<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Kadın ve aile tartışmasının arkaplanı</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kadin-ve-aile-tartismasinin-arkaplani-11519</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kadin-ve-aile-tartismasinin-arkaplani-11519</guid>
                <description><![CDATA[Kadına yarım insan muamelesi yapan bir anlayışın, kurallarından, kaynaklarından ve kalıplarından adalet, eşitlik ve özgürlük temelli bir yaklaşım üretilmesi imkansızdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kadını zapturapt altına almak için aileyi yücelten ve kutsallaştıran ataerkillliğin tutucu, teokratik ve totaliter biçimleri, kadına aileyi her ne pahasına olursa olsun koruma görevi vermektedirler. Hiçbir doğmatizm, kadına ve aileye dair en doğru yol ve çerçeve değildir. Kadın, hiçbir teokratik doğmatizme ve despotizme sığmaz.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geleneksel, tutucu, teokratik ve totaliter anlayışlar, gruplar ve kimlikler, kadın ve aile arasında bir bütünlük, kutsallık ve yücelik ilişkisi kurmak, bu ilişkiyi korumak ve tartışılmaz kılmak için çok sistematik, sürekli ve sabit bir çabanın içerisindedirler. Bu anlayışlara göre kadın ve aile bir bütündür, kadın ve ailenin birbirinden ayrılması durumunda insanlığın, dinin, ve ahlakın sonu gelecektir. Kadın, ailesine ve evine karşı sorumluluklarını fedakar bir şekilde yerine getirdiği sürece erdemlidir, değerlidir ve iffetlidir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter, teokratik ve tutucu anlayışların kurgladığı aile içinde kadın ve erkek ilişkisi, katı bir hiyerarşiye dayanmaktadır. Bu anlayışlara göre, evin ve ailenin reisi erkektir. Kadın ise, erkeğe itaat ve biat etmekle sorumlu, erkeğini her açıdan memnun etmekle sorumlu bir nesnedir. Teokratik ve tutucu anlayışların aile bağlamında kadın ve erkek arasında kurduğu ilişkide adalet ve eşitlik bulunmamaktadır. Kadın, insan onuruna, özgürlüğüne ve haklarına sahip eşit bir birey olarak değil, erkeğin altında yer alan, iradesini ona teslim etmiş olan bir nesne olarak konumlandırılmaktadır. Kadın, evlilikte, ailede, boşanmada, yönetimde, mirasta ve eğitimde erkekle eşit ve adil haklara sahiptir. Evlilik, miras, hukuk, çalışma, boşanma, yönetim ve eğitim gibi hayatın kritik alanlarında kadını erkeğe eşit görmeyen bütün tutucu, teokratik ve totaliter kanun sistemlerinin hiçbiri, günümüze taşınmamalıdır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadını erkekten daha düşük bir varlık olarak gören, kadını erkeğin malı ve tarlası olarak konumlandıran, kadın ve erkek arasında eşitlik, özgürlük ve adalete dayalı bir ilişki kurulmasına yabancı ve karşı olan geçmişin köhne anlayışlarının ve kurallarının, günümüzde kadın hakları konusunda referans olması mümkün değildir. Yüzyıllar öncesinin kadın karşıtı kanun anlayışlarını geride bırakmadan, kadına yönelik insani, adil, eşitlikçi bir anlayışın geliştirilmesi mümkün değildir. Kadına karşı aşağılayıcı ve ayırımcı kurallarla dolu teolojik, tutucu ve totaliter anlayışların kadın ve aileye dair dediklerinin sosyal ve insani açılardan uygulanmassı mümkün olmadığı gibi, modern insanlık durumuyla hiçbir şekilde ilgisi ve ilişkisi de bulunmamaktadır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadına yarım insan muamelesi yapan bir anlayışın, kurallarından, kaynaklarından ve kalıplarından adalet, eşitlik ve özgürlük temelli bir yaklaşım üretilmesi imkansızdır. Kadın ve aile arasında kurgulanan ilişkinin arkasında kadını aile içinde kontrol etme ve yönetme amacı vardır. Kadını kontrol etmeyi, korkutmayı ve kapalı hale getirmeyi amaçlayan bütün tutucu ve totaliter anlayışların amacı, kadın üzerinde aile yoluyla erkeğin egemenliğinde dinsel, siyasal, kültürel, cinsel ve ekonomik bir iktidar kurmaktır. Aile ve kadın arasında bütünlük ilişkisini sürekli olarak gündemde tutmaya çalışan tutucu, teokratik ve totaliter anlayışların amacı, aile içinde kadına karşı olan eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin ortaya çıkmasını sağlamak, kadına yönelik cinsiyetçi önyargıların ve uygulamaların tartışılmasını sağlamak, aile içinde kadın ve erkek aaarasında eşitlikçi ve adil ilişki yolları bulmak değildir. Aile ve kadın arasında kurulan ilişkinin amacı, aile içinde kadının zaptü rapt altına alınması için yapılmaktadır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadını zapturapt altına almak için aileyi yücelten ve kutsallaştıran ataerkillliğin tutucu, teokratik ve totaliter biçimleri, kadına aileyi her ne pahasına olursa olsun koruma görevi vermektedirler. Hiçbir doğmatizm, kadına ve aileye dair en doğru yol ve çerçeve değildir. Kadın, hiçbir teokratik doğmatizme ve despotizme sığmaz. Kadın, kendisi için uygun olan idealleri, değerleri, yaşam tarzını, kurumları ve ilişki biçimlerini özgürce seçme hakkına sahip onurlu ve özgür bireydir. Kadının aile, evlillik, boşanma, çalışma, miras, eğitim gibi alanlarındaki özgürlüğüne hiçbir müdahale yapılamaz. Kadının özgürce karar vermediği, adalet ve eşitliğin olmadığı bir aile yapısı, kadının hapishanesidir. Kadın ve aile arasındaki ilişkiye dair tartışma, kadın-erkek eşitliğini ve kadının onurlu ve özgür birey olarak hak ettiği adalete dayalı konumunu geliştirecek ve güçlendirecek şekilde yapılmalıdır. Kadın ve aile arasındaki ilişki, disiplin ve kontrol temelinde değil, özgürlük, eşitlik ve adalet çerçevesinde olmalıdır.</span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 Aug 2025 01:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/08/kadin-ve-aile-tartismasinin-arkaplani-1754083413.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Unutmanın teolojisi: Kronos, Antigone ve küller arasında zamanın bedenini aramak</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/unutmanin-teolojisi-kronos-antigone-ve-kuller-arasinda-zamanin-bedenini-aramak-11505</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/unutmanin-teolojisi-kronos-antigone-ve-kuller-arasinda-zamanin-bedenini-aramak-11505</guid>
                <description><![CDATA[Antigone'nin sorusu canlı kaldıkça, anlam da yaşamaya devam edecek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Bu yazı bir çağrı değil. Kronos'un unutturmaya çalıştığı zamana düşülmüş bir not. Nemesis'e yazılmış bir işaret. Mnemosyne'ye sessiz bir selam. Eris'e açık bir davet.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>"Ben ne için ölüyorum?" diye sormuştu Antigone. Belki şimdi yeniden sormalıyız: Biz ne için yaşıyoruz? Ve daha önemlisi: Kim yazıyor bizim adımıza zamanı</strong><strong>?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Uyumanın pek mümkün olmadığı bir&nbsp; gecenin sabahı, direncimi kaybedip birkaç saat uykunun ardından anlamlandıramadığım bir yankıyla uyandım. Yangınla değil, bir sızıyla. Hava dardı ama koku yoktu. Zaman kırılmış gibiydi; o gün, gökyüzünden değil, takvimden düştü kıyamet. Ve ben işte o an anladım: Zaman artık ilerlemiyor, zaman bizi yutuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">"Kronos çocuklarını neden yedi? Çünkü her çocuk, zamanı değiştirme ihtimali" diye yazıyordu eski bir metinde. Bugün Kronos'un çocukları biziz; doğan her şeyden korkuyor. Çünkü her doğan, geçmişe bakabilir ve geçmiş, hükmün zayıfladığı yer. Bu yüzden zaman artık bize ait değil: Kronos onu yok etmiyor; yönetiyor, eğiyor, büküyor ve unutturuyor. Silahları belli: Takvimlerin yapraklarıyla yakar geçmişi, resmî bayramlarla üstünü örter, dilleri 'ilerleme' diye diye köreltir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mnemosyne, zamanın altında gizli bir su gibi akıyor; kayalara çarparak ilerler bu su: tıpkı bir çocuğun tebeşirle çizdiği resimler gibi, silinir ama izi kalır. Unutmamak direniştir. Yazmak da. Yazdıkça hatırlıyoruz. Hatırladıkça zaman yeniden akıyor. Kronos'un eğip büktüğü zaman çizgisinde, Mnemosyne bir kıvrım, bir dirsek, bir sapma.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kronos'un hükmü yalnızca takvimlerde değil. Dilin içinde de sürüyor. Her sabah başka bir felaketin adı konuluyor, her akşam başka bir trajedinin üstü örtülüyor. Bu çağda her şey "programlı kriz". Tesadüf değil, ihmal değil. Kronos'un yeni silahı planlı çöküş. Hatırlamaya vakit bırakmayan bir hızla gelişiyor her şey. Yangınlar sadece ormanı değil, hatıraları da kül ediyor. Oysa Antigone'nin mezarı şimdi yanan bir zeytin ağacının altında. Ve biz, damacana taşıyan çocukların ellerine bakarak anlıyoruz: Zamanın değil, iktidarın iştahı bizi yutuyor. Alev gibi yutuyor&nbsp; memleketi hem de. (Maalesef mecazen de değil) Kimi zaman bir açıklamayla, kimi zaman sessizlikle... Hep istikrarlı bir iştahla.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bütün bunları düşündüğüm bir sabah, Jean Anouilh'in Antigone'si geldi aklıma. Bir kadının yalnız başına, kendisine yasaklanmış bir mezarı kazması. Toprak iktidarın değil. Yas da, yası taşıyanın. Antigone, "Kimsenin anlamadığı bir düzenin kurbanı olmaktansa, ölmeyi tercih ederim" demişti. Ölüm bir reddedişti onun için. Bugünse ölüm, ne yazık ki çoğu zaman pasiflik biçimi. Çünkü düzen seni yaşarken de öldürebiliyor. Ve seni yaktıktan sonra hatırana ad veriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(Yakmak derken hala aklım memleketimin yok olan ağaçlarında, geleceğinde…) </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bazen soruyorum kendime: Bu ülkede bir mezarın başında ne kadar durabilir insan? Bir kaybın ardından ne kadar sessiz kalabilir? Ya da kaç gün sonra suskunluk, unutmakla yer değiştirir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nemesis hâlâ uykuda. Bu adaletin değil, öfkenin gecikmesi. Nemesis uyanırsa dengeler bozulur. Sistem onun uykusundan faydalanır. Gözleri kapalı adalet, adaletsizliği besleyenlerin ekmeğine yağ sürer. Nemesis uyanmadıkça her şey aynı kalır. Ama belki bir sabah, beklenmedik bir anda, o uyanır ve teraziyi değil, aynayı gösterir. Biz de o aynada kendimizle birlikte unuttuklarımızı görürüz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nemesis'in adı intikamla anılır. Oysa o hınç taşımaz. Dengeyi gözetir. Aşırının karşısında bir denge taşı gibi durur. Her şeyi olması gerektiği yere iade eder. Belki de bu yüzden hep görmezden gelinir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eris bekliyor sonra. Bir türkünün yasaklı dizesinden doğar o çoğu zaman. Çatışmanın tanrıçası. Her sessizlik bir çatlak çünkü. O çatlakta büyür Eris. Yavaş yavaş, sabırla, silmeye direnenlerin içinde. Çünkü çatışma yalnızca öfkeyle değil, anlamla başlar. Ve her anlam bir hatırlamanın meyvesi. O yüzden çatışma sadece yıkmaz; aynı zamanda yeni olanın kapısını aralar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yazı bir çağrı değil. Kronos'un unutturmaya çalıştığı zamana düşülmüş bir not. Nemesis'e yazılmış bir işaret. Mnemosyne'ye sessiz bir selam. Eris'e açık bir davet.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">"Ben ne için ölüyorum?" diye sormuştu Antigone. Belki şimdi yeniden sormalıyız: Biz ne için yaşıyoruz? Ve daha önemlisi: Kim yazıyor bizim adımıza zamanı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve neden hep böyle yazdığımı soranlara şöyle derim: Çünkü bu çağda hakikat saklanmaz; unutturulur. Ve unutuşa karşı en eski, en kadim direnç biçimi anlatıdır.Yazdıklarımla, hafızanın sınır çizgilerini belirlemeye çalışıyorum. Mit, tanrıça, alev, sızı&nbsp; hepsi birer arayış biçimi. Çünkü zamanın dili tekleştiğinde, çok sesli hatırlama en radikal eylem olur. Bu yüzden yazdıklarım bazen bir ağıt, bazen bir ritüel, bazen de bir çatlak sesi gibi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü ben tanrıların öfkesinden değil, insanların suskunluğundan korkarım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü zamanın diliyle yazmayı reddediyorum. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü hafızayı korumak için kelimelerimi seçiyorum. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü anlatı yalnızca bir biçim değil; bir duruş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu üslup, bir ses değil yalnızca; bir taraf olma biçimi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bitirirken tekrar hatırlayalım. Antigone'nin sorusu canlı kaldıkça, anlam da yaşamaya devam edecek.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 30 Jul 2025 05:55:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/unutmanin-teolojisi-kronos-antigone-ve-kuller-arasinda-zamanin-bedenini-aramak-1753811945.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Maneviyat olarak hukuk</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/maneviyat-olarak-hukuk-11451</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/maneviyat-olarak-hukuk-11451</guid>
                <description><![CDATA[Yasal, sosyal ve bireysel özelliklere sahip hukuku ve maneviyatı ilişkilendiren ve bütünleştiren değerler, adalet, özgürlük, duyarlılık, merhamet, çoğulculuk ve eşitliktir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Sahici anlamda maneviyat hayatına sahip olan insanların, ahlaklı, adil ve akıllı olmaları imkanları vardır. Manevi kapasiteleri ve yetenekleri gelişmiş bireyler,&nbsp; hakikati, maneviyatı ve h</strong><strong>ürriyeti kendi dışlarındaki güçlerden değ</strong><strong>il, bizzat </strong><strong>kendilerinden, diğer insanlardan ve doğadan öğrenerek olgunlaşabilirler.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hukuk, sadece yasalardan oluşan bir tecrübe değildir. Hukuk, insanın içinde derinleşen, kökleşen, gelişen ve yeşeren vicdan ve ahlak duygusundan, düşüncesinden, duyarlılığından ve tecrübesinden kaynaklanır. Hukuk, manevi bir tecrübedir. Sahici bir şekilde maneviyatı yaşamamış kişilerin, grupların, kurumların ve otoritelerin, hukukları yoktur, hileleri vardır. Ahlaksız ve hukuksuz güçler, sürekli olarak&nbsp; hukukun egemenliği yerine, hilenin egemenliği için&nbsp;&nbsp; her türlü, yolu, imkanı, tezgahı, doğmayı, söylemi yaratırlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Korkuyu, korkutmayı ve kontrolü hakim kılmayı amaçlayan doğmatik, kapalı ve kısır bütün kimliklerin, kültürlerin&nbsp; ve teolojilerin amacı, hukuk ve maneviyatın gerçekleşmesi değildir. Doğmatik, kapalı, despotik nitelikte olan bütün&nbsp; kimlikler ve kurgular, korku, korkutma ve kontrol yoluyla&nbsp; siyasete, ticarete ve devlete hakim olmaya çalışırlar. Siyasete ve devlete hakim olmayı&nbsp; amaçlayan bütün doğmatizmler, sözde olarak adalet ve maneviyatı gerçekleştirme iddiasında bulunmalarına rağmen, özde gerçekleştirmek istedikleri şey, hukukun ve maneviyatın ortadan kaldırılarak hilenin ve yağmacılığın egemen olmasını sağlamaktır. Hukuk maneviyatın meyvesi iken yağmacılık da hilenin meyvesidir. Hilelerin hukuklaştırılması ve yüceleştirilmesi, yağmacılığın, talanın, hırsızlığın, yolsuzluğun ve rüşvetin meşrulaşması, suç ve kötülük olmaktan çıkarılması anlamına gelmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Adalet, insanlarla ve doğayla doğru, dengeli, verimli ve yaratıcı bir şekilde&nbsp; sağlıklı ve pozitif ilişkiler kurmayı, ilgilenmeyi ve bağlanmayı ifade etmektedir. Diğer insanlar üzerinde korku ve korkutma yöntemleriyle kontrol düzenleri kuran, hukuku ve maneviyatı korku ve kontrol aracı olarak uygulayan doğmatik despotizmler, aslında birer bedevi haydutluğundan öte&nbsp; bir şey değildirler. Hukuk ve maneviyatın amacı, insanın güvenliğini, gelişimini, esenliğini ve özgürlüğünü sağlamaktır. Hileye ve hakimiyete dayanan doğmatik despotizm, iddia ettiğinin aksine hukuk ve maneviyatı değil ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Adalet ve maneviyatın&nbsp; tecrübe edilmesi için ana değer, insan onuruna saygıdır. Demokrasiye, insan haklarına ve barışa yabancı ve karşı olan doğmatik despotizmde insan onuruna saygı yoktur. Siyaseti ve devleti ele geçirmeyi maneviyat ve adalet olarak kabul eden doğmatik despotizm,&nbsp; diğer insanlara adilce davranmamakta, kadın ve erkeği onur ve eşit bireyler olarak görmemektedir. İnsan onuruna uygun bir şekilde herkesin özgürce, adilce, eşitçe ve insanca sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik imkanlara erişmesi fikri, modern bir fikirdir ve pratiktir. Irkçılık, kabilecilik, cinsiyetçilik ve fanatizmden beslenen doğmatik despotizmin bütün çeşitleri, hakimiyet uğruna&nbsp; kurguladıkları hilelerle kadın ve erkek bütün bireylerin onurlarını ortadan kaldırarak onları etkisiz, değersiz ve işlevsiz nesnelere indirgemektedirler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Adalet ve maneviyat, hiçbir doğmanın, kimliğin, kabilenin, partinin, erkekliğin, kurumun ve kültürün tekelinde değildir. Yasal, sosyal ve bireysel özelliklere sahip hukuku ve maneviyatı ilişkilendiren ve bütünleştiren değerler, adalet, özgürlük, duyarlılık, merhamet, çoğulculuk ve eşitliktir. İnsanın adalet olarak&nbsp; maneviyatı tecrübe etmesi demek, sevgiyle, incelikle ve anlayışla&nbsp; kendisini diğer insanlarla ve doğayla ilişkilendirmesi, onlarla ilgilenmesi ve onlara yaklaşmasıdır. Doğmatik despotizmin hilelerle ve hakimiyet hırsıyla&nbsp; insanları ve doğayı&nbsp; nesneleştirerek tahrip etmesinin arkasında onun kabalığa, nefrete, çatışmaya, şiddete ve&nbsp; cehalete dayanması vardır. Hilelerin ve hakimiyet hırsının kararttığı ve kirlettiği&nbsp; içimizdeki karanlık gölge canavarla yüzleşme ve hesaplaşma cesareti göstermeden manevi, adil ve özgür varlıklar olmak mümkün değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sahici anlamda maneviyat hayatına sahip olan insanların, ahlaklı, adil ve akıllı olmaları imkanları vardır. Manevi kapasiteleri ve yetenekleri gelişmiş bireyler, hakikati, maneviyatı ve hürriyeti kendi dışlarındaki güçlerden değil, bizzat kendilerinden, diğer insanlardan ve doğadan öğrenerek olgunlaşabilirler. Doğruluk, adalet ve maneviyatın kaynağı, insanlık ve doğadır. Doğmatik ve kültürel&nbsp; despotizmin bireylere ve toplumlara yüklediği sorumlulukları, görevleri ve emirleri yerine getirmek maneviyat, hakikat ve adalet değildir. Adaleti, nezaketi ve hakikati insanın kendi içinden kaynaklanan akli ve duygulu&nbsp; yetenekleriyle doğadan ve diğer insanlardan öğrenmesi yoluyla gelişmesi ve olgunlaşması olarak anlayan yeni bir maneviyat tecrübesine&nbsp; her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Jul 2025 00:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/maneviyet-olarak-hukuk-1753048848.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aristo’dan Marx’a: Assos’ta dört günlük düşünce şöleni</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/aristodan-marxa-assosta-dort-gunluk-dusunce-soleni-11367</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/aristodan-marxa-assosta-dort-gunluk-dusunce-soleni-11367</guid>
                <description><![CDATA[Örsan Öymen’i uzun yıllar önce kaybetmiş olsak da, genç yaşta mesleğinin zirvesindeyken gelen ölümü ve ardından özdeşleştiği Milliyet ile Türk basınının yaşadığı dönüşümler, sanki hâlâ aramızda gibi hissettiriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Assos’taki dört günlük bu felsefi yolculuk, Örsan Öymen’in gazetecilik etiğinden miras kalan hakikat arayışını, oğlu Örsan Kunter Öymen’in Aristo’nun izinde inşa ettiği düşünce platformuyla buluşturdu. Kapitalizmin krizlerinden ekolojik sınırlara, Marksizm’den antik felsefeye uzanan tartışmalar, yalnızca zihinlerimizi değil, daha adil ve sürdürülebilir bir dünya hayal etme cesaretimizi de ateşledi.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örsan Öymen’i uzun yıllar önce kaybetmiş olsak da, genç yaşta mesleğinin zirvesindeyken gelen ölümü ve ardından özdeşleştiği Milliyet ile Türk basınının yaşadığı dönüşümler, sanki hâlâ aramızda gibi hissettiriyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öymen’in gazetecilik etiğine dair mirasının yanı sıra, öldüğünde yalnızca 22 yaşında olan ve onun adını taşıyan oğlu Örsan Kunter Öymen de ondan bizlere bir miras olarak kaldı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siyasetçi kimliğiyle zaman zaman gündeme gelen Örsan Kunter Öymen, bir felsefeci olarak uzun yıllardır sessiz sedasız bir binanın tuğlalarını döşüyor. Mirasın hakkını sonuna dek veriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kuzey Ege’nin görece bakir kalmış bir bölgesi olan Assos, yalnızca doğal güzellikleriyle değil, dünya düşünce tarihindeki özel yeriyle de tanınıyor. Aristo’ya ev sahipliği yapmış bu antik kent, fiziksel yapısını büyük ölçüde korurken, fikri mirasını da zamanın yıpratıcılığına direnerek günümüze ulaştırmakta. Assos’un felsefenin odak noktası olma kimliği, 25 yıldır devam eden felsefe toplantılarıyla sürüyor. Bu geleneksel toplantılara bu yıl ilk kez katılma fırsatı buldum. Programın felsefe ile politik ekonomiyi harmanladığını öğrendiğimde, katılmakta hiç tereddüt etmedim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örsan Öymen’in kurucusu olduğu Felsefe Bilim Sanat Derneği tarafından yılda iki kez düzenlenen&nbsp;</span><a href="http://www.philosophyinassos.org/tr/" target="_blank"><span style="color:#2980b9">etkinlik</span></a><span style="color:black">, yaz aylarında İngilizce, kışın ise Türkçe gerçekleşiyor. Katılımcılar başvurularını e-posta yoluyla yapıyor ve kabul bildirimleri aynı şekilde iletiliyor. Etkinlik ücretsiz olsa da, katılımcıların ellerinden geldiğince katkıda bulunması bekleniyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dört güne yayılan program, ilk gün tanışmaya, ikinci ve üçüncü gün seminerlere, son gün ise Truva Müzesi ve ören yeri gezisine ayrılmış. Her akşam, Assos’un güzel restoranlarında yemeklerle toplantılar devam ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İlk gün, Assos Antik Kenti’nde buluşan katılımcılar, sıcağa rağmen kenti birlikte geziyor ve ardından Aristo heykelinin yakınındaki Aristo Kampı’nda şarap ikramıyla birbirine ısınıyor. Ancak, antik kentte şarap içmek kesinlikle yasak; şarap tanrısının ülkesinde bu kural ironik olsa da gerçek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örsan Öymen, bizi antik kentin girişindeki Aristo heykelinin önünde selamlarken, heykelin dikiliş öyküsünü, felsefe toplantılarını tasarlarken yaşadıklarıyla harmanlayarak anlatıyor. Heykelin onun çabalarıyla orada olduğunu öğrenmek şaşırtıcı değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seminer programı, politik iktisatla ilgilenenler için son derece zengin ve yoğun. Örsan Öymen’le birlikte toplam sekiz konuşmacı, modern toplumun güncel sorunlarını Marksist bir perspektiften, ancak Marksizmi kayırmadan ele alıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İlk konuşmacı, Michigan Üniversitesi’nden Daniel Little, sağlık sorunları nedeniyle gelemese de sunumunu Örsan Öymen aktarıyor. Little’ın konusu, “Çalışmanın Geleceği ve Mülkiyeti Toplumsallaştıran Demokrasi”. Little, kapitalizmin eşitsizliklerini azaltmanın yolunu, mülkiyeti topluma yaymakta görüyor. Orta sınıfların eridiğini, dünya nüfusunun %1’inin toplam zenginliğin %30,8’ini elinde tutarken yarısının %2,5’le yetindiğini belirtiyor. Bilimkurgudaki robotlar dünyası, yerini robota dönüşmüş çalışanlara bırakmış durumda. Çözüm olarak, çalışanların reform talep etmesi, zenginlerin vergilendirilmesi ve bu kaynakların mülkiyetin demokratikleşmesi için kullanılması gerektiğini savunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Little’ın reformist yaklaşımını, West Chester Üniversitesi’nden Larry Udell, “Üretim Fonksiyonu ve Adalet Kuramı” başlıklı sunumuyla sürdürüyor. Udell, tam istihdamın gerekliliğini vurguluyor ve çözümü, herkese iş sağlamak, üst gelir gruplarını vergilendirmek ve gerekirse çalışma saatlerini azaltmakta görüyor. Ona göre, özsaygı yalnızca çalışan birey için mümkün.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu iyimser sunumların ardından gerçekçi bir perspektif sunmak için Strasbourg Üniversitesi’nden Sina Badiei sahne alıyor. “Neoliberalizm ve Kapitalizme Dair Kritik Belirlemeler” başlıklı sunumunda, İran kökenli araştırmacı, neoliberalizmin “neo”sunu sorguluyor: “Bu bildiğimiz kapitalizm!” diyerek şablonları reddediyor. Neoliberalizmin saf kapitalizm olduğunu savunan Badiei, Milton Friedman’ın özgürlük vurgusunu (benim tabirimle “öküz/kelebek” ) alegorisiyle eleştiriyor. Sunumunun ikinci bölümünde, Marksist kapitalizm eleştirisinin sığlığına dikkat çekiyor. Bu noktada, AKP’nin Ziraat Bankası genel müdürünün kredilerin %72’sini vermesiyle övünmesi aklıma geliyor; Friedman’ın özgürlük söylemiyle birleşen bu kumanda ekonomisi tercihi, bana yeniden öküz/kelebek alegorisini hatırlatıyor. Woody Allen’den ilhamla :</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seçmenlerime kumanda ekonomisi ile ülke yönettiğimi söylemeyin onlar beni sağcı zannediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Öymen’</strong><strong>in mirası, bu toplantılarla yalnızca yaşamıyor; geleceği şekillendirmek için yeni sorular, yeni umutlar üretiyor. Assos, bir kez daha, felsefenin sadece geçmişte değil, bugün ve yarında da bir pusula olabileceğini gösteriyor.</strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İlk günün sonunda, Duisburg Üniversitesi’nden Raphael Van Riel, “Politik İktisadın Kültür Meselesi” sunumuyla altyapı-üstyapı ilişkisini Almanya örneği üzerinden sorguluyor. Milliyetçiliğin yalnızca yoksul mahallelerden değil, Almanya’nın lüks semtlerinden de yükseldiğini vurguluyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yoğun geçen günün ardından Antik Liman’da buluşuyor ve zihinlerimizi anasonlu ve anasonsuz üzüm&nbsp; içecekleriyle dinginleştiriyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkinci gün, Sussex Üniversitesi’nden Andrew Chitty’nin “Piyasa Mekanizması Komünizme Yol Açar mı?” sunumuyla başlıyor. Komünistlerin, kapitalizmin kendi yıkımını barındırdığı iddiasına karşı Chitty, sosyalizme giden yolun o kadar açık olmadığını savunuyor ve bizi biraz kötümserliğe sürüklüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ardından, Bologna Üniversitesi’nden Giovanni Giorgini, “Kapitalizme Kadim Alternatif: Aristo, Marx, Marcuse” başlıklı sunumuyla umut aşılıyor. Aristo’nun doğal ve doğal olmayan kazanç ayrımını, Marx’ın yabancılaşma teorisiyle ilişkilendiriyor. Paradan para kazanmayı sorgulayan Aristo’nun, Marksist bir temel attığını belirtiyor ve 20. yüzyılın kapitalist açgözlülüğünü eleştiren Marcuse’yi bu geleneğe ekliyor. Marcuse’nin bisikletçi metaforunu hiç üzerime almıyorum. Kariyer dağları umrumda değil. Allah meraklısına bağışlasın.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örsan Öymen ise “Marx’ın Geleceği” başlıklı sunumuyla insanlık tarihini özetleyen, “Bu senin hikayen, iyi dinle” tadında bir anlatı sunuyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Toplantının son sunumu, Reims Üniversitesi’nden Fabien Tarrit’e ait. “Marksizm ve Antroposen” başlıklı sunumunda, ekolojizm ve büyümeme tezlerini tartışıyor. Çevresel meselelerle ilgilendiğim için bu sunumu dikkatle dinledim. Keito Sato’ya selam gönderilen bu konuşma, gezegenin ve insanlığın geleceği için son çıkış kapısını kavramsallaştırıyor. Hemen aklıma </span><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/yasamak-sakaya-gelmez-3910" target="_blank"><span style="color:#2980b9">Perfect Day</span></a><span style="color:black"> ve mutlu tuvalet temizleyici geliyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yoğun entelektüel program, Truva gezisiyle taçlanıyor. Son akşam yemeğinde, katılımcılar vedalaşırken geride kalan fikirler ve dostluklar unutulmaz bir iz bırakıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Assos’taki dört günlük bu felsefi yolculuk, Örsan Öymen’in gazetecilik etiğinden miras kalan hakikat arayışını, oğlu Örsan Kunter Öymen’in Aristo’nun izinde inşa ettiği düşünce platformuyla buluşturdu. Kapitalizmin krizlerinden ekolojik sınırlara, Marksizm’den antik felsefeye uzanan tartışmalar, yalnızca zihinlerimizi değil, daha adil ve sürdürülebilir bir dünya hayal etme cesaretimizi de ateşledi. Antik kentin taşlarında yankılanan sohbetler, şarap kadehlerinde paylaşılan dostluklar ve Truva’nın tarih kokan topraklarında atılan adımlar, bize düşüncenin hâlâ dönüştürücü bir güç olduğunu hatırlattı. Öymen’in mirası, bu toplantılarla yalnızca yaşamıyor; geleceği şekillendirmek için yeni sorular, yeni umutlar üretiyor. Assos, bir kez daha, felsefenin sadece geçmişte değil, bugün ve yarında da bir pusula olabileceğini gösteriyor.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 06 Jul 2025 02:54:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/aristodan-marxa-assosta-dort-gunluk-dusunce-soleni-1751760153.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tanınmanın Hapishanesi: Kimlik politikalarının varoluşsal tıkanışı</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/taninmanin-hapishanesi-kimlik-politikalarinin-varolussal-tikanisi-11309</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/taninmanin-hapishanesi-kimlik-politikalarinin-varolussal-tikanisi-11309</guid>
                <description><![CDATA[Özgürlük, tanınma talebini aşabilen özneye aittir. Gerçek özgürlük, başkasının bakışında görünür olmaktan çok, kendi görünmezliğini göze alabilmektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Çağdaş kimlik politikaları, pek çok bağlamda özgürleşme vaadiyle yola çıktı; fakat ekseriyetle özneyi kendi suretinde değil, tanınabilir bir surette üretmeye zorladı . Tanınma arzusunun merkezine yerleştiği bu süreçte, temsil artık bir imkân değil; bir yükümlülük hâlini getirildi.. Çünkü tanınmak için önce görünmek, görünmek içinse kendini biçimlendirmek gerekir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kimlik, çağdaş dünyada en fazla talep gören fakat en az düşünsel itiraza uğrayan varoluşsal kurgulardan biridir. Nitekim, kimlik, her ne kadar tanınma arzusunun meşru bir ifadesi olarak sunulsa da, aslında bu arzunun içkin bağımlılık ilişkisini görünmez kılan ve öznenin kendilik imkanlarını dışsal onay mekanizmalarına bağlamıştır. Tanınmak isteyen özne, her daim fark edilmek adına kendi özgünlüğünü dış bakışa rehin bırakmış; böylece kimlik, özgürlüğün zemini olmaktan çıkar ve başkasının gözünde yer edinme uğraşına dönüşmüştür. Bu uğraşta özne, hiç bir evrede kendi varlığının tanığı olamamıştır; dolaysıyla kendini sürekli olarak bir başkasının bakışına göre inşa etmeye yöneltmiş; varoluşunu dış bakışın ölçütlerine göre biçimlendirme çabası içinde konumlandırmıştır. Her birey, tanınmak ister: sesinin duyulmasını, adının bilinmesini, yüzünün kaydedilmesini, hikâyesinin kabul görmesini talep eder. Fakat bu tanınma, özgürlüğün değil, başkasının bakışında yer edinme arzusunun ontolojik izdüşümüdür. Görünür olmak, artık var olmaktan çok, gösterilebilir olmak anlamına gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kimlik, görüldüğümüz yerde değil; görünmek zorunda kaldığımız yerde başlar.Tanınma arzusu, öznenin kendine kapalı kalma hakkından vazgeçmesidir. Kabul görmek isteyen bir varlık, çoktan kendini teslim etmiştir.Tanınma, çoğu zaman özerkliğini unutur, bir başkasına yöneltilmiş sessiz bir onay çağrısının biçimidir. Bu çağrı, özneyi kendilikten kopararak, kendini ancak başkasının tanıklığında geçerli kılmaya çalışan bir varoluş biçimine sürükler. Tanınmak istemek, kendilikle değil, ötekinin tasdikiyle kurulan bir özdeşlik inşasıdır. Bu inşa, baştan itibaren kırılgandır; çünkü kendi üzerine kapanamayan, kendi kaynağını kendinde kuramayan bir varlığın sürekli yeniden dışarıya açılma zorunluluğuna dayanır.Kimlik, tanınma adına başkasının yargısına verilmiş bir otobiyografidir.Tanınmak, yalnızca görünmek değildir; biçimlenmektir. Kimliğin bedeli, kendilikten vazgeçmektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Buradaki esas paradoks şuradadır: Tanınmak, öznenin kendi başına gerçekleştirebileceği bir edim olmaktan uzak olmasıdır; daima bir başkasının bakışına, o bakışın üreteceği yankıya ve bu yankının sürekliliğine bağımlılığıdır. Dolayısıyla özne, kendi varoluşunun merkezini ötekinin algısına devrettiği anda, özgürlüğünü de o algının sınırlarına mahkûm etmiş olur.Bu mahkûmiyet, özneyi kendi varoluşsal açıklığından, kendi içe dönük düşünümünden uzaklaştırır ya sa uzaklaştırmıştır. Pekala bu uzaklaştırma da varlığı bir kendilik biçimi olmaktan çıkartayacağı mutlaklık garantisini vermiyor; bir bakıma temsil edilebilir, onaylanabilir, kabul edilebilir bir “görünürlük istenci”ne indirger. Bu bağlamda denilebilir ki her tanınma, kendinden biraz daha uzaklaşmaktır.Özne, görünürlüğünü artırdıkça, iç sesini yitirir.Başkası seni tanıdığında, sen artık kendin olamazsın.Kimlik böylece bir özgürlük değil, bir kapanma olur. Çünkü tanınmak isteyen özne, kendini gösterirken aynı anda kendini sınırlandırır; görünürlüğün bedeli, derinliğin kaybıdır. Bu nedenle tanınma arzusu, başlı başına bir kapanma pratiğidir; kendiliği başkasının diline, imgesine ve yargısına emanet eden bir varoluş devridir. Tanınmak isteyen özne, aslında tanınmadan var olamayacağına inanan, dolayısıyla kendi başlangıcını başkasının bakışında arayan bir bağımlılık yapısı içinde hareket eder. Bu, salt bir psikolojik eğilim değildir; varoluşun yapısal bir tıkanmasıdır.Tanınmak isteyen özne, kendini unutmaya razı olan öznedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Hegel’in formülü açıktır: Tanınmak için savaşmak gerekir; ama her tanınma, bir boyun eğmeyi de içerir; yani tanınma kimi kiplerde, bir özgürlük yanılsaması üretir. Böylece özgürlük, artık başkasının tanıklığına ve onayına tabi hale gelir.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hegel’in (2019) Efendi-Köle Diyalektiği, tanınmanın her zaman bir çatışma ilişkisi üzerinden işlediğini ortaya koyar.. Hegel'in bu düşüncesi öznenin, kendini ancak başkasının bilincinde tanınma yoluyla var kılabilir olduğunu gösterir; ki bu da tanınmayı kaçınılmaz biçimde bir mücadele alanına taşır.Fakat bu tanınma, özneyi özgürleştirmek yerine, ötekine bağlayan bir bağ kurar her seferinde. Özne, kendi kendisinin nedeni olmaktan çıkarır, ötekinin bakışına ihtiyaç duyan bir aynalanmaya dönüştürür. Bu noktada Hegel’in (2019) formülü açıktır: Tanınmak için savaşmak gerekir; ama her tanınma, bir boyun eğmeyi de içerir; yani tanınma kimi kiplerde, bir özgürlük yanılsaması üretir. Böylece özgürlük, artık başkasının tanıklığına ve onayına tabi hale gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu diyalektik, tanınmanın yalnızca bir karşılaşma değildir, aynı zamanda bir tahakküm biçimi olduğunu da gösterir... Efendi tanınır çünkü köle onu tanır; fakat tam da bu nedenle, efendinin varlığı kölenin tanıklığına bağımlıdır. Tanınmak, yalnızca görünmek değildir, başkasının bilincine mahkûm olmaktır. Hegel’in (2019) diyalektiği bize şunu öğretir: Özgürlük, başkasının tanımasından doğmaz; tanınma talebini aşabilme kudretinden doğar. Efendi görünürdür ama kendiliğini başkasının gözüyle var eder; köle görünmezdir ama emeğiyle dünyayı dönüştürür. Tanınma, görmenin değil, boyun eğmenin biçimidir. Ve her boyun eğme, özgürlüğün ertelenmiş bir taslağıdır. Bu bağlamda, Hegel'in (2019) diyalektiği, özneleşmenin merkezine bir paradoks yerleştirir: Kendin olmak istiyorsan, önce başkasının sen olmadığını kabul etmen gerekir. Fakat bu kabul, her zaman gecikmiş, eksik ya da yanıltıcıdır. Tanınmak, bir süreklilikten çok, kırılmanın adıdır. Her tanınma bir ödünle kurulur; özne, başkasının gözünde parladığı anda, kendilik ateşinden bir kıvılcımı yitirir</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Honneth (2004), Hegelci çizgiyi takip ederek tanınmayı etik bir temel olarak yeniden düşünür. Ona göre sevgi, saygı ve değer görme, bireyin özgüvenini inşa eden asli öğelerdir. Ancak bu üçlü yapı, görünürde olumlu bir çerçeve sunsa da içinde yapısal bir tehlike barındırır: Tanınmanın bu etik sistemi, bireyi sürekli olarak tanıyanın sınırları ve koşulları içinde tutar. Bu bağlamda Honneth’in yaklaşımı, özneyi her daim “başkası tarafından tanınan biri” olarak konumlandırır. Oysa daha radikal bir özgürlük tahayyülü, başkasının tanımasına muhtaç olmadan, kendi varoluşunu tesis edebilme imkânını düşünmeyi gerektirir.Honneth’in (2004) tanınma rejimi, özneyi iyileştirmeye değil, biçimlendirmeye yöneliktir; çünkü tanınma, burada&nbsp; öz-bilinç ile ilgilenmez, normatif bir çerçevede geçerlilik kazanmak ister. Sevgiyle kabul edilen, saygıyla tanınan, değerle anlam kazanan özne; aslında tanıyanın kategorilerine hapsedilmiş bir figürdür. Bu çerçevede Tanınmak, bir hak değil, bir koşuldur; özne, önce uygun görülmeli, sonra tanınmalıdır.&nbsp; Honneth’in (2004) etiği, özgürlüğün değil, uygunluk sınavının etikleşmiş biçimidir. Başkası tarafından tanınan özne, kendi sınırlarını başkasının değer yargılarından ödünç alır. Oysa etik, tanınmakla başlamaz; tanınmamayı göze alabilen bir içkinlikten doğar. Özgürlük, görünürlükle değil, görünmezliğe tahammülle ölçülür. Bu nedenle Honneth’in (2004) sistemi, her ne kadar bireyi onarmayı hedeflese de, aslında onu sürekli tanınma talebiyle meşgul eden, başkasıyla kurduğu ilişkiyi bir bağımlılık hâline getiren içkin bir kapanmayı sürdürür. çünkü tanınmak, hak edilmiş bir onur değil, başkasının kapısında bekletilen bir özne olma biçimidir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Özgürlük, tanınma talebini aşabilen özneye aittir. Gerçek özgürlük, başkasının bakışında görünür olmaktan çok, kendi görünmezliğini göze alabilmektir (Hegel, 2019). Kimlik politikalarının bizi götürdüğü yer, bir çoğullaşma değil, bir sabitleşme krizi, bir ontolojik kilitlenmedir. Bu nedenle düşünmemiz gereken şey, kimliğimizin ne olduğu değil; kimliğe neden ihtiyaç duyduğumuzdur.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu noktada Cioran’ın (2020) yaklaşımını anımsamak gerekir. Ona göre her kimlik, bir kapanmadır. “Her tanınma, kişiliğin mezar taşıdır” der Cioran. Zira onun için özgürlük, bir kimliğe sahip olmakta değil; kimliksizliğe cesaret edebilmekte yatar. Tanınma, özneyi ontolojik olarak çürütür; çünkü tanınan özne artık kendi varlığının değil, başkasının arzusunun nesnesine dönüşür. Cioran’ın düşüncesi dikkatlice okunduğunda, kimliğin varoluşun damarlarını tıkayan bir pıhtı olduğu sezilir. Kimlik, akışın süreksizliğine direnen, sabitleyici bir yapı arzular; böylece varoluşun akışkanlığını donduran bir kapanma üretir.Tanınmak, Cioran için yalnızca bir teslimiyet değidir, aynı zamanda bir biçimsizliğe razı olmaktır: Başkasının tahayyülünde yer bulmak için kendini inkâr etmek. Kendini göstermek isteyen özne, artık kendine değil, görünürlüğüne aittir. Bu çerçevede kimlik bir maske değil, maskeye dönüşmeyi içselleştirmiş bir yokluk hâlidir. Tanınmak, başkasının dilinde donmuş bir kendilik olmaktır. Cioran’ın en radikal maksadı, bu kapanmayı dağıtmaktır: Mesele kendilikten vazgeçmek değil; kendiliği her türlü tanınma ihtiyacından arındırabilmektir. Çünkü özgürlük, tanınmanın kendisinden değil; tanınma ihtiyacının ötesine geçebilmekten doğar. Bu nedenle kimliksizleşme, bir silinme değil; özne olma iddiasını terk edişin metafizik zarafetini taşır. “Her tanınma, kişiliğin mezar taşıdır” der Cioran (2020). Zira adını kaybetmeyi göze alan, varlığın sessizliğinde var olmayı öğrenir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Çağdaş kimlik politikaları, pek çok bağlamda özgürleşme vaadiyle yola çıktı; fakat ekseriyetle özneyi kendi suretinde değil, tanınabilir bir surette üretmeye zorladı (Taylor, 2018). Tanınma arzusunun merkezine yerleştiği bu süreçte, temsil artık bir imkân değil; bir yükümlülük hâlini getirildi… Çünkü tanınmak için önce görünmek, görünmek içinse kendini biçimlendirmek gerekir. Fakat bu biçimlenme, öznenin içkin akışını dondurur; kimlik sabitlenir, temsil tekrara dönüşür ve varlık, bir jest hâline gelir. B u eksende özne artık kendisi olmaz; kendisini temsil eden bir gösteriye indirgenir. Bu gösteri, içeriği olan bir hakikati taşıdığı söylenemez, başkası için düzenlenmiş bir sahneye dönüşür. Ve her sahne, kaçınılmaz olarak bir izleyici gerektirir.Tam da bu izleyici-odaklı sahne kurgusunun içinde, kimlik politikalarının görünürlüğü kutsaması, görünmezliğin taşıdığı direnci bastıran bir yapıya evrilir (Rancière, 2012). Zira özgürlük, görünürlüğe indirgenen bir varoluş hâli değil; görünmez kalabilme kudretidir. Oysa tanınmanın norm hâline geldiği yerde, özne sürekli olarak kendini meşrulaştırmak zorunda bırakılır ve bu zorunluluk, derin bir ontolojik kapanma üretir. Tanınmak isteyen özne, kendini sunmakla yetinemez; sunulabilir kalmak için kendini durmaksızın yeniden üretmek zorundadır. Bu ise kimliğin kendisinin değil, kimlik performansının tiranlığıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dolayısıyla özgürlük, tanınma talebini aşabilen özneye aittir. Gerçek özgürlük, başkasının bakışında görünür olmaktan çok, kendi görünmezliğini göze alabilmektir (Hegel, 2019). Kimlik politikalarının bizi götürdüğü yer, bir çoğullaşma değil, bir sabitleşme krizi, bir ontolojik kilitlenmedir. Bu nedenle düşünmemiz gereken şey, kimliğimizin ne olduğu değil; kimliğe neden ihtiyaç duyduğumuzdur. Zira sorun, kimliğin içeriğinde değil; kimliğe duyulan varoluşsal açlıkta yatar. Kimlik, çoğu zaman bir aidiyetin değil, bir yoksunluğun dilidir. Tanınma talebi, bastırılmış bir varlık arzusunun estetikleştirilmiş biçimidir; ama her estetikleştirme, hakikati eritir, onu temsile dönüştürür (Honneth, 2004). Özne tanınmak istediği ölçüde, kendi derinliğini başkasının gözünün sığlığına terk eder. Oysa özgürlük, tanınmanın ötesinde, tanınmamaya rağmen var kalabilmenin etik kudretinde saklıdır. Görünmezliği seçmek, varoluşun mutlak biçimidir; çünkü görünürlük, her zaman bir anlam montajıdır. Bu yüzden sorulması gereken en radikal soru şudur: Varlık, temsil edilmeden de var olabilir mi? Kimlik politikalarının çeperinde değil, o sorunun sessiz merkezinde bu soru yankılanır. Ve orada, tanınmanın gürültüsünü susturabilen özne, belki ilk kez kendine yaklaşabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Kaynakça&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">[1]&nbsp; Hegel, Georg Wilhelm Friedrich. (2019). <em>Tinin Fenomenolojisi. </em>Çev. Aziz Yardımlı. İstanbul: Sentez Yayınları.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">[2]&nbsp; Honneth, Axel. )2004).<em>Tanınma Mücadelesi: Ahlaki Birlikte Yaşamanın Toplumsal Çatışmaları</em>. Çev. Fikret Adaman, Tuncay Birkan. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">[3] Cioran, Emil M. (2020).<em> Çürümenin Kitab</em>ı. Çev. Haldun Bayrı. İstanbul: Metis Yayınları.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">[4] Foucault, Michel. (2002). <em>Bilginin Arkeolojisi</em>. Çev. Veli Uğur. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">[4] Butler, Judith. (2008).<em> Kıvrımlı Cinsiyet: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi.</em> Çev. Zeynep Direk. İstanbul: Metis Yayınları.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">[5] Taylor, Charles. (2018). <em>Tanıma Politikaları: Çok-Kültürcülüğün Siyaseti.</em> Çev. Ahmet Cevizci. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">[6] Rancière, Jacques. (2012). <em>Estetiğin Huzursuzluğu: Sanat Rejimi ve Politika</em>. Çev. Aziz Ufuk Kılıç. İstanbul: İletişim Yayınları.</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Jun 2025 01:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/06/taninmanin-hapishanesi-kimlik-politikalarinin-varolussal-tikanisi-1750963313.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Maneviyat vahşet midir?</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/maneviyat-vahset-midir-11182</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/maneviyat-vahset-midir-11182</guid>
                <description><![CDATA[İnsanın hayatı, ilişkileri, işleri, fedakarlıkları, bağlılıkları ve  emekleri insanlık ve doğa için olmalıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Hayatını sahteliklere köle olmaya adayan, maneviyattan, ahlaktan, sanattan ve bilimden yoksun&nbsp;köleci bir zihniyet, sahte efendilerini memnun etmek için insanları, canlıları ve doğ</strong><strong>ay</strong><strong>ı öldürmekten ve feda etmekten çekinmez. Öldürmek, kardeşlik, yakınlık ve iyilik değildir. Öldürmek, düşmanlık, kirlilik ve &nbsp;kanlılıktır. Maneviyat, kanla oluşmaz.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kadim zamanlardan beri insan, insanı, hayvanı, canlıları ve doğayı &nbsp;feda ettiği takdirde&nbsp;daha iyi insan olacağı, insan üstü ve ötesi kurguladığı yanılsamalarını&nbsp;memnun edeceği yanılgısı &nbsp;içinde olup, kendi kurguladığı yalana hakikat düzeyinde inanabilmektedir. İnsanın, insanı ve doğayı &nbsp;her ne amaç uğruna olursa olsun feda etmesinde, bir iyilik ve sevgi yoktur. İyilik ve sevgi insanın insanı ve doğayı feda etmemesiyle gerçekleşecek olan güzelliklerdir, iyliklerdir ve doğruluklardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Maneviyat, insanın içinden başlayarak dışarıya doğru yayılan ve genişleyen bir tecrübedir. Hayata, doğaya ve canlılara zarar veren ve onları yok eden &nbsp;bir maneviyat &nbsp;mümkün değildir. Maneviyat, insanın &nbsp;insanı, canlıları ve doğaya özel ve &nbsp;doğal &nbsp;akrabalar ve kökler görmesiyle mümkündür. Maneviyat, bizi doğaya, canlılara, hayvanlara, insanlara &nbsp;duygusal, düşsel ve düşünsel olarak bağlayan bir tecrübedir. Vehimlerden başka bir şey olmayan yanılgılarımızı memnun etmek için insanları, hayvanları, kuşları, ağaçları, toprakları feda etmek, maneviyatın, hayatın, bereketin ve bolluğun ortadan kaldırılması demektir. Maneviyat, vahşet değildir. Vahşet, bereketi ortadan kaldırır. Bereketin olması için hayata saygı duyan, hayatı koruyan ve yücelten &nbsp;sahici bir maneviyata ihtiyaç vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya, insandan ibaret değildir. Dünyanın ve doğanın insan etrafında döndüğünü sanan antroposentrik bakışaçısı, diğer canlıları, hayvanları ve doğayı insanın hakimiyetine sokan ve &nbsp;insanın onlara istediği gibi &nbsp;davranma hakkı veren tehlikeli bir bakış açısıdır. İnsan, canlılar ve hayvanlar aleminin ve doğanın bir parçasıdır. İnsan, canlıların ve doğanın efendisi ve hakimi değildir. İnsan, diğer canlılarla birlikte doğa dediğimiz büyük evin bir sakinidir. İnsanın kurguladığı kabuller, kurgular ve kanaatler uğruna, diğer insanları, canlıları ve doğayı ortadan kaldırmasının ve yağmalamasının hiçbir meşru, hukuki, manevi, ahlaki ve &nbsp;barışçıl temeli ve gerekçesi bulunmamaktadır. Maneviyat adına feda etmek, politiktir. Diğer insanları, canlıları ve hayvanları &nbsp;yüce &nbsp;memnuniyetler, rızalar ve bağlılıklar adına feda etmek, aslında insanın kendi hegemonik ihtiraslarını &nbsp;maneviyat formunda tatmin etme arzusunu ifade etmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnsanın insanı, canlıları ve doğayı &nbsp;aşkın diye kurguladığı &nbsp;vehimleri uğruna feda etmesinde hiçbir maneviyat unsuru bulunmamaktadır.Maneviyat, insana, canlılara ve doğaya yakın olma tecrübesidir.İnsanı, canlıları ve doğayı feda eden her şey, bizi doğadan, insanlıktan ve canlılar aleminden uzaklaştırmakta, düşmanlaştırmakta ve yabancılaştırmaktadır.Bizi birbirimize yabancılaştıran, &nbsp;uzaklaştıran ve &nbsp;düşmanlaştıran her şey, &nbsp;maneviyat değil, vahşettir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tarih boyunca sapkın kültler, kurumlar ve kaynaklar, insanı insana öldürten, canlıları feda eden, doğayı yağmalatan kurallar ve buyruklar ortaya koymuşlardır. Canlıları ve doğayı feda etmenin, hiçbir maneviyat boyutu olmadığı gibi, makul ve meşru tarafıda bulunmamaktadır. Kökleşmiş &nbsp;kanaatlerimizi ve kabullerimizi değiştirmeden ve onlardan kopmadan &nbsp;makul ve &nbsp;meşru ölçüler içinde özgür ve özgün bir maneviyatı yaşamak mümkün değildir. Sahici bir maneviyat için, sahte kabullerimizden vazgeçmeliyiz. Kurban edemeyeceğimiz tek şey, &nbsp;aklımız, bilincimiz ve ruhumuzdur. Aklını, bilincini ve ruhunu feda edenler, her türlü vahşete kapı açmaktadırlar.Bütün sahte kurgularımızı feda edersek &nbsp;vahşet yerine hürriyete, hukuka ve barışa dayalı yeni bir hayatın &nbsp;önünü açmak mümkün olabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnsanın hayatı, ilişkileri, işleri, fedakarlıkları, bağlılıkları ve &nbsp;emekleri insanlık ve doğa için olmalıdır. Hayatını &nbsp;sahteliklere köle olmaya adayan, maneviyattan, ahlaktan, sanattan ve bilimden yoksun &nbsp;köleci bir zihniyet, sahte efendilerini memnun etmek için &nbsp;insanları, &nbsp;canlıları ve &nbsp;doğayı &nbsp;öldürmekten ve feda etmekten &nbsp;çekinmez. Öldürmek, kardeşlik, yakınlık ve iyilik değildir. Öldürmek, düşmanlık, kirlilik ve kanlılıktır. Maneviyat, kanla oluşmaz. Maneviyat, ruhta ruhun &nbsp;duygusal, düşünsel ve &nbsp;düşsel açılardan gelişimi ve değişimiyle oluşur. Ruhunu &nbsp;geliştirme ve değiştirme konusunda yeterli donanıma ve yeteneklere sahip olamayanlar, insanları, doğayı ve canlıları kendileri için yok edilecek hedef haline getirerek sahte bir &nbsp;maneviyat eylemi gerçekleştirmekle &nbsp;kendilerini avutmaktadırlar.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 07 Jun 2025 06:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/06/maneviyat-vahset-midir-1749163149.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dogma, düşünme değildir!</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dogma-dusunme-degildir-11149</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dogma-dusunme-degildir-11149</guid>
                <description><![CDATA[Dogmatik düşüncesizlik, aklı değersizleştirir ve yüzyıllar öncesinden kurgulanan kuralların, kaynakların ve kurumların mutlak doğru olduğunu savunur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Dogmatizmde düşünme olmadığı gibi, duygu ve duyarlılık da yoktur. Dogmatizmde ilim yoktur. Doğmalarını dayatmak için yazılan cilt cilt kitaplar, ilim değildir. Dogmatizm, cilt cilt kalın kitaplar yazdırır, ancak insanı inceltecek rafine edilmiş incelikli, açık ve çoğulcu teorilere, fikirlere, &nbsp;ufuklara ve zihniyetlere sahip değildir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Özgür ve özgün düşünme yeteneğine ve kapasitesine sahip olmak, mümkündür, ama çok zordur. Descartes, Kant, Marx, Hegel, Levinas, Sartre, Russell, Foucault, Socrates, Aristoteles, Comte, Deleuze, Nietzsche, Marx, Durkheim, Freud, Darwin özgün, özgür ve yaratıcı düşünmenin mümkün olduğunu gösteren sahici insanlardır. Özgür ve özgün düşünen insanlarla sevmek ve onlara bağımlı olmak şeklinde&nbsp;duygusal ve dogmatik bir ilişki kurulamaz. Düşünme tecrübesinin özgür ve özgün &nbsp;olması gerektiği gibi, düşünmüş ve düşünen &nbsp;insanlarlada özgünlük, yaratıcılık ve özgürlük temelinde ilişki kurulmalı, düşünceler sorgulanmalı, tartışılmalı, konuşulmalı ve aşılmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bedevi doğmaların dayatıldığı ve Ortaçağ’da üretilen kalıplarla, kaynaklarla ve kurumlarla özgür ve özgün düşünmek mümkün değildir. Ortaçağ talim kurumlarında körelmiş ve kararmış kişilerin ve &nbsp;kaynakların, günümüz dünyasında düşünür, mütefekkir, filozof, münevver olarak sunulmasının hiçbir gerçekliği ve geçerliliği bulunmamaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Düşünme, yerlilik, dinsellik, ulusallık gibi kalıplara sığmayacak &nbsp;kadar evrensel ve doğal bir insani tecrübedir. Yerlilik, dinsellik, ulusallık, geleneksellik, cemaatsellik, cinsiyetçilik gibi kalıplar içinde&nbsp;düşündüğünü iddia eden insan, aslında düşünmediğini, ancak dogmatikliğini ifade etmektedir. Dogmatiklik, düşünme değildir. Dogmatiklik, düşünmemedir. Dogmatik olan &nbsp;kişiler, düşünmedikleri gibi, &nbsp;orijinal olmadıkları gibi, anlayan, anlamlandıran ve &nbsp;açıklayan kişiler de değildir. Ortalıkta dogmatik kişilerden ve kitaplarından geçilmemektedir, ancak ortada özgürce ve özgünce düşünen insan ve eser yoktur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dogmatik, gerici ve Ortaçağcı kalıblar, kurallar ve kaynaklar çerçevesinde düşünemeyen fakat düşündüğünü vehmeden kişilerin özgün ve orijinal düşünür olmaları mümkün değildir. Dogmatizmden düşünme çıkmaz. Doğal, insani ve &nbsp;evrensel olmayan bir zihniyet, bilinç ve biliş dünyasından &nbsp;özgür ve özgün düşünme çıkmaz. Düşünmek için dogmatizme, yapay kurumlara, kalıblara, kurallara, insanüstü ve ötesi olduğu vehmedilen kurgulara ihtiyaç yoktur. Düşünmek için, varlığı, bilgiyi ve değeri sürekli olarak üretmek lazımdır. Bütün hakikatin, değerin ve bilginin kendisinde olduğunu vehmeden ve dayatan&nbsp;despotik bir bedevi dünyadan, düşünme değil, cehalet çıkmaktadır. Düşünme, varlığı, bilgiyi ve değeri sürekli var etme, yenileme ve yaratma tecrübesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hakikate, bilgiye, varlığa ve değere mutlak doğru olarak sahip olduğunu, insan üstü ve ötesi bilgi kaynakları olduğunu vehmeden dogmatik cehalet, aslında düşünmeye, duyguya ve duymaya dair her şeyi ortadan kaldırmaktadır. Dogmatizmde düşünme olmadığı gibi, duygu ve duyarlılık da yoktur. Doğmatizmde ilim yoktur. Doğmalarını &nbsp;dayatmak için &nbsp;yazılan cilt cilt kitaplar, ilim değildir. Dogmatizm, cilt cilt kalın kitaplar yazdırır, ancak insanı&nbsp;inceltecek rafine edilmiş incelikli, açık ve çoğulcu teorilere, fikirlere, ufuklara ve zihniyetlere sahip değildir. Dogmatizm, kalınlaştırır. Düşünme ise inceltir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dogmatizm, insana, dünyaya ve doğaya yabancıdır ve karşıdır.Sahte kurguları ve vehimleri, doğru, bilgi ve değer olarak dayatmak, düşünme değil, dogmatizmdir. Hiçbir dogmatizm, çözüm ve cevap değildir. Dogmatizm, çözüm değil, sorundur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dogmatik olmak, doğaya yabancı olmak, insana ve dünyaya karşıt olmak demektir.Doğada ve dünyada yer edinemeyenler, kendilerine yerlilik adına sahte, yapay, katı ve kalın hapishaneler inşa ederler. Olmayan dünyaları ve hayatları ezeli ve ebedi hakikat olarak dayatan dogmatizm, insanı kendisinden ve dünyadan koparmakta, olmayan sahteliklerin kölesi ve kulu yapmaktadır. Dünyayı, doğayı ve insanlığı önemseyenler, düşünebilir, duygulanabilir ve duyabilir. Yerlilik adına bir etnisite, din, kabile, mezhep kurgusu çerçevesinde kendi olmak gibi bir vehmin peşinde olmak, insanın &nbsp;insanlığını inkar etmesidir. Kişi, insan olmalıdır. İnsan için en önemli soru, kendim sahici anlamda &nbsp;dolu dolu düşünen, duygulanan ve duyan bir insan nasıl olabilirim sorusudur. Dolu dolu düşünmeyen, duygulanmayan ve duymayan birisinin özgürce ve özgünce düşünmesi mümkün değildir. Özgürlük ve özgünlük, doğada ve dünyada insan olmanın ve düşünmenin olmazsa olmazlarıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dogmatik düşüncesizlik, aklı değersizleştirir ve yüzyıllar öncesinden kurgulanan kuralların, kaynakların ve kurumların mutlak doğru olduğunu savunur. Hiçbir doğma, akılla meşrulaştırılamaz ve düzenlenemez. Doğma, kendisini her zaman en başa alır ve mutlak doğru olarak dayatır. Doğma, dünya ve doğa yerine dünya ötesi ve doğa ötesi alemler, varlıklar ve hayatlar vehmederek, insanların onları nihai amaç edinmelerini &nbsp;dayatır. Doğmanın olduğu yerde düşünme ve akıl yoktur.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 31 May 2025 06:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/05/dogma-dusunme-degildir-1748640519.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cehalet düşündürtmez!</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cehalet-dusundurtmez-10815</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cehalet-dusundurtmez-10815</guid>
                <description><![CDATA[Cehalet, din, kült, tarikat,  mezhep, kimlik, cinsiyetçilik, particilik gibi   daha bir çok biçimde üretilmektedir. Düşüncesizlik kültü üretmekten başka bir işe yaramayan cehalet zihniyetinin, eleştirel düşünmeye imkan vermesi mümkün değildir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünme, felsefe, bilim, sanat adına hiçbir şey üretmeyen cehaletin egemen olduğu toplumlar, kadere sığınırlar ve her şeyi kaderle, kısmetle, nasiple ve takdirle meşrulaştırara teslim olurlar. Teslimiyetin ve kaderciliğin olduğu yerde çoğulculuk, yaratıcılık ve değişim yoktur. Felsefi düşünme yeteneğinin olmadığı bir yerde felsefe sapkınlık olarak görülür ve felsefeye giden bütün yollar kapatılır.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüzyıllardır insanlığa dayatılan bir yanılsama vardır. İnsanlığın eleştirel düşünme yeteneğinin ortadan &nbsp;kaldırılması &nbsp;için köhnemiş ve küflenmiş &nbsp;inançlar, kalıblar ve klişeler &nbsp;insan üstü nitelikte &nbsp;mutlak doğrular olarak dayatılmaktadır. Cehaletin en önemli özelliği, insanı &nbsp;düşünmeme hapishanesinde esir etmektir. Düşünme olmadığı takdirde aptallaştırılan yığınlar, &nbsp;otoritenin ve güçlünün her buyurduğunu yapmakta, bütün vahşiliklerine teslim olmakta, &nbsp;her türlü şiddeti, akılsızlığı ve adaletsizliği meşrulaştırmakta ve desteklemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan, &nbsp;kendi başına düşünme yeteneğine sahip olan birey demektir. Birey, kendi adına &nbsp;düşünemiyorsa, bu &nbsp;onun insanlığının &nbsp;merkezinde çok ciddi bir kriz ve çürüme olduğu anlamına gelmektedir. Düşünemeyen insan, aslında artık özgür değildir. Hakimiyet, servet ve şehvet uğruna toplumları &nbsp;aptallaştıran ve bireylerin tek başlarına düşünme yeteneklerini körelten &nbsp;popülizm denilen bedevi vahşet &nbsp;yaklaşımlarının dünyaya yükselişe geçmesi sonucu, karanlık, düşüncesiz ve vahşi odaklar birçok ülkede ana güç merkezi olmaya başlamışlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cehalet zihniyeti, eleştirel düşünme &nbsp;kapasitesini ortadan kaldırmak için din, milliyet, kimlik, kültür, siyaset, hukuk, ekonomi, medya dahil her türlü aracı &nbsp;kullanmaktadır. Eleştirel düşünmeyi ortadan kaldırmak için kadercilik zihniyetini egemen kılmak, cehalet zihniyetinin &nbsp;en önemli karakteristiklerindendir. Düşünme, felsefe, bilim, sanat adına hiçbir şey üretmeyen cehaletin egemen olduğu toplumlar, kadere sığınırlar ve her şeyi kaderle, kısmetle, nasiple ve takdirle meşrulaştırara teslim olurlar. Teslimiyetin ve kaderciliğin olduğu yerde &nbsp;çoğulculuk, yaratıcılık ve değişim yoktur. Felsefi düşünme yeteneğinin olmadığı bir yerde felsefe sapkınlık olarak görülür ve felsefeye giden bütün yollar kapatılır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Felsefede, bilimde, sanatta, siyasette, edebiyatta, ilahiyatta ve &nbsp;iletişimde &nbsp;bütün farklılıklar, zorbalıkla ortadan kaldırılarak, her alana tek &nbsp;sesliliğin, tek kurgunun ve tek yalanın dayatılması otoriteryanizm ve totaliteryanizmin yaptığı en önemli cehalet pratiğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlığın felsefesine, bilimine, sanatına, &nbsp;psikolojisine, teolojisine, maneviyatına, teknolojisine hiçbir katkısı olmamış cehalet zihniyeti, despotizm, teokrasi, otoriteryanizm ve &nbsp;totaliteryanizmden başka bir şey üretmemektedir. Kerameti kendinden menkul bir şekilde kesin inançlı olmayı tek üstünlük ölçüsü sayan, insanlığın farklı kültürlerine ve kimliklerine tepeden bakan kibirli cehaletin, içi koftur. İnsanlığın &nbsp;farklı tecrübelerine, birikimlerine ve bilgilerine kendini açmayan, bana inancım yeter, kimliğim, cinsiyetim ve kültürüm beni üstün yapmaktadır şeklindeki &nbsp;kibirli cehaletin düşündürtmeyen iklimi, &nbsp;dünyayı çölleştirdiği gibi, insanlığın yüzyıllar öncesinin &nbsp;kabilevi ve bedevi ilkelliklerine doğru gerilemesine de yol açmaktadır. Hep aşkın otoriteler adına kurallar, yasaklar, kurumlar ve kalıblar koyan dar tahakkümcü grupların etkin olduğu kültürlerde ve toplumlarda, düşünme ve eleştirme yoktur. Demokrasiye, hukuka, akla, çoğulculuğa, özgürlüğe ve barışa düşmanlık yapmaktan ve &nbsp;bunları reddetmekten başka bir şey yapmayan cehalet zihniyeti, siyasal, sosyal, ekonomik, diplomatik, teknolojik ve medyatik güç olarak dünyada &nbsp;etkili olmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cehalet, din, kült, tarikat, &nbsp;mezhep, kimlik, cinsiyetçilik, particilik gibi &nbsp; daha bir çok biçimde üretilmektedir. Düşüncesizlik kültü üretmekten başka bir işe yaramayan cehalet zihniyetinin, eleştirel düşünmeye imkan vermesi mümkün değildir. Cehaletin &nbsp;gerçek doğasının &nbsp;düşünmeye ve eleştirmeye izin vermemesi olduğunun &nbsp;yeniden keşfetmeye ve &nbsp;anlamaya ihtiyaç vardır. Cehaletin olduğu yerde düşünme ve eleştirme yoktur. Düşünmek, eleştirmektir. Hiçbir doktrin ve doğma, eleştirilmeme ayrıcalığına sahip değildir. Düşünme ve eleştirmenin olduğu yerde de cehaleti minimuma indirmek mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cehaletin değişmez özelliği &nbsp;otoriteyi sorgulatmamaktır ve düşündürtmemektedir. &nbsp;Söylenilen bir konu hakkında düşünüldüğünde ve sorgulandığında verilen cevap, çünkü ben böyle dedim veya tartışılmaz otoriteler böyle buyurmaktadır şeklinde olmaktadır. Sorgulanmadan ve düşünmeden itaat ve teslimiyet, en yüce erdem ve ahlak olarak kabul edilmektedir. Gücü ve otoriteyi sorgulamamak ve eleştirmemek, akılsızlık ve ahlaksızlıktır. Sahici anlamda aklın kullanılması ve ahlaklı bir hayat sürmek için düşünmenin ve eleştirmenin geliştiği yeni bir kültüre,&nbsp;insanlığın ihtiyacı vardır.</span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 10 Apr 2025 06:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/04/cehalet-dusundurtmez-1744239738.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ekmek parası mı? İnsanlık onuru mu?</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ekmek-parasi-mi-insanlik-onuru-mu-10736</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ekmek-parasi-mi-insanlik-onuru-mu-10736</guid>
