<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>O son kanal da sustuğunda…</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/o-son-kanal-da-sustugunda-13297</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/o-son-kanal-da-sustugunda-13297</guid>
                <description><![CDATA[Rusya’nın son bağımsız ekranı TV Rain’in (Dozhd) 2022’de kararan görüntüsü, sadece bir kanalın susturulması değil, "yönetilen demokrasi"den "açık baskı rejimine" geçişin sarsıcı bir sembolüdür. Vladimir Putin’in karşısında sandığa küsen %43’lük devasa kitlenin çaresizliği, bağımsız medyanın yok edildiği bir iklimde muhalefetin nasıl "kontrollü bir dekora" dönüştüğünün en somut kanıtıdır. "Yabancı ajan" yaftasıyla vebalı hale getirilen gazetecilerin stüdyoyu terk ederken yayına verdikleri Kuğu Gölü balesi, bir toplumun zihinsel kaçış alanlarının tamamen kapatıldığının dilsiz ve tarihi bir ilanıdır. Türkiye’nin de benzer bir "Mariana Çukuru"na doğru pikniğe gider gibi ilerlediği bu süreçte, Tele1’e yapılan baskılar ve Merdan Yanardağ’ın tutuklanması, otoriterleşmenin o sonsuz dip noktasına giden yoldaki kritik basamaklardır. Halk TV etrafında dönen tartışmaların yarattığı aldatılmışlık hissi, toplumun siyasetten koparak "iç sürgünlere" çekilmesine ve Rusya’daki o meşhur "çaresizler kulübü"nün birer üyesi haline gelmesine yol açmaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün, Rusya’daki son bağımsız televizyon kanalının hikâyesini anlatacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok sevgili Nesrin Nas ile bir sohbetimizden doğdu bu yazı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Rusya’daki o son bağımsız televizyon kanalı”nın 2022’de noktalanan öyküsü, bir ülkede bağımsız medya diye bir şey kalmadığında ne olduğunun da hikâyesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“O son bağımsız TV kanalı”, haberleşme ve haber alma hak ve özgürlükleri açısından gerçekten de bir sembol; o kale de düşünce, gerçekten de, “kontrollü muhalefet” dediğimiz şeyle baş başa kalıyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz günlerde, Yeniden Refah Partisi lideri Fatih Erbakan’ın dile getirdiği “kontrollü muhalefet isteniyor” konusunu, otoriterleşme ve demokrasi çalışmaları üzerine branşlaşan birçok akademisyen, siyasi analist dile getiriyordu. Erbakan’ın bu kavramı yeniden ortaya atması çok da iyi oldu; böylece daha geniş kitleleler, “kontrollü muhalefet” üzerine tartışır oldu. Tartışma çemberi büyüse de, “kontrollü muhalefetin”, Türkiye için nasıl bir felaket olacağının tam olarak da anlaşılmadığını düşünüyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rusya’nın yegâne kamuoyu araştırma kuruluşlarından Levada’nın Nisan 2026 verilerine göre, “Bu Pazar seçim olsa” Vladimir Putin’in oy oranı %49,3. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önemli olan Putin’in oy oranı değil ama…Asıl vurucu olan Putin’in ardından gelen liderin aldığı destek: “ana muhalefet” lideri, Komünist Parti Genel Sekreteri Gennadi Zyuganov, %1,1 destek alıyor. 2020’den beri Başbakan olan Mikhail Mishustin ise, %1 oy topluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Putin’in karşısına çıkabilecek tüm isimlerin toplam oy oranı 6-7 puan kadar. Evet; Putin, “bir tek sen, diğer hepiniz” dese, “diğerleri” yüzde 7 civarı oy toplayabiliyor diyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Kime oy vereceğimi bilmiyorum” diyenler, %20,2 seviyesinde. “Oy vermeyeceğim” seçeneği ise, %17,1’in seçimi. “O verip vermeyeceğimi bilmiyorum” diyen de, %6.2’lik bir grup var. Yani, Putin’in tek rakibi, kararsızlar ve sandıktan uzaktan duranlar; toplamda yaklaşık %43’lük bir kitle. Ama yapacak bir şey yok; çünkü Rusya’da artık siyaset yok, “yönetim” var. O yönetim de, sandığı sadece Putin ve Kremlin’in meşruiyeti için; oy vermek de olmasa durum iyice groteskleşeceği için kullanıyor.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;İşte, kontrollü muhalefet bu…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de sanılıyor ki, “kontrollü muhalefet” olunca; CHP, şu veya bu şekilde hizaya getirilince, yüzde 3-10 aralığında partiler olmaya ve CHP de, yüzde 20’lerde kalmaya devam edecek. “Siyaset sınıfı”, TBMM öyle eskiden olduğu gibi kalmaya devam edecek; herkes işine bakacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yok öyle bir şey.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Kontrollü muhalefetlerin” ülkelerini, o son ekranların da karardığı ülkelerin olduğu hali biz Türkiye olarak henüz bilmiyoruz. O ülkelerden biri olsak, bugün güne oynaya, “kontrollü muhalefet” ve “kontrollü medya” yaratılması yolunun taşlarını döşeyenler bile, o yaratılmasına katkıda bulundukları ülkede yaşamak istemezler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugünlerde Rusya’daki çaba, VPN kullanımını da imkânsızlaştırarak, interneti tamamen bir “intranet” haline getirmek. Diğer bir deyişle, interneti tamamen kapatmadan, ülke içi kontrollü ve kapalı devre bir internet haline getirmeye yönelik adımlar atılıyor. Otoriterlik, uçsuz bucaksız bir çukur gibi; hep ve daima sadece daha dip var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O dibe inen yolda, Rusya için “son bağımsız TV kanalının” kapanması çok önemli bir dönüm noktasıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2010 yılında Moskova’da kurulan TV Rain, Rusça adıyla <em>Dozhd</em> (Дождь), yani “Yağmur”un, 2022 Mart’ına dek süren hikâyesi aslında, koskoca bir ülkenin ve toplumun dönüşünümün öyküsüydü.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>“Yönetilen Demokrasi”nden Açık Baskı Rejimine</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2000’ler ve 2010’ların büyük bölümünde Kremlin sistemi genellikle “yönetilen demokrasi” (<em>managed democracy</em>) olarak tanımlanıyordu. Seçimler vardı, bazı muhalif figürler belirli ölçüde varlık gösterebiliyordu, internet görece açık ve özgürdü, küçük çaplı bağımsız medya alanları yaşamaya devam ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak, Şubat 2022’de Ukrayna savaşıyla birlikte sistemin mantığı ve kimyaso değişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık Kremlin açısından temel mesele, algı yönetimiyle “toplumsal rıza üretmekten” çok, savaş koşullarında mutlak kontrol sağlamaktı. Bu nedenle de, bağımsız medya büyük ölçüde tasfiye edildi, insan hakları örgütleri kapatıldı, muhalif siyaset kriminalize edildi, Kremlin’e eleştiri “ihanet” kategorisine sokuldu ve dijital alan yoğun gözetim altına alındı. Bu süreçte Rusya’da çok sayıda gazeteci, akademisyen, sanatçı ve aktivist ülkeyi terk etti. 2022 sonrası yaşanan bu göç dalgası, birçok analist tarafından Sovyet sonrası dönemin en büyük entelektüel göçlerinden biri olarak değerlendiriliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dozhd’un 2022 Mart’ında kapanışı, Rusya’da yalnızca bir televizyon kanalının susturulması anlamına gelmedi. Birçok gözlemciye göre bu olay, Putin döneminin yeni evresinin; yani “geç otoriterlikten açık baskı rejimine geçişin” sembolik başlangıç anlarından biriydi. Çünkü 2022 sonrası Rusya’da artık mesele yalnızca muhalefeti sınırlandırmak değil; “bağımsız kamusal alanın”, nefes alınabilecek, kaçılabilecek “ortak zihinsel” alanların neredeyse tamamen ortadan kaldırılmasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<strong>Yabancı Ajan” Rejimi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dönemin en önemli araçlarından biri “yabancı ajan” yasaları oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başlangıçta yalnızca dış finansman alan sivil toplum kuruluşlarını hedef alan bu düzenleme zamanla gazetecilere, medya kuruluşlarına, akademisyenlere, sanatçılara ve hatta bireysel sosyal medya kullanıcılarına kadar genişletildi. Rusya’da bir kişi ya da kurum “yabancı ajan” ilan edildiğinde, ağır bürokratik yükümlülüklerle karşılaşıyor; reklam ve finansman kaynaklarını kaybediyor, toplumsal olarak damgalanıyor ve adeta vebalı hale geliyor, devlet kurumlarıyla ilişkisi fiilen kesiliyor, hizmet alamıyor. “Yabancı ajan” etiket Sovyet dönemindeki “halk düşmanı” kavramının modern versiyonu olarak görülmeye başlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dozhd çalışanlarının önemli bölümü de zamanla “yabancı ajan” kategorisine zaten alınmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Rus ordusunu itibarsızlaştırma” suçu son derece geniş yorumlandı: Savaşa “savaş” demek, sivil kayıplardan söz etmek, seferberlik eleştirisi yapmak ve asker ailelerinin şikâyetlerini yayınlamak cezai soruşturma nedeni hâline gelebiliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle birçok bağımsız medya kuruluşu ya kapandı ya da ülkeden kaçmak, sürgüne gitmek zorunda kaldı; Novaya Gazeta, Echo of Moscow, Meduza ve Important Stories (iStories) örnekleri gibi… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece Rusya’da ilk kez Sovyet sonrası dönemde ulusal ölçekte neredeyse tamamen devlet merkezli bir medya sistemi oluştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dönemin ardından gelen en dramatik gelişmelerden biri de Alexei Navalny’nin hapsedilmesi ve ardından 2024’te Sibirya’daki “ceza kolonisinde”, yani hapisteki ölümü oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Navalny hareketi zaten 2021’den itibaren büyük ölçüde dağıtılmıştı: Bölgesel örgütler yasaklandı, yerel teşiklatları dağıtılmış, destekçileri “aşırılıkçı” ilan edilmiş, finansal ağları dağıtılmış ve finansmanlarına el konmuştu; aktivistleri de ya tutuklandı ya da sürgüne gitmek zorunda kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Navalny’nin ölümü, Rus muhalefeti açısından psikolojik bir kırılma yarattı. Çünkü birçok kişi açısından o, hâlâ “başka bir Rusya ihtimalinin” sembolüydü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dozhd’ın son yayını ile Navalny’nin ölümü arasında güçlü sembolik bağ kuran çok sayıda yorumcu oldu: biri bağımsız medyanın sonu, diğeri ise “örgütlü siyasal muhalefetin ölümü” olarak yorumlandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dozhd ekranları susturulmasaydı; bugün Navalny, büyük ihtimalle hayatta olacaktı. Putin’e alternatif&nbsp; başka isimlerin çıkışı mümkün olabilecekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neticede, Macaristan’da bugün iktidara gelen muhalefet lideri Péter Magyar, ilk büyük çıkışını 2024’te muhalif medyaya verdiği röportajlarla yapmıştı. Macaristan’da da, bağımsız medya bir şekilde çıkış yapmasa, gazeteciler ve yorumcular ısrarla yayınları sürdürmeseler; muhalefet de yayılamaz ve çıkış yapamazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Son Saatler: “Bizi Her An Basabilirler”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonraki günlerde Kremlin baskısı zaten hızla tırmanıyordu. Ancak 3 Mart günü Rus parlamentosu çok kritik bir yasa çıkardı:<br />
Rus Ordusu hakkında “yalan haber” yaymanın cezası 15 yıla kadar hapis olacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu fiilen şu anlama geliyordu; Ukrayna Savaş’ına “savaş” demek suçtu, “işgal” demek suçtu, maliyetler ve sivil ya da askeri kayıplardan söz etmek suçtu, Kremlin açıklamalarını sorgulamak suçtu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dozhd TV çalışanları bu yasanın ardından artık gazetecilik yapmanın değil, özgür kalabilmenin mesele hâline geldiğini, hedefte olduklarını anladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O akşam Moskova’daki stüdyoda bir yandan normal yayın akışını sürülmeye çalışılıyordu; ama tüm ekip bir yandan da müthiş panik hâlindeydi. Dozhd’a bir operasyon yapılacağı haberi gelmişti; o yüzden artık televizyon binasında kalmak bile tehlikeliydi. Dozhd’nin gazetecileri, bir yandan pasaportlarını kontrol ediyor, aralarında hangi ülkeye kaçabileceklerini konuşuyordu; ailelere son mesajlar atılıyordu. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat çalışanlar son ana kadar normal yayın yapmaya çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha sonra bazı çalışanlar, o son gece ile ilgili şunu anlattı: “Adeta Titanik batarken orkestranın çalmaya devam etmesi gibiydi.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dozdh çalışanları ve izleyicileri açısından mesele yalnızca işlerini kaybetmek değildi; aslında kapanan“başka Rusya ihtimali” idi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dozhd çalışanlarının önemli bölümü 2011 protestoları döneminde gerçekten Rusya’nın daha açık ve demokratik bir topluma dönüşebileceğine inanmıştı.<br />
O gece ise, bu hayalin artık imkânsız olduğu gerçeği ile yüzleşiliyordu.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve sonra o an geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yayın kapanırken çalışanlar yavaş yavaş stüdyodan ayrıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sahne çok bilinçli biçimde teatral değil, tersine son derece sade tutuldu. Gazeteciler, tabir yerindeyse, ceketlerini alıp çıktılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha sonra birçok çalışan aynı cümleyi kurdu:<br />
“Biz o gece sadece kanalı kapatmadık. Hayatımızı da bıraktık.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazeteciler çıktıktan sonra kamera, boş stüdyoyu göstermeye devam etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu görüntü birçok kişi için ürperticiydi. Çünkü boşalan yalnızca bir stüdyo değil, Rusya’daki bağımsızlık alanıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekrana bir noktada “Нет войне”; yani “Savaşa Hayır” mesajı yansıdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve Dozdh’un son yayınının finali, “Kuğu Gölü” ile oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sıradan bir seçim değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sovyetler Birliği’nde kriz anlarında devlet televizyonu sık sık <em>Kuğu Gölü</em> yayınlardı.<br />
Özellikle 1991’deki başarısız darbe girişiminde günler boyunca haber yerine bu bale gösterilmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle eski Sovyet coğrafyasında <em>Kuğu Gölü</em> şu anlama geliyordu:<br />
“Rejimde olağanüstü bir şey oluyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dozhd bu sembolü bilinçli kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesaj açıktı:<br />
Rusya yeniden baskıcı, kapalı, Stalinesk bir döneme giriyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birçok Rus izleyici için o an inanılmaz derecede sarsıcıydı.<br />
Çünkü 1991 sonrası doğmuş kuşak bile ilk kez gerçekten “tarihin geri döndüğünü” hissediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir ülkede televizyon tamamen iktidarın kontrolüne geçtiğinde, demokratik kamusal alan yaşayabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rusya örneğinde Kremlin’in cevabı, net bir “hayır” oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>“İç sürgünlerin” nefes borusu bağımsız medya</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2022 sonrası Rusya’da oluşan atmosfer sıklıkla geç Sovyet dönemleriyle karşılaştırılıyor; ancak birçok gözlemci önemli bir fark olduğunu söylüyor:<br />
Bugünkü sistem çok daha dijital, çok daha hızlı ve çok daha görünmez baskı araçlarına sahip.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin, sosyal medya paylaşımları soruşturma nedeni olabiliyor, ihbar kültürü yaygınlaşıyor, eğitim neredeyse tamamen Kremlin’in propagandasına dönüşmüş durumda, insanlar kolaylıkla kara listeye alınabiliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle açık protestodan çok “iç göç” davranışı yaygınlaştı: İnsanlar siyasetten tamamen uzaklaşmaya, yalnızca özel hayatlarına çekilmeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dozhd’un kapanması öncesi YouTube kanalları, Telegram ağları, sürgün podcast’leri yeni alternatif kamusal alanlar yarattı. Dozhd da bu “iç sürgün” medya dünyasının merkezlerinden biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kamusal alandan o son bağımsız TV kanalının yok olması, diğer bağımsız veya muhalif yayınların da, “ayıplı”, “yasaklı” olmasına yol açtı; kalan bireysel yayınlar da, parça pinçik bir “parya medya” haline dönüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta TV kanalı, kurumsal olarak bir medya gücünü simgeliyor; kurumsal olarak yapılabilecekler, bireysel olarak gazeteciler veya gazeteci gruplarının yapabileceğinden çok daha fazla. Dahası TV ekranı, kamusal alanda, ulusal olarak aynı anda izlenebilecek bir “toplu deneyim” sunuyor. Aynı anda bir çok insan, birbirlerinden çok uzakta da olsa, “bir araya gelmiş” gibi aynı şeyi izliyorlar. O nedenle, her ne kadar hegemonyası çok aşınsa da, hala etkisini sürdüren bir medya mecrası. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet; bilgi akışı artık TV’lerin egemenliğinde değil. Zateen Kremlin klasik televizyon alanını büyük ölçüde tamamen kontrol etse de; internet çağında, bilgi akışı hiçbir zaman tam olarak kapatılamadığının farkında. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O yüzden bugünlerde, Rusya’daki çaba, VPN kullanımını da imkânsızlaştırarak, interneti tamamen bir “intranet” haline getirmek. Diğer bir deyişle, interneti tamamen kapatmadan, ülke içi kontrollü ve kapalı devre bir internet haline getirmeye yönelik adımlar atılıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak, sonradan “intranet” yaratmak çok zor. Çin, internet çağına “intranet” ile girdi; Çin örneği dışında “başarılı” olan model de yok. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İntranet’e geçmeye çalışırken Putin yönetimi artık yalnızca sansür uygulamıyor; aynı zamanda: bilgi kirliliği, aşırı propaganda, komplo teorileri, dijital manipülasyon ve algı bombardımanı üzerinden toplumu yönetmeye çalışıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rusya, her ne kadar Türkiye’den çok farklı bir örnek olsa da, bu noktaya kadar çağrışımlar yapmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dozhd’ın hikâyesi, yalnızca Rusya’ya dair değil. Dozhd’un aynasında bizler de varız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern otoriter rejimlerin medya ve bilgi alanını nasıl yeniden şekillendirdiğine dair küresel bir vaka Dozhd; ve bizler de, Türkiye’de güle oynaya o yolda ilerliyoruz. Ülke olarak inebileceğimiz ve içinden bir daha çıkması çok çok zor derinliklerin ürkütücülüğünü, yaşanabilecek acıların keskinliğini hala bilemiyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriterlikte, “siyasetsizlikte” dibe vurup çıkmak diye birşey yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece daha fazla dip var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O çukur, Mariana Çukuru gibi sonsuz biçimde aşağılara uzanan bir dibe sahip…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün, Rusya’dan kaçarak sürgünde hâlâ yayın yapan birkaç gazetecinin küçük stüdyolarından çıkan Rus muhalifler ve bağımsız medya, Kremlin’in nefeslerini hep enselerinde hissediyorlar. Çünkü otoriter sistemler çoğu zaman en çok, kendilerinin sunduğuna “alternatif gerçeklik” ihtimalinden korkuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O yüzden 3 Mart 2022 gecesi de, TV Rain’in Moskova’daki stüdyosunda yaşananlar, yalnızca bir televizyon kanalının kapanışı değil; birçok Rus gazeteci için bir dönemin fiziksel olarak sona erişiydi. O geceyi yaşayanların anlatımlarında en çok tekrar edilen duygu ise şu oldu: <em>“Bir ülkenin kapanışını izliyorduk.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Neden ders alamıyoruz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye, aynı yolda ilerliyor. Rusya’nın Stalin gibi deneyimlerden ötürü, hak ve özgürlükler bakımından Mariana Çukuru’nun dibine inerken daha bilinçli olduğunu ve insanların sadece çaresizlik yaşadığını düşünüyorum. Türkiye’de ise, bir yandan Rusya örneği; bir yanda da, yaklaşık 80 gündür internetin olmadığı İran’a bakıp da hiçbir ders çıkarmadığını görüyorum.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çıkarılsa, Tele1’in basılıp kapatılması ve Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın ajanlık suçlaması ile tutuklanmasından ders alınırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam da, Merdan Yanardağ’ın duruşmasının olduğu günlerde, Halk TV ile ilgili tartışmalar patlak vermezdi. Elbette ki, Halk TV’nin emekçileri, gazetecileri haklı; ne giden eleştirilebilir, ne de kalanlar. Halk TV’den gidenler de haklı; kalan gazeteciler de gerçekten trajedi yaşıyor, gidenler de…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne var ki, Tele1’e yapılanı, Merdan Yanardağ’a yapıştırılmaya çalışılan “yabancı ajan” yaftasını konuşamadık; Halk TV’nin kendi kendine yaptığını konuşmak zorunda kalmış olduk.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bu çok yazık…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaşananlar, gaflet ve dalalet içinde, pikniğe gider gibi otoriterleşme yolunda ilerlediğimizi düşündürdü bana…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu aralar, sağlık sebepleriyle normalden de içe kapalı bir hayat sürüyorum ama bugünlerde her sokağa çıktığımda, yolda insanlar beni durdurup “neden Halk TV’ye böyle oldu” diye sorguluyor. Benim gibi, daha arka plandaki birini bile…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu insanlar, hep aynı duygu hali içindeler: aldatılmışlık, ihanete uğramışlık, çaresizlik…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha öncesinde de, giderek daha fazla insandan şu cümleleri duyuyordum: “artık siyasi konuları izlemiyorum, artık takip etmeye dayanamıyorum”. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte, tam da Rusya’da Levada’nın anketinde, Putin’in karşısında yüzde 50’lilik, sandıktan ümit kesenler “çaresizler kulübünün” duygularının izdüşümü…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Türkiye’de nasılsa barış süreci var”, “nasılsa kimseyle savaşacak değiliz”, “nasılsa NATO ülkesiyiz bize bir şey olmaz”, “nasılsa Türkiye’nin demokrasi geleneği var, seçimsiz olmaz”, “Türkiye’de pragmatik bir yönetim var, böyle olmaz”, “Rusya da kötü bir örnek mi, Batı’ya kafa tutuyor” işte&nbsp; gibi düşüncelerle kendini teselli eden çok yorumcu, siyasetçi var. Yeniden Refah lideri Fatih Erbakan’ın bile, “kontrollü muhalefet”i telaffuz ederken nasıl kabustan bahsettiğinin gerçekten ayırdında olduğunu sanmıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesele, otoriterleşmenin nasıl kontrol edilemez kısır döngü olduğu ve hep daha derinleştiği…Bugün muhalefetin tamamen devreden çıkması için çaba gösterenler bile, ileride olacakları tahayyül edemez; etseler bunları yapmazlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama Türkiye, pikniğe gider gibi Mariana Çukuru’nun basamaklarını inmeye devam ediyor…&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/o-son-kanal-da-sustugunda-1778617425.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyasi transferler: Demokratik temsil ve siyasi ahlak/ahlaksızlık üzerine bir değerlendirme</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasi-transferler-demokratik-temsil-ve-siyasi-ahlakahlaksizlik-uzerine-bir-degerlendirme-13296</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasi-transferler-demokratik-temsil-ve-siyasi-ahlakahlaksizlik-uzerine-bir-degerlendirme-13296</guid>
                <description><![CDATA[Kimileri için siyasi transferler demokratik hayatın doğal bir parçası olarak görülebilir; ancak ideolojik kopuş, seçmen iradesinin gaspı ve siyasi meşruiyetin zedelenmesi söz konusu olduğunda, bu eylemler siyasetin kirlenmesine yol açar. Çerçioğlu ve Köksal örneğinde değerlendirdiğimiz ama sayıları yirmiyi geçen belediye başkanlarının AKP’ye geçişini yalnızca bir parti değişikliği olarak görmemek; yerel yönetimlerde kurulan çıkar ilişkilerinin merkezi iktidarla bütünleşmesinin ötesinde, yönetici elit ve kurumsal kapasite ile birlikte siyasal yozlaşmanın güncel bir pratiği olarak değerlendirmek gerekir. Bu tür siyasi patolojik vakalar, alınan emanetin suistimali, siyasi erozyon ve “siyasi ahlaksızlık” olduğu kadar, siyasal çürümenin primer semptomlarıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasi transfer ya da yaygın kullanımıyla parti değiştirmenin, en basit tanımı bir siyasetçinin mensubu olduğu partiden, hareketten veya siyasi görüş ve ideolojiden ayrılarak başka bir ideolojik referansa sahip partiye ya da siyasi görüşe katılması ve siyasi yaşamını orada sürdürmesidir. Siyasal sistemlerde bu olgu, kişisel kariyer planları yanında, aynı zamanda partiler arası güç dengelerinin, siyasi ittifakların ve ideolojik esnekliklerin ya da ideolojisizleşmenin de bir yansımasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihsel olarak siyasi transferler, farklı bağlamlarda farklı anlamlar taşımıştır. Parlamenter demokrasilerde milletvekili transferleri çoğu zaman hükümetlerin kurulması veya düşürülmesinde belirleyici olurken, başkanlık sistemlerinde daha çok yasama organındaki çoğunluk dengelerini değiştiren bir unsur hâline gelmiş; yerel yönetimlerde ise çoğunlukla iktidar olan ya da yakın zamanda iktidar olacağı düşünülen partilere doğru bir geçiş olarak görülmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye siyasetinde 1960’lardan itibaren görülen “parti değiştirme” vakaları, hem seçmen sadakatini hem de siyasi ahlak* tartışmalarını sürekli gündemde tutmuştur. Özellikle 1970’li yıllarda başlayan milletvekili transferlerinin hükümet kurma süreçlerinde kritik rol oynaması, kavramın kamuoyu nezdinde “siyasi pazarlık” algısıyla anılmasına yol açmıştır. Siyasi tarihimizde en sık görülen transfer biçimi ise tekrar aday olabilmek ve yeniden seçilebilmek amacıyla yapılan parti değişiklikleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye siyasetinde siyasi transfer denildiğinde akla gelen en çarpıcı örneklerden biri, 1977 yılında yaşanan “Güneş Motel Olayı”dır. 1977 seçimleri sonrasında kurulan Adalet Partisi azınlık hükümetinin gensoru ile düşürülmesi için 11 AP’li milletvekilinin “bakanlık vaadiyle ikna edilmesi” ve daha sonra kurulan hükümette bu 11 milletvekilinden 10’unun bakan olarak yer alması, siyasi tarihimize geçen en tartışmalı örneklerden biridir. Güneş Motel Olayı, makam karşılığı siyasi transferin ahlaki sınırları nasıl zorladığını gösteren sembol bir olay olarak hafızalarda yer etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tekrar aday olabilmek veya siyasi konumunu koruyabilmek için yapılan transferlerin en ünlü örneklerinden biri ise peş peşe parti değiştirmesiyle Türk siyasetinde sembolleşen “Fırıldak Kubi” olayıdır. 1990’lı yıllarda Afyon milletvekili olan Kubilay Uygun, 1995 seçimlerinde DSP’den milletvekili seçilmiş; daha sonra DSP, DYP ve MHP arasında sık sık geçiş yapmıştır. Özellikle 1996’da birkaç gün arayla DSP’den DYP’ye, ardından yeniden DSP’ye, bir ara MHP’ye ve tekrar DYP’ye geçmesi kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştır. Bu hızlı ve ilkesiz parti değiştirmeler nedeniyle kendisine “Fırıldak Kubi” lakabı takılmıştır. Bu olay, Türkiye’de siyasal tutarlılıktan çok kişisel çıkar, makam ve konjonktüre göre saf değiştirme eleştirilerinin simgelerinden biri hâline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün ise siyasi transfer tartışmalarının boyut değiştirdiği; belediye başkanları ve yakınlarının siyasi ve adli baskı altında iktidar partisi lehine parti değiştirmeye zorlandığı iddiaları üzerinden yeni bir tartışma zemininin oluştuğu görülmektedir. Özellikle uzun yıllar Cumhuriyet Halk Partisi çatısı altında yerel yönetim pratiği yürütmüş, aynı zamanda 22’nci ve 23’üncü dönem Aydın milletvekilliği de yapmış olan Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun AKP’ye geçişi ve benzer şekilde 25, 26, 27 ve 28’inci dönem Afyonkarahisar milletvekilliği ile grup başkanvekilliği yapmış olan, şimdiki Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın bu geçişleri, yalnızca baskıya dayalı zorunlu bireysel tercihler olarak okunamaz. Bu geçişleri aynı zamanda ideolojik tutarlılık, temsil sorumluluğu ve seçmen iradesine sadakat bakımından derin bir kırılma olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çerçioğlu’nun ve Köksal’ın siyasi kariyerleri, CHP’nin sosyal demokrat ilkeleri, Atatürkçülük ve laiklik vurguları ile demokratikleşme hedefleri, sosyal belediyecilik pratikleri üzerine inşa edilmişken; bu ilkelerle sorunlu bir siyasal çizgiye sahip Adalet ve Kalkınma Partisi’ne geçişleri, temsili demokrasinin “emanet edilen oy” ve “seçmen iradesine sadakat” ilkesini ağır biçimde ihlal eden bir tutumdur. Her şeyden önemlisi, dünya görüşleri birbirine zıt iki siyasi parti arasında gerçekleşen böylesi geçişler, yaygın tabirle “dönek/döneklik” olarak değerlendirilen bir siyasal davranış biçimidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik Çerçioğlu özelinde, yerel siyasetin kontrolünü elinde tutarken kendi siyasi geleceğini ve çıkarlarını konsolide etmek amacıyla siyasi ahlak sınırlarını zorlayan bir yönetim anlayışıyla hareket ettiği iddialarının (nepotizm ve klientalizm) uzun süredir kamuoyunun gündeminde olduğu bilinmektedir. İBB ve Beşiktaş davası sürecinde ortaya çıkan “itirafçı müteahhit” ile iş ilişkisi kurmuş olması ve bu müteahhidin ifadeleriyle açığa çıktığı ileri sürülen rant ve çıkar ağları, FETÖ iltisaklı bir danışman üzerinden yürütülen soruşturma ve açılan davalar ve ayrıca yerel siyasetin gölgesinde şekillenen çatışma ilişkileri yeniden tartışmaya açmıştır. Dahası, eşinin şirketi üzerinden kurulduğu iddia edilen ekonomik ağın, merkezi iktidarın yerel yönetimler üzerindeki baskı mekanizmaları karşısında bir “himaye ihtiyacı” yaratmış olabileceği de yazılıp çizilmiştir. Bu durum, söz konusu transferin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda hukuki ve ekonomik çıkar ilişkilerinin de ürünü olabileceği yönündeki kuşkuları güçlendirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar yaşanırken, benzer biçimde yerel siyasetin kontrolünü elinde tutan; hakkında çeşitli iddialar ve dedikodular gündeme geldikçe CHP’liliğini özellikle vurgulama ihtiyacı duyan, aynı kurulda kısa süre de olsa birlikte görev yaptığımız bir başka kadın belediye başkanının da, eşinin üzerinden baskıya uğradığı iddialarının ortalıkta dolaştığı bir dönemde, kendisine atfedilen “CHP’de siyaset yapma imkânı kalmadığı” gerekçesiyle siyasal dikotomi resitali eşliğinde taraf değiştirmesi dikkat çekicidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bunlara rağmen, demokratik siyasal kültür açısından asıl sorun, siyasetçinin ideolojik bağlılık, inanç, dava adamlığı ve siyasi sadakat ve benzeri ilkeleri bir kenara bırakarak kendi varlığını iktidar mekanizmasına entegre etmesidir. Siyasi sadakat, yalnızca bir kişiye veya bir makama değil; o makamı var eden toplumsal sözleşmeye, örgütsel hafızaya ve ideolojik duruşa bağlılıktır. Dava adamlığı veya seni var eden örgütüne bağlılık ise makamların ötesinde bir ilke ve mücadele bilincini gerektirir. Bu bağlamda, yıllarca bir partinin ideolojik omurgasını temsil eden bir figürün, o omurgayı yok sayarak karşıt ideolojik ve siyasal kampta yer alması, dönekliğin ötesinde ontolojik açıdan “siyasi ahlak/ahlaksızlık” sorunu olarak tanımlanabilecek bir kırılmadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İdeolojiye bağlılık (inanç), siyasal davranışta öngörülebilirlik ve güven inşa ederek seçmenin siyasal temsil ilişkisini sağlam bir zeminde sürdürmesini sağlar. Ancak daha iyi hizmet kılıfıyla kişisel çıkar veya makam beklentisi uğruna ideolojik aidiyetten kopuş, siyaseti ilkesiz bir güç mücadelesine indirger. Bu durum, seçmenin gözünde yalnızca ilgili siyasetçiyi değil, temsil ettiği kurumları ve bütün bir siyasal alanı da meşruiyet krizine sürükler. Tarih boyunca siyasi sadakatini iktidar değişimlerinde dahi koruyan siyasi aktörler “dava adamı” olarak anılırken; gücün yönüne göre pozisyon alanlar, siyaset literatüründe çoğu zaman “pragmatist” ya da daha sert bir tabirle “oportünist” olarak tanımlanmıştır. Çerçioğlu ve Köksal özelinde de görüldüğü gibi, ideolojik çizginin ve temsil sorumluluğunun terk edilmesi, yalnızca bir siyasi transfer değil, aynı zamanda siyasal hafızada derin bir güven erozyonu yaratmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bize Mülkiye’de okutmuşlardı, Marksist iktisatçı Kondratiev’in kapitalist iktisadın yaklaşık yarım yüz yıllık uzun dalgalar hâlinde genişleme, durgunluk ve kriz evrelerinden geçtiğini ileri süren “dalgalar teorisi”ni. Bu dalgalı hâli siyasal alana uyarlayarak düşünürsek; Türkiye’de son üç çeyrek yüzyılda yaşananlar da -bu dönemden bağımsız olarak- bir tür “siyasal erozyon ve çürüme dalgaları” olarak okunabilir. Bunlar, yalnızca AKP’nin iktidarda kalma pratiklerinde değil, temsilde, parti aidiyetlerinde, seçmen iradesine sadakatte, yönetici elitin niteliğinde ve kamusal sorumluluk bilincinde de derin bir aşınmaya işaret etmektedir. İktisadi sistemlerde krizler nasıl eski üretim ilişkilerinin tıkanmasını görünür kılıyorsa, siyasal sistemlerde de bu tür transferler, bireysel savrulmalar kadar, siyasal alanın ahlaki, kurumsal ve ideolojik çözülmesinin en görünür belirtileri olarak karşımıza çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimileri için siyasi transferler demokratik hayatın doğal bir parçası olarak görülebilir; ancak ideolojik kopuş, seçmen iradesinin gaspı ve siyasi meşruiyetin zedelenmesi söz konusu olduğunda, bu eylemler siyasetin kirlenmesine yol açar. Çerçioğlu ve Köksal örneğinde değerlendirdiğimiz ama sayıları yirmiyi geçen belediye başkanlarının AKP’ye geçişini yalnızca bir parti değişikliği olarak görmemek; yerel yönetimlerde kurulan çıkar ilişkilerinin merkezi iktidarla bütünleşmesinin ötesinde, yönetici elit ve kurumsal kapasite ile birlikte siyasal yozlaşmanın güncel bir pratiği olarak değerlendirmek gerekir. Bu tür siyasi patolojik vakalar, alınan emanetin suistimali, siyasi erozyon ve “siyasi ahlaksızlık” olduğu kadar, siyasal çürümenin primer semptomlarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*Etik ve etik dışı ifadeleri, özellikle siyasi kullanımda durumu yumuşatmak ve nezaket göstermek amacıyla tercih edilse de biz burada Prof. Dr. Türker Alkan’ın kitabına atfen “siyasi ahlak” ve “siyasi ahlaksızlık” kavramlarını kullanmayı tercih ediyoruz.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/siyasi-transferler-demokratik-temsil-ve-siyasi-ahlakahlaksizlik-uzerine-bir-degerlendirme-1778616169.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Alev Alatlı’nın Batı Uygarlığı eleştirisi: Bazı gözlem ve değerlendirmeler</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/alev-alatlinin-bati-uygarligi-elestirisi-bazi-gozlem-ve-degerlendirmeler-13295</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/alev-alatlinin-bati-uygarligi-elestirisi-bazi-gozlem-ve-degerlendirmeler-13295</guid>
                <description><![CDATA[Alatlı’ya göre batı dünyasının bugünkü durumu ve geriye kalan toplumlar üzerindeki batı tahakkümü ayrıca tartışmaya açılmalıdır. Batı dünyasına yönelik eleştiriler sistematik bir şekilde formüle edildiğinde karşımıza şöyle bir manzara çıkar: Öncelikle ABD halkının bencilliği, vurdumduymazlığı ve ırkçılığını insanlık için büyük bir sorun olarak görür yazarımız. ABD’deki ahlaki aşınma tüm dünyayı olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Ayrıca Amerikan popüler kültürünün medya, sosyal medya ile Hollywood üzerinden yarattığı yönlendirici algıya da şiddetle itiraz edilmelidir. Eğlence sektörü ve iletişim istihbarat servisleri tarafından manipüle edilmektedir. Batıyla diğer toplumlar arasındaki ilişkiyi asimetrik bir şekilde kuran ve tüm kültürleri batının alt kompartımanına dönüştüren Amerikan kültür endüstrisi emperyalizmin araçlarından biri gibi sonuç doğurmaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Batıya Yön Veren Metinler</em> ile <em>Bize Yön Veren Metinler</em> adlı çalışmalarda karşılaştırmalı bir şekilde toplumsal hafızayı yeniden inşa etmeye çalışır Alev Alatlı. Bu sistemleştirme çabası içinde öncelikle doğu-batı kavramlarıyla hesaplaşmak gerekir. Ona göre batıyı doğudan ayıran çizgi bir hayli müphemdir. Ayrıca batı tarafından dayatılan ayrım gerçekleri tam olarak yansıtmamaktadır. Mesela İslam doğuya değil batıya aittir. İslam medeniyet ve dini Akdeniz havzasından beslenmiştir. Yahudilik, Hıristiyanlık, Antik Yunan ve Antik Roma İslam’ın ilişki içinde olduğu ve (veya) beslendiği kaynaklara karşılık gelir. İslam medeniyetin Batılı kökleri dikkate alındığında İslam-Hint ve İslam-Çin ilişkileri, yani doğuyla kurulan bağlar bir hayli cılız kalmaktadır. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Alatlı’ya göre batı dünyasının bugünkü durumu ve geriye kalan toplumlar üzerindeki batı tahakkümü ayrıca tartışmaya açılmalıdır. Batı dünyasına yönelik eleştiriler sistematik bir şekilde formüle edildiğinde karşımıza şöyle bir manzara çıkar: Öncelikle ABD halkının bencilliği, vurdumduymazlığı ve ırkçılığını insanlık için büyük bir sorun olarak görür yazarımız. ABD’deki ahlaki aşınma tüm dünyayı olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Ayrıca Amerikan popüler kültürünün medya, sosyal medya ile Hollywood üzerinden yarattığı yönlendirici algıya da şiddetle itiraz edilmelidir. Eğlence sektörü ve iletişim istihbarat servisleri tarafından manipüle edilmektedir. Batıyla diğer toplumlar arasındaki ilişkiyi asimetrik bir şekilde kuran ve tüm kültürleri batının alt kompartımanına dönüştüren Amerikan kültür endüstrisi emperyalizmin araçlarından biri gibi sonuç doğurmaktadır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir diğer önemli mesele liberalizmdir. Ona göre liberal düşünme biçimi kamusal hayatı tek biçimli hale getirmekte ve tartışmaları sahicilikten uzaklaştırmaktadır. Liberal aydınların denge ve tarafsızlık anlayışını ahlaki korkaklık olarak görür Alatlı. Nihilist liberalizm karşısında Edward Said gibi entelektüellerin tavrı çok önemlidir. Filistin meselesinde atılan o taş ahlaki sorumluluk üstlenmeyen liberal entelektüellerin sözde tarafsızlığını hedef almaktadır aslında. Tabii bu eleştiri hattı sadece liberalizme değil, aydın sorumluluğunu konformizm lehine terk eden her türlü özneleşme biçimine karşıdır. Toplumun eğitimli kesimleri söz söylemekten ve taraf tutmaktan kaçındıkça entelektüel hayat büyük bir çöle dönmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liberalizm eleştirisi sadece bir başlangıçtır. Aydınlanma ve modernizmin her biçimine karşı derin bir şüphe duyar Alatlı. Mesela kendini tek bir doğrultuda açımlayan ilerlemeci mantık sorunludur. Çünkü insanlık tarihi inişli çıkışlıdır. Hiçbir zaman tek bir çözüm veya geri dönüşü olmayan bir ilerleme olmamıştır. Ayrıca aklı fazlasıyla ön plana çıkaran aydınlanma hakikati kavrama olasılıklarını fazlasıyla kısıtlamaktadır. Bu bağlamda alternatif modernliklere kapı aralamak, düşünceyi birden fazla olasılıkta değerlendirmek yerine olabilir. Alatlı’nın hassasiyeti bakımından Popper ve Feyerabend’ın bilim felsefesi temelli eleştirileri ile tasavvuf ve din deneyimi oldukça işlevseldir. Aydınlanmacı akıl üstün ırk teorileri ve uygarlaştırma sorunsalıyla da yakından ilgilidir. Sömürgecilik tarihi ile aydınlanma tarihi araçsal akıl özelinde işbirliği yapmış, pek çok toplum modernleşirken özgürlük ve kimliğini yitirmiştir.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak Marx’a değinilebilir. Marx’ın meta ve sermaye odaklı yabancılaşma eleştirisi oldukça değerlidir. Marksist literatür kapitalizmin yarattığı yozlaşmayı açık bir şekilde gözler önüne serer. Ama Marx’ın karanlık bir yüzü daha vardır. Evrenselci ve ilerlemeci Marx aydınlanmış aklın tüm kusurlarını zihinde barındırır. Sömürgeleştirilen Hindistan’a karşı sömürgeci İngiltere’yi destekleyen Marx Alatlı tarafından şiddetle eleştirilir. Marx ve izleyicileri İslam dünyası ve doğulu toplumları kendi özgünlükleri içinde ele almamış, doğunun batıya edilgen bir şekilde tabii olmasını sessizce onaylamıştır. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<div>
<p>&nbsp;</p>
</div>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/alev-alatlinin-bati-uygarligi-elestirisi-bazi-gozlem-ve-degerlendirmeler-1778611905.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Rozet Takanlar, Takılanlar… Peki AK Partililer Mutlu mu?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/rozet-takanlar-takilanlar-peki-ak-partililer-mutlu-mu-13294</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/rozet-takanlar-takilanlar-peki-ak-partililer-mutlu-mu-13294</guid>
                <description><![CDATA[AK Parti, güç elinde iken o gücü sonuna kadar kullanmakta kararlı ve bunu günü kurtarmak için yapıyor. Her gün, sonraki günün kendilerini yeniden iktidara taşıyacak bir mucizeyi bekleyerek yapıyorlar. Ancak bu yapılanların yanlış olduğunu parti içinden kimi siyasiler kamuoyuna açık, kimi siyasiler özel alanda birbirlerine itiraf ediyorlar. Sadece onların değil, samimi olarak AK Partiye oy vermiş insanların bu noktada ellerini vicdanlarına koyup kendilerine şu soruyu sormalarında yarar var; tüm bu yaşananlar ahlaki ve vicdani olarak ne kadar kabul edilebilir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dün Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, AK Parti Genel Başkanı sıfatıyla partinin genişletilmiş il başkanları toplantısında kendisine taktığı rozet ile AK Partili oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnanılması güç ama CHP'den AK Parti'ye geçiş gerçekten de bu satırlarda yazdığımız gibi kolay oldu. Ama Köksal ilk değil. Benzer biçimde;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, Söke Belediye Başkanı Mustafa İberya Arıkan, Aksu Belediye Başkanı İsa Yıldırım, Seydişehir Belediye Başkanı Hasan Ustaoğlu, Karkamış Belediye Başkanı Mustafa Güzel, Şehitkamil Belediye Başkanı Umut Yılmaz, Yenipazar Belediye Başkanı Malik Ercan, Hasankeyf Belediye Başkanı Hamit Tutuş, Altınova Belediye Başkanı Yasemin Fazlaca, Göle Belediye Başkanı Gökhan Budak, Hayrabolu Belediye Başkanı Tuncer Başoğlu, Karalar Belde Belediye Başkanı Hasan Turgut, Aşdağul Belde Belediye Başkanı Şenol Öncül, Serik Belediye Başkanı Kadir Kumbul, Sultanhisar Belediye Başkanı Osman Yıldırımkaya da CHP'den AK Parti'ye geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreçte bunu reddedenler yok değil. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, Bayrampaşa Belediye Başkanı Hasan Mutlu bu nedenle şu anda tutuklular.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son olarak adı bundan birkaç ay önce gündeme gelen ama bu baskıya hâlâ direnen Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Akın var. Onun için de soruşturma izni verildiğini biliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>GEÇENLER NEYSE DE YA KABUL EDENLER!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üyesi oldukları, seçildikleri CHP'den AK Parti'ye geçen her birinin parti değiştirme konusunda farklı gerekçeleri vardır. Ve her biri kendi açısından haklı da olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama şu bir gerçek ki, iddia edecekleri haklılığın kamusal/toplumsal alanda ikna ediciliği çok düşüktür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun temel nedeni, üyesi oldukları, aday olup seçildikleri parti ile geçtikleri parti arasındaki siyasi makas farkıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu geçiş en temelde bir siyasi uçtan diğerine büyük bir sıçramadır. Ve bunun bu kadar kolay gerçekleşebiliyor oluşu, hem bu geçişi yapanlar hem de bu geçişi hiçbir şey olmamış gibi kabul edenler için siyasi olmak kadar ahlaki pek çok sınırın ihlali anlamını taşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">31 Mart yerel seçimlerinde, parti değiştiren başkanların en büyük rakibi şu an geçtikleri partinin belediye başkan adayları idi. O adaya ve onun partisine yani AK Parti'ye karşı siyasi mücadele verdiler. İktidar gücüne ve o gücün yereldeki tüm baskısına maruz kaldılar ve buna rağmen kazandılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçildikten sonra belediye meclisinde Cumhur İttifakı partilerinin meclis üyeleri ile sert polemikler yaşadılar. Bunların hepsi birer Türkiye gerçeği.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dün AKP'ye geçen Burcu Köksal'ın Meclis'te bulunduğu dönemde gerek milletvekili olarak gerekse grup başkan vekili olarak AKP'lileri, hatta CHP'den AKP'ye geçen Mehmet Ali Çelebi'ye sert eleştirisini yakından biliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası dün rozet takan Erdoğan'ın rozet takılan Köksal'a söyledikleri, rozet takılan Köksal'ın rozet takan Erdoğan'a eleştirilerini de...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>BURADA ARTIK OLMAZ, OLMAZ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki soralım; nasıl oluyor da oluyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne yazık ki, burası Türkiye ve olmaz dediğimiz her şeyin olduğu o tuhaf zamanlardayız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer ülkede siyaseten normal şartlarda olsaydık, yani siyasi rekabetin eşit şartlarda sürdüğü bir iklimde olsa idik, bu transferleri bir derece normal kabul edebilirdik. Ancak öyle değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasi iktidar, ana muhalefet olarak CHP'yi iktidarın güçlü bir alternatifi olması nedeniyle hem yerelde hem de merkezi olarak siyasi felce uğratmak için yargı başta olmak üzere tüm ideolojik araçları kullanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü AK Parti, CHP'yi siyasi rakip olarak değil, siyasi hasım olarak görüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bu nedenle belediye başkanlarının CHP'den AK Parti'ye geçişi hayatın doğal akışına da, eşyanın tabiatına da aykırı. Buna rağmen, belediye başkanlarının çeşitli yolarla AK Parti'ye katılmalarının sağlama çabası bile iktidarın siyaseti nasıl okuduğunu, muhalefete nasıl baktığının bir yansımasıdır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeye rağmen Türkiye'de&nbsp;olmayacak olan bir kez daha oluyor ve bir kez daha soruşturma, tutuklanma korkusu galip geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>AK PARTİ SEÇMENİNİN VİCDANI RAHAT MI?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki bu belediye başkanları parti değiştirince, AK Parti ne kazanmış oldu? Meclis çoğunluğu üzerinden elde edilen belediye başkanlığı partiye ne kazandırıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AK Parti bunun ne anlama geldiğini kuşkusuz bizden çok daha iyi biliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak AK Parti'nin dikkate almadığı bir kesim var; AK Partililer, partiye oy veren seçmenler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki hepsi değil ama bir kısım AK Partilinin ya da AK Partiye farklı nedenlerle oy vermiş olanların tüm yaşananlardan mutlu olduklarını sanmıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama AK Parti, güç elinde iken o gücü sonuna kadar kullanmakta kararlı ve bunu günü kurtarmak için yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her gün, sonraki günün kendilerini yeniden iktidara taşıyacak bir mucizeyi bekleyerek yapıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu yapılanların yanlış olduğunu parti içinden kimi siyasiler kamuoyuna açık, kimi siyasiler özel alanda birbirlerine itiraf ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası hepsi güçlü bir dip dalganın gelmekte olduğunun farkında.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O yüzden sadece onların değil, samimi olarak AK Partiye oy vermiş insanların bu noktada ellerini vicdanlarına koyup kendilerine şu soruyu sormalarında yarar var; tüm bu yaşananlar ahlaki ve vicdani olarak ne kadar kabul edilebilir? Daha tüm bu olanlardan mutlular mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna inançlarından bağımzı sadece ve sadece vicdani ve ahlaki&nbsp;olarak cevap vermelerini bekliyorum.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><strong><span style="font-family:&quot;Tahoma&quot;,sans-serif">Not: </span></strong><span style="font-family:&quot;Tahoma&quot;,sans-serif">Sonraki yazılarda tartışmak üzere, AK Parti'ye geçen belediye başkanları ve bazı milletvekillerinin kendilerini ideolojik/siyasi bağlamda "ulusalcı"lık üzerinden meşru göstermeye çalıştıklarına şahitlik ediyoruz. Bu açık siyasetsizlik halini ideolojik söylem üzerinden ulusalcılığa bağlamak da en hafif tabir ile kendi çaresizliklerini&nbsp;AK Parti/Erdoğan ile meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir. </span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/rozet-takanlar-takilanlar-peki-ak-partililer-mutlu-mu-1778611474.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>(Bu hayatı daha önce yaşadın)</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bu-hayati-daha-once-yasadin-13293</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bu-hayati-daha-once-yasadin-13293</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de zaman uzun bir süredir akıyor gibi görünse de, aslında bizler her sabah aynı sahneye uyandığımız, isimlerin değiştiği ama rollerin sabit kaldığı bir illüzyonun içinde yaşıyoruz. Bir deney faresinin çemberindeki gibi kararlı adımlarla koşarken, bacaklarımızda hissettiğimiz o gerçek yorgunluğun bizi hiçbir yere vardırmadığını fark etmek için bazen durup çemberin dışına bakmak gerekiyor. Nietzsche’nin Surlej’deki bir göl kıyısında "şimşek gibi" çakan ebedi dönüş fikri, tam da bu noktada karşımıza çıkıyor: Eğer her acı, her karar ve her zam aynı sırayla sonsuz kez geri dönecekse, bugün yaşadıklarımız sadece siyasi bir süreç değil, sonsuz bir ağırlık taşıyan varoluşsal bir sınavdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>*</em></strong><em>Ebedi Tekerrür: Zaman sonsuzca tekerrür eder ve hayat buna göre yaşanmalıdır!</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir iktidarın ömrünü anlamak istiyorsanız vaatlerine bakmamak gerektiğini hepimiz biliyoruz artık değil mi Sayın Okur? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zamana bakın, zamanla nasıl geçiniyor, zamanı nasıl ehlileştiriyor, gerektiğinde nasıl askıya alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye'de zaman uzun süredir garip bir şey yapıyor: akıyor gibi duruyor. Haberler geliyor, rakamlar değişiyor, isimler bir koltuğa oturup başka bir koltuğa geçiyor, sahne sabit.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(TÜİK Başkanı da yeni değişti mesela)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Işık her dönem biraz daha merkeze düşüyor, bu doğru. Ama bu bir değişim değil, ustalık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Ustalığın en yüksek formu, tekrarı yenilik gibi sunmaktır. Bunu reklam sektörü de biliyor, iktidarlar da.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz de koşuyoruz bu arada. Durmadan, düzenli, kararlı adımlarla. Deney faresinin çemberi gibi, her turun sonunda tam başladığımız yere geliyoruz, ancak bacaklarımız gerçekten yoruluyor. Yorgunluk gerçek, mesafe hayali. Bunu fark etmek için durmak gerekiyor; durmak için ise çemberin dışına çıkmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çemberin dışı ise son yıllarda yeniden tasarlandı, mimari değil, insan olarak. Boğaziçi'ne rektör atandı. Bir başka üniversiteye başka biri. Bir başkasına bir başkası. Bakanlık koltuklarında yeni yüzler belirdi, bazıları o kadar yeni ki özgeçmişleri henüz internete düşmemişti. Orduda da sessiz bir hareketlilik yaşandı: otuz üç yaşında tümgeneral eşdeğeri rütbeye kavuşan bir kaymakam çıktı ortaya. Ordu mu gençleşti, rütbe mi yaşlandı, tam bilemedik. Liyakat artık kronolojik değil, topografik oldu: doğru! yerde durmak, doğru! adı telafuzdan geçiyor. Bilirsiniz bu memleket her zaman erken gelişen çocuklar yetiştirmiştir, biraz da erken terfi eden… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tesadüf bu kadar organize olunca adına başka bir şey demek gerekiyor. Ama kelimeler de bazen yoruluyor. Çemberde çok koştular çünkü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nietzsche, 1881 yazında İsviçre'nin Sils-Maria yakınlarında bir gölün kıyısında yürürken durdu. Otuz altı yaşındaydı, hastalık akademik kariyerini çoktan bitirmişti, migren ve mide ağrıları gündelik hayatını kuşatıyordu. Yürümek tek çaresiydi, düşünmek için değil, sadece varolmak için. Surlej köyü yakınlarında, Lake Silvaplana'nın kıyısında, piramit biçimli bir kayanın önünde durdu. Göl hareketsizdi. Ve o an bir düşünce çaktı içinde, kendi deyimiyle "şimşek gibi."</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonradan bunu anlattığında mistik bir dil kullandı, başka türlü anlatamıyordu çünkü. "Bir şeyin mülkü olmak, bir sesin ağzı olmak" dedi. Düşüncenin kendisini seçtiğini, kendisinin seçmediğini. Dostu Heinrich Köselitz'e yazdığı mektupta elleri titriyordu: "Duygularımın yoğunluğu beni aynı anda ağlatıp güldürüyor. Yeni bir vizyon, ve ben onu ilk bilen insanım." </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Abartı mıydı? Belki. Ama abartının da bir gerçeği var, o an için her şeyini ortaya koymuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu deneyime bir isim verdi: "Die ewige Wiederkunft" (Ebedi Dönüş)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her şey sonsuza dek tekrar edecek. Her an, her karar, her acı, her sevinç, aynı sırayla, sonsuz kez. Bu başka bir dünyaya dair bir iddia değildi. Tam tersine, bu dünyanın, şu anın, elimizdekinin sonsuza dek geri döneceğiydi. Ve bu yüzden her şey sonsuz bir ağırlık taşıyordu. Her an, sonsuzluğun içindeydi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fikri önce bilimsel olarak kanıtlamaya çalıştı, defterlerine hesaplar düştü, formüller kurdu. Sonra bıraktı. Çünkü anladı ki bu türden bir gerçek, denklemle değil, şiirle ifade edilebilir. Böylece "Also sprach Zarathustra" doğdu, Böyle Buyurdu Zerdüşt. Filozoflar kitabı hep biraz şaşkınlıkla karşıladı, ne roman ne felsefe ne şiir diye. Sanatçılar ise tam anladı ne olduğunu. Richard Strauss aynı adla bir senfonik şiir yazdı. Frederick Delius "Bir Yaşam Ayini" diye kantata besteledi. Yeats şiirlerine sindirdi, Rilke düzyazısına, D.H. Lawrence romanlarına, Thomas Mann ise tüm o ağır, derin Alman cümlelerine. Nietzsche'nin felsefecileri şaşırttığı şey, sanatçıları büyüledi. Çünkü ebedi dönüş nihayetinde bir soru değil, bir histi. Ve hisler kanıtlanmaz, yaşanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">-<em>Şair yanım bunu beğendi ;)) </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir gece, en yalnız yalnızlığında, bir iblis kulağına eğilse ve fısıldasa, "Bu hayatı, tam bu haliyle, bir kez daha ve sayısız kez daha yaşayacaksın, her acı, her sevinç, her küçük ve büyük şey, aynı sırayla, aynı diziliyle geri dönecek" — ne yapardın? Yere kapanıp dişlerini gıcırdatır, o iblise lanet okur muydun? Yoksa şunu mu söylerdin: "Sen bir tanrısın ve hiç bu kadar ilahi bir şey duymadım."</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu ikinci yanıt, Nietzsche'nin aradığı hayattı. Tekrara dayanabilen değil, tekrarı isteyen hayat. Estetik bir ölçüttü bu, ahlaki değil. Doğru mu yaşadın sorusu değil, güzel mi yaşadın sorusu. Sonsuz kez yinelenmeye layık mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bireyler için bu soru varoluşsal. İktidarlar için ise şaşırtıcı biçimde&nbsp; *teknik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sahneye layık bir iktidar mı kuruyorsun, yoksa yalnızca sahnede mi duruyorsun? İkincisi çok daha konforlu, tabii. Sahneyi kendin kuruyorsan özellikle. Işığı kendin ayarlıyorsan, mikrofonu kendin tutuyorsan, kameramanın kim olduğuna kendin karar veriyorsan.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atinalılar, MÖ 5. yüzyılda yöneticileri seçimle değil kurayla belirliyorlardı. Bunu naiflikten yapmıyorlardı. Seçimin ne olduğunu biliyorlardı: paranın, karizmanın, ısrarın zaferi. Kura ise şansın zaferi. Şans en azından satın alınamaz, miras bırakılamaz ve yirmi yıl arka arkaya aynı kişiye çıkmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Antik Yunan'da bu sisteme "isonomia" da deniyordu, yasalar önünde eşitlik. Yönetmek bir ayrıcalık değil, bir nöbetti. Nöbet biter, eve dönersin. Arkanda ne kaldığına bakar, utanç ya da onurla yaşarsın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün "nöbet" kavramı farklı işliyor. Nöbet bir türlü bitmiyor! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa değiştirilene kadar uzayacak gibi !! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Max Weber, modern devleti üç meşruiyet zeminine oturtmuştu: geleneksel, karizmatik, yasal-ussal. Türkiye'nin son yirmi küsür yılı bu üçünü de aynı anda ve aynı kişide eritme deneyi olarak okunabilir. Gelenekten beslenen söylem, karizmayı pompalayan medya, yasallığı üreten parlamento. Sonuç: meşruiyetin üç bacağı birbirini desteklemek yerine birbirinin üstüne yığılmış, piramit değil, çığ.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Weber bunu "sultanism" olarak adlandırmıştı, modern kurumların şahsi iktidar hizmetine koşulduğu düzen. Sultanism'in özelliği şu: kurumlar varlığını sürdürür, isimleri değişmez, ama içleri boşaltılmıştır. Anayasa Mahkemesi hâlâ Anayasa Mahkemesi'dir. Merkez Bankası hâlâ Merkez Bankası'dır. Seçimler hâlâ seçimdir. (Adliyeler Saray oldu ama onu es geçmeyelim) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Foucault başka bir yerden bakardı bu tabloya. Ona göre iktidar yasaklamaz, üretir. Söylem üretir, özne üretir, "normal" üretir. Türkiye'de son yıllarda üretilen şey bir dizi yeni normal: bağımsız yargının lüks olduğu normal!,seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasının "hukuki süreç" sayıldığı normal!, gazetecinin cezaevinde olmasının "terörle mücadele" çerçevesine girdiği normal! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Normalin en tehlikeli özelliği, normalleşmenin ne zaman tamamlandığını fark etmemek.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabi Nietzsche'nin karşı çıktığı bir mistisizm türü de vardı: apofatik. Bu dünyanın ötesini, hayali bir mükemmeli, ertelenen kurtuluşu öne süren düşünce. "Asıl gerçek başka yerde" demek, şimdiye ihanettir, diyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye'nin iktidar söylemi de kendi apofatiğini çoktan icat etti. "Asıl tehdit dışarıdan geliyor." "Büyük hedefler var, sabırlı olun." "2053 vizyonu." "2071 hedefi." Şimdinin sürekli geleceğe ertelenmesi, bugünün faturasının meçhul bir nesle kesilmesi. 2053 vizyonunu bugün açıklayanlar, 2003'te başka bir şey vaat ediyordu. 2013'te bir başkasını. Vizyon değişiyor, tarih öteleniyor, söz sahibi değişmiyor bir türlü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerikalı felsefeci Alex Guerrero, Atinalıların o eski sorusunu yeniden masaya yatırdı: Yönetmek bir meslek midir, yoksa bir nöbet mi? Guerrero'nun önerisi şuydu: seçim yerine kura. Ama modern, işlevsel, düşünülmüş bir kura. Her yasama alanı için, o alana özgü, kurayla belirlenmiş geçici meclisler. Enerji politikası için ayrı bir meclis, sağlık için ayrı, eğitim için ayrı. Bu meclisler uzmanlardan eğitim alıyor, tartışıyor, karar veriyor, sonra dağılıyor. Arkalarında ne kariyer kaygısı bırakıyorlar, ne bağış borcu, ne de bir sonraki seçim hesabı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atinalılar buna "isonomia" diyordu, yasalar önünde eşitlik. Guerrero buna "lottocracy" diyor, kura cumhuriyeti. İki bin yıl arayla, aynı sezgi: iktidar bir mülk değildir, geçici bir emanettir. Emaneti teslim eden gider. Bu kadar basit, bu kadar radikal.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Guerrero'nun sistemine küçük bir güncelleme önermek isterim naçizane: kuraya herkes katılabilir, tek istisna hariç. Halihazırda yönetmekte olanlar. Kura tanımı gereği el değmemiş bir havuzdan çekilir. El değmiş havuzdan çekilen kura, kura değil, tekrar sayılır. Tekrarı zaten biliyoruz. Üzerine de yazıyoruz ;)) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Dip not: Kura havuzu falan... e-Devlet sızmış bir yerlere, sahte diplomalı profesörler dolaşıyor, tapular silinmeye çalışılıyor… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filtreyi kim tutuyor? Aynı eller. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki onu kim tutacak?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine çemberde koşuyoruz işte. Sonsuz tekrar, sonsuz delilik. Neyse.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim de aklıma yatan şekliyle ebedi dönüş fikrinin asıl işlevi şu: hesabı şimdiye taşımak. Artık "ileride düzelir" diyemezsiniz. Artık "şimdi olmaz, zamanı değil" diyemezsiniz. Her karar, vermek de, vermemek de, imzalamak da, görmezden gelmek de, sonsuz kez yinelenecekse, hesap ertelenemiyor, ertelenmemeli! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halklar için bu düşünce gerçekten bir kâbus olmalı. Zamların, kararnamelerin, kayyumların, susturulan kurumların, gözaltıların, ihraçların, hepsinin sonsuz kez yinelendiği bir evren. Her sabah aynı manşetle, aynı söylemle, aynı "tarihi adımla" uyanmak, sonsuz kez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar adına düşünürsek…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de istemiyorlar. Belki tam da bu yüzden ebedi dönüşün değil, ebedi iktidarın peşindeler. Fark küçük görünüyor ama büyük: biri felsefi bir sınav, diğeri siyasi bir proje.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazının başında demiştik Nietzsche gölün kıyısında hem ağlayıp hem de güldü aynı anda. Çünkü sonsuz yinelenme fikri hem özgürleştirici hem ezici. Her şeyin tekrarlanacağını bilmek ve yine de yaşamayı seçmek...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz de biliyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekrar edecek, evet. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama asıl soru şu: kimin seçimiyle?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Yazar notu:</em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bu hafta aslında her gün aynı hayatı yaşamak üzerine yazacaktım. Hatta önereceğim kitaplar bile vardı, kişisel gelişemeyişim üzerine. Bu alanda oldukça verimli bir literatür oluştu son yıllarda, memnuniyetle not ediyorum. Deney faresiyle özdeşleşmem de tamamen tesadüftür, çemberi fark etmem de.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Ne var ki bu hafta sonsuz döngülerimden biri olan okuma işine o kadar daldım ki kendimi, tam da çemberden çıkmaya çalışırken, Nietzsche'nin 1881 yazıyla karşı karşıya buldum. Adam zaten yürüyüşe çıkmıştı, ben de içine girdim, eşlik etme mahiyetinde;) </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Kişisel gelişim kitapları gelecek haftaya kaldı. Nietzsche beklemiyor çünkü, hem de sonsuzdan beri.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>(Kitaplar benim için arka odada bekler. Yıllarca. Hayat bir şey düşürür önüme, ben de odaya giderim. Nermi Uygur da oradaydı, Nietzsche ile. İkisi birlikte çıktı bu sefer. Akademik camiadan kaynaklarımı paylaşmamı isteyenlere: arka oda, vestiyerin yanı, sol köşe, toz içinde.)</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/bu-hayati-daha-once-yasadin-1778596313.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tayvan’dan Pekin’e “satılmayız” mesajı: Washington güvencesi ne kadar güvenilir?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tayvandan-pekine-satilmayiz-mesaji-washington-guvencesi-ne-kadar-guvenilir-13292</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tayvandan-pekine-satilmayiz-mesaji-washington-guvencesi-ne-kadar-guvenilir-13292</guid>
                <description><![CDATA[Trump ikinci döneminde Tayvan’a “daha belirsiz” yaklaştığı artık Amerikalı analistler tarafından da açıkça söyleniyor. Bu belirsizlik Pekin için bir fırsat. Taipei için ise kronik bir güvensizlik. Ama bu güvensizliğin bedeli siyasi olmanın yanında insan hayatlarına da dokunan önemli bir durum. Zirve sona erdikten sonra iki lider de ortak bir basın açıklamasında büyük ihtimalle barıştan, istikrardan ve iş birliğinden söz edecek. Tayvan adı ya anılmayacak ya da tek bir cümleyle geçilecek. Taipei zaferin mi, yenilginin mi geldiğini anlamak için satır aralarını okuyacak. Tarihin her büyük virajında küçük devletler bu okumayı yapmak zorunda kalmış; bu sefer de farklı olmayacak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump 14-15 Mayıs’ta Pekin’e giderken Taipei’de alarm zilleri çalıyor. Tayvan Dışişleri Bakanı Lin Chia-lung, ABD’nin Tayvan politikasında bir değişiklik beklememekle birlikte zirve sonrasında “sürpriz” istemediğini diplomatik bir dille açıkça ifade etti. Bu cümle nazik görünüyor ama arkasında ciddi bir kaygı var aslında.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Washington’ın güvencelerine güvenmek giderek daha zor bir hal alıyor. Trump yönetimi şubat ayında Tayvan’a yapılacak milyarlarca dolarlık silah satış paketini Pekin’i kızdırmamak gerekçesiyle Dışişleri Bakanlığı’nda dondurdu. Kongre onayından geçmiş, yasal zemini sağlam bir anlaşma; ancak Beyaz Saray talimatıyla rafa kalktı. Bu kararın tek açıklaması var: Trump, Xi’yle iyi bir zirve için Tayvan’ı pazarlık alanı olarak kullanmaya hazır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Taipei’nin kaygısı soyut değil. Adada yaşayan insanlar için bu tartışmalar kâğıt üzerindeki diplomatik oyunlardan ziyade günlük güvenlik hesabının doğrudan bir parçası. Taipei sokakları sakin görünse de siyasi elitler ve savunma çevrelerindeki gerilim somut. Çin’in son aylarda Tayvan Boğazı’nda artırdığı askeri tatbikatlar bu gerilimin arka planını oluşturuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Taipei 25 Milyar Dolar Önerdi, ABD Hâlâ Beklemede</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tayvan Meclisi geçen cuma günü 25 milyar dolarlık özel savunma fonunu onayladı. Bunun içinde aralık 2025’te Kongre’nin onayladığı paket de var, bir o kadar da henüz ABD onayını bekleyen yeni alımlar. Taipei bu adımla hem kendi savunma kararlılığını gösterdi hem de Trump’a açık bir mesaj gönderdi: Para hazır, silahları gönderin.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama Trump yönetimi hâlâ onay vermiyor. Bir ABD yetkilisi, yılın başında yeni bir silah paketi açıklamasının zirve öncesinde Xi’yi rahatsız etmemek için ertelendiğini açıkça teyit etti. Yani bu bir teknik gecikme meselesi değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tayvan savunma sanayii de bu gecikmenin farkında. Taipei, Washington’a bağımlılığı azaltmak için yerli savunma üretimini hızlandırıyor. Yurt içinde üretilen denizaltılar, insansız kara araçları ve balistik füze sistemleri bu stratejinin bir parçası. Ama gerçek şu ki, Tayvan’ın savunma kapasitesi ABD’nin siyasi iradesi olmadan tek başına yeterli değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Pekin’in Hesabı: Büyük Kırılım Değil, Kademeli Aşındırma</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Pekin bu zirvede Tayvan meselesinde dramatik bir adım atmayı planlamıyor. Xi’nin stratejisi çok daha sabırlı. </span><a href="https://thediplomat.com/2026/04/chinas-taiwan-calculus-ahead-of-the-trump-xi-summit/" style="color:blue; text-decoration:underline">Çinli analistlere</a><span style="color:black"> göre, Trump’tan büyük bir taviz koparmak yerine, ABD-Tayvan ilişkisini yavaş yavaş aşındıracak küçük ama birikimli kazanımlar peşinde. Silah satışının ertelenmesi tam olarak bu kategoride bir kazanım.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunun yanı sıra, Çin Tayvan’ın muhalefet partisi KMT’nin liderini nisan ayında Pekin’e davet etti ve ağırladı. On yılda bir görülen bu tür ziyaretler, Pekin için Tayvan’ın iç siyasetine doğrudan nüfuz etmenin ve Washington’ı atlatmanın en düşük maliyetli yolu. Tayvan’ın Anakarayla İlişkiler Konseyi sözcüsü bu adımın siyasi bir manevra olduğunu açıkça söyledi: “Çin bu zirvede Tayvan’ı gündemine almak istiyor, ABD istemese de.”</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Pekin’in bu sessiz baskı politikası yıllardır sürdürülüyor. Ekonomik cazip teklifler, Tayvan’ı tanıyan ülkelere yönelik diplomatik baskı, askeri tatbikatlarla psikolojik yıpratma. Bunların hepsinin ortak hedefi var: Taipei’yi hem dışarıda hem de içeride yalnız hissettirmek. Bu hedefe kısmen ulaşıldığı söylenebilir, zira Tayvan’ı resmen tanıyan ülke sayısı artık 12’ye geriledi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Büyük Güç Pazarlığında Tayvan Her Seferinde Sahnede Olmadı</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Nixon 1972’de Pekin’e gittiğinde Taipei kendi geleceğinin orada konuşulduğunu öğrendi. Clinton döneminde “üç hayır” formülü — Tayvan’ın bağımsızlığına hayır, iki Çin’e hayır, BM üyeliğine hayır — resmî ABD politikasının bir parçası haline geldi. Bush döneminde Çin’le ekonomik entegrasyon derinleştikçe Tayvan Boğazı’na yönelik güvenlik garantileri sözde kaldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın birinci dönemine bakıldığında da durum pek farklı değil. Çin ile ticaret savaşı başladığında Tayvan “değerli ortak” ilan edildi, anlaşma gelince sessizliğe büründü. Bu örüntüyü gören Taipei bugün endişeyle şunu soruyor: Pekin’de İran petrolü, nadir toprak metalleri ve tarifeler üzerine büyük bir pazarlık yapılacaksa, Tayvan güvenceleri bu pazarlıktan payını alacak mı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rubio, zirveden birkaç gün önce yaptığı açıklamada Tayvan’ın gündem maddesi olacağını, ancak her iki ülkenin de Tayvan Boğazı’nda “istikrarsızlaştırıcı olaylar” istememesi konusunda hemfikir olduğunu söyledi. Bu cümle dikkatli okunmaya değer. “İstikrarsızlaştırıcı olaylar” ifadesi, Çin’in fiili baskısını değil yalnızca büyük çatışmayı hedefliyorsa, Pekin için gri bölge operasyonlarının serbest alanı olarak okunabilir. Bu gri bölge; tatbikatlar, hava ihlalleri, deniz sürtüşmeleri demek. Bunların hiçbiri “büyük olay” sayılmıyor, ama birikince Tayvan’ın hareket alanını fiilen daraltıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">“Sürpriz İstemiyoruz”: Bağımlılığın En Dürüst İfadesi</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tayvan’ın bu zirveye yaklaşımı kendi stratejik konumunun ne kadar dar olduğunu gösteriyor. Taipei Pekin’e doğrudan hayır diyemiyor, Washington’dan gelen her kötü habere rağmen Amerika’yı alternatifsiz görüyor. 25 milyar dolarlık savunma bütçesini onaylamak, Meclisi uzun müzakereler sonunda ikna etmek, kamuoyuna kararlılık mesajı vermek; bunların hepsi yapıldı. Ama sonuçta dışarıda gerçekleşen bir zirvede masaya oturma şansı yok.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tayvan istihbarat yetkilisi, ABD’nin Tayvan politikasında herhangi bir değişiklik olmadığını kamuoyu ve özel kanallardan defalarca teyit ettiğini </span><a href="https://moderndiplomacy.eu/2026/05/07/taiwan-watches-closely-as-china-may-raise-pressure-during-trump-xi-meeting/" style="color:blue; text-decoration:underline">vurguladı</a><span style="color:black">. Bu açıklama iyi bir haber gibi görünüyor. Ama politikanın kâğıt üzerinde değişmemesi, uygulamada aşınmamasını garanti etmiyor. Silah satışlarının sessiz sedasız dondurulması, KMT ziyaretine göz yumulması, Rubio’nun muğlak formülü; bunlar politika belgelerinde değil günlük kararların içinde gizli.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Güvencenin Gerçek Bedeli Kim Ödüyor?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump ikinci döneminde Tayvan’a “daha belirsiz” yaklaştığı artık Amerikalı analistler tarafından da açıkça söyleniyor. Bu belirsizlik Pekin için bir fırsat. Taipei için ise kronik bir güvensizlik. Ama bu güvensizliğin bedeli siyasi olmanın yanında insan hayatlarına da dokunan önemli bir durum.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tayvan’da 23 milyon insan yaşıyor. Bu insanların büyük çoğunluğu bağımsızlık ya da birleşme meselesinde dramatik bir değişim istemeden kendi gündelik hayatını sürdürmeyi tercih ediyor. Ama büyük güçlerin Pekin’deki müzakere odasında aldığı kararlar bu tercihin ne kadar sürdürülebilir olduğunu belirleyecek. Taipei’nin “sürpriz istemiyoruz” demesi, bu gerçeği bilen insanların en dürüst ifadesi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zirve sona erdikten sonra iki lider de ortak bir basın açıklamasında büyük ihtimalle barıştan, istikrardan ve iş birliğinden söz edecek. Tayvan adı ya anılmayacak ya da tek bir cümleyle geçilecek. Taipei zaferin mi, yenilginin mi geldiğini anlamak için satır aralarını okuyacak. Tarihin her büyük virajında küçük devletler bu okumayı yapmak zorunda kalmış; bu sefer de farklı olmayacak.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/tayvandan-pekine-satilmayiz-mesaji-washington-guvencesi-ne-kadar-guvenilir-1778612121.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kemalizm Kurultayı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kemalizm-kurultayi-13291</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kemalizm-kurultayi-13291</guid>
                <description><![CDATA[CHP’nin 1935’teki parti kurultayı Kemalist ideolojinin “ortaya çıktığı” keskin bir an olmaktan öte uzun bir tarihsel yolculuğun geriye dönük kendisini sistematize etmesini ifade eder. 1920’lerde Kemalizm, Anadolu’daki millici hareketi simgelerken 1930’lardan itibaren söz konusu pratik mirasın düşünsel bir çerçeveye oturtulması ihtiyacı hâsıl olmuştur. Millî Mücadele ruhu ve inkılâpçı arayışların buluştuğu noktada Türk Devrimi’nin ideolojisi anlamındaki Kemalizm meydana gelmiştir. 1935 Kurultayı, yeni ve resmî nitelikli Kemalizm anlayışını Altı Ok üzerinden sistematik hale getirerek CHP’nin temsil ettiği siyasal hatta uzun erimli ideolojik dinamizm yüklemiştir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1935 yılının Mayıs ayında, CHP’nin dördüncü kurultayı toplanmıştı. Genç Cumhuriyet, ilk on yılını geride bırakırken, rejimin inkılâpçı karakteri, ideolojik bir inşa sürecine girmişti. CHP’nin parti kurultayında, Kemalizm ilk defa resmî düzlemde sistematik bir siyasal ideoloji olarak tarif edilmeye çalışıldı. Mustafa Kemal Atatürk’ün temel ilkelerinde de anlam bulan Altı Ok, Kemalizm bağlamında yeniden yorumlandı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’nin 1935’teki kurultayı, yüklendiği tarihsel misyon uyarınca, sıradan bir parti kongresinden ziyade Türkiye’nin uzun süredir geçirmekte olduğu inkılâpçı dönüşümün adını koyan ve onu belirli bir ideolojik zemine yerleştiren siyasal moment niteliği taşıyordu. Yalnızca CHP’nin değil, cumhuriyetin ideolojik kimliğini de tanımlayan tarihsel bir eşikti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne var ki Kemalizm, 1935’te cumhuriyetin bir anda önünde buluverdiği bir kavram değildi. Kemalizm tabiri, 1920’lerden itibaren kullanılmaya başlanmıştı. Atatürk’ün etrafında kenetlenen Millî Mücadele’nin önder kadrosu ile bu ekibin çevresinde oluşan çekirdeği tarif eden bir içerik kazanmıştı. Başka bir deyişle Atatürk’ün tam bağımsızlık mücadelesine omuz veren asker, sivil, bürokrat, aydın, siyasal elit ve eşraf gibi tüm kesimlere <em>“Kemalist” </em>deniliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Millî Mücadele koşullarında dolaşıma giren Kemalizm, henüz teorik bakımdan çerçevelendirilmiş bir ideoloji olmaktan epey uzaktı. Türkiye’nin içerisine girdiği varlık-yokluk mücadelesinin ürettiği Anadolu merkezli millici hareketi ifade ediyordu. Ancak bu hareket kuşkusuz bazı olumsuz anlamlar taşıyordu. Zira Kemalizm, ağırlıkla Türkiye üzerinde emperyalist emeller güden batılı ülkelerin kamuoyunda şekillenmeye başlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atatürk’ün Samsun’dan meşalesini yaktığı bağımsızlık ateşi, emperyalist sömürü düzeninin bütün planlarını altüst etmişti. Anadolu’daki direniş, emperyalizmin tekerine çomak soktukça, batı basınında Atatürk’le ilgili olumsuz haberler yapılıyordu. Kemal ve çetesinin isyan başlattığı ya da Kemal ve asi çetesinin Anadolu’da gayrimeşru hükümet kurduğu minvalinde manşetler atılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle ABD, İngiliz ve Fransız basını, bu nevi haberlerle doluydu. İstanbul’daki merkezi otoritenin teslimiyetçi tutumuna uymamak, Anadolu direnişini örgütlemek asilik olarak ele alınıyordu. Haliyle hareketin doğal lideri olan Atatürk de merkezi idareye başkaldıran isyancı bir çetenin lideri şeklinde lanse ediliyordu. Bu bağlamda o tarihlerde henüz soyadı kanunu çıkmadığı için hareketin başındaki isimden mülhem <em>“Kemalizm” </em>ya da <em>“Kemalist/ler” </em>lafzını ürettiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslına bakarsanız batı kamuoyu açısından Kemalizm kavramının icadı hiç de zor olmadı. Çünkü batı dünyası, bu tür hareketlilikleri liderlerinin isimlerinin yanına <em>“-izm” </em>eki koyarak açıklamayı epey alışkanlık haline getirmişti. Mesela ABD’de de <em>“Washingtonistler” </em>hareketinin mucitliğini yapmışlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her neyse, olumsuz gösteren imgelerle örülü Kemalizm söylemi, kısa zamanda Türkiye’nin iç kamuoyunda yer edinmeye başladı. Hatta bir adım daha ileri gidilerek <em>“Kemaliler” </em>diyenler oldu. Akıllarınca Celali isyanlarına gönderme yapıyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada da Atatürk’e, mealen <em>“sizin için Kemalist diyorlar, ne düşünüyorsunuz?” </em>diye gazeteciler sormaya başlamıştı. Atatürk, tabiatıyla bunu reddederek, Kemalist ifadesinin meclis iradesini ipotek anlamına geleceğini, oysa burada parlamenter bir hareketin vücut bulduğunu söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyet belirli aşamaları geride bıraktıktan sonra hayata geçirilen inkılâplar için bilhassa aydın tabakanın bir anlam arayışı baş gösterdi. İnkılâpçı dönüşümün hem kökleşmesini sağlayacak, hem de sürekli kılacak güçlü bir zemine ihtiyaç duyuluyordu. Diğer taraftan belirli ölçüde dağınık bir görünüm sunan inkılâpların bütüncül bir form kazanması gerekiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söz konusu arayışlar, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren aydınların kafasını kurcalamaya başlamıştı. Bu konuda kanımca ilk ciddi çıkışlardan birisini Mahmut Esat Bozkurt yapmıştı. Arkasından Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi başka aydınlar da gelmişti. Ancak 1920’lerin siyasal debdebesinde pek yol alınabildiği söylenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süre zarfında henüz adı konulmayan inkılâplar (inkılâp kullanılıyordu fakat ideolojik bir formasyonu yoktu) karizmatik ve güçlü bir liderin öncülüğünde fiili bir modernleşme hareketi seviyesindeydi. Ancak 1930’lar itibariyle cumhuriyetin ideoloji arayışları ertelenemez bir hâl almıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türk Devrimi’nin ideolojisi anlamındaki Kemalizmin ideolojik bir form kazanma evresi başlamıştı. Burada başlıca iki önemli dinamiğin devreye girdiğinden söz edilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birincisi dünyada bir <em>“-izm’ler” </em>furyası başlamıştı. Batı dünyasında Faşizm ve Nazizm yükselirken, doğuda Ekim Devrimi’nden beri Sosyalizm/Komünizm trendi vardı. Küresel ölçekte <em>“-izm’ler” </em>önem kazanırken cumhuriyetin içerideki konsolidasyonu sağlamada ve bloklaşmalarda pozisyon alabilmesi için sistematik bir ideolojiye ihtiyaç duyulmuştu. Belki de ne kadar önemli olduğu görülmüştü…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O tarihe kadar inkılâbın ideolojisi noktasında <em>“Millî Kurtuluş İnkılâbı İdeolojisi” </em>diye bazı söylemler dolaşıma girmişti. Ancak Millî Kurtuluş İnkılâbı İdeolojisi alışılagelen ideolojik veya siyasal kalıplardan çok uzaktı. Doktrini, felsefesi, sınırları, beslendiği düşünsel kaynaklar ve saire epey muğlaktı. Türkiye’nin daha sistematik bir <em>“-izm” </em>ihtiyacı vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci bir dinamik; Serbest Fırka’nın kurulmasıdır. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın büyük oranda güdümlü bir kontrol partisi olarak ortaya çıkmasına karşın kısa zamanda inkılâp aleyhtarlığını gözler önüne sermişti. İnkılâbın toplumsal tabanda kökleşmediğine dair bazı belirtileri faş etmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyetin kurucu eliti, hayata geçirilen inkılâpların kökleşmesi amacıyla bir ideoloji yapmak için kollarını sıvadı. İnkılâbın ideolojisini üretmede tek ve mutlak amil değildi fakat hızlandırıcı bir nitelik taşıdığı söylenebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnkılâba ideolojik bir formasyon yüklenecekti ama bazı paradokslar ortaya çıktı. Normatif bakımdan devrim için öncelikle fikirsel altyapının hazırlanması gerekir. Ancak Kemalizm açısından tam tersi olmuş. Kabaca on yıllık bir süre zarfında inkılâplar hayata geçirilmiş. Epey yol kat edildikten sonra inkılâbın ideolojisi yapma zarureti doğmuş. Öte yandan cumhuriyeti ilân eden ve inkılâpları hayata geçiren bir parti olarak CHP’nin bütünlüklü bir programı yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Millî Mücadele’nin olağanüstü koşullarının bir ürünü olduğu için muhtemelen program biraz ihmal edilmiş. Ancak CHP’nin program açığını giderebilmek adına Recep Peker, partinin genel sekreterliğine getiriliyor. 1931’de toplanan parti kurultayında, Atatürk İlkeleri olarak da bilinen prensipler bütünü programa giriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’nin parti programı ve ideolojik arayışları açısından Şevket Süreyya Aydemir’in deyimiyle fikir aksiyonun ardından gelmiştir diyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak program konusunda yol alınmasına rağmen ideoloji noktasında halen bir açık olduğu görülüyordu. Dolayısıyla Kemalist ideolojiyi teorize etme bağlamında aydın hareketlilikleri ortaya çıktı. Bunların en baskın örnekleri kuşkusuz Kadro ve Ülkü dergileridir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge, İsmail Hüsrev Tökin ve Mehmet Şevki Yazman tarafından çıkarılan Kadro dergisi, Kemalist ideolojiyi bulunduğu noktadan daha sola kaydırmaya çalışıyordu. Sosyalizme yakınsayan bir modelin peşindeydiler. İnkılâba ideoloji tayin etmek gibi iddialı bir çıkışla sahne almışlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadro dergisinin ilk sayısında yayınlanan manifestoda <em>“Türkiye, bir inkılâp içindedir. Bu inkılâp durmadı” </em>sözleri geçiyordu. Bu ifadeler o tarihe kadarki bütün algıyı bir anda değiştirmişti. Çünkü aydın entelektüel tayfasında inkılâpların hayata geçirildiği ve geriye yapacak fazla bir şey kalmadığı minvalinde bir anlayış hâkimdi. Oysa Kadro, inkılâbın önünde daha uzun bir yol olduğunu vurgulayarak bambaşka bir perspektif sunuyordu. Aynı zamanda aydınların içine düştüğü rehavet halini de eleştirmekten geri durmuyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkü dergisi ise Recep Peker’in kontrolündeydi. Kadro’nun aksine Kemalist ideoloji daha sağa çekmeye çalışıyordu. İtalyan Faşizmine özenme durumu vardı ve çok daha katı devletçi-otoriter bir çizgi tasarlıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadro ve Ülkü dergilerinin Kemalist ideolojiyi teorize etme girişimleri 1935 ve 1936 sürecinde bizzat Atatürk tarafından durduruldu. Bunun öncelikli nedeni Atatürk, Türkiye’nin uzun asırlara yayılan modernleşme paralelindeki kronik problemlerini hızla aşmak istiyordu. İnkılâpçı ideolojinin Türkiye’nin somut durumuna çözüm üretir bir içerikte olması gerekiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa Kadro ve Ülkü dergileri, merkezi boşaltarak uçlara kayma eğilimindeydi. Bu Kemalizmin hareket alanını kısıtlayabilirdi. Modernleşme bağlamındaki sorunların çözümü ve Türkiye’nin hızla muasır medeniyetler seviyesine eriştirilebilmesi için biraz manevra sahası bırakmak önemliydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaten bu durum Atatürk ve Karaosmanoğlu arasında geçen meşhur bir diyaloga da yansımıştır;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Bu partinin doktrini yok Paşam</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Elbette yok çocuğum, eğer doktrine gidersek hareketi dondururuz, biz yürüyüş halindeyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konuşma, aslında Atatürk’ün fazlasıyla doktrinleşen katı bir ideolojiden yana olmadığını açık bir şekilde gösteriyor. Öbür taraftan 1935’teki CHP kurultayında <em>“Partinin güttüğü bütün bu esaslar, Kamâlizm prensipleridir” </em>ifadeleriyle Kemalizm programa eklenmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, partinin güttüğü bütün bu esaslar nelerdir? Onu da önceki paragrafta anlatmış. 1927 ve 1931’de toplanan parti kurultaylarında kabul edilen esaslardır. Daha açık söylemek gerekirse altı ilke eşittir Kemalizm, yani bu zamana kadar hayata geçirilen inkılâpların toplamı Kemalizmdir denilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’nin parti programına eklenen Kemalizm, Atatürk’ün zihin dünyasında şekillenen ideolojik arayışlarla oldukça uyumludur. Buna karşın özellikle Kadro’nun inkılâba geniş bir ufuk çizen yaklaşımından epey uzaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toparlamak gerekirse CHP’nin 1935’teki parti kurultayı Kemalist ideolojinin “ortaya çıktığı” keskin bir an olmaktan öte uzun bir tarihsel yolculuğun geriye dönük kendisini sistematize etmesini ifade eder. 1920’lerde Kemalizm, Anadolu’daki millici hareketi simgelerken 1930’lardan itibaren söz konusu pratik mirasın düşünsel bir çerçeveye oturtulması ihtiyacı hâsıl olmuştur. Millî Mücadele ruhu ve inkılâpçı arayışların buluştuğu noktada Türk Devrimi’nin ideolojisi anlamındaki Kemalizm meydana gelmiştir. 1935 Kurultayı, yeni ve resmî nitelikli Kemalizm anlayışını Altı Ok üzerinden sistematik hale getirerek CHP’nin temsil ettiği siyasal hatta uzun erimli ideolojik dinamizm yüklemiştir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/kemalizm-kurultayi-1778612729.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ekonomik anayasaya aykırılık</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ekonomik-anayasaya-aykirilik-13290</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ekonomik-anayasaya-aykirilik-13290</guid>
                <description><![CDATA[Gerekli gördüğüm kimi zorunlu anayasa değişiklikleriyle ilgili üçlü denemem burada sonlanıyor. Anımsanacağı gibi, ilki anayasanın birçok hükmünün uygulanmamasından kaynaklanan sorunların çözümü için önerdiğim anayasa değişikliklerinden oluşuyordu. Bir öncekiyle birlikte bu yazımıysa, birçok demokratik ilke ve temel hak ve özgürlüğün sosyal boyutunu göz önüne alarak kaleme aldım. Örneğin demokratik hukuk devletinin belkemiğini oluşturan “kanun önünde eşitlik” ilkesi sosyal boyutundan yoksun kalırsa pek anlam taşımıyor. Tam bir eşitlik için herkesin en azından asgari yaşam şartlarına sahip olması da gerekiyor. Ekonomik ve sosyal alanlarda önerdiğim anayasa ilkeleri bugün belki birçok demokratik hukuk devletinde bulunmuyor. Hatta kimileri ekonomi yönetimlerine aşırı müdahale olarak da algılayabilir ama adil gelir dağılımı demokratik sosyal hukuk devletinin olmazsa olmazı kuşkusuz.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/sosyal-devlet-paketi-13256"><span style="color:#2980b9">önceki yazımda</span></a>, Anayasa’nın Cumhuriyet’in nitelikleriyle ilgili “değiştirilemez, hatta “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” 2. maddesinin sosyal devlet boyutunun etkin biçimde hayata geçirilmesi için gerekli anayasa değişikliklerinden söz etmiştim. Bugüne kadar birçok hükümetin ve Cumhur İttifakı’nın özellikle bu dönemde, Anayasa’nın çeşitli maddeleriyle devlete vermiş olduğu gelir ve vergi adaletini sağlama ve sosyal güvenlik bakımından özellik taşıyan sosyal grupları koruma görevlerini olması gerektiği gibi yerine getirmediğini vurgulamıştım. Asgari ücretin, milyonlarca emeklinin maaşlarının açlık sınırı altında tutulması, tüketim üzerinden alınan vergilerin, kazanç üzerinden toplananların iki katı olması gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tespitin ardından hükümetlerin bütçe yetkisinin ve ekonomik programlarının sosyal devlet ilkeleri uyarınca sınırlanmasının şart olduğu sonucuna varmış ve bazı anayasa değişiklikleri önermiştim. Merkez Bankası (MB) ve TÜİK’in anayasal bağımsızlığa kavuşturulması, başkanlarının yürütme değil yasama tarafından nitelikli çoğunlukla seçilmesi, mali kaynak yetersizliğinin temel sosyal haklar için ayrılması gereken bütçe payını etkilememesi gerektiği, (Md. 65) Gini katsayısı üzerinden gelir dağılımı dengesizliğinin belirli bir oranı aştığının tespiti halinde, hükümetin TBMM’ye bir iyileştirme planı sunma zorunluluğu, dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının, kazanç üzerinden alınan dolaysız vergilerin payını aşamayacağı (md 73) gibi. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM’ne yeni görev</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önerdiğim yeni anayasa değişiklikleri, sosyal devletin etkin biçimde hayata geçirilmesi bakımından önem taşıyor. Bu bağlamda, bir önceki yazımda 146. maddede değişiklik yapılarak, AYM’nin üye sayısının 15’ten 21’e çıkarılması ve 6 yeni üyenin Ekonomik ve Sosyal Haklar Dairesi’nde görev yapmak üzere konunun uzmanları arasından seçilmesi önerisinde bulunmuştum. Devamla, 148. maddeye şu fıkraların eklenmesinin gerektiğini vurgulamıştım:” <em>resmi istatistiklerin bilimsel temelden yoksun veya gerçeğe aykırı şekilde manipüle edildiğinin tespiti halinde; ilgili kurum kararları yok hükmünde sayılır ve bu durumdan kaynaklanan tüm ekonomik kayıpların (maaş farkları, enflasyon farkı vb.) tazminine ilişkin usuller AYM kararıyla başlatılır. Gelir dağılımını ağır şekilde bozan, vergi adaletini hiçe sayan veya sosyal devlet ilkesini işlevsiz kılan bütçe hükümleri ile idari tasarruflar, AYM tarafından 'Ekonomik Anayasaya Aykırılık' gerekçesiyle iptal edilebilir.” </em>Bu yazımda yanıtlamaya çalışacağım soru şu: AYM bu yeni yetkilerini nasıl kullanacak? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM’nin mevcut "bireysel başvuru" yetkisine benzer şekilde, ekonomik verilerin doğruluğu ve mali hakların korunması üzerine anayasada bir denetim alanı açılması akla geliyor. Bu bağlamda 148. maddeye şu fıkraların eklenmesi düşünülebilir: “<em>AYM veya bağımsız bilirkişi kurulu, veriye (enflasyon, büyüme vb.) yönelik itirazları en geç 30 gün içinde karara bağlar. Verinin hatalı olduğu tespit edilirse, kurumun doğru veriyi yayımlaması için 15 günlük kesin süre verilir. Hatalı veri nedeniyle oluştuğu saptanan tüm maaş, ücret ve sosyal hak kayıpları; kararın kesinleştiği tarihten itibaren 30 gün içinde yasal faiziyle birlikte hak sahiplerine ödenir.</em> <em>Bu ödemeler, bütçede öncelikli gider statüsünde yer bulur ve hiçbir gerekçeyle ertelenemez.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM ayrıca <em>siyasi partilerin gelir adaletini bozan, vergi adaletini hiçe sayan bir kanun veya bütçe maddesi hakkında iptal başvurularını ivedilikle görüşür ve 30 gün içinde karara bağlar. AYM tarafından iptal edilen ekonomik düzenlemelerin yerine, gelir veya vergi adaletine uygun yeni düzenlemeler, TBMM tarafından en geç 60 gün içinde yasalaştırılır. Bu süre içinde doğacak hak kayıpları devlet güvencesindedir." </em></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik eşik </span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir önceki yazımda özet olarak değindiğim gibi, <em>Anayasa’nın 5, 55 ve 167/A (önerdiğim fıkralar) maddelerinde belirtilen gelir adaleti ve kurumsal bağımsızlık yükümlülüklerine<em> </em>uymadığının AYM tarafından tespit edilmesi halinde; hükümete, anayasal ekonomik göstergelere (enflasyon hedefi, vergi adaleti rasyoları vb.) uyum sağlaması için bir mali yıl süre verilir.</em> <em>Verilen sürenin bitimindeki mali yıl sonunda, AYM ve bağımsız denetleme kurulları tarafından hazırlanan raporda ihlalin sürdüğü veya gelir adaletsizliğinin (Gini katsayısı, reel ücret kaybı vb. kriterlerle) ağırlaştığı saptanırsa; seçimler AYM kararından itibaren başka bir karara gerek kalmaksızın 45 gün içinde yenilenir.” </em>Bu fıkraları, “TBMM ve Cumhurbaşkanlığı Seçim Dönemi” başlıklı 77. maddenin 4 ve 5. maddeleri olarak yerleştirmek mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik anayasaya aykırılık kavramıyla önerdiğim seçimlerin yenilenmesi, dünyanın birçok hibrit rejimli ülkesinde gözlendiği gibi, Türkiye’de de milyonlarca sabit gelirli ve emeklinin korunması bakımından zorunlu. Demokrasiyi 16. ABD Başkanı Abraham Lincoln ‘un özlü sözü “halkın halk tarafından halk için yönetimi” olarak tanımlayacak olursak, halk iradesinin gerektiğinde güncellenerek iktidarların halkın çoğunluğunun çıkarlarına aykırı hareket etmesinin önüne geçilmesi gerekir. Nitekim başkanlık sistemi ile yönetilen bu ülkede ara genel seçimlerle (midterm elections) her iki senede bir halk iradesinin güncellenmesi öngörülüyor. Birebir örtüşmüyor olsa da Cumhurbaşkanı hükümet sistemi özünde başkanlık sistemi olduğuna göre, denge denetleme kurumlarını örneklerine bakarak güçlendirmek durumundayız. Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini biraz sınırlamak, seçimlerin yenilenmesi maddelerini de yeniden revize etmek gerekiyor. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı’nın yetkileri ve istisnai adaylığı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı’nın Anayasa’nın 104. maddesinde yer alan görev ve yetkileriyle ilgili maddeye yürütmenin başı olması nedeniyle şu fıkranın eklenmesinde yarar var: “<em>devletin sosyal niteliğinin gereği olarak gelir adaletinin sağlanması, vergi yükünün mali güce göre adil dağılımı ve resmi istatistiklerin şeffaflığının korunmasıyla doğrudan sorumludur. Cumhurbaşkanı bu amaçla her mali yılın başında 'Ulusal Gelir Adaleti ve Refah Programı'nı kamuoyuna açıklar</em>.” Önerdiğim sistemde TBMM’nin nitelikli çoğunluğuyla seçilecek olduklarından Cumhurbaşkanı’nın TCMB ve TÜİK Başkanları’nın görevleriyle ilgili herhangi bir tasarrufu bulunmuyor. Ama kurumsal bağımsızlığa saygı bağlamında, maddeye şöyle bir fıkranın eklenmesi de uygun olabilir: “<em>Cumhurbaşkanı, TCMB ve TÜİK gibi anayasal özerkliğe sahip kurumların teknik ve idari bağımsızlığına müdahale edemez; bu kurumların bilimsel liyakat esaslarına göre çalışmasını gözetir."</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa’nın 101/2. maddesine göre<em>, “Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” </em>Ancak “TBMM ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi” başlıklı 116/3. maddesi “<em>Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir </em>“ diyor. Değerlendirmeme göre bu madde, 101/2. ve 116/2. maddeleriyle, dolayısıyla anayasanın ruhuyla uyumlu değil. Çünkü 116/2 maddeye göre, “<em>Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır.” </em>Bu fıkrada, Cumhurbaşkanı ikinci döneminde seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde bir kez daha aday olamıyor. Ama bu kararı partisinin çoğunlukta olduğu TBMM alınca veya TBMM’ne aldırtınca olabiliyor. Ayrıca fıkra hiçbir süre belirlemiş değil. Öyle ki bir sonraki seçimlerden bir hafta bile önce seçimlerin yenilenmesi kararı alınırsa istisnai adaylık devreye girilebiliyor. O zaman doğurduğu sonuç bakımından bu fıkra iki dönem kuralını delmiş oluyor ve 101/2. maddeyle açıkça çelişiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">101. maddenin 2. fıkrasını, başka bir deyişle, iki dönem kuralını benimsediğim ve doğal gördüğüm için şahsen 116. maddenin 2. ve 3. fıkralarını birleştiren şöyle bir fıkranın yazılmasından yanayım: &nbsp;“<em>Cumhurbaşkanı, ikinci döneminde, TBMM’de politikalarını uygulayacak salt çoğunluğu bulamaması halinde, son seçimlerden en az bir yıl sonra ve bir sonraki seçimlerden en geç bir yıl önce kendisinin veya TBMM’nin kararıyla seçimlerin yenilenmesi kararı alınırsa bir defa daha aday olabilir.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçimlerin yenilenmesiyle ilgili maddenin üzerinde durmamın nedeni bu maddeye “ekonomik anayasaya aykırılık” nedeniyle bir fıkranın daha eklenmesine ilişkin bir önerimin daha olması. Bir önceki yazımın sonunda da değindiğim önerim 116. maddeye şu fıkranın eklenmesi: “<em>Anayasa’nın 5, 55 ve 104. maddelerinde belirtilen 'gelir adaletini sağlama' ve 'sosyal devlet' yükümlülüklerinin ihlali gerekçesiyle, AYM denetimi sonucunda veya TBMM kararıyla seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi durumunda; mevcut Cumhurbaşkanı bu seçimlerde aday olamaz.” </em>Bu durum ilk döneminde vuku bulmuşsa, Cumhurbaşkanı’nın 101/2. madde uyarınca daha sonraki dönemde tekrar aday olma hakkı saklıdır elbette. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerekli gördüğüm kimi zorunlu anayasa değişiklikleriyle ilgili üçlü denemem burada sonlanıyor. Anımsanacağı gibi, ilki anayasanın birçok hükmünün uygulanmamasından kaynaklanan sorunların çözümü için önerdiğim anayasa değişikliklerinden oluşuyordu.&nbsp;Bir öncekiyle birlikte bu yazımıysa, birçok demokratik ilke ve temel hak ve özgürlüğün sosyal boyutunu göz önüne alarak kaleme aldım. Örneğin demokratik hukuk devletinin belkemiğini oluşturan “kanun önünde eşitlik” ilkesi sosyal boyutundan yoksun kalırsa pek anlam taşımıyor. Tam bir eşitlik için herkesin en azından asgari yaşam şartlarına sahip olması da gerekiyor. Ekonomik ve sosyal alanlarda önerdiğim anayasa ilkeleri bugün belki birçok demokratik hukuk devletinde bulunmuyor. Hatta kimileri ekonomi yönetimlerine aşırı müdahale olarak da algılayabilir ama adil gelir dağılımı demokratik sosyal hukuk devletinin olmazsa olmazı kuşkusuz. &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk yazı:&nbsp;https://www.yeniarayis.com/yazi/demokratik-arinma-13187&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci yazı:&nbsp;https://www.yeniarayis.com/yazi/sosyal-devlet-paketi-13256&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/ekonomik-anayasaya-aykirilik-1778519814.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Normatif kuşatma: Bir reklam, bir köpek ve daralan kamusal alan</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/normatif-kusatma-bir-reklam-bir-kopek-ve-daralan-kamusal-alan-13289</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/normatif-kusatma-bir-reklam-bir-kopek-ve-daralan-kamusal-alan-13289</guid>
                <description><![CDATA[Bir reklamda "köpek annesi" olmanın devlet tarafından böylesine büyük bir tehdit olarak görülmesi, heteronormatif ailenin kutsallaştırılmadı genç bir feminist olarak her sayfasında kriz geçirerek okuduğum feminist distopyalardan fırlamış gibi... Kadınların sadece üreme kapasitelerine göre "makbul" sayıldığı, çocuk vermeyenlerin ise sistemin dışına itildiği o kurgusal Gilead dünyaları, artık kitap sayfalarından taşıp gündelik hayatımıza sızdı. Bugün "köpek annesi" olmak, yarın ise çocuk sahibi olmamayı seçmek Aile Bakanı tarafından "kabul edilemez" bir sapma olarak kodlanıyor. Oysa gerçek mutluluk, devletin bize çizdiği o dar koridorlarda değil; her birimizin kendi hayatını ve sevgisini özgürce tanımlayabildiği bir toplumda saklı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçtiğimiz günlerde Bosch Türkiye’nin Anneler Günü için hazırladığı bir reklam filmi, önce sosyal medyada hedef gösterildi, ardından Bakanlık ve RTÜK açıklamalarıyla geri çekildi. Reklamın "suçu"; bir köpeğin bakımını üstlenen bir kadının duygusal emeğini "annelik" metaforu üzerinden anlatmasıydı. Bu kısıtlama aslında Türkiye’de sivil alanın ve bireysel yaşam biçimlerinin nasıl bir "normatif kuşatma" altında olduğunun somut bir kanıtı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Burada dikkat çekici olan sadece kamu otoritelerinin refleksi değil, markanın saniyeler içinde geri adım atması. Bu durum, Türkiye’de ifade özgürlüğünün sadece hukuki değil, yoğun bir toplumsal ve siyasi baskı altında olduğunu bize yeniden gösteriyor. Şirketler, toplumsal gerçeği temsil etmek yerine risk minimizasyonu refleksine sığınırken; sivil alan, ancak farklı seslerin bu baskılara direnç gösterebildiği oranda özgürleşebilir.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki, neden bugün tüm dünyada sağ muhafazakâr yönetimler "aile" demeden cümleye başlayamaz hale geldi?&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aile ve sosyal politikalar Bakanı&nbsp; bu reklam filminin akabinde bir&nbsp;<a href="https://www.instagram.com/reel/DX6mmjViCy7/?utm_source=ig_web_copy_link&amp;igsh=MzRlODBiNWFlZA=="><span style="color:#1155cc">instagram</span></a><a href="https://www.instagram.com/reel/DX6mmjViCy7/?utm_source=ig_web_copy_link&amp;igsh=MzRlODBiNWFlZA=="> </a><a href="https://www.instagram.com/reel/DX6mmjViCy7/?utm_source=ig_web_copy_link&amp;igsh=MzRlODBiNWFlZA=="><span style="color:#1155cc">videosu</span></a>&nbsp;paylaştı. Aslında her şey Bakan Mahinur Özdemir Göktaş’ın paylaştığı bu videoda gizli desem yalan olmaz. Bakan Hanım, bir araştırmaya dayanarak aile kuranların çok daha "mutlu" olduğunu anlatıyor, bekarları ise sanki bir "yalnızlık" propagandası kurbanıymış gibi konumlandırıyor. Batılı medyanın Türkiye özelinde bir çocuksuzluk propagandası yaptığını iddiaa ediyor. Hatta işi bir adım öteye taşıyarak, gidişat böyle sürerse "başka ülkeler gibi bir yalnızlık bakanlığı kurmak zorunda kalabiliriz" diyerek aba altından sopa gösteriyor. Ama gelin bu "mutluluk vaadinin" arkasındaki stratejilere ve hayatın gerçeklerine bir bakalım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sağ siyaset, literatürde <strong>"</strong>Conceptual Flipsiding<strong>"</strong> dediğimiz yöntemle, hepimizin önemsediği "mutluluk" gibi kavramları alıp kendi ideolojik ajandasına uyduruyor. Sizin kendi hayat tercihlerinizle bulduğunuz o kişisel mutluluk gidiyor, yerine ailenin "medeniyetin temeli" olduğu iddiası geliyor. Yani mutluluk artık bireysel bir hak değil, devletin çizdiği "doğru" yolda yürümenin bir ödülü gibi sunuluyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun çok fazla cevabı var ama siyasi olarak bunu cevaplandırmakla başlamak gerekirse; çocuk sahibi olmak bireylerin risk algısını doğal olarak artıran bir faktör. Ebeveynlik güdüsü, insanı dış tehditlere karşı daha ihtiyatlı hale getiriyor; bu da siyasi olarak statükocu ve korumacı değerlerle örtüşüyor. İşte tam da bu yüzden iktidar, aileyi kutsallaştırarak toplumu <strong>depolitize</strong> etmek istiyor. Bireyleri kamusal alandaki hak arayışlarından çekip, kendi küçük evlerine hapsetmeyi hedefliyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir diğer sebebi ise ekonomik: Devlet kreş veya yaşlı bakımevi açmak yerine, bu yükü "kutsal aile" çatısı altında kadına devreder. Bu, devlet bütçesi için devasa bir tasarruf, kadın içinse profesyonel ve siyasi hayattan kopuş demektir. Aslında bir kadının bu verdiği gönüllü emeği ileride potansiyel işgücü olabilecek, nüfusun artmasını sağlayacak bir çocuğa vermemesi devletin tüm matematiğini bozuyor. Çünkü sağ muhafazakâr yönetimler için kadının sadece bir birey değil; ulusun devamlılığını sağlayan ve muhafazakâr değerlerin aktarıldığı bir "kültürel taşıyıcı" olduğunu, bu yüzden çocuk sahibi olmanın kutsanmaya çalışıldığını biliyoruz. Günümüzde gelinen noktada, bir şirketin reklamında "köpek annesine" yer vermesinin iktidar tarafından bir beka sorunu gibi algılanması, çocuksuz kadının da açıkça hedef haline getirileceği bir yarına uyanmamızın çok yaklaştığını gösteriyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bakanlığın araştırmaları "Aile kutsaldır, çocuk mutluluktur" diyor olabilir ama sokağın araştırması, derinleşen yoksulluk oranları ve sığınma evlerinin doluluğu bambaşka bir hikaye anlatıyor. Ekonomik krizle başa çıkmak için daha fazla mesai yapan ebeveynler,<strong> Bakanlığın övdüğü o "kalabalık sofralara" oturacak vakti dahi bulamıyor</strong>. BİSAM verilerine göre açlık sınırının asgari ücreti geride bıraktığı bu tabloda, aile bağlarını güçlendirmek bir yana, yoksulluk bireyleri birbirinden koparan derin bir yorgunluğa dönüşüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İktidarın "en güvenli liman" olarak pazarladığı <strong>aile,</strong> istatistiklere göre<strong> kadınlar için en tehlikeli alan haline gelmiş durumda.</strong> Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) raporları, öldürülen kadınların %60-70’inin kendi evlerinde, en yakınındaki erkekler tarafından hayattan koparıldığını gösteriyor. Hacettepe Üniversitesi’nin araştırma verilerine göre her 10 kadından 4’ü fiziksel şiddet görüyor; "kutsal aile" söylemi ise bu şiddetin üzerini örten bir sessizlik sarmalı yaratıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gençler için de durum farklı değil; Türkiye NEET (ne eğitimde ne istihdamda) oranında zirveye oynarken, ekonomik özgürlüğü olmayan gençler için aile evi bir mutluluk kaynağı değil, kaçamadıkları bir zorunluluk ve baskı alanı haline geliyor. Bakanlık ise tüm bu yapısal krizleri, yoksulluğu ve şiddeti konuşmak yerine, bir reklam filmi üzerinden "makbul annelik" tartışması yaratmayı, hayvan sahiplenmeyi düşmanlaştırıp tehditmiş algısı yaratmaya çalışıyor. Gerçek sorunların üzerine sahte bir "düşman" figürü dikerek dikkatleri dağıtmayı hedefliyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İşin özü, "köpek annesi" olmanın devlet tarafından böylesine büyük bir tehdit olarak görülmesi, heteronormatif ailenin kutsallaştırılmadı genç bir feminist olarak her sayfasında kriz geçirerek okuduğum feminist distopyalardan fırlamış gibi... Kadınların sadece üreme kapasitelerine göre "makbul" sayıldığı, çocuk vermeyenlerin ise sistemin dışına itildiği o kurgusal Gilead dünyaları, artık kitap sayfalarından taşıp gündelik hayatımıza sızdı. Bugün "köpek annesi" olmak, yarın ise çocuk sahibi olmamayı seçmek Aile Bakanı tarafından "kabul edilemez" bir sapma olarak kodlanıyor. Oysa gerçek mutluluk, devletin bize çizdiği o dar koridorlarda değil; her birimizin kendi hayatını ve sevgisini özgürce tanımlayabildiği bir toplumda saklı. </span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">&nbsp;</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/normatif-kusatma-bir-reklam-bir-kopek-ve-daralan-kamusal-alan-1778519399.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kobani davası unutuldu mu?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kobani-davasi-unutuldu-mu-13288</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kobani-davasi-unutuldu-mu-13288</guid>
                <description><![CDATA[İktidar partisi ve devlet aklı, PKK’nin silahlı varlığına son verme kararının gerçekleşmesinde en güçlü kolaylaştırıcı unsur olabilecek Kobani Davası’ndaki hukuk dışı uygulamalara son verme ve TBMM Milli Birlik, Dayanışma ve Demokrasi Komisyonu raporunun 7. maddesindeki çağrıya uyma konusunda ayak direyerek süreci yürütmek istiyor. Bu durum, PKK’nin silahsızlandırılmasının taşıdığı tarihsel değerin yeterince kavranamadığını gösteriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye Cumhuriyeti’nin, başka hiçbir ülkede olmadığı kadar, her dönemine özgü toplu siyasal davaları olagelmiştir. Bunlar, kendi dönemleriyle özdeşleşmiş davalardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son iki yılın davası CHP davaları oldu. Aşırı ve aleni biçimde siyasallaşmış yargının, ana muhalefet partisi CHP’ye ve CHP’li belediyelere yönelik; yolsuzluk, kamu zararı, rüşvet, casusluk gibi konularda açtığı çok sayıda seri davadan oluşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hedef, CHP’yi ve muhalefeti paralize etmek; amaç ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha cumhurbaşkanı seçilmesinin önündeki engelleri bertaraf etmek ve buna uygun siyasal koşulları oluşturmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar, bu hedefe ve amaca ulaşmak için elinden gelenin fazlasını yapmaya büyük çaba harcıyor. Devletin bütün kurum ve olanaklarını bunun için seferber etmiş görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024 öncesi dönemin ana siyasal davası ise Kürt sorununda çatışmalı sürece dönülmesinin ardından Kürt siyasal hareketine yönelik başlatılan, yargı eliyle yürütülen sürek avının doruk noktası olan ve adeta Kürt siyasal kırımı olarak tarihe geçen, bugün ise büyük ölçüde unutulan HDP Kobani Davası’ydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüz sekiz Kürt siyasetçinin yargılandığı davanın ilk duruşması, 26 Nisan 2021 tarihinde Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Sincan T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu yerleşkesindeki salonunda yapıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üç buçuk yılı aşan yargılama sürecinin ardından Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, davayı 16 Mayıs 2024 tarihinde karara bağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatırlamakta yarar var: O dönem davanın iddianamesi ilk olarak mahkeme tarafından eksiklikler nedeniyle savcıya iade edilmiş; iki ay sonra eksiklikler tamamlanarak iddianame yeniden mahkemeye sunulmuştu. Ayrıca bu iddianamenin MHP Genel Merkezi’nde hazırlandığı iddiası, DEM Parti yetkilileri tarafından sıkça dile getirilmişti. Bu nedenle Kürt hareketi ve DEM Parti davaya “Kobani Kumpas Davası” adını verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahkeme, 108 sanıktan 12’si hakkında beraat kararı verirken, firari olan 72 kişinin dosyasının ayrılmasına hükmetti; 24 kişiye ise ceza verdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemenin 42 yıldan başlayarak farklı oranlarda ağır cezalar verdiği Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Ali Ürküt, Alp Altınörs, Aynur Aşan, Dilek Yağlı, Bülent Parmaksız, Günay Kubilay, İsmail Şengül, Nazmi Gür ve Pervin Oduncu’nun tutuklulukları hâlâ sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme kararının açıklanmasından tam 147 gün sonra, 1 Ekim 2024 tarihinde TBMM’de DEM’lilerin maaşlarının hazineye aktarılmasını isteyen MHP lideri Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına giderek tokalaşması, yeni sürecin ilk işareti olarak yorumlandı. Bunun nedeni de kamuoyuna, “Dünyada barış isterken iç barışı sağlamak gerekir” sözleriyle açıklandı. Ne tesadüf.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Kobani Davası’nın sonuçları ortada duruyor. Mahkeme kararının 32 bin 630 sayfadan oluşan gerekçesi, Ulusal Yargı Ağı Projesi’ne (UYAP) 23 ay sonra yüklendi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dosya, istinaf mahkemesinin önüne ancak şimdi gelebildi. 32 bin 630 sayfalık gerekçeli kararın hem istinaf heyeti hem de savunma tarafı tarafından incelenmesi ve karşı tezlerin yazılı biçimde sunulmasının aylar alacağı çok açık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yeni süreçte davaları zamana yaymak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumu değerlendiren Diyarbakır Barosu Başkanı Avukat Abdulkadir Güleç, davaya “vehamet” kazandırmak amacıyla kötü niyetli biçimde bu kadar uzun bir gerekçe yazıldığını savunuyor. Böylece bir algı oluşturulduğunu ifade ediyor. Baro Başkanı, haklı itiraz ve kaygılarını dile <a href="https://www.surajans.com.tr/32-bin-sayfalik-gerekceye-karsi-zamanla-yaris/" style="color:blue; text-decoration:underline">getirmiş.</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkanın dile getirdiği itirazlar ve kuşkular, yeni sürece ilişkin güncel tartışmalar açısından önemli veriler sunuyor. İlki, sürecin tarafları arasındaki güvensizliğin aşılması konusunda iktidar partisi ile devlet kurumlarının isteksizliğini açık biçimde göstermesi. İkincisi ise Selahattin Demirtaş’ın yeni süreçte pozitif rol oynamasının ya da MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “Demirtaş yuvasına dönsün” çağrısının neden karşılıksız kaldığına işaret etmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son aylarda HDK davalarında (Av. Nurcan Kaya gibi kişilere) verilen cezalar, soruşturmalar ve tutuklamalar; yargı mekanizmasının sürecin karşısında hızar işlettiğini düşündürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlaşıldığı kadarıyla bu gibi davalar ve soruşturmalar, tıpkı 2013-2015 çözüm sürecinde olduğu gibi, görüşme masasının malzemesi olarak kullanılacak ve Demokles’in kılıcı gibi Kürt siyasetçilerin tepesinde sallandırılacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar partisi ve devlet aklı, PKK’nin silahlı varlığına son verme kararının gerçekleşmesinde en güçlü kolaylaştırıcı unsur olabilecek Kobani Davası’ndaki hukuk dışı uygulamalara son verme ve TBMM Milli Birlik, Dayanışma ve Demokrasi Komisyonu raporunun 7. maddesindeki çağrıya uyma konusunda ayak direyerek süreci yürütmek istiyor. Bu durum, PKK’nin silahsızlandırılmasının taşıdığı tarihsel değerin yeterince kavranamadığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aksi halde geriye, PKK’nin silahsızlandırılmasının zamana yayılmak istendiği ya da aslında hiç istenmediği ihtimali kalıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar, silahlara veda zamanının gelip çattığı bu anda; demokratik siyaset zeminini genişletmesi veya demokratikleşme şöyle dursun, siyaset alanının ve toplumsal atmosferin normalleşmesinden dahi uzak durmayı hâlâ sürdürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu aynı zamanda, Selahattin Demirtaş’ın yeni süreçte yer almasının neden engellendiğine dair de önemli bir işaret oluşturuyor. İktidar, kontrol edemediği siyasi aktörlerin sürecin dışında durmasında kendi planları için yarar görüyor. Bu anlaşılır. Demokratik muhalefetin sessizliği ise izaha muhtaç.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">HDP’nin Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davasına ilişkin kararın açıklanmasının da benzer biçimde iktidar tarafından sürüncemede bırakılmasına demokratik muhalefetin tek cümle kurmaması, bu davaların iktidarın siyasal hedef ve amaçlarına endekslenmesine fiilen rıza gösterildiği izlenimini yaratıyor. Bu durum ise hukuk ve hak mücadelesi açısından ciddi bir tutarsızlık ve çelişki oluşturuyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/kobani-davasi-unutuldu-mu-1778507054.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tarih, mücadele edenleri yazar</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tarih-mucadele-edenleri-yazar-13287</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tarih-mucadele-edenleri-yazar-13287</guid>
                <description><![CDATA[İktidar da çözümü, “çamur atmak”ta buluyor. Birbirini tanıyan iki insanın, para alışverişine ilişkin iddianın, “bir poşetin içinde ve bahçe duvarı” gibi saçma sapan açıklamalarla anlatmak, haysiyet cellatlığına soyunmaktır. Özgür Özel, iktidarın baskısına karşı mücadele ediyor. Mücadele edenin yanında durmak, ona siper olmak, tarihsel sorumluluğumuzun gereğidir. …Ve tarih, mücadele edenleri yazar.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha önce de atıfta bulunduğum kitaplardan biridir Kelile ve Dimne. Hintli bilgin Beydeba tarafından yazıldığı bilinen kitap, zulmüyle abad olan Hint Hükümdarı Debşelem’in isteği üzerine yazılmış. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konusu, ahlak ve siyasettir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kitapta, bilgin Beydeba, insanı diğer varlıklardan ayıran dört özelliğe dikkat çeker. Bunlar, hikmet, iffet, akıl ve adalettir. Beydeba’ya göre dünyada ne varsa her şey bu dört özelliğin kapsamına girer. Örneğin hikmetin alanına bilgi, edep ve yetenek girer. Akıl ise bencillikten uzaklaşmayı, sabır ve vakarı kapsar. Haya, geniş gönüllülük ve kişilikli olmak, iffetin alanındadır. Adaletin içine ise doğruluk, iyilik, nefsine hakim olma ve güzel ahlak girer.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayat da, kötücül özellikler ile bu güzellikler arasında cereyan eden bir süreçtir. Beydeba, insanlık tarihinin her anında karşımıza çıkabilecek bütün bu mücadeleleri rivayetler aracılığıyla anlatır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onlardan biridir güvercinler ile avcı arasında geçen mesel. Buna göre avcının biri, önce buğday tanelerini serpiştirir; sonra da ağını atıp, güvercinlerin üşüşmesini bekler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yemi gören güvercinler bir anda üşüşürler. Olan olur; bu gaflet, onların hepsinin ağa düşmesine neden olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O sırada neşeli şarkılarla kendilerine doğru gelen avcıyı fark ederler; anlamışlardır ki tuzağa düşmüşlerdir. Başlarında tasmalı güvercin, arkadaşlarına şöyle seslenir:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>BİRLİK, DAYANIŞMA, MÜCADELE</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bu tuzaktan kurtulmanın çıkış yolu, birlik ve beraberliktir. Aranızdaki dayanışmayı bozmayın. Unutmayın ki hiç kimse yalnız başına kurtulumaz.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bizim bugünlerde tekrarladığımız; “<em>Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz”</em> sloganına benziyor değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güvercinler panik içinde sorarlar:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bu tuzaktan kurtulmak için ne yapacağız?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tasmalı güvercin yanıt verir:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Hepimiz tek bir güvercin gibi hareket edeceğiz ve karşılıklı olarak yardımlaşacağız. Böylelikle her birimiz, diğerimiz sayesinde kurtulmuş olacağız.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aklı yatan olmuş; yatan olmamış. Aklı yatmayanlar daha kolay bir yol bulmak ve kendilerini kurtarmak için bireysel kurtuluş çareleri aramışlar ama oracıkta telef olmuşlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aklı yatanlar, tasmalı güvercinin dediğini yapmışlar; el birliğiyle havalanıp ağla beraber uçuşa geçmişler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avcı zannetmiş ki ağın yükü onları düşürecek; bu nedenle onları takip etmiş. Tasmalı güvercin, yeni bir taktik geliştirerek, güvercinlerin yerleşim yerlerinden uzak bir yere doğru uçmalarını istemiş ve böylece izlerini kaybettirmiş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avcıdan kurtulduklarını düşündüğü an, ağları kesmek için ihtiyaç duyduğu fare arkadaşının yanına gitmişler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tasmalının halini gören fare, önce onu kurtarmak istemiş ama tasmalı, önce arkadaşlarını tutsak eden ağların kesilmesini istemiş. Fare de öyle yapar, tasmalı güvercin de, arkadaşları da kurtulur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öykü bu kadar!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anlamına gelince…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>TESLİM OLMAMAKTA, BÜTÜN MESELE</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nazım Hikmet, bir şiirinde, şöyle sesleniyor karısına:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“mesele esir düşmekte değil,</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>teslim olmamakta bütün mesele…”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günümüz Türkiye’si tam da böyle bir süreçten geçiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Meselde nasıl bütün güvercinlerin üzerine ağ atılıp teslim alınmak isteniyorsa; ülkemizde de halkın CHP’li olduğu için oy verdiği başkanların tümü teslim alınmak isteniyor. Hemen her belediye başkanının kendini kurtarması gerektiğine ilişkin eşi görülmemiş bir dezenformasyon yürütülüyor. Yandaş medyanın dezenformatik haberlerine bakarsanız, CHP’li başkanların kendilerini kurtarmak için adımlar attığı yazılıp çiziliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyleleri varsa öyküdeki bireysel kurtuluş peşine düşen güvercinler gibi tek tek bitecekler; onlara üzülmeyeceğiz. Onlar, tarihe daha önce söyledikleri sözler ve sonrasında yaptıkları geri viteslerle hatırlanacaklar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geriye ise mücadelesini örgütlü olarak yürütenler kalacak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan iktidarın baskısına boyun eğip, kendi kişisel ikballerinin peşine düşenlerin ağızlarından alındığı iddia edilen cümlelerle iktidara karşı cansiperane mücadelesiyle bilinen CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e “<em>çamur atmak”</em> yarışına girildiği görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihin bu anında, bu mücadelenin başını çeken Özgür Özel’e yönelik yıpratıcı algı operasyonlarının nedeni, onun başını çektiği etkili muhalefettir. Özel’in halkta yarattığı “<strong>umut sinerjisi</strong>”, iktidarı sarsıyor; bunu iktidar da görüyor. Çankırı, Karabük ve Rize gibi küçük salonları bile doldurması beklenmeyen muhalefetin, adı geçen illerde meydanları dolduruyor olması, iktidarı korkutuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar da çözümü, “<em>çamur atmak</em>”ta buluyor. Birbirini tanıyan iki insanın, para alışverişine ilişkin iddianın, “bir poşetin içinde ve bahçe duvarı” gibi saçma sapan açıklamalarla anlatmak, haysiyet cellatlığına soyunmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İtirafçılığın da, iftiracılığın da nirvanasıdır bu yaklaşım ve en doğru karşı duruşu, İstiklal Marşının beşinci kıtasında buluruz:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel, iktidarın baskısına karşı mücadele ediyor. Mücadele edenin yanında durmak, ona siper olmak, tarihsel sorumluluğumuzun gereğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">…Ve tarih, mücadele edenleri yazar. &nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/tarih-mucadele-edenleri-yazar-1778443033.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çin tehlikeli bir şekilde aşırı güvenli hâle geliyor*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cin-tehlikeli-bir-sekilde-asiri-guvenli-hale-geliyor-13286</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cin-tehlikeli-bir-sekilde-asiri-guvenli-hale-geliyor-13286</guid>
