Çok daha tutucu bir İslam yorumu içindeki Mısır, Firavunlarına sahip çıkıp Kahire’nin önemli caddelerine Ramses, Tutankamon adlarını verebiliyorsa, sevgili Assoslular da denize inen kıvrımlı yola Kleantes’in adını verip heykelini dikmelidirler. Kentin girişindeki Aristoteles heykeliyle birlikte hemşerimize sahiplenmemiz daha anlamlı olmaz mı?</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hemserimiz-kleantes-diyor-ki-1775578964.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erken seçim, ara seçim ve CHP</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erken-secim-ara-secim-ve-chp-13026</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erken-secim-ara-secim-ve-chp-13026</guid>
                <description><![CDATA[İktidarın genel kanısı Özel’in blöf yaptığı yönünde" ve "dar bölge seçimini andıran bir siyasal zeminde AKP de en az CHP kadar vekil çıkarabilir" tespitleri, Ankara'daki mevcut güç dengesini okumak açısından son derece kritik. Anayasa Madde 78'in meclis çoğunluğu tarafından bir silaha dönüştürülebilir]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel liderliği Türkiye’nin biran önce erken seçime gitmesi konusunda ısrarcı. Erken seçim talebinin temel dayanağı iktidar bloğunun seçmen çoğunluğunun desteğini kaybettiğine dair tespit. Son yerel seçimde CHP birinci parti çıktı. AKP ile CHP arasındaki oy farkı azalsa da, hala pek çok ankete göre Halk Partisi ülkenin birinci partisi. Muhalefetin iktidara karşı belirgin bir üstünlüğü var. Keza bu okuma belli sınırlar içinde doğru. Ülke başkanlık sistemine geçti. Bu nedenle CHP’nin AKP’den birkaç vekil fazla aldığı bir seçim sonucu o kadar da önemli değil. Başkanlık sistemi koşullarında siyasetin ağırlık merkezi Cumhurbaşkanlığı makamı. Yani Erdoğan’ı yenmek gerekiyor. Bu noktada ise bir çıkmaz var. CHP’nin resmi Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hapiste. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer önemli siyasi figür Mansur Yavaş üzerinde soruşturma ve yargılama baskısı var. AKP-MHP bloğunun adayı Erdoğan. Muhalefetin adayı ise belli değil. Bu nedenle “biz anketlerde öndeyiz” temelli erken seçim talebi siyasal sosyolojik gerçeklerle tam anlamıyla bağdaşmıyor. Ayrıca CHP, bir önceki genel seçimden farklı olarak bir ittifak sistemiyle devam etmiyor yola. Olası bir başkanlık/parlamento seçiminde Kürt hareketi ve sağ milliyetçi muhalefetin ana muhalefetle birlikte hareket etmesinin hiçbir garantisi yok. Ayrıca Erdoğan muhalefetin istediği zamanda değil, kendisi için en avantajlı koşullarda erken seçime gitmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erken seçimin yokluğunda ara seçim meselesi gündeme geldi. Aslında CHP’ye yönelik ilk belediye operasyonlarından bugüne ara seçim talebi çeşitli mecralarda dile getirilmiş, ancak Özel önerilere kapıyı kapatmıştı. Şimdi aynı CHP liderliği ara seçim talebiyle yeni bir siyasal strateji belirlemeye çalışıyor. Öncelikle hukuki duruma değinelim. Yerel yönetimlerde ara seçim/erken seçim gibi bir gündem mevcut anayasal/yasal mevzuat içinde mümkün değil. Belediye başkanı görevi bırakırsa belediye meclisi bir üyeyi başkan seçer. Belediye meclisinde asıl üyelerde bir eksilme olursa partinin yedek üyesi boşluğu doldurur. Yedek üye yoksa oy oranına göre sıradaki yedek üye çağrılır. Sonuç olarak yerel yönetimlerde 5 yıldan önce seçim yenilemek için kanuni değişiklik lazım. CHP’den seçilen pek çok belediye başkanı tutuklu. Yasa belediyede yeniden seçime izin verse ana muhalefet pekala bu olasılığı siyasi iktidara karşı politik bir meydan okumaya dönüştürebilirdi. Ama o yol kapalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TBMM’de ara seçim ise anayasa madde 78 ve milletvekili seçim kanunu 7. maddeye göre mümkün. Üyeliği sora eren vekil sayısı 30’a ulaştığında 3 ay içinde ara seçime gidiliyor. CHP liderliğinin planı 22 milletvekilini istifa ettirerek ara seçimi zorlamak. Ancak bu plan bir dizi soruna gebe. Öncelikle vekillerin istifası tek başına sonuç doğurmuyor. Meclisin istifa kararını salt çoğunlukla onaylaması gerek. Çoğunluk ise AKP-MHP bloğuna ait. Özel’in seçim açıklamasından sonra MHP, DEM ve AKP ara seçime kapıları kapattı. İktidarın genel kanısı Özel’in blöf yaptığı yönünde. Ayrıca CHP’li vekiller istifa ederse genel kurulun istifa ve dokunulmazlık meselesini birlikte ele alması mümkün. Bir anda kendi kalesine gol atmış bir ana muhalefet partisiyle karşı karşıya kalabiliriz. Aynı anda çok sayıda vekilin vekilliği düşürülebilir ve dokunulmazlıklar da kalkabilir. Bu arada AKP’nin CHP’nin hamlesi karşısında daha nüanslı çalışması da mümkün. Ara seçim için gerekli 22 istifadan 20’sini onaylayabilir mesela meclis çoğunluğu. Bu durum da CHP 20 vekilini kaybeder ve ara seçim de yapılamaz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyelim ki, iktidar ana muhalefetin seçim restini gördü ve ülke ara seçime gitti. CHP’nin kaybettiği 22 vekilinin hepsini alması imkansız. İhtimal ki olası bir erken seçimden birinci çıkacak ana muhalefet. Ancak dar bölge seçimini andıran bir siyasal zeminde AKP de en az CHP kadar vekil çıkarabilir. Tabii bu noktada CHP’nin görünürdeki planıyla gerçek niyeti arasında fark olduğunu söyleyen bir yorum da var. Şöyle ki, İmamoğlu’nun henüz hiçbir cezası kesinleşmiş değil. Olası bir ara seçimde İmamoğlu’nu vekil yapmak istiyor olabilir CHP liderliği. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada Özel’in parti turları söylem değişikliğini de beraberinde getirdi. 22 vekil istifasının getireceği sonuçlar yeni yorumlara yol açtı. CHP liderliği ara seçim için 30 vekil sınırına ulaşmaya ihtiyaç olmadığını, mevcut 8 vekil için bile ara seçim yapılabileceğini söyledi. Bu anlatı anayasa, milletvekilliği seçim kanunu ve YSK içtihatlarının bir hayli dışında. İşin asılı ise şu: Ara seçim kararı TBMM iradesine bağlı. Üye tam sayısının %5’i boşa çıktığında bu iradenin gösterilmesi zorunlu. Meclis iradesinin bağlandığı son durum ise bir ilin veya seçim çevresinde vekil kalmaması. Böyle bir şey olursa da ara seçim yapılmak zorunda. Özel’in hedefi eğer İmamoğlu’nu meclise taşımaksa zorlayacağı hüküm bu olmalı. Ancak 1 vekille temsil edilen Tunceli’de mevcut milletvekili DEM üyesi. DEM ise ara seçime sıcak bakmıyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her bir olasılığı tarihsel bir patika olarak görebiliriz. Hangi yolun işlerlik kazanacağı hususu ise kısa sürede açıklığa kavuşacaktır. CHP’nin ara seçim önerisini parantez içine alarak daha derin bir yerden tartışmayı yürütmek de mümkün elbette. Öncelikle CHP’nin söylemiyle eylemi arasında tutarsızlık var. Parti elitleri AKP’yi baskıcı ve otoriter bir rejim kurmakla itham ediyor. CHP liderliğine göre ülkede yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, basın hürriyeti ve adil yarışma koşulları yok. Parti ile devlet arasındaki eklemlenme düzeyi devletin tarafsızlığına zarar veriyor. Dahası siyaset fazlasıyla şahsileşmiş durumda. Ülkeyi yönetme gücü ve yetkisi tüm kurumları pasif bir içeriğe mahkum edecek biçimde tek bir kişiye devredilmiş durumda. Bu analizin olgusal durumu ne ölçüde karşıladığı ayrı bir tartışma konusu. Ama eğer ana muhalefet söylemleştirdiği iktidar imgesi konusunda samimiyse seçim ve meclis gibi konularda daha radikal bir tutum takınmak zorunda. Hem ülkede otoriter bir yönetim var, demokrasi ve hukuk ortadan kalktı deyip hem de seçimlere girmek kendi içinde tutarlı bir pratiğe karşı gelmiyor. Halk Partisi şu ana kadar seçim boykotu ve meclisten tümüyle çekilme seçeneklerini hiç denemedi. Seçimlere katılarak politik hayatı meşru hale getiren kendileri. Şüphesiz ki demokrasilerde her politika belli bir riski içinde barındırır. Tek bir doğru yok. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak CHP’nin söylemi ile eylemi arasındaki uçurum bir inandırıcılık sorununa yol açmakta. Ya Türkiye’deki demokrasi koşulları gerçekten de CHP’nin anlattığı gibi ve ne yazık ki seçimin sonucu önceden belli ya da CHP elitleri bilinçli bir şekilde abartılı bir söylem kullanıyor. Bugün, bu koşullarda dahi ülkede seçim yoluyla iktidar değişikliği mümkünse, ama CHP, AKP’yi iktidardan indiremiyorsa bu sonuç doğru adayı doğru stratejiyle birleştiremeyen muhalefetin tarihsel beceriksizliğinden kaynaklanıyor olabilir. İktidarı abartılı bir şekilde otoriterlikle suçlayan ana muhalefet bu yolla kendi eksik ve yanlışlarının seçim yenilgilerindeki katkısını dikkatlerden kaçırıyor.&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp; </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erken-secim-ara-secim-ve-chp-1775577713.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump’ın “Taş Devri” Tehdidi: İran Savaşı Nereye Gidiyor?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-tas-devri-tehdidi-iran-savasi-nereye-gidiyor-13025</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-tas-devri-tehdidi-iran-savasi-nereye-gidiyor-13025</guid>
                <description><![CDATA[Trump’ın 'İran’ı taş devrine döndüreceğiz' çıkışı, Tahran’a yönelik basit bir öfke patlaması değil, sivil enerji altyapısını ve günlük hayatı bilerek hedef alan yeni bir savaş doktrininin ilanıdır. Bu söylem, Amerikan kamuoyuna zafer vaat ederken, Avrupalı müttefiklere 'yanımda yoksanız yükünüzü çekmem' mesajı veriyor ve Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ekonomiyi eşi görülmemiş bir gerilimin içine sokuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın televizyon ekranında, “İran’ı ait olduğu yere, taş devrine geri göndereceğiz” cümlesini kurduğu an aslında sadece Tahran’a değil tüm dünyaya sesleniyordu. ABD Başkanı, savaşın 34. gününde yaptığı konuşmada hem “görüşmeler sürüyor” diyerek diplomasiye atıf yaptı hem de İran’ın enerji altyapısını eşzamanlı vurmaktan söz ederek yeni ve daha sert bir aşamaya geçileceğinin işaretini verdi. Bu söylem, İran’la sınırlı bir operasyon anlatısından, toplumu hedef alan ve ülkeyi ekonomik, sosyal ve siyasi bakımdan geriye itme niyetini ima eden bir savaş tasavvuruna geçiş anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çıkış, Amerikan kamuoyuna “zafer ufukta, biraz daha sabredin” mesajı verirken, Tahran’a ise “müzakere et, yoksa yıkımı göze al” baskısı kurmayı hedefliyor. Ancak mesele sadece İran değil, Trump bu mesajda eşzamanlı olarak NATO’ya yükleniyor, Avrupa’yı yeterince destek vermemekle suçluyor ve ABD’nin müttefiklerine ihtiyaç duymadığını söyleyerek savaşın siyasal zeminini yeniden kuruyor. Washington’dan yükselen bu ton, Atlantik İttifakı’nın geleceğini, Ortadoğu’daki dengeyi ve küresel ekonomiyi aynı anda gerilim altına sokuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşanan, klasik bir “rejim cezalandırma operasyonu” olmaktan çıkmış durumda. Trump yönetimi, İran toplumunun enerji altyapısını, üretim kapasitesini ve günlük hayatını hedef alan bir baskı konsepti üzerinden hem Tahran’a hem de isteksiz müttefiklere mesaj veriyor. Bu yüzden “taş devri” sözü bir anlık öfke patlamasından ziyade yeni dönemin risklerini çıplak biçimde gösteren bir siyasi tercih olarak okunmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Trump’ın “Taş Devri” Söylemi: Tehditten Çok Doktrin</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın son konuşmasında altı çizilen konu, askeri hedeflerin kısa süre içinde tamamlanacağı ve önümüzdeki iki–üç haftada İran’a “çok şiddetli darbeler” indirileceği vurgusu oldu. Başkan, İran’ın elektrik santrallerinin ve enerji altyapısının eşzamanlı hedef alınabileceğini açıkça dile getirerek savaşın merkezine sivil hayatı taşıyan bir baskı aracı koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaklaşım, klasik “cerrahi operasyon” dilinden uzak; daha çok, ülkenin modernleşme sürecini geriye itme tehdidi içeren bir cezalandırma mantığına dayanıyor. Üstelik Trump, petrole henüz dokunulmadığını söylerken, bunun bir tercih olduğunu ve isterse İran’ı tamamen ekonomik çöküşe sürükleyebileceğini ima ederek pazarlık masasını da televizyon ekranına taşımış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu söylemin tehlikeli yanı, askeri üstünlüğe güvenen bir liderin, savaş hukukunu ve orantılılık ilkesini söylem düzeyinde dahi geri plana itmesi. “Taş devri” tehdidi İran rejimiyle birlikte, sıradan İranlıyı da hedef alan bir psikolojik savaş unsuru haline geliyor. Bu da gelecekte hesap verilebilirlik tartışmalarını kaçınılmaz kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>NATO’ya Sitem: Müttefiklikten “Yük” Algısına</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın hedefinde yalnızca İran yok. Haftalardır NATO ülkelerine, İran’a karşı yürütülen savaşta yeterince destek vermedikleri gerekçesiyle yükleniyor ve “İran konusunda hiçbir şey yapmadılar, bunu asla unutmayın” sözleriyle Avrupalı başkentleri açıkça teşhir ediyor. Kendi sosyal medya hesabından yaptığı açıklamalarda, ABD’nin NATO’dan hiçbir şeye ihtiyaç duymadığını savunurken, Avrupalı müttefiklerin yıllardır Amerikan güvenlik şemsiyesinden faydalanıp şimdi Hürmüz gibi kritik dosyalarda geri durduğunu öne sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bakış, NATO’yu güvenlik ortaklığından çok maliyetli bir yük olarak gören Trump çizgisinin yeni bir versiyonu. İran savaşında “yanımda yoksanız, gelecekte de size borçlu değilim” mesajı, Washington’un bugünkü savaşın yanı sıra uzun vadeli ittifak ilişkilerine de cezalandırıcı bir gözle baktığını düşündürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaya çıkan manzara, transatlantik ilişkilerde kırılganlık yaratıyor. Avrupa’da birçok başkent, İran savaşına doğrudan ortak olmanın kendi kamuoylarında yaratacağı tepkiyi hesaplarken, Washington ise bunu bir sadakat testi gibi sunuyor. Dolayısıyla iki tarafın siyasi takvimi, risk algısı ve kamuoyu baskısı bambaşka yönlere çekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Avrupa’nın “Bu Bizim Savaşımız Değil” Mesajı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği konusunda destek vermeyeceklerini açıklayan NATO ve AB ülkelerini “kötü sınav vermekle” suçluyor. Buna karşın Avrupa’dan yükselen yanıt özetle şöyle: İran’la yürütülen bu savaş, doğrudan NATO savaşı olarak görülmüyor ve Avrupalı hükümetler kamuoylarının tepkisini göğüslemek istemiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya ve İngiltere başta olmak üzere birçok ülkede, İran’a yönelik geniş çaplı askeri operasyonun bölgeyi daha da istikrarsızlaştıracağı ve göç, enerji fiyatları, iç güvenlik gibi alanlarda yeni dalgalar yaratacağı kaygısı baskın. Bu yüzden, Trump’ın “yanımızda değilsiniz” çıkışı, Avrupa’da daha çok “bu çatışma yanlış zamanda ve yanlış yöntemle yürütülüyor” şeklinde okunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu karşılıklı gerilim, NATO içindeki işbölümünü de sorgulatıyor. ABD, kendini İran karşısında asıl güvenlik garantörü olarak konumlandırırken, Avrupalı müttefikler daha sınırlı angajman ve diplomasi vurgusuyla hareket ediyor. Bu farklılaşma gelecekte ittifakın hangi krizlere, hangi şartlarda müdahil olacağı sorusunu daha sık gündeme getirecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hürmüz, Küresel Ekonomi ve İran Sonrası Dönem</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bu siyasi çekişme, dünyanın en önemli enerji rotalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nda yaşanıyor. Birleşmiş Milletler çatısı altındaki değerlendirmeler, Boğaz’daki fiili kesintilerin küresel ekonomide enerji, ticaret ve finans kanalları üzerinden baskıyı hızla artırdığına işaret ediyor. Enerji fiyatlarındaki yükseliş, ticaret hacmindeki zayıflama ve sıkılaşan finansal koşullar özellikle kırılgan gelişmekte olan ülkeleri zora sokuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum İran savaşının jeopolitik bir hesaplaşmanın ötesinde küresel enflasyon, gıda fiyatları ve borçlanma maliyetleri üzerinden milyarlarca insanın hayatına dokunacağını gösteriyor. Eğer çatışma uzar ve Hürmüz’deki risk algısı kalıcılaşırsa, 2026 yılı boyunca küresel büyüme tahminlerinin aşağı yönlü revize edilmesi kaçınılmaz görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın “taş devri” söylemi bu bağlamda iki katmanlı okunmalı. Kısa vadede İran’ın altyapısını hedef alan bir savaş retoriği, uzun vadede ise küresel ekonomiyi sert bir sınava sokan bir belirsizlik kaynağı. İran’ın nükleer kapasitesi, bölgesel nüfuzu ve vekil aktörleri konusunda yaşanan gerilim ABD’nin güç gösterisiyle bir süre bastırılabilir ancak bu süreçte Ortadoğu’nun merkezinde oluşan ekonomik sarsıntı, Ankara’dan Yeni Delhi’ye kadar geniş bir coğrafyada siyasal kırılganlıkları besleyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta, Trump’ın cümlesi kulağa slogan gibi geliyor olabilir fakat arkasında İran toplumunu hedef alan sert bir güvenlik anlayışı, NATO’ya yönelik hesap soran bir siyasi psikoloji ve Hürmüz üzerinden tüm dünyaya yayılan ekonomik bir şok dalgası var. Bu üç boyut birlikte okunduğunda mesele sadece Tahran ve Washington arasındaki bir çatışma olmaktan çıkıyor ve 2026’nın ve muhtemelen sonrasının uluslararası düzen tartışmalarını belirleyecek bir kırılma noktasına dönüşüyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpin-tas-devri-tehdidi-iran-savasi-nereye-gidiyor-1775502501.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni dünya düzeni: İran ve Gazze sadece başlangıç*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-dunya-duzeni-iran-ve-gazze-sadece-baslangic-13024</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-dunya-duzeni-iran-ve-gazze-sadece-baslangic-13024</guid>
                <description><![CDATA[Gazze'deki soykırım sadece başlangıç; teknolojik olarak gelişmiş bir barbarlık çağına, güçlüler için kural olmayan yeni dünya düzenine hoş geldiniz. Chris Hedges, Princeton Üniversitesi’ndeki bu sarsıcı sunumunda, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’yu 'antagonistik etnik adalar' şeklinde parçalama planlarını, uluslararası hukukun iflasını ve Batı’nın 'ahlaki sermayesi' olan Holokost’un nasıl bir 'soykırım aklama' aracına dönüştürüldüğünü ifşa ediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze'deki soykırım sadece başlangıç. Hoş geldiniz yeni dünya düzenine. Teknolojik olarak gelişmiş barbarlık çağına. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güçlüler için kural yok, sadece zayıflar için var. Hadi bir güçlüye karşı çık, onun keyfi taleplerine boyun eğmeyi reddet; o zaman üzerine füzeler ve bombalar yağar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu deliliği her gün izliyoruz: İran'a karşı savaş, güney Lübnan'ın doymak bilmez bombalanması ve Gazze'deki acı. Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlar hadım edildi, başka bir çağın işe yaramaz uzantılarına dönüştürüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Bireysel hakların kutsallığı, açık sınırlar ve uluslararası hukuk ortadan kalktı. İnsanlık tarihinin şehirleri küle çeviren, esir nüfusları infaz alanlarına sürükleyen, işgal ettikleri toprakları toplu mezarlar ve cesetlerle dolduran en psikopat yöneticileri intikamla geri döndü ve devasa bir ahlaki uçurum yarattılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yasa, yerli ve uluslararası mahkemelerde (Uluslararası Adalet Divanı gibi) bir avuç cesur yargıcın çabalarına rağmen küstahça ihlal ediliyor. Yurtdışında vahşet. Yurtiçinde vahşet.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">BBC muhabiri Lucy Williamson, İsrail'in güney Lübnan'ı "Gazze'yi model alarak yani yıkımın bir çıktısı olarak yeniden barışa giden yol" kisvesinde yok ettiğini bildiriyor. Sadece birkaç hafta içinde Lübnan'da 1 milyondan fazla insan yerinden edildi; bu dünyada kişi başına en yüksek mülteci sayısına sahip ülkenin nüfusunun beşte biri. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna Gazze'deki 2 milyon ve İran'daki 3 milyon yerinden edilmiş insanı ekleyin. Toplam 6 milyon insan evsiz kaldı. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, kırk yıldır ABD'nin İran'la savaşması için lobi yapıyor. Önceki Cumhuriyetçi ve Demokrat yönetimler büyük ölçüde Pentagon içindeki şiddetli muhalefet nedeniyle bunu reddetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pentagon, İran'ı varoluşsal bir tehdit olarak görmüyordu ve ABD veya bölgesel müttefikleri için savaştan olumlu bir sonuç öngörmüyordu. Ancak Donald Trump, damadı Jared Kushner ve golf arkadaşı, emlak geliştiricisi Steve Witkoff'tan oluşan beceriksiz müzakere ekibinin teşvikiyle ki her ikisi de ateşli Siyonistler; İsrail'in tuzağına düştü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İngiltere Ulusal Güvenlik Danışmanı Jonathan Powell, son ABD-İran görüşmelerine katılmıştı ve Kushner ile Witkoff'u "İsrail varlıkları" olarak nitelendirdi. Ulusal Terörle Mücadele Merkezi direktörü Joseph Kent, savaşa itiraz ederek istifa etti ve istifa mektubunda şunu yazdı: “İran ulusumuz için yakın bir tehdit oluşturmuyordu ve bu savaşı İsrail'in ve onun güçlü Amerikan lobisinin baskısı nedeniyle başlattığımız açıktır.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın Şubat 28'de başlamasından beri İran'a yönelik kamuoyu gerekçesi sürekli değişti. İran'ın nükleer programını bitirmek için mi? Balistik füze programını engellemek için mi? Marco Rubio'nun dediği gibi, İsrail vurmaya karar verince ABD varlıklarını güvence altına almak için önleyici saldırı mı? İran hükümetinin kitlesel sokak protestolarında yüzlerce hükümet karşıtı protestocuyu öldürmesi nedeniyle mi? Rejim değişikliği mi? İran'ın sözde devlet destekli terörizmini durdurmak mı? Yoksa bunlar başka bir şeyin kılıfı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kesin olan şu ki, İsrail ve ABD rejim değişikliği istiyor. Ama burada ABD ve İsrail'in yolları ayrılıyor gibi görünüyor. İsrail ayrıca Irak, Suriye, Libya ve Lübnan'da olduğu gibi İran'ın fiziksel olarak parçalanmasını, ülkenin düşman etnik ve dini adalara bölünmesini, özünde İran'ı başarısız bir devlete dönüştürmeyi istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran'da Farslar nüfusun yaklaşık %61'ini oluşturuyor, çeşitli azınlık gruplar (çoğu zaman devlet baskısı gören) kalan %39'u oluşturuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu etnik gruplar arasında Azeriler, Kürtler, Lorlar, Beluçlar, Araplar ve Türkmenler; dini azınlıklar olarak Sünniler, Hristiyanlar, Bahailer, Zerdüştler ve Yahudiler var. İran'ın antagonistik etnik ve dini adalar şeklinde parçalanması, İsrail'i bölgenin hakim gücü haline getirir; komşularını doğrudan işgal etmese bile vekiller aracılığıyla kontrol edip boyunduruk altına almasını sağlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, uzun zamandır arzulanan “Büyük İsrail” hayali için gereklidir. Ayrıca yabancı devletlerin İran'ın dünyanın ikinci en büyük doğalgaz rezervlerini ve küresel petrol rezervlerinin %12'sini kontrol etmesini mümkün kılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail'in Filistinlilere, Lübnanlılara ve şimdi İranlılara karşı haçlı seferi, Holokost sırasında 6 milyon Yahudi'nin yok edilmesiyle meşrulaştırılıyor. Ama Küresel Güney'de, özellikle Filistinliler arasında şu gerçek gözden kaçmıyor: Holokost araştırmacılarının neredeyse tamamı Gazze'deki soykırımı kınamayı reddetti. Holokost'u araştıran ve anan kurumların hiçbiri bariz tarihsel paralellikleri kurmadı veya bu kitlesel katliamı lanetlemedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Holokost araştırmacıları, birkaç istisna dışında, gerçek amaçlarını ortaya koydu: İnsan doğasının karanlık yönünü ve hepimizin kötülük yapmaya yatkınlığını incelemek değil; Yahudileri ebedi kurban olarak kutsallaştırmak ve İsrail'in yerleşimci sömürgeciliğini, apartheid ve soykırım suçlarını aklamak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Holokost'un gasp edilmesi, Filistinli kurbanları “Filistinli oldukları için” savunamaması, Holokost çalışmalarının ve anıtlarının ahlaki otoritesini paramparça etti. Bunlar soykırımı önlemek için değil, gerçekleştirmek için; geçmişi anlamak için değil, bugünü manipüle etmek için araçlar olarak ifşa oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Holokost'un yalnızca İsrail ve Siyonist destekçilerinin tekeline ait olmadığına dair en ufak bir kabul bile hızla bastırılıyor. Los Angeles Holokost Müzesi, “ASLA TEKRAR YALNIZCA YAHUDİLER İÇİN OLAMAZ” yazan bir Instagram paylaşımını gelen tepkiler sonrası sildi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyonistlerin elinde “Asla tekrar” yalnızca Yahudiler için geçerlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aimé Césaire, Sömürgecilik Üzerine Söylev’inde Hitler'in yalnızca “beyaz adamın aşağılanması” nedeniyle özellikle zalim göründüğünü yazar; Avrupa'ya daha önce yalnızca Cezayir Araplarına, Hindistan'ın “coolie”lerine ve Afrika'nın zencilerine ayrılmış sömürgeci yöntemleri uyguladığını söyler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tazmanya Aborjin nüfusunun neredeyse tamamen yok edilmesi, Almanların Herero ve Namaqua katliamı, Ermenilerin başına gelenler, 1943 Bengal kıtlığı dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill'in Hinduları “hayvani bir halk, hayvani bir din” olarak nitelendirmesi Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombalarının atılması, “Batı uygarlığı” hakkında temel bir şeyi gösterir. Soykırım bir anomali değildir; Batı “uygarlığının” DNA'sına kodlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Langston Hughes şöyle demişti: “Amerika'da zencilerin faşizmin eylem halini anlatmaya ihtiyacı yok. Biz biliyoruz. Kuzey Avrupa üstünlüğü teorileri ve ekonomik baskı, bizim için uzun zamandır gerçekliktir.” Naziler Nürnberg Yasalarını hazırlarken, onları Siyahları oy hakkından mahrum bırakan Amerikan yasalarını model aldılar. Amerika'nın ABD topraklarında yaşayan Kızılderililere ve Filipinlilere vatandaşlık vermeyi reddetmesi Alman faşistlerinin Yahudilerden vatandaşlığı geri almasına örnek oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika’nın (ırklar arası evliliği suç sayan) ırka karışma yasaları Alman Yahudileri ile Aryanlar arasındaki evlilikleri yasaklamaya ilham verdi. Amerikan hukuk sistemi, %1 oranında bile Siyah kanı taşıyan herkesi Siyah sayıyordu (“bir damla kuralı”). Naziler ise ironik şekilde daha esnek davrandı ve üç veya daha fazla nesilde Yahudi büyükanne/büyükbabası olan herkesi Yahudi saydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Meksika, Çin, Hindistan, Avustralya, Kongo ve Vietnam gibi ülkelerde sömürge projelerinin milyonlarca yerli kurbanı, Yahudilerin mağduriyetinin “eşsiz” olduğu yönündeki boş iddialara sağırdır. Onlar da holokostlar yaşadı, ama bu holokostlar Batılı failleri tarafından küçümsendi veya kabul edilmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail, Hristiyan faşistlerin ve aşırı sağın kendi ülkelerinde yaratmak istediği etnonasyonalist devletin somutlaşmış halidir; siyasi ve kültürel çoğulculuğu, yasal, diplomatik ve etik normları reddeden bir devlettir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail, aşırı sağ tarafından hayranlıkla karşılanır çünkü insani hukuku bir kenara atmış ve “insan kirleticileri”nden toplumunu “temizlemek” için ayrım gözetmeyen ölümcül güç kullanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Holokost'un “eşsiz” olarak çarpıtılması Primo Levi'yi rahatsız etmişti. Levi 1944-1945'te Auschwitz'de tutulmuştu ve Auschwitz'te Hayatta Kalmak kitabını yazmıştı. Levi, apartheid devleti İsrail'in ve onun Filistinlilere muamelesinin keskin bir eleştirmeniydi. Shoah'ı “tükenmez bir kötülük kaynağı” olarak görüyordu; “bu kötülük, hayatta kalanlarda nefret olarak devam eder ve herkesin iradesine rağmen binbir şekilde ortaya çıkar: intikam susuzluğu, ahlaki çöküş, inkâr, yorgunluk ve teslimiyet olarak” diye ekler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Levi, “nuans ve karmaşıklığı reddeden” Siyah-Beyazcı Maniheizmi kınıyordu. “İnsan olaylarını çatışmalara, çatışmaları düellolara, biz ve onlar'a indirgeyenleri” lanetliyordu. “Toplama kamplarındaki insan ilişkileri ağı basit değildi; iki bloka yani kurbanlara ve zalimlere indirgenemezdi.” Düşmanın dışarıda olduğunu, ama aynı zamanda içeride de olduğunu biliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mordechai Chaim Rumkowski, “Kral Chaim” olarak bilinirdi; Polonya'daki Łódź gettosunu Nazi işgalcileri adına yönetmişti. Getto bir köle çalışma kampına dönüşmüş, Rumkowski ve Nazi efendilerini zenginleştirmişti. Muhalifleri ölüm kamplarına sürgün etmişti. Kız ve kadınlara tecavüz etmiş, tacizde bulunmuştu. Sorgusuz sualsiz itaat talep etmişti. Zalimlerinin kötülüğünü somutlaştırmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Levi için o, benzer koşullarda çoğumuzun dönüşebileceği şeyin bir örneğiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“[H]epimiz Rumkowski'de yansırız, onun belirsizliği bizimdir, ikinci doğamızdır; kilden ve ruhtan yoğrulmuş melezleriyiz,” diye yazmıştı Levi; Boğulanlar ve Kurtulanlar kitabında. “Onun ateşi bizim ateşimizdir; Batı uygarlığımızın ‘borular ve davullarla cehenneme inen’ ateşi ve onun sefil süsleri, sosyal prestij sembollerimizin çarpık bir görüntüsüdür.