                <description><![CDATA[Belki başka hiçbir gıda maddesine gösterilmeyen saygı ona gösteriliyor. Yere düşen ekmeğin öpülerek yüksek bir yere konması, ekmeğe basılmasının çok büyük günah ve ayıp karşılanması, yemin etmek için bile ekmeğin kullanılması gibi birçok olayda bu saygıyı ve kutsallığı görebiliyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insanın kendisine, çocuklarına, ailesine bakmak için ekonomik kaynak yaratması, iş bulması, meslek edinmesi, bir işte çalışması gereklidir ve hatta zorunludur. Ancak burada önemli olan nokta; işini yaparken hakkı, hukuku, adaleti, iyiliği, onuru, şerefi, haysiyeti vd. değerleri gözetip gözetmediğidir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekmek aslanın ağzında, ekmeğine göz koymak, ekmeğini taştan çıkarmak, ekmeği ile oynamak, ekmek kapısı… Günlük hayatımızda ekmek ile ilgili bunlar gibi kullandığımız daha birçok deyim var. Doğu toplumlarında ekmeğin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Temel tüketim maddesi olmasının ötesinde neredeyse varoluşla özdeşleştirilmiş, kutsallaştırılmış bir kavram olarak kullanılıyor. Belki başka hiçbir gıda maddesine gösterilmeyen saygı ona gösteriliyor. Yere düşen ekmeğin öpülerek yüksek bir yere konması, ekmeğe basılmasının çok büyük günah ve ayıp karşılanması, yemin etmek için bile ekmeğin kullanılması gibi birçok olayda bu saygıyı ve kutsallığı görebiliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kapsamda “ekmek parası kazanmak” deyimi de çok sıklıkla kullanılıyor. Bu ifade de insanın kendisi, çoluğu-çocuğu, ailesi vd. kimselerin geçinmesi, giderlerinin karşılanması için çalışıp para kazanma anlamında kullanılan bir deyim. Burada da hem ekmeğin kutsallığı hem de çocuk/aile kavramının kutsallığı birleşerek çok daha büyük ve kutsal bir anlam oluşuyor. Tabii bu düzeyde bir kutsallık olunca kavramın kötüye kullanımı da çok daha rahat oluyor. “Ekmek parası kazanmak”, “eve ekmek götürmek” için yapılan her türlü faaliyet genellikle hoş görülüyor hatta çoğunlukla takdir ediliyor. “Ekmek parası için” denince akan sular duruyor!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin ters yöne giren bir taksi şoförünü uyarmaya cesaret eden birisi olursa hemen “Ne yapalım kardeşim, biz ekmek paramızın peşindeyiz.” dediğini duyuyoruz. Yine hem kaldırımdan gidip hem de yayaların önünden çekilmesi için korna çalan bir motosiklet sürücüsü de “Abi, ne yapalım, ekmek parası.” diyor. Ya da sahte bir ürün satan bir insanın da ilk aklına gelen gerekçe “ekmek parası” oluyor. Örnekleri çeşitlendirebiliriz. Ancak bir gerçek var ki “ekmek parası” ifadesi; her türlü kuralsızlık, usulsüzlük, keyfilik için bir bahane olarak da kullanılabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçeveden bakıldığında aslında yapılan her iş, bir anlamda kutsal bir amaç uğruna yapılmış oluyor. Peki ama kutsal bir amaç (eve ekmek götürmek, çoluğun çocuğun rızkını sağlamak, geçimlerini temin etmek vd.) uğruna yapılan her iş meşru mudur? Yapılan her hareket ve sahip olunan her meslek aynı şekilde kutsal mıdır? Ya da amaçtan bağımsız olarak, yapılan her işin kendi içinde bir sorumluluk duygusu, kurallar/değerler bütünü, onuru/haysiyeti/şerefi olması gerekmez mi? “Ekmek parası” için, “eve ekmek götürmek” için çalışmak, kişiye her türlü “değer”den bağımsız/yoksun bir özgürlük alanı sağlar mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal hayatta yaptığımız her iş ve her türlü faaliyetimiz, bir şekilde diğer insanları, canlı-cansız varlıkları, doğayı, hayatı etkiliyor. Her birimiz hayatı beraber paylaştığımız diğer bileşenler tarafından kullanılması için bir ürün veya hizmet üretmeye çalışıyoruz. Fırıncı ekmek, çiftçi meyve-sebze-tahıl, öğretmen eğitim hizmeti, hemşire sağlık hizmeti, polis güvenlik hizmeti, savcı/hâkim/avukat adalet hizmeti, basın çalışanı haber/bilgi/yorum hizmeti, bankacı finans hizmeti, gibi. Dolayısıyla her birimiz bu ürün ya da hizmeti üretirken yasal kurallara uymamız gerektiği gibi insan olmaktan kaynaklanan sorumluluklarımızı yerine getirmek ve toplumsal yaşamın gerektirdiği bazı değerleri de dikkate almak durumundayız. Bizi biz yapan, bize insan olarak değer katan, yaşam içinde saygın bir yer edinmemize neden olan bu değerler, hayatımızın “olmazsa olmaz”ı olmalıdır. Aksi halde sadece para kazanan ama insanlık/dünya/hayat için bir anlam taşımayan hatta zaman zaman onlara da zarar veren birer varlık haline gelme ihtimalimiz vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ahlak felsefesi kapsamında tartışılan bu gereklilik tüm meslek ve iş gruplarını kapsamakla birlikte konuyu biraz daha somutlaştırmak için özellikle son dönemde çok tartışılan birkaç meslek grubunu örnek olarak vermek istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin şu an medyamızda, televizyonlarda, gazetelerde bir sürü haberci, köşe yazarı, yorumcu, programcı var. Bunların içinde saygın ve işini dürüst bir şekilde yapan çeşitli kişiler olduğu gibi gerçeği çarpıtmak, insanlara yalan söylemek, belirli bir görüş doğrultusunda kamuoyunu yönlendirmek vd. amaçlarla yayın yapan, yazı yazan, yorumda bulunan, sosyal medya üzerinden “algı yönetimi” yapmaya çalışan çok sayıda insanın olduğunu da görüyoruz. Yaptıkları şeyin hakikatle ilgisinin olmadığını, genellikle yanıltıcı hatta çoğunlukla doğrudan yalan şeyler söylediklerini kendileri de biliyorlar. Bu anlamda dünyanın daha güzel ve yaşanabilir bir dünya olmasına katkıları olmadığı gibi tam tersine insanları kandırarak, birbirine düşman ederek ve hatta bazen doğrudan saldırarak zarar görmelerine neden oluyorlar. Dolayısıyla insanlığın ortak değerleri (hak, hukuk, adalet, vicdan, merhamet, eşitlik, özgürlük, saygı, sevgi vd.) açısından bakıldığında dünyaya zarar veren bir rol oynuyorlar. Çoğunlukla da bu işlevlerinin farkındalar. Buna karşın bu insanlardan birisiyle konuştuğunuzda, neden böyle yaptığını sorduğunuzda, muhtemelen bu işi “ekmek parası” için, “çoluğunu çocuğunu geçindirmek” için yaptığını söyleyecektir. Bu tür “kutsal” gerekçeler, yapılan her türlü yanlışın üzerini örtmek için bir perde olarak kullanılabilmektedir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğer bir ülkede insanların adalet duygusu zedelenmişse, yargıya güven kalmamışsa, o toplumda ekonomi başta olmak üzere herhangi bir konunun düzgün işlemesi mümkün değildir.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine örneğin ülkemizde son dönemlerde yargının işleyişi çok tartışılıyor. Toplumda hemen hemen hiçbir bireyin yargıya, hukuka, adalete güveninin kalmamış olduğunu görüyoruz. Bir toplumda adalet duygusunun ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Eğer bir ülkede insanların adalet duygusu zedelenmişse, yargıya güven kalmamışsa, o toplumda ekonomi başta olmak üzere herhangi bir konunun düzgün işlemesi mümkün değildir. Hukuk ve adalet bu kadar kötü bir duruma düşmüşse bundan sorumlu olan insanların (özellikle yargıçların, savcıların, Bakanlık yöneticilerinin vd.) sorumluluklarını kabul etmeleri ve buna göre davranmaları (sistemi düzeltmeleri, düzeltemiyorlarsa istifa etmeleri, en azından durumla ilgili üzüntü duyup bunu ifade etmeleri vd.) gerekmez mi? Ancak genellikle konunun sorumlularından böyle bir yaklaşım görmüyoruz. Yine bu insanlarla konuşsak muhtemelen kendilerinin de durumun farkında olduklarını, hukuk sisteminin bu kadar itibarsızlaşmasından kendilerinin de rahatsız olduklarını ancak “çoluk çocuğun rızkı”, “ekmek parası”, “işsizlik kaygısı” vd. gerekçelerle bu işleyişin parçası olmaya devam ettiklerini söyleyeceklerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine örnek olarak bugün herhangi bir hak arama mücadelesinde polislerin göstericilere çok sert davrandıklarını, biber gazı sıktıklarını hatta zaman zaman fiziksel ya da psikolojik işkence uyguladıklarını görüyoruz. Normal olarak iyi birer insan olan ve hatta hukuk, insan hakları vd. konularda çeşitli mesleki eğitimlerden geçen birçok polis, sıradan bir insan olarak son derece haklı bulacağı hatta belki kendisinin de katılacağı barışçıl bir gösteride birden bambaşka bir insana dönüşebiliyor. Sanki hak arayan kişi düşmanmış, her türlü cezayı hak ediyormuş gibi davranıp şiddetle saldırabiliyor. Bu şekilde hem kendi içinde bir psikolojik kırılma yaşıyor hem de karşıdaki insanlara zarar veriyor. Yine böyle bir polisle konuştuğumuzda genellikle söylediği şeyler; işsizlikten ya da geçim sıkıntısından dolayı bu işi yaptığı, nihayetinde eve ekmek götürmesi, çoluk çocuğun rızkını temin etmesi gerektiği, bu davranışların yanlışlığını kendisinin de bildiği, durumdan kendisinin de memnun olmadığı ama mecbur olduğu için böyle davrandığı şeklinde oluyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir insan çocuğuna bakacak ya da evine ekmek götürecek diye mutlaka yanlış/hatalı iş yapmak, yalan söylemek, rüşvet almak/vermek, onursuz/haysiyetsiz bir davranış içinde olmak zorunda değildir.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda da belirttiğim gibi konu aslında tüm meslekleri kapsayan, her birisinin de aynı şekilde belirli sorumlulukları taşıması gereken bir konu. Uzatmamak için son iki örneği daha hatırlatıp konuyu toparlamak istiyorum: Geçenlerde Kartalkaya’da büyük bir facia yaşandı. Aynı şekilde depremde yüzbinlerce insanımızı kaybettik. Bütün bu ölümlere, yaralanmalara ve yıkımlara neden olan bazı insanlar vardı. Birileri bir şeyleri yapmadığı, yanlış yaptığı, eksik yaptığı için onca insan öldü, yaralandı, acı çekti. Ama yine onlara sorsak yapılan yanlışların/hataların sorumluluğunu üstlenmek yerine alacağımız yanıtlar; “ekmek parası”, “çoluğun çocuğun rızkı”, vb. gerekçeler olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani kısaca şunu demek istiyorum: Bir insanın kendisine, çocuklarına, ailesine bakmak için ekonomik kaynak yaratması, iş bulması, meslek edinmesi, bir işte çalışması gereklidir ve hatta zorunludur. Ancak burada önemli olan nokta; işini yaparken hakkı, hukuku, adaleti, iyiliği, onuru, şerefi, haysiyeti vd. değerleri gözetip gözetmediğidir. Bir insanın çalışıp (ya da çalışmadan!) evine para götürmesi; yalnızca çocuklarına, ailesine vd. karşı sorumluluklarını yerine getirmesi anlamına gelir. Ama insanın ailesine karşı sorumlulukları dışında bir de insan olmaktan kaynaklı insanlığa, doğaya, hayata, dünyaya karşı da sorumlulukları vardır. Bu sorumlulukların başında en azından insana, hayvana, bitkiye, doğaya, dağa, denize zarar vermemek gelir. Devamında ise mümkünse bunlara bir fayda sağlamak; iyiyi, güzeli, doğruyu savunmak, geliştirmek, koruyup kollamak vardır. Bu nedenle sadece “eve ekmek götürmek”, saygıdeğer bir birey olmak için yeterli değildir. Bunu yaparken işinde, gücünde, hareketlerinde hakkı, hukuku, adaleti, iyiliği, onuru, şerefi, haysiyeti vd. değerleri de gözetmek, onlara uygun da davranmak gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekrar altını çizmek gerekirse; bir insan çocuğuna bakacak ya da evine ekmek götürecek diye mutlaka yanlış/hatalı iş yapmak, yalan söylemek, rüşvet almak/vermek, onursuz/haysiyetsiz bir davranış içinde olmak zorunda değildir. Bizim gibi toplumlarda belki birinci önermeye (“ekmek parası”, “eve ekmek götürmek” vd.) yüklenen kutsallıktan dolayı önermenin ikinci tarafı gözden kaçırılıyor. Doğru iş yapmak, yalan söylememek, dürüst, adaletli, onurlu, haysiyetli olmak bölümü, önermenin birinci bölümünün altında kayboluyor. Öyle olunca da sadece evine ekmek götürmek bir insan için yeterliymiş gibi değerlendirilebiliyor. Halbuki insan olmak sadece eve ekmek götürmekle değil, onu götürürken neler yapıldığıyla, insanlara yarar mı zarar mı verildiğiyle, onurun/haysiyetin korunup korunmadığıyla da ilgilidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada belki her birimizin kendisine şu soruları sorması gerekir: Ben ne yapıyorum? Benim hayattaki rolüm nedir? Benim yaptığım iş insana, doğaya, hayata, dünyaya herhangi bir fayda sağlıyor mu? Ben hayatta olduğum, bu işi yaptığım, bu rolde olduğum için dünyada herhangi bir insanın, hayvanın, bitkinin, canlı-cansız varlığın yaşamı olumlu bir yönde etkileniyor mu? Ya da ben hayatta var olduğum, bu işi yaptığım, bu şekilde yaptığım için dünyada herhangi bir insanın, hayvanın, bitkinin, doğanın, hayatı olumsuz yönde mi etkileniyor? Bu anlamda ben dünyaya faydalı bir birey miyim yoksa -bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek- hayata, doğaya, insanlara, hayvanlara, bitkilere zarar veren birisi miyim? Ben bu dünyayı güzelleştirenler arasında mıyım yoksa kirletenlerden birisi miyim?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabii bir insan, “Ben aldığım paraya bakarım; onur, şeref, haysiyet, hak, hukuk, adalet, vicdan, merhamet vd. değerler benim ilgi alanımda olan şeyler değil.” de diyebilir. Bu da bir görüştür. Ancak pek saygın, takdir edilesi ve bireysel/toplumsal mutluluk açısından çok savunulabilir bir görüş olmadığı da ortadadır. Nihayetinde bu değerler; özellikle onur, haysiyet dediğimiz şeyler, insan öldükten sonra geriye kalanlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son söz: Onur, Ortadoğu'da bir erkek ismi midir yalnızca? Yoksa yaptığım işin içinde onur, haysiyet, ahlak, hak, hukuk, adalet, vicdan, merhamet, saygı, sevgi de var mıdır? Bütün mesele bu sanırım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 29 Mar 2025 08:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/ekmek-parasi-mi-insanlik-onuru-mu-1743224833.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Demokrasi ve cumhuriyetlerde görev süreleri üzerine</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokrasi-ve-cumhuriyetlerde-gorev-sureleri-uzerine-10657</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokrasi-ve-cumhuriyetlerde-gorev-sureleri-uzerine-10657</guid>
                <description><![CDATA[O zamanlarda “diktatörlük” günümüzdeki kötüleyici anlama sahip değildi. Diktatörler günümüzdeki anlamından farklı olarak olağanüstü dönemlerde krizleri yönetmek üzere konsüller tarafından atanıp Senato tarafından görevlendiriliyordu. Diktatörlerin görev süreleri 6 ayla sınırlıydı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff"><strong>Seçimle gelenlerin çok uzun süreler iktidarda kalmaları antik dönemde demokrasi ve cumhuriyete yönelik bir tehdit idi ve halen tehdit olmayı sürdürmektedir. Uzun süre iktidarda kalanlar yönetimi kendi kişisel çıkarları için kullanma eğiliminde olacaklarından hukuk devletinin de yaşama şansı yoktur.</strong></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Akademi dünyası derin bir çöküş içinde…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">İnanılır gibi değil ama demokrasiyi seçimlerden ibaret sayan azımsanmayacak sayıda “<em>akademisyen</em>” var.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Teori ile ilgilenme zamanı bulamayan bu “<em>makbul ve saygın</em>” grup okuma alışkanlığını kaybedenlere hitap ediyor ve fikirlerini hızla yayabiliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu yüzden gerçek demokrasi ve cumhuriyeti anlatmak gerekiyor…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Demokrasi ve cumhuriyete sahip çıkmak için bunların yeşerdiği Antik “<em>kent devletleri</em>” ile Roma Cumhuriyeti’ne gitmek demokrasi ile cumhuriyet gelişimi ile çöküşünü izlemek gerekiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Antik “<em>kent devleti</em>”nden başlayalım…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Kent devletlerinin krallık yönetiminden demokrasiye evrilmeleri aşağı yukarı 500 yıl sürdü (X-V yüzyıllar arası).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu evrimin belirgin özelliklerinden birisi görev sürelerinin sürekli olarak kısalmasıydı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Günümüz Batı demokrasilerinin esin kaynağı olan Atina’da başlangıçta kabile tipi örgütlenme vardı ve toplamda dört kabile bulunuyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Kabileler başlangıçta <em>arkhont</em> adı verilen kabile şefleri tarafından yönetiliyordu; Kral da bir kabile şefi (<em>arkhont</em>) idi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Başlangıçta 3 arkhontluk vardı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Önceleri kabile şefi olan <em>arkhonlar</em> kabilesel yaşamdan kopuşla birlikte <em>yüksek devlet görevlileri</em>ne dönüştüler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">VIII. yüzyılda 10 yıllığına seçilen <em>arkhontlar</em> görev süreleri dolunca <em>Areopagus </em>adı verilen <em>Yaşlılar Meclisi</em>ne giriyordu. Saygınlığı olan <em>Yaşlılar Meclisi</em> Kral’a danışmanlık yapıyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Böylece kabile şefleri ya yönetimde bizzat bulunarak ya da danışma görevi yürüterek kabile mensuplarını korumaya çalışıyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Zamanla üretimin artması ve ticaretin gelişmesiyle birlikte toplumda soylular sınıfı ile zengin kentsoylu sınıf doğdu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Soylular, Kral’ı devirerek yönetimi eline aldı ve aristokrasi kuruldu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu gelişmeyle birlikte 633 yılında <em>arkhont</em>ların görev süresi 10 yıldan bir yıla düşürüldü. Böylece emekli <em>arkhontlar</em>dan oluşan <em>Soylular Meclisi</em>nin üye sayısı artmış oldu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Soylular meclisinin üye sayısının artmasının bir başka nedeni <em>arkhontluk</em> sayısının 9’a çıkarılmış olmasıydı. (<em>Thesmothet</em> adı verilen 6 yeni görevli yasaların yazılı hale getirilmesinden sorumluydu. Yasaların yazılı hale getirilmeye başlanması hukuk devleti yönünde atılan bir adımdı.)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Özetlemek gerekirse Krallıktan aristokrasiye ve aristokrasiden demokrasiye geçiş sürecinde hem görevler çeşitlenmekte hem de görev süreleri kısalmaktaydı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Toplumsal sınıflar arasındaki gelir uçurumunun büyümesi ayaklanmayla (<em>Kylon ayaklanması</em>) sonuçlandı; sorunların çözümü için önce <em>Drakon</em> ve ardından <em>Solon</em> yasal reform yapmakla görevlendirildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Solon bütün sınıfların katılımına açık bir halk meclisi (<em>ekklesia</em>) kurdu; bu dönemin doğrudan demokrasi olarak adlandırılmasının temel nedeni bütün erkek yurttaşların katılımına açık bu meclisti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Solon, dört kabilenin varlıklı sınıflarının belirlediği 100’er kişiden oluşan bir “<em>dörtyüzlermeclisi</em>” (<em>bule</em>) kurdu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Demokrasinin işaretleri olan bu kurumlar, demokrasinin gelişimiyle birlikte görevlerin çeşitlendiğini ve halkın değişik kanallardan yönetime katılım kanallarının genişlediğini gösteriyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Solon’un kurduğu ve demokrasinin özünü temsil eden önemli bir kurum <em>halk mahkemeleri </em>(<em>helaia</em>) idi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">500 üyeli <em>halk mahkemeleri</em>ne üye olma hakkı 30 yaşını dolduran bütün erkek yurttaşlara tanınmıştı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Mahkemeye üye olmak için hiçbir çabaya gerek yoktu, <em>demorkhos</em> adlı <em>deme</em> başkanları tarafından hazırlanan yurttaş listeleri kullanılarak <strong><em>kur’a ile seçim</em></strong> yapılıyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Doğrudan demokrasilerde temel seçim ilkesi <strong><em>kur’a ile seçim’</em></strong>di. Çünkü demokrasi eşitlik ilkesi üzerine temelleniyordu ve <strong><em>kur’a ile seçim</em></strong> “<em>eşitlik</em>” ilkesini güvenceye alıyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Demokrasiler için vazgeçilmez olan seçim ilkesi <strong><em>kur’a ile seçim’</em></strong>di ve doğrudan demokrasiler temsili seçimlere tümüyle yabancıydı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Dolayısıyla günümüzde seçim ile demokrasi arasında kurulan özdeşliğin hiçbir temeli yoktur: Demokrasiler temsili seçimlere yabancıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Doğrudan demokrasi kuramcısı Rousseau, antik demokrasilerin bu yönünü bildiği için bizim bugün “<em>demokrasinin beşiği</em>” olarak nitelediğimiz İngiltere için şunları söylemekteydi:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">“<em>İngiliz halkı kendini özgür sanıyorsa da aldanıyor, hem de pek çok; o, ancak parlamento üyelerini seçerken özgüdür: Bu üyeler seçilir seçilmez, İngiliz halkı köle olur; bir hiçtir artık o. Kısa süren özgürlük anlarında, özgürlüğünü o kadar kötüye kullanır ki, onu yitirmeyi hak eder.</em>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu çözümleme demokrasi ile seçim arasında bugün kimilerince iddia edildiği gibi bir ilişki olmadığını göstermektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Nitekim Batı demokrasilerinde seçimin demokrasiyi gerçekleştirmedeki yetersizliği göz önünde bulundurularak <em>referandum</em>, <em>plebisit</em>, <em>yurttaş girişimi</em>, <em>halk vetosu</em>, <em>azil</em>, <em>sivil toplum katılımı </em>gibi yarı doğrudan demokrasi araçları geliştirildi ve temsili demokrasilerin doğrudan demokrasilere yaklaşmaları sağlandı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Demokrasinin özü eşitlik ilkesine dayalı olduğundan, antik demokraside eşitlik ilkesine tehdit oluşturabilecek durumlara karşı önlemler alındı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu önlemlerden birisi <em>çanak çömlek mahkemesi</em> idi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Halk meclisi yılda bir kez “<em>çanak çömlek mahkemesine</em>” (ya da <em>sürgün mahkemesi</em>) dönüşüyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Yurttaşlar tiranlığa eğilimli olduğunu düşündükleri kişilerin adlarını çanak çömlek parçaları (<em>ostrakon</em>) üzerine yazarak bir oylama yapıyorlardı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bir kişinin adı 6.000 yurttaş tarafından çanak çömlek parçalarına yazılmışsa, o kişi on yıllık bir süre için polis dışına sürgün edilirdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Burada sözü edilen <em>ostrakismos</em> uygulaması Montesquieu’nun <em>kuvvetler ayrılığı teorisi</em>nin ilham kaynağı sayılır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Montesquieu insan doğasının oldukça kötü olduğunu söylüyordu: “<em>İnsan kötüye eğilimlidir; bencillik, gurur, kıskançlık ve iktidar peşinde koşma tutkularıyla hareket eder</em>.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu nedenle “<em>deneyim göstermiştir ki kendisine iktidar verilen her insan bu iktidarı kötüye kullanmaya ve bir sınırla karşılaşıncaya kadar bu iktidarı kötüye kullanmaya devam etmeye, yetkisini son sınırına kadar götürmeye eğilimlidir</em>.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Antik demokrasiyi inşa edenler Montesquieu’nun bu söylediklerini yüzyıllar önce keşfederek önlem almışlardı: İktidarı kendi çıkarına kullanma ihtimali olan yurttaşlar 6000 kişinin oyuyla kentin dışına 10 yıllık bir süre için sürgün ediliyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Demokrasilerin bir başka güvenlik supabı bu yazının konusu olan görev süreleriydi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Demokrasinin M. Ö. V. Yüzyılda kurumsallaşmasıyla birlikte kurumların yapısında önemli değişiklikler oldu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Önceleri 10 yıllığına görev yapmak için seçilen yüksek devlet görevlilerinin sayıları 9’a çıkarıldı ve görev süreleri 1 yıla düşürüldü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Demokrasi kurumsallaştıktan sonra bunların sayısı 10’a çıkarıldı ve çoğulculuğu sağlamak amacıyla kent yeniden bölümlenerek kentin her bir bölümünden 1 yüksek yönetici seçilmesine olanak tanındı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Daha önce dört kabileden 100’er kişinin seçilmesiyle oluşan <em>dörtyüzler meclisi,</em> kabile yapısının kan bağına dayalı olmaktan çıkarılmasıyla yeni kabile yapısına uyduruldu: Artık her kabileden 50 kişinin seçilmesiyle <em>beşyüzler meclisi</em> oluştu.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff"><em>Beşyüzler meclisi</em>ndeki görev süreleri kısaltıldı; seçimler demokratik esaslara bağlandı: <strong><em>Bir yıl </em></strong>görevde kalan üyeler, adaylıklarını koyan otuz yaşını aşkın <em>deme yurttaşları</em> (<em>demotes</em>) arasından <strong><em>kur’a çekilerek</em></strong> belirleniyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu dönemde günümüz hükümetlerine benzeyen bir yönetim kurulu (<em>prytaneia</em>) oluşturuldu:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Yeni <em>yönetim kurulu</em>, <em>beşyüzler meclisinin </em>kabile grupları tarafından oluşturuluyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Her kabile yılın onda birlik süresince (sadece 36 gün) <em>beşyüzler meclisinin</em> yönetim kurulu olarak görev yapıyordu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff"><strong>Özetle yurttaşların eşitliğine dayalı olan demokrasilerde bir taraftan bütün yurttaşların kamusal görev almalarına özen gösterilirken, diğer taraftan herhangi bir yurttaşın sivrilerek kamu gücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasının kesin olarak önüne geçilmişti.</strong></span></span></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff"><em>Prytaneia epistates</em> adındaki kurul başkanı, <strong><em>hergün</em></strong> kura ile yeniden seçiliyordu ve kur’a ile seçilen bu kişi aynı zamanda <em>beşyüzler meclisi</em> ile <em>halk meclisi</em>’nin de başkanıydı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu durumda her yurttaşın herhangi bir çaba göstermeksizin bir gün meclislerin başkanı olma şansı vardı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Hem yönetim kurulunun kısa süreli görev yapması ve hem de başkanın günlük seçilmesi etkili devlet görevlilerinin tiranlaşmasına karşı bir önlem olarak tasarlanmıştı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Görevler 1 gün, 36 gün, 1 yıl gibi kısa süreler için veriliyordu; demokrasinin kurumsallaşmasıyla birlikte ömür boyu görevler, on yıllık görevlere son verildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Özetle yurttaşların eşitliğine dayalı olan demokrasilerde bir taraftan bütün yurttaşların kamusal görev almalarına özen gösterilirken, diğer taraftan herhangi bir yurttaşın sivrilerek kamu gücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasının kesin olarak önüne geçilmişti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Görev sürelerinin kısa olması, hem daha çok yurttaşın kamu görevlerinde bulunmasını olanaklı kılıyor, hem de göreve gelenlerin yetkilerini kendi çıkarları için kullanmalarını önlüyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bugünkü demokrasiler antik demokrasinin bu ilkelerinden hareketle önlemler almaya çalışmaktadırlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Demokrasilerde en fazla bir ya da iki kez seçilmeye ilişkin kurallar bu mantıktan hareketle üretildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Örneğin ABD de başkanların en fazla iki kez seçileceklerine ilişkin 1951 Anayasa değişikliğinde bu düşünceler kullanıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Demokrasilerde <em>demagoglar</em> ortaya çıkıp halk yığınlarını kandırmaya ve kendi çıkarlarını çoğunluklara onaylatmaya başlayınca demokrasiler çöktü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu analizi okuduktan sonra “<em>Ne yani Krallıkla yönetilen İngiltere gibi ülkeler demokrasi değil mi?</em>” türünde soru soranlar olacaktır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Cevap şudur:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">İngiltere bir demokrasidir ve dolayısıyla “<em>Krallık</em>”, <strong><em>Kralın sembolik yetkili olması koşuluyla </em></strong>demokrasi ile bağdaşır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Krallık Cumhuriyetle bağdaşmaz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Ancak sembolik yetkili olmayan bir Krallık demokrasiyle de bağdaşmaz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">İngiltere’de Krallığın demokrasi ile bağdaşmasının temel nedeni, Kralın sadece geleneği temsil etmesi ve İngiliz halkının geleneklerine bağlı olmasıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Kral “<em>yürütme</em>” iktidarının sadece sembolik kanadıdır ve yürütmenin sorumlu kanadı olan Bakanlar Kurulu Parlamentoya karşı siyasal sorumluluğa sahiptir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">İngiltere’nin geleneklerinden biri olan “<em>Kral yanlış yapmaz</em>” ilkesi, Kralın yetkisiz kılınması sayesinde korunabilmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Kral, mutlak olduğu için değil yetkisiz olduğu için sorumsuzdur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Demokratik hukuk devletlerinde yetkili olan herkes sorumludur; sorumluluktan kurtulmak için yetkiden vazgeçmek gerekir; İngiliz Kralı öyle yapmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Dolayısıyla yürütmede bir payı olmayan Kral’ın kullanabileceği bir yetki olmadığından demokrasi için bir tehdit oluşturması mümkün değildir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Daha açık söylemek gerekirse, Krallık bütün yetkilerinden arındırıldıktan sonra demokrasiyle uyumlu hale getirilmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">İngiliz tarihinde Kralın yetkili olduğunu iddia ettiği dönemlerde olmuştur ve bu dönemlerde Parlamento ile Kral arasında iç savaş yaşanmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Dolayısıyla demokrasilerde asıl sorun görevli kişilerin ellerinde tuttukları yetkiyi kendi çıkarlarına kullanma olanaklarının bulunmasıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Görevliler hem karar alıp uygulayabiliyor, hem de bu iktidarı uzun süre ellerinde tutuyorlarsa, demokrasinin yaşama şansı yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Peki ya cumhuriyetlerde durum nedir?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bunun için Roma’ya bir yolculuk yapmak gerekir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Günümüzde Latince <strong><em>Res Publica</em></strong> karşılığı olarak İngilizce’de <strong><em>republic</em></strong>, Fransızca’da <strong><em>republique</em></strong>, İtalyanca’da <strong><em>republica</em></strong>, Almanca’da <strong><em>republik</em></strong> sözcükleri kullanılmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Latince <strong><em>res publica</em></strong>, <strong><em>res privata</em></strong>’nın karşıtıdır; özel şahıslara ait olanın karşısında halka ait olanı gösterir. (<strong><em>res</em></strong>: ait olmak, <strong><em>publica</em></strong>: halk, kamu)&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Cumhuriyet özel kişilere ya da sınıflara ait olmayıp halka ait olandır; ancak halk adına karar veren yetkili meclislerdir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Cumhuriyetin başlarında meclislere hâkim olan soylular olduğundan Roma Cumhuriyeti bir “<em>aristokratik cumhuriyet</em>” idi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Mücadeleler sonunda <strong><em>pleb</em></strong>ler de <strong><em>patricus</em></strong>lar gibi meclislerde söz sahibi olmaya başlayınca “<em>aristokratik cumhuriyet</em>” “<em>demokratik cumhuriyet</em>”e evrildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Cumhuriyet rejimini inşa eden Roma’da, Antik demokraside olduğu gibi halkın doğrudan yönetime katılması söz konusu değildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Roma’da halk <em>Senato</em>, <em>Comitia Curiata</em> ve <em>Comitia Centuriata</em> gibi Meclisler aracılığıyla temsil ediliyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Pleblerin ayaklanıp önemli ödünler koparmalarından sonra hem particileri hem de plebleri içeren <em>Tribünler Meclisi</em> kuruldu; cumhuriyet demokratikleşti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Cumhuriyetin yarattığı en önemli kurum, Krallık döneminde ömür boyu görev yapan kralların yerine gelen yürütme erkini kullanan <strong><em>konsüllük</em></strong>lerdi.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Roma Cumhuriyetinde iki <strong><em>konsül</em></strong> vardı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu konsüller <strong><em>comitia centuriata</em></strong> tarafından <strong><em>bir yıl için</em></strong> seçiliyordu; görev süreleri sona erdiğinde sıradan yurttaşa dönüşüyor ve görevleri sırasında yaptıkları işlerden sorumlu tutuluyorlardı.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Konsüllüğe ilişkin olan ve diğer anayasal uygulamaların da temeli olan iki ilke bulunmaktaydı:&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">(1) <em>İkiz birlikte yönetme</em>,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">(2) <em>Yıllık olma</em>.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">İkiz olarak ortaklaşa ve bir yıllığına yöneten konsüller <strong><em>imperium</em></strong> yetkisiyle donatılmıştı.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Konsüller arasında uyuşmazlık olduğunda olumsuz görüş geçerliydi; bir başka anlatımla bir karar alınabilmesi için her iki konsülün de aynı fikirde olması zorunluydu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Halk Meclisi tarafından seçilen <strong><em>konsül</em></strong>’ler halkın temsilcisi durumundaydı ve orduya komuta etmek dâhil olmak üzere bütün devlet işlerini yönetmekteydi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu çözümlemeden anlaşılacağı gibi Roma’nın “<em>Cumhuriyet</em>” olarak adlandırılmasının temel nedeni, halkta, yönetimin kendilerine ait olduğu inancının bulunmasıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Halkın kendisi yönetime katılmamakla birlikte, Meclisler, halkı temsil yeteneğine sahip yürütmeyi, yani konsülleri seçmektedirler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu Meclislere halkın katılımının artması aristokratik cumhuriyeti demokratik cumhuriyete dönüştürdü.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff"><strong>Roma Anayasası ile kurulan önemli kurumlardan birisi de “diktatörlük” kurumu idi.</strong></span></span></span></em></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff"><strong>O zamanlarda “diktatörlük” günümüzdeki kötüleyici anlama sahip değildi. Diktatörler günümüzdeki anlamından farklı olarak olağanüstü dönemlerde krizleri yönetmek üzere konsüller tarafından atanıp Senato tarafından görevlendiriliyordu. Diktatörlerin görev süreleri 6 ayla sınırlıydı.</strong></span></span></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Dolayısıyla demokrasi ve cumhuriyet birbirinden farklı kavramlar olmakla birlikte, demokratik bir cumhuriyet kurmak mümkündür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Kritik nokta halkı temsil ettiği düşünülen devlet başkanının seçimle gelmesidir; bu seçimin halk tarafından doğrudan yapılması gerekmemektedir. (İngiltere’nin demokrasi olmasına rağmen Cumhuriyet olmamasının nedeni budur).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Roma Anayasası ile kurulan önemli kurumlardan birisi de “<strong><em>diktatörlük</em></strong>” kurumu idi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">O zamanlarda “<strong><em>diktatörlük” </em></strong>günümüzdeki kötüleyici anlama sahip değildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff"><strong><em>Diktatörler</em></strong><em> </em>günümüzdeki anlamından farklı olarak olağanüstü dönemlerde krizleri yönetmek üzere konsüller tarafından atanıp Senato tarafından görevlendiriliyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Diktatörlerin görev süreleri <strong><em>6 ayla</em></strong> sınırlıydı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Roma’nın Cumhuriyetten İmparatorluğa dönüşümü diktatörlüğe yapılan atamalarda görev süresine uyulmaması sonucunda gerçekleşti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Roma, fetihler sonucunda İspanya’dan Batı Anadolu’ya kadar uzanan ve Akdeniz bölgesine hükmeden bir devlete dönüştü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Fetihlerin sonunda Roma’da işsiz ve parasız durumda olan kabarık ve tedirgin bir kitle oluştu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Düzensizliğin artması üzerine alınan yeni bir kararla paralı ve sürekli bir ordu kuruldu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Profesyonel ordunun kurulmasına öncülük eden <em>Marius</em>, 100 yılına kadar ardarda altı kez konsül seçilmesine rağmen, askerlerine dayanarak iktidarını kurma başarısı gösteremedi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu başarıyı Roma tarihinde ilk kez ordusuyla Roma kenti üzerine yürüyüp savunmasız kenti ele geçiren ve ardından iç savaşa son veren, <strong><em>Optimates</em></strong> partisinin (zenginlerin partisi) desteğine sahip <strong><em>Sulla</em></strong> gösterdi.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff"><strong><em>Sulla</em></strong>, kendisini 81 yılında <strong><em>süresiz olarak</em></strong> <strong><em>diktatör</em></strong> seçtirdi; düzeni sağladığına inanarak 79 yılında görevden çekildi ve bir yıl sonra öldü.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Bu zamana kadar Senato tarafından altı ayı geçmemek üzere seçilen diktatör bundan böyle sürekli olarak seçilebilir hale geldi.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Sulla ölse de girişimi, monarşi fikrini güçlendirdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">52 yılında Senato <strong><em>Pompeius</em></strong>’a olağanüstü yarı diktatörlük yetkileri verdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff"><strong><em>Pompeius</em></strong> daha sonra <strong><em>tek başına konsül</em></strong><em> </em>olarak atandı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff"><strong><em>Caesar</em></strong> 46 yılında yaşam boyu <strong><em>imperator</em></strong> olarak atandı; on yıl için <strong><em>consul</em></strong> seçildi ve 44 yılında <strong><em>diktatörlüğü</em></strong> sürekli bir nitelik aldı; dini kullanmak amacıyla başrahiplik görevini üstlendi ve <strong><em>Senato</em></strong> tarafından <em>yarı tanrı</em> ilan edildi.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff"><strong><em>Octavianus</em></strong>'un <strong><em>Senato</em></strong>’nun kararıyla <strong><em>Augustus</em></strong> adını almasıyla birlikte, 27 yılında Roma bir imparatorluğa dönüştü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Özetlemek gerekirse&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">(1) Senato üyesi olan soylular elde ettikleri ayrıcalıkları kaybetmemek için Senato’nun ve Cumhuriyet’in devam için mücadele ettiler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">(2) Fetihler, sınırların genişlemesine, yabacıların vatandaşlık taleplerinin artmasına ve taleplerin karşılık bulmasıyla sonuçlandı. Yabancılara vatandaşlık verilmesiyle Roma Cumhuriyeti’nin temel değerleri çürümeye başladı ve ordu komutanlarına bağlılık temel değer halini aldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">(3) Soyluların giderek zenginleşmesi halkın yoksullaşmasına ve topraklarını kaybetmesine neden oldu ve toprak reformu vaat edenler iktidarı elde ettiler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">(4) Bu süreçte ortaya çıkan krizleri bastıran diktatörler görev sürelerini aşacak biçimde başta kalınca imparatorluğun kapıları açıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">(5) Ordu komutanları birbirleri karşısında üstünlük gösteremeyince önce <strong><em>triumvirlik</em></strong> ve <strong><em>duumvirlik</em></strong> yönetimlerinde birlikte yönettiler; ortaklıklarını güçlendirmek için birbirleriyle evlilikler yaptılar ancak sonunda güçlendiklerinde tek başlarına iktidarı ele geçirdiler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Roma Cumhuriyeti deneyimi görev sürelerine uyulmamasının Cumhuriyetin yaşama şansını sonlandırdığını göstermektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Antik demokrasi ve cumhuriyet örnekleri, demokrasi ve cumhuriyetin çok sayıda kurum, kural ve ilkenin varlığını gerekli kıldığını göstermektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Seçimle gelenlerin çok uzun süreler iktidarda kalmaları antik dönemde demokrasi ve cumhuriyete yönelik bir tehdit idi ve halen tehdit olmayı sürdürmektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Uzun süre iktidarda kalanlar yönetimi kendi kişisel çıkarları için kullanma eğiliminde olacaklarından hukuk devletinin de yaşama şansı yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Tarihsel deneyimler göstermiştir ki uzun süren kamu görevleri söz konusu olduğunda sorun sadece bir kişinin seçilmesi sorunu değildir; cumhuriyet, demokrasi ve hukuk devletinin sonu sorunudur.</span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 18 Mar 2025 07:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/demokrasi-ve-cumhuriyetlerde-gorev-sureleri-uzerine-1742235815.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Platon’da kadın erkek eşitliği üzerine</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/platonda-kadin-erkek-esitligi-uzerine-10590</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/platonda-kadin-erkek-esitligi-uzerine-10590</guid>
                <description><![CDATA[Tarikat, cemaat ve benzeri nitelikteki yapılar Platon’un mağarasıdır ve mürit ya da üyeler mağaranın duvarının ardında boyunlarından ve ayaklarından zincire vurulmuş durumdadır. Henüz 5-6 yaşlarında evlendirilen ya da peçe-çarşafın içine sokulan kız çocukları Platon’un mağarasında zincire vurulan mahkumları andırır. Aklın dışlanmasını zorunlu kılan bu tür örgütlenmelerde kadın erkek eşitliği sağlanamaz ve zorla sağlansa bile sonuç doğurmaz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Platon’un kadın erkek eşitliğine ilişkin düşünceleri sadece koruyucular (ve dolayısıyla yöneticiler) sınıfı için geçerlidir. Bu sınıflar vücuttaki baş (akıl) ve yüreğe karşılık gelir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunun anlamı açıktır: <em>Aklın kullanıldığı yerde kadın ve erkek eşittir</em>.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimileri Platon’un bir <em>kadın düşmanı</em> olduğunu söyler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkaları, tam tersine, onu <em>kadın erkek eşitliğinin ilk savunucusu </em>olarak görür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bazıları ise bu iki sonuca bakarak Platon’u çelişkili bir düşünür olarak değerlendirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu farklı sonuçlar Platon’u bütünlüğü içinde okumamaktan kaynaklanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında bu sorun siyasal düşünceler tarihinde genel bir sorundur: Herhangi bir düşünürün belirli bir eserinin bir bölümünden hareketle sonuç üretme sorunu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon’un genel felsefesi gözönünde bulundurulduğunda günümüze de ışık tutacak bir kadın erkek eşitliği savunusu bulmak mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Antik demokrasinin yozlaşmasına bilge hocası Sokrates’in ölüm cezasına çarptırılmasıyla tanık olan Platon tam bir demokrasi düşmanı kesilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liyakatsiz çoğunluğun yönetimi ele geçirmesi durumunda demokrasinin yol açabileceği sorunlara yakından tanık olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Platon’un bu düşünceleri bugün bile yabana atılabilecek gibi değildir. Örneğin Amerikan demokrasisi içinde Donald Trump ve Elon Musk gibi iki demagog ve oligark son yapılan seçimlerde iktidarı ele geçirebildiler. Demokrasiden oligarşiye geçiş yönünde çok sayıda mesajı bulunan bu figürler, çıkarları oligarklarla bağdaşmayan çoğunluk tarafından desteklendiler.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon da dâhil olmak üzere antik dönemde bilgi ile ahlak arasında çok sağlam bir bağlantı kurulur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ahlaklı olmak doğru ile yanlış, iyi ile kötü arasında seçim yapmayı gerektirir; doğrunun ve iyinin seçilebilmesi için doğru ve iyinin, yanlış ve kötünün ne olduğunun bilinmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin Sokrates’e göre kötülük yapan birisi kötü olduğundan kötülük yapmaz; kötünün ne olduğunu bilmediğinden kötülük yapar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden ahlaklı olabilmek için <strong><em>gerçek</em></strong> iyinin ve kötünün bilgisine sahip olmak gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda ahlak ve bilgi arasında kopmaz bir ilişki vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çoğunluğun yaptığı yanlışları gören Platon, hocası Sokrates’ten farklı olarak, çoğunluğun eğitilemeyeceğini ve doğru ile yanlışın bilgisiyle donatılamayacağını düşünür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon, düşüncelerini açıklamak için çok sayıda “<em>mitos</em>” (efsaneler) kullanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu mitoslardan birisi “<strong><em>Mağara Mitosu</em></strong>”dur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon, içinde insanların olduğu, boydan boya ışığa açılan bir girişi olan bir yer altı mağarası tasarlamamızı ister. Mağarada insanlar çocukluklarından beri ayaklarından ve boyunlarından zincire vurulmuşlardır; ne kımıldayabilmekte, ne kafalarını oynatabilmekte ne de burunlarının ucundan başka bir yer görebilmektedirler; yüzleri mağaranın arka duvarına dönüktür. Arkalarında yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldamaktadır. Mahkûmlarla ateş arasında dimdik bir yol bulunmaktadır. Bu yol boyunca insan boyu yüksekliğinde bir duvar vardır. Duvarın arkasında insanlar duvar boyunca ellerinin üzerinde taştan, tahtadan yapılmış insana, hayvana ve başka şeylere benzeyen kuklalar taşıyarak yürümektedirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Picture1fahribakirci.png" style="height:282px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu mahkûmlardan biri kurtarılarak ayağa kaldırılır ve başı çevrilerek yürütülürse hayatı boyunca gördüğü şeylerin aslında sadece kuklaların gölgesi olduğunu anlayacaktır. Duvarın arkasına götürülürse, kuklaların da gerçek olmadığını ve asıl insanların duvarın kenarında yürümekte olduğunu görecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bunu yapsa bile henüz gerçeğe ulaşmış değildir. Mahkûm zor ve sarp yokuştan geçirilerek mağaranın dışına çıkarılırsa gözleri kamaşır, gerçek denen nesneleri de göremez hale gelir. Gözlerinin kamaşması geçtikçe önce gölgeleri, sonra insanların ve kuklaların sudaki yansımalarını, sonra da kendilerini görür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzle karşılaştırılırsa, her gün olayları TV’lerdeki çarpıtılmış haberlerden, yorumlardan dizilerden, yarışmalardan izleyen büyük çoğunluk Platon’un mağarasının dibindeki kuklaların gölgesini gerçek zanneden insanlar gibidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mağaranın çıkışına yönelmek cehaletten kurtulmanın başlangıcını simgelemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon bu benzetmeyi sıradan insanlarla filozoflar arasındaki farkı ortaya koymak için yapmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Platon sıradan insanların filozofların yardımı olmaksızın mağaranın çıkışına yönelemeyeceklerini ve mağaradan çıkış için filozofun yardımının zorunlu olduğunu düşünmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda soru, filozofun diğer insanlardan neden farklı olduğu sorusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon burada Hristiyan felsefesinin temeli olan bir ayrım yapar: <em>idealar dünyası</em> ve <em>nesneler dünyası</em>. (Bu ayrım Hristiyan felsefesinin kurucusu Augustinus’ta <em>gökyüzü dünyası-yeryüzü dünyası</em> ayrımı olarak yeniden biçimlendirilmiştir.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon’a göre gerçek bilgi idealar dünyasındadır; nesneler dünyası olan yeryüzünde ideaların sadece bozuk kopyaları vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İdea, gerçek bilgi; sanı, yeryüzünde sahip olunan yanıltıcı bilgidir(sanı).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman yapılması gereken bellidir; idealar dünyasına gidip gerçek bilgiyi bulmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon bu amaçla yeni bir mitos kullanır: “<strong><em>Kanatlı araba mitosu”</em></strong></span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Picture2fahribakirci.png" style="height:345px; width:800px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mitosa göre ruhun gıdaları olan idealar gökyüzünün üzerinde bulunurlar ve ruhlar bu ideaları seyrederler. Gökyüzünün üzerinde yukarıya doğru bir açıklık vardır ve ruhlar bu açıklıktan geçerek ideaları görürler. Ruhlar iki at tarafından çekilen ve bir arabacısı bulunan kanatlı arabalara benzerler. İnsanların ruhlarının atlarından beyaz olanı iyi, siyah olanı kötüdür. Bu yüzden insanların ruhları ideaları belli aralıklarla ve yarım yamalak görebilirler. Nefsi temsil eden kötü at sürekli olarak arabayı aşağılara çekmeye çalışır ve arabacının iyi ideasını görmesini engellemeye çalışır. Kötü at çırpınışları sonunda başarılı olursa araba kanatlarını yitirir ve kanatlarını yitiren ruh yeryüzüne düşer ve bir bedenin içine girer. Bu, ruh ile bedenden kurulu ölümlü insanın doğuşudur. (Hristiyanlık inancında insanın yeryüzüne günahkâr düşmesinde olduğu gibi).</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kanatlı araba mitosu kullanıldığında şöyle bir sonuca ulaşılabilir: Arabacı ruhun ussal parçası, beyaz at yürekli parçası, siyah at da itkisel parçasıdır. Ussal parçanın yani arabacının bağlaşığı olan yürekli parça ya da beyaz at, arabacının buyruklarıyla kolayca sürülür. İtkisel parça olan siyah at ise tensel maddi tutkuların sesine boyun eğer.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon’a göre ideaları yeryüzünde hatırlayacak olan ruhtur ve bu hatırlama “<em>ruhun ölümsüzlüğü</em>” sayesinde gerçekleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak ruhun üç parçası vardır ve her insanda ruhun bu parçalarından biri daha etkindir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon ruhu devinimin kaynağı olarak tanımlar. Devinimin kaynağı olan ruh hem tek başına idealar evrenindedir hem de ölümlü bedenle birlikte nesneler evrenindedir. Farklı evrenlerde bulunması, ruhun hem nesneler evrenine ait hem de idealar evrenine ait parçaları yapısında barındırmasına neden olur. Ruh bir yanda yeryüzüne ilişkin tutkuları içerir, diğer taraftan da bu tutkuların denetlenmesini sağlayarak insanın idealar evrenine yönelmesini sağlar. Ruhun hem nesneler evrenine ve hem de idealar evrenine sürükleyen bölümleri üç parçadır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1. <em>Ussal Parça</em>: Ruhun, insanı hayvandan ayıran ve tanrısala yaklaştıran en üstün öğesidir. Kafada bulunur. Günlük işlevi itkisel parçayı denetim altında tutmak, nihai ereği idealara ulaşıp onları seyretmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. <em>Yürekli Parça</em>: İnsandaki ahlaksal yürekliliğe daha yakın ve aklın bağlaşığıdır. Yürekte bulunur. İtkisel parça ile ussal parça arasında bağdaştırıcı işlevi görür. Ruhun kızan coşan tarafıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3. <em>İtkisel Parça</em>: Bedensel, maddi isteklerle ilgilidir. Midede bulunur, acıkır, sever, susar, doymak ve haz almak ister.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanatlı araba mitosu kullanıldığında şöyle bir sonuca ulaşılabilir: Arabacı ruhun ussal parçası, beyaz at yürekli parçası, siyah at da itkisel parçasıdır. Ussal parçanın yani arabacının bağlaşığı olan yürekli parça ya da beyaz at, arabacının buyruklarıyla kolayca sürülür. İtkisel parça olan siyah at ise tensel maddi tutkuların sesine boyun eğer. İtkisel parça kendi başına buyruk davranarak arabayı devirebilir, yoldan çıkarabilir. Buna karşılık arabanın sürücüsüyle yani ussal parça ile arabanın düzeninin birliğinin korunmasında işbirliği yapan yürekli bölüm beyaz attır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her insanda ruhun bir bölümü egemendir. Dolayısıyla ruhun üç parçasına karşılık düşen üç ayrı insan tipi vardır. Ruhun bedene hükmetmesi gerekiyorsa, ruhtaki ussal parçanın da diğer iki parçayı yönetmesi gerekir. İdealara ulaşabilen insan, ruhunda ussal parçanın ağır bastığı kişidir. Ancak bu tür kişiler çok azdır. Sadece azınlıkta olan bu kişiler, yani sadece filozoflar ruhun üç parçasını doğru hiyerarşik düzene sokarak gerçek bilgiye ya da idealara ulaşabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filozof, idealar dünyasındaki ideayı (gerçek bilgiyi) gördüğünden, onu yeryüzünde anımsayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıradan insanların ruhu gerçek bilgiyi görmediğinden filozofun yardımına muhtaçtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda yeryüzünde ideal devleti kuracak ve yönetecek olan sadece filozoftur; çünkü gerçeğin bilgisine yalnızca filozof sahiptir. Filozofun yapması gereken idealar dünyasında gördüğü gerçek bilgiyi hatırlamaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeryüzünde mutlu bir yaşam için filozof tarafından idealar dünyasından esinlenen bir “<em>ideal devletin</em>” kurulması gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vücut nasıl akıl tarafından yönetiliyorsa, toplumun da akıllı insanlar, yani filozoflar tarafından yönetilmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu felsefenin sonucu, “<em>organizmacı toplum</em>” anlayışıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplum bir organizmadır ve organizmanın yaşayabilmesi için üç temel işlevin yerine getirilmesi gerekir: <em>Yönetim</em>, <em>korunma</em> ve <em>beslenme</em>. Bu üç işlev insan vücudunun üç organına karşılık gelir: Akıl, yürek ve mide. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Organizmacı toplum anlayışında birey organizmanın selülünden başka bir şey değildir. Bireyin görevi tıpkı bir selül gibi önceden saptanmıştır ve birey sadece bu görevi yerine getirmekle yükümlüdür. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mitos’a göre bütün insanlar gerçekte silahları, eşyalarıyla birlikte yerin altında yetişmiştir. Toprak insanları bir ana gibi iyice büyüttükten sonra yeryüzüne çıkarmıştır. Üzerinde yaşanmakta olan toprak, onu emziren anasıdır. Dolayısıyla ona saldıran olursa, bu saldırıdan korumak her insanın borcudur.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devletin parçalarından birinin işbölümü ilkesine göre kendisine düşen işlevini yerine getirmemesi ya da kopması, sakatlanmasına ya da yaşamını yitirmesine neden olur. Devletteki sınıflar ve meslekler devletin organlarıdır ve hepsi baş olan devletin yönetimi altındadır. Ancak bu boyun eğme bir zorlamayla ya da sözleşmeyle değil organizmanın ve parçalarının yararına olduğundan doğaldır. Bu nedenle toplumun bölünmüşlüğü ve yöneten yönetilen ayrımı doğaldır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her devlette (1) Üretim, (2) Koruma, (3)Yönetim biçiminde 3 işlev vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu üç temel işleve karşılık gelen üç toplumsal sınıf vardır: (1) Üreticiler, (2) Koruyucular, (3) Yöneticiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yöneticiler koruyucuların içinden çıktıklarından toplum aslında <em>yönetenler</em> ve <em>yönetilenler</em> biçiminde iki parçaya bölünmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sınıfların her biri organizmanın bir parçasını oluşturur. İnsan vücudu ile karşılaştırılırsa, yöneticiler “baş”, koruyucular “göğüs”, üreticiler “mide”ye benzetilebilir. Vücudun her üç parçası da devletin ya da toplumun varlığını sürdürmesi için zorunludur. Vücudun maddi gereksinimleri, beslenmesi mide organıyla, manevi gereksinimleri ve korunması göğüs aracılığıyla, yönetimi de baş ve başın içindeki akılla sağlanmaktadır. Dolayısıyla bu sınıfsal bölünme toplumun parçalanmasını değil, organik dayanışmanın zorunluluğunu ve birliğin organik temellerini gösterir. “<em>Devletin doğru olması her üç sınıfın kendi işlerini görmesine</em>” bağlıdır. Nasıl ki “<em>içimizdeki yanlardan her biri kendi işini gördüğünde biz de ödevini yapan doğru kişiler oluruz</em>”, devletin de doğru devlet olması için içindeki her sınıfın kendi işini yapması gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon kitlelerin toplumdaki yerlerini benimsemelerini sağlamak için bir başka mitos kullanır: “<em>Metaller mitosu</em>” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mitos’a göre bütün insanlar gerçekte silahları, eşyalarıyla birlikte yerin altında yetişmiştir. Toprak insanları bir ana gibi iyice büyüttükten sonra yeryüzüne çıkarmıştır. Üzerinde yaşanmakta olan toprak, onu emziren anasıdır. Dolayısıyla ona saldıran olursa, bu saldırıdan korumak her insanın borcudur. Diğer taraftan aynı toprağın çocukları olan insanlar kardeştirler. Ancak Tanrı bu kardeşleri yaratırken önderlerin ya da yöneticilerin mayasına altın; yardımcıların ya da koruyucuların mayasına gümüş; çiftçi ve işçilerden oluşan üreticilerin mayasına da demir ve tunç katmıştır.</span></span></p>