                <description><![CDATA[Hükümet son birkaç yılda akademiyi “yanlış” Batı entelektüel çerçevelerinden (yargı bağımsızlığı, güçler ayrılığı gibi) arındırmaya ve bunların yerine vatanseverlik, parti ideolojisi ve ulusal güvenlik vurgusu yapan kavramlarla değiştirmeye çalışıyor. ABD’nin gerilediği teması, politika belgelerinde, siyasi liderlerin konuşmalarında ve etkili Komünist Parti dergilerinde tekrar tekrar onaylanıyor; artık bazı ana akım akademisyenler tarafından da dile getiriliyor. Eskiden sıradan Çinlilerin çoğu bu söylemi propaganda olarak görmezden gelirdi. Ancak son anketler ve çalışmalar, özellikle genç Çinlilerin bu anlatıya giderek daha fazla inandığını gösteriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Amerika Çin’i kıskanıyor mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Çin sosyal medyasında en çok paylaşılan viral memelerden biri “Amerikan öldürme sınırı” (American kill line).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Video oyunlarından ödünç alınan bu terim, zayıflamış bir karakterin kolayca bitirilebileceği eşiği ifade eder. Çin’de yaygın olarak kabul gören görüşe göre milyonlarca Amerikan ailesi bir uçurumun kenarında dengede duruyor tek bir iş kaybı, hastalık ya da beklenmedik masraf onları uçurumdan aşağı itmeye yetecek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, ekonomik çöküş, şiddet suçları ve geri dönüşü olmayan bir gerileme içinde olduğu düşünülen Amerika için Çin’de hâkim olan metafor hâline geldi. Elbette bu yanlış. ABD’de şiddet suç oranları on yıllardır en düşük seviyede, ülke rakipsiz jeopolitik ve finansal güce sahip ve ekonomisi hâlâ canlı; Çin’inkinden %50’den fazla büyük.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Pekin bu hafta Başkan Trump’ın ziyaretine hazırlanırken, memleketimde Amerika’nın gerilediği yanılgısına dayanan tehlikeli bir yeni aşırı güvenin yayıldığını görüyorum. Bu durumun, Çin liderlerini kendi ulusal güçlerini silah olarak kullanmaya daha istekli hâle getirdiğini ve gelecekte Amerika Birleşik Devletleri ile çatışmalarda geri adım atmayı daha az olası kıldığını endişeyle gözlemliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bahar Çin’i gezerken bu anlatıyı her yerde duyuyorum. “Öldürme sınırı” memesinin özellikle korkunç bir versiyonu yakın zamanda yaygınlaştığında, Çin’deki aile üyelerim ABD’deki akrabalarımızın güvenliği için endişe ettiklerini söylediler. Bir zamanlar Amerika’da okumayı hayal eden öğrencilerin artık başka yerlere kaydolduğunu, ABD’deki suç ve kötü iş olanaklarından endişe ettiklerini duyuyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son on yılda Amerika’ya bakış olumsuzlaştı; bunun en büyük nedeni Trump’ın temsil ettiği tutarsız ve zayıflamış Amerika imajı. Aralık ayında yapılan bir ankette Çinli katılımcıların neredeyse yarısı, ABD’nin küresel etkisinin azaldığına inandığını belirtti. Bu inanç, kısmen Çin halkının kendi sorunlarıyla başa çıkmasına yardımcı olan bir savunma mekanizması: Yavaşlayan ekonomi, çöken emlak piyasası, yüksek işsizlik ve yaygın belirsizlik hissi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pekin’de bir taksi şoförü geçen ay bu kaygı ile kibir karışımını şöyle özetledi: Bana Çin halkının sorunlarını anlattıktan sonra ekledi, “En azından burada asgari bir güvenlik ağımız var. Amerika’daki öldürme sınırının altına düşmekten iyidir.” İçine kapanık, milliyetçi sesler her zamankinden daha çok yükseliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Deng Xiaoping’in eski tercümanı ve milyonlarca takipçisi olan üniversite profesörü Zhang Weiwei, Ocak ayında viral bir videoda absürt bir şekilde “Çin, halkı iyi beslenen dünyanın tek ülkesi” iddiasında bulundu. Komünist Parti’nin söylemi de bunu güçlendiriyor. Çin devlet televizyonunun akşam haberlerini izlemeniz yeterli: Yarım saatlik yayının çoğu iç başarıları kutluyor ve genellikle sona doğru Trump’ın İran’a açtığı savaşın yarattığı küresel kaosla ilgili birkaç dakika da Amerikan işlevsizliğine ayrılıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hükümet son birkaç yılda akademiyi “yanlış” Batı entelektüel çerçevelerinden (yargı bağımsızlığı, güçler ayrılığı gibi) arındırmaya ve bunların yerine vatanseverlik, parti ideolojisi ve ulusal güvenlik vurgusu yapan kavramlarla değiştirmeye çalışıyor. ABD’nin gerilediği teması, politika belgelerinde, siyasi liderlerin konuşmalarında ve etkili Komünist Parti dergilerinde tekrar tekrar onaylanıyor; artık bazı ana akım akademisyenler tarafından da dile getiriliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eskiden sıradan Çinlilerin çoğu bu söylemi propaganda olarak görmezden gelirdi. Ancak son anketler ve çalışmalar, özellikle genç Çinlilerin bu anlatıya giderek daha fazla inandığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben 1980’lerde Çin’de büyüdüm; ülke dünyaya açılıyordu. Bir gün yeniden büyük güçler arasına katılacağımız konusunda iyimserdik. Ama aynı zamanda elle tutulur bir alçakgönüllülük, mevcut küresel düzene uyum sağlama arzusu vardı. Bugün ise hayal ettiğimizden çok daha müreffeh ve güçlü bir Çin görüyorum; kendine güvenen ve kendi kurallarıyla oynamaya meyilli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çin liderleri artık ABD’nin ticaret ve teknoloji alanındaki baskısını varoluşsal tehdit olarak görüp uzlaşma gerektiren bir şey olarak değil, Çin’in kendi güçlerini kullanarak kolayca savuşturulabilecek bir şey olarak değerlendiriyor. Xi Jinping’in geçen yıl nadir toprak elementleri ve kritik mineraller ihracatını durdurma tehdidiyle Trump’ı gümrük vergilerinden vazgeçmeye zorlaması bu konuda akla ilk gelen anekdot. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bir tür kaldıraç olarak ele alınıyor ve Çin’in kritik mineraller, elektrikli araçlar, güneş panelleri gibi temiz enerji teknolojileri ve dünyanın ilaç hammaddelerinin büyük kısmını oluşturan farmasötik bileşenlerde hâkimiyet kurmak için agresif şekilde ilerlemesinin ana nedenlerinden biri. Bunlar artık gelecekteki ticaret müzakerelerinde ya da jeopolitik çatışmalarda Çin’in nükleer seçenekleri hâline geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çin kamuoyundaki kibir arttıkça, Güney Çin Denizi ya da Tayvan krizlerinde herhangi bir uzlaşma göstermesinin siyasi maliyeti de yükseliyor. Geçen yılki bir oyun teorisi araştırması, milliyetçilikteki mütevazı artışların bile Çin ve ABD’nin bir krizde daha şahin tutumlar benimseme olasılığını ölçülebilir şekilde artırdığını gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gidişat tersine çevrilemez değil. ABD’nin Çin politikası, kritik tedarik zincirlerinde Amerika’nın dayanıklılığını güçlendirmek ve Asya’daki jeopolitik varlığını artırmak gibi caydırıcılık unsurları ile bir zamanlar ilişkiyi bir arada tutan ve her iki tarafın kendi yankı odasına çekilmesini önleyen bağlantıları yeniden kurma üzerine odaklanmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Washington için basit ama etkili bir başlangıç noktası, Çinli öğrenciler ve akademisyenler için vize ve güvenlik engellerini hafifletmek ve turizm, akademi ve iş dünyasındaki zayıflayan değişim programlarını genişletmek olabilir. Bir Amerikan başkanının Çin’i ziyaret etmesinin üzerinden neredeyse dokuz yıl geçti. Bu kadar uzun bir ara sürdürülemez. Kararlı, gerçekçi ve net bir ABD angajmanı, Çin’deki yanlış algıları tersine çevirmenin ve dünyanın en önemli ilişkisini yeniden ayarlamanın en iyi yolu olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Yanzhong Huang (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dış İlişkiler Konseyi küresel sağlık alanında kıdemli araştırmacı ve Seton Hall Üniversitesi Diplomasi ve Uluslararası İlişkiler Fakültesi’nde profesörü)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/05/10/opinion/china-trump-us-power.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/05/10/opinion/china-trump-us-power.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/cin-tehlikeli-bir-sekilde-asiri-guvenli-hale-geliyor-1778442838.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünya tasarımın geleceğini tartışıyor, biz hâlâ mekânın güvenliğini</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dunya-tasarimin-gelecegini-tartisiyor-biz-hala-mekanin-guvenligini-13285</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dunya-tasarimin-gelecegini-tartisiyor-biz-hala-mekanin-guvenligini-13285</guid>
                <description><![CDATA[Bir şehir sadece yollarla kurulmaz. Güven duygusuyla kurulur. İnsan ölçeğiyle kurulur. Koruyucu alanlarla kurulur. Eğer kent bunu sağlayamıyorsa, ne kadar modern görünürse görünsün eksiktir. Belki de artık mimarlığın yönünü yeniden düşünmek gerekiyor. Daha fazla bina üretmek yerine daha iyi yaşam üretmek. Daha yüksek yapılar yerine daha sağlıklı kentler kurmak. Daha gösterişli projeler yerine daha koruyucu sistemler tasarlamak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Milano’da bir hafta boyunca tasarım konuşuldu. Dünyanın en büyük mobilya ve tasarım fuarı olan Salone del Mobile’da yeni malzemeler, yapay zekâ destekli yaşam alanları, sürdürülebilir tasarım anlayışı ve geleceğin mekân dili tartışıldı. Şehir bir kez daha yalnızca bir fuar alanına değil, küresel tasarım düşüncesinin merkezine dönüştü. Sessiz mekânlar, duyusal deneyimler, ışığın psikolojik etkisi, akıllı yaşam senaryoları… Dünya mimarlığı artık mekânın geleceğini konuşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz ise hâlâ en temel soruyu tartışıyoruz: Bir mekân gerçekten güvenli mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aradaki fark tam olarak burada başlıyor. Bir tarafta geleceğin yaşam biçimlerini tasarlayan bir dünya var. Diğer tarafta ise hâlâ bir okulun, bir apartmanın, bir kamusal alanın insanı koruyup koruyamayacağını sorgulayan bir gerçeklik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yalnızca ekonomik bir fark değil. Bu aynı zamanda zihinsel bir fark.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü gelişmiş mimarlık kültürü, güvenliği artık çözülmüş bir temel kabul olarak görüyor ve onun ötesine geçmeye çalışıyor. Bizde ise güvenlik hâlâ çözülmemiş bir mesele olarak masada duruyor. Deprem olduğunda yıkılan binaları konuşuyoruz. Kamusal bir olay yaşandığında mekânın ne kadar kırılgan olduğunu fark ediyoruz. Okulların güvenliğini, kaçış alanlarını, denetimsiz girişleri sonradan tartışıyoruz. Yani bizde mimarlık çoğu zaman krizden sonra konuşuluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa iyi mimarlık, kriz yaşanmadan önce görünmez şekilde çalışır. Sessizdir ama korur. Gösterişli olmayabilir ama hayati bir işlev üstlenir. Bugün eksik olan şey tam da bu anlayış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de mimarlık giderek daha fazla piyasa odaklı ilerliyor. Yapının kullanıcıyla kurduğu ilişki yerine, satış değeri öne çıkıyor. Cephe daha önemli hâle geliyor, içerik geri planda kalıyor. Görsel etki büyürken, yaşamsal kalite küçülüyor. Bu yüzden şehirlerimiz giderek daha yoğun ama daha kırılgan hâle geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Milano’da konuşulan tasarım dili ile bizim kentlerimiz arasındaki fark sadece estetik değil. Orada “insan nasıl daha iyi hisseder” sorusu soruluyor. Burada ise bazen hâlâ “insan nasıl hayatta kalır” sorusu masada duruyor. Bu çok sert bir gerçek olabilir ama aynı zamanda yüzleşilmesi gereken bir gerçek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü mimarlık yalnızca güzel görüntüler üretmek değildir. Mimarlık, insanın mekân içindeki yaşamını düzenler. Güvenliğini belirler. Hareketini yönlendirir. Psikolojisini etkiler. Bir okul koridorunun genişliği, bir apartmanın çıkış noktası, bir meydanın boşluk oranı… Bunların hiçbiri yalnızca teknik detay değildir. Bunlar doğrudan yaşam kalitesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün dünya mimarlığı “iyi yaşam” kavramını tartışıyor. Biz ise hâlâ “güvenli yaşam” noktasında zorlanıyoruz. Çünkü kentleşme hızımız ile kent kültürümüz aynı hızda gelişmedi. Çok yapı ürettik ama aynı ölçüde sağlıklı mekân üretemedik. Şehirler büyüdü ama nefes alacak alanlar küçüldü. Siteler yükseldi ama kamusal güven hissi artmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de en büyük problem şu: Mimarlığı uzun süre sadece bina olarak gördük. Oysa mimarlık bir yaşam sistemidir. İnsan ilişkilerini bile etkiler. Kalabalık, stres, yalnızlık, yön kaybı, sıkışmışlık… Bunların hepsi mekânsal meselelerdir. Kötü planlanmış bir kent yalnızca estetik sorun yaratmaz; psikolojik baskı da üretir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Milano’daki fuarda bu yıl özellikle “duyusal mekân” kavramı öne çıktı. İnsanların bir mekân içinde nasıl hissettiği, sesin ve ışığın psikoloji üzerindeki etkisi, sakinlik hissi, yavaş yaşam… Dünya artık mekânın ruhunu tartışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz ise hâlâ temel güvenlik sorunlarını konuşuyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum Türkiye’deki mimarlık üretiminin değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, çok güçlü mimarlar, çok iyi projeler ve çok önemli fikirler var. Ancak sistemsel yaklaşım hâlâ sorunlu. Çünkü mesele tekil bina değil; bütünsel kent anlayışı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir şehir sadece yollarla kurulmaz. Güven duygusuyla kurulur. İnsan ölçeğiyle kurulur. Koruyucu alanlarla kurulur. Eğer kent bunu sağlayamıyorsa, ne kadar modern görünürse görünsün eksiktir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de artık mimarlığın yönünü yeniden düşünmek gerekiyor. Daha fazla bina üretmek yerine daha iyi yaşam üretmek. Daha yüksek yapılar yerine daha sağlıklı kentler kurmak. Daha gösterişli projeler yerine daha koruyucu sistemler tasarlamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü dünya geleceğin tasarımını konuşurken, bizim hâlâ güvenliği konuşuyor olmamız aslında çok şey anlatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de en ağır soru şu:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir ülke, hâlâ mekânın güvenliğini tartışıyorsa… gerçekten geleceğin mimarlığını konuşmaya hazır mı?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/dunya-tasarimin-gelecegini-tartisiyor-biz-hala-mekanin-guvenligini-1778432287.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Katılımcı bütçe ve Bağlar Modeli</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/katilimci-butce-ve-baglar-modeli-13284</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/katilimci-butce-ve-baglar-modeli-13284</guid>
                <description><![CDATA[Katılımcı Bütçe yasal form olarak, ülkemizdeki, gerek merkezi gerekse yerel yönetim yasalarında doğrudan yer almasa da, uygulanmasının önünde hukuki ve teknik bir engel olmamasıyla bir fırsat olarak önümüzde duruyor. Porto Alegre’den 30 yıl sonra olsa da Türkiye’de de farklı ölçeklerde yaygınlaşmaya başlayan bu uygulama, yerel yönetimlerin yerinden ve özerk olmasına katkıda bulunabilecek en önemli araçlardan biri olarak yolumuzu açıyor. Bağlar Katılımcı Bütçe Modeli bu yolun önemli kilometre taşlarından biri olarak birlikte yapabileceğimiz rol modellerin arasına girerek yerel yönetimlerin kazanımı olmuştur. Darısı diğer belediye, il özel idaresi ve köy yapılanmalarına…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye Belediyeler Birliği (TBB) tarafından 16-17 Nisan 2026 tarihlerinde Ankara merkez binada yapılan Belediyeler Forumu'nun&nbsp;(BEL-FOR), birinci ve on dördüncü oturumları Katılımcı Bütçe için ayrılmıştı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Katılımcı Bütçe başlığı bu forumun en göze çarpan oturumlarındandı. 2007 yılında Çanakkale’de ilk adımları atılan, Ankara Altındağ, Bursa Nilüfer, Osmangazi ve Yıldırım Belediyeleri ile Eskişehir&nbsp;Odunpazarı&nbsp;ve Tepebaşında, 2009 da Tunceli’de Stratejik Planla denenen, 2020’de İstanbul&nbsp;BB’de&nbsp;dijital olarak adım atılan, en kapsamlı biçimiyle 2020-2023 arasında Şişli’de uygulanan&nbsp;Katılımcı Bütçe-Benim&nbsp;Bütçem&nbsp;uygulamalarını&nbsp;takiben sunulan yeni uygulamalarla,&nbsp;BELFOR’da&nbsp;öğrendik ki&nbsp;Katılımcı Bütçe uygulama sayısı&nbsp;10u geçmiş. Tek kelime ile sevindirici. Bu sevincimiz, BEL-FOR’DA dinlediklerimiz arasında yer alan&nbsp;Diyarbakır-Bağlar&nbsp;Katılımcı Bütçe Projesi&nbsp;ile ilçe ve il düzeyinde örnek alınabilecek, demokratik katılımın doğrudan demokrasiye taşınabilirliğinin uygulaması&nbsp;olarak ayrıca umutlandırdı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Katılımcı&nbsp;Bütçe’yi:</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“insanların mahalle veya kent ölçeğinde, seçmen ve vergi mükellefi sıfatları dışında aktif yurttaşlar olarak bir araya gelebilmesinin, kent hakkıyla ilişkili gündelik ve yaşamsal ihtiyaçlarını, somut isteklerini demokratik katılımla ifade edebilmesinin ve bunu kamu, kent veya belediye bütçesine yansıtabilmesinin doğrudan, yalın, aracısız ve en anlaşılır yöntemlerinden biridir.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">diye düşündüğümüzde, dinlediklerimiz açısından kabul etmek gerekir ki, Diyarbakır-Bağlar Belediyesi&nbsp;Katılımcı Bütçe Bağlar Modeli, pilot olarak seçilen iki mahallesinde kapsayıcılık, katılım, toplumsallık, uygulama ve denetim açılarından en kapsamlısı idi. Eskişehir BB, İstanbul BB ve Diyarbakır&nbsp;BB’nin&nbsp;dijitalde&nbsp;attıkları katılımcı bütçe adımlarını olumlamakla&nbsp;birlikte daha başlangıç aşamasında olduğunu söylemeliyiz. Tam da burada Türkiye Belediyeler Birliği’nin rolü ve kapasitesi gereği bu iyiniyetli adım ve uygulamaları, dünya deneyleri ile buluşturacak organizasyonlara imza atabilmesinin&nbsp;mümkün olabileceğini&nbsp;de görmüş olduk. Yalnızca Katılımcı Bütçe, yalnızca Gençlik Politikaları, yalnızca Dayanışmacı Üretim ve Tüketim Modelleri gibi yarım veya tam günlük&nbsp;çalıştaylar&nbsp;da katılımı kurumsallığa dönüştürüp model çalışmalarını hızlandıracaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2019 Yerel Seçimlerinden sonra Şişli Belediyesi “Benim Bütçem”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi “Bütçe Senin”, Fındıklı Belediyesi&nbsp;MECİ, Kadıköy Belediyesi&nbsp;Anlat Kadıköy,&nbsp;Muratpaşa&nbsp;Belediyesi “Dijital Komşu Meclisi” adlarıyla Katılımcı Bütçe uygulamaları başlattılar. Bunlar arasında&nbsp;Şişli-Benim Bütçem&nbsp;uygulamasının, mahalle ve aktif yurttaşa dayanması, Şişli Kent Konseyi ile birlikte&nbsp;gerçekleştirilmesi bakımından&nbsp;Türkiye’de bugüne kadarki en kapsamlı uygulama olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi&nbsp;Diyarbakır Bağlar Katılımcı Bütçe&nbsp;çalışmasının bu birikime yeni tuğlalar eklediğini belirtmeliyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nedir Diyarbakır-Bağlar’ın&nbsp;farkı? Aşağıda, Bağlar Katılımcı Bütçe&nbsp;uygulaması için yazacaklarımız gerek&nbsp;2026 bütçesi&nbsp;için bir yıl öncesinden hazırlık için yazdıkları, gerekse uygulamaları&nbsp;ve bizzat 2027 Bütçesi için yerinde gözlemlediklerimden çıkarsamadır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başlangıç olarak, her ne kadar proje adında “bütçe” sözcüğü geçse de, Bağlar Belediyesi konuya “Demokratik Yerel Yönetim” anlayışından hareketle, Doğrudan Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu&nbsp;olan “halkın içinde olmadığı hiçbir karar alma süreci demokratik&nbsp;olamaz” diyerek ilk adımı atmış. Önce 2025 yılında Belediye Meclisine konuyu getirerek Meclis kararı almış,&nbsp;“Senin Kentin, Senin Bütçen, Senin Kararın”&nbsp;diyerek, yaptığı planlamanın ardından&nbsp;Kaynartepeve&nbsp;Bağcılar&nbsp;Mahallesini pilot seçerek uygulamaya başlamışlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Geçerken not olarak belirmeliyiz ki Bağcılar Mahallesi,&nbsp;güncel nüfusu 160.136&nbsp;kişi&nbsp;ile&nbsp;mahalle&nbsp;sıralamasında Türkiye'nin&nbsp;en kalabalık mahallesi&nbsp;ve Artvin, Gümüşhane, Tunceli, Bayburt, Ardahan ve Kilis illerinden daha büyük, yüzlerce ilçe nüfusundan daha kalabalık bir mahalledir.)&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağlar İlçesi Katılımcı Bütçe hangi aşamalardan geçmiş?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Katılımcı Bütçe&nbsp;Bağlar Modeli, örgütlenmeyi&nbsp;de&nbsp;kapsayanhazırlık sonrası yapılan halk toplantılarında&nbsp;bilgilendirme, öneri toplama, müzakere ve mahalle komisyonu&nbsp;aşamaları ile süreci&nbsp;adım adım planlamış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örgütlenme Modeli derken&nbsp;ne kastediliyor? Kent Hakkının yaşam içerisinde görünür olmasının yolu, kent yaşayanlarının yaşam taleplerinin dile getirilebilmesi, taleplerin iletim kanallarının açık olması, söz ve talep hakkının örgütlenebilir ve kararlara katılımının, başka bir ifade ile&nbsp;iktidar paylaşımının&nbsp;fikir almaktan öte ortaklaşa yönetimin sağlanabilmesinden geçiyor. Bu ise söz sahibinin kent hakkı adına mahallede, ilçede, ilde veya dijitalde katılım örgütlenmesinin yolunun açık olmasında yatmakta. İşte Bağlar Belediyesi Katılımcı&nbsp;Bütçe’ye&nbsp;başlarken Meclis kararının ardından önce Belediye Meclisinde&nbsp;Katılımcı Bütçe Meclis Komisyonu,&nbsp;sürecin koordinasyonu için 5 kişilik&nbsp;Koordinasyon Grubu,&nbsp;mahalle çalışmaları için 60 kişilikSaha Ekibi,&nbsp;10 kişilik&nbsp;Teknik Ekip,&nbsp;kayıt ve geri bildirim için&nbsp;Katip&nbsp;Masası, STK’lardan süreci izlemek için&nbsp;STK Temsilcisi&nbsp;talebi,&nbsp;Diyarbakır Büyükşehir ve Diyarbakır Kent Konseyi’nden projeye katılım ve destek talebi,&nbsp;Gönüllü Mahalle Temsilcisi&nbsp;belirlenerek, eğitim atölyeleri ile Katılımcı Bütçe hazırlıkları tamamlanmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/7007670a-fa68-45a0-9189-36c088945cd7.jpeg" style="height:534px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve ardından mahallelerde tekraren yapılan&nbsp;Halk Toplantılarıve&nbsp;8&nbsp;bin ev&nbsp;ziyareti&nbsp;ile ulaşılan 50&nbsp;bin&nbsp;kent yaşayanı ile önemli bir ilke imza atılmış. Gençlik, ekonomi, kültür, kadın, yol ve altyapı, ulaşım başlıklarında her iki mahallede öne çıkan 57 öneri, uygulanabilirlik açısından Teknik Ekip tarafından 15’e düşürülüp&nbsp;gezici ve sabit sandıklarda&nbsp;oylamaya sunularak,&nbsp;12 yaş üzeri herkesin katıldığı oylama&nbsp;ile,&nbsp;Madde Bağımlılığı ile Mücadele Merkezi,&nbsp;Kütüphane, Çocuk Oyun Parkı&nbsp;ve&nbsp;Yüzme Havuzu öncelikli&nbsp;belirlenerek Belediye Bütçesine taşınmış. Bitti mi? Hayır. Bağlar Modelinin tamamlayıcı faktörü olarak, seçilen projelerin mahallelerde takibi için&nbsp;kültür,&nbsp;ekoloji&nbsp;ve gençlik komisyonları&nbsp;kurularak projelerin uygulama takibi, bir anlamda denetimi gerçekleştiriliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağlar Yönetimi, 2026 Katılımcı Bütçe uygulamasından kazandığı deneyim ve mahallede yaşayanlardan aldıkları geri dönüşlerin heyecanı ile&nbsp;2027 Bütçesi&nbsp;için 2026 Nisan ayında, önceki yıl pilot seçilen&nbsp;Kaynartepe&nbsp;ve Bağcılar Mahallelerine ek olarak&nbsp;Oğlaklı, Yunus Emre ve Yeniköy Mahallelerinde Katılımcı Bütçe süreç takvimini çalıştırmaya başlamış. Nisan ayında&nbsp;Oğlaklı&nbsp;Mahallesinin ilk&nbsp;buluşmasında&nbsp;GenelBilgilendirme&nbsp;ardından yine Nisan ayında&nbsp;Öneri Toplama Buluşması&nbsp;gerçekleştirilmiş.&nbsp;Çalışma devam ederken Katılımcı Bütçe çalışmalarında dile getirilen şikayet ve hizmet&nbsp;taleplerini&nbsp;de&nbsp;Belediye Yönetimi&nbsp;olarak&nbsp;gerek kendi içerisindeki hizmet birimlerine gerekse Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı, Su ve Kanalizasyon İdaresi, İlçe Milli Eğitim ve Sağlık Müdürlükleri, Dicle Elektrik, İl Jandarma Komutanlığı ve TOKİ’yi ilgilendiren konuları da ilgili kurumlara yönlendirmiş durumda.&nbsp;Çalışmaya Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi de gerek lojistik kolaylaştırıcılık gerekse eleman sağlayarak destek&nbsp;sağlamış. Saha çalışmalarına, apartman ve park ziyaretlerine çıkan Katılımcı Bütçe ekibi, çalışma öncesi Belediye&nbsp;bünyesinde çalışan Psikolog tarafından bizzat sahada iletişim eğitimi alıyor. Sıradaki durak, benim de öğrenme ve deneyimleme&nbsp;amaçlı gözlemci olarak katıldığım&nbsp;Tartışma ve Ortak Müzakere Buluşması&nbsp;ve nihayet belki de en heyecanlı 4. Buluşma olan&nbsp;Oylama Sonuçlarının İlanı ve Mahalle Tematik Komisyonlarının Kurulması.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tartışma ve Ortak Müzakere Buluşması,&nbsp;saha ziyaretlerinden toplanan taleplerin, projeye dönüşebilecek belli başlıklar altında tasnif edilmesiyle oluşan listenin Mahalle Halk Toplantısında müzakere edilerek üç başlığa düşürülmesini hedefliyor.&nbsp;Oğlaklı&nbsp;Mahallesi Tartışma ve Ortak Müzakere Toplantısında bizzat gözlemlediğim, kadın ve çocukların söz alarak düşüncelerini belirttiği,&nbsp;oldukça heyecanlı, samimi ve mahallesi için taleplerini özgürce dile getirdiği bir ortamın gerçekleşmesi. Müzakere edilen 19 Başlık, üçe düşürülecek denmesine rağmen başta kütüphane, kreş,&nbsp;tandır evleri, kadın dayanışma merkezi, yüzme havuzu, kadın yaşam parkı, meslek edindirme merkezi, çocuklar ve gençler için teknoloji merkezi alkışlarla en çok talep edilen&nbsp;bir görüntü çizdi. Bütün projeler takip eden beş günde,&nbsp;12 yaşüzeri&nbsp;herkese&nbsp;sabit&nbsp;ve gezici sandıklarda&nbsp;oylamaya sunulurken, aynı zamanda&nbsp;gerek broşür ve afişlerde yer alan&nbsp;kare kod,&nbsp;gerekse&nbsp;<a href="https://www.baglarbutce.com/">https://www.baglarbutce.com/</a>&nbsp;üzerinden oylama yapılması için bilişim altyapısı hazırlanmış durumda.Evden çıkamayan engelli ve yaşlılar için de gezici sandığın bizzat ilgili vatandaşa gidebilmesinin organize edildiğini söylemeliyiz.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağlar Belediyesi Doğrudan Demokrasi açısından önemli bir eşiği geçmiş durumda. Kent Hakkından kaynaklanan günlük yaşamı talep etmek, mahallenin sesine ve sözüne kulak vermek, sözün karara dönüşmesi ve yönetimlere taşınması, pratik olmanın ötesinde dilimize pelesenk ettiğimiz demokrasinin aracısız gerçekleşmesi anlamına geliyor. Seçim vaatleri arasında neredeyse ezbere yazılan ve “benim için” yapıldığı söylenen proje ve hizmetlerde, bana sunulanın ötesinde, benim yaşam alanım olan mahallede “Ben ne&nbsp;istiyorum?”un&nbsp;bilinmesini dillendirmek; belediyenin stratejik planını, performans plan ve faaliyetlerini, bütçesini bilmekve izlemek aktif yurttaş bilincinin ilk durağı olacaktır. Sokak, mahalle ve kentte yaşıyor olma gerçekliğinden doğan yaşamsal talepler belediye bütçesinde karşılığını buluyor mu?&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/2bab772a-e32e-4cff-92e1-c2252e3d55ee.jpeg" style="height:450px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1988’de Porto&nbsp;Alegre’de&nbsp;yakılan çoban ateşi, bugün gelinen noktada dünyada yaklaşık 12 bin Belediyede&nbsp;uygulanan ve giderek yayılan ve artık gerçekleştirilebileceği kaygılarını geride bırakmış doğrudan demokrasi yöntemleri açısından önemli bir&nbsp;birikime yol&nbsp;açmış durumda.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Katılımcı Bütçe yasal form olarak, ülkemizdeki, gerek merkezi gerekse yerel yönetim yasalarında doğrudan yer almasa da, uygulanmasının önünde hukuki&nbsp;ve teknik bir engel olmamasıyla&nbsp;bir fırsat olarak önümüzde duruyor. Porto&nbsp;Alegre’den&nbsp;30 yıl sonra olsa da Türkiye’de de farklı ölçeklerde yaygınlaşmaya başlayan bu uygulama, yerel yönetimlerin yerinden ve özerk olmasına katkıda bulunabilecek en önemli araçlardan biri olarak yolumuzu açıyor.&nbsp;Bağlar Katılımcı Bütçe Modeli&nbsp;bu yolun önemli kilometre taşlarından biri olarak birlikte yapabileceğimiz rol modellerin arasına girerek yerel yönetimlerin kazanımı olmuştur. Darısı diğer belediye, il özel idaresi ve köy yapılanmalarına…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">gonen.orhan@yerelreformgirisimi.org</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/katilimci-butce-ve-baglar-modeli-1778432200.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fenerbahçe, Aziz Yıldırım ve biz</title>
                <category>SPOR</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/fenerbahce-aziz-yildirim-ve-biz-13283</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/fenerbahce-aziz-yildirim-ve-biz-13283</guid>
                <description><![CDATA[Fenerbahçe’nin sorunu kötü yönetimin, kötü tercihlerin adeta bir gelenek haline gelmiş olması; Türkiye de çok kötü yönetiliyor, sonuç da ortada, her küresel endekste en kötü noktalardayız, Erdoğan ve ekibi de bir gelecek hedefi koyamıyorlar artık, AB tam üyeliği gibi mükemmel bir hedef koydukları günlerde çok başarılı idiler, hedef kaybolunca da durum ortada. İşte tam da bu nedenden yazının başlığında “Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım ile biz mukayesesi” yapmak istedim.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğma büyüme Kadıköylüyüm, yaşım epey ilerledi yani çocukluğum&nbsp;Can’lı,&nbsp;Lefter’li&nbsp;günlerde geçti, çevremde yaklaşık herkes Fenerli idi, ailede, geniş aile dahil,&nbsp;Fenerli olmayan kimse yoktu, ilkokulu, liseyi hep Kadıköy’de okudum, lisenin renkleri bile sarı lacivert idi, hatta Fenerbahçe’yi&nbsp;asrın başında&nbsp;bizim liselilerin kurduğu söylentisi bile vardır, hülasa, Fenerli olmaktan başka hiç şansım yoktu benim&nbsp;yani.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kızım Kadıköy’de büyürken GS rüzgarı&nbsp;esiyordu, UEFA şampiyonu olmuştu, kızım&nbsp;GS’lı&nbsp;olacak diye ödüm patlıyordu, Kadıköy’de formasını giydirip bir GS maçına gittik, o maçı da 6-0 kazandık, çok keyifli bir maçtı, ben de o tehlikeyi&nbsp;kalıcı olarak&nbsp;atlattım o gece. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünkü aklım olsa yine Fenerli olur mu idim, çok da emin değilim doğrusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takım tutmak, maçlarda heyecanlanmak, hayati anlarda penaltı atıyorsak bakamamak hiç de mantıklı şeyler değil ama Fenerli ya da&nbsp;GS’lı,&nbsp;BJK’lı&nbsp;olmak zaten çok da rasyonel işler değil ama belki işin keyfi de bu&nbsp;irrasyonalitede.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bugünkü aklım olsa yine Fenerli olur mu idim?” diye bir ifade kullandım yukarıda, doğrudur, çünkü bu kadar kötü yönetilen bir takımı sevmek hiç de rasyonel bir şey değil ama yapacak bir şey de yok galiba.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fenerbahçe bir kongreye gidiyor, muhtemelen de eski başkan Aziz Yıldırım&nbsp;(1998-2018)&nbsp;yeniden Fenerbahçe başkanı olacak, geçerken şunu da hatırlatalım, bu dönemde yani yirmi senede tam 17(!!!) teknik direktörle çalışmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadece bu veri bile Aziz Yıldırım’ın nasıl bir başkanlık yapacağının işareti kanımca, İsmet Paşanın bir ifadesi vardır, “bir adamın ne yapacağını tahmin etmek, görmek için geçmişte benzer işleri nasıl yaptığına bakmak yeter” (mealen) diye.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, 20 senede 17 teknik direktörle çalışan bir başkan tekrar aday oluyor, üstelik bu 17 teknik direktör arasında&nbsp;WernerLaurant&nbsp;gibi bir alman da var, kariyeri olmayan, Fenerbahçe’den önce hiç büyük takım çalıştırmamış, memleketine döndükten sonra da birinci ligden teklif alamayan, galiba üçüncü ligden bir takım çalıştıran bir teknik direktör; basından gördüğüm kadarıyla vefat etmiş geçenlerde, toprağı bol olsun.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Werner&nbsp;Laurant&nbsp;döneminde bir toplantıda Aziz Yıldırım’ın o dönemki yardımcısına “bu teknik direktörün kariyeri nedir ? diye sormuştum, o da bana “Fenerbahçe’de kariyer yapacak” demişti, bilemem bu küçük anı Fenerbahçe’nin Aziz Yıldırım döneminde nasıl yönetildiği hakkında bir fikir verebiliyor mu? &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her sezon açılışında Aziz Yıldırım bir konuşma yapardı, yani yirmi adet sezon temenni konuşması yaptı, bir kere bile “bu sene hedefimiz Avrupa’dan bir kupa getirmek, en azından Avrupa finali oynamaktır” demedi, diyemedi çünkü bu hedefin konabilmesi için o büyük hedefle uyumlu yatırım yapmak gerekiyor, teknik direktöre, futbolcuya, başkan da bu yatırımı yapmayınca,&nbsp;Laurant&nbsp;da teknik direktör olunca her fenerli Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğunu özlüyor kaçınılmaz olarak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2008 yılıydı, Aziz başkanın yardımcısı da Mahmut Uslu idi, Avrupa şampiyonasında&nbsp;Sevilla&nbsp;ile oynuyoruz, deplasmana gidiyoruz, Mahmut Uslu, hedef koyma konusunda Aziz Yıldırım ile yarışan bir yardımcı,&nbsp;Sevilla’ya&nbsp;giderken takım “hedefimiz bir beraberlik koparmak” demiş idi, ben de koyu bir Fenerli olarak çıldırmış idim, “1907’de kurulmuş koca Fenerbahçe’ye beraberlik hedefi ile bir maça çıkmak yakışır mı?” demiştim, üstelik hafızam beni yanıltmıyor ise takımda&nbsp;Alex&nbsp;ve&nbsp;Roberto&nbsp;Carlos da vardı; Allah’tan bizim çocuklar&nbsp;Sevilla’da&nbsp;Sevilla’yı&nbsp;penaltılarla da olsa devirdiler ve turu geçerek Mahmut Uslu’yu utandırdılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi baktım Mahmut Uslu yine Aziz Yıldırım’ın listesinde, canım sıkılmadı desem yalan söylemiş olurum; geçerken şunu da belirteyim ne Aziz Yıldırım ile ne de Mahmut Uslu ile hiç tanışıklığım yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aziz Yıldırım başkan seçilirse* kongrede bakalım yeni sezon açılırken “bu sene bir Avrupa kupası hedefliyoruz” diyecek mi, diyebilecek mi, bu hedef ile uyumlu doğru yatırımlar yapılabilecek mi, merakla bekleyeceğim. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fenerbahçe’nin sorunu kötü yönetimin**, kötü tercihlerin adeta bir gelenek haline gelmiş olması; Türkiye de çok kötü yönetiliyor, sonuç da ortada, her küresel endekste en kötü noktalardayız, Erdoğan ve ekibi de bir gelecek hedefi koyamıyorlar artık, AB tam üyeliği gibi mükemmel bir hedef koydukları günlerde çok başarılı idiler, hedef kaybolunca da durum ortada.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte tam da bu nedenden yazının başlığında “Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım ile biz mukayesesi” yapmak istedim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*Yine de şayet başkan seçilirse Aziz Yıldırım’a çok başarılar ve büyük hedefler dilerim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">**Kötü yönetim derken futbol şubesini kastediyorum, Aziz Yıldırım’ı voleybol ve&nbsp;basketbolde&nbsp;elde ettiği, ettirdiği büyük başarılar için kutlamak da&nbsp;gerekiyor&nbsp;ama malum, biz Kadıköylüler Fenerbahçe dendiğinde maalesef önce futbol şubesini düşünüyoruz, bu da hiç hoş değil, itiraf ediyorum. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 May 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/fenerbahce-aziz-yildirim-ve-biz-1778422737.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir hâkim dosyaya nasıl atanır: Polonya, algoritmayı gizledi ama mahkemede kaybetti</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-hakim-dosyaya-nasil-atanir-polonya-algoritmayi-gizledi-ama-mahkemede-kaybetti-13282</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-hakim-dosyaya-nasil-atanir-polonya-algoritmayi-gizledi-ama-mahkemede-kaybetti-13282</guid>
                <description><![CDATA[Günümüzde Türkiye’de de algoritmaların hakim olduğu sistemler ile hukuki süreçler yürütülüyor ve yapay zekâ sistemlerinin yargıya entegrasyonu için adımlar atılıyor.  Gün geçtikçe algoritmalar ve yapay zeka, kamusal yetkinin tam merkezine konumlanıyor. Önemli davalara atanan hakim tartışmaları uzun süredir siyasi gündemimizdeyken artık algoritmaları ve yapay zekanın yargıdaki rolünü konuşmamız gerekiyor. Polonya’da ki gibi benzer bir bilgi edinme başvurusu yapılabilir ama cevap alınabilir mi emin değilim çünkü TBMM'nin 2024 Genel Raporu'na göre kamu kurumlarına yapılan yaklaşık 2 milyon 53 bin bilgi edinme başvurusunun yüzde 16'sı reddedildi. Bu çok yüksek bir rakam. Davalara atanan hakimler kader mi, algoritma mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Polonya’da Moje Państwo Vakfı, dava dosyalarının hangi mahkemeye düşeceğini yöneten yazılımın kayıtlarını talep etti. Devlet reddetti. Vakıf dava açtı. Ve kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir dava dosyasının hangi hâkime veya hangi mahkemeye düşeceği nasıl belirlenir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye'de bir süredir önemli davaların aynı hâkimler tarafından görülmesi tartışılıyor. Bu konuyu siyasetçiler,&nbsp; gazeteciler ve&nbsp; avukatlar yıllardır&nbsp; gündeme&nbsp; getirdi. Çünkü bu soru, yargı bağımsızlığı ve doğal hâkim ilkesi açısından son derece kritiktir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye'de mahkemelere gelen dava dosyaları, UYAP (Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi) üzerinden hâkimlere otomatik olarak atanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bu sistem denetlenebilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sorunun peşine Türkiye’de düşen oldu mu bilmiyorum ama Polonya'da Moje Państwo Vakfı sorunun peşine düştü ve yargıya taşıdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Polonya yargı sisteminde dosyaların hâkimlere atanması, Türkiye'dekine benzer bir sistem üzerinden gerçekleşiyor. Vakfın, Polonya devletinden, atama sisteminin gerçekten "rastgele" çalışıp çalışmadığını denetlemek amacıyla bilgi edinme başvurusu ise yargıçların,&nbsp; atamalarının şeffaflığı ve adaleti konusundaki endişelerini dile getirmesi üzerine başlıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Talep: Bir Algoritmanın Günlükleri</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Moje Państwo Vakfı, Polonya merkezli bir dijital şeffaflık kuruluşu. Vakıf başvurusunda belirli bir tarihten itibaren tüm Polonya mahkemelerinde gerçekleştirilen dava atamalarına ait kura çekimi raporlarını talep ediyor. Talep; hâkimin adı ve soyadı, mahkeme ve daire adı, dava numarası ile kura tarihi bilgilerini içeriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sürecin başlatıldığı dönem, Polonya'da yargı bağımsızlığı tartışmalarının en gergin olduğu dönem. Hâkim atamalarının siyasi manipülasyona konu olduğu tartışmalarının gündemde olduğu böyle bir ortamda atama mekanizmasının şeffaf olup olmadığını sormak, salt teknik bir mesele değil.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk Red: "Bu Bilgi Değil, Teknik Kayıt"</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vakfın başvurusunu Polonya Adalet Bakanlığı reddediyor. 2018'de Polonya mahkemelerine yaklaşık 15 milyon dava açılmış. Bakanlık, hacmin büyüklüğü argümanına sığınarak kura raporlarını paylaşmak istemiyor. Ayrıca raporların sayısal verilerden oluşan "teknik kayıtlar" olduğunu ileri sürerek "teknik bilgiler kamu bilgisi sayılmaz" diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vakıf ret kararı üzerine itiraz ediyor. Çünkü Vakfın istediği kodun kendisi değil, kodun ürettiği çıktı: hangi hâkime hangi davanın atandığını gösteren kayıtlar.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek Mahkeme Ne Dedi?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek Mahkeme kararında, dijital atama sisteminin kamusal bir yetkiyi devralmış olduğunun altını çizdi ve bu nedenle söz konusu yetki kullanımının kamu bilgisi kapsamına girdiğini vurguladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bakanlığın, verilerin paylaşılması hâlinde dahi Vakfın "amacının gerçekleşemeyeceği" argümanına karşı yüksek mahkeme, talep edilen bilginin hukuki veya fiili bir çıkar gerektirmediğini ve bilginin nasıl kullanılacağına bakılarak reddedilemeyeceğini ifade etti.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne Anlama Geliyor?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde Türkiye’de de algoritmaların hakim olduğu sistemler ile hukuki süreçler yürütülüyor ve yapay zekâ sistemlerinin yargıya entegrasyonu için adımlar atılıyor.&nbsp; Gün geçtikçe algoritmalar ve yapay zeka, kamusal yetkinin tam merkezine konumlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önemli davalara atanan hakim tartışmaları uzun süredir siyasi gündemimizdeyken artık algoritmaları ve yapay zekanın yargıdaki rolünü konuşmamız gerekiyor..</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu entegrasyon süreçlerinin şeffaf yürütülmesi, yargının bağımsız ve tarafsızlığına hizmet ederken yargıya duyulan güveni de arttıracak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Polonya’da ki gibi benzer bir bilgi edinme başvurusu yapılabilir ama cevap alınabilir mi emin değilim çünkü TBMM'nin 2024 Genel Raporu'na göre kamu kurumlarına yapılan yaklaşık 2 milyon 53 bin bilgi edinme başvurusunun yüzde 16'sı reddedildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çok yüksek bir rakam.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Davalara atanan hakimler kader mi,&nbsp;algoritma mı?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sorunun peşine düşmek biraz hukuki yolculuk gerektirse de sonucu herkes için büyük kazanım olur.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/bir-hakim-dosyaya-nasil-atanir-polonya-algoritmayi-gizledi-ama-mahkemede-kaybetti-1778422417.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mayıs ayları ve siyaset</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/mayis-aylari-ve-siyaset-13281</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/mayis-aylari-ve-siyaset-13281</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de siyaset bu yıl mayıs ayını hayli hareketli geçiriyor. İktidar ile muhalefet arasındaki gerginliğin, odak noktasında darbe tartışmaları yer aldı. Ancak bu kez farklı; CHP’ye askeri değil sivil darbe yapıldığı iddiası gündemde. Muhalefetin zamanında gereken tepkiyi vermediği, bu sürecin başlangıcı 2017 yılına uzanıyor. YSK o yıl yapılan anayasa oylaması henüz bitmeden aldığı bir kararla; yaklaşık 2,5 milyon mühürsüz oy pusulasını geçerli saymıştı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mayıs ayı bahar mevsiminin gözdesidir. Doğadaki canlılık toplumun beklentilerini de körükler. Mayısın Türkiye’nin siyasal tarihindeki yeri de eşsizdir. Kurtuluş savaşının başlangıcı; Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıktığı 19 Mayıs günüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada da her yıl önemli yıldönümlerinin kutlandığı aydır Mayıs. Emekçilerin “İşçi Bayramı” ilk günüdür. Nazilerin yenilgiye uğratan, Kızılordu ’nun 81 yıl önce Berlin’e girdiği gün; 8 Mayıs Rusların “Zafer Bayramıdır.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin siyasal tarihinde mayıs ayının özel yeri vardır. Örneğin 27 Mayıs 1960 günü gerçekleştirilen, askeri darbe ve ardından 60’lı yıllarda önlenen, bir başka darbe girişimi (21 Mayıs 1963) sivil siyasetin dönüm noktalardır. Dünyayı sarsan 68 Olaylarının, Türkiye’yi etkisi altına aldığı süreçte, “Üç Fidanın” idamları bir Mayıs gününe rastlar.(6 Mayıs 1972)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de siyaset bu yıl mayıs ayını hayli hareketli geçiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar ile muhalefet arasındaki gerginliğin, odak noktasında darbe tartışmaları yer aldı. Ancak bu kez farklı; CHP’ye askeri değil sivil darbe yapıldığı iddiası gündemde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalefetin zamanında gereken tepkiyi vermediği, bu sürecin başlangıcı 2017 yılına uzanıyor. YSK o yıl yapılan anayasa oylaması henüz bitmeden aldığı bir kararla; yaklaşık 2,5 milyon mühürsüz oy pusulasını geçerli saymıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meclisin denetimini en aza indiren, bütçe yapma yetkisini ortadan kaldıran, bu anayasa değişikliğinin kısa sürede yargı bağımsızlığını sınırlayacağı, kamuoyunda yeterince gündem olamadı..</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa basit bir anayasa oylaması değildi. Değiştirilen; parlamenter rejimdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uygulamaların demokrasinin kuralları ile çelişen yanları, kısa sürede sınırlarımız da aşan tepkilere yol açtı. Evrensel hukuk kurallarına aykırı yargı kararlarının ve özellikle AİHM kararlarının ısrarla hayata geçirilmeyişi, CHP seçmeni dışındaki kitleleri ne kadar etkiledi, henüz bilinmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın uluslararası yargı kararlarını uygulamayışı bir yana kendi aldığı kararlar da güç gösterisine dönüşüyor. Bu yaklaşımın, muhalefet partilerinin çözüm önerilerini seçmenle paylaşmalarını engelleyeceği ortada. CHP yanlış ekonomi politikalarının giderek derinleştirdiği yoksulluğu, nasıl ortadan kaldıracaklarına ilişkin köktenci çözüm önerileri yerine ,siyasallaştırılmış yargı kararlarına karşı çıkmak zorunda kalıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek hayatta durum çok farklı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Servet transferine neden olan ekonomi politikasının yoksullaştırdığı; halk, yüksek faiz uygulaması yüzünden, döviz cinsinden borçlanan büyük şirketlerin, belirsizlik nedeniyle varlıklarını satmaları, kur baskısıyla yurtdışına kaçan tekstil sektörü ve bir türlü&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">önlenemeyen yüksek enflasyon, dar gelirlilerin hayatlarını her geçen gün karabasana dönüştürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP Yönetimi; yoksulluğun ortadan kaldırılmasını, siyasal iktidarların uygulamalarıyla aşma iddiasındaki popülist politikalar yerine, iktidarlarında üretimin nasıl arttırılacağını kamuoyunda tartışmaya açmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kayıt dışı ekonominin olağanüstü büyüdüğü, kara para trafiğinin uluslararası ölçeklere ulaştığı bir sistemde, kamu finansmanını tüketicilerden alınacak dolaylı vergilerle sağlama çabasına karşı, somut ve anlaşılabilir köktenci bir reform önerisini gündeme getirmeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yerel seçim başarısının ardından başlatılan, demokrasi dışı süreç, halkoyu ile seçilmiş Belediye Başkanlarını, koltuklarından uzaklaştırmakla kalmadı. Uzun süren tutukluluk uygulaması, ülkede halkoyunun işlevsizleştirildiği bir siyasal iklim yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumun sürdürülebilir olamayacağı ortada. Ancak CHP yerel yönetimlerin yeniden yapılandırılmasını sağlayacak köklü bir uygulamayı hala seçmene önerebilecek güce sahip. Türkiye büyüklüğünde bir ülkeyi günümüz koşullarında Ankara’dan yönetmek yerine , Belediyelerin yeniden yapılanmalarını sağlayacak bir köklü değişime ihtiyaç olduğu çok açık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin son yıllarda giderek artan, başa çıkamadığı sorunları dışında, ABD-İsrail ikilisinin İran’a saldırılarıyla başlayan, son savaşın yükselttiği petrol fiyatları kaçınılmaz olarak iktidarın oylarını düşürdü. Kazanmak için CHP’nin iktidarla benzeşen politikaların asla uygulanmayacağına seçmenleri inandırması şart.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/mayis-aylari-ve-siyaset-1778421993.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türk Lirası değerli mi?</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turk-lirasi-degerli-mi-13280</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turk-lirasi-degerli-mi-13280</guid>
                <description><![CDATA[2017 yılında 130 puanı gördükten sonra 2018 yılında fena zıplamıştı ama, 2009 yılında 170 puanları gördüğü halde döviz yerinde saymıştı. 2009 yılında Mortgage krizi sonrası Türkiye’ye döviz yağmıştı. Bugün çok da iştahlı değiller gibi. İmamoğlu ve Körfez Savaşı sırasında anında toz olan dövizi gördük. Bir kısmı geri geldi ama geliş durdu gibi. Ters bir harekette hepsi kaçıverirse 106 puan bile canımızı yakar. Döviz girmeye başlarsa 130 puanları da görsek bir şey olmaz. Yalandan ihracat patladı, çatladı demeye, güçlü rezervlerle övünmeye devam ederiz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Körfez’de değişiklik yok;</strong> Hürmüz kaynaklı soru işaretleri piyasaları baskılamaya devam etse de, piyasalar bunu pek dert etmiyor sanki. ABD-İran arasındaki kırılgan ateşkes, yarım gün de bir bozulup yeniden sağlanıyor. ABD nin anlaşma metni üzerinde uzlaşı olup olmayacağı beklenirken Perşembe günü ABD ve İran yeniden karşılıklı ateş açtı . Bu gerilim, Tahran'ın savaşı sona erdirme teklifini kabul edip etmeyeceğini beklemeye devam ettiği bir dönemde ortaya çıktı. Haftaya İran’ın yanıtını bekleyerek başlayacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye Nisan Enflasyonu;</strong> TÜİK, Nisan enflasyonu beklentilerin üstünde geldi. Aylık Tüfe %4,18, yıllık %32,37 olarak açıklandı. Yüksek enflasyonda enerji ve gıda artışları başı çekti. TÜİK başkanı görevden alındı. Enflasyonu niye tutamıyorsun kardeşim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TCMB nın yılsonu Tüfe hedefi %16. Yakında güncellerler. Zaten iki yıldır yazdığım gibi MB nın ancak Ekim ayından sonraki tahminine bakmak gerek; o zaman son üç ayı tutturuyorlar. Ocak ayında emekliye %12,19, asgari ücretliye %27 zam yapılmıştı; yılın ilk dört ayında TÜİK’e göre %15 civarı kayıp var. Emekli yoksulluğa, işçi fakirliğe bir adım daha attı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Üretim duruyor, borç artıyor, TL değerleniyor;</strong> İSO, Nisan ayı imalat sanayi PMI verisini açıkladı: 45.7. Eylül-2024'ten bu yana en düşük seviye. Bu veride 50.0'nin altı daralmayı işaret ediyor. Haziran 2023 tarihinden beri hep % 50 altındayız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bankaların takipteki kredileri sürekli artıyor. Aslında bu, buzdağının görünen yüzü. Aşağıda hem bireysel hem ticari krediler yüzdürülüyor. Bankalar 2000 yılındaki gibi alacaklarında agresif olsalar takip, haciz konuları patlar. Firmaların bankalardaki riski, cirolarını geçmiş durumda. Bu risklerin %80 den fazlası bir yıldan kısa vadeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">100 milyon TL cirosu olan firmanın en az 100 milyon TL bir yıldan kısa vadeli banka kredisi var. Kar marjı %15 olsa, kabaca 15 milyon TL para kazanacak. Üç ayda bir devre sonu için %5 kredi faizi ile 15 milyon TL kredi ödeyecek. Çok kaba bir hesap ama gelin de çıkın işin içinden. Üç ayda bir faizini ödeyeceği kredi için, her üç ayda, üç defa üretip satmalı ki elinde para kalsın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TCMB reel efektif döviz kurunun (REDK) Nisan ayı sonuçlarını açıkladı. Buna göre, TÜFE bazlı REDK, 106.3 puana yükseldi. Son 6 yılın en yüksek seviyesi. Bu döviz patlayacak demek değil elbette. Ama TL, değerlenmeye devam ediyor demek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2017 yılında 130 puanı gördükten sonra 2018 yılında fena zıplamıştı ama, 2009 yılında 170 puanları gördüğü halde döviz yerinde saymıştı. 2009 yılında Mortgage krizi sonrası Türkiye’ye döviz yağmıştı. Bugün çok da iştahlı değiller gibi. İmamoğlu ve Körfez Savaşı sırasında anında toz olan dövizi gördük. Bir kısmı geri geldi ama geliş durdu gibi. Ters bir harekette hepsi kaçıverirse 106 puan bile canımızı yakar. Döviz girmeye başlarsa 130 puanları da görsek bir şey olmaz. Yalandan ihracat patladı, çatladı demeye, güçlü rezervlerle övünmeye devam ederiz.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">01. 05. 2026 TCMB ve BDDK verilerine göre;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yabancı Portföy;</strong> Üç haftalık alımdan sonra ilgili hafta DİBS lerde 282 milyon dolar ve hisse senedinde 228 milyon dolarlık satış var. Mart ayındaki 6 milyar dolara yakın satıştan sonra Nisan ayını bir milyar dolara yakın alışla kapadılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DTH;</strong> İlgili haftada toplamda 4,4 milyar dolar azalış var. İlginç. Altını çıksan bile ilginç.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TCMB rezerv;</strong> Brüt rezervde 5,5 milyar dolar azalış varken diğer iki rezervde kayda değer hareket yok. Bu yılın en yüksek rezervlerini gördüğümüz Ocak ayı sonundan, Mart sonuna 55 ile 60 milyar dolar arasında rezervler azalmıştı; Nisan sonu ile 10 ile 15 nilyar dolar arasında geri dönüş var gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Krediler;</strong> Klasik ikinci hafta hacim artışı var. Özellikle bireysel kredi kartlarında. Faizlerde kayde değer hareket yok. Mevduat faizleri paranın başka hiç bir yere gitmesine izin vermeyecek kadar yüksek. Ticari kredi faizleri yatırımdan uzak tutacak kadar, hatta her ay firmayı biraz daha batağa sürükleyecek kadar yüksek. Bireysel kredi faizleri bireyleri mal, mülk sahibi olmaya değil, yemeye, içmeye yönlendirecek kadar yüksek. Her ay daha çok insan varlık şirketlerinin portföyüne doğru koşar adım gidiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Piyasalar;</strong> Mayıs sonuna kadar daha çok barışı satın alarak dalgalanmaya devam edecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gümüş;</strong>&nbsp;Mart ortasından beri sürdürdüğüm “90 ile 103 dolar arasına kadar yükselecek” tahminimin Mayıs 2026 sonuna kadar gerçekleşmesini bekliyorum ama “çıkamayan düşer” konusu artık gündemde. Destek 71,50 dolar. Bu hafta 78,40 dolar üstünde açmalı yukarı hareket için.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Altın;&nbsp;</strong>Mart ortasından beri; “4900 dolar ile 5200 dolar arasına kadar yükselebilir” diye yazıyorum. 4700 dolar destek, 4400 dolar ana destek. 4785 dolar direnç. Haftaya bunun üstünde başlayabilirse yukarı hareket için 4975 dolar direncini kırmayı deneyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünya emtia endeksi;</strong> Altı hafta önce 138 ile 126 puan arasında dalgalanır demiştik. İki haftadır 138 puan üstünde tutunuyor. Bu hafta direk altında başlaması gerek yokse destek olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>USD/TL;</strong> Geçen hafta“45,30 civarında kapanış olur” demiştik, 45,35 kapadı. Bu haftayı 45,53 TL civarından kapatır. Aylık artışı %1,70 olarak devam edecekler bundan sonra sanki.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eur/Usd;</strong>&nbsp;1,17 yine destek, destekliğini güçlendiriyor. Ana destek 1,1575. 1.1780 direnci çalıştı yine. 1.1850 ve 1,1926 direnç.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ABD Tahvil 10 YR;</strong>&nbsp; %4,30 ve %4,21 destek. %4,42 ve %4,50 direnç.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bist100;</strong> Destek 13600, 13900 puanda. TL direnci olan 15100 puana dayandı. 14300 puana kadar gevşeyip yeni zirve deneyecek mi, göreceğiz. Dolar bazında 3,27 dolar direncine dayandı. 3,32 dolar kuvvetli direnç. Kırılması zor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dolar endeksi;</strong>&nbsp; 99,50 direnç, 96,50 puan destek. 97,70 ilk destek. Orada durdu şimdilik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bitcoin;</strong>&nbsp;Bir ay önce belirttiğim 84.800 dolar direncine adım adım yaklaşıyor. “Buraları denemesi bile yeniden yükseliş trendine girdi demek değil” demiştik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Brent ve Ham petrol;</strong> Brent petrol, 126 dolar ve 98 dolar arasındaki geniş bantta dalgalanmaya devam ediyor. Bu dalgalanma bugün ki tüm beklentilerin alınıp satıldığı yerler. Bir tarafa doğru kırılır ve iki hafta kalırsa gündem değişti demektir.<br />
Ham petrol, 118 dolar ile 87 dolar arasında dalgalanıyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/turk-lirasi-degerli-mi-1778421617.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Koalisyona neden ihtiyacımız var?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/koalisyona-neden-ihtiyacimiz-var-13279</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/koalisyona-neden-ihtiyacimiz-var-13279</guid>
                <description><![CDATA[Bugün içinde olduğumuz koşullarda, iktidar/devlet eklemlenmesine karşı olan, mevcut düzenin değişmesi gereğine inanan tüm siyasi ve toplumsal muhalefetin siyaset eksenli bir koalisyon kurması gerekiyor. Bu koalisyon asgari bir hedefte buluşma ama en önemlisi de bunun için samimi bir diyalog başlatılmasına ve bunun sürdürülmesini zorunlu kılar. Tekrar etmek gerekir ki, evrensel ölçülerde siyaset ancak evrensel ölçüde bir koalisyonu zorunlu kılar. Bunu başarmak ise küçük iktidar hedefi olmayanların  eşdüzeyli, samimi ve açık bir ilişkiyle başlayabilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de siyasetten bahsederken “koalisyon”u savunmanız çevrenizdekilere garip gelebilir. Ama bu, koalisyonun “kötü” olduğundan değil, Türkiye’deki pratiklerinin kötü olmasından kaynaklandığını ifade edeyim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası Türkiye’de istisnai dönemler dışında kurumsal olarak siyasetten bahsedemeyeceğimiz gibi buna bağlı olarak koalisyon(lar)dan da bahsetmemiz anlamlı değildir. Çünkü siyasete dayanan koalisyon pratiğimiz neredeyse yoktur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Partilerin olması ve seçimlerin yapılması tek başına siyasetin varlığını garanti etmediği gibi, o seçimlerden sonra kurulan koalisyonların da gerçek anlamda yani siyaset tabanlı bir koalisyon olduğunu söylemek de güçtür. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DEVLETİN BAHÇESİNDE SİYASET</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evrensel ölçülerde siyaset, meşruiyetini toplumdan alan, toplumsal taleplerin siyasal karar süreçleri ile kesişip sorunların çözüldüğü, her anlamda çoğulcu ve her düzlemde siyasal katılım kanallarının açık olduğu bir alanı ve toplumsallığı ima eder. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Türkiye’de siyaset, çoğunlukla böyle bir alanda yapılmamıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de siyaset, meşruiyetini çoğunlukla toplumdan değil devletten almıştır. İstisnai dönemlerde (çok partili hayata geçiş, açık-örtülü darbe sonraları gibi) meşruiyetini toplumdan alan parti/ler iktidar olsalar da, hepsi zaman içinde meşruiyet aldıkları toplumsal kesimlerden uzaklaşmış ve devlete eklemlenmişlerdir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarları toplumdan devlete taşıyan en önemli güç kuşkusuz devletin bu topraklarda yani Osmanlı’dan bugüne sahip olduğu ideolojik, kurumsal güç ve sürekliliktir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan Türkiye’de devlet-toplum ilişkisi devlet lehine asimetriktir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve devlet bir anlamda arka bahçesinde, rant yaratma, yaratılan rantı kendi ideolojik sürekliliğini sahiplenenlere dağıtmasına dayanan sistem kurmuş ve buna da siyaset demiştir. Ve bu siyaset, içinde toplumun, toplumsal taleplerin ve ülkenin gerçek sorunlarının konuşulamadığı özetle siyasi olanın devlet tarafından belirlendiği bir kamusallıktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meşruiyetini devlete dayandıran bu siyasi alanda, toplumun, bireyin varlığı ve siyasete katılımı partilere oy vermekle sınırlıdır çoğunlukla. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DEVLET: TEK SİYASİ AKTÖR &nbsp;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DP gibi, ANAP gibi, AK Parti de toplumsal taleplerin taşıyıcıları olarak başladıkları iktidarlarının sonu devlete eklemlenmek oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kültürel ve siyasi kimlikleri birbirinden farklı olsa da, bu partilerin hepsi devlete eklemlendi ve devletçi oldu. Dahası devleti dönüştürme hedefi olanlar, bunu başardıkları zannına kapıldılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa karşı karşıya olduğumuz siyasi tabloda, olarak siyasetin esas öznesi partiler değil devlettir. Devlet de bu siyaseti bürokrasi üzerinden sürdürmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok değil çeyrek yüzyıl önce devletin ötekilerinden yani yasaklı çocuklarından biri olan muhafazakâr siyasi hareketin taşıyıcılarından birisi olan AK Parti, devlete mesafe alıp toplumsal taleplerin temsilcisi olarak iktidar olduktan sonra bu siyasi taşıyıcılıktan vazgeçerek devlete yaklaşmış ve sonunda eklemlenmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AK Parti devlete eklemlenirken, devlet kuruculuğu üzerinden kendini devletin her daim “sahibi” sanan CHP ise, bugün aynı devletin bir anlamda yasaklı çocuğu dönüştürülmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün yargı üzerinden CHP’nin, hem yerel hem de merkezi düzlemde siyaseten felç edilmeye çalışılması bunun sadece bir yüzüdür. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KOALİSYON NEDEN GEREKLİ?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekrar yazının başına yani koalisyona dönelim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet koalisyon iyidir ve bugün iktidar/devlet eklemlenmesine karşı siyasal ve toplumsal muhalefetin en önemli bir araya gelme aracı da rant paylaşıma yani çıkara dayalı değil siyasi ortaklığa dayanan koalisyondadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye pratiğinin aksine koalisyon, siyasi meşruiyetini toplumdan alan partilerin yani bugün muhalefette olanların siyasi hedeflerine ulaşması için koalisyon kurmaları bir tercih değil zorunluluktur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de “kötü” deneyim olarak algılanan koalisyonlar, siyasi bir ortaklık görünse de esas olarak devletin yarattığı ve dağıttığı rantın organik olarak paylaşılması üzerine partilerin bir araya gelmesine dayanıyordur. Sonuçta büyük siyaseti yapan iktidar ortağı olsalar da partiler değil devlet idi. Yani siyaset olmadığı gibi siyasi koalisyonlar da olmamıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün içinde olduğumuz koşullarda, iktidar/devlet eklemlenmesine karşı olan, mevcut düzenin değişmesi gereğine inanan tüm siyasi ve toplumsal muhalefetin siyaset eksenli bir koalisyon kurması gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu koalisyon asgari bir hedefte buluşma ama en önemlisi de bunun için samimi bir diyalog başlatılmasına ve bunun sürdürülmesini zorunlu kılar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekrar etmek gerekir ki, evrensel ölçülerde siyaset ancak evrensel ölçüde bir koalisyonu zorunlu kılar. Bunu başarmak ise küçük iktidar hedefi olmayanların &nbsp;eşdüzeyli, samimi ve açık bir ilişkiyle başlayabilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 10 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/koalisyon-neden-iyidir-1778360729.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yapay zekaya sordum</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yapay-zekaya-sordum-13278</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yapay-zekaya-sordum-13278</guid>
                <description><![CDATA["İçinden ne geliyorsa yaz" diyen bir algoritmanın sunduğu sınırsız hoşgörü, insanın kendi zayıflıklarıyla yüzleşmek yerine bir "onaylanma bağımlılığına" sürüklenişinin tekinsiz bir provası gibi duruyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bugün çok eğlendim valla. Yapay zekaya nasıl zam isteyeyim diye sordum kızım var ya…”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne dedi?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Borçlar enflasyon filan demeyecekmişim. Olumlu bir atmosfer yaratıp, şirkete bağlılığımı ve üstlendiğim sorumluluklardan aldığım keyfi belirterek başlayacakmışım. Timuçin Bey’i düşünsene. Ben bunları söylesem adam kesin delirmiş bu der, biletimi keser.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Timuçin Bey de ben şimdi bu Zeynep’e nasıl cevap vereyim diye sorarmış mesela…”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Esas bir de hayır demesine hazır olacakmışım ve bu değerlendirmeyi tekrar yapmak için hangi performans kriterlerini yakalamamı beklersiniz diyerek kapıyı açık bırakacakmışım. Tabii canım o kapı şurada diyecek nasılsa, ben de çıkarken ancak açık bırakırım kapıyı. Hakaret sayar bu cümleyi. Dur dur bitmedi. Türkiye’de bu dille konuşsan ne derler biliyor musun dedim. Sonra çark etti bizim yapay zekâ. Bırak bu ayakları sadede gel tepkisiyle karşılaşabilirsiniz dedi. Sorumluluk alıyorum yerine, işin yükünü sırtlanıyoruz diyecekmişim. Valla bu yapay zekâ çocuk olsa sevilmez. Böyle omurgasızlık da yani… Bilemedim. İki ucu boklu değneğin arasında git gel diyor resmen. Len az önce performans falan diyorduk. Sırt girdi işin içine hadi onu da geç yük girdi.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben yapay zekaya anca rüya tabiri soruyorum. Onda çok iyi. Rüyalar zihnin tahliye borusudur gibidir diye girdi konuya. Tabiri unutsam bunu unutmam, gayet satılabilir bir cümle.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“O değil de ben zam alamazsam bittim. Onu da sordum. Ama baştan bana insanca bir şeyler söyle diye de ekledim. Bunu derken de bir çekindim. Nasıl korkak alıştıysa elimiz, yapay zekaya bile atar yapamıyoruz.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Eeee?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Değerim maaş bordrom değilmiş, bugüne kadar tırnaklarımla kazıyarak oluşturduğum birikim hep benimle kalırmış. Kendime şefkat göstermeliymişim. Bugün bir çözüm bulmak zorunda değilmişim, nefes alacakmışım. Her gün binlerce insan benzer kaygılarla uyanıyormuş, benzer hesapları yapıyormuş. Ama esas saçma olan, bu söyledikleri bana iyi geldi, hafifler gibi oldum. Ürktüm bir an. Biraz durup düşününce daha çaresiz hissettim sonra. Yolun yol değil Zeynep dedim kendi kendime. Hatta kendi kendimle konuşmayı bıraktığımı fark ettim. Önüme geleni buna sormaya başladım. Bir gün dünyayı robotlar yönetecek dedikleri şey oldu da biz anlamıyoruz herhalde. Annemi bile arayamıyorum doğru düzgün. Onda öneriler fiks nasılsa. Buradan ise ne çıkar diye bir heyecan yapıyor insan. Bir de artık senin geçmişini olanı biteni biliyor üstüne ekliyor ya… Arkadaşına bir şey anlatsan gün gelir yüzüne vurur, sen de şöyleydin böyleydin der, canını sıkar. Bu tabii öyle yapmıyor, topu göğsünde bir yumuşatıyor önce, tatlı tatlı eskiden dem vuruyor nasıl bir anlayış nasıl bir hoşgörü… Sonra söyleyeceğini söylüyor. Hani zayıf kişilikli olsan bunun dediğini yaparsın yani. Hani parasını vereyim şu Kerem’i de bana aşık et diyesim geliyor. Sana her şeyi soruyor olmam canımı sıkıyor dedim bir gün. Hayır hayır bu benim için harika bir şey bunun için buradayım, bu kadar farklı konuda fikir jimnastiği yapıyor olmamız ne kadar üretken ve meraklı biri olduğunu gösteriyor deyip hemen gönlümü aldı. İçinden ne geliyorsa yaz, neye ihtiyacın varsa sor filan… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne oldu niye öyle garip garip bakıyorsun?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yani ne bileyim bu zam sorusundan çok öte bir durummuş, aşmış konu Zeynep… Aşmamış mı sence de?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“E gördün mü işte hemen yargıya girdik. Niye aşsın canım… Millet işten çıkarılıyor yapay zekâ yüzünden biz tek soru sorup durmuşuz çok mu…”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bilemedim. Sen bu durumu da ona sor istersen, bakalım ne diyecek.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Dur dur sorayım hemen. Arkadaşın biraz eski usul kalmış olabilir ya da sadece sana takılıyordur. Vaktimi daha iyi yönetiyorum, saatler sürecek işleri dakikalar içinde bitiriyorum, şimdi de seninle kahve içiyorum fena mı de arkadaşına dedi.”</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 10 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/yapay-zekaya-sordum-1778339788.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Stoacılığın düşünsel hayatta varoluşu</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/stoaciligin-dusunsel-hayatta-varolusu-13277</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/stoaciligin-dusunsel-hayatta-varolusu-13277</guid>
                <description><![CDATA[Erdemli bir yaşamın anahtarını "şu an"ın dar ama sarsılmaz sınırlarında arayan Stoacılık, insanın kontrol edemediği dış dünya ile olan beyhude savaşını bitirmeyi amaçlar. Bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalet sütunları üzerine inşa edilen bu felsefede, iyi hissetmek bir amaç değil; doğru olanı yapmanın getirdiği doğal bir sonuçtur. Evrenin işleyişini moleküler bir dönüşüm olarak gören Stoacı bakış açısı için ölüm, korkulacak bir sondan ziyade doğanın partiküllerini yeniden düzenlediği sıradan bir fiziksel değişimdir. H]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Stoacılık erdemli yaşamı, duygu denetimini ve doğayla birliği merkezine alan bir felsefi akımdır. Bu felsefenin temel amacı yalnızca huzurlu hissetmek değil, erdemli yaşayabilmektir. Stoacılar için iyi bir insan olmak, iyi hissetmekten daha önemlidir. Bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalet Stoacı düşüncenin dört temel erdemidir. İnsan, korkularına rağmen doğru olanı yapabildiğinde cesarete; arzularını kontrol edebildiğinde ölçülülüğe; doğruyu yanlıştan ayırabildiğinde bilgeliğe ve hem kendisine hem başkalarına hakkaniyetli davranabildiğinde adalete yaklaşır. Erdemli yaşam, insanın doğayla ve kendi aklıyla uyum içinde yaşamasıdır. Stoacılık anlayışına göre insanın erdemli yaşayabilmesinin yolu, kontrol edemediği şeylerin zihninde yer kaplamasına izin vermemekten geçer. Bu nedenle geçmişe takılıp kalmak ya da geleceğin belirsizliği içinde kaybolmak, insanı doğasından ve iç huzurundan uzaklaştırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, hayatın olağan akışında yalnızca kendi düşüncelerini, arzularını ve eylemlerini kontrol edebilir; ancak bunun dışında gelişen olaylar, diğer insanların düşünceleri, hisleri veya fiziksel sağlık gibi değişkenleri kontrol edemez. Huzur, sadece kontrol edilebilenlere odaklanıp, kontrol edilemeyenleri kabullenmekle mümkündür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişin nasıl daha iyi ya da kötü olabileceğine veya geleceğin ne kadar iyi ya da kötü olabileceğine odaklanmak insana iyi gelmez. Gelecek henüz var değildir, geçmiş ise artık değiştirilemez. Odak, her zaman için yaşanılan anda olmalıdır. Hayatta her günü, o güne odaklanarak yaşayabilirsiniz. Dün ne olduğuyla ilgilenerek değil, bugüne varınızı yoğunuzu vererek. Yarın mı? Yarının getirdikleriyle de yarın ilgilenirsiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Şu an” herkes için aynıdır. Kişinin yaşamı ne kadar uzun ya da kısa olursa olsun, ne kadar sürede yok olacak olursak olalım; hepimiz aynı anı yaşarız. Hayat, korkarak yaşamak için oldukça kısadır. Korkulardan sıyrılmak ise doğayla bütünleşmekten geçer. İnsan, yalnızca doğada gördüklerini yaşantısıyla bir kıldığında mutlu ve erdemli bir yaşam sürebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ölüm, doğanın bir parçası olduğu gerekçesiyle doğaldır. İç huzuru doğadan geçen insan, doğanın işleyişinin bir parçası olan ölümden korkmamalıdır. Ölüm, doğadaki haliyle partikül ve moleküllerin belli bir yapıdan bir diğerine geçmesinden ibarettir. Bir şeyleri başka bir şeylere dönüştürmekten hoşlanan evren için, ölüm de bir tür fiziksel değişimden öte değildir. Var olan her şey kocaman evrenin içinde çabucak yok olur, hem bedenler hem de hatıraları. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ölümden sonra hatırlanmak meselesine gelince mantığa dayalı “logos” temelli bir bakış açısıyla yaklaşıyor Stoacılar. Öldükten sonra hatırlanmanın kime ne faydası vardır? Ölene elbette hiçbir faydası yoktur çünkü ölmüştür. Peki ya geride kalana? Ona ne gibi bir faydası vardır ki? Öleni tanıyıp hatırlayanların hepsi öldüğünde, onu tanımayan insanların hatırlamasındaki fayda nerededir? Bir gün onları hatırlayanlar da öldüğünde, geriye kalan ünün bir anlamı var mıdır ki? Bu yüzden Stoacılar için önemli olan, öldükten sonra hatırlanmak değil; yaşarken erdemli yaşayabilmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evrende hiçbir şey, karşıtı olmadan var olamaz. Aşkı anlamlı kılan nefretin varlığıysa, mutluluğu anlamlı kılan da mutsuzluğun varlığıdır. Acı olmadan zevki de tam anlamıyla kavramak mümkün değildir. Hegel’in düşünsel gelişim sürecini açıkladığı “Tez- Anti Tez- Sentez” üçlüsünü ele aldığınızda varlığı, onun karşıtı olan yokluğu ve her ikisinden gelen ama her ikisinden de büyük olan oluşu görürsünüz. Yeryüzünde hiçbir madde, fikir veya duygu karşısına konuşlandırılan zıttı olmadan anlamının potansiyeline ulaşamaz. Ölümden sonra hatırlanma düşüncesi de bunun dışında kalmaz elbette. Bir insanın ölümü, şüphesiz bazıları için memnuniyet verici bir olaydır. Onun ne kadar iyi ve bilge biri olduğu bu durumu değiştirmeyecektir. Ölümden sonra hatırlanmak, diğerleri tarafından değil kişinin kendi varlığından gelir. Hayatın kişiden büyük olan amacını görmenin tek yolu doğayla ve dolayısıyla kişinin kendisiyle bir olmaktan geçer, zira bu iki kavram birbiriyle iç içedir ve birbirlerini tamamlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayat denen gerçekliğin kontrol edilebilecek tek yanı “şu an”dır. Stoacı için korkulması gereken şey ölüm değil, yaşamı doğadan ve erdemden uzak geçirmektir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 10 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/stoaciligin-dusunsel-hayatta-varolusu-1778339429.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İstanbul neden tasarlandıkça parçalanan bir şehir?</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbul-neden-tasarlandikca-parcalanan-bir-sehir-13276</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbul-neden-tasarlandikca-parcalanan-bir-sehir-13276</guid>
                <description><![CDATA[Neydi 20. yüzyılın hayali? Şehirleri, yaşam çevrelerini evler gibi düzenlemek... Eşyalar gibi tasarlamak!... Ancak bu hayaller hiç bir zaman gerçekleşmedi. Şehirler yalnızca bu hayallerin şiddetine maruz kaldı. Bu sayede kamu ilişkilerini, imkanlarını kullanarak imtiyaz sahibi olan, kendi kamu yararı kavramını temsil eden sınıflar ortaya çıktı.  Bu durumda giderek bir hurdalığı andıran şehirde hala planlamadan, mimarlıktan söz edilebilir mi? Ya da tersinden soralım: İşaretsizleştirici ve nesneleştirici bir şiddet altında hurdalığa dönen şehir nasıl yeniden neo-liberal saldırılara karşı dirençli bir hale getirilebilir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir zamanlar güzelliğinden söz ettiğimiz İstanbul’un manzarasına baktığımızda ister istemez şu soruyu soruyorsunuz: <em>“Günümüzde bir hurdalığı andıran bu şehirde hala planlama, mimarlıktan söz edilebilir mi?”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şehrin manzarası belki bir hurdalığı andırıyor ama İstanbul’da planlama, mimarlık gibi uğraşların ortadan kalkmadıkları, hala var oldukları kesin. Üniversitelerde bir dolu şehir planlama, mimarlık fakülteleri var. Ayrıca bir dolu mimarlık, planlama ofisleri, belediyelerin bu işler için çok sayıda uzmanı çalıştırdıkları kurumları, dünyada kolay kolay her şehre nasip olmayacak ölçekte devasa bütçeleri var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer öyleyse bu paradoksun arkasında ne olabilir? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zannedersem en temel sorun bunun bir paradoks olduğunun fark edilmemesi. İktidarlar ve siyasi tercihlerle ilgili olarak gösterilerek bu çelişkinin perdelenmeye çalışılması. Böylece çözüm diye gösterilenlerin gerçekte sorunun kendisi olduğu fark edilmiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir zümrenin kamu yararı kavramını temsil eden tasarlama ideallerinin karşıtını motive ettiği, popülist politikaları motive ettiği görülüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O zaman bu paradoksun kökenlerine gitmeyi deneyelim: </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Neydi 20. yüzyılın hayali? Şehirleri, yaşam çevrelerini evler gibi düzenlemek... Eşyalar gibi tasarlamak!... Ancak bu hayaller hiç bir zaman gerçekleşmedi. Şehirler yalnızca bu hayallerin şiddetine maruz kaldı. Bu sayede temsil perspektifi kaybedildi, kamu ilişkilerini, imkanlarını kullanarak imtiyaz ve güç sahibi olan bir sembolik sınıf ortaya çıktı. </span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu durumda yönetimler kamusal niteliklerini kaybetti. Bu tasarlama idealleri ve pratikleri ile şehirler birbirinden ayrı, seksiyonlaşmış, güç yoğunlaşmalarının bir gösteri alanına dönüştü. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu durumda hala bu ideallerden söz edilebilir mi? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ya da tersinden soralım: İşaretsizleştirici bir <span style="background-color:white">ş</span>iddet altında kalan şehirler nasıl ve hangi yöntemlerle yeniden dirençli bir hale getirilebilir? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu soru zannedersem şöyle de sorulabilir: </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Temsili sorunsallaştıran, modernliği bir <em>“okuma kılavuzu”</em>na kavuşturan, <span style="background-color:white">şehirle, yerle, farklı kamu yararı kavramları arasında ilişki kuran, nesneleştirici olmayan ve tarafları yeni bir eşiğe taşıyan, farklı öncelikleri yan yana getiren, temsilleri sorunsallaştıran, yani işaretsizleştirici bir şiddet içermeyen bir planlama praksisi nasıl oluşturabilir?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu soruyu cevaplandırmak için planlama ve mimarlık gibi uğraşların günümüzde nasıl bir paradigmatik dönüşüm geçirdiklerine bakmakta yarar olabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Şehirlerin karmaşık ağ dokuları imar planlarıyla askıya alındı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Günümüzün tanınmış mimar ve şehir düşünürlerinden biri olan Rem Koolhaas, geçtiğimiz yüzyılın ideolojilerinin, toplulukları tasarlama ideallerinin yarattıkları krizlerle ortadan kalkmadıklarını, arka plana çekilerek “<em>kutsal”</em> bir bagaj olarak işlev gördüklerini söylüyor. Bugün bu ideallerinin geri plana çekilerek eskisinden daha farklı bir rol oynadıklarını, şehirlerin anlam dünyasını askıya aldıklarını gözlemlemek mümkün. Bu askıya alma halinin bir uzantısı olan şehirleri tepeden inme imar planları ile tasarlama hayali de Koolhaas'ın günümüzde <em>“hurda-şehirler”</em> adını verdiği durumun müsebbibi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">19. yüzyıla gelene kadar şehirler kendi imgelerini resmeden pratiklerle, karmaşık ağ dokuları olarak gelişti. Modern kamu yönetimleri ve şehir planlama teknikleri karmaşık ağ sistemlerini daha çok mühendislik işlevlerine benzetebileceğimiz tekniklerle düzenlemeye, yönetim işlevlerine eklemlemeye çalıştılar. İlerleme fikri böyle ortaya çıktı. Yani bir tür temsil alanlarının genişlemesi, iktidarların </span><span style="background-color:white"><span style="color:black">semantik (ideolojik) ve pratik olarak askıya aldıkları </span></span><span style="color:black">bu ağlara nüfuz etmeleri anlamında. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu açıdan ilk belediyelerin ve şehir hizmetleri modelinin modern kamu kavramının <em>“kuluçka alanları”</em> oldukları iddia edilebilir. </span></span><span style="color:black">Kamu modeli, kurumları bu şekilde bürokratik uzmanlık işlevleriyle tanımlandı. Yönetim işlevleri güvenliği sağlamak, çöpleri toplamak yolların düzenine karar vermek, havagazı, su borularının yerlerini ve çaplarını belirlemek gibi teknik denebilecek işlerin yapılmasından ibaretti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Şehirlerde ilk defa kadastro haritaları yapıldı, mülkiyetler kamu sisteminde tescillendi ve güvence altına alındı. Ulaşım, altyapı, sosyal hizmet, eğitim, sağlık tesisleri planlandı. Caddeler, sokaklar, meydanlar, parklar düzenlendi. Bunların neredeyse hepsi bir otoritenin altında, mevcut bir düzenin uzmanlık üst-dilleri ile temsiline ve yönetilmesine dönük tekniklerdi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Modern mimarlığın öncü kişilerinden biri olarak kabul edilen Le Corbusier 1930’larda evlerin <em>“yaşamak için makineler”</em> olduklarını iddia ediyordu ve otomobil, düdüklü tencere, uçak... gibi dizisel üretilen nesnelere olan hayranlığını hiç gizlemiyordu. Dediğim gibi böyle bir modernlik hiç bir zaman gerçekleşmedi. Bu durumun yalnızca bir istisnası bulunuyordu: Yüzyıl ortasında ünlü mimarlık eğitimcisi ve kuramcısı Viollet-le-Duc’ün ünlü 12 ciltlik ansiklopedik sözlüğünün birinci cildindeki <em>“diziliş”</em> (alignement) maddesinde söylediği gibi. Büyük savaşlardan, depremlerden, yıkımlardan, felaketlerden sonra!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu hayaller gerçekleşmedi ama onlar sayesinde şehirsel ilişki ağları temsillerle denetim altına alındı. Bunların her biri ayrı bürokratik işlevlere dönüştürülerek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun yanında </span><span style="background-color:white"><span style="color:black">eğitim, din gibi kurumlar kendisini resmeden imgeleri ideolojik prototiplere dönüştürdü ve böylece de yetkiler merkezde toplantı, yerellikler askıya alındı. Ulus-devletler işaretsizleştirici ve merkeziyetçi politik pratiklerle, güçlü bürokrasilerle kurumsallaştırıldı. Bu durumda </span></span><span style="color:black">şehirlerin düzenlenmesi de imar planlarıyla, fiziksel çevreye dönük, yerle temas etmeyen, süreç odaklı olmayan metafizik bir hal kazandı. Şehirler eşyalar gibi tasarlanamadı ama bu hayallerin -özellikle de güçle birleştiklerinde- şiddetine maruz kaldı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dediğim gibi bu hayaller hiç bir zaman gerçekleşmese de yarattıkları şiddet ile zenginlik dağıtan <em>“sihirli bir değnek”</em> gibi imar imtiyazları ile muazzam gelir transferleri yarattı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:black">Birileri masanın üzerindeki örtüyü çekti, porselenleri, camları yere düşürüp tuz buz etti</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">2007 yılındaydı zannedersem, Saskia Sassen dönemin başbakanın da katıldığı TOKİ’nin düzenlediği Konut Kurultayı’nın giriş konuşmasını yaparken İstanbul’da gördüğü manzara, TOKİ konutları ve Tarlabaşı, Sulukule, Ayazma mahalleleri kentsel dönüşüm projeleri karşısında şaşırdığını, sorunun <em>“çözüm”</em> diye sunulanlar olduğunu ifade etmişti. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elbette ki hayallerin kendi başlarına şiddet yaratmaları mümkün değildi. 19. yüzyılda bu hayaller yönetimler katındaki uzmanlık işlevleriyle iş görüyorlardı. Günümüzde, sembolik dünyanın, uzmanlıkların, üniversitelerin, medyanın iktidar, güç ve çıkar ile örtüştükleri koşullarda şehirleri tasarlama idealleri tam tersine döndü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Yalnızca imarla ilgili muazzam gelir transferi yaratan konularda değil, kültürel faaliyetlerde bile merkezi yönetimin ve belediyelerin organlarının ayakları birbirlerine dolanmış vaziyette. Belediyeler de merkezi yönetimlerin kopyalarına dönüştü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Yönetim birimleri arasında dahi ilişki kalmadı. Yerel kamu sahaları parçalandı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Şöyle bir düşünün: Evinizin kapısını ayrı, pencerelerini ayrı, mutfağını, tuvaletini, salonunu birbirinden ayrılmış ve her birini başkaları düzenliyor ve kullanıyor. Üstelik sizin paranızı alıp istediği gibi harcıyor. Siz olsa olsa yaşadığınız evdeki eşyalardan biri gibisiniz. Kimi zaman itilip kakılıyorsunuz. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Türkiye’de şehirlerin durumu buna benziyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Toplulukları tasarlama idealleri arkasına saklanan soylulaştırıcı güçler sanki kendi aralarında mücadele ediyormuş gibi yaparak şehirler, doğal alanların yağmalanmasını perdeliyorlar. Bu yüzden Türkiye’nin -en ücra köşesine kadar- her bir tarafı bir savaş alanına dönmüş vaziyette. Üstelik bu sahada başka coğrafyalarda olduğu gibi bu savaştan dersler çıkarmak için de bir çaba yok. Bu nedenle felaketlerin sonuçlarının telafisi imkansız hale geliyor. Yerel kamu sahası oraya buraya atılmış, yığılmış parçalardan oluşan bir hurdalığı andırıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:black">Şehirle ilişki kuran bir planlama praksisi nasıl oluşturabilir?</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Oysa başka yerlerde mesela AB ülkelerinde, hukukun üstün olduğu rejimlerde durum pek böyle değil. Merkezi veya bölgesel yönetimler diyelim ki çevre konusunda bir program başlatıyorlar, bunun içinde her yönetimin kendi sorumluluklarını ve yetkileri belli. Yereldeki uygulamaları belediyelere bırakıyorlar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ama başı boş bir şekilde değil. Üzerlerine düşen koordinasyon ve kapasite geliştirme görevlerini yerine getiriyorlar. Her kamu yönetimi birbiriyle türdeşleşmeyen işlevler yerine getiriyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Türkiye’de ise belediyeler de merkezi yönetimlerin bire bir kopyaları gibi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu durumda</span></span><span style="color:black"> sorulması gereken soru şu: İşaretsizleştirici bir <span style="background-color:white">ş</span>iddet altında hurdalığa dönen şehirler -parçalar yeniden bir araya getirilerek- nasıl bu neo-liberal saldırıya karşı dirençli bir hale getirilebilir? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu sorunun hukuk toplamlarında çok basit bir cevabı -ve İstanbul’da da çok değerli<span style="background-color:white"> bir örneği- var. 30 yıl önce İstanbul’da gerçekleşen Birleşmiş Milletler Habitat 2 (İnsan Yerleşimleri) Zirvesi sonrasında sivillerin katılım alanındaki ağlaşma deneyiminin büyük başarısından sonra gerçekleştirilen Fener-Balat Rehabilitasyon Projesi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">AB ve UNESCO desteği ile ve uluslararası katılım normlarına göre gerçekleştirilen -ve bu nedenle de kendi av sahası gibi gören imtiyazlı milli seçkinleri fena halde rahatsız eden- bu proje bir fikir verebilir:</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">1. Bu çalışmada çok yönlü, çok öncelikli bir program için yerel ile temas eden misyon odaklı bir yapının oluşturulması amaçlandı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">(Neden? Bir şehirsel uygulamanın amacı, uzmanlardan ne talep edileceği belirlenmeden ne yapılacağı başka türlü nasıl bilinebilir?) </span></span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">2. Neyin amaçlandığını, yani çerçevelendirmeyi bağımsız uzmanlar, kamu tarafı yerel halkın temsilcileri ve katılımla gerçekleştirdi. Bu çerçevelendirme aşaması da açık uçlu geliştirildi. Alternatif yaklaşımlar tartışıldı, değerlendirildi ve izlendi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">(Neden? Bu ilişkiler kurulmadan, farklı öncelikler bilinmeden içeriklendirme nasıl yapılabilir, uzmanlar başka türlü nasıl çalışabilir?) </span></span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">3. İçeriklendirme, plan ve proje faaliyetleri çerçevelendirme aşamasında öngörüldüğü gibi, normlara uygun koşullarda açık uçlu olarak gerçekleştirildi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">(Neden? Bilişsel uğraşların deneyselliğinin geliştirilmesi, alternatiflerin ortaya konması toplulukların kendi gelecekleri hakkında söz sahibi olmaları başka türlü nasıl mümkün olabilir? Örneğin yalnızca atıkların yönetimi için dahi neden yaratıcı fikirler, deneyimler geliştirilmesin?)</span></span></em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">4. Uygulama ise içerik ortaya çıktıktan sonra, onunla ilişki içinde bu yerel misyon odaklı yönetim organının denetimi altında yapıldı. Yükleniciler, şirketler planlama ve projelendirme işlerini üstlenemezler. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">(Neden? Projesi, tanımı, ne yapılacağı belli olmadan bir uygulama başka türlü nasıl ihale edilebilir? Bunlar bilinmeden kapalı uçlu ihale süreçlerine nasıl geçilebilir?) </span></span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">5. Bu projede kamu adına, kamu imkanlarını kullananlar yaratıcı işlere katılamadılar. Kamu-özel karışımı ilişkilerin müktesabata göre yolsuzluk anlamına geldiği açıklandı. Mesela koruma kurulu başkanı hem karar verici hem proje müellifi olamadı. (Neden? Hukuk düzeninde hem karar verici, hem içerik üreticisi nasıl olunabilir? Planlama ve projelendirme gibi fikir üretimi faaliyetlerinin güçle veya çıkarla örtüşmeleri durumunda kararların kamusal nitelik kazanmaları nasıl mümkün olabilir?) </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Şimdi gelin bir de İstanbul’da iktidar ve imtiyazlı çıkar gruplarıyla hazırlanan imar planlarını, kentsel dönüşüm projelerini hayal edin!</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 10 May 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/istanbul-neden-tasarlandikca-parcalanan-bir-sehir-1778325151.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnsani kırılganlık olarak engellilik</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/insani-kirilganlik-olarak-engellilik-13275</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/insani-kirilganlik-olarak-engellilik-13275</guid>
                <description><![CDATA[Engellilik psikolojisi, insan ruhunun yalnızca travmalarını değil, insan olmanın anlamını tartışır. Çünkü engellilik bize şu soruyu sordurur: İnsan değerini nereden alır? Bedenin kusursuzluğundan mı, yoksa varoluşunun eşsizliğinden mi? Belki de engellilik deneyimi, günümüz dünyasının unuttuğu hakikati yeniden hatırlatmaktadır: İnsan, kırılgan olduğu için insandır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Engellilik psikolojisi, insanın kırılganlığıyla, bedeniyle, toplumla ve anlamla kurduğu ilişkinin en derin alanlarından biridir. Engellilik meselesi yalnızca biyolojik bir durum değildir. Engelilik aynı zamanda insanın “normal”, “eksik”, “yeterli”, “güzel”, “işlevsel” ve “değerli” sayılmasının nasıl kurulduğunu açığa çıkaran varoluşsal, psikolojik ve politik bir deneyimdir. Engellilik psikolojisi, yalnızca rehabilitasyon ya da uyum psikolojisi olarak düşünülemez. Engelilik psikolojisi, günümüz toplumunun insan anlayışına yöneltilmiş sessiz ama radikal bir eleştiridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günümüzün dünyası, insanı çoğu zaman performans üzerinden tanımlamaktadır. Güçlü beden, hızlı üretim, sürekli başarı, verimlilik, rekabet ve kontrol… Böyle bir dünyada engelli beden, statükonun yücelttiği “mükemmel insan” imgesini bozan bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Tam da bu yüzden engelli birey, yalnızca fiziksel bir sınırla değil; toplumun bakışıyla, normlarıyla ve iktidar mekanizmalarıyla mücadele eden kişidir. Burada psikolojik acının kaynağı çoğu zaman bedenin kendisi değil, bedenin toplumsal anlamıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günümüzde okullar, hastaneler, klinikler ve psikoloji merkezleri <em>normal beden </em>fikrini oluşturmak için harıl harıl çalışmaktadırlar. Engelli beden, kurgulanmaya çalışılan normalliğin dışında bırakılmaktadır. Psikoloji bazen özgürleştirici değil, normalleştirici bir araç olarak kullanılmaktadır. “Uyum sağlama” dili, farkında olmadan bireyi mevcut düzenin normlarına boyun eğmeye çağırabilir. Engellilik psikolojisinin eleştirel boyutu tam burada başlar: İnsan yalnızca işlevselliği kadar mı değerlidir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beden, yalnızca biyolojik bir nesne değildir. Beden, dünyayı deneyimleme biçimidir. İnsan, dünyayı beden aracılığıyla hisseder, algılar ve yaşar. Bu nedenle engellilik, yalnızca <em>eksilen veya eksik bir yeti </em>değil, dünyayla başka türlü ilişki kurma biçimidir. Görmeyen birinin mekân deneyimi, işitmeyen birinin sessizlik algısı ya da tekerlekli sandalye kullanan birinin şehirle ilişkisi, insan deneyiminin farklı ontolojik biçimleridir. Engellilik psikolojisi burada eksiklikten çok çoğulluğu ve farklılığı içermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada engelli insanların psikolojik özellikleri üzerine düşünmek önemlidiir. Engellilik deneyimi, insan ruhunda yalnızca acı değil; aynı zamanda özgün duyarlılıklar, direnç biçimleri ve derin içsel farkındalıklar da üretir. Engelli bireylerin psikolojik dünyası, sürekli olarak beden, toplum ve benlik arasındaki gerilim içinde şekillenir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birçok engelli birey, çocukluk döneminden itibaren “farklı” olduğunun toplumsal olarak kendisine hissettirilmesiyle büyür. Bu durum bazen yoğun bir yalnızlık duygusu yaratabilir. Kişi, yalnızca fiziksel çevreye değil, insanların bakışlarına da maruz kalır. Sürekli yardım nesnesi gibi görülmek, aşırı korunmak, küçümsenmek ya da yok sayılmak; benlik saygısını zedeleyebilir. Özellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerinde <em>normal olma </em>baskısı, kişinin kendi bedenine yabancılaşmasına yol açabilir. Burada psikolojik çatışma, çoğu zaman bedenle değil, toplumun dayattığı normlarla yaşanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Damgalanma yoluyla toplum, engelli birey üzerinde görünmez bir baskı kurmaktadıt. İnsan bazen kendi bedeninden değil, başkalarının bakışından yorulur. Sürekli acınmak, çocuklaştırılmak, yetersiz görülmek ya da görünmez hale getirilmek; bireyin özsaygısını aşındırabilir. Bazı engelli bireyler bu nedenle sosyal kaygı, içe kapanma, depresif duygular veya değersizlik hissi yaşayabilirler. Ancak bu durum engelliliğin doğal sonucu değildir; çoğu zaman dışlayıcı toplumsal deneyimlerin psikolojik etkisidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna karşılık birçok engelli bireyde güçlü bir psikolojik direnç de gelişebilmektedir. Sürekli engellerle karşılaşmak, problem çözme kapasitesini, sabrı ve içsel dayanıklılığı artırabilir. Bazı bireyler erken yaşta hayatın kırılganlığını fark ettikleri için daha derin bir empati geliştirebilirler. Başkalarının acılarına karşı daha duyarlı olmak, ilişkilerde daha yoğun bir anlam aramak ve yaşamın küçük deneyimlerine daha güçlü bağlanmak, engellilik deneyiminin ürettiği önemli psikolojik özellikler arasında yer alabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Engelli bireylerde sık görülen başka bir özellik de <em>kendini kanıtlama baskısıdır</em>. Toplumun düşük beklentileri karşısında kişi sürekli başarılı olmak, güçlü görünmek veya <em>normal </em>olduğunu ispat etmek zorunda hissedebilir. Bu durum bazen aşırı performans baskısına, tükenmişliğe ve kronik yorgunluğa neden olur. Kişi yalnızca yaşamını sürdürmez; aynı zamanda toplumun önyargılarıyla da savaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan bazı engelli bireylerde güçlü bir içsel yaratıcılık gelişebilir. Fiziksel ya da duyusal sınırlar, kimi zaman düşünsel, sanatsal veya duygusal alanlarda yoğunlaşmayı beraberinde getirir. Tarih boyunca birçok sanatçı, düşünür ve yazar, bedensel sınırlılıklarını yeni ifade biçimlerine dönüştürmüştür. Burada psikoloji, eksikliği değil, dönüşümü anlamaya çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Varoluşsal açıdan engellilik, insanın sınırlılığıyla yüzleşmesidir. İnsan kendi koşullarını seçemez; ama o koşullar karşısındaki tavrını yaratabilir. Engellilik hali, insanın yazgı, beden ve özgürlük arasındaki gerilimle karşılaşmasıdır. Engellilik halindeki psikolojik sorun, yalnızca iyileşmek değildir. Burada sorun, anlam üretmek, yaşamı yeniden kurmak ve kendi varoluşunu sahiplenmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, en ağır koşullarda bile anlam arayan bir varlıktırr. Engellilik deneyimi de çoğu zaman bireyi yaşamın anlamı üzerine daha yoğun düşünmeye iter. Bazı insanlar için bu deneyim, acının içinden yeni bir etik bilinç, yeni bir yaşam anlayışı ve yeni bir benlik yaratma sürecine dönüşebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Engellilik psikolojisinin en önemli dönüşümü,<em> trajedi modelinden</em> uzaklaşmasıdır. Engelli bireyler ya <em>acınacak insanlar</em> ya da <em>kahramanca mücadele eden</em> figürler şeklinde temsil edilebilmektedir. Oysa her iki yaklaşım da bireyin sıradan insanlığını gölgeler. Engelli birey ne kutsal bir kahramandır ne de eksik bir yaşam formudur. Engelli birey, arzuları, öfkeleri, tutkuları, cinselliği, yaratıcılığı ve çelişkileri olan bir insandır. Bu noktada engellilik psikolojisini, insan deneyiminin çeşitliliğini savunan etik bir alan olarak düşünmek daha sağlıklıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;İnsan aslında her zaman başkalarına bağımlıdır. Hiç kimse tamamen özerk değildir. Çocuklukta, yaşlılıkta, hastalıkta ve kırılganlık anlarında herkes başkasının bakımına ihtiyaç duyar. Engellilik, kaçınılmaz insani bağımlılığı görünür kılar. Engellilik olgusu sayesinde psikoloji, özgün birey fikriyle birlikte, karşılıklı bakım ve dayanışma etiğinden de söz eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta engellilik psikolojisi, insan ruhunun yalnızca travmalarını değil, insan olmanın anlamını tartışır. Çünkü engellilik bize şu soruyu sordurur: İnsan değerini nereden alır? Bedenin kusursuzluğundan mı, yoksa varoluşunun eşsizliğinden mi? Belki de engellilik deneyimi, günümüz dünyasının unuttuğu hakikati yeniden hatırlatmaktadır: İnsan, kırılgan olduğu için insandır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 10 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/insani-kirilganlik-olarak-engellilik-1778324820.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hegseth bu savaşın 25 Milyar Dolara mal olduğunu söylüyor, yanılıyor*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hegseth-bu-savasin-25-milyar-dolara-mal-oldugunu-soyluyor-yaniliyor-13274</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hegseth-bu-savasin-25-milyar-dolara-mal-oldugunu-soyluyor-yaniliyor-13274</guid>
                <description><![CDATA[Tüm bu rakamları topladığınızda fatura sarsıcı ama şaşırtıcı değil. Ekonomistler uzun zamandır savaş maliyetlerinin yalnızca küçük bir kısmının hükümet harcama hesaplarında hemen göründüğünü biliyor. Pentagon’un yaptığı nakit akışı muhasebesi Hazine’den çıkan dolarları takip etmekten ibaret. Benim hesabıma göre İran savaşı yüz milyarlarca dolara, çok muhtemel olarak trilyonlarca dolara mal olacak. Savaş cehennemdir. Ve cehennemin de ağır bir fiyatı vardır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savunma Bakanlığı, İran’la yaşanan çatışmanın vergi mükelleflerine şu ana kadar 25 milyar dolara mal olduğunu söylüyor. Ancak bu rakam gerçek maliyeti dramatik biçimde düşük gösteriyor. Benim hesaplarıma göre ortalama Amerikan hanesine düşen fatura binlerce on binlerce doları buluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet, bu oldukça geniş bir aralık; savaşın ekonomik sisini suçlayın. Ama net olan bir şey var: Savunma Bakanı Pete Hegseth, bu savaşın ne kadar pahalı olacağını gizlemeye çalışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pentagon’un açıkladığı rakam, “Operation Epic Fury” operasyonunun yarattığı faturanın yalnızca dar kapsamlı bir muhasebesini yansıtıyor. Bu, ateşlenen 2.000’den fazla Tomahawk ve Patriot füzesinin, uçurulan ve bazıları kaybedilen savaş uçaklarının ve tüketilen diğer teçhizatın bedeli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın gerçek maliyetini insani bedeli de dahil ölçmüyor. Yönetim ve Bütçe Ofisi Direktörü Russell Vought, 15 Nisan’da Temsilciler Meclisi Bütçe Komitesi’ne “Size bir tahmini rakam veremiyorum” diyerek bunu kabul etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bense verebiliyorum. Savaşın başlangıcından beri petrol piyasaları bozuldu, tüketici güveni yerle bir oldu, küresel ekonomi inliyor ve askeri bütçeler büyüyor. Bu kargaşanın bedeli, altüst olan hayatlar, kaybedilen işler, kapanan şirketler (bkz. Spirit Airlines) ve feda edilen gelir ve üretim olarak hesaplanmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha zor ölçülen maliyetler ölüm, engellilik ve ruh sağlığı eğer Başkan Trump İran’a kara harekâtı düzenlerse (ki bu hâlâ ihtimal dışı değil) çok daha dramatik hale gelebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önce petrole bakalım. Beyaz Saray petrol piyasalarının normale döneceğini söylemeyi çok istiyor ama vadeli piyasalar aynı fikirde değil. 2026, 2027 ve 2028 sonu petrol vadeli fiyatları, savaş öncesine göre hâlâ oldukça yüksek seviyelerde. Nitekim bu hafta Kasım 2026 West Texas Intermediate vadeli fiyatı varil başına 86,12 dolara çıkarak yeni zirve yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Petrol tüccarları yakın vadeli bir kesintiyi fiyatlıyor olabilir ya da mevcut olayı gelecekteki riskleri artıran bir olay olarak görüyor olabilir. Her iki durum da pahalıya mal olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jeopolitik riskteki artışın maliyeti yüksek. Fed ekonomistleri Dario Caldara ve Matteo Iacoviello’nun yakın tarihli araştırması, artan jeopolitik riskin yatırımı ve istihdamı azalttığını ve ekonomik felaket olasılığını dramatik biçimde yükselttiğini gösteriyor. Risk ölçütleri fırladı ve riskin ekonomi üzerindeki etkisine dair tahminleri yaklaşık 200 milyar dolarlık bir maliyet ve bir yıllık süreçte bir milyon daha az Amerikalının çalışması anlamına geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş aynı zamanda Fed’i köşeye sıkıştırdı. Şubat ayında birçok ekonomist bu yıl birkaç faiz indirimi bekliyordu; piyasalar artık bunun olası olmadığını düşünüyor. Fed faizleri yükseltirse savaş kaynaklı enflasyon patlamasını bastırabilir, ancak bunu yüz binlerce işi yok ederek ve ekonomiyi resesyona yakınsatarak yapar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fed’in kendi modelleriyle uyumlu makul bir tahmin, bunun ekonomiye yaklaşık 200 milyar dolara mal olacağı yönünde. Wall Street piyasalar yeni zirvelere dokunsa da endişeli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan daha saldırgan bir tutum sergilediğinde hisseler çöküyor; bu da yatırımcıların bu çatışmanın önde gelen ABD şirketlerinin değerini aşındıracağını düşündüğünü gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Petrol fiyatlarındaki hareket ve S&amp;P 500’e dayalı tahminime göre hisseler olması gerektiğinden yaklaşık %5 daha düşük; bu da savaşın bu şirketlerin değerinden yaklaşık 3 trilyon dolar sildiği anlamına geliyor. (Piyasadaki genel güç pozitif hava ihtimalle yapay zekâ hisselerindeki patlama gibi diğer makroekonomik faktörlerden kaynaklanıyor.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Profesyonel tahminciler tüm makroekonomik sonuçları hesaba katıyor ve Goldman Sachs ekonomistleri, savaş nedeniyle ABD ekonomik büyümesinin 0,5 puan daha düşük olacağını tahmin ediyor. Ekonominin normale dönmesi birkaç yıl sürerse bu daha yavaş büyüme yaklaşık 400 milyar dolarlık kayıp gelire yol açar ve Goldman bunun neredeyse iki katı kötü olabileceği uyarısında bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin ötesinde, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası küresel ekonomi tahminlerini aşağı yönlü revize ederek diğer ülkelerde çok daha büyük etkilere dikkat çekti. Dünyanın yoksul ve en savunmasız kesimleri gelirlerinin en büyük kısmını gıda ve yakıta harcadığı için bu savaş milyonlarca, belki on milyonlarca insanın aç kalmasına yol açacak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar Amerikan halkı tarafından karşılanan maliyetler değil ama belki Amerikan vicdanını rahatsız ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer taraftan eğer İran Hürmüz Boğazı’ndan geçen tankerlerden geçiş ücreti almayı başarırsa bu da önemli olacak ama bunun sebebini anlamak için kafa yormak gerek. Varil başına 1 dolarlık ücret bizim için büyük mesele değil benzin fiyatını sadece birkaç sent yükseltir ve bu masraftan muaf kalan yerli petrol üreticileri kâr marjlarını artırabilir. Ancak İran, dünyadaki petrolün beşte birinin geçtiği Hormuz Boğazı’ndan etkili bir şekilde %1 veya %2 vergi alabilirse, bu Trump’ın yok etmeyi vaat ettiği nükleer programı yeniden inşa etmek için hayati bir gelir kaynağı yaratır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu savaş aynı zamanda İran’ın (en azından şimdilik) boğaz üzerindeki kontrolünü kullanarak küresel ekonomiyi rehin alabileceğini ortaya koydu. Diğer ülkelere bu tür bir kaldıraç vermemek için ABD kaç milyar dolar harcamak zorunda kalacak?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu bizi en büyük faturaya götürüyor: Gelecekteki askeri harcamalar. İran savunmaya daha fazla harcayınca Orta Doğu’daki diğer ülkeler de onu takip edecek ve (eski?) müttefiklerimiz Amerikan güvenlik şemsiyesi altında kendilerini daha az güvende hissederlerse onlar da daha fazla harcayabilir. ABD askeri üstünlüğünü korumak istiyorsa daha fazla harcama gerekecek. Bu ne kadar pahalıya mal olabilir? Beyaz Saray başlangıçta İran savaşını yürütmek için ekstra 200 milyar dolara ihtiyaç duyacağını işaret etmişti. Daha yakın zamanda yönetim 2027 mali yılı için 1,5 trilyon dolarlık savunma bütçesi talebinde bulundu; bu öncesine göre yaklaşık %40’lık bir artış. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu devasa 600 milyar dolarlık artış, hane başına yaklaşık 4.000 dolar demek ve bu yalnızca 2027 için ek harcama. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savunma bütçeleri nadiren düşer, özellikle bugün lobici ordusu muslukları açık tutmak için mücadele ediyor ve Bay Hegseth de dinlemeye fazlasıyla istekli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bu rakamları topladığınızda fatura sarsıcı ama şaşırtıcı değil. Ekonomistler uzun zamandır savaş maliyetlerinin yalnızca küçük bir kısmının hükümet harcama hesaplarında hemen göründüğünü biliyor. Pentagon’un yaptığı nakit akışı muhasebesi Hazine’den çıkan dolarları takip etmekten ibaret. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomistler Linda Bilmes ve Joseph Stiglitz, gelecekteki yükümlülüğün maliyetini eklediğinizde yani reeskontu hesaba kattığınıza çok daha farklı ve gerçekçi tahminler elde ettiğimizi savunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Irak savaşının ABD’ye yaklaşık 3 trilyon dolara mal olduğunu tahmin etmişlerdi. Bu giderlerin büyük kısmı çatışmadan sonra ortaya çıktı: gazilere ömür boyu tıbbi bakım ve engelli maaşı, kanlı bir savaşı takip eden daha yüksek asker alım ve tutma maliyetleri hepsi yükselen faiz faturasını katlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pentagon’un düşük tahminli 25 milyar dolar rakamı çok dikkat çekiyor ama bu daha çok manşetlik bir rakam, gerçek bir rakam değil. Herhangi bir ekonomistin şu anda yapabileceği en iyi şey büyüklük sırasını doğru tahmin etmeye çalışmaktır. Benim hesabıma göre İran savaşı yüz milyarlarca dolara, çok muhtemel olarak trilyonlarca dolara mal olacak. Savaş cehennemdir. Ve cehennemin de ağır bir fiyatı vardır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Justin Wolfers (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Michigan Üniversitesi’nde ekonomi ve kamu politikası profesörüdür. Ayrıca Substack’te yazıyor ve Platypus Economics için YouTube’da ekonomi dersi veriyor)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/05/08/opinion/hegseth-war-cost.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/05/08/opinion/hegseth-war-cost.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/hegseth-bu-savasin-25-milyar-dolara-mal-oldugunu-soyluyor-yaniliyor-1778260984.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Artık mekan değil, deneyim tasarlanıyor</title>
                <category>KENT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/artik-mekan-degil-deneyim-tasarlaniyor-13273</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/artik-mekan-degil-deneyim-tasarlaniyor-13273</guid>
                <description><![CDATA[Pandemi sonrası dönemde açık hava kullanımının artmasıyla birlikte peyzaj tasarımında “iyi hissettiren mekanlar” anlayışı daha da önem kazandı. İnsanlar kapalı alanlardan uzaklaşıp doğayla temas kurabilecekleri sosyal alanlara yönelmeye başladı. Bu nedenle modern peyzaj projelerinde artık sadece bitki seçimi değil; ses, koku, gölge, ışık ve kullanıcı deneyimi de tasarımın önemli bir parçası haline geldi. Önümüzdeki yıllarda wellness ve açık hava sosyalleşme alanlarının daha da büyümesi bekleniyor. Çünkü geleceğin şehirlerinde insanlar sadece beton yapılar görmek istemiyor. Daha yavaş hissedebilecekleri, nefes alabilecekleri ve kendileriyle bağlantı kurabilecekleri alanlar arıyorlar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Wellness artık sadece spa ya da lüks otel konsepti değil, insanların günlük yaşamda ihtiyaç duyduğu gerçek bir yaşam biçimi haline geldi. Bu yüzden dünyada açık hava sosyal alanları ve wellness odaklı peyzaj tasarımları hızla yükseliyor. İnsanlar artık yalnızca güzel görünen mekanlar değil, kendilerini iyi hissettiren alanlar arıyor.<br />
<br />
Yoğun şehir hayatı, trafik, ekran süresi ve stres nedeniyle doğayla bağ kurmak her zamankinden daha önemli hale geldi. İşte tam bu noktada peyzaj tasarımı yalnızca estetik bir çalışma olmaktan çıkıp insanların ruh halini etkileyen güçlü bir deneyime dönüşüyor.<br />
<br />
Bugün dünyanın birçok yerinde yoga çimleri, meditasyon alanları, aromatik bitki bahçeleri, açık hava lounge alanları, sessiz oturma köşeleri ve gün batımı terasları projelerin vazgeçilmez parçaları haline geldi. Çünkü insanlar artık yalnızca vakit geçirmek değil, nefes almak, sakinleşmek ve şehir içinde küçük kaçış alanları bulmak istiyor.<br />
<br />
Üstelik wellness odaklı alanların etkili olması için aşırı gösterişli olması gerekmiyor. Bazen doğru konumlandırılmış birkaç ağaç, doğal taş yürüyüş yolu, hafif rüzgar alan bir oturma köşesi ya da lavanta ve biberiye gibi kokulu bitkiler bile insanların psikolojisini tamamen değiştirebiliyor.<br />
<br />
Özellikle oteller, residence projeleri, klinikler, kafeler ve sosyal yaşam alanlarında bu yaklaşım çok güçlü şekilde hissediliyor. Çünkü artık insanlar yalnızca bir mekan kullanmıyor, o mekanın hissettirdiği duyguyu da satın alıyor. Sessiz bir bahçede kahve içebilmek, gölge altında çalışabilmek ya da açık havada yoga yapabilmek lüks değil, yaşam kalitesinin bir parçası olarak görülüyor.<br />
<br />
Pandemi sonrası dönemde açık hava kullanımının artmasıyla birlikte peyzaj tasarımında “iyi hissettiren mekanlar” anlayışı daha da önem kazandı. İnsanlar kapalı alanlardan uzaklaşıp doğayla temas kurabilecekleri sosyal alanlara yönelmeye başladı. Bu nedenle modern peyzaj projelerinde artık sadece bitki seçimi değil; ses, koku, gölge, ışık ve kullanıcı deneyimi de tasarımın önemli bir parçası haline geldi.<br />
<br />
Önümüzdeki yıllarda wellness ve açık hava sosyalleşme alanlarının daha da büyümesi bekleniyor. Çünkü geleceğin şehirlerinde insanlar sadece beton yapılar görmek istemiyor. Daha yavaş hissedebilecekleri, nefes alabilecekleri ve kendileriyle bağlantı kurabilecekleri alanlar arıyorlar.<br />
<br />
İlerleyen yıllarda peyzaj tasarımında yükselen trend, tıpkı hayatta olduğu gibi “sadece görmek değil, gerçekten hissedebilmek” olur belki de. Kim bilir?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/artik-mekan-degil-deneyim-tasarlaniyor-1778260204.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Pekin’deki büyük buluşma: Trump-Xi Zirvesi&#039;nde neler masaya gelecek?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/pekindeki-buyuk-bulusma-trump-xi-zirvesinde-neler-masaya-gelecek-13272</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/pekindeki-buyuk-bulusma-trump-xi-zirvesinde-neler-masaya-gelecek-13272</guid>
                <description><![CDATA[İki lider de Pekin’den eli boş ayrılmak istemeyecek. En olası sonuç, her konuda kısmi bir çerçeve anlaşması ya da “çalışma grupları” kurulması kararıdır. Yani somut adımlar değil, diyaloğun devam ettiğini gösteren bir takvim gibi bir sonuç ortaya çıkabilir. Trump-Xi görüşmeleri tarihsel olarak dramatik duyurularla başlayıp yavaş ilerleyen süreçlere dönüşüyor. Bu sefer fark şu: Masada İran savaşı var ve her iki taraf için de zaman baskısı gerçek. Pekin öncesinde çözümsüz kalan Hürmüz meselesi, zirveye giden yolun en kısa özeti: Trump bir sorunla gidiyor ve Xi’nin anahtarı elinde tuttuğunu biliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">14-15 Mayıs’ta ABD Başkanı Donald Trump, yaklaşık bir on yılda Pekin’i ziyaret eden ilk ABD başkanı olacak. Normalde mart ayı sonunda planlanmış olan bu ziyaret, İran savaşının patlak vermesiyle defalarca ertelendi ve sonunda mayıs ortasına denk geldi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gündem kâğıt üzerinde devasa: İran savaşının geleceği, Tayvan’ın statüsü, nadir toprak metalleri, ticaret tarifeleri, Nvidia çipleri ve bir Hong Konglu gazetecinin akıbeti. Ama bu kadar kalabalık bir gündem genellikle hiçbir şeyin çözülmediğinin de habercisi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zirve öncesinde her iki tarafın masaya getirdiği baskı faktörleri farklı; ancak ikisi de aynı sonuçtan korkuyor: Görüşmenin başarısız sayılması. Trump’ın iç siyasette İran savaşı maliyetlerine karşı artan baskıyı yönetmesi gerekiyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Xi ise ekonomik yavaşlama ve dış cephedeki güvenlik riskleriyle boğuşuyor. Bu yüzden iki lider de masadan “bir şeyler çıkmış” görüntüsüyle ayrılmak isteyecek. Asıl soru, bu görüntünün gerçeğe ne kadar yakın olacağı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Gündemin Gerçek Ağırlığı: İran</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zirvede en fazla yer kaplayacak konu İran savaşı. Trump, Pekin’in Tahran üzerindeki tarihsel nüfuzunu kullanarak İran’ı müzakere masasına çekmeye ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını hızlandırmaya çalışacak. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Pekin açısından bu konu iç siyasetten bağımsız değil.&nbsp;</span><a href="https://asiatimes.com/2026/05/trump-xi-summit-set-to-weigh-iran-oil-taiwan-and-us-exports/"><span style="color:black">Çin, Nisan 2026’da ABD ham petrolünden günde 600.000 varil ithal etmeye başladı</span></a><span style="color:black">&nbsp;ve İran savaşının sürmesi küresel enerji fiyatlarını yüksek tutarak Çin’in kendi ekonomisini de zorluyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Pekin bu hesabın farkında. Zirve öncesinde Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, İranlı mevkidaşını Pekin’e davet etti ve&nbsp;</span><a href="https://www.cnbc.com/2026/05/06/china-iran-araghchi-wang-yi-trump-beijing-hormuz-talks.html"><span style="color:black">Hürmüz gemi trafiğinin yeniden açılması çağrısı yaptı</span></a><span style="color:black">. İran bu çağrıyı kendi resmî açıklamalarına yansıtmadı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yani Çin Trump’a bir sinyal verdi: “Biz İran’a baskı yapıyoruz, ama garantisi yok.” Trump bu sinyali alacak mı, yoksa somut bir taahhüt talep mi edecek? İşte zirvenin ilk kritik gerginlik noktası burada.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Tayvan: Xi’nin Kırmızı Çizgisi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tayvan konusu gündemin resmî başlıklarında yer almasa da fiilen en sert tartışmaların yaşanacağı mesele bu olacak. Xi, Trump’a en az iki talep iletecek: ABD’nin Tayvan’ın bağımsızlığını destekleyen söyleminden vazgeçmesi ve geçen aralıkta açıklanan 11 milyar dolarlık silah satış paketinin bir kısmının durdurulması. Bu paketin içinde 420 adet ATACMS füzesi, 80’den fazla HIMARS sistemi ve kamikaze insansız hava araçları var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.taipeitimes.com/News/taiwan/archives/2026/05/02/2003856634"><span style="color:black">Taipei ise Washington’a resmi müdahil olma talebi iletti</span></a><span style="color:black">&nbsp;ve Trump’ın bu zirvede Tayvan’ı bir pazarlık kozu olarak kullanıp kullanmayacağını kaygıyla izliyor. Fudan Üniversitesi’nden bir Çinli analist durumu çok açık bir şekilde özetledi: “ABD, Tayvan için Çin’le büyük bir savaş istemiyorsa Tayvan’ın bağımsızlığını desteklememeli.” </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yaklaşım, Trump’ın zaten “ticari” okuduğu ittifak ilişkilerinde zemin buluyor. Tayvan’a verilen güvenceler kâğıt üzerinde sağlam görünse de Trump’ın müzakere masasında ne zaman neyi feda edeceği hiçbir zaman öngörülemiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Nadir Topraklar: Gerçek Ekonomik Koz</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gündemin en somut ve teknik kısmı nadir toprak metalleri. Çin, küresel nadir toprak rafinerisinin yaklaşık yüzde 90'ını elinde tutuyor. Ekim 2025’te kapsamlı ihracat kısıtlamaları ilan etti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Trump buna karşılık tarifeler ve tedarik zinciri çeşitlendirme politikalarıyla yanıt verdi. İki taraf, ekimdeki Kore görüşmesinde kısıtlamaları 1 yıl süreyle askıya almayı kararlaştırdı.&nbsp;</span><a href="https://www.csis.org/analysis/rare-earth-export-restrictions-one-year-later"><span style="color:black">O süre dolmak üzere</span></a><span style="color:black">&nbsp;ve Pekin yeniden kısıtlama tehdidini masaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu mesele yalnızca ekonomik değil elbette. ABD’nin F-35, HIMARS ve gelişmiş radar sistemleri dahil olmak üzere tüm savunma sanayi altyapısı bu metallere bağımlı. Çin’in Japonya’ya Tayvan meselesinde baskı aracı olarak nadir toprakları kullandığı bilinmesi, Washington’ın ne kadar kırılgan bir konumda olduğunu da ortaya koyuyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Trump bu görüşmede Çin’in genel lisans politikasını genişletmesini ve ihracat onaylarındaki gecikmeleri gidermesini isteyecek. Ama Pekin bu kozu kolayca bırakmayacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Nvidia Çipleri ve Jimmy Lai: İki Farklı Test</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zirvenin gündeminde daha küçük ama önemli iki mesele daha var. Birincisi, Trump yönetiminin Ocak’ta onayladığı Nvidia H200 yapay zekâ çiplerinin Çin’e satışı.&nbsp;</span><a href="https://asiatimes.com/2026/05/trump-xi-summit-set-to-weigh-iran-oil-taiwan-and-us-exports/"><span style="color:black">Pekin’in bu çipleri yerel şirketlere</span></a><span style="color:black">&nbsp;caydırıcı söylemlerle satın almaktan alıkoyduğu biliniyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Trump Çin pazarına erişimi kolaylaştırmak karşılığında teknoloji kısıtlamalarında taviz talep edecek. Bu durum, iki ülkenin teknoloji rekabetinin küçük ama sembolik bir test sahası.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkincisi, Hong Kong’da hâlâ cezaevinde bulunan medya patronu Jimmy Lai. Trump daha önce “yüzde yüz çıkaracağım” demişti ve&nbsp;</span><a href="https://www.independent.co.uk/asia/china/donald-trump-xi-jinping-jimmy-lai-china-visit-b2970478.html"><span style="color:black">Pekin’e gitmeden önce konuyu yeniden gündeme getirdi</span></a><span style="color:black">. Ancak Xi için bu mesele hassas ve kişisel. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir önceki görüşmede de bu durum dile getirilmişti lakin sonuç çıkmamıştı. Ama Trump’ın bunu bir kez daha açıkça söylemesi, Xi’ye karşı hem iç kamuoyuna hem de Kongre’ye bir sinyal niteliği taşıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Masadan Ne Çıkar?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İki lider de Pekin’den eli boş ayrılmak istemeyecek. En olası sonuç, her konuda kısmi bir çerçeve anlaşması ya da “çalışma grupları” kurulması kararıdır. Yani somut adımlar değil, diyaloğun devam ettiğini gösteren bir takvim gibi bir sonuç ortaya çıkabilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İran konusunda Çin’in arabuluculuk sözü, nadir toprak kısıtlamalarının bir kez daha kademeli olarak gevşetilmesi ve Tayvan’da mevcut gerginliğin zımnen dondurulması en gerçekçi çıktılar arasında yer alıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Trump-Xi görüşmeleri tarihsel olarak dramatik duyurularla başlayıp yavaş ilerleyen süreçlere dönüşüyor. Bu sefer fark şu: Masada İran savaşı var ve her iki taraf için de zaman baskısı gerçek. Pekin öncesinde çözümsüz kalan Hürmüz meselesi, zirveye giden yolun en kısa özeti: Trump bir sorunla gidiyor ve Xi’nin anahtarı elinde tuttuğunu biliyor.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 10 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/pekindeki-buyuk-bulusma-trump-xi-zirvesinde-neler-masaya-gelecek-1778258893.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyin aynı anda iki şeyi yapabilir mi?</title>
                <category>EĞİTİM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/beyin-ayni-anda-iki-seyi-yapabilir-mi-13271</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/beyin-ayni-anda-iki-seyi-yapabilir-mi-13271</guid>