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Rumkowski gibi biz de güç ve prestij karşısında öylesine büyüleniriz ki temel kırılganlığımızı unuturuz,” diye devam etmişti Levi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“İster isteyerek ister istemeyerek güçle uzlaşırız; hepimizin getto içinde olduğunu, gettonun duvarlarla çevrili olduğunu, getto dışında ölüm lordlarının hüküm sürdüğünü ve yakında trenin beklediğini unuturuz.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Levi, kurban ile zalim arasındaki çizginin jilet kadar ince olduğunu anlamıştı. Hepimiz gönüllü cellat olabiliriz. Yahudi olmak veya Holokost'tan kurtulmuş olmak doğuştan ahlaki kılmaz. Bu nedenle Levi İsrail'de istenmeyen kişiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyonistler Holokost ve Yahudi devletinde amaç, anlam ve silinmez bir ahlaki üstünlük bulur. 1967 savaşından sonra İsrail Gazze, Batı Şeria (Doğu Kudüs dahil), Suriye'nin Golan Tepeleri ve Mısır'ın Sina Yarımadası'nı ele geçirince, Amerikalı sosyolog Nathan Glazer'in onaylayarak gözlemlediği gibi, İsrail “Amerikan Yahudilerinin dini” haline geldi. Holokost onların “ahlaki sermayesi” oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avrupalı tarihçi Charles S. Maier “Ustalaşılamaz Geçmiş” kitabında şöyle yazar: “Yahudi acısı tarif edilemez, iletilemez olarak gösterilir, ama her zaman ilan edilmesi gerekir. Yoğun şekilde özeldir, sulandırılmamalıdır; ama aynı zamanda kamusaldır ki zarif toplum suçları onaylasın. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok özel bir acı kamusal mekanlarda kutsanmalıdır: Holokost müzeleri, anıt bahçeleri, sürgün yerleri ki bunlar Yahudi değil, sivil anıtlar olarak adlandırılır. Ama Holokost'un gerçekleştiği yerden uzak bir ülkede, örneğin ABD'de bir müzenin rolü nedir? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Acı çeken insanları birleştirmek mi, yoksa Yahudi olmayanları eğitmek mi? ‘Burada da olabilir’ diye hatırlatmak mı? Yoksa bazı özel ayrıcalıkların hak edildiğini mi ilan etmek? Özel bir keder aynı anda kamusal bir yas nasıl olabilir? Ve eğer soykırım kamusal bir yas olarak sertifikalandırılırsa, başka özel yasların da haklarını kabul etmemiz gerekmez mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">”Eşsiz acı, eşsiz hak talep eder.İsrail'in “var olma hakkı” adına işlediği her suç, bu eşsizlik adına meşrulaştırılır. Sınır yoktur. Dünya siyah-beyazdır; Nazizm'e karşı bitmeyen bir savaş vardır . Nazizm kime karşı çıkıldığına göre şekil değiştirir. Bu kana susamışlığa karşı çıkmak antisemit olmak, Yahudilere yönelik yeni bir soykırımı kolaylaştırmak anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu basit formül yalnızca İsrail'in çıkarlarına değil, kendi soykırımlarını da örtbas etmek isteyen sömürgeci güçlerin çıkarlarına hizmet eder. Nazi Holokost'unun kutsallaştırılması tuhaf bir takas imkanı sunar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;İsrail'i silahlandırmak ve finanse etmek, BM kararlarını ve yaptırımları engellemek, Filistinlileri ve destekçilerini şeytanlaştırmak, Yahudilere destek ve Holokost'taki kayıtsızlığa kefaretin kanıtı haline gelir. İsrail de buna karşılık Batı'yı Holokost sırasındaki kayıtsızlığından ve Almanya'yı suçu işlemekten arındırır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya bu uğursuz ittifakı kullanarak Nazizmi Alman tarihinin geri kalanından özellikle Alman Güneybatı Afrika'sında (şimdiki Namibya) Nama ve Herero'ya karşı işlenen soykırımdan ayırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrailli tarihçi ve soykırım araştırmacısı Raz Segal şöyle yazar: “Bu sihir, İsrail Filistinlilere soykırım uygularken Filistinlilere karşı ırkçılığı meşrulaştırır. Holokost'un eşsizliği fikri, Holokost'a yol açan dışlayıcı milliyetçiliği ve yerleşimci sömürgeciliği sorgulamak yerine yeniden üretir.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Stockton Üniversitesi Holokost ve Soykırım Çalışmaları programının direktörü Prof. Segal, 13 Ekim 2023'te Gazze savaşına dair “Bir Ders Kitabı Vakası” başlıklı makale yazmıştı. Holokost'ta ailesini kaybetmiş bir İsrailli Holokost araştırmacısından gelen bu kınama çok yalnız bir duruştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Segal, İsrail hükümetinin Filistinlilerden Gazze'nin kuzeyini boşaltmalarını talep etmesini ve İsrailli yetkililerin Filistinlileri “insan hayvanları” olarak nitelendiren kan dondurucu söylemini görünce soykırım kokusunu almıştı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Önleme ve ‘asla tekrar’ fikrinde öğrencilerimize öğrettiğimiz gibi kırmızı bayraklar vardır; bunları fark ettiğimizde süreci yani yeni soykırımı durdurmak için çalışmalıyız,” demişti Segal bana, “henüz soykırım olmasa bile.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Segal dürüstlüğünün bedelini ödedi. Hiçbir kınama yapmamış olan Minnesota Üniversitesi Holokost ve Soykırım Çalışmaları Merkezi'nin direktörlük teklifi geri çekildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Segal ve ben Trenton eyalet meclisinde IHRA (Uluslararası Holokost Anma İttifakı) tasarısına karşı görüş belirttiğimizde; ki bu tasarı İsrail devletini eleştirmeyi antisemitizmle eşitlemekteydi; Siyonistler tarafından yuhalandık ve komite başkanı mikrofonlarımızı kesti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orada ifade özgürlüğünü savunduğumuz halde, gerçek zamanlı olarak ifade özgürlüğümüz gasp ediliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soykırım, antropolog Arjun Appadurai'ne göre kaybedenlerin rahatsız edici gürültüsü olmadan “Dünyayı küreselleşmenin kazananları için hazırlamaya yönelik devasa bir Malthusçu düzeltme” dediği şeyin bir sonraki aşamasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve Avrupa ülkelerinin İsrail'i finanse edip silahlandırması, Gazze'de soykırım yaparken, İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası hukuki düzeni fiilen çökertti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sistemin artık hiçbir kredisi kalmadı. Batı artık kimseye demokrasi, insan hakları veya Batı uygarlığının sözde erdemleri hakkında vaaz veremez. Bizim bir ulus olarak demokrasi, eşitlik ve insan haklarını teşvik ettiğimiz yalanı bitti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pankaj Mishra şöyle yazar: “Gazze aynı anda baş döndürücü bir kaos ve boşluk hissi verirken, sayısız güçsüz insan için 21. yüzyılda siyasi ve etik bilincin temel nirengisi haline geliyor tıpkı Birinci Dünya Savaşı'nın Batı'da bir kuşak için olduğu gibi.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail ve Filistin'den yedi yıl boyunca muhabir olarak haber yapan hiç kimse bu soykırımı öngörmemişti. Yine de Siyonist projenin kalbinde yatan soykırımcı dürtünün yani İsrail toplumunun büyük kesimlerinin tüm Filistinlileri yok etme ve sürme arzusunun farkındaydık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dürtü Siyonizmin doğuşundan beri oradaydı. Nazi yönetimi altında yaşayan Berlinli bir hahamın oğlu, dilbilim profesörü Victor Klemperer günlüğünde şöyle not düşmüştü: “Bana göre, MS 70'teki Yahudi devletine (Kudüs'ün Titus tarafından yıkılması) geri dönmek isteyen Siyonistler, Naziler kadar iğrenç. Kan kokusuyla, eski ‘kültürel köklerle, kısmen ikiyüzlü, kısmen aptalca dünyayı geriye sarmalarıyla, tamamen Nazilerle eşdeğerler.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail'deyken aşırı dinci haham Meir Kahane'yi takip etmiştim; şiddetin Yahudi bir erdem olduğunu, intikamın ilahi bir emir olduğunu iddia ediyordu. Ben oradayken İsrail hükümeti tarafından seçimlere katılmaktan men edilmişti. Kahane 5 Kasım 1990'da New York'ta suikasta uğradı. Kach Partisi, dört yıl sonra Baruch Goldstein'ın (Brooklyn doğumlu bir doktor ve Kach üyesi) Hebron'daki İbrahim Camii'ne girip ibadet eden 29 Filistinliyi öldürmesinden sonra yasaklandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yüzbaşı üniforması giyen Goldstein, ibadet edenler tarafından etkisiz hale getirilip dövülerek öldürüldü. Editörlerim New York'tan beni hayatta kalanlarla röportaj yapmam için gönderdi. Metni aldıklarında, denge oyunu adına gerçeği örtbas etmek için Yahudi yerleşimcilerle daha fazla röportaj yapmamı istediler onlar Goldstein'ın Filistinlilere karşı şikayetlerini haklı çıkarıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kach, katliamı destekleyen açıklamalarından sonra ABD tarafından terör örgütü ilan edildi. Ama Kahanizm ölmedi. Yahudi aşırıcılık ve yerleşimciler tarafından beslendi. Kach'ın ırkçı hoşgörüsüzlüğü ve Filistinlilere karşı kitlesel şiddet çağrıları, İsrail toplumunun giderek daha geniş kesimlerine yayıldı. 7 Ekim saldırılarından sonra neredeyse evrensel kabul gördü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hoşgörüsüzlüğü Netanyahu'nun mitinglerinde gördüm; Netanyahu o zaman Yitzhak Rabin'e karşı seçim kampanyası yürütüyordu ve Rabin Filistinlilerle barış görüşmeleri yapıyordu. Netanyahu'nun destekçileri “Araplara Ölüm”, “Rabin'e Ölüm” gibi Kahane esinli sloganlar atıyordu. Rabin'in Nazi üniforması giydirilmiş bir kuklasını yakıyorlardı. Netanyahu, Rabin için sahte bir cenaze töreninin önünde yürüyordu. Rabin, 4 Kasım 1995'te bir Yahudi fanatik tarafından suikasta uğradı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu 1996'da ilk kez başbakan olduğundan beri bu Yahudi aşırıcılığı yani Itamar Ben-Gvir (oturma odasına Goldstein'ın portresini asmıştı), Bezalel Smotrich, Avigdor Lieberman, Gideon Sa’ar ve Naftali Bennett gibi isimleri besledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu'nun babası Benzion, Revizyonist Siyonizm'in kurucusu Vladimir Jabotinsky'nin asistanı olarak çalışmıştı ve Benito Mussolini tarafından “iyi bir faşist” olarak nitelendirilmişti. Herut Partisi'nin lideriydi; bu parti İsrail'in tarihi Filistin'in tamamını ele geçirmesini istiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herut Partisi'ni kuranlardan birçoğu 1948'de İsrail devletinin kuruluş savaşında terör saldırıları düzenlemişti. Albert Einstein, Hannah Arendt, Sidney Hook ve diğer Yahudi entelektüeller New York Times'ta yayımlanan bir bildiride Herut Partisi'ni “örgütlenmesi, yöntemleri, siyasi felsefesi ve toplumsal cazibesi bakımından Nazi ve Faşist partilere çok yakın” olarak tanımlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyonist projenin içinde her zaman var olan bir Yahudi faşizmi damarı vardı; bu, Amerikan toplumundaki faşizm damarını yansıtıyordu. Ne yazık ki bizim ve Filistinliler için bu faşist damarlar artık yükselişte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze'yi yerle bir etme kararı, Kahane hareketinin mirasçıları olan aşırı sağ Siyonistlerin uzun zamandır rüyasıydı. Yahudi kimliği ve Yahudi milliyetçiliği, Nazilerin kan ve toprak ideolojisinin Siyonist versiyonudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yahudi üstünlüğü tıpkı Filistinlilerin katledilmesinin kutsanması gibi Tanrı tarafından kutsanmıştır. Netanyahu Filistinlileri İbranilerin Amaleklileri katlettiği Kutsal Kitap pasajıyla karşılaştırmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Avrupalılar ve Amerikalı sömürgeciler de aynı Kutsal Kitap pasajını Kızılderililere karşı soykırımlarını meşrulaştırmak için kullanmıştı. Yok edilmeleri planlanan düşmanlar ( genellikle Müslümanlar) insan alt türleri, kötülüğün somutlaşmış halidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şiddet ve şiddet tehdidi, Yahudi milliyetçiliğinin sihirli çemberi dışındakilerle anlaşılabilecek tek iletişim biçimidir. Mesihçi kurtuluş, Filistinliler sürüldüğünde gerçekleşecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yahudi aşırıcılar, Müslümanların en kutsal üç mekanından biri olan Mescid-i Aksa'nın yıkılmasını ve yerine “Üçüncü” Yahudi Tapınağı'nın inşa edilmesini talep ediyor; bu hareket Müslüman dünyasını ateşe verecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aşırıcıların “Yahuda ve Samiriye” olarak bahsettiği Batı Şeria, İsrail tarafından ilhak ediliyor. Ultra-Ortodoks Shas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği partilerinin dayattığı dini yasalarla yönetilen İsrail, yakında İran'daki despot teokrasiye benzeyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Baldwin bu içgüdüsel barbarlığa gerilemeyi öngörmüştü. “Batı nüfusları ele geçirdiklerini ellerinde tutmaya çalışırken aynaya bakmazlarsa dünyada bir kaos yaratma ihtimalleri yakındır. Bu kaos gezegendeki yaşamı bitirmese bile, dünyanın hiç görmediği bir ırk savaşı yaratacak ve doğmamış nesiller adımızı sonsuza dek lanetleyecektir,” diye uyarmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, Lübnan ve Gazze'deki vahşet, yurtiçinde karşı karşıya olduğumuz vahşetin aynısıdır. Bu soykırımı, kitlesel katliamı ve İran'a karşı haksız savaşı yürütenler, aynı zamanda demokratik kurumlarımızı da parçalayanlardır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İranlılar, Lübnanlılar ve Filistinliler bu canavarları yatıştırmanın mümkün olmadığını biliyor. Küresel elitler hiçbir şeye inanmıyor. Hiçbir şey hissetmiyor. Güvenilmezler. Tüm psikopatların temel özelliklerini sergiliyorlar: yüzeysel cazibe, büyüklük ve kendini önemseyiş, sürekli uyarı ihtiyacı, yalan söyleme, aldatma, manipülasyon ve pişmanlık veya suçluluk duyma eksikliği. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Empati, dürüstlük, merhamet ve özveri gibi erdemleri zayıflık olarak küçümsüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;“Ben. Ben. Ben.” ilkesine göre yaşıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erich Fromm Sağlıklı Toplum kitabında şöyle yazar: “Milyonlarca insanın aynı kusurları paylaşması bu kusurları erdem yapmaz; aynı hataları paylaşması hataları gerçek yapmaz ve milyonlarca insanın aynı zihinsel patoloji biçimlerini paylaşması onları sağlıklı kılmaz.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze'de neredeyse üç yıldır kötülüğü izliyoruz. Şimdi bunu İran'da izliyoruz. Lübnan'da izliyoruz. Bu kötülüğün siyasi liderler ve medya tarafından mazur gösterildiğini veya maskelendiğini görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En güvenilir görünen New York Times bile Orwelyan biçimde , muhabir ve editörlere Gazze hakkında yazarken “mülteci kampları”, “işgal edilmiş toprak”, “etnik temizlik” ve tabii ki “soykırım” kelimelerinden kaçınmaları yönünde iç memo gönderdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kötülüğü adlandıran ve kınayanlar burada ve yurtdışında kampüslerde çadır kuran cesur öğrenciler kara listeye alınır ve tasfiye edilir. Tutuklanır ve sınır dışı edilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üzerimize otoriter devletlerin hepsinde görülen öldürücü bir sessizlik çöküyor. Nereye gittiğini biliyoruz. Görevini yapmazsan, İran savaşını alkışlamazsan, soykırım suçuna karşı çıkarsan, Trump'ın FCC Başkanı Brendan Carr'ın önerdiği gibi yayın lisansının iptal edildiğini görürsün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düşmanlarımız var. Ama onlar Filistin'de değil. Lübnan'da değil. İran'da değil. Burada, aramızdalar. Hayatlarımızı dikte ediyorlar. İdeallerimize ihanet ediyorlar. Ülkemize ihanet ediyorlar. Köleler ve efendilerden oluşan bir dünya hayal ediyorlar. Gazze sadece başlangıç. İçeride reform için mekanizma yok. Ya engelleriz ya da teslim oluruz. Geriye kalan tek seçim budur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Chris Hedges'in Princeton Üniversitesi'ndeki sunumu (Mart 2026)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Link: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=TV9dkU2E8j0" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.youtube.com/watch?v=TV9dkU2E8j0</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yeni-dunya-duzeni-iran-ve-gazze-sadece-baslangic-1775501901.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidar-kendi-basina-birakildiginda-ne-yapar-13023</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidar-kendi-basina-birakildiginda-ne-yapar-13023</guid>
                <description><![CDATA[İktidar da bir üç cisim problemi değil midir? İktidar, birey, toplum... Üç cisim kütleçekimiyle birbirinin etrafında dönüp dururken, hareketleri tahmin edilemez kaotik bir sistem oluşturur. Başlangıçta 'bir kamera koyalım' denir, yıllar sonra bakarsın her yerde kamera var. O kelebeğin kanadını kim çırptı? Sen çırptın, 'güvenlik' diye. Şimdi fırtınanın ortasındasın. İktidar, en düzenli göründüğü anda aslında en kaotiktir; çünkü o an herkes 'düzen var' diye susmuştur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendimi bildim bileli şu soruyu sorarım: insan başkalarıyla birlikte nasıl yaşar? (Ömrünün neredeyse 18 yılını kan bağı&nbsp; dahi olmayan kalabalıklar içinde yaşamış biri için gayet makul soru bu arada.) Ben de dahil kimse tatmin edici bir cevap veremiyor. Vermeye çalışanlar da zaten çoktan bir tarafa yerleşmiş oluyor. Ancak son zamanlarda soruyu biraz kıvırdım: benim gibi zaman zaman insan kendi başına bırakıldığında ne yapar diye soranlar, acaba aynı soruyu iktidara hiç sordular mı? İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Galiba karşılaşacağım durumu bilmekten muzdarip, ben de en güvenli yere, kitaplarıma kaçıyorum haliyle. Suskun ama en yormadan konuşan bir tek onlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern düşüncenin erken evresinde düzen fikri neredeyse kutsal bir ihtiyaç gibi kuruldu. Bacon'ın Yeni Atlantis'i, Campanella'nın Güneş Ülkesi, Hobbes'un Leviathan'ı. Hepsi aynı soruya farklı tonlarla cevap verir: İnsan kendi başına bırakıldığında ne yapar? Ama asıl sorulması gereken şu: bu düzeni kuran iktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? İnsanı kurtarmak için yaratılan canavar, zamanla insanı yutmaya başlar. Bunu görmek için filozof olmaya gerek yok, bir sabah mesaisine bakmak yeter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes cevabını net vermiş: insan parçalar, dağılır, çatışır, birbirini yer. O yüzden bir merkez gerekir. Güçlü, yekpare, tartışılmaz bir merkez. Leviathan yalnızca bir devlet değil, insanın kendi korkularını teslim ettiği bir mekanizmadır. Özgürlük güvenlik karşılığında askıya alınır. Peki ya o merkez kendi başına bırakılırsa? Onu kim denetleyecek? Hobbes'un cevabı "bir üst merkez" değildir çünkü o zaman soru başa döner. Bu işin içinden çıkmanın tek yolu, merkezin iyi niyetli olduğuna inanmaktır. Hobbes da inanmıştı galiba. Ya da inanmış görünmüştü. İşte o aradaki fark, iktidarın en sevdiği oyun alanıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabah işe giderken binlerce kameranın altından geçiyoruz ve buna güvenlik diyoruz değil mi? Oysa sorulması gereken şu: o kameralara bakan göz kendi başına bırakıldığında kime bakar? Onu sormuyor teşekkür edip yürüyor. Teşekkür ettiğimiz şeyin bizi izlediğini biliyoruz ve izlenmek, bir süre sonra ilgi görmekle ya da güvende hissetmekle karışır. İnsanın kendini kandırma kapasitesi, iktidarın en güvendiği müttefikidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bacon ve Campanella'da ise merkez daha yumuşak kurulur. Bilginin ve ortak aklın rehberliğinde birey kendini bütünün parçası olarak tanımlar. Ütopya bir baskı aygıtı değil, uyum vaadidir. Ama ortak olan şudur: birey tek başına yeterli görülmez. "Sen kendi başına bir şey yapamazsın" denir. Bunu devlet de söyler, şirket de, bazen aile de. En çok da "seni düşünenler" söyler. "Seni düşünenler"in seni düşünüp düşünmediğini anlamanın tek yolu, onlara bir şey sormaktır. Ancak sorduğunda "bize güvenmiyor musun?" denir. İşte o an susmaya başlarsın. Ütopyaların en sağlam temeli, insanın sormaktan vazgeçtiği andır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ya o "ortak akıl" kendi başına bırakılırsa? Ortak aklın sahipleri kim? Bilgiyle yönetilen bir toplum fikri ne kadar cazip. Ta ki o bilginin sahiplerinin kim olduğunu sorana kadar. O soruyu sormayın, her şey çok güzel. Zaten her şeyin çok güzel olduğu yerlerde soru sormak kabalık sayılır. Kabalık etmek istemeyiz. Sonra da merak ederiz: nasıl oldu da herkes aynı şeyi düşünmeye başladı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir garip hal… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra hat kırılır. Proudhon "mülkiyet hırsızlıktır" derken yalnızca ekonomik bir iddia ortaya atmaz, aynı zamanda insanın üzerine kapanan tüm yapılara itiraz eder. Bakunin bunu ileri taşır: özgürlük verilmez, alınır. Kropotkin ise hattı başka yerden genişletir: rekabet kadar dayanışma da bir evrim yasasıdır. İnsan yalnızca çatışan değil, birlikte var olabilen bir canlıdır. Anarşistlerin sorduğu soru tam da budur: iktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? Cevap: büyür, yayılır, kendini meşrulaştırır, sonunda kendini bile yutmaya kalkar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anarşist düşünce bir kaos çağrısı değildir. Düzenin merkezden değil, ilişkilerden doğabileceğini iddia eder. Yani iktidarı kendi başına bırakmamak, onu sürekli sorgulamak, sınırlamak, dağıtmak gerekir. Ama deneyin bakalım, bugün bir iş yerinde "hiyerarşi olmadan da işler yürüyebilir" deyin. Size "anarşist" demezler, daha kötüsünü derler: "idealist." Bu durumda Türkiye'de "idealist" olmak, "kafası güzel" olmakla eş anlamlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Locke ile birlikte birey yeniden sahneye çıkar. Bu kez tehdit olarak değil, hak öznesi olarak. Yaşam, özgürlük, mülkiyet devletten önce gelir. Devlet bu hakları korumak için vardır, sahibi olmak için değil. Yani iktidar, bireyin kendi başına bırakıldığında yapacaklarını sınırlamak için vardır. Peki ya iktidar kendi başına bırakılırsa? Locke'un cevabı: sözleşme, denge, kuvvetler ayrılığı. Güzel teoridir. Ama dengeyi kuranlar da insandır ve insan kendi başına bırakıldığında ne yapıyorsa, onlar da onu yapar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adam Smith ise meseleyi başka düzleme taşır: bireysel çıkar görünmez bir el aracılığıyla toplumsal faydaya dönüşür. İnsan yalnızca denetlenmesi gereken bir varlık değil, kendi çıkarını takip ederken bile denge kurabilen bir aktördür. Liberal bireycilik der ki: düzen dışarıda değil, içeridedir. İnsanın kendi davranışlarından türetilir. Bugün size yani hepimize "girişimci ruh" diye anlatılan şeyin teorik arka planı işte budur. Ama işin içinde bir de şu var: herkes kendi çıkarını takip edince görünmez el bazen cebinize de uzanabiliyor. Görünmez elin kime göründüğü, kime görünmediği de ayrı bir mesele.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi gelelim şu üç cisim problemine. Fizikte bilirsiniz: üç cisim birbirinin kütleçekiminden etkilenir, hareketleri tahmin edilemez. Kaotik bir sistemdir. Başlangıç koşullarındaki ufacık bir değişim, bütün denklemi altüst eder. Kelebek etkisi derler buna. Dünyanın bir ucunda kanat çırpan bir kelebeğin, öbür ucunda fırtınaya yol açabileceğini söyler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar da öyle değil midir? İktidar, birey, toplum. Üç cisim birbirinin etrafında döner durur. Kimin, kimin etrafında döndüğüne karar veremeyiz. Bazen iktidar sanırsın, aslında birey döndürür; bazen birey sanırsın, iktidar döndürür. Ama kesin olan bir şey var: bu üçü bir araya geldiğinde hareketleri tahmin edilemez. Hobbes bir cisim eklemiş denkleme, Proudhon başka bir yörünge önermiş, Locke dengeyi kurmaya çalışmış. Hiçbiri tutmamış. Çünkü sistem kaotiktir. Başlangıçta "bir kamera koyalım" denir, yıllar sonra bakarsın her yerde kamera var. O kelebeğin kanadını kim çırptı? Sen çırptın. "Güvenlik" diye. Şimdi fırtınanın ortasındasın.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaos kuramı der ki: düzen sanılan şeyin içinde düzensizlik, düzensizlik sanılan şeyin içinde düzen vardır. İktidar da böyledir. En düzenli göründüğü anda aslında en kaotiktir. Çünkü o an herkes "düzen var" diye sustuğu için, iktidarın içindeki çelişkiler görünmez olur. Oysa görünmez olan, yok olmaz. Birikir. Ta ki patlayana kadar. İşte o patlamaya "devrim" denir. Ama devrimden sonra yine üç cisim kalır: iktidar, birey, toplum. Yörüngeleri değişir, denklem aynı kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fiziğin ötesi ne der? Der ki: gözlemlediğin şey, gözlemlediğin andan itibaren değişir. İktidarı gözlemlediğinde, iktidar kendini sana göre ayarlar. Sen "şeffaflık" istersin, o "şeffaf" görünür. Zira görünmekle var olmak aynı şey değildir. İktidarın en büyük meziyeti, göründüğü şey olmaktır. Şeffaf görünür, aslında opaktır. Halkçı görünür, aslında kendine çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu üç hat — ütopyacı merkezcilik, anarşist itiraz, liberal bireycilik — aslında aynı sorunun etrafında döner: İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? Ütopyacılar "doğru ellere verirsek iyi şeyler yapar" der. Anarşistler "hiçbir el kendi başına bırakılmamalı" der. Liberaller "eli sınırlayalım, gerisini birey halleder" der.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçü de haklıdır, üçü de eksiktir. Çünkü üçü de şu soruyu atlamıştır: el dediğimiz şey, bırakın kendi başına kalmayı, bir başkasının eline değdiği anda ne yapar? Onu sormazlar. O soruyu sorsalar, belki de hiçbiri o kadar güzel cümle kuramazdı. Güzel cümlelerin çoğu, sorulmamış soruların üzerine inşa edilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kesin cevap yoktur. Çünkü her cevap iktidarın başka bir yönünü eksik bırakır. Hobbes'un dünyasında güvenlik vardır ama iktidar nefes aldırmaz. Anarşistlerin dünyasında iktidar dağılmıştır ama belirsizlik yoğundur. Liberal dünyanın vaadi denge üzerinedir, fakat o denge her zaman eşit dağılmaz. Bazen bir tarafa çok fazla denge düşer, öbür taraf açıkta kalır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki mesele bu düşüncelerden birini seçmek değil, aralarındaki gerilimi anlamaktır. Çünkü gerçek hayat hiçbir zaman tek bir doktrinin saflığında akmaz. Her iktidar biraz Hobbes'tur, biraz Proudhon'a uğrar, biraz Locke'tan kaçar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve insan, çoğu zaman farkında olmadan bu üçlü arasında gidip gelir. Sabah işe giderken iktidardan düzen ister. Haksızlığa uğradığında o iktidara isyan eder. Akşam kendi hayatına döndüğünde ise iktidarın kendisine dokunmamasını ister.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demem o ki, iktidar dediğin tek bir fikre sığmaz. Onu tek bir kalıba döktüğünüzde ya taşar ya katılaşır. Ama en çok da şunu yapar: kendine rağmen var olmaya devam eder. Tıpkı insan gibi. Tıpkı şu üç cisim gibi: birbirinin etrafında döner, düzeni sanırsın, kaos çıkar; kaos sanırsın, bir düzen bulursun.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç mu? Sonuç yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üç cisim dönmeye devam ediyor. İktidar, birey, toplum. Kim kimi yönetiyor, kim kimin etrafında dolanıyor, belli değil. Hobbes'un canavarı hâlâ aç. Proudhon'un itirazı hâlâ taze. Locke'un dengesi hâlâ kurulamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bütün bu sırada, sabah işe gidenler hâlâ kameraların altından geçiyor. Hâlâ "güvenlik" diyorlar. Hâlâ teşekkür ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kelebek kanat çırptı. Fırtına nerede, belli değil. Belki yarın. Belki asla. Belki şu an.