<table cellspacing="0" class="Table" style="border-collapse:collapse; border:none; width:542px">
	<tbody>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ruhsal Parçalar</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumsal</strong></span></span></p>

			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sınıflar</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erdemler</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan Türleri</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vücudun Bölümleri</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Arabanın Parçaları</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black; vertical-align:top; width:16px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kalıtımsal Farklılıklar</strong></span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ussal</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yönetici</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilgelik</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilgisever</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Baş</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arabacı</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:16px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altın Cevherliler</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yürekli</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Koruyucu</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yiğitlik</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ünsever</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göğüs</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beyaz At</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:16px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gümüş Cevherliler</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtkisel</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üretici</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ölçülülük</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Parasever</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mide</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:88px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyah At</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:none; border-right:1px solid black; border-top:none; vertical-align:top; width:16px">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demir-Tunç Cevherliler</span></span></p>
			</td>
		</tr>
	</tbody>
</table>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon’un kadın erkek eşitliği ve eşitsizliği ile ilgili düşünceleri genel felsefesi üzerine oturtulmadan anlaşılamaz. Bu yüzden buraya kadar genel felsefesini özetledim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi yazının konusu olan kadın erkek eşitliğine başlayalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon’un kadın erkek eşitliğine ilişkin düşünceleri sadece koruyucular (ve dolayısıyla yöneticiler) sınıfı için geçerlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sınıflar vücuttaki baş (akıl) ve yüreğe karşılık gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun anlamı açıktır: <strong><em>Aklın kullanıldığı yerde kadın ve erkek eşittir</em></strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altın mayalı yöneticiler gümüş mayalı koruyucular içinde yetiştiğinden, altın mayalılar sınıfı ile gümüş mayalılar sınıfı arasında tam bir geçişkenlik vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Koruyucular, Platon için ideal devletin varlığını sürekliliğini sağlayan temel sınıf olduğundan çok önemli bir sınıftır ve bu nedenle <em>Devlet</em> adlı yapıtın önemli bir kısmı koruyuculara ayrılmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Koruyucular her şeyden önce organizmanın “baş”ını, “us”unu oluşturan ve aralarındaki birlik yok olduğunda kaçınılmaz olarak devletin yıkılmasına neden olan yöneticiler sınıfının kaynağıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Koruyuculardan çeşitli yaşlarda girdikleri sınavlarda başarılı olanlar ve diyalektik eğitimini başarıyla tamamlayanlar elli yaşından sonra yönetici olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon’un kendi sözleriyle…<em>Yurdu koruyacak adam, yaradılışı bakımından filozof, azgın, çevik ve güçlü olacak</em>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok iyi eğitim almış koruyucular, kendilerinden sayısal olarak üstün olan düşman güçleri yenecek biçimde yetiştirilmiş olup ülke savunmasını sağlarlar. Koruyucular ayrıca içeride de düzeni ya da iç güvenliği sağlamakla yükümlüdürler. Askerlik hizmetini profesyonelleştirerek ve böylece halkın eline silah verilmesi engellenerek iç güvenliğin önemli bir kısmı halledilmiş olur. Dolayısıyla koruyucuların özenle seçilmesi, özenle eğitilmeleri ve yaşamlarının özenle düzenlenmesi zorunludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Koruyucu olarak en dayanıklı, en yiğit ve olanaklıysa en güzeller seçilir. Seçim için sadece iyi huylu, aklı başında olmak yetmez, verilecek eğitime elverişli bir yaradılışta doğmuş olma koşulu da aranır. Eğitime elverişli bir yaradılışta doğmuş olmak, anlama kapasitesi ve öğrenme kolaylığı bakımlarından elverişli olmak anlamını taşır. Bu kişilerde güçlü bir bellek, çalışarak yorulmama, her türlü işi sevme özellikleri vardır. Bu kişiler felsefeyi seven “<em>felsefenin öz evlatları</em>”dır. Seçim yapılırken ölçülülük, yiğitlik, büyüklük gibi değerlere bakılır ve bu açılardan doğuştan bozuk olanlar elenir. Bu kişilerin bedenleri de kafaları da sağlamdır; bunların çetin bir eğitimden geçirilmeleri yoluyla devlet ve anayasa korunabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altın ve gümüş mayalı çocuklar doğdukları anda, kız-erkek ayrımı yapılmadan anne-babalarından alınarak ortak bir kurula verilir; baba ve ana oğlunu ve kızını, kız ve oğul da ana babasını bilmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kurulda kadınlar ve erkekler bulunur çünkü devlet işlerinde her iki cins ortaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çocuklar, kentin belli yerinde yerleşmiş bakıcı kadınlara verilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğuştan kusurlu çocuklar burada ayıklanır ve gözden uzak uygun bir yere bırakılır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göğüsleri süt dolu olan analar yuvaya getirilerek, kendi çocuklarını tanımamalarına özen gösterilerek, çocukları emzirmeleri sağlanır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocukları eğitme işi erkek bakıcılara bırakılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocuklara büyüdükleri zaman yapacakları işi daha yakından görmeleri için önce ata binme eğitimi verilir ve güçleri yettiğinde savaşa götürülür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocuklar her yaşta gözetlenir ve toplumun yararına işler gören, zararından kaçınan insanlar oldukları kanıtlanacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Koruyucular toplumun yararını gözetme ilkesi bakımından her türlü sınavdan geçirilir, bu ilkeyi unutmaları ya da değiştirmeleri gereken koşullar içine sokulur ve ödevlerini unutmayanlar, aldanmayanlar koruyucu kalır; çocukluğunda, delikanlılığında ve olgun çağında bu denemelerden başarıyla çıkanlar devletin yöneticisi olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aritmetik, geometri ve diyalektik eğitimine başlanmadan önce diğer bütün bilimlere daha çocukken başlanır ve yirmi yaşına kadar bütün bilgiler karmaşık olarak verilir. Eğitim çocuklara bir oyun gibi sunulur. Bütün bu süreçte işlerde, derslerde ve tehlikelerde en atılgan olanlar bir kenara ayrılır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bundan sonra yirmisine varanlar arasında bir seçme yapılır. Seçilenlere daha önceden karmakarışık verilmekte olan bilgiler artık bir sıraya göre verilmeye başlanır. Bu aşamada koruyucuların hem bilimlerin kendi kendileriyle hem de gerçek varlıkla ilintileri geniş bir görüşle kavrayıp kavrayamadıklarına bakılır. Geniş bir görüşe yükselebilenler diyalektikçi olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otuz yaşına kadar verilen bu sistematik eğitimden sonra diyalektiğe en elverişli, bilimlerde, savaşta ve yasaların istediği bütün işlerde en sağlam olanlar ayrılarak filozofluğa aday olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğerleri koruyucu olarak kalmaya devam ederler, filozof ya da yönetici olma şansını kaybetmiş durumdadırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bundan sonra beş yıl sürecek olan bu süreçte sürekli olarak diyalektik çalışmaları yapılır. Bu çalışmalar diğer eğitim çalışmalarının iki katı bir zaman gerektirir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diyalektik eğitimini sadece ölçülü ve sağlam kafaların alması gerekir çünkü öteki türlü diyalektik kullanmasını bilmeyenlerin elinde tehlikeli bir silah haline gelebilir. Bu kişiler bu silahı kendi yararlarına, toplumun zararına kullanan demagoglara dönüşebilirler. Dolayısıyla sadece seçilmiş olan kişilere beş yıl süresince verilen diyalektik eğitimini de başarıyla tamamlayanlar, idealar evrenine adım atmış sayılır. Bunlar onbeş yıl boyunca yeniden mağaraya indirilir, gençlere özgü bütün görevlere getirilir, savaş işlerine koşulurlar. Görgüden yana eksik kalmamaları sağlanır. Dört bir yana yapılan çağrıların hepsine direnebiliyor, kendilerini kaybetmiyorlarsa, koruyuculuktan yöneticiliğe ya da filozofluğa yükselmiş olurlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada sadece bir özeti verilen eğitimin bu kadar ayrıntılı ve zorlu olmasının temel nedeni devlet yönetiminin ciddi bir iş olarak görülmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nasıl ki vücuttaki akıl noksanlığı bedenin yanlışlar yapmasına neden olursa, devlette nitelikli yönetici yoksunluğu devletin çöküşüne ve o toplumda yaşayan insanların mutsuz olmasına neden olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dikkat edilirse buradaki seçimde erkek çocuk-kız çocuk ayrımı yapılmamıştır. Kız çocukları da erkek çocukları gibi hem koruyucu, hem de yönetici olabilir: Tek koşul bu çocukların yönetici ve koruyucu sınıftan gelmeleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon’a göre erkek ve kadın ayrı yaradılışta olmakla birlikte, bu farklılık sadece kadının doğurması ve erkeğin tohum salmasından başka bir şey değildir; bunlar arasında şu veya bu sanata ya da işe yatkınlık bakımından bir fark yoktur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon bu konuda <em>dazlak kafalılar-saçlılar</em> benzetmesini kullanmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dazlak kafalı ve saçlı erkekler arasında da yaradılış bakımından fark vardır ama bu fark aynı işi yapmalarına engel değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nasıl ki dazlak bir erkek saçlı bir erkeğin yaptığı işin aynısını yapabiliyorsa, kadın da erkeğin yaptığı işin aynısını yapabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet yönetiminde de erkeğin, “<em>erkek olduğu için</em>”; kadının da “<em>kadın olduğu için</em>” yapacağı hiçbir iş yoktur: Devlet yönetiminde kadın erkeğin gördüğü bütün işleri görebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçi koruyuculuk yapabilecek kadınlar olduğu gibi yapamayacak kadınlar da vardır ama aynı şey erkek için de geçerlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla tıpkı erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da bir seçim yapılmalı ve kadınlar da aynı sınavlardan geçerek koruyucu ve filozof olabilmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erkek bir koruyucunun erkek bir kunduracıdan daha iyi olması gibi kadın bir koruyucu da erkek bir kunduracıdan iyidir: iyi olan koruyucudur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erkek kadından değil, koruyucu kunduracıdan iyidir ve hem erkek hem de kadın koruyucu olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon şöyle demektedir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Demek ki bekçilerimizin kadın olanları çırılçıplak soyunacak, değerleri elbiseleri yerine geçecek, onlar da savaş ve barışta devletin bütün bekçilik işlerini erkeklerle paylaşacaklar, başka iş de görmeyecekler…Barışta olsun savaşta olsun kadınlar da devleti koruyacaklar, dişi köpekler gibi onlar da erkekleriyle birlikte ava gidecekler ve her şeyi elden geldiği kadar eksiksiz, artıksız bölüşecekler…&nbsp; </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İdeal devlette koruyucuların kadınları bütün koruyucular arasında ortaktır, hiçbiri hiçbir erkekle ayrı oturmaz; çocuklar da ortaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon’da kadınların ortak olması, monogamik aile düzeninin kalıplaştırdığı kafalarda çağrıştırılan kadınların erkekler tarafından arzu aracı olarak kullanılmaları anlamına gelmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınlar erkekler için ortak ise erkekler de kadınlar için ortaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önemli olan aile kurumunun oluşumunun engellenmesi ve koruyucular sınıfının bütünlüğünün korunmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadının erkeğin boyunduruğuna girmesi, koruyucular sınıfının yerine getirmesi gereken işlevi aksatır; önemli olan koruma ve yönetme işlevinin yerine getirilmesidir; bunun kadın ya da erkek tarafından yerine getirilmesi önemli değildir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla kadın erkek ilişkilerinin bu hedefe uygun olarak düzenlenmesi gerekir ki bu da kadın erkek eşitliğini zorunlu kılar. Çünkü yönetim ve koruma işlevlerinin iyi yerine getirilmesi, cinsiyet ya da başka türlü farklılıkların önemsenmemesini gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada Platon yönetim işini sadece küçük bir azınlığa vermek yönünden eleştirilebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de kadın erkek eşitliği sadece bu azınlık içinde geçerlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumun büyük çoğunluğu üreticilerdir ve burada akıl egemen olmadığından kadın erkek eşitliği de yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla aklın kullanımı ile kadın erkek eşitliği arasında bir koşutluk vardır; akıl dışlanmışsa kadın erkek eşitliği tartışmasına yer yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada dikkat edilmesi gereken şey Platon’un soy bağına dayanan bir aristokrasinin çıkarlarını ve ayrıcalıklarını savunma gibi bir amaca sahip olmamasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam tersine Platon bu küçük azınlığı topluma hizmetle görevlendirir ve bu hizmeti karşılıksız yapmaları için onları bencil olmalarına neden olabilecek tutkulardan arındırır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Antik dönemden beri “<em>erdem</em>” kavramının en temel bileşeni kişisel çıkar karşısında toplumsal çıkarın ağır basması olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon koruyucuların toplumun hizmetinde olması için onları “<em>insani tutkulardan</em>” arındırır. Örneğin koruyucular sınıfından birinin mülk edinmesi yasaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimi yorumcular bu duruma bakarak Platon’u komünizm savunucusu olarak değerlendirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa bu kesinlikle yanlıştır; savunduğu eşitsizliğe dayalı hiyerarşik bir toplumsal örgütlenmede üreticiler sınıfının mülk edinmesi mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komünal yaşam sadece koruyucular sınıfı için geçerlidir; çünkü mülkiyet sahibi olabilen bir koruyucular sınıfının, ellerindeki iktidarı mülkiyetini genişletmek için kullanması kuvvetle muhtemeldir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden üretim işiyle uğraşmayan koruyucular sınıfının geçimini sağlama sorunu bulunmamakla birlikte mülk edinerek zenginleşme olanağı da yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şekilde koruyucular sınıfı “<em>aile</em>” kavramına da yabancıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aile kavramının koruyucular sınıfı yönünden dışlanmasının nedeni ebeveynlerin çocuklarına yönelik şefkat duyguları gereği ailelerinin ve aile fertlerinin çıkarlarını toplumun çıkarlarının önüne koyma seçeneklerinin tümüyle ortadan kaldırılmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka anlatımla aileye sahip bir koruyucu ailesinin çıkarlarını toplumun çıkarlarının önüne koyabilir ve bu nedenle aile kurması yasaklanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir koruyucu için toplumun tüm üyeleri organizmanın parçasıdır ve işbölümünde kendilerine düşen işi yerine getirmek zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ailesi olmayan ve ebeveyni olduğu çocuğu tanımayan erkek ve kadın için bütün çocuklar eşit değerdedir ve herhangi birinin herhangi bir nedenle kayırılması mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın ve erkek arasında “aşk” gibi bir tutkunun yaşanmasına izin verilmemesinin nedeni de benzerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle koruyucular sınıfı ilk bakışta seçkin bir sınıf gibi görünmesine rağmen, aslında toplumun diğer üyeleri ile karşılaştırıldığında, aile, mülkiyet, aşk, eğlence gibi olanaklar yönünden hakları tümüyle sınırlandırılmış bir sınıftır; koruyucular ve yöneticiler sınıfında fedakarlık esastır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yöneticiler ve koruyucular sınıfının temel görevi organizmanın uyumlu bir birlik olarak varlığını sürdürmesini sağlamaktır; tümüyle eşit kadın ve erkeklerden oluşan bu sınıfın üyeleri yaşam boyunca eğitimden geçirilir ve zorlu sınavları aşmak zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumun maddi gereksinimlerini karşılamakla görevli ve koruyucular sınıfının karşı kutbunda yer alan üreticilerin eğitim görmelerine gerek yoktur, çünkü eğitimle düzelmeyecek kadar kötü bir doğaya sahiptirler. Bunlar yurttaştırlar ancak hiçbir siyasal hakları yoktur. Bu halk kitlesinin tek işlevi hizmet görmek, tek erdemi itaat etmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden üreticiler sınıfı içindeki kadınların erkeklerle eşit olmamaları Platon için bir sorun değildir. Bu sınıf içindeki kadınlar üretimin devam etmesini sağlamak amacıyla çocuk doğurmak ve bu çocukların bakımını sürdürmek zorundadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda Platon’un koruyucular ve yöneticiler sınıfları için tam anlamıyla kadın erkek eşitliğini ve üreticiler sınıfı için kadın erkek eşitsizliğini savunduğu söylenebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yönüyle Platon’da hem kadın erkek eşitliğini hem de kadın erkek eşitsizliğini savunması bir çelişkiyi ifade etmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon’un aydınlanma kavramının tanımıyla tutarlı olan bu yaklaşımı aslında günümüzde de geçerlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aydınlanma, “<strong><em>kişinin, aklını, başkasının kılavuzluğu olmaksızın kullanması ve toplumsal normlar ile değerleri akıl süzgecinden geçirip akılla eleştirip aydınlatmas</em></strong><em>ı</em>” olarak tanımlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akıl yerine bir tarikat, cemaat ya da benzeri bir yapının liderinin kılavuzluğunun tercih edildiği bir örgütlenmede ne kadın erkek eşitliğinden ne de bu yapının üyelerinin eşitliğinden söz edilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarikat, cemaat ve benzeri nitelikteki yapılar Platon’un mağarasıdır ve mürit ya da üyeler mağaranın duvarının ardında boyunlarından ve ayaklarından zincire vurulmuş durumdadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Henüz 5-6 yaşlarında evlendirilen ya da peçe-çarşafın içine sokulan kız çocukları Platon’un mağarasında zincire vurulan mahkumları andırır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aklın dışlanmasını zorunlu kılan bu tür örgütlenmelerde kadın erkek eşitliği sağlanamaz ve zorla sağlansa bile sonuç doğurmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasal İslamcı iktidarların, dünyanın her yerinde ilk iş olarak kadını çarşaf ve peçenin içine sokmaya çalışmaları tesadüf değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yanlış değerlendirmeleri önlemek adına şunu eklemem gerekir: Kendi kişisel inançlarının ve ibadetlerinin gereği olarak başörtüsü takan kadınlar bu grubun içinde değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi inançlarını kendi akıllarına göre yorumlayıp yaşayan kadınların kadın erkek eşitliği yönünden sorun oluşturmadıklarını kabul etmek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın erkek eşitliği açısından sorun kadının ya da erkeğin din ve vicdanı değil, aklın dine feda edilmiş ve dogmatik bir yaşama teslim olunmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın erkek eşitliğinin önkoşulu, Platon’un 2400 yıl önce uyardığı gibi aklın kullanımı ve bunu sağlamak için aklın kullanımını engelleyen yapıların tasfiyesidir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 08 Mar 2025 07:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/platonda-kadin-erkek-esitligi-uzerine-1741384453.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tarikat: Maneviyat yolu mu? Hakimiyet yolu mu?</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tarikat-maneviyat-yolu-mu-hakimiyet-yolu-mu-10582</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tarikat-maneviyat-yolu-mu-hakimiyet-yolu-mu-10582</guid>
                <description><![CDATA[Bireyin, maneviyat için şeyhe ve tarikata ihtiyacı yoktur. Şeyhler ve tarikatlar, insanların maneviyat dünyalarını ve tecrübelerini gasbeden korsanlardır. İnsan, dilediği şekilde aklına ve vicdanına uygun şekilde maneviyatını tecrübe edebilir. Maneviyatın kapıları, bütün insanlara açıktır. Maneviyat, tarikatların ve şeyhlerin tekelinde değildir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tarikatlar, Allah’a götüren yollar değil, saltanata ve hakimiyete giden yollardır. Bir tarikata mensup olan müridler, şeyh denilen kişiye iradelerini teslim etmiş kişilerdir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlık tecrübesinin ürünü olan dinler, kendilerine özgü tarihsel ve sosyal şartlar dahilinde&nbsp;&nbsp; meydana gelmiş, değişmiş ve kendi içlerinde teolojik, mistik, siyasal ve kurumsal olarak farklılaşmışlardır. Bütün dinler, dini kaynaklar, kurumlar ve kalıplar, insani tecrübeden kaynaklanmışlardır.İnsanlık tecrübesi sayesinde bütün dinlerin vatanı, yeryüzüdür. Yeryüzünde başlayan, gelişen ve değişen dinler, kendi içlerinde mezhepler, tarikatlar ve cemaaatler meydana getirmişlerdir. Hiçbir din, homojen ve tek tip değildir. Dinin içinde varolan tarikatlar, mezhepler ve cemaatler, kurumsal üst dinin kendisini oluşturan&nbsp;&nbsp;&nbsp; farklı dinler olarak yapılanmakta ve işlevlerini yerine getirmektedirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dinler, mezhepler, tarikatlar, varlığın akıl dışı ve ötesi bir manası ve gayesi olduğunu iddia ederek insanları kendilerine bağlamaktadırlar. Aklın devre dışı bırakılması, aslında maneviyatın ve ahlakın devredışı bırakılması anlamına gelmektedir. Varlığın gayesi ve manası, ancak akılla, bilgiyle, düşünmeyle, emekle anlaşılabilir ve yaşanabilir. Aklı reddeden, sinikleştiren ve etkisizleştiren bütün dinler, tarikatlar, cemaatler ve mezheplerin&nbsp;&nbsp; birer maneviyat yolu olmadığını, insanlar üzerinde hakimiyet kurmak isteyen hegemonik yapılar olduğunu söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dini esaslar konusunda otorite olarak kabul edilen imam, fakih, şeyh, halife, kutub, müçtehid gibi ünvanlara sahip kişiler, ortaya koydukları kurallar ve kararlarla maneviyat alanını belirlemekte ve insanların ruhsal, bireysel ve sosyal dünyaları üzerinde kendilerine bir hakimiyet alanı oluşturmaktadırlar.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dinler, mezhepler, tarikatlar ve cemaatler, insanlar üzerinde hakimiyet kurmak için inanç, ahlak, akide ve ilişkiler konularında doğmalar, kurallar, emirler ve nehiyler koyarlar. Bir mezhep imamını takip etmenin veya bir tarikat şeyhine mürit olmanın zorunlu kabul edilmesi, bu yapıların insanlar üzerinde tahakküm kurma amacının bir sonucudur. Dini esaslar konusunda otorite olarak kabul edilen imam, fakih, şeyh, halife, kutub, müçtehid gibi ünvanlara sahip kişiler, ortaya koydukları kurallar ve kararlarla maneviyat alanını belirlemekte ve insanların ruhsal, bireysel ve sosyal dünyaları üzerinde kendilerine bir hakimiyet alanı oluşturmaktadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yol anlamına gelen tarikatlar, kendilerinin İnsanları Allah’a götüren yüce yollar (turik-i aliyye) olduklarını iddia etmektedirler. Tarikatlar, Allah’a götüren yollar değil, saltanata ve hakimiyete giden yollardır. Bir tarikata mensup olan müridler, şeyh denilen kişiye iradelerini teslim etmiş kişilerdir. Mürid, zaten iradesini devreden kişi demektir. Mürit, şeyhim irademdir demektedir.İradesi olmayanın&nbsp; maneviyatı ve ahlakı yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bireyin, maneviyat için şeyhe ve tarikata ihtiyacı yoktur. Şeyhler ve tarikatlar, insanların maneviyat dünyalarını ve tecrübelerini gasbeden korsanlardır. İnsan, dilediği şekilde aklına ve vicdanına uygun şekilde maneviyatını tecrübe edebilir. Maneviyatın kapıları, bütün insanlara açıktır. Maneviyat, tarikatların ve şeyhlerin tekelinde değildir. Maneviyatın bireyin özgün tecrübesi olmaktan çıkarılması sonucu şeyhler ve tarikatlar başta olmak üzere birçok hegemonik yapı, bu alan üzerinde hakimiyet&nbsp;&nbsp; iddiasında bulunarak hegemonik mücadele vermektedirler, Tarikatlarda hakimiyet, şeyhler öldükten sonra oğullarına veya kardeşlerine geçmektedir. Şeyh öldükten sonra oğullar ve kardeşler arasında çıkan post kavgası, ekonomik, sosyal, dini, kurumsal, ekonomik ve siyasal kaynaklar üzerinde verilen saltanat ve hakimiyet mücadelesinin bir sonucudur. Tarikatlarda Allah’a dost olmak değil, posta sahip olmak hedeftir. Tarikatlarda, maneviyat yoktur, saltanat ve hakimiyet vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarikatlar, insani, ahlaki ve manevi tecrübenin önünde en büyük engeli oluşturmaktadırlar. Tarikatlar, kendi dışlarında Allah’a giden yol olmadığını iddia ederek, bütün insani gelişim kapılarını kapatmaktadırlar. Şeyhi olmayanın şeyhinin şeytan olduğunu iddia eden tarikatlar, müridin gassalın elindeki ölü gibi şeyhe teslim olmasını dayatmaktadırlar. Bireyin maneviyat tecrübesi için, şeyhe de tarikata da ihtiyacı yoktur. Tarikatlar, manevi olgunlaşma yolu olmadıkları gibi, şeyhler de maneviyat mimarları değildir. Tarikatlarda marifet ve hakikat adına hiçbir şey yoktur. Aşk, hoşgörü ve hikmet değerlerini istismar eden tarikatlarda fanatizm, cehalet ve menfaat hakimdir. Tarikatlar, yanılsamalar, yanılgılar ve yalanlar üzerine kurulu hegemonik yapılardır. Tarikatlar ve şeyhler, insani, ahlaki ve manevi gelişimi durduran, donduran ve öldüren karanlık mağaralardır. Şeyhi olanın şeyhi şeytandır. Şeytani yollarla değil insani, özgürlükçü ve bireysel yollarla maneviyat tecrübe edilebilir</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Mar 2025 06:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/tarikat-maneviyat-yolu-mu-hakimiyet-yolu-mu-1741297158.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gerçek bir maneviyat tecrübesi için maneviyatın anlamlandırılması</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gercek-bir-maneviyat-tecrubesi-icin-maneviyatin-anlamlandirilmasi-10533</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gercek-bir-maneviyat-tecrubesi-icin-maneviyatin-anlamlandirilmasi-10533</guid>
                <description><![CDATA[Maneviyatın günü, ayı ve mevsimi yoktur. Maneviyat, bütün zamanlarda ve mekanlarda yaşanması gereken bir yaşam stilidir ve tecrübesidir. Belirli bir zaman ve mekanla sınırlandırılmış pratikler, maneviyat tecrübesi değil, soluk ve sahte bir şekilde maneviyat adı verilen sığlıklardır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Maneviyat, insanın sürekli olarak ruhundan ve aklından fışkıran duygularla, düşlerle ve düşüncelerle davranışlarını ve dünyayı yenilemesidir. İnsan ruhu, köhnemiş ve küflenmiş bir dünya değildir. İnsan ruhundan ve vicdanından kaynaklanan her düş, düşünme ve duygu, insana yön ve yol göstermektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maneviyat, insanla başlar. Bütün manevi tecrübelerin kaynağı insandır. İnsanı esas almayan ve öncelemeyen hiçbir tecrübe, insani ve manevi değildir. Bütün manevi tecrübeler, öznel, sübjektif ve bireyseldir. Başkalarının yapıp ettiği pratiklerin ve ritüellerin taklit ve tekrar edilmesi, özgün bir maneviyat tecrübesi anlamına gelmemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan önemlidir ve önceliklidir. İnsanın önemli ve öncelikli olduğunu anlamadan ve kavramadan kişinin kendisini geliştirecek ve büyütecek bir maneviyat tecrübesi yaşaması mümkün değildir. Dış dünyadan gelen ve empoze edilen kalıbların ve kuralların uygulanması, bireyi biyolojik, psikolojik ve sosyolojik açılardan hiçbir şekilde desteklememekte, bilakis zayıflatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek bir maneviyat için hürriyete ihtiyaç vardır. Hürriyeti ortadan kaldırarak insanı köleleştiren bütün pratikler, insanı yozlaştıran sahteliklerdir, yozlaşmalardır ve yapaylıklardır. İnsan, köleci pratiklerle, kalıblarla ve kurgularla güçlenemez. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maneviyat tecrübesi, insanın insanla ve doğayla ilişkisini sorgulatan, yenileyen ve değiştiren bir tecrübedir. İnsana, ilişkilerini, ilgilerini ve ideallerini sorgulatmayan hiçbir tecrübe, manevi sıfatıyla nitelenmeyi hak etmemektedir. İnsan, kendisini, insanlığı, doğayı ve varlıkları istismar edip etmediğini sürekli olarak düşünmek ve sorgulamak zorundadır. Maneviyat, insanın, insanı ve doğayı istismar etmeme tecrübesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maneviyatın günü, ayı ve mevsimi yoktur. Maneviyat, bütün zamanlarda ve mekanlarda yaşanması gereken bir yaşam stilidir ve tecrübesidir. Belirli bir zaman ve mekanla sınırlandırılmış pratikler, maneviyat tecrübesi değil, soluk ve sahte bir şekilde maneviyat adı verilen sığlıklardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maneviyat ve ahlak içiçedir. Ahlaktan arınmış bir maneviyat olmayacağı gibi, maneviyattan arınmış bir ahlak da yoktur. Ahlak, dışarıdan insana dayatılan yap-yapma ikilemine sıkıştırılan kurallar, yasaklar, emirler ve nehiyler kataloğu değildir. Maneviyatın ve ahlakın kaynağı, vicdandır. İnsanın derin iç dünyasından, ruhundan ve vicdanından kaynaklandığı zaman maneviyat ve ahlak, insanın dış dünyasını ve davranışlarını etkilemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maneviyat, soru sormak, soruşturmak ve sorgulamaktır. Birey, sürekli olarak bu soruları sormalı, cevaplarını soruşturmalı ve sorgulamalıdır: İnsan nedir? Bilgi nedir? Güzel nedir? Doğru nedir? İyi nedir? Adalet nedir?&nbsp; Özgürlük nedir? Barış nedir? Mutluluk nedir? Tutku nedir? Büyümek nedir? Asli temel sorular konusunda bakışını ve kavrayışını derinleştiren birey, sahici bir maneviyat tecrübesini yaşama imkanlarına kavuşabilir. Doğmaları, kalıbları, ritüelleri ve kuralları taklit ve tekrar düzeyinde takip eden çocuksu bir zihin yapısının maneviyatı olamaz. Eksikliklerimizden, ayıplarımızdan ve günahlarımızdan kaçmaya, utanmaya ve onları örtmeye gerek yoktur. Maneviyat, kendimizle yalın bir şekilde yüzleşmektir, konuşmaktır, tartışmaktır ve yol almaktır. Maneviyat, çocuksu durumdan kurtulup akleden, düşünen, sorgulayan, büyüyen ve gelişen olgunlaşmış bir kişilik seviyesiyle mümkündür.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Maneviyat, hayata giden kapıları hiçbir zaman kapatmamak demektir. Maneviyat, hayata hep açık olmaktır. Maneviyat, hayatın etrafında hiçbir duvar veya kapı örmez. Hayata, akla ve özgürlüğe giden yolları uzun duvarlarla ve kapılarla kapatan bütün formalizmler ve doğmatizmler, maneviyatı ortadan kaldırmaktadırlar.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MANEVİYAT, HAYATA GİDEN KAPILARI HİÇBİR ZAMAN KAPATMAMAKTIR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maneviyat sayesinde insan, sürekli olarak kendisini ve doğayı keşfetmektedir. Maneviyat, insanın sürekli olarak ruhundan ve aklından fışkıran duygularla, düşlerle ve düşüncelerle davranışlarını ve dünyayı yenilemesidir. İnsan ruhu, köhnemiş ve küflenmiş bir dünya değildir. İnsan ruhundan ve vicdanından kaynaklanan her düş, düşünme ve duygu, insana&nbsp;&nbsp; yön ve yol göstermektedir. Ruh ve vicdan, insanı yeniliğe, yaratıcılığa ve yaşamaya sürekli olarak davet etmektedir. Maneviyat, hayata giden kapıları hiçbir zaman kapatmamak demektir. Maneviyat, hayata hep açık olmaktır. Maneviyat, hayatın etrafında hiçbir duvar veya kapı örmez. Hayata, akla ve özgürlüğe giden yolları uzun duvarlarla ve kapılarla kapatan bütün formalizmler ve doğmatizmler, maneviyatı ortadan kaldırmaktadırlar. Maneviyat, insanın tutkuyla ve akılla hayatı özgürce, insanca ve vicdanlıca yaşamasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maneviyat, bu dünyada gerçek manada hayatı kazanmak için emek sarf etmek, uğraşmak ve&nbsp;&nbsp; çaba göstermek demektir. İnsanı hayattan uzaklaştıran her şey, kötülüktür. Şer, hayatı insana ıskalatan ve kaçırtan her türlü kurum, kural, kalıb, kimlik ve kültürdür. Ruhun arınması ve olgunlaşması için, bireyin dışarıda olan hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Ruh, kirlenmiş ve kötürüm bir yer değildir. İnsan, ruhunu olgunlaştıracak ve büyütecek pozitif kapasiteye ve yeteneklere yeterli düzeyde sahiptir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maneviyat, hayatın, hürriyetin, saadetin (mutluluğun) ve selametin (barışın) yaşanması için her zaman ve her yerde imkanların olduğu ve her yöne giden yolların açık olduğu bir insani tecrübedir. İnsanı yaşamaya koşturan her şey, hayırlı iştir. İnsan, hayatı özgürce, onurluca ve vicdanlıca yaşayarak bedenini, ruhunu ve aklını arındırabilir, olgunlaştırabilir ve geliştirebilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Feb 2025 06:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/gercek-bir-maneviyat-tecrubesi-icin-maneviyatin-anlamlandirilmasi-1740722050.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gerçekten sen misin, yoksa sana biçilen rol mü?</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gercekten-sen-misin-yoksa-sana-bicilen-rol-mu-10486</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gercekten-sen-misin-yoksa-sana-bicilen-rol-mu-10486</guid>