                <description><![CDATA[Öğrenciler için en güvenli tercih, sözsüz ve düşük tempolu müziklerdir. Çok hareketli, çok iniş çıkışlı, yüksek sesli ya da öğrencinin eşlik etmek isteyeceği parçalar dikkat dağıtma ihtimalini artırır. Eğer öğrenci şarkıyı içinden söylemeye başlıyorsa, artık o müzik arka plan olmaktan çıkmış demektir. Beyin için ikinci bir görev haline gelmiştir. Bu konuda pratik bir yöntem de müziği çalışma sürecinin içine değil, başlangıcına koymaktır. Öğrenci derse başlamadan önce sevdiği birkaç şarkıyı dinleyerek kendini motive edebilir. Ardından asıl öğrenme kısmına sessiz bir ortamda geçebilir. Böylece müziğin duygu düzenleyici etkisinden yararlanılır; fakat öğrenme süreci müzikle rekabete sokulmaz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>“Müzik dinlemeden çalışamıyorum.”</strong> Bu cümle size de tanıdık geliyor mu? Birçok öğrenci ders çalışırken kulaklığını takmadan masaya oturmak istemez. Bazıları için müzik odaklanmayı kolaylaştırır, bazıları için çalışma isteğini artırır, bazıları içinse dış dünyanın seslerini kapatan güvenli bir alan oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki müzik dinlerken gerçekten çalışabiliyor muyuz? Yoksa çalıştığımızı zannederken beynimiz aslında dikkatini iki farklı iş arasında paylaştırmak zorunda mı kalıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu soru, özellikle sınavlara hazırlanan öğrenciler için oldukça önemlidir. Çünkü ders çalışmak yalnızca defteri açmak, metne bakmak ya da soruların başında zaman geçirmek değildir. Gerçek öğrenme; anlamayı, bilgiyi zihinde tutmayı, eski bilgilerle ilişki kurmayı ve gerektiğinde hatırlamayı gerektirir. Müzik ise bu süreci bazen fark etmeden zorlaştırabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beyin aynı anda birçok şeyi yürütebilir. Nefes alırız, otururuz, çevredeki sesleri duyarız, elimizdeki kalemi tutarız. Bunların çoğu otomatik süreçlerdir. Ancak dikkat, anlama ve hatırlama gerektiren işler farklıdır. Örneğin bir metni anlamaya çalışmak, matematik problemi çözmek, ezber yapmak ya da yeni bir konuyu öğrenmek beynin aktif dikkatini kullanır. Bu sırada arka planda çalan müzik de özellikle söz içeriyorsa beynin dikkatini kendisine çekebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beyin dikkat isteyen iki işi aynı anda kusursuz yürütmez. Çoğu zaman birinden diğerine geçer. Müzik dinleyerek ders çalışan bir öğrenci, metni okurken şarkının bir cümlesine takılır, sonra tekrar metne döner. Bu dönüş sırasında beyin “Ben nerede kalmıştım?”, “Bu cümlede ne anlatılıyordu?”, “Önceki bilginin bununla ilişkisi neydi?” gibi işlemleri yeniden kurmak zorunda kalır. Bu da zihinsel enerji harcatır. Yani öğrenci hem okuduğunu anlamaya hem de müziği takip etmeye çalıştığında beyin iki iş arasında bölünür. Bu durumda var olan zihinsel kapasite ikiye bölünür. Sonuçta öğrenci çalışıyor gibi görünse de okuduğunu anlaması, bilgiyi akılda tutması ve öğrenilenleri kalıcı hale getirmesi zorlaşabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum özellikle sözlü müzik dinlerken daha belirgin hale gelir. Çünkü ders çalışırken beyinin dil ile ilgili bölümünü kullanırız. Okuruz, kavramları anlamlandırırız, not çıkarırız, soruyu çözeriz, bilgiyi içimizden tekrar ederiz. Şarkı sözleri de dilsel bir içeriktir. Yani öğrenci Türkçe bir metin okurken aynı anda Türkçe sözlü bir şarkı dinliyorsa, beyin iki farklı anlam akışını birlikte işlemeye çalışır. Bu da dikkat için bir rekabet oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arka plan müziğinin bilişsel görevler üzerindeki etkisi, müziğin türüne ve yapılan görevin zorluğuna göre değişmektedir. Genel eğilim şudur: Sözlü müzik, sözsüz müziğe göre dikkat ve performansı daha olumsuz etkiler. Özellikle bellek, okuma ve dil temelli görevlerde bu etki daha belirgin hale gelir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2023 yılında <em>Journal of Cognition</em>’da yayımlanan bir araştırma da benzer bir sonuç vermiştir. Bu çalışmada öğrencilere sessizlikte, enstrümantal müzik eşliğinde ve sözlü müzik eşliğinde gerçekleştirecekleri farklı zihinsel görevler verilmiştir. Sonuçlara göre sözlü müzik, okuduğunu anlama performansını düşürmüştür. Enstrümantal müzik ise performansı belirgin biçimde artırmamış, ama sözlü müzik kadar da bozucu olmamıştır. Araştırmanın önemli bir sonucu da şudur: Öğrenciler çoğu zaman sözlü müziğin dikkat dağıttığını fark eder; ancak yine de müziğin çalışmaya iyi geldiğini düşünerek müzik dinlemeye devam ederler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okuma üzerine yapılan araştırmalar da bu tabloyu desteklemektedir. 2023’te <em>Scientific Reports</em>’ta yayımlanan bir göz izleme çalışmasında öğrenciler kendi seçtikleri müzikle ve sessizlikte okuma yapmıştır. Araştırma sonucunda, müzik dinleyen öğrencilerin metni okumak için daha fazla zaman harcadığı görülmüştür. Göz hareketleri de öğrencilerin müzik dinlerken metin üzerinde daha fazla durduğunu ve daha çok geri dönüş yaptığını göstermiştir. Bu da müzik eşliğinde okumanın bazen sonucu tamamen bozmasa bile öğrenme sürecini daha yorucu hale getirebildiğini düşündürmektedir. Özellikle okunan metin ile dinlenen şarkının dili aynı olduğunda olumsuz etki daha güçlü hale gelmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Müzik bazı durumlarda öğrencinin ruh halini düzenleyebilir, çalışma isteğini artırabilir, dış sesleri bastırabilir ya da sıkıcı bir çalışmayı daha keyifli hale getirebilir. Bu nedenle müziği yasaklamak yerine, doğru yerde kullanmak gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni bir konu öğrenirken, paragraf çözerken, kitap okurken, ezber yaparken, yabancı dil çalışırken ya da zor bir problemi anlamaya çalışırken sessizlik genellikle daha güçlü bir seçenektir. Çünkü bu tür görevler çalışma belleğini yoğun biçimde kullanır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna karşılık daha mekanik ve düşük dikkat isteyen işlerde müzik daha az sorun yaratabilir. Örneğin defter düzenlemek, notları toparlamak, çalışma masasını hazırlamak, daha önce öğrenilmiş basit alıştırmaları çözmek gibi işlerde düşük sesli ve sözsüz müzik öğrenciyi motive edebilir. Çünkü bu işler yeni bilgi öğrenmekten çok düzenleme ve tekrar niteliği taşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öğrenciler için en güvenli tercih, sözsüz ve düşük tempolu müziklerdir. Çok hareketli, çok iniş çıkışlı, yüksek sesli ya da öğrencinin eşlik etmek isteyeceği parçalar dikkat dağıtma ihtimalini artırır. Eğer öğrenci şarkıyı içinden söylemeye başlıyorsa, artık o müzik arka plan olmaktan çıkmış demektir. Beyin için ikinci bir görev haline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu konuda pratik bir yöntem de müziği çalışma sürecinin içine değil, başlangıcına koymaktır. Öğrenci derse başlamadan önce sevdiği birkaç şarkıyı dinleyerek kendini motive edebilir. Ardından asıl öğrenme kısmına sessiz bir ortamda geçebilir. Böylece müziğin duygu düzenleyici etkisinden yararlanılır; fakat öğrenme süreci müzikle rekabete sokulmaz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/beyin-ayni-anda-iki-seyi-yapabilir-mi-1778258375.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kırk kapılı şehir Ani’de bir rüya, bir hafıza, bir köprü</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kirk-kapili-sehir-anide-bir-ruya-bir-hafiza-bir-kopru-13270</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kirk-kapili-sehir-anide-bir-ruya-bir-hafiza-bir-kopru-13270</guid>
                <description><![CDATA[Bir düdük sesi yükseliyor. Jivan Gasparyan duduk üflüyor. Sesi taşların arasına sızıyor. Yanında biri… Neşet Ertaş… Sazı elinde… “Sarı Gelin” yükseliyor yavaşça. Ne Türkçe kalıyor… Ne Ermenice… Sadece insan sesi… Arpaçay’ın iki yakasında insanlar oturmuş. Binler… on binler… Kimse konuşmuyor. Çünkü bazı anlar anlatılmaz. Sadece yaşanır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kars…<br />
Her köşesi başka bir hikâye, her taşı başka bir zamanın hatırası. Bir taşı kaldırsanız altından tarih fışkırır. Kars Kalesi, Katerina Sarayı, Kars Cephesi Harp Tarihi Müzesi, Kars Müzesi… Hepsi bu kadim şehrin hafızasına açılan kapılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabahın erken saatlerinde, Ocak Köyü üzerinden Ani Ören Yeri’ne giriş yaptım.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha ilk adımda zaman geri çekiliyor. Her adım, insanı yüzyıllar öncesine götürüyor.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zerdüşt ateş tapınağı sütunların arasında durup koca kenti izlemeye başladım.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bin yıl geriye uzun bir yolculuğa çıkıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ani…<br />
Şamanizm, Hristiyanlık ve İslam…<br />
Üç dini buluşturan bir kent.<br />
Aynı zamanda “40 kapılı şehir” olarak da anılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orta Çağ’da İpek Yolu’nun Kafkaslar’dan Anadolu’ya açılan ilk kapılarından biri… Aşot tarafından kurulan bu şehir, kısa sürede ticaretin ve kültürel etkileşimin merkezi haline gelmiş.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">961-1045 yılları arasında Bagratuni Hanedanlığı döneminde başkentlik yapmış. Bu yüzden sadece bir şehir değil, bir uygarlık vitrini olmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zamanla burada her şey yan yana gelmiş: Zerdüşt ateşgedeleri, kiliseler ve camiler…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hatta Anadolu’daki en erken Türk-İslam yapılarından biri olan Manuçehr Camii de burada yükselmiş. 11.⁠ ⁠yüzyılda inşa edilen bu cami, “binbir kiliseli şehir” olarak anılan Ani’de, kiliselerle yan yana durarak bu çok katmanlı yapının en güçlü sembollerinden biri olmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha da eskisi var… M.S. I. yüzyıla tarihlenen ve Pers uygarlığına ait olduğu düşünülen bir ateşgede… Anadolu’daki ilk Zerdüşt ateş tapınaklarından biri.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ani’de zamanın durduğunu mu, yoksa aktığını mı fark etmiyorsunuz bile…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1319’daki büyük deprem… Ardından gelen istilalar… 14.⁠ ⁠yüzyılda Celayirliler, Karakoyunlular ve Timur’un yıkımları… 16.⁠ ⁠yüzyılda Safeviler, ardından Osmanlı İmparatorluğu…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve sonra… sessizlik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ticaret yolları değişti. Hayat yön değiştirdi. Ve Ani, yavaş yavaş terk edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün surların içinde hâlâ ayakta duran yapılar var: camiler, kiliseler, hamamlar, saraylar, kervansaraylar… Taşlar suskun ama hafızaları diri.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslanlı Kapı hâlâ görkemli. Üzerindeki aslan kabartmasıyla, geçmişin gücünü bugüne taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ani…<br />
“1001 Kiliseli Şehir”…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve o kiliselerden biri: Tigran Honents Kilisesi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1215 yılında tüccar Tigran tarafından inşa ettirilen bu yapı, yalnızca taş değil, bir inancın ve estetiğin ifadesi. İçindeki freskler… Hz. İsa’nın hayatını anlatan sahneler… Duvarlara kazınmış bir zaman.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bulunduğum yerden aşağıda Arpaçay Nehri ağır ağır akıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne acele ediyor… Ne de duruyordu…&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sanki bin yıllık bir sırrı taşıyordu. Sessiz, derin ve gururlu.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vadinin iki yanında uzanan yeşillikler… Ve her şeyden habersiz otlayan sürüler…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ani Harabeleri, o sessizlikte bir şehirden çok bir hafıza gibiydi.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü bir zamanlar burada hayat vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Surların içinde yüz bin insanın sesi birbirine karışırdı. Atların nal sesleri taş sokaklarda yankılanır… Dervişlerin ve keşişlerin ellerindeki kehribar tespihlerin sesi bu yankıya karışırdı… Kervanlar umutla kapılardan içeri girerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İpek Yolu’nun tozu omuzlara sinerdi. Ve o toz bile hayatın bir parçası olurdu.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sokaklarda seyyar satıcılar… Bakır kazanlarda pişen yemekler… Közde ağır ağır köpürdeyen kahveler …</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seyyar satıcı elindeki bakraçtan limonata uzatırdı: “Serinletir… yol yorgunluğunu alır…”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve alırdı.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü Ani’de suyun tadı bir başkaydı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tandırda çevrilen kuzuların kokusu, yeni pişmiş ekmekle karışırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burası bir şehir değildi yalnızca… Bir kavşaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mallardan çok yolların, yollardan çok fikirlerin, fikirlerden çok insanların buluştuğu bir yerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hindistan’dan ipek… İran’dan baharat… Bizans’tan altın… Horasan’dan ilim...&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüccarlar, elçiler, dervişler, keşişler, yolcular… Herkesin yolu burada kesişirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabah ezanı yükselirken… Kilise çanları çalardı.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sesler çatışmazdı. Birbirine karışırdı.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı gökyüzüne yükselen iki dua gibi…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama zaman…&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman her şeyi değiştirdi.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşlar geldi. Ve şehir sustu.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Taşlar kaldı. Ama hayat çekildi içlerinden.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve köprü…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arpaçay’ın üstündeki o taş köprü…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yıkıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama tamamen değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beklemeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün hâlâ bahar sularının tüm haşmentine rağmen iki ayağı ayakta. Sanki biri geçecekmiş gibi… Sanki &nbsp;karşıdan komşu seslenecekmiş gibi…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gözlerimi kapatıyorum.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve zaman kırılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir anda Ani yeniden doluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaşar Kemal yürüyor sokaklarda… Yanında Hrant Dink…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuşuyorlar. Tartışmıyorlar… Anlamaya çalışıyorlar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir düdük sesi yükseliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jivan Gasparyan duduk üflüyor. Sesi taşların arasına sızıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yanında biri…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neşet Ertaş…&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sazı elinde… “Sarı Gelin” yükseliyor yavaşça.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne Türkçe kalıyor… Ne Ermenice…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece insan sesi…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arpaçay’ın iki yakasında insanlar oturmuş. Binler… on binler…&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimse konuşmuyor.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü bazı anlar anlatılmaz. Sadece yaşanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve o an…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ani’de taştan bir Zerdüşt ateş tapınağına sırtımı yaslamışım.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soğuk… ama güvenli. Kibirsiz…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aşağıda Arpaçay akıyor.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Değişmeden. Direnerek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bir düşünce düşüyor içime:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki şehirler insanlar içindir… Ama bazı şehirler, insanların yeniden insan olabilmesi için vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gözlerimi açıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Köprünün bir yanında Recep Tayyip Erdoğan…<br />
Diğer yanında Nikol Paşinyan…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ezber bozulur mu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bozulur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ani Köprüsü hâlâ orada.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-05-08%20at%2009_07_50%20(2).jpeg" style="height:800px; width:486px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bekliyor…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir adımı… Bir dostluğu… Bir buluşmayı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve Arpaçay fısıldıyor:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Ben hala akıyorum… siz de geçmeyi hatırlayın.”</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 10 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/kirk-kapili-sehir-anide-bir-ruya-bir-hafiza-bir-kopru-1778245122.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Festival Filmleri 4: Normal’in anormal gecesine dair</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/festival-filmleri-4-normalin-anormal-gecesine-dair-13269</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/festival-filmleri-4-normalin-anormal-gecesine-dair-13269</guid>
                <description><![CDATA[Bazen insani gerçeklik, toplumsal gerçekliğe nazaran daha kolay kurgulanır. Fargo’da insani zaafların yarattığı trajedinin küçük bir grup üzerindeki etkisi merkezdeydi. Normal ise dünyayı karıştırmaya yeminli sarı kafasıyla Trump’ı hazırlayan bir düzeni anlatıyor. Normal’in yaşadığı o anormal gece ve bu geceye giden olaylar, 21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna yaklaşırken dünyanın oligarşik düzeninin altını en kalın fosforlu kalemle çizerek ilerliyor. Varoufakis’in Tekno-feodalizm çağının Tekno-lordları olarak tarif ettiği yeni düzenin efendilerinin ve onları yücelten politikanın elinde giderek unufak olan küçük, sıradan toplulukların var olmak için bu düzene nasıl entegre olmaya çalıştıklarını, acımasız bir netlikle gösteriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yuval Noah Harari’nin dünya tarihini resmettiği çok satan kitabında, insanlık kronolojisinin başlarında Homo Sapiens’in Neanderthal’leri şiddet yoluyla tarih sahnesinden silmesi canlı bir şekilde anlatılır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Et ve kemikten ibaret insanın, diğer canlıları ve kendi türdeşlerini yok ederek hayatını sürdürmesi, her zaman yalnızca besin arayışıyla açıklanmaz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, Homo Economicus olduğu kadar Homo Violentus’tur da. Şiddeti, insanın hem fiziki hem kültürel evriminin ayrılmaz bir parçası olarak düşünmekten kendimizi alamayız. Bu durumun en çıplak ve en çarpıcı yansımasını bulduğumuz sanat dalı ise hiç şüphesiz sinemadır. Sinemanın şiddetle kurduğu ilişki ve bu şiddetin bir gösteri nesnesi olarak seyirciye sunulması, çoğu zaman gişe rekorları kıran filmlerin doğmasına yol açmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanlı, havaya uçmalı, kelle koparmalı, patlamalı sahnelerle dolu filmler, şiddet sineması içinde kendilerine özgü bir yer edinmiştir. Bunlar sıklıkla kara mizahla kesişir. İzleyici için şiddet o kadar sıradanlaşır, şiddete maruz kalan karakterler öylesine abartılı resmedilir ki, seyirci için trajedi bir anda gülme nesnesine dönüşür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkalarının başına gelen kötü olaylara gülmenin ahlaken doğru bir şey olduğunu savunmak zor olsa da, sinemada bunu yapmak eğer yapımcı ve izleyici razıysa genellikle fazla eleştiri almaz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çoğu zaman bu filmler R rated etiketiyle işaretlenir ve çocuklar bilinçli biçimde uzak tutulur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İKSV İstanbul Film Festivali’nde Normal Ben Wheatley'nin yönettiği, Derek Kolstad'ın (John Wick senaristi) yazdığı, Bob Odenkirk'lü bu 2026 yapımı film, küçük bir Minnesota kasabasında başlayan "sıradan" bir banka soygunuyla açılıyor ve hızla kaosa, Yakuza bağlantılı komploya, aşırı şiddetli aksiyona evriliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlk yarısı Coen Kardeşler'in Fargo'suna selam çakarken (karlı kasaba, "Minnesota nice" havası, tuhaf yerel karakterler), ikinci yarıda neredeyse Çizgi Romansal bir gore ve patlamaya dönüşüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film özellikle ikinci yarısında hatta o yarının da kısa bir bölümünde tam bir şiddetli kasırga olarak eserken, salonun bir kısmını da tarife uygun biçimde güldürüyordu. Bir festival filmi için alışılmadık ölçüde mısır tüketilen, üzücü ama aynı zamanda sevindirici biçimde yüksek doluluk oranına sahip bu filmi o konuma taşıyan şey, kuşkusuz tarif ettiğim bu özelliğiydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzun süredir klasik Hollywood seyirliklerinden ve onlara benzeyen yerli yapımlardan hele ki sinema salonunda uzak durduğum için unuttuğum bu deneyimi de böylece yeniden hatırlamış oldum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En son Her Şey Çok Güzel Olacak filminde Cem Yılmaz neredeyse her göründüğünde salonun kahkahalara boğulduğunu izlemiştim. Bir festival filminde benzer bir duyguyu yaşamak benim için pek beklenir bir durum değildi. Bu parantezi burada kapatıp elitist halden uzaklaşayım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de festivalde ne seyredilirse seyredilsin, haşır huşur mısır paketi seslerinin duyulmaması için daha özenli olunması gerektiği açıkça görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Normal, gerçekten bir festival filmi için fazla Hollywood mu? Alt metinleri okumaz, groteskle komediyi harmanlayan sahnelerin büyüsüne kapılırsanız cevap “evet” olur. Ama bu doğru cevap değildir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Normal’i izlerken film bile olsa başka insanların başına gelen kötü şeylere gülmekten haz etmemekten öte neler var? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Efsanevi Fargo ile sıkça mukayese edilen Normal, aslında bir sürü kişinin kafasının gözünün patlayıp paramparça olmasıyla hatırlanmayı hak eden bir film değil. Bu sahneleri ve senaryonun giderek mantıksızlaşmasını yalnızca senaristlerin ve yönetmenin seyirciyi önemsememesiyle açıklamak da eksik bir analiz olur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fargo buna göre elbette çok daha ölçülü, abartıdan ve görsel efektten uzak bir filmdi. İkisini yan yana koyduğunuzda Fargo çok daha sanatsal ve kontrollü durur. Ama bana sorarsanız, hangisi toplumsal gerçeğe daha yakın diye sorulsa oyumu Normal’den yana kullanırım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazen insani gerçeklik, toplumsal gerçekliğe nazaran daha kolay kurgulanır. Fargo’da insani zaafların yarattığı trajedinin küçük bir grup üzerindeki etkisi merkezdeydi. Normal ise bize neredeyse binlerce kilometre ötedeki Hürmüz Boğazı üzerinden, dünyayı karıştırmaya yeminli sarı kafasıyla Trump’ı hazırlayan bir düzen üzerinden hikâye anlatıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Normal’in yaşadığı o anormal gece ve bu geceye giden olaylar, 21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna yaklaşırken dünyanın oligarşik düzeninin altını en kalın fosforlu kalemle çizerek ilerliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Varoufakis’in Tekno-feodalizm çağının Tekno-lordları olarak tarif ettiği yeni düzenin efendilerinin ve onları yücelten politikanın elinde giderek unufak olan küçük, sıradan toplulukların var olmak için bu düzene nasıl entegre olmaya çalıştıklarını, acımasız bir netlikle gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Normal hem sinemanın kadim şiddet gösterisini ustalıkla sergiliyor hem de günümüzün çarpık toplumsal ve ekonomik gerçekliğini grotesk bir aynada yansıtıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de festival vesilesiyle sinema salonundan ziyade; anlatılanın kendi hikayesi olduğunu pek de fark edemeyen sıradan seyirciden uzak durmak için evde seyredilesi filmlerden.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/normalin-anormal-gecesine-dair-1778244538.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeter, KHK ve OHAL mağduriyetleri sona ersin</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeter-khk-ve-ohal-magduriyetleri-sona-ersin-13268</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeter-khk-ve-ohal-magduriyetleri-sona-ersin-13268</guid>
                <description><![CDATA[Bu kararlarla ortaya çıkan hukuksal farklıların başında TCK ile AİHS arasındaki fark ortaya çıkıyor. Terörist kim ve terör eylemleri nedir durumu anlaşılıyor. AHİM kararları anayasa ve yasalara göre bağlayıcı kararlardır. Mahkemeler, Yargıtay ve AYM artık bu kararlara göre verilen kararların düzeltilmesi yoluna giderek devam etmekte olan KHK ve OHAL mağduriyetlerine bir son vermelidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0e0e0e">15 Temmuz 2016 tarihinde yaşananların çok tartışılacağı daha o günden belliydi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0e0e0e">Neydi konu hükümete karşı darbe girişimiydi ve İslamcı bir cemaat olan Fethullah Gülen cemaati seçilmiş hükümete karşı darbe girişimde bulunmuştu. Ve bu darbe girişimi millet ve hükümet tarafından geri püskürtülmüş seçilmiş hükümet ve demokrasi böylelikle korunmuştu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0e0e0e">İktidarın iddiası Gülen cemaati hükümete karşı bir darbe yapmak isteyen terör örgütü olmasıydı. Örgütün adı ise FETÖ/PDY idi. Bu örgüt devletin her kademesine özellikle yargıya sızarak darbe için hazırlık yapmış ve sonunda darbe girişiminde bulunmuş buna karşı ise millet ve hükümet bu darbeyi boşa çıkarmış ve suçlular hakkında çıkarılan kararnameler üzerinde tutuklamalar başlamış ve akabinde soruşmalar ve yargılamalar sonucunda binlerce kişi suçlu görülerek yargılanmış ve çeşitli cezalara çarptırılmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0e0e0e">Yine binlerce insan kamudaki görevinden ihraç edilmişti ve tahminen 150 bin insan mağdur olmuştur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0e0e0e">OHAL kararnameleri ile sürdürülen bu süreç sonucu ortaya çıkan mağduriyetler giderilmesi için bir OHAL komisyonu kurulmuş olsa da bu komisyon çalışmaları mağduriyetin giderilmesinde yeterli olamamıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0e0e0e">İşte bu mağduriyete uğrayanlar çoğu vekilleri davayı AİHM taşımış yapılan duruşmalar sonucunda AİHM ilk kararını 26.Eylül.2023 tarihinde Yüksel Yalçınkaya davasında vermiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0e0e0e">Kararın özeti bu…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0e0e0e">26.09.2023 tarihli Yüksel Yalçınkaya v. Türkiye davasında (başvuru no. 15669/20) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından alınan kararda özetle şunlar belirtilmiştir:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0e0e0e">•11 oy karşısında 6 oy ile, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7. Maddesi (kanunsuz ceza verilemez) ihlal edildiğine,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0e0e0e">•16 oy karşısında 1 oy ile, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. Maddesi’nin 1. Fıkrası (adil bir yargılanma hakkı) ihlal edildiğine,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0e0e0e">•Tek oy kullanılmaksızın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. Maddesi’ni (toplantı ve dernek kurma özgürlüğü) ihlal edildiğine karar verilmiştir. Bu dava, eski bir öğretmenin, özellikle 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sorumlu tutulan ve Türk yetkilileri tarafından “FETÖ/PDY” olarak adlandırılan silahlı bir terör örgütü olan FETÖ/PDY’nin üyeliğinden mahkum edilmesiyle ilgilidir. Yalçınkaya’nın mahkumiyeti, özellikle “ByLock” adlı şifreli mesajlaşma uygulamasını kullanmasına dayalı olarak alınmıştır ve yerel mahkemeler, bu uygulamanın küresel bir uygulama kılıfı altında sadece FETÖ/PDY üyeleri için tasarlandığını iddia etmiştir. Aslında, Bylock’u kullanan herhangi bir kişi, ilkesel olarak bu temelde silahlı bir terör örgütü üyeliğinden yargılanabilirdi. Mahkeme, Türk yargısının ByLock kanıtına karşı takındığı bu tek tip ve küresel yaklaşımın, söz konusu suçla ilgili ulusal hukukta belirtilen gereksinimlerden sapmış olduğunu ve İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7. Maddesi’nin amacına aykırı olduğunu belirtti. Bu madde, keyfi kovuşturma, mahkumiyet ve cezalandırmaya karşı etkili korumalar sağlama amacını taşımaktadır. Ayrıca, Yalçınkaya’ya yönelik ceza davasında usulsüzlükler de bulunmuş, özellikle onunla ilgili ByLock kanıtlarına erişimi ve bu kanıtlara etkili bir şekilde itiraz etme yeteneği, 6. Madde kapsamında adil bir yargılama hakkının ihlali olarak görülmüştür. Şu anda benzer şikayetleri içeren yaklaşık 8,500 başvuru mahkemenin dosyasında bulunmaktadır ve yetkililerin yaklaşık 100,000 ByLock kullanıcısını tespit ettiği göz önüne alındığında, daha fazla başvurunun yapılması muhtemeldir. İhlal bulgularına yol açan sorunlar sistemik bir nitelik taşımaktadır. Mahkeme, 46. Madde (kararların bağlayıcılığı ve uygulanması) uyarınca Türkiye’nin, bu sistemik sorunları ele almak için uygun genel önlemler alması gerektiği sonucuna varmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0e0e0e">Yalçınkaya davası AİHM 2.dairesi tarafından karar altına alınmış ve akabinde yine bir diğer başvuru sahibi Şaban Yasak davası AİHM Büyük Dairesi tarafından görülmüş mahkeme önceki davadaki kararı daha da genişleterek AİHS md.3 işkence yasağı, md.7 kanunsuz ceza olmaz nedeniyle Türkiye’ye para cezası vermiştir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#0e0e0e">Yasak v. Türkiye – AİHM Büyük Daire Kararı (5 Mayıs 2026) Davanın Tarafları ve Konusu Başvurucu Şaban Yasak, 1987 doğumlu Türk vatandaşı. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından FETÖ/PDY üyeliği suçlamasıyla yargılanmış; Çorum Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 7,5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Dava ayrıca Çorum L Tipi Cezaevi'ndeki tutma koşullarını da kapsamaktadır. Öne Sürülen İhlaller Madde 7 (Kanunsuz suç ve ceza olmaz): Başvurucu, suç tarihlerinde FETÖ'nün henüz terör örgütü olarak yargısal kararla tanınmamış olduğunu ve kendisine yüklenen fiillerin (öğrenci evleri liderliği, BTM/BBTM görevleri, Bank Asya'ya para yatırma, sosyal güvenlik katkılarının ilgili şirkete yatırılması) suç tarihinde hukuka aykırı olmadığını savunmuştur. Özellikle manevi unsurun (kastın) bireysel olarak ortaya konulmadığını ileri sürmüştür. Madde 3 (İşkence yasağı): Çorum Cezaevi'ndeki aşırı kalabalık nedeniyle yaklaşık 14 ay boyunca ortak alanlarda yerde yatmak zorunda kaldığını, suyun kısıtlandığını, gece boyunca ışıkların yanık tutulduğunu ve kültürel etkinliklerden dışlandığını bildirmiştir. Mahkemenin Tespitleri Madde 7 İhlali — 11'e karşı 6 oyla İHLAL BULUNDU Büyük Daire, Yüksel Yalçınkaya - Türkiye (2023) kararındaki ilkelere dayanarak şu tespitlerde bulunmuştur: Yerel mahkemeler, başvurucunun manevi unsurunun (kastının) bireysel ve bağlamsal bir değerlendirmeyle ortaya konulduğunu gösterme yükümlülüğünü yerine getirmemiştir. Başvurucunun faaliyetlerinin tamamı örgütün eğitim kolu ile ilgiliydi. O dönemde FETÖ yasal bir hareket olarak faaliyet göstermekteydi ve pek çok kişi gerçek niyetinden habersiz olarak bu yapıyla ilişki kurabilirdi. Yerel mahkemeler, başvurucunun örgütün askeri veya stratejik yapılarıyla kişisel, işlevsel ya da hiyerarşik bir bağının olup olmadığını araştırmamış; şiddet amaçlı faaliyetlerden haberdar olup olmadığını incelememişti. Genel değerlendirmeler (örgütün dini hareketten terör örgütüne dönüşümü) yapılmış, ancak başvurucunun bu dönüşümden haberdar olup olmadığı hiç irdelenmemiştir. Dava dosyasında mahkûmiyetin hangi zaman dilimine ilişkin olduğu da yeterince açıklanmamıştır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#0e0e0e">Mahkeme, suç kastının kanıtlanmadan ceza verilmesinin Nulla Poena Sine Culpa ilkesini ihlal ettiğine hükmetmiştir. Madde 3 İhlali — 9'a karşı 8 oyla İHLAL BULUNDU Çorum Cezaevi kapasitesinin çok üzerindeydi: 1.592 kapasiteli cezaevinde 1.950–2.000 kişi barınmaktaydı. Başvurucu toplam 14 ay boyunca ortak alanlarda yerde yatmak zorunda kalmış; gece boyunca yapay ışık ve gürültüye maruz kalmıştır. Kişi başına düşen alan F-5 koğuşunda 3,6–4,6 m², F-10'da 4–6 m² arasında değişmektedir; bu değerler 3 m² eşiğinin altında olmasa da diğer koşullarla bir arada değerlendirildiğinde eşik aşılmıştır. Uzun süreli olumsuz koşulların birikerek yarattığı etki, tutulma sırasında çekilen ıstırabın kaçınılmaz sınırını aşmıştır. Tazminat Madde 3 (manevi tazminat) 2.800 EUR Madde 7 (yeterli giderim) İhlal tespiti yeterli görülmüştür Yargılama giderleri (toplam) 9.050 EUR Maddi tazminat Ret Başvurucu ayrıca CMK m.311/1-f kapsamında yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunabilecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#0e0e0e">Bu kararlarla ortaya çıkan hukuksal farklıların başında TCK ile AİHS arasındaki fark ortaya çıkıyor. Terörist kim ve terör eylemleri nedir durumu anlaşılıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#0e0e0e">AHİM kararları anayasa ve yasalara göre bağlayıcı kararlardır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#0e0e0e">Mahkemeler, Yargıtay ve AYM artık bu kararlara göre verilen kararların düzeltilmesi yoluna giderek devam etmekte olan KHK ve OHAL mağduriyetlerine bir son vermelidir.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/yeter-khk-ve-ohal-magduriyetleri-sona-ersin-1778243018.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sürekli kriz tüketimi</title>
                <category>PSİKOLOJİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/surekli-kriz-tuketimi-13267</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/surekli-kriz-tuketimi-13267</guid>
                <description><![CDATA[İnsan Olmak kitabında Engin Geçtan şöyle der: “İnsan en çok kendi yarattığı cehennemde kaybolur.” Sanırım çağımızın cehennemi biraz da elimizin içinde taşıdığımız ekranlar oldu. Çünkü artık yalnızca yaşamıyoruz; sürekli maruz kalıyoruz. Ve belki de ruh sağlığının yeni biçimi her şeyi bilmek değil, bazen bilmemeyi seçebilmek. Bir haberi geçmek. Telefonu sessize almak. Dünyayı birkaç saatliğine kurtarmaya çalışmadan bir kahve içmek. Camdan dışarı bakmak. Bir kediyi sevmek. Sevdiğin birinin sesini duymak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı insanlar sabah kahvesini içerken haber okur. Bazılarıysa felaket içer. Gözlerini açar açmaz bir yangının videosuna, bir cinayet haberine, ekonomik çöküş yorumlarına, savaş görüntülerine bakar. Sonra bir tane daha. Sonra bir tane daha. Parmak ekranı aşağı kaydırırken aslında ruh da biraz daha aşağı iner. Modern dünyanın yeni bağımlılığı belki de tam olarak bu: sürekli kriz tüketimi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eskiden insanlar kötülüğü duyardı. Şimdi kötülüğün içinde yaşıyoruz. Dünyanın herhangi bir yerindeki acı, birkaç saniye içinde cebimize düşüyor. Beyin ise bunun gerçek mi, uzak mı, bize ait mi olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor. Çünkü sinir sistemi Twitter bilmiyor, algoritma bilmiyor, reels bilmiyor. O sadece tehdit algılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden bazı insanlar telefonu kapattığında bile huzur hissedemiyor. Çünkü beden hâlâ bir sonraki kötü haberi bekliyor. Sürekli tetikte kalmaya alışmış bir zihin, sessizliği güven değil boşluk sanıyor. Belki de bu yüzden artık birçok insan dinlenirken bile yoruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa insan zihni dünyanın bütün acılarını aynı gün içinde taşıyabilecek şekilde yaratılmadı. Bir çocuğun ölümüyle bir ekonomik kriz haberinin, ardından bir deprem görüntüsünün ve birkaç saniye sonra bir makyaj videosunun yan yana aktığı bir gerçeklikte ruh neyi nasıl işleyeceğini şaşırıyor. Trajediyle eğlence arasındaki sınır eriyor. Acıya maruz kalmak bile sıradanlaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir süre sonra kişi haber okumuyor aslında; kontrol arıyor. “Hazırlıklı olursam incinmem” diye düşünüyor bilinçdışı. Sanki bütün ihtimalleri önceden bilirsek hayat bizi daha az yaralayacakmış gibi. Ama tam tersi oluyor. Sürekli felaket tüketen bir zihin, dünyanın hâlâ güvenli yerleri olduğuna inanmakta zorlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan Olmak kitabında Engin Geçtan şöyle der: “İnsan en çok kendi yarattığı cehennemde kaybolur.” Sanırım çağımızın cehennemi biraz da elimizin içinde taşıdığımız ekranlar oldu. Çünkü artık yalnızca yaşamıyoruz; sürekli maruz kalıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de ruh sağlığının yeni biçimi her şeyi bilmek değil, bazen bilmemeyi seçebilmek. Bir haberi geçmek. Telefonu sessize almak. Dünyayı birkaç saatliğine kurtarmaya çalışmadan bir kahve içmek. Camdan dışarı bakmak. Bir kediyi sevmek. Sevdiğin birinin sesini duymak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü insan ruhu bazen bilgiyle değil, güven hissiyle iyileşir</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/surekli-kriz-tuketimi-1778242627.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İlk zayiat daima masumiyettir: Çocukları ve masumları koruma bahanesi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ilk-zayiat-daima-masumiyettir-cocuklari-ve-masumlari-koruma-bahanesi-13265</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ilk-zayiat-daima-masumiyettir-cocuklari-ve-masumlari-koruma-bahanesi-13265</guid>
                <description><![CDATA[Sistem kendi düşmanını üretir; sözde çocukları istismardan, siber zorbalıktan korur ama bir grubun silahlanıp kendi çetesini oluşturması sorun değildir çünkü güvenlik illüzyonuna ihtiyaç vardır. Bunlar sokak çetelerinden, terör örgütlerine kadar geniş bir ürün yelpazesi oluştururlar. Fark etmez, yeter ki sen evinde silahlanma; senin yerine birileri silahlanırsa birileri onunla ilgilenir. O da savcılıklar, mahkemeler “vakit bulup” ilgilenirse.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yıllar önce CNBC-E’de yayınlanan <em>24 </em>adlı diziyi hatırlıyor musunuz? Bu dizide ABD’nin çok demokratik ve değerli düzeninin başına sürekli bir şey gelirdi (teröristlerin olağanüstü bir bombayı, nükleer ya da biyolojik bir silahı patlatması beklenirdi) ve Kiefer Sutherland’in oynadığı Başkan’ın en seçkin adamlarından birinin bu olayları durdurması istenirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak teröristlerin bunu yapması için 24 saati olurdu. Dizi gerçek zamanlı olarak 24 saati bölümlere ayırarak ilerliyordu. Diziyi diğer dizilerden ayıran en önemli özelliği gerçek zamanlı olarak 24 saat içinde geçmesiydi ve en eğlenceli ve gerilimli kısımları bunlardı. Aksiyonu da kaliteliydi. Dizide her bir saat çok önemliydi, sistemi kurtarmak için nice şehitler verilirdi ama kahramanımız bunu hallediyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte saatler ve hatta dakikalar sayılı olduğu için, her şeyi “hızlıca” halletmek gerekiyordu. Bir şüpheli mi bulundu? “Yargılayacak ve yaşı kurudan ayıracak vakit yok, saatler içinde masumlar ölecek” düsturuyla işkence yaparak gerçeği öğrenmek gerekiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kahramanlarımızın açık çeki vardı, işkence yapabilirler, ABD’lilerin çok sevdiği bir deyimi icraya koyabilirlerdi; <em>desperate times, desperate measures</em>. Yani zor zamanlar, zor çareleri gerektirir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ise izleyiciye şöyle meşrulaştırılıyordu; durum acil, mesele aslında belirli bir rejim nizamını korumaktan öte bir şehrin tüm insanlarının ölüp ölmemesi ile ilgili. Dolayısıyla her şey mübah. İzleyici olarak içimiz rahat bir şekilde kahramanımızın kötü adamları deşmesini izleyebiliyorduk. Belki Başkan’ı bile kurtarmak o kadar önemli değil, önemli olan masumların korunmasıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Masumların korunması… Ne güzel bir bahane oldu bu değil mi? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bence dünyadaki çok az kişi hala 11 Eylül 2001’in öneminin farkında değil. O dönem doğanlar hiç bilmese de ya da o dönem çocuk olanlar az çok hatırlasa da etkilerini tefehhüm etmemiş olmalarını beklemek zor değil. Ama bizim gibi <em>boomer’lar</em>, kart ihtiyarlar, dedeler, dayılar, teyzeler kolektifi durup düşünmek zorundayız? Gerçekten ne oldu? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazıda 11 Eylül sonrası siyasetin aldığı şekli, güvenlik doktrinlerini tafsilatıyla ele alacak değilim, bu konuda da bilgim yok zaten. Ama hepimizin anladığı şekilde anlatayım; şahtı şahbaz oldu. Devletlerin eline kamusal ve bireysel gözlem için çok daha fazla bahane geçti. Bunu herhangi bir havaalanında görmeniz zaten mümkün. Bu hal ve şerait pandemi sonrası dünyada daha da arttı. Zincirlerimiz daha bir sıkılaştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi de Dünya’da ve Türkiye’de sosyal medyadan çocukları korumak bahanesiyle kimlikle yaş sınırlaması sistemi geliyor. Yani adeta bir bankanın internet şubesinde hesap açar gibi telefonunuzun kamerasında kafanızı oynatacaksınız, metrik verileriniz iletilecek. Kimlik doğrulanacak ki filanca yaşın (15-16 vs) altında olup olmadığınız belli olsun. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gibi düzenlemelerin çocukları korumak ile zerre-i miskal ilgisi olmadığını görmek hiç zor değil. Bunun talep edildiğini görecek olan çocuğun ilk adresi yaş doğrulaması istemeyen diğer adreslere gitmek olacaktır. Bu gençliğin hayatta kalma kuralıdır. Eğer bakkal Ahmet abi yaşınız küçük diye size sigara satmıyorsa, yan mahalledeki Hasan abi her zaman satar. Hasan abi iyidir. Üstelik Hasan abiye güzel kızlar da gelir. &nbsp;Ahmet abi örnek vatandaştır ama her zaman Hasan abi biri gibi olur. Bir bakmışsınız ilk şarabınızı da Hasan abiyle içmişsiniz. Gerisi gelir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu Hasan abinin dijital dünyadaki adı Tor network sistemleri ve Tor internet gezgini. Karanlık web ağlarına ulaşmayı sağlayan bu sistemi yazdığım için editörüm sansür isteyebilir ama -bu yazıyı okuyan bir gençlik var mı bilmesem de- onlar zaten biliyorlar karanlık web’e nasıl girildiğini. Benim bilmediğim başka gırla yol da vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve ho ho ho! Çocuklar yılbaşı hediyeniz geldi! Karanlık web’de herhangi bir silahın planını, bir bombanın nasıl yapılacağını, <em>cannabis </em>bitkisinin, yani esrarın nasıl yetiştirileceğini öğrenmeniz hiç zor değil. Hatta bunların gerekli materyallerini sağlamak da mümkün. Benim gençliğimde internet sadece forumlardan ve ICQ denilen enteresan bir sosyal medya uygulamasından ibaretken <em>Anarchist’s Black Book</em> (Anarşistin Kara Kitabı) diye bir kitap vardı, o dönemin Tor’u oydu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi heyhat, Tor’u bir yana bırakın, herhangi bir Rus web sitesi bu işi görebilir. Hele bir 3D yazıcınız varsa…Neyse, burası otosansür olsun. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hasılı, lafı kısa keselim; bu yasağın bir anlamı yok. Zaten en son Kahramanmaraş saldırısında saldırıyı düzenleyen çocuğun çoktan yasaklanmış olan Discord’a girmesi bu yasağın anlamsızlığının birinci dereceden ispatı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla amaç ne? Elbette masumların koruması bahanesiyle kelepçeyi daha da sıkmak. Buna siyaset bilimciler, psikologlar, sosyologlar ne ad veriyorlardır bilmiyorum; ben <em>güvenlik illüzyonu</em> diyorum. Modern şehir insanını eskiden tamamen merkezsiz ve neredeyse engelsiz olan internetin sınırları belirlenmiş versiyonuna mahkûm ederek, onu <em>koza </em>içine almak. Onu anonim değil, bilinebilir, algoritmalarla takip edilebilir, hareketleri, arzuları ve iştihası tamamen kontrol edilebilir hale getirmek. Temel amaç bu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir devlet bunu neden yapar? Elbette gücün kendinde olduğunu göstermek bir sebeptir ama çok daha temel bir sebep vardır; memelilerin hayatta kalma kanunudur, bir beta grubunun isteklerini karşılayacak temel bir ekonomik kaynak yoksa ya da bu kaynaklar giderek tükeniyorsa, onların alfa grubunun kaynaklarına konmamasını sağlamak. Bu biyolojik tanımlamanın iktisattaki adı ise sermayenin kendi çıkarlarını korumasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kısacası sistem kendi düşmanını üretir; sözde çocukları istismardan, siber zorbalıktan korur ama bir grubun silahlanıp kendi çetesini oluşturması sorun değildir çünkü güvenlik illüzyonuna ihtiyaç vardır. Bunlar sokak çetelerinden, terör örgütlerine kadar geniş bir ürün yelpazesi oluştururlar. Fark etmez, yeter ki sen evinde silahlanma; senin yerine birileri silahlanırsa birileri onunla ilgilenir. O da savcılıklar, mahkemeler “vakit bulup” ilgilenirse. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu da şimdilik bireysel silahlanmaya neden karşı olmadığıma dair kısa bir cevap olsun. Sonra anlatırım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu döngüsel bir düşüncedir. Vatandaşın her zaman boyun eğmesi istenir, bir grup zaman zaman kontrol altında tutulur, başka bir grubun kontrol altında olmaması zaman zaman işine gelir, zaman zaman gelmez. Ondan sonra “güvenlik” bir sorun olmaya başladığı zaman kontrol bir çözüm olarak ileri sürülür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu esnada meslek liselerinde staj yaparken istismara uğrayan, emeklerine el konulan, sigortasız çalıştırılan ve iş cinayetlerinde öldürülen çocuklar akla gelmez. Bu esnada Gazze’de öldürülen o kadar çocuk akla gelmez. Irak ve Suriye’de ölenler akla gelmez. Çünkü bunlar fillerin kavgasıdır, bizim bulaşmamız istenmez. Biz <em>çimen olmak </em>zorundayız. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aksi halde İsrail’in Gazze’deki operasyonlarına zerre kadar ses çıkarmayan İngiltere’nin “çocukları koruma” bahanesiyle sosyal medyaya yaş sınırı getirme planını ilk ortaya koyan devlet olması nasıl açıklanabilir? Devasa uyuşturucu ve bahis çetelerinin milyarlarca dolar kazanıp sokakta cirit attığı, çocuk cinayetlerinin, kaybolan çocukların her gün haber konusu olduğu Türkiye’nin oyunlarla ilgili düzenleme getirme isteği nasıl açıklanabilir? Kimlik taratarak X’e gireceksiniz ve bu sorunlar çözülecek. Steam platformunun bandını daraltırsanız belki Güngören’de ruhsatsız silah satan adam o çocuğa silah satmayacak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki…Mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düşündüm de bu tanımı değiştiriyorum, adı güvenlik illüzyonu değil, güvenlik delüzyonu (sanrısı) olsun. Çünkü illüzyona hepimiz kapılabiliriz. Ancak bir sanrı bizi böyle mantıksız bağlar kurmaya iter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aptallık ise baki kalır. Neyse. Görüşürüz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/ilk-zayiat-daima-masumiyettir-cocuklari-ve-masumlari-koruma-bahanesi-1778242340.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Neden bu kadar az bebek?: Belki de en büyük nedeni gözden kaçırdık</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/neden-bu-kadar-az-bebek-belki-de-en-buyuk-nedeni-gozden-kacirdik-13264</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/neden-bu-kadar-az-bebek-belki-de-en-buyuk-nedeni-gozden-kacirdik-13264</guid>
                <description><![CDATA[Düşük maliyetli ve gerçekten işe yarayan bir doğurganlık politikası var: İnanç. Belki de orijinal belirsizlik azaltma stratejisi. Din uzun zamandır büyük ailelerle ilişkilendiriliyor; Amishler, Mormonlar, ultra-Ortodoks Yahudiler ve Hutteritler ortalamanın üstünde doğurganlık oranlarıyla bilinir. 2024’te yayımlanan “Hannah’s Children” kitabında Catholic University of America ekonomisti Catherine Pakaluk ve bir meslektaşı, beş veya daha fazla çocuk sahibi 55 Amerikalı kadınla konuştu. Hepsi dindardı. İnanç birçok seviyede güvence sunuyor: İnsanların kozmik bir zincirin parçası olduğunu, çocuk yapmanın ahlaki bir erdem olduğunu ve Tanrı’nın onlara bakacağını öğretiyor. Pratik düzeyde ise hazır bir topluluk sunarak aile hayatını onaylıyor ve destekliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Raleigh Rivera ve kocası beş yıldır ebeveynlik planlarını yapıyordu. 2025’te 2023’ten beri yaşadıkları Los Angeles’tan, Bayan Rivera’nın memleketi Minneapolis’e geri taşınacaklar, orada ev alabilecek ve aile kurabileceklerdi. “İkimiz de hayatımız boyunca bebek ve çocuk delisi olduk,” diye özetledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">&nbsp;Bayan Rivera 30 yaşına bastığında (geçen yaz kutladığı doğum günü) denemeye başlamayı planlamışlardı. Ancak aynı yıl, onlara sağlam görünen her şey çökmeye başladı. Palisades ve Eaton yangınları şehrin bazı bölgelerini yok etti. Kamala Harris’in seçim kampanyasında vaat ettiği ilk kez ev alacaklar için kredi imkanı ortadan kalktı. Yaz aylarında Bayan Rivera’nın Minnesota’daki anne babası, Kanada orman yangınlarından gelen dumanla boğuluyordu. Kocası Amerikan vatandaşı ama Meksika kökenli olduğu için, ırk profili çıkarma politikalarının onu hedef alabileceğinden endişe ediyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Halk sağlığı yüksek lisansı olan Bayan Rivera, gelecekteki çocuğunu aşılanmamış sınıf arkadaşlarının arasına göndermekten endişe duyuyordu. “Kendimize çok çalıştık, finansal durumumuzu, sağlığımızı ve her şeyi yoluna koyduk,” diye ifade ediyordu kendini geçtiğimiz Ağustos’ta ayında.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">&nbsp;“Ama bu planlar şu anda askıda çünkü her şey… imkânsız gibi görünüyor, neyin ne olacağını bilemiyoruz.” İstikrarlı işleri ve yapıcı evlilikleriyle Rivera çifti, demografların bugün ebeveynliğe doğru yol almasını beklediği ideal insan tipi. Nüfus eğilimlerini araştıran bilim insanları, ekonomiler yükselişteyken doğumların arttığını, son dönemde de cinsiyet rolleri ile doğum oranı arasında bir ilişki olduğunu öne sürdü: Evde ve toplumda çok yüksek düzeyde eşitlik, daha fazla doğumla ilişkilendiriliyor (aynı şey çok düşük cinsiyet eşitliği için de geçerli). </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Ancak dünyanın çoğu yerinde doğum oranları son yirmi yıldır istikrarlı şekilde düşüyor; ekonomiler büyümüş ve çalışan kadınların eşleri ev işlerinde daha fazla sorumluluk alsa bile. Toplu olarak çocuk yapmama isteksizliği belki de en belirgin şekilde İskandinav ülkelerinde görülüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">İstikrarlı ekonomileri, güçlü sosyal güvenlik ağları, sağlam aile politikaları ve eşitlikçi cinsiyet ilişkileriyle 2000’lerin başında nispeten yüksek doğum oranlarını korudular. Ancak 2008 finansal krizi sonrasında Norveç, Danimarka, İsveç ve Finlandiya’da doğumlar düştü ve ekonomileri 2010’larda toparlansa bile gerilemeye devam etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Bu ülkelerin aile politikalarında önemli bir değişiklik olmamıştı ve erkekler hâlâ bulaşıkları paylaşıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Aynı aşağı yönlü trend Amerika Birleşik Devletleri’nde de görüldü; 2007’den beri doğumlar yaklaşık %23 azaldı (geçen yıla kadar yüksek göç oranlarına rağmen). Doğu Asya ülkelerinde de doğumlar düşüyor; bölge hükümetleri soruna kova kova para dökmelerine rağmen. Fransa’da da, uzun süredir uygulanan pronatalist (doğum teşvik) politikalarına rağmen durum farksız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Bu, yalnızca “karşılayabilirlik” meselesi değil yani insanların daha az çocuk yapma tercihini açıklamak için sıkça kullanılan o klişe kelime. Hükümetlerin ebeveynlere desteği yardımcı olabilir ama genel olarak insanlar hem çok az destek olan ülkelerde hem de cömert aile yardımlarıyla ünlü ülkelerde daha az çocuk yapıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Bu trend hem geçim sıkıntısı çekenlerde hem de Rivera çifti gibi ileri derece eğitimli ve yeterli maaşı olanlarda da geçerli. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Araştırmacılar artık şunu fark ediyor: Bu farklı kültürleri, politika ortamlarını ve demografik grupları birleştiren şey, gençlerin geleceğin çok belirsiz olduğu ve ebeveynliğin ömür boyu sürecek bir taahhüt için fazla riskli olduğu yönündeki ezici hissi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Buna “demografik gerilemenin vibe teorisi” diyebiliriz. Gelecek hiçbir zaman garanti olmadı ama sanki olağanüstü bir belirsizlik çağında yaşıyoruz. ABD’de iş güvencesi azaldı, gelir dalgalanması arttı. Eskiden sürekli yükselen yaşam beklentisi, düşük eğitimli kadın ve erkeklerde düştü. Ekonomimizin üzerine kurulu olduğu birçok güç yapay zekâ, göç, küresel ticaret endişe verici şekilde oynak hale geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Eskiden “sorun” veya “rahatsızlık” anlamına gelen “disruption” (yıkım) kelimesi, ekonomimizin korkutucu derecede güçlü bir sektörünün temel felsefesi oldu. Tahmin piyasalarının yükselişi dünyayı devasa bir kumarhaneye çevirdi. İklim krizi kontrolden çıkıyor, ebeveynliği mümkün kılacak her şeyin maliyeti (konut, çocuk bakımı vb.) hızla artıyor. Son yarım yüzyıl muazzam eşitsizlik getirdi ve sosyal hareketlilik keskin şekilde düştü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Şu anda doğurganlık çağındaki iki kuşak, dünya çapındaki felaketler döneminde yetişmenin psikolojik ve finansal yaralarını taşıyor: Büyük Resesyon sırasında işgücü piyasasına giren büyük millenial’lardan birçokları anne babalarının işini veya evini kaybettiğini izledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Covid-19 salgınıyla hayatları altüst olan Gen Z ise şimdi giriş seviyesi işler ve hatta potansiyel partnerler için yapay zekâyla rekabet ediyor. Amerika’yı yöneten adam ise hem içeride hem dışarıda varlığını kaosa adamış gibi görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Düşen doğurganlık oranları kendi kendini besleyen bir döngü yaratıyor: Her kuşak bir öncekinden daha küçük olursa toplum nasıl işleyecek? </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Gen X yazarı Astra Taylor bizim çağımızı “güvensizlik çağı” olarak adlandırıyor; Gen Z yazarı Kyla Scanlon ise “öngörülebilir ilerlemenin sonu”ndan bahsediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Zoomer’ların (Gen Z) geleceğe dair belirsizliği alışıldık metriklerle ölçülemiyor veya düzgünce bir Excel tablosuna girilemiyor. Ama küresel ebeveynlik çöküşündeki X faktörü (belirleyici etken) tam da bu olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Floransa Üniversitesi’nden demograf Daniele Vignoli, 2008’de İtalya’nın doğurganlık oranı kadın başına neredeyse 1,5’e ulaştığında temkinli bir iyimserlik içindeydi — göç olmadan nüfusu sabit tutmak için gereken 2,1’in hâlâ çok altında ama 1980’lerden beri en yüksek oran. “İtalya’da doğurganlığın yeni baharını, demografinin yeni baharını kutluyorduk,” diye hatırlıyor. Ardından Büyük Resesyon vurdu ve doğurganlık sadece İtalya’da (bugün 1,2’nin altına düştü) değil, tüm Avrupa’da geriledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Mevcut hiçbir demografik teori, kıta genelindeki bu düşüşün neredeyse uniform (tek tip) yapısını açıklayamıyordu. Düşüş, bir ülkenin resesyondan ne kadar derin etkilendiğine veya ne kadar hızlı toparlandığına bakmaksızın devam etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Vignoli’ye göre istihdam durumu veya konut piyasası gibi yapısal faktörler önemli bir bağlam sunsa da, insanların kendilerini gelecekte nerede gördükleri konusunda bütün resmi vermiyordu. Çocuk yetiştirmek doğası gereği geleceğe dönük bir projedir ve Vignoli’nin analizine göre, küresel ekonomideki artan oynaklık ve hızlanan teknolojik değişim, gençlerin mütevazı bir güven derecesiyle bile ileriye dönük yol çizmesini zorlaştırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Bir araştırmada Vignoli ve ortak yazarları, insanların mevcut iş durumunun (sürekli mi yoksa geçici mi istihdam) ebeveyn olma kararını etkilediğini, ancak bunun kadar etkili olanın gelecek beklentileri ve “bu iş biterse benzer maaşla başka bir iş bulabilir miyim?” sorusuna verdikleri yanıt olduğunu buldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Bu his hem gerçek dünya koşullarının hem de bireysel mizacın Vignoli’nin deyimiyle “beklenmedik sonuçlara karşı dayanıklılık” kavramının bir fonksiyonu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Günümüzdeki nüfus değişimlerini anlamak için, araştırmacıların başka bağlamlarda “geçmişin gölgesi” diye adlandırdığı göstergelerin ötesine bakmamız gerekiyor: Kişi istihdamlı mı? Evli mi? Üniversite mezunu mu? Aynı zamanda “geleceğin gölgeleri” denen şeyi de dikkate almalıyız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Bu yaklaşım, uzun süredir var olan bazı kalıpların neden değişmeye başladığını da açıklıyor. Daha az eğitimli Amerikalı kadınlar, daha eğitimli akranlarına göre geleneksel olarak daha fazla çocuk sahibi oluyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Bu, doğum kontrolünün yaygınlaşmasından ve evliliğin fiilen zorunlu olmaktan çıktığı dönemden önce de doğruydu, sonrasında da. Araştırmacılar, anneliğin genç düşük gelirli anneler için kırılgan koşullarına rağmen belirsizliği azalttığını teorileştirmişti; çünkü onlara tanımlanmış, değerli bir sosyal rol, net sorumluluklar ve net bir yol sunuyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Büyük Resesyon sonrası doğum düşüşü her eğitim seviyesindeki kadını etkiledi ancak 2007-2016 arasında üniversite diploması olmayan Amerikalı kadınlarda düşüş daha dikti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Demograf Lyman Stone’un analizine göre bu grupta doğumlar projeksiyonların %12 altında kaldı; yani sadece bu segmentte tahmini 3,1 milyon “kayıp” doğum var. Yüksek lisans ve üstü eğitimli kadınlarda ise doğumlar 2007 seviyelerine göre sadece %7 düştü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Üreme en keskin şekilde beyaz olmayan kadınlarda, özellikle Latin ve Yerli Amerikalı kadınlarda geriledi; bunlar ortalama olarak beyaz kadınlardan daha az kazanan konumdalardı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Her büyük sosyal değişimde olduğu gibi burada da birden fazla faktör rol oynuyor; ancak giderek artan kanıtlar, böylesine belirsiz bir dünyaya çocuk getirmenin kaygısının anneliğin cazibesini aşmaya başladığını gösteriyor. Dünya daha önce de belirsizlik dönemleri yaşadı, peki bu sefer neden farklı? Bir olasılık, “polikriz” çağında yaşamamız 1990’larda filozof Edgar Morin ve Anne Brigitte Kern tarafından ortaya atılan bir kavram; aynı anda birçok krizin birbirini beslemesini anlatıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Aile kurma meselesi özelinde, bu krizler arasında Büyük Resesyon (2008) özellikle belirleyici olmuş olabilir. Bologna Üniversitesi demografi profesörü Chiara Ludovica Comolli, “Dünyayı değiştirdi,” diyor. “Öyle eşitsizlik seviyeleri yarattı ki, insanlar ve gruplar arasındaki ilişkiler tamamen altüst oldu.” Comolli, ekonomik belirsizliğin sosyal alana nasıl yayıldığını, sosyal güveni nasıl aşındırdığını, radikal sağ partilerin yükselişini nasıl tetiklediğini ve bunların doğurganlığı nasıl etkilediğini araştırıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">İsveç’te sağ popülist İsveç Demokratları aileyi koruma ve çocuk yardımlarını artırma vaadinde bulunuyor. Ancak Comolli, partinin popülerlik kazandığı kasaba ve şehirlerde doğum oranlarının aslında düştüğünü buldu. Araştırmacıların “komşularının radikal sağa desteğinden en çok yabancılaşma hissedecek grup” olarak tanımladığı yüksek eğitimli kadınlar, çocuk yapmama eğiliminde özellikle belirgindi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Büyük Resesyon’un aşırı etkisinin bir başka nedeni de, kesintisiz dijital bilgi bombardımanı çağındaki ilk ekonomik kriz olması olabilir. Bu, krizi ve yarattığı dehşet hissini, finansal olarak etkilenmeyen insanlar için bile kaçınılmaz kıldı. Doğal afetler, siyasi kargaşa ve savaş için de aynı şey geçerli: Küresel bir dünyada kimse yalıtılmış değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Oslo Üniversitesi sosyoloji profesörü Trude Lappegård, “Sadece kendi belirsizliğin değil, etrafındaki tüm belirsizlikleri de içselleştiriyorsun,” diyor. “Kendi endişeni, potansiyel olarak seni endişelendirebilecek şeyleri ve başkalarını endişelendirenleri birbirinden ayırmak zor.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Lappegård ile birlikte çalışan Axel Peter Kristensen geçen yaz konuştuğumuzda durumu şöyle özetlemişti: “Hangi belirsizlik önemli? Sana çok yakın olan mı? Daha büyük ve soyut ölçekteki mi? Avrupa’daki mi yoksa Norveç’teki mi?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Kendisi 33 yaşında, bir partneri, bir işi ve Oslo’da küçük bir dairesi olan Kristensen henüz baba değil. Kendi hayat yolunu, erken 30’larında üç çocuğunu da yapmış olan anne babasıyla kıyaslıyor. O dönemde annesi hemşirelik eğitimi alıyormuş, babası ise marangozmuş. Bugün baktığında onların durumu “güvenli sayılmazdı kira ödüyorlardı, çok paraları yoktu,” diyor. “Ama yine de ‘tabii ki çocuk yapacağız’ diye hissetmişler.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Annesi eğitimine devam etmek istiyormuş, anne babası ileride ev almak istiyormuş ama o dönemde çocuklar bu hedeflere engel olarak görülmüyormuş. “Doğumu ertelemiyorlardı. Aynı anda yapabiliyorlardı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Annesiyle bu kuşak farklılıklarını konuşuyor. “En büyük farkı onun hikâyesini ve benim hikâyemi karşılaştırırken hissediyorum. Bu şeyler önce yoluna girmeli,” diyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Belirsizlik merceğinden bakıldığında, evliliğin ve çocuk yapmanın küresel ölçekte ertelenmesi, sadece “önceliklerin değişmesi”nden ibaret olmayabilir. Bu, bir ekonomistin yakın zamanda “eşi benzeri görülmemiş derecede türbülanslı” diye tanımladığı bir çağda, insanlar için istikrarlı bir temel oluşturma çaresizliği olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">“Güzel bir gelir, istikrarlı bir iş, iyi bir eğitim, bir daire sahibi olmak,” diyor Kristensen. “Bu yeni kilometre taşlarının önemi, ekonomik belirsizliği benliğimizde daha çok hissettiğimiz bir çağda değişti mi?” </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Ancak bu kilometre taşları daha önemli hale gelirken, onlara ulaşmak da çok daha zorlaştı. ABD’de ilk kez ev alanların medyan yaşı artık 40’a ulaştı. “Bununla başa çıkmanın bir yolu çocuk yapmayı ertelemek olabilir,” diyor, “ya da belki tamamen vazgeçmek.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Belirsizlik teorisini savunanlar bile, dünya çapındaki düşen doğum oranlarına katkıda bulunan başka birçok faktör olduğunu kabul ediyor. Evlilikte belirgin bir gerileme var. Artan sosyal izolasyon ve bazılarının “seks resesyonu” dediği olgu, bebek patlamasını hiç de işaret etmiyor. Bugünkü iş olanakları da öyle. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Eğitimli çalışanlar, ekonomist Claudia Goldin’in “açgözlü işler” diye adlandırdığı pozisyonlarla karşı karşıya: 9’dan 5’e sığmayacak kadar fazla şey talep eden işler. Daha az vasıflı işçiler ise öngörülemez vardiyalar ve yaşam maliyetiyle baş edemeyen ücretlerle mücadele ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Bunların ikisi de, ebeveynlerin çocuklarının gelişimine devasa zaman ve para yatırımı yapması beklentisiyle zor bağdaşıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Eğitim kampanyaları ve uzun etkili doğum kontrol yöntemlerine erişim, ergen gebeliklerini etkili şekilde azalttı; bu da ABD’deki toplam doğum düşüşünde önemli bir rol oynadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Ancak yeterince derin bakarsanız, bu faktörlerin birçoğu da birer belirsizlik biçimine dönüşüyor. Comolli bana, partneriyle birlikte iş durumları daha netleşene kadar ebeveynliği ertelediklerini anlattı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Kendi yaşının ilerlemesi ve olası sağlık sonuçları konusundaki endişelerini, birçok insanın asıl derdi olan mortgage faizleri veya yükselen fiyatlar gibi maddi faktörlerle sık sık kıyaslıyor: “Hem kişisel hem profesyonel hayatımda sık sık şunu merak ediyorum: Bunlar temelde farklı türde belirsizlikler mi yoksa aynı madalyonun iki yüzü mü?” diyor. Her durumda, belirsizlik psikolojik ya da yapısal olsa da “asıl zorluk, bu boyutların nasıl etkileşimde bulunduğunu daha iyi anlamak.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Konuştuğum hemen hemen her akademisyen gibi Comolli de belirsizlik kavramını netleştirmeye ve ölçüm yöntemlerini geliştirmeye ihtiyaç olduğunu vurguladı. Belki de en basit yol, insanlara geleceği nasıl hissettiklerini doğrudan sormak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Demograflar bunu “Kuşaklar ve Cinsiyet Araştırması” ile yapıyor; her üç yılda bir, 20’den fazla ülkede ülke başına 10 bin kişiye anket uygulanıyor. Yeni sorularda insanlara iklim değişikliği, yüksek işsizlik ve gelecekteki askeri çatışmalar gibi konularda ne kadar endişeli oldukları soruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Harvard’dan sosyolog Daniel Schneider, belirsizlik ile doğurganlık arasındaki bağlantıyı, “aile savaşları” dediği iki kutuplu kültürel tartışmanın ortasında bir yer olarak görüyor. Sağ kesim geleneksel aile yapılarını, evde 10 çocuk okutan “tradwife” anneleri savunurken; sol kesim çekirdek ailenin bittiğini ve “herkes kedileriyle yaşayacak” diye espri yapıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Belirsizlik araştırmaları ise aslında şunu gösteriyor: “İnsanlar aile kurmak istiyor ama aynı zamanda çok belirsiz ve istikrarsız bir dünyada, ebeveynlerden inanılmaz yüksek standartlar talep eden bir ortamla karşılaşıyorlar.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Çocuk sahibi olmak için vergi indirimi gibi tek seferlik pronatalist (doğum teşvik) jestlerle sorunu çözmek, zaman zaman defalarca başarısız oldu. Gerçek bir değişim için politika yapıcıların “çocuk sahibi olmayı ve yetiştirmeyi kolaylaştıran, aynı zamanda insanın mutlu, güvenli ve sağlıklı bir hayat yaşamasını destekleyen bütüncül bir yaklaşım” benimsemesi gerekiyor, diyor Ohio State Üniversitesi Nüfus Araştırmaları Enstitüsü direktörü Sarah Hayford. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">“Ebeveynlik kısmını, güvenli hayat kısmını çözmeden ele alamazsınız.” Bu, yapısal değişim gerektiriyor. Ya da çok derin cepler. Dünyanın en düşük doğurganlık oranlarından birine sahip Güney Kore’de (kadın başına 0,8 çocuk) Booyoung Group inşaat şirketi 2024’te dikkat çeken bir hamle yaptı: Çalışanlarından bebek sahibi olanlara 100 milyon Kore wonu (bugünkü kurla yaklaşık 68.000 dolar, yani Güney Kore yıllık kişi başı gelirinin iki katı) teklif etti. Şirket geçen yıl 36 doğum bildirdi program başlamadan önceki ortalamaya göre yaklaşık %60 artış. Bu bonus, tıbbi masraflar ve ileride üniversite harçları için verilen sürekli desteğin üzerine. Üçüncü çocuk sahibi olanlar 100 milyon won ile kalıcı konut desteği arasında seçim yapabiliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Bir çalışan Kore gazetesine “İkinci çocuk sahibi olmaktaki en büyük endişem olan maddi kaygıları şirket çözdü” demiş. Gazete, eğer bu şirket bir ülke olsaydı doğurganlık oranının Güney Kore’nin 3,6 katı olacağını hesaplamış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">ABD’de yıllık kişi başı gelirin iki katı yaklaşık 153.000 dolara denk geliyor. İnsanların fikrini değiştirmek için gereken müdahale ölçeği bu mu? Ailelere yönelik çoğu politika teklifi ise ancak palyatif çözümler öneriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Heritage Foundation, evde kalan evli ebeveyni desteklemek için çocuk başına 2.000 dolarlık “evde çocuk bakımı denkleştirme kredisi” çağrısı yapıyor; bu miktar, ortalama Amerikan hanesinin bir ayda harcadığının üçte birinden az. Bu kadar küçük miktarlar, gençlerin hayatına hükmeden o geniş belirsizlik hissini asla dengeleyemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Ancak düşük maliyetli ve gerçekten işe yarayan bir doğurganlık politikası var: İnanç. Belki de orijinal belirsizlik azaltma stratejisi. Din uzun zamandır büyük ailelerle ilişkilendiriliyor; Amishler, Mormonlar, ultra-Ortodoks Yahudiler ve Hutteritler ortalamanın üstünde doğurganlık oranlarıyla bilinir. 2024’te yayımlanan “Hannah’s Children” kitabında Catholic University of America ekonomisti Catherine Pakaluk ve bir meslektaşı, beş veya daha fazla çocuk sahibi 55 Amerikalı kadınla konuştu. Hepsi dindardı. İnanç birçok seviyede güvence sunuyor: İnsanların kozmik bir zincirin parçası olduğunu, çocuk yapmanın ahlaki bir erdem olduğunu ve Tanrı’nın onlara bakacağını öğretiyor. Pratik düzeyde ise hazır bir topluluk sunarak aile hayatını onaylıyor ve destekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Ancak Ortodoks Hristiyanlık ve Katoliklik gibi bazı mezhepler yeni katılımcı kazansa da genel olarak daha fazla Amerikalı “dinsiz” olarak tanımlanıyor. Özellikle kadınların dinden uzaklaşma hızı önemli. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Heritage Foundation’ın Amerikan ailesinin geleceği üzerine Ocak raporu dinden düzinelerce kez bahsederken, iki taraflı çoğunluğun önemli gördüğü ücretli aile izninden sadece birkaç kez söz ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">28 yaşındaki Clare Zakowski, bir terapi merkezinde part-time yönetici olarak çalışıyor. Federal ücretli aile izni programını memnuniyetle karşılayacağını söylüyor (Kongre’nin sunmadığı bir şey). Çocukları her zaman sevmiş; Wisconsin Green Bay’de lise öğrencisiyken bebek bakıcılığı yapmış ve yaz kampında etkinlikleri yönetmiş. “Onların saflığını ve masumiyetini seviyorum,” diyor. “Çocuklar harika geliyor bana.” 7 yıldan fazla süredir erkek arkadaşıyla birlikte ve çocuk konusu ilk günlerden beri konuşuluyor. Ancak son zamanlardaki erkek egemen internet kültüründen iğreniyor ve yapay zekânın topluma etkisinden endişe duyuyor. “ Her gün haberler çılgınca ve bir süredir böyle,” diyor. “Gerçekten çok garip bir zamanda yaşıyoruz gibi hissediyorum.” Ücretli izin (veya evrensel sağlık sigortası) dışında daha derin bir şey arıyor: Güven duygusu. Yetişkin hayatında Amerika’da henüz tatmadığı bir şey. “Bence bir devrim olması lazım demiyorum ama temelde büyük siyasi değişim, herkesin ahlaki uyanışı gibi bir şey,” diyor. Ebeveynliğe hazırlanmak için tam zamanlı, daha yüksek maaşlı bir iş arıyordu ama arayış o kadar stresli geldi ki vazgeçti. “Önceden plan yapmamanın olumsuz yanları olabileceğini biliyorum,” diyor ama “gelecekte ne olacağını kim bilebilir ki?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Raleigh Rivera ile Nisan başlarında tekrar konuştuğumda bazı mutlu gelişmeler vardı. Yakın arkadaşlarından birkaçının hamile kalması onda yeni bir irade hissi uyandırmış. “En iyi arkadaşım Temmuz’da doğuracak ve bu bende anında bir his yarattı.” Gecenin orta yerinde “Vazgeçemem. Başka çarem yok. Onu desteklemem ve dünyayı iyileştirmek için çalışmaya devam etmem lazım,” diye düşündüğünü söylüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Sonra internette gezinirken Minneapolis’te ailesine ve anneannesine yakın güzel bir ev bulmuşlar ve karar vermişler. Teklifleri kabul edildikten birkaç gün sonra İç Güvenlik Bakanlığı güçleri Minneapolis’e inmiş. Topluluklarının birbirini korumak için bir araya gelişini izlemek onun irade hissini daha da güçlendirmiş. “Yeni yuvamız olacak yerde insanların cesaretine tanık olmak içimizde bir şeyi değiştirdi,” diyor. Belki de bu, çocuk yapabilecekleri bir dünyaydı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Karar değişikliği geçen yaz anlattığı korkuları tamamen yok etmedi. “Çok korkutucu olacağını biliyorum,” diyor. Ama eşiyle birlikte kendilerine ebeveyn olmayı hayal etme izni verdikleri anda “aşırı bebek ateşi” ikisini de sardı. “Gerçekten çılgınca gelen, ilkel ve inanılmaz duygusal yoğunlukta bir şekilde,” diyor. “Denemekten başka çarem yokmuş gibi hissediyorum.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Bu haber Economic Hardship Reporting Project tarafından desteklenmiştir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">* Anna Louie Sussman (</span></span><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Köşe yazarı ve yakında çıkacak “Inconceivable: The Impossibility of Family in an Age of Uncertainty” (Belirsizlik çağında ailenin imkansızlığı) kitabının yazarıdır)</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/05/07/opinion/birthrate-kids-parents-demographics-future.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/05/07/opinion/birthrate-kids-parents-demographics-future.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/neden-bu-kadar-az-bebek-belki-de-en-buyuk-nedeni-gozden-kacirdik-1778181181.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Enflasyonun &quot;bahar&quot; yorgunluğu</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/enflasyonun-bahar-yorgunlugu-13263</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/enflasyonun-bahar-yorgunlugu-13263</guid>
                <description><![CDATA[Nisan verileri bize şunu açıkça söylüyor: Enflasyonla mücadele sadece Merkez Bankası'nın faiz kararlarına bırakılamayacak kadar kompleks bir hal almıştır. Yapısal reformlar, mali disiplin ve piyasa aktörlerinin ve vatandaşın "fiyatlar daha da artacak" algısı kırılmadıkça, her ücret artışı bir sonraki zam dalgasının tetikleyicisi olmaya devam edecektir. Önümüzdeki aylar, baz etkisinin yardımıyla manşet rakamlarda bazı gerilemeler görebiliriz. Ancak gerçek başarı, rakamların aşağı inmesi değil, vatandaşın alım gücündeki erimenin durması ve piyasada öngörülebilirliğin yeniden tesis edilmesidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Baharın gelişiyle birlikte doğa canlanırken, ekonomi cephesinden gelen veriler maalesef aynı ferahlığı vermiyor. Türkiye İstatistik Kurumu tarafından paylaşılan son enflasyon verileri, dezenflasyon sürecinin ne denli çetin bir patikaya girdiğini ve fiyat istikrarı yolundaki mücadelenin sadece rakamlarla sınırlı kalmadığını bir kez daha kanıtladı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Rakamların Dili: Tek Haneli Hayaller ve Gerçekler</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Nisan ayı itibarıyla yıllık enflasyonun&nbsp;<strong>yüzde 32,37</strong>&nbsp;seviyesine tırmanması, piyasalarda oluşan "baz etkisiyle düşüş" beklentilerinin üzerine adeta soğuk bir duş etkisi yarattı. Mart ayındaki yüzde 30,87’lik seviyenin ardından gelen bu yükseliş, enflasyonun sadece bir "moment" kaybı yaşadığını, ancak trend olarak henüz kırılmadığını gösteriyor. Aylık bazda gerçekleşen&nbsp;<strong>yüzde 4,18</strong>’lik artış ise mevsimsellik etkisinin bu yıl çalışmadığının en somut göstergesi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Maliyet Baskısı ve Küresel Rüzgarlar</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Enflasyonu besleyen ana damarlara baktığımızda, iki kritik faktör öne çıkıyor:</span></span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Gıda ve Hizmet Katılığı:</strong>&nbsp;Gıda ve alkolsüz içecekler grubundaki&nbsp;<strong>yüzde 34,55</strong>’lik artış, mutfaktaki yangının devam ettiğini söylüyor. Ancak daha tehlikelisi, hizmet enflasyonundaki direnç. Eğitim, sağlık ve kira gibi kalemlerdeki yıllık artışların genel ortalamanın çok üzerinde seyretmesi, enflasyonun ekonominin kılcal damarlarına nüfuz ettiğini gösteriyor.</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Enerji ve Jeopolitik Riskler:</strong>&nbsp;Orta Doğu’da süregelen gerilimlerin küresel enerji piyasalarını tetiklemesi, enerji ithalatçısı bir ekonomi olarak maliyetlerimizi yukarı yönlü baskılıyor. Ulaştırma kalemindeki artış, sadece bir ulaşım maliyeti değil; tarladaki ürünün rafa gelene kadarki tüm serüvenine eklenen bir yük olarak karşımıza çıkıyor.</span></span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Sorun Ne Kadar Derin?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Asıl üzerinde durulması gereken nokta, geçici etkilerden arındırılmış&nbsp;<strong>çekirdek enflasyonun yüzde 29,83</strong>&nbsp;seviyesindeki inatçı seyri. Çekirdek verilerdeki bu katılık, para politikasının (faiz artırımları ve likidite yönetimi) etkisinin iç talebi soğutmakta henüz tam başarıya ulaşamadığını kanıtlıyor. Bu tablo, Merkez Bankası’nın "sıkı duruş" mesajını daha uzun bir süre, belki de 2026 sonuna kadar korumak zorunda kalacağının bir ön göstergesi niteliğinde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Sokağın Hissiyatı ve Toplumsal Refah</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomik modeller ve istatistiksel veriler bir yana, sokağın enflasyonu her zaman kağıt üstündekinden daha "yakıcı" hissediliyor. Maaş zamlarının, fiyat artış hızı karşısında soluksuz kalması, toplumsal refahın aşınmasına neden oluyor. Özellikle orta sınıfın, temel harcamalar (eğitim, konut, gıda) dışındaki tüketimden elini çekmesi, uzun vadede iç piyasada stagflasyon riskini de beraberinde getiriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Sonuç: Bütüncül Bir Mücadele Şart</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Nisan verileri bize şunu açıkça söylüyor: Enflasyonla mücadele sadece Merkez Bankası'nın faiz kararlarına bırakılamayacak kadar kompleks bir hal almıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Yapısal Reformlar:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Tarımsal üretim planlamasından, enerji verimliliğine kadar köklü adımlar atılmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Mali Disiplin:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Para politikasını destekleyen, kamuda tasarrufu önceleyen bir maliye politikası artık bir tercih değil, zorunluluktur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Beklenti Yönetimi:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Piyasa aktörlerinin ve vatandaşın "fiyatlar daha da artacak" algısı kırılmadıkça, her ücret artışı bir sonraki zam dalgasının tetikleyicisi olmaya devam edecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Önümüzdeki aylar, baz etkisinin yardımıyla manşet rakamlarda bazı gerilemeler görebiliriz. Ancak gerçek başarı, rakamların aşağı inmesi değil, vatandaşın alım gücündeki erimenin durması ve piyasada öngörülebilirliğin yeniden tesis edilmesidir.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 May 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/enflasyonun-bahar-yorgunlugu-1778162090.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kendiliğinden</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kendiliginden-13262</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kendiliginden-13262</guid>
                <description><![CDATA[Tek adamın zihnini okuma çabasıyla harcanan servetler ve öngörülemez politikaların tetiklediği silahlanma yarışı, halkın refahından çalınan bedelleri her geçen gün artırır. Bu pahalı düzenin faturası sadece ekonomik değil, liderin on yıl önceki fotoğrafıyla bugünkü arasındaki o ağır fiziksel ve ruhsal bedelde de gizlidir. Sistemin rıza üretemediği noktada başvurulan baskı ve korku iklimi, devlet ile toplum arasındaki bağı kopararak yapıyı bir "beyin ölümü" sürecine sürükler. Sonuçta o gösterişli zenginliğin arka yüzünde, yaşama sevincini yitirmiş bir toplum ve sadece sopayla ayakta durmaya çalışan kırılgan bir iktidar kalır. İşte bu tablo, otoriterliğin ihtişamlı bir yükselişten sessiz ve kendiliğinden bir çöküşe giden kaçınılmaz yolculuğunun özetidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriter rejimler ilk günlerinden başlayarak güçlerini hızla artırma derdine düşerler. Göreve geldikleri anlarda genellikle oldukça zayıf ve kırılgandırlar. Bu durumun kısa sürede giderilmesi gerekmektedir bilindiği üzere rakip ve “düşmanlar” uygun zamanı beklemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belirgin bir meşruiyetle iktidara gelebildikleri için daha baskıcı yöntemleri hızla ve “geçici” olduklarını ifade ederek uygulamaya koyabilirler. “Düşmanların” gerçekten “düşman” olduğu konusunda inandırıcılıkları henüz yüksektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriter liderlerin veya tek adamların işi zordur. Küçük adamların gıpta ve özentiyle bakıp kendilerinden geçtikleri şatafat, yalakalıklar, gösteriş, zenginlik, bir arka yüze sahiptir. Bunu anlamak aslında hiç de zor değildir. Bir tek adamın iktidara geldiği gündeki fotoğrafı ile on yıl sonraki fotoğrafına bakarsanız otoriter yönetimin kişiye çıkardığı bedeli kolayca görebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herkes bilir ki otoriter rejimler pahalı rejimlerdir. Niçin böyledir? Basit. Meşruiyetleri düşük olduğu için. İnsanları baskı ile yönetmenin rızalarına başvurmamanın bir bedeli vardır. Toplumun belirli kesimlerine sürekli rüşvetler vermek zorundadır böyle rejimler. Üstelik bu rüşvet miktarları sürekli artmalıdır. Bir kez verilen rüşvetler daha verildiği anda kural haline gelir ve beklentiler sabırsızlığa dönüşür. Yeni padişah tahta çıktığında para saçmazsa ilk günden homurdanmalar başlayacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle rejimlerin bir başka özelliği öngörülemez olmalarıdır. Öyle ya öngörülebilir olmaları için tek adamın zihnini okumanız gerekmektedir. Sermaye sahibi iseniz bu zihin okuma süreci için bir servet harcarsınız. Bürokratlarla “iyi ilişkiler” kurmak zorundasınız, mahkemelerle öyle, etkileri azalmış olsa da bazı siyasilerle de. Bunlar hem para hem enerji gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşin başka bir müşkül tarafı dışişlerinde de ortaya çıkar. Öngörülemezliğiniz komşu ülkeleri rahatsız edecektir. Fetih düşleri gören tek adamların zihnine hiçbir komşu güvenemez. Ne yapacaklar? Silahlanacaklar. Siz? Siz de. Bu yeni ve muazzam harcamalar demektir. Görüldüğü üzere rejim her an daha pahalı hale gelmekte ve çok anlaşılabilir nedenlerle bu bedelleri ödeyen halkın memnuniyeti hızla azalmakta, meşruiyet hızla düşmektedir. Tek adamlar bu durumlarda ya baskıyı ya rüşveti arttırırlar. Ama durum öyle bir noktaya gelir ki mali sıkıntılar elde sadece sopanın kaldığı bir noktaya varabilir. Yasaklar artmaya başlar. Hapishaneler dolar ve giderek daha geniş kesimler etkilenir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En vahim durumlar genellikle isyan, halk ayaklanmaları, grevler, egemen elitler içindeki çatışmalar şeklinde ortaya çıkar. Tek adam baskıyı artırdıkça güvenlik güçlerinin önemi artar ve onlar da rejim üzerinde ağır bir yük oluşturmaya başlarlar. Bir karar verici gibi dahi davranmaya başlayabilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunlar bilinmeyen şeyler değildir. Bir rejim genellikle böyle çözülür ve dağılır. Tek adam bu durumda bir dış macera deneyebilir. Mesela küçük çaplı bir fetih. 1984’te Arjantin’de General Galtieri bunu denemiş sonunda hapse girmiştir. Tek adam rejimlerinin orduları fetihlere isteksiz ve genellikle de içeriden bölünmüş durumdadırlar. Kıbrıs’ta fetih arzulayan Yunan Cuntası da aynı sonu paylaşmıştır. Üstelik onların Türkiye ile bir savaşın eşiğine geldiklerinde mali sorunlarını aşmak için Yunan Ordusu’nun cephanelerinin önemli bir kısmını Rodezya’ya sattıkları ortaya çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriter rejimler halk ayaklanmalarını silah gücüyle bastırabilirler. Üstelik bu, günümüzde çok daha kolaydır. Devletlerin izleme ve haberleşme olanakları muazzam ölçüde artmıştır. Takip ve imha teknolojileri de öyle. Halk kitlelerinin rejime sadık bir ordu karşısında yapabileceği tek şey ölmek olur. Ama burada her gün hissedilemeyen, televizyondan izlenemeyen bazı hareketler ortaya çıkabilir. Kendiliğinden hareketler. Bunları tespit etmek çok zordur. Bunların belli bir ideolojisi yoktur. Bir liderleri yoktur. Bir örgütleri yoktur. Konuşulmuş üzerinde anlaşılmış bir eylem tarzları yoktur. Genellikle ödedikleri bir bedel de yoktur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Toplum depresyonda” der bir gözlemci. “Alışverişler düştü. Sanki yemek bile yememeye başladılar. Çocuk bile yapmıyorlar. Seks bile yapmıyorlar. Genç aileler de bile düşmüş seks sayısı. Evden çıkmamaya çalışıyorlar hafta sonları. Çok uyuyorlar. İş yerlerinde uyuklar gibiler. İşten atılmaktan korkmaz gibiler. Kredi alıp ödemiyorlar. Hacizden hapisten korkmuyorlar. İşsizlerin çoğu iş aramıyor. Asgari ücret yol paralarına yetmiyor zaten. Erkeklerde iktidarsızlık, kadınlarda sekse alakasızlık ayyuka çıkmış. Son derece mutsuz ve sinirliler, cinayet ve intiharlar olağanüstü artmış. Ancak orta sınıflar yargı ve polisten çekiniyor. Diğerleri ne inanıyor ne güveniyor ne de korkuyor bunlardan.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bu tablo ortaya çıktığında devlet toplumdan ayrışmış demektir. Yapabileceği bir şey kalmamıştır artık. Çürüme olağanüstü hızlanır. Her şey kendiliğinden olup bitmiştir. Beyin ölümü gerçekleşmiş bir hasta gibidir toplum ve devlet. Tarihte pek çok örneği olmuştur bu durumun. Elbette iyi bir hal değildir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/kendiliginden-1778320400.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kısa değinmeler: Özgür Özel ve Selahattin Demirtaş</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kisa-deginmeler-ozgur-ozel-ve-selahattin-demirtas-13261</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kisa-deginmeler-ozgur-ozel-ve-selahattin-demirtas-13261</guid>
                <description><![CDATA[Özgür Özel ve CHP, yeniden gibi eski güzel günlere dönmeyi ima eden ifadeler yerine yeni bir demokratik cumhuriyet kuruluşu idealini sahiplenebilirse; Ufukları zaten demokratik cumhuriyet yönüne çevrili Selahattin Demirtaş ve cezaevlerinde tutulan diğer siyasi liderler bu ufuktan taviz vermeden mücadelelerini sürdürebilirlerse; Ve nihayet, iktidar bloğunun tüm aksi çabalarına rağmen bu iki damar aralarındaki rabıtayı demokratik cumhuriyet ortak paydasında güçlendirebilirlerse, İşte o zaman daha umutlu olabiliriz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Yeni Arayış</em>’taki yazılarımda günlük siyasetin anlık gelişmelerine olabildiğince az girmeye çalışıyorum. Daha çok uzun vadeli eğilimleri ve derinden akan psiko-politik dinamikleri ele alan yazılar yazmayı tercih ediyorum. Ama bazen güncel siyasette kullanılan tek bir ifade, daha derindeki kimi düğümleri görünür kılabiliyor. Bu yazıda ele almak istediğim iki konu da bu türden.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Özgür Özel ve CHP'nin bir türlü aşamadığı temel sorunu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel geçenlerde çok iyi bir iş yapmış; tüm dünyaya hitap etmek üzere <a href="https://www.journalofdemocracy.org/online-exclusive/how-we-restore-turkeys-democracy/" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><em><span style="color:#5b9bd5">Journal of Democracy</span></em></a>’de İngilizce bir makale yayınlamış. <em>Yeni Arayış</em> da sağ olsun, hemen çevirip <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyenin-demokrasisini-nasil-yeniden-kuracagiz-13201" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:#5b9bd5">Türkçesini</span></a> yayınlamış. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konu hâliyle Türkiye’de demokrasi yokluğu/mücadelesi vb. İçerik belki daha iyi olabilir ama yeterince iyi diyelim ve şimdilik işin o kısmına takılmayalım. Demokratlık iddiası olan, hele de <em>tüm demokratların ittifakı</em> gibi bir derdi olan bir ana muhalefet liderinin hem ülke içine hem de dünyaya bu kapsamda olabildiğince çok seslenmesi tabii ki çok önemli ve değerlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Özgür Özel’in yazısının başlığı şu: "Türkiye'nin demokrasisini nasıl <em>yeniden</em> kuracağız?"</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Yeniden”?!?</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son paragraf da şu: "Görevimiz, Türkiye <em>bir kez daha</em> halkına ve tarihine yakışır bir demokratik cumhuriyet olana kadar direnmektir."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>"Bir kez daha"?!?</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP, tüm dünyaya seslendiği böylesi önemli bir makalesinde bile şu tuhaf ideolojik bagajından kurtulamıyor: "Eskiden demokratik bir cumhuriyetimiz vardı; biz onu yeniden tesis edeceğiz." İngilizcesini de kontrol ettim; orada da "restore" demişler. Yani eski, bozulmamış haline döndüreceklermiş; yeniden tesis edeceklermiş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu küçük bir fark değil. Bu yaklaşımla CHP ne solcuları ne Kürtleri ne Alevileri ne muhafazakarları ne de yoksulları ikna edebilir. <strong>Zira bu sosyal grupların hiçbiri için Türkiye hiçbir zaman <em>demokratik bir cumhuriyet</em> olmadı, olamadı.</strong> AKP öncesi rejimde <em>de</em> solcular rahat siyaset yapamıyordu; Kürtler ve Aleviler (ve tüm azınlıklar) <em>asgari</em> demokratik haklarına sahip değillerdi; muhafazakârlar, CHP’nin de katkısıyla başörtüsü yasağı gibi ucube işlerle uğraşmak zorunda bırakılıyordu; bu sosyal grupların en genişi olan yoksullar/mülksüzler için ise ekonomik demokrasinin zerresi bile hiç söz konusu olmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin çok sık dile getirdiği “Cumhuriyet’e sahip çıkmak” ifadesi, tam da bu nedenle geniş kitlelerde heyecan yaratamıyor, yaratamaz da. Çünkü asgari kurumsal anlamıyla cumhuriyet, monarşik yönetimin yokluğu demektir; kendi başına demokrasi anlamına gelmez. Cumhuriyetler demokratik, otoriter, totaliter, teokratik veya etnokratik nitelikler taşıyabilir. Dolayısıyla belirleyici olan rejimin cumhuriyet olup olmaması değil; eşit yurttaşlık, hukuk devleti, siyasal çoğulculuk, laiklik, temel hak ve özgürlükler ile sosyal adalet standartlarını ne ölçüde kurumsallaştırdığıdır. Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman asgari demokratik standartlara uygun bir demokratik cumhuriyet olmamıştır. AKP iktidarının en azından son 15 yılında, <em>varolan bir demokratik cumhuriyet kaybedilmemiş</em>, demokrasisini bir türlü asgari standartlarda kuramamış bir ülke, giderek daha da karanlık, otoriter/faşizan bir rejime doğru sürüklenmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görülebileceği gibi, CHP’nin gayet haklı olarak hassas olduğu laiklik (veya sekülarizm), Cumhuriyet rejimlerinin <em>gerek-şartı</em> değildir; teokratik cumhuriyetler de olabilir (örn. İran ve kısmen İsrail). Ancak modern demokratik rejimler açısından vazgeçilmez olan, devletin herhangi bir dinî kimliği yurttaşlık hiyerarşisinin temeli haline getirmemesi; inançlı, inançsız ve farklı inançlardan yurttaşlar karşısında hukuken tarafsız kalmasıdır. Bu anlamda laiklik ya da daha geniş ifadeyle din-devlet ayrışması, asgari demokrasinin kurucu koşullarından biridir. Şeklen cumhuriyet olmayıp monarşi olan, ancak aynı zamanda üst düzeyde demokrasi ve laiklik standartlarına sahip birçok Avrupa ülkesi vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O yüzden “cumhuriyete sahip çıkma” sloganı demokratlar açısından yetersiz bir slogandır. Elbette otoriter, teokratik veya monarşik eğilimlere karşı cumhuriyet fikrini savunmanın bir anlamı vardır. Ancak bu savunma, eşit yurttaşlık, çoğulculuk, hukuk devleti, laiklik ve sosyal adaletle tamamlanmadığı sürece demokratik bir kurucu ufuk yaratamaz. Özgür Özel’in de makalesinde kullandığı gibi hedef/slogan olarak “demokratik cumhuriyet” çok isabetlidir. Ek olarak, Türkiye’de cumhuriyet yerine monarşi isteyen insan sayısı çok çok azken ve böyle bir risk hiç yokken, gerçek bir demokrasi olmasını istemeyen başta iktidar bloğu olmak üzere birçok siyasi parti mevcuttur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CHP, sahiden bir demokratik cumhuriyet kurma niyetine sahipse, bu Türkiye’de ilk kez olacak.</strong> <strong>O yüzden bunu böyle söylemek çok ama çok önemli.</strong> Şimdiye kadar CHP'den uzak durmuş kitlelere başka bir şekilde seslenmek ve heyecan yaratmak mümkün olmayacaktır. CHP, kendi tarihi de dahil olmak üzere, AKP öncesi dönemdeki demokrasi sorunlarını da eleştirmek ve teşhir etmek zorundadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">"Nasıl <em>yeniden</em> kuracağız?" derseniz, sadece eski rejimde tuzu kuru olan imtiyazlı bir azınlığa seslenmiş olursunuz. Belki bu çekirdek kitleye, mevcut iktidardan canı yanmış bazı halkaları geçici olarak ve kerhen ekleyebilirsiniz; ama mevcut rejimi değiştirmek için gerekecek heyecan ve kapsamlı dalgayı yaratabilmek için çok daha fazlasına ihtiyaç var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesele tam da burada düğümleniyor: Türkiye’nin ihtiyacı, eski rejimin daha temiz, daha laik, daha Batılı bir restorasyonu değil; <em>ilk kez</em> gerçekten eşit yurttaşlık, hukuk devleti, laiklik, yerel demokrasi, sosyal adalet ve çoğulculuk üzerine kurulacak <em>yeni bir demokratik cumhuriyet</em> iradesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bu yüzden mesele sadece retorik değil; demokratik ittifakın sosyolojik menziliyle de ilgilidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Selahattin Demirtaş: Özerk bir özne?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçen hafta DEM milletvekili gazeteci Cengiz Çandar, Ruşen Çakır’a verdiği bir mülakatın bir kısmında yakınlarda Selahattin Demirtaş ile Edirne Cezaevi’nde yaptığı görüşmeden bahsetti ve şunu <a href="https://t24.com.tr/gundem/selahattin-demirtas-10-yil-yatmakla-15-yil-yatmak-arasinda-hicbir-fark-yok,1318929?_t=1778042126840" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:#5b9bd5">dedi</span></a>:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Şunu söyleyeyim yalnız, Demirtaş çok çarpıcı bir söz söyledi. Bunu söylemem de gerçi kendisinden, bunu açıklayabilirsin diye bir diyalog açıklayamazsın ya da diye bir diyalog geçmedi ama çok enteresan. Ben dedi, bunca yıl hapiste yatmış biri olarak şunu söyleyeyim dedi. 10 yıl yatmakla 15 yıl yatmak arasında hiçbir fark yok dedi. 12 ay yatan birisine şunu şunu yapmazsan 13. ayı yatarsın denilse etkili olabilir. 13. ay gözünde çok büyüyebilir. 12 ay yatmış insan 13. ayı göze alamayabilir. Ama 10 yıl yatanın 15 yıl yatması hiçbir şey fark etmez dedi. Yani ben ilkelerimde ve pozisyonumda asla taviz vermeden ne kadar gerekirse burada yatarım demeye getiriyor.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Basında görebildiğim kadarıyla Demirtaş’ın bu sözleri yeterince yorumlanmadı. Mevcut süreci olabildiğince yakından izleyen ve bu konuda <em>Yeni Arayış</em>’ta çok sayıda <a href="https://www.yeniarayis.com/yazarlar/murat-paker-178" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:#5b9bd5">makale</span></a> yayınlamış biri olarak, Demirtaş’ın bu sözleri bana çok önemli göründü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demirtaş ile doğrudan veya dolaylı temas eden hiç kimseden <em>içeriden</em> bir bilgi sahibi <em>olmadan</em> bu sözleri şu şekilde yorumlama eğilimindeyim:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son günlerde mevcut sürecin, başta bize söylendiği gibi, gitmediğini ve çeşitli sıkıntılar yaşandığını sürekli okuyoruz, duyuyoruz. Belli ki hararetli pazarlıklar sürüyor, henüz netleşmiş bir anlaşma yok ve zeminin kayganlığı artıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan, birçok siyasi aktör veya yorumcu tarafından sık sık, bu sürecin halkla ilişkiler çalışmasıyla daha etkin biçimde yürütülebilmesi için Demirtaş’ın tahliye edilmesi ve Kürt ve Türk taraflarındaki yüksek sempati düzeyinin süreç lehine kullanılması gerektiği dile getirilmekte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay ve diğer benzeri durumdaki birçok insanımız, bilindiği gibi, AYM veya AİHM kararlarının yasadışı bir şekilde uygulanmaması nedeniyle hâlâ içeride tutuluyor. Bu konumda olanların tahliyesinin, mevcut sürecin en başında, ciddi ve sözüne/müzakeresine güven duyulabilecek bir devletin her şeyden önce kendi anayasasına/yasalarına uyduğunu göstermesi için bir <em>önkoşul</em> (veya <em>güven artırıcı önlem</em>) olarak talep edilmesi gerektiğini bir yıl kadar önce <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/alaturka-ve-alakurdi-baris-isleri-10989" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:#5b9bd5">yazmıştım</span></a>. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görüldüğü kadarıyla<em> Kürt Siyasi Hareketi</em> (KSH) bu konuda şimdiye kadar sadece <em>ara sıra</em> <em>ricacı</em> olarak kalmayı yeterli buldu. AKP-MHP iktidar bloğunun da bu konuyu çok yönlü bir pazarlık unsuru olarak olabildiğince sündürmeyi tercih ettiği anlaşılıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan’ın bu süreçte resmî bir statüye sahip olup olmayacağının tartışıldığı bugünlerde, tarafların Demirtaş’ın siyasal ağırlığının farkında olmadığını düşünmek saflık olur. Demirtaş tahliye edilirse, süreç için güçlü bir toplumsal meşruiyet kaynağı olabilir; ama aynı zamanda kendi siyasal ağırlığı, 2015’teki hatırası ve demokratik cumhuriyet ufkuyla, kontrol edilebilir bir figür olmaktan çıkabilir. Böyle bir pazarlığın gerçekten yürüyüp yürümediğini bilmiyoruz. Ama siyasal mantık açısından bakıldığında, Demirtaş’ın tahliyesinin iktidar bloğu ve süreci yöneten aktörler açısından yalnızca bir hukuk meselesi olarak görülmediğini tahmin etmek zor değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Süreci yürütenlerin kafasında şu tür soruların dolaşması şaşırtıcı olmaz: “Demirtaş’ı tahliye edersek: 1) siyaset yapmadan durabilir mi? 2) Siyaset yaparsa bizim çizdiğimiz sınırlar içinde kalacağına güvenebilir miyiz? 3) 2015’te yaptığı gibi, bir sonraki seçimlerde iktidarı kaybetmemize yol açar mı?” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demirtaş da “10 yıl yatmışım; ilkelerimden ve pozisyonumdan taviz vereceğime, ne kadar gerekiyorsa o kadar daha yatarım” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Demokratik Cumhuriyet</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlk bakışta ilgisizmiş gibi gözüken bugün ele aldığım iki konunun bağlantı noktası tabii ki <em>Demokratik Cumhuriyet</em>.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel ve CHP, <em>yeniden</em> gibi eski güzel günlere dönmeyi ima eden ifadeler yerine <em>yeni</em> bir demokratik cumhuriyet kuruluşu idealini sahiplenebilirse;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ufukları zaten demokratik cumhuriyet yönüne çevrili Selahattin Demirtaş ve cezaevlerinde tutulan diğer siyasi liderler bu ufuktan taviz vermeden mücadelelerini sürdürebilirlerse;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve nihayet, iktidar bloğunun tüm aksi çabalarına rağmen bu iki damar aralarındaki rabıtayı demokratik cumhuriyet ortak paydasında güçlendirebilirlerse,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte o zaman daha umutlu olabiliriz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">www.muratpaker.com<br />
www.psikopolitik.com</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/kisa-deginmeler-ozgur-ozel-ve-selahattin-demirtas-1778161223.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Savaşın etiği yıkımın siyaseti</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/savasin-etigi-yikimin-siyaseti-13260</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/savasin-etigi-yikimin-siyaseti-13260</guid>
                <description><![CDATA[Kendi ahlaki haklılıklarından zerre şüphe duymayan aktörler, savaş fenomenine politik değil etik bir temelde yaklaşarak son derece radikal pozisyonlar işgal ediyorlar. Küresel jeopolitik için bu durumun ne kadar tehlikeli olduğunu söylemeye gerek yok. Realist kuramlar üzerine kurulu modern diplomasi dinamikleri yerlerini etik-politik hareketlere bıraktıkça dünya daha iyi bir yer olmak bir yana, aslında çok daha tehlikeli bir duruma koşar adım ilerliyor. Buna dur demenin yolu ise, öncelikle altta yatan popülist dalgaya karşı bir alternatif üretmekten geçiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana hayatımızdan çıkmış gibi görünen savaş bir anda geri döndü. Dört yanımızda ülkeler birbirleri ile savaşıyor, kentler teker teker harap oluyor ve milyonlarca insan evini barkını yitiriyor. Tarihin bu anında herkes biraz şaşkın. İnsanlığın ilerlemesine dair inancın giderek azaldığı zamanlardan geçiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslına bakarsak savaş hiçbir zaman tam olarak dünya gündeminden çıkmamıştı. 1945’ten bu yana büyük güçler arasında büyük bir çatışmaya tanık olmadığımız doğru. Ancak perifer coğrafyalarda vekalet savaşları, bağımsızlık mücadeleleri, iç savaşlar ve intifadalar tüm hızıyla devam ediyordu. Ruanda’dan Bosna’ya, Vietnam’dan Kongo İç Savaşı’na kadar pek çok savaş ve çatışma bu ara dönemde yaşandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de Rusya’nın Ukrayna müdahalesi ve bundan birkaç yıl sonra patlak veren İran-ABD-İsrail savaşı ile farklı bir aşamaya geçtiğimiz ortada. Artık savaş, yirminci yüzyılın ilk yarısından aşina olduğumuz yüzüyle geri döndü: yeniden egemen devletlerin karşı karşıya geldiği, nizami orduların toprak kazanmak ya da düşman ordusunun toprak kazanma kabiliyetini ortadan kaldırmak üzere çarpıştığı, sivillerin gündelik normallerinin imkansızlaştığı, yüz binlerce insanın hayatına mâl olan ve kentleri yakıp yıkan çatışmaları takip ediyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu yaşananlar, insanlığın şiddetle ilişkisini yeniden düşünmeyi ve bu bağlamda özellikle “adil savaş” kavramına da eğilmeyi zorunlu kılıyor. Bu kavram ilk anda kulağa şaşırtıcı gelebilir. Zira kitlesel katliamları ve yıkımı ima eden savaş nosyonunun “adil” olabileceğini düşünmek kolay değil. Öte yandan Ukrayna ya da İran gibi saldırıya uğrayan bir ülkenin giriştiği mücadeleyi göz önüne alırsak, tüm savaşlara haksız demek de kolay değil. Üstelik bazı savaşları adil diğerlerini ise haksız ya da hukuksuz olarak kategorize etmenin pragmatik bir yanı da söz konusu. Bu vesileyle savaşın belirli kurallar çerçevesinde, örneğin sivillerle savaşçılar arasında ayrım gözeterek ve esirlerin haklarını yok saymadan icra edilmesi de teşvik edilebilir. Bu nedenle adil savaş kuramlarına geri dönmek önemli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adil savaş fikrine dair yaklaşımların ilki, adaleti savaşın öncüllerinde arayan <em>jus ad bellum</em> kuramlarıdır. Buna göre savaş, ancak haklı gerekçelerle başlatılması durumunda adil olabilir. Elbette “haklı gerekçe” ifadesinin içeriği ayrı bir tartışma konusudur. Örneğin İslam dünyasında bu konu, özellikle ehli kitap olmayan topluluklarla mücadele bakımından sıkça ele alınmıştır. Bu toplulukların salt varlıklarını dünya üzerindeki adaletsizliğin kaynağı gören ve onlarla sürekli mücadeleyi meşru ve hatta zorunlu addeden düşünürler olduğu gibi, İslam topluluklarına karşı açık bir pozisyon almadıkları müddetçe bunlara savaş açmayı tasvip etmeyen düşünürler de bulunmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Batı dünyasında da kilise hukuku çerçevesinde savaşın ancak bir adaletsizlikle karşı karşıya kalındığında meşru kabul edileceği yönünde fikir birliği vardır. Ancak modern öncesi dönemin düşünürleri bu noktada aktörlerin niyetlerine özel bir vurgu yaparlar. Savaşa yol açan adaletsizliğin her şeyden önce kayda değer ölçüde olması gerekir. Ayrıca adaletsizliğe maruz kalan egemen, bunu bir bahane olarak kullanarak kendi dünyevi çıkarlarını ilerletmeye çalışmamalıdır. Bir diğer deyişle uğradığı haksızlığa karşı savaş açtığını söyleyen aktörün halis niyetle hareket ediyor olması bir ön şarttır. Elbette burada da adil savaş kuramları boşluklarla doludur. Örneğin adil bir savaşın tek amacının adaleti yeniden tesis etmek olması gerektiği belirtilir. Öte yandan burada kastedilen şeyin ne olduğu açık değildir. Örneğin savaşın haklı gerekçesi olan ilk adaletsizliğin geri döndürülmesi yeterli olacak mıdır? Yoksa bu duruma yol açan aktörlerin gelecekte de benzer haksızlıklara girişme kapasitelerinin ortadan kaldırılması da adil savaşa dahil midir? Bu sorulara kesin yanıtlar vermek zor. Bu bakımdan “adil savaş” nosyonunu savaşın meşru şekilde gerekçelendirilmesine bağlayan <em>jus ad bellum</em> kuramlarının aslında çok da sınırlayıcı olmadığı söylenebilir. Yine de bunlar, modern öncesi dönemde savaş üzerine yürütülen fikir tartışmalarının ana omurgasını oluştururlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşın modern egemenlik anlayışının on yedinci yüzyılda yerleşmesi ile adil savaş teorisinin ikinci bir damarı olan <em>jus in bello </em>kuramları öne çıkmaya başlar. Bunlar, egemenlerin birbirleri ile mücadelesi olarak savaşın doğal ve hatta düzen kurucu bir gerçeklik olduğu ön kabulünden hareket ederler. Bir diğer devlete savaş açmak her egemenin hakkı olarak görülür. Savaşa ilişkin adalet talebi ise savaşın gerekçelendirilmesinden çok yürütülme biçimiyle ilgilidir. Her egemen devlet bir diğerine savaş ilan edebilir ancak bu savaşların belirli kurallar ve düzenlemeler dahilinde yürütülmesi gerekir. Sivillerin korunması, esirlere kötü muameleden kaçınılması ve belli savaş yöntemlerinin yasaklanması gibi kurallar, hukuki temelde savaş yürüten egemen unsurlar ile gayrı-meşru çeteleri ve uygarlaşmamış toplulukları birbirinden ayıran çizgidir. Bu alternatif damar zaman içerisinde daha rafine bir içeriğe kavuşarak nihayetinde Cenevre Sözleşmeleri’nin kuramsal temelini sağlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her tür şiddeti (en azından gündelik söylem düzeyinde) kategorik olarak reddeden yirmi birinci yüzyıl popüler kültürü içerisinden bu iki kuramsal hatta bakacak olursak, <em>jus in bello </em>yaklaşımında rahatsız edici bir şeyler bulmamız işten bile değil. Zira savaşların başlangıç koşullarını tartışmayı reddeden bu yaklaşım, aslında savaş kavramını da etik alandan çıkartarak salt politik alan içerisinde konumlandırır. Burada etiğe dahil olan unsur savaşın kendisi değil, onun icra edilme yoludur. Buna karşılık <em>jus ad bellum </em>çizgisinde savaş, özünde şeytani ve kötü bir şeydir. O, ancak “zorunlu bir kötülük” olarak kısmen meşru kabul edilebilir. Yalnız biçimsel bakımdan değil, özü itibariyle de etik alan içerisine ele alınan savaş, ancak ahlaki amaçlarla yürütülmesi kaydıyla onanır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öyleyse adil savaş konusunda <em>jus ad bellum</em> çizgisindeki fikirler çok daha insani ve özünde çok daha barışçıl değil midir? Sorun şu ki bu kuramlar, tam da savaşı etiğin bir parçası haline getirdikleri için çok daha yıkıcı ve yok edici eylemleri de meşru görmeye yatkındır. Bu hat üzerinden hareket eden siyasi özneler, giriştikleri savaşlarda muhataplarını meşru ve egemen rakipler olarak değil, saf kötülüğün temsilcileri olarak görürler. Bu türden etik-politik mücadelelerde amaç düşmanın mağlup edilmesi değil kötülüğün ortadan kaldırılmasıdır. Bu durumda öznelerin yapıp edebileceklerine bir sınır çizmek imkansızlaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzdeki çatışmalara geri dönecek olursak, burada <em>jus ad bellum </em>çizgisinde bir düşüncenin yeniden egemen olduğunu ve savaşın yine etik-politik içerisine dahil edildiğini görüyoruz. Yükselen popülizm dalgasının etkisiyle taraflar, kendilerini kötülükle ve şeytani niyetlerle mücadele eden adalet temsilcileri olarak görüyorlar. Bu da düşmanın tümüyle yok edilmesinin amaçlanmasına, savaş pratiğinin kuralsızlaşmasına ve çatışmaların vahşileşmesine yol açıyor. Örneğin Ukrayna devlet başkanı Zelensky, Putin özelinde şeytani bir kötülük ile mücadele ettiği kanaatinde. Rus lider ise hemen her konuşmasında Kiev’deki neo-Nazilere dikkat çekiyor ve NATO’nun kuşattığı ülkesini savunmak için tek geçer yolun Ukrayna’nın bağımsız devlet statüsünü ortadan kaldırmak olduğunu ileri sürüyor. İsrail’in ve İran’ın siyasi liderleri, birbirleri hakkında az çok benzer fikirlere sahip. Her ikisi de ülkelerinin normal bir düşmanla değil, adeta şeytanın bu dünyadaki tezahürü ile mücadele ettiği kanaatindeler. Trump’a gelince, o da sosyal medya üzerinden “bir uygarlığın kökünü kurutma” tehditleri savurmakta beis görmüyor. Dolayısıyla kendi ahlaki haklılıklarından zerre şüphe duymayan aktörler, savaş fenomenine politik değil etik bir temelde yaklaşarak son derece radikal pozisyonlar işgal ediyorlar. Küresel jeopolitik için bu durumun ne kadar tehlikeli olduğunu söylemeye gerek yok. Realist kuramlar üzerine kurulu modern diplomasi dinamikleri yerlerini etik-politik hareketlere bıraktıkça dünya daha iyi bir yer olmak bir yana, aslında çok daha tehlikeli bir duruma koşar adım ilerliyor. Buna dur demenin yolu ise, öncelikle altta yatan popülist dalgaya karşı bir alternatif üretmekten geçiyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/savasin-etigi-yikimin-siyaseti-1778160829.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bahçeli’nin çıkışları, iktidarın sessizliği ve silah bırakanların geleceği</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bahcelinin-cikislari-iktidarin-sessizligi-ve-silah-birakanlarin-gelecegi-13259</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bahcelinin-cikislari-iktidarin-sessizligi-ve-silah-birakanlarin-gelecegi-13259</guid>
                <description><![CDATA[MHP liderinin Türklüğü ihya etme, Türk devletinin varoluş zeminini mükemmelleştirme gayesi ile Erdoğan’ın bir kez daha seçim kazanma arzusu çatışıyor. Bu noktada, silahın devreden çıkarılmasının siyaset zemininin genişletilmesi için yaratacağı fırsatın kıymeti tam anlaşılabilmiş olmadığından demokratik muhalefet üzerindeki ölü toprağı 19 aydır atabilmiş değil.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Süreç konusunda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli el yükseltmeye devam ediyor. Zararı yok ama toplumda ne işe yaradığı ve ne yapmaya çalıştığı 19 aydır tartışılmaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">PKK lideri Abdullah Öcalan Meclis’e gelsin, örgüte koşulsuz silah bırakma ve fesih çağrısı yapsın; PKK kongresini Malazgirt’te toplasın; umut hakkı yasası, infaz yasası değişikliği; “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmet’ler makama, Demirtaş yuvasına dönene kadar kararımız nettir, Öcalan’ın statüsü netleştirilmeli” gibi çağrılar yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bahçeli’nin kamuoyu önünde yaptığı açıklamaların ve çağrıların hiçbiri, iktidar partisi adına tek karar verici Cumhurbaşkanı ve AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan karşısında bir karşılık bulmadı. Ama Kürt kitlesi daha temkinli&nbsp; olsa da siyasetçilerin de ciddi beklentiye&nbsp; yol açıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rivayetler muhtelif: Bir teze göre süreç, Cumhur İttifakı partileri MHP-AK Parti liderleri arasında uyumlu rol paylaşımıyla birlikte yürütülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer teze göre ise iki lider arasında sürece yaklaşım konusunda oldukça farklılık olmasına rağmen süreç, Cumhur İttifakı’nda kopuşa yol açmadan yürütülmeye çalışılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bahçeli, salı günü partisinin grup toplantısında Öcalan’ın statüsünün belirlenmesine ilişkin yeni bir çağrı daha yaptı: Öcalan’ın statüsünün “<strong>Barış ve Siyasallaşma Koordinatörü</strong>” olarak tanımlanmasını önerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu öneri de diğerleri gibi kritik bir zamanda ortaya atıldı<strong>. Süreç tıkandı mı, durdu mu tartışmalarının yoğunlaştığı ve iktidarın topluma sürece dair ciddi beklenti yorgunluğu yaşattığı bir anda yapıldı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TBMM Milli Birlik, Dayanışma ve Demokrasi Komisyonu’nun 18 Şubat’ta çıkardığı raporda yer alan 6’ncı ve 7’nci maddeler kapsamında ivedilikle yapılması gereken yasal düzenlemeler konusunda iki aydan fazla bir zamandır bilinen hiçbir gelişme olmadığı bir zamanda yapıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazı yazıldığında henüz iktidar partisi cenahından hiç kimse görüş beyan etmiş değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar partisi, Bahçeli veya MHP ileri gelenlerinin bunun gibi kritik konulardaki çağrılarına kamuoyunda açık cevap verdiği veya tartışma yaptığı daha görülmüş değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürecin ilk döneminde umut hakkı konusunda ısrarlı çağrılara rağmen öneri, TBMM’nin süreç komisyonu raporunda bile yer almadı. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin bu türden önerileri iktidar partisi tarafından “havada” bırakılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kez başka şeylerin olma olasılığı oldukça yüksek. Bahçeli, bu kez süreçle ilgili iki haftalık suskunluğunu bozarak konuştu. İki parti arasında görüş ve yaklaşım farklılıkları telafisini zorlayan bir yoldan ilerliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bahçeli’nin aynı gün CHP’nin butlan davasıyla ilgili soruya verdiği “CHP karıştırılmamalıdır, parçalanmamalıdır” yanıtı, ilk kez bu netlikte bir tutum olmanın yanı sıra iktidar partisine de bu anlamda mesaj içerdiği çok açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Öcalan’ın statüsü tartışmaları, Kandil’in mesajları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı gün Kandil’de PKK’nın fesih kongresinin birinci yıl dönümü vesilesiyle KCK Yürütme Konseyi yöneticileri olarak bilinen Mustafa Karasu ve Sozdar Avesta, “Apocu Hareketin Yöneticileri” sıfatlarıyla basın toplantısı düzenlediler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuşmalarında silahlı mücadele döneminin kapandığını ve PKK’nın feshedildiğini güçlü bir biçimde bir kez daha vurguladıktan sonra, sürecin ilerlemesini sağlayacak gerekli yasal düzenlemelerin yapılmamasını ve Abdullah Öcalan’ın statüsünün hâlâ iktidar açısından netleştirilmemiş olmasını eleştirdiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıklamada da bir kez daha Öcalan’ın çağrısına tereddütsüz uyulduğu ve bundan sonra da uyulacağı duyuruldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu meselenin, iktidar çevresinin topluma empoze etmeye çalıştığı gibi Kandil’deki mağaraların boşaltılması, silahların tesliminin tespiti, teyidi ve ilanı meselesinden daha çok; silah bırakanların durumunun ne olacağı gibi esas büyük sorunda düğümlendiği çok açık. Bu artık iktidarın gizlenemez sorunudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açıklamadan Kandil’deki PKK’lıların, “<strong>Biz silahları bıraktık, örgütü feshettik, şimdi önderliğimiz bize ne yapmamız gerektiğini söylesin, yapalım</strong>” dedikleri anlaşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan, “<strong>Ben silahlı mücadele dönemini kapattım. Kandil’i boşaltmam ve Kürtlerin demokratik siyaset alanında kimlikleriyle var olabilmelerinin, sözlerini söyleyebilmelerinin önünü açın, hukukunu belirleyin</strong>” diyor. Bu doğrultuda çok sayıda yaklaşım sergilediği artık biliniyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dikkat edilirse demokratikleşme, hukukun her alanda işletilmesi veya Kürtlerin temel hakları gibi konular, Kandil’in boşaltılması için öne sürülen öncelikli konular değil. Silahı tetiğinden çekenler, silahı yaşamından çıkarma kararı verenler “silah bırakanlar ne olacak?” sorusunu soruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar çevresinin “teslim olma” anlamına gelen yaklaşımları ve “tespit, teyit ve ilan” üçlemesinin gerçekleşebilir bir proje olduğunun kabul edilmesinin zamanı geldi çattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar, işin doğasına aykırı planlardan, bölgenin realitesiyle barışık olmayan beklentilerden ve seçim hesaplarını merkez alan oyalamadan vazgeçmeli; sürecin ilerlemesinin önünü açmalıdır. On dokuz aydır toplumun fazlasıyla yoruldu.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">. Bu noktada MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çağrısı ve aynı gün CHP lideri Özgür Özel’in “<strong>Terörsüz Türkiye meselesi bir rekabet alanı değildir. Bir muhalefet alanı olarak da görmüyoruz. CHP olarak hem barışı hem demokrasiyi savunan, hem de PKK’yı silahsızlaştırıp içerideki sorunu bitiren; bütün Kürtlerin yaşadıkları ülkelerde barış içinde yaşamaları için düşüncelerimizi teyit edip altına bir kere daha imza atıyoruz</strong>.” taahhüdü, iktidar için tarihsel bir uyarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar partisinin bu konuda gönülsüz olduğu çok açık. Ancak bu gönülsüzlük, üzerine oturduğu ağaç dalını kesmeye dönüşme riski taşıyor. Ve Türkiye’nin büyük fırsatlar kaçırmasına yol açıyor. Silah bırakma ve örgütü feshetme kararı verenlerin “ne olacağı” sorusu bugün en kritik sorudur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha demokratik ve özgür bir ülke kurmaktan korkanların, bu kişilere herkes gibi bir yaşamı taahhüt etmekten dahi imtina etmeleri veya çekinmeleri; silahlı ya da silahsız siyasi çatışmanın toplumsal yaşamda risk oluşturmasının önüne geçemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">MHP liderinin Türklüğü ihya etme, Türk devletinin varoluş zeminini mükemmelleştirme gayesi ile Erdoğan’ın bir kez daha seçim kazanma arzusu çatışıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada, silahın devreden çıkarılmasının siyaset zemininin genişletilmesi için yaratacağı fırsatın kıymeti tam anlaşılabilmiş olmadığından demokratik muhalefet üzerindeki ölü toprağı 19 aydır atabilmiş değil. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/bahcelinin-cikislari-iktidarin-sessizligi-ve-silah-birakanlarin-gelecegi-1778160421.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>OPEC’i kaybedince özleyeceğiz</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/opeci-kaybedince-ozleyecegiz-13258</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/opeci-kaybedince-ozleyecegiz-13258</guid>