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okuyan bilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iktidar-kendi-basina-birakildiginda-ne-yapar-1775501966.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ara seçim</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secim-13022</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secim-13022</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye, "rekabetçi otoriterlikten" seçimlerin işlevsizleştiği "hegemonik" bir modele geçişin sancılarını yaşarken; CHP, yargı kıskacını kırmak için 2003’ten bu yana başvurulmayan "ara seçim" formülünü gündeme taşıyor. Özgür Özel’in iktidarın eriyen meşruiyetini tescillemek adına attığı bu adım, parlamentonun işlevsizleştiği bir dönemde psikolojik bir üstünlük vaat etse de beraberinde büyük riskler barındırıyor. Milletvekili istifalarının Meclis çoğunluğu tarafından tek tek oylanması, CHP’yi "Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma" tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilir. İktidarın yargı sopasını en sert şekilde kullandığı bu kritik virajda, ara seçim hamlesinin toplumsal bir dirence mi dönüşeceği yoksa boşa düşmüş bir manevra olarak mı kalacağı Türk demokrasisinin geleceğini tayin edecek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk demokrasisi son yıllarda kritik bir viraj alıyor. Gezi Parkı protestoları ve devam eden süreç sonrasında Türkiye’nin rekabetçi otoriter bir rejimle idare edildiği konuşuluyordu. Rekabetçi otoriter rejimlerin en belirgin özelliği, seçimlere katılan aday ya da partiler arasında asimetrik bir yarış olsa da sandıktan çıkan sonuca riayet edilmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet belki iktidara gelemiyordu fakat muktedirlerin bazı baskı araçlarına göğüs germek kaydıyla yerelde söz sahibi olabiliyordu. Ancak gelinen noktada seçimlerin iktidarı değiştirebilme işlevinin ortadan kalkması ihtimali dillendirilmeye başlandı. Rekabetçi otoriterliğin hegemonik otoriterliğe dönüştüğü üzerinde duruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk demokrasisinin yapısal bakımdan geçirdiği değişiklere karşı şimdilik güçlü bir direnç mekanizması var. CHP, iktidar cephesinden gelen baskı ve yıldırma politikalarına mukabil dik durmaya gayret gösteriyor. Özellikle son yerel seçimlerde, iktidarın altındaki koltuğun kayma olasılığı güçlendikçe söz konusu baskı ve sindirme politikaları hız kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, burada önemli bir dönüm noktasını meydana getirdi. Çünkü eşit şartlar altında geçmese de iktidarı değiştirme potansiyeli bulunan seçimler düzenleniyordu. Oysa şimdi adayların içeri atıldığı, ana muhalefet liderine fezlekeler hazırlanan, birinci partinin kapatılabileceği ya da kayyum atanabileceği konuşulan Türkiye’de seçimlerin aslî fonksiyonunun ortadan kalkması ciddi ciddi tartışılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel, bütün bunların farkında olduğundan süreci tersine çevirmek amacıyla elindeki tüm imkânları devreye sokmaya çalışıyor. Ancak toplumsal tabanda geniş katılımlı mitingler ve bazı protesto gösterileri dışında bir direnç ivmesi yakalayamadığı için daha geleneksel yöntemler deniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ara seçim formülü de bunlardan birisi. Özel, parlamentoda boşalan ve boşalma ihtimali bulunan sandalyeler için düzenlenecek bir seçimle iktidara karşı elini güçlendirmek istiyor. Ancak bu tür yöntemler her zaman beklenen sonuçları doğuramayabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir kere Özel’in, iktidarı sıkıştırmaya dönük her hamlesine muktedirler çok sert cevap veriyor. Örneğin daha önce “İBB borsası” iddialarını delillendirdiğinde Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney tutuklanmıştı. Kısa bir süre önce Akın Gürlek’in malvarlığına ilişkin bazı söylemler ortaya atmıştı. Hemen arkasından Uşak ve Bursa’ya operasyon düzenlendi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin bu yargı kıskacına ne kadar dayanabileceği büyük bir soru işareti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunlara karşın ara seçimlerle kuvvet tazelemek istemesi gene bazı soru işaretlerini beraberinde getiriyor. İktidarın oylarının düşüşe geçtiği ve halkta eskisi kadar karşılığının bulunmadığını gözler önüne sermek istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar, CHP’nin bu stratejisini gördüğü için ilk elden yeşil ışık yakacağını sanmıyorum. Diğer yandan TBMM’de boşalan veya boşalması öngörülen sıralarda CHP’nin daha baskın hale gelmesi, esasta Türkiye’nin gidişatı açısından bir değişim yaratmaz. Zira Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile meclisin büyük oranda işlevsizleştiği bir döneme girdik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin sandalye sayısındaki artış parlamentonun işleyişini değiştirmeyecektir. Hâl böyleyken vekillerin istifa ettirilmesi suretiyle yapay bir seçime gitmek toplumsal tabanda ters bir etki de yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca CHP, ara seçimlerle iktidarı sıkıştırayım derken kendisi de müşkül bir duruma düşebilir. Milletvekili istifaları, mecliste toplu olarak değil tek tek oylanıyor. Çoğunluk Cumhur İttifakı bileşenlerinde olduğu için bazı milletvekillerinin istifasını onaylarken sonlara doğru sürüncemede bırakabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda CHP, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olabilir. Yirmiye yakın milletvekilini kaybedebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçi, önemli ölçüde işlevini yitiren bir parlamentoda muhalefetteki yirmi sandalyenin eksik ya da fazla olması neyi değiştirir diyebilirsiniz. Ama vekil istifaları herhangi bir sonuç getirmeyeceği için boşa düşmüş bir hamle olarak kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşin ilginç yanı Türkiye’de 2003’ten beri hiç ara seçim yapılmadı. 1960’lar ve 70’lerde hemen her parlamenter dönemin ortasında muhakkak bir ara seçim düzenleniyordu. 12 Eylül’den sonra ara seçim meselesi epey zayıfladı. Eğer bir ara seçime gidilirse Türk demokrasisi açısından incelenmeye değer bir nitelik taşıyacaktır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secim-1775489381.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Turizmde asıl savaş zihinlerde veriliyor</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turizmde-asil-savas-zihinlerde-veriliyor-13021</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turizmde-asil-savas-zihinlerde-veriliyor-13021</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye turizmi, jeopolitik risklerin maliyet kıskacıyla birleştiği kritik bir kavşakta: Bir yanda artan enerji ve lojistik giderleri, diğer yanda 'güvenlik' aramalarındaki sert yükselişin yarattığı talep kırılganlığı. Klasik kriz refleksi olan 'fiyat kırma' stratejisinin artık marka değerini aşındıran bir çıkmaza dönüştüğü bu dönemde; asıl yapılması gereken fiyatı değil, 'değer ve güveni' yönetmektir. Kamu otoritesinin iletişim yönetimini şeffaflıkla güçlendirmesi, yerel yönetimlerin ise şehri bir 'deneyim alanı' olarak kurgulaması şart. Unutulmamalı ki; Türkiye 'ucuz' kalarak büyüyemez, sadece kalabalıklaşır; kurtuluş ancak katma değerli ve deneyim odaklı bir turizm modelindedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Turizm, çoğu zaman rakamlarla konuşulur: doluluk oranları, kişi başı harcama, sezon uzunluğu… Oysa işin özü çok daha kırılgan bir zeminde durur: algı. Ve algı, özellikle kriz dönemlerinde gerçeklerden daha hızlı hareket eder. Bugün dijital dünyada gördüğümüz bir veri bunu açıkça söylüyor: “Is Turkey safe to travel?” aramasındaki sert yükseliş, henüz bavullar toplanmadan, uçak biletleri iptal edilmeden önce turistin zihninde bir soru işareti oluştuğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul Ekonomi Araştırma Başkanı Sevgili Can Selçuki, Dicle Yurdakul moderatörlüğünde CNBC-e’de başladığı Data Talks programı ve sosyal medya gruplarında son paylaşımlarında Türkiye, Yunanistan, Mısır ve İspanya’nın seyahat etmek için ne kadar güvenli olduğuna dair Google aramalarındaki artış ve bu aramalara ilişkin dijital izlerin turizm sezonuna ilişkin muhtemel yaratabileceği hasarların öncül izlerini belirlemeye çalışan bir analiz yayınladılar. Biz de buradan hareketle özellikle Türkiye gibi jeopolitik olarak hali hazırda dünyanın en sıkıntılı bölgelerinden birinde yer alan bir ülkenin, algı yönetimi açısından sergilemesi gereken davranış ve etkileşimler ile olası senaryolar üzerine birkaç satır yazalım. (Bu arada Can Selçuki’nin Türkiye Raporu ve Susam Bülten yayınlarını da takip etmenizi öneririm.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Turizmde talep önce zihinde düşer, sonra sahaya yansır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jeopolitik gerilimlerin arttığı, savaş ihtimalinin konuşulduğu dönemlerde bu süreç daha da hızlanır. Çünkü turizm, güvenlik algısına en hassas sektörlerden biridir. Bir ülkenin sınırları içinde çatışma olmasa bile, coğrafi yakınlık ve bölgesel risk algısı o ülkeyi doğrudan etkiler. Türkiye tam da bu kırılgan eşikte duruyor. Ne savaşın merkezinde ne de tamamen dışında… Ama algı dünyasında çoğu zaman “bölgenin parçası”.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bu yüzden aynı dönemde Yunanistan ve İspanya gibi destinasyonlar “uzak ve güvenli” olarak konumlanırken, Türkiye ile Mısır benzer risk başlıkları altında değerlendirilebiliyor. Bu, gerçeklerden bağımsız bir algı olabilir; ancak turizm kararları çoğu zaman gerçeklerden değil, algılardan beslenir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada ikinci dalga devreye girer: maliyetler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş ve gerilim sadece psikolojik değil, ekonomik etkiler de yaratır. Petrol fiyatları yükselir, bu artış doğrudan uçak bileti fiyatlarına yansır. Enerji maliyetleri otellerin, restoranların ve ulaşımın belini büker. Gıda ve lojistik zinciri pahalanır. Ancak aynı anda talep hassaslaşır. Yani işletmeler maliyetlerini artırırken fiyatlarını aynı oranda yükseltemez. Ortaya çıkan tablo nettir: sıkışan kâr marjları.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü dalga ise rekabet.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Turist, kriz döneminde iki şey yapar: ya seyahati erteler ya da “daha güvenli” gördüğü bir destinasyona yönelir. İşte bu noktada Türkiye’nin en büyük sınavı başlar. Çünkü bu yarış artık sadece fiyatla değil, güven algısıyla yapılır. Ve bu yarışta panikleyen kaybeder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye turizminin geçmişten bildiği bir gerçek var: krizler gelir, geçer. Ancak kriz yönetimi doğru yapılmazsa etkisi birkaç sezon sürer. İşte tam bu nedenle bugün atılacak adımlar sadece bu yazı değil, önümüzdeki yılları da belirleyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ne yapılmalı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öncelikle kamu otoritesinin anlaması gereken temel gerçek şu: turizm artık sadece bir ekonomi politikası değil, bir iletişim yönetimidir. “Türkiye güvenli” demek yetmez. Bu güvenin veriyle, şeffaflıkla ve süreklilikle anlatılması gerekir. Turistik bölgelerde hayatın normal aktığını göstermek, hava trafiğinin kesintisiz sürdüğünü net biçimde ortaya koymak ve uluslararası pazarlara güçlü mesaj vermek zorunluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı şekilde sektörün de klasik reflekslerden uzak durması gerekir. Türkiye’de kriz anlarında en sık yapılan hata bellidir: fiyat kırmak. Oysa bu en tehlikeli adımdır. Çünkü fiyat düşürmek kısa vadede müşteri getirse bile uzun vadede marka değerini aşındırır. Asıl yapılması gereken, fiyatı değil değeri yönetmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugünün turisti ucuzluk değil, güven ve deneyim satın alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada özellikle sahil bölgeleri ve destinasyon restoranları için büyük bir fırsat alanı doğuyor. Çünkü insanlar kriz dönemlerinde tamamen vazgeçmez; sadece tercihini değiştirir. Kalabalık şehirlerden uzak, kontrollü, huzurlu ve kaliteli deneyim sunan mekanlara yönelir. Yani mesele müşteri kaybı değil, müşteri davranışının dönüşmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeşme, Bodrum, Datça, Ayvalık gibi destinasyonlar tam da bu dönüşümün merkezinde yer alabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Deniz kenarında, kontrollü bir ortamda, kaliteli hizmet sunan bir işletme; doğru iletişimle kendini “güvenli kaçış noktası” olarak konumlandırabilir. Bunu doğrudan söyleyerek değil, hissettirerek yapmak gerekir. Gün batımı görüntüleri, gerçek zamanlı içerikler, dolu ama kaotik olmayan mekan atmosferi… Bunlar klasik reklamdan çok daha güçlü mesaj verir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özellikle Instagram ve TikTok gibi platformlar bu dönemde birer satış kanalına dönüşür. Çünkü turist artık broşüre değil, ekrana bakarak karar verir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kriz dönemlerinde kazananlar, en çok reklam verenler değil; en doğru hikâyeyi anlatanlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer kritik alan ise pazar çeşitlendirmesidir. Avrupa pazarı tedirginleştiğinde iç turizm ve yakın coğrafya altın değerine gelir. Türkiye’nin büyük şehirlerinden gelen yerli turist, güvenli bulduğu destinasyona gitmekten vazgeçmez. Sadece daha seçici olur. Bu seçiciliği karşılayan işletmeler ise krizden güçlenerek çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye turizmi yıllardır aynı formülle ilerliyor: daha çok turist, daha düşük fiyat, daha yüksek doluluk.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama artık bu modelin sonuna gelindi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün jeopolitik riskler, artan maliyetler ve kırılgan talep yapısı bize şunu açıkça gösteriyor: Türkiye “ucuz destinasyon” olarak devam ederse kazanamaz. Çünkü ucuzluk rekabet değil, çıkmazdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya artık başka bir yere geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İspanya, İtalya ve Yunanistan turist sayısıyla değil, turist başına gelirle yarışıyor. Sağlık turizmi, spor turizmi ve deneyim odaklı seyahat modelleriyle katma değer yaratıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ise hâlâ ağırlıklı olarak “her şey dahil” sistemin hacim ekonomisine sıkışmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bir kader değil, tercih.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu tercihin değişmesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Merkezi yönetimin yapması gereken net: Türkiye’nin turizm kimliğini yeniden tanımlamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sağlık turizmi için uluslararası akreditasyon, hızlı vize ve sigorta entegrasyonu sağlanmadan bu alanda sıçrama mümkün değil. Spor turizmi için ise planlı tesis yatırımları ve uluslararası organizasyon stratejisi şart.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar piyasanın kendi kendine yapacağı işler değil. Devlet politikası gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama dönüşüm sadece Ankara’dan gelmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Turizm yerelde kazanılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir turistin tekrar gelip gelmeyeceğini otel değil, şehir belirler. Temizlik, düzen, estetik, ulaşım ve yaşam kalitesi… Bunlar doğrudan yerel yönetimlerin performansıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeşme gibi destinasyonlar sadece deniziyle değil, sunduğu yaşam tarzıyla fark yaratmak zorunda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç basit:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin önünde iki yol var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya düşük fiyatla yüksek hacim peşinde koşmaya devam edecek…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya da daha az turistten daha fazla gelir elde eden katma değerli turizm modeline geçecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sadece turizm politikası değil, bir kalkınma tercihidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu tercih ertelendikçe Türkiye turizmi büyümez, sadece kalabalıklaşır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/turizmde-asil-savas-zihinlerde-eriliyor-1775483443.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erken Seçim Tartışması ve Muhalefetin Ortak Zemini</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erken-secim-tartismasi-ve-muhalefetin-ortak-zemini-13020</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erken-secim-tartismasi-ve-muhalefetin-ortak-zemini-13020</guid>
                <description><![CDATA[31 Mart 2024 yerel seçimlerinin birincisi olan CHP, son 18 aydır tarihinin en kapsamlı siyasal tasfiye operasyonuyla karşı karşıya: 22 belediye başkanı tutuklu, onlarca yönetici cezaevinde ve kayyım gölgesi belediye meclislerinin üzerinde. Özgür Özel’in Bursa ve Uşak’taki şafak operasyonlarının ardından yinelediği 'erken seçim' çağrısı, sadece bir sandık talebi değil; iktidarın 'yolsuzluk' kılıfıyla ördüğü kuşatmaya karşı toplumsal bir direniş hattı inşa etme çabasıdır. Ancak bu çağrının gerçek bir siyasal zafere dönüşmesi, muhalefetin kendi iç bagajlarından sıyrılıp 'asgari demokratik mutabakat' eşiğini aşmasına bağlı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in geçen hafta yaptığı erken seçim çağrısı ilk değil. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargı eliyle başlatılan siyasal operasyonların düğmesine ilk basıldığı andan itibaren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a “<strong>sandıkta hesaplaşalım</strong>” çağrısını sık sık yineliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En son, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in şafak operasyonuyla gözaltına alınmasından birkaç saat sonra, 31 Mart 2026 Salı öğleden sonra düzenlediği basın toplantısında gazetecilerin sorusu üzerine bu çağrısını tekrarladı. Hafta başı muhalefet partilerini erken seçim gündemiyle ziyaret etmeye başladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatırlamakta yarar var: Basın toplantısından birkaç saat önce Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İktidar bloğu, 18 aydır yolsuzluk bahanesiyle CHP’yi silkeliyor. Daha önce de 8 yıl boyunca “terör” bahanesiyle Kürt siyasal hareketinin partisi HDP’yi tasfiye etmeye çalıştı ancak başaramadı; bu kez de başarabilmesi mümkün değil. 19 Mart Saraçhane operasyonuna karşı gelişen direnişin sosyal ve siyasal zemini bunun göstergesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP, tarihinde ilk kez bu derece geniş çaplı bir operasyonla karşı karşıya. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden birinci çıkan CHP’nin 24 belediyesine siyasi operasyon düzenlendi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile birlikte 22 belediye başkanı ve 200’ün üzerinde belediye yöneticisi tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tutuklanan belediye başkanlarından Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar bir süre sonra serbest bırakıldı ancak görevlerine iade edilmediler. Hâlen 19 belediye başkanı tutuklu bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadece gözaltına alındıktan sonra ev hapsi kararıyla serbest bırakılan, daha sonra bu kararı da kaldırılan Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere görevine dönebildi. Tutuklanan bazı belediye başkanlarının yerine kayyım atandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunların yanı sıra Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu gibi 7 CHP’li belediye başkanı AK Parti’ye geçti. Görevden alınan 3 CHP’li belediye başkanının yerine ise AK Parti’li belediye meclis üyeleri başkanvekili seçilerek yönetim el değiştirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlara ek olarak 2023’te yapılan CHP kurultayına yönelik butlan davası, İstanbul İl Kongresi’nin iptali davaları ve il yönetimine kayyım atanması gibi uygulamaların toplamı; iktidarın ana muhalefet partisi ve son yerel seçimlerin birincisi olan CHP’yi siyasal alanın dışına itme ve etkisizleştirme girişimlerinin 18 aydır kesintisiz sürdüğünü gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CHP’den tarihsel direnç &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP, tarihinde ilk kez bu kadar uzun süreli ve yoğun bir siyasal operasyon sürecine karşı, 18 ayda 103 “<strong>Millet İradesine Sahip Çıkıyor</strong>” mitingi düzenledi ve düzenlemeye devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu mitinglerde sergilenen güçlü direnç ve kitlesellik, iktidar partisinin beklemediği ve hesaplamadığı bir gelişme olsa gerek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası, CHP liderinin farklı siyasal muhalefet dinamiklerini gözeten; ülkenin siyasal, sosyal ve toplumsal duyarlılıklarını dikkate alan bir dil ve yaklaşımla iktidar karşıtı direnci büyük ölçüde süreklileştirmiş olması, iktidar saflarında şaşkınlık yaratmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasal muhalefet bu durumun yarattığı elverişli toplumsal zemini birlikte değerlendirme becerisi gösterebilirse, erken seçim çağrıları güçlü bir siyasal anlam kazanabilir ve toplumsal karşılığı genişleyebilir. Bu da iktidar ortaklarının sonunu getirebilecek bir yol haritasının oluşmasına zemin hazırlayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu durum, muhalefetin farklı siyasal dinamiklerinin önceliklerini ortaklaştıracak asgari &nbsp;mutabakatı üretmesini zorunlu kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mevcut otoriter ve faşizan yönelimin sonunu getirebilecek siyasal odak; CHP’nin 18 aydır inşa ettiği direncin, demokrasi, hukuk ve temel insan haklarını önceleyen siyasal ve toplumsal genç yeni siyasal kesimlerle buluşmasıyla oluşabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan, anlaşılabilir nedenlerle dile getirilen erken seçim talebi etrafında süren tartışmaların; asgari demokratik değerler, hukuk devleti ve temel haklar eksenine yönelmesi kritik ve zorlu bir eşik oluşturmaktadır. Erken seçim koşulların varlığı yokluğu tartışması bakidir. Ama yine de öncelik paydaşlığın inşası olmalı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu eşiğin aşılabilmesi için, mevcut otoriter yönetime karşı duran muhalefet partilerinin çok parçalı yapısı, farklı büyüklükteki siyasal aktörlerin birbirinden farklı ve zaman zaman çelişen siyasal bagajları ile önceliklerinin dikkate alınması zorunludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede; CHP açısından etkisizleştirme operasyonlarının durdurulması, DEM Parti açısından yeni çözüm sürecinin yürütülmesi, muhalefetin yol haritasında birbirinin alternatifi değil, birlikte ele alınması gereken temel başlıklardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekil konu ve sorunlara indirgenen, süreci kişiselleştiren taktik yaklaşımlar ise bu sürecin önünü açmak yerine tıkayabilir. Bütüncül bir siyasal programın önüne geçen taktiksel söylemler, otoriter yönetimden çıkışı zorlaştırma riski taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan, CHP ve DEM Parti’nin kendi iç dinamiklerine hapsolan bir siyaset zemini, siyasal alanı daraltmakta ve otoriter yönetime karşı muhalefetin etki kapasitesini sınırlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada muhalefetin, üç temel öncelikleri bütünsel yaklaşarak hareket etmesi gerekmektedir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’ye yönelik etkisizleştirme operasyonlarının durdurulması</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DEM Parti açısından yeni çözüm sürecinin ilerletilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer muhalefet partileri açısından ise bu başlıklar etrafında şekillenecek adil, eşit ve demokratik bir siyasal çerçevenin inşa edilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu üç eşiğin birlikte aşılması, hem siyasal alanın genişlemesi hem de toplumsal desteğin güçlenmesi açısından belirleyici olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da ancak, ortaklaşma, yeni siyasal araç ve kanalların bütüncül bir yaklaşımla geliştirilmesiyle mümkün olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan, muhalefetin bu yeni ve genç beyaz yakalı toplumsal siyasal dinamiği harekete geçirebilme becerisi ve gençlere siyasal açma cesareti göstermesi olacaktır. İktidar çevresindeki panikten muhalefet feyz a almayı &nbsp;başarmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP gündemini bu doğrultuda revize ederken, geri kalan muhalefet özel olarak da DEM Parti kendi aktüel ve dar önceliklerini revize etmelidir. Bu iki parti, ağır tekil, özgü siyasal gündem ve sorunları, büyük felakettin sorununu gölgelemesine izin verilmemeliler.&nbsp; &nbsp;Değilse otoriter ve faşizan iktidar kurumsallaşmasını sağlamlaştıracak, toplumsal zeminine pekiştirecek. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erken-secim-tartismasi-ve-muhalefetin-ortak-zemini-1775557324.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Otoriter ve totaliter algı siyasetinden demokratik oluş siyasetine</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/otoriter-ve-totaliter-algi-siyasetinden-demokratik-olus-siyasetine-13019</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/otoriter-ve-totaliter-algi-siyasetinden-demokratik-olus-siyasetine-13019</guid>
                <description><![CDATA[Siyaset, özü itibarıyla 'kral çıplak' dedirtmeme ve göstertmeme çabasıdır; gerçekliği eğip büktüğü, ambalajladığı ve satabildiği ölçüde başarılı sayılan bir alandır. Günümüzde otoriter ve totaliter siyaset endüstrisi, insanı hürriyet ve adalete ihtiyaç duymayan şartlandırılmış bir makineye indirgemeyi hedeflerken, kitleler bu yalanlarla dolu alanda teselli bulmaktadır. Hakikatin algı operasyonlarıyla boğulduğu, iknanın gerçeğe baskın geldiği bu 'post-truth' karanlığından çıkış, ancak bireyin kendi korkularını aşarak hakikati yaşantısıyla yeniden oluşturmasıyla mümkündür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset ve yalan içiçe olan süreçlerdir. Siyaset, kolaylıkla hakikati ve hukuku kurban vermektedir. Siyaset, yalanı kendisine kaçınılmaz yol arkadaşı ve zemini yapmaktadır. Siyaset ve yalanın içiçe geçmişliği, yönetenler ve yönetilenler arasındaki çarpık ilişkiyi ortaya koyduğu gibi, insanın hakikatle kurduğu kırılgan ve kurgusal bağın da doğasını ortaya koymaktadır. Siyaseti, sadece yönetim tekniği ve tecrübesi olarak anlamak yeterli değildir. Siyaset, dili, algıyı, korkuyu, umudu, itaati, dini ve kini örgütleyen bir alandır. Siyaset, kendisini hakikat olarak sunmaktadır. Siyasetin hakikat olma iddiasının aksine, siyasetin sunduğu ve söylediği hakikat değildir. Siyaset, hakikat adına hakikate rağmen hakikatin yerine etmek yerleştirmek istediği kendi kurgusunu, yalanını ve yanılsamasını üretmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset ve yalan arasındaki ilişkinin yalan söyleyen siyasetçilerden kaynaklandığı şeklinde yüzeysel bir algı vardır. Siyaset ve yalan arasındaki ilişki, siyasetçilerin kişisel yalancılıklarının ötesindedir. Siyaset, hakikati olduğu gibi ifade etmeyi amaçlamaz. Siyaset, hakikati yönetilebilir, kullanılabilir ve etkili olacak şekilde ifade etme yoluna gider. Siyaset, gerçeklikle çıplak hakikat olarak ilgilenmez. Siyaset, gerçekliğe hep istediği şekli ve içeriği vermeye çalışır. Başka bir ifadeyle siyaset, insanlara kral çıplak dedirtmeme ve göstertmeme çabasıdır. Siyaset, gerçekliği eğip büktüğü, ayıkladığı, kurguladığı, ambalajladığı ve satabildiği ölçüde başarılı ve sonuç alan bir alan olarak düşünülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasette ahlaki, manevi, bilimsel, felsefi doğruluk yoktur. Siyaset için asıl olan iktidarın sürekliliğinin sağlanmasıdır. İktidarı sürekli hale getirmenin yolu olarak gerçeği gizlemek, algı üretmek ve sürekli yalan söylemek, siyasal zorunluluk olarak görülmektedir. Siyasetçi, yalan söylemeyi, yolsuzluk yapmayı, günah işlemeyi, rüşvet almayı, şehvetini her türlü yolla tatmin etmeyi ahlaki sapma ve sapkınlık olarak değil, kendisinin doğal olarak sahip olduğu ayrıcalıklar olarak görmektedir. Siyasetçi, ahlaksız ve günahkar olma hakkının kendisine bir ayrıcalık olarak kabul edilmesi gerektiğini sanmaktadır.</span></span></p>