                <description><![CDATA[Bir kadın, sesini yükseltirken, sınırlarını aşarken, kendine dayatılan rolleri yırtıp atmaya çalışırken sadece kendi kimliğini mi inşa ediyor, yoksa bütün bir sistemi mi sarsıyor? Çünkü bir kadın özgürce seçim yaptığında, bunun bedelini ödemek zorunda kalıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Sartre haklı mı</strong><strong>yd</strong><strong>ı? Kim olduğumuzu tamamen biz mi seçiyoruz? Ya da Heidegger</strong><strong>’</strong><strong>in dediği gibi, çoktan çizilmiş bir kaderi mi yaşıyoruz?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnsan, son derece karmaşık bir varlık olarak hem kendini tanıma hem de toplumda yer edinme sorunlarıyla karşı karşıya kalır. Hepimiz dünyaya geldiğimiz andan itibaren, doğuştan sahip olduğumuz biyolojik özelliklerin yanı sıra ailemizden, çevremizden ve içinde bulunduğumuz toplumdan öğrendiklerimizle bir kimlik oluşturmaya çalışırız. Bu kimlik, yaşadığımız toplumun kurallarına ve kültürel normlarına uyum sağlamamıza yardımcı olur.&nbsp; Uyum sağladığımız sürece kabul göreceğimiz inancını ise daha çocukluk yıllarında ebeveynlerimizden öğreniriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yaşadığımız toplumun, kimliğimizi ve kişiliğimizi oluşturma sürecindeki katkısı şüphesiz çok büyüktür. Hatta toplumsal kimliğimizden bağımsız düşünebileceğimiz salt kimliklerimizin olduğu bile şüphelidir. Kimlik, büyük ölçüde toplumsal etkileşimler ve aidiyetler üzerinden inşa edilir. Dil, kültür, din, cinsiyet, etnik köken, sınıf gibi unsurlar, bireyin kendini tanımlamasında ve başkaları tarafından tanınmasında belirleyici rol oynar. Örneğin, bir birey kendisini “Türk’’, “Müslüman’’, “kadın" veya “erkek’’ olarak tanımladığında aslında bu kimliklerin hepsi toplumsal bağlamda şekillenmiş olur.&nbsp; Dolayısıyla toplumsal kimliklerden tamamen bağımsız bir kimlik yaratmak oldukça güçtür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki o zaman bizi biz yapan şey nedir? Doğduğumuzda kim olduğumuzu biliyor muyuz, yoksa hayatımız boyunca toplumun bize biçtiği rolleri mi oynuyoruz? “Kadın dediğin nazik olur’’, “Erkek dediğin güçlü olur’’ gibi cümleler, gerçekten doğamızın bir parçası mı, yoksa bize ezberletilen roller midir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Varoluşçuluk, özellikle Jean-Paul Sartre ve Martin Heidegger gibi filozoflar aracılığıyla bu sorulara kafa yoran bir felsefe. Onlara göre kimlik, sabit bir şey değil; her an, her seçimimizle yeniden inşa ettiğimiz bir süreç. Ama mesele şu ki, bazı seçimlerimiz bize ait olmayabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sartre’a göre insan, doğduğunda herhangi bir belirlenmiş kimliğe sahip değildir. Onun ünlü ifadesiyle ‘‘Varoluş özden önce gelir’’, yani birey önce dünyaya gelir ve kimliğini seçimleriyle kendisi inşa eder. Bu, insanın tam anlamıyla özgür olduğu anlamına gelir. Kimliğimizi biz oluştururuz ve bundan tamamen biz sorumluyuzdur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sartre için kimlik, yaptığımız eylemlerden ibarettir. Bir kişi kendini ‘‘cesur’’ olarak tanımlıyorsa, bu cesaret onun doğuştan gelen özelliği değil, cesurca eylemler yapmasının sonucudur.&nbsp; Sartre’a göre insanlar her an kendilerini yeniden tanımlayabilir ve değiştirebilir. Ancak bu özgürlük aynı zamanda bir sorumluluktur. İnsan kimliğini toplum ya da dışsal etkenler belirlediğinde, aslında kendi varoluşunu inkar etmiş olur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şimdi bunu toplumsal cinsiyet açısından düşünelim. Örneğin, bir kadın güçlü bir lider olmak istiyorsa ama toplum ona ‘‘Kadın dediğin geri planda durur’’ diyorsa, Sartre’a göre o kadının bu role boyun eğmesi, kendi özgürlüğünden kaçması demektir. Sartre buna ‘‘kötü niyet’’ diyor. Yani, insan özgürlüğünü inkar edip kendine biçilen rolü kabullenirse, aslında kendini kandırmış olur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki ya erkekler? Erkeklerin de sırtına yüklenen bir sürü kalıp var: ‘‘Erkek dediğin ağlamaz’’, ‘’ Güçlü olmalısın’’, “Bak, ekmek parası kazanman lazım" gibi baskılar, onlar da özgürlüğünü sınırlamıyor mu?&nbsp; Sartre’a göre evet. Erkek ya da kadın fark etmez, hepimiz toplumun üzerimize biçtiği kimlikleri sorgulamak ve gerçekten ne olmak istiyorsak onu seçmek zorundayız. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama işte tam burada büyük bir sorun ortaya çıkıyor? Ya o seçimleri yapma şansımız bile yoksa?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sartre, kimliğimizi seçimlerimizle belirlediğimizi söylüyor ama Heidegger, biraz daha temkinli. Ona göre, çoğu insan aslında özgür seçimler yapmıyor, sadece toplumun ona sunduğu hayatı sorgulamadan kabul ediyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Düşünelim: Küçüklüğümüzden beri ‘‘Kızlar pembe sever, erkekler mavi giyer’’, ‘’Kadınlar hassastır, erkekler serttir’’ gibi kalıplarla büyütülüyoruz. O kadar içimize işliyor ki, bir noktadan sonra bunu sorgulamamaya başlıyoruz. Heidegger işte tam burada devreye giriyor ve diyor ki: ‘<strong>‘Ger</strong><strong>çekten kendin misin, yoksa toplumun senden beklediği kişi mi?</strong><strong>’’</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Heidegger’e göre insanlar, toplumun dayattığı kimlikleri sorgulamadan kabul ettiğinde, ‘‘otantik olmayan’’ (yani sahte) bir hayat yaşarlar. Bir kadın ‘‘Ben duygusal olmalıyım çünkü toplum böyle diyor’’ diye düşünüyorsa, bu gerçekten onun kendi seçimi mi? Ya da bir erkek ‘’Ben güçlü olmak zorundayım çünkü erkekler öyledir’’ diyorsa, bu gerçekten içinden gelen bir şey mi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Sartre</strong><strong>’</strong><strong>a g</strong><strong>ö</strong><strong>re herkes </strong><strong>ö</strong><strong>zgürdür, kimliklerimizi kendimiz yaratırız. O halde, bir kadın ‘</strong><strong>‘</strong><strong>Ben toplumun bana dayattığı rolleri reddediyorum, güçlü ve bağımsız bir birey olacağım</strong><strong>’’ </strong><strong>diyebilir mi? Teoride evet. Ama pratikte? İşte burada Heidegger devreye giriyor. Çünkü kadınların ve erkeklerin yaşadığı gerçeklik eş</strong><strong>it de</strong><strong>ğ</strong><strong>il.</strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>ÖZG</strong><strong>Ü</strong><strong>RL</strong><strong>Ü</strong><strong>K VAR AMA EŞİ</strong><strong>T DE</strong><strong>ĞİL</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şimdi, Sartre ve Heidegger’in fikirlerini toplumsal cinsiyet bağlamında düşünelim. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sartre’a göre herkes özgürdür, kimliklerimizi kendimiz yaratırız. O halde, bir kadın ‘‘Ben toplumun bana dayattığı rolleri reddediyorum, güçlü ve bağımsız bir birey olacağım’’ diyebilir mi? Teoride evet. Ama pratikte? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İşte burada Heidegger devreye giriyor. <strong>Çünkü kadınların ve erkeklerin yaşadığı gerçeklik eşit de</strong><strong>ğ</strong><strong>il. </strong>Kadın bir seçim yaparken önüne daha fazla engel çıkabiliyor. Çünkü içinde bulunduğumuz toplum, bu seçimleri özgürce yapmamızı her zaman desteklemiyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örneğin, bir kadın kariyer yapmaya karar verdiğinde, ondan beklenen şeyin ‘‘iyi bir anne’’ olması gerektiği dikte ediliyor. Ya da bir erkek evde çocuk baktığında ‘‘Sen nasıl adamsın?’’ denilerek&nbsp; toplumsal baskıya maruz kalabiliyor. Yani Sartre’in söylediği gibi ‘‘Özgürsünüz, seçimizi yapın’’ demek her zaman o kadar kolay değil. Heidegger’in vurguladığı gibi, çoğu insan, toplumun onlara biçtiği rolleri sorgulamadan yaşamak zorunda kalıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>PEK</strong><strong>İ </strong><strong>YA GER</strong><strong>Ç</strong><strong>EK </strong><strong>ÖZG</strong><strong>Ü</strong><strong>RL</strong><strong>Ü</strong><strong>K?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Özgürlük sadece bireysel seçimlerle mi mümkün, yoksa toplumun dönüşmesi mi gerekiyor?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sartre’a göre, herkes kendi seçimlerinden sorumlu ve kimliğini kendisi yaratıyor. Yani kadınlar da erkekler de üzerlerine biçilen rolleri reddedebilir. Ama Heidegger bize diyor ki, ‘‘Dur bir dakika, sen toplumun içinde yaşıyorsun, bazı şeyleri sorgulamadan kabulleniyorsun.’’ Yani gerçek özgürlük, bireyin sadece seçim yapmasıyla değil, o seçimleri yapabilceği toplumsal alanın da yaratılmasıyla mümkün.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir kadın özgürce seçim yapabiliyor mu? Bir erkek, ‘‘erkeklik’’ kalıplarının dışına çıkabiliyor mu? Eğer toplum bireylere gerçekten özgür olabilecekleri bir alan yaratmıyorsa, o zaman Sartre’in bahsettiği mutlak özgürlük ne kadar mümkündür?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İşte bu yüzden, kimliğimizi gerçekten özgürce seçebilmek için, sadece bireysel olarak değil, toplumsal olarak da bir dönüşüme ihtiyaç var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Belki de en büyük soru şu: Gerçekten özgür müyüz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer gerçekten özgür olsaydık, bir kadının gece yalnız yürürken korkmasına gerek olmazdı. Eğer gerçekten özgür olsaydık, bir kadın iş yerinde erkek meslektaşlarından daha fazla çalışıp, daha az kazanmaya mahkum edilmezdi.&nbsp; Eğer gerçekten özgür olsaydık, bir kadın ‘’Hayır’’ dediğinde, bu canından olmasına sebep olmazdı. <strong>Eğer ger</strong><strong>çekten </strong><strong>ö</strong><strong>zgür olsaydık, bir kız ç</strong><strong>ocu</strong><strong>ğu doğduğunda onun için belirlenmiş sınırlar değil, sonsuz olasılıklar olurdu. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sartre haklı mıydı? Kim olduğumuzu tamamen biz mi seçiyoruz? Ya da Heidegger’in dediği gibi, çoktan çizilmiş bir kaderi mi yaşıyoruz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir kadın, sesini yükseltirken, sınırlarını aşarken, kendine dayatılan rolleri yırtıp atmaya çalışırken sadece kendi kimliğini mi inşa ediyor, yoksa bütün bir sistemi mi sarsıyor? Çünkü bir kadın özgürce seçim yaptığında, bunun bedelini ödemek zorunda kalıyor: Daha fazla çalışıp daha az kazanarak, istediği gibi giyinme hakkı elinden alınarak, şiddete uğrayarak, hakkında herkesin söz sahibi olmasına katlanarak, istediği kadar iyi eğitimlere sahip olsa da yönetici pozisyonlarına erkekler kadar layık görülmeyerek, partnerinden ayrılmak istediğinde canından olarak… </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Belki de asıl soru şu: Özgürlüğümüz gerçekten bizim mi? Yoksa onu her gün, her an, yeniden kazanmak zorunda mıyız? Çünkü eğer kimliklerimizi gerçekten biz seçiyorsak, o halde neden kadınlar hala seçimlerinin bedelini ödemek zorunda? Eğer özgürlük gerçekten bizimse, neden kadınlar onu her gün, yeniden ve yeniden savaşarak savunmak zorunda kalıyor?</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 22 Feb 2025 09:56:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/gercekten-sen-misin-yoksa-sana-bicilen-rol-mu-1740208487.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Otorite ve özgürlük</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/otorite-ve-ozgurluk-10474</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/otorite-ve-ozgurluk-10474</guid>
                <description><![CDATA[Otoriteryanizm, felsefeye, bilime, sanata, ahlaka ve özgürlüğe karşıdır. İnsanlık tecrübesinin  siyasal, sosyal, entelektüel, felsefi, sanatsal ve manevi gelişimin önündeki en büyük tehdit, otoritelerden ve otoriteryanizmden gelmektedir. Otoriteryanizmin olduğu yerde akıl, ahlak ve adalet yoktur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Otorite, insanın tecrübe alanlarının bir bütün olarak işgal edilmesi ve gasbedilmesidir. Felsefede, bilimde, sanatta, edebiyatta, ahlakta, maneviyatta gelişebilmek için en iyi yol bireyin otoritelerin kabalığından, kalabalıklığından ve kısırlığından kurtulup özgürlük vadisinde yalnız başına kalması, yaşaması ve yürümesidir. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otorite kavramından ve kurgusundan hep korktum. Özgürlük kavramı, duygusu, düşü ve düşüncesi, ümit ve umut gibi hep içimi ısıttı. Bilim, din, siyaset, kültür, idare dahil her alanda otoriteler arttıkça, özgürlüğün silikleştiğini ve silindiğini düşündüm. Otorite ve özgürlük, her zaman için birbiriyle uzlaşmaz iki kavramdır. Otorite içinde özgürlük arayışında olmak, aslında köleliğe teslim olmaktır.Özgürlük için bütün otoritelere&nbsp; başkaldırmayı hep en değerli erdem&nbsp; olarak gördüm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otorite, çok kapsayıcı, buyurgan ve dayatmacı bir kavramdır ve kurgudur. Otorite, kanundur, kuraldır, normdur, ölçüdür, kimliktir. Otorite, değiştirilmez ve kapalı güçtür. Otorite, değişmeye kapalıdır. Otorite, güç kullanarak herkesi ve her şeyi değiştirmeye zorlayabilir. Din, sanat, felsefe, bilim, ahlak, eğitim, aile ve diğer alanlarda otorite&nbsp; deyince, kişinin&nbsp; biat ve teslim olduğu,&nbsp; varlığını&nbsp; otorite denilen çerçevenin sınırları içinde oluşturduğu,&nbsp; hep ölçü olarak alınan, doğruluğundan ve geçerliliğinden asla şüphe edilmeyen&nbsp; kurumları, kaynakları ve kişileri&nbsp; anlamak mümkündür.Otorite olarak nitelenen&nbsp; kurguların&nbsp; gölgesini, yüzyıllar boyunca oluşturulan&nbsp; kitaplarda,&nbsp; ritüellerde, kimliklerde ve&nbsp; kurumlarda&nbsp; görmek mümkündür. Otorite sürekli olarak eski ve düzenli olana bağımlı olmayı ve teslim olmayı içermektedir. Otoriteler, kendilerine bağımlı olmayan ve biat etmeyen hiçbir bireyi sevmezler. Dini, siyasal, ideolojik, kültürel otoritelerin tamamı, kendilerine hizmet eden tebalar ve köleler isterler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Felsefe, bilim, sanat, eğitim, din, siyaset, ahlak, edebiyat, aşk ve diğer bütün insani tecrübeler, insanın dünyayı, doğayı ve insanlığı görme, bilme, anlama ve yaşama biçimleridirler. Felsefe, bilim, sanat, maneviyat, düşünce, siyaset, ahlak, edebiyat ve maneviyat alanları otorite denilen kurgular tarafından işgal edildiği zaman, bu alanlarda insanın özgürce özgünce tecrübeler yaşaması mümkün değildir. Otorite, insan tecrübesine dair bakış değildir. Otorite, insanın tecrübe alanlarının bir bütün olarak işgal edilmesi ve gasbedilmesidir. Felsefede, bilimde, sanatta, edebiyatta, ahlakta, maneviyatta gelişebilmek için en iyi yol bireyin otoritelerin kabalığından, kalabalıklığından ve kısırlığından kurtulup özgürlük vadisinde yalnız başına kalması, yaşaması ve yürümesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlık, sanat, felsefe, bilim, din, kültür, edebiyat, siyaset alanlarında yaratıcı eserler üretmiştir. Yeryüzünde mevcut bütün eserler, insan tecrübesinin ürünüdürler. Hiçbir eser veya kurum, insanın üstünde değildir. İnsanlık tecrübesinin bütün eserleri, insanlığa ilham kaynağı olmaya devam etmektedirler. İnsanlık tarafından üretilen bir kaynağı, insanlığın üstünde&nbsp;&nbsp; buyruklar veren bir otorite haline getirmek, insanın içindeki canlı ve yaratıcı yaşam akışını&nbsp; boğmak ve kurutmak anlamına gelmektedir. İnsanın, hiçbir konuda bir otoritenin kalıbları ve buyrukları çerçevesinde özgür olması mümkün değildir. Bilim, felsefe, sanat, edebiyat, siyaset, düşünce alanlarında otorite olarak&nbsp;&nbsp; vehmedilen kaynakların ve kurumların sınırlarının dışına çıktıkça birey, özgürleşmekte, olgunlaşmakta ve gelişmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriteryanizm, felsefeye, bilime, sanata, ahlaka ve özgürlüğe karşıdır. İnsanlık tecrübesinin&nbsp; siyasal, sosyal, entelektüel, felsefi, sanatsal ve manevi gelişimin önündeki en büyük tehdit, otoritelerden ve otoriteryanizmden gelmektedir. Otoriteryanizmin olduğu yerde akıl, ahlak ve adalet yoktur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoritenin ve otoriteryanizmin olduğu yerde insani tecrübeye eleştirel bakış yoktur. İnsan, doğaya, bilime, felsefeye, sanata, topluma, siyasete, edebiyata, aşka dair sözünü özgürce söyleme hakkına, yeteneğine ve kapasitesine sahiptir. İnsanların özgürce söz söyleme hakkını gasbeden otoriteler, kendilerini insanın üstünde konumlandırarak insanlığa buyruklar vermeyi kendi ayrıcalıkları olarak kabul etmektedirler.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Otoriteyi canlı insanların dünyasında değil, ölülerin dünyasında konumlandırmak lazımdır. Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanmış insanlarla doludur. İnsanların dünyasında canlı, diri ve dinamik kılınması gereken otorite değil, özgürlüktür.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MEZARLIKLAR KENDİLERİNİ VAZGEÇİLMEZ SANANLARLA DOLU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İyi zordur. Güzel zordur. Doğru zordur. Otoritelerin iyinin, güzelin ve doğrunun kaynağı ve sahibi olduğunu zannetmek, hayatlarımızı iyileştirmemekte, güzelleştirmemekte ve doğru kılmamaktadır. İyinin, doğrunun ve güzelin sahibi olarak görülen bütün otoriteler, aslında çirkinliklerin, kötülüklerin ve yalanların kaynağıdırlar. Otorite, politiktir. Din, felsefe, sanat, siyaset, edebiyat alanlarında kurgulanan bütün otoriteler, yüz yıllar boyunca insanın insana tahakküm etmesi için dizayn edilen araçlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız şu anda insanlığın otoritenin yeni biçimlerini veya otoritenin yeni kaynaklarını uydurma cehaleti içinde olduğunu görüyoruz. Popülizm, aşırı sağ, faşizm, ırkçılık, dini fanatizm, dinbazlık, cihadizm, paternalizm, kolektivizm, devletçilik, milliyetçilik, otoriteye teslim olma ve biat etme biçimleridir. Aslında otorite uydurma alışkanlığının kendisi, çok eskidir. Otorite hakkında aslında yeni bir şey yoktur. Otorite denilen kurgunun yeniden canlandırılması, bir geleneğin, dinin, ritüelin, kimliğin, ideolojinin yeniden değerli hale getirilmesi veya akredite edilmesiyle mümkün olmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriteyi canlı insanların dünyasında değil, ölülerin dünyasında konumlandırmak lazımdır. Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanmış insanlarla doludur. İnsanların dünyasında canlı, diri ve dinamik kılınması gereken otorite değil, özgürlüktür. İnsanlığın bugün acilen ihtiyaç duyduğu şey, otoriteye biat etme sapkınlığından kurtulması ve özgürlük arayışına girmesidir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 21 Feb 2025 08:44:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/otorite-ve-ozgurluk-1740116854.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Felsefeden ne umabiliriz?</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/felsefeden-ne-umabiliriz-10196</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/felsefeden-ne-umabiliriz-10196</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Felsefeyi yoksullaştırdığımız ve giderek kaybettiğimiz ruhlarımızla yeniden buluştuğumuz bir başkalık deneyimi olarak yaşayabiliriz. Uçucu heyecanlarda ve yavan fikirlerde eriyen ruhumuzun yeni bir yaşam atılımı olarak düşünebiliriz. İçinde debelendiğimiz vasatlıktan bir çıkış yolu olarak görebiliriz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Felsefeden sıkılan öğrencilerime sıklıkla şunu söylerim; bu dersi belli bir notla geçersiniz. Beni de unutursunuz. Ama bu derste tartışılan meseleleri hayat karşınıza çıkaracak. Bundan kaçış yok. Elbette şaşırıyorlar çünkü hayata son derece pragmatik bakıyorlar ve her tür bilgiyle ilişkilenmeleri de bu temelde gerçekleşiyor. Felsefe ise onlardan şu an için hayatlarında olup biten her şeyle ilgili derin bir muhasebe talep ediyor. Bu bildiğin doğru mu? Hayatını ne için yaşıyorsun? Niçin ahlaklı olmalıyım? Birçok şey için olması gereken ne? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sorular onlar için son derece yorucu. Çünkü akıllarını işlevsel olan şeylere, en temelde getirisi olan bir şeylere yormak istiyorlar. Getiri nedir? Para, güç, tanınırlık, ün…&nbsp; Aslında sadece gençler için değil yetişkinler için de benzer bir durum söz konusu. Kendimizi bir şekilde hep “gösterme” derdindeyiz. Görünür olma tutkumuz anlamı anlamsızlaştıracak kadar baskın. Korkunç bir görüntü enflasyonu içinde dağılıp gidiyoruz. Öyle ki herhangi bir odakta kalmak ve orada derinleşmek neredeyse imkânsız. İletişim teknolojilerinin birçok şeyi kolaylaştırmasının yanında bazı bakımlardan bizi sakatladığı da bir gerçek. Aklın hiç olmadığı kadar araçsallaştığı bir çağda yaşıyoruz. Düşünmenin hayata bir anlam atfetmek ya da ruhu derinleştirmek gibi amaçlara hizmet ettiği söylenemez. Zaten ruh en az hissiyatla kendini var etmenin peşinde, terapilere ve antidepresanlara müptela yaşıyor. Bizi kendimizden bu kadar uzağa süren bir çağın adını koymaya çekindiğimiz bunalımı içinde var kalmaya çabalıyoruz. Aslında çağın bunalımını 20. yüzyılın başında ölmüş bir düşünür isabetli bir şekilde ortaya koymuştu; “Daha büyük olmak isteyen hiçbir şey görmüyoruz bugün (…) İnsana bakmak yoruyor artık – bugün nihilizm bu değilse başka nedir? İnsan yorgunuyuz.” (Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü, Birinci İnceleme, Bölüm 12) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nietzsche’nin “daha büyük olmak isteyen hiçbir şey görmüyoruz bugün” derken büyük olmakla kastettiği şey nedir? Buna belki kendisinin de sıklıkla bahsettiği ruhun tinselleşmesi diyebiliriz. Başka bir deyişle, ruhun güçlü bir şahsiyet edinerek derinleşmesi ve yükselmesi. Elbette bunun için gerçekten bir şeyler hissetmeye ve dürüst bir şekilde kendimizle yüzleşmeye ihtiyacımız var. Bunu ne kadar yapabiliyoruz? Sıkıntı, endişe ve acı gibi duygulara neredeyse öcü muamelesi yapıyoruz. Halbuki bu duygular varoluşsal kaygılarımızın ve anlam arayışımızın tezahürü olarak yorumlanabilir. Bunun için varoluşçu felsefeye biraz göz atmak yeterlidir. Peki sürekli iyi bir hal içinde olma çabasında iyi olmayan bir şey yok mu? Her gün görünür olma çabasıyla kadrajın dışında bırakılan şeyler nedir? Gülümsemelerimiz bilincimizden süpürdüğümüz hangi yoksunluğu örtüyor? Evet insana bakmak yoruyor artık. Çünkü insanda gittikçe hiçleşen bir varoluşun gösterişli yüzeyselliği seziliyor. Gösterişli çünkü görünenin ötesinde hiçbir şey yok. Olup biten yalnızca geçici de olsa bir etki oluşturmak, dikkat çekmek ve kendinden söz ettirmek… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, bu manzaraya bakmak bizi yormuyor mu? Nietzsche’ye katılmamak elde değil. Ruhlarımızın bu derin sefilliğinin adı nihilizm değilse nedir? Peki teşhisi koyan felsefeden çözüm için ne umabiliriz? Felsefe akademik bir disiplin olmadan çok önce bir yaşam pratiğiydi. Yani hayatı belli bir biçimde tasavvur etme ve buna uygun bir eyleme pratiği. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sokrates’ten sonra ve onun etkisiyle gelişen tüm felsefe okulları bir yaşama felsefesi ortaya koyma çabasındaydı. Kiniklerin toplumsal uzlaşımlara meydan okuyan pratikleri, Stoacıların tutkularla mücadelesi ve Epikür’ün ölüm korkusuna çare arayışı hep belli bir biçimde var olmayı gerektiriyordu. Çünkü felsefe yaşama yön veren bir şeydi.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FELSEFE YAŞAMA YÖN VEREN BİR ŞEYDİ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Felsefe yapmak belli bir biçimde var olmaktı. Yalnızca bir köşeye çekilip derin düşüncelere dalmak değil… Düşünce ve eylem birliği içinde var olmak… Bugün belki en çok ihtiyacımız olan şey bu birliği yeniden kurmaya çalışmak… Ama şunu gözden kaçırmadan; felsefe her şeyden önce saf, samimi ve dürüst bir hakikat arayışıdır. Hayatımızı üzerine inşa edeceğimiz fikirler bu arayıştan beslenir. Kendi gerçeğine sadık olmayan ve bu gerçeği eğip büken her çaba düşünceyi bulanıklaştırdığı gibi yaşam pratiğini de anlamsızlaştırır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sokrates’ten sonra ve onun etkisiyle gelişen tüm felsefe okulları bir yaşama felsefesi ortaya koyma çabasındaydı. Kiniklerin toplumsal uzlaşımlara meydan okuyan pratikleri, Stoacıların tutkularla mücadelesi ve Epikür’ün ölüm korkusuna çare arayışı hep belli bir biçimde var olmayı gerektiriyordu. Çünkü felsefe yaşama yön veren bir şeydi. Felsefe teorik bir bilmece olduğu kadar pratik bir uygulamaydı. Bu yüzden belki şimdi kendimizi başkalarının geçici ilgisine teslim etmeyi bırakıp -belki daha az görünür olmayı göze alarak- kendimizden daha büyük bir şey inşa etmeye yönelmeliyiz. Yalnızca farklı olmak için değil, ki her türden farklılığın da dolaşıma sokulup prim yaptığı bir çağda farklılığı öteki olmayı göze alacak bir başkalık geliştirmek olarak düşünüyorum. Yani gözden düşmek, beğenilmemek, belki kıyasıya eleştirilmek olarak bir başkalık deneyimi… oyunbozan bir başkalık deneyimi… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Felsefeyi yoksullaştırdığımız ve giderek kaybettiğimiz ruhlarımızla yeniden buluştuğumuz bir başkalık deneyimi olarak yaşayabiliriz. Uçucu heyecanlarda ve yavan fikirlerde eriyen ruhumuzun yeni bir yaşam atılımı olarak düşünebiliriz. İçinde debelendiğimiz vasatlıktan bir çıkış yolu olarak görebiliriz. Ya da farkında olmadan acısını çektiğimiz, içimize dolan derin boşluğun anlam veremediğimiz kaygısına çare olarak düşünebiliriz. Felsefeden umabileceğimiz hala çok önemli şeyler var.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 25 Jan 2025 06:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/felsefeden-ne-umabiliriz-1737752769.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anlam kalabalığında kaybolmak</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/anlam-kalabaliginda-kaybolmak-10081</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/anlam-kalabaliginda-kaybolmak-10081</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Bağımsız değiliz birbirimizden, g</strong><strong>ö</strong><strong>rünmez bağlarla bağlıyız birbirimize. Ne kadar farklı olsak da aynı dünyanın içinde aynı d</strong><strong>ö</strong><strong>ngüde yaşıyoruz. Her birimizin eylemi diğerini etkiliyor: </strong>"<strong>Ben neyi değiştirebilirim ki”</strong> <strong>diye düşünenlere “kelebek etkisini”</strong> <strong>hat</strong><strong>ırlatmak isterim. Bir kelebeğin kanat çırpışından oluşabilecek kasırgalar vardır.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siz de kendinizi büyük bir boşluğun içinde kaybolmuş, anlamlı olan her şeyin sizi terk etmiş olduğu hissine kapılıyor musunuz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tüm sözlerin, tüm kelimelerin boşuna sarf edildiğini, ne bu dünyayı anlamanın ne de bir şeyleri değiştirmenin mümkün olduğunu düşündüğünüz oluyor mu? Oynanan türlü türlü ayak oyunları içinde ne olduğunu anlamaya çalışırken yorulduğunuz hatta tükendiğiniz zamanlar yaşıyor musunuz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Muhtemelen evet. Son dönemlerin en büyük sorunu içinde bulunduğumuz bu anlam karmaşası.. Günlük hayatın içinde muhatap olduğunuz insanların yüzünde bunu görmek, konuşmalarındaki umutsuzlukta bunu hissetmek mümkün. Kimsenin geleceğe dair bir planı, hayali yok gibi. Sanki herkes günü kurtarmanın, sorumluluklarını yerine getirmenin, yani yaşamak denilirse, yaşayabilmenin telaşında. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkında olan ama itiraz etmeye bile mecali olmayan onlarca insan tanıyorum. Eskiden içten içe kızardım bu insanlara. ‘‘Sessiz kalmak rıza göstermektir, kötülüğün bir parçası olmaktır’’ diye düşünürdüm.&nbsp; Şimdi de aynı düşüncelere sahip olmakla birlikte kızamıyorum o insanlara. Yorgunluklarını ve enerjilerinin kalmamasını anlıyorum. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Anlamlı sandığımız, değer atfettiğimiz her şey değer kaybetti. Büyük bir boşluğun içinde ne tarafa gideceğimizi şaşırmış bir halde, büyük bir anlam boşluğu içinde bulduk kendimizi.</strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>BİR ANLAM BOŞLUĞU İÇİNDE BULDUK KENDİMİZİ</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Önce inandığımız tüm değerlerin içi boşaltılarak büyük bir boşluk içinde bırakılıverdik. İdeolojilerin, dinlerin, siyasi örgütlenmelerin beklentilerimizi karşılamadığını ve gerçek olmadıklarını fark ettik. Anlamlı sandığımız, değer atfettiğimiz her şey değer kaybetti. Büyük bir boşluğun içinde ne tarafa gideceğimizi şaşırmış bir halde, büyük bir anlam boşluğu içinde bulduk kendimizi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama bugün artık her şey değişti. Artık yaşadığımız şey, anlam boşluğundan ziyade anlam kalabalığıdır. Ve bu kalabalık arasından sıyrılıp ortaya gerçekten anlamlı olan şeyleri sunabilmek, insanları bu anlam etrafında buluşturabilmek artık oldukça zor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dört bir taraftan üretilen anlamlar ile kuşatılmış haldeyiz. İzlenilen TV programları, diziler, haberler, siyasi söylemler, her ne varsa hepsi, üretilen anlam kalabalığına kitleleri dahil etmek için varlar. Hiç biri sıradan ve kendiliğinden olan durumlar değil. Tıpkı J.Baudrillard’nın söylediği gibi: <em>‘‘İster politik, ister eğitici, isterse kültürel içerikli olsun sonuçta niyet anlam ileterek kitleleri anlamın egemenliği alt</em><em>ında tutmaktır. Onlar anlam yerine g</em><em>ö</em><em>steri istemektedir.</em><em>’’</em><em>&nbsp; </em>Yani, önce tüm değerlerimizin içini boşaltıp kitleleri anlam boşluğu içinde kalan yığınlara dönüştürmeleri de şimdi yeni anlamlar üreterek aynı kitleleri o anlamlar etrafında toplamak istemeleri de boşuna değil. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ekonomik krizin içinden geçerken size sabretmeniz, fedakarlık göstermeniz gerektiği söyleniyorsa, yaratılan anlamın etrafında sizi tutabilmek için söyleniyordur. Ya da demokrasi ile yönetildiği iddia edilen bir ülkede seçimle göreve gelen belediye başkanları görevlerinden alınıp yerine kayyum atanırken size terörden, güvenlikten dem vuruluyorsa bu da yine oluşturulan anlam kalabalıkları içinde kaybolmanız içindir. Kadınlar, en güvenli alanları evlerinde, aile dedikleri kurumun içinde canlarından olurken durmadan aileyi koruma ve güçlendirme adına politikalar yürütülüp, kadınların canları önemsenmiyorsa yine bu da üretilen anlam kalabalığında kitleleri tutabilmek içindir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü ‘’aile’' bir anlamdır ve bu anlamın etrafında kitle oluşturmak kolaydır. ‘’Aile yılı’’ başlığıyla kadınların canı üzerinden gösteriler yapmak, kadınlara sadece annelikleri ile değer biçmek kolaydır. Fakat büyük bir sorun vardır ki; kadınlar ve&nbsp; çocuklar ölmeye, en yakınları tarafından öldürülmeye devam etmektedir. Siz üretilen anlamlar etrafında bu gerçekleri görmez olduğunuzda bir şey değişmemektedir. Olan tek şey sıranın size ne zaman geleceğini sadece bilmemenizdir. Çünkü anlam ve gerçekliğin yeri asla doldurulamaz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gerçek olan şudur: Cinsiyet farketmeksizin insan değerlidir ve&nbsp; can güvenliği her şeyden önemlidir. Adalet, hukuk ve demokrasi olmadan yaşamak mümkün değildir. Üretilen anlamlar etrafında kitlelere tahakküm kurarak yönetmek, kitleleri uyuşturarak sessizliklerini sağlamak ne tarihte ne de günümüzde toplumlara fayda sağlamıştır. <strong>Büyük felaketlerin, savaşların ve kayıpların en b</strong><strong>üyük sebebi iktidarların k</strong><strong>ö</strong><strong>tülüğü değil, kitlelerin sessizliğidir. </strong>&nbsp;İnsan fıtratı hep suçlayacak, günah keçisi ilan edecek birilerini bulmak ister ya işte, biz de hep bizi yönetenlere, iktidarlara, dünyaya yön verenlere kızıyoruz sadece. Elbette kızmakta çok haklı sebeplerimiz var. Kötülüklerinin sınırı da yok affedilir bir tarafı da. Fakat bu yeni bir durum değil ki. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tarih boyunca, şimdiye kadar tek bir dram sahnelenmiştir, hiç durmadan tekrarlanan tahakkümler oyunu. Muhtemelen bundan sonra da hep aynı oyun sahnelenmeye devam edecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu nedenle bireyler olarak, bu akışın içinde kaybolmak, dağılmak ve pes etmek gibi bir lüksümüz olduğunu düşünmüyorum. Yorulacağız ve&nbsp; kaybolmuş hissedeceğiz zaman zaman kendimizi. Tükenmiş hissedeceğiz. Ama ASLA PES ETMEYECEĞİZ. Düşünmekten, düşüncelerimizi cesaretle paylaşmaktan, bizi sessiz yığınlara dönüştürmek isteyenlerle mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz. Vazgeçersek yaşayan ölülerden hiç bir farkımız kalmayacak, hatta ölüm bile daha anlamlı olacaktır. Bu anlam kalabalığı içinde kaybolursak bizzat kötülüğün bir parçası haline dönüşeceğiz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bağımsız değiliz birbirimizden, görünmez bağlarla bağlıyız birbirimize. Ne kadar farklı olsak da aynı dünyanın içinde aynı döngüde yaşıyoruz. Her birimizin eylemi diğerini etkiliyor: "Ben neyi değiştirebilirim ki” diye düşünenlere “kelebek etkisini” hatırlatmak isterim. Bir kelebeğin kanat çırpışından oluşabilecek kasırgalar vardır. Buradaki amaç, kelebeğin kanat çırpmasının doğrudan bir kasırga oluşturduğunu söylemek değil, ama başlangıçtaki küçük bir hareketin, karmaşık bir sistemde büyük olayları tetikleyebileceğini vurgulamaktır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İşte biz de bu karmaşık sistemin içinden ancak kendi bireysel çabalarımızla çıkabiliriz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ahmet Kaya’nın eşsiz güzellikte olan şarkısındaki sözler gibi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yorgunum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yine de yaşamaktan duyduğum mutluluğun tadına</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Düşmanlarım ulaşamazlar…</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sevgi ve muhabbetle…</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 19 Jan 2025 06:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/anlam-kalabaliginda-kaybolmak-1737233711.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Estetik ve yaşama kültürü</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/estetik-ve-yasama-kulturu-9965</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/estetik-ve-yasama-kulturu-9965</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Sanatsal etkinlik dünyayı başka bir biçimde tasavvur etme cüretidir. Günlük yaşam pratikleri içinde sıradanlaşan insan ruhu, bu etkinlik içinde kendi otantikliğini, kendi benzersizliğini keşfeder. Bu bakımdan, sanatsal etkinlik insanın kendi yaratıcı çabasıyla kendisini de inşa ettiği bir süreçtir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Seyahat ettiğim her yerde ilk olarak o bölgedeki arkeoloji müzesine gidiyorum. Arkeoloji müzelerini gezmek benim için geçmişe zaman yolculuğu yapmak gibi… Böyle bir yolculuk, o şehir ya da bölgede var olmuş kültürlerin, medeniyetlerin günlük yaşam pratiklerinden dini ve felsefi görüşlerine kadar birçok konuda bilgi sahibi olmaya imkân tanıyor. Üstelik Anadolu gibi sayısız medeniyetin var olduğu bir coğrafyada eşsiz bir kültürel mirasa sahip olduğumuz için epey şanslıyız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bugün neredeyse her şehirde bir arkeoloji müzesi var. Bu mekanları gezerken yalnızca entelektüel açıdan tatmin olduğunuzu hissetmiyorsunuz, aynı zamanda duyularınız da estetik bir şölen yaşıyor. Öyle ki, küçük bir kullanım eşyasındaki detaylı işçilikten tutun da bir mimari yapının kalıntılarındaki harikulade süslemelere varıncaya dek son derece zengin bir estetikle büyülenmemek elde değil. Fakat bu büyü maalesef müzeden dışarı çıkınca birdenbire yok oluyor. Dışarı çıkıp etrafınıza şöyle bir bakmanız gözlerinizin acımasına yetiyor. Çünkü müthiş bir görüntü kirliliği duyularınıza hücum etmeye başlıyor. İster istemez, estetiği bu kadar dışlayan bir yaşama kültürünün nasıl olup da bu derece yaygınlaştığını merak ediyor insan. Öyle ki hemen hemen her şeyde bir derme çatmalık, kaba bir işlevsellik ve duyulara işkence eden bir çirkinlik kendini gösteriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Estetik sözcüğü Yunanca “<em>aisthesis</em>” sözcüğünden geliyor. Bu sözcük duyularla, duyumsanabilir olanla, algıyla bağlantılıdır. Duyularla algılama, hissetme anlamına geliyor. ‘Estetik’ aynı zamanda güzel olanı soruşturan, güzel olanla ilişkimizi anlamaya çalışan ve beğeni yargıları üzerine kafa yoran bir felsefe alanıdır. Felsefe tarihinde hemen hemen her filozofta estetik üzerine düşünme bulabiliriz. Örneğin Platon harikulade Şölen (<em>Symposium</em>) diyaloğunda <em>eros</em> (sevgi/aşk) üzerine tartışırken bu duygunun güzel olanla bağlantısını ortaya koyar. Ona göre sevmek ruhu güzelliğe taşımaktır. Sevmek bir yükseliştir. Bu yükseliş, duyusal olarak güzel olandan, kavramsal olan Güzel’e doğrudur. Başka bir deyişle, sevmek güzel olan şeyleri severek Güzel ideasını (güzeli güzel yapanı) kavramaktır. Dolayısıyla, hakikate bu dolayımla yani güzel olanı severek varılabilir. Platon için en yüce sevgi bu bakımdan <em>philosophia</em>’dır, yani felsefedir. Şölen diyaloğu en yüce sevgi olan hakikat sevgisinin yani felsefenin böyle estetik bir dolayımla ortaya çıktığını göstermesi açısından son derece ilginçtir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Nietzsche ve Schopenhauer gibi filozofların felsefelerinde ise estetik önemli bir yere sahiptir. Nietzsche estetiği zengin yanılsamaların kaynağı olarak olumlar. Hakikat de ona göre zengin yanılsamalar oluşturabilme becerisidir. Bu açıdan ele alındığında, felsefe bize yavan bir hakikat sunar. Zira felsefe kavramlarla düşünür. Nietzsche ise duyusal metaforu ve imgeyi daha yaratıcı bir dünya tasavvuru oluşturması nedeniyle kavramlardan üstün tutar. Kavramlar olanca farklılığı içindeki dünyayı belli şemalara indirgeyen düzeneklerdir. İmge ise dünyanın daha zengin bir temsilini ortaya koyması açısından benzersizdir. Bu bakımdan sanat Nietzsche’ye göre kültürün en yüksek formudur. Sanatçı da en üstün güç istencine sahip kişilik olarak Nietzsche’nin düşüncesinde bir <em>übermensch yani</em> üstün insandır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><span style="background-color:#ffffff">Schopenhauer için ise sanat bizi istemenin tahakkümünden kurtaracak iki seçenekten (diğeri asketizm/çilecilik) biridir. Estetik deneyim doymak bilmeden isteyen yanımızı susturur. Öyle ki, hoşumuza giden bir melodinin yarattığı coşkuda ya da etkileyici bir manzaranın seyrinde akan zaman birdenbire durur ve o an ebedi bir şimdiye (<em>nuc stans</em>) dönüşür. Schopenhauer’a göre böyle anlarda dünya bize kalbini açar ve biz şeylerin yüreğine dokunduğumuzu, yaşamın özüyle gerçekten temas ettiğimizi hissederiz. Aslında kısa bir an için güzelliğin keyfini çıkarmaktır bu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dolayısıyla felsefenin bu alanına bakmak bize estetiğin sadece duyusal bir ihtiyaç değil aynı zamanda ruhsal bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor. İnsan güzeli sever, güzeli arar, güzelle varoluşunu yüceltir, yaşama bir anlam vermeye çalışır. Yaşam yalnızca eylemek, yapmak, problem çözmek değildir. Yaşamı yalnızca pragmatik bir anlayışla sürdüremeyiz. İnsanda bundan daha derin bir arayış da vardır. Çünkü insan yalnızca bir <em>homo faber</em> değil aynı zamanda bir <em>homo esteticus</em>’tur. Akıllı bir hayvan olan <em>homo faber</em> yaşadığı çevreyi kontrol etmek ve bu çevreyi yaşamını kolaylaştıracak şekilde dönüştürmek için şeyleri kullanışlı hale getirir. Burada yaratıcı bir çaba olmakla birlikte bu çaba temelde işlevselliğe yani problem çözmeye yöneliktir. Estetik anlamda yaratıcı bir çaba ise sorun çözmeyi hedeflemez. <em>Homo esteticus</em>’un çabası Güzel’i ortaya koymaktır. Sanatsal etkinlik dünyayı başka bir biçimde tasavvur etme cüretidir. Günlük yaşam pratikleri içinde sıradanlaşan insan ruhu, bu etkinlik içinde kendi otantikliğini, kendi benzersizliğini keşfeder. Bu bakımdan, sanatsal etkinlik insanın kendi yaratıcı çabasıyla kendisini de inşa ettiği bir süreçtir.&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Estetiği bu kadar ıskalamamıza gerekçe olarak tarihsel, sosyolojik ya da ekonomik sebepler ileri sürülebilir. Belki birçokları için temel sebep yoksulluktur. Fakat egemen olanın son yirmi yılda ortaya koyduğu estetiğe baktığımızda tek sebebin bu olmadığı aşikâr görünüyor.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>ESTETİĞİ ISKALAMAK</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Meseleyi yaşama kültürü açısından ele aldığımızda şunu söylemek mümkün; gerçekten büyük kültürler yalnızca işlevselliğe takılıp kalmadan kendi yaşama pratiklerini estetik bir çabayla da buluşturmuş olanlardır. Kendi kültürümüz açısından duruma baktığımızda ise yaşama pratiğimizin işlevsellik odaklı yürüdüğünü görüyoruz. Bu yüzden içinde yaşadığımız evler, şehirler, sokaklar, sokakları süsleyen heykeller ‘Güzel’ olandan hiçbir şekilde nasibini almış değil. Zaman zaman sosyal medyaya da yansıyan yapıların, anıtların, heykellerin duyularımızı paralize ettiği bir gerçek. Elbette hepsi bu şekilde değil ama çoğunluğu böyle. Estetiği bu kadar ıskalamamıza gerekçe olarak tarihsel, sosyolojik ya da ekonomik sebepler ileri sürülebilir. Belki birçokları için temel sebep yoksulluktur. Fakat egemen olanın son yirmi yılda ortaya koyduğu estetiğe baktığımızda tek sebebin bu olmadığı aşikâr görünüyor. Ben bunun aynı zamanda yeterince gelişmemiş bir beğeni duygusu eksikliğinden kaynaklandığınıve bir eğitim sorunu olduğunu düşünüyorum. Zira estetik beğeni duygusunun gelişmesine olanak tanıyan bir eğitim sistemimiz yok. Yalnızca temel bilimlerin öğretimine - o da eleştirel biçimde değil - odaklı bir eğitim anlayışında diretiyoruz. Güzel sanatlar eğitimi eğitimin hiçbir kademesinde yeterince önemsenmiyor. Beğeni duygusu gelişmemiş bir toplumda da her şey maalesef fazla özensiz, kaba, derme çatma oluyor. Sonuç olarak ne oluşturduğumuz mimaride ne çevre düzenlemesinde ne sokakları, meydanları süsleyen heykellerde kayda değer bir estetik görebiliyoruz.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Jan 2025 07:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/estetik-ve-yasama-kulturu-1736791527.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Duygular felsefesi ya da ruhun sisli diyarını araştırmak</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/duygular-felsefesi-ya-da-ruhun-sisli-diyarini-arastirmak-9736</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/duygular-felsefesi-ya-da-ruhun-sisli-diyarini-arastirmak-9736</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Aklı merkeze alan felsefe geleneğindeki filozofların çoğu, duyguları ötekileştirse de başta söylediğim gibi bedeni ve duyguları merkeze alan, bu bakımdan zihni bedenle ve duygularla bağlantılı düşünen birçok yaklaşım da öne çıkar. Örneğin Spinoza upuygun ya da değil her tür bilginin temeline bedendeki etkilenimlerle ortaya çıkan hayal gücünü yerleştirir.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Paolo Sorrentino’nun <em>Youth</em> (Gençlik) filminde akılda kalan son derece ilginç bir replik var; karakterlerden biri kendisini pencereden boşluğa bırakmadan önce şöyle diyor; </span></span><em><span style="color:black">“Duyguların abartılı olduğunu düşünüyorsun ama bu saçmalık. Duygular sahip olduğumuz tek şey.”</span></em> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Gerçekten de duygular sahip olduğumuz tek şey mi? Duyguların felsefi bir analizini yapmak mümkün mü? Ya da duygular bizi felsefe yapmaya götürür mü?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İnsanları felsefeye yönelten sebepler birbirinden farklıdır. Durduk yere insan felsefi bir sorgulama içine girmez. Düşünme, insanın bir şeyleri dert edinmesi ile başlar. Duygular da bu ‘dertlerin’ başında gelir. Zira, bu dünyada birçok şeyi anlama ihtiyacında olduğumuz gibi hissettiğimiz bazı duyguların da anlamlı bir açıklamasını yapmak isteriz. Neden böyle hissediyorum? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bazen hissettiklerimize bir anlam vermek güçtür. Ama duygular nefesimizi keser. Duygular yaşam enerjimizi en coşkulu varoluşa yükseltebildiği gibi bazen de bizi içimizdeki karanlığa gömebilir. Üstelik her güçlü duygu bir hafıza yaratır. Bu hafıza zamanla hatırlanmaya değer güzel anılara da dönüşebilir; derin yaralara, iç sızılara da evrilebilir. Dolayısıyla bizi biz yapan bir duygu anlatısı, bir duygu tarihi vardır. Hepimiz bir ömür boyu bu tarih içinde yol alarak aynı zamanda kendi içimizde bu tarihin yarattığı izlerle mücadele ederiz. Bazı ruhlar içinse bu mücadele çok sert ve çetindir. Edebiyat ve sanat bunu ortaya koyan şahane örneklerle doludur. Peki ya felsefe bu konuda ne der, bize ne önerir? &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aslında felsefe antik dönemden beri içsel süreçleri, duyguları anlama ve açıklama, aynı zamanda onlarla nasıl başa çıkılacağını öğretme noktasında birtakım ruhsal alıştırmalar önermektedir. Neticede insan kendi iç denizinde savrulmadan güvenli bir biçimde yol almayı ve zaman zaman kabaran duygularıyla boğulmadan başa çıkmayı öğrenmelidir. Fakat bu öğrenme önce anlamayı gerektirir. Tüm değişimlerin önce anlamayı gerektirmesi gibi. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Fakat asıl mesele, Spinoza’nın da yerinde bir şekilde tespit ettiği gibi duygulara ilişkin doğru bir yaklaşım ortaya koymaktan geçer. Söz konusu doğru yaklaşım da öncelikle duyguların sahip olduğumuz en temel şeyler olduğunu fark etmektir.