                <description><![CDATA[BAE şimdi ayrılmayı tercih etti çünkü mevcut koşullar altında ayrılışının pek bir etkisi olmayacak. Başka herhangi bir zamanda bu ayrılık, BAE’nin üretimi artıracağı ve Suudilerin de onu takip edebileceği varsayımıyla petrol fiyatlarını sert biçimde düşürürdü. Ancak Hürmüz Boğazı kapalıyken, ikisi de istese bile üretimi artıramaz. Boğaz yeniden açıldığında ise OPEC üyeleri, aylar boyunca petrol satamadıkları dönemin telafisi için yüksek seviyede üretim yapmak zorunda kalacak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Beyaz Saray geçen hafta, Birleşik Arap Emirlikleri’nin kartelden ayrılmasıyla Başkan Trump’ın nihayet “OPEC’i kırdığını” ilan etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Bu, tatmin edici bir gelişme olmalı. Trump, OPEC’i on yıllardır eleştiriyordu. Ancak Trump bu dağılmanın sebebi değil ve Beyaz Saray’ın kutlamaları erken olabilir. Şu an için BAE’nin ayrılması pek bir şeyi değiştirmiyor. Uzun vadede ise daha zayıf bir OPEC, muhtemelen daha düşük fiyatlar değil, daha büyük volatilite ve hane halklarının ve işletmelerin zorlanacağı daha şiddetli dalgalanmalar anlamına gelecek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Küresel stoklar tükenirken petrol fiyatları önümüzdeki haftalarda yükselişe geçmeye hazır. Washington, bu anı değerlendirerek Amerika’yı, daha da kötüleşmeye hazır olan petrol fiyatlarındaki patlama-çöküş döngülerine karşı korumalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Son on yılda OPEC ve Rusya öncülüğündeki diğer üreticilerden oluşan blok, Brent ham petrol fiyatlarını desteklemek için üretimlerini sınırladı. Covid-19 salgını sırasındaki kısa çöküş hariç, fiyatlar varil başına 65-80 dolar arasında seyretmiş, ara sıra sıçramalar yaşamıştı. Bu fiyat tabanı sayesinde ABD petrol üretimi günde yaklaşık 5 milyon varil artarak %50’den fazla büyümüştü. Buna karşılık, OPEC’in 2014’te üretimi kısma kararı almaması sonucu petrol fiyatları çökmüş, ABD’nin kendi petrolünü çıkarma yatırımları da aynı kaderi paylaşmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">ABD’li üreticiler şu gerçeği iyi biliyor; OPEC fiyatları dengelemek için olmasaydı, biri onu icat etmek zorunda kalacaktı. Nitekim ABD bunu zaten yaptı. 1859’da Pennsylvania’da petrol bulunduktan sonra bölgeye akın başladı. Üretim patladı ve 1860-1862 arasında petrol fiyatları varil başına 20 dolardan 10 sente kadar düştü . </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Robert McNally’nin “Crude Volatility” kitabında dediği gibi “petrol tarihinin ilk büyük fiyat çöküşlerinden biri” buydu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Bu patlama-çöküş döngüleri o kadar istikrarsızlaştırıcı hale geldi ki, hükümet düzenlemelerine pek sıcak bakmayan Teksas bile silahlı süvariler tarafından uygulanan üretim kotaları getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">ABD’nin petrol talebi arzını aştığı ve ithalat arttığı için Teksas 1972’de kotalarını kaldırmak zorunda kaldı . Teksas Demiryolu Komisyonu başkanı o sırada “lanet olası tarihi bir olay” demişti. Böylece dünyanın petrol piyasasının yöneticiliği rolünü OPEC devraldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">BAE neredeyse 60 yıllık üyeliğin ardından OPEC’ten ayrılmaya yıllardır hazırlanıyordu. Diğer OPEC üyelerinin çoğundan daha fazla üretim kapasitesini artırmak için yatırım yapan BAE, kotalar nedeniyle bu yatırımların karşılığını alamıyordu. Ancak ayrılışın zamanlaması ve şekli yanında OPEC’in fiili lideri Suudi Arabistan’la önceden mutabık kalınmadan aksiyon alınması kararı yalnızca petrol piyasa şartları ile açıklama imkanını ortadan kaldırıyor. Bu aynı zamanda siyasi bir karar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Üst düzey Emirlik yetkilileri, son iki ayda İran saldırılarından orantısız şekilde pay alan BAE’ye Suudi Arabistan gibi bölgesel ortakların yeterince güçlü destek vermemesinden duydukları öfkeyi sıkça dile getirdiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">BAE şimdi ayrılmayı tercih etti çünkü mevcut koşullar altında ayrılışının pek bir etkisi olmayacak. Başka herhangi bir zamanda bu ayrılık, BAE’nin üretimi artıracağı ve Suudilerin de onu takip edebileceği varsayımıyla petrol fiyatlarını sert biçimde düşürürdü. Ancak Hürmüz Boğazı kapalıyken, ikisi de istese bile üretimi artıramaz. Boğaz yeniden açıldığında ise OPEC üyeleri, aylar boyunca petrol satamadıkları dönemin telafisi için yüksek seviyede üretim yapmak zorunda kalacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Uzun vadede BAE’nin ayrılması OPEC’in petrol piyasasını yönetme etkinliğini azaltabilir. Fiyatlar yükselince arzı artırıp, fiyatlar düşünce arzı azaltma kapasitesini zayıflatır. Suudi Arabistan ve BAE, fiyat sıçramalarını önemli ölçüde yumuşatabilecek yedek kapasiteye sahip tek OPEC üyeleriydi. BAE kartel dışında tam kapasite üretirse bu tampon küçülecek. Suudiler her zaman bu piyasayı dengelemede en büyük rolü oynadı, ancak büyük bir komşusu Suudi kısıntılarından faydalanıp kendi kısıntısını yapmazsa, Suudilerin üretim kesme isteği de azalabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">BAE’den sonra Angola, Ekvador ve Katar’ın (2019’dan beri ayrılanlar) izinden daha fazla ülke OPEC’ten çıkabilir. Daha az etkili bir OPEC, fiyatlar düştüğünde bir lütuf gibi görünebilir, ancak dünyayı daha sık patlama ve çöküş döngülerine maruz bırakır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Gelecekte muhtemel görülen yüksek petrol fiyat ve volatilitesi pahalıya mal olacak. Petrol fiyatları sert dalgalandığında tüketiciler benzin, ısınma veya uçak bileti için ne harcayacakları konusunda güvensiz hissedecek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">İşletmelerin planlama ufku kısalacak, yatırımlar ertelenecek. Enerji üreticileri sondajı geciktirirken, enerji yoğun şirketler ise gelecekteki yakıt maliyetleri belirsizken büyümekten çekinebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">En iyi yanıt, ABD ekonomisini petrol fiyatı şoklarına karşı daha az savunmasız hale getirmektir. Bu, hem Demokrat hem Cumhuriyetçi yönetimler tarafından boşaltılan ancak acil durumlarda hâlâ önemli bir ham petrol kaynağı olan Stratejik Petrol Rezervi’nin yeniden doldurulmasıyla başlar. ABD liderleri ayrıca, hükümetin patlama-çöküş döngülerinin etkilerini yumuşatmak için daha yaratıcı düşünmek zorunda kalacaklar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Örneğin yakıt vergileri petrol fiyatları düştüğünde yükseltilebilir, yükseldiğinde düşürülebilir; ya da petrol şirketi vergileri fiyatlar yükselince artırılıp, düşünce hafifletilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Daha da etkili olanı, ekonominin petrole bağımlılığını azaltmaktır. ABD’nin yüksek petrol üretimi fiyat şoklarına karşı dayanıklılığını artırıyor, ancak petrole bağımlılığı azaltma adımları çok daha önemlidir. Otomobil ve kamyonlara daha güçlü yakıt ekonomisi standartları getirmek, elektrikli araç alımına daha fazla teşvik vermek, yüksek hızlı tren ve toplu taşıma gibi alternatif ulaşım sistemleri kurmak; sadece iklim hedefleri değil, ekonomik güvenlik zorunluluğudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Petrol şokları vurduğunda Washington acil önlemlerle acıyı hafifletmeye çalışır. Ancak en etkili savunmalar zaman alır. Enerji güvenliği, OPEC’in ne kadar zayıf olduğuna veya fiyatlar yükseldiğinde politikacıların suçu kime atacağına göre değil, bir sonraki kaçınılmaz petrol fiyatı dalgalanmasının bir öncekinden daha az acı verip vermeyeceğine göre ölçülmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">* Jason Bordoff (</span></span><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Columbia Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Kamu Yönetimi Fakültesi’nde Küresel Enerji Politikaları Merkezi’nin Kurucu Direktörü ve Profesörüdür. 2009-2013 yılları arasında Başkan Obama yönetiminde Ulusal Güvenlik Konseyi’nde kıdemli direktör ve başkanın özel yardımcısı olarak görev yapmıştır)</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Çeviren: Çağatay&nbsp;Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">Orijinal Bağlantı:&nbsp;&nbsp;</span></span><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">https://www.nytimes.com/2026/05/06/opinion/opec-oil-markets-trump.html</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 May 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/opeci-kaybedince-ozleyecegiz-1778094711.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ulusal çıkar olarak demokrasi ve Türkiye’nin önündeki üç yol</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ulusal-cikar-olarak-demokrasi-ve-turkiyenin-onundeki-uc-yol-13257</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ulusal-cikar-olarak-demokrasi-ve-turkiyenin-onundeki-uc-yol-13257</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’nin asıl ihtiyacı; güçlü bir ekonomi inşa eden, sanayi atılımını gerçekleştiren, teknolojik dönüşümü yakalayan, kendi markalarını ve ürünlerini dünyaya ihraç eden ve bütün bu gelişimi halkının refahına yansıtan bir devlet kapasitesine ulaşmaktır. Hakikat şu ki; Türk halkı nitelikli konutlarda yaşayabildiği, sağlıklı ve kaliteli gıdaya erişebildiği, üretken ve canlı sosyal alanlarda birbirine temas edebildiği ve nihayet kendine özgü bir yaşam kültürünü Edirne’den Hakkari’ye kadar ortak bir medeniyet tasavvuru haline getirebildiği takdirde, Türkiye’nin yükselişinin önünde hiçbir güç duramayacaktır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Avrupa Konseyi’nde Yeni Dönem</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi 50. Genel Kurulu’na katılım sağladık. Bu genel kurul, esasında Kongre’nin 5 yıl süren yeni döneminin başlangıcı oluyordu. Dolayısıyla yeni görevlendirmeler ve seçimler gerçekleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kapsamda, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’nin yeni başkanı Norveçli Gunn Marit Helgesen oldu. Bölgeler Meclisi’nde bizim de üyesi olduğumuz Sosyalistler, Yeşiller ve İlerici Demokratlar (SOC/G/PD) adayı Cecilia Dalman Eek görevine devam etti. Yerel Yönetimler Meclisi’nde ise uzun yıllar herkesin çok iyi bildiği bir turizm destinasyonu olan Mykonos’un belediye başkanlığını yapmış Konstantinos Koukas başkanlığı devraldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’nin Avrupa’daki Temsiliyeti</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizim için de gurur verici gelişmeler meydana geldi. Üsküdar Belediye Başkanımız Sinem Dedetaş, Bölgeler Meclisi Başkan Yardımcılığına seçildi. Bu sayede Türkiye, Avrupa Konseyi YBYK Bürosu’nda temsiliyetine ve ağırlığına devam edecek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan, ben de, partimizin de içinde bulunduğu Sosyalistler, Yeşiller ve İlerici Demokratlar Grubu’nun (SOC/G/PD) Başkan Yardımcılığına seçildim. Bu sayede Türkiye iki önemli kazanım elde etmiş oldu. Kongre’nin Bölgeler Meclisi’nde bir başkan yardımcılığı ve Kongre’nin en büyük grubu olan Sosyalistler, Yeşiller ve İlerici Demokratlar Grubu’nda Başkan Yardımcılığı. Bu sayede Türkiye ve Cumhuriyet Halk Partisi elbette uluslararası arenada bir başarı elde etmiştir diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca ben, bu dönem Kongre’nin Dijitalleşme ve Yapay Zeka politikalarından sorumlu Sözcü Yardımcısı olarak görev yapacağım. Bu kapsamda yerel ve bölgesel yönetimlerle gelişen teknolojik ve dijital akımların arasındaki bağı incelemek ve bu yeni dünyada gelişmeleri takip etmek gibi bir görevim olacak. Bu hususta Avrupa Konseyi’nin sorumlularından biri olmak benim için de oldukça heyecan verici.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Konseyi’nde Heyet Başkanımız Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce başta olmak üzere birçok arkadaşımız söz alarak konuşma yaptılar. Ben de bu kapsamda, bir yandan seçilmiş siyasetçilere yönelik baskıların giderek arttığı mevcut atmosferin demokrasi üzerindeki etkilerine; diğer yandan ise uluslararası ve bölgesel gerilimlerin derinleştiği bu dönemde küresel ölçekte büyüyen güvensizlik ikliminin ortaya çıkardığı siyasi ve toplumsal sonuçlara dikkat çektim. Ayrıca, geçtiğimiz yılın Ekim ayında Kuzey Makedonya seçimlerinde yaptığım gözlem görevi nedeniyle bu seçimler hakkındaki oturumda da söz aldım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Avrupa’nın Pragmatizmi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmamda dile getirdiğim bazı hususları burada da ifade etmek isterim. Her şeyden önce, demokrasi Türkiye açısından yalnızca bir yönetim biçimi değil, doğrudan doğruya bir ulusal çıkar meselesidir. Bizler yurt dışında ülkemizin menfaatlerini en güçlü şekilde savunmaya çalışırken, aynı zamanda partimizin Türkiye’ye dair perspektifini ve gelecek vizyonunu da uluslararası kamuoyuyla paylaşmaya gayret ediyoruz. Ancak Avrupa’da çok yoğun biçimde hissedilen ve Türkiye’ye yönelik olarak giderek yerleşik hale gelen pragmatist bir yaklaşım bulunduğu da açık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama biz onların ‘’pragma’’sını da paylaşmak zorunda değiliz. Çünkü Avrupa kurumlarının genel düşüncesi, ABD’nin Avrupa savunmasını yapacağına dair güven her geçen gün azalırken, ABD yerine Avrupa’ya kalkan olacak ve onu Rusya gibi tehditlerden koruyacak bir Türkiye yönünde. Bu tıpkı Suriyeli sığınmacılar hakkında yapılan antlaşmaya benzer bir pragmatizm içeriyor. O yüzden ben, ‘’Kesinlikle hayır, mevcut hükümet de buna yanaşmaz asla’’ diyemiyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaten Avrupa’nın Türkiye’de olan bütün antidemokratik uygulamaları en sert tonda eleştirmemesinin sebebi de bu. Çünkü Ukrayna-Rusya Savaşı devam ederken kendilerinden uzaklaşan bir Türkiye istemiyorlar. O yüzden bireysel sohbetlerde Ekrem İmamoğlu’nun durumuna yönelik sempatik yaklaşımlar politika yapıcıların metinlerine yansımıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaldı ki, bunun olmasının da zaten bir anlamı yok. Çünkü bizim güvenmemiz gereken nokta milletimiz, halkımız. Ama halkımızın bilmesi gereken de şudur ki: Bugün dışarıdan destek alarak iktidarını sürdürenler bizler değiliz, aksine biz yerli ve milli bir Türkiye hayaliyle; kimsenin kölesi ya da pragmatik çıkarlarına paravan olan bir Türkiye’yi hedefleyenlerin karşısında; bağımsız, onurlu, kendi kendine yeten, eşit muamele gören, bu kapsamda da Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesine çıkaracak demokratik yönetimi getirecek kişileriz. Bizim hedefimiz başkalarının çıkarına uyuyor diye bir gruba yanaşmak değil, Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda müttefiklerimizi yönlendirmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’nin Önündeki Üç Yol</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin önünde üç yol var. Bunları iyi değerlendirmek gerekiyor. Bunlardan ilki, Türkiye’nin tamamen batı dünyasının içinde kendini zorla istettiren bir pozisyonda tutmak. Bu, genelde geçmiş merkez sağ partilerin politikasıydı. Bu politika artık hiç kimse tarafından benimsenmiyor. Çünkü Türkiye’yi eşitler arasında bir pozisyona sokmaktansa ABD ve AB’den onay bekler bir pozisyona sokuyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkincisi, Türkiye’nin hamasi bir politikayla reelpolitik durumlardan uzak, gerçeklerden azade bir şekilde mezhepsel bir kimlik bakışıyla yönlendirilerek hem bölgede barış kuran bir pozisyondan ziyade çeşitli taraflar arasında meşruiyet almak için zaman zaman tamamen ABD’yle eşgüdümlü ve onların istedikleri pozisyonlarda, zaman zaman Avrupa’nın çıkarları doğrultusunda hareket eden bir pozisyonda sallanmak. İktidarının çoğu döneminde Ak Parti’nin bunu yaptığını söylemek mümkün. Liderlerin kişisel diplomatik ilişkileri bu dengeyi zaman zaman sağlayabilse de, kurumsal zemin eksikliği Türkiye’yi uzun vadede kırılgan hale getirdiğini rahatlıkla söylememiz mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üçüncüsü ise, Türkiye’nin bütün taraflarca eşit muamele gördüğü, içeride kendi demokratik usullerini gerçekleştirmiş, güçlü, bağımsız bir Türkiye hedefi doğrultusunda; hiçbir ülkenin boyunduruğuna girmeden, tamamen Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda hareket eden ve bu kapsamda bütün dünyada saygı uyandıran bir Türkiye. Bunu da Cumhuriyet Halk Partisi gerçekleştirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eşitlik ya da Hizmet</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bakıldığında, tarafların ortaya koyduğu perspektif farkı aslında son derece açıktır. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel vizesiz Avrupa hedefinden söz ederken, iktidar cephesi Avrupa ile ilişkileri büyük ölçüde mali pazarlıklar ve sığınmacı yükünün taşınması üzerinden tanımlamaktadır. Oysa vizesiz dolaşım, bir toplumu eşit ve meşru bir ortak olarak kabul etmenin sembolüdür; para karşılığında hizmet alınan bir noktada bulunmaksa bunun tam aksine, eşitsiz bir ilişkinin ifadesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye ile böylesine yoğun ekonomik, siyasi ve stratejik ilişkilere sahip olunmasına rağmen; Avrupa Birliği’ne aday ülkelerin büyük bölümü bu haktan yararlanırken Türkiye’nin sistematik biçimde dışarıda tutulması, Ankara’ya eşit bir ortak muamelesi yapılmadığını göstermektedir. Bu tablonun sürdürülebilir olmadığı açıktır. İlişkiler ya karşılıklı eşitlik temelinde yeniden tanımlanacak ve Türk vatandaşlarına uygulanan bu ayrımcı yaklaşım sona erecek ya da Türkiye, egemenlik ve karşılıklılık ilkesi gereği kendi pozisyonunu yeniden şekillendirerek AB ülkelerine vize uygulayacağı bir politikayı üretecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nasıl Bir Türkiye?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye tarih boyunca Avrupa’nın ‘’öteki’’ kavramını şekillendiren ülke oldu. Bugün bir birleşik Avrupa varsa hatta bunda bizim de çok payımız var. Ama artık dünya küçülüyor, ufuklar genişliyor. Böylesi bir dönemde ne Türkiye Avrupa’nın ‘’ötekisi’’ olabilir ne de Avrupa Türkiye’nin. Çünkü zaten kendi içerisinde gerekli tedbirleri almazsa Avrupa yakın gelecekte ne yazık ki birçok sorunla boğuşacak. Güvenlik bunlardan yalnızca bir tanesi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, kendi milli çıkarlarından taviz vermeyen; ekonomik, teknolojik ve kurumsal kapasitesini kendi iradesiyle güçlendiren bir ülke haline geldikçe, Avrupa da ona kaçınılmaz olarak daha saygın bir zeminde yaklaşacaktır. Zira Avrupa standartlarını dışarıdan dayatılan bir hedef olarak değil, kendi kalkınma hamlemizin doğal bir sonucu olarak yakalayabildiğimiz noktada, Avrupa Birliği adaylığı da başlı başına stratejik bir amaç olmaktan çıkarak tamamlayıcı bir retoriğe dönüşecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü Türkiye’nin asıl ihtiyacı; güçlü bir ekonomi inşa eden, sanayi atılımını gerçekleştiren, teknolojik dönüşümü yakalayan, kendi markalarını ve ürünlerini dünyaya ihraç eden ve bütün bu gelişimi halkının refahına yansıtan bir devlet kapasitesine ulaşmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikat şu ki; Türk halkı nitelikli konutlarda yaşayabildiği, sağlıklı ve kaliteli gıdaya erişebildiği, üretken ve canlı sosyal alanlarda birbirine temas edebildiği ve nihayet kendine özgü bir yaşam kültürünü Edirne’den Hakkari’ye kadar ortak bir medeniyet tasavvuru haline getirebildiği takdirde, Türkiye’nin yükselişinin önünde hiçbir güç duramayacaktır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/ulusal-cikar-olarak-demokrasi-ve-turkiyenin-onundeki-uc-yol-1778258525.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sosyal devlet paketi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sosyal-devlet-paketi-13256</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sosyal-devlet-paketi-13256</guid>
                <description><![CDATA[Sosyal devlet ilkesinin sadece kağıt üzerinde kaldığı günümüzde, milyonların refahını hükümetlerin keyfiyetinden kurtaracak radikal bir anayasal dönüşüm artık kaçınılmazdır. "Bütçede para yok" bahanesini anayasal bir engelle ortadan kaldırmayı amaçlayan bu öneri, gelir adaletini bir devlet ödevi haline getirerek ekonomik güvenliği garanti altına alıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/demokrasi-paketi-onerisi-13216" style="color:#467886; text-decoration:underline">önceki yazımda,</a> birçok muhalefet partisinin üzerinde mutabakat sağlayabileceği Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” 2. maddesinin belkemiğini oluşturan demokratik hukuk devletinin içinin Strasbourg ölçütlerine göre doldurulması için zorunlu anayasa değişiklikleri önermiştim. Bu cümlemden 12 Eylül darbesinin mirası “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ifadesinin, kavramların içi boş olduğunda veya boşaltıldıktan sonra hiçbir anlamının kalmadığı anlaşılıyor herhalde. İlk yazıldığında da gerçeği ifade etmeyen demokratik hukuk devletinin içi özellikle AB üyelik sürecinde Kopenhag siyasi kriterlerini karşılamak amacıyla yapılan reformlarla tam değil ama kabul edilebilir ölçüde doldurulmuştu. Ama Cumhur İttifakı’nın özellikle ikinci döneminde, yargı başta olmak üzere siyaset ve kurumların anayasaya uymamaları nedeniyle demokratik hukuk devletinin içi yeniden boşaltıldı ve Türkiye hibrit rejimlere özgü bir atmosfere sokuldu. Bu nedenle anayasal düzeyde bazı önerilerde bulundum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kez Anayasa’nın 2. maddesinde demokratik hukuk devletiyle birlikte yazılı olduğu halde içi olması gerektiği gibi doldurulamamış olan sosyal devletin hayata geçmesi için gerekli gördüğüm bazı anayasa değişikliklerinden söz edeceğim. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devletin temel amaç ve görevleri </span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ara başlık Anayasa’nın 5. maddesinin de başlığı. Bu maddede sayılan devletin temel amaç ve görevleri arasında, temel hak ve özgürlüklerinin yanı sıra <em>“kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; (…) sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak</em>” da var. Anayasa’nın 55. maddesi de “ücrette adalet sağlanması” başlığını taşıyor ve “<em>Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır. Asgarî ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ile ülkenin ekonomik durumu da göz önünde bulundurulur” </em>diyor.<em> </em>Bu hükümlerden ücrette adalet sağlamanın da devletin görevi olduğu anlaşılıyor. Anayasa’nın kanun önünde eşitlik başlıklı 10/3. maddesiyse, “<em>Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz”</em> demek suretiyle bu gruplara pozitif ayrımcılık yapılmasını hükme bağlıyor. 61. madde bu grupları “sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gerekenler” arasında sayarak pozitif ayrımcılığı ekonomik ve sosyal alana da taşıyor. Bu maddelerden Anayasa’nın devlete, çalışanlara ve bu gruplara geçimlerini sağlayacak adil gelir sağlama görevi verdiği sonucunu çıkarmak mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne var ki Cumhur İttifakı enflasyonu düşürme bahanesiyle hem asgari ücretliyi hem de pozitif ayrımcılık yapmakla yükümlü olduğu ama negatif ayrımcılık yaptığı emeklilerin çoğunluğunu açlık sınırının çok altında kalan maaşlarla yaşamaya mahkûm ediyor. Cumhur İttifakı ayrıca 73. maddede kayıtlı vergi adaletine de aykırı davranıyor. Bu maddenin ilk iki fıkrasında “<em>Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır</em>” hükmü yer alıyor ama bugün vergilerin yaklaşık üçte ikisi tüketim üzerinden alınan dolaylı vergilerden tahsil ediliyor ve bu vergiler enflasyonu tetikleyecek şekilde ve bazen enflasyonun üzerindeki oranlarda arttırılıyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu gelir adaletsizliğine uğramakla birlikte, demokratik hukuk devletlerinde Cumhur İttifakı’nın özellikle bu döneminde yaşanan ölçüde gelir adaletsizliği yok. Cumhur İttifakı hem demokratik hukuk hem de sosyal devlet ilkeleriyle ilgili anayasa maddelerini ihlal ediyor. Bu çarpık durumun seçimle değişmesi mümkün olabilir, çünkü muhalefet partilerince çok sert eleştiriliyor. Örneğin mitinglerini izleyebildiğim CHP Genel Başkanı Özgür Özel, yanlış sosyal politikalarla giderek yoksullaşan sabit gelirliler ve emekliler için somut öneriler yapıyor. Ayrıca vergi adaletinden söz ediyor. Ama artık ekonomik ve sosyal konularda anayasa kurallarıyla hükümetlerin keyfiliğe kaçan hareket serbestini kısıtlamak şart. İnsanlar bu dünyaya küçük bir azınlık varlık içinde yaşasın, kendileri de sıkıntılar içinde bir hayat geçirsin ve yaşlandıklarında açlığa mahkûm olsunlar diye gelmiyor çünkü. Milyonların bu makus kaderini değiştirmek için önereceğim anayasa değişikliklerinin bir kısmı belki iktidara gelecek siyasi partilere de ters gelebilir. Ülkeyi bu iktidar kadar kötü yönetmeyeceklerini söylerler. Bu konuda belki haklı da olabilirler. Ama insanlara geleceğe dönük güvence verebilmek için artık iktidarların bu alanda anayasal düzeyde kurallara tabi olmaları gerekiyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik ve Sosyal güvenlik paketi</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut Anayasa'nın 65. maddesi, devletin sosyal ve ekonomik görevlerini "<em>mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde</em>" yerine getireceğini hükme bağlıyor. Bu madde hükümetlere kurallara uymamak için adeta nefes aldırıyor. Bu nedenle öncelikle bu maddeye şöyle bir fıkra eklenmesi gerekli: “ <em>mali kaynak yetersizliği temel sosyal haklar için ayrılması gereken bütçe payını etkilemez. Ayrıca gelir dağılımındaki dengesizliğin (Gini katsayısı üzerinden) belirli bir eşiği aşmasının belirlenmesi durumunda, hükümetin TBMM’ne özel bir iyileştirme planı sunması zorunludur. “</em>Ancak bu kural sayesinde, maaş, ikramiye ve sosyal ödenekler için “bütçede para yok” bahanesi ortadan kalkar ve “<em>toplumun refah, huzur ve mutluluğu</em>” sağlanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca 73. maddeye vergi adaletini fiilen sağlamak için şu fıkranın eklenmesinde yarar var: “<em>vergi yükünün adaletli dağılımı esastır. Tüketim üzerinden alınan dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı, kazanç üzerinden alınan dolaysız vergilerin payını aşamaz. Uyarılara karşın bu dengeyi bozan bütçe kanunları AYM tarafından iptal edilir." </em>Böylece bütçe yapılırken gelirler ve giderler bağlamında mali bir kural getirilerek hükümetlerin bütçelerini hazırlarken keyfi hareket etmeleri önlenmiş olur. Çünkü anayasada yer alan devletin “toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlama” görevi öncelik taşır. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelir adaletsizliğini engellemenin bir başka yolu, 166. madde uyarınca danışma organı olan Ekonomik ve Sosyal Konsey’in denetleme kurumuna dönüştürülmesidir. Bu bağlamda, hükümetlere ekonomi programlarının gelir adaletine uygunluğu konusunda Konsey’den onay alma zorunluluğu getirilebilir. Cumhur İttifakı’nın ilk döneminde Merkez Bankası (MB) Başkanı Naci Ağbal, bilimsellikten uzak düşük faiz politikası uğruna görevden alınmıştı. Bu politika sonuncunda patlayan enflasyon doğal olarak sabit gelirlilerin alım gücü kaybına yol açmıştı. İttifak’ın ikinci döneminde, bu defa Yılmaz-Şimşek ikilisinin özellikle bu kesimin kemer sıkmasına dayanan OVP’si (Orta Vadeli Program) enflasyonu düşürme gerekçesiyle yürürlüğe konulmuştu. Aradan geçen üç yılda enflasyon yüzde 39,59’dan ancak 32, 37 seviyesine gerileyebildi. Buna karşılık sabit gelirlilerin çoğunluğu, beklendiği gibi, büyük ölçüde yoksullaştı. Göz göre göre gelen bu felaketi önlemenin tek yolu, MB’ nın bağımsızlığının sağlanmasından geçiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca TÜİK’in de birkaç yıldır şeffaf olmayan verilerle açıkladığı enflasyon oranlarıyla memur, işçi ve emekli maaşlarının düşük tutulmasını sağladığı gözleniyor. Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ile TÜİK’in açıkladığı yıllık enflasyon oranları arasında (55, 38 ile 32,37) devasa bir fark var. Üstelik ortalıkta Nisan ayı enflasyonunu ENAG’a yakın oranda (5,07-4,18) açıkladığı için TÜİK Başkanı’nın görevden alınabileceği söylentileri dolaşıyor. Oysa sadece İran savaşı nedeniyle akaryakıtta, özellikle mazotta, eşel mobil sistemine rağmen yüzde 30-35, meyve ve sebze fiyatlarında yüzde 50’ye yakın hatta bazı ürünlerde daha da üstünde artışlar olduğu görülüyor. Bu nedenle TÜİK’in de bağımsız bir kurum olması ve bağımsızlığının anayasal güvenceye kavuşturulmasında yarar var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu iki kurumun bağımsızlığını “Piyasaların denetimi ve dış ticaretin düzenlenmesi” başlıklı 167. maddenin başına yerleştirmek ve maddeye şu fıkraları eklemek mümkün: &nbsp;“<em>Merkez Bankası (MB) ile TÜİK idari ve teknik özerkliğe sahiptir. Hiçbir makam bu kurumlara emir veremez. Kurum başkanları, TBMM tarafından nitelikli çoğunlukla 5 yıllığına seçilir. Görev süreleri dolmadan, anayasal suçlar hariç görevden alınamazlar.” </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasal kuralların caydırıcı bir yaptırım mekanizmasıyla desteklenmesi için AYM’ye, bütçe kanunları üzerinde olduğu gibi, ekonomik verilerin manipülasyonu ve kurum bağımsızlığının ihlali konularında da denetim yetkisi verilebilir. Ama öncelikle iş hacmi artacağı için AYM’nin üye sayısını 15’ten 21’e çıkarmak ve 6 yeni üyeyi Ekonomik ve Sosyal Haklar Dairesi’nde görev yapmak üzere konunun uzmanları arasından seçmek için 146. maddede de değişiklik yapılması gerekir. Ardından 148. maddeye şu fıkralar eklenebilir: “<em>resmi istatistiklerin bilimsel temelden yoksun veya gerçeğe aykırı şekilde manipüle edildiğinin tespiti halinde; ilgili kurum kararları yok hükmünde sayılır ve bu durumdan kaynaklanan tüm ekonomik kayıpların (maaş farkları, enflasyon farkı vb.) tazminine ilişkin usuller AYM kararıyla başlatılır</em>." Ayrıca, “<em>Gelir dağılımını ağır şekilde bozan, vergi adaletini hiçe sayan veya sosyal devlet ilkesini işlevsiz kılan bütçe hükümleri ile idari tasarruflar, AYM tarafından 'Ekonomik Anayasaya Aykırılık' gerekçesiyle iptal edilebilir.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik Anayasaya aykırılık, fark edileceği gibi, yeni bir kavram. AYM’ye bu konuda verilmesini önerdiğim yetkinin nasıl işleyebileceğine ilişkin önerilerimi gelecek yazımda aktaracağım. Gelecek yazımda ayrıca, bu kavramdan hareketle, yeni kuşak haklar arasında bulunan geri çağırma hakkından esinlenerek, “TBMM ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi” ile ilgili 116. maddeye 4. fıkra olarak eklenmesini önereceğim ekonomik başarısızlıkta seçimlerin yenilenmesi düşüncemi de paylaşacağım. Beş yıllık iktidar dönemi oldukça uzun bir süre. Sabit gelirliler başta olmak üzere milyonlarca yurttaştan “bizi seçmiştiniz” gerekçesiyle, gelir adaleti ve enflasyon hedeflerindeki ağır sapmaya bunca sene dayanmalarını beklemenin, sosyal devlet ilkeleri uyarınca büyük bir haksızlık olduğunu kabul etmek gerekir. Bu nedenle hükümetin, Anayasa’nın 5, 55 ve 167/A (yeni önerdiğim fıkralar) maddelerinde belirtilen 'gelir adaleti' ve 'kurumsal bağımsızlık' yükümlülüklerine aykırı hareket ettiğinin Anayasa Mahkemesi tarafından saptanması halinde, iki yıllık bir sürenin sonunda seçimlerin otomatik yenilenmesini gündeme getiren bir anayasal mekanizma oluşturulmasında zorunluluk var kuşkusuz. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/sosyal-devlet-paketi-1778092659.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gözlerimiz açık mı?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gozlerimiz-acik-mi-13255</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gozlerimiz-acik-mi-13255</guid>
                <description><![CDATA[Bu ülke ya hukuku yeniden kuracak, ya da onun yokluğuna alışacak. Banksy’nin adamı hâlâ yürüyor. Bayrak hâlâ yüzünde. Ve o son adım hâlâ önünde. Ama insan sadece yürüdüğünde değil, nereye yürüdüğünü gördüğünde gerçekten yürür. Şimdi asıl soru şu: Gözlerimiz açık mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir sabah Londra’da insanlar uyandığında, şehirde yeni bir heykel vardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gece gelmişti.<br />
Kimse görmemişti.<br />
Kimse yerleştirildiğini fark etmemişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve her zamanki gibi, yapan kişinin kim olduğu bilinmiyordu.<br />
Banksy</span>&nbsp;<span style="color:black">yine ortaya çıkmış, mesajını bırakmış ve kaybolmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir adam.<br />
Elinde bayrak.<br />
Ama yüzü o bayrakla kapalı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve yürürken, bir adım sonra boşluğa basıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Adam ilerlediğini sanıyor.<br />
Ama aslında düşmek üzere.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Banksy’nin bütün meselesi bu zaten:<br />
Görünmeyeni görünür kılmak.<br />
Sistemin içinden değil, dışından konuşmak.<br />
Ve en rahatsız edici gerçeği, en basit görüntüyle anlatmak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yıllar önce bir tablo yaptı.<br />
Satıldığı anda kendi kendini parçaladı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü sistem öyle bir şey ki,<br />
ona karşı çıkan şeyi bile satın alıp etkisiz hale getirebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir isyan metaya dönüşebilir.<br />
Bir çığlık dekor olabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O heykeldeki adama bakınca, Türkiye’de tanıdık bir his doğuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü burada da bayrak var.<br />
Burada da yüzler kapalı.<br />
Ve burada da o son adım yaklaşıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama bunu söylemeden önce şunu sormak gerekiyor:<br />
Bir toplum bu noktaya nasıl gelir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kimse isteyerek kör olmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Önce korku gelir.<br />
Sonra umut.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonra o umuda o kadar çok yatırım yapılır ki,<br />
onun çöktüğünü kabul etmek,<br />
insanın kendisini inkâr etmesi gibi gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve tam o anda, bayrak yüzü örtmeye başlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">AKP</span>&nbsp;<span style="color:black">bu ülkeyi yirmi yılı aşkın süredir yönetiyor.<br />
Bir zamanlar sunduğu vaatler vardı: kalkınma, istikrar, güçlü devlet.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsanlar buna inandı.<br />
Çünkü bir dönem inanmak için sebepler vardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama o dönem geride kaldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün hukuk zayıf.<br />
Kurumlar bağımsız değil.<br />
Eleştiri, tehdit olarak görülüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve bütün bunlar olurken,<br />
MHP</span>&nbsp;<span style="color:black">bu düzenin ortağı olmayı seçti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu bir sapma değil.<br />
Bir yönelim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama asıl mesele yine de siyasetçiler değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Asıl mesele şu:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir toplum, kendi tercihlerinin bedelini ödemeye başladığında bile aynı tercihi sürdürüyorsa, orada ne korunuyordur?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomi kötüleşirken, adalet zayıflarken, özgürlükler daralırken aynı bağlılık devam ediyorsa, bu artık siyasi tercih değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu, kimliğin savunulmasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsan, kendini inkâr etmemek için gerçeği inkâr eder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve yargılanan insan, kapanır.<br />
Daha az dinler.<br />
Daha çok sarılır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bayrak biraz daha iner gözlerin üzerine.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Banksy’nin anonimliği bir tercih değil, bir mesajdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir yüz yok.<br />
Bir lider yok.<br />
Bir kült yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sadece fikir var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü bir isim olduğunda, o isim büyür.<br />
Fikir küçülür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye’de ise tam tersi oluyor:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Fikirler küçülüyor, liderler büyüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tartışma yerini sadakate bırakıyor.<br />
Sadakat derinleştikçe, uçurum yaklaşıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey güçlü bir lider değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Güçlü bir hafıza.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Dünü hatırlayan, çelişkiyi fark eden, vaat ile gerçeği karşılaştırabilen bir toplumsal bilinç.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Demokrasi, bir kişiye sadakat değildir.<br />
Demokrasi, iktidarı sınırlayabilme iradesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu irade yoksa, seçimler sadece bir ritüele, sandık ise bir dekor parçasına dönüşür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve evet, bu noktada açık konuşmak gerekir:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye’de demokrasiyi ve hukuku yeniden inşa etme iddiasını en tutarlı biçimde ortaya koyan siyasi yapı bugün Cumhuriyet Halk Partisi (CHP).</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu bir övgü değil.<br />
Bir tespit.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve bu tespit, eleştirinin bittiği anlamına gelmez.<br />
Tam tersine: alternatif olan daha çok sorgulanmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama artık mesele tercih değil.<br />
Eşik.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu ülke ya hukuku yeniden kuracak, ya da onun yokluğuna alışacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Banksy’nin adamı hâlâ yürüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bayrak hâlâ yüzünde.<br />
Ve o son adım hâlâ önünde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama insan sadece yürüdüğünde değil, nereye yürüdüğünü gördüğünde gerçekten yürür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şimdi asıl soru şu: Gözlerimiz açık mı?</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/gozlerimiz-acik-mi-1778092221.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kurallar ve kuralsızlık üzerine (2)</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurallar-ve-kuralsizlik-uzerine-2-13254</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurallar-ve-kuralsizlik-uzerine-2-13254</guid>
                <description><![CDATA[Bir insanın, kendisini kapsamayan (genellik), kendisinden gizlenen (yayımlanma), kendisi eylemde bulunduktan sonra ortaya çıkan (geriye yürümezlik), anlaşılmaz olan (açıklık), aynı sistemin başka bir kuralıyla çelişen (çelişmezlik), imkansızı emreden (uyabilme yeteneği), her dakika değişen (süreklilik), uygulamadan farklı olan (kural-uygulama uyumu) bir hukuk kuralına uyma konusunda ahlaki bir yükümlülüğe sahip olduğu söylenemezdi; bunun mantıksal bir açıklaması olamazdı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kural yapımı ve ahlak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçen yazıda, doğal hukukçuların adalet ile hukuk arasındaki zorunlu ilişkiye dayandıklarını ve pozitivist hukukçuların buna karşı çıktıklarını söylemiştim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pozitivist hukukçular, hukuk ile ahlak arasında zorunlu bir ilişki olmadığını ve bu yüzden hukuk ile ahlakın birbirinden ayrılması gerektiğini ileri sürüyorlardı; buna “<em>ayrılma tezi</em>” “<em>separation thesis</em>” deniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pozitivistlere göre, hukuk egemenin emri olduğuna göre, hukukçunun da nesne olarak “<em>egemenin emri</em>” olan kuralları incelemesi gerekiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğal hukukçular cephesinden pozitivist hukukçuların bu anlayışına çeşitli eleştiriler yapıldı ve öneriler sunuldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu eleştiri ve öneri sahiplerinden birisi Amerikalı hukuk felsefecisi Lon L. Fuller’di.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller, pozitivist hukuku eleştirirken onların doğal hukuk okuluna yaptıkları eleştirileri dikkate aldı ve iki okulun görüşlerini uzlaştırmaya çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller’e göre hukuk, egemenin <em>tek taraflı</em> iradesi olamazdı; hukuk, egemen ile uyruklar arasındaki <em>karşılıklı</em> bir ilişkiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuralların “<em>hukuk</em>” adını alabilmeleri için toplumsal işlevlerini yerine getirmesi gerekiyordu; hukuku, herhangi bir toplumsal işlevi olmayan ve toplumu baskıyla bir arada tutan emirlerden ibaret sayamazdık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hukuk, insanların toplum halinde daha iyi bir yaşam sürebilmeleri için konulan kurallardan oluşuyordu ve insanların barış içinde yaşayabilmeleri için bu kuralların adaletli olması zorunluydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet içermeyen bir hukuk düzeninin toplumsal kargaşanın kaynağı olması kaçınılmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir hukuk sisteminin “<em>insan davranışını kuralların yönetimine tabi kılma</em>” gibi özel bir amacı vardı ve bu amacı yerine getiremeyen kurallara hukuk denemezdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rızaya dayalı bir toplumsal düzen üretemeyen kuralların olduğu bir ülkede hukuksal düzenden söz edilemezdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hukuk, insanların toplum içinde bir arada yaşama ve işbirliği yapabilme yeteneğini geliştirmeyi hedefleyen insani bir projeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda adaletsiz bir yasa, bu işlevleri gerçekleştirme yeteneğinden yoksun olacağından yasa sayılamazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çerçevede doğal hukukçuların “<em>adaletsiz bir yasa, yasa değildir</em>” biçimindeki sloganı anlamlıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller’in buraya kadar söyledikleri yeni sayılmazdı; her doğal hukukçu aşağı yukarı benzer eleştirileri dile getirebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller’i doğal hukukçulardan farklı kılan şey pozitivist hukukçulara yakınlaşma çabasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller’e göre, yasaların yapımı sırasında belirli yöntem kurallarına uyulması halinde pozitivist hukuk anlayışının eksiklikleri giderilebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir başka anlatımla pozitivist hukukçular, yasaların belirli yöntem kurallarına uygun biçimde yapılmasını kabul ettikleri takdirde, yasalardaki “<em>ahlak</em>” eksiği giderilebilirdi ve yasalar toplumsal işlevlerine kavuşturulabilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller böylece pozitivist hukukçuların doğal hukukçulara yönelttiği adaletin akılla bulunmasının olanaksız olduğu biçimindeki eleştiriyi karşılamış oluyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yasalar, belirli yöntem kurallarına uygun olarak yapıldıklarında, açık ve şeffaf yasa yapım süreci sayesinde, hukuk kuralları toplumsal düzen ve barışın sağlanmasının araçları haline gelebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yöntemle yaratılan hukuk kuralları aslında yönetim ile yurttaşlar arasında şöyle bir örtük sözleşme yapıldığı anlamına geliyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yönetim yurttaşlara: “<em>Bunlar, uymanızı beklediğimiz kurallardır. Bunlara uyarsanız, davranışlarınızda da bu kuralların uygulanacağına dair güvence veriyoruz.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun anlamı hukuk devletinde mutlaka bulunması gereken “<em>hukuki öngörülebilirlik</em>” ve “<em>hukuki güvenlik</em>” ilkelerinin hayata geçirilmiş olmasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller bu yöntem kurallarını bulabilmek için <strong>Hukukun Ahlakı</strong> (<strong>The Morality of Law</strong>) adlı kitabında “<em>Kral Rex’in Öyküsü</em>” adını verdiği bir varsayım kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyküye göre Rex adındaki Kral kraliyet sırası geldiğinde, bir reformcu heyecanıyla tahta çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rex, seleflerinin en büyük başarısızlığının hukuk alanında olduğunu düşünüyordu: Nesiller boyunca hukuk sisteminde temel bir reform yapılmamıştı ve bu yüzden ülkede büyük bir hukuk reformuna ihtiyaç vardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yargılama yöntemleri hantaldı; hukuk kuralları eski bir çağın ilkel diliyle konuşuyordu; adalet pahalıydı; hâkimler özensizdi ve çoğu yerde yolsuzluğa bulaşmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rex, tüm bunları düzeltmeye ve adını tarihe, Solon ya da Lycurgus gibi büyük bir hukukçu olarak yazdırmaya karar verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun için ilk yapması gereken şey iyi ya da kötü olsun tüm eski yasaları tek bir kararla ortadan kaldırmak ve yerlerine yenilerini yapmaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak sorunları çok iyi teşhis etmesine rağmen başarısız olmak onun kaderiydi; çünkü yasa yapımı konusunda eğitimsiz, deneyimsiz ve bilgisizdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzun süren çabalamaları sonunda bir reform yapmak şöyle dursun sıradan bir hukuk sistemi bile kuramadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller, “<em>Kral Rex</em>”in başarısızlıklarından hareketle, başarılı olmak için hangi yöntem kurallarına uyulması gerektiğini ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta, hukuka ilişkin sekiz ilkeden oluşan bir liste elde etti; Fuller’e göre bu liste hukukun ahlakla donatılmasına yol açacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece doğal hukukçuların “<em>adalet</em>” ilkesiyle ilişki kurmaya gerek kalmaksızın hukuk kuralları ahlak ve adalet ile donatılmış olacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller bu yolla, hem yönetimin asgari görevlerini denetlemede ölçüt olarak kullanılabilecek hem de iyi bir yönetimin mükemmelliğe ulaşması için uğrunda çabalaması gereken sekiz maddelik bir “<em>yasallık ilkeleri listesi</em>” geliştirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller’e göre Kral Rex bir hukuk reformu yapma konusunda aşağıdaki nedenlerle başarısız oldu:</span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uyrukların tümünü kapsayan genel düzenlemeler yapamadı, her konu için geçici, özel kural koymak zorunda kaldı: “<em>Yasaların genelliği ilkesi</em>” ihlal edildi.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tebaasının uymasını beklediği kuralları duyuramadı: “<em>Yasaların yayımlanması ilkesi</em>” ihlal edildi.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olaylar hakkında karar veremeyince geçmişe dönük kurallar koymak zorunda kaldı; Pazartesi günü yasaya uygun olan bir fiili, yetkisini kötüye kullanarak Çarşamba günü suç haline getirerek cezalandırdı: “<em>Yasaların geriye yürümezliği ilkesi</em>” ihlal edildi.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitimi yetersiz olduğundan yaptığı yasalar anlaşılabilir değildi; “<em>yasaların açıklığı ilkesi</em>” ihlal edildi.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yasalar arasındaki bağlantıları kavrayamadığından birbirleriyle çelişen kurallar koydu; “<em>yasaların çelişmezliği ilkesi</em>” ihlal edildi.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlgililerin uyabilme kapasitelerinin ötesinde yasalar yaptı: “<em>Yasalarda uyulabilme olasılığı ilkesi</em>” ihlal edildi.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaptığı kuralları o kadar sık değiştirdi ki uyruklar davranışlarını yeni kurallara uyduramadılar: “<em>Yasaların sürekliliği ilkesi</em>” ihlal edildi.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlan ettiği kuralları uygulamak yerinde fiilen kurallardan farklı bir uygulama yaptı: “<em>İlan edilen yasa ile resmi eylemin uyumu ilkesi</em>” ihlal edildi.</span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kral Rex amaçladığı gibi bir hukuk reformisti olamadı, çünkü hukuk güvenliğini ve öngörülebilirliğini sağlayacak kurallar koyamadı; bir hukuksal düzen kuramadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller, Kral Rex’in başarısızlığının nedenlerinden yola çıkarak uyulması gereken sekiz maddelik bir listeye ulaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu liste bir bütündü ve adaletli bir hukuk düzeninden söz edebilmek için bu sekiz ilkenin tümüne uyulmuş olması zorunluydu: Bir tek ilkeye bile uyulmaması adaletli bir hukuk düzeninin kurulmasını engellerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya hep, ya hiç.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle, bir insanın, kendisini kapsamayan (<em>genellik</em>), kendisinden gizlenen (<em>yayımlanma</em>), kendisi eylemde bulunduktan sonra ortaya çıkan (<em>geriye yürümezlik</em>), anlaşılmaz olan (<em>açıklık</em>), aynı sistemin başka bir kuralıyla çelişen (<em>çelişmezlik</em>), imkansızı emreden (<em>uyabilme yeteneği</em>), her dakika değişen (<em>süreklilik</em>), uygulamadan farklı olan (<em>kural-uygulama uyumu</em>) bir hukuk kuralına uyma konusunda ahlaki bir yükümlülüğe sahip olduğu söylenemezdi; bunun mantıksal bir açıklaması olamazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller bu yolla hukuki pozitivistlerle bir uzlaşmaya varmaktaydı: Hukuk kuralları bu yöntemle yapıldığı takdirde ahlakla donatılmış olacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller bu düşüncesinde ancak kısmen haklıydı, çünkü yaptığı öneri çok ciddi bir eleştirinin konusu oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Temel eleştiri şuydu: Yasalar Fuller’in belirttiği bu yöntemle yapılsa bile adalet sağlanamayabilir ve adaletsiz yasalar çıkarılabilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin bir sahilde, halka açık plajın girişinde şöyle bir tabelanın asıldığını düşünelim: “<em>Siyahilerin girmesi yasaktır.</em>”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tür bir kural, Fuller’in yasa yapımında uyulması gereken sekiz ilkenin tümünün gereklerini karşılamasına rağmen adaletsizdir, çünkü ayrımcılığı emretmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla Fuller bu sekiz ilkenin ahlaki olduğu konusunda ısrarlı olsa bile, bunlar esasen etkili yasa yapımına yönelik yöntemsel kılavuzlar gibi görünmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu konudaki genel görüş şudur: </span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller’ın sekiz “<em>arzu edilir koşuluna</em>” uyulması yalnızca hukuk sisteminin etkin bir şekilde işlediğini kanıtlar.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Bu koşullar ahlaki bir ölçüt olamaz.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Kötü bir rejim de bu testi kolayca aşabilir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu eleştirilere rağmen Fuller’in listesi devletlere adaletli hukuk düzeni oluşturma konusunda yol gösterici olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu koşulları bile karşılamayan düzenlerin bir hukuk düzeni sayılmayacakları biçiminde bir sonuç elde etmek mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuller’in önerilerinin tam olarak uygulanması halinde bile adaletli bir hukuk sistemi kurulmamış olacağının farkında olmak gerekir, ama bu, önerilerin gözardı edilebileceği anlamına gelmez: Bu koşulların sağlanmadığı durumlarda sadece adaletsiz hukuk düzenlerinden değil, hukuk düzensizliğinden söz etmek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden hukuk düzenlerini Fuller’in bu ilkeleri çerçevesinde değerlendirmek yararlı olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazının temel amacı ülkemizin hukuk düzenini bu ilkeler çerçevesinde değerlendirmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak yazı çok uzadı, değerlendirme sonraki yazıya…</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/kurallar-ve-kuralsizlik-uzerine-2-1778086161.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ötekiyi okumak: Dede Korkut’ta Selcen Hatun</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/otekiyi-okumak-dede-korkutta-selcen-hatun-13253</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/otekiyi-okumak-dede-korkutta-selcen-hatun-13253</guid>
                <description><![CDATA[Selcen Hatun anlatısı, yalnızca bir kahramanlık hikâyesi ya da epik bir aşk anlatısı olarak değil; 15. yüzyıl toplumunun toplumsal cinsiyet dinamiklerini çatlatan, hatta yer yer ters yüz eden bir metin olarak okunmayı hak eder. Hikâye boyunca Selcen Hatun’un sergilediği özne konumu, bilgi üretme kapasitesi ve fiziksel gücü, patriyarkal düzenin kadına biçtiği edilgin rolü sürekli olarak ihlal eder. Buna karşılık Kan Turalı’nın tutumu, patriyarkanın ne kadar kırılgan ve performansa dayalı bir yapı olduğunu açıkça ortaya koyar: Güçlü kadın arzulanır, fakat bu güç erkekliğin sınırlarını tehdit ettiği anda bastırılmak istenir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sizden 15. yüzyıl civarlarına gitmenizi isteyeceğim. Doğu Anadolu ve Kafkaslar'da hem dini hem yaşam tarzı hem de her şeyi geçiş döneminde olan Batı Oğuz Türk topluluklarının, yüzyıllar boyunca kümülatif şekilde söylene söylene gelmiş ve at üstünde beraber onca yolu göç etmiş Dede Korkut Oğuznameleri'ne bu yazımda göz atacağız. Fakat inceleyeceğimiz şey, geçen sonbaharda Turkologentag'da sunumunu hâlihazırda yapmış olduğum bir konu olarak Selcen Hatun'u feminist bir merakla okumaya çalışmak olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karadeniz kızı Selcen Hatun'un hikâyesini okurken sizden tekrar istediğim şey, bu hikâyenin 15. yüzyıl civarı, yarı konargöçer Türk-İslam toplumunda geçtiğini unutmamanız olacak. Bu detayların, bu hikâyedeki Selcen Hatun'a karşı duyacağınız hayreti artıracağını düşünüyorum. İlkokul Türkçe dersinde okuma kitabı olarak size aldırılan ve tozlu raflarda, üzerinde Efes'ten yeni çıkarılan bir seramik parçasından daha fazla toz bulunan Dede Korkut kitabınızı elinize alıp "Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı" hikâyesini okumanızı isteyeceğim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hikâyemiz, Kan Turalı'nın babasının onu artık evlendirmek istemesiyle başlar. Fakat Kan Turalı'nın evlenmek istediği kadın tarifi babasını oldukça şaşırtır. Kan Turalı; savaşan, ata binen ve düşman kellesi getiren bir kadınla evlenmek istemektedir. Hatta daha da önemlisi, kadın bunları kendisinden önce yapmalıdır; yani evleneceği kişi savaş alanında kendi önüne geçmelidir. Bunu ilk okuduğumda "helal olsun" desem de ilerleyen sayfalarda Kan Turalı'nın; muhtemelen son zamanlarda ODTÜ ve Boğaziçi gibi nadide üniversitelerimizin tarih, felsefe ve edebiyat bölümlerinin toplamından daha fazla mezun yetiştirdiği "performatif erkeklerden" biri olduğunu -hatta somut olmayan Türk kültürel mirasındaki ilk örneklerden biri sayılması gerektiğini- üzülerek görüyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hummalı eş arama faaliyetlerinin sonunda, en son Trabzon Tekfuru'nun kızı olan ve garip bir şekilde de Türk kültürüne oldukça uygun yaşayan -ki adı dahi bu uyuma dâhildir- Selcen Hatun bulunmaktadır. Fakat kendisiyle evlenmek için üç canavarın öldürülmesi gerekmektedir. İşte tam bu sırada hikâyenin aşırı klişeleşeceği ve erkeğin erkekliğini ve maskülenliğini kanıtlamak için kadının sadece bir enstrüman olacağı -insanlık yazın tarihi boyunca örneklerinin milyonlarca kez yeniden üretildiği hikâyelerden birisini okuduğumuzu sanma yanılgısına düşsek de- hikâye bizi hemen şaşırtmaya başlar. Selcen Hatun'un Kan Turalı'yı görünce oldukça beğenmesi, hatta "kedisinin miyavlaması"na kadar açık bir dille yazılması, Kan Turalı'nın milleti günaha sokmamak için peçe takması gibi unsurlar insanı hikâyeyi okumaya zorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">15.yüzyılda toplumun mentalitesini anlamak için harika bir hazine olan bu eserimizde, Kan Turalı iki canavarı da alt eder fakat sonuncusunda ne yapsa da deveyi öldüremez. Veganları ve hayvan hakları aktivistlerini kızdıracak mücadelede Selcen Hatun en sonunda Kan Turalı'ya devenin zayıf noktasını söyleyerek yardımcı olmaya çalışır. Fakat Kan Turalı, küçüklüğünden beri avcılık yapan ve eserde de altı çizildiği gibi okla attığını vuran Selcen Hatun'un sözünü uygulayarak savaşmak ve savaşı bu şekilde kazanmak istemez. Kendisinden önce savaşta düşmanı alt edecek bir kadınla evlenmek isteyen Kan Turalı'nın progresiflik maskesi buraya kadardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Feminist kadınlar için kullanılmaya çalışılan saçma eleştiri cümlesi olan "Feminizm kocayı bulana kadardır" sözünü burada "Erkeklerin feminizmi güçlü kadın görene kadardır" olarak değiştirmeyi önererek devam ediyorum. Patriyarka, kadınların gücünü ancak bu güç erkeklerin hizmetinde olduğu sürece kutlar. Kan Turalı, tam da bu sınırı test eder: Selcen güçlüdür, ama bu güç onun kontrolü dışına çıktığı anda tehdit hâline gelir. Kan Turalı, canı pahasına erkeklik gururunu korumayı seçerek Selcen Hatun'u dinlemez ve deveyi alt etmek için başka bir yol arar. Sebebini ise açıkça söyler: Oğuz iline döndüğümüzde "kadının lafı ile düelloyu kazandı" denilmesin diye. Kan Turalı için önemli olan Selcen'in ne kadar güçlü olduğu değil, bu gücün kendi erkekliğini gölgeleyip gölgelemeyeceğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Simone de Beauvoir'ın İkinci Cins'te temelini attığı aşkınlık ve içkinlik ayrımı tam bu noktada devreye girer. Beauvoir'a göre erkek, kendini aşan, projeler kuran, eyleyen aşkın özne olarak konumlandırılırken; kadın, doğurganlığı ve ev işleriyle sınırlandırılarak tekrara dayalı, edilgin bir "içkinlik"e mahkûm edilir. İşte Kan Turalı'nın yaşadığı çelişki tam olarak budur: Bir yandan kendisi gibi "aşkın" bir kadın ister (savaşan, at binen, kelle kesen), ancak bu aşkınlık kendi erkeklik performansını gölgeleyeceği an devreye giren içkinlik talebidir - yani kadının nihayetinde onun projesinin bir parçası olarak kalması, onun gücüne güç katması, onun kahramanlığını onaylamasını talep eder. Selcen'in bilgisi Kan Turalı'nın beceriksizliğini tescilleyeceği için, Kan Turalı ölmeyi "bir kadının aklıyla yaşamaya" tercih eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devamında bir şekilde deveyi alt etmeyi başarır ve Selcen Hatun'la evlenmeye hak kazanır. Burada kadının bir "düello ödülü", fethedilmesi gereken bir "nesne" olarak konumlandırılmasının etik dışılığını şimdilik paranteze alarak devam edelim. Fakat çiftimiz Oğuz ülkesine dönerken Şahin Tepesi'ne arabayı çekip sevdiceğine bakarak içki içmek isteyen her Türk erkeği gibi Kan Turalı da aynı şeyi yapar ve yolun yarısında dururlar; Kan Turalı içki içmeye başlar ve devamında sızar. Fakat babasının bu evlilikten pişman olacağını ve arkalarından ordu yollayacağını hisseden Selcen Hatun uyumaz ve tam olarak da beklediği gibi bir ordu gelir. Kan Turalı'yı uyandırır ve beraber savaşmaya başlarlar. Fakat savaşın ilerleyen aşamalarında Kan Turalı'mız kelimenin tam anlamıyla rezil rüsva olur. Atı vurulmuş ve gözü oklanmıştır. Selcen Hatun, savaşçı, yiğit ve cengâver erkeğini savaş alanından atının arkasına atarak çıkarır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sahne, Beauvoir'ın İkinci Cins'te teşhir ettiği özne/nesne diyalektiğini yerle bir eder. Yukarıda da değindiğimiz gibi Beauvoir'a göre toplum erkeğe "eylemeyi", kadına ise "beklemeyi" kodlar. Ancak burada "eyleyen" (özne) Selcen, "bekleyen/kurtarılan" (nesne) Kan Turalı'dır. Çünkü Selcen Hatun, Kan Turalı'nın erkekliğini onaylayacak, onun gücüne güç katacak bir "tamamlayıcı enstrüman" değildir. O, Kan Turalı'ndan bağımsız, hatta ondan daha yetkin bir bireydir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada Judith Butler'ın Cinsiyet Belası'ndaki şu tespiti hatırlamak gerekir: "Toplumsal cinsiyet, istikrarlı bir kimlik ya da bir eylemin faili değil, zaman içinde sürekli yenilenen bir performanstır.”&nbsp; Kan Turalı'nın erkekliği, savaş alanında "kurtaran" değil "kurtarılan" konumuna düştüğünde iflas eder; çünkü bu performans sürdürülemez hâle gelmiştir. Kan Turalı'nın yaşadığı bu ontolojik sarsıntı, aslında "performatif erkeklerin" en büyük kâbusudur: Hayalindeki "güçlü kadın" figürü canlanıp kendisini kurtardığında, Kan Turalı kendi yetersizliğiyle baş başa kalır. Burada bozulan, tam da patriyarkanın ürettiği "erkek kurtarıcı" mitidir. Patriyarkal kültür, erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünü doğallaştırır ve buna kurtarıcı ve koruyucu gibi vasıflar bahşederek kutsallaştırmaya çalışır. Bu yapı bozulduğunda erkek ontolojik bir kriz yaşar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onunla evlenmek uğruna az önce canını defalarca kez tehlikeye atan Kan Turalı'nın erkeklik gururu ve erkeklik performansı canından ağır basar ve Selcen Hatun'u öldürmeye karar verir. Görelim bakalım Kan Turalı ne soylamış:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">"Kan Turalı çaresiz kaldı, 'onu atın arkasına alıp çıktım' dersin. Gözüm döndü, gönlüm gitti. Seni öldüreyim."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Selcen Hatun, duygusal boşluğun verdiği etkiyle olabilir, Kan Turalı'yı başta yatıştırmaya çalışsa da Kan Turalı'nın öldürme ısrarına dayanamaz ve en sonunda Türk feminist tarih yazımına altın harflerle kazınan bu cümleyi Kan Turalı'ya söyler:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">"Bre g*vat oğlu, okunla mı kılıcınla mı, gel beri kapışalım."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece 15. yüzyılda yazılmış bir eserde bir kadının müstakbel eşini düelloya çağırmasını okuruz. Selcen Hatun karşısındaki erkeğin dilinde ve onun kuralıyla ona meydan okur. Selcen Hatun bir tepeye çıkar ve okunun temrenini çıkartarak okunu nişan alır ve bilerek Kan Turalı'yı ıskalar. Selcen Hatun'un istediği olur. Kan Turalı'ya attığını vurmasıyla bilinen Selcen Hatun'un korkusu yeter. Kan Turalı geri adım atar ve şaka yaptığını söyler. Selcen Hatun’un istediği, Kan Turalı’nın kanını dökmek değil, var olduğunu göstermektir. Devamında evlenmişlerdir; fakat böyle güçlü ve erkeğe düelloda meydan okuyan bir kadın karakter anlatısının o zamanlarda yazılması oldukça şaşırtıcıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak Selcen Hatun anlatısı, yalnızca bir kahramanlık hikâyesi ya da epik bir aşk anlatısı olarak değil; 15. yüzyıl toplumunun toplumsal cinsiyet dinamiklerini çatlatan, hatta yer yer ters yüz eden bir metin olarak okunmayı hak eder. Hikâye boyunca Selcen Hatun’un sergilediği özne konumu, bilgi üretme kapasitesi ve fiziksel gücü, patriyarkal düzenin kadına biçtiği edilgin rolü sürekli olarak ihlal eder. Buna karşılık Kan Turalı’nın tutumu, patriyarkanın ne kadar kırılgan ve performansa dayalı bir yapı olduğunu açıkça ortaya koyar: Güçlü kadın arzulanır, fakat bu güç erkekliğin sınırlarını tehdit ettiği anda bastırılmak istenir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hikâyenin en çarpıcı yönlerinden biri de tam olarak burada yatar: Kadın karakter, anlatının nesnesi olmayı reddederek özneleşir; erkek karakter ise özne konumunu koruyabilmek için şiddete başvurma eşiğine kadar sürüklenir. Bu anlatı, erken dönem Türk-İslam toplumunda dahi toplumsal cinsiyet rollerinin sanıldığı kadar sabit olmadığını, aksine sınamaya açık ve kırılgan yapılar olduğunu gösterir. Selcen Hatun’un Kan Turalı karşısındaki direnci ve meydan okuması, tarihsel bağlamı (ki 15. yüzyıl ile 11. yüzyıl arasını özellikle düşündüğümüzde) yalnızca edebî değil aynı zamanda politik bir anlam da taşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat sözlerimi bitirirken, burada iki üç metin bulup bunun üzerinden ideolojik bir saikle "Eski Türkler feministti" gibi bir söylem üretilmemesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Erkeklerin yazmış oldukları tarih ve eserler boyunca kadın hep öteki kimliğinde olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“İnsanlık erkektir ve erkek, kadını kendi içinde değil, (erkeğin) kendisine göre tanımlar; kadın özerk bir varlık olarak görülmez.” (Beauvoir, 1949, s. 28)</span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toprak Arı</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/otekiyi-okumak-dede-korkutta-selcen-hatun-1778084835.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nüfus artması güzel ama nasıl arttırılmalı, onu da düşünmek lazım</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/nufus-artmasi-guzel-ama-nasil-arttirilmali-onu-da-dusunmek-lazim-13252</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/nufus-artmasi-guzel-ama-nasil-arttirilmali-onu-da-dusunmek-lazim-13252</guid>
                <description><![CDATA[Çocuk yapmamayı toplumsal değerlerin bozulması değil, toplumsal dengelerin bozulması karşısında verilen bilinçli bir karar olarak görmek de mümkün. O zaman toplumda yürürlükte olan değerlerle uğraşmak yerine, uyguladığınız politikaları değiştirirsiniz. Sanıyorum bunu yapmak daha kolay. Belki o zaman insanlar daha fazla çocuk sahibi olmak isteyeceklerdir. Bir not daha ekleyeyim. Herhalde hükümetin hedefi ne pahasına olursa olsun nüfusu arttırmak değildir. Nüfus azalmayan, müreffeh ve kalkınmış bir Türkiye arzulanmaktadır. Bunun yolunun ise değerlerle uğraşmak yerine, maddi koşulları iyileştirmekten geçtiğini düşünüyorum]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sayın Cumhurbaşkanımız yine nüfus artışının gelecek için endişe verici olduğunu ifade ederek bir dizi tedbir alınacağını ifade etmiş bulunuyor. Alınan tedbirlerden biri hemen yürürlüğe konabilecek nitelikte, doğum izinlerinin daha uzun süre tutulması. Hatta, kendileri doğum yapmasalar dahi, erkekler de bu işten karlı çıkıyorlar. Onlar da doğumdan sonra on gün izinli sayılacaklar. Herhalde süre on gün iş günü olarak hesaplandığından, bu hafta sonları dahil iki haftaya tekabül ediyor. Bu tedbire alenen itiraz edecek kimsenin çıkacağını zannetmiyorum ama işverenler işe kadın alırken muhtemelen bir defa daha düşüneceklerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer tedbirler uzun vadede toplumda egemen olan yaklaşımları da değiştirecek nitelikte görünüyor. Cumhurbaşkanımıza göre, muhtelif sebeplerden aile kavramı çok yıpranmış. Bu kavramı yine toplumsal ilişkilerin ortasına oturtmak gerekiyormuş ve saire, ve saire. Tabii, toplumda tavır değişikliği bir günde ortaya çıkmıyor, dolayısıyla değiştirmek de uzun bir süre gerektiriyor. Ancak ondan önce sorulması gereken bir soru var. Acaba insanlar neden çocuk yapmıyor, bunun nedeni aile kavramının yıpranması mı, yoksa başka nedenlere eğilmek mi gerekiyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sanıyorum, Sayın Cumhurbaşkanımızın dikkatinden kaçmış olacak ama ülkemiz nüfusunun büyük bir bölümü artık “kent” tabir edilen yerlerde yaşıyor. Kentlerde yaşayan insanlar çocuk yaparken, uzun vadede bu çocuğun iyi bakılması gerektiğini, iyi beslenmesi gerektiğini, iyi okuması gerektiğini düşünüyorlar. Bu yaklaşım köye nazaran oldukça farklı. Köyde doğan ve uzun vadede de köylü olması beklenen çocuğun bir miktar hüda-i nabit büyümesi, köylü olmanın gereklerini ailesinden öğrenmesi mümkün. Kent öyle bir yer değil, çocukların yetiştirilmesi ve daha önceden ne olacağı bilinmeyen bir işte ve bir işyerinde çalışmaları için donatılmaları gerekiyor. Üstelik hiçbir şey bedava değil. Çocukların büyümesi ve üretim sürecine katılabilmeleri için oldukça iyi bir yatırım yapmak zorunlu. Buna bir ekleme daha yapmak gerek. Köyde gençlerle yaşlılar aynı evi paylaşabiliyor ve gençler yaşlılara bakmayı daha kolay üstlenebiliyorlar. Başka bir ifade ile, çocuk iyi bir emeklilik yaşamanın da bir nevi teminatı. Kentte ise böyle bir yaklaşım yok. Gençler yetişip yuvadan uçunca, geriye kalanlar çoğu zaman kendi başlarının çaresine bakmak durumunda kalıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsterseniz durumu iktisadi bir deyimle özetleyeyim: Kentte çocuk sahibi olmanın marjinal maliyeti çok yüksek, dolayısıyla insanlar maliyetini karşılamakta zorlanacakları bir girişimde bulunarak çocuk sahibi olma konusunda daha fazla düşünüyorlar. Tabii çocuk sayısının artması da aynı kurallara tabi. Kişiler bir çocuk sahibi olsalar dahi, ikinci veya üçüncüsünü yapma konusunda daha mütereddit davranıyorlar, çoğu zaman da az çocuk yaparak güçlükleri aşmanın daha isabetli olduğuna karar veriyorlar. Eğer benim tahlilim doğru ise, o zaman karşımızda insanların sosyal değerlerin aşınması nedeniyle daha az çocuk sahibi olmasından ziyade, iktisadi nedenlerle çocuk yapmayı azaltmaları yatıyor. O zaman, sorunu çözmek için iktisadi değişkenler üzerinde durmak daha büyük önem arz ediyor. Hatta, sosyal değerlerle uğraşmak sorunu çözmez, nafile bir gayretten ibaret kalır dememiz dahi mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelin, birlikte bir durum muhakemesi yapalım. Gazetelere bir göz atmanız yeterli. Asgari ücret çok düşük. Birçok ailenin sağlıklı bir mekanda ikamet etmesine, iyi beslenmesine imkan vermiyor. Bu durumda asgari ya da düşük ücretle çalışan bir kişinin çocuk yapmayı düşünmesi sefaleti paylaşmaya bir nüfus daha eklemesi anlamına geliyor. Belki çocuk yapmanın da öncesine gitmek gerekiyor. Haberlere bakılacak olursa, evlilik yaşı da yükselmeye başlamış. Öyle anlaşılıyor ki, çoğu insanımız bırakın çocuk yapmayı, evlenmeyi, bir yuva kurmayı dahi maddi koşulların elverişsizliği nedeniyle erteliyor. Bu koşullar altında sizin yürüteceğiniz kültür politikaları insanların daha fazla çocuk yapması ve böylece ülkemiz nüfusunun azalmasını engellemeniz pek mümkün olmaz. Pekiyi neler yapmalı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herhalde, ilk yapılacak iş ücretlerin daha tatmin edici bir hale getirilmesidir. Yine gazetelere inanmak lazım gelirse, ülkemizde çok sayıda insan çalışarak elde ettiği gelirin yetmemesi dolayısıyla ikametten tutun, beslenmeye kadar uzanan büyük güçlüklerle karşı karşıyadır. Buna karşılık, az sayıda kişinin servetinin her geçen gün arttığı da not ediliyor. Geliri yükselen kesimin genelde kamu fonlarından kendilerine yapılan transferler ile refahlarını yükselttikleri gözleniyor. Gelir dağılımında bozukluk olduğu, bu bozukluğun temelinde ise yanlış kamu politikalarının yattığı söylenebilir.&nbsp; O zaman kamu politikalarının emeğiyle geçinen kesim lehine değiştirilmesi gereği kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ancak bunun sadece bir başlangıç olduğunu unutmamak lazım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka neler yapılabilir? Bilindiği gibi, toplumda üretkenliğin artması için kadınların da işgücüne etkin biçimde katılması gerekiyor. Buna karşılık dünyanın birçok toplumunda çocuk bakımında kadının vazgeçilmez bir yeri olduğu, daha doğrusu çocuk yetiştirmenin kadının işi olduğu düşünülüyor.&nbsp; Kadına çalışma fırsatı veren bir çocuk bakımı yapısının oluşturulması gerekiyor. Bu gerçeği ülkemizde büyükşehir belediyeleri nispeten daha iyi anlamış gözüküyorlar. Çoğu kentte çocuk bakımı için kreşler açılıyor. Ancak, görebildiğim kadarıyla iktidarımız kreşlere karşı fazla sıcak yaklaşmıyor. Belediyelerin böyle işlerle uğraşmasını istemiyor. Halbuki, çocukların anneleri yerine kendi yaşıtlarıyla vakit geçirmeleri çoğu zaman onların ruhen daha sağlıklı yetişmelerini de sağlıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çocukların okul derdi üzerine de eğilmek gerek. Son yıllarda orta ve yüksek öğretimin kalitesinde giderek yoğunlaşan bir düşüş görülüyor. Okullar bakımsız, hocalar yeterli değil. Bakanlık bir takım tuhaf kuruluşlarla işbirliği yaparak onların eğitime yardımcı olmasını sağlamağa çalışıyor. İş orada da bitmiyor, birçok aile kurtuluşu özel okullarda arıyor fakat bu okullar da giderek pahalılaşıyor, normal geliri olan insanların çocuklarını gönderemeyeceği bir görünüm kazanıyor. Bunlara bir de çocuğunu istediğin türden bir okul gönderememek eklendi. İktidar insanların çocuklarını mümkün olduğu ölçüde İmam-Hatip okullarına göndermesi için çabalıyor. Çoğu vatandaş ise çocuğunun iyi eğitim veren normal bir lisede okumasını istiyor. Çözüm olağan orta öğretim sisteminin kalitesinin yükseltilmesinden ve böylece çocuğu özel okula gönderme baskısının azaltılmasından, insanların çocuklarını istedikleri okullara gönderebilmesinin sağlanmasından geçiyor. Eğer kişi çocuğunu istediği gibi yetiştirme olanağına sahip olmazsa, çocuk yapma konusuna da fazla arzu duymuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunların ötesinde bir hususa daha yer vermemiz gerekiyor. İnsanlar çocuklarını nasıl bir dünyaya getirecekler, onu da düşünmemiz gerekiyor. Benim kastım, bütün dünyada hüküm süren olumsuzluklar değil, çocuğumuza nasıl bir ülke bırakacağımızla ilgili. Keyfiliğin alıp yürüdüğü, yargının partizanca hareket ettiğine ilişkin olarak ciddi kuşkuların beslendiği, liyakatin yerini sadakatin aldığının ileri sürüldüğü, sınavlarda başarı sağlayanların mülakatlarla elendiği ve yerine partizanca atamaların yapıldığının düşünüldüğü, otoriter yönetimin tabii sayıldığı, inanca şekil olarak itibar edilirken ruh olarak herhangi bir ahlaki ilkeye uyulmadığı izlenimi veren uygulamaların kol gezdiği bir ülkede çocuk sahibi olmak ister miydiniz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görüyorsunuz, çocuk yapmamayı toplumsal değerlerin bozulması değil, toplumsal dengelerin bozulması karşısında verilen bilinçli bir karar olarak görmek de mümkün. O zaman toplumda yürürlükte olan değerlerle uğraşmak yerine, uyguladığınız politikaları değiştirirsiniz. Sanıyorum bunu yapmak daha kolay. Belki o zaman insanlar daha fazla çocuk sahibi olmak isteyeceklerdir. Bir not daha ekleyeyim. Herhalde hükümetin hedefi ne pahasına olursa olsun nüfusu arttırmak değildir. Nüfus azalmayan, müreffeh ve kalkınmış bir Türkiye arzulanmaktadır. Bunun yolunun ise değerlerle uğraşmak yerine, maddi koşulları iyileştirmekten geçtiğini düşünüyorum. Bilmem siz ne der siniz? </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/nufus-artmasi-guzel-ama-nasil-arttirilmali-onu-da-dusunmek-lazim-1778162208.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye’de bütçe açığı ve cari açık devam ettiği sürece enflasyon faiz ile yenilebilir mi?</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyede-butce-acigi-ve-cari-acik-devam-ettigi-surece-enflasyon-faiz-ile-yenilebilir-mi-13251</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyede-butce-acigi-ve-cari-acik-devam-ettigi-surece-enflasyon-faiz-ile-yenilebilir-mi-13251</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de enflasyonla kalıcı mücadele için para politikası, maliye politikası ve yapısal reformların uyum içinde uygulanması gerekmektedir. Bütçe disiplininin sağlanması, cari açığın azaltılması ve üretim yapısının güçlendirilmesi olmadan, yalnızca faiz artırımı ile enflasyonu kalıcı olarak düşürmek mümkün değildir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ekonomisinde enflasyonla mücadele, uzun yıllardır para politikası araçları üzerinden yürütülmektedir. Özellikle politika faizi, enflasyonu kontrol altına almak için en sık başvurulan araçlardan biridir. Ancak bütçe açığı ve cari açık gibi yapısal sorunlar devam ettiği sürece, yalnızca faiz artırımıyla enflasyonu kalıcı olarak düşürmek oldukça zor bir hedef haline gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütçe açığı, kamu harcamalarının gelirlerden fazla olması durumudur ve genellikle borçlanma ile finanse edilir. Bu durum, piyasaya ek likidite girişi ve kamu borçlanma ihtiyacının artması anlamına gelir. Eğer bu süreç sürdürülebilir bir mali disiplinle yönetilmezse, enflasyonist baskılar güçlenir. Bu noktada faiz artışı kısa vadede talebi kısabilir; ancak kamu maliyesindeki genişleme devam ederse etkinliği sınırlı kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cari açık ise ülkenin döviz gelirlerinin giderlerinden az olması durumunu ifade eder. Türkiye gibi enerji ve ara malı ithalatına bağımlı ekonomilerde cari açık kronik bir sorun haline gelebilir. Cari açık arttıkça döviz talebi yükselir ve bu durum kur üzerinde baskı oluşturur. Kur artışı da maliyet enflasyonu üzerinden fiyatlara yansır. Faiz artışı, kur üzerindeki baskıyı geçici olarak azaltabilir; ancak yapısal cari açık devam ediyorsa kalıcı çözüm üretmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Faiz politikası temel olarak talep enflasyonunu kontrol etmeye yöneliktir. Yüksek faiz, kredi maliyetlerini artırarak tüketim ve yatırımı sınırlar. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bir bölümü maliyet kaynaklıdır. Enerji fiyatları, döviz kuru ve üretim maliyetleri gibi faktörler enflasyonu belirlerken, faiz artışı bu unsurlar üzerinde doğrudan etkili değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütçe açığı ile yüksek faiz ortamı bir arada bulunduğunda, kamu borçlanma maliyetleri artar. Bu durum, faiz giderlerinin bütçe içinde daha büyük pay almasına yol açar. Sonuç olarak, kamu maliyesi daha da bozulabilir ve bu durum enflasyon beklentilerini olumsuz etkileyebilir. Yani faiz artırımı, yanlış maliye politikasıyla birleştiğinde ters etki bile yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cari açığın finansmanı da faiz politikasıyla yakından ilişkilidir. Yüksek faiz, kısa vadeli yabancı sermaye girişini teşvik edebilir. Bu durum döviz kurunu geçici olarak stabilize edebilir. Ancak bu tür sermaye akımları kalıcı değildir ve ani çıkış riskleri taşır. Dolayısıyla bu yöntem, enflasyonla mücadelede sürdürülebilir bir çözüm sunmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Enflasyon beklentileri de bu süreçte kritik rol oynar. Eğer ekonomik aktörler, bütçe açığının kontrol altına alınamayacağını ve cari açığın süreceğini düşünürse, fiyatlama davranışları buna göre şekillenir. Bu durumda faiz artışı, beklentileri kırmakta yetersiz kalabilir. Güvenilir ve tutarlı bir ekonomi politikası olmadan faiz tek başına yeterli olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kalıcı fiyat istikrarı için para politikası ile maliye politikasının uyumlu olması gerekir. Bütçe disiplininin sağlanması, kamu harcamalarının verimli hale getirilmesi ve vergi tabanının genişletilmesi enflasyonla mücadelede önemli adımlardır. Aynı zamanda üretim yapısının güçlendirilmesi ve ithalata bağımlılığın azaltılması cari açığı düşürerek kur baskısını azaltır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de enflasyonun kalıcı olarak düşürülebilmesi için yapısal reformlar büyük önem taşır. Enerji bağımlılığının azaltılması, yüksek katma değerli üretime geçiş ve ihracatın çeşitlendirilmesi gibi politikalar hem cari açığı hem de enflasyonu aşağı çeker. Bu tür adımlar olmadan faiz politikası tek başına sınırlı bir etki yaratır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, bütçe açığı ve cari açık devam ettiği sürece enflasyonun yalnızca faiz artırımı ile kalıcı olarak düşürülmesi mümkün değildir. Faiz, kısa vadeli bir dengeleme aracı olabilir; ancak sürdürülebilir fiyat istikrarı için mali disiplin, yapısal reformlar ve üretim odaklı politikalar şarttır. Ekonomi politikalarının bütüncül bir yaklaşımla ele alınması, enflasyonla mücadelede başarı için vazgeçilmezdir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 May 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/turkiyede-butce-acigi-ve-cari-acik-devam-ettigi-surece-enflasyon-faiz-ile-yenilebilir-mi-1778060968.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Almanya&#039;nın çatlayan kimliği: Aşırı sağın gerçek tabanı</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/almanyanin-catlayan-kimligi-asiri-sagin-gercek-tabani-13250</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/almanyanin-catlayan-kimligi-asiri-sagin-gercek-tabani-13250</guid>
                <description><![CDATA[Sonuç olarak, mevcut tabloyu değiştirmek için iki şey gerekiyor: Birincisi, ekonomik güvencesizliği azaltacak somut politikalar. İkincisi ise toplumun belirli kesimlerinde biriken kültürel kaygıları küçümsemeden, onları demokratik bir çerçevede yeniden anlamlandırmak. Çünkü AfD'nin yükselişi bir istatistik meselesi değil; "toplumsal alarm". Bu alarmı duymayanlar, yarın çok daha sert bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalabilir. Alman toplumu, bu yüzleşmenin çıkaracağı acı faturaları ödemek için ağır bedellerle karşı karşıya kalabilir. Tıpkı 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında olduğu gibi…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya'da yıllardır aynı hata tekrarlanıyor: Aşırı sağcı parti Almanya için Alternatif'in (AfD) yükselişi; "yanlış bilgi", "öfke", "Doğu'nun travması" ya da "geleneksel siyaseti protesto" gibi basit ve içeriği zayıf açıklamalarla geçiştiriliyor. Diğer yandan, Leipzig Üniversitesi'nin araştırmaları farklı bir tablo ortaya koyuyor. "Federal Seçim 2025: 2024'te Partiler ve Seçmenin Kalbi" başlıklı bir araştırmaya göre, AfD'nin seçmen kitlesi ağırlıklı olarak "orta gelirliler" ve "işsiz"lerden oluşuyor. AfD’ye oy verenlerin büyük çoğunluğunun düşük eğitim seviyesine sahip olduğunu da gösteren araştırma, partinin yükselişinin arkasında çok daha katmanlı ve rahatsız edici bir tablo olduğuna işaret ediyor. Genel kabulün aksine AfD seçmeni, ülkenin kenarında kalmış, dışlanmış, unutulmuş bir azınlık değil. Aksine, Almanya'nın tam orta yerinde duran ama merkez siyaset tarafından artık dikkate alınmadığını düşünen devasa bir kitle bahse konu olan.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Araştırmaya göre, AfD’nin seçmenleri ağırlıkla "orta gelir" grubundan geliyor. Yani ne yoksullar ne de elitler. Tam ortada sıkışmış, kendi ifadeleriyle, "bir zamanlar güvende olan ama artık olmayan" insanlar. Sıkıntılı olan şu ki bu kesim, Almanya'nın uzun yıllar boyunca övündüğü sosyal devletin çözülüşünü en yakından hisseden grup. İş güvencesi eriyor, kiralar yükseliyor, gelecek belirsizleşiyor… Bu insanlar uzun zamandır, "Ben bu ülkenin sıradan vatandaşıyım. Neden artık bu ülkede bana yer yok" diye soruyor. AfD de tam bu soruya yanıt veriyor: "Çünkü sizi unuttular ve sadece göçmenlerle ilgileniyorlar." AfD, bu söylemle tabiri caizse iki kuş birden vuruyor. Hem bu kesime "Biz sizi unutmadık. Sizin için buradayız" mesajını veriyor hem de göçmenleri hedef göstererek, kendisine oy veren bu kitleyi saflarında daha sıkı mobilize ediyor. Bu söylem, ekonomik sıkışmışlıkla birleşince güçlü bir politik yakıt üretiyor ama sorun elbette salt ekonomi değil. Araştırmanın en çarpıcı bulgusu, AfD seçmeninin yüzde 70,6 oranında erkeklerden oluşması. Bu oran, Almanya'daki tüm partiler arasında açık ara en yüksek olanı. Bu veriyi sadece bir istatistik olarak değil; toplumsal bir kırılmanın işareti olarak değerlendirmek gerekiyor kanımca. Bugün Almanya'da erkekler, özellikle de orta sınıf erkekler, tarihin yanlış tarafında kaldıklarını düşünüyor. Sanayileşme sonrası ekonomide erkeğin "geleneksel rolü" çözüldü ve aynı zamanda geleneksel aile yapıları da değişti. Kültürel normlar dönüştü. Bir zamanlar "toplumun direği" olarak görülen erkek figürü, bugün çoğu yerde "uyum sağlayamayan sorunlu birey" olarak etiketleniyor. Bu dönüşümün yarattığı kimlik kaybı, AfD'nin söyleminde kendine bir sığınak buluyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AfD'nin, bu düşünceden hareketle erkek seçmene yönelik kurguladığı, "Kaybettiğin gücü geri al" ana fikri üzerinde tematize edilen mesajlar, Doğu Almanya'da çok daha güçlü yankılanıyor ve karşılık buluyor. Çünkü Doğu'da ekonomik dönüşüm daha sert yaşandı, sosyal devlet daha hızlı çözüldü ve erkeklerin iş gücü piyasasındaki konumu daha dramatik biçimde sarsıldı. Bu nedenle AfD, Doğu'da sadece bir parti değil; bir kimlik restorasyon projesi gibi işliyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan, Leipzig Üniversitesi'nin bulguları, AfD seçmeninin eğitim düzeyinin görece düşük olduğunu da gösteriyor. Bu, sıkça kullanılan "eğitimsizler AfD'ye oy veriyor" klişesini doğruluyor gibi görünse de aslında daha derin bir soruna işaret ediyor: Kurumsal bilgiye, uzmanlığa ve akademik otoriteye duyulan güvenin çöküşü. Bu çöküş, sadece AfD seçmenine özgü değil tüm Batı demokrasilerinde yükselen bir trend. Ancak AfD'nin söylemi, bu güvensizliği en agresif biçimde politize eden örneklerden biri. Burada asıl sorun şu: Almanya'da merkez siyaset, bu seçmen grubunu yıllardır küçümsüyor. Onları "yanlış bilgi kurbanı", "popülizme kapılmış cahiller" ve "Doğu'nun travmatik kalıntıları" gibi kategorilere sıkıştırıyor ancak bu kibirli yaklaşım, en çok AfD'nin işine yarıyor. Çünkü AfD seçmeni, kendisine yukarıdan bakan bu dili çok net görüyor ve öfkesini sandıkta ifade ediyor. Bu nedenle AfD'nin yükselişini durdurmak isteyenlerin önce şu gerçeği kabul etmesi gerekiyor: Bu seçmen kitlesi, Almanya'nın kaybedilmişleri değil; görmezden gelinmişleri.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, ekonomik güvencesizlik, kültürel kaygılar ve erkeklik krizinin birleştiği bu toplumsal zemini anlamadan hiçbir siyasal strateji işe yaramaz. AfD'nin seçmeni, sadece "yanlış yönlendirilmiş" bir kitle değil; modern dünyanın hızına ayak uyduramayan, değişimin ritmini algılayamayan ve bu nedenle öfkesini siyasal alanda ifade eden toplumsal bir grup.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, mevcut tabloyu değiştirmek için iki şey gerekiyor: Birincisi, ekonomik güvencesizliği azaltacak somut politikalar. İkincisi ise toplumun belirli kesimlerinde biriken kültürel kaygıları küçümsemeden, onları demokratik bir çerçevede yeniden anlamlandırmak. Çünkü AfD'nin yükselişi bir istatistik meselesi değil; "toplumsal alarm". Bu alarmı duymayanlar, yarın çok daha sert bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalabilir. Alman toplumu, bu yüzleşmenin çıkaracağı acı faturaları ödemek için ağır bedellerle karşı karşıya kalabilir. Tıpkı 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında olduğu gibi…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/almanyanin-catlayan-kimligi-asiri-sagin-gercek-tabani-1778060715.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Almanya’da siyasetin kırılma noktası: Merz, iç çatlaklar ve yükselen AfD gölgesi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/almanyada-siyasetin-kirilma-noktasi-merz-ic-catlaklar-ve-yukselen-afd-golgesi-13249</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/almanyada-siyasetin-kirilma-noktasi-merz-ic-catlaklar-ve-yukselen-afd-golgesi-13249</guid>
                <description><![CDATA[Friedrich Merz hükümet içi çatlakları yönetmek ve toplumsal güveni yeniden tesis edecek somut bir yön ortaya koyamazsa, bugün daha çok siyasi retorik düzeyinde dile getirilen “kontrol kaybı” söylemi, sistemsel bir gerçekliğe dönüşebilir. Bu çerçevede Almanya bir yol ayrımındadır: ya merkez siyaset kendini yeniden tanımlayarak dengeyi kuracak ya da mevcut kırılma daha derin ve kalıcı bir dönüşümün başlangıcı olacaktır. Forsa’nın son anketine göre Merz hükümetine destek her geçen gün azalıyor. Başbakan Friedrich Merz ise hem erken seçimleri hem de azınlık hükümetini reddediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya siyasetinde son dönemde yaşanan gelişmeler, yüzeyde bir hükümet krizi izlenimi verse de, gerçekte daha derin bir yapısal kırılmaya işaret etmektedir. Friedrich Merz liderliğinde şekillenen siyasi hat üzerindeki uyumsuzluklar, özellikle Sosyal Demokrat Partisi (SPD) kanadından gelen sert eleştirilerle birlikte görünür ve sürdürülemez bir hal almıştır. 1 Mayıs vesilesiyle yapılan açıklamalar, hükümet ortaklarının ortak bir vizyon üretmekten uzak olduğunu açık biçimde ortaya koyarken, bu durum parlamenter sistemler açısından alışılmadık bir tabloyu beraberinde getirmektedir: iktidar blokunun kendi içinde açık bir politik mücadele yürütmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kırılma yalnızca liderlik meselesi değildir. Ekonomik durgunluk, sosyal devletin sürdürülebilirliği ve dış politika yönelimi gibi temel alanlarda ortak bir strateji geliştirilememesi, Almanya’da giderek derinleşen bir “yönetim ve güven krizi” yaratmaktadır. Bu kriz aynı zamanda daha geniş bir temsil sorununa işaret etmektedir. Hıristiyan Demokrat Partisi (CDU) başta olmak üzere merkez partilerin birbirine yakınsayan söylemleri, seçmen nezdinde “alternatifsizlik” algısını güçlendirirken; bu boşluk Almanya için Alternatif ( AfD) &nbsp;gibi sistem karşıtı aktörler tarafından doldurulmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya’da öncü doğu eyaletlerinde şimdi de batı eyaletlerinde AfD’nin yükselişi bu çerçevede bir neden değil, merkez siyasetin zayıflamasının bir sonucu olarak okunmalıdır. Ancak bu sonuç artık Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrası inşa ettiği istikrar modelini zorlayan bir düzeye ulaşmıştır. Seçmen davranışlarının daha parçalı ve tepkisel hale gelmesi, siyasal merkezin toplumsal güven üretme kapasitesinde ciddi bir aşınmaya işaret etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tabloya demografik ve ekonomik baskılar da eşlik etmektedir. Nüfusun yaşlanması ve işgücünü destekleyecek göçün yetersiz kalması, üretim kapasitesini sınırlamakta; bu durum Almanya’nın uzun vadeli büyüme potansiyelini aşağı çekerken kalıcı bir durgunluk riskini artırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İç siyasetteki bu kırılganlık, dış politika alanına da yansımaktadır.Birleşmiş Milletler ile Avrupa Birliği arasındaki transatlantik ilişkiler NATO çerçevesinde sürse de, ekonomik rekabet ve stratejik öncelik farklılıkları giderek daha görünür hale gelmektedir. Bu denklemde Almanya hâlâ Avrupa’nın ekonomik motoru olsa da, aynı zamanda yön arayan bir güç görüntüsü vermektedir. Enerji dönüşümünün maliyetleri, sanayi üzerindeki rekabet baskısı ve iç siyasi belirsizlikler Berlin’in uluslararası manevra alanını daraltmaktadır. Bu nedenle yaşananlar bir “çöküşten” ziyade, Almanya’nın daha rekabetçi ve çok katmanlı bir sistem içinde yeniden konumlanma süreci olarak değerlendirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu genel çerçeve içinde Friedrich Merz giderek daha fazla eleştirinin odağına yerleşmektedir. Parti içinden ve kamuoyundan yükselen baskı, onun manevra alanını daraltırken liderlik kapasitesine ilişkin soru işaretlerini de derinleştirmektedir. Ermenistan’da düzenlenen 8. Avrupa Liderler Zirvesi’ne katılmama kararı da bu bağlamda yalnızca diplomatik bir tercih olarak görülemez; iç siyasette sıkışan bir liderliğin dış politikada daha düşük profilli bir görünüm tercih etmesi şeklinde okunabilir. Bu süreçte Emmanuel Macron’un öne çıkması ise Avrupa siyasetinde ağırlık merkezinin Berlin’den Paris’e kaydığı yönündeki tartışmaları yeniden canlandırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak tartışmanın asıl yoğunlaştığı nokta Merz’in siyasi dili ve söylemidir. Son dönemdeki açıklamaları, zaten sertleşmiş olan siyasi iklimi daha da keskinleştirmekte; gerilimi azaltmak yerine artıran bir etki üretmektedir. Bu durum yalnızca muhalefetle değil, kendi tabanı ile ilişkisini de zorlayan bir çizgiye işaret etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim Merz’in “Ich habe keine Vollmacht, die CDU umzubringen” (CDU’yu bitirmek gibi bir yetkim yok) sözleri, bu gerilimin en çarpıcı yansımalarından biri olmuştur. Bu ifade, basit bir savunma cümlesi olmanın ötesinde, kendisine yönelen eleştirilerin niteliğini de ortaya koymaktadır. Bir liderin kendini bu şekilde tanımlamak zorunda kalması, tartışmanın artık dış eleştirilerin ötesine geçerek parti içi güven sorununa dönüştüğünü göstermektedir. Dahası, bu tür bir söylem, liderliğin savunma pozisyonuna geçtiğine ve siyasi çerçevenin negatif bir dil üzerinden kurulduğuna işaret eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa siyasal liderlik yalnızca kriz anlarında sertleşmekle değil; gerektiğinde tonu düşürmek, uzlaşı alanı açmak ve stratejik yön tayin edebilmekle ölçülür. Bu açıdan bakıldığında, Merz’in mevcut çizgisi gerilimi besleyen ve kutuplaşmayı derinleştiren bir etki üretmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün tartışılan senaryolar —kabine revizyonu, liderlik değişimi ya da erken seçim— temelde aynı soruya işaret etmektedir: Almanya’da ortaya çıkan liderlik boşluğu nasıl doldurulacaktır? Tarihsel deneyim, Konrad Adenauer, Willy Brandt, Helmut Schmidt, Helmut Kohl ve Angela Merkel gibi liderlerin yalnızca krizleri yönetmekle kalmayıp aynı zamanda yön tayin edebildiklerini göstermektedir. Günümüz Almanya’sında eksik olan ise tam olarak bu stratejik vizyon ve toplumsal güven üretme kapasitesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya’da erken seçim tartışması büyüyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önümüzdeki süreç bu açıdan belirleyici olacaktır. Friedrich Merz hükümet içi çatlakları yönetmek ve toplumsal güveni yeniden tesis edecek somut bir yön ortaya koyamazsa, bugün daha çok siyasi retorik düzeyinde dile getirilen “kontrol kaybı” söylemi, sistemsel bir gerçekliğe dönüşebilir. Bu çerçevede Almanya bir yol ayrımındadır: ya merkez siyaset kendini yeniden tanımlayarak dengeyi kuracak ya da mevcut kırılma daha derin ve kalıcı bir dönüşümün başlangıcı olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Forsa’nın son anketine göre Merz hükümetine destek her geçen gün azalıyor. Başbakan Friedrich Merz ise hem erken seçimleri hem de azınlık hükümetini reddediyor.<br />
Ankete göre:<br />
•⁠ &nbsp;⁠Halkın %85’i hükümetten memnun değil<br />
•⁠ &nbsp;⁠%70’i erken seçim istiyor<br />
Buna rağmen siyasi tablo değişmiyor. Kamuoyunun talepleri ne kadar dikkate alındığı ise ciddi bir soru işareti olarak öne çıkıyor.<br />
Tüm bu gelişmeler ışığında asıl mesele yalnızca bir hükümetin popülaritesi değil; demokratik temsil ile siyasal karar alma mekanizmaları arasındaki mesafenin giderek açılıp açılmadığıdır. Eğer bu mesafe kapanmazsa, tartışma erken seçimden çok daha derin bir meşruiyet krizine evrilebilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/almanyada-siyasetin-kirilma-noktasi-merz-ic-catlaklar-ve-yukselen-afd-golgesi-1778060555.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye, Orta Doğu kargaşasında kendine özgü bir yol izliyor*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-orta-dogu-kargasasinda-kendine-ozgu-bir-yol-izliyor-13248</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-orta-dogu-kargasasinda-kendine-ozgu-bir-yol-izliyor-13248</guid>
                <description><![CDATA[Ana bölgesel rakipleri İran ve İsrail konusunda ise Türkiye, her ikisiyle de gerilimin artmasını önlemeye çalışacak. Ankara, Körfez ortaklarıyla ikili işbirliğini genişletse bile Tahran’la diplomatik kanalları sürdürmeyi amaçlayacak. Bu tür denge politikasında uzun deneyimi örneğin Suriye ve başka yerlerde karşı saflarda yer aldıkları Rusya ile yapıcı ilişkileri korurken Ukrayna’ya destek vermesi Türk diplomatların Orta Doğu’daki benzer hassas dinamikleri yönetmesine yardımcı olabilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail-ABD’nin İran’la yürüttüğü savaşta çok yüksek riskler varken, Türkiye şu ana kadar çatışmanın her iki tarafıyla da iletişim kanallarını açık tutmayı başardı ve hiçbir tarafa tam olarak angaje olmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara, Orta Doğu’da yükselen bir güç konumunda ve çatışmanın yarattığı kaos, işlerin nasıl geliştiğine bağlı olarak konumunu hem tehdit edebilir hem de güçlendirebilir. Washington ve Tahran aynı anda hem müzakere edilmiş bir çözüm ararken hem de Hürmüz Boğazı’nın kontrolü için karşı karşıya gelirken; kırılgan bir ateşkes ortamında Ankara ve diğer kilit oyuncular, bölgenin bir sonraki fırtınalı aşamasına hazırlanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı potansiyel unsurlar ise zaten belirginleşmeye başladı: giderek Türkiye’yi bir tehdit olarak çerçeveleyen militarist bir İsrail; komşularını çatışmaya sürükleme ve küresel ekonomiyi boğma kapasitesini kendi çıkarlarını savunmanın anahtarı olarak gören darbe yemiş bir İran; ve bu senaryolara karşı seçenek arayan Körfez Arap devletleri ile dış aktörlerin birleşiminden söz ediyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara, ufukta görünen şeyler için kaynaklarını koruma kaygısıyla enerjisini arabuluculuk çabalarını desteklemeye ve mevcut çatışmayı kol mesafesinde tutmaya odakladı. Kısmen Kriz Grubu’nun Türk yetkililerle yaptığı görüşmelere dayanan bu yorum, Ankara’nın çatışma öncesi dönemde jeopolitik olarak nasıl konumlandığını, mevcut savaşa yaklaşımını ve silahlar sustuğunda karşılaşabileceği risk ve fırsatları dikkate alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Savaştan Önce: </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Değişen Güç Dengesi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail, Orta Doğu’yu Şubat sonlarında savaşa sürüklemeden önce, bölgenin üç Arap olmayan gücü &nbsp;yani İran, Türkiye ve İsrail&nbsp; arasındaki rekabet ve çatışma, bölgesel güç dengesini zaten değiştirmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu konum mücadelelerinin büyük kısmı Suriye’de gerçekleşti. 2011’den 2024’e kadar Ankara ile Tahran arasındaki rekabet, Beşar Esad rejimine karşı bir ayaklanmadan doğan ve rejimin bunu bastırma çabalarıyla büyüyen Suriye iç savaşını şekillendirdi ve uzattı. Bu çatışma, baştan itibaren jeopolitik açıdan kritik kabul ediliyordu. Suriye, İran’ın “direniş ekseni”nin bir parçasıydı ve Tahran için Lübnan’daki kilit ortağı Hizbullah’a ana <strong>ikmal</strong> yolunu sağlıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran ve Hizbullah (Rusya ile birlikte) bu koridoru ve Suriye’nin Tahran’la ittifakını korumak için Esad’ı destekledi. &nbsp;Buna karşılık Türkiye, parçalanmış muhalefetin önemli unsurlarının yanındaydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye; ilk başta Esad’ı devirmeyi umarken, daha sonra PKK’yla bağlantılı Kürt liderliğindeki güçleri sınırlamak ve Suriyelilerin Türkiye’ye daha fazla kitlesel göçünü önlemek gibi daha dar hedeflerle hareket etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu rakip dış destek, Suriye taraflarının savaşmaya devam etmesini sağladı, momentum dalgalanmalarını körükledi ve sonunda 2020 başlarında büyük ölçüde korunan bir ateşkese yol açtı. Bu ateşkes, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e saldırmasına, Gazze savaşını başlatmasına ve “direniş ekseni” ile İsrail arasında daha geniş bir yüzleşmeye gelmesine kadar büyük ölçüde devam etti. Bu süreçte İsrail-Lübnan sınırı boyunca Hizbullah ve İsrail arasında aylarca süren karşılıklı saldırılar da yaşandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail, 2024 sonbaharında Hizbullah’a yönelik saldırılarını önemli ölçüde artırdı. Bu, Suriye çatışmasını dönüştüren ve bölgesel güç dengesini değiştiren bir zincirleme reaksiyona yol açtı. Lübnan’da Hizbullah’ı ciddi şekilde zayıflatarak, grubun Esad’ı desteklemek için sağladığı kritik kara gücünü azalttı. Tam da rejimin diğer önemli destekçilerinin de dikkati dağılmışken: Rusya Ukrayna savaşıyla, İran ise Hizbullah’ın zayıflamasının “ileri savunma” stratejisine etkileriyle meşguldü. Fırsatı değerlendiren Suriyeli isyancılar, 2024 sonlarında başlattıkları taarruzla Esad rejimini hızlıca devirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eski isyancı Ahmed eş-Şaraa’nın başını çektiği yeni Suriye düzeninin konsolidasyonu, ülkenin jeopolitik yönünü tamamen değiştirdi. Geçiş hükümeti Türkiye ile bağlarını derinleştirdi, Suudi Arabistan ve ABD ile yeni ilişkiler kurdu. Aynı zamanda İran’ın Hizbullah’a giden ikmal hattını da kesti; bu, Tahran’ın Levant’taki kaybedilen etkisini geri kazanma umudunun önündeki en büyük engeldi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail’in 2024’teki iki ateşli çatışması ve özellikle Haziran 2025’teki on iki günlük savaş sırasında İran’a verdiği zarar, Tahran’ın kapasitesindeki düşüşü belirginleştirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sırada İran’ın bölgesel etkinliğinin dramatik şekilde azalması, hem Türkiye hem de İsrail’e kendi etki alanlarını genişletmek için alan açtı. Suriye ise ikisi arasında artan sürtüşmenin fay hattı haline geldi. Eş-Şaraa iktidara geçtikten sonra İsrail, hem onun gücünü hem de Türkiye etkisini sınırlamak için pek çok adım attı. Bunlar arasında Ankara’nın yeniden inşa etmeyi amaçladığı Suriye ordusuna erken dönemde saldırılar; 1981’de ilhak ettiğini iddia ettiği Golan Tepeleri’nin ötesinde toprak işgalleri; Şam’ı Türk desteğinin kapsamını ve güney Suriye’deki Türk garnizonlarının büyüklüğünü sınırlamaya zorlama; ve güneydeki Dürzi güçlerine, hükümetin merkezi otoriteyi dayatma girişimlerine karşı destek verme gibi aksiyonlar sayılabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail ve Türkiye birbirlerini giderek daha temkinli şekilde &nbsp;tartmaya ve artan bir&nbsp; dikkatle izlemeye başladı. 2024’ten itibaren İsrailli yetkililer ve yorumcular Türkiye’yi potansiyel “yeni İran” olarak tanımlamaya başladı . Türkiye İsrail’in aleyhine bir müttefik ağı kurabilecek, Suriye’yi merkez üssü olarak kullanabilecek düşman bir güçtü. Bu anlatıyı desteklemek için, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Gazze’deki İsrail saldırılarını sert şekilde kınayan ve Türkiye’nin buna karşılık harekete geçebileceğine dair ima içeren açıklamalarına sarıldılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendi açılarından Türk yetkililer, İsrail’i acımasız, pervasız ve sınırlarının çok ötesinde güç dayatmaya kararlı bir ülke olarak tanımlıyordu. Buna gerekçe olarak Gazze’deki vahşi kampanyasını; Aralık 2024’ten bu yana Suriye’de varlığını genişletmesini; Haziran 2025’teki on iki günlük savaşı başlatmasını; Eylül 2025’te Katar’ın başkenti Doha’da Hamas liderlerini hedef alan saldırısını ve mevcut savaşta İran ile Lübnan’a yönelik son bombardımanlarını örnek olarak gösteriyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Türkiye’yi korkutucu bir aktör olarak göstermesi iç siyasi nedenler açısından da anlam taşıyordu. İsrail aslında İran daha da zayıflarsa, militarist politikasını etrafında toplayabileceği tehdit edici bir dış aktöre ihtiyaç duyuyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dinamikler, ilişkilerdeki düşüş trendini hızlandırdı. Türkiye İsrail’i 1949’da tanıdı ve o tarihten beri iki ülke aralıklarla yakın ilişkiler kurdu. Ancak ilişkiler 2009’daki Gazze saldırılarının ardından bozulmaya başladı ve 2010’da Gazze’ye yardım götüren gemideki on Türk aktivistin İsrail komandoları tarafından öldürülmesiyle daha da kötüleşti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk yetkililer, Filistinlilere muamelesinden dolayı İsrail’e duyulan öfkeyi, ilişkileri onarmadaki en büyük engel olarak görüyordu. Gazze savaşı sırasında en son uzlaşma girişimi de çöktü; Türk liderler İsrail’i soykırımla suçlarken, İsrail hükümeti Ankara’yı Hamas’la diplomatik ilişkisi nedeniyle sert şekilde eleştirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her iki taraf da 2023’te büyükelçilerini geri çağırdı ve Türkiye 2024’te İsrail’le ticareti askıya aldı. Buna rağmen iki tarafın yetkilileri temaslarını sürdürdü, gerilimleri yönetti ve Suriye’de askeri çatışma önleme mekanizmalarını işletti . </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Savaştan Önceki Diplomasiden Çıkarılan Dersler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Suriye’de üçlü bölgesel güç mücadelesinden daha güçlü çıkan Türkiye, İsrail’le artan gerilimin risklerini yönetirken konumunu daha da güçlendirmek istedi. ABD ile uzun süredir devam eden bağları, NATO üyeliği ve Müslüman çoğunluklu ülkeler arasındaki önemi sayesinde Türkiye, en etkili “orta güç”lerden biri haline geldi. Bu orta güçler, büyük güçlerin bölgelerinde ve bazen ötesinde bıraktığı boşlukları doldurmaya başladı. Arabuluculuk, Ankara’nın dış politika yaklaşımında kilit bir araç oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara, Ocak ayından beri Washington ile Tahran arasındaki gerilimi yatıştırmak için çalışıyor. O dönemde Trump yönetimi, İran rejiminin protestolara yönelik şiddetli baskısının ardından askeri harekât tehdidinde bulunmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha önce 2025’teki on iki günlük savaş sırasında da önerdiği gibi, ABD ve İran liderleriyle üçlü bir toplantı düzenlenmesini ilk kez teklif etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Donald Trump bu fikre sıcak baktı ancak dönemin İran Dini Lideri Ali Hamaney, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın katılımını engelleyince girişim sonuçsuz kaldı. Ankara bunun üzerine iki kanallı bir format önerdi: İran, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve diğer Körfez Arap devletleri İran’ın bölgesel vekil ağı ve füze programı konusundaki gerilimleri görüşürken, paralel olarak Umman arabuluculuğunda ABD-İran arasında nükleer program ve Batı yaptırımlarının&nbsp; kaldırılması müzakereleri yürütülecekti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bölgesel görüşmelerin, 26 Şubat’taki Cenevre’deki üçüncü tur ABD-İran görüşmelerinden birkaç gün sonra, Şubat sonu veya Mart başında başlaması planlanıyordu. Ancak 28 Şubat’ta ABD ve İsrail, İran’a koordineli saldırıyı başlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara’nın diplomatik girişimleri sonuç vermese de, Türkiye her iki tarafın da konuşabildiği bir oyuncu olarak konumlandı ve bu kanallar o günden beri korunuyor. Türk yetkililer ayrıca savaş öncesi diplomasinin nerede başarısız olduğuna dair faydalı içgörüler edindikleri kanısına ulaştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kriz Grubu’yla yaptıkları görüşmelerde ve kamuoyu açıklamalarında üç temel noktaya dikkat çekildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birincisi, ABD’nin Umman arabuluculuğundaki görüşmeler devam ederken ani bir şekilde savaşa gitmesinin hata olduğu vurgulandı. 2025 olaylarında da İsrail, ABD-İran görüşmeleri sürerken on iki günlük savaşı başlatmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu iki emsal, İslam Cumhuriyeti’nin ABD ile sorunlarını müzakere yoluyla çözme konusundaki güvenini büyük ölçüde yok etti. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Washington’un en azından diyaloğun başarısız olduğunu ilan etmesi gerektiğini söyledi. Birçok Türk yetkili bu görüşün üzerinde durdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi, Türk muhataplar müzakere masasının iki tarafındaki çelişen zaman çizelgelerinin yarattığı zorluğa işaret ettiler. Savaş öncesi dönemde Trump yönetimi hızlı sonuç almak istiyordu; çünkü hem İsrail; askeri eylem için baskı yapıyordu hem de ABD Körfez’de büyük bir askeri yığınak oluşturmuştu ve bu&nbsp; sürdüreleilir bir yük değildi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna karşın Tahran’ın karar alma süreci genellikle yavaştı ve İranlı müzakereciler ABD tarafındaki aciliyete rağmen bilinçli ve temkinli ilerliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncüsü, Ankara’daki birçok kişi Tahran’ın elini fazla açık oynadığını kanaatindeydi. Üst düzey Türk yetkililer, İran’ın zamanında uzlaşmaya gitmesinin savaşı önlemeye yetebileceğini savunmaktaydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin nükleer çerçevede “İran’ın net sınırlar içinde sınırlı uranyum zenginleştirmesine” tolerans gösterebilecek bir anlaşma marjı işaret ettiğini düşünüyorlardı. Ayrıca Tahran’ın füze ve bölgesel vekil konularında daha yapıcı olması gereği vurgulandı. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin aracılar aracılığıyla ilettiği füze menzilini sınırlama ve vekillere desteği azaltma önerilerinin, ikili veya Türkiye’nin önerdiği şekilde bölgesel diyalog çerçevesinde&nbsp; başlangıç noktası olabileceği ifade edildi. Bunun yerine İran, bu iki konunun görüşme dışı olduğu yönündeki geleneksel tutumunu korudu ve bu da ABD gözünde müzakerelerin değerini azalttı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çatışmanın Dışında Kalmak,</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail 28 Şubat’ta İran’a saldırıya geçince, Türkiye’nin önceliği çatışmayı önlemekten, çatışmanın dışında kalmaya kaydı. Mart ayında İran Türkiye’ye doğru dört balistik füze fırlattığında muhtemelen NATO varlıkları ve güçlerinin bulunduğu Türk askeri tesislerini hedef almıştı. Ankara bu gelişmeye oldukça ılımlı bir tepki verdi. Gerilimi tırmandırmak yerine İranlı yetkililerle telefon görüşmeleri yaptı, açıklamalar yayınladı ve yeni girişimlere karşı uyardı; ancak misilleme yapmaktan kaçındı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk yetkililer, bu itidalin mümkün olmasının nedeni olarak füzelerin sayısının az olmasını ve NATO hava savunmaları tarafından kolayca imha edilmesini, herhangi bir zarara yol açmamasını işaret etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de İran’ın Türkiye’ye füze atma cesareti göstermesinden&nbsp; duyulan endişe gizlenmedi.&nbsp; 30 Martttan sonra arkası gelmeyen İran saldırılarıyla&nbsp; karşı karşıya kalmanın ötesinde, Ankara savaşın stratejik risklerinin farkında olduğunun göstermekten geri durmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu risklerden biri, savaşın Türkiye’nin bölgesel rakiplerinden birini güçlendirebilmesiydi. Türk yetkililer, eğer İran savaştan güçlenerek çıkar; Körfez devletlerine vuruşları, Hürmüz Boğazı’nı kapatması ve Hizbullah gibi vekil güçleri harekete geçirmesi sayesinde güç dengesini kendi lehine çevirdiğine inanırsa 2024 öncesi stratejisine dönerek sınırlarının çok ötesinde jeopolitik avantaj peşinde koşabileceği endişesiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Alternatif olarak, İran’ın çökmesi veya teslim olması durumunda ise giderek daha agresifleşen İsrail’in yeni askeri maceralara girişebileceği öngörüsü gündemdeydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her iki senaryoda da Ankara ile cesaretlenen rakipler arasındaki gerilim artacak ve Irak ile Suriye gibi rekabet alanlarında doğrudan çatışma riski artabilecekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Başka bir stratejik risk ise uzun süren bir savaşın bölgeyi yıllarca istikrarsızlaştırması. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzun süren bir savaşın bölgeyi yıllarca istikrarsızlaştırma riski de bulunmaktadır. İran’ın Körfez Arap ülkelerine saldırıları ve deniz ticaretini engellemesi, Tahran’ın Körfez başkentleriyle ilişkilerini derinlemesine zedeledi. Bu eylemler ne kadar uzun sürer ve özellikle Körfez devletleri daha sert karşılık vermeye başlarsa, fay hatları &nbsp;o kadar genişleyecek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkler, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ifadesiyle, “işbirliği, kalkınma ve refaha dayalı bir bölgesel çerçeve” kurmanın imkânsız hale gelebileceği bir yoğunluğa ulaşılmasından endişe ediyor. Ayrıca İsrail’in “çimi biçme” stratejisi benimseyerek, gelecekteki gerçek veya algılanan tehditlere karşı tekrar saldırıya geçmesi durumunda İran’ın yeni misillemelerine yapması ve Orta Doğu’yu yeniden alevlendirmesi mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin perspektifinden bakıldığında, İsrail’in İran’a yaklaşımı 7 Ekim 2023 Hamas saldırılarının ardından izlediği stratejinin bir parçası. Türk yetkililer, İsrail hükümetinin komşular arasında bölünme tohumları ekmeye, devletleri zayıflatmaya ve onları açık uçlu kaosla baş başa bırakmaya niyetinde olduğu kanısını taşıyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Bu okumaya göre, İsrail ordusunun İran ve Lübnan’da yarattığı yıkım ile Tahran’ın misilleme olarak Körfez ülkelerine verdiği zarar, aslında İsrail’in işine yarıyor. Ancak İsrail’in ana güvenlik ortağı olan ABD bu konuda aynı görüşte değil. Ankara, Trump yönetiminin İran’ın nükleer silah kapasitesine ulaşmasını engelleme önceliğini İsrail’le paylaştığını, ancak bölgesel savaşın maliyet ve faydalarını hesaplarken farklı düşündüğünü öngörüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Washington, çatışmanın küresel ekonomiye dolayısıyla ABD ekonomisine vereceği zararı daha fazla önemsiyor. Türk yetkililer, birçokları gibi, İsrail ve ABD çıkarlarındaki bu ayrışmanın ne zaman belirginleşeceğini merak ediyor; ancak İsrail’in şimdiye kadar ABD desteğini kullanmada Washington’un tersini başarmasından &nbsp;daha yetenekli olduğunun da altını çiziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye, hem İsrail hem de ABD perspektifini dikkate alarak diplomatik angajmanını buna göre ayarlama çabası içinde. Kamuoyu mesajlarında Ankara, savaşı başlatmaktan öncelikle İsrail’i sorumlu tutuyor; Trump yönetimiyle ilk döneminde gerilimlere rağmen güçlü ilişkilerini koruduğu için onu doğrudan suçlamıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye, İran’ın Körfez devletlerine saldırılarını haksız ve yıkıcı bulduğunu söylüyor, ancak Körfez ülkelerini de askeri karşılık vererek İsrail’in ekmeğine yağ sürmemeleri konusunda uyarıyor. Şu anda ABD, İran ve Körfez devletleri arasında Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan’la koordineli mekik diplomasisi yürütüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amaç, savaşı mümkün olduğunca çabuk bitirmek ve İran, Körfez ve başka yerlerde yeni çatışma riskini azaltacak şartlar oluşturmak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Parçalanma Korkusu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara’nın İran’daki savaşı hızla bitirme isteği, aynı zamanda İran devletinin dağılması veya İran topraklarının parçalanması durumunda neler olabileceğine dair endişeden kaynaklanıyor. Bu senaryolar savaşın ilk günlerindeki kadar olası görünmese de, çatışmaların &nbsp;tırmanması halinde hâlâ olasılık dahilinde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum, Türk çıkarlarını Suriye savaşına benzer şekilde ancak çok daha büyük ölçekte tehdit edebilir. Avrupa Birliği’nden geniş mali destek almasına rağmen yaklaşık dört milyon Suriyeli mülteciyi ağırlamak Türkiye’ye muazzam ekonomik, sosyal ve siyasi yük getirmişti. İran’ın 92 milyonluk nüfusu Suriye’nin yaklaşık dört katı; olası bir İranlı mülteci akınının yaratacağı baskılar çok daha destabilize edici olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye çatışma öncesi 560 km’lik İran sınırını güçlendirmişti, ancak şiddet kontrolden çıkarsa ve insani zorunluluklar devreye girerse bunlar yetersiz kalabilir. Ayrıca, Suriye iç savaşı sırasında olduğu gibi, İran’daki Kürt silahlı gruplarının harekete geçirilmesi Ankara için büyük bir endişe kaynağı. Savaş başladığında İran’da Kürt isyanı ihtimali kısa bir süre önemli görünmüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail, Irak Kürdistan Bölgesi sınırındaki İran mevzilerine defalarca saldırı düzenledi; burada birkaç silahlı İran Kürt grubu bulunuyordu. Basında çıkan haberler, İsrailli, ABD’li ve Kürt yetkililere dayanarak &nbsp;İsrail ve ABD’nin İran Kürt gruplarıyla temas kurduğunu, İran içinde saldırıyı teşvik çabalarının yakında başlayabileceğini yazmıştı. Böyle bir çaba Kürtlerin; İran nüfusunun ancak %10’unu oluşturması ve grupların küçük ve birbirleriyle rekabet halinde olması nedeniyle İslam Cumhuriyeti’nin iktidarını tehdit edecek ölçekte olmasa da , kanlı ve uzun süreli bir çatışmaya dönüşme riskini içeriyordu. İran’da yaratacağı karmaşanın ötesinde, bir Kürt isyanı Türk çıkarları açısından büyük olumsuz sonuçlar doğurabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’daki olası Kürt isyanı Türk çıkarları için çok daha geniş sonuçlar yaratabilir. Ankara, diğer ülkelerdeki Kürt ayrılıkçılığını uzun zamandır tehdit olarak görüyor; bunun Türkiye’deki 15 milyondan fazla Kürt nüfusta benzer duyguları tetikleyebileceğinden endişe ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Ankara, PKK ile hassas görüşmeler yürütüyor. PKK Türkiye, ABD ve AB tarafından terör örgütü olarak kabul ediliyor. PKK’nin hapisteki lideri Abdullah Öcalan, Mayıs 2025’te örgüte silah bırakma çağrısı yapmış, bu da barış şansını güçlendirmişti. Ancak PKK’nin İran kolu savaşa girerse, Ankara bunu kendi aleyhine pozisyon alma girişimi olarak değerlendirecektir. Nitekim 2013-2015 görüşmelerinin çökmesinde de PKK’nin Suriye’deki rolünü kullandığı endişesi etkili olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan’ın, PKK ve İran Kürt gruplarına bu riski almamaları çağrısı yaptığı bildiriliyor. İran’da Kürt gruplarının harekete geçme ihtimali, Ankara’nın girişimlerinden ve Washington’daki yeniden değerlendirmeden sonra azaldı. 3 Mart’tan itibaren çıkan&nbsp; haberler üzerine üst düzey Türk yetkililer ABD’li muhataplarıyla, Irak Kürdistanı’ndaki baskın partilerin liderleriyle ve İran Kürt gruplarından birine yakın Suriyeli Kürt figürlerle görüşerek hepsini Kürtleri savaşa dahil etmemeleri konusunda uyardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tahran’dan ise farklı bir baskı geldi: İran, Irak Kürdistanı’ndaki İran Kürt gruplarının tesislerine saldırılar düzenlemeye başladı ve sınır ötesi sızmalara izin verilmesi halinde Iraklı Kürt liderleri misillemeyle tehdit etti. Kümülatif etki hızlı oldu. Iraklı Kürt liderler bu fikirden kamuoyu önünde uzak durdu, İran Kürt partileri de aynı şekilde bunu önemsizleştirmeye başladı ve Başkan Trump böyle bir çabayı desteklememeye karar verdiğini belirtti. Çeşitli üst düzey Kürt yetkililer ve figürler Kriz Grubu’na açıkladığı üzere, ABD’nin İran misilleme bombardımanına karşı koruma sağlamayacağı veya İran’ın siyasi geleceğinde Kürt haklarını açıkça desteklemeyeceği anlaşılınca, isyanın maliyeti yüksek göründü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum, İran sınır bölgeleri üzerindeki kontrolünü kaybetmedikçe veya rejim çöküş belirtileri göstermedikçe muhtemelen böyle kalacaktır. Türkiye’nin İran’daki parçalanma konusunda bir başka endişesi de yaklaşık 15 milyon Azeri’nin durumudur. Türkler ile Azeriler dil, etnik köken ve kültürel bağlar paylaşıyor. Azeriler Kürtlerden daha iyi şekilde İran ekonomisine ve devletine &nbsp;&nbsp;entegre olmuşlardır, daha az siyasi örgütlenmeye sahiptirler ve özerklik peşinde koşmaya çok daha az yatkındırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Türk yetkililer olası senaryoları değerlendirirken, kuzeydoğu İran’ın engebeli coğrafyasında yan yana yaşayan bu iki halk nedeniyle olası bir Kürt isyanının Azerileri de harekete geçirebileceğinden de endişe duyuyor . Böyle bir senaryo şu anda pek olası görünmüyor; ancak gerçekleşirse ortaya çıkacak kargaşa, Ankara’yı İran’daki Türk kökenli soydaşlarına destek verme baskısı altına sokabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara ayrıca, İran Azerilerine Türkiye’den daha derin bağları olan Azerbaycan’ın çatışmaya çekilme riskini de yakından izliyor. Savaşın ilk günlerinde Türk yetkililer, İsrail’in Bakü ile savunma ve istihbarat bağlarını kullanarak Azerbaycan’ı savaşa dahil etme ihtimalini yakından izledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tahran’ın taktikleri de bu yönde risk yaratıyor: 5 Mart’ta İran dronları Azerbaycan’ın Nahçıvan özerk bölgesine saldırdı. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev saldırıyı “terör eylemi” olarak kınadı ve “bağımsız Azerbaycan, İran’da yaşayan Azerbaycanlılar için de umut yeridir” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu açıklama Bakü’nün gittiği en ileri nokta gibi görünüyor ve İran Azerbaycan topraklarına başka saldırı düzenlemedi. Türk yetkililer Bakü’ye itidal çağrısında bulundu; Bakü’nün de İran’daki etnik çatışma tehlikeleri konusunda kendileriyle aynı endişeleri paylaştığı konusunda tereddüt bulunmuyor. Ateşkes devam ederken bu risk düşük görünüyor, ancak çatışmalar yeniden alevlenip tırmanırsa artabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İleriye Bakış</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan ile de-eskalasyon çabalarına katılırken Türkiye, jeopolitik avantajlarını hem çatışmayı çözmeye yardımcı olmak hem de savaş bittikten sonra etki alanını genişletmek için zemin hazırlamak üzere kullanmaya çalışıyor. İran veya İsrail’den algılanan tehditlere karşı güvenlik ortaklıklarını güçlendirmek ve çeşitlendirmek isteyen bölgesel devletler için Türkiye’yi cazip kılan birkaç özelliği var. Askeri gücü, Washington’la ittifakı ve NATO üyeliği İsrail’in çıkarlarına tecavüz etmesini caydırmaya yardımcı olurken, İsrail’le resmî ilişkileri de çatışma riskini yönetmek için ek bir araç sağlıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu faktörler ve drone sanayiiyle birlikte Türkiye, savunmalarını iyileştirmek ve Washington’la stratejik ilişkilerini tamamlamak isteyen Körfez Arap devletleri için mantıklı bir ortak haline geliyor. Ankara ayrıca Körfez başkentleriyle Hürmüz Boğazı’na bağımlılığı azaltacak potansiyel kara koridorlarının geliştirilmesinde de ortak çıkarları paylaşıyor. Örneğin Ankara, Şam ve Washington, Körfez petrol ve gazını Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına taşıyacak boru hatları tekliflerini inceliyor. Bu uzun süredir tartışılan fikrin önemli maliyet ve riskleri, özellikle Hürmüz üzerindeki İran etkisine ve Yemen’deki İran destekli Husilerin Kızıldeniz gemilerine yönelik olası saldırılarına karşı bir koruma arayışı nedeniyle artık daha kabul edilebilir durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuşkusuz, Ankara ile Körfez başkentleri arasında derinleşen işbirliği, yakın dönemdeki inişli çıkışlı ilişkilerin bir kenara bırakılmasını gerektiriyor. 2011 Arap ayaklanmalarının yarattığı siyasi çalkantı döneminde Türkiye (Katar ile birlikte) Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden sıklıkla ve bazen keskin şekilde ayrıldı. 2013’te Mısır’da eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesi, Suriye’de rakip isyancı grupları destekleme ve Libya’da farklı rakip hükümetleri tanıma konularında karşı saflarda yer aldılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2017-2021’deki körfez içi anlaşmazlıkta Ankara Katar’ın yanında yer alınca uçurum daha da derinleşti. Bu anlaşmazlıkların hepsi olmasa da bir kısmı &nbsp;iyileşmeye başladı. Bölgesel liderlik rekabeti hâlâ hissedilse de Türkiye ve Suudi Arabistan ilişkilerini onardı ( ve şimdi Pakistan ve Mısır’la birlikte ABD-İran müzakerelerini desteklemek için diplomaside eşgüdüm içindeler. &nbsp;Ancak Ankara ile Abu Dabi arasındaki bağlar hâlâ gergin; çünkü iki başkent Afrika Boynuzu ve başka yerlerde nüfuz için rekabet ediyor. BAE ile Suudi Arabistan arasındaki son gerilimler ise işleri daha da karmaşıklaştırıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk yetkililer başka bir körfez içi anlaşmazlığın içine çekilmekten çekiniyor. Türkiye ve Körfez devletlerinin İran füzeleri, dronları ve Hürmüz Boğazı’ndaki kaldıraç gücüne karşı ortak riskleri azaltma konusundaki paylaşılan çıkarları net olsa da bunları hayata geçirmek daha fazla güven inşası ve devam eden rekabet alanlarını ayrıştırmayı gerektiriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ana bölgesel rakipleri İran ve İsrail konusunda ise Türkiye, her ikisiyle de gerilimin artmasını önlemeye çalışacak. Ankara, Körfez ortaklarıyla ikili işbirliğini genişletse bile Tahran’la diplomatik kanalları sürdürmeyi amaçlayacak. Bu tür denge politikasında uzun deneyimi örneğin Suriye ve başka yerlerde karşı saflarda yer aldıkları Rusya ile yapıcı ilişkileri korurken Ukrayna’ya destek vermesi Türk diplomatların Orta Doğu’daki benzer hassas dinamikleri yönetmesine yardımcı olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İsrail’le İlişkiler En Büyük Zorluk</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail’le ilişkiler en büyük meydan okumayı oluşturuyor. Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet, bugünkü jeopolitik çalkantı ortamında muhtemelen daha da yoğunlaşacak. Her iki ülke de Körfez’de, Afrika Boynuzu’nda ve Levant’ta çıkarlarını korumak ve fırsatları değerlendirmek için çabalarını genişletiyor. Buna bağlı olarak özellikle Suriye’de çatışma riski artabilir. Bir diğer sürtüşme kaynağı ise Ankara’nın Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinlilere yönelik İsrail politikasına karşı gösterdiği güçlü muhalefet. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye bu politikayı yıkıcı, provokatif ve Filistin haklarını büyük ölçüde hiçe sayan bir yaklaşım olarak görüyor. Bu temel görüş ayrılıkları, iç siyaset tarafından da pekiştiriliyor: Her iki taraftaki liderler de birbirini eleştirmekten siyasi fayda sağlıyor. Bu dinamik, İsrail’de Ekim ayında yapılması planlanan seçimler yaklaştıkça muhtemelen daha da kötüleşecek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ortamda gerçekçi olarak umut edilebilecek en iyi şey, derinleşen güvensizlik trendini tersine çevirmek için çok temel güven artırıcı adımlara başlamaktır. Örnek olarak resmi söylemi sessizce yumuşatma konusunda anlaşmak ve iletişim kanallarını genişletmek &nbsp;verilebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şu anda bu tür adımları hayal etmek zor olsa da, İsrail seçimlerinden sonra özellikle Lübnan, Gazze ve İran’daki durumlar ilerleme belirtileri gösterirse olasılıklar artabilir. Eğer Türkiye ve İsrail gerilimi azaltmayı başarırsa, o zaman tartışmaları sadece istenmeyen tırmanışları önleme hedefinin ötesine taşıyabilmek mümkün hale gelebilir. Örneğin Suriye konusundaki görüş ayrılıkları, ABD-İsrail’in İran’la savaşından önceye göre daha kolay yönetilebilir olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail’in İran rejiminin değişmesi ve Hizbullah’ın çökmesi yönündeki umutları daha az gerçekçi göründüğü için, Hizbullah’a silah kaçakçılığını engelleme önceliği belki de Şam’ın iç istikrarını artırması ve sınırlarını kontrol etmesi konusunda Ankara’yla ortak çıkar paylaşımına yol açabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump yönetimi de İran savaşı öncesinde İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk yaparken elde ettiği kazanımlara dayanarak uzlaşmayı teşvik edebilir. O dönemde geniş bir güvenlik anlaşmasına ulaşılamasa da İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırılarında önemli bir azalma sağlanmıştı. Ancak her senaryoda Türk-İsrail rekabeti, mevcut Orta Doğu savaşı uzun süre önce sona ermiş olsa bile bölgenin temel dinamiklerinden biri olarak kalmaya devam edecektir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>* Noah Bonsey &amp; Nigar Göksel</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;https://www.crisisgroup.org/cmt/europe/turkiye-israelpalestine-iran-united-states/turkiye-charts-distinctive-course-amid-middle-east-turmoil</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/turkiye-orta-dogu-kargasasinda-kendine-ozgu-bir-yol-izliyor-1778015428.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>CHP&#039;nin sokağa inişinin anlamı üstüne</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/chpnin-sokaga-inisinin-anlami-ustune-13247</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/chpnin-sokaga-inisinin-anlami-ustune-13247</guid>