<p style="margin-left:9px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günlük hayatta yalanı, yanlış bilgi olarak anlayabiliriz. Siyasetteki yalan ise, farklıdır. Siyasetteki yalan, sukunluktur, susturmadır, tahakkümdür, soygundur, manipülasyondur. Siyaset, hakikat değildir. Siyaset, hakikatin nasıl görüneceğini belirleyen sahtekarlıklar ve aldatmacalar sürecidir. Siyaset, aldatmak ister. Siyasetin yalanı şekillendirmesi, insan ve siyaset arasında varoluşsal düzeyde bir kriz ve kerizlik ilişkisinin doğmasına yol açmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada siyaset, artık demokratik, sivil ve çoğulcu niteliklerini büyük ölçüde kaybetmiştir. Dünyanın birçok yerinde siyaset, otoriterleşmekte, totaliterleşmekte, fanatikleşmekte ve teokratikleşmektedir.Otoriter, totaliter ve teokratik siyasetleri güçlü yapan şey, din, milliyet, tarih, ahlak ve onur adına hakikati ortadan ortadan kaldıran yalanlar söyleyerek toplumları kandırmaları, kerizleştirmeleri ve aldatmalarıdır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, din, ahlak, felsefe, bilim, hukuk ve sanat dahil insana ve doğaya dair hakikat adına varolan her şeye çökmekte ve hakikati bir bütün olarak ortadan kaldırmaktadır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, hakikati çarpıtmakla yetinmemekte, hakikati bir bütün olarak ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyasetin yalanları ve algıları sonucu, insanlar ve toplumlar, gerçeklik duygusunu ve düşüncesini kaybetmişlerdir. Gerçeklikle bağı kopartılmış insanlar, ekonomik, hukuki, sosyal, siyasal, kültürel alanlarda tam bir fantazi aleminde yaşamaktadırlar. Gerçeklik sonrası dönem olarak adlandırılan mevcut insanlık durumunun yaratıcısı, otoriter, totaliter ve teokratik siyasettir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan için tehlikeli olan, yanılmak veya yanıltılmak değildir. Yanılan ve yanıltılan insan, bu durumu sonradan fark edebilir. İnsan için derin tehlike, gerçeklik duygusundan ve düşüncesinden kopartılmaktır. Gerçeklik duygusu ve düşüncesi köreltilen ve kaybettirilen insan, kendisine, tecrübesine, düşüncesine ve ayırım yapma yeteneğine güvenemez. Gerçeklikten kopartılan insan, aklını, güvenini ve özgürlüğünü yitirmiş insandır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, insanı gerçeklikten kopartmak suretiyle hakikat ötesi bir dönem icat etmektedir. İnsanlar, bugün siyasetin kendileri için uydurduğu gerçek dışı ve ötesi bir dünyada yaşamaktadırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikat ötesi çağda siyaset, artık yalan söyleyerek kendini yormamaktadır. Siyaset, hakikat yerine hakikatimsi kurgular üreterek insanları ve toplumları aldatmaktadır ve kandırmaktadır. Siyasetin uydurduğu hakikat ötesi dönemde, <em>hakikat</em> yoktur, <em>hakikatimsilikler</em> vardır. Gerçeklikle bağı kopan insanların ve toplumların anlamadığı gerçek şudur: <em>Hakikat, hakikatimsilik değildir</em>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar, artık bir şeyin doğru ve yanlış olduğuyla ilgilenmemektedirler. Siyasetin uydurduğu hakikat ötesi çağda insanlar, bir şeyin etkili olması, inandırıcı olması ve yaygınlık kazanmasıyla ilgilenmektedirler. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, algının dolaşımıyla, algıyı dolaşıma sokacak temsillerle, gösterilerle ve performanslarla ilgilenmektedir. Siyaset ve algı, bir bütün haline gelmiştir. Günümüz dünyasında algı ve siyaset, birbirini besleyen tek alan haline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçeklikten bağı kopartılan günümüz insanı, otoriter ve totaliter siyasal güçler tarafıından kandırılmayı ve aldatılmayı arzulamaktadır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, baskıyla birlikte rızayı, zorla birlikte hazzı, itaat ve aidiyeti birlikte kullanarak insanlara ve toplumlara musallat olmakta ve tahakküm kurmaktadır. Otoriter ve totaliter siyasetin ekonomi, kültür, din, ahlak, savunma, sağlık, ekonomi, altyapı, aile, enerji ve çalışma alanlarında söylediği yalanları kolaylıkla içselleştiren ve yalanlarla dolu bir alanda yaşayan kitleler, rahatlamakta ve teselli bulmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, yalanlar üzerine sabit kimlikler kurgulamakta, keskin ayırımlar uydurmakta, sadakat ve korku etrafında insanı felç etmektedir. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset uydurduğu yalanlarla, insanı ve toplumu tekrar eden, taklit eden, şartlandırılmış, düşüncesiz ve akılsız bir makinaya dönüştürmeyi amaçlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter, popülist, nasyonalist ve teokratik siyasetin ürettiği gerçeklik ötesi dönemin yalanlarına karşı hakikatin dirilişini ve direnişini sağlayacak yeni bir oluş maneviyatına ve felsefesine ihtiyaç vardır. Oluş maneviyatı ve felsefesi, otoriter ve totaliter siyasetin uydurduğu bütün değişmez kimlikleri reddetmekte, donmuş anlamları anlamsızlaştırmakta, kesin ve mutlak hakikat olduğunu dayatan bütün kurguları kabul etmemektedir. Oluş maneviyatı şunları söylemektedir: Hiçbir sabit kimlik yoktur. Bütün kimlikler, değişkendir ve akışkandırlar. Donmuş ve durdurulmuş anlamların hiçbiri anlam değil, yalandırlar. Hiçbir hakikatin kesin bir sonucu yoktur. Hakikat, yenilenen ve yaşanılan süreçlerle sürekli olarak inşa edilen deneyimlerdir. Hakikat, insanı harekete geçiren, yapan ve yaptıran açık bir bilinç ve duygu durumudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oluş maneviyatı ve felsefesi, otoriter, totaliter ve teokratik siyasetin milliyet, ahlak, din, medeniyet, aile, devlet adına söylediği bütün doğmaları reddetmektedir. Bütün doğmalar, yalandır ve yanılsamadır. Hakikat, dönüşüm, değişim ve diriliş tecrübesidir. Hakikat denilen şey, hiçbir siyasal, kültürel ve doğmatik kalıbın içine hapsedilemez. Hakikat, insanın sürekli olarak diğer insanlarla ilişki içinde doğa içinde kendisini oluşturma tecrübesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter, nasyonalist ve teokratik siyasetin yalanlarına ve algı operasyonlarına karşı oluş içinde yaşayan özgür birey, inançlarını sorgulama, arzularını çözümleme ve korkularını aşma sorumluluğla ve meydan okumasıyla karşı karşıyadır. Otoriter ve totaliter siyaset, insanı içeriden ve dışarıdan yönetmek için insanın korkularını, umutlarını, değerlerini, inançlarını ve anlamlarını üreten bir endüstridir.Otoriter ve totaliter siyaset endüstrisi, hakikatin gereksizliğine kişileri ikna etmeye çalışmaktadır.Gerçeği silikleştirmek, sindirmek ve silmek için yalanı ve algıyı gerçeğimisi hale getirmeye çalışan otoriter ve totaliter siyaset, insanların, hakikate, hürriyete ve adalete ihtiyaç duymayan şartlandırılmış makinelere indirgenmesini istemektedir.Otoriter ve totaliter siyasetin stratejik hedefi, bireyleri gerçekliğe ihtiyaç duymayan nesneler haline getirmektir. Otoriter ve totaliter siyaset, hakikati ve adaleti ihtiyaç olmaktan çıkardıkları takdirde politikalarının ve pratiklerinin doğruluğunun test edilmesi imkanlarının ortadan kalkacağınıı ve politikaların etki gücünü koruyacağını, bunun da gücü elde tutmak için yeterli olacağının çok iyi farkındadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter ve totaliter siyasetin icat ettiği gerçeklik ötesi mevcut durumda etki, doğrunun yerine geçmiştir, ikna hakikate baskın olmuştur ve algı gerçekliği karartmıştır. Gerçek ötesi ve üstü olarak nitelenen mevcut insanlık durumunda insanın gerçeklikle, kendisiyle, doğayla ve insanlıkla bağı ve bağlantısı köreltilmiş ve kopartılmıştır. Demokrasiyi, hukuku, özgürlüğü ve barışı var etmek için kişinin, hakikati yaşantısıyla oluşturmasına imkan sağlayan oluş felsefesine ve maneviyatına dayalı demokratik oluş siyaseti tecrübesine ihtiyacı vardır. Demokratik oluş siyaseti, otoriter ve totaliter siyasetin yalan, yanılgı ve algı saplantısından çıkmak için verimli bir imkandır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/otoriter-ve-totaliter-algi-siyasetinden-demokratik-olus-siyasetine-1775482411.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Habermas’ın vefatı, Kavala davası ve Gezi konusundaki kafa karışıklığı</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/habermasin-vefati-kavala-davasi-ve-gezi-konusundaki-kafa-karisikligi-13018</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/habermasin-vefati-kavala-davasi-ve-gezi-konusundaki-kafa-karisikligi-13018</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa felsefesinin dev ismi Jürgen Habermas’ın 96 yaşında vefatı, sadece bir düşünürün kaybını değil, onun 'Kamusal Alan' teorisinin güncel siyaset üzerindeki izdüşümlerini de yeniden tartışmaya açtı. Habermas’ın İletişim Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan temel eserinden yola çıkarak; Gezi sürecini bir 'hükümeti devirme girişimi' olarak gören indirgemeci mantık ile onu 'tahakkümsüz bir müşterekler deneyimi' olarak okuyan sivil yaklaşım arasındaki derin uçurumu mercek altına alıyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Geçtiğimiz hafta Avrupa merkezli felsefenin en önemli temsilcilerinden Jürgen Habermas 96 yaşında vefat etti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermas günümüz Avrupa siyaseti, felsefesi ve çağdaşları üzerinde çok önemli bir etkisi olan, ister fikirlerini savunsun, ister karşı çıksın herkesin ciddiye almak zorunda kaldığı önemli bir düşünürdü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermas’ın vefat haberi&nbsp;savaş sonrası döneme damgasını vuran bir çok önemli Avrupalı felsefecilerde olduğu gibi geriye dönük&nbsp;bir çok tartışmayı yeniden başlattı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu olay Osman Kavala’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki davasıyla aynı tarihlere geldi. Habermas’ın kamusal alan kavramı konusunda ilk çalışmaları yapan kişilerden biri olması ve söylediklerinin Gezi (ve bu dava) ile ilgisi nedeniyle benim de aklıma bu konuyu tartışmak geldi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Üstelik de birden çok çağrışımla: Habermas’ın “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü” başlıklı çok ses getiren kitabı Kavala’nın kurucuları arasında olduğu İletişim Yayınları tarafından 96 yılında yayınlanmıştı. İlk baskısı 1962 yılında Almanca yapılan&nbsp;bu eser daha sonra neredeyse bütün dünya dillerine çevrilerek defalarca basılmıştı.&nbsp; Bu temel eser kamusal alan kavr</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">amının ortaya çıkışını analiz eden ve tartışmaları başlatan ilk ve temel bir çalışma olarak kabul görür.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:#222222">[1]</span></a></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kitabı okuma fırsatı bulanlar bir başka nedenin de kamusal alan kavramında Habermas’ın temsil ettiği “Avrupa merkezci” yaklaşımın ister kabul görsün, ister reddedilsin (ve eleştirilsin) Kavala davasındaki görüşleri tartışmak için eşsiz ve önemli bir kılavuz niteliği taşıdığını da iddia edebilirler. Bu kitaba bakıldığında Gezi’nin “bir hükümeti devirme girişimi” mi, yoksa “farklı bir kamusal alanı deneyimi” mi olduğu konusundaki tartışmalarda yaşanan kafa karışıklığının ve Kavala’nın mahkumiyeti konusundaki hukuki değerlendirmelerin bu gözden geçirmeyle çok alakalı olduğu zannedersem anlaşılacaktır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Nihayet şunu da söylemeyi unutmayayım, bu gözden geçirme çabasının sıklıkla “son Avrupalı” olarak anılan Habermas’ın kamusal alanı kavramsallaştırma ve analiz çalışmasının çok daha ötesine geçen bir boyutunun olduğu, siyaset kuramındaki önemli gelişmelere yol açtığı da bir iddia konusu olabilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Örneğin onun otobiyografisi üzerinde çalışan Hamid Dabashi şunları söylüyor: “Bugün elbette Habermas’ı, ondan önce ve sonra gelen diğer tüm Avrupalı filozoflar gibi, büyük bir saygı ve hayranlıkla okumaya devam etmeliyiz; ancak bunu, Avrupalı ve Amerikalı antropologların bizim ahlaki ve kültürel özgüllüklerimize yaklaşımında hiç benimsemediği kadar saygılı, köklü bir antropolojik bakışla yapmalıyız.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:#222222">[2]</span></a>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Kamusal alanın mı yoksa kamusal alan kavramının mı ortaya çıkışı?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermas’ın bu erken çalışmasının Avrupa’da kamusal alanın ortaya çıkışı, dönüşümü üzerine bir tarihselleştirme ve kavramsallaştırma çabası olduğu söylenebilir. Ona göre burjuva kamusal alanı tarihsel olarak 18. yüzyılda özel ilgi alanlarından çıkarak müşterek bir tartışma ve görüş paylaşma mekanları olan kafelerde, salonlarda ortaya çıkar.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu alanlar iktidarlardan bağımsız olarak, eleştirel tartışmaların yürütüldüğü, erişime ve katılıma açık yerlerdir.&nbsp; Bu kavramın tarihselleştirilmesinin ve tanımının yapılmasının Avrupa siyasetindeki güncel tartışmalarla yakın bir ilgisinin olduğunu da tahmin etmek zor değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu açıdan Habermas’ın modern kamusal alanın yapısını çözümlemeye çalışan ilk düşünür olduğu söylenebilir.&nbsp;Habermas’ın kamusal alan kavramı, resmi kamu alanındaki yetki ve donanım sahibi kişilerden, bürokrasiden, kurumsal yapılardan ayrıdır. Onun dikkati çektiği şey burjuva kamusal alanının tamamen sivil alanda, daha çok edebi pratikler etrafında şekillenmesidir. Kafeler, salonlar, edebi sohbet ortamları gibi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Buna karşılık onun sözünü ettiği radikal kırılma noktasını kamusal alanın “tasarlanabilir bir nesne” halini almasıdır. Bu durumda modern demokrasilerde olduğu gibi kamusal alanı tasarlayan aktörler, güçler tartışma konusu halini alır. Kamusal&nbsp;alanın tasarlanabilirliği fikri yeni bir şey değildir. Bütün iktidarlar askeri tekniklerle bir takım mekanları, müşterek alanları tasarlama kabiliyetine sahip olmuşlardır. Bu açıdan modern kamusal alanın kurucu paradoksu olan tasarlanabilirlik meselesi Rönesans’a, Antik Roma ve Yunan’a kadar uzanır. Bu açıdan bakıldığında mimaride, edebi alanda, kültürde milli ideallerle inşa edilen,&nbsp; iktidar güçleriyle bir hizaya getirilen,&nbsp;prototipleştirilen ulus-devletlerin neoklasik resmi kamusal alanı kopyanın kopyasıdır . Savaş sonrası Avrupa'daki demokrasileri inşa eden kurucu fikirlerle, Habermasçı&nbsp;idealin, kamusal alan kavramının bu açıdan örtüştüğü söylenebilir.&nbsp; Başka bir deyişle Nazi Almanyası'nın ya da Stalin Rusyası'ndaki kamusal alan fikrinin tam zıddıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şimdi gelelim Habermas’ın işaret ettiği bu kırılma noktasının bizdeki karşılığına.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Konunun çerçevesinin dışına taşmamak için Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu Habermasçı tipolojik tanıma uygun kamusal alan gelişmelerini, mekanları ve ortamları bir kenara koymayı öneriyorum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Habermas’ın “radikal dönüşüm” dediği şeyin yereldeki karşılığı</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">İstanbul’da modern resmi kamusal alanın ilk örneği&nbsp;Tophane’dedir.&nbsp;Nusretiye Camii, Saat Kulesi ve Pera House’u tasarlayan İngiliz mimara (Smith) yaptırılan protokol karşılama binası ve diğer kamu yapılarının oluşturduğu bütün bu açıdan modernleşme sürecindeki kırılma noktasına işaret ederler. 18. yüzyıldaki sivil alandaki kamusal alanların dışında, farklı tipte, iktidarın temsil sahnesi olan yeni bir kamusal alan ortaya çıkar. Onun devamı olan Dolmabahçe ve Yıldız’daki resmi kamusal alanlar gibi Tophane'deki bu ilk örnek de&nbsp;seküler değildir. Bu yeni mekansal düzen burada yer alan ritüeller, katılım biçimleri daha çok neoklasik, yani yeniden tasarlanan, ya da "icat edilen" iktidar aygıtının ideolojik pratiklerinin temsil sahnesidir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu tarihi kırılma noktasında ortaya çıkan radikal dönüşüm kamusal alanın tasarlanabilirliği fikridir. Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün davetiyle İstanbul'a gelen ve şehri planlama işini üstlenen, Paris'in baş plancısı görevinde olan Henri Prost'un gerçekleştirdiği Gezi (Promönad) projesi ile bu resmi kamusal alan sahilden,&nbsp;yani neoklasik devletin tören hattından daha çok piyasa aktörlerinin yer aldığı, burjuva kamusal alanına, yani yukarı taşınır. Avrupa’dakilere benzer kafelerin, kulüplerin, salonların bulunduğu Grand Rue de Pera’nın nihayetindeki Taksim’e ve Gezi’ye taşındığında Avrupa’daki seküler kamusal alan gene resmi bir ideoloji olarak yeni temsil sahnesine kavuşur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Caminin, dini ritüellerin yerini seküler etkinlikler, Şehir Operası, Cumhuriyet Anıtı, Gezi alır. Bu bir bakıma ilk belediyenin, 6. Daire-i Belediyesi’nin gerçekleştirdiği Tepebaşı Parkı’nın Avrupa'daki benzerleri gibi, merkezi devlet aracılığıyla uygulanmış büyük ölçekli bir örneğidir. Paris’in merkezindeki Trocadero Meydanı gibi. Yenilikler, gösteriler buraya taşınır. Müzik yarışmaları, buz üzerinde dans revüleri, açık hava konserleri burada gerçekleşir, hatta ilk uzay kapsülü bu alanda sergilenir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu da sekülerliğin sivil dinamiklerinin yerini ulus-devletin kurulmasıyla tasarlanabilir bir kamusal alan kavramının aldığını gösterir. Modernlik bu alanda seküler olma iddiasıdır ancak resmi bir program olmasıyla da bir sürekliliğe sahiptir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Nitekim 2. Mahmut’tan günümüze uzanan diğer tasarlanmış resmi kamusal alan kavramı merkezi iktidarına doğru gelişen soylulaştırıcı dinamikler ve siyasal gelişmeler içinde ulus-devletin bu temsil sahnesinde Taksim Camii ve AKM tartışmaları ile bir dip akıntı olmaktan yüzeye&nbsp; çıkar. Süreklilik belirgin olur ve ulus-devlet formatında yeni bir karşıtlığa dönüşür.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermasçı idealler, yani erkten bağımsız bir müzareke alanı yaratılarak oluşturulan kamusal alan kavramı her ikisinde de askıya alınmıştır. Ancak savaş sonrası dış etkiler ister istemez Cumhuriyet'in bu ilk ve en önemli kamusal alanında&nbsp;kültür insanlarını, sanatçıları kapsayacak bir özgürlük havası estirir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ancak bugün de tanık olunduğu gibi piyasa ve hayırseverlik kurumlarına, sermayenin desteklediği sanat müzelerine bırakılan müzakere alanları siyaseten yetersizdir ve kırılgandır.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">En ideal koşullarda, katılımcılar eşitsiz ve ilişkisiz koşullarda yer alırlar. Kimileri kamu imkanlarını kullanan bilişsel donanımlara, sermayelere ve pratiklere sahiptirler, kimileri ise bunlardan mahrum kalmışlardır. Bu nedenle kamusal alanı müzakereye açmak, eşitsizlikleri aşmak için yeterli değildir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">80'ler sonrasındaki gelişmeler, 90’larda geçmişten dersler çıkarmaya çalışan, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bağımsızların “Seretonin Sergileri” gibi istisnalar olsa da.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Gezi ne birincisine, ne de ikincisine bir karşılık</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kavala’nın da içinde bulunduğu, kimi zaman toplantılarına&nbsp;evsahipliği yaptığı Taksim Platformu kamusal alan kavramına bir bakıma bu hafıza eşliğinde yaklaşır. Bu girişim her dönem ortaya çıkan tepeden inmeci Taksim ve Gezi projelerine karşı defalarca iktidarlara yöntemi gözden geçirme, farklı bir şey yapma çağrısı yapar.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Taksim Platformu'nun yaklaşımı Habermasçı kamusal alan kavramının bir versiyonu olarak kabul edilebilir. Ama bir gözden geçirme ile. Çünkü resmi kamusal alanın dışında ya da karşısında değil, iki ayrı hattın kesiştiği, örtüştüğü yerde toplulukları tasarlama ideallerinin yarattıkları krize karşı bir alternatifi ortaya koymaktadır.&nbsp; Zaten Seretonin&nbsp;Sergileri, Şenlikli Galata Direnişi, 96 Habitat 2 Birleşmiş Milletler Zirvesi, 99 Felaketi sonrası sivillerin kamusal işlevleri, koordinasyonu üstlenmesi gibi Kavala’nın da içinde bulunduğu,&nbsp;bir bakıma bağımsızların "mucizeler" yarattıkları bir hafızanın devamıdır. Bir&nbsp;dönüm noktası olan ve 80 Darbesi öncesindeki çatışmacı, iktidar merkezci, seküler olmayan. askıya alma haline bir alternatif oluşturan&nbsp;bir deneyimler birikimidir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu açıdan Taksim Platformu'nun başlattığı etkinlikler hiçbir zaman dışlayıcı değildir, her zaman herkese, her görüşten insanlara, topluluklara açıktır. Gezi de kamusal alanı erke bağımlı tasarımların askıya almadığı, tahakkümsüz bir ortamdır. Katılımcıların açık bir biçimde fikirlerini özgürce ifade ettikleri, kimsenin kimse üzerinde üstünlük kurmadığı ve fikirlerinden ötürü insanların birbirini aşağılamadığı, ötekileştirmediği, erişilebilir bir müşterekler deneyimi ve iletişim ortamıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu yüzden zannedersem bu yenilikçi, demokratik deneyimin izlerinin silinmesi için tekrar neoklasik kamusal alanına dönüştürmek için müdahale edildi ve hiç olmayacak bir kişi, Kavala sanki "tasarlayıcı" olarak tam zıddı olan bir kamusal alan kavramının temsilcisi gibi gösterilmiş oldu. Gezi'de de görüldüğü gibi Habermasçı müzakere alanı hep kırılganlık taşıyor. Örneğin müzakere alanı tasarlayanlarla, böyle bir donanıma sahip olmayan insanlarla inşa edildiğinde ortaya kolayca manipüle edilen, askıya alınabilen bir kamusal alan kavramı çıkıyor. Nitekim Gezi’nin kırılganlığını, iktidarların onu çatışma eksenine taşıyarak imha etmeleri ve Kavala’yı da düşmanlaştırıp hapse atmaları bu sayede gerçekleşti.&nbsp;Kavala’nın başına gelenleri Hrant Dink’in durumuna benzetiyorum. Dink de Kavala gibi hiçbir zaman olmadığı şeyle, karşıtıyla suçlandı ve bilirkişi raporuna rağmen hüküm giydi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sonuç olarak:&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermasçı kamusal alan kavramının 80'ler sonrasındaki yaşanan müşterekler deneyimlerinde gözden geçirilmesinin çok ufuk açıcı bir şey olduğu kesin. Birçok&nbsp;düşünürün vefatı sonrasında fikirlerine katılınmasa bile, yaptığı analizler yarattığı sonuçlar itibarıyla oldukça yararlı bir çaba olduğu konusunda fikir birliği içinde oldukları görülüyor. Bu önemli.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Açıkça söylemek gerekirse Kavala’nın Gezi ile ilgilenmesi ile 1999&nbsp;Deprem felaketinden&nbsp;sonra sivillerin kamusal alanla ilgili mucizevi bir koordinasyon deneyimi üretmesi ya da var gücüyle yardım çalışmalarına katılması ya da 1996’daki Birleşmiş Milletler Zirvesi öncesindeki kapsayıcı ve devletin yerleşim politikaları dönüştürücü sivil toplum çalışmalarına destek vermesi arasında hiçbir fark yok. Kavala bugün de hapiste olmasa eminim ki sivil alandaki çalışmaları ile yaşanan her türlü sorun karşısında elinden gelenleri yapmaya&nbsp;uğraşacaktı.&nbsp; Asıl mesele hala iyileşmenin tasarlanabilir bir kamusal alan fikriyle gerçekleşeceğini iddia edenlerin kamusal alandaki tahakküm biçimleri. Bu noktada tasarlanabilir bir kamusal alan tasavvurların bu yaşadığımız krizi çözmekte başarısız oldukları belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bir de bu davada "Türkiye’nin görüşünü temsil ettiği" söylenen bir kişinin, üstelik akademik bir sorumluluğu bulunan bir hukuk insanının, bu gözden geçirmeyi yapmak yerine neoklasik (yani erke bağımlı diyebileceğimiz) kamusal alan kavramına saplanmasının yarattığı çelişkiye de zannedersem ayrıca değinmek gerekiyor.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black"><span style="color:black">[1]</span></span></a><span style="color:#222222">.</span><u><span style="color:#1155cc"><a href="https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://iletisim.com.tr/kitap/kamusalligin-yapisal-donusumu/7035%3Fsrsltid%3DAfmBOorsuei633SPJJMwg7c7OXtznTExvIfIRb5Er5OXILLs8YbhsvV-&amp;ved=2ahUKEwiwkoyd69iTAxUA87sIHTPrB3wQFnoECAcQAg&amp;usg=AOvVaw35bz5z-6cwLqs4cnFaGZnp" style="color:blue; text-decoration:underline">https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://iletisim.com.tr/kitap/kamusalligin-yapisal-donusumu/7035%3Fsrsltid%3DAfmBOorsuei633SPJJMwg7c7OXtznTExvIfIRb5Er5OXILLs8YbhsvV-&amp;ved=2ahUKEwiwkoyd69iTAxUA87sIHTPrB3wQFnoECAcQAg&amp;usg=AOvVaw35bz5z-6cwLqs4cnFaGZnp</a></span></u></span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black"><span style="color:black">[2]</span></span></a><span style="color:black">.</span><u><span style="color:#1155cc"><a href="https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://terrabayt.com/kultur/jurgen-habermasin-vefatiyla-evrensel-bir-avrupa-felsefesi-yanilsamasi-da-sona-erdi/&amp;ved=2ahUKEwjUisue6tiTAxXXSPEDHYpBGJkQFnoECAgQAg&amp;usg=AOvVaw21HXUqjJI3jK7PKM7M3STJ" style="color:blue; text-decoration:underline">https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://terrabayt.com/kultur/jurgen-habermasin-vefatiyla-evrensel-bir-avrupa-felsefesi-yanilsamasi-da-sona-erdi/&amp;ved=2ahUKEwjUisue6tiTAxXXSPEDHYpBGJkQFnoECAgQAg&amp;usg=AOvVaw21HXUqjJI3jK7PKM7M3STJ</a></span></u></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/habermasin-vefati-kavala-davasi-ve-gezi-konusundaki-kafa-karisikligi-1775481848.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Seda Demiralp: Seçmen “Muhalefetten somut vizyon bekliyor. Yani bana asgari ücreti arttıracağım deme, paranın nereden geleceğini anlat” diyor</title>
                <category>SÖYLEŞİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/seda-demiralp-secmen-muhalefetten-somut-vizyon-bekliyor-yani-bana-asgari-ucreti-arttiracagim-deme-paranin-nereden-gelecegini-anlat-diyor-13017</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/seda-demiralp-secmen-muhalefetten-somut-vizyon-bekliyor-yani-bana-asgari-ucreti-arttiracagim-deme-paranin-nereden-gelecegini-anlat-diyor-13017</guid>