</span></strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">DUYGULAR SAHİP OLDUĞUMUZ EN TEMEL ŞEYLER</span></strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Duygular, felsefe tarihinde birçok düşünürün inceleme alanına girmesine rağmen onları ötekileştirmeyen bir bakış çok az düşünürde karşımıza çıkar. Çoğunlukla duygular akıl karşısında hiyerarşik olarak daha aşağıda konumlandırılır, beden ve ona ait süreçlerle birlikte insanın egemen olması gereken yanını ifade eder. Duygular bedene ait süreçlerdir, dolayısıyla doğal, hayvani ve karanlık tarafımızla bağlantılıdır. Filozofların aklı ve bilinci bedenden ve duygusal süreçlerden soyan bu bakış açısı nihayetinde insanı da neredeyse bir akıl varlığı olmakla özdeş kılmıştır. Hatta tek tanrılı dinlerin de bu bakımdan aynı bakış açısını izledikleri görülür. Monoteistik inanışta Tanrının suretinde yaratılmış olmak Tanrısal akıldan pay almakla ilişkilendirilir. Beden ve duygusal süreçler hiyerarşik olarak bizi hayvana ve doğaya daha yakın tutan özelliklerdir. Antik Yunan’da kırların Tanrısı olarak karşımıza çıkan Pan aslında içgüdüsel ve doğal yanımızı temsil eder. Pan’ın Ortaçağ mitolojisinde şeytanla benzer şekilde betimlenmesi, insanın doğal, dürtüsel yanının ötekileştirilmesine mükemmel bir örnektir. Aslında tüm bu yaklaşımlar duygulara gereğinden daha az önem vererek onların gücünü görmezden geliyor değildir. Tam tersine duyguların gücünün farkında olarak onların her ne pahasına olursa olsun dizginlenmesi gerektiğini savunan yaklaşımlardır. Fakat asıl mesele, Spinoza’nın da yerinde bir şekilde tespit ettiği gibi duygulara ilişkin doğru bir yaklaşım ortaya koymaktan geçer. Söz konusu doğru yaklaşım da öncelikle duyguların sahip olduğumuz en temel şeyler olduğunu fark etmektir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Peki felsefeyle kurduğumuz ilişki duygular bağlamında bir çeşit ruhbilimi olarak düşünülebilir mi? Ya da bu bakımdan bir felsefi psikoloji mümkün mü? Elbette psikolojinin bir bilim olarak ortaya çıkmasından çok önce felsefeyle bu çeşit bir ilişkilenme de pekâlâ mümkündü. Hâlâ da mümkün. Bu bağlamda Augustinus’un yaklaşımı son derece çarpıcı bir felsefi psikolojiyi yansıtır. Özellikle <em>Confessiones</em> (<em>İtiraflar</em>) adıyla kaleme aldığı eseri, Dostoyevski’nin <em>Yeraltından Notlar’</em>ı kadar etkileyici bir ruhsal analiz ortaya koyar. <em>İtiraflar</em>’ında Augustinus çalkantılı ve karmaşık duygusal dünyasını son derece dürüst ve samimi bir yaklaşımla anlamaya ve açıklamaya çalışır. Onun Tanrı karşısında itirafları aslında kendi gerçek benliğini arayışı, kendi sislerinden arınma mücadelesidir. Bu açıdan da hayranlık uyandırıcıdır. İlginç olan şu ki, Augustinus’u Azizlik mertebesine çıkaran Hıristiyanlık duyguları ve dürtüsel yanımızı dizginlemeyi salık verirken diğer yandan da bizi bu açıdan sağaltacak yollar geliştirmiştir. Hıristiyanlığın “itiraf etmek hepimize iyi gelir” anlayışı modern psikolojideki yaklaşımlarla bilhassa psikanalizin bakış açısıyla paralellik gösterir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Varoluşçuluk da yirminci yüzyılda kaygı problemine yoğunlaşarak felsefenin sorunlarını psikolojik bir zemine çekmiş, dünyayı ve varoluşumuzu felsefi açıdan dert edinmemizin belli duyguların kendilerini açık etmeleriyle ortaya çıktığının altını çizmiştir. Buna göre, sıkıntı, huzursuzluk, iç bunaltısı gibi duygular bizi yaşamın anlamını düşünmeye götüren duygulardır. Bu duyguların felsefi bir sonucu olarak beliren modern nihilizm, ilkçağ septisizmindeki epistemolojik nihilizmden farklı olarak varoluşsal bir karaktere sahiptir ve kökeninde dünyayla duygusal ve anlamlı bir bağ kuramamak yatar. Varoluşçu düşünürlerin şunun altını çizmeleri önemlidir; anlam verili değil, yaratılan bir şeydir. Yaratılan bu anlam dünyanın açıklanamayan saçmalığına rağmen var olma iradesi gösterebilmektir. Belki de bu bakımdan anlam, Nietzsche’nin söylediği gibi felsefi hakikati aşan, sanata yükselen bir şeydir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aklı merkeze alan felsefe geleneğindeki filozofların çoğu, duyguları ötekileştirse de başta söylediğim gibi bedeni ve duyguları merkeze alan, bu bakımdan zihni bedenle ve duygularla bağlantılı düşünen birçok yaklaşım da öne çıkar. Örneğin Spinoza upuygun ya da değil her tür bilginin temeline bedendeki etkilenimlerle ortaya çıkan hayal gücünü yerleştirir. Buna göre, zihnimizde oluşan ilk fikir bedenin fikridir. Başka bir deyişle, zihnimizde oluşan ilk fikir bedendeki belli bir duygulanımın ne olduğunun fikridir. Spinoza aynı zamanda bedenin, aklın idaresine başvurmadan kendi başına yapabildiği çok şey olduğunu belirtir ve duyguların aklın üzerinde muazzam bir gücü olduğunu ortaya koyar. Günümüzde de yaygın bir yaklaşım olarak aklımızı duygularımızdan bağımsız işlettiğimizi düşünürüz. Halbuki akıl çoğu zaman bilinçsizce en derin duygularımızın tatminine yönelir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Elbette bugün modern farmakolojinin sunduğu ilaçlar ve farklı psikoloji uygulamaları, duyguları anlama ve onlarla başa çıkmada yadsınamayacak önemde bir destek sunsa da, bazı şeyleri daha geniş bir bakış açısıyla analiz etmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla felsefeyi etkili bir ruhsal terapi olarak ele almayı değerlendirmeliyiz. Örneğin bugün iletişim teknolojilerinin yarattığı aşırı enformasyon ve şeffaflık her şeye olduğu gibi duygulara da “sergi değeri açısından bir anlam” atfetmektedir. Yaşanan mutluluk ve sevinç görünür olduğu sürece anlamlı hale gelmektedir. Bu durum, çekilen acı için de geçerlidir. Bir zamanlar, dünyayla anlamlı bir bağ kuramadığını hisseden insanın kaygısının, huzursuzluğunun, derin iç sıkıntısının bir anlamı vardı. En azından bu duyguları üzerinde düşünecek mesafe, yalnızlık ve yoğunlaşma geliştirebiliyordu. Şimdi ise anlam arayışı yerini görünür olmaya bıraktı. Görünür olmak için sonu gelmeyen bir meşguliyet içindeyiz. Duygusal olarak kendimizi sakatladığımızın farkında bile değiliz. Çünkü yaşadığımız hiçbir an’a, duyguya çarçabuk görünür olmadığı sürece hak ettiği değeri vermiyoruz artık. Kendisini sürekli teşhir etme telaşında bir öznenin kendi varlığıyla, duygularıyla, iç dünyasıyla hakiki ve anlamlı bir bağ kurabileceğini söylemek güç. Byung-Chul Han’ın deyimiyle, “aşırı enformasyon ve aşırı iletişim hakikat eksikliğinin, dahası varlık eksikliğinin belirtisidir.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><span style="color:black">[1]</span></a> </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Dünyanın talep ettiği hıza ve etkileşime meydan okuyarak, kendimize doğru bir şekilde yoğunlaşabileceğimiz bir varoluşu sürdürmeye daha fazla ihtiyacımız var. Duyguları onlara gereken önemi verecek kadar abartalım, çünkü sahip olduğumuz tek şey onlar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Kaynaklar</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Byung-Chul Han, <em>Şeffaflık Toplumu</em>, çev. Haluk Barışcan, Metis Yayınları: İstanbul, 2018.</span></span></span></span></p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Byung-Chul Han, <em>Şeffaflık Toplumu</em>, çev. Haluk Barışcan, Metis Yayınları: İstanbul, 2018. s. 23</span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Jan 2025 06:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/duygular-felsefesi-ya-da-ruhun-sisli-diyarini-arastirmak-1735765736.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Spinoza’da beden, duygular ve bilinçdışı</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/spinozada-beden-duygular-ve-bilincdisi-9657</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/spinozada-beden-duygular-ve-bilincdisi-9657</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Herhangi bir karşılaşmanın etkisiyle bedende ortaya çıkan duygulanışlar zihinde de eşzamanlı bir fikir oluşturur. Bu bakımdan, bedenimizin etkime gücünü artıran ya da azaltan herhangi bir duygu zihnimizin düşünme gücünü artıracak ya da azaltacaktır. Bu nedenle duygular insanın var kalma çabasını (<em>conatus</em>) olumlu ya da olumsuz biçimde etkileyen unsurlardır. Spinoza bu bakımdan iki temel duygu tanımlar: sevinç ve keder.</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilinçdışı kavramını Freud’la anmaya alışkınız. Freud kibirli bir şekilde buluşunu bize adeta bir Kopernik devrimi olarak sunar ve şöyle der; insan hiç de kendisinin efendisi değildir. Freud’a kadar olan süreçteki felsefi antropolojide yaygın olan eğilim ise insanı bilinci ve akletme yetisiyle hem kendi doğasına hem de dışsal doğaya egemen bir varlık olarak düşünmüştür. Antik çağın rasyonalizmi, Orta çağ teolojisi ve Aydınlanmanın kurgusu hep bu yöndedir. Fakat yine de felsefe tarihinde Freud’a kadar uzanan çizgide bilinçdışı kavramını düşünebileceğimiz çok fazla uğrak bulunur. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kavramın felsefi köklerine ilişkin bir sorgulamayı özellikle 19. yüzyılı temel alarak sürdüren çalışmalardan biri Günter Gödde’nin <em>Traditionslinien des</em> “<em>Unbewussten”: Schopenhauer, Nietzsche, Freud</em> (1999) başlıklı kitabıdır. Bu çalışmayı ayrıcalıklı kılan özellik, yazarın aynı zamanda bilinçdışı kavramının kaynağını ve zaman içindeki gelişimini <em>Traditionslinien</em> dediği üç temel hat içerisinde belirlemiş olmasıdır. O bu gelenek hatlarını, bilişsel/kognitif bilinçdışı, romantik/estetik bilinçdışı ve bedensel/dürtüsel bilindışı olarak nitelendirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bakımdan Freud’un bilinçdışı kavrayışı Schopenhauer ve Nietzsche gibi filozoflarda öne çıkan bedensel/dürtüsel bilinçdışı kavrayışına yakındır. Bu bakış açısı, bilinç fenomeninin bilinçdışı fizyolojik süreçlerce koşullandığını ileri sürer. Bu bakımdan bedene, bedensel süreçlere ve dürtülere dikkat çeker. Bu yaklaşım, yaratıcılığın kökleri bağlamında romantik bilinçdışı fikrinden etkilense de daha çok insandaki ilkel ve yıkıcı dürtülere, aynı zamanda bu dürtülerin karanlık mücadelesine odaklı bir bilinçdışı fikrine sahiptir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla, 19. yüzyıl Alman felsefesi içinde bu kavram çok güncel olmakla birlikte Schopenhauer ve Nietzsche gibi filozoflarda isteme, güç istemi, beden ve güdülerle bağlantılı olarak düşünülmüştür. Bu filozoflar her ne kadar “bilinçdışı” kavramını merkeze alan bir tartışma ortaya koymamış olsa da ele aldıkları birçok konuda bu kavrama göndermede bulunurlar. <span style="color:black">Örneğin bilinçli düşünmenin otonom bir yapısı olmadığını iddia ettiklerinde, bedensel ve fizyolojik süreçlerin düşünce ve davranışlarımız üzerindeki etkilerine değindiklerinde ya da insan davranışlarının kendini kandırma ve manipüle etmeyi de içeren özellikler taşıdığına vurgu yaptıklarında bilinçdışını kavramına işaret ederler. </span>Dolayısıyla bilinçdışı söz konusu filozoflarda şöyle ya da böyle hep göz önünde bulundurulan bir kavram olmuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında aynı çizgide biraz daha geriye gittiğimizde bedeni ve duyguları temel alan benzer bir yaklaşım Spinoza’da karşımıza çıkar. Spinoza <em>Ethica</em>’nın 3. bölümünün başındaki önsözde kendisinden önceki düşünürleri duyguları insan doğasının bir kusuru olarak görmeleri bakımından eleştirir. Ona göre bu düşünürler insanın kendi eylemleri üzerinde mutlak bir denetim gücü olduğuna ve eylemlerine özgürce yön verebileceklerine inandıkları için hatalı bir yaklaşım içindedirler. Bu düşünürler genel olarak insani zayıflıkları ve tutarsızlıkları doğal nedenlere bağlamak yerine insan doğasının bir kusuru olarak görme eğilimindedirler. Halbuki “<span style="color:black">doğada, onun kusuru olarak gösterebileceğiniz hiçbir şey yoktur; çünkü doğa hep aynıdır, gücü ve etkileme imkânı her yerde bir ve aynıdır.” Diğer bir deyişle, her şey doğa yasalarına uygun olarak meydana gelir. Var olan her şey gibi nefret, öfke, kıskançlık gibi olumsuz duygular da doğanın zorunluluğundan ve kudretinden kaynaklanır. Bunu göz önünde bulundurarak, her şeyi doğanın evrensel kuralları ve yasalarıyla anlamaya çalışmamız gerekir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Spinoza beden ve zihin arasındaki ilişkiyi Kartezyen bir mantıkla ele almaz. Bedeni ve zihni iki ayrı töz olarak düşünmek yerine aynı tözün (Tanrı/Doğa) iki farklı görünümü olarak düşünür. <span style="color:black">Her bir görünüm bu anlamda Tanrısal doğanın zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıktığı için belirli bir şekilde var olmaya ya da eylemde bulunmaya belirlenmiştir. (<em>Ethica</em>, </span>Bölüm I, Önerme 29). <span style="color:black">Mutlak anlamda sonsuz töz olan Tanrı/Doğa hem düşünen hem de yer kaplayan bir varlıktır. Temelde aynı tözün farklı görünümlerini ifade eden düşünce ve yer kaplama arasında bu bakımdan bir paralellik bulunur. Spinoza bunu “fikirlerin düzeni ve bağlantısı şeylerin düzeni ve bağlantısıyla aynıdır” şeklinde ifade eder. (<em>Ethica</em>, Bölüm II, Önerme 7). Daha açık bir deyişle, “Tanrının düşünme kuvveti onun gerçekleşmiş kudretine eşittir. Böylelikle, biçimsel dünyada Tanrının sonsuz doğasından ne çıkmışsa, aynı düzen ve bağlantıda düşünce dünyasında da Tanrı fikrinden çıkar.”</span><em> (Ethica, </em><span style="color:black">Bölüm II, Önerme 7</span>.) <span style="color:black">Tanrısal doğanın zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkan tüm varlıklar farklı tarzlarda ortaya çıksa da düzen ve bağlantı açısından benzerdir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu bağlamda düşünüldüğünde, bedendeki herhangi bir etki zihinde de buna paralel bir düşünce yaratır. Spinoza bedendeki bu etkileri duygulanış (<em>affectio</em>) olarak adlandırır. Duygu derken de “bedenin etki gücünü çoğaltan ya da azaltan, bu güce yardımcı olan ya da onu engelleyen bedenin değişik hallerini ve aynı zamanda bu haller hakkındaki fikirleri” kastettiğini belirtir. (<em>Ethica</em>, Bölüm III, Tanım 3). Herhangi bir karşılaşmanın etkisiyle bedende ortaya çıkan duygulanışlar zihinde de eşzamanlı bir fikir oluşturur. Bu bakımdan, bedenimizin etkime gücünü artıran ya da azaltan herhangi bir duygu zihnimizin düşünme gücünü artıracak ya da azaltacaktır. Bu nedenle duygular insanın var kalma çabasını (<em>conatus</em>) olumlu ya da olumsuz biçimde etkileyen unsurlardır. Spinoza bu bakımdan iki temel duygu tanımlar: sevinç ve keder. Diğer tüm duyguları da bu iki duygunun türevi olarak düşünür. Dolayısıyla sevinç türünden duygular <em>conatus’</em>u olumlu etkileyerek bu var kalma çabasını artıracak, keder türünden duygular ise zayıflatacaktır. Başka bir deyişle, sevinç olumlu bir karşılaşmadan türeyen ve zihni de daha yetkin hale getiren bir duyguyken keder hem bedeni hem de zihnin yetkinliğini olumsuz etkileyen bir duygudur. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Sonuç olarak, duyguları bir kusur olarak görmek, yok saymak ya da bastırmak yerine onları tanımak önemlidir. Spinoza’ya göre, insan ancak aklın kılavuzluğunda upuygun fikirler geliştirerek duygularının sebepleri hakkında doğru bir düşünceye ulaşabilir. Ve ancak bu şekilde onlara egemen olmayı öğrenebilir. Bu bir güç ve kudret meselesidir.</span></strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">DUYGULARI YOK SAYMAK YERİNE ONLARI TANIMAK ÖNEMLİDİR</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dolayısıyla zihnimiz bazı durumlarda etkin, bazı durumlarda ise edilgindir. <em>Ethica</em>’nın 3. bölümünün 1. önermesine göre, zihin birebir fikirlere sahip olduğu sürece zorunlu olarak etkindir, birebir olmayan fikirlere sahip olduğu sürece de zorunlu olarak edilgindir. Spinoza bu bağlamda farklı bilgi türleriyle varoluş tarzları arasında bağlantı kurar. Bu bilgi türlerini birinci, ikinci ve üçüncü tür bilgi olarak adlandırır. Birinci tür bilgi hayal gücüne dayanan, büyük ölçüde karşılaşmaların tesadüfleriyle beliren ve genel olarak bir bedenin diğeri üzerindeki etkisini ifade eden rastlantısal bir bilgidir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu bilginin öne çıkan bir diğer özelliği şeyleri yalnızca sonuçlarıyla yani etkileriyle tanıması, nedenleri ise bilmemesidir. Bu bilgi seviyesinde bir varoluş bize aslında bilinçdışı süreçlerin etkin olduğu bir var olma tarzını düşündürür. Başka bir şekilde söylersek, gerçek sebeplerin farkında olmadan tamamen duygulanımların etkisiyle hareket ettiğimiz bir var olma biçimini ifade eder. Üzerimizdeki etkilerin gerçek sebeplerini anlamaktan uzak olduğumuz için, bulanık ve yanlış fikirlere kapılmak kaçınılmazdır. Spinoza bu noktada başka bir bilgi türüyle bu var olma tarzını aşabileceğimizi söyler. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkinci tür bilgi dediği bu bilgi türü upuygun fikirler (<em>adaequata idea</em>) üretmemizi sağlayan aklın (<em>ratio</em>) bilgisidir ve bize doğruyu yanlıştan ayırt etmemizi öğretir. (Bölüm II, Önerme 42) Bu tür bir bilgiyle birinci tür bilgideki bulanıklığın, yanlışlığın aşılması ve şeyler arasındaki ilişkilerin doğru anlaşılması söz konusudur. Başka bir deyişle, ikinci tür bilgi yalnızca bir şeyin üzerimizdeki etkisini bilmekle sınırlı değildir, aynı zamanda şeyler arasındaki ilişkileri tanımaya ve söz konusu şeyler arasındaki gerçekten ortak olanı kavramaya yöneliktir. Elbette sevinç türünden duyguların çoğalması bu kavrayış gücüne olumlu bir etkide bulunacaktır. Üçüncü tür bilgi ise bu doğrultuda Tanrının ya da Doğanın zorunluluğunu kavramaya yöneliktir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zihinsel bulanıklığı ve dalgalanmaları aşmak ve etkin bir varoluş sürdürmek açısından ikinci tür bilginin kılavuzluğunda yaşamak gerekir. Yine de birinci tür bilgideki bilinçdışı yön ikinci tür bilgide de tümüyle ortadan kalkmış değildir. Şöyle ki, şeyler arasındaki ilişkilerin farkında olma ve zorunluluğu kavrama fikir düzeyinde nereye kadar götürülebilir? Bedenimiz üzerindeki herhangi bir etkinin farkında olma ve sebeplerini bilmeye yönelik bir çaba hangi noktaya kadar sürdürülebilir? Doğanın karmaşık nedenselliği içinde herhangi bir duygulanımın ve ona bağlı bir fikrin ortaya çıkması geriye doğru gidildiğinde son derece karmaşık bir nedensellik zincirini ortaya çıkaracaktır. Dolayısıyla, duygulanımlarımıza, fikirlerimize etki eden biyolojik, toplumsal, kültürel birçok unsur ele alındığında son derece karmaşık bir nedenler ağı içinde kendimizi bulmamız kaçınılmazdır. Bu nedenle ikinci tür bilgi belli zorunlulukları ve sebepleri kavramaya yarasa da etkilerin ve buna bağlı olarak ortaya çıkan fikirlerin ve eylemlerin bilinçdışı arka planını tümüyle aydınlatmaya muktedir değildir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuç olarak, duyguları bir kusur olarak görmek, yok saymak ya da bastırmak yerine onları tanımak önemlidir. Spinoza’ya göre, insan ancak aklın kılavuzluğunda upuygun fikirler geliştirerek duygularının sebepleri hakkında doğru bir düşünceye ulaşabilir. Ve ancak bu şekilde onlara egemen olmayı öğrenebilir. Bu bir güç ve kudret meselesidir. Yine de şunun altını çizmek lazım, duygulanış dediğimiz ruhun edilginliğini yaşamak kaçınılmazdır. Bununla birlikte, bilincinde olduğumuz durumlarda bile eylemlerimiz üzerinde mutlak bir denetim gücümüzün olduğunu söylemek ve eylemlerimizi özgürce kendimizin belirlediğini iddia etmek kendimizi kandırmak olur.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kaynakça</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Spinoza, B. (2016) <em>Ethica</em>, çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul: Alfa Basım Yayım.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Dec 2024 06:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/spinozada-beden-duygular-ve-bilincdisi-1735335948.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her şey akar: Geçicilik üzerine</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/her-sey-akar-gecicilik-uzerine-9515</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/her-sey-akar-gecicilik-uzerine-9515</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geçicilik fikrinin, ilk olarak Antik Yunan düşünürleri tarafından felsefi bir mesele olarak ele alındığını görürüz. Herakleitos’un ünlü “Panta Rhei” (Her şey akar) sözü, geçiciliğin felsefi tarihindeki en eski ve etkili ifadelerden biridir. Herakleitos’a göre, evrendeki her şey sürekli bir değişim içindedir ve hiçbir şey aynı kalmaz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yılın son günlerine yaklaştıkça, üzerimize çöken o garip ağırlığı hissetmeye başladık. Bu yalnızca fiziksel bir yorgunluk değil; ruhsal bir tükenmişlik, her şeyin üzerine devasa bir gölge gibi inen bir huzursuzluk. Pandemi sonrasında giderek boğucu bir hal alan, gündemin bitmek bilmeyen yoğunluğu, her gün başka bir felaket haberiyle başlayan sabahlar ve bireysel yaşamlarımızdaki küçük mücadeleler birleşerek bir kasırgaya dönüşüyor. Çoğumuz haberleri takip etmenin ağır yüküyle, uzaklaşmanın suçluluğu arasında sıkışıp kalıyoruz. Bu yılın sonunda bir kısmımız artık daha sessiz, daha kırılgan ve daha içe dönük. Bu gibi dönemleri zaman zaman yaşayan biri olarak çıkış yolunu çoğu zaman geçicilikte bulmaya başladım. O nedenle yılın bu son yazısında beraberce geçicilik üzerine düşünmek istedim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Etimolojiden Düşünsele Zamana Dokunan Bir Kavramın İzleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pek çok dilde olduğu gibi dilimizde de “geçicilik” hayatın bir akış içinde olduğunu, hiçbir şeyin kalıcı olmadığını vurgulayan bir kavram. Latince kökenli dillerde “transience” ya da “impermanence” olarak geçen bu terimler, “bir yerden bir yere geçiş” veya “sonsuz olmayan” anlamlarını taşıyor. Kavramın etimolojik kökleri, insanlık tarihindeki ilk metafizik tartışmalara kadar uzanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçicilik fikrinin, ilk olarak Antik Yunan düşünürleri tarafından felsefi bir mesele olarak ele alındığını görürüz. Herakleitos’un ünlü “Panta Rhei” (Her şey akar) sözü, geçiciliğin felsefi tarihindeki en eski ve etkili ifadelerden biridir. Herakleitos’a göre, evrendeki her şey sürekli bir değişim içindedir ve hiçbir şey aynı kalmaz. Ona göre, aynı nehirde iki kere yıkanamayız zira &nbsp;su sürekli akar ve ikinci defa girilen nehir artık aynı nehir değildir. Bu düşünce, geçiciliği sadece bir gerçeklik olarak değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi olarak kabul etmeyi önerir. Batı düşüncesindeki bu felsefi temelin Doğu’da manevi bir huzur arayışına evrildiğini görürüz. Örneğin Budizm, geçicilik kavramını manevi bir huzur yolu olarak derinleştirmiştir. Buda, her şeyin değişime ve çürümeye tabi olduğunu ve bu gerçeğin fark edilmesinin insanın ıstıraptan kurtulmasının anahtarı olduğunu işaret eder. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alvin Toffler, “Bilişim Toplumu: Hız ve Geçiciliğin Çağı” adlı kitabında, modern dünyanın hız ve geçicilik üzerine kurulu olduğunu belirtirken bu durumun insanlara hem fırsatlar sunduğunu hem de yabancılaşmaya yol açtığının altını çizer.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TESELLİ Mİ, HUZURSUZLUK MU?</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüzyıllar boyunca geçicilik, insan için hem bir teselli hem de bir huzursuzluk kaynağı olmuştur. Geçiciliğin derin gücü, kalıcılık arayışındaki insana huzursuzluk verir. İnsan, doğası ilişkilerinde, başarılarında ve hayallerinde bir süreklilik, bir devamlılık görmek ister. Ancak geçiciliği kabul etmek, hayatın sürekli bir değişim içinde olduğunu fark etmek, bu arayışın temelde boşuna olduğunun da kabulünü gerekli kılar. Bu da kişide bir hayal kırıklığı yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan ‘Zaman her şeyin ilacıdır’ sözünden de bildiğimiz gibi, acıların, sıkıntıların ve zorlukların da geçici olduğunu hatırlamak, yaşanan sıkıntının bir süreliğine olduğunu bilmek umudu çapalama konusunda insana iyi gelir. Zamanın giderek daha hızlı geçtiğinin algılandığı modern dünyada geçicilik de farklılaşır. Alvin Toffler, “Bilişim Toplumu: Hız ve Geçiciliğin Çağı” adlı kitabında, modern dünyanın hız ve geçicilik üzerine kurulu olduğunu belirtirken bu durumun insanlara hem fırsatlar sunduğunu hem de yabancılaşmaya yol açtığının altını çizer. Toffler’a göre, modern toplumun geçici yapısı bireylerin üzerindeki baskıyı artırırken, aynı zamanda onları sürekli olarak yeniliklere adapte olmaya zorlar. Hızla değişen iş yaşamı, ilişkiler ve değerler sistemi, insanları sürekli bir hareketlilik içinde tutar. Ancak bu, aynı zamanda duygusal anlamda bir köksüzlüğün ve güvensizliğin zeminini de beraberinde getirir. &nbsp;Modern dünyada geçicilik, birey için bir özgürlük alanı açarken, bir tür varoluşsal yalnızlık da yaratabilir güce ulaşır. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İvan İlyiç’in hikayesinin en güçlü noktası, onun geçiciliği kabullenme sürecidir. Romanın sonlarına doğru, İvan, hayatın ve ölümün doğasını anlamaya başlar. Geçmişte ona büyük acılar veren hastalığı ve ölüm korkusu, yerini bir tür dinginliğe bırakır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İVAN İLYİÇ’İN AYNASINDAN GEÇİCİLİK</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Edebiyat, geçicilik kavramını sıklıkla ele alır ve bu kavramı hem hüzünlü hem de yüce bir tema olarak işler. Lev Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü adlı romanındaki İvan İlyiç karakteri, çoğumuza benzeyen yanıyla geçicilik kavramını en çarpıcı ve insani yönleriyle ele alan bir kahramandır. Okudukça daha da tanıdık gelecek bu karaktere gelin biraz yakından bakalım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İvan İlyiç, ilk bakışta sıradan bir memur olarak görünür; toplumun beklentilerine uygun bir yaşam sürmüş, hırslarının ve başarılarının peşinden gitmiştir. Ancak hayatının son döneminde, ölümün kaçınılmazlığıyla yüzleştiğinde, her şeyin ne kadar geçici ve yüzeysel olduğunu fark eder. Bu farkındalık, hem karakterin hem de okuyucunun varoluşsal bir sorgulama içine girmesine neden olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Romanın başlangıcında, İvan İlyiç’in yaşamı, toplumun dayattığı normlara uygun bir “başarı öyküsü” olarak sunulur. İyi bir eğitim almış, toplumda saygın bir yer edinmiş, prestijli bir meslek sahibi olmuştur. Ancak bu hayatın temelinde yüzeysellik yatar. İvan, statü ve maddi başarı odaklı bir yaşam sürmüş, insanlarla olan ilişkilerini bile bu bakış açısıyla şekillendirmiştir. Karısı ve çocuklarıyla arasındaki bağ, gerçek bir sevgiye değil, bir tür zorunluluğa dayanır. Hayatı boyunca kendi ölümlülüğünü hiç düşünmemiş olan İvan, ciddi bir hastalığa yakalandığında, ilk kez hayatın ve yaşadığı her şeyin geçiciliğiyle yüzleşir. Tolstoy, bu noktada insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini ve varoluşsal korkusunu derin bir şekilde tasvir eder. İvan İlyiç’in hastalığı, içsel bir aydınlanma ve sorgulama sürecine dönüşür. Hastalık ilerledikçe, hayatında değer verdiği şeylerin aslında ne kadar anlamsız olduğunu fark eder. Statü, para, toplumdaki saygınlık gibi şeylerin ölüm karşısında hiçbir anlam taşımadığını anlar. Bu farkındalık, İvan İlyiç’i bir yandan derin bir acıya sürüklerken, diğer yandan hayatın gerçek anlamını keşfetmesi için bir kapı aralar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Peki ya hayatım yanlış yaşandıysa? Eğer bütün hayatım boyunca gerçekten önemli olan şeylere değil de, başkalarının bana önemli olduğunu söylediği şeylere değer verdiysem?” cümlesi İvan’ın ömrü boyunca geçici şeylerin peşinde koştuğunu ve bu yüzden hayatının anlamını kaçırdığını ifade eder. Geçmişteki anılarını ve kararlarını sorgulamaya başlar; bu da onun için bir tür varoluşsal kriz yaratır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İvan İlyiç’in hikayesinin en güçlü noktası, onun geçiciliği kabullenme sürecidir. Romanın sonlarına doğru, İvan, hayatın ve ölümün doğasını anlamaya başlar. Ölümün sadece bir son değil, aynı zamanda bir başlangıç olduğunu hisseder. Geçmişte ona büyük acılar veren hastalığı ve ölüm korkusu, yerini bir tür dinginliğe bırakır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Romanın final sahnesi, bu farkındalığın en çarpıcı ifadesidir. İvan İlyiç, ölmeden hemen önce ışığı ve huzuru sembolize eden bir deneyim yaşar. Tolstoy, bu sahneyi şöyle betimler:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ölüm sona erdi, artık ölüm yoktu.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu cümle, İvan’ın hayatın geçici olduğunu ve ölümün de bu geçiciliğin bir parçası olduğunu kabullendiğini gösterir. Geçicilik, burada bir korku kaynağı değil, bir özgürlük aracına dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hız ve Yabancılaşma: Modern Dünyada Geçicilik</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern çağda geçicilik, yalnızca bir yaşam felsefesi değil, bir hayatta kalma stratejisi olarak da karşımıza çıkıyor. Sosyal medya, hızla tüketilen içerikler ve bir sonraki yeniliği bekleyen heveskar kitleler, geçiciliğin modern hayatın merkezi haline geldiğini gösteriyor. Ancak bu hız içinde geçiciliği kabullenmek, bireye bir denge noktası sunabilir. Hayatın sürekli akışında, her anı bir sonrakine bağlayan zincirin güzelliğini fark etmek, hem huzur hem de özgürlük getirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni Bir Başlangıç İçin…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yılın bu son günlerinde, yorgunluktan bunalmış, huzursuz ve umutsuz hisseden herkese geçiciliğin hafifliğine sığınıp biraz olsun rahatlayabilmeyi diliyorum. Yeni yılda, kendi geçiciliğimizle yüzleşme cesaretini bulup, hayatın geçici anlarının güzelliğini fark edebilmenin huzurunu yaşayalım. Çünkü, “Ne içindeyiz zamanın, ne de büsbütün dışında…” Hepinize umut dolu, hafif ve huzurlu bir yıl diliyorum.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 21 Dec 2024 08:32:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/her-sey-akar-gecicilik-uzerine-1734739053.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kimdir kadın?</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kimdir-kadin-8111</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kimdir-kadin-8111</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Efsanelerde ve tarihsel süreçte şekilden şekle girerken kadın hâlâ kendi kimliğini aramaktadır. Kadına dair neler söylenebilir? Freud, kadının keşfedilmemiş belki de hiç keşfedilmeyecek kara bir kıta olduğundan bahsederken bir nevi dişinin hammaddesinin karanlık olduğunu söyler. Öyle midir gerçekten, kimdir kadın?&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın naif midir, yoksa şeytan mı? En hakikisinden yosma mıdır, yoksa evinin yamacından ayrılmayan bir melek mi? Kadın sürekli şekil değiştirdiğinden tanımlanamaz. Bir erkek, bir kadın için “Evet, artık elimde” dediği anda, elinden bir kuş gibi uçup gider. Hapsedilebileceği düşünülendir kadın, ama asla sahip olunamayan. Kadın, tarih boyunca renkten renge bürünmüştür. Köle olmuştur kadın, sonra kraliçe, sonra hayat arkadaşı, sonra kız kardeş. Sonra şeytani kırmızı renkli elbise giyen bir fahişe ve sonra gün ışığında parıldayan bir çiçek. Kimi zaman tanrıça Hera gibi gücüyle, kimi zaman aşk tanrıçası Afrodit gibi cazibesi ve güzelliğiyle ölümlü ölümsüz herkesi mest etmiş, kimi zamansa Artemis gibi savaşçı doğasıyla erkeklere taş çıkarmıştır. Efsanelerde ve tarihsel süreçte şekilden şekle girerken kadın hâlâ kendi kimliğini aramaktadır. Kadına dair neler söylenebilir? Freud, kadının keşfedilmemiş belki de hiç keşfedilmeyecek kara bir kıta olduğundan bahsederken bir nevi dişinin hammaddesinin karanlık olduğunu söyler. Öyle midir gerçekten, kimdir kadın?&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadını tanımak çok zor değil aslında, dolunaylı bir gecede başınızı göğe çevirmeniz başlangıç için yeterli. Tam orada gümüşi ışığıyla parıldayan, doğadaki en dişil güç olan Ay, kadının tabiatına ışık tutar. Birçok kültürde Ay’ın kadınların hâkimi olduğuna inanılmış, Ay ve kadın arasında ilişki kurulmuştur. Şairler, “Ay yüzlü kadın” derken, Ay ve kadını birlikte anarlar. Peki neden Ay ile kadın aynı cümle içinde geçer? Ay’ın tabiatı kadının hangi hallerine ışık tutar?&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erkek kadını tanıdığını sandığı an yanılır. Bir kedi yavrusu gibi miyavlayıp süt isteyen kadın birdenbire bir aslan gibi kükreyebilir. </strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ERKEK, KADINI TANIDIĞINI SANDIĞI AN YANILIR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ay’ın denize vuran aksinde yaşanan romantizm anlarını düşünün. Ay, sevgilileri birbirine yakınlaştırmıştır, tıpkı kadın gibi. Kadın yakınlaştırır, bağlar kurar. İki şeyi yan yana getirir. Yuvayı dişi kuş yapar derken bir nevi onun birleştirici yanından bahsederiz. Ay’ı takip edin. Işığını yaya yaya insanın tenine değdirip bir zaman sonra görünmez olduğuna tanık olursunuz. Ay’ın sürekli değişmesi, yoktan büyümesi, düzenli bir döngüselliğe sahip olması, kadının değişken ruh haliyle benzerlik gösterir. Kadın, dışarıdaki dünyadan kolayca etkilenir ve heyecanın esintisine göre yön değiştirebilir, değişkendir. Sabah kahkahalar atarken akşam suratını asabilir. Ve o geçişleri sadece zihninde değil yüreğinde de hisseder. Bir erkek için bu durum içinden çıkılabilecek ve anlaşılacak bir şey değildir. Erkek kadını tanıdığını sandığı an yanılır. Bir kedi yavrusu gibi miyavlayıp süt isteyen kadın birdenbire bir aslan gibi kükreyebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadının ruhsal değişiminin bedensel bir karşılığı da vardır. Kadın sadece duygusal değişkenlik göstermez, bedeni de ona ayak uydurur. Aylık ritme karşılık gelen bedensel değişiklikler kadının duygusallığını etkiler. Regl zamanı şehveti artar, bedeni acıdan kıvranır. Duygusal girdaplara kapılır, sinirlenir, öfkelenir. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşamına devam eder. Ay gibidir kadın, değişkendir. Bedeni ve ruhu borsa gibi inip çıkar. Zaten fiziksel olarak da Ay’ın 28 günlük döngüsü kadının regl olmasıyla senkronize bir olaydır. Etimolojiye bile yansımıştır bu durum; Ay (Moon), ay (month), aybaşı (menses) kelimeleri aynı kökten gelir.&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın, fırtınadaki en güçlü dalgada teknesini kurtardıktan sonra hafif bir meltem esintisinde durgun bir denizde süzülür. Yelkenini dolduran sevgi ve şefkattir böyle zamanlarda. Tıpkı Ay ışığı gibi veya tene değen ipek kumaş gibi yumuşacıktır. Kız çocuklarına dikkat edin, aynısını görürsünüz. Hemen hemen her yerde kız çocukları başkalarının yakınlığını arar ve bundan keyif alırlar. Konuşarak, severek, dokunarak ve öperek ilişki kurmak isterler. Ay’ın gülümseyen yüzüne benzerler. Erkek çocuklara oranla daha sevecen, samimi ve sıcakkanlı olma eğilimindedirler. Algılarımızda da kadın çocukken neyse, büyüdüğünde aynı olmalıdır: sıcak, sevecen, narin ve kırılgan. Öbür türlüsü erkektir zaten, kadın değil!&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 13 Oct 2024 07:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/kimdir-kadin-1728807241.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Baktığımız her yerde Tanrıyı görmek*</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/baktigimiz-her-yerde-tanriyi-gormek-8003</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/baktigimiz-her-yerde-tanriyi-gormek-8003</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cibran’ın çağrısı, Tanrı’nın doğadaki izlerini görmekle ilgilidir. Bilim ise bu çağrıyı daha ileriye taşıyarak, bu izlerin doğa yasalarındaki karşılığını bulmamıza olanak tanır. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gözlerimiz yalnızca ışığı ve karanlığı ayırt edebilen basit organlar olarak görülebilir. Oysa baktığımız her yerde karmaşık düzenin izlerini görebilmek, bir anlamda doğanın kendini ifade etme biçimidir. Evrendeki her şey – yıldızlar, atomlar, DNA’mızın kıvrımları ve hatta bir kar tanesinin simetrisi – bir tasarımın, belki de çok daha büyük bir zekânın yansımalarıdır. İşte bu fikir, Halil Cibran’ın Peygamber eserinde dile getirdiği o derin bakış açısıyla örtüşür: “Beni tapınaklarda aramayın, ruhum vadilerde, rüzgarın dansında ve denizin gürültüsündedir. Çünkü ben, siz neredeyseniz oradayım; iç sesinizde, düşlerinizde ve hatta kaybolduğunuzu düşündüğünüz o karanlık anlarınızdayım.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu cümlelerde Cibran’ın ifade ettiği şey, Tanrı kavramının yalnızca dinî bir olgu olarak algılanmasının ötesine geçip bilimle buluştuğu noktadır. Modern fizik ve biyoloji, doğanın işleyişini anlamak için her geçen gün daha derine indikçe, rastlantısallığın arkasında yatan o düzenin izlerine rastlıyor. Kuantum teorisi, evrenin en küçük yapıtaşlarında bile düzenli bir kaosun var olduğunu ve bu kaosun belirli kurallara göre işlediğini gösteriyor. Cibran’ın vadilerde, rüzgarın dansında gördüğü Tanrı da aslında bu düzenin ifadesi olarak karşımıza çıkıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Beynimiz, doğayı ve evreni anlamlandırmak için sürekli olarak kalıplar arar, anlamlı bütünler oluşturmaya çalışır. İnsanlık, tarih boyunca Tanrı’yı bu anlamlandırma çabasının bir ürünü olarak görse de, belki de asıl mesele, onu her şeyin içinde saklı bir düzen olarak algılamaktır.</strong></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BEYNİMİZ SÜREKLİ KALIPLAR ARAR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ünlü biyolog Richard Dawkins, evrim teorisinin yaratıcılığına dikkat çekerken, canlıların rastgele bir süreç sonucu değil, doğa yasalarının işleyişi sayesinde şekillendiğini savunur. Ancak bu yasa ve kuralların kendisi öyle muazzam bir denge ve uyum içerisindedir ki, evrende yalnızca kaos ve rastlantılar olmadığını hissettirir. Cibran’ın satırlarında yankılanan da budur: Doğa, kendi içinde bir zekâya sahiptir; bu zekâ kendini her şeyde, her yerde hissettirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nörobilim ve psikoloji de bu konuda ilginç yaklaşımlar sunar. Beynimiz, doğayı ve evreni anlamlandırmak için sürekli olarak kalıplar arar, anlamlı bütünler oluşturmaya çalışır. İnsanlık, tarih boyunca Tanrı’yı bu anlamlandırma çabasının bir ürünü olarak görse de, belki de asıl mesele, onu bir dış güç olarak değil; her şeyin içinde saklı bir düzen olarak algılamaktır. Bu düzen, tıpkı Cibran’ın söylediği gibi, tapınaklarda veya uzaklarda değil, bizzat hayatın kendisinde, gözlerimizin önünde açığa çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cibran’ın çağrısı, Tanrı’nın doğadaki izlerini görmekle ilgilidir. Bilim ise bu çağrıyı daha ileriye taşıyarak, bu izlerin doğa yasalarındaki karşılığını bulmamıza olanak tanır. Bu iki bakış açısı birleştiğinde, Tanrı’yı ya da doğanın zekâsını görmek için yalnızca dinî inançlara değil; gözlem yapmaya, düşünmeye ve anlam arayışına ihtiyaç duyduğumuzu anlarız. Baktığınız her yüzde Tanrının izlerini görmeniz dileğiyle</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Halil Cibran</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 09 Oct 2024 07:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/baktigimiz-her-yerde-tanriyi-gormek-cibran-1728395131.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İlişki ağı varlıktan üstün müdür?</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iliski-agi-varliktan-ustun-mudur-6820</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iliski-agi-varliktan-ustun-mudur-6820</guid>
                <description><![CDATA[İlişki ağı varlıktan üstün müdür?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Yaşam, ilişkiler arası bir kablolar yığınıdır ve kabloları tasnif etmeye çalışan akıl, tasniflerini yaptığında kablolar ağı çoktan bambaşka bir pozisyon almıştır. Dünyada, uzay-zamanda var olan bir nesne olarak beden, dünyada, uzay-zamanda var olmayan zihne göre önceliklidir.</strong></span>