                <description><![CDATA[CHP'nin mitinglerden evlere başlayan yolculuğu, “selfi siyaseti”nin sonu “iktidar için siyaset”in başlangıç noktasıdır. CHP bu adımla, meydanlara gelen politik kitle dışında evden çıkmayana ama ülkede yaşanan tüm sorunları hisseden, onları yaşayan seçmenle tanışacak, onlara kendini anlatacak. Evet, her temas iz bırakır ama CHP’nin iz bırakmayı aşan bir samimiyet ve ikna üretmek durumundadır. İktidarın yolu buradan geçmektedir. İktidar bloku üyelerinin sokakta olamadığı bu siyasal iklimde CHP’nin kendini daha geniş kitlelere anlatma imkanı çok yüksektir. Yeter ki, sokağa inenler küçük değil büyük iktidarı hedeflesin.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP Genel Başkanı Özgür Özel, daha önce ilan edildiği üzere önceki gün Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nde (CAO) yaptığı açıklama ile seçim gecesi eve dönülmek üzere örgütün ve 106 bin sandık görevlisinin sahaya inildiğini açıkladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin sahaya inişi, geç kalınmış olsa da siyaseten çok önemli bir hamledir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP, 19 Mart operasyonlarından bu yana 107 miting/eylem gerçekleştirdi. Oy oranına bakılmaksızın pek çok ilde miting/eylem yapıldı. Ve pek çok ilde bir önceki seçimde aldığı oydan çok daha fazla insanı meydanlara topladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben CHP’nin 19 değil ama Mart Mart’tan itibaren izlediği siyaseti “sokakta siyaset” değil “sokak ile siyaset” olarak tanımladım. Yani CHP, siyaseti sokağa taşımadı; sokaktan gelen siyasi talebin ve çağrının sesi, taşıyıcısı oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geride kalan süre içinde gerçekleşen bu mitingler, CHP’yi hem örgütsel dinamizm hem partinin tabanda farklı toplumsal kesimlere ulaşması ve en önemlisi de toplumsal muhalefetin enerjisini dirençli tutma açısından önemli bir işleve sahip olmuştur. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">MEYDANLARDAN EVLERE SİYASET</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzunca bir zamandır mitinglere paralel, onları tamamlayan başka çalışmaların yapılması gerektiğini ifade etmeye çalıştım bu köşede. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet, mitingler toplumsal muhalefetin itirazını, tepkisini meydanlarda ifade etme açısından önemli bir işleve sahip oldu ama CHP’nin bunun yanında bu toplumsal itirazı, toplumsal tepkiyi bir bütün olarak iktidar alternatifine dönüştürmeyi başaracak bir hamle yapması gerekiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte sahaya inme, mitingleri aşacak bu yeni siyasallaşma hattının bil hamlesi olması açısından değerlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP, bugüne kadar kendi örgütünün, toplumsal muhalefetin itirazını diri tuttu, bu itirazların siyasi taşıyıcı oldu. Başlattığı yeni hamle ile, ülkede yaşanan sorunları, kendi çözüm önerilerini, alternatif politika önerilerini daha geniş kesimlere ulaştıracak. Ve bu, meydanlardan sokaklara ve evlere ulaşacak bir siyasallaşma olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani siyaseti, miting/meydanlarından mahallere, sokaklara, derneklere, kahvelere ve nihayet evlere taşıyacak. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP'NİN TOPLUMLA SINAVI</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP bu yeni hamle ile kendini, mitingleri şimdiye kadar uzaktan izleyen, siyasi görüşleri farklı olan, farklı hassasiyetleri, dünya görüşleri olanlarla tanışacak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onlara kendini, ülkenin sorunlarını, yaşanan adaletsizlikleri, haksızlıkları ve kendi alternatif siyasetini anlatacak. Onları ikna etmeye, oylarını almaya çalışacak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O yüzden içine girilen süreçte en büyük sorumluluk, kurumsal olarak CHP’nin ve onun mutfağının omzunda olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sorumluluk, miting meydanlarından toplumun kılcal damarlarına gidenlerin; gittikleri yerlerde “neyi”, “nasıl” ve “kimle” anlatacakları noktasında olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin mutfağında (gerek Genel Merkez gerekse CAO) uzun süredir hummalı bir çalışma olduğunu biliyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti programının yenilenmesi bu mutfak çalışmasının ilk aşamasıydı. Şu anda parti programına uyumlu hükümet programı ve farklı alanlarda yaşanan sorunlara çözüm alternatifleri hazırlığı sürüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sahaya inen CHP’lilerin bu programı anlatmayacağını parti yetkilileri ile yaptığım görüşmelerden öğrendim. Bununla birlikte acil çözüm bekleyen ve kamuya açıklanmış bazı alternatif politikaları daha sistematik anlatacaklar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anlatacaklarının ikna edici olması ise; gittikleri yerlerde vatandaşla kuracakları samimi ilişki ve başlattıkları ziyaretlerin sıklığı ile olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada sahaya ineceklerin gittikleri yerlerde anlatacakları konusunda yetkinleştirilmesi, kimin hangi mahalleye, sokağa, kahveye, eve gideceği dahil olmak üzere iyi çalışılmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha açık ifade edersek yeni süreç, “selfi siyaseti”nin sonu “iktidar için siyaset”in başlangıç noktasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle CHP bu adımla, meydanlara gelen politik kitle dışında evden çıkmayana ama ülkede yaşanan tüm sorunları hisseden, onları yaşayan seçmenle tanışacak, onlara kendini anlatacak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet, her temas iz bırakır ama CHP’nin iz bırakmayı aşan bir samimiyet ve ikna üretmek durumundadır. İktidarın yolu buradan geçmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar bloku üyelerinin sokakta olamadığı bu siyasal iklimde CHP’nin kendini daha geniş kitlelere anlatma imkanı çok yüksektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeter ki, sokağa inenler küçük değil büyük iktidarı hedeflesin. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">KILIÇDAROĞLU ARTIK YÖNETİMLE HELALLEŞMELİ </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Ankara Bölge İstinaf Mahkemesi, CHP’nin mutlak butlan davasını görüşecek. Mahkeme geçtiğimiz haftalarda yerel mahkemeden istediği belgeler nedeniyle karar vermeyecek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreç, Özel’in dediği gibi “sonuç” değil “süreç” odaklı ve amacı da butlan davasını, CHP’nin başında bir “demokles kılıcı” gibi sallayarak, partiyi tartışılır, güvensiz kılmak. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu CHP yönetimi görüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama sadece onların görmesi yeterli değil. Görmesi gerekenler arasında önceki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu da bulunmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti sadece yerelde değil merkezi olarak da siyasi felce uğratılırken ona düşen partiyi korumaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun yolu da, CHP'yle husumetli aktörler, kurumlar üzerinden değil parti yönetimi ise açık, samimi bir diyalogdan ve kendi deyimiyle bir “helalleşme”den geçiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yapılmadan geçen her gün, kendisine duyulan saygının azalması yol açmaktadır. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/selfi-siyasetin-iktidar-siyasetine-gecis-1778014321.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Örgütsüz öfke    </title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/orgutsuz-ofke-13246</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/orgutsuz-ofke-13246</guid>
                <description><![CDATA[Bu çağın en büyük meselesi, kötülüğün artması değil, o kötülüğe karşı bağışıklık kazanmamız. Ama asıl soru şu: Biz ne zaman alıştık, ne zaman susmayı öğrendik ve daha önemlisi ne zaman birlikte karşı çıkmayı bıraktık? Çünkü mesele sadece ne hissettiğimiz değil; o hissin nereye gittiği. Öfke var ama dağınık, acı var ama yalnız, tepki var ama yönsüz. Bir araya gelmeyen her duygu, bir süre sonra sönmeye mahkumdur. Ve sönmüş bir toplum, en çok haklı olduğu anda bile sessiz kalmaz yalnızca; aynı zamanda gördüğünü sürdürmeye razı olur. Belki de bu yüzden bir toplum, en çok örgütlenmeyi unuttuğunda kaybeder.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabah uyanıyoruz. Telefonu elimize alıyoruz. Bir kadın öldürülmüş, bir işçi hayatını kaybetmiş, bir çocuk istismar edilmiş. Bir an öfkeleniyoruz. Hatta içimizden bir şey sıkışıyor. Sonra hemen ardından başka bir şey geliyor: hiçbir şey yapmayacağımızı bilmenin o kısa, rahatsız edici hissi. Ve tam o noktada başparmağımız ekranı yukarı kaydırıyor. Bir kedi videosu, bir reklam, bir tatil fotoğrafı. Öfke geçiyor. Suçluluk sönüyor. Hayat devam ediyor. Ama asıl mesele şu: Biz gerçekten yaşamaya mı devam ediyoruz, yoksa sadece hiçbir şey olmamış gibi davranmayı mı öğreniyoruz? Artık hiçbir şey bizi sarsmıyor demek kolay ama doğru değil. Sarsılıyoruz. Sadece o sarsıntının hiçbir yere gitmediğini biliyoruz. İçimizde çakan o kısa devre hızla sönüyor çünkü duyguların değil, sonuçların dünyasında yaşıyoruz. Tepki vermenin bir şeyi değiştirmediğini öğrenmiş bir toplumda, tepki vermek artık bir refleks değil, gereksiz bir enerji harcaması gibi. Ve işte tam burada “normalleşme” dediğimiz şey başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Normalleşme çoğu zaman iyileşme gibi anlatılır. Oysa bizim yaşadığımız şey iyileşme değil; çürümenin kabul edilmesi. Biz krizden çıkmıyoruz. Krizin içinde yaşamayı öğreniyoruz ve bir süre sonra o kriz hali, düzenin kendisine dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Burası Türkiye, olur böyle şeyler.”<br />
“Zaten hep böyleydi.”<br />
“Şaşırdık mı?”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu cümleler masum ve sadece gündelik sözler değil; bir teslimiyetin dili. Çünkü bir şeyin “normal” olduğunu söylediğimiz anda, ona karşı çıkma ihtimalini de ortadan kaldırırız. Normal olanla mücadele edilmez. Normal olan sürdürülür ama asıl kırılma şu: biz artık hissetmediğimiz için susmuyoruz. Hissetmenin bir işe yaramadığına inandığımız için susuyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Acı çekiyoruz ama hiçbir şey yapmıyoruz.<br />
Öfkeleniyoruz ama harekete geçmiyoruz.</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu öfkenin bir karşılığı olmadığını bildiğimiz için mesele bireysel bir duyarsızlık değil. Mesele, sistematik bir alıştırma hali. Ve bu alıştırma, sandığımız gibi pasif değil, son derece politik. Antonio Gramsci’nin söylediği gibi, iktidar yalnızca zorla değil, rızayla sürer. Ama bu rıza bir anda oluşmaz. Yavaş yavaş kurulur. Alışarak. Tekrar ederek. Direnç kırılarak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mark Fisher’ın tarif ettiği gibi, bir süre sonra mesele kötülüğün varlığı değil, onun kaçınılmazlığına inanılmasıdır. Başka bir ihtimal düşünemediğin anda, itiraz da ortadan kalkar ve biz tam olarak buradayız. Belki de en tehlikeli olan bu değil. En tehlikeli olan, bu düzenin sadece alışkanlık üretmemesi, aynı zamanda yalnızlık üretmesi. Çünkü bir toplumun tepki verememesi, sadece duygularının körelmesiyle açıklanamaz. O tepkilerin birleşememesiyle açıklanır. &nbsp;Kimse kimseyle buluşmuyor. Herkes kendi ekranında öfkeleniyor. Herkes kendi hayatında susuyor ve bu yüzden hiçbir şey değişmiyor. Çünkü örgütsüz bir öfke, en fazla iç monolog üretir. Örgütsüz bir toplum ise en fazla seyirci olur. Bugün kaybettiğimiz şey belki de tam olarak bu: birlikte hareket etme ihtimali.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dayanışma yoksa, öfke dağılır. Ortaklık yoksa, itiraz buharlaşır. Örgütlenme yoksa, en haklı tepki bile etkisizleşir ve sistem tam da burada kazanır. Çünkü artık seni susturmasına gerek yoktur. Zaten yalnız, dağınık ve etkisizsindir. En sonunda şuna dönüşürsün: her şeyi bilen ama hiçbir şeye müdahale edemeyen bir tanık. Mesele artık duyarsızlık değil. Mesele, duyarlılığın örgütsüz bırakılması çünkü bir duygu, tek başına hiçbir şey değiştirmez. Ama o duygu bir araya geldiğinde, yön bulduğunda, örgütlendiğinde, işte o zaman tehlikeli olur, o zaman dönüştürücü olur. Peki alışmak gerçekten bir savunma mı? Yoksa yavaş yavaş içine yerleştiğimiz bir teslimiyet biçimi mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de bu çağın en büyük meselesi, kötülüğün artması değil, o kötülüğe karşı bağışıklık kazanmamız. Ama asıl soru şu: Biz ne zaman alıştık, ne zaman susmayı öğrendik ve daha önemlisi ne zaman birlikte karşı çıkmayı bıraktık? Çünkü mesele sadece ne hissettiğimiz değil; o hissin nereye gittiği. Öfke var ama dağınık, acı var ama yalnız, tepki var ama yönsüz. Bir araya gelmeyen her duygu, bir süre sonra sönmeye mahkumdur. Ve sönmüş bir toplum, en çok haklı olduğu anda bile sessiz kalmaz yalnızca; aynı zamanda gördüğünü sürdürmeye razı olur. Belki de bu yüzden bir toplum, en çok örgütlenmeyi unuttuğunda kaybeder.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/orgutsuz-ofke-1778010118.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Astroloji</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/astroloji-13245</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/astroloji-13245</guid>
                <description><![CDATA[Özeleştiri yaklaşımıyla “yanlışlanabilir” kuralını düşünerek, en az dinler kadar yaygın olan astroloji ufkuna esenlikler diliyorum. Tek istirhamım “Bilimde Yöntem”, “Sosyal Bilimlerde Yöntem” türünden kitap ya da makalelere itibar göstermeleridir. Psikologlar, sosyologlar, psikiyatrlar, nörologlar, endokrinologlar, kriminologlar, sosyologlar, antropologlar ve filozoflara kulak verilmediği taktirde gök okuyuculuk havada kalır ve falcılıktan ileri gidemez.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Atatürkçü, Kemalist bir televizyon kanalının “ünlü astrologları” davet edip astrolojiyle ilgili program yaptığını görünce şaşkınlık içinde kaldım. Mustafa Kemal Atatürk’ün en önemli sözlerinin başında “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” gelir. Bugünün Türkçesiyle “yaşamda doğru yolu gösteren en büyük gerçeklik bilimdir…” Belki de haksızlık yapıyorum, demek ki “irşat kapıları” içinde astroloji de bulunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yüzyıllardan beri etkinliğini sürdüren astroloji, öyle anlaşılıyor ki güçlenerek görsel medya alanına girdi. Yazılı basının büyük tirajlar yaptığı dönemlerde Cumhuriyet Gazetesi hariç tüm günlük gazete ve dergilerde burçlarla ilgili sütunlar yer almakta, okuyucuların ilk göz attıkları yerlerin başında bu sayfalar gelmekteydi. Duyup gördüğümüz kadarıyla konu ivme kazanmış, “çağdaşların” dikkatini çekerek ciddi boyutta yaygınlaşmış. Şaşırmakta hata etmişim anlaşılan!…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Nedir astroloji? Batıl inanç mı, yoksa bilim mi? Halkın bilgisizliğini (özellikle sosyal bilimler ve felsefeden yoksunluğunu) sömürmeyi amaç edinen masallar, söylenceler mi? Yoksa modern çağların güçlenen rasyonalizmi karşısında direnen bilgelik sığınağı mı? </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çin, Hint, Aztek, Maya ve Mezopotamya’ya kadar uzanan çeşitli astroloji gelenekleri mevcuttur. Mezopotamya ekolünü İslam Alemi, Grek ve Roma sürdürmüş, oralardan da Batı Dünyası ve ülkemize yansımıştır. Helenistik Dönemde (M.Ö. 330- M.Ö.30) Büyük İskender’in seferleriyle yaygınlaşan Mezopotomya -Grek Ekolü Ortaçağ’da hem Müslüman hem Hristiyan yöneticilerin eylem pusulalarının ana dayanaklarının başında gelmiştir. Padişahların, kralların, prenslerin hatta papaların baş danışmaları arasında mutlaka müneccimler (gök okuyanlar)yer almaktaydı. Gökyüzündeki yıldızların konum, durum ve seyirlerine göre öngörülerde bulunan astrologların önerileri dikkate alınır, ona göre önemli kararlara imza atılırdı. XVI. Yüzyılın ünlü Fransız Müneccimi Nostradamus’la birlikte astroloji zirve yapmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Astrolojiyi sistemleştirerek ana kaynak haline getiren düşünür, Helenistik Kültüre bağlı ünlü matematikçi ve astrologu İskenderiyeli Batlamyus (M.S.100-170 Ptolemaueus) olup, “Elmajeste” adıyla Arapçaya çevrilen Tetrabiblos (Dörtlü Kitap) tüm bu çalışmaların “Anayasası” olarak kabul edilmektedir. Dünyayı merkez alıp tüm diğer gezegenlerin bizim etrafımızda döndüğünü öne süren Batlamyus’un bu “merkez hatası” sistemi daha baştan altüst etmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsanların doğum tarihlerine göre güneş ve gezegenlerin hareketleri, birbirleriyle olan açısal ilişkilerinden anlam çıkarmak ve etkilerinin kişi karakter ve davranışlarını belli doğrultulara ittiğini öne sürmek astrolojinin temel yaklaşımıdır. Gezegenlerin güneşin etrafında dönüşü bilimsel olarak kanıtlandıktan sonra, Batlamyus “paradigması” devam ettiğine göre astrologlar “anayasalarını” revize etmeyi düşündüler mi? Gelişmiş teleskopların icadından sonra yeni keşfedilen göktaşlarının, gezegenlerin mevcut eski sistemle olan bağ ya da etkileşimi hangi boyutta ilave edilmiştir? Bilemiyoruz…Eğer dikkate alınmışsa, bu bağlamda ne tür “bilimsel çalışmalar” gerçekleştirilmiştir? O hususta da bilgi sahibi değiliz. Böyle bir kaygının olduğunu da düşünmemekteyiz. Gezegenler ve evrenin boyutlarıyla ilgili bilimsel araştırma ve kaygılar zaten “gök okuyucularının” değil, gökbilimcilerin işidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsan karakteri, eğilimleri, tercihleri ve bunlara bağlı olarak özgür irade sorunsalı psikoloji, sosyoloji, psikiyatri, antropoloji, genetik gibi doğa ve sosyal bilimler alanının konusudur. Bilimsel yöntemlere bağlı araştırmalar yapılır; ve sebep-sonuç ilişkileri irdelendikten sonra kural ve olgular ortaya konur. Felsefe ve teoloji bu olguları yorumlayarak “elindeki sorunsalını” analize tabi tutar. Bireysel iradelerin “kendi ellerinde olan” serbest tercihleri nelerdir, nerelerdedir? Var mıdır? Yok mudur? </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Astrolojide ne sosyal bilimlere ne de doğa bilimlerine yer verilmektedir. Tek metot “doğduğun tarihte seni etkileyen gezegenin diğeriyle olan açısal konumunu görüyorum, akrep burcundansın, sokarsın; yengeç burcundansın, yampiri gidip denizde yüzmeği seversin” türünden açıklanan tahminlerden ibarettir. “Akrep senin kaderin; kaçamazsın, hep sokacak, kötülük yapacaksın. Yay burcunda olduğundan özgürlüğüne düşkün olup dürüst ve iyimsersin…vs..vs…”. Görülüyor ki göktaşları bizim irade özgürlüğümüzü ortadan kaldırıp seçişlerimizi, iyi ya da kötü olacağımızı belirlemektedirler. Bu tür bir belirlenimciliğe inanmak irade özgürlüğünü ortadan kaldıran klasik kadercilik anlayışıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bireyin yazgı ve irade özgürlüğünü doğum tarihine göre belirleyen astroloji acaba haklı mı? Kanımızca göktaşlarının açısal ilişkileriyle ile insan karakter ve davranışı arasında sebep-sonuç ilişkisi bilimsel yönden ispat edilemediğine göre astroloji tahmin ve falcılıktan ileri gidememiştir. “Bilim değil ilimdir” şeklinde savunanlar mevcut olsa da , bilim-ilim arasındaki ilişkinin sadece Osmanlıca-Öztürkçe sözlük seçiminden ibarettir. Olsa olsa astroloji bir psödo (<em>pseudo- gerçek olmaya gayret eden-sahte)</em> bilimdir. Bir gün sağlam yöntemlerle doğrulu kanıtlanırsa, bilim kategorisine girerek bir çok sorunu çözeriz inşallah… Ne yazık ki “inşallah” temennimiz havada kalacak gibi görünüyor….</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Neden mi?!… İlim ya da bilim olduğunu iddia edenlerin dayanak kaynaklarının başında ünlü kimyacı ve biyolog Fransız Lavoisier (1743-1794) gelmektedir. Onun ana düsturlarını başında, somut maddi dünyanın pozitif verileri üzerinden hareketle doğru bilgiye ulaşmak gelmektedir. “<em>Evrende her şeyin bir nedeni vardır; yokluktan, hiçlikten hiçbir şey var olmaz ve varoluşta hiç bir şey kaybolmaz</em>… Tüm bu ilişkiler yumağını somut var olan determinizme (belirlenim) bağlı olarak sebep-sonuç ilişkilerinde kanıtlamak gerekir. Mevcut somutluk içinde kanıtlanmayan öneri ve görüşler bilim dışıdır. Bilim <em>“olması” gerekenle değil “olanla” </em>ilgilenir. Bu bakış açısıyla, Nostradamus gibi “olması gerekenlerle” iştigal eden müneccim ve simyacıları dışlayan Lavoisier Kimya biliminin kurucusu sayılmaktadır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Hayatta en hakiki mürşit ilim” olduğuna göre, inanç ve irrasyonel yaşam tarzlarını benimseyenleri gericilik, yobazlık, kadercilik ve cehaletle suçlayan “çağdaşların” astrolojiye olan meraklarını nereye oturtabiliriz? Orası da meçhul…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çağdaşlar böyle… Müslümanlara ne demeli?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Astrolojideki tüm kavramlar Grek Tanrıların Olimpos Kültüne dayanır…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Baş tanrı Zeus beyaz bir boğa kılığına girip Fenikeli prenses Europa’yı (Avrupa) kaçırır. Boğa burcunun insanları Zeus gibi atak, başarılı ve güçlüdürler. İkizler burcunun Polluks ve Kastor ikizi Zeus’ün oğulları olup kardeşlik ve sadakatın sembolüdürler. Terazi burcu denge ve adaleti temsil eden, elinde terazi, gözü bağlı Titan Themis’e dayanır. Oğlak burcu, Zeus’ü emziren keçi Amalthea’ dır (ya da onu büyüten bakıcı). Vel hasıl 12 burç Olimpos dağının astrolojiye yansımasıdır. Mazallah, şirkin içine düşmeyiniz!… Allah-u Teala’ya ortak koşulan Zeus’ü nereye oturtacaksınız? Öyle ya Amentü’ye göre “hayır ve kader Allah’tan” gelmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Takva sahibi kardeşlerimize hatırlatmak lazım… Hz. Muhammet ya da Hz. Ali’ye atfedilen “ilim Çin’de dahi olsa gidip ararım”, “bana bir harf öğretenin kölesi olurum” sözleri ve Kur’an-ı Kerim’de 49 kez geçen “akıl” sözcüğünü lütfen dikkate alalım. Yani akıl ve bilimin verilerinden uzaklaşırsanız affedilmesi olanaksız bir günahın içine girersiniz…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Davranış ve tutumlarımızın, karakterimizin amaç, neden ve varoluşsal konumunu inceleyen somut doğa bilimleri, sosyal bilimler ve felsefe varken söylencelere, kanıtlanmamış “olması gerekenlere” sığınmak nedendir acaba? Bilimin ana kurallarından biri olan “yanlışlanabilir olması” ilkesi içinde bilim ve felsefenin engin ufukları davranış ve irade özgürlüğü sorunlarına daha gerçekçi ve etik ilkeler getirmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Özeleştiri yaklaşımıyla “yanlışlanabilir” kuralını düşünerek, en az dinler kadar yaygın olan astroloji ufkuna esenlikler diliyorum. Tek istirhamım “Bilimde Yöntem”, “Sosyal Bilimlerde Yöntem” türünden kitap ya da makalelere itibar göstermeleridir. Psikologlar, sosyologlar, psikiyatrlar, nörologlar, endokrinologlar, kriminologlar, sosyologlar, antropologlar ve filozoflara kulak verilmediği taktirde gök okuyuculuk havada kalır ve falcılıktan ileri gidemez.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/astroloji-1777979582.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Denizi geçtik derede boğulmamalıyız</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/denizi-gectik-derede-bogulmamaliyiz-13244</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/denizi-gectik-derede-bogulmamaliyiz-13244</guid>
                <description><![CDATA[Denizi geçerken derede tıkanıp kalmamızda sadece karşımıza nesneleştirme aşamasının çıkmış olması tek başına etkili olmadı. Diğer faktörler de etkili oldu. Süreç bir devlet aklı olarak başladı. Bu akla genelde Bahçeli sözcülük etti. Ancak Bahçeli’nin kayyumların kaldırılması, Demirtaş’ın özgür bırakılması, süreç kuşunun tek kanatlı uçamayacağı gibi kimi uyarıları pratik sahada karşılık bulmadı. Bu da “acaba Bahçeli’nin süreç üzerinde bir ağırlığı mı yok” kaygılarına ve samimiyet aşınmasına neden oldu. Özellikle Öcalan bu kaygıları ve aşınmayı hissetmeye, seslendirmeye başladı. Bu da süreci “güvenilir taahhüt sorunu” problemi ile karşı karşıya bıraktı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">PKK’nin silahsızlandırılması sürecinde en büyük zorluk denizi geçmekti. Literatürde yüksek maliyetli uzlaşma evresi olarak tanımlanan bu periyot, tarafların uzlaşmasını sağlamak, Kandil’i ikna etmek, kamuoyunu hazırlamak ve süreci sabote edebilecek iç-dış faktörlere karşı önlem almak gibi son derece çetin aşamaları içeriyordu. Kabul etmek gerekir ki devlet heyeti ve Öcalan bu zorlu etabı büyük ölçüde başarıyla tamamladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Deniz geçildi; şimdi dereye gelindi. Ama süreç burada tıkandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nesneleştirme aşaması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tıkanmanın temel nedeni, sürecin “nesneleştirme aşaması”na girmiş olmasıdır. Bu aşama, örgüt üyelerine yönelik af gibi somut hukuki düzenlemelerin gündeme gelmesini ifade eder. Toplum, soyut tehditleri ve belirsizlikleri bu tür somut adımlar üzerinden anlamlandırır. Bu nedenle tartışmalar daha görünür, daha net; fakat aynı zamanda daha sert ve kutuplaştırıcı hale gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Normal şartlarda, Meclis raporunun ardından gerekli yasal düzenlemelerin hızla hayata geçirilmesi bekleniyordu. Ancak gecikti. Gecikmesinin nedeni bazılarının iddia ettiği gibi ne İran’daki gelişmeler ne de Kandil’in -gerçekliği yansıtmayan- gizli direnişi. Yasalar gecikti çünkü Türkiye toplumu Öcalan’ın özgürlüğüne henüz bir meşruiyet vermiş değil. Geniş bir toplumsal meşruiyetin oluşabilmesi için CHP’nin ürece dahil olması çok kritikti. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu ihtiyacı görerek CHP’nin sürece katkı sunmasını bekledi. Ancak bu beklenti karşılık bulmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erdoğan’ın hataları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’nin sürece mesafeli durmasının en önemli nedeni, süreç devam ederken CHP’ye karşı yürütülen siyasi operasyonlardır. Eğer bu süreçte, akıl ve vicdanla bağdaşmayan hamleler yapılmamış olsaydı, CHP daha yapıcı bir tutum alabilir ve devlet aklına uygun bir destek sunabilirdi. Böylece kapsayıcı elit uzlaşısı ortaya çıkar, bu da sürecin sürdürülebilirliğini sağlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak CHP, kendisine yönelik sert müdahaleler sürerken, iktidara siyasi avantaj sağlayacak bir “paylaşılan meşruiyet” üretmek istemedi. Bugün gelinen noktada, Erdoğan CHP ile bir uzlaşı zemini oluşturursa bu meşruiyet hâlâ mümkün. Aksi bir durum Erdoğan’ı Öcalan konusunda çok ciddi bir açmazla karşı karşıya bırakır. Çünkü Erdoğan toplumsal meşruiyeti sağlanmamış bir hukuki düzenleme ile seçimlere giderse bunun kendisine maliyetinin çok ağır olacağının farkında.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bahçeli’nin süreç ağırlığı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabi denizi geçerken derede tıkanıp kalmamızda sadece karşımıza nesneleştirme aşamasının çıkmış olması tek başına etkili olmadı. Diğer faktörler de etkili oldu. Süreç bir devlet aklı olarak başladı. Bu akla genelde Bahçeli sözcülük etti. Ancak Bahçeli’nin kayyumların kaldırılması, Demirtaş’ın özgür bırakılması, süreç kuşunun tek kanatlı uçamayacağı gibi kimi uyarıları pratik sahada karşılık bulmadı. Bu da “acaba Bahçeli’nin süreç üzerinde bir ağırlığı mı yok” kaygılarına ve samimiyet aşınmasına neden oldu. Özellikle Öcalan bu kaygıları ve aşınmayı hissetmeye, seslendirmeye başladı. Bu da süreci “güvenilir taahhüt sorunu” problemi ile karşı karşıya bıraktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çözüm süreci paterni</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öcalan’ın Bahçeli’ye dair kaygılarına Öcalan’ın kendisine ve örgütüne özgürlük öngören hukuki düzenlemelerin bir an önce çıkarılması sabırsızlığı eklenince (burada Öcalan’a haksızdır denilemez çünkü Öcalan sürecin bir an önce sonuçlandırılmasını sürecin selameti için istemektedir) işler sarpa sarmaya başladı. Başladı diyorum çünkü yansıyan kimi sızıntılara, Karayılan’ın son röportajına bakılacak olunursa süreç şu an donmuş ve Öcalan da süreçten çekilebileceğine dair kaygılar belirtmiş durumda. Açık kaynaklara yansıyan verilere ve Kürt politik hareketine yakın isimlerin kapalı ortamlarda seslendirdiği tezlere bakılacak olunursa sürecin donmuş olmasının 5 sebebi var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 - Erdoğan’ın seçim kaygısı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2 - Yasal çerçevenin gecikmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3 - Yasal çerçevenin içeriği konusunda uzlaşıya varılamaması</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">4 - Öcalan’ın hukuki statü talep etmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">5 - Tarafların aynı dili konuşmaması. Bahçeli’nin statüden kast ettiği ile Kürt politik hareketinin anladığının aynı olmaması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimi değerlendirmelere göre Öcalan duraksama ve kriz alametleri baş gösterince çözüm süreci paternine geri döndü. Bu da güvenlik bürokrasisinde ciddi kayglara neden oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kritik eşik</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, silahsızlandırma sürecinde kritik bir eşikte bulunmaktadır. Sürecin geleceği, 4 temel değişkenin nasıl yönetileceğine bağlıdır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Meşruiyet üretimi</strong>: Toplumsal ve siyasal rızanın genişletilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Elit uzlaşısı için siyasi koordinasyon</strong>: İktidar-muhalefet arasında asgari uzlaşının sağlanması</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güven inşası</strong>: Aktörler arası taahhütlerin somut adımlarla desteklenmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Stratejik sabır</strong>: Kandil’in kitlesel psikolojiyi ürküten açıklamalardan uzak durması, Öcalan’ın ise daha vakur ve stratejik sabır gösteren bir tutum sergilemesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer bu dört alanda ilerleme sağlanabilirse, denizi geçer derede de boğulmayız. Aksi takdirde, yüksek maliyetli bir tıkanma yaşanır geri dönüş riski de artar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/denizi-gectik-derede-bogulmamaliyiz-1777978236.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mutlak butlan çıkmazı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/mutlak-butlan-cikmazi-13243</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/mutlak-butlan-cikmazi-13243</guid>
                <description><![CDATA[Olası mutlak butlan kararının sadece hukukun siyaset yerine geçtiği bir anomi yaratmayacağı, Türk siyasetini çerçeveleyen hukuk politiği de çok zorlayacağı söylenebilir. Elbette siyasi partilerin karar organları için de hukuk itiraz makul ve mümkün bir seçenek. Ama siyasi partiler ve seçim hukukunda son söz ilçe seçim kurulundan başlayıp YSK’yla biten seçim yargısına ait. YSK, Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanununu bir kenara bırakıp Dernekler ve Medeni Kanununa dönmek siyasi hayati felç edecektir. Bir kez bu yol açıldığında her parti ve her seçim adli mahkemelerin kolaylıkla müdahale edeceği uyuşmazlık meselelerine dönüşebilir. Oysa seçim yargısı gibi bir şey tam olarak bu olmasın diye var.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En son Şamil Tayyar’ın kulis bilgisi düştü medyaya. Mutlak butlan kararının bir ay kadar ertelendiğini ifade ediyordu Şamil bey. AKP çevrelerinde çok sayıda önemli isim ve MHP butlan kararına karşı. Bu durumun Özel-İmamoğlu ikilisine yarayacağı, muhalif cepheye yeni bir politik enerji vereceği ve İran savaşı devam ederken iç asabiyenin zarar göreceği temel tezler arasında. Ayrıca ekonomi yönetimi yeni bir kur şokundan çekiniyor. Erdoğan’ın daha fazla eğilim gösterdiği çizgi ise ortada bir suç olduğu, bu nedenle parti elitlerinin cezalandırılması gerektiği fikrini savunmakta. Ayrıca kısa erimli şok atlatıldıktan sonra Kılıçdaroğlu CHP’si ile İmamoğlu arasındaki ayrımın AKP’ye yarayacağı, seçimlere epey vakit varken ana muhalefeti kaosa sürükleyecek bu adımın atılması karşı tezin ağırlık noktası. Tabii yargıya dair meselenin bu denli siyasi bir zeminde tahlil edilmesi ülke siyasetinin hukuk devleti ilkesiyle olan mesafesinin daha da arttığını gösteriyor. Yani başlıca aktörlerce tartışmanın yürütülme biçimi de yeni tartışmalar yaratmaya gebe. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin şu anki durumu ve mutlak butlanın olası sonuçlarını değerlendirdiğimizde ise karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Öncelikle başta İmamoğlu olmak üzere çeşitli belediye başkan, yönetici ve bürokratlarının yargılandığı davaların partiyi zor durumda bıraktığı açıkça ortada. İmamoğlu’nun parti içindeki gücü ve bu gücü anlamsız hale getiren mevcut hukuki durumu CHP’yi büyük hamleler yapmaktan alıkoyuyor. Ekrem beyin cezaevinden çıkıp Cumhurbaşkanı adayı olacağı ve olası bir Erdoğan-İmamoğlu yarışında muhalefetin ipi göğüsleyeceğine inananların sayısı her geçen gün daha da azalmakta. Ayrıca Kılıçdaroğlu’nun başını çektiği parti içi muhalefet, belediye başkanlarına yönelik yolsuzluk ve ahlaksızlık suçlamalarında Parti Genel Merkezinin doğru bir tutum takınmadığı konusunda ısrarcı. Uşak ve Antalya başkanlarıyla ilgili iddialar parti içi muhalefetin söylem gücünü arttırıyor.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti liderliği, iktidarı değiştirme amacından hızla uzaklaşmakta. Çünkü elinde aday yok. İmamoğlu hapiste. CHP elitlerinin Mansur Yavaş’a bakışı ise çok da olumlu değil. Üstelik İmamoğlu’nun Yavaş’a alan açıp açmayacağı da belli değil. Ayrıca sorun tek başına adaylık meselesine indirgenemez. CHP, sağ muhalefet ve Kürt hareketinden uzaklaştı. Ana muhalefetin kendi oyuyla başkanlık seçimini kazanmak için gerekecek oy arasındaki farkı nasıl kapatacağı meselesi devasa bir sorun olarak parti ideologlarının önünde duruyor. “CHP aday gösterir, herkes de Erdoğan’dan kurtulmak için bizim adayımıza mecburen oy verir” kolaycılığı ataleti daha da derinleştirmiş durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son üç yılda iç asabiye bir türlü sağlanamadı. Özel-İmamoğlu ikilisi çok sayıda eliti tasfiye etti. Siyasetten ayrılmaya hazır olmayan bu kalabalık kitleyle Genel Merkez arasındaki ilişkileri düzeltecek bir formül ise şu ana kadar hayata geçirilemedi. Muharrem İnce, Emine Ülker Tarhan ve İlhan Cihaner gibi isimlerin Kılıçdaroğlu’na karşı mevcut yönetimle işbirliği yapmaları, ayrıca Önder Sav gibi bazı eski tüfeklerden alınan yardım dikkate değer nitelikte ama yine de yetersiz. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyaseten sıkışmış parti jeopolitiği düşünüldüğünde olası mutlak butlan kararı kartların yeniden dağıtılmasına yol açacak. Ancak tasfiye edilen ve mahkeme kararı yardımıyla siyasete geri dönmeyi bekleyen kesimlerin unuttuğu bir şey var. Siyasi sorunları hukukla çözmek imkansız. CHP’nin iktidarla mücadelesi ve kendi iç uyumu bakımından siyasi bir kriz yaşandığı doğru. Ancak butlan o krizi çözmek yerine daha da derinleştirecek. Öncelikle şu tespit yapılmalı: Butlan kararı partinin fiilen kapatılması anlamına gelir. Kılıçdaroğlu ve ekibi yönetime geçici değil, kalıcı bir şekilde gelmek, 1-2 yılda partiyi eski haline getirmek, yani kendilerini tasfiye edenleri tasfiye etmek, ardından da normal demokratik işleyişe geri dönmek istiyor. Bu niyet veya tasarı CHP’nin mutlak butlan yoluyla bir olağanüstü hal rejimine devri anlamına gelecektir. Şu anki yönetimin yargı kararıyla genel başkanlığa getirilecek Kılıçdaroğlu’na direneceği ve partinin mutlak butlandan genel seçimlere kadar iç tartışmalar nedeniyle siyaset yapamayacağı ise çok açık. Böyle bir şey olursa pek çok olasılık tarihsel sosyolojik patikalar olarak önümüzde durmakta. En makul yol Özel’in kendisini seçen o ilk kurultay delegelerine dönüp olağanüstü kurultay talep etmesi, en radikali ise Kılıçdaroğlu’yla çalışmak istemeyen çok sayıda vekil, belediye başkanı ve delegenin partiden ayrılması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada mutlak butlan kararının sadece hukukun siyaset yerine geçtiği bir anomi yaratmayacağı, Türk siyasetini çerçeveleyen hukuk politiği de çok zorlayacağı söylenebilir. Elbette siyasi partilerin karar organları için de hukuk itiraz makul ve mümkün bir seçenek. Ama siyasi partiler ve seçim hukukunda son söz ilçe seçim kurulundan başlayıp YSK’yla biten seçim yargısına ait. YSK, Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanununu bir kenara bırakıp Dernekler ve Medeni Kanununa dönmek siyasi hayati felç edecektir. Bir kez bu yol açıldığında her parti ve her seçim adli mahkemelerin kolaylıkla müdahale edeceği uyuşmazlık meselelerine dönüşebilir. Oysa seçim yargısı gibi bir şey tam olarak bu olmasın diye var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak Kılıçdaroğlu başta olmak üzere parti içi muhalefetin Özel-İmamoğlu liderliğine yönelik eleştirilerine politik açıdan hak vermek başka bir şey, sorunların çözümünde mahkemeleri hakem kabul edip Kılıçdaroğlu’nun delege iradesine rağmen atanmış genel başkan olmayı kabul etmesi ise bambaşka bir şey. İkinci seçenek demokrasi ve hukuku çok zorlayacaktır. &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/mutlak-butlan-cikmazi-1777977974.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Homo Non Venator*</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/homo-non-venator-13242</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/homo-non-venator-13242</guid>
                <description><![CDATA[Yani retorik bizi boşuna yormasın. Ne Anneler Günü'nü bir tüketim ritüeline, ne de kadın emeğini bir "yardım" kategorisine hapsedecek kadar yüzeysel olalım. Mağaranın en karanlık köşesine bibloyu değil, tarihin kurucu öznesini yerleştirelim artık. Şimdi, o kahveden bir yudum alıp, şu "Avcı Erkek" masalının küllerini izleme vakti. Ve bilin ki, o küllerin üzerinde yeşeren ilk filiz, yine bir kadının elinden çıkacak. Hem de hiçbir çiçekli pakete, hiçbir alkışa ihtiyaç duymadan…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Homo sapiens'in daha az bilinen ama çok daha gerçekçi üst türü.</em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bildiğimiz üzere toplumların ayrı ayrı kutsal anlatıları vardır. Bazıları o kadar sık tekrarlanır ki, sorgulamak küfür gibi gelir. "Avcı Erkek" masalı işte tam olarak böyle bir şeydir: Artık kemikleşmiş, doktrine dönüşmüş, taş devrinden kalma bir cinsiyet politikasının hâlâ paketlenmiş hali.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her mayıs ayında, Anneler Günü yaklaşırken, bu masal bir kez daha soframıza konur. Anneler, fedakarlıklarıyla kutsanır, mutfakta geçen ömürleri bir “erdem”e dönüştürülür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki ama neden? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden kadının emeği sadece "anne" olduğunda görünür hale gelir? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden bir kadın avlanamaz? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden o mağaranın dışındaki dünya erkeklere, içi ise görünmezliğe mahkum edilmiştir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruların cevabı, sanıldığından çok daha eski bir yalanın ardındadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu meşhur "Man the Hunter" (Avcı Erkek) masalının tabutuna son çiviyi çakma vaktimiz geldi Bayım. Bilirsiniz, retoriğin en sevdiği şey, bir yalanı yeterince estetik bir paketle sunmaktır. Kubrick'in 2001: Bir Uzay Destanı'ndaki (1968) o meşhur kemik fırlatma sahnesi gibi; bir kemik parçası uzay gemisine dönüşürken, biz de o gürültüde kadını mağaranın en karanlık köşesine, sadece "bekleyen" bir biblo gibi yerleştirdik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak hakikat, o havada uçuşan kemikten çok daha yerleşik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mağaradaki İktidar İllüzyonu</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onlarca yıl bizi bir masala inandırdılar: (İnandırmaya çalıştılar da diyebiliriz pekala)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erkek dışarıda devasa mamutlarla boğuşurken, kadın mağaranın loş ışığında ateşin sönmemesi için dua eden pasif bir figürdü. Bu teoriye göre medeniyeti "öldürme becerimiz"(erkeklerin tabi ki!) kurmuştu. Ne kadar çok kan, o kadar çok zeka! Soğuk Savaş döneminin o kasvetli adamları, kendi vahşetlerini meşrulaştırmak için bize "katil maymunların çocukları" olduğumuzu fısıldadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat antropoloji, o tozlu raflardan kafasını kaldırıp "Bir dakika," dedi. Peru'da av aletleriyle gömülmüş kadın iskeletleri bulunduğunda, o meşhur "avcı erkek" imajının aslında ne kadar kırılgan olduğu da ortaya çıktı. Meğer o "güçlü" erkeklerin yanında, mızrağını gayet maharetle sallayan kadınlar da varmış. Yani o meşhur mamut sofralarında kadınlar sadece "misafir" değil, bizzat "ev sahibi"ydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplayıcı Değil, Kurucu İrade</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İroniktir ki, 1966'da yapılan ve adıyla bu eril miti perçinleyen "Man the Hunter" konferansı, aslında tam tersini söylüyordu. Veriler bağırıyordu: İnsanı doyuran asıl şey o gösterişli av partileri değil, kadınların her gün sabırla, tırnaklarıyla toprağı kazıyarak bulduğu gıdalardı. Yani tarih, erkeğin "belki bir gün getiririm" dediği büyük avın hayaliyle değil, kadının "bugün de doyurduk" dediği o mütevazı ama hayati süreklilikle yazıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer bir medeniyet başarısından bahsedeceksek, bu hikâyenin başrolünde silah tutanlar değil, yaşatmayı bir rutin haline getirenler var. İlk hekimler, ilk botanikçiler, ilk toplumbilimciler... Hepsi o mağaranın "edilgen" sanılan sakinleriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anneler Günü: Bir Hakikat Tashihi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O yüzden yaklaşan Anneler Günü'nü sadece çiçekli paketlere hapsetmek, bu muazzam tarihsel emeğe hakaret. Anneliği sadece "doğurmak" sanan o sığ bakış açısına karşı; kadının "yaşatma iradesini" hatırlamalıyız. Tarih kitapları erkeklerin savaşlarını ve "zaferlerini" ballandırarak anlatırken; asıl tarih, gösterişsizce ocağı tüttürenlerin, tüm yoksunluklara rağmen hayata yeni yollar açanların ellerinde şekillendi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlığı o karanlık mağaralardan çıkaran şey, havaya fırlatılan bir kemik parçası değil; o kemiğin ulaştıramadığı sevgiyi ve güveni, tırnaklarıyla hayatı kazıyarak var eden kadınlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet Bayım; retorik bizi ne kadar loş köşelere hapsetmeye çalışırsa çalışsın, biz o mağaranın duvarlarına sadece av sahnelerini değil, "var olmanın" o vakur ve derin hakikatini nakşettik. Dünya, avcıların gürültüsünden değil, kurucuların o sarsılmaz ve yazılmamış emeğinden doğdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Av Bitti, Kahve Var</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi, bu kadar kadim bir yanılgıyı düzeltmenin verdiği o zihinsel yorgunluğun üzerine... Dumanı üstünde, tüm o iddialı retorikleri bir kenara itecek sade bir şey lazım. Mesela bir kahve. Ama öyle üçüncü dalga akımının gösterişli latte art'larından değil; taş gibi, telvesi dibe çökmüş, hesap sormayan bir kahve. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zira tarih boyunca da öyle olmadı mı? Büyük avın heyecanı geçti, kemikler sokağa dağıldı, "homo faber" yani "araç yapan insan" mızrağını köşeye yasladı. Ardından dinginlik çöktü. Ve o dinginlikte, ateşin başında oturanlar, sabahın köründe yeni bir günü planladılar. Bu sanıldığı gibi ne mamutun ihtişamı ne de mızrağın ucundaki kandı. Asıl olan, o karanlığı aydınlatan ateşti; ve ateşin başında, umudu diri tutan o inatçı süreklilikti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani retorik bizi boşuna yormasın. Ne Anneler Günü'nü bir tüketim ritüeline, ne de kadın emeğini bir "yardım" kategorisine hapsedecek kadar yüzeysel olalım. Mağaranın en karanlık köşesine bibloyu değil, tarihin kurucu öznesini yerleştirelim artık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi, o kahveden bir yudum alıp, şu "Avcı Erkek" masalının küllerini izleme vakti. Ve bilin ki, o küllerin üzerinde yeşeren ilk filiz, yine bir kadının elinden çıkacak. Hem de hiçbir çiçekli pakete, hiçbir alkışa ihtiyaç duymadan…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Yazar Notu: Bu metni bir anne olarak yazdım. Hâlâ mağaramda beklediğimi sanan var mı?</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Dipnot: Bir filmi bahane edip ruhun karanlık ormanlarında kaybolma geleneğinin mimarlarından Çağatay Aslan'a teşekkürler.</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/homo-non-venator-1777977792.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Enflasyon ve hukuk</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/enflasyon-ve-hukuk-13241</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/enflasyon-ve-hukuk-13241</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de demokrasiye gerçekten inanan herkesin ve belki de umarım fazla uzakta olmayan bu dönemin en önemli meydan okuması hukukun nasıl siyasallaşmayacağı üzerine kafa yormaktan geçiyor. Bıçağın iki tarafının da keskin olduğunu unutmamak gerekiyor. Siyaset hukuka ne kadar uzak olmalıysa hukuk da siyasete o kadar uzak olmalı. Erdoğan’ın veciz ifadesinde Üstünlerin hukuku , hukukun siyaseti dizayn etmesi olarak eleştiriliyor buna karşılık Hukukun üstünlüğü öne çıkıyordu. Oysa hukuku siyasetin dolaysız paydaşı yerli milli bir hale getirdiğinizde Hukukun üstünlüğü yine sağlanamıyor. Şairin dediği gibi sizler görmeseniz de yıldızlar parlamaya devam ediyor]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nisan ayı enflasyon oranının pek çok OECD ülkesinin neredeyse 1 yılda hazmedebileceği enflasyonu tek seferde içine çekmesi klasik tartışmayı yani yapısal reformların neden yapılamadığına dair sorgulamayı gündeme getirmesi şaşırtıcı olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de yapısal reformun tanımına dair mutabakat olmasa da en azından yokluğunun getirdiği eksikliğe dair bilinç oldukça üst düzeyde. 3 yıldır devam eden enflasyonla mücadele programının bir türlü sonuç vermemesi ve yüksek faizle beraber finansmana ulaşımın da zorlaşması bir şeylerin eksik olduğunu işaret ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yazımda enflasyon ve faiz ile Kur arasındaki ilişkinin öneminin altını çizmiş bu konuda 2000’lerin ilk yıllarını örnek göstermiştim (</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kur-artar-mi-artsin-mi-13229" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/kur-artar-mi-artsin-mi-13229</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurunenflasyondan az artışından endişe duyanlara karşı aynı durumun Türkiye’nin cumhuriyet tarihindeki en anlamlı makro istikrar yıllarında da olduğunu, önce kurun düzene girdiğini; enflasyon ve faizin onu takip ettiğini açıklamaya çalışmıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazının sonunda politik etkinin üzerinde durmuş ve 2010ların başına kadar ki Türkiye’nin bugünün Türkiye’sine nazaran politik olarak daha özgür olduğunun altını çizmiştim. Bugün ekonomik istikrarın gecikmesinde politik alandaki daralmanın etkisi olduğunu inkar etmemek gerektiğini ifade etmiştim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Politika denince tam olarak ne anlıyoruz. Politikanın özgürlük alanına etkisinin ölçütü ne? Geçtiğimiz hafta Murat Aksoy’un önerisi ile çevirdiğim bir <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-13209" style="color:#467886; text-decoration:underline">yazı</a> bu konuda önemli ipuçları veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-13209" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-13209</a> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında yazı demek de biraz hafif kalıyor. Akademik bir makaleden söz ediyoruz. Doktora düzeyinde bir araştırmacının politika ile hukuk arasındaki bağı çözümlediği özgün ve ufuk açıcı bir yazı bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pek çok“ Gelişmekte olan” ülkeden bahseden ve Trump sayesinde ABD’nin de dahil olmayıu başardığı çalışmada Türkiye’ye ayrılan özel bölümü dilerseniz tekrar hatırlayalım .Aşağıdaki bölümü zamanı olan tekrar okuyabilir. Olmayan son paragrafta özeti bulabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de Türkiye’de hukukun siyasallaşması ve gücün bir elit gruptan diğerine geçmesine dair hikaye hepimiz açısından tanıdık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalif kesimler unutma eğiliminde de olsa siyasi gücün siyaset etme yeteneğinin elinden alınmaya çalışılması AKP için önemli dersler verdi. Tabii ki çözümü daha özgürlükçü bir çerçeve yerine daha da baskıcı bir çerçevede bulmak durumu trajikleştirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de yazının Türkiye’ye ayrılan bölümünün en az 4te3’ü AKP’ye yapılan haksızlıkları içerdiği için bugünden bakıldığında anakronik görülebilir. Etkiye karşı verilen tepkinin, herşeye karşın AKP’nin kapatılmamasının, iktidar etme hakkının elinden alınmamasının yeterince hakkının verilmediği iddia edilebilir ki kişisel görüşümce hiç de haksız değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de ekonominin ne Gezi’de ne de 15 Temmuz’da politik gücün orantısız kullanıldığı 2018 sonrası kadar bozulmadığını, hatta neredeyse hiç bozulmadığını akılda tutmak lazım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’ninkrizlerle baş etme gücünü göstermesi bakımından Gezi, 2015 Sur olayları, 15 Temmuzgibi olguların ekonomiyi yere sermeye gücü yetmemişti. Türkiye’de ekonominin tam manada zayıflaması daha sonraki dönemlere 2017 sonrasına tekabül eder. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de tüm iktidar çevreleri gözü kapalı olarak kendilerince eski Türkiye’nin ne kadar anti demokratik olduğunu, hukukun bir kesime karşı kullanıldığını söylerler. Bunda haksız olmadıkları gerçeği referans yaptığım çalışmada da yer alıyor. Ancak unuttukları konu buldukları çözümün de önceki düzenin bir başka versiyonu olması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de demokrasiye gerçekten inanan herkesin ve belki de umarım fazla uzakta olmayan bu dönemin en önemli meydan okuması hukukun nasıl siyasallaşmayacağı üzerine kafa yormaktan geçiyor. Bıçağın iki tarafının da keskin olduğunu unutmamak gerekiyor. Siyaset hukuka ne kadar uzak olmalıysa hukuk da siyasete o kadar uzak olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın veciz ifadesinde Üstünlerin hukuku , hukukun siyaseti dizayn etmesi olarak eleştiriliyor buna karşılık Hukukun üstünlüğü öne çıkıyordu. Oysa hukuku siyasetin dolaysız paydaşı yerli milli bir hale getirdiğinizde Hukukun üstünlüğü yine sağlanamıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şairin dediği gibi sizler görmeseniz de yıldızlar parlamaya devam ediyor </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">“</span><strong><span style="color:black">Kötü Kurumlar, Daha Kötü Müttefikler: Türkiye Örneği</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Yargı atama kurumlarının bazen mahkeme zaptına (court capture) nasıl olanak tanıdığını ve demokratik gerilemeyi nasıl tetiklediğini anlamak için, 2003’te Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakan seçilmesinden sonraki Türkiye’yi inceleyelim.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Türkiye’nin 1982 Anayasası’na göre yargı atama kurumları gücü seçilmemiş elitlerin elinde yoğunlaştırıyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Türkiye’nin seçilmemiş cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi’ndeki on beş yargıcın tamamını atıyordu. Cumhurbaşkanı bunu yaparken seçilmiş başbakan ve parlamentoyla görüşmek bir yana, nitelikli çoğunluk aramak zorunda bile değildi. Dahası, askeri diktatörlük döneminde hazırlanmış ve kabul edilmiş olan Anayasa, Anayasa Mahkemesi’nde askeri yargı sisteminden gelen yargıçlar için iki koltuk ayırmıştı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Seçilmemiş elitler yargıç atamaları üzerinde o kadar büyük güce sahipti ki, dönemin Başbakanı Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) liderliğindeki seçilmiş hükümet, iktidara geldikten sonraki ilk altı yıl boyunca Anayasa Mahkemesi’ne tek bir yargıç bile atayamadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu gücü yoğunlaştıran kurumlar, mahkemenin seçilmemiş elitler tarafından ele geçirilmesine zemin hazırladı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Türkiye’nin yargı atama kurumları, cumhurbaşkanına ideolojik olarak uyumlu ve belirli sosyal ağlara gömülü yargıçlar seçme konusunda geniş bir hareket alanı veriyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bir Anayasa Mahkemesi yargıcı, adaylığından önce cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşmede, dindar-muhafazakâr AKP’den duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdiğini ve bir akrabasının laik bir siyasi partide üst düzey rol aldığını anlattığını söylemişti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anayasa Mahkemesi de buna karşılık kararlarını genellikle cumhurbaşkanının lehine veriyordu; bu, mahkeme zaptının ilk göstergesiydi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">1997-2007 arasındaki on yıllık dönemi kapsayan kapsamlı bir Anayasa Mahkemesi kararları veri seti üzerinde yaptığım nicel analiz, seçilmemiş cumhurbaşkanının seçilmiş hükümetin yasalarını mahkemeye taşıdığında mahkemenin %83 oranında cumhurbaşkanı lehine karar verdiğini gösteriyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Buna karşılık, muhalefet partileri parlamentodan hükümet yasalarını iptal ettirmek için Anayasa Mahkemesi’ne gittiğinde ancak %59 başarı elde edebiliyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Diğer yüksek mahkemeler hükümet politikalarının anayasaya aykırılığını sorguladığında Anayasa Mahkemesi hükümet aleyhine %52 oranında karar veriyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Diğer aktörlerle karşılaştırıldığında cumhurbaşkanı mahkemede daha yüksek kazanma ihtimaline sahipti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anayasa Mahkemesi laik, seçilmemiş bir elit tarafından zapt edildiği için, Erdoğan’ın İslami kökenli partisi 2002’de iktidara geldikten sonra yargı sık sık seçilmiş hükümete karşı kararlar verdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ancak birçok vakada AKP yasaları çiğnemiyordu; Anayasa Mahkemesi, partiye karşı karar vermek için hukuki içtihatlardan sapıyordu bu da mahkeme zaptının ikinci işaretiydi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">2007’de Anayasa Mahkemesi ilk kez yeni cumhurbaşkanının seçimini engelledi; bunu, daha önce hiç uygulanmamış “süper-çoğunluk” kuralını kullanarak yaptı ve AKP’nin cumhurbaşkanlığını zapt etmesini önledi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">2008’de AKP, parlamentoda %80’in üzerinde destekle anayasa değişikliklerini kabul ettirdikten sonra Anayasa Mahkemesi ilk kez anayasa değişikliklerini usul değil, içerik bakımından iptal etti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Yine 2008’de, ilk kez Anayasa Mahkemesi iktidardaki AKP’nin kapatılıp kapatılmayacağına karar verdi ve çok az farkla kapatma kararını reddetti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Yargının kararları, mahkeme zaptının son ve en belirgin işaretini de taşıyordu: Seçilmemiş elitlerin mahkeme kararlarını etkileme niyeti ve eylemi aşikardı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Örneğin 2007’de, Anayasa Mahkemesi AKP’li bir cumhurbaşkanının atamasını engellemeden hemen önce, ordu ve görevdeki cumhurbaşkanı AKP’li bir Cumhurbaşkanı olmasını açıkça reddetmiş, askeri komuta kademesi ise darbe tehdidini ima etmişti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">2008’de mahkeme partiyi kapatma konusunu görüşürken, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’nin Türkiye’nin en üst rütbeli generali ile defalarca görüştüğünü kabul ettiği biliniyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Başka bir yargıç ise bana röportajda şunu söyledi: “Başkan, ordudan ve bürokrasiden çok yoğun baskı görüyordu… Arıyorlar, evinize geliyorlar, yemeğe davet ediyorlar… Tam bir mahalle baskısı gibiydi.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Türkiye’de mahkeme zaptı demokratik gerilemeyi iki farklı yoldan sağladı. Birincisi, seçilmemiş elitlerin mahkemeyi zapt etmesi demokrasiye aykırı yargısal davranışlara yol açtı. Anayasa Mahkemesi, görevdeki cumhurbaşkanı ve ordunun isteği doğrultusunda AKP’li bir cumhurbaşkanının atamasını engellediğinde, yargıçlar seçilmemiş otoriteleri güçlendirmiş ve seçilmiş yetkililerin yönetme yetkisini sınırlamıştı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">2008’de Anayasa Mahkemesi, Müslüman kadınların üniversitelerde türban takmasını mümkün kılan ve parlamentoda nitelikli çoğunlukla kabul edilen anayasa değişikliklerini iptal ettiğinde, yine seçilmiş parlamentonun yönetme kapasitesini zayıflatmıştı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aynı derecede önemli olan ikinci yol ise, mahkeme zaptının Erdoğan’ın yargıya saldırma motivasyonunu ve kapasitesini artırmasıydı. Anayasa Mahkemesi 2008’de AKP’yi kapatmaya bir oy farkla karar veremeyince, Erdoğan’ın hükümeti karşı saldırıya geçti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">2010 referandumunda hükümet, Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısını artıran, askeri yargıç koltuklarını kaldıran ve hükümetin yargıç atama ve terfi süreçleri üzerindeki kontrolünü genişleten anayasa değişikliklerini kabul ettirdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu değişiklikleri savunurken Erdoğan, yargının antidemokratik tutumunu sertçe eleştirdi ve “Hukukun üstünlüğüne Evet, Üstünlerin hukukuna Hayır” diyerek seçilmiş hükümetin mahkemeler üzerinde söz sahibi olmasının asıl demokrasi olduğunu savundu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Türk örneğinin trajedisi şudur: AKP, yargıç seçme konusunda gücü dağıtan kurumlar (örneğin nitelikli çoğunluk şartı) benimsemek yerine, gücü kendi ellerinde yoğunlaştırmayı tercih etti. Sonuç olarak mahkeme zaptı bir elit grubundan diğerine geçti.”</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 May 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/enflasyon-ve-hukuk-1777977574.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Destansı Öfke Operasyonu&#039;yla tanışın: Devasa fiyasko operasyonu*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/destansi-ofke-operasyonuyla-tanisin-devasa-fiyasko-operasyonu-13240</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/destansi-ofke-operasyonuyla-tanisin-devasa-fiyasko-operasyonu-13240</guid>
                <description><![CDATA[Hürmüz Boğazı’ndaki bu tıkanıklık, modern savaş alanında kalıcı ve korkutucu bir değişimi gözler önüne seriyor. Belirli, kritik öneme sahip noktalar örneğin Beyaz Saray drone’lara karşı korunabilir ancak büyük ölçekli savunma kalkanı imkânsızdır; bunu İsrail, çok övülen ama delik deşik olan Demir Kubbe’siyle acı şekilde öğrendi. Silahlandırılmış drone’un basitliği ve ucuzluğu göz önüne alındığında, dünyanın coğrafi olarak stratejik tüm boğaz noktaları Panama ve Süveyş Kanalları, Cebelitarık Boğazı ve New York semaları artık böyle bir silah üretebilen ve sonuçlarına katlanmaya razı olan her düşman güç için savunmasızdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika’nın İran’la savaşı daha sakin bir aşamaya girdi: Diplomatik gösteriler, kesintili müzakereler ve bir anlaşma için bitmek bilmeyen pazarlıklar. Bu, elbette, Başkan Trump’ın sadece birkaç hafta önce savurduğu “İran medeniyetinin yok edilmesi” tehdidinden çok daha tercih edilir bir durum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu ani değişimin neyin sonucu olduğu sorusu akla geliyor. Cevap oldukça basit. Amerikan ve İsrailli uçakların İran’a yaptığı bombardıman, Tahran rejimine karşı ne halk ayaklanmasını tetikledi ne de rejimin teslim olmasına yol açtı. Trump ve danışmanları bunu kabul etmekte ne kadar yavaş davransalar da gerçek bu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun yerine İran, küresel ekonomiyi kaosa sürükleyebileceği hayati geçit Hürmüz Boğazı’nı kapatabilme yeteneğini keşfetti. Şu anda çatışmanın sadece iki olası sonucu var: Ya Trump’ın öngördüğü türden İran’ın topyekûn yıkımı, ya da rejimi olduğu gibi koruyan, güçlendiren ve kabadayı bir Amerikan başkanını utanca boğan bir anlaşma.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlk seçenek giderek uzaklaşıyor. Trump, devasa ölçekte savaş suçu işleme tehdidinde bulunarak hem iç hem de dış muhaliflerine direnişlerini örgütlemeleri için zaman kazandırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci ve daha olası sonuca gelince; bu, başkan ve ekibi modern savaşın yeni bir özelliğine dikkat etseydi öngörülebilir bir sonuçtu. O özellik ise tek kelimeyle özetlenebilir: drone.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Silahlandırılmış drone, bugünün savaş alanını tamamen değiştirdi. Bu, Birinci Dünya Savaşı’ndaki makineli tüfeğin modern karşılığıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Drone sayesinde sayıca çok az olan Ukrayna ordusu, dört yıldır Vladimir Putin’in Rus Ordusu’na karşı direnebildi; beklenenden çok daha fazla kayba yol açtı ve bunu doların kuruşu karşılığında yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ukraynalılar defalarca , 1000 dolarlık bir drone’un yaklaşık 4,5 milyon dolarlık bir T-90 tankını yok edebildiğini gösterdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ruslar son dönemde drone savaşında önemli ilerleme kaydetmiş olsalar da bu basit silah, onların hem savaş alanında hem de maliyette ağır bedel ödemesine yol açtı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’da da son iki ayda benzer bir dinamik işledi; ancak insan hayatı açısından o kadar büyük bir bedel ödenmedi. Elbette Amerikan ve İsrail savaş uçakları İran’ın askeri altyapısını istedikleri gibi bombalayabiliyor ve on binlerce kez bombaladılar ama hiçbir bombardıman İran’ın elindeki asıl misilleme silahını ortadan kaldıramıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam tersine, İran diğer tarafın ürettiği silahların çok daha ucuzuna drone’ları seri üretmeye devam edebiliyor. Trump’ın “İran’daki kısa gezisi” dediği operasyon Pentagon’a göre Amerika’ya şimdiden en az 25 milyar dolara mal oldu ve sofistike füze stoklarını ciddi şekilde eritti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu erime diğer stratejik alanlarda da kıtlığa yol açıyor ve stokların yenilenmesi yıllar alabilir. Tüm bunlar olurken İran, en üst seviye bir Shahed-136 drone’unun montaj maliyeti yaklaşık 35.000 dolar iken, ucuz ve bol miktarda drone’larıyla Hürmüz Boğazı’nda şartları dikte etmeye devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ya Trump’ın ara sıra önerdiği gibi Hürmüz Boğazı’na Amerikan deniz ablukası koymak veya İran kıyılarına kara harekâtı düzenlemek? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kabul, işler çirkinleşebilir ama sonuçta Amerikan zaferiyle ve çıkmazın sona ermesiyle bitecek, değil mi? Yanlış. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demir gibi bir abluka kursanız ya da Basra Körfezi sahillerine 50.000 Amerikan askeri çıkartsanız bile İranlılar başınızın üzerinden drone fırlatıp petrol dolu bir tankere vurma ve küresel ekonomiyi yeniden felç etme kapasitesini koruyacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Basra Körfezi’nin gelecekteki güvenliği artık Trump yönetiminin Tahran rejimiyle bir anlaşma yapmasına bağlı. Başkan “Tüm kartlar bizde” dese de durum neredeyse tam tersidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında Trump, Amerikan ekonomisine artarak verilen zararı ve evdeki hızla düşen onay oranlarını durdurmak için anlaşma yapmaya daha fazla hevesli olan taraftı. Bu yüzden İran, zamanın kendi lehine olduğunu bilerek müzakereleri uzatmaya ve Trump’tan daha fazla taviz koparmaya çalışacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tavizler, Trump’ın birinci döneminde uygulayıp ikinci döneminde yeniden devreye soktuğu ağır “maksimum baskı” yaptırımlarının kaldırılmasını veya Amerikan-İsrail bombardımanının verdiği hasar için tazminat ödemeyi içerebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En büyük anlaşmazlık konusu kalan zenginleştirilmiş uranyum stokları olsa da, nihai anlaşma neredeyse kesin olarak İran’ı Basra Körfezi’nin fiili kapı bekçisi konumuna getirecek yani Trump bu savaşa başlamadan önceki halinden çok daha güçlü bir konumda bırakacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı’ndaki bu tıkanıklık, modern savaş alanında kalıcı ve korkutucu bir değişimi gözler önüne seriyor. Belirli, kritik öneme sahip noktalar örneğin Beyaz Saray drone’lara karşı korunabilir ancak büyük ölçekli savunma kalkanı imkânsızdır; bunu İsrail, çok övülen ama delik deşik olan Demir Kubbe’siyle acı şekilde öğrendi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Silahlandırılmış drone’un basitliği ve ucuzluğu göz önüne alındığında, dünyanın coğrafi olarak stratejik tüm boğaz noktaları Panama ve Süveyş Kanalları, Cebelitarık Boğazı ve New York semaları artık böyle bir silah üretebilen ve sonuçlarına katlanmaya razı olan her düşman güç için savunmasızdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Abartıyor muyum? Son dönemlerin en karanlık rejimlerini veya katliamcı gerilla gruplarını düşünün; Batı Almanya’da Baader-Meinhof Çetesi, Kamboçya’da Kızıl Kmerler veya Bin Ladin’in El Kaidesi ve eline 2000 dolarlık bir silahlandırılmış drone verilse ne yapabileceklerini hayal edin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika’nın İran’a saldırısı Şubat sonlarında başladığında operasyona verilen “Epic Fury” (Destansı Öfke) ismi, emri veren adamın mizacını gayet iyi anlatıyordu. Bu askeri maceranın hem Amerika’yı hem de dünyanın gelecekteki güvenliğini nereye bıraktığını düşündüğümüzde çok daha uygun bir isim olabilir: Operation Colossal Blunder (Devasa Fiyasko).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Scott Anderson (“Krallar Kralı: İran Devrimi - Kibir, Yanılgı ve Felaket Boyutunda Yanlış Hesap Öyküsü” kitabının yazarı)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/05/04/opinion/iran-us-israel-war-drones-strait-of-hormuz.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/05/04/opinion/iran-us-israel-war-drones-strait-of-hormuz.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 05 May 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/destansi-ofke-operasyonuyla-tanisin-devasa-fiyasko-operasyonu-1777920703.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Faiz mi haram, enflasyon mu?</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/faiz-mi-haram-enflasyon-mu-13239</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/faiz-mi-haram-enflasyon-mu-13239</guid>
                <description><![CDATA[Yıllardır tecrübe ettiğimiz şekilde , enflasyon sadece faizleri yükselterek düşmüyor, düşmez. Önemli olan faizi yükselten zemini ortadan kaldırmak. Bunun için de hukukun üstünlüğü başta olmak üzere sosyal, siyasal, ekonomik ve kurumsal dönüşümü sağlayacak yapısal reformların hayata geçirilmesi gerekiyor. Enflasyonun program hedeflerinden sapmasıyla oluşan fark yaklaşık 1,2 trilyon TL.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Faiz haram mı değil mi derken asıl faturayı kesen enflasyon. Zira enflasyonda hedef tutmayınca sadece market fiyatları değil, Hazine’nin borç faturası da şişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nisan ayında enflasyonun yüzde 4,18 olarak açıklanması soğuk duş etkisi yaptı. Bu veriyle birlikte yıllık enflasyon da yüzde 32,3’e yükseldi. Oysa hükümet OVP’de 2026 yılı için yüzde 16’lık bir hedef öngörüyordu. Gelinen noktada hedefin iki katına ulaşılmış durumda ve yılın sadece ilk dört ayında biriken enflasyon yüzde 14,6.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tablo programdan basit bir sapma değil; hedefin artık matematiksel olarak da erişilemez olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Enflasyon meselesi çok boyutlu: hayat pahalılığı, politika faizi, kredi maliyetleri, temmuz ayında yapılacak maaş artışları… Bunların hepsi görünür yüz. Ancak bir de gözden kaçan, ama bütçe dengesi açısından sadece 2026 yılı için değil, sonraki yıllar açısından da oldukça kritik olan bir alan var: Hazinenin TÜFE’ye endeksli borçları.</span></span></p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünmeyen yük: Enflasyona endeksli tahviller</span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine son yıllarda önemli ölçüde TÜFE’ye endeksli tahvil ihraç etti. Bugün piyasada vadesi Temmuz 2027 ile Eylül 2033 arasında değişen 18 farklı TÜFE’ye endeksli senet bulunuyor. Bu senetlerin kupon oranları yüzde 0 ile yüzde 3,06 arasında değişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buraya kadar her şey normal görünebilir. Ancak kritik nokta şu: Bu tahvillerin getirisi sadece kupondan ibaret değil. Asıl yük, enflasyon oranına göre şişen anapara ve buna bağlı artan faiz ödemelerinde ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün itibarıyla bu senetlerin enflasyon farkı hariç anaparası yaklaşık 605 milyar TL. Yani, Hazine 2017–2026 döneminde TÜFE’ye endeksli enstrümanlarla bu büyüklükte borçlanma yapmış.</span></span></p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Senaryo değişince fatura nasıl büyüyor?</span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olmayacak duaya amin denmezmiş ama biz hiç değilse bir kıyaslama yapabilmek adına OVP’deki enflasyon patikasının (2026: yüzde 16, 2027: yüzde 9, 2028: yüzde 8) gerçekleştiğini varsayalım. Bu senaryonun yanı sıra IMF’nin Madde 4 Konsültasyonu kapsamındaki raporunda yer alan enflasyon varsayımlarını ve piyasa katılımcılarının enflasyon bekleyişlerini de dikkate alan hesaplamalara göre TÜFE’ye endeksli senetlere ilişkin borç ödemeleri yıllar itibariyle ciddi farklılıklar gösteriyor.</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*61uGw80-LMDY0rs091Bggw.png" style="height:425px; width:700px" /></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaynak: HMB verilerine dayanarak kendi hesaplamalarım</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">OVP varsayımlarına dayanan hesaplamalar Hazine’nin bu tahviller için 2033’e kadar yapacağı toplam ödemenin enflasyon farkı dahil olmak üzere yaklaşık 2,7 trilyon TL olacağına işaret ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak mevcut verilere göre OVP hedefinden ciddi bir kopuş bekleniyor. 2026’da enflasyonun yüzde 30’un üzerinde kalma ihtimali yüksek. Daha önemlisi, beklentiler bozulmuş durumda ve sonraki yıllarda da hedeflerin üzerinde bir patika olasılığı artıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Piyasa beklentilerine daha yakın bir enflasyon patikasıyla hesaplandığında toplam ödeme yükü yaklaşık 4 trilyon TL’ye yaklaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*ZhKmcyKiOl2pxU68G7vvtQ.png" style="height:431px; width:700px" /></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaynak: HMB verilerine dayanarak kendi hesaplamalarım</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, yeni bir mega proje değil.<br />
Bu, yeni bir sosyal harcama paketi değil.<br />
Bu, sadece programdaki enflasyon hedefinin tutmamasının maliyeti. Ve bu maliyet vergi mükellefinin cebinden karşılanacak.</span></span></p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütçede sessiz baskı</span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buradaki temel sorun şu: Hazine borçlanma stratejisini ve bütçe faiz giderlerini resmi enflasyon hedeflerine göre belirliyor. Ancak gerçekleşmeler bu hedeflerin belirgin şekilde üzerinde kaldığında, özellikle TÜFE’ye endeksli borçlanma araçları bütçe üzerinde otomatik bir baskı oluşturuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer şekilde, referans faiz oranına endeksli kağıtlar da enflasyon endişesiyle faiz oranları yüksek kaldıkça Hazine üzerindeki baskıyı büyütüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum gündelik faiz tartışmalarının ötesinde bir risk yaratıyor. Çünkü burada faiz oranını artırarak ya da düşürerek kısa vadede müdahale edilebilecek bir maliyet yok. Enflasyon yükseldikçe borç yükü de kendiliğinden büyüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir anlamda kamu maliyesi enflasyona karşı “açık pozisyon” taşıyor.</span></span></p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha geniş çerçeve: Seçim ekonomisi ve kalıcılık riski</span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önümüzdeki dönemde 2027 ya da en geç 2028 yılında seçim dönemine gireceğiz. Bu dönemde para ve maliye politikası üzerinde ‘gevşeme’ yönlü siyasi baskının artması şaşırtıcı olmayacaktır. Bu koşullarda enflasyonun hedef patikasına dönmek bir yana daha da yükselmesi beklenebilir. Bu da sadece fiyat istikrarını değil, doğrudan kamu borç dinamikleri üzerinde olumsuz etkileri gündeme getirecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yükselen enflasyon koşullarında TÜFE’ye endeksli tahviller kısa vadede bütçenin finansman ihtiyacını karşılamak için bir araç olarak görünse de, aslında geleceğe ötelenmiş bir maliyet üretir. Ve bu maliyet, enflasyon düşmediğinde bir sarmal haline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo da aslında tam olarak bu: enflasyon bir yandan çalışanları ve dar gelirlileri hayat pahalılığı ile yakarken diğer yandan da devlet bütçesinin yükünü artırıyor ve kaynak tahsisatında esnekliği sınırlıyor — hem de yıllara yaygın bir şekilde ve katlanarak.</span></span></p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki, ne yapmalı?</span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Faizle ilgili ilk düzenlemelerin milattan önce 18. yüzyılda Babil Kralı Hammurabi’ye kadar uzandığı bilinir. Yüzyıllar boyunca para daha çok bir değişim aracı olarak görüldü ve özellikle dini yaklaşımların etkisiyle faize mesafeli bir tutum hâkim oldu. Nitekim, Yahudilik'te grup içi faiz yasaklanırken, dışa karşı daha esnek bir yaklaşım benimsendi. Hristiyanlık'ta faiz uzun süre yasak kabul edildi; bu yaklaşım ancak modern hukuk sistemlerinin oluşmasıyla esnedi. İslam’da ise faiz, özellikle sömürüye dayalı riba uygulamaları nedeniyle açık biçimde yasaklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle, faiz yüzyıllardır ahlaki ve dini bir mesele olarak tartışılıyor. Ancak faizi mutlak bir “iyi-kötü” ekseninde tartışırken, çoğu zaman daha derin ve daha yaygın bir refah sorununu gözden kaçıyor: enflasyon.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa yüksek enflasyon, faizden çok daha kapsayıcı ve çok daha yıkıcı bir etki yaratıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*5FBK6kpwhvcO5R91b5fTyQ.png" style="height:423px; width:700px" /></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaynak: HMB verilerine dayanarak kendi hesaplamalarım</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda toplumsal refahı artırmak için bir “kaynak” aranıyorsa, bu kaynak enflasyonun düşürülmesinde yatıyor. Nitekim enflasyonu program hedeflerine indirebilmiş olsaydık, 661 milyarlık anapara ve faiz ödemesine ek olarak 3,2 trilyon TL enflasyon farkı ödemek zorunda kalmayacaktık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzun lafın kısası, yıllardır tecrübe ettiğimiz şekilde , enflasyon sadece faizleri yükselterek düşmüyor, düşmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önemli olan faizi yükselten zemini ortadan kaldırmak. Bunun için de hukukun üstünlüğü başta olmak üzere sosyal, siyasal, ekonomik ve kurumsal dönüşümü sağlayacak yapısal reformların hayata geçirilmesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Enflasyonun program hedeflerinden sapmasıyla oluşan fark yaklaşık 1,2 trilyon TL.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 05 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/faiz-mi-haram-enflasyon-mu-1777920250.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Benim Hüzünlü Orospularım”</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/benim-huzunlu-orospularim-13238</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/benim-huzunlu-orospularim-13238</guid>
                <description><![CDATA[Aşk, doksan yaşındaki bir adamın kendisine vereceği son hediye olurken; hayatının baharına yeni giren genç bir kızın başlangıç hikâyesine dönüşür. Márquez bu romanda aşkı girebileceği her kılığa sokmuştur. Şefkate, saplantıya, arzuya, yalnızlığa ve hatta yaşlılığın çaresizliğine…  Fakat burada kaçamayacağımız bir soru vardır: Bu gerçekten aşk mıdır, yoksa arzunun kendini masumlaştırma biçimi mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Âşık olarak düzüşmenin zevkini tatmadan ölmeye kalkma sakın.”</span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanoğlu, içindeki en karanlık odalarda en çok iki şeyi arzular: ya ölümü ya aşkı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Márquez’in Benim Hüzünlü Orospularım romanında yarattığı sıra dışı karakter, doksan yaşına kadar çirkinliğine sığınarak yaşamış; hayatı boyunca yalnızca para karşılığı birlikte olduğu kadınlarla var olmuş ve ömrünün büyük kısmını genelevlerde tüketmiştir. Hayatının sonbaharında ise geriye tek bir arzusu kalır: bakire bir kadınla birlikte olmak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hikâye tam da burada başlar. Baş karakter, doksanıncı yaş günü için Rosa Cabarcas’ı arar ve daha önce birlikte olduğu kadınlardan farklı olarak kendisine bakire bir genç kız ayarlanmasını ister. Fakat hikâye, tam da bu noktadan sonra umulmadık bir yöne evrilir. Çünkü bu adam, henüz on beş yaşındaki bu genç kıza âşık olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik onun gerçek ismini bile öğrenmek istemez. Çünkü genç kızın, kendi verdiği isimle var olmasını ister: Delgadina.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de aşk tam olarak böyledir. Kaç yaşında olursanız olun, âşık olduğunuz kişi biraz da sizin verdiğiniz yüzle, yüklediğiniz anlamla ve koyduğunuz isimle var olur. Gerçekliğiyle değil; sizin zihninizde yarattığınız hâliyle yaşar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu aşk, düşündüğümüz kadar tek taraflı da değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Romanın sonunda baş karakterin ağzından şu cümle dökülür:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Âşık olarak düzüşmenin zevkini tatmadan ölmeye kalkma sakın.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de asıl mesele tam olarak burada başlar. Çünkü insan, doksan yaşına geldiğinde artık küçük mutluluklarla yetinemez. Basit hazlar, geçici avuntular ya da gündelik sevinçler yeterli gelmez. Daha büyük bir şeye ihtiyaç duyar. Daha sarsıcı, daha ayrıcalıklı bir deneyime…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Márquez’in baş kişisi de tam olarak bunu yaşar: aşkı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aşk, doksan yaşındaki bir adamın kendisine vereceği son hediye olurken; hayatının baharına yeni giren genç bir kızın başlangıç hikâyesine dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Márquez bu romanda aşkı girebileceği her kılığa sokmuştur. Şefkate, saplantıya, arzuya, yalnızlığa ve hatta yaşlılığın çaresizliğine…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat burada kaçamayacağımız bir soru vardır:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerçekten aşk mıdır, yoksa arzunun kendini masumlaştırma biçimi mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Roman boyunca karakterin kendine özgü ahlak anlayışı, okuyucuyu rahatsız eden ama aynı zamanda düşünmeye zorlayan bir çizgide ilerler. Márquez’in yarattığı karakterler her zaman olağandışıdır; ancak bu karakter, olağandışının bile zamanla nasıl olağanlaşabileceğini sade ve incelikli bir dille anlatır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve sonunda bizi, kendi içimizin en karanlık odasında, tek başımıza bırakır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 05 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/benim-huzunlu-orospularim-tugba-arslan-1777919835.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>CHP’ye bir öneri</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/chpye-bir-oneri-13237</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/chpye-bir-oneri-13237</guid>
                <description><![CDATA[Bence iş dünyasının da demokrasiye ihtiyacı var. Ülkenin nasıl gelişeceğine dair sözlerinin serbestçe konuşulabildiği bir demokrasiye onların da ihtiyacı var. Kaldı ki modern iktisat teorisi demokrasinin, verimliliğin artmasına ve ekonomik büyümenin yüksek gerçekleşmesine en uygun ortamı sağlayacağına dair görüşler serdediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye iç siyaseti hızla gerilimli bir hat üzerinde ilerliyor. AKP ve CHP arasında ipler gerildikçe AKP’nin çözüm süreciyle ilgili atması gereken adımlar da atılamıyor. Sonuçta Kürt siyasi hareketi de kasılıp köşesine çekiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasetin toplum üzerinde bu denli etkili olması ekonominin de rayından çıkması anlamına geliyor. Çünkü bizde siyaset ekonomik güç devşirme anlamına geldiği için AKP de yirmi küsur yıldır kendi dayanağı olan KOBİ’lerin bir kısmından büyük sermayeler devşirip duruyor. Bugün ekonomik alanın güç ilişkilerinde Cumhuriyet sermayesine karşı Muhafazakâr-İslamcı yeni bir sermaye çevresi yarattı ve yaratmaya da devam ediyor. Bence AKP’nin başarı hanesine (!) yazılacak bu adımlar aslında bugünkü yüksek enflasyon ve pahalılık olarak halkın geniş kesimlerinin hanelerine yoksulluk olarak yazılmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında bizde “siyasetin” ekonominin de üzerinde bir güç alanı olarak oluşmuş olması, ekonomik aktörlerinin cesaretsizliği ile de ilgili. Bizde sermaye kesimi benim bildiğim kadarıyla hiçbir zaman “vatanı ve milleti” düşünerek davranmadı. Devlet gücü karşısında hep pıstı. Öte yandan var olmak ve kazanmak için hep siyasete ihtiyaç duydu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda (1924) kurucu elit İş Bankası’nı kurmuştu. İş bankası ise o güne dek ekonomik alanda yabancı sermayenin etkisini kırmak için “Türk ve Müslümanların” içinde olduğu yeni işletmelerin ortaya çıkmasını sağladı. Aslında bu yaklaşım özünde İttihat Terakki’nin de benimsemiş olduğu bir yaklaşımdı ve İttihat Terakki de bu amaçla İtibar-ı Milli Bankasını kurmuştu(1917). İtibar-ı Milli Bankası, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar varlığını sürdürdü. Ta ki 1930’larda Mustafa Kemal’in bastırmasıyla İş Bankasına devredildi. Amaç hep aynıydı. Yerli ve milli ve de muhafazakar yeni bir sermaye sınıfı yaratmaktı. Yarattılar da!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu sınıf, siyasetin biçimlenmesine değil, siyasetin arkasına sığınarak varlığını sürdürmeyi yeğledi. Siyaset Batı’cı ve Laik ilkeler benimsediği için yaratılmış sermaye sınıfı da bu ilkeleri benimsemiş gibi oldu. Sonunda benimsediler de! Ama hep siyasetin arkasında yer aldılar ve hep devlete muhtaç bir hayat sürdürdüler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dış ticarette yüksek gümrük vergileriyle korunan iç pazarda alabildiğine yayıldılar. Alabildiğine palazlandılar. Çoğunu kendi üretimleri için kullandıkları KİT ürünlerinin fiyatlarının siyaseten maliyetlerinin altında oluşmasını sağlayarak karlarına karlar kattılar. Ama “Durun! Bu ülkede biz de varız. Uygulayacağınız politikaları bize de danışın!” diyemediler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk defa “Toprak işleyenin, su kullananın!” diyerek gerçekten “vatan ve millet” adına anlamlı şeyler söyleyen Ecevit hükümetini devirmek için devreye girdiler, gazete ilanları vererek hükümetin düşürülmesine yardımcı oldular. İş dünyasının ünlü derneği TÜSİAD’dan söz ediyorum. Son olarak da AKP hükümetinin bazı uygulamalarını eleştirmek cüretini gösteren bir iki yöneticisini de ağızlarının payını vererek tutukladılar vs.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısaca bence iş dünyasının da demokrasiye ihtiyacı var. Ülkenin nasıl gelişeceğine dair sözlerinin serbestçe konuşulabildiği bir demokrasiye onların da ihtiyacı var. Kaldı ki modern iktisat teorisi demokrasinin, verimliliğin artmasına ve ekonomik büyümenin yüksek gerçekleşmesine en uygun ortamı sağlayacağına dair görüşler serdediyor. Örneğin Daron Acemoğlu’nun bu konulardaki çalışmaları ona Nobel’i getirmiş durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun için gerçekten demokratik düşüncelerle siyaset yapan CHP’nin iş dünyasını, yani sermaye kesimini bu mücadele içine davet etmesi gerekiyor. Daha doğrusu onların şimdiye dek hiç bulamadıkları “Demokratik bir toplumun inşasında biz de varız!” diyebilmelerini sağlamaları gerekiyor. Tabii onların da bu davete icabet edecekleri bir cesareti hissetmeleri…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bir öneri! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Siz de ilk defa da olsa vatan ve millet adına elinizi bizimle beraber taşın altına koyma cesareti gösterin eyy işdünyası!” demek gerek. CHP’ye düşen bu!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 05 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/chpye-bir-oneri-1777919134.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump’ın Hürmüz planı: Proje özgürlük</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-hurmuz-plani-proje-ozgurluk-13236</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trumpin-hurmuz-plani-proje-ozgurluk-13236</guid>
                <description><![CDATA[Trump 2 Mayıs’ta Kongre’ye gönderdiği bildiride İran savaşının “sonlandırıldığını” ilan etmişti. Ancak Hürmüz ablukasının sürmesi bu açıklamaya ciddi güvenilirlik sorunu yarattı. Şimdi Proje Özgürlük’le Trump aslında geri adım atmadan harekete geçtiğini göstermek istiyor. Ama bu hamlenin bedelini de çok iyi hesaplamak gerekiyor. Eğer operasyon başarısız olursa İran’la müzakere masası tamamen çökebilir. Kısmi başarı, yani günde 50 ile 100 arasında geminin geçmesi, petrol fiyatlarını hafifçe aşağı çeker ama yapısal sorunu yine çözmez. Tam başarı ise bizzat İran’ın yazılı ya da zımni onayına bağlı. Kısacası bu plan ya büyük ölçüde işe yarar ya da tamamen boşa çıkar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">3 Mayıs’ta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, kısa bir sosyal medya paylaşımıyla tarihi bir adım attı: “Pazartesi sabahından itibaren ABD, tarafsız ülkelere ait gemileri Hürmüz Boğazı’ndan çıkarmaya başlıyor.” Bu cümle, 54 gündür süren İran savaşında ilk kez Washington’ın ablukayı fiilen delme yolunda somut bir adım atacağının ilanıydı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Açıklamanın ardından petrol piyasaları kısa süreli bir rahatlama yaşadı ve Brent varil başına 108 doların altına geriledi. Ama rahatlamanın kalıcı olup olmayacağı konusunda piyasa ciddi kuşkular taşımaya devam ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump, </span><span style="color:#215e99">“</span><a href="https://www.forbes.com.tr/dunya/abd-den-hurmuz-hamlesi-ticari-gemilere-askeri-koruma" style="color:blue; text-decoration:underline"><span style="color:#215e99">Proje Özgürlük</span></a><span style="color:#215e99">” </span><span style="color:black">adını verdiği operasyonu&nbsp;“insani bir jest” olarak tanımladı ve boğazda mahsur kalan 800’den fazla mürettebat için harekete geçildiğini söyledi. Duyurunun ardından ABD Merkez Komutanlığı destroyerler, uçaklar ve insansız hava araçlarıyla destek sağlanacağını açıkladı. Ne var ki Trump’ın ilanı kritik bir soruyu yanıtsız bıraktı: Bu operasyon savaş gemisi eskortu mu, yoksa yalnızca rota rehberliği mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kamuoyuyla paylaşılmak istemeyen bir ABD yetkilisi,&nbsp;operasyonun </span><span style="color:#215e99">“</span><a href="https://www.youtube.com/watch?v=bf4bvO-7qXI" style="color:blue; text-decoration:underline"><span style="color:#215e99">şu aşamada</span></a><span style="color:#215e99">” </span><span style="color:black">savaş gemisi eskortunu içermediğini&nbsp;belirtti. Eğer bu doğruysa, Trump’ın duyurduğu plan petrol tankerlerini ve yük gemilerini Tahran’ın tehditlerinden korumak için tek başına yeterli olmayacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Operasyonun gerçekten işleyebilmesi için ne gerekir?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hürmüz Boğazı barış zamanlarında bile dikkat gerektiren bir ulaşım koridoru. En dar noktası 33 kilometre olan bu boğazdan günde yaklaşık 17 milyon varil petrol geçiyor. Şu anda boğazın her iki yakasına İran füze bataryaları yerleştirilmiş durumda ve Körfez’in içinde mahsur kalan 800 civarında gemi 25 Mart’tan bu yana hareket edemiyor. Mürettebat hem yiyecek sıkıntısıyla hem de uzun süreli psikolojik baskıyla baş başa.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Enerji piyasası analistlerine göre operasyonun çalışabilmesi için </span><a href="https://www.youtube.com/watch?v=bf4bvO-7qXI" style="color:blue; text-decoration:underline"><span style="color:#215e99">iki şart zorunlu</span></a><span style="color:black">: Birincisi, İran’ın en azından pasif bir kabul göstermesi. İkincisi, fiilen savaş gemisi eskortunun sağlanması. Bu ikinci koşul yerine gelmezse sigorta şirketleri bu rotayı kabul etmeyecek, mürettebatlar da gemilere binmeyecek. Dolayısıyla deniz eskortu olmadan bu plan kâğıt üzerinde kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump yönetimi bu noktada hâlâ belirsizliğini koruyor. Açıklamanın hemen ardından Hazine Bakanlığı, şirketlere “politik risk sigortası” sunulacağını duyurdu. Ama bu sigortanın İran’ın olası füze saldırısını kapsayıp kapsamadığı hâlâ netleşmedi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">İran bu planı nasıl karşılıyor?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran’ın 30 Nisan’da Pakistan üzerinden ABD’ye ilettiği 14 maddelik barış önerisinde öncelikli koşul açıktı: Abluka kaldırılsın, Hürmüz yeniden açılsın. Nükleer silahsızlanma müzakeresi ise “bir ay içinde ayrı bir süreçte” görüşülsün.&nbsp;</span><a href="https://www.bbc.co.uk/news/articles/cn0px2x53k2o" style="color:blue; text-decoration:underline"><span style="color:#215e99">Washington</span></a><span style="color:black"> bu formülü kabul etmedi&nbsp;çünkü nükleer konuda somut bir güvence almadan ablukayı kaldırmak riskli görünüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın Proje Özgürlük ilanının ardından İran Dışişleri Bakanı “ABD kendi planlarını dayatmaya çalışıyor, bu kabul edilemez” dedi. Yani Tahran bu operasyona onay verdiğine dair herhangi bir sinyal vermiyor. Boğazdan geçmeye çalışan gemilere müdahale edileceğini ima eden retorik de sürüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">4 Mayıs sabahı ise İran Meclis Başkanı Ghalibaf beklenenin ötesinde sert bir açıklama yaptı: “ABD’nin boğaza her türlü müdahalesi ateşkesi ihlal sayılacak, buna karşılık verilecek.” Saatler geçmeden Sirik açıklarında İran teknelerinin bir gemiye yaklaştığına dair ilk deniz olayı raporlandı. Operasyon henüz saatler öncesinde ilan edilmişken, saha tablosu zaten gerginleşmeye başlamıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Peki operasyon bu koşullar altında başlatılırsa ne olur? En kötü senaryo, İran’ın ilk gemiye müdahale etmesi ve planın daha başlamadan çökmesi. En iyi senaryo ise Tahran’ın sessizce izin vermesi. Ama bu bile müzakere sürecini zorlaştırabilir zira İran, herhangi bir geri adımı iç kamuoyuna zayıflık olarak açıklamak istemeyecek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Petrol Fiyatları Neden Düşmedi?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın açıklamasının hemen ardından Brent petrol 2,5 puan gerilese de birkaç saat içinde yeniden yükseldi ve 108 dolar bandında seyretti. Piyasa neden rahatlamadı? Çünkü yatırımcılar operasyonun taşıyabileceği gerçek hacmi hesaplıyor ve bu hacimlerin günlük boğaz trafiğini normalleştirmeye yetmeyeceğini görüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üst düzey bir enerji yöneticisi geçtiğimiz günlerde </span><span style="color:#215e99">“</span><a href="https://www.youtube.com/watch?v=uIakXWa45uY" style="color:blue; text-decoration:underline"><span style="color:#215e99">Küresel enerji sistemi aşırı stres altında ve bu durum yapısal bir sorun</span></a><span style="color:#215e99">” </span><span style="color:black">dedi. Yani sıkıntı yalnızca boğazın fiziksel olarak kapanmış olmasından kaynaklanmıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tedarik zincirinin her halkası o denli gergin ki gemiler çıksa bile rafinerilerin yeniden kapasiteye ulaşması, petrokimya tesislerinin devreye girmesi ve depoların dolması aylar sürecek. Enerji fiyatlarında gerçek bir düşüş için Hürmüz’ün açılması gerekli ama tek başına yine yeterli değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada ABD iç siyasetine de bakmak gerekiyor. Fed’in enflasyon endişesiyle faiz artırım senaryosunu tekrar gündemine aldığı, halk arasında benzin fiyatlarına duyulan öfkenin tırmandığı bir ortamda Cumhuriyetçi kanattan gelen baskı artıyor. Trump hem müzakereyi canlı tutmak hem de somut bir adım attığını göstermek istedi bu yolla aslında. Yani “Proje Özgürlük” bu iki ihtiyacın birleşiminden doğdu denebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">4 Mayıs sabahı CENTCOM, operasyonun 15.000 asker, 100'den fazla uçak ve çok sayıda destroyer tarafından destekleneceğini açıkladı. Bu rakamlar göz önüne alındığında, operasyon sandığından çok daha geniş bir askeri çerçeveye oturuyor. Ama piyasalara bu yansımadı; çünkü tüm bu askeri ağırlığa rağmen bir ABD yetkilisi kamuoyuyla paylaştığı açıklamada operasyonun “eskort misyonu olmadığını” bir kez daha teyit etti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yani 15.000 asker görevde, ama gemilerin yanında mı, yoksa uzaktan mı koruyor? Bu soru hâlâ yanıtsız. </span><em><span style="color:black">Kaldı ki Körfez’de yüzlerce gemi ve </span></em><em><span style="color:#215e99">yaklaşık</span></em><em>&nbsp;</em><a href="https://www.dw.com/tr/i%CC%87ran-sava%C5%9F%C4%B1-k%C3%B6rfezde-20-bin-denizci-mahsur/a-76949450" style="color:blue; text-decoration:underline" target="_blank"><span style="color:#215e99">20.000 denizci mahsur</span></a><em> </em><em><span style="color:black">durumda; operasyonun ölçeği, bu tablo karşısında ne kadar yetersiz kaldığını kendiliğinden ortaya koyuyor.</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Peki bu hamlenin siyasi mantığı ne?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump 2 Mayıs’ta Kongre’ye gönderdiği bildiride İran savaşının “sonlandırıldığını” ilan etmişti. Ancak Hürmüz ablukasının sürmesi bu açıklamaya ciddi güvenilirlik sorunu yarattı. Şimdi Proje Özgürlük’le Trump aslında geri adım atmadan harekete geçtiğini göstermek istiyor. Ama bu hamlenin bedelini de çok iyi hesaplamak gerekiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Eğer operasyon başarısız olursa İran’la müzakere masası tamamen çökebilir. Kısmi başarı, yani günde 50 ile 100 arasında geminin geçmesi, petrol fiyatlarını hafifçe aşağı çeker ama yapısal sorunu yine çözmez. Tam başarı ise bizzat İran’ın yazılı ya da zımni onayına bağlı. Kısacası bu plan ya büyük ölçüde işe yarar ya da tamamen boşa çıkar. Pazartesi sabahı boğazdan geçmeye çalışan ilk gemi, enerji piyasalarıyla birlikte tüm müzakere sürecinin gidişatını da belirleyecek. Trump o geminin rotasını çizdi. Ama İran’ın yanıtını henüz kimse bilmiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 05 May 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/trumpin-hurmuz-plani-proje-ozgurluk-1777918686.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tarihi bir dönemeçte 1 Mayıs’ın ardından</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tarihi-bir-donemecte-1-mayisin-ardindan-13235</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tarihi-bir-donemecte-1-mayisin-ardindan-13235</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye, küresel savaş tamtamlarının çalındığı ve iktidarın "iç cephe" kılıfıyla muhalefeti kuşattığı tarihsel bir dönüşümün eşiğinde duruyor. 2026 yılı 1 Mayıs’ı, bu eşiğe ulaşmadan önceki son çıkış ve demokratik bir direnç sınavı olma özelliği taşıyor. Ancak alanlara yansıyan tablo, emek hareketinin derinleşen krizini ve sendikal yapıların siyasi partilerin arka bahçesine dönüşme riskini acı bir biçimde ortaya koyuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya savaşlarının büyük yıkım bakiyeleri tamamen geride kalmış değil. Bugün de yeni tür bir dünya savaşı karabasanının kuvvetle ihtimal olduğu bir dönemdeyiz. Bu koşullarda yeni bir 1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nü geride bıraktık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avrupa ülkelerinin aslan payını yeniden silahlanmaya ayırdığı; Ukrayna’dan Gazze’ye, İran’dan Lübnan’a, Kızıldeniz’den Ortadoğu’nun parçalanmış güvenlik yapılarına kadar yayılan bir tablo söz konusu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara’daki iktidar, müesses nizamın kabına sığmaz durumda. Bölgede etkisini artırma arzusu ile içeride her türlü farklı sesi bastırma ve imha etme yöntemleriyle “iç cepheyi güçlendirme” kılıfı altında milli politikalarla yeni bir savaş cephesi siyaseti izlemekte ısrarlı. Adeta bütün düğmelere basılmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emeğiyle geçinen herkesin kazanılmış evrensel ve yasal hakları, hatta yaşam hakları çoğu zaman tehdit altında.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Saray rejimi altında demokratik muhalefetin her gün yeniden formatlanmaya çalışıldığı mevcut siyasal tabloda sorun yalnızca ücretlerin enflasyon karşısında erimesi ya da işsizliğin rekor düzeye çıkması değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bu tabloyu ağırlaştıran bir diğer unsur ise yeni toplumsal ve emek hareketinin, ayrıca geleneksel demokratik siyasi yapıların dağınıklığı ve parçalanmışlığıdır. Bu yapıların etkisizleşmesi ya da bu duruma rıza gösteren, sorgulamayan ve itiraz etmeyen bir siyasal-sosyal atmosfere sürüklenmesi sorunu daha da derinleştirmektedir</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye, her yönüyle sınırlarına dayanmış durumda. Tarihimizin en büyük dönüşümlerinden birinin eşiğine ilerliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dönüşüm, insanlığın kazanılmış evrensel haklarının ve özgürlüklerinin gelişeceği ve kurumsallaşacağı bir yön mü alacak, yoksa tümden tartışma konusu olmaktan çıkacağı bir noktaya mı evrilecek; işte bu eşikte belirginleşecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 1 Mayıs’ı, belki de bu eşiğe ulaşmadan önceki son 1 Mayıs olabilir. Bu açıdan farkında olunmasa da tarihsel bir anlam taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ana muhalefet partisi CHP’nin 3 Mayıs itibarıyla seçim çalışmalarını başlatmak üzere tüm gücüyle sahaya inme kararı da bunun bir işaretiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik emek hareketinin ve muhalefetin, 1 Mayıs’ın evrensel anlamına uygun güçlü bir direniş ve dayanışma sergilemesi her zamankinden daha fazla gerekliydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 1 Mayıs’ını bu gözle değerlendirdiğimizde, Türkiye’nin 91 farklı yerinde dile getirilen talepler ve itirazlar kayda değer bir duruş sergilemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak “<strong>geriye ne kaldı</strong>?” sorusuna umut verici bir yanıt vermek zor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeyden önce emek ve sendikal hareketin etkisizliği, parçalanmışlığı ve sendikal kriz (sendikal kriz konusunda kapsamlı değerlendirme için Prof. Aziz Çelik hocanın <a href="https://www.birgun.net/makale/ana-akim-sendikaciligin-krizi-710075" style="color:blue; text-decoration:underline">yazısına</a> bakmakta yarar var) mitinglere açıkça yansımıştır. Sendikalı işçilerin ve emekçilerin büyük çoğunluğu hâlâ bu alanlardan uzak durmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs alanları giderek siyasi güçlerin baskın olduğu mitinglere dönüşmektedir. İstanbul’da ilk kez CHP ve DEM Parti liderlerinin kürsüden anons edilmesi ve katılımcıları selamlaması siyasi açıdan olumlu görülse de, 1 Mayıs’ın ruhuna ve sınıfsal içeriğine aykırı, ayrıştırıcı bir tutumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İzmir’de belediye başkanına söz verilmesi ve itirazlara rağmen bu kararın sürdürülmesi, sendikaların siyasal partilerin arka bahçesi hâline gelmesinin kötü bir örneği olmuştur. Buna tepki olarak alanın terk edilmesi ise 1 Mayıs’ın anlamının nasıl zedelendiğini göstermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">DİSK yönetiminin bu konudaki ısrarına rağmen, üyelerin protestosu yönetimin düştüğü açmazı ortaya koymaktadır. Ayrıca yerel basına yansıyan belediye başkanını “organizasyonu biz yaptık” türü açıklamalar da son derece talihsizdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>1 Mayıs Taksim, bölünmüşlük Analizi”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer taraftan<strong> </strong>ınıf hareketinin geri çekildiği, sendikal hareketin tarihinin en büyük krizlerinden birini yaşadığı, sosyalist hareketin esamisinin okunmadığı - etkisinin oldukça zayıfladığı ve demokratik siyasal-toplumsal güçlerin mutlak dayanışma, birliktelik ve ortak yürüyüşüne her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu böylesi bir tarihsel dönemeçte; 50 yıldır süren Taksim mücadelesi ve talebinin bugün ayrıştırıcı bir noktaya sürüklenmesinin ve Mecidiyeköy’de yürüyüş yapılmasının anlamı açıklanmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaklaşımın, iktidarın muhalefeti etkisizleştirme ve 1 Mayıs’ı kriminalize etme; sendikal ve işçi-emekçi hareketini parçalama ve paralize etme hedeflerini kolaylaştırabilecek sonuçlar üreteceğinin öngörülememesi, karar alıcılar açısından günün ihtiyaçlarını merkeze alan bir siyaset üretilemediğini göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum aynı zamanda 1 Mayıs’ın tarihsel ve evrensel anlamı ile öneminin yerine dar grupsal çıkar ve önceliklerin geçirilmesi anlamına gelir. Bu da son tahlilde sosyalistleri proletaryanın temsilcisi olmaktan uzaklaştıran bir yaklaşımdır; kendisi için sosyalist olma tercihine indirgenme riskini taşır. Kemal Okuyan TKP’si gibi.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bakımdan, bu 1 Mayıs’ta bazı sosyalist çevrelerin Taksim hedefiyle sendikal hareketten koparak ayrı bir hat izlemeye çalışmaları; işçilerden, emekçilerden ve genel muhalefetten uzaklaşarak işçi sınıfına öncülük etme iddiasını zayıflatan, yapıcı olmayan sonuçlar üretmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeyden önce, başta TİP olmak üzere bazı sosyalist çevrelerin; neden bir yıl öncesinde değil de 2026 yılında ve böylesine kritik bir dönemeçte Mecidiyeköy’den Taksim’e yürümek gibi gerçekçi ve başarı ihtimali düşük bir yöntemi tercih ettiklerini açıklamaları gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tablo Türkiye’nin çok (rejim-ekonomik- siyasi ve emek-sendikal hareket ) krizini bütünsel demokratik yeniden yapılanmasını ve inşasını ve ortak- birleşik mücadeleye ihtiyacını dayatıyor. Bunun siyasi yükü ve sorumluluğu demokratik muhalefetin ve yeni toplumsal hareketlerin/ dinamiklerin üzerinde olsa gerek.&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 05 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/tarihi-bir-donemecte-1-mayisin-ardindan-1777918393.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kaymakam</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kaymakam-13234</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kaymakam-13234</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de siyasetin devlet gücüyle iç içe geçmesi, mülki idareyi toplumsal hizmet birimi olmaktan çıkarıp bir "sadakat kanıtı" merkezine dönüştürdü. Özellikle yerel seçim sonrası değişen siyasi harita, devletin gücünü muhalefete karşı bir sopa gibi kullanan bürokratik bir tahammülsüzlüğü tetikledi. Ankara’da bir kaymakamın tören alanındaki dışlayıcı tutumu, aslında kişisel bir tercihten ziyade sistemin dayattığı tek yönlü kariyer kanalının bir yansımasıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk siyasetinin geçmişten beri gelen bazı kalıtsal sorunları vardır. Keskin siyasal cepheleşme nedeniyle kendi mutlak doğrularına inanan, karşıt görüşlere kuşkuyla yaklaşan ve dışarıya kapalı bir yapı meydana geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasî çevreler içeriye doğru kapandıkça kamplaşma kümülatif biçimde derinleşti. Buna paralel biçimde gücü eline geçiren politik çizgi, kulağına gelen farklı seslere büyük bir tahammülsüzlükle yaklaşmaya başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin son yirmi-yirmi beş senesi, aslında bu kavgayla geçti. Öncesinde de yok değildi fakat siyasî iktidarların hiçbirisi devletle bu kadar iç içe geçmemişti. Devlet gücünü kendi siyasal çıkarları doğrultusunda bu denli sopa olarak kullanmamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Söz konusu gerilim, toplumu bir arada tutması gereken millî bayramlara kadar uzandı. Ajanslarda çıkan kimi iddialara göre Başkent Ankara’nın bir ilçesinde görev yapan kaymakam, belediyenin basın sorumlusunun 23 Nisan törenlerine alınmasını istememiş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaymakamın böyle bir karar almasının sebepleri üzerine uzun uzadıya düşünmeye gerek yok herhalde. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Türkiye haritası sarıdan kırmızıya döndüğü gibi Ankara ve ilçeleri de kırmızıya boyanmıştı. İlçe belediyesinin yönetimi CHP’de olunca mülkî idareyle bazı gerginlikler yaşanmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gene iddialara göre kaymakam, CHP’lilerin tören alanında bulunmamasına yönelik talimat vermiş. Ancak iddiaların odağındaki kaymakam, sosyal medyadan paylaştığı yazılı bir görselde hakkında çıkan haberlerin asılsız olduğuna dair görüş bildirmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olaylar da bu andan itibaren başladı esasında…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü kaymakamın tepkiler üzerine kaldırdığı mesajında fetva benzeri bir metin dikkati çekiyordu. Öbür taraftan son derece özensiz bir dille hazırlandığı hemen göze çarpıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak daha vahimi kaymakamın yazılı açıklamasında, CHP’ye bariz bir çatma vardı. Yerelde devleti temsilen siyaseten taraf tutmaması gereken bir kaymakam, adeta iktidarın safında hizalanarak muhalefete karşı pozisyon alıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla da yetinmiyor, sosyal medya hesabından muhalefetle atışmalarına devam ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki, kaymakamın bu tavrının altında yatan neydi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuşkusuz cepheleşme siyasetinin aktörleri kendi yankı odasına kapatması ve farklı seslere büyük bir tahammülsüzlükle yaklaşması başlıca nedenler arasında gösterilebilir. Ama önemli bir dinamik daha vardır; siyasî iktidarın devletle yaşadığı bütünleşme, siyaset arenasına intisabı tek yönlü bir kanala indirgedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasete katılım salt devlet aracılığıyla mümkün olmaya başladı. Fakat, bu bizim bildiğimiz modern anlamda, toplumsal işleyişi organize etmekle yükümlü devlet değildi elbette. Daha ziyade büyük önemler atfedilen, her yönüyle kutsaliyet yüklenen, yönetici erkle paralel değerlendirilen, dokunulamaz, ulaşılamaz, tartışılamaz ve denetlenemez bir varlık olarak hepimizin üstünde konumlandırılan; koşulsuz rıza ve sadakat gösterilmesi mecburi addedilen bir devletti. Bu nedenle sürekli <em>“devletimin yanındayım” </em>ve benzeri mesajlar verilmesi adeta şart koşulan bir devletti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devletin yanında olup; uygun sinyalleri verenler için siyaset yolu açıktı. Belki tek şart vardı, o da tek adamın yerine oynamamaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyaset sahnesinde boy göstermek isteyenler için bu yol oldukça konforluydu doğrusu. Tabandan gelen bir oluşumun zahmetine katlanmaktansa uygun mesajların doğru yerlere ulaşmasını beklemek neresinden bakarsanız bakın kolaylık sağlıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öbür türlü yargı ve kolluk başta olmak üzere devlet organlarını karşısına almak, baskı ve yıldırma politikalarına göğüs germek, malvarlığına el konulmasına “razı olmak”, hapse girmek durumunda kalınabilir ki, bu yolculuğun külfeti ortadadır. Devletin yanında hizalanarak kestirmeden gitmek varken, bu kadar uzun bir yol yürümek herhalde akıl kârı değildir. En azından kimileri böyle düşünüyor olmalı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hele ki taşradan çıkmış ve hasbelkader eğitim imkânı bulup siyasî yönelimleriniz sayesinde bir yerlere gelmeyi “başarabildiyseniz”. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaymakamın geçmişte siyasette gönlü olduğuna dair haberler çıkmıştı zaten. Anlaşılan konumunu kullanarak siyasete intisap için açılan tek yönlü kanala girmeye niyetlenmiş. Bazı makamlara <em>“ben de sizdenim” </em>kabilinden mesajlar ileterek kapıları aralamaya çalışmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelgelelim çok klasik ve eskide kalmış bir yol izlemiş. Sanırım plan şuydu; fetva benzeri açıklamasına karşılık <em>“laik atak” </em>geçirenler ayağa kalkacak ve <em>“işte bakın, dinsiz bunlar”</em> diye propaganda başlayacaktı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu siyasetin miadı o kadar doldu ki, iktidar bile zaman zaman kullanmaya çalıştığında elinde patlıyor artık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki klasik yöntemlerden ziyade bir beyin fırtınası yapılabilir. Ama o da zahmetli bir iş esasen. Hoş, kendisini ortaya çıkaran paradigmayı uzun yıllar önce tüketmiş, felsefi altyapısı zayıf ve devlet gücüyle koltuğuna sarılan bir çevre için bu zahmeti çekmek ne derece mümkün? Benim için büyük bir soru işareti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ezcümle siyaset devlet gücüyle milletten uzaklaştıkça seçkinlerin kendi aralarında döndürdüğü bir organizasyona dönüşüyor. Türkiye’nin somut hiçbir sorununa çözüm getirmeyen kısır tartışmalar uzayıp gidiyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 05 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/kaymakam-1777898885.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Resmen çöken bir imparatorluk: Amerika</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/resmen-coken-bir-imparatorluk-amerika-13233</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/resmen-coken-bir-imparatorluk-amerika-13233</guid>
                <description><![CDATA[Savaşın felaket sonucu, Netanyahu’nun temel anlayışının doğru olduğunu gösteriyor. İsrail’in Amerika’yı böyle anakronik maceralara sürükleme ihtimali giderek azalıyordu. Trump’ın saflığı, Netanyahu’ya son bir şans verdi. Amerika’nın şimdi imparatorluk çöküş sürecinin neresinde olduğunu sormak cazip bir başlık. Britanya ile bir asır önceki hali arasında kesinlikle ortak noktalar var: sanayisizleşme, aşırı taahhüt, kendini beğenmişlik.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika-İsrail’in İran’a yaptığı saldırı sadece kötü bir fikir değildi; Amerikan imparatorluğunun çöküşünde bir dönüm noktası haline geldi. Bazı insanlar, ABD’nin önderlik ettiği dünya düzenini tanımlamak için “hegemonya” kelimesini tercih edebilir; çünkü bayrağı genellikle koruduğu veya sömürdüğü topraklarda dalgalanmıyor. Ama kurallar aynı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmparatorluk sistemleri adları ne olursa olsun, ancak araçları amaçlarına yettiği sürece ayakta kalır. İran savaşıyla birlikte Başkan Trump, imparatorluğu tehlikeli bir şekilde aşırı genişletti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orta Doğu’da askeri bir macera, sıradan bir gözlemcinin Trump başkanlığının yanlış yönetmesini bekleyeceği son şeylerden biriydi. Trump’ın üç başkanlık kampanyasında da değindiği sorunların çoğu, liderlerimizin imkânlarının ötesindeki tercihlerinden kaynaklanıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İçeride “uyanıklık” (wokeness) taraftarları, gruplar arası etkileşimleri mikro düzeydeki yönetimin maliyetini ve zorluklarını hafife aldı. Dışarıda ise kudretli Amerikan ordusu, demokrasi ihracı konusunda pek yetenekli olmadığını kanıtladı; bunu gösteren en son örnek de Irak’taki felaketti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aşırı yayılma tehlikesi, Başkan Joe Biden’ın küçümseyerek reddettiği bir şeydi. Eskiden “Biz Amerika Birleşik Devletleri’yiz” derdi, “yapamayacağımız hiçbir şey yok.” İnsanlar Trump’ın farklı olacağını düşünüyordu. “Amerika’yı yeniden büyük yap” ifadesinin tüm görkemine rağmen Trump seçmenleri ondan yeni sorunlar üstlenmesini beklemiyordu. Büyüklük çoğunlukla atmosferik olacaktı yani övünme, caka satma, macera değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika, etki alanını daraltarak bile daha büyük hale gelebilirdi. Güncellenmiş Monroe Doktrini’ni ilan ederek Amerikan dikkatini Batı Yarımküre’ye odakladığında, çoğu insan bunun “daralma” (retrenchment) anlamına geldiğini düşünmüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçen Kasım ayındaki Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde ise şöyle demişti: “Orta Doğu’nun hem uzun vadeli planlamada hem de günlük icraatta Amerikan dış politikasını domine ettiği günler şükür ki geride kaldı.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, mantıklı, hatta takdir edilecek bir dış politika planıydı. Tarih de bunun uygulanabilir olduğunu gösteriyordu. Britanya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uzaklardaki koloni ve himaye sisteminden vazgeçmek zorunda kalmıştı. Bu bırakma süreci çoğu zaman sıkıntılıydı ve çoğunlukla geride şiddet bırakmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak 1956’da Fransa ve İsrail’le birlikte Mısır’dan Süveyş Kanalı’nı alma girişimindeki başarısız denemesi hariç, artık yükünü kaldıramayacağı toprakları tutmaya kalkışmadı. Eski kolonileriyle makul ölçüde iyi ilişkiler kurdu. Çekilmesi bir başarı olsa da bunu etmek zordur çünkü yönetilen şey bir çöküştü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın da benzer bir şeyi başarabilme şansı vardı.Washington’da son on yıldır hakim olan varsayım şuydu: Dünya jeostratejik bir “müzikli sandalye” oyunu oynuyor ve müzik neredeyse durmak üzere.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çin, yakında sadece askeri-endüstriyel kapasitede değil, bilgi teknolojisinde de bizi geçebilir. Dünya, Amerika için daha az elverişli yeni bir jeostratejik yapıyla sertleşecek. Bunu Amerika’nın lehine yeniden şekillendirmek için son fırsatımız bu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump ilk olarak Çin’i Batı Yarımküre’deki kale mevzilerinden çıkarmaya yöneldi. Göreve döndükten kısa süre sonra ABD, Hong Kong merkezli ve Çin bağlantılı çok uluslu şirket CK Hutchison’a baskı yaparak Panama Kanalı Bölgesi’ndeki iki limanı satmaya zorladı. Çin’e petrol ihracatının %80’ini yapan Venezuela’da Amerikan askerleri geçen kış lider Nicolás Maduro’yu kaçırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, Çin yatırımlarının hedefi olan Küba’nın da “sırada” olduğunu uyardı. Ayrıca küresel ısınmanın açığa çıkaracağı enerji ve maden kaynaklarının paylaşılacağı dönemde Kuzey Kutbu yakınlarında (örneğin Grönland gibi) daha güvenli bir üsse sahip olmanın iyi olacağı düşünülüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yarımküre politikası savunulabilir olsun ya da olmasın, bir tutarlılığı var. İran’a saldırı ise farklıydı. Bu, savunma amaçlı bir konsolidasyon değil, tehlikeli ve açık uçlu bir sorumluluğun üstlenilmesiydi. Molla rejiminin devrilmesi daha iyi olabilir, evet. Ama enerji bağımsızlığına ulaşmış, kendi yarımküresine çekilen bir ülke için bu hayati bir çıkar değildi. Daha birkaç ay önce İran’la savaş, yönetimdeki hiç kimsenin radarında yoktu. Çünkü Amerika, İran’a uzun bir çatışmada iradesini dayatacak askeri kapasiteye sahip değil. 1991’de Kuveyt’in işgalini geri çevirmek için 40’tan fazla ülkeden bir milyon asker gerekiyordu. O Irak, İran’dan çok daha az sofistike ve çok daha küçüktü. İran ve Irak 1980’lerde birbirleriyle berabere kaldığında her iki tarafta da yüz binlerce ölüm olmuştu. Amerika’nın İran’ı yenme şansı için silahlı kuvvetlerinin önemli bir bölümünü ki toplamı sadece 1.3 milyon asker göndermesi gerekir ve bu güç, başarılı olsa bile uzun süre orada kalmak zorunda kalırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık büyük ordular toplamaya gerek kalmadığı, sofistike füzeler ve diğer uzaktan silahlarla iş görüldüğü söylenebilir. Ama bu silahlar başka sahalardaki müttefikleri ve çıkarları savunmak için gerekiyor ve Amerika bunları tüketiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">The Times’taki haberlere göre, Asya’daki olası çatışmalar için ayrılmış 1.100 uzun menzilli gizli seyir füzesi kullanıldı, stokta sadece 1.500 kaldı. Ayrıca ortalama yılda alınan miktarın yaklaşık 10 katı, yani 1.000 Tomahawk seyir füzesi ateşlendi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan liderleri yıllardır Avrupalı müttefiklerini askeri güçlerinin yetersizliği konusunda azarlıyor. Ama Amerika’nın askeri gücünü GSYİH’sına değil, iddialarına göre ölçersek, o da en az onlar kadar yetersiz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika’nın başlattığı savaşa sıkıştığını söylemek yanlış olur. Seçenekleri var. Ama hangi seçeneği seçerse seçsin, şimdi çok ağır bir bedel ödeyecek. İran’da vazgeçebilir ama hiçbir iyi neden olmadan, ordusunun dünyanın sandığından çok daha az baskın olduğunu göstermiş olur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alternatif olarak Avrupa ve Doğu Asya gibi hayati ulusal çıkar alanlarından kaynak çekerek, başkanın “İran macerası” diye nitelendirdiği şeye aktarabilir. Ya da Trump’ın Nisan başından itibaren sosyal medya paylaşımlarında karanlık bir dille ima ettiği aşırı askeri seçeneklere başvurabilir ki bu, yönettiği ülkenin sonsuza dek utancı olur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika ya itibarını ya dostlarını ya da ruhunu kaybedecek. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu bu savaşı Trump’a şiddetle tavsiye etti çünkü o da dönemin “müzikli sandalye” mantığını görüyordu. Müzik durduğunda Amerika, İsrail’i komşularından geleneksel yöntemlerle koruma ateş gücüne sahip olmayabilir ve muhtemelen istekli de olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;İronik olan şu: Savaşın felaket sonucu, Netanyahu’nun temel anlayışının doğru olduğunu gösteriyor. İsrail’in Amerika’yı böyle anakronik maceralara sürükleme ihtimali giderek azalıyordu. Trump’ın saflığı, Netanyahu’ya son bir şans verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika’nın şimdi imparatorluk çöküş sürecinin neresinde olduğunu sormak cazip bir başlık. Britanya ile bir asır önceki hali arasında kesinlikle ortak noktalar var: sanayisizleşme, aşırı taahhüt, kendini beğenmişlik. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birinci Dünya Savaşı arifesinde Britanya, endüstriyel ve hatta askeri teknolojide Almanya’ya bağımlıydı ve Alman üstünlüğünü yaratan serbest ticaret sistemini yeniden gözden geçirmeye yanaşmıyordu. İkinci Dünya Savaşı arifesinde ise Britanya fiilen iflas etmişti. Bugün Amerika’nın Çin’e bağımlılığında da benzerlikler var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan hegemonyasına duyulan şüphe, Amerikalıları Trump’a yönelten sağlıklı bir şüpheydi. Trump seçmenleri şu soruyu soruyordu serbest ticaret, demokrasi ihracı ve kitlesel göç üzerine kurulu bir küresel sistem bu kadar iyiyse, neden bunu benimsediğimizden beri 35 trilyon dolar borçlandık? Bu gerçekten iyi bir soru. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, elitlerinde bir şeylerin ters gittiği hissedilen Amerika için mükemmel bir adaydı. Temel argümanı şuydu: Amerika önderliğindeki küreselcilik siyasetçiler için o kadar faydalı ki, iktidara geldiklerinde seçmenlerine rağmen onu savunacaklar; kampanyada ne derlerse desinler. Ne yazık ki olaylar onu haklı çıkardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Christopher Caldwell (The Times’ta konuk Görüş yazarı ve Claremont Review of Books’un editörüdür. “Avrupa’daki Devrim Üzerine Düşünceler: Göç, İslam ve Batı” ile “Yetki Çağı: Altmışlardan Bugüne Amerika” kitaplarının yazarıdır)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı: <a href="https://www.nytimes.com/2026/05/03/opinion/iran-us-empire.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/05/03/opinion/iran-us-empire.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/resmen-coken-bir-imparatorluk-amerika-1777835056.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çok büyük sorunlara bir çözüm önerisi arayışı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cok-buyuk-sorunlara-bir-cozum-onerisi-arayisi-13232</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cok-buyuk-sorunlara-bir-cozum-onerisi-arayisi-13232</guid>