                <description><![CDATA[Işık Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Seda Demiralp ile Türkiye'de seçmen davranışını, siyasi apatiyi ve muhalefetin önündeki yapısal engelleri konuştuk.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sunuş</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Işık Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Seda Demiralp ile Türkiye'de seçmen davranışını, siyasi apatiyi ve muhalefetin önündeki yapısal engelleri konuştuk. Demiralp, mavi yakalı seçmenlerin yaklaşık yüzde elliye tekabül eden kısmının neden bir yandan ekonomik durumlarından şikayet ederken diğer yandan iktidara destek vermeyi sürdürdüklerini, ev kadınlarında yahut emeklilerde gözlemlenen oy kaymasının neden mavi yakalı seçmenlerde aynı oranda gözlemlenmediğini, kararsız ve geçişken seçmenlerin seçim kaderini nasıl belirlediğini ve gençlerdeki umutsuzluğun apatiye nasıl dönüştüğünü ve bunun neden dikkatle izlenmesi gereken bir durum olduğunu araştırmaları üzerinden anlattı. Özellikle mavi yakalı seçmenlere odaklanan son araştırmasına göre ise, bu seçmenlerin muhalefete mesajı netti: "Bana asgari ücret artışını değil, paranın nereden geleceğini anlat."</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kamuoyu araştırmalarında CHP'nin AK Parti ile oy farkının az olması sıkça eleştiriliyor. Bu haklı bir eleştiri mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben CHP'nin içinde olduğu koşulları düşündüğümde oy oranını başarılı buluyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neye göre?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024 yerel seçimlerine göre. CHP burada kendini 1. Parti yapan oy oranını koruyor. Maruz kaldığı ağır baskı ortamında bu önemli bir başarı. Yüzde 30’lar CHP'nin yeni normali oldu. Bu büyük bir başarı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de şunu ekleyeyim: Bu tür araştırmalara sadece aldığı oy yüzdesi üzerinden değil, alt kırılımlardan bakmak gerekiyor. Hangi gruplardan ne kadar oy alabiliyor? 2024 başarısı hangi gruplardaki kaymayla gerçekleşti, o gruptakiler hala CHP’ye destek veriyor mu? Ya da oy değiştirmeyenler neden değiştirmedi, neden daha dirençli çıktı? Bu soruların üzerine gitmek çok daha aydınlatıcı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son dönemde kararsızlar ya da "hiçbirisi" seçeneği araştırmalarda ilk sıraya çıkıyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkede kararsızların ve hiçbir partiyi beğenmeyenlerin olması normal bir şey. Zaten bu son yirmi yılın hikayesi. İnsanların siyasetten yılması, ana akım partilerin popülerliğini kaybetmesi, sistem dışı aktörlerin, partilerin öne çıkması... Mesela AK Parti'nin çıkışı da bir anlamda böyleydi. Mevcut partilerden yılmış seçmenlerin desteğiyle iktidara gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aradan uzun zaman geçti ve son yıllarda insanlar yeniden bir alternatif aramaya başladı. İktidara vaktiyle destek vermiş ama artık memnun olmayan bir grup var. Bu memnuniyetsizliğin başında ekonomi geliyor. Son zamanlarda buna adalet de eklendi. Bu insanların bir kısmı 2024'te CHP'ye bir şans verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu başarının ardından yerel yönetimlere yolsuzluk üzerinden operasyonlar geldi, İBB Davası açıldı...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada ilginç bir durum var. İktidarın CHP yerel yönetimlerini yolsuzluk iddiaları ile yıpratmaya çalışması, muhalefete karşı kampanyasını daha önce kendisinin sık sık eleştiri aldığı bir konu olan yolsuzluk kavramı üzerinden yürütmesinin önemli bir sonucu var. Bu durum, seçmen gözünde yolsuzluğun apolitikleşmesi ve normalleşmesi ile sonuçlanıyor. Böylece yolsuzluk siyasetin normali haline getiriliyor. Asıl tehlikeli olan bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik adaletsizliklerle, hakkaniyetsizliklerle ilgili şikayeti olan insanlar bu durumda "diğer tarafın da çok farkı yokmuş" duygusuna kapılıyor. Bundan ötürü, CHP'nin bilhassa yolsuzluk üzerinden yıpratılmaya çalışılmasının tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Yani geçmişte yolsuzlukla ciddi biçimde suçlanmış, en büyük eleştirileri yolsuzluk üzerinden almış bir partinin rakibini yolsuzlukla suçlaması üzerinde durmak lazım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neden bunu yapıyor sizce?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında şunu demiş oluyor: "Yolsuzluk konusu artık siyaset dışı kalsın. Kimse kimseyi yolsuzlukla yıpratamasın. Seçmende 'hepsi birbiriyle aynı' duygusu hakim olsun." Mesela ABD'ye bakalım. Kendisi en çok ahlaki konular üzerinden eleştiri alan Trump’ın dönüp muhalefeti ahlak konusunda eleştirmesini kimileri “bu ne saçmalık, ahlaki üstünlük Trump’a mı kaldı” diye kestirip atıyor, anlamsız buluyor. Trump’ın buradan bir sonuç elde edebileceğini düşünmüyor. Oysa atladıkları nokta şu. Trump bunu yaparken, ahlaki üstünlük elde etmeye çalışmıyor. Kendisini ahlak konusunda eleştirilemez bir hale getirmeye çalışıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bütün bu gelişmeler "hiçbirisi" partisini büyütüyor. Kararsızların ve geçişkenliklerin artması tesadüf değil. İnsanlar bir noktadan sonra şöyle düşünüyor: "Kimi seçersem seçeyim, daha iyisini yapamayacak. Benim hayatımda bir değişiklik de olmayacak."</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>APATİ OTOKRATLARIN KULAĞINA MÜZİK GİBİ GELİR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum sizin üzerinde çalıştığınız apati kavramıyla nasıl bağlantılı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem de çok doğrudan bağlantılı. Apatinin en temel sebeplerinden birisi bireyin şu duyguyu kaybetmesidir: "Siyasetle ilgileneyim, elimden gelen en iyi tercihi yapayım, gidip oyumu vereyim, daha iyi bir sayfa açılmasına katkıda bulunmuş olayım." Birey bu duyguyu kaybettiği noktada siyasetten geri çekiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birey bu duyguyu nasıl kaybediyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birincisi, "benim hiçbir gücüm yok, sözümü kimse dinlemiyor" duygusu. Demokrasi ortadan kalkmışsa, oy vermek istediğin parti lideri tutuklanmışsa, partisi kapatılmışsa vs. birey kendini etkisiz hisseder. İkincisi ise "zaten partilerin birbirinin hiçbir farkı yok" duygusu. Her ikisi de apatiye zemin hazırlıyor. Apatinin artması bazı kesimlerin işine geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimlerin?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut statükodan beslenenlerin. Siyasi dengeyi değiştirebilecek ciddi bir toplumsal kesim otomatik olarak siyaset dışı kalmış oluyor. Biz hep şöyle deriz: "Apati otokratların kulağına müzik gibi gelir." Ne kadar az insan siyasetle ilgilenirse o kadar az kişiyi ikna etmek zorunda kalırsın. Çünkü otokratların da bir yere kadar rıza, ikna ile uğraşması lazım. Tamamen baskıyla iktidarda kalmak çok maliyetli. O rızayı bazen ekonomik faydalar, transferler, para dağıtarak elde edersin. Bazen dezenformasyon ve propagandayla ikna etmeye çalışırsın. Ne kadar az kişinin rızasını almak gerekiyorsa o kadar iyi, diğerleri zaten çekilmişler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NEDEN OY TERCİHLERİNİ DEĞİŞTİRMİYORLAR?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seçmen grupları arasındaki oy hareketlerini biraz açar mısınız? Kimlerin hareket etmesi siyaseten önemli sonuçlar doğurur?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki gruptan bahsedebiliriz: Apatisi yüksek olduğu için siyasete çekmekte zorlandığımız gruplar ve başka sebeplerden ötürü değişime dirençli gruplar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gençlerden başlayalım. Gençlerde apati çok yüksek. Ama gençler demokratik siyasete aslında açıklar. Yani gençliğin getirdiği entelektüel esneklik bu anlamda çok kıymetli. Esneklikle kastım şu. Ne kadar erken bir tercihe yerleşirsen bir sonraki seçimde de aynı tercihi yapma ihtimalin artıyor. Üç kere A partisine oy vermişsen dördüncüde B'ye geçmeye yöneldiğinde iç sistemin "niye değişiklik yapıyorsun ki, önceki yaptıkların yanlış mıydı?" diyor. Biz buna "path dependency" diyoruz. Bir yola girdiysem o yoldan gideyim artık. Bu esneklik kaybı demek. Gençlerde bu eğilim daha zayıf çünkü daha az geçmiş tercihleri var. Bu bir esneklik, bir avantaj.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama dezavantaj olan şu: Gençlerde gördüğümüz apati hali. Onlar aradıklarını bulamıyorlar, çok daha umutsuzlar, çok daha yılgınlar. Farklı sebepleri var bunun — post-truth dünya, ortak gerçeklik algısının, gerçeğe ulaşma umudunun erozyona uğraması bunların bir kısmı. Siyasette aradıklarını bulamamaları, daha iyi bir dünya için siyasi değişim umutlarının zayıf olması diğer bir kısmı. Sonuç olarak diyebiliriz ki gençlerde umutsuzluk çok yüksek ve bu umutsuzluktan gelen acıyı bastırmak için kendilerini koruma refleksiyle siyaset dışı bir pozisyon alıyorlar. Yani umurlarında olmadığı için değil, bir anlamda kendilerini korumak için siyasetten çıkıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem ekonomik açıdan hem siyasi açıdan önlerini çok karanlık hissediyorlar. Diğer jenerasyonlarda geçmişte daha iyi şeyler görmüş olmak insanı biraz tutuyor. Ama gençler için durum bazı açılardan daha karanlık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mavi yakalı seçmenlerin iktidardan kopmaması araştırmalarınızda nasıl görünüyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Normal şartlarda ekonomik anlamda en dezavantajlı grupların, mevcut ekonomik durumdan en çok şikayetçi olduğunu ve oy değiştirmeye en yatkın olduklarını bekleyebilirsiniz. "Ekonomik oy verme" teorisinin en kaba uyarlaması bu. O zaman mevcut ekonomik durumdan kim memnun değil? Herhalde sosyoekonomik hiyerarşinin en altındakiler, örneğin mavi yakalı çalışanlar. Ve 2024'te bir oy kayması yaşandığını biliyoruz. Daha önce iktidara oy vermiş bazı grupların başka ekonomi olmak üzere mevcut sistemle ilgili şikayetlerinden ötürü 2024’te ya sandığa gitmediğini ya başka partilere oy verdiğini biliyoruz. Bazı seçmen grupları, örneğin emeklikler ve ev hanımları gibi, bu grupların başını çekti. Diğer yandan, mavi yakalı çalışanlar için durum pek böyle değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ilginç bir durumdu ve neticede bizim için bir araştırma sorusu oldu oldu. Bu konuyu Işık Üniversitesi’nde siyasette duyguların rolünü araştırdığımız Emotics Lab’de, hem kantitatif hem kalitatif olarak çalıştık. Kantitatif çalışma bu grupta kaymanın beklendiği kadar olmadığını doğruluyordu. Kalitatif çalışma, yani odak grup görüşmeleri ise, bize bunun neden böyle olduğu konusunda daha fazla içgörü sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüyoruz ki, şöyle bir durum var: Evet bu grup piramitte en aşağıda. Evet şartları kötü. Ama ekonomi konusunda umutsuz olsalar da başka konularda umutlular. Mesela dış politika. Türkiye'nin dış politika ve güvenlik alanında güçlü bir marka olduğu söylemi bu grubun kırılganlığına iyi geliyor. Bunu iyi görmek lazım: Sosyoekonomik kırılganlığı çok yüksek olan bu grupta, güç özleminin de çok yüksek olduğunu görmek lazım. Bu grubun bir yere tutunmaya, kendini güçlü hissetmeye çok ihtiyacı var. Güçlü adam siyaseti, dış politikada belki “kabadayı” diyebileceğimiz bir duruş bu gruba duygusal olarak çok iyi geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu algı doğrudan siyasi söylemlerle mi, dizilerle mi, sosyal medyadaki bazı içeriklerle mi oluşuyor, bu tartışılabilir. Ama dış politika ve güvenlik konusunda Türkiye'nin güçlü bir marka olduğu algısının iktidar seçmeni mavi yakalı çalışanlarda ciddi bir karşılık bulduğunu gördük.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-05%20at%2021_39_22.jpeg" style="height:522px; width:500px" /></p>

<p><strong>Prof. Dr. Seda Demiralp</strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunu nasıl açıklıyorsunuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle diyeyim, kantitatif çalışmamızda iktidar seçmeni içinde umudu en yüksek ölçtüğümüz grup vasıfsız mavi yakalılar idi. Yüz yüze görüşmelerde sorduğumuzda o umudun ekonomiden değil, ama dış politika ve güvenlikten geldiğini gördük. Bu katılımcılar, "Soframda yemeğim varsın az olsun ama başım dik dursun" diyorlar. Ya da araştırma raporuna taşıdığım bir alıntıda olduğu gibi: "Muhalefet isterse yemeğimden altın çıkarsın. Drone üretimimizi durduracaksa, dış politikada attığımız adımları geriye alacaksa istemem" diyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü dünyanın çok güvensiz olduğu algısı bu grupta çok kuvvetli. Ve bu güvensizlik kaygısını en çok mevcut güçlü adam siyasetinin giderebileceğine dair kanı güçlü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat hepsi bu da değil. Bunlardan da belki daha önemli olan şu: İktidar seçmeni mavi yakalılar, kendilerine mevcut şartlar içerisinde verilebileceğinin en fazlasının verildiğini düşünüyor. Belki dışarıdan bakanların anlamakta en zorlandığı kısım bu. "Asgari ücret çok düşük" diyebilirsiniz. Bu kesim biliyor ki, ya da inanıyor ki mevcut şartlarda asgari ücret daha yüksek olamazdı. Para olsaydı, kaynak olsaydı verilirdi diyor. Üstelik "daha fazla asgari ücret olsa benim başka masraflarım da artardı" diyolar ki bu konuda çok da haksız değiller.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neticede asgari ücret artışı ne yoksullukla mücadele politikası ne de enflasyonla mücadele politikası yerine geçemez. Enflasyonla mücadelenin yolu başka, yoksullukla mücadelenin yolu başka. Ama biz çok uzun süredir kamusal tartışmalarda bu kesime önerebilecek olanın en fazlası “yeterli” bir asgari ücret artışıymış gibi konuşmaya alıştık. Oysa bu kesim aslında popülizmin sınırlarına gelindiğinin son derece farkında ve artık bundan fazlasını duymak istiyor. "Bana daha iyi bir seçenek sun, daha fazla asgari ücret artışı değil, başka şeyler söyle, ötesini söyle" diyor. "Nereden kaynak yaratılacak?" sorusunu soruyor. Farklı cümlelerle aslında şunu söylüyor: "Bana kalkınma vizyonu sun. Ülkenin nasıl zenginleşebileceğini söyle." Çünkü biliyor ki ülke zenginleşmeden kendi durumu iyiye gitmeyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki emeklilerle bu grup arasındaki fark nereden geliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu güzel bir soru. 2024'te emeklilerde iktidardan muhalefete ciddi bir kayma gördük, mavi yakalılarda aynı oranda bir kayma göremedik. Ekonomik açından bazı benzer şikayetlere sahip olan bu iki grup niye farklı siyasi davranış sergiledi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cevaplardan bir tanesi şu: Mavi yakalılar kendilerini hala pazarlık masasında hissediyor. Asgari ücretleri uzun süre, diğer maaşlardan daha yüksek oranda arttı. Bu yüzden, onlarda "Ben masadayım, benimle pazarlık yapılıyor" duygusu var. Emekliler ise masada hissetmiyor kendilerini. Gözden çıkarılmış hissediyorlar. Bu ayrım siyasi davranışı doğrudan etkiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki ev kadınlarında ne değişiyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ev kadınları uzun süre mavi yakalılar gibi iktidarın en sadık seçmen gruplarından biriydi. Ama artık bunun değişmeye başladığını görüyoruz, 2024'ten bu yana gözlemlenen ciddi oy kaymaları var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kesimin geçmişte oy değiştirmeye olan direncinde de mavi yakalılarda olduğu gibi, kırılganlık konusu önemliydi. Sosyo ekonomik kırılganlık bizi riskten kaçıngan bir pozisyona itebiliyor. Dolayısıyla aslında ekonomik oy verme teorisini çok basit bir şekilde, şikayeti olan oyunu değiştirir gibi okumamak lazım. Kırılganlıklar devreye girdiğinde, eğer elinde avucunda az bir şey varsa onu korumak konusunda kaygılı ve muhafazakâr oluyorsun. Çok ince bir dala sarılmış gibisin. Sana bırak o dalı, o dal çok ince diyorlar. Sen ise başka tutunduğun bir şey olmadığı için ve o dalın zayıflığı yüzünden hep düşme korkusuyla yaşadığın için, iyice hareketsizleşiyorsun. O dalı bırakmak için emin olman gerekiyor. Dolayısıyla kırılgan grupların pozisyon değiştirmeleri için ya o dalın tümüyle kırılması lazım, ya da tutunacak başka bir dalın varlığından emin olmaları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yani güvenebilecekleri bir dal istiyorlar…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesela işini kaybetmekle maaşının biraz azalması tam da bu sebeple çok farklı siyasi davranışlar doğuruyor. Maaşın biraz azaldıysa bu seni daha da muhafazakâr yapabilir. Ama işini kaybettiysen artık kaybedecek bir şeyin yok, o zaman cesaret gösterme ihtimalin, pozisyon değiştirme ihtimalin birden artıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ev kadınlarının bu eşiği aşmalarını sağlayan birkaç faktör görünüyor Birincisi çocuklarının geleceğiyle ilgili kaygı — gençlerdeki o yoğun karamsarlık, mutsuzluk annelerde tepki ve kopuş yaratıyor. İkincisi suçla mücadele konusu, özellikle kadın cinayetleri. Bu grup için çok önemli bir başlık. Ev kadınlarında sınıfsal bilinç yüksek, yani kadınlarla ilgili konular gündemlerinde en üst sıralarda. Kadın cinayetleri iktidardan uzaklaşmada önemli etkenlerden biri olarak öne çıkıyor. Uyuşturucu, okullarda zorbalık, okulların gençlere sunduğu olanakların daralması da gündemlerinde oldukça yukarıda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalefet belediyelerinin kadınlara yönelik somut hizmetlerinin de önemi burada ortaya çıkıyor. Kreşler mesela. Bunlar artık bir vaat olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştü. "O ince dalı bırakmak için tutunabileceğim başka bir şey var" duygusunu yarattı. Bu ev kadınlarının oy desteğini almada önemli bir etken oldu diye düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KAPSAMLI BİR ÇÖZÜM PROGRAMI GEREKLİ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu tabloda muhalefetin öncelikle yapması gereken ne?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Araştırmalarımızda konuştuğumuz kişiler bunu çok net söylüyor: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onlar muhalefetten, soyut değil, somut bir umut istiyorlar. Bir kalkınma modeli istiyorlar. Muhalefet iktidara gelirse ne yapacak, nereden kaynak yaratacak? Doğal kaynak mı bulacak? Katma değeri yüksek bir şey mi üretecek? Aslında ifade etmeye çalıştıkları farklı cümlelerle bu: bir kalkınma vizyonu. Ülkenin nasıl zenginleşeceğinin, kendi refahlarının nasıl artacağının somut ve ikna edici olarak anlatılması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de şu önemli: Bu kesim ileriye dönük bakıyor, geriye dönük değil. "Bu parti bugün beni mutsuz ediyor o halde onu, cezalandırayım" deyip gidip hemen ötekine vermiyor. Öncelikle, "gelecekte beni ekonomik olarak hangisi daha iyi yapar?" diye düşünüyor. Ve bunu tahmin etmek için dönüp geçmişe bakıyor. Ve orada bazen diyor ki, evet şu an kötü ama geçmişte memnun etmişti, yine yapabilir diyor. İktidar seçmeni çoğu zaman böyle diyor. Öte yandan muhalefet hakkında kafasında belirsizlik var. Neticede aynı partinin uzun bir iktidar dönemi oldu. Siz ise iktidardan ne kadar uzak kalmışsanız, seçmen için o kadar belirsizlik kaynağı olabiliyorsunuz. Elindeki bir kuş çalıdaki iki kuştan iyidir diyebiliyor seçmen. Bu öyle ya da böyle bildiği bir seçenek, ötekisiz belki güzel sözler söylüyor ama yapabilir mi, emin olamıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O yüzden somutluk çok kritik. 2023 seçimlerini hatırlayalım. Binlerce sayfalık bir mutabakat metni vardı. Muhakkak ki çok çalışılmıştı üzerinde. Ama yoldan geçen birine "muhalefet gelince ne yapacak, üç tanesini say" deseniz, pek sayamıyordu. İşin gerçeği, çok sofistike ama seçmene iletilmemiş bir vizyon yerine, kolay anlaşılan, sık tekrarlanan, etkisi kısa vadede görülebilecek olan bir program daha işe yarıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu programın ne zaman açıklanması gerekiyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bana göre çok erken diye bir şey yok. İktidar iktidara geldiği günden itibaren bir sonraki seçimin kampanyasını yapıyor aslında, yaptıklarıyla, sözleriyle. "Ben seçim vakti devreye girerim" derseniz oldukça geç kalmış olabiliyorsunuz. Zaten medya asimetrisinde sesini duyurman çok zorken beklemek riski iyice büyütüyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bana göre, temel yönelimin başından beri net olması lazım. Özelleştirme taraftarı mısınız, kamulaştırma taraftarı mısınız? Eğitimle ilgili pozisyonunuz ne, dış politikayla ilgili pozisyonunuz ne? Bunların seçmeni en çok ilgilendiren boyutlarının, seçmen gözünde kristal berraklığında olması gerekiyor. Bazı en çarpıcı vaatlerinizi daha sonraya, kampanya sürecine saklamayı seçebilirsiniz, ama ana çerçevenin erkenden netleşmesi önemlidir. Bazen fikirlerinin kopyalanmasından endişe edebiliyor partiler ama bana kalırsa fikrinizi ne kadar erken söylerseniz, o fikri o kadar erken sahiplenmeye başlayabilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>19 MART APATİYİ AZALTTI</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Apati konusunu ilk derinlemesine araştırdığınızda 2023 seçimleri yeni bitmişti. O günden bugüne siyasi ilgide ne değişti?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024 seçimlerine daha az seçmen gitti. 2023 sonrasında ölçtüğümüz apatiyi 2024'te bizzat doğrulamış olduk böylece. Ama 2024 sonrasında siyaset alanında bir canlanma da gördük. 2023 sonrası muhalefet seçmenindeki gönül kırıklığının bir sebebi şuydu: "Ne yapsam partim seçim kazanamıyor. Ayrıca bırak iktidarı, kendi partimin yönetimini bile değiştiremiyorum." 2024 sonrasında ise hem CHP seçim kazandı hem de parti içinde bir yönetim değişikliği oldu. Bu ikisi birden muhalif enerjiyi canlandırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Derken 19 Mart oldu. 19 Mart bir şok yarattı ve kısa vadeli etkisi siyasi ilgiyi canlandırmak şeklinde oldu. Kararsızlar o dönem en düşük orana geriledi. Hem iktidar hem muhalefet lehine ama daha çok muhalefet lehine geriledi. Adeta bir seçim atmosferi yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Odak gruplarımızda tutuklamaların siyasi olduğuna dair genel bir kanı olduğunu hem iktidar hem muhalefet seçmeninde gördük. Bu önemli. İktidar seçmeninin bir kısmı da tutuklamaları siyasi buluyor. "Bu operasyonlar siyasi değil, o yüzden iktidara oy veriyorum" değil; "iktidara oy vermeye devam ediyorum ama tutuklamaların siyasi olduğunu da düşünüyorum" şeklinde bir pozisyon alan önemli bir grup var — ki bu çok kritik. Yargının siyasallaştığına dair bu yaygın görüş kararsızların da neden daha çok muhalefete kaydığını açıklıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün o dönemin mobilize edici etkisi biraz geriledi. Kararsızlar yeniden eski yerlerine doğru bir hareket içinde gibiler. Bu hareketleri izlemek lazım. Bir de asıl şuna dikkat etmek lazım. Bu kadar ağır bir siyasi baskının uzun vadeli etkisi kalıcı bir apatiye de dönüşebilir. 19 Mart sonrası pek çok kişi "Türkiye Rusya mı olacak?" diye sormaya başlamıştı. Elbette iki ülke birbirinden çok farklı. Ama korkunun yönünü göstermesi açısından dikkat çeken bir karşılaştırmaydı bu. Rusya aynı zamanda yüksek apati modeli demek. Türkiye’de bu ölçüde bir siyasi kopuş hiç gerçekleşmedi, umarım da gerçekleşmez. Ama bu tür şokların kısa ve uzun vadeli etkileri farklı olabiliyor. Periyodik ölçmek önemli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KARARSIZLAR SEÇİMİN KADERİNİ BELİRLİYOR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kararsız seçmenle apatik seçmen arasında bir fark var mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, kararsızların içinde farklı gruplar var. Kronik apatikler — artık tamamen siyaset dışına kaymışlar, hiçbirini beğenmiyorum ya da siyasete katılmaya gerek yok diyenler. Bir kısmı ise henüz karar vermemiş, iktidara da muhalefete de eşit sayılacak bir mesafede duran seçmenler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye gibi kutuplaşmış bir ülkede partizan seçmenler yerinden oynamıyor. Seçimin kaderini en çok bu geçişken, kararsız, apatik kesim belirliyor. Bu grupları farklı şekillerde tanımlamak ve ölçmek mümkün olduğu için rakamsallaştırmak zor ama kabaca %20-25 gibi bir gruptan söz etmek yanlış olmaz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu grubun son kararını ne belirliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gruplarda entelektüel esneklik yüksek — sabit fikirli değiller, yeniden düşünmeye açıklar. Bu bir fazilettir. Ama aynı zamanda entelektüel apati de yüksek —yani işi enine boyuna düşünmek, en doğrusunu öğrenmek için bilişsel çaba harcamak konusunda isteksizler. Hızlı karar vermek istiyorlar, çok fazla kurcalamak istemiyorlar. Bu onları dezenformasyon açısından da daha savunmasız kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son olarak…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genel olarak şunu gözlemliyorum: Hepimiz daha dürtüsel, daha duygusal karar vericiler haline geldik. Odaklanmak zorlaştı, bilgi bombardımanı altındayız. Duygudan gelen bilgi çok çabasız geliyor. Bakıyorsunuz, sevdim sevmedim, güvendim güvenmedim şeklinde saniyeler içinde tutum alabiliyor seçmenler. Bu geçişken seçmende biraz daha yüksek ama açıkçası artan dürtüsellik, kararlarımızda duyguya yaslanma durumu hepimizi etkiliyor. Siyasette duyguların rolüne daha yakından bakma ve Emotics Lab’ı kurma kararımız da aslında tam da bu yüzdendi.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/seda-demiralp-secmen-muhalefetten-somut-vizyon-bekliyor-yani-bana-asgari-ucreti-arttiracagim-deme-paranin-nereden-gelecegini-anlat-diyor-1775424089.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Pam ve Kristi, kenara atıldılar</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/pam-ve-kristi-kenara-atildilar-13016</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/pam-ve-kristi-kenara-atildilar-13016</guid>