Kendi başına tümüyle belirlenmiş ve artık kendisini dıştan gelecek etkilere kapatmış bir varlık, düş, düşünce ya da kimlik yoktur. Her şey birbirinin içinde yüzmekte ve sürekli olarak farklı akıntılarla sınanmaktadır. Yaşamdan yalıtılmak olanak dışı görünür.

Her şeyin birbirini etkilediği bu ilişkiler sisteminde, varlıkların kendilerini değil, çevreleriyle kurdukları bağları görürüz, onlara maruz kalırız. Bir insanı, doğurduğu insanlar için ebeveyn, hizmet sunduğu insanlar için çalışan, kendisini doğuran kişiler için çocuk, hayat arkadaşı için sevgili kılan şey, kendisinde bulunan ve “değişmeyen” özellikleri değil, başkalarıyla içerisinde bulunduğu ilişki türünün niteliğidir.

Yine bir kişiyi entelektüel, bir diğerini marangoz, bir başkasını siyasetçi, bir ötekini memur kılan şeyler, o kişilerin dünyayla kendi aralarında kurdukları ilişki ağlarının kendileridir. İnsan, kendinde bir varlık olarak değil, dünyada bir varlık olarak var olur. O bir ıssız ada değil, dünya ile kurulmuş ilişkiler ağıdır.