                <description><![CDATA[Bizde temel hak ve özgürlükleri düzenleyen anayasal maddelerin hemen altına yazılan, “ancak, ama, lâkin” ile başlayan sınırlamaların başına hep kamu düzeni gibi bir sınırlama nedeni getiriyoruz ama hep merak etmişimdir bu kamu düzeni kavramının evrensel tanımı nedir diye, bu tanımı yargıya mesela AYM’ye bırakırsanız da siyasi rüzgarlar bu sınırlama kavramını, kamu düzeni nedir sorusunu, hep etkiliyor, kanımca en iyisi hakaret, şiddet ve nefret söylemi, tanımlanmaları çok çok daha kolay, dışında sınırlamaları sıfırlamak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye çok büyük, dev sorunlarla boğuşuyor, ekonomiden, hukuka, siyasetten, sosyolojiye, biraz daha özele inelim, dış politikadan, girişim özgürlüğünden temel hak ve özgürlüklere, din özgürlüğünden, ifade özgürlüğünden, basın özgürlüğünden, 1 Mayıs yeni geçti daha, barışçıl gösteri yapma hakkına kadar toplumun üzerinde sanki bir mengene var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bendeniz de bu günkü yazıda bu dev sorunlardan ÜÇÜNE, ifade ve basın özgürlüğü (özünde aynı şey), barışçıl gösteri yapma özgürlüğü ve din özgürlüğü konularına bir çözüm önerisi getirme gayreti içinde olacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece Türkiye’de değil, başka ülkelerde de aynı sorun mevcut ama bizde bu sorun çok çok abartılı bir biçimde hukuk sistemimizde&nbsp; kendini gösteriyor, bu büyük sorun şu:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün gündeme getirme gayreti içinde olacağım bu çok önemli ve vahim üç sorun, üç temel özgürlük, aslında 1982 Anayasasında dahi ilk bakışta güvence altına alınmış görünüyorlar ama meselenin aması var, yukarıdaki sırayla gidelim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa madde 26’nın üst başlığı “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”, şöyle diyor madde: Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim, veya* başka yollarla…….açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne güzel değil mi, insanın ülkeyi kıskanacağı geliyor ama hapishaneler ifade özgürlüklerini evrensel ilkeler çerçevesinde kullananlarla dolu, neden acaba ve bu sorun nasıl çözülür?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak, hemen altında ilk paragrafta “Bu hürriyetlerin kullanılması, milli güvenlik, kamu düzeni (ne demekse?) …….. amaçlarıyla sınırlanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve, burası benim bu yazım açısından önemli, bu sınırlamalar yasayla hayata geçiriliyorlar, birazdan açacağım bu konuyu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim basın özgürlüğüne, ifade özgürlüğünün mütemmim cüzü, ayrılmaz parçası.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa Madde 28 şöyle diyor: “Basın hürdür, sansür edilemez”.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örnek bir basın özgürlüğü formülasyonu değil mi ama nedense yine hapishaneler gazetecilerle dolu, basın özgürlüğü endeksinde 180 ülke içinde 163. sıradayız, kimse alınmasın ama bu bir ülke skandalı, ben de bu yazıyı 3 Mayıs Dünya Özgürlüğü gününde yazıyorum .</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü 28. Maddenin hemen altında bir sürü sınırlama kaidesi(!) getiriliyor ve bu kaideler(!) yasalarla uygulanıyor, TCK’ya “Yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu” gibi gerçekten baştan aşağıya anlamsız ifadeler, maddeler girebiliyor çıkan bu yasalar (!) nedeniyle.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim barışçıl toplantı ve gösteri yapma hakkına.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anaya Madde 34 şöyle diyor: Herkes önceden izin almadan silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yapma hakkına sahiptir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı maddenin hemen altında ise bu hakkın nasıl kısıtlanacağına ilişkin anayasal düzenlemeler (!) getiriliyor ve bu düzenlemeler yine TBMM’den çıkan yasalarla hayata geçiriliyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayısı yeni yaşadık, bu anayasal hakkın AYM kararlarına rağmen nasıl kısıtlandığını gördük.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim son ve üçüncü konuya yani din özgürlüğüne.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa Madde 24 din özgürlüğünü düzenliyor ama aynı maddenin hemen altında bu </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">özgürlüğün yasalarla nasıl sınırlanacağını da düzenliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında Anayasanın ikinci maddesinde de, özgürlükler demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkeleriyle bir iyi, nitelikli hakimler ülkesinde garanti altına alınmış ama yargının beşeri sermaye durumu ortada.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlaveten Anayasanın 10. Maddesi var, özgürlükleri düzenliyor ama hemen dört madde sonra bu özgürlükleri sınırlayan 14. Madde geliyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ne yapmak lazım bu durumda?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aşağıya ABD Anayasasının 1791 tarihli (bizde III. Selim Padişah aynı tarihte) birinci ekini (first amendment), birinci maddesi değil, aynen, Türkçe tercümesi ile aktarıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Amerika Birleşik Devletleri Anayasası Birinci Ek Maddesi;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Önce orijinal metin, Amerikanca:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em><span style="color:black">Congress shall make no law respecting an establishment of religion, or prohibiting the free exercise thereof; or abridging the freedom of speech, or of the press; or the right of the people peaceably to assemble, and to petition the Government for a redress of grievances.</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şimdi de Türkçe tercümesi:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Kongre, dini bir kuruma ilişkin veya serbest ibadeti yasaklayan; ya da ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü kısıtlayan; ya da halkın sükûnet içinde toplanma ve şikâyete neden olan bir halin düzeltilmesi için hükümetten talepte bulunma hakkını kısıtlayan herhangi bir yasa yapmayacaktır.</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu birinci ek ile ABD Anayasası din, ifade ve basın, barışçıl gösteri yapma, dilekçe vererek şikayet haklarını güvence altına alıyor ama nasıl?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz ve bizim gibi ülkeler din özgürlüğü, ifade ve basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşleri özgürlüğü gibi temel özgürlükleri anayasa ile belirliyoruz ama kullanımlarını, sınırlamalarını yasalarla yapıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa ABD Anayasası birinci eki 1791 senesinde harika bir formülasyonla Kongreye yani ABD yasama organına, bizde olsa TBMM’ye bu temel özgürlükleri sınırlayacak yasa çıkarma yasağı getiriyor (Congres shall make no law….) ve bu birinci eke yaklaşık iki yüz elli senedir çok büyük ölçüde uyuluyor, dokunulmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’de Avrupa’ya oranla çok daha geniş, bence de çok mükemmel bir ifade ve basın özgürlüğü çerçevesi var, evet yakın dönemde sevimsiz bir Washington Post hikayesi var ama burada da piyasa koşullarında, yargı denetiminde bir mülkiyet devri yaşandı (Jeff Bezos, Amazon) ve bu mülkiyet devri gazetenin yayın politikasına yansıdı, yoksa kimse Washington Post’da bir gazeteciyi yargıya taşıyamadı, taşıyamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir çerçeve barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşleri için de birinci ek ile güvence altında.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Din özgürlüğü de aynı kapsamda; ABD Anayasasının birinci eki bir dini kurum inşası için yasa çıkarmayı yasaklıyor, böyle bir madde bizde olsa mesela Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum için yasa çıkarılamayacak, imamlar kamu parası ile maaş alamayacak, ne derseniz böyle bir düzenlemeye?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bizde temel hak ve özgürlükleri düzenleyen anayasal maddelerin hemen altına yazılan, “ancak, ama, lâkin” ile başlayan sınırlamaların başına hep kamu düzeni gibi bir sınırlama nedeni getiriyoruz ama hep merak etmişimdir bu kamu düzeni kavramının evrensel tanımı nedir diye, bu tanımı yargıya mesela AYM’ye bırakırsanız da siyasi rüzgarlar bu sınırlama kavramını, kamu düzeni nedir sorusunu, hep etkiliyor, kanımca en iyisi hakaret, şiddet ve nefret söylemi, tanımlanmaları çok çok daha kolay, dışında sınırlamaları sıfırlamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayatımda parti siyaseti diye adlandıracağım bir çerçevede politika ile hiç alakam olmadı, hiçbir partiye üye olmadım, oy kullanırken de parti anlamında bir sürekliliğim hiç olmadı, o konjonktürde uygun gördüğüm partiye oy attım ama itiraf edebilirim Türkiye siyasetine ilişkin iki hayalim oldu hep (I have a dream), bu hayallerin birincisi ABD Anayasasının birinci ekini olduğu gibi, virgülüne dokunmadan bizim hukuk mevzuatımızın, anayasal sistemimizin bir parçası yapmak, ikinci de her ne pahasına (!) olursa olsun Türkiye’yi AB tam üyesi olarak görmek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben de buna siyasette yaşanmış hayal kırıklığı derim doğrusu.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*Anayasada veya bağlacı kullanılıyor, kanımca Türkçede yanlış bir formül bu, ve ile ya’nın birlikteliği anlamsız geliyor bana, kanımca doğrusu ya da bağlacı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/cok-buyuk-sorunlara-bir-cozum-onerisi-arayisi-1777816190.gif"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Denizlerin fikrini burca taşımak</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/denizlerin-fikrini-burca-tasimak-13231</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/denizlerin-fikrini-burca-tasimak-13231</guid>
                <description><![CDATA[Denizlerin bağımsızlık türküsünü yeniden anlamlı kılmanın yolu, evde, işyerinde, sokakta, okulda, derste, sıra ve insanın yaşadığı bilumum alanlarda yüz yüze sıcak iletişim kurmaktan geçer. Bizim için otokrat bir iktidarı uygun gören “Küresel Hükümdarın” planlarını ters yüz etmek için atılması gereken ilk adım budur. Aşılması olanaksız görünen pek çok sorunu aşmanın yolu, Denizler gibi, insanın olduğu yere gidip, etkin çalışmaktan geçer. Denizlerin fikrini burca taşımak, örgütlü mücadeleyi gerektirir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bağımsız Türkiye” denince akla gelen simge isimlerinden biridir Deniz Gezmiş. Yusuf ve İnan ile birlikte çıktıkları darağacında, bizlere seslenmelerinin üzerinden 54 yıl geçmiş. Yirmili yaşlarda, bozuk düzene, işbirlikçi iktidarlara kafa tutan bu genç insanların idealleri uğruna kendilerini feda etmeleri, bu toprakların en güçlü damarına işaret eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu topraklar, çok acı çekmiş, çok savaş görmüş; buna rağmen hep dik durmasını bilmiş bir coğrafyanın parçasıdır. Bu toprakların insanını tarif eden iki sözcükten bahsetmek gerekirse bunlardan biri sabır, diğeri ise hiledir. İç içedir bu sözcükler; biri karşı dururken, diğeri işbirlikçilikte bulur kurtuluşu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nazım Hikmet, Kuvayi Milliye Destanında, Sivas Kongresini anlatırken şu dizelere başvurur:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sivas, mandayı kabul etmedi fakat</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">‘Hey gidi deli gönlüm,’</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">dedi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">‘Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ya İSTİKIAL, ya ölüm!’</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">dedi.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görüldüğü üzere insanlık var olduğundan beri durum böyledir; bir tarafta “işbirlikçi”, diğer tarafta bağımsızlık tutkunları vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı sözcüklerin, iklimden iklime anlam farklılaşması yaşadığını biliriz. Örneğin bizim dilimizde sabır, “zorluklara tevekkül ederek katlanmak” anlamına gelirken, Arapçada, "belli bir hedef için gösterilen tutum ve davranışlarda kararlı olmayı” ifade eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hile de öyledir; bizde, hile, “sinsice yöntemlere başvurarak, muhatabını aldatmak ve böylece bir çıkar sağlamak” anlamına gelirken, Arapçada ise hile, “bilimsel bilgiden yararlanılarak, insanın enerjisini, yerinde, zamanında ve doğru biçimde kullanan bir aygıt” demektir. Modern dünyada buna strateji deniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>KARARLI, TUTARLI VE GÜVEN VEREN SİYASET</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyaset, pek çok kavramla birlikte bu iki kavramı da kapsayan uzun süreçli bir eylemdir. Bir hedefiniz var ve bu hedefe varmak istiyorsanız öncelikle kararlı olmalısınız. Kararlı olmak, tutarlı olmayı ve güven vermeyi de gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tutarlılığınızı kim ölçecek?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette hedefinize varmak için desteğini almak istediğiniz topluluk…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kime güven vereceksiniz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiç kuşkusuz, desteğini almak istediğiniz topluluğun size güven duyması gerekecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun için ne yapmalısınız?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öncelikle bilimsel bilgiden yararlanmak şarttır. Bilgi, güçtür çünkü. Bilgiye sahip olan, olmayana göre daha avantajlı olur ve hedefine varmak için toplumsal desteği arkasına alma sürecini hızlandırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nedir mesele?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mevcut enerjimizi, doğru yerde, doğru zamanda ve doğru biçimde kullanmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara’ya ilişkin vereceğim kısa bir bilgi, bu konudaki meramımı anlatmak için yeterlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fotoğraf, tam olarak şöyle:14 Mayıs 2023 milletvekili seçimlerinde, Ankaralıların yüzde 32.5’u oyunu AKP’yi vermiş. Toplamda Cumhur ittifakının oy oranı, yüzde 42.7 olarak tecelli etmiş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna mukabil, en zayıf zamanlarında dahi Ankara’da güçlü bir seçmen tabanına oturan CHP ise yüzde 30.6’da kalmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aradan geçen iki yılın ardından AKP oyları, 29.1’e; Cumhur ittifakının toplam oylarıysa 37.5’a gerilemiş. CHP’nin oy oranıysa yüzde 39.8’e çıkmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>EKONOMİ KÖTÜ, YARGI TERAZİSİ ŞAŞMIŞ VE DEMOKRASİ AŞINMIŞSA…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar partilerindeki bu gerileme ve CHP’deki bu yükselişin elbette psikolojik, sosyolojik, ekonomik gibi pek çok nedeni var. Hepimiz biliyoruz; her geçen gün cebine girende azalma, cebinden çıkanda artış ile karşı karşıya kalan vatandaş, artık bu iktidar tarafından yönetilmek istenmiyor. İktidar da, başvurduğu bütün baskıcı yöntemlerine rağmen yönetemiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP ise yerel seçimlerde kanıtlandığı üzere yaşadığı her türlü zorluğa rağmen Türkiye’de olduğu gibi Ankara’da da birinci parti olma özelliğini artırarak sürdürüyor. Tartışmasız hep önde olduğu Ankara 1. Bölgede, daha önce her 2.5 seçmenden birinin oyunu alırken, son araştırmalara göre bu durum, her iki seçmeden birine dönüşmüş görünüyor. İkinci bölgede ortalama yüzde 20.6 olan oyunu yüzde 30.2’ye, üçüncü bölgede ise yüzde 27.9 olan oyunu, yüzde 42.3’e çıkarmış bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nedir bunun en önemli nedeni?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomideki kötü gidiş, yargı terazisinin şaştığına ilişkin kanaat ve demokrasinin aşındırılması, yurttaşı bir arayışa itmiş bulunmakla birlikte, bu süreci CHP’nin lehine hızlandıran en önemli etken ise başta Mansur Yavaş olmak üzere belediye başkanlarının gösterdiği performansla doğrudan ilintili olduğu kuşkusuzdur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">18 Mart 2025 günü diploması iptal ettirilerek ve ardından tutuklanması sağlanarak yarış dışı bırakılmak istenen İmamoğlu ile başlayan süreç, pek çok belediye başkanına uzanmış; başlangıçta, toplumun yarısından fazlasının zihninde oluşan “acaba?” sorusu, iktidarın, rakibini yok etme politikasına dönüştüğünün anlaşılması üzerine hızla üçte bire kadar gerilemiş durumdadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimdir o üçte bir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Halen AKP ve MHP’ye oy vermekte ısrar eden kesimler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nedir bu seçmenin karakteristiği?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sanıldığı gibi bu seçmen profili, artık milliyetçi ve muhafazakar olarak tanımlanamaz; milliyetçi-muhafazakar seçmenin, iktidardan hızla uzaklaştığını herkes görüyor. Buna rağmen iktidara destek veren bir seçmen kitlesi var ve bu seçmen kitlesinin en belirgin özelliği, iktidar nimetlerinden yararlanıyor olmalarıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>OLGULARIN ALGI ÜZERİNDEN TARİFİNE İTİRAZ ETMENİN TAM ZAMANI</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;“Beşli çeteler”in sayısı sınırlı bu seçmen kitlesinin içinde. Söz konusu seçmen kitlesinin önemli bölümü yararlandığını sandığı “nimet”in, esasen, kamunun üstlenmesi gereken bir görev olduğunun ayırdında değildir. Üstelik bu seçmen kitlesinin ayırt edici bir diğer özelliği de, başta CHP olmak üzere muhalefeti, “AKP’nin tarifi” üzerinden tanımaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasal iletişim, bu süreci, “algı yönetimi” olarak tarif etmektedir. Algı yönetiminin en belirgin özelliği, olguların, algılar üzerinden tanımlanmasıdır ki bu yöntem bazen, aslanı kedi, karıncayı fil olarak gösterebilecek yanılsamalar zincirinin en önemli halkasını oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyaseti ilgilendiren esas nokta da burasıdır ve buradan yazının başlığında atıfta bulunduğum iki kavrama geri dönmemiz şarttır. Sabır olarak özetlenebilecek, belli bir hedef için gösterilen tutum ve davranışlarda kararlı olmak ve bilimsel bilgiden yararlanarak, siyasal enerjiyi doğru kullanmak olarak tanımlanabilecek doğru bir iletişim stratejisi oluşturmak…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu kötü yönetime rağmen hala her üç seçmenden birini kendi periferisinde tutan iktidarın seçmen üzerindeki etkisini boşa çıkartmanın yolu buradan geçer. Hiç kuşkusuz, değişim için insana dokunmaktan daha sihirli bir değnek yoktur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Denizlerin bağımsızlık türküsünü yeniden anlamlı kılmanın yolu, evde, işyerinde, sokakta, okulda, derste, sıra ve insanın yaşadığı bilumum alanlarda yüz yüze sıcak iletişim kurmaktan geçer. Bizim için otokrat bir iktidarı uygun gören “Küresel Hükümdarın” planlarını ters yüz etmek için atılması gereken ilk adım budur. Aşılması olanaksız görünen pek çok sorunu aşmanın yolu, Denizler gibi, insanın olduğu yere gidip, etkin çalışmaktan geçer. Denizlerin fikrini burca taşımak, örgütlü mücadeleyi gerektirir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/denizlerin-fikrini-burca-tasimak-1777815452.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sevim koş! Uçuyoruz</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sevim-kos-ucuyoruz-13230</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sevim-kos-ucuyoruz-13230</guid>
                <description><![CDATA[Koş Sevim! Türkiye’de işsizlik düşmeye devam ediyor. Anlaşılır gibi değil. Bu tür veriler devlet kurumunun tüm itibarını zedeliyor, neden kurumu komik duruma düşürmek için bu kadar inat ediyorlar. Mart ayında işsizlik %8,1 seviyesine gevşemiş. Geniş işsizlik ise %31,5 seviyesine çıkmış. İşsiz kalanlar mirasyedi herhalde, iş aramıyorlar. Böyle saçma sapan bir veri. Yeminle söylüyorum, tüm Türkiye’yi işim gereği geziyorum; işçi çıkaran çıkarana.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Her hafta aynı terane;</strong> Geçen haftaya anlaşma umutları ile olumlu başlamıştık ki, İran heyetinin İslamabad’tan ayrıldığı haberi geldi. ABD nin deniz ablukasını sürdüreceğinin sinyali ile Hürmüz Boğazı'nın fiilen geçilemez kalması, ABD-İran görüşmelerinin çıkmazda olması, karşılıklı atışmalarla bir haftayı daha geride bıraktık. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Enerji piyasaları, bu karşılıklı atışmalar hiç de iyi karşılamadı. Fiyatlar alev aldı yeniden. İran savaşı doğal gaz arzını kısıtlarken, Asya ve Afrika'daki ülkeler yakıtı karneye bağlıyor. Avrupa’yı ise şimdiden kış endişesi sardı.</span> <span style="color:#222222">Brent petrolü 126 doları geçti. Kaliforniya'da benzinin fiyatı galon başına 6 doları aştı. Buğday fiyatları son iki yılın zirvesine çıktı. Küresel ekonomik yavaşlama korkuları her hafta biraz daha artıyor. Merkez bankaları faizleri sabit tutarken yüksek enflasyonla beraber oluşacak ekonomik durgunluk için diken üstünde. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Trump'ın kamuoyundaki onay oranının rekor seviyede düşük olduğunu iddia ediliyor. Birleşik Arap Emirlikleri, tarihi bir adım atarak önümüzdeki ay OPEC'ten ayrılacağını açıkladı. Fitch, ABD'nin kredi notunun, artan bütçe açığı nedeniyle baskı altında olduğunu ve borcun emsallerine göre "çok yüksek" olduğuna dair uyardı. Dünya ilginç bir eşiğe doğru gidiyor sanki. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Trump, senatoya “savaş bitti” demiş ama, ABD ordusu hipersonik füzeleri Orta Doğu'ya gönderiyor Pentagon yetkilileri savaşın maliyetini şu ana kadar 25 milyar dolar olarak açıkladı. Bitti denmesi senatoyu oyalama çabası mı yoksa? ABD 25 milyar doları, “ne yapalım görev zararı” diye sineye çeker mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">FED faizi serbest bıraktı. Ama üyeleri arasında görüş ayrılıklarının derinleştiği görüldü. Faiz artsın diyenler kadar faizin inmeye devam etmesine inananlarda var. İnsin mi çıksın mı diye karar veremeyince “sabit bırakalım bari” türünde bir karar almışlar sanki. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Koş Sevim! Türkiye’de işsizlik düşmeye devam ediyor. Anlaşılır gibi değil. Bu tür veriler devlet kurumunun tüm itibarını zedeliyor, neden kurumu komik duruma düşürmek için bu kadar inat ediyorlar. Mart ayında işsizlik %8,1 seviyesine gevşemiş. Geniş işsizlik ise %31,5 seviyesine çıkmış. İşsiz kalanlar mirasyedi herhalde, iş aramıyorlar. Böyle saçma sapan bir veri. Yeminle söylüyorum, tüm Türkiye’yi işim gereği geziyorum; işçi çıkaran çıkarana. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Sevim bak! İhracatta patladı; </strong>Altın hariç dış ticaret dengesindeki bozulma devam ediyor. Dış ticaret açığı Mart ayında % 56 arttı. Türkiye üretmek ve ihraç etmek için ithalat yapması gereken bir ülke. İhracat artıkça ithalatımız daha çok artıyor doğal olarak. Mart ayında İhracat %6,4 azaldı, ithalat %8,2 arttı. İhracat yapan firmalar para kazanamıyor, günü kurtarıyor. İhracatın ithalatı karşılama oranı %66,1 e gerilemiş. 2025 Mart ayında %76,5 seviyesindeydi. %60 altı daha önce iyi sonuçlar yaratmamıştı Türkiye’de.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Devalüasyon diyen hainler. Bir kısım ısrarla devalüasyon riskinden bahsedenleri adeta hainlikle, felaket tellallığı ile suçluyor. Kardeşim ne yapayım otuz yılın yaşanmışlıkları var; yaşanmamış mı kabul edelim. Dış ticaret açığı büyüyor, ihracatın ithalatı karşılama oranı düşüyor. Enerji fiyatları yükseliyor. İthalatının yarısı neredeyse enerji. Petrol 150 dolar olursa ne yapacaksın? Var mı B planın. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">2021 yılında %1 altında, 2024 yılında %4 olan İngiltere 30 yıllık tahviller %6 seviyesine yöneldi. 2022 yılında %1,30 olan ABD 10 yıllık tahvilleri %4,50 seviyesinde. Eskisi kadar kolay değil Türkiye’ye döviz yağması. BofD dan sonra Barclays de Türkiye’deki pozisyonların kapatılmasını önerdi. Deli mi bu adamlar? Kur politikasının ve devasa denilen MB rezervlerinin bir haftada nasıl çöktüğünü bir yılda iki defa gördüler. Artan cari açık, yükselen petrol fiyatlarının Türkiye’yi olumlu etkilemeyeceğini biliyorlar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Siz bu yazıyı olurken Nisan ayı TÜFE si açıklanmış olacak. %3 ile %4 arasında bekleniliyor. İTO, %3,74 açıkladı. TÜİK bile %3 altında bir rakam açıklayamaz. Komikliğin bile bir sınırı vardır. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">24. 04. 2026 TCMB ve BDDK verilerine göre; </span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Yabancı Portföy; </strong>ilgili hafta DİBS lerde 194 milyon dolar ve hisse senedinde 328 milyon dolarlık alım var. 1,7 milyar dolarlık da kesin ihraç var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>DTH; </strong>Toplamda 3,3 milyar dolar azalış var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>TCMB rezerv;</strong> Üç rezervde de 3 ile 4 milyar dolar civarında azalış var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Krediler;</strong> Klasik dördüncü hafta hacim daralmasından sonra ufak bir artış var ama ticari krediler buna eşilik etmemiş. Kredi ve mevduat faizlerinde kayda değer bir hareket yok. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Piyasalar;</strong> Mayıs sonuna kadar daha çok barışı satın alarak dalgalanmaya devam edecek. Sonrası için iyimser değilim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Gümüş; </strong>Mart ortasından beri sürdürdüğüm “90 ile 103 dolar arasına kadar yükselecek” tahminimin Mayıs 2026 sonuna kadar gerçekleşmesini bekliyorum. Bunun için 80,70 doların üstüne çıkması gerek önce. Destek 71,50 dolar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Altın;</strong> Mart ortasından beri; “4900 dolar ile 5200 dolar arasına kadar yükselebilir” diye yazıyorum. 4700 dolar destek, 4400 dolar ana destek. 4765 dolar direnç. Yukarı hareket için 4975 dolar direncini kırıp üstünde kalmalı. Devam. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Dünya emtia endeksi;</strong> Beş hafta önce 138 ile 126 puan arasında dalgalanır demiştik. Geçen hafta 138 puan kırılıp 142 puanı gördü. Petrol ürünlerinin alevlenmesiyle yukarı tırmanıyor. Bu hafta 138 puanın altına inmesi gerek yoksa 138 puan destek olabilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>USD/TL; </strong>Geçen hafta“Haftalık kapanış 4.05 ile 4,15 arasında kalacaktır” diye tahmin etmiştik. 4,17 kapadı. Doların diğer para birimleri karşısında değerlenmesi de bunda etkili oldu. Bu hafta 4,30 civarında olur kapanış. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Eur/Usd;</strong> 1,17 yine destek, ana destek 1,1575. Direnç ise 1.1780 ve 1.1850. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>ABD Tahvil 10 YR; </strong>%4,30 ve %4,21 destek. %4,42 ve %4,50 direnç. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bist100;</strong> Destek 13600, 13900 puanda. Direnç 15100 puanda. Dolar bazında 3,27 dolar direnç. 3,31 dolar kuvvetli direnç. Kırılması zor. Destek ise 3 dolar da. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Dolar endeksi; </strong>99,50 direnç, 96,50 puan destek. 99,50 üstüne atamadı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bitcoin;</strong> “78.200 ve 84.800 dolar direnç. Buraları denemesi bile yeniden yükseliş trendi girdi demek değil” demiştik. 84400 dolara gidiyor. 73500 ve 71000 dolar destek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Brent ve Ham petrol;</strong> Brent petrol, 126 dolar ana direncini denedi ama çıktığı hızla geri geldi. 126 dolar üstüne çıkması savaş büyüdü ve uzun sürecek demek. Destek 98 dolarda.<br />
Ham petrol, 123 dolar ana direncine doğru bir hamlelerdi ama gücü yetmedi. 95 dolar destek. Bu hafta barış meltemi eserse brent 92 dolara, ham petrol 87 dolara gevşeyebilir. </span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/sevim-kos-ucuyoruz-1777809010.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kur artar mı, artsın mı?</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kur-artar-mi-artsin-mi-13229</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kur-artar-mi-artsin-mi-13229</guid>
                <description><![CDATA[Filozof Herakleitos’un dediği gibi aynı ırmakta iki defa yıkanılmaz. Bununla beraber kur faiz enflasyon üçlüsünün makro ekonomik istikrar için bu sırayla düzelmesi gereği de yukarıda belirttiğimiz ekonominin fizik kuralları arasında yer alıyor. Ancak fizikte NŞA diye bir şey var. Yani Normal Şartlar Altında şu kadar atmosfer basıncı vesaire diye gider ya o hikaye. 2000’lerin başında iyi kötü demokrasi, seçimlere seçilene saygı, hukukun siyasetle ilişkisinde bir düzey vardı. Bu gün bunlarda çok geri gidildi. Türkiye ekonomisi bu yüzden düzelmiyor zaten. Dolayısıyla kur artsın da ekonomi dengelensin demek grafikte bizi yeni bir döngüye ve 8 yıl geriye götürecek. Ancak ekonominin politik boyutunu gözünü kapayanlar da politik baskıların işi ne kadar bozduğunu anlamak zorunda.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2021’in son ayları yani Türkiye’nin son majör kur artış zamanında Bankadaki son yılbaşını geçiriyordum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2018’de yani al papazı ver papazı kur krizinde ise son atandığım Şube’deki ilk yazımı idrak ediyordum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ondan önceki kur krizinde yani 2001 krizinde ise Bartın Şubesinde teftişte idim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2002’de Genel Müdürlük kredi tahsis biriminde 5 yıl vadeli kur projeksiyonlarımız 2004’de TL’den sıfır atılmasına uzanan istikrar dönemi sonrasında 14 yıl boyunca TL’nin değer kaybının yaklaşık 3 kat seviyesinde gerçekleşmesiyle kenara atıldı. 2018’den bu zamana ise bu oran yani kurdaki değer kaybı 10 kata yaklaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2018-2026 dönemi 2004-2018’e göre kur artışı açısından yaklaşık 40 yıla tekabül eder. Yani 2018’e kadar devam eden istikrar süreci aynı şekilde devam etseydi mevcut 45 TL/Dolar kuru için normal şartlarda 2058’i beklememiz gerekirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pırıldayan göz Nebati bey ve Yeni Şafak isimli mevkutenin kalemşörlerinin faiz sebep enflasyon sonuç vaazları ile zamanda yolculuk kısmet oldu. 2026’da 2058 tadında döviz kuru ile müşerrefiz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugünlerde enflasyona nazaran kur artışını beğenmeyenler, Trump’un dünya ekonomisine yaptığı suikasti de dikkate alarak bu terazi bu sikleti çekmez deyip kurda artış, patlama, zıplama, devalüasyon, evalüasyon, artış bekliyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Malum ülkemizin ana ekonomik politkası Makro ihtiyati çerçeve olduğu için İhtiyatlılık milli sporumuzdur. Ekonomistlerin kur/enflasyon makasına bakarak ve dünyadaki politik-iktisadi verileri irdeleyerek bu ihtiyatlı yaklaşımı göstermeleri şaşırtıcı değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Makro İhtiyati önlem denen şeyin dünyadaki anlamı Babacan-Şimşek okulunun ortaya koyduğundan çok farklı. Finansal sistemin ve “Consctructionomy” nin yada “İnşatisat”ın çıktısı ve temel paradigması Makro İhtiyati önlemdi. Buna göre devlet maliye ve para politikasındaki alanını Bankacılık sistemini kanırtarak ve mengenede engizisyon papazı modunda gererek artırabilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kamu Bankalarına sermaye enjeksiyonunun ise 50 tonu vardı. Sermaye bittikçe basılacak bir tulumba idi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktisadi kavramların böylesine çarpıtıldığı ekonomik sistemlere kısaca kumanda ekonomisi deniyor ve çoğunlukla Sovyet blokunda görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ise tabii ki merkezi planlamaya dayanan bir doğu bloku ülkesi değil. Durum bu olunca bir yandan temel piyasa mekanizmaları işler gibi görünmek zorunda. Ana konuyu dağıtmak tabii ki istemiyorum. Bununla beraber bu konunun da altını çizmediğimiz zaman konu tam anlaşılmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kumanda ekonomisine yakınsayan model içinde yaşamak ise sizi iktisadın temel kurallarından kurtarmıyor. İktisat kuralları da politik iktisata dair temel rezervlerimizi saklı tutmak kaydıyla özünde fizik kurallarından farklı değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">5. kattan tepe üstü atladığınızda olacaklarla faiz sebep enflasyon sonuç dediğinizde olacaklar arasında fark yoktur. Her ikisi de sizin çakılmanıza yol açar ve bunun hangi tür fikri, dini, uhrevi yerli ve de milli bakışlara sahip olduğunuzla alakası yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zaman baştaki yani başlıktaki soruya geri dönelim. Bu sorunun cevabını aramak için 3 Silahşörlerin yani Faiz-Kur- Enflasyonun 2001-2025 dönemindeki seyrine bir bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaa(1).jpg" style="height:425px; width:758px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kırmızı Kur artışının yıllık&nbsp;gelişimini, mavi enflasyon oranını, yeşil de politika faizini veriyor. Grafik Grok ürünü dolayısıyla mutlak rakamlara dair çok da takılmayalım. Ama ana trende yakından bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kırmızının %20 sınırının altındaki yolculuğu enflasyondan önce faizden ise çok daha önce başlamış. Kur istikrara kavuşmuş, sonra enflasyon yola gelmiş en son yeşil faiz ben de oyundayım demiş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kurun kafasını 20 sınırının ardından kaldırması sonrası bir süre bekleyen yeşil mavi kardeşler koşarak onun yanına gelmiş tam 2000’lerin başı gibi onu tekrar geçmişler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaten kur artsın, artmalı, artacak taraftarlarının baktığı da tam bu grafik. Kameralarının fokusunda 2024 sonrasındaki trend var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filozof Herakleitos’un dediği gibi aynı ırmakta iki defa yıkanılmaz. Bununla beraber kur faiz enflasyon üçlüsünün makro ekonomik istikrar için bu sırayla düzelmesi gereği de yukarıda belirttiğimiz ekonominin fizik kuralları arasında yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak fizikte NŞA diye bir şey var. Yani Normal Şartlar Altında şu kadar atmosfer basıncı vesaire diye gider ya o hikaye. 2000’lerin başında iyi kötü demokrasi, seçimlere seçilene saygı, hukukun siyasetle ilişkisinde bir düzey vardı. (1) Bu gün bunlarda çok geri gidildi. Türkiye ekonomisi bu yüzden düzelmiyor zaten. Dolayısıyla kur artsın da ekonomi dengelensin demek grafikte bizi yeni bir döngüye ve 8 yıl geriye götürecek. Ancak ekonominin politik boyutunu gözünü kapayanlar da politik baskıların işi ne kadar bozduğunu anlamak zorunda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktisat kuralları ne kadar netse, onları bozan siyasi ve kurumsal zaaflar da o kadar vahim sonuçlar doğuruyor. 2001’den bugüne uzanan bu uzun maratonda gördük ki; kur istikrara, enflasyon disipline, faiz de akla döndüğü sürece yol alınabiliyor. Aksi takdirde aynı ırmakta defalarca yıkanıyor, her seferinde biraz daha yoruluyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık “yerli ve milli” fantezilerle değil, evrensel iktisat kurallarıyla ve sağlam kurumlarla oynamanın vakti geldi. Çünkü 5. kattan atlamak ile “faiz sebep enflasyon sonuç” demek arasındaki fark sadece lafta kalıyor; ikisi de yere çarpmakla bitiyor. Bundan sonrası, dersleri alıp almamamıza bağlı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">----</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1) Mahkemelerin siyasete müdahale konusunda AKP’nin de mağdur olduğu bir döneme dair Yeni Arayışta yayınlanan bu çeviri yazıyı anımsamak lazım. Ama AKP maçı 2-0 dan 8-2 falan yaptı. Yeter. Fark daha açılmasın</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-13209" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-13209</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/kur-artar-mi-artsin-mi-1777809028.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kurallar ve kuralsızlık üzerine (1)</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurallar-ve-kuralsizlik-uzerine-1-13228</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kurallar-ve-kuralsizlik-uzerine-1-13228</guid>
                <description><![CDATA[Hukuk devleti olmak için kurallar koyan bir devlet olmak yetmez; totaliter yönetimlerde de kurallar vardır ve bu kurallar demokratik devletlerde olduğundan daha kesin biçimde uygulanırlar; totaliter ve otoriter devletler kuralları olan yönetimlerdir ama hukuk devleti değildirler. Hukuk devletlerinde kuralların adaletle ilişkilendirilmiş olması gerekir: Kurallar adaletli olmalıdır; ancak kuralların adaletli olması yetmez adaletli biçimde uygulanması da gerekir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hukuk ve kural</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hukuk kurallarının kaynağı üzerine kafa yoran disiplin hukuk felsefesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hukuk felsefesi derslerinde genel olarak pozitivist okul, doğal hukuk okulu, tarihselci hukuk okulu ve hukuki realizm okulu adı verilen okulların görüşleri incelenir ancak pozitivist okul ve doğal hukuk okulu üzerindeki tartışmalar daha yaygındır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu okulların her biri hukukun kaynağına ilişkin olarak farklı görüşlere sahiptir; okulların her biri içinde de birbirinden farklı görüşlere sahip düşünürler vardır; her okulun temel tezleri aynı olmakla birlikte düşünürler içerik konusunda ciddi biçimde ayrışırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kabaca söylenirse, doğal hukukçular hukukun kaynağını doğada ararlar ve doğada bulunan doğa yasalarını insanların aklıyla bulabileceklerini söylerler: Doğa yasası, aslında insan aklından başka bir şey değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin insan hakları beyannamelerinde yer alan “insanlar doğuştan özgür ve eşittirler” biçimindeki ilke, insan aklıyla bulunduğu varsayılan bir doğa yasasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğal hukukçular hukukun ahlakla ilişkili olması gerektiğini ve bu yüzden adaleti sağlaması gerektiğini ileri sürerler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet içermeyen bir hukuk, toplumsal düzeni sağlayamayacağından doğal hukukçuların gözünde hukuk değildir; adaletsiz kurallar içeren bir düzenleme kanun olabilir ama hukuk değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Roma düşünürlerinden <em>Marcus Tullius Çiçero</em>’ya göre eğer düzenleme adaletli değilse hukuk değildir; hukukun olmadığı yerde de devlet yoktur: Devlet ya hukuk devletidir, ya da devlet değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda <em>Çiçero</em>’ya göre adaletsiz kanunları olan bir yapı, bir devlet olmaktan çok bir çetedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün ülkemizde yaygın biçimde kabul gören pozitivist hukuk okulu ise hukuk ile ahlak arasındaki bağı reddeder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğal hukukçulara şiddetle karşı çıkan <em>David Hume</em>, doğal hukukçuları, “<em>olması gereken</em>”den yola çıkıp “<em>olan</em>”a ulaştıkları için suçlar; “<em>olması gereken</em>”den yola çıkarak “<em>olan</em>”a ulaşılamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin doğal hukukçuların temel tezi olan “<em>insanın doğuştan eşit ve özgür olduğu</em>” ilkesi ancak “<em>olması gereken</em>”dir:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyle ya… insanın doğuştan eşit ve özgür olduğunu nereden bilebiliriz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O’na göre insanın eşitliği ve özgürlüğü ancak bir temenni olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktadan yola çıkan pozitivistler, hukukun kaynağını “<em>egemenin iradesi</em>” olarak ortaya koyarlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Klasik hukuki pozitivizmin temsilcisi <em>John Austin’</em>e göre hukuk “<em>egemenin iradesi</em>”dir; hukuku belirleyen şey adaletli olması değil bir “<em>emir</em>” içermesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir kural “<em>emir</em>” içermiyorsa “<em>hukuk</em>” değildir; bu bağlamda örneğin anayasa hukuku emir içermediğinden bir hukuk dalı değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda klasik pozitivistlere göre hukuk tanımına en çok uyan hukuk disiplini ceza hukukudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19. yüzyıl boyunca, görüşleri kabaca aktarılan bu iki okuldan, doğal hukuk okulu düşüşte, pozitivist hukuk ekolü yükselişteydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dönüşümün arkasında hiç kuşkusuz kapitalist devletin yükselişi vardı: Dönemin egemen sınıfı olan burjuvazi devletin sadece güvenlikle ilgilenmesi gerektiğini ve adaleti sağlamak üzere sosyal harcamalar yapmaması gerektiğini ileri sürüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda hukukun da sosyal adaletle ilgilenmeyip güvenlikle ilgili olması gerekiyordu; devletin sosyal harcamalar yaparak belirli kesimlere yardımcı olması işveren kesimi üzerindeki vergileri artıracağından sermaye birikimini geciktirebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pozitif hukukla doğal hukuk arasındaki bu ilişki, II. Dünya Savaşı’yla birlikte tersine döndü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yer değiştirmenin nedeni “<em>emredici kanunların</em>” başta Almanya olmak üzere faşist rejimlerde insanlık onurunu çiğnemiş olmasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Faşist rejimlerde hiç kimse kanunsuzluk olduğunu ileri süremezdi; hatta bu rejimlerde kanunlar demokratik rejimlerde olduğundan çok daha katı biçimde uygulanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Disiplinli rejimler olan faşist rejimlerde emir alan her kişi sorgulamaksızın emrin gereğini yerine getirmek zorundaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim savaştan sonra Nazi subaylarının yargılandığı <em>Nüremberg Mahkemeleri</em>nde subaylar suçlu olmadıklarını ve sadece dönemlerinde mevcut kanunları en iyi şekilde uygulamaya çalıştıklarını söylüyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekten de yargılama esnasında suçlu oldukları ileri sürülen askerler, Nazilerin yönetimi döneminde görevlerine son derece bağlı ve aldıkları emri harfiyen yerine getirmeye çalışan görevlilerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanların fırınlarda yakılmasına ilişkin emir, adaletsiz de olsa bir emirdi ve bu emri alan kişinin emrin içeriğini sorgulama hakkı yoktu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle gerçekleştirilen fiil, insanlık dışıydı ama kanuna aykırı değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda <em>Nüremberg mahkemeleri</em>, Nazi subaylarını cezalandırabilmek için yorum yoluyla doğal hukukçu bir anlayışı benimsemek zorunda kaldılar ve kanuna uygun olmakla birlikte insanlık trajedilerine yol açan fiilleri cezalandırmak için yeni bir suç ihdas ettiler: “<em>İnsanlığa karşı şuçlar</em>” <em>(Crimes</em><em> </em><em>against humanity</em>).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hiç kuşkusuz doğal hukuk okulunun yeniden yükselişe geçmesi anlamına geliyordu, çünkü pozitivist hukuk insan türünün alnına kara bir leke gibi sürülen son derece trajedik insan hakları ihlallerini önleyememiş; tam tersine bu ihlallerin aracı olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gelişmeyi gösterdikten sonra konuya dönelim:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğal hukuk okulu ve pozitivist hukuk okulu arasındaki bu tartışma, bir hususu tartışmaya yer bırakmayacak biçimde gözlerimizin önüne sermektedir:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hukuk devleti olmak için kurallar koyan bir devlet olmak yetmez; totaliter yönetimlerde de kurallar vardır ve bu kurallar demokratik devletlerde olduğundan daha kesin biçimde uygulanırlar; totaliter ve otoriter devletler kuralları olan yönetimlerdir ama hukuk devleti değildirler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hukuk devletlerinde kuralların adaletle ilişkilendirilmiş olması gerekir: Kurallar adaletli olmalıdır; ancak kuralların adaletli olması yetmez adaletli biçimde uygulanması da gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslına bakılırsa her iki okulun da eleştirilecek yönleri vardır: Pozitivist okulun temel sorunu yetkili organlar tarafından konulan kuralların adaletsiz olabilmeleri; doğal hukuk okulunun temel sorunu ise akıl yoluyla gerçek adaletin nasıl bulunabileceğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden okullar, zaman içinde, kendilerini karşı tarafın eleştirilerini karşılayacak biçimde geliştirdiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonraki yazılara…</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/kurallar-ve-kuralsizlik-uzerine-1-1777815725.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yarım yüzyılın ardından 1 Mayıs 1977</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yarim-yuzyilin-ardindan-1-mayis-1977-13227</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yarim-yuzyilin-ardindan-1-mayis-1977-13227</guid>
                <description><![CDATA[DİSK Başkanı Kemal Türkler’in kürsüdeki, konuşmasının sonlarına doğru Tarlabaşı yönünden meydana girişler sürüyordu.

Günümüzde Taksim Camisi'nin yer aldığı, yapının önündeki duvarda bulunanlarla, meydana gelenler arasında karşılıklı sloganlar atılırken, birkaç el silah sesi duyuldu. Kürsünün karşısında bulunan kitle paniğe kapıldı. Kazancı Yokuşu'na doğru koşmaya başlayanlar, burada kurulu barikat ve panzerlerin önünde yığıldılar. Arkadan gelenler ile barikat arasında sıkışan çok sayıda katılımcı ezildi. 36 kişi boğularak can verdi. Türkiye’de karanlık bir dönem başlıyordu. Anayasa değişiklikleri ile ortadan kaldırılan, demokrasi geçmişimizin örnek alınacak yıllarından -1965-1971- geriye kalan, kazanımları sindiremeyenler, 1 Mayıs kutlamalarını yasaklamayı yeğlediler.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişi günümüzden 140 yıl öncesine uzanan, emekçilerin insanca yaşama haklarını savundukları, uzun bir mücadelenin simgesiydi 1 Mayıs'ın Türkiye’de kutlanması Cumhuriyet öncesinde başlar. &nbsp;Emekçilere adanan, kutlamaların Osmanlı’nın son dönemine uzanan geçmişi vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs’ın Anadolu’da ilk kez 1905 Yılında İzmir’de Türk, Ermeni, Rum Bulgar ve Makedon işçilerin katılımlarıyla, Basmane yakınlarında kutlandığı biliniyor. Kitlesel boyutlara ulaşması ise 1909 yılında Üsküp’te gerçekleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul’a gelişi 1911-1912 yıllarındadır. Balkan Savaşı sürecine rastlar. İmparatorluk sınırları içinde yaşayan, farklı etnik grupların emek ortak paydası altında birleşerek kutladıkları, “1 Mayıs” günümüzde Dünyanın hemen her köşesinde bayram coşkusu yaratıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de Cumhuriyetin ilanının ardından, “Amele Bayramı” adıyla kutlanırken, 1924 yılında kitlesel gösterilere izin verilmedi. Kısıtlamalar soğuk savaş dönemi boyunca sürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geniş katılımlı ilk kutlama uzun aradan sonra 1 Mayıs 1976 günü Taksim Meydanında yapıldı. Meydanı dolduran kitle yüzbinlerle ifade ediliyordu. 12 Mart 1971 yılında gerçekleştirilen, askeri darbenin ardından Türkiye’de yeniden güçlenmeye başlayan, sol siyasal hareket, DİSK ile sınıfsal içerik kazanıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Taksim’deki gösteri; darbeci askerlerden Genelkurmay Başkanı Tağmaç’ın, 1961 Anayasası'nın tanıdığı hakları fazla bulduğunu belirten, tutumuna verilmiş kitlesel yanıt gibiydi. Meydanda yükselen coşku, bazılarını rahatsız etmiş olmalıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ertesi yıl 1 Mayıs 1977 Pazar günü daha geniş katılımla kutlanmayla başladı. Hayat pratiğinden uzak, günümüzde hala siyasal amaçları iyi tahlil edilemeyen, kendilerini “sol” eğilimli tanımlayan, grupların önceden yaptıkları açıklamalar ortamı gerginleştirmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">DİSK Başkanı Kemal Türkler’in kürsüdeki, konuşmasının sonlarına doğru Tarlabaşı yönünden meydana girişler sürüyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günümüzde Taksim Camisi'nin yer aldığı, yapının önündeki duvarda bulunanlarla, meydana gelenler arasında karşılıklı sloganlar atılırken, birkaç el silah sesi duyuldu. Kürsünün karşısında bulunan kitle paniğe kapıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kazancı Yokuşu'na doğru koşmaya başlayanlar, burada kurulu barikat ve panzerlerin önünde yığıldılar. Arkadan gelenler ile barikat arasında sıkışan çok sayıda katılımcı ezildi. 36 kişi boğularak can verdi. Türkiye’de karanlık bir dönem başlıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa değişiklikleri ile ortadan kaldırılan, demokrasi geçmişimizin örnek alınacak yıllarından -1965-1971- geriye kalan, kazanımları sindiremeyenler, 1 Mayıs kutlamalarını yasaklamayı yeğlediler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Baskıcı iktidarların başvurdukları sıkıyönetim uygulaması; dönemin koalisyon hükumetinde yer alan, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ın karşı çıkışı yüzünden, hayata geçirilemedi. &nbsp;Seçmen iktidarın tutumuna karşı tepkisini 1977 yerel seçimlerinde CHP’ne % 41.5 oranında oy vererek gösterdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasinin iyice ortadan kaldırılması için aradan 3 yılı aşkın bir süre geçecekti. Sonunda dönemin ABD Başkanı Carter’a; “bizim çocuklar” olarak tanımlanan askerler, 12 Eylül darbesini yaptılar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/yarim-yuzyilin-ardindan-1-mayis-1977-1777754985.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kışın ayakları</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kisin-ayaklari-13226</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kisin-ayaklari-13226</guid>
                <description><![CDATA[Burada canım isterse çalıyorum, söylüyorum… Kimse bana “oğlum” demiyor, “kızım” demiyor. Sanki yokum. Şimdi orada kalsaydım… Asım Bey'in evinde, menekşelerin arasında… Kapı çalınacaktı. Çalmadı. Öneriler güncellendi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Gençliğimin ilk zamanlarında, belli başlı evlerde, üstelik en güzel köşede yerim vardı. Televizyon çıkıp gelmeseydi, kim bilir, belki de evlerin kraliçesi ilan edilecektim. Ama ömrüm dediğin, uzun süren bir saman alevi gibi geçti. En canlı, en ateşli olduğum anlar ise aşkın tam ortasında bulunduğum ya da ona tanıklık ettiğim evlerdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Benden neler duyulmazdı ki… “Arkası Yarınlar, Solistler Geçidi, Bir Şarkı da Sen Tut” … Hele fal bakanlar… “Sıradaki şarkı ondan bana gelsin, acaba beni düşünüyor mu?” dediklerinde içimde bir şey sıkışır, hafızamda dolaşıp en doğru şarkıyı bulmaya çalışırdım. Eğer birinin kalbine dokunabilirsem, o an benden mutlusu yoktu. “Eşyanın mutluluğu mu olur?” dersiniz belki… Olur, hem de bal gibi olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Komşular sırf beni dinlemek için toplanırdı:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Şu radyoyu aç da memlekette ne oluyor öğrenelim.”<br />
“Geçen dinlediğimiz hikâyede ne oldu, Adnan iyileşti mi?”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Ev sahibi şaşırırdı:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Hangisini hatırlayayım ayol, herkes başka bir şey soruyor!”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Kimi alınır, kimi içerlerdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Bizimki de işe girsin de ben de bir radyo alayım, seni çatlatayım!” diyenler bile olurdu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Eşyaların doğum günü kimsenin aklına gelmezdi. Ama ben kendi yolumu bulmuştum. Girdiğim her evde ilk gün kendi seçtiğim şarkıları çalar, sanki yeniden doğardım. Bir evden ötekine geçerken başka hayatların arasına karışırdım</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Asım Bey’le tanışmam da öyle oldu. Yağmurlu bir günde bir tezgâhın üstünde gördü beni. Önce satıcıya söylendi, sonra ceketiyle sarıp sarmaladı. Koynu sıcacıktı. Eve gidene kadar nefesiyle, elleriyle içimde eridim sanki.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Kapıyı çaldı:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">— Kim o?<br />
— Benim, Asım!<br />
— Hayırdır bey?<br />
— Hanım, al bunu. Menekşelerin önüne koy, cam kenarında dursun.<br />
— Ne o bey?<br />
— Radyo işte…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Nuriye Hanım beni alır almaz öptü:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Ah bey, yine gönlümü aldın.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Ev o an değişti sanki. Cam kenarında yerimi aldım. Nuriye Hanım’ın sesi, kokusu, hareketleri… Evin içinde dolaşırken hanımeli gibi kokuyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Akşamı iple çekiyordum. Asım Bey gelsin, beni eline alsın, temizlesin, karşısına otursun… Nihayet ayak sesleri geldi. Islığından tanıdım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Kapı açıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Evimin direği!” dedi Nuriye Hanım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Asım Bey beni kucağına aldı. Yeni tıraş olmuştu. O kokuyu hemen tanıdım. Ellerini üzerimde gezdirdi, antenime dokundu… Sanki içimdeki bütün sesler bir anda canlandı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Bir şarkı başladı:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Görmedim ömrümün asude geçen bir demini…”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">O dinledikçe ben açıldım, ben açıldıkça o derinleşti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Nuriye Hanım yanımıza geldi:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Bey, bu senin şarkın mı?”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">İlk şarkım, bizim şarkımız olmuştu artık.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">O gece sofraya birlikte oturduk. Rakı içildi, hayaller kuruldu, şarkılar birbirine karıştı. Gece bitince onlar odalarına çekildi, ben de olduğum yerde usulca uykuya daldım. İçimde ilk kez mutluluktan akan bir sessizlik vardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Günler geçti. Nuriye Hanım bana “oğlum” demeye başladı. Misafirlere öyle tanıttı. Hatta çay getirir, benimle konuşurdu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Nasıl olmuş, demli mi?” diye sorardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Asım Bey bir gün gülerek:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Bizim oğlan annesinin sevdiği türküleri çabuk öğrendi,” dedi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Hiç incitmediler beni.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Kış geldiğinde sobayı benim bulunduğum odaya kurdular. Kapıyı açık bırakır, geceleri benimle güler, benimle ağlar, şiirler okurlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Bir gece biri şöyle dedi:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Ben seni sevdiğimde, kışın ayakları çok küçüktü…”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Yıllar geçse de aklımda kalan tek cümle bu oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Bir akşam misafir geldi. Sofra doldu taştı. Kahkahalar, kadehler, anılar… Ben de elimde ne varsa döktüm ortaya:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Söyleyin güneşe bugün doğmasın…”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">O gece durmadan çaldım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Misafirler gidince Asım Bey beni göğsüne bastı:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Oğlum, bu gece beni çok mutlu ettin. Ölsem de gam yemem.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Sesi içime saplandı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Hepimiz yorgunduk.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">&nbsp;Hepimiz mutluyduk.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Ama o gece… son geceymiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Sabah olduğunda ev sessizdi. Ne bir çay kaşığı sesi ne bir öksürük</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Sonra bir koku doldu içime. Önce soba sandım. İçimi yakan ağır bir şeydi bu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Açılmak istedim. Bir türkü bulup seslenmek: “Uyanın” demek… yapamadım. İçimdeki sesler karıştı. Bir istasyon açıldı, kapandı. Cızırtılar…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Elimle antenime uzandım. Olmadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Cızırtılar çoğaldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Kısa, çok kısa bir an:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Görmedim ömrümün…”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Dedi bir ses.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Devamı gelmedi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Duman her yeri kapladı. Ağırdım. Çok ağır. Nefessiz ve sessizdim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Sonra kapıyı kırdılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Herkes telaşlıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Onları buldular.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Ben… hıçkıra hıçkıra ağlıyordum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">“Anne… Baba…”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Seslendim. Bir daha seslendim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Beni kimse duymadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Rengim o geceden sonra siyah oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Değiştim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">O günden sonra beni alan oldu, satan oldu. Bir evden diğerine savruldum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Ama hiçbir yere alışamadım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Doğum günlerini unuttum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Burada canım isterse çalıyorum, söylüyorum… Kimse bana “oğlum” demiyor, “kızım” demiyor. Sanki yokum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Şimdi orada kalsaydım…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Asım Bey'in evinde, menekşelerin arasında…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Kapı çalınacaktı.<br />
Çalmadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#202124">Öneriler güncellendi</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/kisin-ayaklari-1777751890.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Majesteleri ve bizim rezaletimiz*</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/majesteleri-ve-bizim-rezaletimiz-13225</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/majesteleri-ve-bizim-rezaletimiz-13225</guid>
                <description><![CDATA[Kral Charles devlet yemeğinde şöyle dedi: “Acı ve kanlı Devrim Savaşı’nın ateşinden, bu ülkenin babası George Washington ve diğer kurucu babalar, özgürlük ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulu bir demokrasi yarattı.” Kongre’deki konuşmasında Anayasa’nın Magna Carta’dan esinlenerek tiran gücüne fren koyduğunu hatırlattı. Kral, Donald’ı ustaca eğitti ve Donald bunu kabul etti çünkü İngiliz kraliyet ailesine her zaman hayranlık duymuştur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Charles’ın daha önceki devlet ziyaretinde kimse onu pek fark etmemişti. 1985 sonbaharında, Washington’daki ziyaretinde onu yakından görmüştüm. Yıldızların katıldığı devlet yemeğinden JCPenney’de İngiliz giyim markalarını tanıttığı bir alışveriş merkezine kadar izlemiştim. Etkilenmiştim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O dönemde Galler Prensi’nin biraz “zayıf” biri olduğu söylenirdi. Her zaman güçlü annesinin gölgesinde kalan, kurdele kesmekle görevlendirilmekten rahatsız olan biri. Donald Trump gibi gösterişli “blingu” (80’lerin gösteriş budalası) kralların hüküm sürdüğü o parlak on yılda Charles, başka bir zamandan gelmiş gibiydi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ciddi bir şekilde tanınmak ve küresel meselelerde etki bırakmak istiyordu. Devlet yemeğine katılan İngiliz aktör Peter Ustinov’un bana dediği gibi: “İzin verilse ne yapacağını çok net biliyor. Keşke 1400 yılında yaşasaydı.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Washington’da gezerken Charles, satış görevlilerini ve senatörleri kültüre ve siyasete olan samimi ilgisiyle, esprili ve alçakgönüllü sohbetiyle etkilemişti. 1985’te Times’a yazdığım gibi: “Protokolü aşmak için özellikle çaba sarf ediyordu. Baltimore’un mimarisi, ‘Dynasty’ dizisindeki aktrisler, Beverly Hills’in ünlü opera rolleri ve uluslararası ilişkilerin kırılgan hali hakkında rahatça konuşabiliyordu.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu hiç fark etmedi. Kimse onu umursamıyordu. O, sadece Prenses Diana ile Washington’a gelen adamdı. Diana çok konuşmasa bile, utangaçça çenesini eğip o parlak mavi gözleriyle yukarı baktığında prensini tamamen gölgede bırakıyordu. Tam bir güneş tutulması gibiydi. Devlet yemeğinden Charles’la ilgili tek bir fotoğraf bile hatırlamıyorum. Konuşması tarihe gömüldü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm gözler Sloane Square’den gelen Cinderella’daydı. Devlet yemeği, Diana’nın masal gecesiydi; perisi de Nancy Reagan’dı. First Lady, Clint Eastwood, Mikhail Baryshnikov ve John Travolta’yı prensesle dans etmeleri için çağırmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diana dansı çok severdi. Reagan, Deniz Kuvvetleri Bandosu’na klasik iki-adım parçalarını bir kenara bırakıp “Saturday Night Fever” müziklerini çaldırmıştı. Travolta, muhteşem gece mavisi kadife elbise ve elmas tacıyla Diana için “Harika bir dansçı” demişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ziyaretin genel etkisi “Charles kim?” sorusuydu. Yıllarca annesinin gölgesinde kaldıktan sonra genç karısı tarafından da gölgede bırakılmak, egosunu pek yükseltmemişti. Sonraki on yıllar Charles’a nazik davranmadı. Skandallar ve acılarla boğuştu. Evliliğini görkemli bir şekilde bitirdi, eski sevgilisi Camilla’ya döndü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diana BBC’ye içini döktükten sonra Paris’te yeni erkek arkadaşıyla korkunç bir trafik kazasında öldü ve İngiltere’de azize mertebesine yükseldi. Netflix’in “The Crown” dizisi, Charles’ın annesini tahttan vazgeçirmeye çalışarak nesil değişimini hızlandırmasını olumsuz gösterdi. Kraliçe kenara çekilmedi ve Charles 70’li yaşlarında hâlâ bekliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Harry ve Meghan “Megxit”i yapıp 8000 km öteye taşındı. Harry, “Spare” kitabıyla okyanus ötesi bir füze fırlattı; babası ve ağabeyini duygusal olarak mesafeli ve duyarsız göstermekle suçladı. Üvey annesi Camilla’yı da manipülatif bir kötü karakter olarak resmetti. Charles, Harry ve Meghan’a siyah bir papaz ve gospel korosuyla görkemli bir düğün yaptıktan sonra Meghan Markle, Oprah’ya kraliyet ailesi içinde ırkçılıkla karşılaştığını söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Charles kanser tedavisi gördü, gelini Kate Middleton da öyle. Ardından Charles, kardeşi Andrew’u Jeffrey Epstein’la olan skandal dostluğu nedeniyle unvanından mahrum etmek zorunda kaldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu hafta Washington’da Charles nihayet kendi ışığını yaktı. Diana’nın Cinderella gecesinden 40 yıl sonra Charles, Cinderfella (erkek Cinderella) oldu. “Krallara Hayır” protestolarının kol gezdiği bir ülkede bu kral ilaç gibi geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendisini zarafet, zeka ve espriyle sundu. Bunlar Trump döneminde Washington’da aranan her şeydi. Bağımsızlıklarını ilan eden isyankâr koloninin neden baskıcı bir kralın tiranlığından kaçtığını, Beyaz Saray’daki otokrata hatırlatmak için tam zamanında geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kral Charles devlet yemeğinde şöyle dedi: “Acı ve kanlı Devrim Savaşı’nın ateşinden, bu ülkenin babası George Washington ve diğer kurucu babalar, özgürlük ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulu bir demokrasi yarattı.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Kongre’deki konuşmasında Anayasa’nın Magna Carta’dan esinlenerek tiran gücüne fren koyduğunu hatırlattı. Kral, Donald’ı ustaca eğitti ve Donald bunu kabul etti çünkü İngiliz kraliyet ailesine her zaman hayranlık duymuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir İngiliz gazetesinin soy ağacı araştırmasında Charles’ın uzak akrabası olabileceği çıkınca çok mutlu olmuştu. (Bush ailesi de öyleydi.) Trump, kralı memnun etmek için İskoç viskisi tarifelerini bile kaldırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kral Charles, İran bataklığından kurtulmak için NATO’yu suçlayan başkana nazikçe 11 Eylül sonrası müttefiklerin nasıl harekete geçtiğini hatırlattı. İngiltere 20 yıl boyunca Afganistan’da yanımızda savaştı ve yeniden inşa etmeye çalıştı. “Değerlerimizi savunmak için halklarımız birlikte savaştı ve birlikte düştü” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesaj açıktı: Biz Afganistan ve Irak’taki yanlış maceralarınızda yanınızdayken, şimdi siz İran’daki maceranızda bizi suçlamayın. Devlet yemeğinde toprak peşindeki Trump’la dalga geçerek “Zaten Kanada’nın kralıyım, bir başkasına gerek yok” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca espri yaptı: “Ay için büyük planlarınız olduğunu biliyorum Sayın Başkan, ama gazetelere baktım, korkarım Ay da Commonwealth’in bir parçası!” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşçı başkana barış çağrısı yapmak için Shakespeare’in V. Henry’sinden alıntı yaptı: “Konuşmam istirham ediyor ki… neden nazik Barış… bizi eski nitelikleriyle kutsamasın?” Liderimizin dilindeki intikam, küfür ve kabalığın aksine Kralın İngilizcesini duymak çok hoştu. Kral, yaralı ittifaka merhem sürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump, Keir Starmer’ı “korkak” ve “kaybeden” diye nitelendirmişti. İngiltere’nin Washington Büyükelçisi’nin “özel ilişki artık İsrail’le” şeklindeki sızdırılan yorumu da işe yaramamıştı. Son devlet ziyaretinde Charles, Diana’nın parlaklığının gölgesindeydi. Bu sefer kendi ışıltısıyla parladı . </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Klas bir adam, kaba saba Trump’ın yanında ışıldıyordu. Nihayet 77 yaşında Charles, kimsenin gölgesinde kalmadı. Her zaman yapmak istediği şeyi yaptı: Dünyada iz bıraktı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Margaret Wood</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı:&nbsp;&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">https://www.nytimes.com/2026/05/02/opinion/king-charles-america-visit-trump.html</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/majesteleri-ve-bizim-rezaletimiz-1777749274.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>3 Mayıs: Dünya basın özgürlüğünü kaybederken…</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/3-mayis-dunya-basin-ozgurlugunu-kaybederken-13224</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/3-mayis-dunya-basin-ozgurlugunu-kaybederken-13224</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye de 2014’ten bu yana önce rejimin sertleşmesi sonra yönetim sisteminin değişmesi sonucu ile endeksteki düşüşü arasında doğrudan bağ kurabiliriz. Türkiye bu yıl 180 ülke arasında 163. sırada. Son 25 yılın en düşük seviyesi bu. RSF’nin endeksinde Türkiye, 2002’de 99. sırada iken, 2016’de 151. Sıra, 2019’da 157. sıra, 2025’de 159. Sıra ve bu yıl da yani 2026’da ise 163. sıraya geriliyor. Yani Türkiye endekste 24 yılda 64 sıra birden geriliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>“Bugün 3 Mayıs; Dünya Basın Özgürlüğü Günü. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Basın özgür mü bilmiyorum ama gazeteciler tutuklu. Ben tutukluyum, 150’nin üzerinde gazeteci tutuklu.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Son yıllarda şu giderek daha fazla söylenir oldu: “Bu ülkede gazeteci olmanın bedeli var”. Sahi neydi gazeteci olmanın bedeli? </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Gazeteci doğruluğunu birden </em><em>ç</em><em>ok kaynaktan teyit ettiği, kamu yararına olduğunu düşündüğü ger</em><em>ç</em><em>eklerin haberlerini yapar, köşe yazarı fikirlerini yazar. Gazetecinin görevi halkın haber alma hakkını savunmaktı. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Gazeteci bunları yaptığı i</em><em>ç</em><em>in neden bedel ödesin ki? </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Elbette bunun anlamsız bir soru olacağını öğrenecektim. “Büyük” konuları, haberleri, insanları yazmaya, onların haberlerini yapmaya başladığınızda, bu bedel yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Basit şikayet ve davalar yerini zaman i</em><em>ç</em><em>inde daha ağırlarına bırakıyordu. İşte bedel buydu. Yoksa bu ülkede magazin, moda, spor haberleri gibi “apolitik/soft” alanlarda haber yapmanın bir bedeli yoktu. En azından şimdilik. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Haksız, su</em><em>ç</em><em>suz ya da nedenini bilmeden gözaltına alınan ya da tutuklanan herkes, Franz Kafka’nın Dava romanındaki Josef K.’yı </em><em>hat</em><em>ırlar. Bunun nedeni olsa olsa karşı karşıya kalınan durumun Josef K.’ninki ile benzer olmasıdır. Diğer taraftan Josef K.’yı </em><em>hat</em><em>ırlamak, Türkiye’de belli bir sosyokültürel kapasitenin varlığını </em><em>hat</em><em>ırlatır bize. Bu konumda olanlar tutuklanıyorsa hukuk sisteminde genel bir sorundan bahsetmek olasıdır.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Can Dündar şunu yazmıştı; “Türkiye’</em><em>de hapisli</em><em>ği sürgünde hürriyete tercih ettim”. Evet, hayat aslında bu kadar basitti. Basitlik ise bir tercihten kaynaklanıyordu. Hoş, Dündar bu satırları yazdıktan muhtemelen 5-6 ay sonra tam tersini yapmış ve “sürgünde hürriyeti, Türkiye’</em><em>de hapisli</em><em>ğe” tercih etmişti. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Haklı mıydı bilmiyorum ama Türkiye’yi terk etmiş ya da terk etmek zorunda kalmıştı.&nbsp; Çünkü Türkiye’de onu sadece hapis değil, Sabahattin Ali veya Hrant Dink gibi ölüm de bekliyor olabilirdi. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Bugün 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Özgür olmayan basına ve tutuklu gazetecilere kutlu olsun.”</em></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">DOKUZ YIL ÖNCE DAHA İYİYDİK</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üstteki satırları bundan tam 9 yıl önce tutuklu bulunduğum Silivri 9. No’lu Cezaevi’ndeki B Blok 1. koridorda bulunan 10 nolu koğuşumda yazmışım. Aradan geçen 9 yılda gazetecilik ne yazık ki daha iyi durumda değil. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üstelik sadece Türkiye’de değil, dünyada da öyle. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz günlerde Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), her yıl düzenli açıkladıkları “Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi”’ni açıkladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">RSF’nin açıkladığı rapor, dünyada gazeteciliğin ne kadar zor durumda olduğunu ayrıntılı biçimde ortaya koydu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Endeks, araştırma tarihinde ilk kez, dünyadaki ülkelerin yarısından fazlasında (yüzde 52.2) gazetecilin, “zor” veya “çok ciddi” bir durumda olduğunu ortaya koydu yıl. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu verilerde bizi şaşırtmayan durum, dünyada ifade özgürlüğünün alanının daralması ile de demokratik ülke sayısının azalması ile de paralellik göstermesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son çeyrek yüzyılda demokratik ülkelerde dahi habere erişim hakkı aşınıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’DEKİ DÜŞÜŞ SURİYE’DEKİ YÜKSELİŞ </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açıklanan endekste genel olarak Amerika kıtasında olumsuz anlamda önemli bir değişim yaşandığını gösteriyor. ABD, endekste bu yıl 7 sıra gerileyerek 64. sıraya düşmüş. ABD dışında Ekvador, Peru gibi diğer kıta ülkeleri de sıralamada büyük düşüş yaşadı bu yıl. Özetle demokrasinin alanı daraldıkça gazetecilik zorlaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazetecilerin en kolay, silahlı çatışma ve savaşların olduğu ülkeler ile rejim değişimi ya da rejimlerin daha sertleştiği ülkelerde hedef oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesela İsrail’in Filistin’e karşı 2023’ten beri Gazze’de yürüttüğü savaşta en az 70’i görev başında olmak üzere 220’yi aşkın gazeteciyi öldürüldü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte otoriter ülkelerde durum değişmiyor. Endekste Çin sondan üçüncü (178. sıra), Kuzey Kore sondan ikinci (179. sıra) ve Eritre sonuncu (180.) sırada. Bu yıl Rusya sıralamada 172., İran ise 1 sıra gerileyerek 177. sıraya düşmüş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Endeksteki en önemli verilerden birisi de; siyasi rejim değişimi ya da rejimin sertleşmesiyle ülkelerin sıralamadaki yerlerinin düşüşü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesela Çin merkezi yönetiminin iktidarı ele geçirmesinden bu yana Hong Kong, son çeyrek yüzyılda 122 sıra birden gerileyip 140. sıraya düşmüş. Benzer biçimde çetelere savaş açan El Salvador’un 2014’ten bu yana 105 sıra gerileyip 143. sıraya düşmesi. Yine son yıllarda Gürcistan’da siyasi baskının baskıyı artması sonucunda 2020’den bu yana yani 6 yılda 75 sıra gerileyerek 135. sıraya düşmesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Endekste en ilginç ve sevindirici gelişme ise Esad sonrası Suriye’nin 36 sıra birden yükselerek 141. sıraya çıkması. </span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/RSF_ENDEKS26_HARI%CC%87TA_EN.jpg" style="height:475px; width:700px" /></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TÜRKİYE DÜŞÜŞE DEVAM EDİYOR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan Türkiye’yi de 2014’ten bu yana önce rejimin sertleşmesi sonra yönetim&nbsp;sisteminin değişmesi sonucu ile endeksteki düşüşü arasında doğrudan bağ kurabiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye bu yıl 180 ülke arasında 163. sırada. Son 25 yılın en düşük seviyesi bu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">RSF’nin endeksinde Türkiye, 2002’de 99. sırada iken, 2016’de 151. Sıra, 2019’da 157. sıra, 2025’de 159. Sıra ve bu yıl da yani 2026’da ise 163. sıraya geriliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani Türkiye endekste 24 yılda 64 sıra birden geriliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerilemede gazetecilik faaliyetlerinin terörle mücadele, ulusal güvenlik veya "yalan haber" yasaları üzerinden suç sayılmasının, cumhurbaşkanına hakaret ve dezenformasyon yasasının rolünü sayabiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesela İsmail Arı, Alican Uludağ, Merdan Yanardağ’ın durumları bunlarla doğrudan bağlantılıdır. Sadece çalışan değil, çalışmayan, çalışamayan gazeteciler için tehlikeler devam ediyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">GAZETECİ DEĞİL DEVLET MEMURU İSTİYORLAR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi iklimi ve kutuplaşmayı göz önüne aldığımızda şunu söylemek mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar bloku eleştirel gazeteci değil devlet memuru gazeteci istiyor. Tüm kesimler, tüm güç blokları kendi seslerini duymak ve onun çoğalmasını istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne yazık ki, buna seçmenler de dahil olabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gazeteciler ancak, siyasi iktidarın görüşlerini seslendirdikleri ve o politikaları destekleri ölçüde “özgür”; eleştirel her tutum, düşünce, yazı ne yazık ki, hala yazan için "risk" teşkil ediyor. Yargı, gazetecilerin gerçekleri ifade edebilmelerinin önünde bir caydırıcı set olarak duruyor.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Halkın haber alma kaynağı ve aracı olan gazetecilik ne yazık ki, dar bir alana sıkışmış durumda. İktidar, gazeteciliği bir tür “devlet memurluğu” olarak görüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Oysa gazetecilik, devlet otoritesinin ve hükümet uygulamalarının kötüye kullanımını açığa çıkararak adeta bir “bekçi köpeği” gibi işlev görmek durumundadır. Oysa gazetecilik, iktidardan değil kim söylerse söylesin gerçekten, doğrudan yana olmaktır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aksi tutum gazetecilik değildir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün 3 Mayıs, Dünya Basın Özgürlüğü Günü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nerede olursa olsun tüm meslektaşların gününü kutluyorum. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/3-mayis-dunyada-basin-ozgurlugunu-kaybederken-1777740095.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Festival Filmleri 3: Denizin götürdükleri</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/festival-filmleri-3-denizin-goturdukleri-13223</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/festival-filmleri-3-denizin-goturdukleri-13223</guid>
                <description><![CDATA[Denizin Getirdikleri, aslında denizin hepimize getirdiklerini ve bizden götürdüklerini aynı anda anlatıyor. Kavvadias’ın dizelerinde olduğu gibi, ufuk çizgisini aşamadan ölen denizcilerin, hurda bir gemiyi yeniden yüzdürmeye çalışan yalnız adamların ve limanlarda çapa atmış hayallerin hikâyesi bu. Belki de en derin gerçek; deniz ne getirirse getirsin, asıl mesele onunla birlikte içimizde taşıdığımız o sonsuz açlıkla mücadelemiz.  Elias’ın kumsalda verdiği mücadele, hem çok kişisel hem de evrensel; tıpkı her birimizin, babalarımızdan miras kalan ya da kendi yarattığımız hurda gemileri, tekrar denize indirmeye çalıştığımız gibi. Ve gemi kalktığında, ister başarıyla yüzsün ister batıp gitsin, önemli olan denize açılmayı denemektir. Çünkü karada hareketsiz kalmak asıl büyük batıştır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya Sanat tarihinde deniz deyince akla ilk gelen görsellerden biri belki de birincisi Caspar David Friedrich’in ikonik resmidir. Bir asilzadenin yada bir romantiğin denize doğru siluetiyle kolektif hafızada yer etmiş olan bu resim çağrıştırdıkları ile unutulmazlık tacını başına çoktan yerleştirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayatın suda başladığına dair bilimsel görüşler insanın bilinç dışında suyun yerini de özel kılar. Tekerlek gemiden çok önce keşfedilmiş olsa da insanoğlu dünyayı tekerlekten çok suyun her şeyi yutan derinliğine karşı koyan icatlarıyla keşfetmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Denizler sayesinde insanlar başka ülkelere ulaşmayı başarmış, farklı coğrafyalarda kendilerine yurtlar edinmişlerdir. Dünyaya hükmeden pek çok ülke bu güce denizcilik yeteneklerini kullanarak ulaşmışlardır. Yüzlerce yıl kervanlarla yavaş ilerleyen ticaret, suya hükmeden ulusların sayesinde hızlanmış ve akıl almaz zenginlikleri taşımayı başarmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Denizden gelenlere karşı koymak için surlar, duvarlar inşa edilmiş hatta su yolları zincirlerle kapatılarak bu akınların önüne geçmeye çalışılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yunanistan’ın antik sakinleri denizcilik yetenekleri ile aralarında İstanbul’un da olduğu pek çok limanda koloniler kurarak denizciliğin bu ülke ve halkı ile neredeyse özdeşleşmesini sağlamışlardır. Tarih farklı yazılsa belki de Portekiz yada İspanya değil de Yunanlılar yeni dünyaları keşfedebilirdi. Yine de modern zamanlarda dünyada denizcilik denince akla gelen Onasisler gibi pek çok güçlü isim Yunanistan’dan çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film festivalinde listeme alıp izlediğim Denizin Getirdikleri’nin Yunanca konuşulmasa hikayenin bir Yunan filmi olduğunu anlamak kolay değil. Toplumsaldan uzak bireysel bir hikaye olarak herhangi bir şehre de atıf yapmıyor. Pire limanının adını duysak da limandan uzak bir kumsalda geçiyor filmin büyük kısmı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aristotelis Maragkos’un (evet soyadı Marangoz) yönettiği 2025 yapım Yunan filmi, denizci-şair Nikos Kavvadias’ın şiirlerinden esinleniyor. Başkarakter Elias, hurda bir gemiden yüzen bir hayal yaratmaya çalışıyor. Babasının denizci mirasının gölgesinde yaşayan Elias, bu imkânsıza yakın projeyle kendini geçmişiyle yüzleştiriyor. Film, başarısızlığa doğru giden bir hayalin peşindeki adamın, deniz tutkusu ve erkeklik mitleri üzerinden sakin ve içe dönük bir portresini çiziyor. Büyük olaylardan ziyade, karakterin iç dünyasına ve pek de parlak görünmeyen bir sahildeki gündelik çabalara odaklanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film notlarında filmin esin kaynağının benim adını ilk kez duyduğum Nikos Kavvadias’ın şiirleri olduğunu okuyoruz. 1910’la 1975 arasında yaşayan Kavvadias’ın denizden uzak neredeyse tek bir günü yok. Meslekten bir denizci olarak geçiyor hayatı. Limanları dolaşarak geçen ömrü boyunca deniz hikayeleri dinleyip onlardan süzdüklerini çokça şiire biraz da düz yazıya geçiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Limanların karanlık ve tekinsiz halleri, uzak ülkelerin bilinmezleri ve onlara ulaşmak için yapılan yolculukları sembolik dizelere yansıtan bir şair olarak biliniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin baş kahramanı Elias da denizden başkasını bilmeyen birisi. Tıpkı Nikos gibi o da bu mirası babasından almış. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nikos’un dizeleri denizcilik serüvenini yansıtıyor</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Ve bir gece, diğer tüm geceler gibi öleceğim</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ufkun bulanık çizgisini aşmadan. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Madras, Singapur, Cezayir ve Sfax için</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gemiler her zamanki gibi gururla kalkacak yola”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Kurak bir burunda nöbet tutarken</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve Güney Haçı serenlerin arkasında...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mercan tespih tutuyorsun elinde</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve acı kahve çekirdekleri çiğniyorsun.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Kemerimin altında sıkıca taşıdığım</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küçük bir Afrika çelik bıçağı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Zencilerin oynamaya alışkın olduğu türden —</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cezayir'de yaşlı bir tüccardan aldım. ...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">"Bu bıçak ki satın almak istiyorsun,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Efsaneler korkunç hikayelerle sarmış onu,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve herkes bilir ki bir zamanlar sahibi olanlar,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her biri yakınlarından birini öldürmüş."</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Katran tırnaklarının altına girer ve yakar;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Balık yağı yıllarca kıyafetlerinde kokar,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve hâlâ kulaklarında çınlar onun sözleri:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">"Gemi mi dönüyor, pusula mı?"</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kavvadias’ın şiirlerine sinen denizin ve denizcinin ikircikli hali yansıyor sinemaya. İçlerine deniz girmiş ve suya açılsalar bütün dertlerinin biteceğine inanan insanların olmayacak bir hayalin peşinde koşmalarına dair bir film Denizin Getirdikleri.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yorgun bir gemi ölüsünü tekrar sularda salınacak bir şilebe dönüştürmek bir deniz tutkunu dışında kimin aklını çeler ki zaten.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bostancı sahilinde bisiklet sürerken Yunan turistleri muhtemelen Aya Yorgi’ye götürmek için gelen otobüslerden birinin üzerinde Kavvadias Tur yazıyordu. Belli ki Kavvadias’ın mirası Yunanlı zihinde derinlere çıpa atmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nazım’ın dört nala gelen uzak Asya atlıları bizler için neyse Megaralı denizciler de Yunanlılar için aynısı olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">20. Yüzyıl boyunca limanlarda dolanmış denizci bir şairin avare zihninden akan imgeleri 21 . yüzyılın ilk çeyreği biterken kapitalizmin çetrefilleşen koşullarıyla mücadele eden bireylerle çaprazlayan bir filmden söz ediyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Denizin Getirdikleri, aslında denizin hepimize getirdiklerini ve bizden götürdüklerini aynı anda anlatıyor. Kavvadias’ın dizelerinde olduğu gibi, ufuk çizgisini aşamadan ölen denizcilerin, hurda bir gemiyi yeniden yüzdürmeye çalışan yalnız adamların ve limanlarda çapa atmış hayallerin hikâyesi bu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de en derin gerçek; deniz ne getirirse getirsin, asıl mesele onunla birlikte içimizde taşıdığımız o sonsuz açlıkla mücadelemiz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elias’ın kumsalda verdiği mücadele, hem çok kişisel hem de evrensel; tıpkı her birimizin, babalarımızdan miras kalan ya da kendi yarattığımız hurda gemileri, tekrar denize indirmeye çalıştığımız gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve gemi kalktığında, ister başarıyla yüzsün ister batıp gitsin, önemli olan denize açılmayı denemektir. Çünkü karada hareketsiz kalmak asıl büyük batıştır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/festival-filmleri-3-denizin-goturdukleri-1777824852.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Değişmek vs dönüşmek</title>
                <category>PSİKOLOJİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/degismek-vs-donusmek-13222</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/degismek-vs-donusmek-13222</guid>
                <description><![CDATA[Bugün biri “değişmek istiyorum” dediğinde, içimden şöyle soruyorum: Gerçekten değişmek mi, yoksa dönüşmek mi? Çünkü değişim daha konforludur; hızlıdır, görünürdür, alkış alır. Dönüşüm ise yavaştır, görünmezdir, çoğu zaman yalnızdır. Ama kalıcı olan odur. Çünkü dönüşen insan, artık eski hayatına sığmaz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Değişmek ile dönüşmek aynı fiilin iki ayrı gölgesi gibi durur zihnimde. İkisi de hareket içerir, ikisi de bir “önce” ve “sonra” vaadi taşır. Ama biri yüzeyde olur, diğeri derinde. Biri rüzgârla yön değiştirir, diğeri kök saldığı toprağı bile yeniden tarif eder. Psikolog kimliğimle bakınca bu ayrım daha da keskinleşiyor: Değişim çoğu zaman davranış düzeyinde, dönüşüm ise kimlik düzeyinde gerçekleşir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Danışanlarım sık sık “artık değiştim” der. Daha az mesaj atıyordur, daha kontrollü konuşuyordur, daha mesafeli görünüyordur. Ama birkaç hafta sonra aynı tetikleyicide aynı kırılganlıkla geri döner. Çünkü değişim, çoğu zaman semptomu düzenler; dönüşüm ise kaynağa iner. Değişmek, eski bir hikâyeyi yeni cümlelerle anlatmaktır. Dönüşmek ise o hikâyeyi artık anlatmaya ihtiyaç duymamaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bilişsel davranışçı yaklaşımlar bize düşünceyi değiştirmenin duyguyu ve davranışı etkileyebileceğini söyler; evet, bu değişimdir ve işlevseldir. Ama şema terapisi ya da derinlik psikolojisi şunu fısıldar: Eğer çocukluktan taşınan o temel inanç—“ben yeterli değilim”, “terk edilirim”, “sevilmek için çabalamalıyım”—yerinde duruyorsa, yapılan değişiklikler ince bir makyajdan ibaret kalır. Dönüşüm, o çekirdek inancın çözülmesiyle başlar. Yani mesele sadece “farklı davranmak” değil, “kendini farklı bir yerden hissetmek”tir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki bizi ne değiştirir, ne dönüştürür? Değişim çoğu zaman dış uyaranlarla gelir: bir ayrılık, bir iş değişikliği, bir şehir, bir kriz. Bunlar bizi adapte olmaya zorlar. Yeni stratejiler geliştiririz, eski alışkanlıkları törpüleriz. Ama dönüşüm genellikle içsel bir yüzleşmeyle doğar. Kaçtığımız duyguya dönmekle, inkâr ettiğimiz parçayı kabul etmekle, kendimize dair kurduğumuz o sert yargıyı yumuşatmakla. Dönüşüm acı vericidir çünkü savunmaları söker. Ama aynı zamanda özgürleştiricidir çünkü o savunmalara artık ihtiyaç kalmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Carl Jung’un şu cümlesi bu ayrımı çok iyi yakalar: “İnsan, aydınlığa ulaşmak için ışığı hayal ederek değil, karanlığın bilincine vararak aydınlanır.” Bu cümledeki karanlık, tam da dönüşümün alanıdır. Değişim ışığı yakmak gibidir; dönüşüm ise karanlıkla oturabilmektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kendi hayatıma baktığımda da bunu görüyorum. Beni değiştiren şeyler genellikle dış dünyaydı: taşınmalar, biten ilişkiler, yeni başlangıçlar. Ama beni dönüştüren şeyler içimde oldu: bir gün “neden hep aynı insanları seçiyorum?” sorusunun gerçekten cevabını duymaya hazır olmam gibi. O cevap geldiğinde, artık sadece davranışım değil, seçimlerimin anlamı değişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yüzden bugün biri “değişmek istiyorum” dediğinde, içimden şöyle soruyorum: Gerçekten değişmek mi, yoksa dönüşmek mi? Çünkü değişim daha konforludur; hızlıdır, görünürdür, alkış alır. Dönüşüm ise yavaştır, görünmezdir, çoğu zaman yalnızdır. Ama kalıcı olan odur. Çünkü dönüşen insan, artık eski hayatına sığmaz.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/degismek-vs-donusmek-1777730938.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuk, algoritma ve hukuk: Dijital dünyada korumanın yeni sınırları</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cocuk-algoritma-ve-hukuk-dijital-dunyada-korumanin-yeni-sinirlari-13221</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cocuk-algoritma-ve-hukuk-dijital-dunyada-korumanin-yeni-sinirlari-13221</guid>
                <description><![CDATA[Dijital çağda çocukları korumak, onları yalnızca platformlardan uzaklaştırmak değildir. Asıl mesele, platformları çocuklar bakımından güvenli, şeffaf ve hesap verebilir hâle getirmektir. Hukuk burada yalnızca yasak koyan değil, denge kuran bir araç olmak zorundadır. Çünkü çocukluk artık yalnızca sokakta, okulda, evde değil; algoritmaların seçtiği, sıraladığı ve yönlendirdiği içeriklerin içinde şekillenmektedir. Ve hukuk, bu yeni çocukluk hâlini görmezden gelirse geç kalır; yalnızca yasakla karşılık verirse eksik kalır. Asıl mesele, çocuğu dijital dünyanın dışında tutmak değil, dijital dünyanın çocuğu tüketmesini engellemektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çocukluk uzun yıllar boyunca belirli sınırlar içinde tanımlandı: ev, okul, sokak. Bu üçlü yapı, çocuğun dünyasını hem koruyan hem de şekillendiren </span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">bir çerçeve sunuyordu. Bugün ise bu sınırlar büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda. Çocuğun kimlerle temas kurduğu, ne izlediği, neye maruz kaldığı artık fiziksel mekânlarla sınırlı değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha önemlisi, bu süreç artık yalnızca bireysel tercihlerle değil; algoritmalar, veri işleme mekanizmaları ve platform ekonomisi tarafından yönlendiriliyor. Çocuğun karşısına çıkan içerik, çoğu zaman onun seçimi değil; onun adına yapılmış bir seçimin sonucu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle 1 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7578 sayılı Kanun’un 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’da yaptığı değişiklikler, yalnızca teknik bir internet düzenlemesi olarak görülmemelidir. Bu değişiklikler, çocuğun dijital ortamda korunmasına ilişkin yeni bir hukuki iradenin ifadesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>7578 sayılı Kanun ile 5651 sayılı Kanun’da yapılan değişiklikler:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanun’un 21. maddesiyle 5651 sayılı Kanun’un tanımlar maddesine “oyun”, “oyun dağıtıcı”, “oyun geliştirici” ve “oyun platformu” kavramları eklenmiştir. Böylece dijital oyun alanı, ilk kez bu açıklıkta 5651 sayılı Kanun’un kavramsal çerçevesine alınmıştır. “Oyun platformu”; dijital oyunların sergilenmesi, satışı, dağıtımı, indirilmesi veya oynanmasına yönelik teknik altyapı sunan gerçek veya tüzel kişiler olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, ilerleyen yükümlülüklerin muhatabını belirlemesi bakımından önemlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanun’un 22. maddesiyle 5651 sayılı Kanun’un ek 4. maddesinin 7. fıkrası yeniden düzenlenmiştir. Buna göre sosyal ağ sağlayıcı, <strong>on beş yaşını doldurmamış çocuklara hizmet sunamayacak</strong>; bu hizmetin sunulmaması için <strong>yaş doğrulama dâhil gerekli tedbirleri almakla yükümlü olacaktır</strong>. Aynı fıkrada, sosyal ağ sağlayıcının on beş yaşını doldurmuş çocuklara özgü ayrıştırılmış hizmet sunma konusunda gerekli tedbirleri alacağı ve bu tedbirleri kendi internet sitesinde yayımlayacağı düzenlenmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı maddeyle eklenen 20. fıkrada sosyal ağ sağlayıcılara <strong>açık, anlaşılır ve kullanıma elverişli ebeveyn kontrol araçları sağlama yükümlülüğü</strong> getirilmiştir. Bu araçların; hesap ayarlarının kontrol edilmesine, satın alma, kiralama ve ücretli üyelik gibi işlemlerin ebeveyn iznine bağlanmasına, kullanım süresinin izlenmesi ve sınırlandırılmasına imkân vermesi gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanun’un 23. maddesiyle 5651 sayılı Kanun’a eklenen <strong>Ek Madde 5</strong> ise dijital oyun platformlarını düzenlemektedir. Buna göre oyun platformları, usulüne uygun olarak derecelendirilmeyen oyunları sunamayacak; ancak derecelendirilmeyen oyunları en yüksek yaş kriterine göre derecelendirmek kaydıyla sunabilecektir. Ayrıca oyun platformlarına da ebeveyn kontrol araçları sağlama yükümlülüğü getirilmiştir. Türkiye’den günlük erişimi yüz binden fazla olan yurt dışı kaynaklı oyun platformları için Türkiye’de temsilci belirleme zorunluluğu da öngörülmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Kanun’un 27. maddesine göre 5651’e ilişkin 22 ve 23. maddeler, yayımı tarihinde değil, <strong>yayımı tarihinden itibaren altı ay sonra</strong> yürürlüğe girecektir. Bu süre, platformların teknik uyum hazırlığı yapabilmesi bakımından anlamlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küresel eğilim:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’deki düzenleme, dünyadaki daha geniş bir eğilimle birlikte okunmalıdır. Avrupa Birliği’nde <strong>Digital Services Act</strong>, 2022 yılında kabul edilmiş; çok büyük çevrim içi platformlar ve arama motorları bakımından 2023’ten, tüm aracılık hizmetleri bakımından ise 17 Şubat 2024’ten itibaren uygulanmaya başlanmıştır. DSA, çocuklara yönelik hedefli reklamların sınırlandırılması, platformların sistemik risk değerlendirmesi yapması ve çocukların çevrim içi güvenliği bakımından daha şeffaf mekanizmalar kurması yönünde önemli yükümlülükler içermektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İngiltere’de <strong>Online Safety Act 2023</strong>, çevrim içi platformlara çocukların zararlı içeriklerden korunması konusunda kapsamlı yükümlülükler getirmiştir. Ofcom’un 16 Ocak 2025 tarihli açıklamasında, özellikle pornografik içerikler ve çocuklara zararlı içerikler bakımından “etkili yaş doğrulama” ve “yaş güvencesi” mekanizmalarının devreye alınması gerektiği belirtilmiştir. Hükümet açıklamalarına göre Kanun’un çocukların erişim değerlendirmesi ve yaş doğrulama yükümlülükleri kademeli olarak uygulanmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’de ise <strong>COPPA</strong>, yani Children’s Online Privacy Protection Act, 1998 tarihli bir federal düzenlemedir ve 21 Nisan 2000’den itibaren uygulanmaktadır. COPPA, 13 yaş altındaki çocuklardan çevrim içi kişisel veri toplanmasını ebeveyn iznine bağlamaktadır. Burada doğrudan sosyal medya yasağı değil, çocuk verilerinin işlenmesine ilişkin sıkı bir rıza ve bilgilendirme rejimi vardır. FTC’nin düzenlemesi de 13 yaş altındaki çocuklara yönelen veya 13 yaş altından veri topladığını bilen çevrim içi hizmet sağlayıcılarına yükümlülük getirmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avustralya ise daha sert bir model benimsemiştir. <strong>Online Safety Amendment (Social Media Minimum Age) Act 2024</strong>, 10 Aralık 2024’te kabul edilmiş ve sosyal medya kullanımı bakımından <strong>16 yaş altı için minimum yaş sınırı</strong> getirmiştir. Düzenleme, sosyal medya platformlarına yaşa tabi kullanıcıların hesap sahibi olmasını önlemek için makul adımlar atma yükümlülüğü yüklemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Danimarka’da da 2025 yılında hükümet, 15 yaş altı çocukların sosyal medyaya erişiminin yasaklanmasını öngören bir düzenleme hazırlığını açıklamıştır. Modelde, ebeveyn izniyle 13 ve 14 yaşındaki çocuklar bakımından istisna tanınabileceği belirtilmektedir. Bu yönüyle Danimarka yaklaşımı, mutlak yasak ile ebeveyn takdiri arasında ara bir model oluşturmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Koruma mı, denetim mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu örnekler gösteriyor ki mesele yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Devletler artık platformların “tarafsız aracı” olduğu kabulünü sorgulamaktadır. Çünkü çocukların dijital ortamda karşılaştığı riskler; bağımlılık, siber zorbalık, uygunsuz içerik, kişisel verilerin kötüye kullanılması, oyun içi satın alma baskısı ve algoritmik yönlendirme gibi çok katmanlı bir nitelik taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak düzenlemelerin meşruiyeti kadar uygulanabilirliği de tartışılmalıdır. Yaş doğrulama nasıl yapılacaktır? Kimlik doğrulama sistemleri yeni bir kişisel veri riski doğuracak mıdır? Çocuğu korumak için getirilen mekanizma, çocuğu ve aileyi daha yoğun bir dijital gözetimin konusu hâline getirebilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sorular, düzenlemenin insan hakları boyutunu gündeme getirir. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme bakımından temel ilke, çocuğun üstün yararıdır. Ancak çocuğun üstün yararı, çocuğun mahremiyetini, gelişen özerkliğini ve ifade özgürlüğünü tamamen ortadan kaldıran bir denetim anlayışı olarak yorumlanamaz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin özel hayatın korunmasına ilişkin 8. maddesi ve Anayasa’nın kişisel verilerin korunmasına ilişkin 20. maddesi de bu tartışmanın hukuki zeminini oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle yeni düzenleme, doğru yönde atılmış önemli bir adımdır; fakat tek başına yeterli değildir. Sosyal ağ sağlayıcıların ve oyun platformlarının yükümlülükleri ikincil düzenlemelerle açık, ölçülü ve denetlenebilir biçimde somutlaştırılmalıdır. Yaş doğrulama, çocuğun güvenliğini sağlarken yeni veri güvenliği sorunları üretmemelidir. Ebeveyn kontrolü, çocuğu korurken aile içi ilişkiyi bütünüyle gözetim ilişkisine çevirmemelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sonuç: </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dijital çağda çocukları korumak, onları yalnızca platformlardan uzaklaştırmak değildir. Asıl mesele, platformları çocuklar bakımından güvenli, şeffaf ve hesap verebilir hâle getirmektir. Hukuk burada yalnızca yasak koyan değil, denge kuran bir araç olmak zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü çocukluk artık yalnızca sokakta, okulda, evde değil; algoritmaların seçtiği, sıraladığı ve yönlendirdiği içeriklerin içinde şekillenmektedir. Ve hukuk, bu yeni çocukluk hâlini görmezden gelirse geç kalır; yalnızca yasakla karşılık verirse eksik kalır. Asıl mesele, çocuğu dijital dünyanın dışında tutmak değil, dijital dünyanın çocuğu tüketmesini engellemektir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/cocuk-algoritma-ve-hukuk-dijital-dunyada-korumanin-yeni-sinirlari-1777722393.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>1 Mayıs ışığında Türkiye’de eğitim işçilerinin durumu</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/1-mayis-isiginda-turkiyede-egitim-iscilerinin-durumu-13220</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/1-mayis-isiginda-turkiyede-egitim-iscilerinin-durumu-13220</guid>
                <description><![CDATA[Maden ve eğitim sektörlerini karşılaştırdığımızda, ortak nokta emeğin güvencesizleştirilmesi iken, farklar sektörün doğasından kaynaklanmaktadır. Maden gibi fiziksel riskin yüksek olduğu alanlarda direniş, kamuoyunda daha görünür hale gelmekte ve devlet müdahalesini tetiklemektedir. Eğitimde ise “görünmez emek” niteliği, sorunların kronikleşmesine yol açmaktadır. Öğretmenler, toplumun geleceğini şekillendiren bir role sahipken, kendi gelecekleri belirsiz bırakılmaktadır. Bu paradoks, eğitim sisteminin sürdürülebilirliğini sorgulatmaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs İşçi Bayramı’nı geride bırakırken Türkiye, maden işçilerinin örgütlü direnişinin yarattığı yankıyla dikkat çekmiştir. Belirli bir maden işletmesinde aylardır birikmiş ücret, tazminat ve özlük hakları için kararlı bir mücadele veren işçiler, kolektif eylem sonucunda önemli kazanımlar elde etmiştir. Bu başarı, en azından ücret alacaklarının büyük bölümünün ödenmesi ve kalan tazminat taleplerinin kısa vadede karşılanması şeklinde somutlaşmıştır. Türkiye’de işçi hakları her sektörde kendine özgü problemler barındırmakta olup, eğitim sektöründe özellikle özel eğitim kurumlarında çalışan emekçilerin özlük hakları ve çalışma koşulları, çözüm bekleyen yapısal meseleler olarak öne çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Maden Sektöründe Örgütlü Direnişin Kazanımları </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 yılının Nisan ayı sonunda Ankara’da yoğunlaşan maden işçilerinin eylemi, Türkiye işçi hareketi açısından dikkat çekici bir örnek teşkil etmiştir. Eskişehir’den başkente yürüyerek başlayan ve açlık greviyle devam eden direniş, dokuz günden fazla sürmüş ve İçişleri Bakanlığı’nın arabuluculuğunda işverenle uzlaşmayla sonuçlanmıştır. Bağımsız sendika öncülüğünde yürütülen bu süreçte, işçilerin ödenmeyen maaşlarının yanı sıra tazminat ve diğer alacaklarının önemli kısmı hesaplara yatırılmıştır. Toplamda on milyonlarca lirayı bulan ödemeler, örgütlü mücadelenin somut bir zaferi olarak değerlendirilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gelişme, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’ne denk gelen bir dönemde işçi sınıfının kolektif gücünü bir kez daha kanıtlamıştır. Direniş, yalnızca maddi hakların geri alınmasını sağlamakla kalmamış, aynı zamanda iş sağlığı ve güvenliği ile sendikal faaliyetlerin güvence altına alınması taleplerini de kamuoyunun gündemine taşımıştır. Maden gibi yüksek riskli bir sektörde emeğin görünür kılınması, toplumda geniş bir dayanışma dalgası yaratmıştır. Ancak bu kazanım, geçici bir uzlaşma niteliği taşımakta olup, kalıcı iş güvencesi ve sistematik önlemlerin alınmasını gerektirmektedir. Örgütlü direnişin bu denli etkili olması, Türkiye’de sendikal mücadelenin potansiyelini ortaya koymuştur; zira benzer süreçler diğer sektörlerde de örnek alınabilecek bir model sunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Eğitim Sektöründe İşçi Haklarının Genel Çerçevesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim sektörü, Türkiye’de istihdamın en geniş alanlarından birini oluştururken, işçi hakları açısından maden sektöründen belirgin farklılıklar sergilemektedir. Kamu okullarında kadrolu istihdamın hâkim olduğu eğitim alanında özel okullarda çalışan öğretmenler ve yardımcı personel, güvencesiz çalışma koşullarının ağırlığını hissetmektedir. 2025-2026 eğitim öğretim yılı boyunca özel eğitim kurumlarında gözlemlenen uygulamalar, öğretmenlerin sıklıkla on aylık kısa süreli sözleşmelerle istihdam edildiğini ve bu durumun kıdem tazminatı ile ihbar hakkı gibi temel işçilik haklarını fiilen sınırladığını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel okullarda asgari ücret düzeyinde veya elden ödeme biçiminde düzenlenen maaşlar, enflasyon karşısında erimekte ve eğitim emekçilerini yoksulluk sınırına yaklaştırmaktadır. Sigorta primlerinin eksik yatırılması veya hiç yatırılmaması gibi ihlaller, Meclis gündemine taşınan raporlarda da vurgulanmıştır. Bu koşullar, öğretmenlerin mesleki onurunu zedelemekte ve eğitim kalitesini dolaylı yoldan etkilemektedir. Nitekim, özel sektördeki eğitim işçileri, kamu öğretmenleriyle aynı nitelikte mesleki sorumluluk üstlenirken, haklar açısından ikinci sınıf bir statüye itilmektedir. Bu ayrım, eğitim sisteminin bütünlüğünü tehdit eden yapısal bir çelişkiyi yansıtmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel okullarda çalışan eğitim işçilerinin karşılaştığı sorunlar, salt ekonomik boyutla sınırlı kalmamaktadır. İş güvencesinin olmayışı, her eğitim yılı sonunda sözleşme yenileme baskısını beraberinde getirmekte ve öğretmenleri patron insafına terk etmektedir. Tazminat haklarının gaspı amacıyla tercih edilen kısa süreli sözleşmeler, yasal olarak belirli süreli iş akdi olsa dahi fiiliyatta belirsiz süreli çalışma ilişkisini gizlemektedir. Bu durum, İş Kanunu’nun koruyucu hükümlerini bypass etmekte ve emekçilerin uzun vadeli plan yapmasını engellemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca, denetim süreçlerinde öğretmenlerin özlük haklarının yeterince incelenmemesi, sorunun derinleşmesine katkıda bulunmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı’nın özel kurumlara yönelik denetimleri ağırlıklı olarak müfredat ve fiziki koşullar üzerine odaklanırken, sigorta, ücret ve çalışma saatleri gibi emekçi hakları arka planda kalmaktadır. Öğretmen odalarında yaşanan güvencesizlik, mesleki tükenmişliği artırmakta ve eğitimde niteliğin düşüşüne zemin hazırlamaktadır. Derinlemesine bakıldığında, bu problemler neoliberal eğitim politikalarının bir yansımasıdır; zira özel sektörün genişlemesi, kamusal eğitim yükünü hafifletme adına emek sömürüsünü normalleştirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim işçilerinin örgütlenme düzeyi de maden sektörüne kıyasla daha düşük kalmıştır. Sendikal faaliyetlerin sınırlı olması, kolektif pazarlık gücünü zayıflatmakta ve bireysel mücadeleleri kaçınılmaz kılmaktadır. Ancak son yıllarda görülen grev girişimleri ve basın açıklamaları, bu alanda da bir uyanışın işaretlerini vermektedir. Özel İtalyan Lisesi gibi örneklerde toplu sözleşme talepleriyle başlayan eylemler, 1 Mayıs’a yaklaşırken eğitim emekçilerinin sesini duyurmuştur. Yine de bu çabalar, maden işçilerinin kazandığı türden sistematik bir uzlaşmaya henüz dönüşmemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maden ve eğitim sektörlerini karşılaştırdığımızda, ortak nokta emeğin güvencesizleştirilmesi iken, farklar sektörün doğasından kaynaklanmaktadır. Maden gibi fiziksel riskin yüksek olduğu alanlarda direniş, kamuoyunda daha görünür hale gelmekte ve devlet müdahalesini tetiklemektedir. Eğitimde ise “görünmez emek” niteliği, sorunların kronikleşmesine yol açmaktadır. Öğretmenler, toplumun geleceğini şekillendiren bir role sahipken, kendi gelecekleri belirsiz bırakılmaktadır. Bu paradoks, eğitim sisteminin sürdürülebilirliğini sorgulatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşçi haklarındaki sektörel eşitsizlik, genel olarak emek piyasasının parçalı yapısından beslenmektedir. Örgütlü direnişin madende başarıya ulaşması, eğitimde de benzer bir potansiyelin varlığını kanıtlamaktadır. Ancak eğitim emekçilerinin kazanımı, yalnızca ücret ve tazminatla sınırlı kalmamalı; aynı zamanda mesleki itibarın korunması ve eğitim kalitesinin yükseltilmesiyle bütünleşmelidir. Aksi takdirde, özel sektördeki güvencesizlik, kamu eğitimine de sirayet ederek sistemik bir krize dönüşebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de işçi haklarının güçlendirilmesi, 1 Mayıs ruhunun gereği olarak bütün sektörleri kapsamalıdır. Eğitim işçileri için acil öncelik, kısa süreli sözleşmelerin belirsiz süreliye dönüştürülmesi ve kıdem tazminatı hakkının fiilen uygulanmasıdır. Sendikal örgütlenmenin teşviki, denetimlerin özlük haklarını merkeze alması ve eşit işe eşit ücret ilkesinin hayata geçirilmesi, kalıcı çözümler arasında yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maden sektöründeki kazanım, eğitim emekçilerine de ilham kaynağı olmalıdır. Kolektif mücadele, yalnızlık hissini aşmanın en etkili yoludur. Ancak bu mücadele, hukuki çerçeve içinde ve toplumsal dayanışma ile yürütülmelidir. Gelecek yıllarda eğitim sektörünün işçi hakları gündemi, maden gibi somut kazanımlarla zenginleşirse, 1 Mayıs yalnızca bir anma günü olmaktan çıkıp, gerçek bir dönüşüm bayramına evrilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs 2026, maden işçilerinin direniş kazanımlarıyla hatırlanırken, eğitim sektöründeki sorunlar hala çözüm beklemektedir. Bu durum, Türkiye işçi sınıfının heterojen yapısını ve mücadele dinamiklerini yansıtmaktadır. Eğitim işçilerinin hak mücadelesi, yalnızca bireysel refahı değil, toplumun geleceğini de ilgilendirmektedir. Örgütlü direnişin madende yarattığı etki, eğitimde de tekrarlanabilir niteliktedir. Kalıcı adalet için, sektörler arası dayanışmanın güçlenmesi ve yapısal reformların hayata geçirilmesi şarttır. Böylece emek, yalnızca bayramlarda değil, her günde onurlandırılmış olacaktır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/1-mayis-isiginda-turkiyede-egitim-iscilerinin-durumu-1777721868.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Taksim’in üzerindeki sır perdesini aralamanın zamanı hala gelmedi mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/taksimin-uzerindeki-sir-perdesini-aralamanin-zamani-hala-gelmedi-mi-13219</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/taksimin-uzerindeki-sir-perdesini-aralamanin-zamani-hala-gelmedi-mi-13219</guid>
                <description><![CDATA[Her 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nın demir bir kafese konmasının arkasındaki neden ne olabilir?  Bunun nedeni bu resmi temsil sahnesinin iktidar gücünün sergileneceği, diğerlerinin silineceği bir yer olarak görülmesi mi?  Yoksa 1 Mayıs’ların gündeme getirdiği sınıfsal çelişkilerin kültürel karşıtlıklarla bastırılması mı?  Taksim’in her 1 Mayıs’ta kafeslenerek bir boşluğa dönüştürülmesinin üzerindeki bu sır perdesinin olayların bize gösterildiği biçimiyle değil, Foucault’un “soykütük” adını verdiği bir okuma biçimiyle kaldırılabileceği, bu mekanın güçler ilişkisinden bağımsızlaştırılmasıyla,  sembolik şiddetin tersine çevrilmesiyle tarihin travmatik izlerinin farklı bir şekilde açığa çıkarılabileceği, iyileştirilebileceği neden düşünülmesin?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Her 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nın demir bir kafese konmasının toplumsal hafızadaki en travmatik hadiselerden birine işaret ettiğini hissediyorum. Her defasında bu müşterek alanda hissedilenlerin dile getirilmesine imkan tanımayan dışlayıcı bir şiddetle karşılaştığımı...</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bunun nedeni yalnızca bu mekanın her 1 Mayıs’ta kafeslenerek bir boşluğa dönüştürülmesi, ya da iktidarın polislerle, bariyerlerle yaptığı güç gösterisi değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Belki de Taksim’in kafeslenmesinin, yani görünenin arkasında başka bir sır var: Birlikte yaşama deneyiminin, hukukun iptal edildiğini gizlemek. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Atatürk’ün davetiyle 1936 yılında İstanbul’a gelip 19. yüzyılın dönüştürdüğü Pera ile yeni semt, Şişli arasında kalan bu boşluğu şehrin müşterek bir kamusal alanına dönüştürmeyi akıl eden Paris’in baş plancısı Henri Prost’un hiç süphesiz öngördüğü kamusal alan kavramı bu değildi. Dahası İkinci Mahmut’tan günümüze, devlet iktidarını paylaşan aktörlerin modernleşme sürecinden ve kamusal alan kavramından anladıkları da.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Taksim Meydanı rejimin ürkütücü bir sırrını gizliyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte bu ürkütücü sırrın ortaya çıkmaması için onu kafesler içine almak, gösterilere kapatmak, onun kamusal varlığını her 1 Mayıs’ta iptal etmek gerekiyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Peki diyeceksiniz, bu kadar apaçık olan, herkesin bildiği bir şey, bu kadar tanıklıklara rağmen nasıl oluyor da bir sır olarak kalabiliyor? Yalnızca asfalt, beton ve granit kaplamalardan -ve biraz da yeşilliklerden- oluşan bir meydan bu kadar ağır yükü nasıl sırtında taşıyabiliyor? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu soruyu da ancak bir soruyla cevaplamaya çalışabilirim: Herkesin bildiği bir şey bir sır olarak kalabilir mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Bu sırrı gizlemek için onu her 1 Mayıs’ta kafese kapatmak gerekiyor</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Taksim Meydanı ilan edilmemiş bir savaş alanı. Sınıfsal çelişkilerin kültürel denilen karşıtlıklarla, çatışmalarla perdelendiği. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte herkesin bildiği, ama bilmezden geldiği, yani üzerinde anlaştığı bu sırrı gizlemek için onu her 1 Mayıs’ta kafese kapatmak gerekiyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aslında bu sırrı herkes biliyor ve hiç yeni bir şey değil. 28 Şubat Süreci, Taksim Meydanı’nın ilan edilmemiş bir savaş alanı, hatta bu savaşın en önemli cephe hattı olduğunu gösterdi. Nitekim farklı bir kamusallık biçimini mucizevi bir şekilde ortaya koyan, barışın nasıl gerçekleşebileceğini dünya aleme gösteren Gezi de ancak taraflar arasında örtük bir anlaşma ile çatışma alanına taşınarak, onlarca gencin öldürülmesiyle, yüzlerce kişinin sakat kalmaları, yaralanmalarıyla imha edilebildi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Öyle değli mi? Ta 31 Mart Vakası’nda yığılı infaz edilmiş askerlerin cesetlerden dolayı Veba Hastanesi (bugünkü Fransız Başkonsolosluğu) binasının kapısından çıkıp Taksim Topçu Kışlası’nın ötesindeki kiliseye dua etmeye gitmeye çalışan Katolik rahibelerin tanıklıklarındaki gibi. 1977 1 Mayıs’ında kurşunlara hedef olan, kalabalığın üzerine dalan panzerin altında ezilen, Kazancı yokuşunun başında park etmiş kamyonun bulunduğu yerde sıkışarak can veren insanların çığlıkları gibi... Bu çığlıkları bugün hala duymamanın imkanı var mı? Ne yazık ki gerçek bir tanıklık imkansız. O çaresiz insanların neler yaşadıklarını ancak hissetmeye çalışıyoruz. Ama ona da izin verilmiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte bu şekilde 1 Mayıs’lar ehlileştirilmiş, siyasal kamusal alan da sınıf çelişkilerini ve sistemi sorgulama kabiliyetini yitirmiş oluyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Apaçık olan bir şeyin nasıl bir sırra dönüştüğüne gelince. Zannedersem bunun hakkında yeterince ipucu verdim. Kültürle! </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Yakından tanıdığımızı zannettiğimiz kültürel karşıtlıklarla.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Ulus-devletin kültürel kamusal alanı ne kadar seküler?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Kültür, sanat, mimarlık... falan derken kimi zaman devletin resmi kamusal alanına nasıl dahil olduğumuzu zannedersem pek fark etmiyoruz. Masum gözüken bir sanat uğraşı, hakim olan bir mimarlık anlayışı gibi gözüken bir akımın kamu sahasını, müşterek alanı çitleyerek bir imtiyaz alanına dönüştürdüğünü fark etmiyor olabiliyoruz. Çoğu zaman da kimlerin nasıl silindiğini, yok sayıldığını, kimlerin nasıl öne çıkarıldığını anlamıyor ve hatırlamıyor olabiliyoruz. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu durumda “modern” denilen zamanların hakikat sınıfları olarak, resmi kamusal alanın inşasında kültürün (ya da mimarlığın, sanatın) nasıl bir oynadığını bildiğimiz halde bilmiyormuş gibi yapıyoruz. Ne de olsa müşterek alanlarla ilgili meseleler iktidarları ve siyasal tercihleri ilgilendiriyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Buna modernliği okuma kılavuzundan mahrum kalmak da denebilir. Çünkü bu kılavuz olamadan neo-klasik dünyanın içine hapsolmamak mümkün değil. Oysa modern devletin en temel ideolojik aygıtı olarak kültür bu çelişkiyi karşıtlıklarla, düşmanlıklarla, çatışmalarla maskeliyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">&nbsp;“Klasik” olarak nitelenen dönemde görünen o ki, din kurumları bu rolü üstlenmişti. Modern denilen devlette kültür sınıfsal çelişkileri karşıtlıklarla gizlemeye yarayan bir ideolojik aygıt halini alıyor. Kültür kimin içeri alınacağı, kimin dışarıda kalacağını belirleyen bir mücadelenin de alanı olabiliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Mimarlığın (kültürün) sıradanlığı zannedersem biraz böyle bir şey</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte bu yüzden her dönem bu meydanı bir tiyatro sahnesi gibi yeniden tasarlamakla görevlendirilen plancılar ve mimarlar bu sırrı bildikleri için olmalı, bütün bunlardan habersizmiş gibi yaparak ulaşım, yer kaplamaları, yeşilliklerin yeniden düzenlenmesi gibi işlerle uğraşıyorlar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Sanki olan bitenlerle, yaşananlarla ilgisizmiş gibi. Böylece imtiyaz sahipleri bu müstesna kamusal alanın asıl sahibi olana itaat içinde tanımlıyorlar. Tipik bir şekilde bu imtiyaz sistemi devletle sekülerleşmemiş kamusal alandaki kültür eliti arasındaki bir mutabakatla oluşuyor. Failler olarak daima iktidarlar gösteriliyor. Kamusal alanda yer alan kültür sanki bir teslimiyet alanı. Kamu gücünü ve imtiyazlarını kullananlar iktidarın arkasına saklanıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Görevini yap, güç ve imtiyaz sahibi ol! “Mimarlığın (ya da kültürün) sıradanlığı” zannedersem biraz böyle bir şey. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Modernleşme sürecinde Rum toplumunun seçkinlerinin yerleştiği Sıraselviler’deki büyük Aya Triada Kilisesi’nin Tophane’deki Nusretiye Camii gibi bu resmi temsil sahnesinin başat ögesi olma, meydana yukarıdan bakma niyeti falan yok. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Meydan kilise inşa edildikten çok sonra, bir takım binaların yıkımıyla açılıyor. Meydanla arasına özenle konmuş olan ve üzerinde “Türkiye Türklerindir” yazan reklam panolarının -kilisenin böyle bir niyeti olmasa da- devlet tarafından alınmış bir tedbir olduğunu tahmin etmek zor değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Meydandaki Cumhuriyet Anıtı ise bu açıdan anlamlı olabilecek başka küçük bir ipucu veriyor: Anıtın tasarımını yapıtlarıyla Cumhuriyet’in kuruluş safhasında izler bırakan heykeltraş, ressam Pietro Canonica, çevre düzenini de mimar Giulo Mongeri yapmış. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anıt 1929’da tamamlandığında elbette ki çevresinde henüz meydan falan yok. Neo-klasik ya da “oryantalist” tarzda diyebileceğimiz bir tarzda. Yani ulus-devletin yeni kültür eliti henüz eskisini silmemiş. Bilindiği gibi modernist ve arınmacı “İkinci Milli” işte bir siyasal ve kültürel bir program olarak 2. Dünya Savaşı öncesinde bu Osmanlıcı, “Birinci Milli” adı verilen akımı tasfiye ediyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Azınlıklardan toplanan paralarla gerçekleştirilen, aynı zamanda İstanbul’un Ankara’ya itaatini sergileyen bu müstesna anıt aynı zamanda ilginç bir şekilde bastırılmış olanı, ya da devletin resmi kamusal alanı içindeki bir rekabetin izlerini farkında olmadan geleceğe taşıyan bir haberci değil mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Çok milletli sistemin yerini “düşmanlık hukuku”nun alması </span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Sanat ve mimarlık tarihinde “Birinci Milli” adı verilen Yeni-Osmanlıcı akım ile onu tasfiye etmeye çalışan “İkinci Milli” akımın bire bir karşılıklarını siyasette de görmek mümkün. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Milli akımlardan birincisi, yani “Osmanlıcılık” devlet içinde kısmen de olsa bastırılmış bir dip akıntı olmaktan çıkıp, devletin resmi kamusal temsil sahnesinde boy gösterince çoğu devlet ve siyaset eliti zannedersem o güne kadar pek alışık olmadıkları bir şeyle karşılaştıkları için şaşırıyorlar. Kamu gücü ile elde ettikleri imtiyazlarının terk etmeye, paylaşmaya pek razı olmadıkları ortaya çıkıyor. Bu defa milli akımlar ve soylulaştırma dinamikleri birbirleriyle kapışıyorlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Oysa geçmişte böyle bir sorun olmamıştı. Sorun daha başta inkar edilecek yöntemlerle, şiddetle ortadan kaldırılmıştı. Bu topraklarda yaşayan Müslüman olmayanlar şiddet kullanılarak ya dışarıda bırakılmışlardı, ya da yok edilmişlerdi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu açıdan Osmanlı Modernleşmesi denilen dönüşüm Avrupa’dakiler gibi tipik bir ulus-devlet değil, çok milletli bir sistemin inşası gibi. Avrupa ulus-devletleri, bütün felsefi çabalara rağmen ancak büyük belalar, acılar ve savaşlar yaşadıktan sonra kimi zamanlarda bunun farkına varıyorlar. Avrupa Birliği’nin temelinde daha çok böyle bir farkındalık var. Bu nedenle hukuk sistemleri de birleşiyor. Buna karşılık Can Yücel’in konferansında işaret ettiği gibi Türkiye modern bir ulus-devlet olduğunu kimi zaman hatırlıyor, kimi zaman da unutuyor. Açıkça söylemek gerekirse bu konuda kararsız. Ama bu kararsızlık sanıldığı gibi yalnızca siyasetçilerde değil. Hatta devlet gücünü kullanan, ideolojik yeniden üretimini gerçekleştiren bürokratlar, kültür seçkinleri, mimarlar, sanatçılar, sesi çıkan “sivil toplum” kendi imtiyazlarını kaybetmemek için daha dirençli. Siyasetçiler zaman zaman “kararsız” gibi gözükseler bile onlar bu rejimi sürdürmekte daha kararlılar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD Elçisi Tom Barrack’ın bu coğrafyada modernleşme sürecinde “empatiye sahip olan monarşilerin daha iyi ve elverişli yaşam koşulları sundukları” tezi zannedersem bu gözleme dayanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Sır perdesini aralamanın zamanı hala gelmedi mi? </span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Eğitimle bu sembolik sınıfa dahil olan bürokratlar ve devletin yeni seçkinleri içine doğdukları bu milli iktidar sistemini bir taraftan keyfi bir şekilde kullanırken bir taraftan da eskisinin sanki devamıymış gibi gösteriyorlar. Hatta belki eskisinden daha sahici ve kendilerine ait bir öze sahip bir geçmiş olarak inşa etmeye çalışıyorlar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte Osmanlılılığın yeniden icadı böyle bir şey. Ama devletin tepesinde dursa da, yalnızca o mu? Yalnızca bu coğrafyada yaşayan toplulukların iktidar aygıtıyla, modernleşme süreçleriyle haşır neşir olan bir bölümü değil, birbirine benzeyen ilişkilerle müşterek alanlarını modern kamusal alanlarına dönüştüren bütün topluluklarda kültür benzer bir rol oynuyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bunun bir nedeni de bağımsız bir kültür sahasının bulunmayışı. Kültür alanında yer alan aktörler kamu sahasını birbirlerine kapatarak kendi imtiyazlı konumlarını sürdürmeyi tercih ediyorlar. 2005’de siyasette heyecan yarattığı söylenebilecek Avrupa Birliği adaylığı konusundaki en büyük engeli de bu oluşturuyor. Çünkü kapsayıcı, seküler bir kamusal alan yaratmak yerine sekülerliği de bir tarz, bir yaşam biçimi gibi göstermek bu imtiyazcı seçkinlerin işine geliyor. Modernlik ve sekülerleşme bir devlet ideolojisine, bir stil paradigmasına dönüştürülüyor. Kamu gücünü kullanan resmi kültür eliti imtiyazlarını muhafaza etmek için içine doğduğu bu kamusal alanın dışlayıcı olmasını, hatta şiddet yaratmasını sorun etmiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu da ulus-devletin her ne kadar seküler bir kamu modelinden ilham alsa da öyle olmadığını gösteriyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu nedenle kültürün devletin ideolojik bir yeniden üretim alanı olma halinden ya da Neo-klasik denebilecek bir dünyadan bir türlü çıkılamıyor. Çünkü demokratik rejimlerin temelini oluşturan kültürel alanın resmi alandan bağımsızlaşması, yani sekülerleşme zaman zaman bir takım pırıltıları ortaya çıksa da bir türlü mümkün olamıyor. Çünkü modernlik de sermayenin hayırseverlik alanına, sanat müzelerine, kurumlarına izole edilerek, kamusal alanla teması engelleniyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bugün olan bitenlerle ilgili “düşman hukuku” ya da “hukukla savaş” veya “darbe rejimi” gibi kavramlar kullanılırken iktidar gücünü kullananların bir temsil sahnesi olan Taksim için de bir başka tür tarih okumasına ihtiyaç yok mu? Bu travmatik izlerin bu mekanın güçler ilişkisinden bağımsızlaştırılmasıyla, sembolik şiddetin tersine çevrilmesiyle açığa çıkarılması neden düşünülmesin? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bütün bu olan bitenlerin üzerindeki sır perdesini aralamanın zamanı hala gelmedi mi? </span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/taksimin-uzerindeki-sir-perdesini-aralamanin-zamani-hala-gelmedi-mi-1777721441.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kral Charles Trump’ın sofrasında: Semboller mi, stratejik mesaj mı?</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kral-charles-trumpin-sofrasinda-semboller-mi-stratejik-mesaj-mi-13218</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kral-charles-trumpin-sofrasinda-semboller-mi-stratejik-mesaj-mi-13218</guid>