                <description><![CDATA[Kadınlar, dünyanın en iyi dalkavukları olmak için ellerinden geleni yaptılar. Güney Dakota eski Valisi Noem, Trump’a yüzüne kendi portresi eklenmiş bir Mount Rushmore maketi hediye etmişti. Bondi ise Adalet Bakanlığı binasının önüne somurtkan bir Trump posteri astı. Bu, eski Adalet Bakanı’nın bir zamanlar saygın ve bağımsız olan kurumunu, başkanın kişisel hukuki Gestapo’suna dönüştürme çabasının görsel bir yansımasıydı. Trump’ı ve müttefiklerini soruşturan savcıları temizliyordu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“NYT Yazarı Maureen Dowd, Trump'ın en sadık iki kadın bakanı Pam Bondi ile Kristi Noem'in aşırı yaltaklanmalarına rağmen kovulmalarını ve bu durumun ironisini sert bir dille eleştiriyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Arkadaşımın Paramount+ için mükemmel bir reality show fikri var: “Pam ve Kristi’nin Bahar Tatili Kusma Festivali”. Artık hiçbir şeye tahammülleri kalmamış, her şeyden bıkmış olan kızlar özellikle de onları kapı dışarı eden kötü patronlarından uzaklaşmak için Cancún’a kaçarlar. Birbirlerinin saçlarını tutarak kusarlar. Tatlı tatlı birbirlerini motive ederler. Ama sonra pasaportlarını kaybederler ve sınırdan geri dönemezler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ay caramba! Pam Bondi ve Kristi Noem muhtemelen şimdi bir yerlerde margaritalarının başında ağlıyor ve “Nerede yanlış yaptık?” diye düşünüyorlardır. Başkanın onları “güzel yardımcıları” diye övdüğü o güzel günler ne çabuk geçti?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eleştirmenlerin “Pam Blondi” ve “ICE Barbie” diye adlandırdığı, ortadan kaybolan Adalet Bakanı ve İç Güvenlik Bakanı, dalkavukluğun bile bir sınırı olduğunu acı bir şekilde öğrendiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın ilk döneminde Jeff Sessions, Rusya soruşturmasını durdurmayı reddettiği için Adalet Bakanlığı’ndan kovulmuştu. Ama bu iki kadın, Trump’ı memnun etmek için her şeyi yapmaya hazır olmalarına rağmen kendilerini alçaltıp kurumlarını kirletmelerine rağmen aynı kaderi paylaştılar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump, Çarşamba günü Bondi’ye haberi, birlikte Yüksek Mahkeme’ye giderlerken limuzinde verdi. Orada yargıçları korkutarak doğum hakkıyla gelen vatandaşlığı kaldırmaya çalışıyordu. Wall Street Journal’a göre Trump ona şöyle demiş:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sanırım zamanı geldi.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet Bakanlığı çalışanları da Bondi’nin portresini çöpe atmakta gecikmedi. Noem de aşağılayıcı bir hafta geçiriyordu. Kendisi karmaşık bir aşk üçgeninin içinde sıkışıp kalmıştı. Özel kalemi Corey Lewandowski ile yaşadığı iddia edilen ilişki haberleri, Daily Mail’in kocası Bryon hakkında yayınladığı skandal haberle çakıştı. Bryon, Güney Dakota’nın Castlewood kasabasında sigorta acentesi olarak çalışan zavallı bir adamdı. Bryon, Kristi’nin zorlu kongre duruşmalarında yanında durmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratlar onun sevgilisi ve ikilinin lüks hükümet jetiyle yaptıkları maceraları ortaya dökmüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınlar, dünyanın en iyi dalkavukları olmak için ellerinden geleni yaptılar. Güney Dakota eski Valisi Noem, Trump’a yüzüne kendi portresi eklenmiş bir Mount Rushmore maketi hediye etmişti. Bondi ise Adalet Bakanlığı binasının önüne somurtkan bir Trump posteri astı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, eski Adalet Bakanı’nın bir zamanlar saygın ve bağımsız olan kurumunu, başkanın kişisel hukuki Gestapo’suna dönüştürme çabasının görsel bir yansımasıydı. Trump’ı ve müttefiklerini soruşturan savcıları temizliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bondi, Adalet Bakanı olduğu ilk günde Trump’a karşı açılan davaları incelemek üzere “Silahlandırma Çalışma Grubu”nu kurdu ve bu davaları baltalamaya çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">James Comey, Letitia James, Adam Schiff, Mark Kelly ve Jerome Powell’a karşı dava açmaya çalıştı ama bunların çoğu ya dağıldı ya da hiçbir yere gitmiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump kadar küçük düşürücü olmak için Comey’nin kızı Maurene’i (deneyimli bir federal savcı) kovdu. 2020’de Trump’ın Biden’ı yendiğine dair hayali kanıtlar aradı. Noem ise Trump’ın sahte maço duruşunu taklit etti. ICE’nin (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) alabildiğine serbestçe hareket etmesine izin verdi. Federal görevliler Minneapolis’te masum insanları vurup öldürdüğünde, kurbanları “iç terör örgütü üyesi” diye karaladı. ICE görevlileriyle birlikte devriye gezerken ICE üniforması giydi, kurşungeçirmez yelek taktı ve tüfek salladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de kostüm oyununda çok başarılıydı. İdaredeki glam kızı(*) olmaya çalışıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rushmore Dağının önünden at sırtında geçerken Annie Oakley gibi giyinip DHS’yi (İç Güvenlik Bakanlığı) tanıtan bir reklam bile çekti. Lewandowski (Trump’ın 2015’teki ilk başkanlık kampanyasının yöneticisi), Noem’i tıpkı Trump’ın yaptığı gibi büyük gösterişle dikkat çekecek şekilde yönetiyordu. Ama bu, Trump’ı çok yanlış okumaktı. Noem’in at sırtındaki reklamındaki slogan “Başkan Trump ve Ben” şeklindeydi. Bu, Trump’ın temel kuralını ihlal ediyordu: Trump’la “ve” olmaz. Bu şovun tek yıldızı sadece odur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Renee Good ve Alex Pretti’nin infazları ve Noem’in ölümlerinden sonra onları karalaması, Trump’ın bile midesini bulandıracak seviyedeydi. Noem’in kongre duruşmalarındaki özür dilemeyi reddetmesi, Good ve Pretti’nin ailelerine karşı tavrı ve DHS’deki sevgili skandalı Trump’a göre utanç vericiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şubat ayındaki kongre duruşmasında Bondi ise bütün vakarını bir kenara atıp sahneyi yuttu. Patronunu etkilemek için bağırıp çağırdı, hakaretler etti. Harvard mezunu avukat Jamie Raskin’e Trump’ın taktiğini kullanarak şöyle bağırdı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bana hiçbir şey söyleyemezsin, yıpranmış kaybeden avukat. Sen avukat bile değilsin.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca Trump’ın savunma yöntemini de benimsedi: Savcıların soruşturmaları ve Epstein dosyalarını garip şekilde yönetmesi hakkındaki soruları keserek bağırıyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Dow şu anda 50.000’in üzerinde!”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump, onun Demokratlarla yaptığı sert tartışmalardan keyif aldı ama genel olarak kabine üyesi performansını zayıf buluyordu. Onu zayıf, yavaş ve kötü bir iletişimci olarak görüyordu. “Sümüklü” diye nitelendirdiği kişilere karşı iddianame hazırlayamamasına çok sinirleniyordu. Ortada kanıt olmaması Trump için önemsiz bir ayrıntıydı. Bondi’nin Epstein dosyaları konusundaki oyalama taktikleri Trump’ın tabanını da çileden çıkardı. Bir ara “Epstein’in müşteri listesi masamın üzerinde” demişti ama bunun doğru olmadığı ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Kash Patel ve diğer Trumpçılar, Epstein Adası’nda vakit geçiren herkesi ortaya çıkaracaklarına söz vermişlerdi. Bu örtbas girişimi, Trump’ı da yaraladı çünkü o, bu yırtıcıyla yakın ilişkisinin pis kokusundan bir türlü kurtulamamıştı. Duruşmada Epstein mağdurlarının önünde dosyaların yayınlanmasındaki başarısızlığı ve bazı mağdur isimlerinin yanlışlıkla ifşa edilmesi nedeniyle doğrudan özür dilemeyi reddetmesi durumu daha da kötüleştirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Wall Street Journal’ın haberine göre, hayal kırıklığına uğramış başkan bir ara Beyaz Saray ziyaretçilerine, muhafazakârların sosyal medyada Adalet Bakanı’nı yerden yere vurduğu paylaşımların çıktısını göstermiş. Bir müttefikine Bondi’nin “ne kadar berbat bir iş çıkardığını” uzun uzun anlatmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi İran konusunda köşeye sıkışan Trump’ın daha fazla kişiyi kovma isteği gelebilir. Zaten “Sen kovuldun!” onun klasik lafıdır. Pete Hegseth Pentagon’da nitelikli subayları kovuyor, halbuki asıl gitmesi gereken kendisi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donald Trump’a kendi kendini güneş kralı ilan eden adama yaltaklanmak, Sisyphos’un cezasından farksızdır. Onun kaprislerine, intikam planlarına, aşırı pohpohlanma ihtiyacına ve hukuka duyduğu küçümsemeye ayak uydurmaya çalışmak her zaman kaybeden bir oyundur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(*)Hollywood tarzı, dergi kapağı gibi, dikkat çekici, "glamorous" (büyüleyici, ihtişamlı) bir görünüm taşıyan kadın için kullanılır.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* <span style="background-color:white"><span style="color:#363636">Maureen Dowd<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="background-color:white"><span style="color:#363636">[1]</span></span></a> (New York Times)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#363636">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makale linki: https://www.nytimes.com/2026/04/04/opinion/pam-bondi-kristi-noem-trump.html</span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[1]</a> <span style="background-color:white"><span style="color:#363636">Pulitzer ödüllü köşe yazarı. Son kitabının adı “</span></span><a href="https://www.harpercollins.com/products/notorious-maureen-dowd?variant=42734212218914" style="color:blue; text-decoration:underline"><span style="background-color:white"><span style="color:#121212">Notorious</span></span></a> </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/pam-ve-kristi-kenara-atildilar-1775401209.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnayet babaannenin semaveri</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/inayet-babaannenin-semaveri-13015</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/inayet-babaannenin-semaveri-13015</guid>
                <description><![CDATA[İnayet babaannenin sofrasından modern apartman dairelerine: Bir aile yadigârı semaver, neden yeni evlerin metrekarelerine sığmaz? Nesiller değiştikçe eşyaların ruhu nasıl eksilir? Hatıraların tozlu antikacı tezgahlarına düşme ihtimaliyle yüzleşen bir kuşak hikâyesi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçenlerde bizim çocukların yerleşik hayata bir türlü geçemediğinden bahsediyordum ama taşınmalarının bizim hayatımızı böylesine etkileyeceğini düşünemezdim hiç. Malum, yeni apartmanların oda sayısı azalıyor, metrekaresi küçülüyor. Büyük evden küçüğe geçince eşyalarda ciddi bir tasfiye yapmak mecburiyetinde kalıyorsun.&nbsp;</span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizimkiler de tasfiyeye girişmişler ve bir gün boyunca çöp atmışlar, hele Pelin’in dediğine göre bir konteyneri kendi attıklarıyla doldurmuşlar. İyi güzel de ıskartaya çıkardıkları eşyalardan birinin “İnayet babaannenin semaveri” olacağı aklıma gelmezdi. Demek, yeni evlerinde her bir şeye yer var ama aile yadigarımız olan semavere yer yok. Getirip bizim salonun ortasına bıraktılar, evlerinde yer olduğunda mutlaka geri alacaklarını söyleyerek -yalandan kim ölmüş?<br />
İnayet babaanne, benim babaannemin ablasıydı. Ailemizin en büyüğüydü. Her bayramda ona gider, sofrasında maaile biraraya gelirdik. Nefis yaprak sarmalar hatırlıyorum, bir de pastırma. Ama pastırma gelecek kişi sayısına göre ikişer dilim alınır, biri oburluk yapıp başkasının rızkına göz dikerse İnayet babaanne kendi yiyeceğinden feragat eder, bugün canının pastırma çekmediğini söylerdi. Uzun yaşadı, doksanlarının ortasında, ayva reçeli yapmaya çalışırken düşüp…<br />
İnayet babaannenin gümüş semaverinin çay demlemek için kullanıldığını hiç görmedim. Galiba evdeki en değerli eşya oydu ya da en azından annem için oydu, ne pahasına olursa olsun, o semaverin bize gelmesini sağlayacağını söylemişti, dediğini de yaptı, semaveri tevarüs ettik. Tıpkı İnayet babaanne gibi biz de onu hiç çay demlemek için kullanmadık, salonun annemin sevdiği müstesna bir köşesinde senelerce durdu. Durdu demek haksızlık olur, sergilendi.<br />
Rivayete göre, semaver, Devrim esnasında İstanbul’a kaçan Beyaz Ruslardan alınmıştı. Üstünde Rus yapımı olduğuna dair bir damgası vardı. Antikaydı.<br />
Annem bir aile müzesi kurmak istiyordu. Bu müzede, müze dediğim salonda duran büyücek bir camlı büfe aslında, askere gidenlerin getirmiş oldukları mühimmat kutusu, apolet ya da palaska kadar çocukluk çizimlerimiz ve şiir defterleri de yer alırdı. Semaverse hacminden ötürü büfeye -müzeye- sığmayacağı için hemen önünde yerde dururdu. Mert çocukken, başka yerde hiç görmediği bu tuhaf eşyanın karşısında çeşitli hayallere dalar, onunla kimsenin bilmediği oyunlar oynardı. Böylece, ailenin semaverle en çok haşır neşir olan üyesi küçük Mert oldu.<br />
İşte bu semaveri annemin talebi doğrultusunda Mert’e vermiştik. Müzeyi tabii ki biz devraldık -aynı şekilde ama yazlık evde muhafaza ediyoruz.<br />
Annem, nedeni bilinmez, İnayet babaannenin semaverini çok severdi. Mert için o çocukluğunun bir oyuncağıydı. Benim içinse o İnayet babaannenin annemin çok sevdiği semaveriydi sadece. Her nesilde ona verilen değer değişti, üstelik azaldı. Mert semaveri getirip salona bırakınca bizim eve ait olmadığını bağıran, varlığıyla kalabalık eden bir objeye dönüştü. Atsan atılmıyor, satsan satılmıyor derler hani, semaverin şimdiki vaziyeti tam da böyle. Semaverin esas değeri, gümüşünden ya da üzerindeki Rus damgasından gelmiyordu, İnayet babaannenin evinden çıktığı için değerliydi, ama İnayet babaanne de sadece bizim aile için değerliydi, o yüzden semaveri atma düşüncesi bile beni rahatsız ediyor, zaten satılmıyor, satmaya kalksam hem asabım bozulur hem de para etmez.<br />
Bir ara Pelin bu semaverin üstündeki parçasını atıp onu cam bir sehpanın ayağı olarak değerlendirmek istediğini söylemişti -söylemeye cüret etmişti. Duyar duymaz reddettim tabii. İnayet babaannenin semaveri dedim, aile yadigarı dedim, olmaz dedim. Dedim de, işte birkaç sene sonra geldi bizim salonun ortasına konuverdi. Biz Narin’le semaveri bir şekilde saklarız ama sonrası ne olacak? Bizden sonra semaveri sahiplenecek biri çıkacak mı ailemizde? Ya da diğer eşyalar, bizim binbir emekle aldığımız, mevcudiyetleriyle bize bir ömür yaşama sevinci bahsetmiş olan eşyalarımız, sadece bizim için bir mana ifade eden küçük koleksiyonlarımız ne olacak? Bir semavere yer olmayan evlerde hatıraları sonraki nesillere taşıyacak objelere yer bulunabilir mi? Hiç sanmıyorum.&nbsp;<br />
Hayatımızın, mahremimizin antikacı tezgâhlarına düşeceğini düşünmek rahatsız edici. Ama hayat böyle. Bizden önce de böyledi, biz de böyle yaptık, bizden sonra da böyle olacak.<br />
En azından şunu biliyorum ki, İnayet babaannenin semaveri ben yaşadıkça tozlu antikacı dükkânlarında müşteri beklemeyecek.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/inayet-babaannenin-semaveri-1775400777.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Futbolde ve kadın voleybolde uluslararası başarının sır olmayan sırrı(!!!)</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/futbolde-ve-kadin-voleybolde-uluslararasi-basarinin-sir-olmayan-sirri-13014</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/futbolde-ve-kadin-voleybolde-uluslararasi-basarinin-sir-olmayan-sirri-13014</guid>
                <description><![CDATA[Birleşik kaplar kuralı çalışıyor: Dünyada enflasyon şampiyonluğuna oynamakla kamu ihalelerinde rekabet dışı kalmak aynı madalyonun iki yüzü. Minyatür sahada, eğik zeminde dibe yuvarlanmamak için tek çıkış yolu; hukuku, ekonomiyi ve kamu yönetimini yeniden 'Filenin Sultanları'nın tabi olduğu evrensel kurallarla tanıştırmak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhtemelen bu söyleyeceğim hayata bire bir geçmeyebilir, küçük sapmalar, istisnalar hep vardır ama toplumlarda kurumlararası bir birleşik kaplar kuralı hep çalışır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin, dünyanın en iyi eğitim-öğretim kurumları sizdedir, en iyi üniversiteler sıralamasında ilk yirmide on beş üniversiteniz vardır ama dünyanın en kötü adalet kurumları da sizdedir, uluslararası hukuk endeksinde 146 ülke arasında sıranız 117’dir, bu olmaz, olamaz, kurumların performansı bir biçimde yakınsallaşır (convergence). </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye küresel endekslerin yaklaşık tümünde her sene muntazaman gerilerken mesela kadın voleybolde en zirveye oynuyoruz, futbolde erkek milli takımımız Avrupa kupasında büyük başarılar elde etti, şimdi de, ne güzel, 2026 dünya futbol şampiyonasına katılıyoruz, ilk turda oynayacağımız gruptan da (Türkiye, ABD, Avustralya, Paraguay) birinci çıkmamız yüksek bir ihtimal.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumu tesadüflerle değil de başka yöntemlerle açıklamaya çalışmamız lazım ama ondan sonra da yaklaşacağımız sonuçtan başka sektörler için, hukuk, ekonomi, öğretim-eğitim mesela, dersler çıkarmamız ve hayata geçirmemiz lazım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında ortada bir sır, mır yok, ortada aklı başında, sağduyu sahibi herkesin görebileceği bir gerçek var sanki. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de son on senedir siyasetin kullandığı çok anlamsız bir ifade var, “yerli ve milli” ifadesi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerli muhtemelen ulusal anlamına kullanılıyor, milli ise asla yine ulusal demek değil, olsa idi çok saçma olurdu zaten, ulusal ve ulusal gibi bir tekrar anlamına gelirdi, milli, tercümesi de orijinaline uygun olarak dini demek, dini de bizde İslami demek herhalde.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyetin kuruluşunda kullanılan “Türk milleti” ifadesi de zaten 1923 sonrası Anadolu’ya sıkışan Müslüman unsurların genel adı, geriye kalan gayrimüslimler de “ekalliyet” yani azınlıklar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem insan hem de toplum yaşamının en kaba hatlarıyla iki yönü var, özel alan ve kamusal alan.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel alanlarında insanların “yerli ve milli” olmalarında, ulusal ve İslami kriterleri yaşamlarına rehber yapmalarında, davranışlarında hukukun genel ilkeleriyle çelişmemeleri şartıyla, hiçbir beis olamaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancaaaaaaaak; kamusal alanda yerlilik ve millilik demek felaket demek, her kamusal konuda başarısızlık demek, gerilemek demek, küresel endekslerde, hukuk, mutluluk, yolsuzluk endeksleri gibi, nal toplamak demek, bu endekslerde nal toplamak da vatandaşın refahının, zenginliğinin, özgürlüğünün, mutluluğunun hatta güvenliğinin yerlerde sürünmesi demek.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel kuralların dışına çıkılabilen kamusal alanlarda çok belirgin bir gerileme yaşanıyor son on, on beş senedir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan hakları alanında dahi AİHM kurallarına uymuyoruz da ne oluyor, insan hakları standartlarında durumumuz içler acısı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk devleti alanında da Venedik Komisyonu test kurallarına uymuyoruz, uluslararası endekslerde utanç verici sıralardayız, tuhaf birileri de bu durumu, bu sıralamayı batının bize kurduğu kumpas olarak niteliyorlar(???).</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB müzakere sürecinde iş güvenliği, kamu alımları, rekabet dosyalarını önlerinde siyasi engel olmamasına rağmen açmadık, bunları şiddetle isteyenleri de KHK’lı yaptılar ama ne oldu iş güvenliği dosyası açılmadı, günde altı işçi iş kazalarında(!!!) yaşamlarını yitiriyorlar, kamu alımları dosyası açılmadı, kamu ihaleleri usulsüzlükleri, rekabet dışı olmaları siyaseti hem merkezi hem de yerel düzeyde zehirledi, bitirdi, rekabet dosyası açılmadı ve dünyada enflasyon şampiyonluğuna oynuyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kamusal alan örneklerini çoğaltmak, küçük bir kitap yazmak mümkün.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine ancaaaaaaaak, futbol ve voleybolde durum farklı, kamu alımlarında, iş güvenliğinde, ifade özgürlüğünde olduğu gibi kuralları Allah’tan biz koymuyoruz, değiştirme olanağımızın da pek olmadığı kurallar seti ile bu iki alanda mücadele ediyoruz, bu spor dalları rekabete sonuna kadar açık, bizimkiler yabancı takımlarda, yabancılar bizim takımlarda oynuyorlar, futbolde Brezilya, Fransa, İspanya hangi kurallarla oynuyorlarsa biz de aynı kurallarla oynuyoruz, futbolde “üç korner bir penaltı” eski mahalle kuralını benimsemiyoruz, bu penaltıları arkamızı minyatür kaleye dönüp topuğumuzla atmıyoruz ve bunun sayesinde de artık FİLENİN SULTANLARI var, A erkek Milli Takımımız da ABD-Kanada-Meksika’da bu yaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa, biz bazı kamusal alanlarda, insan hakları, hukuk devleti, kamu ihaleleri, iş sağlığı ve güvenliği, rekabet gibi, oyunu “üç korner bir penaltı” kuralı ile minyatür sahada oynuyoruz ve, lafı uzatmayalım, eğik zeminde sürekli dibe doğru yuvarlanıyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yapılması gerektiği açık değil mi?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Senelerce “ne pahasına olursa olsun AB’ye girelim” boşuna demedik.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdilik futbolü minyatür sahada oynamak isteyenler kazanmış gibi duruyor ama hayatın neler getireceği de belli olmayabiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Önemli not:</strong> Bazı kelimelerin imlasında bazı doğru bilinen kuralları kullanmıyorum, sehven değil yani, mesela futbolde, voleybolde olduğu gibi… </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/futbolde-ve-kadin-voleybolde-uluslararasi-basarinin-sir-olmayan-sirri-1775400315.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır”</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-13013</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-13013</guid>
                <description><![CDATA[Zaman, sadece bir hattı değil, şeffaflık ve hesap verebilirlik sathını müdafaa etme zamanıdır! İktidarın CHP’yi diz çöktürme planına karşı Özgür Özel canhıraş bir direnç sergilerken; kamunun gücünü kendi serveti sanan ‘güç sarhoşu’ azınlığa karşı yol temizliği neden ihmal edilemez?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ahmet Özer ile başlamışlardı operasyona; son olarak tutuklanan Mustafa Bozbey ile birlikte bu sayı 22’ye ulaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürecin kısa öyküsü şöyle başlamıştı. Özer’in gözaltına alınıp tutuklanmasından bir hafta önce Bahçeli, “Öcalan, gelsin Mecliste DEM kürsüsünde konuşsun” demiş; hepimiz de, devletin içindeki derin güçler, Bahçeli’nin hamlesine karşı hamle ile yanıt verdikleri duygusunu uyandırmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünüşe göre Özer, “zincirin en zayıf halkası” idi. Zira hem “PKK/KCK silahlı terör örgütü üyesi” olmak gibi bir suçlamayla Bahçeli’nin “açılımını” geri püskürtme hem de CHP’nin “dağ” ile “iş tuttuğu” algısı üzerinden kendi seçmenlerini konsolide etme olanağına sahip olacaklardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tutmadı!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam tersine kamuoyunda, “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” çelişkisi öne çıktı. Bu çelişkinin üstünü örtmek ve sorunun çok daha çetrefil olduğunu göstermek için yeni yollar ararlarken, Ekrem İmamoğlu’nun diplomasını bulmuşlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>DİPLOMADAN KENT UZLAŞISINA SUÇLAMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güya diploma sahte idi!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hepimiz, “hadi canım sende” demiştik o günlerde. Yapılan, ne bizim hukuk geleneğimize ne de hukukun evrensel ilkelerine uyardı. Nitekim Sarbonne, “kurunun yanında yaktıkları yaşlardan” biri olan Prof. Dr. Naciye Aylin Ataay Saybaşılı’nın doktorası iptal edilme talebini reddetmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amaç, İmamoğlu’nun gardını düşürmekti ama buldukları “sahte diploma” iddiası yetersizdi. İddia sahipleri de az bulmuş olacaklar ki ertesi gün gözaltına alınmış; ardından da tutuklanmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O günden sonra pek çok iddia servis edildi İmamoğlu hakkında ama kendi seçmenleri dahil herkes, bu operasyonun, “rakibi saf dışı bırakmak” anlamına geldiğinde hemfikirdi. Nitekim 19 Mart’tan itibaren sokaklar, üniversiteler ve genel olarak kamuoyu çalkalanmış; protestolar, peş peşe gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Verilmek istenen mesajın iki ucundan birinde, “kent uzlaşısı” adı altında PKK ile işbirliği, diğer ucunda da yolsuzluk ve rüşvet vardı. Geniş kitlelerin neredeyse tamamına yakını açlık sınırının altında yaşarken, olası bir rüşvet ve yolsuzluğa tepki verecekleri açıktı. Kırk yılı aşkın bir süredir devam eden şiddet sarmalı nedeniyle yükselmiş milliyetçi hassasiyetler de hesaba katılarak, CHP’nin “şeytanlaştırılması” amaçlanmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başaramadılar!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SAFDIŞI BIRAKMAK İSTENİRKEN SAFLARI SIKLAŞTIRMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin Mansur Yavaş ile birlikte başarılı “iki forvetinden biri” olarak kabul edilen İmamoğlu, gözaltında ve cezaevinde güçlü bir karşı duruş gösterip, meydan okumasını sürdürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amaçları İmamoğlu’nun saf dışı bırakmaktı ama tutukluluk ile birlikte, bırakın saf dışı kalmasını, safını sıklaştırmış oldu. Onun uzaklaştırılmasından medet umanlar, artan toplumsal tepkiyi paralize edebilmek için yeni gözaltı ve tutuklamalar yapmak zorunda kalmışlardı. Aralarında Adana’nın Zeydan’ı, Adıyaman’ın Tutdere’si&nbsp; ve İstanbul’un ilçe başkanları olmak üzere pek çok belediye başkanı vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mahkeme başlayınca görüldü ki iddiaların hepsi “duydum, öyle dediler” üzerine kurulu. Tutuklu başkanlardan Mehmet Murat Çalık, savunmasında, “Görevi emanet bildim. Yaptıklarımı şöhret ve alkış için değil çocuklar daha iyi bir gelecekte yaşasın diye yaptım” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Resul Emrah Şahan ise “si<span style="background-color:white"><span style="color:#080809">yasette ve devlette hizmet edeceksen, </span></span>servetten, şöhretten ve şehvetten uzak duracaksın” sözleriyle kamucu bir belediye başkanında olması gereken özellikleri bir çırpıda özetlemiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CHP’NİN DİZ ÇÖKTÜRÜLMESİNE APARAT OLMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Operasyonlar durmak yerine, freni patlamış kamyon gibi CHP’li başkanlara yönelik operasyonlar hız kesmeden sürdü. Arada “transfer edilen” Beykoz, Aydın, Bayrampaşa ve Keçiören’i unutmadan belirtelim ki son olarak Uşak’a ve Bursa’da karar kılındı. Uşak’takinin yaptıkları yenilir yutulur olmasa da, yerelden çıkartılıp ulusala taşınması için Ankara’ya, bir otele gitmesinin beklenmiş olması elbette manidardır. Bursa’da ise kendi partilerine geçmek için ısrarlı baskı kurdukları Bozbey’i, bu kez de, hukuk yoluyla saf dışı bırakmak için yedi yıl önceki işlemlerin bahane edilmesi de manidardır…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim bu yazının ana fikrine…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Büyük olasılıkla “küresel hükümdar”, Türkiye’deki iktidara, devam edebilmesi için güçlü bir toplumsal destek oluşturması telkininde bulunuyor. İktidar ise söz konusu güçlü toplumsal desteği elde edebilmek için bir yandan muhalefetten seçilmiş belediye başkanlarının kendi partisine geçmeleri için her yolu deniyor; diğer yandan da yitirdiği kamuoyu desteğinin önüne geçmek için rakiplerinin de kendilerine benzediği algısını yaratmak istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha da önemlisi, muhalefetin amiral gemisi konumundaki CHP’ye diz çöktürüp, oluşturduğu direniş hattının bertaraf edilmesi için elinden geleni yapıyor. &nbsp;Bu nedenledir ki belediye başkanları üzerinden eşi görülmemiş bir algı operasyonuyla CHP’nin şeytanlaştırılması amaçlanıyor. Böylece kitlelerin değişime olan inancının dağılması, geleceğe ilişkin umut ışığının sönmesi ve küresel hükümdara kendisinin alternatifi olmadığı mesajı verilmek isteniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>HATIR KALSIN, YOL KALMASIN</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidarın bu algısını güçlendirenler yok mu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidarın CHP’yi diz çöktürme planına karşı CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in canhıraş bir çaba içinde olmasına rağmen, sayıları az da olsa bazı belediye başkanlarının hal ve hareketleri, iktidarın bu algısını güçlendiriyor. Sayıları az da olsa, kullandığı kamunun gücüyle günlerini gün ediyor algısının oluşmasına neden bu tarz başkanların halkın gönlünü kırdıkları açıktır. Zira kendilerine emanet edilen kamunun gücünü kendilerine ait zannederek, güç sarhoşluğuna kapılan bu az sayıdaki tiplerin bir an önce ait oldukları yere gitmelerinde hiçbir beis yoktur. Bizim geleneğimizde, “hatır kalsın, yol kalmasın” şeklinde bir söz var ve bu söz, bugünün siyasetinin anahtarı rolüne sahiptir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim yoluyla teslim edilmiş kamunun gücünü bir “emanet” gibi görmek ve kamunun malına “kıl kadar” dahi olsa zarar vermekten kaçınmak, olmazsa olmaz şartımızdır. Kimsenin aç ve açıkta bırakılmadığı, vicdanların rahat, adil bir hukuk sisteminin mümkün olduğu bir düzen inşa edebilmek için yol temizliği ihmal edilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman, “hattı müdafaa değil, sathı müdafaa” zamanıdır. O “satıh”, şeffaflık ve hesap verebilirliği kapsadığı gibi kamunun emanetine titizlikle sahiplenmeyi ve kamusal terbiyeyi de kapsar. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-1775399913.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güvercinler ürktü bir kere!</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/guvercinler-urktu-bir-kere-13012</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/guvercinler-urktu-bir-kere-13012</guid>