Varlık bir ilişkiler arası kurgu olarak, her ortam değiştirişinde başka olanaklar yayar ve geçmişteki bazı olanakları ortadan kalkar. Ve kendisi de dahil olduğu yeni ortamda atmosfere katkılar yaparak, o ortamdaki diğer varlıklara da etkir ve onları da farklı olanaklara ve kayıplara sürükler.

Böylece kendi kendisine özdeş olan hiçbir varlık kalmaz. Varlıklar her ortam değişikliğinde farklı olanaklarla irtibat kurarlarken, bu değişikliklerin getirdiği yeni deneyimlerle de kendi ilişki kurma biçimlerinde değişimler sağlarlar ve hiçbir ortam, bir öncekinin aynısı olamayacağından kendi versiyonlarının her bir örneğini tek seferlik performe ederler. Her şey, her şeyle kurduğu ilişkide farklı bağlar kurmakta ve dünya da varlıkların toplamı olarak değil, varlıklar arası ilişkilerin kesişimi olarak meydana geldiğinden, dünya da, varlıklar da hem tek tek hem de bir bütün olarak, bir daha asla yinelenemeyecek bir dönüşüm içerisinde farklılaşmaya devam ederler.
<blockquote><em><strong>Beden vardır ve maruz kalır; maruz bırakır. Zihin, ancak bir bedenin zihnidir ve bedenin aksine, bedenin duyumlarını analiz ederken duyumlar dışına ilişki ağları atar. … Beden kaçar, zihin baskılamaya çabalar. Değişim hızlı olduğunda beden, yavaş olduğunda zihin kazanır.</strong></em></blockquote>
Bu dönüşüm hızına beden uyum sağlarken, zihin o denli hızlı uyum sağlayamaz. Bu yüzden pratikle teori arasına bir mesafe girer. Bu mesafe, pratiğin değişime anında uyum göstererek reaksiyon vermesi, teorinin ise sabitlere bel bağlayarak, yeni dönüşümleri, eskinin kavramları ve algoritmalarıyla alımlamaya ve açıklamaya çalışmasından kaynaklanır.

Dünya genel kanının aksine önce tasarlanıp ardından pratik edilen bir yer değildir. Önce pratik edilen/deneyimlenen, onun ardından anlamlandırılmaya çalışılan bir yerdir. Sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel, sanatsal hiçbir konunun önceden yeterince isabetli bir şekilde öngörülememesi bundan kaynaklanır. Varlıklar, nesneler ve kavramlar arasındaki ilişki ağları çok boyutlu, karmaşık, gidiş gelişli ve sıkça bozulup yeniden tesis edilen katrilyonlarca hattan oluştuklarından, akıl bunları önceden saptayamaz.

Yaşam, ilişkiler arası bir kablolar yığınıdır ve kabloları tasnif etmeye çalışan akıl, tasniflerini yaptığında kablolar ağı çoktan bambaşka bir pozisyon almıştır. Dünyada, uzay-zamanda var olan bir nesne olarak beden, dünyada, uzay-zamanda var olmayan zihne göre önceliklidir.

Beden vardır ve maruz kalır; maruz bırakır. Zihin, ancak bir bedenin zihnidir ve bedenin aksine, bedenin duyumlarını analiz ederken duyumlar dışına ilişki ağları atar. Fakat mantık, matematik gibi zihinsel kategoriler değişmezler. Yani değişim odaklı beden, sabit odaklı zihnin baskısındadır ancak baskıya uyumsuzdur. Beden kaçar, zihin baskılamaya çabalar. Değişim hızlı olduğunda beden, yavaş olduğunda zihin kazanır.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Aug 2024 04:43:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/insan-birey-varlik-catisma-felsefe-iliski-soyut.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sanat olarak politika</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sanat-olarak-politika-6701</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sanat-olarak-politika-6701</guid>
                <description><![CDATA[Sanat olarak politika]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Antik çağdan günümüze, genel olarak devlet yönetiminin somut bir tezahürü olarak politikaya söz konusu maharet ekseninde bakılmış, son tahlilde yönetme-politika eylemi bir sanat olarak telakkî edilmiştir. Lao Tze’dan Konfuçyus’a; Thucydides’ten, Platon, Aristoteles’e; Machiavelli’den Campanella’ya; George Washington’dan Thomas Jefferson’a; Tocqueville’den Lenin’e uzanan bir düşünce yolunun ana hattı, sanat olarak politika zemininde döşenmiştir.</b></span>
<p style="text-align: right;"><i><span style="font-weight: 400;">“İnsanlar arasındaki farklılık bilgelikte değil, sanattadır”</span></i></p>
<p style="text-align: right;"><span style="font-weight: 400;"> Ralph Waldo Emerson</span></p>
<span style="font-weight: 400;">Çok eski zamanlardan bu yana, politikaya dair düşünüşte temel mesele, devlet adamlarının, ülkeyi hakkıyla yönetebilmeleri için nasıl davranmaları gerektiğidir. Bu mesele, yönetime esas olacak bir iyi-kötü ayrımının yanında; doğru-yanlış, haklı-haksız, adil-gayrı adil, vs. ayrımları da yapabilecek bir maharete dayanma zorunluğunu da îmâ etmekteydi. Nitekim, antik çağdan günümüze, genel olarak devlet yönetiminin somut bir tezahürü olarak politikaya söz konusu </span><i><span style="font-weight: 400;">maharet</span></i><span style="font-weight: 400;"> ekseninde bakılmış, son tahlilde yönetme-politika eylemi bir sanat olarak telakkî edilmiştir. Lao Tze’dan Konfuçyus’a; Thucydides’ten, Platon, Aristoteles’e; Machiavelli’den Campanella’ya; George Washington’dan Thomas Jefferson’a; Tocqueville’den Lenin’e uzanan bir düşünce yolunun ana hattı, sanat olarak politika zemininde döşenmiştir.</span>
<blockquote><em><b>İngiliz kültür tarihçisi ve eleştirmeni Raymond Williams’ı izleyecek olursak; 13. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlayan sanat terimi, 17. yüzyılda tamamen yaygınlık kazanmıştır. Bu süre zarfında, mesela orta çağın üniversite müfredatında “sanat” dendiğinde, dilbilgisinden mantığa; retorikten aritmetik ve geometriye; nihayet, müzikten astronomiye kadar geniş bir fikrî faaliyet alanları kastedilir olmuştur.</b></em></blockquote>
<h2><b>SANAT TERİMİ 17. YÜZYILDA TAMAMEN YAYGINLIK KAZANMIŞTIR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Politikanın sanat olarak telakkîsi zihnî bir tesadüf müdür, yoksa, sanatı politikaya iliştiren ortak ruh mudur? Semantiklerine baktığımızda; sanatın ve politikanın ortak bir ruha sahip olduğunu söylemek hemen mümkündür. Sanat (</span><i><span style="font-weight: 400;">Art</span></i><span style="font-weight: 400;">)’ın kelime kökeni Latince maharet anlamına gelen </span><i><span style="font-weight: 400;">Artem</span></i><span style="font-weight: 400;">’e dayanır. İngiliz kültür tarihçisi ve eleştirmeni Raymond Williams’ı izleyecek olursak; 13. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlayan sanat terimi, 17. yüzyılda tamamen yaygınlık kazanmıştır. Bu süre zarfında, mesela orta çağın üniversite müfredatında “sanat” dendiğinde, dilbilgisinden mantığa; retorikten aritmetik ve geometriye; nihayet, müzikten astronomiye kadar geniş bir fikrî faaliyet alanları kastedilir olmuştur. Bu gibi faaliyetlerde maharet kazanmış kişiler ise “sanatçı”(</span><i><span style="font-weight: 400;">artist</span></i><span style="font-weight: 400;">) olarak vasıflandırılmıştır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu nokta, tam da sanatın politikaya ruhen yakınlık arz ettiği sembolik boyuta işaret eder: Webergil anlamda politikayı tanımlayacak olursak; politika, evvel emirde, devleti de kapsayacak şekilde bir siyasal topluluğun/gruplaşmanın yönetiminde kuralların uygulanmasını sağlayacak meşru fiziksel zorlamanın tekeline sahip olma </span><i><span style="font-weight: 400;">maharetini </span></i><span style="font-weight: 400;">gösterebilmektir. Bu maharet, aynı zamanda, siyasal birliğe bir kurum biçimi vermekte kendini belli eder. Max Weber, idarî uygulamadan yoksun tahakküm gruplaşmalarının varlığını da hatırlatarak, </span><i><span style="font-weight: 400;">tahakküm</span></i><span style="font-weight: 400;"> ilişkisine saf </span><i><span style="font-weight: 400;">güç</span></i><span style="font-weight: 400;">’ten kaynaklanan bir ilişkiden farklı anlam yükler. Weber’e göre </span><i><span style="font-weight: 400;">güç</span></i><span style="font-weight: 400;">, bir toplumsal ilişkide kendi iradesini egemen kılma maharetidir. </span><i><span style="font-weight: 400;">Tahakküm</span></i><span style="font-weight: 400;"> ise bir emre itaat etmeye hazır bir nüfus (belirli insan grupları) bulma maharetidir.Eğer, politikayı, son tahlilde, tahakküm ilişkisi olarak kabul edersek, politikanın ister istemez bir sanat vasfını haiz faaliyet olduğunu da söyleyebiliriz. Nasıl ki yukarıda tanımladığımız anlamda bir sanat erbabı (sanatçı), iştigal ettiği faaliyet alanında (müzik, resim, retorik, vs.) muhataplarını icraatına itaat etme (icraatına ikna etme) maharetine sahipse; politikacı da, aynı şekilde, hitap ettiği nüfusu icraatına itaat etme (politikalarına inandırma) maharetini göstermek zorundadır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bunun gerçekleşmesi için, ilâve bir mekanizmaya ihtiyaç vardır ki o da </span><i><span style="font-weight: 400;">temsil</span></i><span style="font-weight: 400;">dir. Temsil, esas itibariyle, gerçekte orada var olmayan bir şeye göndermede bulunur; o şeyin </span><i><span style="font-weight: 400;">simulakrını</span></i><span style="font-weight: 400;">(taklitçesini) üretir. Dahası, çıplak gerçekliği kendinden başka kılarak </span><i><span style="font-weight: 400;">estetize</span></i><span style="font-weight: 400;"> eder. Sanatta, özellikle tiyatro, resim ve sinemayı temsile tipik örnekler olarak zikredilebiliriz. Bu alanlarda, gerçekliğin kendi karakteri icracıları aracılığıyla başkalaştırılır, imgeler/semboller yaratılarak gerçekliği sunulduğu şekliyle algılamaya zorlanıp, bozuma uğramış bir gösterime ikna oluruz, itaat ederiz. Bu durum açısından, sanatın günümüzdeki mahiyeti âşikârdır. Nitekim, sanat üzerine yapılan güncel tartışmalara baktığımızda, “sanatın sonu” temasının özellikle öne çıktığı görülmektedir. Mesela Donald Kuspit, çağdaş sanatı nitelerken, “sanatın sonunun sanatı” olduğunu vurgular. Diğer bazıları ise “sanatın amacının yok olduğu” bir “post sanat”tan söz ederler: Sanatın gündelik bir faaliyet hâline gelerek sıradanlaşması; </span><i><span style="font-weight: 400;">kitsch </span></i><span style="font-weight: 400;">ile </span><i><span style="font-weight: 400;">yüksek </span></i><span style="font-weight: 400;">sanat arasında duran, gündelik gerçekliği allayıp pullayıp başkalaştıran sanat.</span>

<span style="font-weight: 400;">Sanatın bu “olumsuz” mahiyeti, çok önceleri Frankfurt Okulu düşünürlerinin “kültür endüstrisi” dedikleri sürece girilmesiyle yavaş yavaş meydana gelmeye başlamıştır. Resimden müziğe, tiyatrodan sinemaya, heykelden edebiyata sanat ürünlerinin </span><b>metalaşması</b><span style="font-weight: 400;">, dolayısıyla paraya tahvil edilen bir ticarî mübadele aracı hâline gelmesi “post sanat” denilen bir aşamayla sonuçlanmıştır. </span>
<blockquote><em><b>Sosyolog Marcel Gauchet’in dikkat çektiği üzere; sanatın bizi doğrudan fenomenlerin ötesine, “adı ne olursa olsun, hissedilen şeylerin ötesine, mutlak’a, tanrısal’a götürecek bir protokol yolu” olduğu da bilinmelidir. Bu yönüyle sanat, “temsil edilemeyeni temsil etme, görülmeyeni gösterme, anlaşabilir şeyleri duyumsanır hâle getirmemizi sağlayan araçlar, simgeler” bütünüdür.</b></em></blockquote>
<h2><b>TEMSİL EDİLMEYENİ TEMSİL ETME</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Benzer bir süreçten politikanın da geçtiği iddia edilebilir. Politik faaliyetin günümüzdeki mantığı, ticarîleşme, medyalaşma gibi fenomenlerin içerdiği mantığa dayanmaktadır. Bu hususa aşağıda değineceğiz. Fakat, bundan önce, temsil olgusu üzerinden sanatın edindiği “olumsuz” mahiyeti tam açığa çıkarabilmek için, temsil üzerinden sanata atfedilebilecek “olumlu” yanları da hatırlamak gerekmektedir. Sosyolog Marcel Gauchet’in dikkat çektiği üzere; sanatın bizi doğrudan fenomenlerin ötesine, “adı ne olursa olsun, hissedilen şeylerin ötesine, mutlak’a, tanrısal’a götürecek bir protokol yolu” olduğu da bilinmelidir. Bu yönüyle sanat, “temsil edilemeyeni temsil etme, görülmeyeni gösterme, anlaşabilir şeyleri duyumsanır hâle getirmemizi sağlayan araçlar, simgeler” bütünüdür. Gauchet, sanatın bu yönünü günümüzde maalesef yitirdiğini vurguluyor: “Umudu sanata bağlamak inanırlığını yitirdi. Sanat bizi mutlaka temasa geçirmiyor; varlığa ilişkin içgüdümüzü beslemiyor; gerçeklikten daha gerçek bir hakikati ortaya koymuyor.”</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu noktada, sanatın semantiğinin zaman içindeki değişimine tekrar dönerek, yukarıda yapılan saptamaları daha anlamlı kılabiliriz. 18. yüzyılın sonlarına kadar sanat (art) ve sanatçı (artist) arasındaki ilişki farklılaşmamıştı. Maharet, münhasıran bir alanla iştigal eden kişiyi “sanatçı” olarak vasıflandırmaya yetmekteydi ama bizatihi “maharet”in niteliği pek önemsenmemekteydi. Wiiliams’ın belirttiği üzere, 18. yüzyılın sonlarında oymacıların Kraliyet Akademisi’nden çıkarılmaları, sanatkâr (</span><i><span style="font-weight: 400;">artist</span></i><span style="font-weight: 400;">) ile zanaatkâr (</span><i><span style="font-weight: 400;">artisan</span></i><span style="font-weight: 400;">) arasındaki ayırımı gündeme getirdi. Zanaatkâr dendiğinde anlaşılan, genel olarak “entelektüel” yaratıcılığı olmayan, fakat “hünerli el işçisi” olan kişilerdi. Bu ayrım daha sonraları güçlenerek tutundu. Ancak, sonuç itibariyle, sanatkâr toplumda zanaatkâra göre daha imtiyazlı bir konum edindi. Bu gelişme, esasen, birazdan belirteceğim sebeplerle, “postsanat” aşamasına giden yolu döşedi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Richard Sennett çok önemli bir çalışmasında (</span><i><span style="font-weight: 400;">Zanaatkâr</span></i><span style="font-weight: 400;">) genel olarak zanaatkârlığın; sürekli, temel insan dürtüsüne, kendi iyiliği için bir görevi güzel yapma arzusuna dayandığını söyler. Zanaatkâr sıklıkla mükemmelliğin çelişkili nesnel standartları ile yüz yüze gelir; kendi iyiliği için güzel bir şey yapmak arzusuna </span><b>rekabet baskısı</b><span style="font-weight: 400;">, </span><b>hüsran </b><span style="font-weight: 400;">ya da </span><b>takıntıla</b><span style="font-weight: 400;">r eşlik etse bileher iyi zanaatkâr, somut pratikler ve düşünme arasında bir diyalog kurar; bu diyalog birbirini besleyen alışkanlıklara doğru evrilir ve bu alışkanlıklar da sonunda sorun çözümü ve sorunu bulma arasında bir </span><i><span style="font-weight: 400;">ritim</span></i><span style="font-weight: 400;"> oluşturur. </span>

<span style="font-weight: 400;">Motivasyon, hünerden daha önemlidir ve bunun da belirli bir nedeni vardır. Zanaatkârın nitelik için duyduğu arzu motivasyon bakımından tehlike yaratır: Nesneleri mükemmel şekilde doğru olarak elde etme takıntısı, çalışmanın kendisini bozabilir. Bir başka deyişlemaharetten yoksun oluşumuzdan ziyade kendi takıntımızı düzenlemedeki beceriksizliğimizden dolayı hata yapmaya daha yatkınızdır. Ve bunu yaratan, yani zanaatkârı hata yapmaya iten, onu rekabet baskısına ve bu baskının üstesinden gelmeye maruz bırakan, endüstri toplumunun ortaya çıkışını takip eden </span><b>ticarîleşme</b><span style="font-weight: 400;"> olgusudur.</span>
<blockquote><em><b>Weber, politika için benzer bir saptamada bulunur. Ona göre, insanın politikayı meslek edinmesinin iki yolu vardır: Ya politika “için” yaşar insan, ya da politika “sayesinde”. Bu anlamda, politika “için” yaşamayı (politikayı politika için yapmayı) zanaatkârlık; politika “sayesinde” yaşamayı da sanatkârlık kabul etmemiz herhâlde yanlış olmayacaktır.</b></em></blockquote>
<h2><b>WEBER’E GÖRE İNSANIN POLİTİKAYI MESLEK EDİNMESİNİN İKİ YOLU</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Neticede, zanaatkârın nitelik için duyduğu arzu, ticarîleşmenin beraberinde getirdiği kâr etme motivasyonu karşısında değerini tamamen kaybetmiş; zanaatkâr artık icra ettiği mesleği </span><i><span style="font-weight: 400;">için </span></i><span style="font-weight: 400;">değil, mesleği </span><i><span style="font-weight: 400;">sayesinde</span></i><span style="font-weight: 400;"> yaşamaya başlamış, yani ticarîleşmenin kurallarına tâbi hale gelmiştir.</span>

<span style="font-weight: 400;">İlginçtir, Weber, politika için benzer bir saptamada bulunur. Ona göre, insanın politikayı meslek edinmesinin iki yolu vardır: Ya politika “için” yaşar insan, ya da politika “sayesinde”.Bu anlamda, politika “için” yaşamayı (politikayı politika için yapmayı) zanaatkârlık; politika “sayesinde” yaşamayı da sanatkârlık kabul etmemiz herhâlde yanlış olmayacaktır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Tam bu noktada, sanat olarak politikanın geçmişten farklı bir yönünü spot altına almak uygun olacaktır. 20. yüzyılın başlarında, totaliter nitelikteki rejimlerde olduğu kadar, demokratik rejimlerde de sanat bir politik araç olarak kullanılırdı. Mesela, gerek Nazizm, Faşizm, gerek Komünizm kendi sanat (hatta sanatçı) modellerini yaratmışlar ve kendi yönetim mantığını toplumun bütününe nüfuz ettirmek için, sinemayı, tiyatroyu, edebiyatı, vs. propaganda aracı olarak kullanma maharetini göstermişlerdir. Benzer bir yaklaşım, mesela Amerika gibi demokratik bir rejimde de kendini göstermiştir. 1933-1938 yılları arasında Başkan Roosevelt’in “New Deal” adı altında yeni ekonomi politikaları, halkı ikna etmeye sözgelimi sinema sanatı aracılığıyla sunulmuştur.</span>

<span style="font-weight: 400;">Her iki rejim tipinden verilen örnekler, </span><i><span style="font-weight: 400;">sanatın politikleşmesi</span></i><span style="font-weight: 400;">ni ifade etmektedir. Günümüzde ise esas olan bizâtihi politikanın, tâbiri caizse, </span><i><span style="font-weight: 400;">sanat</span></i><span style="font-weight: 400;"> hâline gelişidir: Bir gerçeklik olarak politikanın kendi doğasından başkalaşması, ticarîleşme ve medyalaşmanın mantığına tâbi duruma girmesi. Artık, uygulanan/uygulanacak olan politikalar için halkın itaatini sağlamada sanat dallarına zorunlu oluş söz konusu değildir günümüzde. Sosyolog Gauchet’ninyukarılarda aktardığımız saptamasını biraz değiştirerek söyleyecek olursak; sanat, gerçeklikten daha gerçek bir hakikati ortaya koymadığı için politikaya bir faydası/katkısı olmayabiliyor artık; çünkü politika, gerçeklikten daha gerçek bir hakikat</span><i><span style="font-weight: 400;">miş</span></i><span style="font-weight: 400;"> gibi kendisini sunma maharetini elde etmiş bulunuyor. Kendi çok yakın tarihimize bakıp, politikanın ve politikacının beğeni ölçütü hâline gelmesini hatırladığımızda söylenenler herhâlde biraz daha somutluk kazanır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Platon, mükemmel devleti düşünürken, sanata ve sanatçıya politikadan özerk bir rol atfetti. Fakat, modernite, toplumsal ve işlevsel farklılaşmaya yol açarak, toplumu alt-alanlara ayırdı ve her bir alanın kendi kurallarıyla işleyeceğini öngördü. Sanat bu doğrultuda politikadan özerk hâle geldi, kendi mantığını kendi alanında hâkim kıldı. Buna rağmen, her şey beklendiği gibi olmadı. Modernitenin bir başka yüzü, </span><b>para ekonomisi</b><span style="font-weight: 400;">, toplumun alt-alanlarını ayrıştırmadı, tam tersine onları ortak bir ruhta birleştirdi adeta. Bu ise alanlar arasındaki sınırların silikleşmesine yol açtı. Bunu, ticarîleşme ve medyalaşma pekiştirdi, neyin sanat olduğu, neyin olmadığına karar vermek güçleşti. Sanat ürünleri metalaştı; beğeninin yerini </span><i><span style="font-weight: 400;">fetiş</span></i><span style="font-weight: 400;"> aldı. Sanat ve politikaya ortak ruh verdiğini söylediğim maharet, para aracılığıyla mahiyet olarak bozulurken, politika da aynı akıbete uğradı: sorunları çözüm bekleyen insanlar seçmen/yurttaş statüsünde “müşteri” muamelesi görmeye başladı; oyları partilerin “kârı”na, politikacı ve halkın (seçmenin) teması medya üzerinden politik bir eğlenceye dönüştü. Toplum için bir görevi iyi yapma arzusu, yani zanaatkârlık kayboldu; ticarî mantığın gereklerini yerine getiren maharet vasfı, her şeyin önüne geçti, yani sanatkâr işlevi daha önemsendi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu anlamda yazının başlığında Ralph Waldo Emerson’dan aldığımız epigrafı bağlam bağımlı şekilde biraz değiştirerek tekrarlayacak olursak; günümüzde politika(cı)lar arasındaki farklılık bilgelikte değil, gerçekten sanattadır.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 28 Jul 2024 04:59:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Sanat-olarak-politika.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalıtım, nesnenin ölümüdür</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalitim-nesnenin-olumudur-6521</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalitim-nesnenin-olumudur-6521</guid>
                <description><![CDATA[Yalıtım, nesnenin ölümüdür]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Varlığın kendisi yoktur, kurduğu, kurabileceği, kurabildiği varsayılan ilişkileri vardır. Tüm ilişki kurma kapasitesinin sona ermesi ise ölüm olarak görülebilir; bağlamdan ve zihinlerden geri çekilerek ilişki kurabilme yetilerinin ve olasılıklarının sonlandıran bir varlık: yokluk.</strong></span>

Bakışımıza yakalanan hiçbir şey kendisini zihnimize çevresinden yalıtılmış bir varlık olarak sunmaz. Gözlerimiz etrafımızı tararken, tek bir nesneye odaklansa da, göz merceklerimiz o nesnenin dışındaki tüm varlıkları bulanıklaştırarak yalnızca onu netlese de, bakışımıza geçici bir tekel kurmuş gibi görünen o nesne bize çevresinden kurtularak açılmaz.

Zihnimizde, içine bırakıldığı ortamın tüm tınılarını koruyarak çınlar. Biz bir nesne görmeyiz, bakış açımızın içerisine giren tüm ortamın bir parçasını görürüz. Odaklandığımız nesne tasavvurumuza bir bütün olarak değil, bütünle ilişki halinde bulunan bir parça şeklinde düşer. O, kendinde bir varlık değildir, ortamda bir varlıktır. Ortam değiştikçe, bakışımızın geçici tekelini kazanmış nesne değişmediği halde algımız değişir.

Bizim zihnimize sızan görüntüler varlıklarını köklerinden değil, çevrelerindeki diğer varlıklarla kurduğunu düşündüğümüz ilişkilerden alırlar. Bir nesneye bakarız fakat bir nesne görmeyiz, diğer nesnelerle o nesne arasındaki ilişki ağını görürüz. Her bir nesne, içerisine bırakıldığı ortamla birlikte farklı bir göstergeye dönüşür. Bu ilişki ağı zihnimizde değil, dışarıdadır.

Bu ilişkiler aynı zamanda bir anlam ağına denk gelir. Fakat ilişki ağının aksine, anlam dışarıdan çok zihnimizdedir. Zihnimizin dışında değişen ortam, bağlam, hiçbir zaman arı bir şekilde kendi başına değerlendirilemeyecek olan nesneyi ve ürettiği görselliği farklılaştırırken, bu farklılaşmanın her bir aşamasına atadığımız içerik dışarıdan çok zihnimizdedir.
<blockquote><em><strong>Varlık, kendisine baktığım şeyden en uzak şeydir. O bir bağlam, zihin ve zihinler arası uzlaşının her saniye tekrarlandığı bir göstergedir. Anlamı en az kendisine, en çok kendisi olmayanlara bağımlı olan bir gösterge.</strong></em></blockquote>
Toplumsal kabullerin, kişisel eğilimlerin, kişisel deneyimlerin, alınan eğitimin, içerisinde yaşanılan ahlaksal yapının, görüntülerle ilişkilendirdiği değerlendirmeler nesnelerin kendilerinde taşıdıkları anlamlar değil, zihinde onlarla eşlenen inşalardır. Varlık, zihnimizin dışında da, içerisinde yalnız değildir. Her yerde kalabalığın içerisindedir. Varlığı görmeye ve değerlendirmeye kendisinden değil, her şeyden başlarız.

Çevremizi ilkin fiziksel ortamın bağlamıyla, ardından önceden hazırladığımız ya da hazır bularak zihnimize tıkıştırdığımızklişelerle görürüz. Her şey apaçıklık içerisine gizlenmiştir. Varlık, evraklara boğulmuş şişman bir dosya gibidir. Dosyanın yüzlerce sayfasının içerisinde o yalnızca bir cümledir. Fakat dosyanın geri kalanına göre ifade ettiği şey defalarca değişir. Okuyanın ön yargılarına göre de anlamı sürekli dönüşür. Baktığımız hiçbir şey baktığımız şey değildir; o dev bir gürültü içerisinde minicik bir melodidir. Ve kulağa iyi gelip gelmediği, melodi ile o melodiyi çevreleyen gürültü arasındaki armoniye bağlıdır. Bir melodi kendisindeki kıymeti ya da değeriyle değil, gürültüyle sağladığı uyumla değerlendirilir.
<h2><strong>Geçmişin zihinlerinin, bugünün zihinlerinin, bugünün ortamının ve gelecekte olması beklenen ortam ve zihinlerin anlık bir oylamasını</strong><strong>n ge</strong><strong>ç</strong><strong>ici g</strong><strong>östergesidir.</strong></h2>
Tüm bu değerlendirmede zihnimiz de tek başına değildir. Her an ötekilerin zihinlerinin aynı meseleye verdiği anlamı ve gerçekleştirdiği değerlendirmeyi de hesaba katar. Böylece varlık içinde bulunduğu bağlam, ona bakan benim zihnim ve ben olmayan diğer insanların ona bakan zihinlerinin ürettikleri sayısız değerlendirmeyle her an değişmekte olan oynak bir yapı kazanır.

Varlık, kendisine baktığım şeyden en uzak şeydir. O bir bağlam, zihin ve zihinler arası uzlaşının her saniye tekrarlandığı bir göstergedir. Anlamı en az kendisine, en çok kendisi olmayanlara bağımlı olan bir gösterge. Kendisi olarak değil, başka varlıklarla nasıl ilişki kurduğu bağlamında var olan, değerlendirilen ve anlamlandırılan bir oluştur o.

Geçmişin zihinlerinin, bugünün zihinlerinin, bugünün ortamının ve gelecekte olması beklenen ortam ve zihinlerin anlık bir oylamasının geçici göstergesidir. Her anda, her zihinde sürekli olarak ufak tefek farklılıklarla temsil edilen ve daima bir bütünsel uzlaşının sonucu olarak geçici şekilde anlam kazanan bir kaypaklıktır. Varlık, kendisinden başka her şey gibidir. O kendisi olarak değil, başka nesnelerle, atmosferle ve zihinlerle kurabildiği ilişkiler bağlamındadır.