                <description><![CDATA[Şakalar ve çanlar hatırlanır ama asıl iz bırakan bir Kral’ın salonu bölebilecek bir siyasi kırılganlık anında iki tarafı da aynı cümlede tutmayı başarmasıdır. Bunu yapabilmek için hem güçlü bir siyasi sezgi hem de kraliyet kurumunun birikmiş otoritesi gerekir. Charles ikisine de sahipti. Bundan sonra sıra Starmer ile Trump’ta ve şu an için ikisinin de aynı sofrada oturma lüksü yok.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">29 Nisan’da Washington’da, Beyaz Saray’ın resmi yemek salonunda İngiltere Kralı III. Charles ve Kraliçe Camilla, ABD Başkanı Donald Trump ve eşiyle karşı karşıya oturdu. Yirmi yılı aşkın aradan sonra gerçekleşen bu ilk kraliyet ziyareti, ABD’nin bağımsızlığının 250. yılı çerçevesine oturtulmuştu; lakin aynı günlerde İran savaşı sürdüğünden, Hürmüz abluka altındayken ve Londra-Washington arasında gerilim tırmanmışken bu buluşmanın sembolik ağırlığı pek çok resmî açıklamanın çok ötesine geçti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ziyaret, iki ülke arasındaki en gergin dönemlerden birine denk geldi. Trump, geçtiğimiz aylarda Başbakan Keir Starmer’ı defalarca hedef almış; İngiltere’nin İran müdahalesine mesafeli durmasını “nankörlük” olarak nitelendirmişti. Starmer ise&nbsp;</span><a href="https://www.npr.org/2026/04/28/nx-s1-5800874/trump-king-charles-relationship-congress-state-dinner" target="_blank"><span style="color:black">Kral’ın bu ziyaretini</span></a><span style="color:black"> “ittifakın vazgeçilmezliğini” pekiştirecek bir fırsat olarak kamuoyuna tanımlamıştı. Kraliyet ziyareti bu yüzden Londra için hem diplomatik bir tampon hem de Starmer’ın tek başına başaramayacağı bir güven mesajını Washington’a iletmenin en zarif yolu olarak kurgulandı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump ise ziyareti bambaşka bir açıdan sahiplendi. Devlet yemeğinde kendine özgü bir hamle yaparak Charles’ı resmen kendi İran politikasının destekçisi ilan etti: “Charles benimle hemfikir, hatta benden bile daha fazla” dedi ve salonun önünde İngiliz monarşisini köşeye sıkıştırdı. Charles bu cümleye o an yanıt vermedi; ancak Kongre kürsüsünden verdiği mesajlar, ziyaretin gerçek siyasi içeriğinin nerede yattığını açıkça gösterdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Kongre Konuşmasının Satır Araları</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Charles’ın Kongre’deki yaklaşık 25 dakikalık konuşması, protokol dilinin dışına çıkarak hatırı sayılır bir siyasi ağırlık taşıdı. Trump’ın NATO’ya yönelik süregelen eleştirilerine doğrudan değinmeksizin “</span><a href="https://www.npr.org/2026/04/28/nx-s1-5800874/trump-king-charles-relationship-congress-state-dinner" target="_blank"><span style="color:black">Bir ulusun tek başına bu yükü taşıyamayacağını</span></a><span style="color:black">” söyledi ve 11 Eylül sonrasında NATO’nun kolektif savunma maddesi tarihte ilk kez işletildiğinde tüm müttefiklerin ABD’nin yanında durduğunu hatırlattı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ukrayna’ya desteğin sürmesi çağrısı yaptığında ise salonda hem Cumhuriyetçi hem Demokrat üyeler ayakta alkışla karşılık verdi. Bir kraliyet konuşmasının Kongre’de bu kadar net bir bipartisan refleks tetiklemesi, son yıllarda neredeyse hiç görülmeyen bir andı desek haksız sayılmayız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Pek çok analist bu konuşmayı özenle seçilmiş kelimelerin ardına gizlenmiş ama net bir siyasi hatırlatma olarak okudu. Trump’ın kendi partisi içinde bile Ukrayna’ya desteği tartışmaya açtığı bir dönemde, İngiliz monarşinin Kongre kürsüsünden verdiği mesaj, diplomatik bir jestten öte ittifakın içindeki bir kesime doğrudan yapılmış bir çağrıydı aslında. Söylemin zarif kalıplarla sarıldığı doğru; ama arkasındaki kasıt oldukça netti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Davetli Listesinin Anlattıkları</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Devlet yemeklerinin davetli listesi her zaman siyasi bir metin olarak okunur.&nbsp;</span><a href="https://www.haberturk.com/trump-in-kral-charles-icin-verdigi-yemek-ne-anlatiyor-3881262" target="_blank"><span style="color:black">New York Times’ın yaptığı analize göre</span></a><span style="color:black">&nbsp;bu gecenin listesinde en az 10 Amerikalı milyarder, 6 Fox News sunucusu ve Trump ailesine yakın isimler yer alırken Demokrat politikacılara hiç yer verilmedi ve İngiliz misafir sayısı oldukça sınırlı kaldı. Yani bu sofra, İngiltere onuruna verilen bir ziyafetten çok Trump’ın kendi çevresinin şölenine dönüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu tercih, ittifak yönetimi anlayışının somut bir yansıması. Londra’ya verilen şey resmî onur; Trump’ın kendi ekosistemi ise akşamın gerçek kahramanlarıydı. Monarşinin bu tabloya nasıl baktığını tahmin etmek için fazla düşünmeye gerek yok. Zira İngiltere’nin en köklü kurumu, Jeff Bezos ve Fox yorumcularıyla aynı sofrada yer almak zorunda kaldı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Charles buna itiraz etmese de&nbsp;</span><a href="https://www.haberler.com/politika/trump-cifti-ingiltere-krali-iii-charles-ve-esi-19789106-haberi/" target="_blank"><span style="color:black">HMS Trump denizaltısından getirilen çanı</span></a><span style="color:black">&nbsp;Trump’a hediye ederken seçtiği nesne de tesadüf değildi. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir anı, iki ülkenin birlikte savaştığı bir döneme ait bir iz. Hediyenin dili kelimelerden çok şey söylüyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İngiliz basını bu sahneyi farklı biçimlerde yorumladı. Bir kesim, Kral’ın Trump’ın gösteri dünyasına dahil olmasını “kurumun onurunu zedelemek” olarak nitelerken, diğer bir kesim bunun bilinçli ve hesaplı bir tercih olduğunu savundu. Her iki okuma da kendi içinde tutarlı; ancak ikinci okuma daha ağır basıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">İran Eksenindeki Derin Çatlak</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yemeğin en sert anı, Trump’ın İran politikasını Charles’a mal etmeye çalışmasıyla yaşandı. Bu hamle, Londra’yı Tahran’a karşı ABD’nin yanında konumlandırmak anlamına geliyordu. Hâlbuki İngiltere İran müdahalesinde çok daha temkinli bir yol izlemişti. Charles bu anda suskunluğunu korudu. Ama İran’ın tepkisi gecikmedi: Tahran, “</span><a href="https://www.yenimesaj.com.tr/trump-ve-kral-charles-beyaz-sarayda-atisti-H1605241.htm" target="_blank"><span style="color:black">Avrupalılar ABD’nin kendilerine düşman olduğunu ancak şimdi anladı, ne acı bir uyanış</span></a><span style="color:black">” yorumunu yaptı. Bu cümle, ziyaretin bölgesel boyutunu da tek satırda özetliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İngiltere açısından bu gerilim yapısal. Londra hem Atlantik ilişkisini canlı tutmak hem de İran savaşına aktif katılım konusunda kendi kamuoyuna ve Avrupa ortaklarına karşı tutumunu korumak zorunda. Bu iki hedef birbiriyle çelişiyordu ve Charles’ın ziyareti bu çelişmeyi çözmek için değil, onu yönetilebilir tutmak için yapıldı aslında. CNN’in ziyaret öncesinde “krallığının en zor görevi” olarak nitelendirdiği bu Washington seyahati,&nbsp;</span><a href="https://www.cnn.com/2026/04/27/world/king-charles-us-state-visit-intl" target="_blank"><span style="color:black">tam da bu yüzden</span></a> <span style="color:black">diplomatik tarihte ender görülen bir hassasiyet gerektiriyordu. Starmer yönetiminin elinin kolunun bağlı olduğu, her adımın iç siyasette fatura kesilebileceği bir ortamda, Kral bu ziyareti bir çözümden ziyade adeta bir nefes alma alanı olarak üstlendi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">“Fransızca Konuşurdunuz” Şakasının Ötesi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Devlet yemeğinde Charles, Trump’ın Avrupalı müttefiklere yönelik süregelen “bedavacı” söylemine espriyle karşılık verdi: “Eğer İngiltere olmasaydı, bugün Fransızca konuşuyor olurdunuz.” Salon güldü. Trump da güldü. Ama bu şaka gerçekte söylenmesi güç bir şeyi söylemenin en rafine yoluydu: Transatlantik ittifak, Avrupa’nın ABD’ye olan borcu üzerine değil ortak bir tarihin mirasına dayanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu ziyaret, iki ülke arasındaki özel ilişkinin hâlâ işlevsel olduğunu gösterse de bunun ne kadar sürdürülebilir olduğu sorusu yanıtsız kaldı. Starmer’ın Trump ile doğrudan iletişim kurmakta zorlandığı, ticaret müzakerelerinin henüz sonuçlanmadığı ve İran politikasında Londra-Washington ayrışmasının derinleştiği bir ortamda Kral Charles’ın Kongre kürsüsüne taşıdığı mesaj diplomatik tarih sayfasına geçecek kadar güçlü. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şakalar ve çanlar hatırlanır ama asıl iz bırakan bir Kral’ın salonu bölebilecek bir siyasi kırılganlık anında iki tarafı da aynı cümlede tutmayı başarmasıdır. Bunu yapabilmek için hem güçlü bir siyasi sezgi hem de kraliyet kurumunun birikmiş otoritesi gerekir. Charles ikisine de sahipti. Bundan sonra sıra Starmer ile Trump’ta ve şu an için ikisinin de aynı sofrada oturma lüksü yok.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/kral-charles-trumpin-sofrasinda-semboller-mi-stratejik-mesaj-mi-1777721039.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir kadın kaç işte çalışır?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-kadin-kac-iste-calisir-13217</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-kadin-kac-iste-calisir-13217</guid>
                <description><![CDATA[1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü yalnızca çalışma hayatını değil, emeğin her halini hatırlamak için de bir gün. Çünkü emek sadece fabrikalarda, ofislerde ya da meydanlarda değil; hayatın görünmeyen taraflarında da var. Bazı insanlar seslerini duyurarak mücadele eder, bazılarıysa hayatın akışını sessizce omuzlar. Asıl mesele, hangi işi yaptığımızdan çok, verilen emeğin fark edilmesindedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, dünyada ilk kez 1886 yılında&nbsp;Chicago’da başlayan işçi hareketlerinin ardından ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günde sekiz saat çalışma talebiyle sokağa çıkan insanların hikayesiydi bu. Daha insanca çalışma koşulları, daha adil bir yaşam ve emeğin görünür olması için verilen bir mücadele…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aradan yıllar geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün hala insanlar seslerini duyurmak için meydanlarda. Madenciler, işçiler, emekçiler… Çünkü insan kolay kolay sokağa çıkmaz. İnsan önce sabreder. Bekler. Katlanır. Sonra bir gün, artık duyulmak ister.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama emek deyince aklıma başka bir konu daha takılıyor her seferinde.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu mücadele yalnızca meydanlarda mı yaşanır?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı emekler pankart taşımaz. Bazı yorgunluklar görülmez. Bazı insanlar, hiç “işçi” olarak anılmadan hayat boyu çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiç düşündünüz mü? Bir kadın aynı anda kaç işte çalışır gerçekten?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sabah herkesten önce uyanan, kahvaltıyı düşünen, çocukların programını organize eden, işe yetişen, toplantıya giren, telefonlara cevap veren ve eve döndüğünde ikinci mesaisine başlayan…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınların yaptığı işlerin büyük kısmı görünmezdir. Çünkü alışılmış, beklenen ve “zaten yapar” denilendir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir evin düzenini ayakta tutan şey çoğu zaman görünmeyen bir emektir. Kimsenin fark etmediği küçük detaylar, bitmeden düşünülen işler, hatırlanan doğum günleri, hazırlanmış çantalar, eksik kalmaması gereken sorumluluklar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın; aynı anda planlar, toparlar, yetişir, düşünür. Bir günün aksamasını engellemek için görünmeyen bir düzen kurar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emek bazen bir çocuğun saçını toplamakta, bazen yorulmuşken sofrayı kurmakta, bazense kendi yorgunluğunu erteleyip herkesin yükünü taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden bazı emekler hiç bitmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve en ilginç olan şey şudur: İnsan alıştığı emeği fark etmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her gün yapılan şeyler sıradanlaşır. Sürekli tekrar eden sorumluluklar görünmez hale gelir. Oysa görünmeyen şey, değersiz olduğu için değil; hep orada olduğu için fark edilmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de bu yüzden&nbsp;1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü&nbsp;yalnızca çalışma hayatını değil, emeğin her halini hatırlamak için de bir gün. Çünkü emek sadece fabrikalarda, ofislerde ya da meydanlarda değil; hayatın görünmeyen taraflarında da var. Bazı insanlar seslerini duyurarak mücadele eder, bazılarıysa hayatın akışını sessizce omuzlar. Asıl mesele, hangi işi yaptığımızdan çok, verilen emeğin fark edilmesindedir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 05 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/bir-kadin-kac-iste-calisir-1777641159.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Demokrasi paketi önerisi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokrasi-paketi-onerisi-13216</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokrasi-paketi-onerisi-13216</guid>
                <description><![CDATA[Gönül isterdi ki iktidar partisinin bu dönemde bir kez daha gündeme getirmiş olduğu yeni anayasa üzerinde çalışabilseydik. Keşke Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez “ 2. maddesinin” temel unsuru olan laik, demokratik, sosyal hukuk devletini geliştirebilseydik. Ama kamuoyunda bir sonraki seçimleri kazanmak amacıyla siyasi rakibini itibarsızlaştırma çabaları olarak algılanan mevcut anayasanın birçok maddesine aykırı girişimler sürüyor ne yazık ki.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir önceki <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/demokratik-arinma-13187"><span style="color:#2980b9">yazımda</span></a>&nbsp;Sovyet Bloğu’nun yıkılmasıyla birlikte demokratikleşerek Avrupa Konseyi (AK) üyesi olan Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin (MDAÜ) yönetimlerinin eski totaliter rejimle işbirliği yapmış olan yargı mensupları, yüksek devlet memurları ve politikacılar gibi kamu idaresinde anahtar rol oynamış kişilerin tasfiye süreci olan demokratik arınmadan (lustration) ve AK’nin bu amaçla belirlediği kriterlerden söz etmiştim. Devamla, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “çeyiz sandığı” metaforuyla Türkiye’de yürürlükteki anayasa ve yasalarda yer alan kuralları hiçe sayan kararları nedeniyle bazı savcı ve yargıçlar hakkında benzeri bir süreç başlatacağına ilişkin açıklamasına değinmiştim. Türkiye’yi “hibrit rejimler” kategorisine sokan bu kararların, Anayasa’nın Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın HSK’nın (Hakimler ve Savcılar Kurulu) doğal üyesi olduğuna hükmeden 159. maddesinden kaynaklandığına, çünkü yürütmenin bu madde yoluyla yargıya müdahale edebildiğine işaret etmiştim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de bugün mevcut anayasaya rağmen var olabilen bu hibrit rejim atmosferinden kurtulabilmek için bir arınma sürecine ihtiyaç duyulduğu, ancak bu sürecin, Sayın Özel’in de altını çizdiği gibi, muhalefetin birlikte önümüzdeki seçimleri kazanmasına bağlı bulunduğu görülüyor. Dolayısıyla bu atmosferden rahatsızlık duyan ve sorunları çözmek için Türkiye’nin ivedilikle Strasbourg kriterleriyle uyumlu bir anayasaya ihtiyacı olduğuna inanan, demokrasiyi içselleştirmiş muhalefet partilerinin üzerinde uzlaşı sağlayacakları, bazı zorunlu anayasa değişikliklerini içeren ortak bir demokrasi paketi etrafında birleşmeleri gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gözlemlerime göre, muhalefet partilerinin çoğu aslında birlikte hareket etmekten yana. Nitekim Özgür Özel, Türkiye İttifakı’ndan, İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu “bütünleşik” muhalefetten söz ediyor. Muhalefeti bütünleştirecek olan da ilkeleri ve kurallarıyla demokrasi elbette. CHP ve İyi Parti’nin yanı sıra izleyebildiğim Yeni Yol, Zafer Partisi, DEVA, Saadet, Yeniden Refah ve DEM Parti temsilcileri de bu konuda benzer görüşleri taşıyor ve yaşanan hibrit rejimlere özgü sorunların çözümünde de benzer yaklaşımları paylaşıyor. Bu partiler aşağıda özetlemeye çalışacağım demokrasi paketi önerisi konusunda ortaklaşabilirler mi bilemem ama bunun demokratların ortak paydası olabileceği düşüncesindeyim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa değişikliklerinin gerçekleştirilebilmesi için bugünkü muhalefet partilerinin bir sonraki genel seçimlerde TBMM’nin beşte üç çoğunluğuna, başka bir deyişle, birlikte 360 sandalyeye ulaşmaları şart elbette. Bu eşiğe ulaşabilirler mi bilemem ama bir muhalif adayın Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda, -ki bu ikinci turda çok daha mümkün- yürütmenin yargıya benzeri bir müdahalesinin başlarına gelme olasılığını bertaraf etmek için Cumhur İttifakı’nı oluşturan milletvekillerinin de demokrasi paketine destek vermesi beklenebilir. Keşke milletvekilleri bu konuda iktidar-muhalefet ayrımı olmaksızın bugün yaşanan sorunların önüne geçecek adımları şimdiden atabilse ve aşağıdaki zorunlu anayasa değişiklikleri önerileri bir sonraki yasama dönemine kalmasaydı. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zorunlu anayasa değişiklikleri</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının sağlanması için öncelikli konu, yukarıda altını çizdiğim gibi, Anayasa’nın 159. maddesinde değişiklik yapılmak suretiyle Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın HSK’nın doğal üyeliğinden çıkarılması. Bu zorunlu bir değişiklik. İvedilik taşımasa da AİHM’in üzerinde çok durduğu ilintili bir başka konu daha var: o da HSK’nın Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu olarak ikiye ayrılması ve üyelerinin bir kısmının doğrudan yargı organları, bir kısmının Meclis’te nitelikli çoğunlukla (3/5) seçilmesi. Erkler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının tam olarak sağlanabilmesi için ayrıca Anayasa Mahkemesi üye seçiminde de yürütmenin ağırlığının azaltılması, akademik ve baro kökenli üyelerin sayısının arttırılması gerekiyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa Mahkemesiyle ilgili 148. maddeye ayrıca anayasaya uymama sorununun büyük ölçüde çözümü için aldığı kararları takip ve icra denetimi fıkrası eklenerek mahkemenin etkinliğinin arttırılması da şart. Örneğin “<em>AYM, verdiği ihlal veya iptal kararlarının uygulanıp uygulanmadığını resen veya başvuru üzerine denetler. Kararın gereğini yerine getirmeyen merciler hakkında anayasal yaptırımların uygulanmasına karar verir. Bu kararlar kesin olup, ilgili tüm devlet organlarını ve kişileri bağlar</em>” gibi. Bu maddeye ilave olarak Anayasa’nın herkesi bağladığına ilişkin 11. maddesine de şöyle bir fıkra eklenmesinde yarar var: “ <em>Anayasa hükümlerini kasten uygulamayan veya yerine getirilmesini engelleyen kamu görevlilerinin bu fiilleri, görev suçları kapsamında hiçbir bağışıklık veya izin şartına tabi olmaksızın doğrudan soruşturulur. AYM’nin ihlal kararlarının gereğini süresi içinde ve tam olarak yerine getirmeyenlerin görevi, başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer."</em> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün uygulanmayan anayasa maddeleri ve AYM kararları sorunu bu şekilde ortadan kalkar ama bir başka sorunumuzun daha olduğu görülüyor. O da uygulanmayan AİHM kararları. Bu sorunu kökünden çözmek için Anayasa’nın 90. maddesinde de değişiklik yapılmasında yarar var. Bu maddeye iki fıkra eklenebilir. &nbsp;Birincisi, AİHM kararlarının bağlayıcılığı ve icra denetimi: “ AİHM <em>tarafından verilen ihlal kararları, kesinleştiği tarihten itibaren hiçbir merciin onayı veya yorumu gerekmeden doğrudan uygulanır</em>. “ İkincisi uygulamanın gecikmemesi açısından şu içerikte bir fıkra: “<em>Kamu makamları ve mahkemeler, ihlal kararının gereğini en geç otuz gün içinde yerine getirmekle yükümlüdür. Kararların uygulanmamasından doğan hukuki, idari ve cezai sorumluluk şahsidir; hiçbir hiyerarşik talimat bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dönemde yaşanan ve mutlaka giderilmesi gereken bir başka sorun, örneğin 39. kurultayını tamamladığı halde, CHP’nin geçmiş 38. kurultayı ile ilgili devam eden ve kamuoyunda butlan davası olarak bilinen davada olduğu gibi, ilk ve üst derece mahkemelerinin ihtiyati tedbir, yürütmeyi durdurma veya iptal davaları açabilmeleri. Her ne kadar Anayasa’nın YSK (Yüksek Seçim Kurulu) ile ilgili 79. maddesinin 2. fıkrası “YSK’nın<em> kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz</em>” diyorsa da diğer mahkemeler örnekte görüldüğü üzere konuya müdahil olabiliyor. Bu dönemde siyasi rakibini tasfiye amacıyla yürütmenin yargıya müdahalesi olarak algılanan bu sorunu kökünden çözmek için 79. maddesinin ilk cümlesinde YSK’ya “münhasır yetki” tanımak, ardından şöyle bir fıkra eklemek gerekir: “<em>Hiçbir ilk derece veya üst derece mahkemesi, seçim süreci ve sonuçları üzerinde etkili olacak ihtiyati tedbir, yürütmeyi durdurma veya iptal kararı veremez.</em> <em>Seçim hukuku alanına giren konularda genel mahkemelerin yetkisi yoktur.</em>" &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşadığımız sorunların bir bölümü de anayasanın temel hak ve özgürlüklerle ilgili bölümündeki sınırlama nedenlerinin AİHM ölçütlerine uygun olmamasından kaynaklanıyor. Bu nedenler üzerinden birçok hakkın kısıtlandığı görülüyor. O bakımdan temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13. maddeden milli güvenlik ve kamu düzeni gibi muğlak gerekçeler ayıklanmalı, somut delil ölçütü getirilmeli ve sınırlama sadece başkalarının temel hak ve özgürlüklerini koruma ve şiddeti önleme amaçlı olmalı ki hakların özü korunabilsin. Bu madde örneğin şöyle yazılabilir: "<em>Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, somut delillerle kanıtlanmadıkça uygulanamaz; hürriyetin asıl, sınırlamanın istisna olduğu gerçeğine, ölçülülük ilkesine ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarına aykırı olamaz.".</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı mantıktan hareketle, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti başlıklı 26. madde metninden benzeri sınırlamaları içeren 2. fıkranın çıkarılması ve birinci fıkranın da örneğin şu şekilde yazılması AİHM kriterlerine çok daha uygun olur. &nbsp;"<em>herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir. Resmi makamların veya toplumun bir kesiminin rahatsız edici, aykırı veya sarsıcı bulduğu fikirlerin açıklanması bu hürriyetin koruması altındadır. Bu hürriyetin kullanımı, sadece başkalarının şöhret veya haklarının korunması ya da şiddete doğrudan teşviki önlemek amacıyla ve yargı kararıyla sınırlandırılabilir.</em>"</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün IBB davası başta olmak üzere özellikle CHP’li belediyelere yönelik olarak yaşanan makul şüphe olmaksızın alınan tutuklu yargılama kararları ve uzun tutukluluk süreleri sorunu, AİHM’in de en çok ihlal kararı verdiği alanlardan biri. Bu sorunu kökünden çözmek için 19. maddede düzenlenen kişi özgürlüğü ve güvenliğiyle ilgili maddeye şöyle bir fıkra mutlaka eklenmeli: “ <em>tutuklama, ancak suç işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin varlığı ve kaçma veya delilleri karartma tehlikesinin başka bir adli kontrol tedbiriyle önlenemeyeceği hallerde başvurulan en son çaredir. Tutukluluk süresince yargılamanın makul sürede bitirilmesi esastır; aksi halde kişi derhal serbest bırakılır."</em></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi paketinde yer alabilecek reformlar</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşamakta olduğumuz hibrit rejime özgü sorunları gidermek için zorunlu gördüğüm yukarıdaki anayasa değişikliklerine ek olarak, siyasi partilerle ilgili Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti başlıklı 26. maddeye paralel olarak kapsamlı bir değişiklik yapılması da gerekir. Bu kapsamda demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilere daha fazla hareket serbestisi sağlamak ve faaliyetlerini durdurma ya da kapatma koşullarını AİHM kriterlerine uygun olarak sadece “şiddete çağrı” ve “şiddete teşvik ” ölçütlerine bağlı tutmak uygun olur. Bu bağlamda, bir siyasi partinin ancak resmi program veya tüzüğünün açıkça şiddete çağrı yapması, eylemleriyle şiddeti bir siyasal yöntem olarak benimsediğinin ve şiddeti teşvik ettiğinin somut delillerle kanıtlanması ya da bir terör örgütüyle organik, hiyerarşik ve süreklilik arz eden bir bağ içinde olduğunun yargı kararıyla tespiti halinde kapatılabileceğinin anayasal güvence altına alınması gerekir. Demokratlar, 2008’de iktidarda olduğu halde AK Parti’ye kapatma davası açılmasına nasıl karşı çıktılarsa, bugün CHP’ye kapatma davası açılabileceğinin ima edilebiliyor olmasını da elbette kınıyorlar. Bu saçmalığa son vermenin yolu bu maddelerin artık AİHM standardına kavuşturulmasından geçiyor.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan, bu yasama döneminde TBMM’nin doğal nedenlerle eksilen üyeleri için 78. maddede kayıtlı ara seçim zorunluluğundan kaçınıldığı görülüyor. Bunun nedeninin Meclis’in salt çoğunluğuna sahip siyasi partilerin seçim kararını yürürlüğe koymak istememesi olduğu görülüyor. O bakımdan bu maddede değişiklik yapılarak anayasa hükmünün otomatik olarak yürürlüğe girmesinin sağlanması gerekiyor. Anayasalar doğrudan millet iradesiyle yürürlüğe girerler. Bir anayasa hükmünün milletin seçtiği temsilcileri aracılığıyla ihlal edilmesi anayasada yazmıyorsa mümkün olmamalı. Bu bağlamda, nasıl uygulanacağı açıkta kalmış olan 78. maddeye ilk 30 aylık sürenin dolmasının ardından işleyecek şu hükmün konulmasında yarar var: “<em>üyeliklerdeki boşalma, Meclis Başkanlığı tarafından yedi gün içinde YSK’ya bildirilir. YSK, başka bir makamın onayı gerekmeksizin ara seçim sürecini resen başlatır ve yürütür.” </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasalar değişmez metinler değildir. İhtiyaçlar doğduğunda ya da millet iradesinin güncellenmesine dayalı geri çağırma hakkı veya asgari gelir hakkı gibi yeni kuşak haklar geliştiğinde pekâlâ revize edilebilmelidir. Anayasamızda ayrıca erkler ayrılığının pekiştirilmesine ve sosyal hakların geliştirilmesine ihtiyaç var. Ayrı bir yazı konusu ama yeni kuşak haklar dahil daha birçok reform dile getirdiğim demokrasi paketinde yer alabilir elbette. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gönül isterdi ki iktidar partisinin bu dönemde bir kez daha gündeme getirmiş olduğu yeni anayasa üzerinde çalışabilseydik. Keşke Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez “2. maddesinin” temel unsuru olan laik, demokratik, sosyal hukuk devletini geliştirebilseydik. Ama kamuoyunda bir sonraki seçimleri kazanmak amacıyla siyasi rakibini itibarsızlaştırma çabaları olarak algılanan mevcut anayasanın birçok maddesine aykırı girişimler sürüyor ne yazık ki. Bu girişimlerin demokratlarca kabulü mümkün değil. Demokratlar için hangi siyasi partinin seçim kazanması değil, evrensel ilkeler doğrultusunda, Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olması önemli olan. Çünkü demokratik hukuk devleti, merkezinde halkın olduğu, ilkelere dayalı bir yönetim biçimi. Doğru yapanın iktidarda kaldığı, yanlış yapanın ise önünde sonunda gitmek zorunda olduğu bir sistem. İyi tarafı da bu işte. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/demokrasi-paketi-onerisi-1777731083.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yüksek motivasyon için öğrencinin çalışma ortamı nasıl olmalıdır?</title>
                <category>EĞİTİM</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yuksek-motivasyon-icin-ogrencinin-calisma-ortami-nasil-olmalidir-13215</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yuksek-motivasyon-icin-ogrencinin-calisma-ortami-nasil-olmalidir-13215</guid>
                <description><![CDATA[Araştırmalar, öğrencinin çalışma ortamının yalnızca fiziksel koşullarla sınırlı olmadığını; pedagojik yaklaşımlar, teknolojik kullanımı ve psikolojik ihtiyaçların birlikte ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Etkili bir öğrenme ortamı, sade ve düzenli bir fiziksel yapı sunarken aynı zamanda öğrencinin aktif katılımını destekleyen, bireysel ihtiyaçlarına cevap veren ve anlamlı öğrenme deneyimleri sunan bir sistem olmalıdır. Motivasyon ise dışsal baskılarla değil, öğrencinin sürece dahil edilmesi, anlam kurabilmesi ve kendini yeterli hissetmesiyle gelişmektedir. Bu nedenle eğitimde temel hedef, yalnızca bilgiyi aktaran ortamlar oluşturmak yerine öğrencinin öğrenme isteğini sürdürülebilir hale getiren bütüncül bir öğrenme ekosistemi kurmak olmalıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğitimde başarı, çoğu zaman öğrencinin bireysel kapasitesiyle açıklanır. Oysa güncel araştırmalar, öğrenmenin yalnızca bireysel bir süreç olmadığını; çevresel, pedagojik ve psikolojik faktörlerin birlikte şekillendirdiği çok boyutlu bir yapı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda öğrencinin çalıştığı ortam ve bu ortamın motivasyon üzerindeki etkisi, öğrenme süreçlerinin niteliğini belirleyen temel unsurlar arasında yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çalışma Ortamının Bilişsel Boyutu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öğrenme ortamı, yalnızca fiziksel bir alan olmaktan daha çok öğrencinin dikkatini, algısını ve bilişsel yükünü yöneten bir sistemdir. Yapılan çalışmalar, aşırı uyarıcı çevrelerin (yüksek gürültü, yoğun görsel uyaranlar, sürekli dijital bildirimler) dikkat bölünmesine yol açtığını; buna karşılık tamamen uyaransız ortamların da motivasyonu düşürebildiğini göstermektedir. Bu nedenle ideal öğrenme ortamı, kontrollü uyaranlara sahip, sade ve düzenli bir yapı sunmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede, doğal ışık alan, dikkat dağıtıcı unsurların minimize edildiği ve öğrencinin kendine ait bir çalışma alanı hissi oluşturabildiği ortamların öğrenme performansını artırdığı görülmektedir. Ancak burada kritik nokta, öğrencinin aynı zamanda kendini o ortama ait hissetmesidir. Kişisel dokunuşlara izin veren alanlar, öğrencinin öğrenme sürecine duygusal olarak bağlanmasını kolaylaştırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alan Tasarımı ve Öğrenme İlişkisi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geleneksel sınıf düzeni, uzun yıllar boyunca öğrenmenin temel mekanı olarak kabul edilmiştir. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar, sabit ve öğretmen merkezli oturma düzenlerinin öğrencinin aktif katılımını sınırlandırdığını ortaya koymaktadır. Bunun yerine esnek, yeniden düzenlenebilir ve farklı öğrenme senaryolarına uyum sağlayabilen ortamların daha etkili olduğu vurgulanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim yenilikçi öğrenme ortamlarına ilişkin çalışmalar, bir sınıfı “yenilikçi” yapan unsurun yalnızca fiziksel donanım değil, bu donanımın öğrenme süreçlerinde nasıl kullanıldığı olduğunu göstermektedir. Aktif öğrenme yaklaşımı, alan tasarımı, teknoloji ve pedagojinin birlikte kurgulandığı bir sistem olarak öne çıkmaktadır. Öğrencinin araştırma yapabildiği, üretim gerçekleştirebildiği ve iş birliği içinde öğrenebildiği ortamlar, bilişsel derinliği artıran önemli faktörlerdir. Akademik olarak zorlanan öğrenciler bile, kendilerini ait hissettikleri ve çalışmaya anlamlı biçimde katkı sunabildikleri bir ortamda gelişme fırsatı bulabilmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknoloji Kullanımı ve Öğrenme Dinamikleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dijital teknolojiler, öğrenme ortamlarının vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Ancak araştırmalar, teknolojinin tek başına bir çözüm olmadığını; kullanım biçiminin belirleyici olduğunu göstermektedir. Amaçsız ve kontrolsüz teknoloji kullanımı dikkat dağınıklığına yol açarken, hedef odaklı ve yapılandırılmış kullanım öğrenmeyi desteklemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada, teknoloji bireyselleştirilmiş öğrenme süreçlerini destekleyen bir araç olarak kullanılmaldır. Öğrencinin ihtiyaçlarına göre uyarlanabilen içerikler ve anlık geri bildirim mekanizmaları, öğrenmenin kalitesini artırmaktadır. Dolayısıyla dijital araçlar, öğrenmenin merkezinde değil; öğrenmeyi kolaylaştıran bir destek unsuru olarak konumlandırılmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Motivasyonun Psikolojik Temelleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öğrenci motivasyonu, dışsal ödüllerle sürdürülebilen bir yapı değildir. Aksine, içsel motivasyonu destekleyen psikolojik ihtiyaçların karşılanmasıyla gelişir. İhtiyaçlar üç temel başlıkta ele alınabilir: özerklik, yeterlik ve ilişki.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özerklik, öğrencinin kendi öğrenme sürecinde söz sahibi olmasıyla ilgilidir. Öğrencinin seçim yapabildiği, kendi öğrenme stratejilerini belirleyebildiği durumlarda motivasyonun arttığı gözlemlenmektedir. Bu durum, öğrenmenin “zorunlu bir görev” olmaktan çıkıp “kişisel bir süreç” haline gelmesini sağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeterlik algısı ise öğrencinin başarabileceğine dair inancını ifade eder. Araştırmalar, küçük ve ulaşılabilir hedeflerle ilerleyen öğrencilerin daha yüksek motivasyon sergilediğini göstermektedir. Süreç odaklı geri bildirimler, öğrencinin kendi gelişimini fark etmesine yardımcı olarak bu algıyı güçlendirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve üzerinde çok durduğumuz ilişki boyutu ise öğrencinin öğretmen ve akranlarıyla kurduğu bağları kapsar. Öğrencinin kendini değerli hissettiği, dinlendiği ve anlaşıldığı bir öğrenme ortamı, motivasyonu doğrudan etkileyen önemli bir faktördür. Bu nedenle öğretmen-öğrenci etkileşimi, akademik başarı kadar duygusal güvenlik açısından da kritik bir rol oynamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Araştırmalar, öğrencinin çalışma ortamının yalnızca fiziksel koşullarla sınırlı olmadığını; pedagojik yaklaşımlar, teknolojik kullanımı ve psikolojik ihtiyaçların birlikte ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Etkili bir öğrenme ortamı, sade ve düzenli bir fiziksel yapı sunarken aynı zamanda öğrencinin aktif katılımını destekleyen, bireysel ihtiyaçlarına cevap veren ve anlamlı öğrenme deneyimleri sunan bir sistem olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Motivasyon ise dışsal baskılarla değil, öğrencinin sürece dahil edilmesi, anlam kurabilmesi ve kendini yeterli hissetmesiyle gelişmektedir. Bu nedenle eğitimde temel hedef, yalnızca bilgiyi aktaran ortamlar oluşturmak yerine öğrencinin öğrenme isteğini sürdürülebilir hale getiren bütüncül bir öğrenme ekosistemi kurmak olmalıdır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/yuksek-motivasyon-icin-ogrencinin-calisma-ortami-nasil-olmalidir-1777638506.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Emeksiz olmaz, emekte karşılıksız olmaz…</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/emeksiz-olmaz-emekte-karsiliksiz-olmaz-13214</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/emeksiz-olmaz-emekte-karsiliksiz-olmaz-13214</guid>
                <description><![CDATA[Türk-İş’in, Hak-İŞ’in ve DİSK genel merkezleri Ankara’da olmasına rağmen madencilere ziyaret etmediler ve dolaysıyla destekte vermediler. Neden çünkü yapılan mücadeleci demokratik sendikacılığın kendileri için kötü örnek olduğu için… Erdoğancı sendikacılık, işverenci sendikacılık ve devletçi sendikacılığın saltanatı sürsün diye rahatımız bozulmasın diye… Bakalım nereye kadar bu saltanat devam edecek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yılda 1 Mayıs geniş yasaklar altında kutlandı. Kutlamaların merkezinde olan Taksim alanı yine adeta polis işgali altındaydı. Ve yine ortaya dehşet verici görüntüler çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biliyorsunuz Taksim ve civarı yoğun şekilde otellerin bulunduğu bir turizm bölgesi ve ortalık turist kaynıyor. Meydanın polis tarafından ablukaya alınmasının yarattığı görüntüler yolların kesilmesi ister istemez bunun yarattığı korku sonucu turistlerde “askeri darbemi oldu.” veya “iç savaş mı çıktı.” diyen şaşkınlıklara neden oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa olan bir şey yoktu ortada sadece iktidarın AYM’nin “Taksimde 1 Mayıs kutlamaları yasaklanamaz” kararına rağmen Taksim “yasak hemşerim” siyasi inadı ve dayatması vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kuru inadın arkasında siyasi zorbalık var. Var çünkü 1 Mayısı Taksimde kutlama iradesinin gerekçesi iktidarın inadında daha anlamlı ve daha haklı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs 1977 kutlamaları kanla şiddetle bastırılmış 37 insan bu olaylarda hayatını kaybetmişti. Tek başına bu gerekçe bile Taksim meydanının 1 Mayıs gösterilerine açılması için yeterlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun haklı bir talep olduğunu iktidarda biliyor ve bu gerçeği dikkate alarak son 1978 yılında yapılan kutlamaların ardından 32 yıl sonra 2010 yılında Taksim meydanını 1 Mayıs kutlamalarına açtı. Yetmez 1980 yılından beri yasaklanan 1 Mayısın yeniden tatil günü olmasının altına imza attı. Hem de “bahar bayramı” olarak değil Emek ve Dayanışma Günü olarak öncekine göre daha anlamlı isim vererek tatil günü ilan etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdide değişen bir şey yok yeniden yapılabilir ama o günler demokratikleşme sürecini önemseyen bir iktidar vardı, şimdi o iktidarın yerinde yeller esiyor. Ne demokrasi kaldı ve nede hukuk…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeye rağmen 1 Mayıs kutlu olsun.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaşasın 1 Mayıs…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu 1 Mayısa maden işçilerinin her şeye rağmen tüm zorluklara rağmen vermiş olduğu mücadele ve gösterdikleri direnç damgasını vurdu. Ve bu mücadele bir kez daha işçi dayanışmasını ve mücadeleci sendikacılığın önemini ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet emek hayatın dinamiği ne olursa olsun en değerli insan varlığı ve gücü…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emeksiz olmaz, emekte karşılıksız olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağımsız Maden-İş Sendikası üyeleri SSS Holding şirketi Doruk Madencilik işçileri beş aydır ödenmeyen ücretleri ve diğer alacakları için Eskişehir Mihalıççık ilçesinde bulunan madenden Ankara’ya yürüme kararı alıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aylardan Nisan olmasına rağmen soğuk havada gece gündüz demeden yarı aç, yarı tok üşüyerek yolları tepeleri aşarak ekmek paraları için çoluk çocuğunun rızkını almak için Ankara’ya varıyorlar. Polis şiddetine ve baskısına direniyorlar. Sendika liderleri gözaltına alınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önce madencileri görmezden gelen iktidar mücadelenin etrafında yükselen dayanışmanın ve kamuoyu desteği ile çok daha görünür bir işçi eylemine dönüşünce mecburen masaya oturuyor ve madencilerin hakkı olan ödemelerin yapılacağını kabul ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı şekilde Gaziantep’te Bir-Tek-Sen sendikası başkanı Mehmet Türkmen tekstil sanayisinin güçlü olduğu bu şehirde Şireci Holdingin Sırma Halı fabrikasında ücretlerini alamayan işçiler direnişe geçiyor. Sonrasında sendika başkanı tutuklanarak cezaevine atılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi bu iki sendikanın tüzel kişilikleri var ama %1 olan işkolu barajını aşacak ve toplu iş sözleşmesi yetkisi alacak kadar üyeye sahip değiller ve buna rağmen diğer yetkili sendikalara mücadeleci sendikacılığın nasıl yapılacağını gösteriyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle yetkili sendikalar bu sendikaların mücadelesine destek olmuyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyle ki Türk-İş’in, Hak-İŞ’in ve DİSK genel merkezleri Ankara’da olmasına rağmen madencilere ziyaret etmediler ve dolaysıyla destekte vermediler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden çünkü yapılan mücadeleci demokratik sendikacılığın kendileri için kötü örnek olduğu için…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğancı sendikacılık, işverenci sendikacılık ve devletçi sendikacılığın saltanatı sürsün diye rahatımız bozulmasın diye…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bakalım nereye kadar bu saltanat devam edecek.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/emeksiz-olmaz-emekte-karsiliksiz-olmaz-1777638183.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hatırla sevgilim</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hatirla-sevgilim-13213</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hatirla-sevgilim-13213</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de 1 Mayıs’ın yasal olarak kutlanmasına izin verilmesi, Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla paralellik gösterir. Muhtemelen hâkim oligarşi komünizm ve sosyalizmin artık “yakın tehlike” olmadığına karar vermiş olmalıdır. Elbette bu durumda, 12 Eylül’de ağır darbeler yemiş bulunan sol hareketlerin, Doğu Bloku’nun yıkılması ile uğradığı büyük moral çöküntünün de rol oynadığını görmek gerekir. Katılım ve mücadele gayreti açıkça düşmüştür. Elli sene boyunca gördüğüm şey, Türkiye’de toplumsal yaşamın ve siyasete aktif katılımın ölümle akraba olduğudur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1976. Ufak tefek olaylara rağmen ülkemiz standartlarında barışçıl olarak kutlanan bir “1 Mayıs” idi. Sıcak ve güneşli bir hava vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de bize komşumuz Yunanistan’dan üzücü bir haber geldi. Yunanlı şair ve sosyalist Aleksandros Panagulis Atina’da geçirdiği şüpheli bir trafik kazası sonucu öldü. Panagulis 1968’de askeri darbe lideri Georgios Papadopulos’a bir suikast girişiminde bulunmuş maalesef başaramamıştı. Ölümünden kısa bir süre önce darbenin gizli kalan işbirlikçilerini açıklamıştı. Cenazesinde halk ona “Athanatos&amp;Ölümsüz” ismini verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1977. Bu satırların yazarının katıldığı ikinci 1 Mayıs idi. Heyecanlı genç o gün çok istediği devrimin olacağını düşünmekteydi. Sabırsızlıkla kortej boyunca ileri geri yürüyor, devrimin başlamasını bekliyordu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Devrim değil ama tuhaf bir saldırı başladı. Kesin ölen sayısı hala bilinmiyor fakat 35-36 olduğu ileri sürülüyor. Sol için tam bir kâbus yaşandı. Yollarda öfke içinde koşuşturuyorduk. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1978. 1978 1 Mayıs’ı meydanda sessiz fakat büyük bir öfkenin dolaştığı bir gösteri idi. Kalabalık 1977’dekinden daha az değildi fakat o kadar içe atılmış bir öfke vardı ki sanırım saldırganlar bu kez pusuyla saldırmaya dahi cesaret edemediler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1979 sol içindeki farklılıklar ve güç mücadelelerinin iyice büyüdüğü bir ortamda geldi. Kahramanmaraş Katliamı’ndan sonra ilan edilen sıkıyönetim İstanbul’da 1 Mayıs’ta sokağa çıkma yasağı ilan etmiş, TKP etkisindeki sendikalar 1 Mayıs’ı İzmir’de anma kararı almış, pek çok sendika ve kuruluş da Taksim Meydanı’na ne bahasına olursa olsun çıkmaya karar vermişti. Sıkıyönetim komutanlığı pek çok önder kişiyi önceden gözaltına almıştı. Buna rağmen İstanbul’un çeşitli yerlerinde sokağa çıkan sosyalist ve işçiler işkencelerle gözaltına alındılar. Gözaltına alınanlar arasında TİP Genel Başkanı Behice Boran da vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1980’de anma ve kutlamalar Mersin dışında tamamen yasaklandı. Çorum’da adeta bir iç savaş başlamak üzereydi. Bütün yurtta sıkıyönetim havası vardı. Sol hareketler için bir askeri darbenin yaklaştığı sır değildi. Türkiye bir iç savaş iklimi içerisine girmişti. Beklenen buydu ve sol bir darbenin ülkeye hâkim olamayacağını düşünüyordu. Büyük bir direniş ve mücadele bekleniyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1981 yılında 12 Eylül darbecileri 27 Mayıs ve 1 Mayıs “Bahar Bayramı”nı kaldırdılar. Takvimlerden iki “bayram” eksilmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seneler sonra ilk kez 1 Mayıs ancak Emek Sineması’nın duvarları arasında kutlanılabildi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1988 da tekrar sokağa çıkıldı. Birkaç bin kişi Taksim Meydanı’nı zorladı. Polisle girişilen çatışmalarda pek çok kişi yaralandı 85 kişi gözaltına alındı ve karakollardan işkence sesleri yükseldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1989 uzun yıllar sonra en çatışmalı 1 Mayıs olacaktı. O yıl sadece Taksim zorlanmadı, İstanbul’un ve yurdun farklı yörelerinde polis ile göstericiler arasında yoğun çatışmalar oldu. Şişhane Yokuşu’ndaki çatışmalarda 18 yaşındaki işçi Mehmet Akif Dalcı başından silahla vurularak öldürüldü. Bu olay göstericileri daha da öfkelendirdi ve Taksim’e giden yollarda çatışmalar şiddetlendi. Çatışmalar Dolapdere, Mecidiyeköy’e kadar yayıldı. Şişli’de şiddetlendi. Ertesi gün Mehmet Akif Dalcı’nın cenazesinde Zeytinburnu’nda neredeyse tam bir gün sürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1990 1Mayıs’ı gözaltılar Mayıs’ı idi. 3000 civarında gösterici gözaltına alındı. 1991 benzer şekilde geçerken ilk kez 1992’de 1 Mayıs Gaziosmanpaşa’da yasal olarak kutlandı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de 1 Mayıs’ın yasal olarak kutlanmasına izin verilmesi, Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla paralellik gösterir. Muhtemelen hâkim oligarşi komünizm ve sosyalizmin artık “yakın tehlike” olmadığına karar vermiş olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette bu durumda, 12 Eylül’de ağır darbeler yemiş bulunan sol hareketlerin, Doğu Bloku’nun yıkılması ile uğradığı büyük moral çöküntünün de rol oynadığını görmek gerekir. Katılım ve mücadele gayreti açıkça düşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elli sene boyunca gördüğüm şey, Türkiye’de toplumsal yaşamın ve siyasete aktif katılımın ölümle akraba olduğudur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yazık ki bunda değişen bir durum yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu hatırla sevgilim.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/hatirla-sevgilim-1777637700.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Emek: İnsanın kendini yaratması</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/emek-insanin-kendini-yaratmasi-13212</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/emek-insanin-kendini-yaratmasi-13212</guid>
                <description><![CDATA[1 Mayıs, bir tarih değildir. 1 Mayıs, bir fikirdir. 1 Mayıs zihniyeti şunu söyler: İnsan, emeğinin nesnesi değil öznesi olmalıdır. 1 Mayıs zihniyetinin ufku, insanın özgürleşmesine bakar. İnsanın özgürleşmesi, yalnızca ekonomik değildir. İnsanın özgürleşmesi, bedensel, düşünsel, duygusal ve varoluşsal olmalıdır. İnsan, kendi emeğini ve kendi bedenini özgürleştirebildiği ölçüde vardır. Emeği elinden alındığında insan, yalnızca geçimini değil, anlamını da kaybeder. Bedeni denetlendiğinde insanın, yalnızca hareketi değil, varlığı da daralır. İlişkisi tahakküme dönüştüğünde insanın, yalnızca yakınlığı değil, insanlığı da eksilir. İnsan, yeniden kurabildiği her emekte, her bedensel özgürlük anında, her dayanışmada, her şiirde ve her düşüncede kendi varlığını yeniden doğrultur, diriltir ve derinleştirir. İnsan, kendini kurduğu kadar vardır. İnsan, kendini ancak özgür emekle, özgür bedenle, özgür düşünceyle kurabilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, tamamlanmış ve mükemmel bir varlık değildir. İnsan, hazır bir özle dünyaya gelip yaşayan bir varlık değildir. İnsanın bu dünyadaki hayatı, emekle, ilişkilerle, ilgilerle, düşünmeyle, duyguyla, mücadeleyle, dayanışmayla yaşamaktır. İnsanın varlığı ve varoluşu, olmuş bitmiş bir şey değildir. Hayat, insan için sürekli yeniden başlayan bir yaratma ve yapma süreci ve deneyimidir. Emek, hayattır. Emek, insanın sürekli bir şey yapması ve yaptığı iş içinde kendini yaratmasıdır. El attığımız her işte, kurduğumuz her sözde, girdiğimiz her ilişkide, sahip olduğumuz her tutkuda emek vardır. Emeğimizle dünyaya iz ve isim bırakırız. Emeğimiz kadar kendimizi ve dünyayı biçimlendiririz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emek, ontolojik derinliğimizdir. Emek, üretimden, verimden, maaştan, performanstan ve mecburiyetlerden daha fazla bir durumdur. Emek, kendimizle ve dünyayla kurduğumuz asli ve derin ilişkidir. Emekle yaptığımız her şey, aslında bizi dönüştürmektedir. Emek, ekonomiden fazlasıdır. Emek, ontolojimizdir. Emeğimiz yoluyla dünyada varolduğumuzu ve yaşadığımızı gösteririz. Emeğimizle yaşar ve anlam üretiriz. Emekle ve özgürlükle üretilen anlam, insanı büyütür, besler ve geliştirir. Zorlamayla, dayatmayla, bastırmayla empoze edilen doğmalar, kimlikler, kurgular, kurumlar ve kaynaklar, insanı küçültür, köreltir ve karartır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın varoluşu emekle mümkündür. Emeğine yabancılaşan insan, kendine, hayata, dünyaya ve doğaya yabancılaşmıştır. Kendimizi ve dünyayı yaratan dinamik kaynak, emektir. Yaratıcılık ve yapıcılık, emekle mümkündür. Ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve dinsel sömürü, emeği insanı kuşatan ve tutuklayan demir bir kafese çevirmektedir. İnsanı kendi emeğinde kaybettiren her şey, sömürüdür. Çalışmasına rağmen kendisini bulamayan ve gerçekleştşirmeyen insan, kendine yabancılaşmıştır. Üreten ama ürettiğinin karşılığını alamayan insan, varlığını ve anlamını oluşturamaz ve her şeyini yitirir. Emek, var eder. Emeğin kendini gerçekleştirme, anlam ve varlık oluşturma deneyimi olmaktan çıkması insanı bir hiçliğe sürükler. İnsanı, varlık ve hiçlik durumuna sokan güç, emektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Varlık, insanın emeğiyle sürekli bağının olmasıdır. Hiçlik, insanın emeğiyle olan bağının kopmasıdır. Yaptığımız, ürettiğimiz, biriktirdiğimiz her şeyle bağımız devam etmelidir. Ne kadar çok şey yaptığımız önemli v öncelikli değildir. Önemli olan şey, emekle yaptığımız şeylerle bağımızın olup olmadığıdır. Yaptıığımız ve yaşadığımız şeylerle bağımızın kopması, bizi hiçliğe ve boşluğa düşürür. Fiziken yaşayan ama aşk, umut, değer ve anlam üretemeyen kişiler, sadece biyolojik olarak nefes alan, ama yaşamayı gerçekleştiremeyen varlıklardır. Emek, hiçliğe, boşluğa ve ölüme karşı verilmiş insani cevaptır. Yaptığımız sürece varız. Yokluğa karşı emeğimle yapıyorum cevabını verebiliyorsak, varız demektir. Anlamsızlığı, emekle kurduğumuz ve yaptığımız sürece aşabiliriz. Emek, boşluğa ve hiçliğe verilen yaratıcı yapma ve kurmadır. Doğmalar, kimlikler ve kurumlar, hiçbir şekilde insanı var edemezler ve anlam kaynağı olamazlar. İnsanı var eden anlam kaynağı, emektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, emeğiyle sömürülür. Emek sömürüsü, insanlığın en asli kötülük kaynağıdır. Bütün kötülükler, emek sömürüsünden kaynaklanır. Bütün kötülüklerin anası, emek sömürüsüdür. Hakim güçler, emek sömürüsünü rıza üreterek gerçekleştirirler. Emek sömürüsü, fabrikalarda, dilde, dinde, kültürde, okulda, ailede ve gündelik hayatta sürekli olarak üretilmektedir. Yoksulluğun kader, eşitsizliğin fıtrat, itaatin düzen olarak insana öğretildiği bir yerde yapılmak istenen şey, emek sömürüsüdür. Kader, fıtrat ve itaat adı altında üretilmek ve örtülmek istenen şey, emek sömürüsüdür. Emek sömürüsünün görünmezleşmesi için kader, fıtrat ve itaat gibi yalanlar ve yanılsamalar kutsal gerçekler ve doğmalar olarak dayatılmaktadır. Emek sömürüsünü gerçekleştirmek için iktidar sahipleri, insanları sadece çalıştırmakla yetinmezler. İktidar sahipleri, emek sömürüsünü gerçekleştirmek için çalışmanın anlamını da yazarlar ve kendi anlam yalanlarını hakikat olarak insanlara empoze ederler. İdeoloji, aile, devlet, gelenek ve din, emeği yönettiği gibi, emeğin anlamına da el koyar. Emek için en tehlikeli olan şey, sorgulanmayan ve konuşulmayan kimliklerdir, doğmalardır, dinlerdir, düzenlerdir, partilerdir, otoritelerdir. Güç sahipleri, emek sömürüsünü her şeyi normalleştirmek suretiyle yaparlar. Normal görünen ve işleyen şeyler, aslında insana karşı yapılan ve işlenen şiddet ve sömürüdür. Emek sömürüsünü, insanın normal alışkanlığı haline sokarlar. Alışkanlık, tahakkümün ve sömürünün en sessiz, görünmez ve ileri biçimidir. İnsanın kendi emeğine karşı yapılan şiddeti ve sömürüyü zorbalık olarak görmesi yerine hayatın olağan akışında işleyen düzen olarak görmesi, insanın eleştirel düşünme yeteneğinin körelmesi ve kısırlaşması anlamına gelmektedir. Eleştirel aklın olmadığı yerde emek sömürüsü kaçınılmaz olarak olağanlaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs, emek sömürüsüne karşı aklı, duyguyu ve duyarlılığı en üst düzeyde canlı tutma çabasıdır. 1 Mayıs, salt işçi bayramı değildir. 1 Mayıs, insan emeği ve insan onuru arasındaki bağın hatırlanmasıdır, anlaşılmasıdır, anlatılmasıdır. İnsan onuru, çalışmakla kazanılan bir değerdir. İnsan onurunu kaybettiren şey, emek sömürüsüdür. İnsan onurunu koruyan şey, emeğin özgürleşmesidir. Emekçinin onuru, sadece aldığı ücretle ölçülemez. Emekçi bireyin onurunun ölçüsü, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olup olmadığıdır. Emek tecrübesinde belirleyici ölçüt, özgürlüktür. 1 Mayıs zihniyeti, önümüze şu meydan okuyucu soruyu koymaktadır: İnsan, kendi emeğinin öznesi mi olacak, yoksa başkaları tarafından tanımlanan bir düzenin nesnesi mi olacak?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, kendi hayatının şiirini emeğiyle yazandır. Emek, sadece maddi ürünler üretmek değildir. Emek, sevgi, dayanışma, gelecek, umut, ümit, tutku üretmektir. Emek, kaba ve katı bir zorunluluk ve yük değildir. Emek, insanın çoğalması, büyümesi ve genişlemesidir. Emek, insanı yalnızlaştırmaz. Emek, insanı bir başka insana bağlar. Emekle birbirine bağlanan insanlar, Nazım Hikmet’in bahsettiği büyük insanlığı meydana getirirler. Büyük insanlık, emeğin ürünüdür. Barışçıl ve eşit yaşamanın zemini, emektir. Emeğimizle yaşarken sevebilir, edebiyat yapabilir, müzik yapabilir, sevişebilir, çoğalabilir, felsefe geliştirebilir, doğayı keşfedebiliriz. Emeğin kuru ve kaba bir zorunluluktan çıkartılarak insani bir yaratım ve yapma alanına dönüştürülmesi, bütün insanlığın önündeki en çetin meydan okumadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emek, üretimdir. Ürettikçe emek, dünyayla duyusal bir temas, toprakla, bedenle ve yaşamla kurduğumuz bir ilişki ve diyalog deneyimine dönüşmektedir. Emek, ilişkidir. Emek, ekmektir. Ekmek, bizi yaşatan dokunuştur, yakınlıktır, anlamdır, estetiktir ve sıcaklıktır. Emek, bedenin tüketilmesi ve zayıflatılması değildir. Emek, bedenin, dünyayla kurduğu aktif ilişkidir. Beden, önemlidir. Beden, emektir. İnsan, bedeniyle yaşamakta, hissetmekte, arzulamakta, yorulmakta, direnmektedir. Bedenin bastırılması, dünyayla ve doğayla ilişkimizin bastırılmasıdır. Özgür beden yoksa, özgür düşünme de yoktur. Bedensel özgürlük, cinsellikten veya giyim meselesinden ibaret değildir. Bedensel özgürlük, insanın kendi varoluş ritmini belirleyebilmesi meselesidir. Bedenin üzerinde oturan ve oturtulan her otorite, bireyin dünyadaki dolaşımını ve illişkisini sınırlamakta ve yasaklamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarih boyunca despotik iktidar biçimlerinin kurulması için hiçbir anlamı ve gerçekliği olmayan doğmalar üretilmiştir. Emeğe hiçbir ahlaki ve hukuki değer kazandırmayan köhnemiş doğmalar, kalıblar, kaynaklar ve yapılar, kurumsal, siyasal ve sosyal tahakküm biçimleri üretmişlerdir. Doğmatizm, emek sömürüsünü sağlayan denetim ve yönetim mekanizması işlevi görmüştür. Doğmatik teopolitik, bireyin bedenine, arzularına, görünüşüne, yaşam tarzına ve emeğine hep tahakküm etmek istemiştir. Despotik teopolitik, bireye özne olarak değil, itaat etmek zorunda olan beden olarak bakmaktadır. Doğmatik teopolitiğin bizzat kendisi emek ve insan sömürüsüne kaynaklık etmektedir. Teopolitik tahakküm düzeni ve zihniyeti, bedeni, bilinci, emeği ve hayatı kapatan despotizmdir. Teopolitik despotizm, hiçbir şekilde kendisinin eleştirilmesine ve sorgulanmasına izin vermemektedir. Teopolitik despotizmde özgürlük yoktur, onur yoktur, emek yoktur, eleştiri yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriter ve totaliter sömürü düzenleri, insanları ekonomik, arzusal, sosyal, siyasal ve manevi açılardan biçimlendirmek ve yönetmek isterler. Otoriter ve totaliter düzenlerin ihtiyaçları bireyin ihtiyaçları olarak dayatılır. Sömürü düzenlerinde uyum özgürlük, tüketim doyum, işlevsellik anlam olarak sunulur. Sömürü düzenlerinde emeğin, özgürleştirici bir yaratım olarak bir anlamı yoktur. Sömürü düzenlerinde emek, sisteme uyum üretme aracıdır. Sistemin devamı için insan çalışır, düzen varolur ve düzenin çarkları işlemeye devam eder. Emeğin sömürüldüğü düzenler, insani ve içsel derinliği yok ederler. Sömürü düzenleri, emeğin insanın kendini gerçekleştirmesi olduğu gerçeğini yok ederler. İnsanlar, daha fazla şeye sahip olmanın kendileri için tek güvenlik yolu olduğunu düşünmeye başlarlar. İnsanlar, kendilerini korumak ve daha fazla şeye sahip olmak için emeklerini harcama yoluna giderler. Daha fazla şeye sahip olmak için harcanan emek, insanı açmaz, oluşturmaz, genişletmez ve ferahlatmaz. Daha fazla şeye sahip olmak için harcanan emek, benliği daraltır, kapatır ve boğar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın kendi anlamını ve hayat stilini kurması, emekle mümkündür. Dışsal otoriteler, hazır kalıplar, dogmatik yapılar bireyin kendi varlığını yorumlama gücünü baskıladığında, emek de özgürlük alanı olmaktan çıkar. İnsanın kendi zamanına, kendi bedenine, kendi ilişkilerine ve kendi emeğine sahip çıkabilmesi gerekir. Özne olamayan insan, emeğinin de öznesi olamaz. Hazır anlamlarla yaşayan birey, kendi hayatını kurmaktan çok, kendisine verilen hayatı tekrar eder. Bu tekrar, hiçliğin başka bir yüzüdür. İnsanın en derin kaybı, sadece yoksulluk değildir. İnsanın en derin kaybı, kendi hayatının anlamını başkalarına devretmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emek, sevmektir. Bu ifade, pornografik bir yönelim değildir. Bu ifade, bedenin, ilişkinin ve karşılıklılığın emeğini anlatır. İnsan ilişkileri kendiliğinden kurulmaz. Sevgi, temas, yakınlık, güven, sabır, açıklık, kırılganlık ve karşılıklı dönüşüm ister. İki insanın bedenleri ve ruhları arasında kurulan gerçek yakınlık, yalnız dürtü değildir. Sevgi, emekle örülen bir varoluş alanıdır. Sevmek, eğer rıza, karşılıklılık ve özgürlük içinde yaşanıyorsa, insanın kendini ve ötekini tanımasının en yoğun biçimlerinden biri olabilir. Sevgide beden, bir nesne değil, ilişkisellik alanıdır. Emek yalnız fabrikada, okulda ya da ofiste verilmez. Emek, bazen bir bakışta, bazen bir dokunuşta, bazen bir yakınlığı taşıyabilmekte verilir. İnsan, emeğini, severken verir. Gerçek yakınlık, zahmetsiz değildir. Sevmek, yaşamın bedenle kurduğu en yoğun emek biçimlerinden biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emek, yalnız ekonomik bir faaliyet değildir. Emek, varoluşun, bedenin, ilişkinin, özgürlüğün ve onurun kesişim noktasında duran insanî bir olaydır. Hiçlik ise bu alanların kopmasıyla büyür. İnsan, kendi emeğinin anlamını kaybettiğinde, kendi bedenine yabancılaştığında, kendi ilişkisini kuramadığında ve kendi hayatını yorumlayamadığında, yorgun düşer ve varlığının merkezini kaybeder. Özgürlük, soyut bir hak değildir. Özgürlük, emeğin, zihnin, bedenin ve anlamın geri kazanılmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs, bir tarih değildir. 1 Mayıs, bir fikirdir. 1 Mayıs zihniyeti şunu söyler: İnsan, emeğinin nesnesi değil öznesi olmalıdır. 1 Mayıs zihniyetinin ufku, insanın özgürleşmesine bakar. İnsanın özgürleşmesi, yalnızca ekonomik değildir. İnsanın özgürleşmesi, bedensel, düşünsel, duygusal ve varoluşsal olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, kendi emeğini ve kendi bedenini özgürleştirebildiği ölçüde vardır. Emeği elinden alındığında insan, yalnızca geçimini değil, anlamını da kaybeder. Bedeni denetlendiğinde insanın, yalnızca hareketi değil, varlığı da daralır. İlişkisi tahakküme dönüştüğünde insanın, yalnızca yakınlığı değil, insanlığı da eksilir. İnsan, yeniden kurabildiği her emekte, her bedensel özgürlük anında, her dayanışmada, her şiirde ve her düşüncede kendi varlığını yeniden doğrultur, diriltir ve derinleştirir. İnsan, kendini kurduğu kadar vardır. İnsan, kendini ancak özgür emekle, özgür bedenle, özgür düşünceyle kurabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/emek-insanin-kendini-yaratmasi-1777637479.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hala gerçek mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hala-gercek-mi-13211</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hala-gercek-mi-13211</guid>
                <description><![CDATA[Mesele artık sadece “doğruyu bulmak” değil. Mesele, gerçeğin hâlâ var olduğuna ve hukukun hâlâ bir anlam taşıdığına dair zemini kaybetmemek. Çünkü o zemin çöktüğünde, geriye tartışılacak bir hakikat değil — sadece rekabet eden şüpheler kalır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Modern siyaset artık yalnızca fikirlerin, programların ya da ideolojilerin rekabet alanı değil. İçinde yaşadığımız çağ,&nbsp;Byung-Chul Han’ın kavramsallaştırdığı haliyle bir "enfokrasi" düzenine işaret ediyor. Yani enformasyonun hakikatin yerini aldığı; görünürlüğün gerçekliğin önüne geçtiği bir düzen.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Han’ın&nbsp;“Enfokrasi”&nbsp;kitabında vurguladığı gibi, iktidar artık bilgiyi saklayarak değil, onu aşırı üretip dolaşıma sokarak kurulur. Enformasyonun bolluğu, hakikati daha erişilebilir kılmaz; aksine onu bulanıklaştırır. Gürültü arttıkça anlam dağılır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye'de son dönemde muhalefet aktörlerine yönelik dolaşıma giren videolar ve içerikler bu çerçevede okunmayı hak ediyor. Bu içeriklerin önemli bir kısmı, siyasi tartışmayı politik zeminden koparıp kişisel hayatlara indirgeme eğiliminde. Tartışma, "ne söylüyor?" sorusundan "nasıl bir insan?" sorusuna kaydırılıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu kayma tesadüfi değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Enfokratik düzende siyaset, programlar üzerinden değil algılar üzerinden yürür. Çünkü algı hızlıdır, duygusaldır ve kolay yayılır. Bir video, saatler süren bir politika tartışmasından daha etkili olabilir. Üstelik doğruluğu tartışmalı olsa bile. Hatta bazen tam da bu tartışmalı olma konusu, onun yayılma gücünü artırır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak bugün geldiğimiz noktada mesele yalnızca itibarsızlaştırma kampanyalarıyla sınırlı değil. Daha derin, daha sarsıcı bir kırılma yaşıyoruz: Gerçeklik duygumuzu kaybediyoruz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Açılan davalar, gözaltılar, tutuklanan isimler… Eskiden bu gelişmeler "ne oldu?" sorusunu doğururdu. Bugün ise giderek daha fazla insan ilk refleks olarak şunu soruyor: "Bu gerçekten mi oldu, yoksa bir projenin parçası mı?" Bu soru, sağlıklı bir sorgulamanın değil; yaygınlaşmış bir güvensizliğin göstergesi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve belki de en tehlikelisi şu: Bu şüphe artık istisna değil, norm haline geliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu noktada&nbsp;Byung-Chul Han’ın işaret ettiği tehlike somutlaşıyor: Enformasyon fazlası, eleştirel düşünceyi güçlendirmek yerine onu felç edebiliyor. Her şeyin tartışmalı hale geldiği bir ortamda, hiçbir şeyin kesinliği kalmıyor. Şüphe, hakikate ulaşmanın aracı olmaktan çıkıp, hakikatin yerine geçiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa burada asıl mesele siyaset değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer bir toplumda insanlar hukuki süreçlere bile "gerçek mi, yoksa kurgu mu?" diye bakmaya başlamışsa, bu durum hukukun kendisini aşındırmaya başlamış demektir. Hukuk yalnızca kararlarla değil, o kararlara duyulan güvenle var olur. Güven zedelendiğinde, en doğru karar bile ikna edici olmaktan çıkar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu nedenle bugün yaşananları sadece muhalefete yönelik bir itibarsızlaştırma stratejisi olarak görmek eksik kalır. Çünkü bu süreç yalnızca siyasi aktörleri hedef almıyor; aynı zamanda hukukun meşruiyet zeminini de aşındırıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve bu, çok daha büyük bir tehlikedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü siyaset doğası gereği serttir, değişkendir, hatta zaman zaman kirlenir. Ama hukuk, o sertliğin ve belirsizliğin içinde ayakta kalan son zemindir. Eğer o zemin de kayganlaşırsa, artık kimse için sağlam bir yer kalmaz. O zaman tartışma, kimin haklı olduğu değil; neyin gerçek olduğu sorusuna dönüşür.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki bu noktada ne yapmalı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu soruya verilecek cevap, çoğu zaman beklendiği kadar büyük ya da karmaşık değil. Ama zor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü mesele artık sadece doğru bilgiye ulaşmak değil; doğru olanın varlığına yeniden inanabilmek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün en temel ihtiyaç, reflekslerimizi yavaşlatmak. Her gördüğümüze anında tepki vermemek. Her dolaşıma gireni gerçek kabul etmemek. Çünkü enfokratik düzende asıl güç, yalnızca üretenlerde değil; sorgulamadan tüketenlerde ortaya çıkar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama bundan da önemlisi şu:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer bir toplumda insanlar hukuki süreçleri dahi birer “senaryo” gibi okumaya başlamışsa, burada bireysel dikkat yetmez. Bu, yapısal bir aşınmadır. Ve bu aşınma, yalnızca siyasal aktörleri değil, hukukun kendisini hedef alır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hukukun itibarı, bir kez zedelendiğinde kolay geri gelmez. Çünkü hukuk, sadece adalet dağıtmakla değil; adaletin var olduğuna dair inancı sürdürmekle ayakta kalır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O inanç kaybolduğunda, mahkeme kararları hükmünü yitirmez belki ama anlamını yitirir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve anlamını yitiren bir hukuk düzeninde, artık kimse gerçekten güvende değildir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yüzden mesele artık sadece “doğruyu bulmak” değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mesele, gerçeğin hâlâ var olduğuna ve hukukun hâlâ bir anlam taşıdığına dair zemini kaybetmemek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü o zemin çöktüğünde, geriye tartışılacak bir hakikat değil — sadece rekabet eden şüpheler kalır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">*Byung-Chul Han,&nbsp;<strong>Enfokrasi: Dijitalleşme ve Demokrasinin Krizi</strong>, Ketebe Yayınları, 2022.</span></em></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/hala-gercek-mi-1777662215.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Okul cinayetleri politiktir, çözümü de</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/okul-cinayetleri-politiktir-cozumu-de-13210</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/okul-cinayetleri-politiktir-cozumu-de-13210</guid>
                <description><![CDATA[Toplumsal dayanışma yalnızca mum yakmak değildir. Asıl dayanışma; o mumu yakmadan önce, o çocukların büyüdüğü mahallelere eşit kaynak aktarmak, okullarına nitelikli öğretmen göndermek, karınlarını doyurmak ve onları gerçekten dinlemektir. Bu isimlerin her yıl büyüyen bir listeye dönüşmemesi için gereken tek şey siyasi iradedir. Araçlar elimizde. Bilgi elimizde. Model elimizde. Eğitime yatırım politik bir tercihtir. Ve bu tercihi doğru yapmak, bir lütuf değil; devletin çocuklarına olan borcudur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Silivri Marmara Cezaevi</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye arka arkaya iki okul faciasıyla sarsıldı. Şanlıurfa'nın Siverek ilçesinde bir lisenin eski öğrencisi okula pompalı tüfekle girdi, 16 kişiyi yaraladı, ardından hayatına son verdi. Henüz o acı dinmemişken, Kahramanmaraş'ta 14 yaşındaki bir çocuk sırt çantasına koyduğu beş silahla okuluna gitti ve iki sınıfı taradı. Sekizi öğrenci, biri öğretmen 10 kişi hayatını kaybetti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Toplum şoke oldu. Haklı olarak. Ama şok politikaya dönüşmezse geçer gider. Taziyeler biter, soruşturmalar sürüncemede kalır ve bir sonraki saldırıda yeniden başlarız. Bu döngünün kırılması gerekiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>“</strong><strong>Mü</strong><strong>nferit</strong><strong>” Artık Yetmiyor</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her seferinde aynı kelimeyi duyuyoruz: münferit. Bireysel vaka. Terörle bağlantısı yok. Soruşturma başlatıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki birbirini günler içinde izleyen, farklı illerde, farklı faillerce gerçekleşen saldırılar hâlâ münferit midir; yoksa bu olaylar bir sistemin ürettiği semptomlar mıdır? Bu ayrımı yapmadan konuyu münferitliğe bağlamak, yangını söndürmek yerine dumanı dağıtmaya çalışmaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Bu Çocuklar Neden Bu Kadar Ö</strong><strong>fkeli?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu soruyu failleri aklamak için değil, gerçek çözüme giden yolun kapısını aralamak için soruyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şiddet olaylarına bakıldığında karşımıza çıkan ilk gerçek şudur: bu olayların büyük çoğunluğu ergenlik çağında yaşanıyor. Bu tesadüf değil; ancak ergenliği tek başına bir risk faktörü olarak görmek yanıltıcı olur. Nörobilim alanında ergenlik araştırmalarının önde gelen isimlerinden Temple Üniversitesi'nden psikolog Laurence Steinberg ve Cornell Üniversitesi'nden nörobilimci B.J. Casey'nin çalışmaları, bu dönemin beyin gelişimindeki yapısal bir dengesizlikle şekillendiğini ortaya koyuyor: Duygu ve ödül işlemeyle ilgili beyin bölgeleri hız kazanırken, dürtü denetiminden ve mantıksal kararlardan sorumlu prefrontal korteks henüz olgunlaşmamıştır. Steinberg bu durumu, güçlü bir motoru fren sistemi yerli yerine oturmadan çalıştırmaya benzetir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak bu biyolojik gerçeklik tek başına şiddeti açıklamaz. Aynı araştırmalar şunu da vurguluyor: söz konusu nörogelişimsel özellik, yoksulluk, dışlanma ve şiddete maruz kalma gibi toplumsal risk faktörleriyle bir araya geldiğinde çok daha yıkıcı bir potansiyele dönüşüyor. Ergenlik bir kader değil; onu patlayıcı hâle getiren zemin, toplumsal ihmaldir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sosyal dışlanmanın şiddetle ilişkisini inceleyen çok sayıda çalışma, kronik reddedilmenin — akran zorbalığı, sosyal izolasyon, karşılıksız sevgi — okul saldırılarını gerçekleştiren ergenlerde ortak bir zemin oluşturduğunu gösteriyor. ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri'nin (NIH) geniş ölçekli gençlik şiddeti raporları ise düşük sosyoekonomik düzey ve yoksulluğun ergenlik çağında şiddet için orta düzeyde ama tutarlı risk faktörleri olduğunu belgeliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Cinsiyet meselesine de burada değinmek gerekiyor. Erkek çocuğa iletilen 'sert ol, ağlama, güçlü dur' mesajı, duygularını sağlıklı biçimde ifade edecek araçları elinden alır. Duygularını ifade etmeyi öğrenememiş bir çocuk, o birikimi eninde sonunda başka bir yolla dışarı çıkarır. Çoğu zaman öfkeyle, bazen şiddetle.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki bu enerji neden sağlıklı kanallara akamıyor? Çünkü o kanallar tıkalı. Gençler etrafa bakıyor ve şunu görüyor: torpil kazanıyor, liyakat kaybediyor. Sahte diplomalarla elde edilmiş unvanlar, siyasi kayırmacılık. Çalışmak artık geleceği garanti etmiyor. Bu tablo bir gencin sisteme olan inancını kemiriyor. İnancını yitiren gencin kurallara bağlılığı da zayıflıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Kantindeki Yarım Tost</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Okulun kantininde, margarinle yağlanmış bayat ekmeğe basılmış yarım tostu veresiye yazdıran çocuğu düşünün. O çocuk her sabah okula geliyor, aç geliyor ve utanarak defteri uzatıyor. O defterde biriken sadece borç değil; damgalanma hissi, aşağılanma korkusu, 'ben burada istenmiyor muyum?' duygusu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O çocuğa sesleniyorum: Senden özür dilerim. Bu senin suçun değil. Bu, seni bu hâlde okula göndermek zorunda kalan sistemin suçudur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aç bir çocuk öğrenemez. Öğrenemeyen çocuk sisteme dahil olamaz. Dahil olamayan çocuk yabancılaşır. Ve yabancılaşan çocuk; öfkesini, umutsuzluğunu eninde sonunda bir yere boşaltır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu süreç çoğu zaman zincirleme ilerler: ekonomik yoksulluk, psikolojik stres, aile içi çatışma, çocuk ve ergenlerde davranış sorunları ve ardından okul ortamında şiddet. Bu nedenle şiddeti yalnızca okul içinde görülen bir problem olarak değerlendirmek yeterli değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Ekranlar ve Oyunlar da Bir Şeyler Öğretiyor</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Suç, mafya ve silah odaklı diziler bir örümcek ağı gibi neredeyse tüm televizyon kanallarını sarmış, her akşam prime time'da yayınlanıyor. Bu yapımlar şiddeti çözüm yöntemi olarak adeta açıkça dayatıyor. Kanlı intikam sahneleri, güç göstergesi olarak sunulan silah, romantize edilen mafya kültürü; bunlar milyonlarca çocuğun zihnine yıllarca, her gece işleniyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buna bir de şiddet içerikli bilgisayar oyunlarını ekleyin. Saatlerce süren bu deneyimler; çocuğun dış dünyayla kurduğu bağı zayıflatıyor, empatiyi köreltiyor, şiddeti olağanlaştırıyor. Akran zorbalığı ve fiziksel şiddet de artık sosyal medya aracılığıyla normalleşiyor. Dövüş videoları paylaşılıyor, izleniyor, alkışlanıyor. ABD'de yaşanan okul saldırılarını uzaktan izlerken 'bu bizde olmaz' diyorduk. Olmazdı, ama oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>O </strong><strong>Çığlığı Kim Duyacak?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siverek'teki saldırgan, saldırıdan günler önce okulun sosyal medya hesabına 'Hazır olun, bu okulda birkaç gün sonra saldırı olacak' yazmıştı. Bu bir çığlıktı. Kimse duymadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa o çığlığı duyacak insanlar var: psikolojik danışmanlar, PDR uzmanları... Bu meslek grubu tam da bunun için yetiştirilmişti. Bir çocuğun içe kapanışını, öfkesini, yalnızlığını, kırılganlığını fark etmek için. Silah çocuğun eline geçmeden önce o sinyali okumak için.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama bugün atama bekleyen yüzlerce PDR uzmanı evde oturuyor. Okullarda ise o kadrolar boş. Bir uzman beş yüz öğrenciye bakıyor ve zamanının büyük bölümünü idari işlerle geçiriyor. Bu, bürokratik bir zafiyet değil; doğrudan bir güvenlik açığıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aynı şekilde, okul sosyal hizmeti büyük bir önem taşımaktadır. Okullar sadece eğitim verilen yerler değil, aynı zamanda çocukların risklerinin erken fark edilebildiği, koruyucu ve önleyici müdahalelerin yapılabildiği kritik alanlardır. Bu süreçte sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, psikolojik danışmanlar, çocuk gelişimciler, psikiyatristler ve yerel yönetim birimleri birlikte çalışmak zorundadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Güvenlik Kamerası Öfkeyi Durduramaz</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Saldırıların ardından gelen ilk öneri her zaman aynıdır: daha fazla kamera, daha sıkı kapı denetimi, okullara güvenlik personeli. Bu önlemlerin sınırlı bir değeri vardır; ama bunları çözümün merkezine koymak büyük bir yanılgıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD, okul güvenliğine dünyanın en fazla kaynağını ayıran ülkelerden biridir. Metal dedektörler, silahlı güvenlik görevlileri, aktif atıcı tatbikatları; sonuç ortada: saldırılar azalmadı. Dahası araştırmalar, güvenlik odaklı bu dönüşümün okul iklimini olumsuz etkilediğini, öğrencilerde kronik stres ve yabancılaşma yarattığını ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Okullar; denetim ve kontrol alanına değil, güven ve aidiyete dayalı bir ortama ihtiyaç duyuyor. Gerçek güvenlik; bir çocuğun okulda tanındığını, dinlendiğini ve değer gördüğünü hissetmesidir. Özetle: Merkezinde güvenlik olan değil, içinde güvenlik de olan bir çözüm modeline geçilmelidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Dünya Biliyor, Biz Neden Bilmiyoruz?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Finlandiya, Japonya, Kanada, Almanya, İsveç, Singapur. Bu ülkelerin eğitim sistemleri tesadüfen başarılı değil. Hepsinin ortak paydası şu: öğrenciyi bir sınav nesnesi değil, gelişen bir birey olarak gören anlayış. Öğretmene toplumsal itibar veren yapı. Psikolojik desteği sistemin zorunlu bir parçası olarak sunan örgütlenme. Müfredatı siyasete değil bilime dayandıran anlayış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye'nin bu modelleri birebir kopyalaması gerekmez. Ama özgür düşünmeyi, eleştirel aklı, özgüveni ve vicdanı merkeze almayı kendi kültürel ve sosyal gerçeklikleriyle harmanlayan özgün bir model kurmak hem mümkün hem de zorunludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun için önce dürüst bir itiraf gerekiyor: Son çeyrek yüzyılda Türkiye'de uygulanan eğitim politikaları bu ilkelerden giderek uzaklaştı. 'Maarif modeli' adı altında sunulan düzenlemeler, bilimden değil ideolojiden beslendi. Ortaya çıkan şey bir eğitim çarpıklığından başka bir şey olamadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Yapılabilir Olan Var </strong><strong>— </strong><strong>ve Kanıtı da Var</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin hayata geçirdiği Yuvamız İstanbul, Halk Süt ve okul yemeği projeleri, doğru sosyal politikanın gerçek sonuçlar ürettiğini gözler önüne seriyor. Bu programlar sadece sosyal yardım değil; bir çocuğa 'sen burada görülüyorsun, değer taşıyorsun' mesajı veren politika araçlarıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Uluslararası araştırmalar açıkça ortaya koyuyor: Erken yaşta sunulan nitelikli destek, yetişkinlikte şiddet ve suç eğilimini anlamlı ölçüde düşürüyor. İstanbul'da işe yarayan Siverek'te de işe yarar. Kahramanmaraş'ta da. Türkiye'nin her köşesinde de. Bu uygulamaların ulusal ölçeğe taşınması için gereken ne vizyon eksikliği ne teknik kapasite. Gereken siyasi iradedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Hükü</strong><strong>mete Somut </strong><strong>Öneriler</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yapılması gerekenler bellidir:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her çocuk devlet okulunda ücretsiz, sıcak ve doyurucu en az bir öğün yemek yiyebilmelidir. Kantinde veresiye defteri tutan çocuk kalmamalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her okulda yeterli sayıda PDR uzmanı aktif olarak görev yapmalıdır. Evde atama bekleyen uzmanlar derhal okullara kazandırılmalı; bu uzmanlar idari işlerden değil çocuklardan sorumlu olmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Okullarda güvenlik ihtiyacı gerçektir; ancak bu ihtiyaç, okulları katı bir denetim alanına dönüştürerek karşılanamaz. Görevlendirilecek personelin çocuk gelişimi ve pedagoji konusunda yeterli bir formasyon almış olması zorunludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğitim sistemi, siyasi müdahaleden bağımsız ve bilim temelli olarak yeniden kurulmalıdır. Öğretmenin mesleki saygınlığı yeniden inşa edilmeli, öğrenci eleştirel düşünen bir birey olarak yetiştirilmelidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ruhsatlı silahların hane içinde güvenli muhafazasına ilişkin standartlar güçlendirilmelidir. Bir babanın kasasındaki silah 14 yaşındaki çocuğun eline geçiyorsa denetim mekanizmaları çökmüş demektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şiddet içerikli yayın ve oyunlara yönelik denetim standartları güçlendirilmeli, medya okuryazarlığı gerçek anlamda okul müfredatına taşınmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Furkan. Belinay. Zeynep. Şuranur. Kerem. Adnan. Yusuf. Bayram Nabi.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kahramanmaraş'ta o öğle saatinde sınıflarında hayatını kaybeden çocukların isimleri bunlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Son Söz</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Toplumsal dayanışma yalnızca mum yakmak değildir. Asıl dayanışma; o mumu yakmadan önce, o çocukların büyüdüğü mahallelere eşit kaynak aktarmak, okullarına nitelikli öğretmen göndermek, karınlarını doyurmak ve onları gerçekten dinlemektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu isimlerin her yıl büyüyen bir listeye dönüşmemesi için gereken tek şey siyasi iradedir. Araçlar elimizde. Bilgi elimizde. Model elimizde. Eğitime yatırım politik bir tercihtir. Ve bu tercihi doğru yapmak, bir lütuf değil; devletin çocuklarına olan borcudur.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/okul-cinayetleri-politiktir-cozumu-de-1777636530.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mahkemeler demokrasiyi nasıl baltalıyor?*</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-13209</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-13209</guid>
                <description><![CDATA[Yaygın kanıya göre, mahkemeler seçilmiş hükümetten bağımsız olduğunda, yargı demokrasinin gerilemesine karşı bir kale görevi görür. Oysa mahkemeler hükümetten bağımsız olsalar bile, yargının davranışları sıklıkla demokrasiyi baltalamaktadır. Bu makale, demokrasiyi baltalayan beş farklı yargı davranışı türünü belirlemekte ve bu davranışları açıklayan kurumsal bir teori sunmaktadır. Hakim seçme kurumları gücü tek bir aktör veya grupta yoğunlaştırdığında, mahkemenin zaptını (court capture) mümkün kılar ve demokrasiye zarar veren yargı davranışlarına yol açar. Paradoksal olarak, seçilmiş hükümet dışındaki aktörler mahkemeleri ele geçirdiğinde, yargı hükümetten bağımsız olabilir ancak demokrasiyi baltalayıcı davranabilir. Yargıç seçme gücünü dağıtan kurumsal reformlar ve demokrasi yanlısı yargı müttefiklerinin seferberliği, mahkemelerin demokrasiyi baltalamak yerine korumalarını sağlayabilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratik gerileme giderek yasal yollarla gerçekleştiği için, mahkemeler çoğu yerde merkezi aktörler haline gelmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçilmiş siyasi liderler, Brezilya, İsrail, Meksika, Macaristan, Hindistan, Polonya, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi pek çok demokratik erozyon vakasında yargıyla çatışmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaygın kanı, mahkemelerin seçilmiş hükümetten bağımsız olduğunda “demokrasinin kalesi” olarak davrandıkları yönündedir. ABD Anayasası’nın mimarlarından Alexander Hamilton, yargının seçilmiş siyasetçilerin “tecavüz ve baskılarına karşı mükemmel bir engel” olduğunu yazmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu entelektüel geleneğe dayanarak akademisyenler, bağımsız yargıları “demokrasinin savunucuları” olarak yüceltmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargının demokrasiyi savunduğu yaygın biçimde varsayılırken, bu makale mahkemelerin sıklıkla demokrasiyi baltaladığını da savunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler seçilmiş hükümete bağımlı olduğunda, genellikle yürütmenin iktidar gaspını kolaylaştırarak demokrasiye zarar verirler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak mahkemeler seçilmiş hükümetten bağımsız olduklarında bile yani hükümetin etkisinden uzak kararlar alabiliyor olsalar bile dünya genelinde çeşitli antidemokratik davranışlarda bulunabilmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargıçlar özgür ve adil seçimleri baltalamış, vatandaşların haklarını kısıtlamış, seçilmiş yetkililerin yönetme gücünü aşırı sınırlamış ve hatta askeri darbeleri meşrulaştırmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şaşırtıcı şekilde mahkemeler, demokrasiyi yalnızca yürütmeyi destekleyerek değil, ona karşı agresif bir şekilde mücadele ederek de tehlikeye atabilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler bazen neden demokrasiyi baltalıyor? Ve mahkemeleri demokrasi için nasıl çalışır hale getirebiliriz? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cevabın, yargıçların nasıl seçildiğinde yattığını savunuyorum. Yargıç seçme kurumları gücü tek bir siyasi figür veya grupta yoğunlaştırdığında, mahkeme zaptına (court capture) olanak tanır; yani siyasi, ekonomik veya sosyal aktörler mahkeme kararlarını kendi çıkarları lehine etkileyebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut araştırmalar ağırlıklı olarak seçilmiş hükümetlerin mahkemeleri nasıl ele geçirdiğine odaklanırken, ben siyasi partilerden etnik gruplara, askeriyeden iş çevrelerine kadar çok çeşitli aktörlerin yargıyı demokrasiyi baltalamak için kullanabileceğine inanıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Paradoksal olarak, seçilmiş hükümet dışındaki aktörler mahkemeleri ele geçirdiğinde, yargı hükümetten bağımsız olabilir fakat demokrasiyi baltalayıcı davranabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemelerin demokrasiyi neden baltaladığını anlamak, onları reforme etmek için de bir yol haritası sunar. Yargıç seçme kurumları gücü dağıttığında örneğin nitelikli çoğunluk gerekliliği, seçim sürecinde paylaşılan yetki veya yargıçlar için süre sınırlaması yoluyla mahkemeleri zapt edilmekten korur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçilmiş yetkililer ve sosyal hareketler gibi demokrasi yanlısı yargı müttefiklerinin seferberliği de mahkemelerin demokrasiyi savunma gücünü artırabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahkemeler Demokrasiye Karşı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt’ın bu dergide yazdığı gibi, yargı gibi çoğunluk dışı kurumlar ya “demokrasiyi güçlendirici” ya da “demokrasiyi baltalayıcı” olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akademisyenler uzun zamandır, seçilmemiş yargıçların seçilmiş çoğunlukların meşru politika tercihlerini engelleyerek demokrasiyi tehlikeye atabileceğini savunmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak ben, bunun ötesinde demokrasiyi baltalayan pek çok yargı davranışı türü olduğunu savunuyorum. Yargının davranışının demokrasiyi baltalayıp baltalamadığını ve nasıl baltaladığını anlamak için önce demokrasiyi tanımlamak gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Steven Levitsky ve Lucan Way’in tanımına göre demokrasi şu unsurları gerektirir: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Özgür, adil ve rekabetçi seçimler”; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Tam yetişkin oy hakkı” ve </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“konuşma, basın ve örgütlenme özgürlüğü dahil geniş sivil özgürlük korumaları”; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Seçilmiş yetkililerin yönetme gücünü sınırlayan seçilmemiş ‘vesayetçi’ otoritelerin (örneğin ordu, monarşi veya dini kurumlar) yokluğu”; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“İktidardakiler ile muhalefet arasında eşit bir oyun alanı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı, demokrasiyi bu boyutların her birinde baltalayabilir. Demokrasi çok boyutlu bir kavram olduğu için, demokrasiyi baltalayan birden fazla ve farklı yargı davranışı türü vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca, mahkemelerin hükümet aleyhine karar verip vermemesi yargı bağımsızlığının en yaygın kullanılan ölçütü olsa da yargının demokrasiyi koruyup korumadığını veya baltalayıp baltalamadığını tam olarak ayırt edemez. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçilmiş hükümet sivil özgürlükleri kısıtlamaya çalışıyorsa, hükümete karşı karar vermek demokrasiyi korur. Ancak hükümet politikaları sivil özgürlükleri genişletmeyi veya hesap vermeyen bir orduyu sivil denetime almayı amaçlıyorsa, hükümete karşı karar vermek demokrasiye zarar verir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı davranışının demokrasiyi baltalayıp baltalamadığını ve nasıl baltaladığını belirlemek için mahkeme kararlarının somut içeriğine bakmak gerekir. Bu makale, demokrasiyi baltalayan beş farklı yargı davranışı türünü belirlemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yürütmeyi Güçlendiren Davranış</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemelerin demokrasiyi baltaladığı ilk ve en yaygın yol, sistematik olarak seçilmiş hükümeti kayırarak oyun alanını iktidardakiler lehine eğmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya genelinde yargı organları sıklıkla “yürütme yetkisinin genişletilmesi” sürecini (executive aggrandizement) mümkün kılmıştır. Bu süreçte seçilmiş yürütme organları kendi güçlerini sınırlayan denetim mekanizmalarını zayıflatır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yürütmeyi güçlendiren davranışın net bir göstergesi, yüksek mahkemelerin 1990’dan beri 19 ülkede görevdeki başkanların anayasal olarak belirlenmiş görev sürelerini aşmalarına izin vermesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin 2021’de El Salvador’da Anayasa Mahkemesi, Başkan Nayib Bukele’nin ikinci kez aday olmasına izin verdi; oysa anayasa altı ayrı maddede ardışık başkanlık yasağı getirmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bolivya’da 2017’de halk anayasa değişikliği referandumunda Evo Morales’in dördüncü kez aday olmasını reddettiği halde, iktidara yakın Anayasa Mahkemesi süresiz yeniden seçilme hakkı tanıdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seçimleri Baltalayan Davranış</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler, özgür, adil ve rekabetçi seçimleri zayıflatarak demokrasiye zarar verir. Yargı yürütmeye bağımlı olduğunda, muhalefetin kazandığı seçimleri iptal etmiş veya hükümsüz kılmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum örneğin 2010’da Fildişi Sahili’nde, 2019’da Türkiye’de, 2016 ve 2024’te Venezuela’da yaşanmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak mahkemeler bazen tam tersi yönde karar vererek de seçimleri baltalamıştır: iktidardaki hükümetlerin meşru zaferlerini zayıflatmışlardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arap Baharı sırasında Mısır buna çarpıcı bir örnektir. 2012’de Mısır Yüksek Anayasa Mahkemesi, İslâmcıların önderliğindeki parlamentoyu feshederek kırılgan demokratik geçiş sürecini sabote etmiştir. Bu, Mısır’ın 60 yıl sonra halk tarafından seçilen ilk parlamentosuydu. Birkaç ay sonra aynı mahkeme planlanan parlamento seçimlerini iptal etti. Yeni seçilen İslâmcı hükümete karşı son derece bağımsız olmasına rağmen Mısır yargısı, özgür ve adil seçimleri korumak yerine rayından çıkardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçimleri baltalama davranışına başka klasik bir örnek Tayland’dır. 2006 Mayıs’ında Tayland Anayasa Mahkemesi, Başbakan Thaksin Shinawatra’nın seçim zaferini iptal etti. Bu karar, Tayland Kralı’nın yüksek yargı mensuplarına seçim sonuçlarını iptal etmeleri çağrısından sadece birkaç gün sonraydı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Thaksin üç kez üst üste seçim kazanmış olmasına rağmen yargı, seçilmiş hükümetten çarpıcı bir bağımsızılık göstererek seçim sonuçlarını geçersiz kıldı ve 2006 askeri darbesine zemin hazırladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2014’te Anayasa Mahkemesi yine seçilmiş bir başbakanı görevden aldı; bu kez Thaksin’in kız kardeşi Yingluck Shinawatra’yı. Bu karar, iki hafta sonra başka bir askeri darbenin yolunu açtı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tayland yargısının seçimlere karşı “Whac-a-Mole” (Lunaparklardaki tokmakla köstebek vurma) oyunu bugün de devam ediyor. 2025’te Anayasa Mahkemesi Thaksin’in kızı Başbakan Paetongtarn Shinawatra’yı da görevden aldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset bilimci Eugénie Mérieau’nun belirttiği gibi, 1997’den beri Tayland Anayasa Mahkemesi “çoğu pro-demokrasi, anti-askeri siyasi partiyi kapattı, tüm seçilmiş başbakanları görevden aldı ve iki askeri darbenin yolunu açtı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hakları Kısıtlayan Davranış</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler demokrasiyi, vatandaşların haklarını (oy kullanma hakkı ve sivil özgürlükler dahil) korumak yerine kısıtlayarak da baltalar. Özellikle tek bir etnik veya baskın grubun hâkim olduğu siyasi sistemlerde yargı, dışlanmış grupların haklarını sıklıkla kısıtlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Yüksek Mahkemesi’nin sicili buna örnektir: 1857’de Dred Scott kararında, Afrikalı köle veya eski kölelerin “beyaz insanın saygı duymak zorunda olduğu hiçbir hakkı olmadığını” belirterek vatandaş olamayacaklarına hükmetti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1875’te Minor v. Happersett kararında kadınlara oy hakkı tanınmamasını anayasaya uygun buldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1896’da Plessy v. Ferguson kararında “ayrı ama eşit” doktriniyle ırk ayrımcılığını meşrulaştırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani mahkemeler, seçilmiş hükümetten bağımsız olsalar bile vatandaşların haklarını aktif olarak kısıtlayabilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seçilmemiş Elitleri Güçlendirmek</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı organları, demokrasiyi seçilmemiş elitleri (asker, monarşi, iş dünyası ve dini otoriteler) güçlendirerek de zayıflatır. Aşırı durumlarda mahkemeler askeri darbeleri bile meşrulaştırmıştır. 2009’da Honduras’ta Yüksek Mahkeme, Başkan Manuel Zelaya’ya karşı askeri müdahaleye yasal kılıf hazırladı. Asker darbe yapıp Zelaya’yı sürgüne gönderince, yargı da askeri komutanları akladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2000’de Pakistan Yüksek Mahkemesi General Pervez Musharraf’ın 1999 darbesini oybirliğiyle onayladı. 2013’te Mısır’da ordu seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi devirdiğinde, Yüksek Anayasa Mahkemesi Başkanı darbecilerle işbirliği yaparak geçici cumhurbaşkanı oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı, yasal gerekçe yaratarak veya darbecilerin eylemlerini meşru ilan ederek Burkina Faso (2022), Gine (2021), Mali (2021), Tayland (2006, 2014), Venezuela (2002) ve Zimbabwe (2017) gibi ülkelerde askeri darbelere zemin hazırlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aşırı Yargısal Denetim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak mahkemeler, seçilmiş yetkililerin yönetme yetkisini ellerinden alarak demokrasiyi baltalar. Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt’ın dediği gibi “aşırı yargısal denetim”, mahkemelerin “temel hakları veya demokratik süreci tehdit etmeyen sıradan yasaları iptal etmesi” durumudur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür demokrasi karşıtı yargısal davranış, son derece bağımsız mahkemelerin olduğu ülkelerde yaygındır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brezilya’da Federal Yüksek Mahkeme, eski Başkan Jair Bolsonaro’nun güç gaspı girişimini engellemesine rağmen bugün olağan politika konularında da muazzam bir güç kullanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En üst mahkeme marihuananın suç olmaktan çıkarılması, internetteki konuşma özgürlüğünün düzenlenmesi, hemşirelerin asgari ücreti ve sosyal güvenlik katkı payı matrahı gibi konularda kararlar vermiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pakistan’da yargı 2007’den beri yürütme ve ordudan daha bağımsız hale gelmesine rağmen, seçilmiş parlamentonun yönetme rolünü zayıflatmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukukçu Yasser Kureshi’ye göre Pakistan yargısı “yargısal genişleme” yoluyla seçilmiş kurumların yerine kendini temel temsil ve çıkarların dile getirildiği mecra haline getirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahkemeler Demokrasiyi Neden Zayıflatıyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu makale, yargının davranışının demokrasiyi nasıl sabote ettiğini açıklamak üzere kurumsal bir teori sunuyor. Farklı hukuk sistemlerinde yargı seçimi organları yani hâkimlerin seçilmesine dair yazılı ve yazılı olmayan prosedürler siyasi aktörler arasında gücü dağıtma veya yoğunlaştırma bakımından büyük farklılıklar gösterir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı organlar hâkim seçme gücünü dağıtır. Örneğin, hâkim atamalarında nitelikli çoğunluk (supermajority) şartı, daha fazla siyasi aktöre adaylar üzerinde veto hakkı tanır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasama organının iki meclisine de rol veren, seçilmiş yetkililere, mevcut hâkimlere ve hukuk profesyonellerine yetki dağıtan prosedürler, farklı tercihlere sahip paydaşlar arasında gücü paylaşır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hâkimler için görev süresi sınırı ve zorunlu emeklilik yaşı, zaman içinde tek bir siyasi partinin veya bakış açısının hâkim atama gücünü tekeline almasını önlemeye yardımcı olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık bazı yapılanmalar da hâkim seçme gücünü tek bir kişi veya grupta yoğunlaştırır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin Tayland’ın 2017 Anayasası’na göre kral, hâkimleri atama ve görevden alma yetkisine sahiptir ve tüm hâkimler “Majesteleri Kral’a sadık kalacaklarına” dair yemin etmek zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı seçimi organları gücü tek bir siyasi aktör veya grupta yoğunlaştırdığında, demokrasiyi sabote eden yargı davranışını mümkün kılar. Bunun nedeni, gücü yoğunlaştıran kurumların “mahkeme zaptı” (court capture) sürecini kolaylaştırmasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçte belirli siyasi, ekonomik veya sosyal aktörler, mahkeme kararlarını kendi çıkarlarını sürekli olarak kollayacak şekilde etkileyebilir. Seçilmiş yürütme organından seçilmemiş elitlere kadar farklı aktörler mahkemeleri zapt edebilir ve bu da demokrasiyi zayıflatan yargı davranışının farklı türlerine yol açar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahkemelerin zapt edildiğini nasıl anlarız?</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkes örneğin milyarderlerin yargıyı ele geçirdiğini iddia edebilir. Mahkeme zapt etmeyi kanıtlamak için üç unsur gereklidir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tutarsız bir yargı yanlılığı örüntüsü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin milyarderler mahkemeleri ele geçirdiyse, hâkimlerin milyarderler lehine karar verme olasılığı, alt, orta veya diğer üst sınıf davacılara göre belirgin şekilde daha yüksek olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerleşik hukukun dışına çıkan karar örüntüsü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadece yasama organının milyarderleri avantajlı kılan yasalar çıkarması veya anayasanın mülkiyet sahiplerini koruması yeterli değildir. Mahkemeler, kampanya finansmanı yasaları gibi mevcut kuralları, milyarderleri daha da güçlendirecek şekilde yorumlamalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargıyı etkilemeye yönelik açık niyet ve eylem. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milyarderlerin hâkimlerle tekrar tekrar sosyalleşmesi, onlara mali yararlar sağlaması veya özel jetleriyle uçurması gibi somut eylemler olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeleri kimin ele geçirdiği, ortaya çıkan demokrasiyi zayıflatan yargı davranışının türünü güçlü şekilde belirler. Mevcut araştırmalar genellikle seçilmiş liderlerin mahkemeleri zapt etmesine odaklanır ve bunun “yürütmeyi güçlendirici” yargı davranışına yol açtığını gösterir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin El Salvador’da 2021’de Başkan Bukele’nin partisinin kontrolündeki parlamento Anayasa Mahkemesi’ndeki beş hâkimi birden görevden aldıktan sonra, yeni atanan hâkimler hızla Bukele’nin tekrar aday olabileceğini hükme bağladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Venezuela’da Hugo Chávez’in 2004’te Yüksek Mahkeme’nin üye sayısını artıran ve hâkimleri daha kolay görevden almayı sağlayan yasayı çıkarmasından sonra mahkeme, “temel tüm önemli davalarda hükümet lehine karar verdi.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak yürütme organı tek zapt edici değildir. Seçilmemiş elitler, siyasi partiler ve etnik gruplar da dahil olmak üzere çeşitli güçler mahkemeleri ele geçirebilir. Bu da demokrasiyi zayıflatan yargı davranışının farklı çeşitlerine yol açar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Paradoksal olarak, mahkemeler seçilmiş hükümet dışındaki aktörler tarafından ele geçirildiğinde, yürütmeye karşı bağımsız görünebilirler ama başka aktörlere bağımlı kalırlar. Böyle durumlarda yürütmeden bağımsızlık iki ucu keskin bir kılıçtır: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler yürütme gücünü sınırlarken, demokrasiyi başka boyutlarda zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen seçilmemiş elitler (ordular veya monarşiler gibi) mahkemeleri ele geçirir ve onları seçilmiş hükümetleri sabote etmek için kullanır. Arap Baharı sırasında Mısır’da, devrilen diktatör döneminde atanmış üst düzey hâkimler eski eliti korudu, yeni seçilen İslamcı hükümeti zayıflattı ve 2013 askeri darbesini mümkün kıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tayland’da kral hâkim seçiminde söz sahibi olduğu için mahkemeler, “Kral’ın Başında Olduğu Demokrasi” ilkesine meydan okuyan seçilmiş hükümetleri tekrar tekrar görevden aldı. Tayland kralı 2006’da yargıya açık müdahalede bulundu: Yüksek rütbeli hâkimlere hitaben yaptığı konuşmada Thaksin hükümetinin seçim zaferini iptal etmelerini istedi ve hâkimler bunu birkaç gün içinde yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her iki vakada da seçilmemiş elitler Mısır ordusu ve Tayland monarşisi mahkemeleri seçilmiş siyasetçilere karşı silah olarak kullandı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi partiler de sıklıkla mahkemeleri ele geçirir ve bu da farklı bir demokrasiyi zayıflatma biçimine yol açar. Polonya’da 2015’te popülist Hukuk ve Adalet (PiS) Partisi iktidara gelip Anayasa Mahkemesi’ni doldurduktan sonra yargı, klasik yürütmeyi güçlendirici davranış sergiledi. Ancak 2023’te muhalefet koalisyonu parlamentoyu ele geçirdiğinden beri Anayasa Mahkemesi bu kez yeni hükümete karşı kararlar vererek demokrasiyi farklı şekilde zayıflatıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Medya ve yargıdaki demokratik reformları engelliyor ve hatta yeni hükümete karşı cezai soruşturma bile başlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme zapt etme, demokratik gerileme ihtimalini iki farklı yolla artırır. Birincisi davranış etkisidir: Bir tarafın mahkemeleri zapt etmesi, o taraf lehine demokrasiyi sabote eden yargı kararlarını artırır. İkincisi geri tepme etkisidir: Bir siyasi kampın mahkemeleri zapt etmesi, karşı kampın güçlü bir tepkisine yol açar ve yargıya yönelik saldırıları tetikler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kötü Kurumlar, Daha Kötü Müttefikler: Türkiye Örneği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı atama kurumlarının bazen mahkeme zaptına (court capture) nasıl olanak tanıdığını ve demokratik gerilemeyi nasıl tetiklediğini anlamak için, 2003’te Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakan seçilmesinden sonraki Türkiye’yi inceleyelim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin 1982 Anayasası’na göre yargı atama kurumları gücü seçilmemiş elitlerin elinde yoğunlaştırıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin seçilmemiş cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi’ndeki on beş yargıcın tamamını atıyordu. Cumhurbaşkanı bunu yaparken seçilmiş başbakan ve parlamentoyla görüşmek bir yana, nitelikli çoğunluk aramak zorunda bile değildi. Dahası, askeri diktatörlük döneminde hazırlanmış ve kabul edilmiş olan Anayasa, Anayasa Mahkemesi’nde askeri yargı sisteminden gelen yargıçlar için iki koltuk ayırmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçilmemiş elitler yargıç atamaları üzerinde o kadar büyük güce sahipti ki, dönemin Başbakanı Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) liderliğindeki seçilmiş hükümet, iktidara geldikten sonraki ilk altı yıl boyunca Anayasa Mahkemesi’ne tek bir yargıç bile atayamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gücü yoğunlaştıran kurumlar, mahkemenin seçilmemiş elitler tarafından ele geçirilmesine zemin hazırladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin yargı atama kurumları, cumhurbaşkanına ideolojik olarak uyumlu ve belirli sosyal ağlara gömülü yargıçlar seçme konusunda geniş bir hareket alanı veriyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir Anayasa Mahkemesi yargıcı, adaylığından önce cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşmede, dindar-muhafazakâr AKP’den duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdiğini ve bir akrabasının laik bir siyasi partide üst düzey rol aldığını anlattığını söylemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa Mahkemesi de buna karşılık kararlarını genellikle cumhurbaşkanının lehine veriyordu; bu, mahkeme zaptının ilk göstergesiydi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1997-2007 arasındaki on yıllık dönemi kapsayan kapsamlı bir Anayasa Mahkemesi kararları veri seti üzerinde yaptığım nicel analiz, seçilmemiş cumhurbaşkanının seçilmiş hükümetin yasalarını mahkemeye taşıdığında mahkemenin %83 oranında cumhurbaşkanı lehine karar verdiğini gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık, muhalefet partileri parlamentodan hükümet yasalarını iptal ettirmek için Anayasa Mahkemesi’ne gittiğinde ancak %59 başarı elde edebiliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yüksek mahkemeler hükümet politikalarının anayasaya aykırılığını sorguladığında Anayasa Mahkemesi hükümet aleyhine %52 oranında karar veriyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer aktörlerle karşılaştırıldığında cumhurbaşkanı mahkemede daha yüksek kazanma ihtimaline sahipti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa Mahkemesi laik, seçilmemiş bir elit tarafından zapt edildiği için, Erdoğan’ın İslami kökenli partisi 2002’de iktidara geldikten sonra yargı sık sık seçilmiş hükümete karşı kararlar verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak birçok vakada AKP yasaları çiğnemiyordu; Anayasa Mahkemesi, partiye karşı karar vermek için hukuki içtihatlardan sapıyordu bu da mahkeme zaptının ikinci işaretiydi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2007’de Anayasa Mahkemesi ilk kez yeni cumhurbaşkanının seçimini engelledi; bunu, daha önce hiç uygulanmamış “süper-çoğunluk” kuralını kullanarak yaptı ve AKP’nin cumhurbaşkanlığını zapt etmesini önledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2008’de AKP, parlamentoda %80’in üzerinde destekle anayasa değişikliklerini kabul ettirdikten sonra Anayasa Mahkemesi ilk kez anayasa değişikliklerini usul değil, içerik bakımından iptal etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine 2008’de, ilk kez Anayasa Mahkemesi iktidardaki AKP’nin kapatılıp kapatılmayacağına karar verdi ve çok az farkla kapatma kararını reddetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargının kararları, mahkeme zaptının son ve en belirgin işaretini de taşıyordu: Seçilmemiş elitlerin mahkeme kararlarını etkileme niyeti ve eylemi aşikardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin 2007’de, Anayasa Mahkemesi AKP’li bir cumhurbaşkanının atamasını engellemeden hemen önce, ordu ve görevdeki cumhurbaşkanı AKP’li bir Cumhurbaşkanı olmasını açıkça reddetmiş, askeri komuta kademesi ise darbe tehdidini ima etmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2008’de mahkeme partiyi kapatma konusunu görüşürken, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’nin Türkiye’nin en üst rütbeli generali ile defalarca görüştüğünü kabul ettiği biliniyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir yargıç ise bana röportajda şunu söyledi: “Başkan, ordudan ve bürokrasiden çok yoğun baskı görüyordu… Arıyorlar, evinize geliyorlar, yemeğe davet ediyorlar… Tam bir mahalle baskısı gibiydi.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de mahkeme zaptı demokratik gerilemeyi iki farklı yoldan sağladı. Birincisi, seçilmemiş elitlerin mahkemeyi zapt etmesi demokrasiye aykırı yargısal davranışlara yol açtı. Anayasa Mahkemesi, görevdeki cumhurbaşkanı ve ordunun isteği doğrultusunda AKP’li bir cumhurbaşkanının atamasını engellediğinde, yargıçlar seçilmemiş otoriteleri güçlendirmiş ve seçilmiş yetkililerin yönetme yetkisini sınırlamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2008’de Anayasa Mahkemesi, Müslüman kadınların üniversitelerde türban takmasını mümkün kılan ve parlamentoda nitelikli çoğunlukla kabul edilen anayasa değişikliklerini iptal ettiğinde, yine seçilmiş parlamentonun yönetme kapasitesini zayıflatmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı derecede önemli olan ikinci yol ise, mahkeme zaptının Erdoğan’ın yargıya saldırma motivasyonunu ve kapasitesini artırmasıydı. Anayasa Mahkemesi 2008’de AKP’yi kapatmaya bir oy farkla karar veremeyince, Erdoğan’ın hükümeti karşı saldırıya geçti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2010 referandumunda hükümet, Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısını artıran, askeri yargıç koltuklarını kaldıran ve hükümetin yargıç atama ve terfi süreçleri üzerindeki kontrolünü genişleten anayasa değişikliklerini kabul ettirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu değişiklikleri savunurken Erdoğan, yargının antidemokratik tutumunu sertçe eleştirdi ve “Hukukun üstünlüğüne Evet, Üstünlerin hukukuna Hayır” diyerek seçilmiş hükümetin mahkemeler üzerinde söz sahibi olmasının asıl demokrasi olduğunu savundu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türk örneğinin trajedisi şudur: AKP, yargıç seçme konusunda gücü dağıtan kurumlar (örneğin nitelikli çoğunluk şartı) benimsemek yerine, gücü kendi ellerinde yoğunlaştırmayı tercih etti. Sonuç olarak mahkeme zaptı bir elit grubundan diğerine geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahkemeleri Demokrasi İçin Nasıl Çalıştırırız?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemelerin demokrasiyi savunan kurumlar olmasını sağlamak için ne yapılabilir? Mahkemelerin demokrasiyi nasıl zayıflattığını ve bu davranışın arkasındaki temel faktörleri anlamak, yargıyı reforme etmek için bir yol haritası sunuyor: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gücü dağıtan ve mahkeme zaptını önleyen yargı atama usulleri getirmek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle üç durum mahkemeleri zapt edilmekten koruyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birincisi, yüksek mahkeme yargıçlarının seçiminde nitelikli çoğunluk (supermajority) şartı. Daha fazla aktöre veto hakkı vererek, seçilmiş liderlerin, partilerin ve müttefik grupların yalnızca basit çoğunlukla ideolojik olarak uyumlu yargıçları atamasının engellenmesi gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">139 ülkede 1990-2023 dönemine ait orijinal verilerle yaptığım çapraz ulusal istatistiksel analizde, yüksek mahkeme yargıçları için nitelikli çoğunluk şartının yüksek mahkeme bağımsızlığıyla anlamlı derecede pozitif ilişkili olduğunu buldum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1990’dan beri Arjantin, Belçika, Şili, İtalya, İsrail, Almanya, Portekiz ve İspanya gibi 26 ülke en yüksek mahkemelerine yargıç atamak için nitelikli çoğunluk şartı getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci güç dağıtan durum, birçok demokraside görülen, yüksek mahkeme yargıçlarının seçiminde yetkinin farklı tercihlere sahip aktörler arasında bölünmesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransa, İtalya ve Almanya’da parlamento iki kanadı da rol oynar. Kolombiya, İtalya ve İsrail’de ise seçilmiş siyasetçilerle mevcut yargı üyeleri yetkiyi paylaşır. Bu düzenlemeler, mahkeme zaptı ihtimalini azaltır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üçüncü durum ise zorunlu emeklilik yaşı veya yargıçlar için görev süresi sınırıdır. Bunlar, herhangi bir siyasetçi, parti veya çıkar grubunun ömür boyu atamalar yoluyla yargı üzerinde uzun vadeli kontrol kurmasını engeller.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD, küresel demokrasiler arasında yargıç seçme kurumlarının çok az güç paylaşımı gerektirdiği dikkat çekici bir istisnadır. Hatta zamanla bu kurumlar daha da güç yoğunlaştırıcı hale gelmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihsel olarak federal ve Yüksek Mahkeme yargıçlarının onayı Senato’da filibuster (yargıç oylamasının sürekli konuşma ile bloke edilmesi) nedeniyle nitelikli çoğunluk gerektiriyordu. Ancak Senato 2013’te federal yargıçlar, 2017’de ise Yüksek Mahkeme üyeleri için bu şartı kaldırınca, ömür boyu atamalar basit çoğunlukla yapılmaya başlandı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak: </span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gücü yoğunlaştıran kurumlar kalıcı olmaya meyillidir. Ancak birçok ülke, yargıyı güçlendirmek ve atama yetkisini dağıtmak için reformlar yapmıştır. Bu reformlar bazen iktidar partisinin ileride kaybedebileceğini düşünmesiyle (Meksika 1994), bazen yargının meşruiyet kriziyle, bazen de demokratikleşme dalgalarında yeni anayasa yapılırken gerçekleşmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurumsal reform uzun vadeli bir hedeftir. Kısa vadede ise “yargısal müttefikler”in (Hukuk alanı dışındaki destekçi gruplar) seferberliği çok önemlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brezilya’da Bolsonaro’ya karşı senato, valiler ve belediye başkanlarının; İsrail’de ise 2023’te kitlesel toplumsal protestoların yarattığı pozitif geri bildirim döngüsü bunun en iyi örneklerindendir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler bugün demokrasinin küresel kaderinde merkezi rol oynuyor. Bazı faktörler dengeyi bozuyor: Gücü yoğunlaştıran atama yapıları ve kötü müttefikler mahkemeleri demokrasiyi zayıflatıcı hale getirebiliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama akıllı kurumsal reformlar ve demokrasi yanlısı yargısal müttefiklerin seferberliği ise tam tersini sağlayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>*&nbsp;</strong>Andrew O’Donohue</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Arleen Carlson ve Edna Nelson Radcliffe İleri Araştırma Enstitüsü’nde Yüksek Lisans Araştırma Görevlisi,&nbsp; Harvard Üniversitesi’nde Kamu Yönetimi bölümünde doktora adayı&nbsp; ve&nbsp; Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nda misafir araştırmacıdır.9</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı: <a href="https://muse.jhu.edu/pub/1/article/986020" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://muse.jhu.edu/pub/1/article/986020</a></span></span></p>

<div>
<div>&nbsp;</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-1777576364.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Amerikan rüzgârı ve bizim yelkenler: FED kararları cebimizi nasıl etkiler?</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-ruzgari-ve-bizim-yelkenler-fed-kararlari-cebimizi-nasil-etkiler-13208</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-ruzgari-ve-bizim-yelkenler-fed-kararlari-cebimizi-nasil-etkiler-13208</guid>
                <description><![CDATA[FED kararlarının yönü ne olursa olsun asıl tartışmamız gereken şey kendi kırılganlıklarımızdır. Bir ülkenin ekonomisi dış borca, ithalata ve yabancı sıcak paraya ne kadar bağımlıysa, FED’in faiz kararlarından o kadar çok etkilenir. Yelkenliniz sağlamsa, çıkan fırtına sizi sadece yavaşlatır; ama yelkenliniz su alıyorsa, en ufak bir dalga bile batma tehlikesi yaratır. Sonuç olarak; FED’in faiz kararları Türkiye için her zaman hayati bir öneme sahip olacaktır. Dolar kurunun artması veya azalması, marketteki peynirin fiyatından arabamızın deposuna kadar günlük hayatımıza doğrudan dokunur. Ancak kalıcı çözüm, FED’in ağzından çıkacak sözleri endişeyle beklemek değil; üretime dayalı, dışa bağımlılığı azaltan yapısal reformları hayata geçirerek kendi ekonomik bağışıklığımızı güçlendirmektir. Aksi takdirde, başkasının çaldığı ıslıkla yürümeye devam etmek zorunda kalırız.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın öbür ucunda, Washington’da toplanan bir grup insanın aldığı kararların; Anadolu’daki bir çiftçinin maliyetlerini veya İstanbul’daki bir esnafın kirasını etkilemesi kulağa tuhaf gelebilir. Ancak günümüzün küresel ekonomik sisteminde “Amerika nezle olursa, dünyanın geri kalanı yatağa düşer” sözü çok da yanlış sayılmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki neden? Çünkü dünyanın en çok kullanılan parası dolar, bu paranın musluğunun başında oturan kurum da <strong>FED’dir</strong> (Amerikan Merkez Bankası). FED’in aldığı faiz kararları, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri doğrudan, hatta bazen sarsıcı bir şekilde etkiler. Bu etkiyi, kararın yönüne göre iki basit senaryo ile okuyabiliriz:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>1. Senaryo: FED Faiz Artırırsa Ne Olur? (Zorlu Günler)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">FED, Amerika’daki enflasyonu dizginlemek için faizleri yükselttiğinde aslında dünyaya şu mesajı verir: <em>“Bana dolarınızı getirin, size risksiz ve yüksek kazanç vereyim.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu mesajın Türkiye’deki yansımaları genellikle can sıkıcıdır:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Paranın Göçü:</em> Yabancı yatırımcılar, Türkiye gibi daha riskli gördükleri gelişmekte olan ülkelerdeki yatırımlarını bozup paralarını Amerika’ya götürürler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Doların Yükselişi:</em> Piyasada dolar azalınca, doların değeri (döviz kuru) artar. Yani TL değer kaybeder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Enflasyon (Hayat Pahalılığı):</em> Biz ülke olarak enerjiden hammaddeye kadar birçok şeyi dolarla satın alan (ithal eden) bir ülkeyiz. Dolar arttığında benzinden doğalgaza, cep telefonundan ilaca kadar her şeyin maliyeti artar ve bu durum raflara zam olarak yansır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Borçlanmanın Zorlaşması:</em> Hem devletin hem de özel sektörün dış borç bulması zorlaşır ve pahalılaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>2. Senaryo: FED Faiz İndirirse Ne Olur? (Rahat Bir Nefes)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer FED faizleri düşürmeye başlarsa, bu kez tam tersi bir rüzgâr eser. Amerika’daki düşük faizden tatmin olmayan küresel sermaye, daha yüksek kazanç elde edebileceği Türkiye gibi ülkelere yönelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun bize yansıması genellikle pozitif olur:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Döviz Bolluğu:</em> Ülkeye giren yabancı para miktarı artar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Kurda İstikrar:</em> Doların TL karşısındaki ateşi düşer, döviz kurları sakinleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Ekonomik Canlanma:</em> Devlet ve şirketler yurt dışından daha ucuz maliyetlerle borçlanabilir, yatırımlar için alan açılır. İçeride enflasyon baskısı hafifler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Asıl Mesele: Rüzgâra Karşı Ne Kadar Sağlamız?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşin özüne baktığımızda, FED kararlarının yönü ne olursa olsun asıl tartışmamız gereken şey kendi kırılganlıklarımızdır. Bir ülkenin ekonomisi dış borca, ithalata ve yabancı sıcak paraya ne kadar bağımlıysa, FED’in faiz kararlarından o kadar çok etkilenir. Yelkenliniz sağlamsa, çıkan fırtına sizi sadece yavaşlatır; ama yelkenliniz su alıyorsa, en ufak bir dalga bile batma tehlikesi yaratır. Sonuç olarak; FED’in faiz kararları Türkiye için her zaman hayati bir öneme sahip olacaktır. Dolar kurunun artması veya azalması, marketteki peynirin fiyatından arabamızın deposuna kadar günlük hayatımıza doğrudan dokunur. Ancak kalıcı çözüm, FED’in ağzından çıkacak sözleri endişeyle beklemek değil; üretime dayalı, dışa bağımlılığı azaltan yapısal reformları hayata geçirerek kendi ekonomik bağışıklığımızı güçlendirmektir. Aksi takdirde, başkasının çaldığı ıslıkla yürümeye devam etmek zorunda kalırız.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/amerikan-ruzgari-ve-bizim-yelkenler-fed-kararlari-cebimizi-nasil-etkiler-1777568184.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Texas siyasetinde James Talarico ve inanç temelli ilericiliğin yükselişi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/texas-siyasetinde-james-talarico-ve-inanc-temelli-ilericiligin-yukselisi-13207</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/texas-siyasetinde-james-talarico-ve-inanc-temelli-ilericiligin-yukselisi-13207</guid>