                <description><![CDATA[MB döviz fiyatı çıkışını dengelemek için swap işlemlerine başladı. Döviz alıp piyasaya TL verecek. Daha doğrusu piyasadaki yerlerini değiştirecek. Böylece piyasaya likidite sağlayarak banka kredi ve mevduat faizlerinin artmamasını, rezervlerin azalmamasını, döviz fiyatlarının yükselmemesini sağlayacak. Doğru hamle ama eksik. Eğer tutmazsa elde etmek istediği sonuçlar tam tersine döner.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Birazcık umut; </strong>Wall Street</span> <span style="color:#222222">gazetesi göre Trump’ın yakın çevresine savaşı sona erdirme niyetinde olduğunu belirtmiş. Sonrasında Trump, İran'ı 2-3 hafta çok sert vurduktan sonra savaşı bitireceklerini söyledi. Savaş çok uzamaz umudunu taşıyanları sevindirdi. Hafta sonu ise, “İran’ı cehenneme çevirmeme son 48 saat” dedi. Haftayı nasıl açacağız bakalım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Trump’ın savaşı bitirmek isteğinde; </strong>Amerika’da benzinin galon fiyatının 4 doları geçmesi kadar, Nato üyelerinin Irak savaşında olduğu gibi ABD çılgınlığına destek vermemeleri hatta dirençlerini artırmaları da baskı yaratıyor olabilir. Amerika kamuoyunun büyük çoğunluğu da bu savaşa karşı çıkıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Türkiye;</strong> Türkiye’de ise ABD seçim öncesi “Trump’ın seçilmesi Türkiye’nin yararınadır” diye ahkam kesenler; bugünlerde “bir deli yüzünden hepimiz kötü durumdayız” diye göz yaşı dökmeye başladı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Mart Tüfe;</strong> gülmeyin, güşmeyin. Mart ayı tüfe %1,94 geldi. “Yılsonu MB faizi ve enflasyon hedefi en çok bir puan sapar” diyen abiler bile %2,5 beklerken gelen bu. Neyi konuşacağız neyi yorumlayacağız geçin Allah aşkına. Geçen sene Mart ayında akaryakıt fiyatları düşerken Mart Tüfesi %2,46 gelmişti. Bu sene akaryakıt fiyatları delirdi, tüfe %1,94. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Dış ticaret dengesi; </strong>Mart ayı dış ticare açığı 11,3 milyar dolara çıktı. %56,6 arttı. İhracat patladı, çatladı deyip durdular. İthalatın artışından bahsetmek hiç akıllarına gelmiyor nedense. İhrcat bir önceki yılın aynı dönemine göre %6,4 azaldı, ithalat %8,4 arttı. Bir yıldır yazıyorum, bir yıldır işim gereği tüm Türkiye’yi geziyorum. İhracatçı berbat durumda. Türk malları artık Balkanlar için, Türki Cumhuriyetler için bile pahalı. Romanyalı, neredeyse aynı fiyattaki Türk ve İtalyan ürünü arasında doğal olarak İtalyanı tercih ediyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Dış ticaret açığı dövize ihtiyaç demektir. Bu açığı cary trade ile deli paralar kaybederek getirip MB kasasını dolduruyordun. Cary tradeciler güvercin sürüsü gibidir. Bir, ikisi kanat çırparsa</span> <span style="color:#222222">hepsi birden korkup uçar. Onları geri getirmek için daha çok darı serpmek zorundasın. O darıyı serpmek için Mehmet Şimşek ile MB başkanı Karahan Londra’ya gidecek. Cumhurbaşkanı, siyonist fon başkanını ayakta karşılamıştı zaten. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Her ay Londra’ya gidiyorlar döviz getirmeye. Ama 2025 yılı başına göre daha zor döviz getirmek. Güvercinler ürktü bir kere. Daha çok güven, daha çok emek, daha çok darı gerek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">TL sert değer kaybeder mi? Vatandaş, iktidarın seçime kadar dövizi tutacağına inanıyor. Bazı uzmanlarda korkmaya gerek olmadığını ve rezervlerin yeterli olduğunu düşünüyor. Sonuçta bilimsel değil, inançsal konuşuyorlar. Eksi rezervi görünce ne faiz durur ne döviz. 2000 yılında eksi 13 milyar dolarla büyük kriz yaşadık mesela. 2024 yılında eksi 30 milyar dolarda faiz artırımı olmuştu, 2025 yılında eksi 55 milyar dolara beklediler. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Cary trade geri döner mi bilinmez ama vatandaşda dövize dönmeye başladı. 2025 Şubat sonu TL mevduatın toplam mevduat içindeki payı %70 e yakınken bu sene Şubat sonunda zaten %60 altına düşmüştü. Daha Mart ayı yok ortada. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Savaş her ülke ekonomisini ve finansallarını etkiledi. Normal bu. Ama el sikkesi ile düğün yapan, MB rezervlerini yüksek bedeller ödeyerek sıcak para ile dolduran, dış ticaret açığı yüksek olan Türkiye gibi ülkeleri daha çok etkiledi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">MB döviz fiyatı çıkışını dengelemek için swap işlemlerine başladı. Döviz alıp piyasaya TL verecek. Daha doğrusu piyasadaki yerlerini değiştirecek. Böylece piyasaya likidite sağlayarak banka kredi ve mevduat faizlerinin artmamasını, rezervlerin azalmamasını, döviz fiyatlarının yükselmemesini sağlayacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Doğru hamle ama eksik. Eğer tutmazsa elde etmek istediği sonuçlar tam tersine döner. Bu hamle ile birlikte biraz dövizi serbest bırakmak biraz faizi yukarı ittirmek gerekirdi. Keşke önce dövizi biraz salsalar sonra rezerv yakmaya başlasalardı. Yok önce rezerv yaktılar. Sonra dövizi bırkacaklar sonra faizi yukarı itecekler. Yandı gitti gülüm helva. Yıllardır kaçınca defa aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekliyorlar. Delireceğim. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">27 Mart 2026 TCMB ve BDDK verilerine göre; </span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#222222">Yabancı Portföy;</span></strong> <span style="color:#222222">Mart ayında</span> <span style="color:#222222">DİBS lerde 4,7 milyar dolar</span> <span style="color:#222222">ve hisse senedinde 750 milyon dolar lık azalış görünüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#222222">DTH;</span> </strong><span style="color:#222222">Aslan payı vatandaşta olmak üzere bu hafta da 5</span> <span style="color:#222222">milyar dolar azalmış. Şubat sonuna göre azalış 11,5 milyar dolar. Bu azalışta aslan payı altının tabi. Yastık altına giden ise muamma. Bankacılık yaptığım dönemlerde en ufak sallantıda döviz mevduatını çekip evdeki kasasına veya bankadaki kiralık kasasına koyan çok insan gördüm. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>TCMB rezerv; </strong>Her üç rezervde Ocak ayı sonuna göre 62 milyar dolarla 65 milyar dolar arasında azalmış. Şubat sonına göre azalış ise 55 ile 59 milyar dolar arasında. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Krediler; </strong>Bir yıldır süren alışkanlığı savaş bile değiştiremedi. Üç, dört hafta kredi kullanımı, bir hafta hacim daralması. Önceki hafta daralma haftasıydı bu hafta yine artmış. Faizlerde ise artış var. Bu senenin en düşük ortalama faizine göre ilgili hafta, ortalama bireysel kredi faizi 3,28 puan, ticari kredi faizi 7,79 puan ve üç aylık mevduat ise 2,21 puan artmış. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Piyasalar;</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Gümüş; </strong>Nisan ayını da zevksiz geçirebilir ama, sonrasında 85 ile 95 dolar arasına bir şans verecek gibi duruyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Altın; </strong>4975 dolar direnç. 4900 dolar ile 5200 dolar arasına kadar yükseliş sürebilir. 4500 dolar destek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Dünya emtia endeksi; </strong>138 ile 126 puan arasında dalgalanır demiştik. Tekrardan 138 dolara dayandı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#222222">USD/TL;</span> </strong><span style="color:#222222">“Haftayı 44,56</span> <span style="color:#222222">civarından haftayı kapatır” demiştik, 44,58 den kapattı. Bu hafta 44,55 destek. Haftayı 44,75 lira civarından kapatır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Eur/Usd; </strong>Geçen hafta; “1.14 destek, 1,1575 direnç” demiştik. 1.1575 üstünü denediyse de başarılı olmadı. Devam.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>ABD Tahvil 10 YR;</strong> %4,51 direnç, %4,30 destek.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Bist100;</strong>&nbsp;Bir aydır belirtiğim 12600 desteği yine dayandı. Ama burada önemli Dolar bazında desteği.</span> <span style="color:#222222">2026 Şubat başından beri yükselen bir kanal içinde. Şubat ortasında bu kanalın direnci olan 3,21 doları test edip gevşeme başladı. Savaşa rağmen kanalın desteği çalışıyor. Geçen haftada 2,81 dolardan döndü. Bu hafta destek 2,82 dolar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Dolar endeksi; </strong>99,50 desteği üsütünde kaldı. Direnç 101 ve 102 puanda. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Bitcoin; </strong>64700 dolar desteği yine dayandı.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Brent ve Ham petrol; </strong>Enerji uzmanları, eğer Hürmüz Boğazı altı hafta veya daha uzun süre fiilen kapalı kalırsa varil başına 200 doların görüleceğini söylüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Brent petrolde teknik olarak</span> <span style="color:#222222">126 dolar direnç,</span> <span style="color:#222222">98 dolar destek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Ham petrolde ise; 95 dolar destek, 123 dolar hedef.</span> </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/guvercinler-urktu-bir-kere-1775399649.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Başkasının fikirlerine neden tahammül edemiyoruz?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/baskasinin-fikirlerine-neden-tahammul-edemiyoruz-13011</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/baskasinin-fikirlerine-neden-tahammul-edemiyoruz-13011</guid>
                <description><![CDATA[Dünyadaki her şeyi bilmek zorunda değiliz, her konuşmadan 'galip' çıkmak da bir başarı değil. Karşımızdakini bir rakip değil, gerçeği beraber aradığımız bir 'yol arkadaşı' olarak görebilmek mümkün mü? Aktif dinlemenin, 'ben' diline dönmenin ve 'anlamadım, anlatır mısın?' diyebilmenin, toplumsal ruh sağlığımız için neden tek çıkış yolu olduğuna dair samimi bir çağrı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herhangi birisiyle konuşurken ya da sosyal medyada bir konuda yorum yazarken fikir tartışması diye başlayan konuşmaların bir süre sonra kişiselleştiğini görüyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çoğu zaman tartışma, fikir ya da düşünce üzerinden değil de karşımızdaki insanın mantığı, zekâsı veya niyeti üzerinden yürümeye başlıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farklı bir görüş (özellikle siyaset, din, kimlik vb. gibi hassas saydığımız konularda) duyduğumuzda genellikle tavrımız değişiyor. Yüz ifademiz, ses tonumuz, kalp atışlarımız daha bir farklı oluyor. Çoğunlukla bulunduğumuz ortam geriliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farklı bir görüşü “alternatif bir fikir” olarak değil de çoğunlukla kendi fikirlerimize ya da varoluşumuza yönelik bir tehdit gibi algılıyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalar sırasında genellikle olaya “fikrinizi/görüşünüzü merak ediyorum” şeklinde değil de daha çok “durun, size neden yanlış olduğunuzu anlatayım” şeklinde yaklaşıyoruz sanki.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalarda asıl amacımız, beraberce doğru bir fikre ulaşmak değil de her durumda kendi düşüncelerimizle baskın gelip karşımızdakini yenmeye çalışmak sanırım. “Haklı çıkma” isteğimiz, genellikle “anlama” isteğimizin önüne geçiyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşurken çoğu zaman sakin olup karşımızdakini sabırla dinlemiyoruz da bir an önce cevap vermek için can atıyoruz gibi sanki.</span></span></p>

<p style="margin-left:48px; text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalarımız ya da mesajlarımız sırasında “yok öyle değil!”, “sen kandırılmışsın”, “bir şey bilmiyorsun”, “gerçekleri görmüyorsun”, “sen anlamazsın”, “cahilsin”, “sizin gibiler hain” vb. gibi ifadeleri kolaylıkla kullanabiliyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örnekleri çoğaltabiliriz tabii.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün herhangi bir ortamda bir insanla konuşurken insanların çok kısa süre içerisinde gerildiklerini görebiliyoruz. Kısa bir taksi yolculuğu süresinde bile -konu ne olursa olsun- hem sürücünün hem yolcunun neşesini kaçıracak şekilde bir diyalogla karşılaşabiliyoruz. Ya da iş, aile çevresinde yapılan kısa bir sohbette bile insanlar hemen kamplaşabiliyorlar. Özellikle de Twitter, Facebook, Youtube gibi ortamlarda durum daha da vahim. Kim hangi konuda görüş bildirirse hemen karşısında onlarca, yüzlerce kişinin hemen itiraz ettiğini hatta saldırıya geçtiğini görüyoruz. Bu düşüncenin tam karşısında bir şey söylendiğinde de benzer şeylerle karşılaşıyoruz. Siyasi konulardaki tartışmaları ya da televizyonlardaki açık oturumları hiç söylemiyorum bile. Peki karşıdaki kişi bir şey söylediğinde hemen ona karşı tavır almamızın, gerilmemizin, onunla tartışmaya girmemizin ya da uzaktaysak da hakaret, aşağılama, linç vd. elimizden ne geliyorsa onu yapmamızın nedeni ne acaba?</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, normal bir durum mu? Karşıdakinin fikirleri çok saçma olduğu için mi böyle oluyor? Ama biliyoruz ki saçma olmayan fikirlere de tahammül edilmiyor. (Zaten ayrıca “saçma” ne ki? Bir fikrin saçma olup olmadığına kim karar verecek?)</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bize ters geldiği için mi böyle bir yaklaşım var? Öyleyse bile herkesin istediği gibi düşünme hakkı yok mu? Herkesin bizim gibi düşünme mecburiyeti mi var? Ya da öyle düşünseler ne olacak ki? Onlar da farklı düşünsün, ne olur?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya da yeni bir fikri bünyemizde istemediğimiz için mi? Veya burada benim aklıma gelen veya gelmeyen başka bir nedenle mi?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1%20(2).jpeg" style="height:174px; width:289px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan istediği fikri söyleyemez mi? Bu linç ve öfke neden?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten günlük hayatımızdaki konuşmalarda da sosyal medyadaki yazışmalarda da birbirimize ve başkasına karşı çok ciddi bir tahammülsüzlüğün olduğunu görüyoruz. Bunun birçok nedeni var kuşkusuz. En önemli nedenlerinden birisi “tek doğru benimki” yaklaşımı sanırım. Yani kendi fikrimizi tartışılmaz görmek, “bu konuda başka doğru yok” demek, dolayısıyla başka bir fikri baştan geçersiz saymak.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine özellikle bizim gibi ülkelerde bazı fikirler sadece “düşünce” olarak değil, insanın kimliğinin bir parçası olarak görülüyor. Bu alanlarda farklı bir görüş, sadece bir fikir değil, kişisel bir saldırı olarak algılanıyor. Benzer şekilde karşı tarafı bir “insan” olarak değil de bir kimlik ya da etiket olarak görme durumumuz var. Farklı düşünce ve yaşam tarzlarına karşı tahammülsüzlükle birleşince de en küçük bir farklılık, kolaylıkla hemen “biz” ve “onlar” şeklinde bir ayrıma yol açabiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine özellikle bireyleşmenin tam ve sağlıklı bir şekilde yaşanamadığı bizim gibi toplumlarda insanlar sürekli bir “haklı çıkma” ve “onaylanma” ihtiyacı hissediyorlar. Bir birey olarak her durumda değerli olduklarını hissedemiyorlar. Onun için konuşmayı savaşa çeviriyorlar. Kazanınca ya da kazandığını sanınca da kişiliklerini ve egolarını korumuş oluyorlar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şekilde televizyon, sosyal medya ve siyaset sahnesinde kullanılan dilin zaman zaman sert ve dışlayıcı olması da çok önemli bir etken. Özellikle tartışma programlarında insanların birbirinin sürekli sözünü kesmesi, bağırarak konuşması ve karşı tarafı dinlememesi izleyicileri de etkiliyor. Ayrıca siyasette liderlerin kullandığı üslup, toplumun geneline de yansıyor. Sürekli tartışma ve suçlama kültürü, insanlardaki empatiyi zayıflatıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine bir toplumdaki eğitim sistemi ve eleştirel düşünme eksikliği de farklı görüşlere tahammülsüzlüğün nedenlerinden birisi olabiliyor. Çoğunlukla ezbere dayalı bir eğitimde insanların tartışma, farklı görüşleri dinleme ve analiz etme becerileri yeterince gelişmeyebiliyor. Eleştirel düşünme becerisi gelişmemiş kişiler fikir ile kişiyi ayıramıyor ve karşı argümanı anlamakta zorlanıyor. Dolayısıyla “onun bakış açısı ne?” sorusu sorulamadığı için katı ve kapalı insanlar oluşuyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkımızın günlük hayatta yaşadığı stres, ekonomik sıkıntı, siyasi sorunlar vb. gibi konuların da tahammül seviyesini azalttığını düşünüyorum. Özellikle toplumda birbirine güven çok düşük bir seviyede olduğu, insanlar da karşı tarafın iyi niyetine kolay inanmadığı için farklı fikirlere daha kapalı olabiliyorlar. Bu durumda en küçük bir fikir ayrılığı bile insanlar arasında büyük bir ayrışmaya dönüşebiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: İyi değiliz</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de başka birisi bir konuda bir şey söylediğinde hemen itiraz etmemizin, karşı çıkmamızın, giderek karşıdakini susturmaya çalışmamızın -bir kısmını yukarıda ifade etmeye çalıştığım- birçok sebebi var ama bence galiba en önemli nedeni şu: Maalesef iyi değiliz. <strong>Sorun, karşıda ifade edilen fikrin kötülüğü ya da değersizliği değil. Biz; iyi, rahat ve sakin olamadığımız için başkasının fikirlerine tahammül edemiyoruz diye düşünüyorum. Yoksa her fikir kendi içinde değerlidir ve en azından dinlenilmeyi hak eder.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki -eğer öyleyse- bu durumu düzeltmek için ne yapmak gerekir?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle belki şunları kabul ederek başlamakta yarar var: Dünyadaki her şeyi ben bilmiyorum. Söylediğim, düşündüğüm her şey doğru değil. Bu zaten mümkün de değil gerekli de değil. Bilmediğim, öğrenmem gereken çok fazla konu, bilgi, düşünce, fikir vd. var. Her bir insandan alabileceğim, öğrenebileceğim yeni şeyler var. Her bir insanla yapacağım bir konuşma bana yeni ufuklar açabilir. Yeni fikirler, düşünceler edinebilirim. Dünyada hiçbir zaman hiç kimseyi bir konuşmada yenmek zorunda değilim. Başka birinin daha doğru bir fikrinin, düşüncesinin, bakışının, bilgisinin olması da benim yenilmem demek değil zaten. <strong>Her bir konuşma hem benim hem de karşımdaki insanın yararına olacak, bilgisini artıracak, ufkunu genişletecek bir fırsattır.</strong> <strong>Ben konuştuğum insanla rakip değilim. O, daha doğru bilgileri ve daha güzel düşünceleri beraber aradığımız yol arkadaşım benim.</strong> İkimiz aklımızı, bilgilerimizi, fikirlerimizi, düşüncelerimizi ne kadar bir araya getirirsek o kadar yararımıza olacak. Tersine birbirimizi ne kadar bastırır, fikirlerimizle/sözlerimizle birbirimizi ne kadar dövüp sindirirsek ikimiz de o kadar kaybedeceğiz. Dolayısıyla her bir konuşmanın ikimiz için de en faydalı olacak şeklini bulmamız en doğrusu. Benim ya da karşımdakinin kişilik sorunlarının, kendini kanıtlama motivasyonunun, onaylanma ihtiyacının bu faydaya engel olmasına izin vermememiz gerekir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle, farklı bir görüş duyduğumuzda bir an duraklayıp kendimize şu soruyu sormamızda yarar var sanırım: “Söylenenleri anladım mı yoksa otomatik olarak karşı mı çıkıyorum?”</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine konuşmalarda karşı tarafı gerçekten -aktif olarak- dinlemeye çalışabiliriz. Karşının sözünü kesmeden dinleyip anladığımızı ifade etmeye çalışabiliriz. “Şunu mu demek istediniz?”, “eğer doğru anladıysam…”, vb. gibi ifadelerle verimli bir konuşma için sağlam bir zemin yakalayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlamadığımız bir noktaya<strong> </strong>doğrudan karşı çıkmak yerine “neden böyle düşünüyorsunuz?” ya da “bu söylediğinizi nasıl temellendirebiliriz?” gibi sorular sormaya çalışabiliriz. Tartışma yerine karşılıklı anlaşılmaya dayalı bir sohbet oluşturmaya çabalayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mümkün olduğunda “sen” veya “siz” yerine “ben” dilini kullanmaya çalışabiliriz. “Yanlış düşünüyorsunuz” demek yerine “ben bu konuda farklı düşünüyorum çünkü…” diyerek konuşmayı bir suçlama formatından çıkarıp diyalog haline getirmeye çalışabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her konuşmada bizim de karşı tarafın da her zaman %100 doğru olması gerekmediğini aklımızda tutabiliriz. Karşılıklı olarak söylenenlerin bir bölümüne kısmen katılıyor olabiliriz. “Bu dediğiniz bana da mantıklı geldi” ya da “ben hiç bu açıdan bakmamıştım” demeyi öğrenebiliriz. Böylece ortak noktalarımızı belirler, karşı tarafı savunma pozisyonundan çıkartır, farklı baktığımız noktaların da daha sakin bir zeminde tartışılmasını sağlayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her türlü çabaya rağmen verimli bir konuşma ortamı oluşamıyorsa da konuyu uzatıp birbirini kırmak yerine bazen o tartışmayı devam ettirmemek de en iyi çözüm olabilir. Her tartışma sonuca bağlanmak zorunda değil. “Şu anda bu konuşma yararlı değil, daha farklı bir zamanda ve ortamda konuşalım” demek, bazen her iki taraf için de en doğru yaklaşım olabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlaşamayacağımız, konuşarak çözemeyeceğimiz bir şey yok aslında. Yeter ki biraz sakin, saygılı, iyi niyetli, yapıcı, öğrenmenin gücüne inanan ve değişime açık birisi olalım.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevlana’ya atfedilen, çok sevdiğim bir söz var:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>“Doğru ile yanlışın ötesinde bir yer var. Seninle orada buluşalım.”</em></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/baskasinin-fikirlerine-neden-tahammul-edemiyoruz-1775399286.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kuşatılmış CHP için çıkış yolu: Çifte hamle ve büyük helalleşme</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kusatilmis-chp-icin-cikis-yolu-cifte-hamle-ve-buyuk-helallesme-13010</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kusatilmis-chp-icin-cikis-yolu-cifte-hamle-ve-buyuk-helallesme-13010</guid>
                <description><![CDATA[İktidar ve devlet blokunun yargı kuşatmasıyla siyaseten felç edilmek istenen CHP için artık sadece 'direnmek' yeterli değil. Mevcut yönetimin, partiye mesafeli duran tüm eski ve yeni aktörlerle 'içeride' büyük bir helalleşme başlatması, eş zamanlı olarak da 'dışarıda' samimiyetsiz masaları yıkan gerçek bir demokratik koalisyon kurması hayati önem taşıyor. Kuşatmayı yarma stratejisi; 19 Mart ruhunu meydanlardan alıp, toplumun tüm kesimlerine güven verecek kurumsal bir ortaklığa dönüştürmekten geçiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kabul edelim, iktidar/devlet blokunun yargı üzerinden siyaseten felç etmeye çalıştıkları CHP’ye yönelik yapıcı olsa da, eleştiri getirmek çok kolay değil. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü yapılacak her türlü eleştirinin, “şimdi sırası mı?” tepkisi ile karşılaşma olasılığı var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Diğer yandan koşullar ne olursa olsun özellikle yapıcı eleştirilerin yapılana fayda sağlayacağını da unutmamak gerekiyor. Yeter ki, yapılan eleştiriden yararlanılsın. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP konusunda farklı tarihlerde, eleştiri ve öneri içeren pek çok yazı yazdım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu açıdan yazacaklarımın tekrar olma riskine rağmen paylaşmayı kendi açımdan önemsiyorum. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP ÇİFTE ADIM ATMALI</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin içinde olduğumuz süreçte ilki içeriye, ikincisi dışarıya yönelik eş zamanlı iki açılım birden yapması önem kazanmış durumdadır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İçeriye yönelik adımın amacı, parti içi cepheyi güçlendirmektir. Özellikle içinde olduğumuz süreçte CHP’nin buna çok fazla ihtiyacı vardır. Mevcut yönetime mesafeli olduğu düşünülen mevcut milletvekillerinden belediye başkanlarına, eski il başkanlarından eski ilçe belediye başkanlarına kadar geniş bir kucaklaşmaya ve bir anlamda helalleşmeye ihtiyaç var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu konuda parti yönetimi adım atmalıdır. Bu koşullarda yönetimin atacağı bu adıma karşılık vermeyecek olanın açıkçası CHP ile siyasi bağı kalmamış demektir. Afyon’da sürmekte olan toplantı bu amacın bir parçasına denk düşmesi açısından önemlidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#2d2d2d">Ancak içeriye yönelik açılımda bir adım daha atılarak mevcut ve eski milletvekilleri ile eski belediye başkanları ve parti yöneticileri de buna dahil edilmelidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Böyle bir adım son günlerde yeniden tartışmaya açılmak istenen ‘mutlak butlan’ tartışmasını siyaseten işlevsiz bırakma için imkan yaratabilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">İçeriye dönük adımlarla birlikte eş zamanlı olarak dışarıya — yani siyasal ve toplumsal muhalefete yönelik — eş düzeyli, katılımcı ve ortak üretilecek bir siyasal ittifak ya da koalisyon oluşturmak için de adım atılmalıdır. Bu adımı atmak, CHP'nin ana muhalefet partisi olarak bir anlamda sorumluluğudur.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’NİN ZORLUĞU, DEM’İN SİYASETSİZLİĞİ</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin içeriye yönelik adımları atması göreli olarak kolay olsa da; dışarıya yönelik adımları atması konusunda farklı zorluklar bulunmaktadır. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Mesela bulunduğumuz siyasi iklimde özellikle bir “devlet” projesi olarak iktidar bloku aracılığıyla kamusallaştırdığı “terörsüz Türkiye” süreci içinde olduğumuz süreçte DEM Parti’yi siyasetsizliğe mahkum etmiş görünmektedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Neden mi? Bugüne kadar yaşadıklarımıza baktığımızda DEM Parti'nin gerek siyasal söylem gerekse komisyon raporunda dile getirdiği "demokrasi" temelli adımların hayata geçirilebilmesi, mevcut siyasi pratikleri ve zihniyet bakımından iktidar blokuyla değil, ancak CHP başta olmak üzere muhalefetle sağlanması daha olasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Ancak DEM Parti, bu gerçeği görmezden gelerek tüm siyasal önceliğini Öcalan'ın konumuna verdiği için kendini siyasetsizliğe mahkum etmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">CHP özellikle 19 Mart süreci sonrasında gerçekleştirdiği mitinglerle toplumsal tepkiyi alanlara taşıma konusunda önemli bir işlevi yerine getirdi. Dahası toplumsal alana yansıyan bu mobilizasyon sadece CHP değil, daha geniş bir toplumsal temsilin yansımasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">CHP'nin bu aşamada yeterince başaramadığı şey, topluma güven verecek daha güçlü adımları atamamasıdır. Elbette çabası yok demek partiye haksızlık olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Yargının İBB başta olmak üzere büyükşehirler ve ilçe belediyelerini, mutlak butlan tartışmasıyla genel merkezini siyaseten felç etmek istediği bu koşullarda gösterdiği direnç açısından CHP açık biçimde başarılıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Ancak bu tek başına CHP'yi ilk seçimde Meclis'te birinci parti yapabilse bile, adayını cumhurbaşkanı yapması zordur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İTTİFAK ZORUNLULUĞU: BU KEZ FARKLI OLMALI</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Bunun için CHP'nin mitinglerde farklı siyasi parti seçmenleriyle kurduğu siyasal ortaklığı, muhalefetteki siyasal partilerle de kurabilmesi gerekmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">2023 seçimlerinden biliyoruz: Liderlerin sonradan ortaya çıkan "samimiyetsiz" aylık görüşmeleri yetmedi, yetmez de.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Bu kez farklı olmalı. Her liderin açık ve samimi biçimde karşılıklı konuşabilmesi ve gerçek bir ittifak ya da koalisyon kurulabilmesi, şikayet edilen siyasal düzenin değişmesinin ilk koşuludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Türkiye'nin önündeki seçim — ne zaman olursa olsun — sadece bir iktidar değişikliği fırsatı değil, demokratik sistemin yeniden inşası için bir eşiktir. Bu eşiği geçmek, ancak samimi, eşit ve kararlı bir muhalefet ortaklığıyla mümkündür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">&nbsp;</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kusatilmis-chp-icin-cikis-yolu-cifte-hamle-ve-buyuk-helallesme-1775326351.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni bir dünya düzenine doğru</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-bir-dunya-duzenine-dogru-13009</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-bir-dunya-duzenine-dogru-13009</guid>
                <description><![CDATA[Kıtalararası bombardıman uçaklarının yerini insansız sistemler alırken; Türkiye, delilsiz tutuklamalar ve adalet kuşkusunun gölgesinde bu yeni düzene ayak uydurabilir mi? Dışarıda dünya yerinden oynarken, içerideki siyasi gerilim ve ekonomik model Türkiye'nin geleceğini imkansız kılıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bölge dışındaki ülkelerin, Ortadoğu’ya gösterdikleri ilginin geçmişi çok uzun yıllar öncesine dayanır. Tarih boyunca kara ve deniz ticaret yollarının kavşağında bulunması, en önemli etken. Uzakdoğu’daki üretilen ürünlerin, önce Avrupa ve ardından Amerika Kıtasına uzanmasında kilit rol oynadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yakın tarihimizde Bölgede on yıllardır süren, çatışma ve savaşların en önemli nedeni, zengin petrol yatakları. Gelişmeler Rus asıllı ekonomist Daniel Yergin’in tezini doğruluyor. “19.YY İkinci yarısından sonra Dünya Siyasal Tarihi petrol ve petrol kaynaklarını ele geçirme mücadelesinin kronolojisidir.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilinen en eski uygarlıkların yeşerdiği topraklar, 1990 yılından bu yanan dozu giderek artan, paylaşım savaşlarının odağında. Farklı dinsel inanç ya da mezhepler arasındaki çelişkilerden oluşan, siyasal sistemlerin ortak paydası; bir türlü demokrasi karşıtlığının ötesine geçemedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Baskıcı rejimler birlikte sinerji yaratamadılar. Farklılıkları derinleştirmeyi yeğlediler. Doğal kaynakların uluslararası güçlerin ellerine geçmesini engellemek yerine, muhaliflerini sindirmeyi öncelediler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anglo-Sakson İttifakının desteğini alarak, binlerce yıl sonra yeniden kurulan İsrail, ABD’nin Bölgedeki en güçlü ortağı konumuna geldi. İkinci Dünya Savaşının bitiminden kısa süre sonra Arapları yenilgiye uğratarak, sınırlarının güvenliğini sağladı.1967 ve 1973 yıllarındaki iki savaşın kazan tarafı olması, Bölgede söz sahibi olmasını sağladı. Bu süreçte petrolün varilinin ortalama 2.-dolardan aşamalı olarak, 12-40.- dolar aralığına yükselmesi, Dünya ekonomisini altüst etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzakdoğu macerası ABD’nin 1975 yılında Vietnam’ da yenilgisiyle bitti. Bu kez Japonya karşısında kazandığı zaferle &nbsp;çıktığı 2.Dünya savaşı sonrasına benzemedi. 20.YY son çeyreğindeki savaşlar, güçlü devletlerin&nbsp; kaybettikleri benzer sonuçları ortaya çıkardı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı dönemde Brejnev liderliğindeki Sovyetlerin, Afganistan’ı işgal etmeleriyle başlayan süreç, 1991 yılında SSCB’nin çöküşü ile sonlandı. Ancak başka bir güç odağı ortaya çıkmaya hazırlanıyordu: Çin. Yıllar önce Fransa’nın önemli&nbsp; Bakanlarından, Peyrefitt’in “Çin Uyanınca Yer Yerinden Oynar “ (1973) adlı kitabında sözünü ettiği varsayımı gerçek oldu. Bu ülkenin 1949 yılında başlayan atılımı, salt ekonomide değil Uluslararası siyasal arenada da güçlenmesini sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">21. yy’ın ilk çeyreğinde durum hayli farklı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Çin’i engellemek için Venezuela petrolü ve Panama Kanalına çöktü. İsrail de boş durmadı. İran’a saldırarak, Çin’e doğal gaz ve petrol akışını kesmek istedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısaca; Dünyamız 2. Dünya Savaşı’nın ardından yeni bir paylaşım savaşına sahne oluyor. Büyük olasılıkla; klasik ağır silahlar, uçak gemileri başta; büyük deniz araçları ve kıtalararası uçan ağır bombardıman uçaklarının yerini, uzayı kullanan akıllı füzelerin ve insansız hava araçlarının aldıkları, yeni nesil bir savaş türüne tanık oluyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylesine korku verici siyasal ortamda, Türkiye’de iktidar ile muhalefet arasında süren gerilimin, delilsiz tutuklamalar, adil olduğu kuşkusu her geçen gün artan, yargılamalar ile Bölgede kurgulanan yeni düzene ayak uydurması ve gelişmesini sürdürmesi, imkansız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada; hızla azalan altın ve döviz rezervleri, kayıt dışı ve kazanan yerine tüketicilerden alınan vergilerle ayakta tutulmaya çalışılan, bir ekonomik modelin sürdürüldüğü tek bir örnek yok. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’ de siyaset kurumu dünyanın yeni bir düzene doğru hızla yol aldığını, çok geç olmadan kısa sürede fark etmek zorunda. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yeni-bir-dunya-duzenine-dogru-1775319159.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Romanya Yazıları (1): Economist toplantısından</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/romanya-yazilari-1-economist-toplantisindan-13008</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/romanya-yazilari-1-economist-toplantisindan-13008</guid>
                <description><![CDATA[Letta'nın verdiği "140 milyar doların %80'inin ABD'de iş gücü yaratması" detayı, Avrupa'nın stratejik özerklik tartışmalarını ne kadar iyi anladığınızı ve aktardığınızı gösteriyor.. Nobelli Daron Acemoğlu’ndan yapay zekâ ve liberal demokrasi uyarısı: 'Yapay zekâ büyük kaoslar getirebilir ancak çözüm hâlâ güçlendirilmiş liberal demokraside.' Dünyanın devasa krizleri ve yapay zekâ devrimini tartıştığı Bükreş zirvesinden, Türkiye'nin vize kuyruklarına uzanan hüzünlü bir panorama.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:left"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Economist’in Bükreş’te üç gün süren toplantısı esasen Güneydoğu Avrupa’nın sorunlarını merkeze alsa da, zaten toplantının başlığı “Güneydoğu Avrupa’nın bir sonraki büyük atılımı” diye çevrilebilir, beşinci senesine giren Rusya-Ukrayna ve Amerika-İsrail’in başlattığı henüz birkaç haftalık İran savaşının gölgesinde gerçekleşti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Açılış konuşmasını Güneydoğu Avrupa’nın en büyük ülkesi Romanya’nın Cumhurbaşkanı yaptı, Başbakan ve Başbakan Yardımcısı dahil Romanya kabinesi neredeyse bu toplantıya katılmıştı ama komşu ülke Moldova da devlet başkanı düzeyinde temsil ediliyordu, başka devlet başkanları da vardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tabii ki bölge ülkelerinin esas gündemi Rusya’nın işgaliyle başlayan ve bir süredir düşük yoğunluklu hale gelse de ufukta sona ermesi mümkün görünmeyen savaştı, Ukrayna düşerse, daha doğrusu, Rusya, Ukrayna’da bir başarı elde edebilirse bunun nedense daha sıklıkla konuşulan Baltıklardan önce Moldova, Romanya gibi ülkeleri etkileyeceği görüşü hakimdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O yüzden de NATO’nun geleceği, gücü ve kapasitesi konuşmaların önemli bir bölümünü içeriyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Diğer bir çarpıcı başlık da özellikle enerji krizinin yol açtığı sorunlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Enerji krizi diyerek kastedilen, İran’ın savaş yüzünden Hürmüz Boğazını kapatması gibi gözükse de bundan ibaret değil çünkü bir, Ukrayna’nın Rusya’nın petrol rafinerilerini vurması, iki, Irak gibi birçok tedarikçinin şok etkisi yaratan bir talep daralmasıyla karşı karşıya kalması genel arzın bir süre eskiye dönemeyeceğini gösteriyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu da, Avrupa’nın unuttuğu enflasyonun hortlaması demekti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki, bir ülkede enflasyon belasıyla kim başa çıkar?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Merkez Bankası.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sanırım bu yüzden, toplantının ilk konuşmacıları Romanya ile Yunanistan’ın Merkez Bankası Başkanlarıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Romanya Merkez Bankası Başkanı Mugur Isarescu’nun otuzaltı senedir guvernörlük yaptığını öğrendim, Çavuşesku’dan sonra bu göreve gelmiş, o gün bugün Merkez Bankası’nı yönetiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Romanya’nın enflasyonu mukayeseli baktığımızda yüksek de olsa “tek hanede”, yani bizim hedeflerimizin değil, hayallerimizin ötesinde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İktidarlar değişmiş, birçok badirelerden geçilmiş ama Merkez Bankası Başkanı yerinde kalmış, sadece bir sene, 1999’la 2000 arasında Başbakanlık yapmış ve sonra yeniden eski görevine dönmüş, Isarescu, görebildiğim kadarıyla, Romanya siyasetinde en büyük saygıyı gören isimlerin başında geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yunanistan’ın guvernörü Yannis Stournaras da farklı değil; eski Finans Bakanı, oniki senedir Merkez Bankası’nın başında.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de Merkez Bankası Başkanı’nın ortalama görev süresi beş yılı bile bulmuyor, hatta bir ara, işte o absürt “nas ekonomisi” günlerinde, “laf dinlemedi” diye işten alıvermek sıradanlaşmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Romanya, Çavuşesku’dan Avrupa Birliği’ne girerek yaşam kalitesini yükseltti; biz kayıp onyılları geride bıraktığımızı sanırken bir türlü kendimizi hâlâ vize kuyruklarından kurtaramadık -bırakın üyeliği.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çin’den Amerika’ya, Macaristan’dan Hindistan’a küresel bir “Tek Adamlar Çağı” yaşansa da Economist toplantını bu gidişatın ille de böyle olması gerekmediğine dair bir manifestoydu adeta, Nobelli Daron Acemoğlu, alkışlar içinde tamamladığı konuşmasında krizlerin en büyüğü olarak gördüğü “liberal demokrasinin krizini” tartıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Liberal demokrasinin bittiği, çözüm üretme beceresini kaybettiği söylemlerine karşı çıktı; liberal demokrasinin bütün eksiklerine rağmen insanlığın en yüksek verim elde ettiği, en iyi yönetim biçimi olduğunda ısrarlıydı, ama denetimsiz ve geometrik büyüyen yapay zekânın büyük kaoslar getirebileceğinden de kaygı duyduğunu saklamadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Acemoğlu iyi ve çok üretken bir akademisyen olmasının yanısıra iyi de bir hatip, liberal demokrasiyi tutkuyla savunması ve geleceğin “güçlendirilmiş liberal demokraside” olduğunu söylemesi bence önemliydi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-04%20at%2016_40_17.jpeg" style="height:467px; width:350px" /></span></span></span></p>

<p><strong><span style="color:#000000; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Bilgehan Uçak Daron Acemoğlu ile)</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama toplantıda beni en etkileyen konuşmacı, eski İtalya Başbakanı Enrico Letta oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">AB’nin talebi üzerine “Tek Pazar” konusunu ele alan bir rapor yazan Letta, konuşmasında, milliyetçiliğin Avrupalılık bilincinin önündeki temel engel olduğunu ve Avrupa’nın küresel rekabette geri kalmasının özünde bu zihniyet dönüşümünü gerçekleştirememesinin yattığını söyledi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yapay zekâ yeni bir şey, ama bayraktarlığını Avrupa yapmıyor, en büyük yatırımlar ABD ile Çin’de.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Neden böyle olduğunu sordu Letta.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD’nin büyük şirketler, Çin’inse devlet eliyle devasa yatırımlar yaptığını söyledikten sonra Avrupa’nın büyük bir fırsat kaçırdığını ifade etti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’daki ülkelerin “küçükler ve küçük olduğunu bilmeyenler” diye ikiye ayrıldığını söyleyen Letta, karşılaştırmanın her zaman ABD, Çin ve Hindistan gibi ülkelerle yapılması gerektiğini, Avrupalı devletlerin birbirileriyle rekabet etmesinin aslında çok da mantıklı olmadığını anlattı ve ABD’nin küresel finans sisteminde lider olduğu için her alanda başı çektiğini gösterdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta, yerel düşünmenin küçük kalmak anlamına geldiğini, bunun da ne iş gücü ne de yatırım açısından çekici olduğunu, işte yapay zekâ gibi yeni bir sektörde bile en iyi eğitimli insanların ABD’ye gittiğini hatırlattıktan sonra, AB’ye üye 27 ülkenin rekabette başarılı olabilmesinin yegâne koşulunun bu bölünmüşlüğe son vermesi olduğunu muhteşem bir örnekle izah etti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Neydi bu örnek?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Airbus.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki, ne oldu da Avrupa’nın Airbus’u Amerika’nın Boeing’ini geride bırakabildi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta, bu başarının sebebinin Airbus’ın hiçbir Avrupa devletinin malı olmamasına bağlıyor, Airbus, “Avrupa’nın ortak malı” olduğu için çok değerli.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’nın en büyük açmazı, Airbus gibi bir başarı örneği ortadayken hemen tüm konularda bu örneğin izinden gidememek, kendi içinde rekabet etmekten küresel rekabette hep geri düşmek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“Bayraklar kalsın, ama birleşmenin gücünü fark edin,” dedi Letta, “birleşmek, maliyetlerin düşmesi ve kapasitenin yükselmesi demek.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’yı uzun uykusundan uyandırdığı için Trump’a medyun-u şükran olması gerektiğini söyleyen Letta, savunma sanayinin krizini de Avrupalı düşünmeyi engelleyen yerel zihniyete bağladı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ukrayna işgal edildiğinde Avrupa’nın “hemen” müdahale etmesi gerekiyor ya, Avrupa böyle bir hıza hazır değil, Avrupa’nın ortak bir savunma gücü oluşturabilmek için beş ya da on senelik bir vadeye ihtiyacı var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İyi de, bekleyecek vakit yok, ne yapacaksın?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Derhal NATO’yu devreye sokacaksın, yani ABD’ye koşacaksın.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Rusya işgali başlayınca olan da buydu ama sonuçları çok çarpıcı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta, Avrupa’nın Ukrayna’yı savunarak doğru bir pozisyon aldığını, bu desteğin sürmesi gerektiğini söyledikten sonra birkaç rakam paylaştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ukrayna’ya destek vermesi için Avrupalı vergi mükellefinden alınan 140 milyar doların yüzde 80’i Amerika’da iş gücü yaratmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta işte bu asimetriye karşı çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dahası, Trump, Grönland’ı istediğini söyleyince Avrupa’yı bir telaş almıştı, ABD, Danimarka’nın egemenlik hakkını ihlal ederse ne yapılacaktı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Grönland nasıl savunulacaktı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zira, Ukrayna yardımında olduğu gibi, Avrupa’nın NATO’suz bir güç toplaması için senelere ihtiyacı vardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">NATO uçakları havalansın, desen, başında ABD var, silahları kullanmak istesen hepsi ABD menşeli, mümkün değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O yüzden Avrupa devletlerinin rekabette güçlü, savunmada caydırıcı olabilmesi için mümkün mertebe biraraya gelmesi gerekiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta’nın raporu bunu açıkça ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama bu yerel bakış, hâlâ geçerli.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta başından geçen bir olayı anlattı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Madrid’de üniversitede ders verecek, ev tutmuş, evin enerji sistemiyle ilgili bir değişiklik yapacak ama bir türlü olmuyor çünkü AB vatandaşının yazılı hakkı olmasına rağmen İspanya’daki sistem bu değişikliğin yapılabilmesi için İspanyol bir banka hesabıyla İspanya koduyla başlayan bir telefon numarası talep ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yoksa olmuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Airbus örneğine atıfta bulunan Letta, mecburen bir hesap açtırdığını ve yeni bir numara aldığını anlattı, daha önce yine mecburiyetten Fransa’da da bir hesap açtırmış, böylece, üç ülkede hesabı olmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’nın bu zihniyetle küresel piyasada rekabet edemeyeceğini söyledi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Konuşmasının sonunda iki sayı verdi: “28” ve “51”.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD, malum elli eyaletten -aslında “devlet”ten- oluşuyor ve Trump neredeyse günaşırı 51. eyalet için Kanada, Panama, Grönland gibi yerlerin adını sıralıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama hiçbiri 51. olmak istemiyor, diyor Letta, bir umut kıvılcımı yakmak istercesine.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">27 üyeli AB’ye 28. olabilmek içinse büyük bir sıra var, en yakın aday İzlanda, 2029’daki referandum sonrasında İzlanda üye olacak gibi gözüküyor, belki ileride Norveç, tabii Karadağ’dan, Sırbistan’dan Türkiye’ye çok sayıda ülke AB’ye üye olma hedefini koruyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Böyle toplantılara katıldıkça insan biraz üzülmüyor değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya neleri tartışıyor, biz nerelerde debelenip duruyoruz…</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/romanya-yazilari-1-economist-toplantisindan-1775339055.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalnızlık bu kapıda saklanır   </title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalnizlik-bu-kapida-saklanir-13007</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalnizlik-bu-kapida-saklanir-13007</guid>
                <description><![CDATA[Ayaklarımı severdim; önce itiraz ederlerdi, sonra alıştık. Ama o kapının önünde her şey silindi. Dizlerimden sonrası koca bir yokluktu artık. Kırmızı çoraplarım nereye gitti?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarımı severim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Önceleri itiraz ederlerdi; ayakkabının içinden acı acı kükreyip...</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayakkabı seçimini onlara;&nbsp;</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Çorap seçimini kendime bıraktım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Başlarda kapıdan çıkışlarımız bile gürültülüydü.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Onlar direnir, ben çıkmak isterdim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Teslimiyet ilk kimi kuşattı; hatırlamıyorum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Görevlerimiz belirlenince rahatladık.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Alıştık birbirimize.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kükremeleri günbegün söndü.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonunda sustular.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ben efendiydim; onlar köle.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonra alıştık birbirimize.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">İki dost gibi çıktık dışarıya.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım ve ben.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bir annenin ayırmak istemediği iki çocuk gibi benimleydiler.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Eşikten birlikte adım attık.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Başta itiraz edecek gibi oldular; huysuzlandılar.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kükremekle oldukları yere sığmak arasında kaldılar.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonra sustular.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sokak simsiyahtı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Işıklar eski bir yüzyıldan kalmış gibiydi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Rap rap yürüdük.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sesimiz çoğaldı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kimse yoktu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Islak taşlarda ayakkabılarımı gördüm.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Gözlerim kamaştı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Güzellerdi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Bunlar benim,” dedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Etrafıma baktım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Mahalle yabancıydı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Evler, başka yerlerden getirilip buraya bırakılmış gibiydi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Mavi kapılı bir evin önünde durduk.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Göz kamaştırıcıydı mavisi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Onlar durmak istedi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Ben sizin,” dedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Hiç yanıt vermediler.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sustum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yalnızlık kış gibi sardı her yerimi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sessizce durduk kapıda.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Deniz gibi,” dedi bir ses.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım titremeye başladı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bütün parmaklarımı, her bir boğumunu hissediyordum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Onlara gülümsedim. Yalnız değildim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kapı kollarımdan tuttu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kendine doğru çekti.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Direndim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yine çekti.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sürükledi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">İtiraz edemedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bağırmak istedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Olmadı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kükremeyi denedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Olmadı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Etrafım boştu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bedenim ağırlaştı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Uçmak istedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Olmadı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım geldi aklıma.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bugün kırmızı çoraplarımı giymiştim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Gözlerimi aşağıya doğru indirdim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yoklardı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Dizlerimden sonrası boşluktu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kırmızı çoraplarım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yeşil ayakkabılarım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Islak taşlar da…</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yoktu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım benim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Severdim onları.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Önce itiraz ederlerdi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonra alıştık.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Tüm gücümle kükredim:</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Ben efendinizim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yalnızlığımı siz yutun.”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Mavi kapının üzerinde yazılar belirdi, kurşun renginde.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Yalnızlık bu kapıda saklanır.”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yalnizlik-bu-kapida-saklanir-1775300159.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Afyon kimin elinde?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/afyon-kimin-elinde-13006</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/afyon-kimin-elinde-13006</guid>
                <description><![CDATA[Zincir görünmez olunca kırılmaz; çünkü hissedilmez. Marx'ın 'afyon' dediği şey aslında bir uyuşma haliydi. Bugün o uyuşma hali coğrafyalar değişimine rağmen yöntem değiştirmedi: İnanç söylemi kimin işine yarıyor ve bu 'kutsal' şişe şu an kimin elinde?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1818'de Trier'de doğan çocuk, başından beri farklı bir soru taşıyordu içinde.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Babası Yahudi'ydi. Ama Prusya'nın artan baskıları altında Protestanlığa geçmek zorunda kalmıştı. Küçük Karl bunu gördü. Ve zihninde sessizce bir soru şekillendi: İnanç, gerçekten bireyin tercihi miydi — yoksa iktidarın dayattığı bir kimlik mi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu soru onu bırakmadı. Bonn'da, Berlin'de felsefe okudu, hukuk okudu, tarih okudu. Ama asıl öğrendiği şey sorgulamaktı. Sorguladı, yazdı, itiraz etti. Ve tam da bu yüzden tehlikeli hale geldi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yazıları sansürlendi. Gazetesi kapatıldı. Almanya onu istemedi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sürgün başladı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Paris'e gitti. Orada Friedrich Engels'le tanıştı — bu yalnızca bir dostluk değil, bir düşünsel ortaklıktı. Birlikte yazdılar, birlikte düşündüler. Ama Marx'ın fikirleri Paris'te de huzur bulamadı. Sınır dışı edildi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Brüksel. Oradan da kovulma.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve en sonunda Londra.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Londra yılları en ağır dönemiydi. Yoksulluk içinde yaşadı. Çocuklarını kaybetti — biri ardına biri. Geçimini sağlamakta zorlandı. Ama yazmayı bırakmadı. Çünkü derdi dünyayı anlamaktan öte bir şeydi: onu değiştirmek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu hayatın tam ortasından, bütün o acının ve sürgünün içinden o cümle çıktı:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">"Din, halkın afyonudur."</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu cümle söylendiği andan itibaren yanlış anlaşıldı. Hâlâ anlaşılıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Marx dini küçümsemiyordu. Ona çift yönlü bir gerçekliğin gözüyle bakıyordu. Din, acı çeken insan için gerçek bir teselliydi — bunu inkâr etmek safdillik olurdu. Ama aynı din, o acının nedenlerini sorgulamayı da engelleyebilirdi. Hem merhem, hem perde. Hem sığınak, hem kafes.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Asıl soru buydu: Kim tutuyor bu şişeyi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tarih ilginç bir yanıt verdi. Din her zaman itaatin aracı olmadı. Köleliğe karşı direnen vaizler dinden güç aldı. Sömürgeye karşı ayaklanan halklar dinden cesaret buldu. Latin Amerika'nın kurtuluş teolojisi, Marx'ın hiç öngörmediği bir şeyi gösterdi: Aynı inanç, hem tahakkümü hem de isyanı besleyebilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O halde sorun dinin kendisinde değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sorun, şişenin kimin elinde olduğunda.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün bu soruyu sormak, Marx'ın Londra bodruğunda yazdığı günlerden çok daha yakıcı. Çünkü coğrafya değişti, yöntem değişmedi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran'da din devletin omurgasına yerleşmiş; muhalefet etmek inanmamak anlamına geliyor. Siyasi bir itiraz, otomatik olarak dini bir sapkınlığa dönüşüyor. Siyonizm'de ise toprak ve siyaset talepleri giderek artan biçimde dini referanslarla örülüyor; eleştiri çoğu zaman inanca saldırı olarak geri döndürülüyor. Türkiye'de de benzer bir gerilim farklı bir kılıkla yaşandı: Cumhuriyet laikliği benimsedi, dini bireyin vicdanına bırakmayı hedefledi. Ama bu model hiç kusursuz işlemedi. Başörtüsü yasakları, Alevi cemevlerinin tanınmaması, Diyanet'in kuruluş mantığı — laikliğin zaman zaman özgürlük değil, denetim aracına dönüştüğünü gösterdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üç farklı coğrafya, üç farklı hikâye. Ama ortada aynı soru: Dini söylem kimin işine yarıyor?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve şimdi Türkiye'de farklı bir dönüşüm daha yaşanıyor. Dini söylem siyasi meşruiyetin merkezine yerleşiyor. İktidara itiraz etmek giderek daha sık "değerlere saldırı" olarak çerçeveleniyor. Düşüncenin yerini kimlik alıyor; sorgunun yerini sadakat.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Laiklik bu yüzden önemli — ama sık sık yanlış anlaşılan bir önemiyle.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Laiklik dini silmek için değildir. Aksine onu korumak için de vardır. Devlet belirli bir inanç yorumunu öne çıkardığında, diğerlerini kaçınılmaz olarak gölgede bırakır. Hangi Tanrı, kimin Tanrısı olur o zaman?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Londra'daki o yoksul odada Marx belki de şunu seziyordu: İnsan, acısının kaynağını sormayı bıraktığında, o acıya katlanmayı öğrenir. Hatta zamanla onu kutsamaya başlar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zincir görünmez olunca kırılmaz — çünkü zaten hissedilmez.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trier'den Londra'ya uzanan o uzun sürgün yolculuğundan bugüne tek soru kaldı:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Din, insanın kendi anlam arayışı mı — yoksa başkasının iktidar aracı mı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şişe hâlâ dolaşıyor. Afyon hâlâ etkili.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Soru şu: Kimin elinde?</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/afyon-kimin-elinde-1775336636.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