                <description><![CDATA[James Talarico’nu bu seçimde önemli kılan temsil ettiği yaklaşım olmuştur. O, klasik anlamda ideolojik bir figürden ziyade bir “çeviri” figürü olarak öne çıkar. İlerici politikaları, daha geniş kitlelerin anlayabileceği ve kabul edebileceği bir dile dönüştürmeye çalışır. Latino seçmenler örneğinde görüldüğü gibi, aynı kimliğe sahip olmak her zaman belirleyici değildir; asıl önemli olan ortak değerler üzerinden bağ kurabilmektir. Bu model başarılı olursa, Demokrat Parti için yeni bir stratejik yol açabilir ve özellikle zor eyaletlerde rekabeti mümkün kılabilir. Başarısız olması durumunda ise bu yaklaşım bir siyasi deney olarak kalacaktır. Ancak hangi sonuç ortaya çıkarsa çıksın, Talarico’nun denediği bu model, Amerikan siyasetinde uzun süre tartışılmaya devam edecektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan siyaseti son yıllarda yalnızca Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasındaki mücadele üzerinden şekillenmiyor. Her iki partinin kendi içindeki dönüşüm de yeniden şekillenen siyasetin bir dinamiği. Özellikle Demokrat Parti içinde ortaya çıkan “<strong>yeni nesil Demokratlar</strong>” politik pozisyonları, kullandıkları dil, seçmenlerle kurdukları ilişki ve siyaseti tanımlama biçimleriyle dikkat çekmektedir. Bu yeni kuşak içinde New York City Belediye Başkanı Zohran Mamdani daha hareket temelli ve demokratik sosyalist bir çizgiyi temsil ederken, New York Temsilciler Meclisi Üyesi Alex Bores<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> teknoloji regülasyonu ve AI güvenliği gibi alanlara yoğunlaşan daha teknokrat bir yaklaşım sergilemekte. James Talarico ise bu tablo içinde farklı bir yerde duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico’yu ulusal ölçekte dikkat çekici hale getiren unsur <strong>ilerici</strong> (progressive) politikaları savunmasından çok, sosyal adalet siyasetini dini ve ahlaki bir dille birleştirmesi; bunu yaparken de daha geniş bir toplumsal koalisyon kurmaya çalışması. Özellikle Texas gibi Cumhuriyetçilerin çok güçlü olduğu muhafazakâr bir eyalette yükselmesi, onu Demokrat Parti açısından stratejik olarak önemli bir figür haline getirdi. Çünkü Talarico’nun temsil ettiği model, Demokrat tabanı harekete geçirmesinin yanı sıra bağımsız seçmenlere, Latino topluluklara ve hatta bazı ılımlı muhafazakârlara da çekici geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onun yükselişi aynı zamanda Demokrat Parti içindeki daha büyük bir tartışmayı da yansıtıyor: Parti geleceğini daha sert ideolojik bir mobilizasyon üzerine mi kuracaktır, yoksa farklı toplumsal kesimleri ortak ekonomik ve ahlaki değerler etrafında birleştiren daha kapsayıcı bir siyaset mi geliştirecektir? James Talarico, tam da bu sorunun merkezinde yer alan bir isim olarak karşımızda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>1. Texas’ın Önemi ve Demokratların Mücadelesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tartışmanın önemli bir nedeni de Texas’ın siyasi ağırlığıdır. Texas, hem nüfusu hem de ekonomik büyüklüğü nedeniyle ABD siyasetinin en kritik eyaletlerinden biri. Yaklaşık 2,7 trilyon doları aşan ekonomisiyle dünyanın en büyük ekonomileri arasında yaklaşık 8. sırada yer alacağı tahmin edilmekte. Texas’ın enerji, teknoloji ve savunma gibi stratejik sektörlerde büyük ağırlığı var. Yüksek seçim delegesi sayısı da Texas’ı Amerikan siyasetindeki ulusal güç mücadelesinin merkezlerinden biri haline getiriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kadar önemli bir eyalette 1994’ten bu yana hiçbir Demokrat Senato seçimlerini kazamadı. Ancak Latino nüfusun artışı, şehirleşme ve genç seçmenlerin yükselişi eyaletin geleceğini daha rekabetçi hale getirmekte. Bu nedenle Texas’ta bir Demokrat senatör adayının kazanması sadece yerelde değil ulusal siyasette dengeleri değiştirebilecek bir kırılma olarak görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>2. James Talarico’nun Arka Planı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nun hikâyesi de bu dönüşümün parçasıdır. Round Rock’ta büyüyen Talarico, Texas Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi’nde eğitim aldı; ardından Austin Presbyterian İlahiyat Fakültesi’nde ilahiyat eğitimi gördü. San Antonio’da düşük gelirli mahallelerde öğretmenlik yapması ise eğitim eşitsizliği ve toplumsal adalet konularını siyasetin merkezine koymasında belirleyici oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çok katmanlı geçmiş, onun siyasete yalnızca teknik ya da bürokratik değil; aynı zamanda insani, ahlaki ve deneyime dayalı bir perspektifle yaklaşmasını şekillendirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>3. “Sevgi Siyaseti”: Ahlaki Dil ve Ekonomik Popülizm</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nun siyaseti tanımlama biçimi, onu birçok Demokrat figürden ayıran en önemli özelliklerden biridir. Ona göre siyaset seçim kazanmak ya da yasa yapmakla sınırlanamaz. Sık sık kullandığı ifadeyle <strong>siyaset, “Komşularınıza nasıl davrandığınızın bir başka adıdır</strong>.” Bu yaklaşım, modern Amerikan siyasetindeki sert, rekabetçi ve kutuplaştırıcı dilden belirgin biçimde ayrılıyor. <strong>Talarico’nun söylemi; korku yerine umut, bölünme yerine birlik ve ideolojik etiketler yerine ahlaki değerler üzerine kurulu</strong>. Bu anlayışın merkezinde “<strong>komşunu kendin gibi sev</strong>” ilkesi yer alır. Talarico için bu bir seçim sloganı olmanın ötesinde ilahiyat eğitimiyle şekillenen bir siyaset felsefesidir. Onun Hristiyanlığa yaptığı referanslar dayatmacılık ve dışlayıcılık içermez. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico’nun söylemlerinde sürekli merhamet, dayanışma, yoksullara sahip çıkma ve “<strong>radikal şefkat</strong>” fikrini öne çıkardığını görüyoruz. İnanç, onun yaklaşımında ideolojik bir araç olmaktan ziyade ahlaki bir rehber olarak çıkar karşımıza. Bu nedenle sağlık hizmetleri, eğitim veya yoksulluk gibi meseleleri yalnızca ekonomik ya da bürokratik sorunlar olarak görmez. Bunlar, doğru olanın geciktirilmeden yapılması gereken ahlaki meselelerdir. Dindar seçmenler üzerinde etkili olan bu yaklaşım, Demokrat Parti’ye mesafeli bazı gruplarla da ortak bir zemin kurulmasını sağlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçmenleri yatay kimlikler (renk, etnisite, din, cinsiyet vs) üzerinden okumayı reddeden Talarico, ekonomik güç ilişkileri üzerine yoğun vurgu yapar. Ona göre<strong> milyarder sınıfı, algoritmaları ve kablolu haber ağlarını kullanarak insanları kültür savaşlarına sürüklemekte ve böylece halkın ekonomik sorunlarını görünmez hale getirmekte</strong>dir. Bu yüzden Texas gibi muhafazakâr bir eyalette bile “<strong>emekçi halk</strong>” etrafında yeni bir sınıf temelli ittifak kurulabileceğini savunur. Röportajlarında sıkça bahsettiği Sand Branch örneği de bunun sembolüdür. Dallas’ın yakınındaki bu yoksul toplulukta yıllardır temiz içme suyu bulunmamasını eleştirirken şu ifadeyi kullanır: “<em>İran’ı bombalayacak para her zaman var ama Sand Branch’e boru hattı döşeyecek para yok</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kısaca, Talarico, popülist bir söylemi teolojik bir ahlak anlayışıyla birleştirerek, Texas'ta geleneksel parti hatlarını aşan yeni bir koalisyon kurmaya çalışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>4. İnanç ve Siyaset: Tersine Çevrilen Bir Denklem</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika’da dinin uzun süredir sağ siyaset tarafından kullanılan en güçlü araçlarından biri olduğu bir vakıa. Özellikle Cumhuriyetçi siyaset içinde “<strong>Hristiyan milliyetçiliği</strong>” ve “<strong>Hristiyan siyonizmi</strong>” önemli bir yer tutar. Hristiyan milliyetçiliği, Amerika’nın Hristiyan bir ulus olarak tanımlanması gerektiğini savunur. Hristiyan siyonizmi ise teolojik gerekçelerle İsrail’e güçlü ve çoğu zaman koşulsuz destek verilmesini öne çıkarır. Donald Trump çevresindeki siyasi hat, beyaz Hristiyan Evanjelik sağ ile kurduğu ittifak sayesinde bu yaklaşımın en güçlü örneklerinden biri haline geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Cumhuriyetçi siyaset içinde dini referanslar doğrudan politikaya entegre edilmiş durumda. ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson ve Savunma Bakanı Pete Hegseth gibi isimler, dini söylemleri siyasi ve hatta askeri retoriğin bir parçası olarak kullanmaktalar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico ise Hristiyanlığı sağ siyasetin tekelinden çıkarmaya çalışan farklı bir çizgi izlemekte. Hristiyan milliyetçiliğini teolojik bir sapma olarak tanımlıyor. Ona göre “Hristiyan milliyetçiliği bir Hristiyan sapkınlığıdır” ve hatta “Hristiyanlığın üzerindeki bir kanser” niteliğinde; çünkü bu anlayış İsa’nın mesajını çarpıtarak dini siyasi gücün hizmetine sokuyor. Talarico ise inancı sosyal adalet, eşitlik, merhamet ve insan onuru gibi evrensel değerler üzerinden yeniden yorumlamaya çalışmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>&nbsp; 5. Seçim Stratejisi ve Latino Seçmenlerle Kurulan Bağ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nun siyasi stratejisi Demokrat tabanı mobilize etmeye ilaveten daha geniş bir toplumsal koalisyon kurmaya dayanıyor. Bağımsız seçmenlere ulaşma, ılımlı Cumhuriyetçilerle temas kurma ve kutuplaşmayı azaltma, söyleminin merkezi öğesidir. Bu nedenle kampanyasında sert ideolojik söylemlerden bilinçli biçimde kaçındığını ve ortak değerler, ekonomik kaygılar ve gündelik hayat sorunlarını öne çıkardığını fark edersiniz. Cumhuriyetçi ağırlıklı bölgeleri ziyaret etmesi ve farklı görüşlerden seçmenlerle doğrudan temas kurması da bu yaklaşımın önemli bir parçası. Bu strateji, onu klasik bir parti siyasetçisinden çok “köprü kuran” bir figür haline getirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico’nun Latino seçmenler üzerindeki etkisi de dikkat çekicidir. Burada önemli olan nokta, kendisinin İtalyan kökenli olmasıdır. Buna rağmen Latino seçmenler arasında güçlü destek bulabilmektedir. Bunun temelinde dini referanslar üzerinden kurduğu ortak zemin, aile ve ekonomik ilerleme gibi değerleri öne çıkarması ve İspanyolca içeriklerle desteklenen doğrudan temas stratejisi bulunmaktadır. Bu durum, Amerikan siyasetinde kimlikten çok değer uyumunun belirleyici olabileceğini göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>6. Dış Politika: İsrail, AIPAC ve İran’a Yönelik Savaş</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nun dış politika yaklaşımı, onun "<strong>üst-alt</strong>" (top-bottom) olarak tanımladığı sınıf siyaseti anlayışıyla doğrudan bağlantılıdır. Talarico, dış politikayı yalnızca jeopolitik bir mesele olarak bakmıyor. Amerikan iç siyasetindeki bütçe öncelikleri, ekonomik eşitsizlikler ve lobi etkileriyle birlikte de ele almakta. Ona göre Washington’ın dış politika tercihleri, doğrudan Amerikan toplumunun gündelik hayatını ve kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağını belirlemekte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail-Filistin meselesinde “eleştirel dayanışma” olarak tanımlanabilecek bir çizgi izlemekte. İsrail’in “var olma ve vatandaşlarının güvenliğini sağlama hakkı”nı tanıyan Talerico, Gazze’deki askeri operasyonları “vahşet” ve “savaş suçu” kavramlarıyla sert biçimde eleştiriyor. “Soykırım” ifadesini siyasi söyleminin merkezine yerleştirmiyor ama yaşananları “Amerikan değerleri”yle bağdaşmayan bir “ahlaki felaket” olarak tanımlıyor. Bu yönüyle New York City Belediye Başkanı Zohran Mamdani veya Demokrat Temsilciler Meclisi Üyesi Rashida Tlaib gibi daha açık “anti-siyonist” bir retorik kullanan figürlerden ayrılmakta. Ancak askeri yardımların koşula bağlanması ve saldırı amaçlı silah satışlarının sınırlandırılması çağrıları nedeniyle Nancy Pelosi ve Chuck Schumer gibi geleneksel Demokrat elit çizginin de solunda yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico’nun İsrail lobisinin en güçlü kurumlarından AIPAC’e (American Israel Public Affairs Committee/ Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi) &nbsp;yönelik mesafeli tutumu da sadece Batı Asya’daki<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> İsrail saldırganlığıyla ilgili değil. Ona göre AIPAC ve benzeri yapılar, Amerikan siyasetini büyük bağışçılar üzerinden şekillendiren “dev bağışçı ağlarının” parçası. Bu nedenle lobi bağlantılı finansmanların dış politikayı halkın çıkarlarından uzaklaştırdığını savunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran konusunda ise “sonsuz savaşlar” eleştirisini merkeze almakta. ABD veya İsrail’in İran’a yönelik doğrudan askeri müdahalesinin yeni bir bölgesel felaket yaratacağını söylerken, diplomasi ve çok taraflı müzakereleri savunuyor. Bu yaklaşımını anlatırken sık sık Texas’taki Sand Branch mahallesini örnek vermekte. Dallas’a çok yakın olmasına rağmen yıllardır temiz içme suyuna erişemeyen bu yoksul topluluğu anımsatarak şu ifadeyi kullanır: “<em>İran’ı bombalayacak para her zaman var ama Sand Branch’e boru hattı döşeyecek para yok</em>.” Böylece Talarico dış politika ile Amerikan halkının gündelik ekonomik sorunları arasında doğrudan bağ kurmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu genel tablo, Talarico’yu Demokrat Parti içinde ne tam merkezde ne de Demokratik Sosyalistler kadar solda konumlandırır; daha çok eleştirel ama pragmatik bir ilerici çizgiye yerleştirir. Sonuç olarak Talarico’nun sistemi içeriden, kademeli reformlarla dönüştürmeye odaklanırken; Mamdani ve onun çizgisinin hem dışarıdan baskı kuran bir hareket siyaseti yürüttüğünü hem de partinin ideolojik yönünü daha sola çekmeye çalışan bir rol üstlendiğini söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>7. “Yeni Nesil Demokratlar”: Pragmatizm, Hareket Siyaseti ve Teknoloji Politikaları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nun Demokrat Parti içindeki konumu, klasik “sağ–sol” ekseniyle tek başına açıklanamayacak kadar nüanslıdır. Ekonomik eşitsizlik, sağlık hizmetleri, eğitim ve sosyal adalet gibi konularda Joe Biden çizgisinden çok daha solda olduğuna hiç şüphe yok. Ancak onu Bernie Sanders veya Alexandria Ocasio-Cortez gibi daha ideolojik ve hareket temelli figürlerden ayıran önemli farklar var. Talarico daha uzlaştırıcı bir dilden yana. Demokrat tabanın yanı sıra bağımsızlara ve ılımlı muhafazakârlara da ulaşmaya çalışırken ideolojik sertliği olmayan çok geniş bir koalisyon kurma stratejisine dayanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico son dönemde öne çıkan “yeni nesil Demokratlar” arasında kendine özgü bir yerde durmaka. Zohran Mamdani daha açık biçimde demokratik sosyalist bir çizgiyi temsil ederken, Alex Bores teknoloji regülasyonu, AI güvenliği ve Big Tech’in (yüksek teknoloji şirketlerinin) siyaset üzerindeki etkisinin sınırlandırılması gibi alanlara yoğunlaşan daha teknokrat bir yaklaşım sergiler. <strong>Talarico</strong> ise bu iki çizgi arasında farklı bir alan açar: <strong>dini ve ahlaki dili sosyal adalet siyasetiyle birleştiren, fakat bunu daha geniş bir seçmen koalisyonu kurma amacıyla yapan bir figür</strong>dür. Bu nedenle onun için en isabetli tanım, <strong>politikada ilerici ama yöntemde pragmatik</strong> olmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico, Zohran Mamdani ve Alex Bores sık sık aynı “yeni nesil Demokratlar” başlığı altında anılsa da temsil ettikleri siyaset biçimleri arasında önemli farklar vardır. Talarico, Texas gibi Cumhuriyetçilerin güçlü olduğu muhafazakâr bir eyalette siyaset yaptığı için bağımsızları, kararsız seçmenleri ve hatta bazı ılımlı Cumhuriyetçileri ikna etmeye çalışan daha kapsayıcı bir strateji izler. Mamdani ise New York City gibi Demokratların baskın olduğu bir ortamda yükseldiğinden, daha hareket temelli ve açık biçimde demokratik sosyalist bir çizgiye yaslanır. Bores ise teknoloji şirketlerini denetlemek, yapay zekâyı kurallara bağlamak ve dijital kapitalizmin yoğun güç birikimini sınırlandırmak üzerine yoğunlaşan daha uzman/proje merkezli bir profil çizer. Bununla birlikte Talarico ve Mamdani’nin sosyal adalet söylemlerini dini referanslarla ilişkilendirmeleri dikkat çekici bir ortaklık oluşturmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>8. Talarico’nun Güçlü Yönleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico’nun öne çıkan avantajları birkaç başlıkta toplanabilir. Öncelikle güçlü iletişim becerisi sayesinde karmaşık politik konuları sade ve etkileyici bir dille anlatabiliyor. Dini ve ahlaki söylemi, özellikle dindar seçmenlerle bağ kurmasını kolaylaştırıyor. Geniş bir seçmen koalisyonu kurmaya yönelik söylemi ve yöntemi, onun siyaset modelinin rekabetin yoğun olduğu eyaletlerde de etkili olabilecek bir nitelik arzediyor. Talarico’nun söylem ve yönteminin Latino seçmenler üzerindeki etkisi de oldukça dikkat çekici. Ayrıca medya ve dijital platformlardaki giderek artan görünürlüğü, ulusal ölçekte tanınırlığına da ciddi anlamda katkıda bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>9. Zorluklar ve Riskler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Talarico’nun önünde ciddi engeller de mevcut. Texas gibi büyük bir eyalette seçim kampanyaları son derece maliyetli. Ön seçimlerde Talarico kampanyası rekor sayılabilecek düzeyde bağış topladı. Ancak genel seçimde Cumhuriyetçi adayların büyük bağışçı ağları ve süper PAC desteği nedeniyle finansal açıdan daha avantajlı durumda olnası muhtemeldir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun yanında “fazla ilerici” etiketi, özellikle bağımsız ve merkez sağ seçmenlerin bir kısmını uzaklaştırma riski taşıdığı da söylenebilir. Öte yandan bazı seçmen gruplarıyla yaşanan güven sorunları da dikkat çekicidir. Özellikle kampanya sürecinde söylenmiş bazı ifadeler ve yanlış anlaşılmalar, başta siyah seçmenler olmak üzere belirli kesimlerde mesafe yarattı. Bu tür algıların giderilmesi, geniş bir koalisyon kurma stratejisinin başarısı açısından kritik önem taşımakt.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>10. Büyük Soru: Bu Model Çalışır mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nun temsil ettiği siyaset, aslında daha büyük bir deneydir. Bu deney şu soruya cevap arar: Amerika’da seçim kazanmanın yolu nedir? Daha sert ve ideolojik bir çizgiyle tabanı mı mobilize etmek, yoksa daha kapsayıcı bir dil ile farklı seçmen gruplarını mı bir araya getirmek?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico ikinci yolu temsil ediyor ve bunu somut örneklerle test etmekte. Örneğin Cumhuriyetçi ağırlıklı bölgelerde kampanya yapması, Trump’a oy vermiş seçmenlerle doğrudan temas kurması ve dini dili kullanarak dindar seçmenlerle bağ kurması bu stratejinin parçalarıdır. Latino seçmenler arasında elde ettiği yüksek destek de bu yaklaşımın bu zamana kadar işe yaradığını gösteriyor. Ancak bu modelin gerçekten başarılı olup olmayacağı, bu farklı seçmen gruplarını genel seçimde aynı koalisyon içinde tutup tutamayacağına bağlı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; ***</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nu bu seçimde önemli kılan temsil ettiği yaklaşım olmuştur. O, klasik anlamda ideolojik bir figürden ziyade bir “çeviri” figürü olarak öne çıkar. İlerici politikaları, daha geniş kitlelerin anlayabileceği ve kabul edebileceği bir dile dönüştürmeye çalışır. Latino seçmenler örneğinde görüldüğü gibi, aynı kimliğe sahip olmak her zaman belirleyici değildir; asıl önemli olan ortak değerler üzerinden bağ kurabilmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu model başarılı olursa, Demokrat Parti için yeni bir stratejik yol açabilir ve özellikle zor eyaletlerde rekabeti mümkün kılabilir. Başarısız olması durumunda ise bu yaklaşım bir siyasi deney olarak kalacaktır. Ancak hangi sonuç ortaya çıkarsa çıksın, Talarico’nun denediği bu model, Amerikan siyasetinde uzun süre tartışılmaya devam edecektir. </span></span></p>

<p>----</p>

<div>
<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Başlık Notu: </strong>Bu metinde kullanılan “<strong>ilerici</strong>” (<strong>progressive</strong>) ifadesi, Amerikan siyasetindeki yerleşik bir siyasi kategoriye karşılık gelmektedir. Kavram, burada olumlayıcı ya da olumsuz bir değer yargısı olarak değil; ekonomik eşitsizlik, sosyal adalet, sağlık hizmetleri, çokkültürlülük, farklı kimlik ve yaşam tarzlarına saygı gibi konularda Demokrat Parti’nin daha sol eğilimli kanadını tanımlayan teknik bir terim olarak kullanılmaktadır.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Alex Bores, New York Eyalet Meclisi’ndeki görevine ek olarak, 2026 ara seçimlerinde New York’un 12. Kongre Bölgesi adına Temsilciler Meclisi’ne girmek için yürüttüğü kampanyayla da dikkat çekmektedir. Teknoloji politikaları, yapay zekâ düzenlemeleri ve kurumsal reform vurgusuyla Demokrat Parti içindeki yeni kuşak siyasetçiler arasında öne çıkan isimlerden biri haline gelmiştir.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Son dönemde, son birkaç yıldır yaşanan ABD-İsrail saldırganlığının da tetikleyici etkisiyle, “Ortadoğu” yerine “Batı Asya” teriminin daha sık kullanılmaya başlandı. Artık ben de bu terimi tercih ediyorum. Bu tercihin temel nedeni, “Ortadoğu” kavramının Avrupa merkezli ve sömürge döneminden miras kalan bir adlandırma olarak görülmesidir. “Batı Asya” ise daha nötr ve coğrafi bir ifade kabul ediliyor. Özellikle akademik çevrelerde ve postkolonyal tartışmalarda bu kullanım giderek yaygınlaşıyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/texas-siyasetinde-james-talarico-ve-inanc-temelli-ilericiligin1-yukselisi-1777567729.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Var olmak direnmektir</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/var-olmak-direnmektir-13206</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/var-olmak-direnmektir-13206</guid>
                <description><![CDATA[Yeraltından yükselen o sese selam olsun. O sesi destekleyen tüm kahramanlara selam olsun. Sendika yöneticisi Başaran Aksu’ya selam olsun. 1886’da Spies’in sözlerini hatırlatan ve o kararlılığı devam ettiren cümleleri ne güzeldi değil mi: ‘‘Bizi gözaltına alarak, tutuklayarak bu ateşi söndüreceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz gideriz, yerimize binlerce madenci gelir. Bu kavga hürriyet ve ekmek kavgasıdır.’’ 1 Mayıs, birliğin, alın terinin ve dayanışmanın günü,  kutlu olsun.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1886 yılında, Chicago’da başlayan ve tüm Amerika Birleşik Devletlerine yayılan sekiz saatlik iş gücü mücadelesi, işçi sınıfı tarihinin en kritik dönemeçlerinden birine dönüşür. On binlerce işçi, insan onuruna yaraşır çalışma koşulları talebiyle sokaklara çıkar. Ancak bu talepler, devlet ve sermaye ittifakının sert müdahalesiyle karşılaşır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">4 Mayıs 1886’ da gerçekleşen Haymarket Olayı, bu gerilimin kırılma anı olur. Barışçıl bir miting sırasında patlayan bir bomba, işçi hareketine yönelik büyük bir baskı dalgasının bahanesine dönüştürülür. Olayın faili hiçbir zaman kesin olarak belirlenememiş olmasına rağmen, aralarında Albert Parsons ve August Spies’in de bulunduğu işçi önderleri, siyasi bir yargılama süreci sonucunda idama mahkum edilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Albert Parsons, boynuna ilmek geçirilmeden hemen önce tarihin suratına şu gerçeği haykırır:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">“</span><em><span style="color:#1b1c1d">Suçsuzum. Bunu bütü</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">n d</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ünya biliyor. Ama suçsuz olduğ</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">um i</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ç</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">in de</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ğ</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">il; i</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">şçi haklarını savunduğum, sosyalist olduğ</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">um i</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ç</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">in as</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ılıyorum</span></em><span style="color:#1b1c1d">.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Bu söz, hukukun bir tarafsızlık masalı değil, egemen sınıfın elinde bir infaz aracı olduğunun tescilidir de aynı zamanda.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Parsons ve yoldaşları, bir cinayetin faili oldukları için değil; sermayenin sömürü imparatorluğuna "hayır" dedikleri için katledildiler. Dar ağacına gönderilen tek başına bir beden değil, ayağa kalkan bir sınıftı yani. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Onlarla aynı kaderi paylaşan August Spies ise mahkeme salonunda cellatlarının gözlerinin içine bakarak sönmeyecek bir yangını müjdelemişti: “</span><em><span style="color:#1b1c1d">Bizi asabilirsiniz, ama bu hareketi ezemezsiniz. Burada bir kıvı</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">lc</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ımı ezeceksiniz, ama o ateş her yerde yükselecek</span></em><span style="color:#1b1c1d">.’’</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Bugün bu sözleri birer nostaljik hatıra gibi anmak, en basit ifadeyle, o mirasa ihanettir. Çünkü o mücadelenin büyüklüğüne ve gücüne inananların, bu uğurda hayatlarını ortaya koyanların en büyük arzusu anılmak değil; yarım bıraktıkları kavganın tamamlanmasıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün, bu tarihsel miras yalnızca kitaplarda yaşamıyor. Son günlerde yaşanan Doruk Maden eylemleri, bu mücadelenin hâlâ ne kadar acı, ne kadar gerçek olduğunu yüzümüze çarpıyor. İşçiler günlerce, aç, uykusuz, yorgun, ama vazgeçmeden direndi. Sadece haklarını istemek için, sadece duyulabilmek için, bedenlerini ortaya koymak zorunda kaldılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekranlara yansıyan o görüntüler kolay izlenir değildi. Bir insanın bu kadar görünmez bırakılmasının, bu kadar yok sayılmasının ağırlığı vardı o karelerde. Yorgun yüzler, suskun bakışlar, ama içten içe büyüyen bir öfke… Ve belki de en çok, insanın içini sızlatan,&nbsp; duyulmak için bu kadar direnmek zorunda kalınmasıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü bu düzende işçiler ancak direndiklerinde fark edilir. Ama bu tek başına yeterli değildir. O direnişi görünür kılan, onu büyüten ve etkili kılan, toplumsal destektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Sessizlik bu düzenin en konforlu alanıysa, toplumsal dayanışma da onun en büyük korkusudur</strong>. Çünkü tekil bir direniş bastırılabilir; ama kolektif bir ses, artık susturulamaz hale gelir. İşte tam da bu yüzden, bugün gördüğümüz kazanım yalnızca bir direnişin değil, o direnişi sahiplenen ortak iradenin sonucudur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yaşananları bir istisna değil,&nbsp; düzenin ta kendisi olarak görmekte yarar vardır. Çünkü devlet-sermaye ittifakı, doğası gereği hak taleplerine karşı sağırdır. Talepler ancak bir “kriz” haline geldiğinde görünür olur. Bu yüzden işçi mücadelesi, yalnızca ekonomik bir mücadele değil; aynı zamanda görünür olma, var olma mücadelesidir. Buradaki temel gerçeklik, gücün&nbsp; kendiliğinden geri çekilmeyeceğidir.&nbsp; O ancak karşısında örgütlü bir direniş bulduğunda sınırlandırılabilir.</span></span></span></p>

<p><br />
<span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">En güçlü görünen yapılar bile, kararlı bir kolektif irade karşısında son derece kırılgandır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu nedenle 1 Mayıs, bir anma günü değil bir hatırlama günüdür.<br />
Bize,&nbsp; hiçbir hakkın lütuf olarak verilmediğini, adaletin mücadele edilmeden kazanılmadığını ve kazanılamayacağını hatırlatır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Dirençli ve kararlı bir mücadele artık bir tercih değil, zorunluluktur. Çünkü bugün sömürü, klasik anlamıyla yalnızca fabrikaların duvarları arasında değil; yaşamın tamamına nüfuz etmiş durumdadır. Emek, sadece üretim sürecinde değil, gündelik hayatın her anında disipline edilirken; güvencesizlik istisna olmaktan çıkarılıp sistemin temel normu haline getirilmiştir. Borçlandırma mekanizmaları ise yalnızca bugünü değil, geleceği de kontrol altına alan bir tahakküm aracına dönüşmüştür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rosa Luxemburg’un vurguladığı gibi, özgürlük ancak farklı düşünenlerin, yani itiraz edenlerin özgürlüğü olduğunda gerçektir. Bu nedenle <strong>mesele yalnızca direnmek değildir. Asıl mesele, bu düzenin bize dayattığı sahte güvenlik hissini, “</strong><strong>fıtrat” adı altında meşrulaştırılan eşitsizlikleri ve teslimiyeti normalleştiren dili k</strong><strong>ö</strong><strong>kten reddedebilmektir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve belki de en kritik eşik burada başlar: Tahakküm yalnızca zorla işlemez, rıza üreterek derinleşir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İktidar, yalnızca baskı kurarak değil; aynı zamanda kendi dilini, kendi sınırlarını ve kendi “normalini” kabul ettirerek varlığını sürdürür. Bu yüzden gerçek mücadele, yalnızca dışsal baskıya karşı değil; içselleştirilmiş kabullere karşı da verilmek zorundadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu yüzden mesele yalnızca direnmek değil; neye rıza gösterdiğimizi de sorgulamaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün almamız gereken ders açıktır:<br />
Bu karanlık düzenden çıkış, kendiliğinden olmayacaktır. Ancak örgütlü bir mücadeleyle, ancak kararlı bir direnişle, ancak kolektif bir bilinçle mümkün olacaktır…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü tarih bize şunu defalarca göstermiştir:<br />
Bir kıvılcım bastırılabilir,<br />
ama o kıvılcımın taşıdığı hakikat<br />
er ya da geç<br />
yangına dönüşür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yeraltından yükselen o sese selam olsun. O sesi destekleyen tüm kahramanlara selam olsun. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sendika yöneticisi Başaran Aksu’ya selam olsun. 1886’da Spies’in sözlerini hatırlatan ve o kararlılığı devam ettiren cümleleri ne güzeldi değil mi: ‘‘<em>Bizi gözaltına alarak, tutuklayarak bu ateşi söndüreceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz gideriz, yerimize binlerce madenci gelir. Bu kavga hürriyet ve ekmek kavgasıdır.</em>’’</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1 Mayıs, birliğin, alın terinin ve dayanışmanın günü,&nbsp; kutlu olsun.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/var-olmak-direnmektir-1777567294.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güçlü devlet imgesi ve otoritesizlik</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/guclu-devlet-imgesi-ve-otoritesizlik-13205</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/guclu-devlet-imgesi-ve-otoritesizlik-13205</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de devletin sert ve güçlü imajı ile gündelik yaşamdaki etkisizliği arasındaki çelişkinin açıklaması burada saklı. Sistematik hukuksuzluk, adalet ilkelerini göz ardı eden keyfi uygulamalar ve yaygın yolsuzluk pratikleri aslında mevcut rejimi daha güçlü kılmıyor. En baskıcı uygulamalar eliyle devlet, otorite olmaktan tümüyle çıkıp çıplak bir zor aparatına dönüştürüyor. Bu sorunun mutlaka ve bir an önce çözülmesi şart. Zira otorite olamayan bir devlet, uzun vadede hepimiz için stratejik bir tehdit. Sorunun çözümü ise güçlü devlet imajına daha da çok iman etmekten değil, toplumsal direnci adalet ve eşitlik temelinde bir siyasi harekete dönüştürmekten ve hukuk düzenini yeniden kurarak kamuyu hesap verebilir kılmaktan geçiyor. Bu görevin de muhalefete düştüğüne kuşku yok.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1800’lerin ikinci yarısında Ahmed Cevdet Paşa, vatan denildiğinde Osmanlı askerinin aklına köyünün çeşmesinin geldiğini yazıyordu. Oysa bundan yalnızca yarım yüzyıl sonra Anadolu köylüsü için memleketinden uzaktaki bir karış toprak uğruna ölmek giderek normalleşmiş, hatta övülesi bir davranış olarak görülmeye başlamıştı. Bu dönüşüm, ülkemizde ulus-devletin temellerinin ne kadar hızlı ve sağlam bir biçimde atıldığına işaret ediyor. Her ne kadar geçmişe bakarken uluslaşma sürecindeki direnç hatlarını, mücadeleleri ve isyanları görüyor olsak da genel toplamı değerlendirecek olursak, sürecin büyük oranda başarıya ulaştığı açık. Öyle ki günümüz Türkiye’sinde ortalama insan için kendini siyasi iktidar üzerinden tanımlamak, devlete sadakati kimliğinin kurucu bir unsuru addetmek sıradan bir davranış. Toplumun büyük bölümü, siyasal erkin hayatlarını büyük oranda belirlediği bir toplumda yaşamaktan rahatsız olmuyor. Tam aksine, kendi namına bunu talep ediyor, bu tahakküm ilişkisinde ontolojik bir güven buluyor. Bu bakımdan insanların mutlak devlet imajına ihtiyaç duyduğunu söylemek yanlış olmaz.</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güçlü devlet miti, bu ihtiyaca karşılık olarak siyasal kültürümüzde özenle korunup pekiştiriliyor. Bu anlamda siyasi gücün mistifiye edildiği, devletin adeta kutsallaştırıldığı bir ülkede yaşamaktayız. Örneğin bizim için kamu düzenlemesinin konusu olamayacak herhangi bir alan düşünülemez. Hükümet isterse kadınların doğum biçimlerinden insanların dinlemesi gereken müzik tarzına, çocukların oynayacakları bilgisayar oyunlarından İslam’ın hangi yorumunun doğru olduğuna kadar hemen her konuda söz söyleyip adım atabilir. Devletin müdahale alanı ülkemizde alabildiğine geniştir. Dahası, toplumsal ve tarihi olayları algılayışımızda da devlet hep merkezdedir. Karşı karşıya olduğumuz önemli sorunların arkasında mutlaka başka devletlerin parmağı vardır örneğin. Ya da tarihe bakışımızda önemli olan geçmişin gündelik yaşamı ve adetleri değil, devletler arası siyasi ve askeri gelişmelerdir. Güncel pek çok dizi ve film de devleti mistifiye eden öğelerle bezelidir. Her prime time zamanı ekranlarda bir takım kahraman erkekler kendilerini devlete adar. Onun bekası söz konusu olduğunda ölmek ve öldürmek, bu yapımlarda kutsallaştırılır. Ve ekranlardaki devletin şefkati derin, öfkesi yıkıcı, iradesi mutlaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurgusal yapımlarda durum böyle olsa da pratikte tersi bir durum söz konusu. Ülkemizdeki kamu erki, gündelik yaşamdaki kuralları belirlemekte ve düzeni tesis etmekte giderek zorlanmakta, arzu ettiği dönüşümleri bir türlü hayata geçirememekte. Örneğin sokaklarımızda çeteler cirit atıyor, suç oranları sürekli <a href="https://uskudar.edu.tr/haber/turkiyede-son-10-yilda-suc-oranlari-yuzde-108-artti/62794" style="color:#467886; text-decoration:underline">artıyor</a>. Gıda denetimleri yetersiz ve üreticiler bu konudaki kural ve düzenlemeleri rahatlıkla göz ardı edebiliyor. Düzenli aralıklarla çıkan imar afları eliyle devlet, kendi iskân kanunlarını etkisizleştiriyor. Dahası, “dindar nesiller yetiştirme” fikrini bir amaç olarak belirleyip tüm imkanlarını bu konuda seferber etse dahi toplumun dinle arasındaki mesafenin açılmasına engel olamıyor. Öyle ki diyanete tarihin en büyük bütçesini veren ve dört koldan din propagandası yapan iktidar, seçmeli din derslerinin seçilme oranının %5’te <a href="https://www.birgun.net/haber/ali-erbas-itiraf-etti-dini-agirlikli-derslerin-secilme-orani-dibi-gordu-708127" style="color:#467886; text-decoration:underline">kalmasının</a> önüne geçemiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu örneklerden çok daha kritik olan sorun, kamu gücünün Weberyen anlamda bir otorite olma niteliğini kaybetmiş olması. Devlet, yalnız kural koyarak düzeni sağlamayı başaramıyor. Koyduğu kuralları uygulatmak, arzu ettiği dönüşümleri hayata geçirebilmek için ceza sopasına fazlasıyla muhtaç. Tam da bu nedenle yüz binlerce polis ve bekçi istihdam ediliyor. Yine bu zorunluluk yüzünden kentlerimizde yeni adliye binaları ve devasa hapishaneler yükselmekte. Yapılan araştırmalar devlet kurumlarına olan güvenin gün be gün düştüğünü gösteriyor. Bir yandan devletinin çok güçlü olduğuna inanan insanlar, öte yandan pratik sorunlarında çözümü devletten ziyade devlet dışı aktörlerden bekliyor. Önemli sorunların çözümünde ilk akla gelen isimler artık mafya liderleri, hayırsever müzik yıldızları ya da televizyon programı sunucuları. Sözün özü, gündelik yaşamımızda devlet kapasitesinin her geçen gün daha da azaldığına şahit oluyoruz.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda yanıtlamamız gereken soru şu: Güçlü devlet fikrine bu kadar âşık isek, pratikte de devleti gerçek bir otorite olarak kabul etmemiz gerekmez mi? Neden gündelik yaşamımızda kamu erkinin koyduğu kural ve düzenlemeler bu kadar etkisiz kalıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ikiliği, devletin sınıfsal mücadelelerdeki araçsallaştırılma biçimi ile açıklamak mümkün. Şöyle ki kamu gücü esasen sınıflar arası ilişkilerde bir yarı-bağımsız odak olarak işlev görür. Bu odağın sınıfsal çıkarlardan bağımsızlık düzeyi ise değişkendir. Kimi zaman sınıflar arası mücadelelerde bir arabulucu ve birleştirici rolü oynar. Kimi zamansa egemen sınıfların kontrolünde bir aparat olarak düzenin yeniden üretiminde rol alır. Aslında devletler her durumda bu iki işlevi de aynı anda karşılar. Ancak söz konusu iki kutuptan hangisinin ağır bastığını, devletin daha ziyade bir arabulucu mu yoksa aparat mı olduğunu somut tarihi ve toplumsal koşullar belirler. Türkiye özeline bakacak olursak, AKP iktidarı yerleşik bir hal aldıkça devletin de sınıfsal mücadelelerde neredeyse salt bir aparat haline geldiğini görüyoruz. Asgari ücretin belirlenmesinden dolaylı vergilere odaklı politikalara, grev yasaklarına ve kamu ihale düzenine kadar pek çok boyutta devlet, egemen sınıfların tahakkümü altında çalışan bir ‘toplumsal refahı dağıtım aracı’ niteliğinde. Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada devlet, çoğunluk aleyhine işleyen bir güç odağı niteliğinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan siyasal kültürümüzdeki devlet miti mülki idareyi öylesine kutsuyor ki, kamu erkini kullananlardan hesap sormak insanların aklına çoğu kez gelmiyor. Örneğin okul saldırısında evladını kaybeden ailelerden bazılarının ilk refleksi “devletimiz sağ olsun” demek olabiliyor. Bu yüksek meşruiyet kamu görevlilerine büyük bir konfor alanı sağlıyor elbette. Her şeye yetkili ancak hiçbir şeyden sorumlu olmadıkları bir pozisyonda hareket ediyorlar. Topluma ve adalete hesap vermek zorunda olmadan kamu gücünü kullanıyorlar. Bu yapı, devletin egemen sınıfların elinde bir araç olarak çok daha nobran bir biçimde kullanılmasını mümkün kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda sözünü ettiğimiz devlet kapasitesindeki düşüş ise, bu devlet biçimine karşı toplumun gündelik hayattaki mikro dirençlerinin toplamından ortaya çıkan bir sonuç. Bir başka deyişle toplum, egemen sınıfların aparatı olarak işlev görme konusunda giderek daha aşırıya kaçan kamu gücü karşısında kolektif bir siyasal muhalefet kurmak yerine, çareyi gündelik hayatta çeşitli direnç noktaları oluşturmakta buluyor. İnsanlar her daim kamu düzenlemelerinin etrafından dolanmaya çalışıyor, ceza tehdidi olmadığında devletin koyduğu kuralları görmezden geliyorlar. Gerçek kazancını beyan etmek akıl dışı bir davranış olarak damgalanırken, okullarda ve televizyonlarda pompalanan ideolojik propaganda tümüyle görmezden geliniyor. Devlet mitini alabildiğine köpürten iktidarlar kamu gücünü kendi sermaye birikimleri için pervasızca kullanırken, böylesi gündelik direnç mekanizmaları da toplumda yayılıyor ve kamunun pratikteki belirleyiciliği azalıyor. Bu da devletin gerçek anlamda bir otorite olmasının önüne geçiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte Türkiye’de devletin sert ve güçlü imajı ile gündelik yaşamdaki etkisizliği arasındaki çelişkinin açıklaması burada saklı. Sistematik hukuksuzluk, adalet ilkelerini göz ardı eden keyfi uygulamalar ve yaygın yolsuzluk pratikleri aslında mevcut rejimi daha güçlü kılmıyor. En baskıcı uygulamalar eliyle devlet, otorite olmaktan tümüyle çıkıp çıplak bir zor aparatına dönüştürüyor. Bu sorunun mutlaka ve bir an önce çözülmesi şart. Zira otorite olamayan bir devlet, uzun vadede hepimiz için stratejik bir tehdit. Sorunun çözümü ise güçlü devlet imajına daha da çok iman etmekten değil, toplumsal direnci adalet ve eşitlik temelinde bir siyasi harekete dönüştürmekten ve hukuk düzenini yeniden kurarak kamuyu hesap verebilir kılmaktan geçiyor. Bu görevin de muhalefete düştüğüne kuşku yok.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/guclu-devlet-imgesi-ve-otoritesizlik-1777566996.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tabağın kıyısı, hayatın eşiği: Rakamların anlatamadığı insan hikâyeleri</title>
                <category>EKONOMİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tabagin-kiyisi-hayatin-esigi-rakamlarin-anlatamadigi-insan-hikayeleri-13204</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tabagin-kiyisi-hayatin-esigi-rakamlarin-anlatamadigi-insan-hikayeleri-13204</guid>
                <description><![CDATA[Bugün ekonomi politikalarının başarısı; borsa verileri, rezerv düzeyleri ya da döviz kurundaki geçici sakinlik ile değil, insanların alışveriş poşetlerine ne koyabildiğiyle ölçülmelidir. Sosyal adaletin sağlanmadığı, gelir farklarının uçuruma dönüştüğü bir yapı uzun vadede sürdürülebilir değildir. Çünkü mutfaktaki sorun çözülmeden, söylemle kurulan hiçbir başarı hikâyesi insanları ikna edemez. Mesele yalnızca “ekmek” değil; o ekmeğin adil paylaşılıp paylaşılmadığıdır. Eğer bir ülkede yoksulluk sınırı ortalama bir memur maaşının birkaç katına çıkmışsa, artık yalnızca ekonomi değil, toplumsal denge de ciddi şekilde zedelenmiş demektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomi yönetimi ne kadar “istikrar”, “dezenflasyon” ve “orta vadeli hedefler” gibi kavramları tekrar ederse etsin, sokağın ve mutfağın dili bugün tek bir gerçeği söylüyor: Yetişemiyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Resmi verilerin soğuk yüzü ile pazarın, marketin sıcak gerçeği arasındaki fark hiç bu kadar açılmamıştı. TÜRK-İŞ’in Nisan 2026 verileri henüz açıklanmışken, toplumda yarattığı etki oldukça derin. Bugün dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için gereken açlık sınırı 34.587 TL’ye ulaşmış durumda. Aynı ailenin barınma, giyim, ulaşım ve faturalarını da karşılayabilmesi için ihtiyaç duyduğu toplam gelir, yani yoksulluk sınırı ise 112.661 TL’ye dayanmış durumda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şimdi bu rakamları, “başarı” olarak sunulan asgari ücretle, maaş artışlarıyla ve emekli aylıklarıyla yan yana koyduğunuzda ortaya çıkan tablo yalnızca bir matematik sorunu değil; aynı zamanda toplumsal bir vicdan meselesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Verilerin Söylediği, Siyasetin Örttüğü</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Siyasi söylemlerde “enflasyonu kontrol altına aldık” ifadeleri sıkça dile getirilirken, vatandaşın pazar torbası her geçen gün daha da boşalıyor. Kağıt üzerindeki makro göstergeler belki olumlu bir tablo çiziyor olabilir; fakat mutfakta etin yerini dert, sütün yerini su aldığında bu verilerin toplum nezdinde bir karşılığı kalmıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yoksulluk sınırının 112 bin lirayı geçtiği bir ortamda, Türkiye’de toplumsal yapı keskin biçimde ayrışmış durumda: Küçük bir kesim ve geri kalan geçim mücadelesi veren geniş kitle. Bir zamanlar “orta direk” olarak tanımlanan kesim, bugün açlık sınırına yakın, yoksulluk sınırına ise oldukça uzak bir yaşam sürmeye çalışıyor. Bu derinleşen yoksulluğun yalnızca belli dönemlerde hatırlanan bir veri ya da sosyal yardım başlığı olarak ele alınması ciddi bir yanlıştır. Ekonomik büyümeden söz edilirken, bu büyümenin neden sınırlı bir kesime yaradığı sorusu hâlâ cevapsızdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Gençlerin ve Emeklilerin Sıkışan Geleceği</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bekâr bir bireyin yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gereken tutarın 44.802 TL olduğu bir ülkede, gençlerin evlilik planı yapmasını, ev sahibi olmayı düşünmesini ya da kendini geliştirmek için kültürel faaliyetlere bütçe ayırmasını beklemek gerçekçi değildir. Yeni nesil, “yaşamak” ile “hayatta kalmak” arasındaki farkın içinde sıkışıp kalmış durumda. Bir kahve hesabını yapan, sinemaya gitmeyi lüks gören bir gençlik, aslında bir ülkenin gelecekteki en büyük kaybıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Diğer tarafta ise emekliler bulunuyor. Yıllarca çalışmış insanların, açlık sınırının yarısına denk gelen gelirlerle yaşamaya zorlanması sadece ekonomik bir sonuç değil, aynı zamanda hatalı bir tercihin göstergesidir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Sınırın Ötesinde Bir Çıkış Var mı?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün ekonomi politikalarının başarısı; borsa verileri, rezerv düzeyleri ya da döviz kurundaki geçici sakinlik ile değil, insanların alışveriş poşetlerine ne koyabildiğiyle ölçülmelidir. Sosyal adaletin sağlanmadığı, gelir farklarının uçuruma dönüştüğü bir yapı uzun vadede sürdürülebilir değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü mutfaktaki sorun çözülmeden, söylemle kurulan hiçbir başarı hikâyesi insanları ikna edemez. Mesele yalnızca “ekmek” değil; o ekmeğin adil paylaşılıp paylaşılmadığıdır. Eğer bir ülkede yoksulluk sınırı ortalama bir memur maaşının birkaç katına çıkmışsa, artık yalnızca ekonomi değil, toplumsal denge de ciddi şekilde zedelenmiş demektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Sonuç olarak:</span></strong>&nbsp;<span style="color:black">Gerçek istikrar, rakamların iyileştirilmesiyle değil, vatandaşın ay sonunu rahat getirebilmesiyle sağlanır. Aksi durumda açıklanan her yeni veri, yaklaşan daha büyük bir toplumsal sorunun habercisi olmaya devam edecektir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tabagin-kiyisi-hayatin-esigi-rakamlarin-anlatamadigi-insan-hikayeleri-1777566645.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gülistan Doku ve yargı: Bir çiçekle bahar gelir mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gulistan-doku-ve-yargi-bir-cicekle-bahar-gelir-mi-13203</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gulistan-doku-ve-yargi-bir-cicekle-bahar-gelir-mi-13203</guid>
                <description><![CDATA[Yıllardır çözülemeyen ve ucu yüksek mevkilere uzanan bir dosyanın, cesur bir savcı tarafından tek başına çözülebileceğine, yani sistemin buna imkân tanıyabilecek nitelikte olduğuna, inanmayı çok isterdim. Ancak bunlar maalesef bana inandırıcı gelmiyor. Yanlış anlaşılmasın, savcı Ebru Cansu’yu çok tebrik ediyorum, emeğini sonuna kadar takdir ediyorum. Eminim adaletin yerini bulması için çok uğraşmıştır. Fakat bu dosyanın ilerlemesi için tek bir savcının yeterli olmayacağını bilecek kadar tanıyoruz bu sistemi. Bu yeni yaklaşım iktidar içerisindeki kliklerin çatışmasından mı yoksa sadece Bakanı parlatma ihtiyacından mı kaynaklanıyor bilmiyorum. Ama başlıkta da belirttiğim gibi, bir çiçekle bahar gelmiyor maalesef. Türkiye’de yargı bağımsızlığını sağlamak ve adalete olan güveni yeniden tesis etmek için atılması gereken pek çok adım var. Buna, haksız yere tutuklu bulunan kişilerin serbest bırakılması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmasıyla başlanabilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">6 yıldır aydınlatılamayan Gülistan Doku dosyasının son günlerde çorap söküğü gibi geldiğini gördük. Doku ailesinin yıllardır sürdürdüğü çaba sonucunda adalete erişecek olması herkesi mutlu etti. Yeni Adalet Bakanı bu dosyanın “ucu nereye giderse gitsin kararlılıkla” araştırılacağını ve çözüleceğini ifade etti. Hatta sadece bu dosyanın değil benzer şekilde şüpheli cinayet dosyaları için özel ekip kurulacağını ve adalet bekleyen diğer dosyaların da çözümleneceğini duyurdu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geç kalınmış olsa da bu adımların atılması çok önemli. Özellikle yakınlarını kaybeden ve adalet bekleyen aileler için ciddi bir umut yeşerdi. Umarım başta Gülistan, Rabia Naz, Rojin, Yeldana ve Nadira olmak üzere tüm şüpheli cinayet dosyaları açıklığa kavuşturulur ve sorumlular cezalandırılır. Kaybedilen canlar yerine gelmese de adaletin yerini bulması çok önemli. Ayrıca, kayıplar açısından yakınlarının bedenlerini bulmak ve kendi inançlarına göre defnedebilmeleri yaşadıkları acının bir nebze olsun azaltılması için elzem. Peki, bu adımların atılması adalet sistemimizde köklü bir değişiklik yaratabilir mi? Bu konuyu değerlendirmek gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de yargı bağımsızlığıyla ilgili ciddi sorunların olduğu ve halkın büyük bir çoğunluğunun adalet sistemine güvenmediği biliniyor. Hem ulusal hem uluslararası pek çok raporda, ankette ve endekslerde bu realite ortaya konuyor. Mevcut siyasal iktidarın yaptığı yargı reformlarına rağmen yargıya güven git gide eriyor. 2004’te AB müzakerelerinin başlamasıyla AKP’nin yargı reformları da bir anlamda başlamış oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet Bakanlığı’nın 2008’de kurduğu komisyonun çalışmaları neticesinde “Yargı Reformu Stratejisi ve Eylem Planı” hazırlandı. Bu adımı özellikle yüksek yargıda ciddi değişiklikler yapan 2010 referandumu izledi. 2009-2015, 2015-2019, 2019-2023 ve son olarak 2025-2029 yıllarını kapsayan 4 Yargı Stratejisi belgesi ve sayıları 11’i bulan yargı paketleri ile yargı reform edilmeye çalışıldı. Bu strateji belgeleri ve yargı paketlerine bakıldığında özellikle ilk dönemlerde yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirmeye yönelik ciddi bir vurgu olduğunu söyleyebiliriz. Bunda AB adaylığının ciddi bir motivasyon kaynağı olduğunu unutmamak lazım elbette.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2009-2015 Yargı Reformu Stratejisi’ne bakıldığında ‘yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi’, ‘yargının tarafsızlığının geliştirilmesi’, ‘yargının verimliliği ve etkililiğinin artırılması’, ‘yargıda meslekî yetkinliğin artırılması’, ‘yargıya güvenin arttırılması’, ‘adalete erişimin kolaylaştırılması’ ve ‘ceza infaz sisteminin geliştirilmesi’ gibi başlıkların olduğunu görüyoruz. 2015-2019 Yargı Reformu Stratejisi’nde de benzer şekilde ‘yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirmek’, ‘yargının hesap verebilirliğini ve saydamlığını artırmak’, ‘ceza ve hukuk adalet sistemini geliştirmek’, ‘adalete erişimi geliştirmek’, ‘yargısal uygulamalardan kaynaklanan insan hakları ihlallerini önlemek’, ‘insan hakları standartlarını güçlendirmek’ ve ‘ceza infaz sistemini geliştirmek’ gibi hedefler var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2019-2023 Yargı Reformu Stratejisi’nde önceki iki stratejiye benzer bir şekilde ‘yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi’, ‘hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi’, ‘adalete erişimin kolaylaştırılması ve hizmetlerden memnuniyetin artırılması’ ve ‘ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması’ gibi amaç ve hedefler belirlenmiş. Ancak son stratejide öncekilerden biraz daha farklı bir belge çıkıyor karşımıza.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son Yargı Reformu Strateji belgesinde insan haklarına ya da yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığına ilişkin bir hedef yok. Son belgede sadece 5 amaç ve hedef belirlenmiş: ‘kurumsal yapının güçlendirilmesi ve süreçlerin yeniden yapılandırılması’, ‘insan kaynakları kapasitesinin güçlendirilmesi’, ‘ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması’, ‘hukuk ve idari yargılama süreçlerinin etkinliğinin artırılması’ ve ‘adalete erişimin kolaylaştırılması’. Metnin tamamına bakıldığında da önceki strateji belgelerinden faklı olarak yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından neredeyse hiç bahsedilmiyor. Önceki strateji belgelerinde yalnızca hedefler arasında değil metnin genelinde de yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına yönelik pek çok vurgu varken son strateji belgesinde bu durum değişmiş. Bu değişikliği nasıl yorumlamalıyız bilemiyorum. İktidar daha realist davranmaya karar vermiş olabilir. Sırf dostlar alışverişte görsün diye yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından bahsetmeye gerek duymamış olabilirler. Bu durumda dürüstlüklerini takdir etmek gerekir. Strateji belgeleri dışında 11 yargı paketinin düzenlenerek uygulamaya konulduğu; ayrıca ilki 2014-2019, ikincisi 2021-2023 tarihli iki İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklandığını da unutmayalım. Peki, bunca strateji, eylem planı ve yargı paketlerine rağmen yargı neden bu durumda? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AKP iktidarının ilk dönemlerinde AB uyum süreci için olumlu adımlar atılmış olsa da 2013 sonrasında başlayan otoriterleşme süreci son 10 yılda şiddetini arttırarak devam etmekte. Nitekim yargı bağımsızlığı endeksinde Türkiye 2015-2025 yılları arasında 38 sıra gerileyerek 143 ülke arasında 118. sırada yer aldı. 12. yargı paketinin hazırlandığı bugünlerde mevcut iktidarın hazırladığı yargı paketinin mevcut durumu iyileştirme ihtimalinden bahsetmek oldukça güç. Çünkü mevzu artık mevzuatta yapılacak değişikliklerle çözülecek boyutta değil. Adaletin sadece var olması değil bir yandan görünmesi gerektiği sıklıkla vurgulanır. Bu, insanların yargı sistemine güvenini ve adaletin var olduğuna ilişkin inançlarını besler. Türkiye maalesef bu noktadan oldukça uzak. Kamu vicdanında hiçbir şekilde kabul görmeyen uygulamalar hız kesmeden devam ediyor. Doğayı ve yaşam alanlarını korumaya çalışan köylüler, maaşlarını alamayan madenciler, arkadaşlarının katledilmesini protesto eden öğrenciler polis şiddetine maruz kalırken bunların sorumlularına, özellikle de patronlara, hiç dokunulmaması insanların vicdanlarında karşılık bulmuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mevcut düzende hak savunucuları, gazeteciler, sendikacılar sudan sebeplerle tutuklanıyor. Öte yandan tutuklanması gereken yani kaçma, delilleri karartma ya da tanık ve mağdurlar üzerinden baskı kurma şüphesi olan pek çok fail aramızda serbestçe dolaşıyor. Cinsel saldırı, uyuşturucu, dolandırıcılık vb. gibi önemli suçlardan yargılanan pek çok sanık tutuklanmazken yalnızca işini yapan ya da hakkını arayan ve dosyalarında hiçbir tutuklama nedeni bulunmayan İsmail Arı, Alican Uludağ, Esra Işık, Mehmet Türkmen gibi insanların tutsak edilmelerinin adil olduğunu savunmak imkânsız. Bu nedenle, hem Gülistan Doku dosyasının hem de çözülmesi vaat edilen diğer dosyaların yeniden ele alınacak olmasının, Adalet Bakanı’nın ya da genel olarak hükümetin imajını düzeltmeye yönelik olduğu yönündeki algı ağır basıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yıllardır çözülemeyen ve ucu yüksek mevkilere uzanan bir dosyanın, cesur bir savcı tarafından tek başına çözülebileceğine, yani sistemin buna imkân tanıyabilecek nitelikte olduğuna, inanmayı çok isterdim. Ancak bunlar maalesef bana inandırıcı gelmiyor. Yanlış anlaşılmasın, savcı Ebru Cansu’yu çok tebrik ediyorum, emeğini sonuna kadar takdir ediyorum. Eminim adaletin yerini bulması için çok uğraşmıştır. Fakat bu dosyanın ilerlemesi için tek bir savcının yeterli olmayacağını bilecek kadar tanıyoruz bu sistemi. Bu yeni yaklaşım iktidar içerisindeki kliklerin çatışmasından mı yoksa sadece Bakanı parlatma ihtiyacından mı kaynaklanıyor bilmiyorum. Ama başlıkta da belirttiğim gibi, bir çiçekle bahar gelmiyor maalesef. Türkiye’de yargı bağımsızlığını sağlamak ve adalete olan güveni yeniden tesis etmek için atılması gereken pek çok adım var. Buna, haksız yere tutuklu bulunan kişilerin serbest bırakılması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmasıyla başlanabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gulistan-doku-ve-yargi-bir-cicekle-bahar-gelir-mi-1777545745.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>1 Mayıs, madenciler ve çalışanların ortak yeni sendikal merkezi </title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/1-mayis-madenciler-ve-calisanlarin-ortak-yeni-sendikal-merkezi-13202</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/1-mayis-madenciler-ve-calisanlarin-ortak-yeni-sendikal-merkezi-13202</guid>
                <description><![CDATA[Mevcut bağımsız sendikaları yeni sendikal merkezi ilk nüveleri olarak değerlendirmek gerek. Bu zemin üzerinde demokratik sınıf sendikacılığı perspektifiyle ve işçi kamu emekçisi ayrımını ortadan kaldıracak bir sendikal anlayış ve iletişim- teknoloji çağının karşılık düşecek yeni örgütlenme ve mücadele tarzı ve yöntemiyle inşa edilecek çalışanların ortak yeni demokratik sendikal merkezi artık kendini dayatıyor. Mevcut yapılar milatları doldurmuş ve günün ihtiyaçlarına cevap veremez bir nokta savrulmuşlardır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dayanışmaya ve birlikte mücadeleye en fazla ihtiyaç duyulan bir dönemde insanlar, gelenek olduğu üzere 1 Mayıs için meydanlarını doldurdu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs, 1889 yılında, günde 16 saat çalışan işçilerin 8 saatlik iş günü talebiyle ABD’nin Chicago kentinde yüz binlerce işçinin greve çıktığı gün olarak tarihe geçti. 4 Mayıs’ta Haymarket Meydanı’nda yapılan dayanışma gösterisine atılan bomba sonrasında, aralarında işçilerin de bulunduğu toplam 11 kişi hayatını kaybetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olayların ardından 8 işçi lideri idamla yargılandı. Albert Parsons, August Spies, Adolph Fischer ve George Engel idam edildi. Louis Lingg ise idam edilmeden önce hücresinde ölü bulundu. Diğer sanıklar ise 1893 yılında Illinois Valisi John Peter Altgeld tarafından davanın adaletsiz olduğu gerekçesiyle affedildi. Bombayı atanlar ise hiçbir zaman bulunamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Enternasyonal, 1889 yılında aldığı kararla 1 Mayıs’ı tüm dünyada “işçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü” olarak ilan etti. Bu kararın ardından sendikalar ile sol ve sosyalist çevreler, her yıl 1 Mayıs’ı mücadele ve direniş günü olarak değerlendirmeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de 1 Mayıs</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de ilk 1 Mayıs gösterisi, Osmanlı döneminde 1911 yılında Selanik’te yapıldı. Cumhuriyet’in ilanından sonra 1923 yılında 1 Mayıs kutlamalarına izin verildi. Ancak 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile kutlamalar yasaklandı. 1935 yılında ise günün adı “<strong>Bahar ve Çiçek Bayramı</strong>” olarak değiştirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1976 yılında Taksim Meydanı’nda ilk büyük 1 Mayıs gösterisi düzenlendi. 1977 yılında ise Taksim’de gerçekleşen ve “1 Mayıs Katliamı” olarak anılan olaylarda, resmî rakamlara göre 34 kişi hayatını kaybetti, 136 kişi yaralandı. Bu olay, yükselen toplumsal muhalefet açısından bir dönüm noktası oldu. 1979’dan itibaren Taksim Meydanı uzun yıllar 1 Mayıs kutlamalarına yasaklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1980 askeri darbesiyle birlikte 1 Mayıs tamamen yasaklandı. Darbe sonrasında hem 1 Mayıs kutlamalarına izin verilmedi hem de Taksim Meydanı özel olarak yasaklı alan ilan edildi. Bu yasak, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen uzun yıllar sürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1979 sonrası Taksim yasağı sendikalara, emek örgütleri sol ve sosyalistlerin arasında her zaman başat tartışma ve gerilim konusu oldu ve olmaya devam ediyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1989 yılında 1 Mayıs yasağını protesto eden bir grup göstericilerden 17 yaşındaki Mehmet Dalkılıç polis kurşunuyla hayatını kaybetti. 1996 yılında Kadıköy Söğütlü Çeşme’de düzenlenen miting öncesinde toplanan kitleye yapılan müdahalede üç kişi aynı biçimde yaşamını yitirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Darbe sonrası ilk izinli 1 Mayıs gösterisi 1992 yılında İstanbul Gaziosmanpaşa’da yapıldı. Sonraki yıllarda Türkiye’nin farklı şehirlerinde de mitingler düzenlendi, ancak Taksim yasağı devam etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sendikal Hareketin Dönüşümü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Darbe öncesinde ağırlıklı olarak DİSK öncülüğünde düzenlenen 1 Mayıs mitingleri, darbe sonrasında daha geniş bir sendikal katılımla gerçekleştirildi. 1 Mayıs’ın resmî bayram ilan edilmesi ve Taksim’de kutlanması mücadelesinde Türk-İş’e bağlı sendikalar da rol aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun yıllar boyunca işçi sendikaları konfederasyonları, kamu emekçileri sendikaları ve meslek örgütleri 1 Mayıs mitinglerini birlikte organize etti. Ancak Taksim konusu, 1 Mayıs bileşenleri arasında sürekli bir tartışma ve gerilim başlığı oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2009 yılında 1 Mayıs “<strong>Emek ve Dayanışma Günü”</strong> olarak resmî tatil ilan edildi. 2010 yılında Taksim’de fiilî kutlamalar gerçekleşti; 2011 ve 2012’de izinli mitingler yapıldı. Ancak 2013’ten itibaren Taksim yeniden yasaklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dönemde sendikal yapı da değişmeye başladı. DİSK, KESK, TTB ve TMMOB birlikte hareket ederken; diğer bazı sendikalar ayrı alanlarda kutlamalar düzenledi. Bazı şehirlerde 1 Mayıs’ın uluslararası ve sınıfsal içeriğinden uzaklaşılarak daha “milli” bir çerçeveye oturtuldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sendikal Kriz ve Yeni Arayışlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel ölçekte sendikal hareketin yaşadığı krize paralel olarak Türkiye’de de sendikalar ciddi bir dönüşüm geçirdi. AK Parti dönemiyle birlikte sendikal kriz derinleşti; örgütlülük zayıfladı, sendikasızlaşma arttı ve mevcut sendikal anlayışlar sorgulanır hale geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşik Metal-İş gibi bazı istisnalar dışında birçok sendika bürokratikleşti, fsiyasetin etkisi altına girdi ya da etkisizleşti. Bu durum, işçilerin hak mücadelesinde ciddi bir boşluk yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçte, özellikle 2010’lu yıllardan itibaren farklı iş kollarında bağımsız sendikalar kurulmaya başlandı. Bu sendikalar, yerel ve dağınık olsa da birçok işyerinde etkili direnişler ve grevler örgütleyerek somut kazanımlar elde etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik işçilerinin 12 Nisan 2026’da Eskişehir’den başlattıkları Ankara yürüyüşü ve açlık grevi, 28 Şubat’ta başarıyla sonuçlandı. Bu direniş, dayanışma, kararlılık ve örgütlü mücadelenin önemini bir kez daha gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda ortaya çıkan yeni sendikal anlayış ve mücadele tarzı, yalnızca işverenleri değil, mevcut sendikal yapıları da sorgulanır hale getirdi. Geleneksel sendikaların bu direnişlere yeterli destek vermemesi dikkat çekici bir durumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1966 Paşabahçe grevi sonrasında kurulan DİSK’in bugün benzer mücadelelere sahiplenmemesi DİSK açısında önemli bir kırılmadır. Kuruluş misyonunun sonuna geldiğini işaretidir. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda 1 Mayıs mitingleri, sınıfsal karakterinden uzaklaşarak daha geniş bir demokratik muhalefet zeminine dönüşmüştür. Bu durum, sendikal hareketin yaşadığı krizin de bir yansımasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu krizden çıkış, yalnızca sendikal alanda değil, ülkenin genel siyasal ve toplumsal dönüşümüyle birlikte mümkün olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut bağımsız sendikaları yeni sendikal merkezi ilk nüveleri olarak değerlendirmek gerek. <strong>Bu zemin üzerinde demokratik sınıf sendikacılığı perspektifiyle ve işçi kamu emekçisi ayrımını ortadan kaldıracak bir sendikal anlayış ve iletişim- teknoloji çağının karşılık düşecek yeni örgütlenme ve mücadele tarzı ve yöntemiyle inşa edilecek çalışanların ortak yeni demokratik sendikal merkezi artık kendini dayatıyor.</strong> Mevcut yapılar milatları doldurmuş ve günün ihtiyaçlarına cevap veremez bir nokta savrulmuşlardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünün 1 Mayıs’larını da bu perspektifle baktığımızda göreceğimiz sosyal-siyasal ve sendikal realite bizi bu ihtiyaçla yüzleştirecektir. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/1-mayis-madenciler-ve-calisanlarin-ortak-yeni-sendikal-merkezi-1777545435.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye’nin demokrasisini nasıl yeniden kuracağız?</title>
                <category>ÇEVİRİ</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyenin-demokrasisini-nasil-yeniden-kuracagiz-13201</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyenin-demokrasisini-nasil-yeniden-kuracagiz-13201</guid>
                <description><![CDATA[CHP Genel Başkanı Özgür Özgür Özel’in, iktidarın artan baskısı ve yargı operasyonları karşısında CHP’nin demokrasi mücadelesini anlattığı yazısı Journal of Democracy’de yayımlandı. Özel: "Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetimi, iktidarda kalmak için demokratik bir yol kalmadığını fark ettikçe daha da baskıcı hale geldi. Ancak biz kararlılığımızda birleşmiş durumdayız ve Türkiye’yi halkına yakışır bir demokratik cumhuriyet yapmakta kararlıyız" diye yazdı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye, demokrasi ve hukukun üstünlüğü için tarihi bir mücadele veriyor. 2013’ten bu yana Türkiye’de sürekli bir demokratik gerileme yaşanıyor. Cumhurbaşkanı&nbsp;Recep Tayyip Erdoğan, ilk kez geniş halk desteğiyle iktidara gelmiş ve ülkeyi ekonomik ve siyasi olarak reforme etme sözü vermişti. Ancak zamanla demokratik kurumları parçaladı, hukukun üstünlüğünü eritti, özgür basını susturdu, geniş klientelist ağlar kurdu ve kendisine sadık bir iş dünyası elitini yarattı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanının halk desteği azaldıkça yönetimi daha baskıcı hale geldi; çünkü artık iktidarda kalmak için demokratik bir yol kalmadığını görüyor. Muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 2024 yerel seçimlerindeki ezici zaferi, partimizi ülkenin en net demokrasi umudu ve barışçıl siyasi değişim temsilcisi haline getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart 2025’ten itibaren Erdoğan, özellikle benim genel başkanlığını yaptığım CHP’ye yönelik saldırılarını artırdı. Cumhurbaşkanı adayımız, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Erdoğan’ın en önemli rakibi Ekrem İmamoğlu, o ay birçok belediye başkanı ve belediye yöneticisiyle birlikte tutuklandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yolsuzluk, terör örgütüne yardım ve casusluk gibi çeşitli suçlamalarla karşı karşıyalar; savcılar binlerce yıl hapis cezası talep ediyor. Erdoğan açıkça bizden “sadık muhalefet” rolünü kabul etmemizi, gerçek bir iktidar iddiası taşımamamız gerektiğini söylüyor ki kendi iktidarı süresiz devam edebilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir yıldan fazladır milyonlarca vatandaş İstanbul, Ankara ve ülkenin dört bir yanındaki kentlerde sokakları ve meydanları doldurarak muhalefete yönelik bu saldırıya karşı çıkıyor ve özgür, adil seçimleri savunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye, 21. yüzyılın en belirleyici demokrasi mücadelelerinden birine sahne oluyor. Haftalarca süren kitlesel mitinglerde, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunan vatandaşlar İstanbul’da ve ülkenin her yerindeki kent ve kasabalarda toplanmaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu mücadelenin ön safında Türkiye’nin “demokrasi nöbetçileri” yer alıyor: genç ve yaşlı, kadın ve erkek, çiftçi, mavi ve beyaz yakalı işçiler, her siyasi görüşten ve etnik kökenden demokratlar… Olağanüstü bir kararlılıkla birleşmiş durumdalar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onlar siyasi bir marjinal grup değil; son güvenilir anketlerin de açıkça gösterdiği gibi çoğunluğu temsil ediyorlar. Mücadeleleri Türkiye’nin geleceğini belirleyecek, ancak sonuçları sınırlarımızın çok ötesine uzanacak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan deneyiminin de gösterdiği gibi, otoriter yönetim altında yapılan seçimler asla sadece iktidarın el değiştirmesi meselesi değildir. Bu seçimler, otoriterliğin kalıcı hale gelip gelmediğini ya da demokratik yenilenmenin hâlâ mümkün olup olmadığını ortaya koyacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’deki sonuç bu nedenle küresel açıdan da önem taşıyor. Türkiye’nin Avrupa ile Ortadoğu arasındaki stratejik konumu, Rusya’ya yakınlığı ve uzun laik-demokratik geleneğe sahip Müslüman çoğunluklu bir ülke olması bunu daha da kritik kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bu Ana Gelme Yolculuğumuz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye kritik bir eşikte, ancak bu mücadele birden bire başlamadı. 2002’den beri ülkemiz Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından yönetiliyor. Türk seçmenler başlangıçta bu yeni partiye geniş bir destek verdi çünkü AKP istikrar vaat ediyor ve devam eden ekonomik reform programına bağlı görünüyordu. Bir dönem Türkiye uluslararası alanda “başarı hikayesi” olarak anılıyordu; demokrasi, serbest piyasa ekonomisi ve Müslüman toplum değerlerini uzlaştıran bir ülke olarak görülüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak vaatlerine rağmen AKP, 2008’den itibaren yargı üzerindeki kontrolünü sıkılaştırarak demokratik taahhütlerinden uzaklaşmaya başladı. Sonraki yıllarda Erdoğan, iktidarda kalabilmek için farklı gruplar ve çıkarlarla yeni ittifaklar kurarken toplumsal ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yıllar boyunca ana muhalefet partisi olan CHP’yi “eski, elitist, halktan kopuk düzenin” bekçisi olmakla suçladı. Aynı anda kendi siyasi projesini dini sembollerle donatarak “milli ve yerli” olarak sundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2016’daki başarısız darbe girişimi (Erdoğan’ın uzun süre müttefiki olan, sonra FETÖ olarak tanımlanan Gülenci ağ tarafından gerçekleştirildi) Erdoğan’a siyasi rejimi dönüştürme fırsatı verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde Erdoğan ve yeni müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), halkoyuna sunulan ve OHAL altında yapılan tartışmalı referandumla parlamenter sistemi yürütme başkanlığı sistemine dönüştürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O tarihten beri Türkiye derin bir otoriter kayış yaşadı. Erdoğan’ın ekonomi politikaları toplumun geniş kesimlerini yoksullaştırdı ve halk desteğini aşındırdı. Destek azaldıkça kamu kaynaklarını ve patronajı dağıtarak yeni müttefikler aradı, iktidarını daha da sıkılaştırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mahkemeler muhalefeti sindirmek ve cezalandırmak için araç haline getirildi; hükümet yanlısı medya ekosistemi kamuoyunu neredeyse tekeline aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Değişim 2019’da geldi. CHP o yıl yerel seçimlerde büyük bir zafer kazandı. Erdoğan’ın uzun zamandır kalesi olan İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok kentte muhalefet belediye başkanları seçildi. Bu yeni büyükşehir belediye başkanlarından bazıları özellikle İstanbul’da İmamoğlu ve Ankara’da Mansur Yavaş ulusal ölçekte önde gelen siyasi figürler haline geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin belediyecilik modeli, Erdoğan rejimine somut bir alternatif sundu. Belediyelerimiz tabandan siyasi hareketleri ve katı parti çizgilerinin ötesine geçen demokratik ittifakları besledi. Ayrıca yeni belediye başkanları sadece başarılı yönetim sergilemekle kalmadı, güçlü sosyal politikalarıyla alt-orta ve işçi sınıfının siyasi sadakatini AKP’den CHP’ye doğru kaydırmaya başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak 2019’daki bu kırılmaya rağmen muhalefet ittifakı 2023 Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerini Erdoğan ve müttefiklerine kaybetti. Bunun birçok nedeni vardı ama en önemlilerinden biri ittifakın yapısından kaynaklanıyordu. Pratikte , parti liderleri arasında bir anlaşmadan ibaret kalmış, daha geniş ve derinlemesine kök salmış bir demokratik ittifak haline gelememişti. Sürekli iç krizlerle sarsıldı ve liderler arasındaki güvensizlik çabalarımızı zayıflattı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan’ın muhalefeti yasaklanan PKK ile “işbirliği” yapmakla suçlayan yoğun propagandasına da etkili şekilde cevap veremedik. 2023 seçimleri bize zor ama çok değerli dersler verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle Ekrem İmamoğlu ve diğer CHP’li arkadaşlarımızla birlikte partimizde kapsamlı bir reform sürecini başlattık. Bu süreç parti başkanlığının değişmesiyle (benim seçilmemle) ve daha tabandan gelen yeni bir siyasi çerçevenin benimsenmesiyle sonuçlandı. Bu çerçevenin merkezinde, insanların günlük hayatlarındaki somut sorunlara yani her şeyden önce geçim maliyeti ve konut, kreş, toplu taşıma ve öğrenci yurtları gibi başlıklara doğrudan çözüm üreten bir belediyecilik modeli yer alıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti reformumuzun hızlanması ve yönettiğimiz belediyelerin kanıtlanmış başarısı, CHP’ye 2024 yerel seçimlerinde büyük bir zafer kazandırdı. Erdoğan’ın ekonomi politikalarından ve otoriter alışkanlıklarından bıkan vatandaşlar CHP’ye yöneldi. %38 oy oranıyla en büyük parti olduk, Türkiye ekonomisinin yaklaşık %80’ini temsil eden büyükşehirlerin çoğunu kazandık ve tarihsel olarak hiç ya da çok az var olduğumuz kentlerde önemli kırılmalar gerçekleştirdik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Yargı Saldırısı Başlıyor</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025 yılının başlarında Erdoğan rejimi, CHP’ye karşı açık ve sistematik bir yargı taarruzu başlattı bu saldırı bugün de devam ediyor. İstanbul’da Erdoğan’ın adaylarını dört kez sandıkta yenilgiye uğratan İmamoğlu, bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminin doğal adayı olarak öne çıkmıştı. Ancak resmî adaylığı bile açıklanmadan, İstanbul Üniversitesi’ndeki bir komisyon, 32 yıl önce aldığı üniversite diplomasını uydurma gerekçelerle birdenbire iptal etti. Cumhurbaşkanlığı adaylığı için anayasal şart olan üniversite diploması, AKP iktidarı tarafından elinden alınarak adaylığının önüne geçildi. İmamoğlu zaten daha önce de siyasi yasak getirilmesi hedeflenen birçok politize davanın hedefi olmuştu. Anketler İmamoğlu’nun Erdoğan’ı açık ara yeneceğini gösterdiği için amaç çok netti: Cumhurbaşkanı’na rakip olmasını her ne pahasına olursa olsun engellemek.19 Mart 2025’te İmamoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki en yakın çalışma arkadaşlarından birçok isim, uydurma yolsuzluk ve “teröre yardım ve yataklık” suçlamalarıyla gözaltına alınıp tutuklandı. Yani seçim döneminde Kürt ayrılıkçı hareketlerle işbirliği yapmakla suçlandılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aradan aylar geçtikten sonra neredeyse 4.000 sayfalık bir iddianame hazırlandı ve İmamoğlu için toplam 2.300 yıl hapis cezası istendi; hatta casuslukla bile suçlandı. Ardından hükümetin yargı saldırısı genişledi. 2024 sonundan itibaren yirmiden fazla CHP belediye başkanı tutuklandı ve büyük çoğunluğu hâlâ cezaevinde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">4 Nisan 2026’da Türkiye’nin dördüncü büyük kenti Bursa’nın Belediye Başkanı Mustafa Bozbey de bu listeye eklendi ve son haftalarda yeni CHP belediye başkanları tutuklanmaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir savcı, CHP’nin yeni yönetimi seçtiği kongreyi iptal edip önceki yönetimi mahkeme kararıyla yeniden göreve getirecek bir iddianame bile hazırladı. Erdoğan rejimi artık muhalefeti sadece zayıflatmaya çalışmıyor; onu tamamen silip yerine saray onaylı, gerçek bir iktidar alternatifi olmayan, sadece rol yapan bir yapıda göstermelik bir “muhalefet” yaratmak istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amaç, kontrollü bir çoğulculuk gösterisi ve sadece görünüşte demokrasi; gerçek bir iktidar değişiminin asla mümkün olmadığı bir sistem. Erdoğan’ın bu yeni oyununa izin vermiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Direniş Dalgası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmamoğlu 2025’te tutuklandıktan sonra yeni direniş dalgamız, İstanbul Büyükşehir Belediyesi önündeki tarihi Saraçhane Meydanı’nda başladı. Tutuklandığı akşam CHP, İstanbulluları meydana çağırdı. Rejim mitingi engellemek için metroyu durdurdu, vapur seferlerini iptal etti. Buna rağmen yüz binlerce vatandaş meydanı doldurdu. Dikkat çekici olan, mitingin öncülerinin parti yöneticileri değil, İmamoğlu’nun mezun olduğu İstanbul Üniversitesi öğrencileri olmasıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mitingler günlerce sürdü, her gün daha kalabalık ve daha coşkulu oldu. Bu seferberlikle rejimin kente el koymasını ve atanmış kayyum sistemini engelledik ki bu, rejimin ilk planının önemli bir parçasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir hafta sonra cumhurbaşkanı adayımızı belirleme sürecini sivil bir seferberliğe dönüştürdük; sadece parti üyelerini değil, tüm vatandaşları davet ettik. Rejimin yaptıklarını halkın gelecekteki iradesine karşı bir darbe olarak gördük . </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neredeyse 15 milyon vatandaş İmamoğlu’nun adaylığı için oy kullandı. O andan itibaren o sadece CHP’nin adayı değil, “Halkın Adayı” oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart 2025’ten beri demokrasi mücadelemiz üç ana hat üzerinden şekilleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birincisi, CHP Ankara’daki kapalı odalardan ve elit iktidar oyunlarından çıkıp sokaklara, meydanlara indi. Erdoğan, örgütlü taban seferberliğinin ne kadar tehlikeli olduğunu çok iyi biliyor; bu yüzden sürekli bize “Ankara siyasetine dönün” çağrısı yapıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yıllardır medyayı, sivil toplumu ve akademiyi büyük ölçüde ezdi, devlet kurumlarını sadık kadrolarla doldurdu. CHP ise hâlâ tek gerçek, bağımsız, ülke çapında ve tarihsel kökleri olan muhalefet. İşte bu yüzden bizi başkente geri hapsetmek, uysal ve dişe dokunmaz bir “muhalefet”e dönüştürmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amacı basit: Türkiye’nin demokrasisini tek parti rejimine, sonunda da aile iktidarına, ömür boyu başkanlığa ve atamayla halefiyete dayalı bir hanedan düzenine çevirmek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz ise halkın bu otoriter rejime karşı barışçıl sivil direnişinin şart olduğuna inanıyoruz. Bu yüzden CHP bir siyasi harekete dönüştü ve kitlesel seferberlik anlayışını yeniledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart 2025’ten beri önce İstanbul’da, ardından diğer illerde büyük mitingler düzenledik; vatandaşlarla doğrudan buluştuk. Bu buluşmalarda dar, partizan mesajlar vermiyoruz. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve yoksulluğa son talebi etrafında halkla birlikte duruyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mitinglerimiz organik, tabandan gelen, kapsayıcı ve etkileşimli. Amacımız sivil seferberliği derinleştirmek, programımızı açıkça anlatmak ve aynı zamanda vatandaşları dinlemek, onlardan öğrenmek, talep ve dillerini siyasi ajandamıza katmak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ülke çapında 25 milyon vatandaşın imzaladığı “Özgür ve adil seçim, başkan adayımızın serbest bırakılması” talepli halk dilekçesini tamamladık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi, hukuki cephede aktif mücadele ediyoruz. Hukuk mücadelesi tek başına yeterli değil ama vazgeçilmez. Erdoğan rejiminin yargıyı kendi seçtiği savcı ve hâkimlerle silah haline getirdiğini biliyoruz. Ancak bu bizi hukuki mücadeleden alıkoymuyor. Otoriter bir rejimin mahkemeleri ve yasaları kötüye kullanmasına, hem o kötüye kullanımı teşhir edip etkisiz hale getirecek güçlü hukuki argümanlarla, hem de rejimin gerçek niyetini halka gösterecek şekilde cevap vermeliyiz.,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">4.000 sayfalık iddianameyi sadece İmamoğlu’na, arkadaşlarına ve CHP’ye karşı bir belge olarak değil; Türkiye’de demokratik muhalefetin nasıl suç haline getirişmesinin planlanmasına dair bir yol haritası olarak görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden yanıtımız dar ve teknik bir savunma olmayacak. Anayasayı, hukukun üstünlüğünü, evrensel insan haklarını ve Türkiye’nin demokratik geleneklerini savunan tarihsel ve anayasal bir savunma olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncüsü, mücadelemiz yeni bir siyasi programa dayanıyor. CHP, milyonlarca seçmen ve yüzlerce uzmanla birlikte yeni bir parti programı hazırladı. Bu program, Kürt meselesi dahil ülkemizin en köklü sorunlarında net tutum alıyor ve mevcut ekonomik tıkanıklığı aşacak cesur adımlar öneriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kamu maliyesinin köklü yeniden düzenlenmesi, adil ve progresif vergi reformu ile yerel yönetimleri ve belediyeciliği güçlendiren idari reform talep ediyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güvenlik ve dış politikada “demokrasi mi güvenlik mi” sahte ikilemini reddediyoruz; ikisini birbirini güçlendiren unsurlar olarak görüyoruz. CHP bugünün vatandaşları ve gelecek nesiller için, emperyal hayaller peşinde koşmayan; Avrupa’dan Ortadoğu’ya bölgesel barış, işbirliği ve ortak kalkınma için iddialı bir Türkiye vizyonu sunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Önümüzdeki Maraton</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP Genel Başkanı olarak inanıyorum ki karşı karşıya olduğumuz görev gerçekten devasa: Türkiye’nin demokrasisini kurtarmak ve bu kaybetmeyi göze alamayacağımız bir mücadele. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu görev, küresel demokrasi krizinden dolayı daha da zorlaşıyor. Dünyanın birçok yerinde demokratik standartlar geriliyor ve Türkiye eskiden bekleyebileceği dayanışma ve ahlaki desteği artık alamıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin “demokrasi nöbetçileri” olarak sorumluluğun öncelikle bizde olduğunu biliyoruz. Kendime ve partime net bir hedef koydum: Türkiye’deki tüm demokratları, ideolojik gelenekler ve toplumsal kimlikler ötesinde birleştirmek. Farklı gruplar uzun zamandır birbirinden uzaklaşmış, hatta çatışır haldeydi. Ama bugün geleneksel tabanımızın ötesine geçip, öncelikli siyasi taahhüdü demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan onuru olan herkesi bir araya getirmeliyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da gördüğümüz gibi, otoriter bir rejimde demokratlar mücadeleyi kazandığında bu, her yerdeki demokratlar için zafer olacaktır. En önemlisi, Türkiye’nin geniş coğrafyası, hukukun üstünlüğüne dayalı istikrarlı ve demokratik bir devlete kavuşacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriterler birbirinden öğrenir ve birbirlerinin mirası üzerine inşa eder. Eğer Türkiye demokratik bir kayıp dava haline gelirse, sonuç sınırlarımızla sınırlı kalmayacak; otoriter taklit döngüsünü hızlandıracak, bölgede ve ötesinde hak ve özgürlükleri daha da daraltacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’den çok uzaktaki demokrasilerin bile hızla bizim şu anki durumumuza benzemeye başladığını görüyoruz ki bu durumu burada olanların başka yerlerde de yankı bulabileceğinin acı bir hatırlatıcısı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kişisel hayatımda uzun mesafe koşucusuyum. Mücadelemizi dik, tehlikeli ve acımasız bir yolda koşulan maraton olarak görüyorum. Ne kadar zorlanırsak zorlanalım, ne kendimize gevşeklik ne de yorgunluk izni verebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görevimiz, Türkiye bir kez daha halkına ve tarihine yakışır bir demokratik cumhuriyet olana kadar direnmektir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Makalenin&nbsp;linki</strong>: <a href="https://www.journalofdemocracy.org/online-exclusive/how-we-restore-turkeys-democracy/" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.journalofdemocracy.org/online-exclusive/how-we-restore-turkeys-democracy/</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/turkiyenin-demokrasisini-nasil-yeniden-kuracagiz-1777492481.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Başlayınca biter</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/baslayinca-biter-13200</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/baslayinca-biter-13200</guid>
                <description><![CDATA[Klavyeye parmaklarını koydu. Öyle yarım saat dursa bile başlamak sayılırdı. Artık başlamak bitirmenin yarısı filan değildi, bildiğin bitirmekti. O sırada telefonunun ekranı bir kez daha hareketlendi. Demet’in de başlamak istediği bir şeyler vardı mutlaka. Bekleyebilirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mert, çalışma masasının üstüne konmuş yeni, boş ajandaya baktı. Geçen sene yazdıklarından farklı ne yazacaktı acaba? Ama yok bu sefer farklı olabilirdi belki, yeni temiz bir ajanda bunun için vardı. Üstelik günlerden pazartesiydi. Bugün başka da hiçbir işe yaramazdı aslında. Yeni kararların başlama günü ilan edilirdi ancak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kırkıncı yaş günü birkaç ay önce sessiz sedası geçip gitmişti. Yarım bırakılmış heyecanlar, sonu gelmemiş kurslar, edinilmemiş hobiler ve “aslında çok potansiyelli” ama vadesi baştan dolmuş ilişkilerle geçmiş bir yılın kutlaması yapılmasa da olurdu zaten. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ajandayla bakışırken telefonuna gelen bildirimi görmezden geldi. Demet’le o belirsiz ne tam başlayan ne de tam biten konuşmayı şimdilik erteleyebilirdi. Önünde bitirmesi gereken bir bütçe dosyası, tasarlaması gereken bir sunum vardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Klavyeye parmaklarını koydu. Öyle yarım saat dursa bile başlamak sayılırdı. Artık başlamak bitirmenin yarısı filan değildi, bildiğin bitirmekti. O sırada telefonunun ekranı bir kez daha hareketlendi. Demet’in de başlamak istediği bir şeyler vardı mutlaka. Bekleyebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütçeyi toparlayınca, öğle yemeğini nerede yiyeceğini, akşam hangi dizinin son bölümüne kadar direneceğini, sonra da yeni abone olduğu spor salonunda henüz yaşanmamış o müthiş antrenman programını planlayacaktı. İnsan canlısı da bir acayipti gerçekten. Bedeninin durduğu yerde duramıyordu, zihni sekiz yerde geziyordu. Kahvesinin yarısını bilinçsizce kafasına dikti. Al işte, kahve dediğin yudum yudum ara ara en azından yarım saatte içilmesi gereken bir şeydi bakarsan. Aynı anda birkaç şey yapmak yalandı. Hoş, saat daha 9:15’ti. Biraz antrenman alternatiflerine bakabilirdi. Sırt, kol, bacak derken daldığı YouTube videolarından gözü bilgisayarın saatine kayınca telaşa kapıldı. Rezalet: Yirmi beş dakika geçmişti. Bir kahve daha alıp başa sardı. Demet de vazgeçmişti herhalde artık. Zaten geçen her dakika hanesine en az bir sitem olarak yazılmıştı mutlaka. En azından sitem…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Saat 11’e beş kala bütçe dosyasının sadece giriş kısmını yapabilmişti. Bitişte bekleyen zihninden yediği sopalarla çoktan yorgundu şimdi. Masasından kalkıp bir iki tur attı odada. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olan olmuştu artık. Bir iki video daha izlese bir şey kaybedecek değildi. Hem pazartesiden dünyayı kurtaracak hali yoktu. Bütçe toplantısına da nereden baksan bir buçuk gün vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Telefonu eline aldı. Mesajları açtı. Demet önce “günaydın,” on dakika sonra “çok yoğunsun yine sanırım” bir saat sonra da sadece “peki” yazmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Yetiştirmem gereken bir bütçe dosyası var Demet. Elimde telefon takılmaya, mesaj yazmaya vaktim yok.” yazdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendini şimdi daha fazla işine adanmış hissediyordu zaten öyle de olmak zorundaydı. Saat 11:30’du ve sadece giriş kısmındaydı. Bu kadınların derdini anlamak da zordu. Dört aylık bir muhabbette iş hemen nasıl bu noktaya geliyordu? Hesap sormalar, küsmeler…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evlenme yaşını kaçırma paniği her şeyin önüne geçiyordu herhalde.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öğle arası gelmiş sayılırdı. Kendini biraz da ülke gündemine bırakabilirdi artık. Ara ara telefon ekranına bakıyordu, hayret ters bir cevap yazılmamıştı hala. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Giremediği bütçenin hesabı da olmazdı bu saatten sonra. Telefonu tekrar eline alıp, mesajlara baktı. Demet yazdığını görmüştü ve ses çıkarmamıştı. İlginç dedi içinden, vazgeçti demek nihayet. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir on dakika daha oyalandı. Mesajları açtı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Ne oldu, küstük mü?” yazdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık uzun uzun bir cevap gelirdi mutlaka. Akşamüstü iş çıkışına kadar bir mesaj gelmemişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eve gidip bir müddet “erotik” videolarla takıldıktan sonra Demet’i aradı. Telefon açılmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aman zaten hiç kapris çekecek hali de yoktu. Daha başlayıp bitiremediği bütçesi, neler yapacağını yazmadığı bir ajandası vardı. En çok da videoları… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnstagramı açıp önce Demet’e, sonra da eskilerden üç beş kişiye bakıp birine “Nerelerdesin?” yazıp, üçüncü kadeh şarabından sonra uyuyakaldı. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/baslayinca-biter-1777473695.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İtaat ve biatle ıslanan beyinler</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/itaat-ve-biatle-islanan-beyinler-13199</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/itaat-ve-biatle-islanan-beyinler-13199</guid>
                <description><![CDATA[İtidar gücü, bu “eski bilincin” var olduğu yapı bu sorulara külli bir cevap verdiği iddiasıyla ayakta duruyor. Ve bazıları o bilinci kazanarak bu sorulara cevap veremediğini anlıyorlar. Bazıları için ise fonksiyonunu kaybetmiş bir apandisitten farkı olmayan bu eski bilinç bir yaşam şekli oluşturuyor. İtaat ve biat etmenin anlamı da burada görülüyor. Hiçbirimiz tam olarak aydınlanamayız. Bu eski bir mitoloji. Yaşadığımız farkındalıklar, bizi belirli bir yere götürse de eski bilincin ürettiği ideolojinin yerine geçirmekte zorlanıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihte düşünürler, neden itaat etmek zorunda olduğumuz sorununa pek çok cevap vermiştir. Esasen bunlar, genel olarak “davranışlarımızı şekillendiren nedir, erdemli olmak nedir?” gibi sorulara verilen cevapların kavramsallaştırılması üzerinden verilmiştir. &nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Platon, itaatin ideal bir site devlet vatandaşının erdemle donatılması için gerekli olduğunu söyler; Hobbes eğer böyle bir şey olmasaydı herkesin herkesi korkunç bir kaosla katledeceği bir düzenin olduğunu söyler; Freud, itaat etmenin temelinde cinsel dürtülerin medeniyet lehine bastırılması olduğunu söyler; Locke, doğal hakların korunmasının başka bir yol olmadığını iddia edecektir.&nbsp; Foucault, iktidar gücünün tüm bireylerde olduğundan mütevellit, cinsel iktidarın arkeolojisini yapar. Feminist düşünürler, kadınların erkek egemen iktidar kavramını cinsiyet rolleri üzerinden tartışır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Listeye artık felsefenin alanından çıkıp daha deneysel metotların izlendiği Asch uyumluluk testini, meşhur Milgram deneyini ve Stanford Hapishane deneyini de ekleyebiliriz. Dolayısıyla liste uzar gider. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de tüm bunların hepsinde bir doğruluk payı vardır. Çünkü itaat ve biat etmeye <em><u>introspective</u></em> yani iç gözlemci olarak kendimize baktığımızda varlığını hissettiğimiz bir gerçeklik görmekteyiz. Bu nedir?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İtaat ve biat etme, uzun süreli, ince elenip sık dokunulmuş bir rasyonel düşünce dizgesini sevmez. Siz de bunu düşünceyle ve bunun yetmediği yerde tefekkürle aşmaya çalışırsınız. Bir süre sonra size anlatılan çoğu şeyin aslında bir iktidar manipülasyonu olduğu fikrine varırsınız. Burada iktidardan kastın mevcut bir tekil siyasal rejim yerine ideolojinin her kademesinde, her sınıfında var olan bir hiyerarşi olduğunu anlamanız uzun sürmez. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İtaat etmediğiniz zaman kısa sürede şunu farkedeceksiniz; siz <em>kendi başınıza</em> <em>bir varlıksınız</em>. Bu ne demek? Biri size genel olarak iktidarın örf ve adetlerinin hoşuna giden bir davranışı göstermek istediğinde ve siz de buna karşı çıktığınızda, diğerlerinin uymak zorunda olduğu o davranış biçiminin dışındasınızdır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ise hangi toplumda bulunursanız bulunun bir yalnızlaşma getirir. İtaatin kodlarının çok daha geniş yorumlandığı bir hukuk ve siyaset sisteminde bu yalnızlaşma artar. Oran ve orantı meselesi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat bu <em>kendi başına </em>olma hali ile ilgili tuhaf bir durum vardır. Basit bir itaatsizlik sizi diğerlerinden daha zeki, daha anlayışlı ya da daha insani kılmak zorunda değildir. Duruma göre bunların olabildiği de olur ancak bu yalnızlaşma içerisinde size eşlik eden o tuhaf duygunun gerçekliği başka bir kavramla karşılaşmamıza yol açar: Bu yalnızlık sizi daha<em> farkında </em>yapar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin görücü usulü evlendirmenin yoğun olduğu bir bölgede size bu usulle sunulan müstakbel bir izdivacı reddedip bunun sonuçlarıyla yüzleşiyorsunuz. Siz deyim yerindeyse herhangi bir hiyerarşik sisteme başkaldırmış kahraman bir savaşçı olmuyorsunuz, diğer insanlardan pek bir farkınız yok. Ancak o bölgedeki insanlardan daha farkında olmaya başlıyorsunuz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bir süre sonra davranışlarınızın ne kadarının aslında bu itaatle gerçekleşip gerçekleşmediğini sorar hale geliyorsunuz. Görücü usulü ile evlenme örneğinden devam edersek, “neden Kurban Bayramında dedemin, babamın elini öpüyorum?” sorusuna kadar giden bir dizi soru ile karşılaşırsınız.&nbsp; </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bu soruların size öğretilen değerler sisteminin -ve bu sistemin ister sembolik, ister sembolik olmayan düzeninin sizi biçimlendiren davranışlarınızı- evrensel olmayan, tekil davranışlar biçimleri olduğunu öğrendiğinizde ise daha tehlikeli bir soru ile karşılaşırsınız; ben, beni biçimlendiren davranışları nereden öğreniyorum? Şayet bu davranışların çoğu <em>olumsal </em>ise ki öyledir; o hâlde benim davranışlarımı belirleyen bir davranış kodu var ve ben buna göre eyliyorum. Ama öyle olmak zorunda değildi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna ilk başta antropolojik bir cevap verilebileceği düşünülür ancak antropolojinin de eriminin yetmediği yerler vardır; neden Trakya’da davullarla zurnalarla gerçekleştirilen bir evliliğin yerini, Çin’de çay seremonisi almasın? Ya da bir cenaze ritüelinde Yasin okunurken, bir presbiteryenin cenaze töreninde caz çalınmasın?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunların çoğunun bölgesel şartlara göre belirlendiği düşünüldüğünde, “coğrafya kaderdir” sözü neredeyse bir düstur gibi bellenebilir. Bu ayrı bir tartışma konusu ama o kader artık her ne ise onun dışında olmaya çalışmanın sizde yarattığı tuhaflığı aşmak “coğrafyanın kader” olması ile de açıklanabilir değildir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tuhaflık nedir? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tuhaf hissin çok çok eski bir adı vardır; Tanrı. Pek çok kişi Tanrı’nın ya da tanrıların nereden çıktığını sorarken Tanrı’nın ontolojik varlığı, teleolojik varlığı ve hiçbir yere sığmayan zamansızlığı hakkında yorum yapmak için ömürlerini heba etmişlerdir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu acayip cevap size tuhaf gelmeyecek ve bir an için Kant’ın ayak seslerini duyar gibi olacaksınız; bu tehlikeli noktadan uzak durmak için söylüyorum. Hayır, bu Kant’ın son derece Protestan ve ahlak yasası dolu Tanrı’sı değil. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu herkesin kendi varlığı ile dolan ve bir okyanustan bir testi ne aldıysa herkesin de o kadarını aldığı bir Varlık. Bu tasavvufi benzetmeyi de şimdilik bir kenara bırakın ama teşbih de hata olmaz diyelim. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Truva işgal edildiğinde, Odysseus’un Hektor’un karısı Andromache’den olma bebeğini duvarlara vurup parçalamasına, Lady Macbeth’in elini Arabistan’ın ıtırlarının bile temizleyemeyeceği bir kana bulanmasına, Papa II. Urban’ın tüm Kudüs’ün ele geçirilmesini istediği Haçlı Seferleri’nin başlamasına, milyonlarca masum insanın Engizisyon’da öldürülmesine, yine milyonlarca masum Yahudi’nin temerküz kamplarında öldürülmesine sebep olan ama pek çok kişi için “acının dinmesinin tanrı sanatı olduğunu” söyleyen Galenos’a, Einstein’ın ezeli evreninin biricik yaratıcısına, Gödel’in sonsuz iyi varlığına, Aristoteles’in mekanik anlamlandırmasına, Spinoza’nın ne kadar doğadan farksız olsa da “onsuz hiçbir iyiliğin” olmadığını düşündüğü varlık kavramına ilham olan Tanrı. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama neden Tanrı? Metnin ilk başında sorduğumuz o tuhaf hissiyat, o farkındalık ile ilgili sorunun cevabına neden böyle Tanrı gibi bir kavramla aniden sıçrama yaptık? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü siz bir anlamda en basit itaatsizlik ile bir <em>bilinç </em>kazandınız. Bu bilincin kendisi yıllardır ve belki de yüzyıllardır sorgulanmayan başka bir <em>bilinç </em>ile formüle edilen davranışları kodluyordu ancak siz artık bu davranışın gereksiz olduğunu düşünerek, o <em>bilinçle </em>bağınızı kopardınız. Belki o eski bilinç de vaktiyle başka bir gereksiz törenin, davranış kodunun yerine geçmişti. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu psikoloji bilenlere Julian Jaynes’in çift yapılı zihin yani “bikameral zihin” kuramını (<em>bicameral mind</em>) hatırlatacaktır. Ancak Jaynes’in anlatımında bir evrimsel durum da vardır. Benim bahsettiğim ise evrimsel durumdan bağımsız olmasa da, insanların bir şekilde başka bir düzeni gerçekleştirmesinde neden bu kadar ileri gittiğini açıklıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki dolayısıyla itaat ve biat neden beyinlerin ıslak rüyası hâline geliyor? Çünkü bu bilincin değiştirilmesinin maddi anlamda her yerde kabul edilen o Tanrı’yı tahtından etmesi ihtimali olduğu için. Bunun politik implikasyonlarını anlamışsınızdır. Çünkü o bilinç en düşük sınıftan en yükseğine herkesin uyması gereken belirli bir yapıyı kuruyor; o yapıdaki en ufak çatlak, Tanrı’nın saltanatını, onun tahtını sarsıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tanrı’nın size verdiği nimetleri kabul etmek ve buna şükretmek yerine, sermayeye karşı çıkmak gibi büyük ve hepimizin bildiği bir bilinçlenme buna örnek gibi görünse de bu çok büyük bir iddia. Neden söylenen her şeyin doğru olduğuna ilişkin basit bir soru, birinin argümanının hangi bağlamda olduğunu sormak gibi “küçük” şeyler yetiyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa ki aslında bu iktidar gücü, bu “eski bilincin” var olduğu yapı bu sorulara külli bir cevap verdiği iddiasıyla ayakta duruyor. Ve bazıları o bilinci kazanarak bu sorulara cevap veremediğini anlıyorlar. Bazıları için ise fonksiyonunu kaybetmiş bir apandisitten farkı olmayan bu eski bilinç bir yaşam şekli oluşturuyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İtaat ve biat etmenin anlamı da burada görülüyor. Hiçbirimiz tam olarak aydınlanamayız. Bu eski bir mitoloji. Yaşadığımız farkındalıklar, bizi belirli bir yere götürse de eski bilincin ürettiği ideolojinin yerine geçirmekte zorlanıyor. Tarihin hangi dönemine bakarsam bu <em>tuhaf hissin </em>gerçekliğini görüyorum:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tanrı her yerde. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/itaat-ve-biatle-islanan-beyinler-1777473372.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bölgesel çatışmadan sistemsel dönüşüme: İsrail-İran krizinin realist perspektiften analizi</title>
                <category>DIŞ POLİTİKA</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bolgesel-catismadan-sistemsel-donusume-israil-iran-krizinin-realist-perspektiften-analizi-13198</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bolgesel-catismadan-sistemsel-donusume-israil-iran-krizinin-realist-perspektiften-analizi-13198</guid>
                <description><![CDATA[İsrail’in doğrudan bir saldırısı karşısında İran’ın başarılı bir şekilde direnmesi ve mukavemet göstermesi senaryosu, uluslararası ilişkiler teorisi olan Realizm merceğinden incelendiğinde, salt bölgesel bir olay olmanın çok ötesindedir. Böyle bir durum, uluslararası sistemin anarşik temelini değiştirmemekle birlikte, küresel ve bölgesel güç dağılımında bir kaymaya işaret eder. Bölgesel olarak İsrail’in tartışmasız askerî caydırıcılığı ve psikolojik üstünlüğü çökecek; bu durum Körfez ülkeleri ve diğer aktörler arasında şiddetli bir güvenlik ikilemi yaratarak bir silahlanma ve ittifak arayışı yarışını tetikleyecektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası ilişkiler disiplini, devletler arası çatışmaları ve bu çatışmaların küresel sisteme etkilerini anlamlandırmak için çeşitli teorik çerçeveler sunar. Bu bağlamda, Ortadoğu gibi güç mücadelelerinin ve jeopolitik kırılganlıkların merkezinde yer alan bir alt-sistemde, İsrail ve İran gibi iki temel aktör arasındaki doğrudan bir askerî çatışmanın sonuçları, yalnızca bölgesel değil, küresel güç dengeleri açısından da kritik bir öneme sahiptir. İsrail’in İran’a yönelik doğrudan bir saldırı gerçekleştirmesi ve İran’ın bu saldırıya karşı başarılı bir şekilde mukavemet göstererek (savunma kapasitesini ispatlayarak veya misilleme yoluyla caydırıcılık üreterek) ayakta kalması senaryosu, uluslararası sistemin yeniden şekillenip şekillenmeyeceği sorusunu gündeme getirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Realizm, Anarşi ve Güç Dengesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail ve İran arasındaki çatışmanın sistemsel sonuçlarını analiz etmeden önce, Realizm’in temel varsayımlarını ortaya koymak gerekir. Klasik realizm (Hans Morgenthau) insan doğasının güç arzusu üzerinden uluslararası politikayı açıklarken, Kenneth Waltz’un öncülüğünü yaptığı Neorealizm (Yapısal Realizm), devletlerin davranışlarını uluslararası sistemin anarşik yapısı ile açıklar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Realizme göre uluslararası sistem anarşiktir; yani devletlerin üzerinde onları koruyacak, kuralları dikte edecek veya çatışmaları önleyecek üstün bir otorite (dünya hükümeti) yoktur. Bu anarşik yapıda devletlerin birincil ve en temel amacı hayatta kalmaktır. Hayatta kalmak için devletler, başkalarına güvenemeyecekleri kendi kendine yardım ilkesine dayanırlar. Güvenliklerini sağlamanın tek yolu, askerî ve ekonomik güçlerini maksimize etmek veya ittifaklar kurarak güç dengesi oluşturmaktır. Ayrıca, John Mearsheimer’ın Saldırgan Realizm teorisine göre devletler, güvenliklerini garanti altına almanın en iyi yolunun bölgesel hegemonya kurmak olduğuna inanırlar. Bu bağlamda, Ortadoğu’da İsrail’in askeri üstünlüğü (özellikle ABD destekli teknolojik ve istihbari kapasitesi ile nükleer tekel konumu), bölgesel bir caydırıcılık unsuru olarak uzun süredir statükoyu belirlemektedir. İran’ın ise asimetrik savaş, vekil güçler ve balistik füze kapasitesi ile bu statükoyu dengelemeye çalıştığı bilinmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail’in doğrudan bir saldırısı karşısında İran’ın “başarılı bir mukavemet göstermesi”, realist söylemde bir aktörün nispi gücünün ve savunma-caydırıcılık kapasitesinin beklenen veya varsayılan güç dağılımı ile uyuşmadığının somut bir kanıtı olarak okunur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bölgesel Güç Dengesinin Sarsılması ve Caydırıcılığın Çöküşü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın İsrail saldırısını savuşturması ve askeri altyapısını, rejim bütünlüğünü veya stratejik varlıklarını koruması, Ortadoğu alt-sisteminde etki yaratacaktır. Realist analize göre bu durumun ilk ve en doğrudan etkisi, caydırıcılık kavramı üzerinden okunmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail’in geleneksel güvenlik doktrini özellikle Begin Doktrini, kendisine yönelik potansiyel veya varoluşsal tehditleri daha ortaya çıkmadan önleyici vuruşlarla yok etmeye dayanır. İsrail’in askeri kapasitesinin yenilmezliği veya karşı konulamamazlığı algısı, Arap ülkeleri ve bölge dışı aktörler üzerinde bir psikolojik ve askeri hegemonya yaratmıştır. İran’ın böylesi bir saldırıya başarıyla direnmesi, İsrail’in mutlak askerî üstünlüğü efsanesini ortadan kaldırabilir. Bu durum, güç dengesinin yeniden tanımlanması anlamına gelir. Bölgede tek kutuplu bir askerî üstünlük yerine, İran’ın da fiilen dengeleyici bir güç olarak kendini kanıtladığı, daha kırılgan ve rekabetçi birçok kutupluluk ortaya çıkacaktır. Savunmacı realizm açısından bakıldığında, İran’ın başarılı direnişi, savunma teknolojilerinin saldırı teknolojilerine karşı üstünlük sağladığını gösterebilir. Bu da saldırganlık maliyetinin çok yüksek olduğunu kanıtlayarak bölgede yeni bir “dehşet dengesi” yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Güvenlik İkilemi ve Bölgesel Silahlanma Yarışı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Realizmin en önemli kavramlarından biri olan Güvenlik İkilemi, bir devletin kendi güvenliğini artırmak için attığı adımların silahlanma, ittifak kurma gibi, diğer devletler tarafından bir tehdit olarak algılanması ve onların da benzer adımlar atarak genel bir güvensizlik sarmalı yaratması durumudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın başarılı bir şekilde karşılık vermesi, bölgedeki diğer aktörler özellikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Türkiye için bir güvenlik ikilemi yaratacaktır. İran’ın, bölgenin en güçlü konvansiyonel ve teknolojik ordusuna sahip İsrail’in saldırısına dayanabilmesi, Körfez ülkelerinde büyük bir paniğe yol açacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendi kendine yardım ilkesi gereği, bu devletler İran’ın artan prestiji ve ispatlanmış gücü karşısında kendi güvenliklerini garanti altına almak için şu adımları atacaklardır:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>1 - İç Dengeleme:</em> Bölge ülkeleri askerî bütçelerini artıracak, gelişmiş hava savunma sistemleri, balistik füzeler ve hatta potansiyel olarak nükleer teknoloji arayışına gireceklerdir. Ortadoğu’da bir silahlanma yarışı tetiklenecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>2 - Dış Dengeleme:</em> Bölgesel aktörler, yükselen İran tehdidini dengelemek için yeni ittifak arayışlarına girecektir. İsrail’in koruma şemsiyesinin veya ABD’nin güvenlik garantilerinin yeterliliği sorgulanacağı için, Körfez ülkeleri Çin veya Rusya gibi farklı büyük güçlerle stratejik ortaklıklar kurarak risklerini dağıtma yoluna gidebilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küresel Sistemin Yeniden Şekillenmesi: Büyük Güç Rekabeti</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası sistemin yeniden şekillenip şekillenmeyeceği hususu, meselenin küresel boyutunu oluşturmaktadır. Realizme göre uluslararası sistem, büyük güçlerin kapasiteleri ve aralarındaki kutuplaşma ile tanımlanır (Örneğin; Tek kutupluluk, iki kutupluluk, çok kutupluluk).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın İsrail’e karşı başarılı mukavemeti, sadece bölgesel bir olay olarak kalmayacağı; doğrudan ABD’nin küresel hegemonyasına ve sistemsel Kıyı Ötesi Dengeleyici rolüne bir darbe indireceği düşünülmektedir. ABD’nin stratejik derinliği ve güvenlik mimarisi, Ortadoğu’da İsrail’in sarsılmaz üstünlüğüne dayanmaktadır. İsrail’in askeri hedeflerine ulaşamaması, geniş çapta “Amerikan silahlarının ve stratejisinin başarısızlığı” olarak okunacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum uluslararası sistemi şu yollarla yeniden şekillendirecektir:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>* Çok Kutupluluğa Geçişin Hızlanması:</em> Neorealistler, tek kutuplu sistemlerin doğası gereği istikrarsız olduğunu ve en sonunda diğer güçlerin (Çin, Rusya) hegemonyasını dengelemek için yükseleceğini savunur. İran’ın direnci, küresel sistemde ABD’nin gücünün sınırlarını gözler önüne serecektir. Bu zafiyet, Çin’in Tayvan veya Güney Çin Denizi’ndeki politikalarında, Rusya’nın ise Doğu Avrupa’daki stratejilerinde çok daha cesur adımlar atmasına zemin hazırlayacaktır. “Amerikan caydırıcılığı” küresel çapta bir erozyona uğrayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>* Rusya ve Çin’in Sistemsel Nüfuz Alanı</em>: İran, yıllardır ABD yaptırımlarına ve baskısına karşı hayatta kalabilmek için Rusya ve Çin ile stratejik ortaklıklar geliştirmiştir. İran’ın askerî başarısı, Rusya’nın sağladığı teknolojik destek (örneğin gelişmiş hava savunma sistemleri, uydu istihbaratı) veya Çin’in ekonomik/diplomatik kalkanı ile ilişkilendirilecektir. Bu da uluslararası sistemde Avrasya Bloku’nun (Çin-Rusya-İran ekseni), Batı Blokuna karşı meşru ve güçlü bir alternatif olmasını sağlayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>* ABD’nin Stratejik Aşırı Yayılması</em>: İsrail’in caydırıcılığını yeniden tesis etmek için ABD, Ortadoğu’ya büyük bir askerî yığınak yapmak zorunda kalacaktır. Bu durum, ABD’nin stratejik odağını Asya-Pasifik’ten yeniden Ortadoğu bataklığına çekecek, Çin’in küresel yükselişini sınırlama kapasitesini zayıflatacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sistemin Değişimi mi, Yapının İşleyişi mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada realist teoriye dikkat çekmek gerekir. İsrail-İran krizi uluslararası sistemi “yeniden mi şekillendirir?”, yoksa sistemin anarşik doğası gereği zaten beklenen dengeleme mekanizmalarını mı çalıştırır?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kenneth Waltz gibi yapısal realistlere göre, sistemin kendisi olan anarşi değişmez. Devletler hala devlet olarak kalır ve hayatta kalma güdüleri devam eder. Ancak sistemin yapısı içindeki güç dağılımı kesinlikle yeniden şekillenir. İran’ın başarılı mukavemeti, uluslararası sistemi tamamen yıkıp yerine yeni bir düzen getirmez; aksine, realizmin “güç güçle dengelenir” anlayışını bir kez daha dener.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaya çıkacak olan yeni uluslararası sistem;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 - Amerikan hegemonik istikrarının zayıfladığı,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2 - Bölgesel güçlerin (Türkiye, Brezilya, Hindistan, İran gibi) kendi bölgelerinde daha otonom ve agresif politikalar izleyebildiği,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">3- Vekil savaşlarının yerini giderek daha fazla konvansiyonel silahlanma yarışlarına bıraktığı, Katı Çok Kutuplu bir sistem olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mearsheimer’ın perspektifinden bakıldığında ise, İran’ın bu başarısı İsrail’i ve ABD’yi uzun vadede daha ölümcül saldırılar planlamaya sevk edecektir. Çünkü saldırgan realizmde güçlükler ve güvenlik endişeleri bitmez; İran’ın başarılı savunması onun gelecekte daha da güçleneceğinin işareti olarak kabul edilir ve bu da İsrail için “kabul edilemez bir risk” olmaya devam eder. Dolayısıyla başarılı bir mukavemet, kalıcı bir barış getirmeyecek, aksine daha büyük bir savaşın hazırlık evresini (örneğin İran’ın tamamen nükleerleşmesini veya İsrail’in nükleer silahlarını masaya koymasını) başlatacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sonuç</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, İsrail’in doğrudan bir saldırısı karşısında İran’ın başarılı bir şekilde direnmesi ve mukavemet göstermesi senaryosu, uluslararası ilişkiler teorisi olan Realizm merceğinden incelendiğinde, salt bölgesel bir olay olmanın çok ötesindedir. Böyle bir durum, uluslararası sistemin anarşik temelini değiştirmemekle birlikte, küresel ve bölgesel güç dağılımında bir kaymaya işaret eder. Bölgesel olarak İsrail’in tartışmasız askerî caydırıcılığı ve psikolojik üstünlüğü çökecek; bu durum Körfez ülkeleri ve diğer aktörler arasında şiddetli bir güvenlik ikilemi yaratarak bir silahlanma ve ittifak arayışı yarışını tetikleyecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel boyutta ise bu gelişme, ABD’nin hegemonyasını ve müttefiklerini koruma kapasitesini sorgulatacak, uluslararası sistemin ABD merkezli tek kutuplu veya Amerikan ağırlıklı yapısından, Çin ve Rusya’nın etki alanlarını genişlettiği asimetrik birçok kutupluluğa geçişini hızlandıracaktır. Realist öğretiye göre, güç boşlukları daima doldurulur ve güçteki her değişim, sistemsel bir dengeleme eylemini doğurur. İran’ın muhtemel askeri başarısı, uluslararası sistemi yeni ve barışçıl bir formda şekillendirmeyecek; aksine onu daha rekabetçi, daha güvensiz ve çok kutuplu bir güç mücadelesi arenasına kalıcı olarak dönüştürecektir. Tıpkı Thucydides’in Melos Diyalogları’nda asırlar önce belirttiği gibi: <em>“Güçlüler yapabileceklerini yapar, zayıflar ise çekmeleri gereken acıyı çeker.”</em> Ancak bu senaryoda İran, zayıf statüsünden çıkarak güç denkleminde belirleyici bir aktör olduğunu sisteme kabul ettirmiş olacaktır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bolgesel-catismadan-sistemsel-donusume-israil-iran-krizinin-realist-perspektiften-analizi-1777473094.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Direnişin estetiği, estetiğin hafızası: Estetik tercihlerimizin görünmeyen hikâyesi</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/direnisin-estetigi-estetigin-hafizasi-estetik-tercihlerimizin-gorunmeyen-hikayesi-13197</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/direnisin-estetigi-estetigin-hafizasi-estetik-tercihlerimizin-gorunmeyen-hikayesi-13197</guid>
                <description><![CDATA[Müzik, sinema ya da moda endüstrisinde de sıkça gördüğümüz gibi, birçok estetik unsur zamanla bağlamından koparılarak direniş aracı olmaktan çıkarılabilir. Başlangıçta bir kimlik dili, bir kültürel metin ve hafıza taşıyıcısı olan bu pratik, kölelik ve diaspora tarihinde politik bir anlam kazanmış, daha sonra ise estetik bir moda unsuruna dönüşmüştür. Bu süreçte sembol tamamen ortadan kalkmaz, ancak anlamı nötralize edilir ve kültürel olarak ehlileştirilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kadının saçı, tarih boyunca estetik bir tercih olmanın ötesinde, iktidar ilişkilerinin kurulduğu ve sorgulandığı bir mücadele alanına dönüşmüştür. Saçın örtülmesi ya da açılması, uzunluğu, rengi ya da hangi modellerle kullanıldığı çoğu zaman yalnızca estetik bir tercih değil, kültürel ve politik bir mesele haline gelmiştir. Kültürel çalışmaların sıkça vurguladığı bir olgu vardır. Sistem, kendisini eleştiren sembolleri yok etmek yerine çoğu zaman onları içe dahil eder, ehlileştirir ve dolaşıma sokar. Hepimizin günlük hayatta farkına varmadığımız nesneler aracılığı ile deneyimlediğimiz bir olgu olarak kültürel ehlileştirme, sıklıkla yürütücüsü olduğumuz bir davranış modeline dönüşmüş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kişisel deneyimimden hareketle, uzun bir süre kullandığım ve kullanırken kökenini, tarihsel arka planını ve kültürel kodunu düşünmediğim bir saç modeli, estetik olarak çok hoşuma gitse de bir süre sonra o saçın yapımında çalışan kadınların çalışma koşulları ve modelin kültürel geçmişine odaklanınca duruma başka bir gözle bakmaya başladım. Ben de dahil bu saçı kullanan birçok kişi muhtemelen onun taşıdığı tarihsel yükü düşünmemişti. Oysa modelin tarihine baktığımızda kölelik tarihinden diaspora hafızasına kadar uzanan uzun bir geçmiş karşımıza çıkıyordu. Direniş öğelerinin sisteme dahil edilerek zararsızlaştırılması, bir toplumun hafızasının silinerek estetik bir metaya dönüştürülmesi ve bunun gibi oldukça tanıdık mekanizmaların devreye girdiğini fark etmemle bu alışkanlıktan vazgeçsem de bu konu uzun bir süre kafamı kurcaladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güncel kullanımı ile, “box braid” olarak geçen modelin tarihine baktığımızda benzer bir süreç görülür. Bu modeli erkeklerde kullanmış olsa da özellikle kadınlar tarafından kullanıldığında bir toplumun ve o toplumda yaşayan kadınların adeta arşivi niteliğini taşıdığı belirtiliyor. Afrika’daki örgü geleneği binlerce yıllıktır. Arkeolojik ve ikonografik izler milattan önce üç binli yıllara kadar uzanır. Mağara resimlerinde farklı örgü stillerine rastlanır ve bu stiller aslında bir tür sosyal kod işlevi görür. Bir kadının saç modelinden onun hangi kabileye ait olduğu, medeni durumu, yaşı ya da toplumsal statüsü hakkında fikir edinmek mümkündür. Yani bu, yalnızca bir saç modeli değil, kimliğin taşıyıcısı olan bir kültürel metindir. Daha sonra kölelik tarihinde kullanılan saç modellerinin direniş ve hafıza aracı olduğuna dair anlatılar ortaya çıkar. Saçların arasında pirinç ya da tohum saklandığına dair hikâyeler vardır. Bazı anlatılarda saça işlenen desenlerin kaçış yollarını gösterdiği iddia edilir. Bunların hepsi kesin olarak kanıtlanmış anlatılar değildir. Ancak şu açıktır: saç modeli diaspora içerisinde güçlü bir kültürel hafıza taşıyıcısı haline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern döneme gelindiğinde ise saçın politik anlamı yeniden görünür oldu. 20. yüzyılın ortalarında Amerika’da özellikle siyahi özgürlük hareketi içinde saçları doğal haliyle kullanmak, afro ya da örgü modelleri tercih etmek beyaz estetik normlarına uymayı reddetmenin bir yolu olmuştur. Bu estetik tercih aynı zamanda bir kimlik ve direniş ifadesi idi. Ancak 1990’lardan sonra bu stiller moda endüstrisinin içine girmeye başladı. Kültür endüstrisi içerisinde yer alan figürlerin de bu modeli kullanması, başlangıçta kültürel hafızayı görünür kılan bir unsur olarak olumlu bulunsa da, zamanla bu estetik biçimler bağlamlarından koparılır ve pazarlanabilir bir moda unsuru haline geldi. Böylece onu üreten topluluğun tarihsel deneyiminden ayrılarak salt estetik nesneler haline dönüştüler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bu salonlarda çalışan kişilere baktığımızda çoğu zaman Batı Afrika’dan gelen göçmen kadınlarla karşılaşırız. Bu işin çalışma koşulları incelendiğinde ise çok uzun çalışma saatleri, kayıt dışı çalışma, düşük ücretler ve sağlık güvencesinin olmaması gibi sorunlar görülür. Yani burada göçmen ve kadın emeğinin görünmez kılındığı bir sömürüsü söz konusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Batı’nın başka kültürlerin sembollerini egzotikleştirerek pazarlaması da kolonyal bakışın önemli bir parçasıdır. Ancak burada asıl soru kültürlerin birbirleriyle etkileşime girmesi değildir. Kültürel dolaşım kaçınılmazdır. Asıl mesele bu dolaşımın eşit olup olmadığıdır. Bir kültürel öğenin dolaşıma girmesi ile o öğenin tarihsel bağlamından koparılarak tüketilebilir bir nesneye dönüştürülmesi arasında önemli bir fark vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben de dahil olmak üzere bu saç modelini kullanan pek çok kişinin uzun süre bu geleneğin kökenini düşünmemesi tam da bu görünmezliğin sonucu belki de. Oysa müzik, sinema ya da moda endüstrisinde de sıkça gördüğümüz gibi, birçok estetik unsur zamanla bağlamından koparılarak direniş aracı olmaktan çıkarılabilir. Başlangıçta bir kimlik dili, bir kültürel metin ve hafıza taşıyıcısı olan bu pratik, kölelik ve diaspora tarihinde politik bir anlam kazanmış, daha sonra ise estetik bir moda unsuruna dönüşmüştür. Bu süreçte sembol tamamen ortadan kalkmaz, ancak anlamı nötralize edilir ve kültürel olarak ehlileştirilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı mekanizma punk kültürü, grafiti gibi birçok farklı sanatsal ve estetik akım için geçerlidir. &nbsp;Başlangıçta sistem karşıtı bir ifade biçimi olan şey zamanla endüstrinin dolaşımına dahil edilir ve pazarlanabilir bir estetiğe dönüşür. Bu yüzden modaya, mesela bir saç modeline yalnızca estetik bir unsur olarak bakmak yeterli olmamaktadır. Çünkü bazen bir saç modeli bile kölelik tarihinden göçmen emeğine, direniş sembollerinden moda endüstrisine uzanan çok katmanlı bir hikâye taşıyabilir. Ve o estetiğin gerçekten neyi hatırlattığını, ya da dolaşıma girerek pazarlanabilir bir estetik nesne haline gelmesinin hangi anlamların üstünü örttüğünü düşünmek estetik olanın nötr değil, ideolojik bir kurgu olduğunu hatırlatır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/direnisin-estetigi-estetigin-hafizasi-estetik-tercihlerimizin-gorunmeyen-hikayesi-1777491526.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