Varlığın kendisi yoktur, kurduğu, kurabileceği, kurabildiği varsayılan ilişkileri vardır. Tüm ilişki kurma kapasitesinin sona ermesi ise ölüm olarak görülebilir; bağlamdan ve zihinlerden geri çekilerek ilişki kurabilme yetilerinin ve olasılıklarının sonlandıran bir varlık: yokluk.]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Jul 2024 04:45:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/felsefe.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>&quot;Felsefî günlüklerim ve güldürdüklerim&quot;</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/felsefi-gunluklerim-ve-guldurduklerim-6195</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/felsefi-gunluklerim-ve-guldurduklerim-6195</guid>
                <description><![CDATA["Felsefî günlüklerim ve güldürdüklerim"]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Y.’den cevap gecikmedi: “Adam ya deli , ya da ironi ustası. Deli gibi sap yiyor saman s…. denebilir, ama kendini tarif ettiği gibi tiplere yönelik bir eleştiri-ironi karışımı üslup da sergilemek istemiş belki... Diğer yazılar da bu minvaldeyse, her iki durum da yayımlanmaya değer gibi bana kalırsa, başlığı değiştirmek koşuluyla.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">İstanbul’da felsefe öğrencisiyken aileme yük olmamak için bir yayınevinde düzeltmen (tabii benim zamanımın deyimiyle “musahhih”) olarak çalışmaya başlamıştım. Baş düzeltmen Ömer abi beni çok hevesli gördüğü için yakından ilgi gösterdi; yetişmemde hakkını inkâr edemeyeceğim yardımlarda bulundu. Sabırla ve sebatla çalışmamın semeresini ilerleyen yıllarda fazlasıyla gördüm. Ben ilerledikçe yayınevi de gelişti, yayıncılık piyasasında adını duyurdu ve pekiştirdi. Bu arada fakülteyi bitirmiş, yüksek lisansımı tamamlamış ve doktora yapma olanaklarını araştırmaya başlamıştım; ama hevesim kursağımda kaldı. </span>

<span style="font-weight: 400;">Yayınevi sahibi Fahri Bey beni bir gün telefonla odasına çağırdı. Gittim. Kahve ikram etti, hâlhatır sordu ve pat diye teklifini yaptı. “Senden çok memnunum, kendini yetiştirdin, bu alanda geniş bir bilgi sahibi oldun ve olgunlaştın.” dedi [ben lafın arkasını “kızımla evlenmeni, yayınevinin başına senin geçmeni istiyorum” diye hayâl ederken] “yöneldiğimiz kaliteli yayıncılığın kökleşmesini istiyorum, editör olmaya ne dersin?” diye ekledi [tam bu sırada, hayâlimde kızıyla nişan yüzüğü kordelamızın kesilme ânındaydım]. Nazlanmadan, tuzlanmadan “Şeref duyarım efendim, siz uygun gördükten sonra..!” diye cevapladım. Hemen hangi klasik felsefî eserleri çevirtebileceğimizi, hangi yazarlardan/akademisyenlerden telif eser yayınlayabileceğimizi, nerdeyse bir çırpıda Fahri Bey’e sanki hazır bir listeymiş gibi boca ediverdim. “Biliyordum” dedi Fahri Bey, “teklifimin isabetli olduğunu gösterdin, teşekkür ederim.” babacan ifadelerle yüklü veda faslından sonra, tam kapıdan çıkarken, “Haa, bir dakika!” nidasıyla beni durdurdu.” Bugün, çoktandır devamlı ısrarda bulunan, çok yeni emekli olmuş bir felsefe hocası Ankara’dan benimle görüşmeye gelecek, mazeret bildirdim, benim yerime sen görüşeceksin, bir bak, kafana yatıyorsa yayımlama konusunda konuşalım.” talimatıyla odadan uğurlandım.</span>

<span style="font-weight: 400;">Öğle yemeğini yeni görevimin verdiği mutlulukla iştahla yedim, yeni odama yerleştim, söz konusu randevuya hazırlandım. Bundan önce gelecek hoca hakkında küçük çapta bir araştırma yaptım [Tanımıyordum, maalesef! Olabilir, daha çok analitik felsefe ve felsefeciler cezbediyordu beni, hoca da kıta Avrupa felsefesi uzmanı belki… dedim] ve en fazla dikkatimi “Felsefe Tarihinin Talihi” başlıklı yayını çekti. Başlık 5 ciltlik bir kitaba işaret ediyordu: “Felsefenin Doğuşu”, “Felsefenin Emekleyişi”, “Felsefenin Yürüyüşü”, “Felsefenin Ölüşü” ve “Felsefenin Yeniden Dirilişi”. Bu ne yaa! diye haykırdım önce! Sonra, başlıklar bana komik gelse de, belki ironi yapıyordur diye düşündüm, ilk kararımda önyargılı davranmamın yanlış olacağına hükmettim. Belki, yüz yüze görüşmede bu önyargım kaybolur iyimserliğiyle muhatabımı beklemeye başladım. </span>

<span style="font-weight: 400;">Kapım, belli belirsiz üç kez tıklatıldı, ‘buyrun’ diye seslendim, içeriye tel çerçeve gözlüklü, fularlı, naif görünümlü ve kısık sesli misafirim, başını hafifçe eğip selam vererek girdi. El sıkıştık. Bir iki satırlık hâl hatır sorma merasiminden sonra, “Buyrun hocam” [ne yalan söyleyeyim, yeni değil de kıdemli editör edasıyla] diyerek muhatabımı dinleme faslını başlattım. “Efendim, söz konusu olan, yayımlanmasını düşündüğüm eserlerim için yayınevinizi tercih edişim… Heyecanımı mazur görün, inanın odanıza titreyerek girdim.” [Bu arada yayınevimizin adı </span><i><span style="font-weight: 400;">Titreşim Yayınları</span></i><span style="font-weight: 400;"> olduğu için hocanın ironik bir dile sahip olduğuna dair tahminimin doğru çıktığını sandım!] İki kalın klasörü müsaade isteyip masamın üzerine bıraktı. “Şöyle söyleyeyim sayın editör, 5 ciltlik şaheserim sıra bekleyebilir, çünkü 6. cildi daha bitirmedim [Allah Allah, 6. cildin başlığı ne olabilir ki? Ben olsam, “Felsefenin Ölüp Ölüp Dirilişi” derdim!]. Benim asıl yayımlatmak istediğim ‘Felsefî Günlüklerim” başlıklı kitabım, bunların gelecekteki felsefecilere sadece benim akademik profilime dair değil, kendilerine de nasıl bir yol çizecekleri hakkında işaret taşları olacakları inancındayım” [o arada ben, özellikle merak ettiğim 5 ciltlik kitabın pdf sayfalarına göz atıyordum]. </span>

<span style="font-weight: 400;">Hoca, birden eserlerinden uzaklaşıp kendinden bahsetmeye başladı. “Efendim, emekli olmadan önce pek basılı bir eserim yoktu. Mamafih, büyük düşünür Kant da 40’ından sonra eserlerini dünyaya bahşetmiş. [Eee, adam yoksa ben Kant ayarında biriyim mi demek, istiyor! Hayır, yanılmışım]. Gerçi ben, Kantçı değilim, en büyük filozof Platon’un ruhunu taşıyorum.”[Daha neler!] Hocası Sokrates baldıran içip intihar ettiğinde Platon 28 yaşındaydı. Benim hocam A. Bey de borçlarını ödeyemeyip iki büyük rakı içip intihar ettiğinde ben de 28 yaşındaydım [yok, hoca Kant değil, Platon yerine koyuyor kendini!]. Baktım, iştahla devam edecek, hocanın sözünü nezaketle kesip [editörlüğüme halel getirmemeye azami dikkat sarf ederek!] şöyle dedim: “Hocam, müsaade edin, öncelik sırasına göre hareket edeyim, ben ‘Günlüklerim’ klasörünü değerlendireyim, makul bir sürede size döneyim.”</span>

<span style="font-weight: 400;">“Tabii efendim, takdir sizin, haberinizi bekleyeceğim.” “Estağfirullah” deyip, hocayı kapıya kadar uğurladım [her zaman nazik bir editör olma güdüsünü korumam gerektiğini düşünerek..]. Fahri Bey’e rapor vermem gerektiğinden, oturup hemen hocanın “Günlüklerim” klasörünü okumaya başladım, okudukça da gülmeye… İki üç günlük yetmişti ve ben, nasıl bir rapor yazacaktım, dahası hocaya verdiğim sözü hangi ifadelerle yerine getirecektim? Gerçekten çok mu önyargılıydım? Neticede yazılarını incelediğim kişi bir profesördü, kendisine şimdiye kadar layıkı veçhile verilmeyen bir değerin hıncını mı kusuyordu, yoksa ironiye başvurarak bilinçdışı üniversiteyi, meslektaşlarını alaya mı alıyordu? Tam kestiremedim. Sonunda karar verdim; “Günlüklerim”den aşağıda aktardığım iki fragmanı lisanstan sınıf arkadaşım, akademisyen Y.’e gönderdim. Objektif görüşlü, eğriye eğri, doğruya doğru diyerek görüşlerini açık yüreklilikle söyleyecek biriydi Y. okusun bakalım, ne diyecek diye beklemeye başladım.</span>
<blockquote><b><i>Felsefî açıdan hukuk-politika ilişkisine gelelim. Bazı basit kuramsal sorularla başlayayım: Hukuk bir gerçeklik mi, yoksa politikanın simgeselliğinin yerini almaya yeltenen bir imgesellik mi? Hukuk var olan bir şey mi, yoksa gelmekte olan mı?</i></b></blockquote>
<h2><b>FELSEFÎ GÜNLÜK 1</b></h2>
<b>HUKUKUN YAPISÖKÜMÜNE FELSEFÎ BİR YAKLAŞIM</b>

<i><span style="font-weight: 400;">Türkiye’nin siyasal tarihini bilenler, yazılarımda eğreti bir analizin yerine mantıksal diyalektiğin şahikası sayılabilecek bir perspektif kullandığıma da hep tanık olmuşlardır.</span></i>

<i><span style="font-weight: 400;">Bugün hukuk-politika ilişkisini ele almak için, tıklım tıklım kitap dolu kütüphanemin tozlanmış hukuk raflarına yöneldim âniden. Demek, epey zaman olmuş Platon ruhlu bir filozof olarak hukuk kitapları okumayalı. Bunu bir aymazlık olarak görmüyorum. Sanat, edebiyat ve müzik tutkumun (onlarla ilgili doküman ve kitaplarım ayrı bir ev kiralamamı zorunlu kılacak kadar geniş ve zengin) beynimin bilimsel küresine düşen gölgesinin yarattığı bir kösnüllük bu!</span></i>

<i><span style="font-weight: 400;">Yazıya oturduğumda değerli yargıç, ender hukuk bilginlerimizden Salih Yamangil aradı. Salih’le dostluğum çocukluğuma dayanır (ilk hukuk kavramlarını ve kuramsal bakışlarımı borçlu olduğum seçkin hukukçularımızdan annemin dostudur Salih). “Dostum”, dedi; “Durum nereye gidiyor böyle?”. Onca birikimine karşın, Salih’in bana danışması, doğrusu şaşırtıcı gelmedi. Çünkü, tüm toplumsal olgulara (hukuk da kuşkusuz bunların içinde) sanatsal bir noktadan, Platonvari şiirsel bir üslupla ve Adorno gibi müziksel bir tınıyla yaklaştığımı en yakınlardan bilenlerdendi Salih dostum.</span></i>

<i><span style="font-weight: 400;">Ona şöyle dedim: Bugün yaşadıklarımız genç ve demokrasi aşığı hukukçularımızın, yaşlılarca-hadi Lacancı psikanalitik teoriye başvurayım- “obje petit a” olarak görülme arzusunun, “babanın adı” olarak bilinç dışına fırlamış bir tezahürüdür. “Hımm” dedi Salih ve devam etti: “Yahu, şu hiç kimsenin göremediği noktaları görme yetisini neye borçlusun? Hayranlığım sonsuz sana” diye haykırdı!</span></i>

<i><span style="font-weight: 400;">Onu hayranlığa gark eden özelliği, şahsımdan çok yaklaşımımda aramak gerekir. Önüme gelen her meselenin, her kavramın yapısökümünü yapmak gibi terk edemediğim bir alışkanlığım var. Mütevaffa Jacques’ı (Derrida’yı) okuduğum, sisli bir Paris akşamında Jacques’ı anlayabilecek kapasiteye sahip bir elin parmağı kadar sayıda entelektüel, Alain’in (Touraine) evinde toplandığımızda dinlediğim günden beri ülkemizde yaymaya çalıştığım bir yaklaşım yapısöküm. Gerçi, Jacques’ın her dediğini, hatta bazen saçmalık düzeyine varan her ifadesini kabul eden bir esriklik içinde olmadım hiçbir zaman.</span></i>

<i><span style="font-weight: 400;">Bunları geçelim. Şahsî meselelerimden bahsetmeyi sevmediğimi öğrencilerim ve meslektaşlarım bilir. Felsefî açıdan hukuk-politika ilişkisine gelelim. Bazı basit kuramsal sorularla başlayayım: Hukuk bir gerçeklik mi, yoksa politikanın simgeselliğinin yerini almaya yeltenen bir imgesellik mi? Hukuk var olan bir şey mi, yoksa gelmekte olan mı? (Hadi, İngilizcesiyle söyleyeyim, law to come). Soruların cevabı burada çok yer kaplayacak kadar çok uzun kuşkusuz. Özne ile nesnenin değiş tokuşu, arzunun göçebe salınımına bağlı olarak; hukuku politikaya bitiştiren bir </span></i><b><i>capiton</i></b><i><span style="font-weight: 400;"> noktası olduğunda, iktidarın boş yerinin nasıl doldurulacağı üzerinde düşünmek daha gerçekçi olur. Peki, iktidar nedir? Aziz dostum Foucault’nun hep söylediği gibi kılcal damarlarda dolaşan pis bir kan mı, bin yaylaya dönüşmüş politika arenasında, oksijen zehirlenmesine uğramış bir nesne mi?</span></i>

<i><span style="font-weight: 400;">Bunlar anlaşılmadan, hukuk-politika ilişkisinin yapısökümünün yapılacağını beklemek hamhayâl bir umuttan ibaret kalır. Günümüzün küreselleşmiş dünyasında, her bir alanın </span></i><b><i>kolonize </i></b><i><span style="font-weight: 400;">edildiği (bu terimi dostum Habermas’tan ödünç alıyorum) bir ortamda politikacılar zaten her şeyini kaybetmiş bükülmüş/büzülmüş-öznelerdir. Hegemonik bir zihniyetten bu zaman diliminde uzak durmanın hiçbir anlamı yoktur. Onun için, her zaman saygı duyduğum hukukçu dostlarıma şöyle seslenmek isterim: Ülkemin bütün hukukçuları birleşiniz! Cübbelerinizden başka kaybedecek hiçbir şeyiniz yok!</span></i>

<i><span style="font-weight: 400;">Yazıyı önce dostum Salih’e okudum. Uzun bir sessizlik ürküttü beni. “Salih, n’oldu neden ses vermiyorsun?” dedim. Cılız bir sesle zor anlaşılan şu cümleyi sarfetti: “Dostum,ülkemizin tek eksiğini şimdi anladım: senin gibi düşünürler! Seni klonlamak lazım azizim; sesinin, özgün, eşşiz düşüncelerinin sonsuza aktarılması hepimizin boynunun borcu. Bunca senelik hukukçuyum, meseleye böyle bakmak hiç aklıma gelmedi.”</span></i>

<i><span style="font-weight: 400;">Telefonu, masum bir esriklik içinde kapattım ve her zamanki dürüstlüğümle şöyle düşünmekten kendimi alıkoyamadım: Ben olmasaydım, bu memleketin meseleleri nasıl aydınlığa kavuşurdu? Ama, zaman kendimi övmek zamanı değildi. Bambaşka bir meselenin yapı sökümünü yapmak üzere bilgisayarımın başına oturdum. Yazamadım bir müddet.  Duygu yoğunluğu içinde olduğumu gözlerimden ıpıl ıpıl dökülen yaşlar masama düşmeye başlayınca anladım.</span></i>
<blockquote><b><i>Ölüm nedir?’ diye bir soruyla başlamak, kötü bir başlangıç gibi görünse de bu puslu havanın ayarttığı, ebelik yapıp, ortaya fırlattığı bir kösnüllük olduğunu biliyorum. Büyük üstadı, Heidegger’i hatırlamamak mümkün mü?</i></b></blockquote>
<h2><b>FELSEFÎ GÜNLÜK 2                                                                                      </b></h2>
<blockquote><em><b>Ne kadar özeniyorum bazen;  neon ışıkları gibi parlayan bir üslup geliştirmeye… Felsefi bir tonda hoş-boş sözler sarf etmeye… Topluma, insanlara şöyle uzaydan bakan bir mesafeden konuşmaya… Başarmak çok zor, kabiliyet meselesi… Gene de denemeye değer. Aşağıdaki felsefî-entelektüel üslup denemesi, belki hiç yabancı gelmeyecektir.  “Ne yapıyorsun öyle?” sorusunu akıllarına getirenler için, peşinen söyleyeyim: Bu sıkıntılı ortamda ben ne yaptığımı biliyor muyum?! </b></em></blockquote>
<h3><b>DEĞERLERİN KAYBI</b></h3>
<i><span style="font-weight: 400;">Puslu bir havada uslu bir şekilde masamın başındayken gözlerim uzaklara daldı. Yitip giden dostları hayâl ettim. Ne bitip tükenmez tartışmalar yapardık. Uzamın uzaklığını internetle yakın kılar, </span></i><b><i>contemplative</i></b><i><span style="font-weight: 400;"> bir sohbet bizi bizden uzaklaştırırdı. Penceremden yola baktım, akıp giden trafiği izlerken hüzünlendim. Lyotard ölmüştü, Derrida da… Ben de kendimi bugünlerde iyi hissetmiyordum. Korkum ölüm değil; değerlerin kaybının değersizlere bir değer olma fırsatı yaratması.</span></i>

<i><span style="font-weight: 400;">Bugün biraz bu konu üzerinde fikir yürüteceğim. ‘Ölüm nedir?’ diye bir soruyla başlamak, kötü bir başlangıç gibi görünse de bu puslu havanın ayarttığı, ebelik yapıp, ortaya fırlattığı bir kösnüllük olduğunu biliyorum. Büyük üstadı, Heidegger’i hatırlamamak mümkün mü? Üstadın “hepimiz bu dünyaya fırlatılmışız” sözü, tüm çıplak gerçekliğimizin metaforik anlatımı değil de ne! Ama, bizim yadsınamayan bir filozofik bakışa sahip halkımızın babatorik ifadesi de daha az derin değil: Hangi millette gördünüz siz birbirine “fırlama” diye hitap eden insanları. Bu pre-Heideggerian kavrayışın alçaltılması değil, yüceltilip düşünce doruklarının taçlandırılmasıdır. Bu da göstermektedir ki, halkımdan daha filozofik donanımlı başka bir halk yoktur, olamaz. Şu çelişki,  benim okuyucu kitlemin belirgin vasfını taşıyan zeki insanların gözünden kaçmayacaktır. Onlar adına ben ifade edeyim söz konusu çelişkiyi: Peki, öyleyiz de neden bizde bir Heidegger yok? Soru çok anlamlı olduğu kadar yalın da. O zaman, yalın bir cevap vereyim: Çünkü bizde herkes bir nevi Heidegger!</span></i>

<span style="font-weight: 400;">********</span>

<span style="font-weight: 400;">Y.’den cevap gecikmedi: “Adam ya deli , ya da ironi ustası. Deli gibi sap yiyor saman s…. denebilir, ama kendini tarif ettiği gibi tiplere yönelik bir eleştiri-ironi karışımı üslup da sergilemek istemiş belki... Diğer yazılar da bu minvaldeyse, her iki durum da yayımlanmaya değer gibi bana kalırsa, başlığı değiştirmek koşuluyla. Benim başlık önerim şu: “FELSEFÎ GÜNLÜKLERİM ve GÜLDÜRDÜKLERİM” deli de yazsa, ironi ustası da yazsa, bence her halükârda gülünecek saçmalamalar. Sevgiyle.” </span>

<span style="font-weight: 400;">Kararımı verdim ve Y.’nin önerdiği başlıkla yayınlanabileceğine dair raporu Fahri Bey’e rapor ettim.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 11 Jul 2024 04:45:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Gunluk.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ortam ve yarattığı atmosfer</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortam-ve-yarattigi-atmosfer-6069</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ortam-ve-yarattigi-atmosfer-6069</guid>
                <description><![CDATA[Ortam ve yarattığı atmosfer]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Ortam ve yarattığı atmosfer, hiçbir zaman kendiliğinden değildir, sürekli bir pazarlığın konusudur. Atmosfer yaratma kapasitesi, varlıkların etkinliğinin ve pazarlık güçlerinin ölçüsüdür.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Ortamlar, içlerinde yer alan bileşenlerin birbirleriyle kurdukları ilişkilerin ürettiği atmosferlerdir. Atmosferler yalnızca duyusal maddi çevrelemeler yapmazlar, aynı zamanda çeşitli ruh durumları oluştururlar. Ortamların bağlamı tedirgin edici, mutluluk verici, heyecanlı, gergin, neşeli, kaotik, düzenli, sıkıcı ya da huzurlu olabilir. Her ortamın yarattığı duygu başkadır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ortamdaki ilişkiler ağı, nesnelerin ve öznelerin birbirleriyle kurdukları ilişkilerin değişmez ve zorunlu bir sonucu değildir. Tüm ilişkiler her an dönüşme potansiyeli taşır. Bu potansiyel, ilişkileri alımlayan öznenin zihinsel ve ruhsal dönüşümü kadar, ortama yeni giren nesnelerin ve öznelerin de totaldeki ilişkiler ağını değiştirmesinden kaynaklanır. Yani ortam eş zamanlı olarak zihindeki izdüşümü ve maddi doku işbirliğiyle var olur. Nesneler ve özneler arası ilişkilerdeki her bir değişim, toplamdaki ilişkiler ağını değiştireceğinden, nesnelerin ya da öznelerin eksilmesi, artması ya da yerlerinin değiştirilmesi gibi maddi etkiler ve hiçbir şeyin yeri değiştirilmediği halde, gözlemci öznenin ortamdaki varlıklar arasındaki ilişkileri farklı biçimlerde algılaması gibi zihinsel/duygusal alımlama farkları atmosferi değiştirir. Maddi ve zihinsel/duygusal alımlamalar aynı anda da dönüşebilirler.</span>

<span style="font-weight: 400;">Dahası, dönüşüm bir yerden başladığında, sürekli olarak diğer bileşenlerin birbirleriyle kurdukları ilişkilere de bası yaptığından, her şey hızla değişme yoluna girer. Bu da değişimin başlangıcı ve sonu olmadığını gösterir. Çünkü hareket bir kez başladığında, sürekli olarak yeni hareketleri besleyeceğinden ve hareketin başlangıcı bilmediğimiz bir dönemden hızını aldığından, elimizde hareketini bir türlü yitirmeyen bir dönüşümden başka bir şey yoktur. Atmosfer sürekli değişir.</span>
<blockquote><em><b>Ortamı – doğru olup olmaması gerekmez, önemli olan ikna ediciliğidir – en güçlü şekilde betimleyen, ilişkiler ağını görece daha basit şekilde açıklayan ve bu çözümlemeleri sürekli tekrarlayarak bir ezber kurmayı başaran öznelerin tasavvur ettikleri atmosfer, diğer özneleri de ele geçirir.</b></em></blockquote>
<span style="font-weight: 400;">Ortam atmosferindeki bu sürekli değişim, zihinsel ve duygusal hallerimizin de sürekli değişmesine yol açar. Zihinsel ve duygusal olarak farklılaşan özne, ortama yeni motivasyonları çerçevesinde müdahale ettikçe, ortam atmosferi de maddi olarak yeniden dönüşür. Dahası, kendi zihinsel ve duygusal halleri değiştikçe, ortamı başka şekillerde betimleyerek, çözümleyerek, analiz ederek ya da kendi çıkarlarına uygun şekilde çarpıtarak dile getiren özne, dillendirme aracılığıyla ortamı farklı anlatılarla, bakış açılarıyla, kavrayışlarla, gelecek projeksiyonlarıyla çerçeveleyerek, başka öznelerin de, bu ortama kendi ürettiği söylem bağlamında bakmasına yol açar; ortamdaki ilişkiler ağının bazılarını öne çıkarır, bazılarını görmezden gelir, bazen olmayan ilişkilerin var olduğunu ileri süre(bili)r, çeşitli ilişki tiplerini kasıtlı olarak gizler, birçoğunu da kasıtsız olarak gözden kaçırır. Yani kendi zihinsel ve duygusal haline/konumuna/ideolojisine/gereksinimine göre ortamdaki ilişki ağlarını başkalarına başka türlüymüşçesine yansıtır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Böylece ortama ilişkin bir giydirme yaparak, başka öznelerin içinde bulundukları ortamı değiştirmese de, o ortama ilişkin hissettiklerini değiştirerek atmosferi dönüştürmüş olur. Bu değişim ve dönüşüm, özneler arası söylemlerle hiç bitmeyen bir pazarlıklar silsilesine açılır. Ortamı – doğru olup olmaması gerekmez, önemli olan ikna ediciliğidir – en güçlü şekilde betimleyen, ilişkiler ağını görece daha basit şekilde açıklayan ve bu çözümlemeleri sürekli tekrarlayarak bir ezber kurmayı başaran öznelerin tasavvur ettikleri atmosfer, diğer özneleri de ele geçirir. Fakat bu atmosfer kurma becerisi, sürekli bir özneler arası pazarlığa tabi olduğundan, atmosfer her daim dalgalıdır ve üstünlük kuran atmosfer betimlemeleri her zaman değişir.</span>
<blockquote><em><b>Sisteme dışarıdan enjekte edilen her büyük enerji, ortam içerisindeki ilişki ağlarını, hali hazırdaki duruma oranla - az ya da çok – değiştirir ve böylece ortam da geri dönüşsüz şekilde dönüşmüş olur.</b></em></blockquote>
<span style="font-weight: 400;">Bu sürekli dönüşen özneler arası betimlemelere dayalı olarak değişen atmosfer, ortama yeni giren ya da ortamı terk eden her bileşenin, bileşenler arasındaki tüm ilişkileri bir şekilde etkilemesinden ötürü, maddi olarak da eş zamanlı şekilde dönüşmektedir. Yani ortamlar, barındırdıkları varlıklardaki değişimlere, öznelerin onlara ilişkin bakışlarına ve özneler arası söylemlerin baskınlığın değişmesine bağlı olarak değişen atmosferler üretirler.</span>

<span style="font-weight: 400;">Atmosfer kurucu bir özne olmak, ortamdaki ilişkiler ağını, başkalarını ikna edecek, onların ortama bakışını dönüştürecek biçimde betimlemekle ve bu betimlemeyi olabilecek en çok sayıda kişiye kabul ettirmekle mümkündür. Atmosfer yaratmak için önce betimlemek ve ardından ortamı betimlenen şekilde kurgulamak için ortama yeni nesneler sokmak, bazı nesneleri ortadan kaldırmak ve bazı ilişki biçimlerini yeniden kurgulamak da mümkündür. Fakat bu ancak, ortama çok büyük bir enerji sokmak ve bu enerji girdisinin sürekli olarak yoğun tutulmasıyla sürdürülebilir. O yüzden bir ortamın atmosferini sürekli olarak maddi bileşenlerin birbirleriyle olan ilişkilerinden çok daha farklı bir biçimde betimleyerek, diğer öznelere bu şekilde kabul ettirmek, sistemin ancak tansiyonunun her daim yüksek tutulmasıyla olabilir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Hiçbir özne uzun süre böylesine yüksek tansiyon sağlayamayacağından, baskın olmak isteyen özneler, enerji sarfiyatının makul seviyelere çekilmesi adına ortamın maddi dokusunu, kendi tarif etmiş oldukları ilişkiler ağına uyacak şekilde yeniden düzenlemeye girişirler. Yani maddi ilişkiler ağına uygun olmayan fikir/betimleme/tasarı, önce yoğun bir dışsal enerji ile ortama enjekte edilir, ardından da ortamın kendisi bu isabetsiz fikir/betimleme/tasarı çerçevesinde yeniden yaratılmaya çalışılır. Bu girişimler hiçbir zaman tam bir başarı sağlamaz fakat neredeyse hiçbir zaman da tam bir başarısızlıkla sonuçlanmaz. Sisteme dışarıdan enjekte edilen her büyük enerji, ortam içerisindeki ilişki ağlarını, hali hazırdaki duruma oranla - az ya da çok – değiştirir ve böylece ortam da geri dönüşsüz şekilde dönüşmüş olur.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ortam ve yarattığı atmosfer, hiçbir zaman kendiliğinden değildir, sürekli bir pazarlığın konusudur. Atmosfer yaratma kapasitesi, varlıkların etkinliğinin ve pazarlık güçlerinin ölçüsüdür.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 06 Jul 2024 04:50:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Ortam-ve-yarattigi-atmosfer.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Simülasyonun İçinde miyiz?</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/simulasyonun-icinde-miyiz-5764</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/simulasyonun-icinde-miyiz-5764</guid>
                <description><![CDATA[Simülasyonun İçinde miyiz?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>İnsan değişmez bir gerçekliğin içerisinde değil, sürekli değişen ilişki biçimleri çerçevesinde sürekli değişen deneyimler ağı içerisinde yaşar. Bu ağ, dille bildirilebilir, ortaklaşa karar verilebilir, oylanarak tesis edilir bir yapı olduğundan, son derece zihin yapısıdır. Bu içinde bulunduğumuz bir dünyanın değil, zihinlerimizdeki kurgularımızın temsilidir. Bu, bir simülasyondur. İnsan, simülasyonda yaşar.</strong></span>

Varlığın deneyimin ötesinde algılanamaması, onun yalnızca ilişki kurulduğunda duyumsanabilir olmasını sağlar. Varlık, ilişkiler ağı içerisinde değilken, deneyimin dışındadır. Yaşanan her deneyim ise, kurulan ilişkinin niteliği bağlamında değişir. Bu yüzden varlıklar farklı zamanlarda, konumlarda, bağlamlarda ve koşullarda ilişki kurduklarında, farklı deneyimler elde ederler. İki özne birbirleriyle kurdukları ilişkilerde - tartışırken, dertleşirken, film izlerken, sevişirken, kutlama yaparken - farklı deneyimler yaşarlar. Fakat deneyim farklılığı bu kadarla kalmaz. Her bir tartışmanın, dertleşmenin, film izlemenin, sevişmenin ve kutlama yapmanın da farklı zamanlar, konumlar, bağlamlar ve koşullar altında oluşturduğu ilişki deneyimi farklılaşır. Her varlığın, her varlıkla kurduğu ilişki deneyimi biricik ve tek seferliktir. Çünkü o ilişkinin kurulmasını sağlayan sayısız bileşenin pek çoğu her bir ilişki tesisi sırasında değişir. Bileşenler hızlı değişirse, varlıklar arasındaki ilişki deneyiminin niteliği de hızlı değişir. Bileşenler yavaş değişirse de ilişki deneyiminin değişimi yavaş gerçekleşir. Değişimlerin görece yavaş olması, özneleri herhangi bir değişim olmadığı hissiyatına düşürebilir. Fakat bu bir yanılgıdır. Her bir ilişki, her seferinde sayısız değişkenden birçoğu farklıyken gerçekleştiğinden biriciktir, tekrarlanamaz.

Deneyimlemenin her seferinde minik ya da büyük farklılıklarla gerçekleşmesi, bize ilişkide bulunduğumuz varlık hakkında bir açılım sağlamaktan çok, o varlıkla yaşadığımız deneyimler hakkında bir açılım sağlar. Dışımızdaki varlıkları onlarla kurduğumuz iletişimin deneyimlemeleri olarak biliriz. Onları “kendinde varlıklar” olarak algılamayız. Ortamla ve bizimle kurdukları ilişkiler bağlamındaki varlıklar olarak algılarız.

Her bir zihin, kendi dışındaki varlıkları ve zihinleri, onların oldukları biçimiyle değil, içine bırakıldıkları ortam ve o ortam içerisindeyken kendisiyle kurdukları iletişim bağlamında tanımaya atıldığı için başka zihinlerden çok daha farklı bir dünya tasarımına sahiptir. Her bir zihnin dünyayla iletişimi, bu iletişim sırasındaki konumu, koşulları, ön yargıları bağlamında farklı olduğundan ve bu iletişim de anlık ve biricik bulunduğundan, sürekli değişen ilişkiler ağı bağlamında, sürekli değişen bir dünya tasarımı söz konusudur. Her zihin hem herkesten farklı bir dünya tasarımı üretirken, bir yandan da dünyayla ve varlıklarla her karşılaşmasında başka deneyimler yaşadığı için, kendi dünya tasarımına da sadık kalmaz.
<blockquote><em><strong>İnsanlar (zihinler) arasındaki ilişkiyi tesis etmek, görece sabit ve yoksul temsil olan dilin yükümlülüğünde olunca, deneyimle, dilin gerçekleştirdiği öyküleme arasında ciddi bir farklılık meydana gelir. Her zihnin dünyayla zorunlu olarak bambaşka şekillerde kurduğu ilişkiler, dilin görece güdüklüğü ve sabitliği yüzünden, benzer temsillerle temsil edilirler.</strong></em></blockquote>
Fakat bu kadar çok eşzamanlı değişim zihnin kendi dışıyla olan ilişkisini belirsizliklerle donattığı için bir kaygı ve endişe ortamı oluşturur. Zemin sürekli değişmekte, değişimin ne tarafa yöneleceği çok fazla bileşen aynı anda değiştiği için kestirilememekte, kişi şimdiki zamanın kısacık saniyelik anından başka hiçbir yere değememektedir. O kısacık tek saniyelik – hatta saliselik – an da hemen uçup giderek, kişinin her anlamda yersiz yurtsuz kalmasını daimi kılar. İnsan dünyada var olmaktan çok, onun sürekli değişen girdapları içerisinde savrulmaktadır. Ne bir kerteriz noktası, ne bir sabitleme aracı: her şey aynı anda hareket etmekte, bu hareketlerin hiçbirisi aynı yöne yönelmemekte, sayısız bileşen sayısız farklı yöne olanca rastgelelikleriyle yol almaktadır. Hiçbir hareket yönünü korumamakta, her an başka yöne dümen kırabilmekte, derin bir olasılıklar havuzu içerisindeki her ihtimali sayısız kez yoklamaktadır.

Sürekli değişen ilişki biçimlerinin ürettiği farklı deneyimlerin her birisi için farklı sözcükler, kavramlar ve tanımlar üretilmediği sürece, dil yaşam deneyiminin çok gerisinde kalır. Oysa deneyimlerin başka zihinlerle aktarımı için, öykülemeyi mümkün kılan dilden başka bir araç yoktur. Dil, deneyimlerin kendileri kadar hızlı değişemediğinden, zihinler (insanlar) arasında dilsel bir iletişim kurulduğunda, o deneyimlerin kendilerini değil, temsillerini oluşturmaktadır. Ve bu temsiller, deneyimin değişkenliğini aynı hızla ve zenginlikte yakalayamadıklarından daha sabit ve yoksul bir temsil olmak durumundadırlar.
<blockquote><em><strong>İnsan, kendi dışına her atılım denemesinde hem varlık hakkında herhangi bir bilgi edinemeyip, yalnızca varlıklarla kurduğu ilişkinin deneyimi hakkında veri çekebilirken, bir yandan da çektiği verileri dilsel malzemeye tercüme ederken onu pek çok açıdan çarpıtarak, zihinler arası transfer edilebilir bir indirgeme ve dönüştürmeyle yıpratır</strong></em></blockquote>
İnsanlar (zihinler) arasındaki ilişkiyi tesis etmek, görece sabit ve yoksul temsil olan dilin yükümlülüğünde olunca, deneyimle, dilin gerçekleştirdiği öyküleme arasında ciddi bir farklılık meydana gelir. Her zihnin dünyayla zorunlu olarak bambaşka şekillerde kurduğu ilişkiler, dilin görece güdüklüğü ve sabitliği yüzünden, benzer temsillerle temsil edilirler. Bambaşka duygular, yaşantılar, düşünceler ve düşler, dilin getirdiği ortak ifade etme olanaklarının darlığına sıkışarak, çok daha aktarılabilir, sabitlenebilir, deneyim dışı olarak algılanabilir biçimlere transfer olurlar/tercüme edilirler. Böylece ortak bir mutabakat bulmak adına, hiç kimsenin deneyimlemediği ve hiçbir deneyimin biricikliğine denk gelmeyen bir deneyimler ötesi (deneyimlerin zenginliğine oranla çok yoksul ve deneyimlerin her birinin farklılığına oranla çok daha birbirine benzer) öyküler - dilsel anlatılar - dolaşıma girer. Bu deneyimlenen dünya değil, zihinlerin birbirlerine aktarabildikleri bir metinler arası ilişkidir. Temsillerden örülü, değişime ve farklılığa çok daha dirençli bir gerçeklik taklididir bu dilsel dünya tasarımı. Gerçeği taklit eden bu dilsel dünya tasarımı, içinde bulunduğumuz simülasyon dünyasının kendisidir.

Üstelik bu dilsel dünya tasarımı yalnızca deneyimleri temsil ederken çarpıtmakla kalmaz. Deneyimleri sabitleme ve yoksullaştırma aracılığıyla dile tercüme edip, zihinler arası metinler haline getirdikten sonra, bu metinlerin zihinlerdeki korsanlığı aracılığıyla, zihinlerin yeni deneyimlere atılırken, varlıklarla bu metinler çerçevesinde iletişim kurmasını sağlayarak, deneyimin oluşma anlarına da doğrudan müdahale eder. Yani deneyimin kendisini öykülerken değiştirdiği gibi, sonraki deneyimlerin deneyimlenmelerini de dönüştürür. Kurgul olan, gerçekleşene müdahale eder.

Böylece insan, kendi dışına her atılım denemesinde hem varlık hakkında herhangi bir bilgi edinemeyip, yalnızca varlıklarla kurduğu ilişkinin deneyimi hakkında veri çekebilirken, bir yandan da çektiği verileri dilsel malzemeye tercüme ederken onu pek çok açıdan çarpıtarak, zihinler arası transfer edilebilir bir indirgeme ve dönüştürmeyle yıpratır. Bu yıpranmış ortak mutabakatla da yeniden kendi deneyimlerini yaşayarak, her seferinde biricik olan deneyimini dilsel mutabakatın getirdiği ön yargılarla kuşatarak, deneyimlerin kendilerini de yeniden sakatlar.

İnsan değişmez bir gerçekliğin içerisinde değil, sürekli değişen ilişki biçimleri çerçevesinde sürekli değişen deneyimler ağı içerisinde yaşar. Bu ağ, dille bildirilebilir, ortaklaşa karar verilebilir, oylanarak tesis edilir bir yapı olduğundan, son derece zihin yapısıdır. Bu içinde bulunduğumuz bir dünyanın değil, zihinlerimizdeki kurgularımızın temsilidir. Bu, bir simülasyondur. İnsan, simülasyonda yaşar.]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Jun 2024 05:45:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/simulasyon_ve_modelleme_h13065_f.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nezaket</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/nezaket-5732</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/nezaket-5732</guid>
                <description><![CDATA[Nezaket]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Nezaketli davranışlarda aşırıya kaçtığımızda nezaketin sınırları aşılır, sahiciliği kaybolur. Nezaket ancak samimi, içten olduğu müddetçe gerçektir. O zaman soru şudur: Bir insana nezaket ve incelikle sanki elinizde her an kırılacak bir vazo varmış gibi davranabilir misiniz?</strong></span>

Güzellikler yaşamımıza oluk oluk akarken nezaketle o suyu içmek kolaydır. Ama hayat krizleriyle bizi kıskıvrak yakaladığında ince ve nazik olabilmek mümkün müdür? Yeni bir ilişki, yeni bir iş, heyecan verici başlangıçlarda nezaket göstermek çocuk oyuncağıdır, ama bir ilişki bitmeye yakın, onca hayaller bir çuvala tıkılmışken hayal kırıklığının doruğundayken nazik ve ince davranmak mümkün müdür?

Nezaket kelimesinin kökeni Farsça ‘nazük’tir; kelimenin <em>dikkat</em>, <em>itinaya muhtaç </em>anlamları vardır. Nezaketin dikkat ile ilişkisi kayda değer; bizi dış dünyaya karşı ilgi duymaya, gelişmelere başka bir açıdan bakmaya, empatiye yönlendirir. Dikkati karşı tarafın duygu, düşünce ve davranışına vererek kendini şekillendirmekle nezakete adım atılır. Kibarlık, incelik, narinlik ve hassaslık anlamlarına gelebilecek nezaket ne işe yarar, gerekli midir, onu yaşantımızda nereye koyabiliriz?
<blockquote><em><strong>John Stuart Mill, nezaketi faydacılığın bir parçası olarak görür. Nazik tutumlar, karşı tarafta iyi duygular uyandırır. Nezaket mutluluk getirince bizde de karşılığını bulur, kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlar.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>MİLL, NEZAKETİ FAYDACILIĞIN BİR PARÇASI OLARAK GÖRÜR</strong></h2>
Faydacılık felsefesiyle tanınan 19. yüzyıl filozoflarından John Stuart Mill, nezaketi faydacılığın bir parçası olarak görür. Nazik tutumlar, karşı tarafta iyi duygular uyandırır. Nezaket mutluluk getirince bizde de karşılığını bulur, kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlar. Sadece kişisel anlamda değil huzurlu bir toplumun inşasında basamaktır nezaket. Kalabalıklaştıkça önemi artar: Nezaketin işbirliği ve dayanışmayı arttırdığına dair çalışmalar var. İncelik ve nezaketin, uygarlık anlamına gelen <em>civility</em> kelimesiyle akraba olmasına şaşmamalı. Özetle nezaketli olmak faydamıza.

Mill, iyilik ve fayda perspektifinde nezaketi ele alırken, Machiavelli’nin anlayışında nezaket sadece belirli bir amaca hizmet ettiği sürece önemlidir. Amaca giden her yol mübahtır anlayışıyla nezaket devreye sokulur. Nezaket, manipülasyonun örtüsü olabilir. Tatlı dille ve kibarlıkla karşınızdakini istediğiniz kıvama getirmeniz an meselesidir. Nezaketle ilişkilendireceğimiz bir diğer kelime <em>politeness</em>’dır. Zamanla nezaketle ilişkilendirilmiş bu kelime daha çok toplumsal beklentilere uygun hareket etmeyi anlatır. Politeness, ikiyüzlülük anlamına da gelebilir. Kişi gerçek düşüncelerini gizlemek için nezaketi kullanabilir. Baktığınızda karşınızda nezaketle davranan biri vardır ama içeride düşüncelerini ifade etmemiş biridir. Bu insana nazik diyebilir miyiz? Nezaket içinde tam zıddını saklar, kabalığı hatta öfkeyi.
<blockquote><em><strong>Seneca, öfkenin kontrol edilmesi için nazik davranışı önerir. Aklınızda hayır varken evet demek, karşı tarafı incitmemek için düşüncesi ve gerçek davranışını gizlemenin adı nezaket olamaz.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SENECA, ÖFKE KONTROLÜ İÇİN NEZAKETİ ÖNERİR</strong></h2>
Stoacı filozof Seneca, öfkenin kontrol edilmesi için nazik davranışı önerir. Aklınızda hayır varken evet demek, karşı tarafı incitmemek için düşüncesi ve gerçek davranışını gizlemenin adı nezaket olamaz. Anlayışlı olayım derken kendinizi ortaya koyamaz halde bulabilirsiniz. İfade edilmemiş duygu ve düşünceler içeride birikirken, irin içeriye akarken bu kadar nazik bir insanın içinde bir canavar saklıdır. Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’in hikayesini bilirsiniz: Nazik doktor içinde vahşi doğalı bir adam saklar. İkisi de aynı kişilerdir. Görünürde saygılı, nazik doktor öfkesini kontrol edemez, kontrolsüz ve yıkıcı bir insan haline dönüşür. İnsanın doğasının ikiyüzlü olduğu unutulmamalı. Nezaketin altında bastırılmış duygular olabilir. Toplumun beklentilerine göre yaşarken, saygın kimliğini korurken, nazik, hassas ve düşünceli davranan biri içindeki çatışmayı önlemek için nezaket bir paravandır. Yaşamında nezaketi vitrinine koyan biri huzursuzluğunu azaltmaya çalışabilir. Gerçek nezaket işler kötü gittiğinde sürdürülebilendir.

Felsefede nezaket erdemlerle iç içe geçmiş bir kavram olarak ele alınır. Nezaket yanına saygıyı da alır. Aristoteles’e göre bir insanın erdemli olabilmesi için nazik olabilmesi ve saygılı olması gerekir; Aristoteles tüm bunların ölçü içinde dengeli olması gerektiğini söyler. Nezaketli davranışlarda aşırıya kaçtığımızda nezaketin sınırları aşılır, sahiciliği kaybolur. Nezaket ancak samimi, içten olduğu müddetçe gerçektir. O zaman soru şudur: Bir insana nezaket ve incelikle sanki elinizde her an kırılacak bir vazo varmış gibi davranabilir misiniz? Yoksa ona alışmış olduğunuzda kabaca kavrar incelikten yoksun şekilde elinizde sıkarken mi kırarsınız? Yaşamdaki her nüansa nezaketle yaklaşabilir misiniz?]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 23 Jun 2024 04:35:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Adsiz-tasarim-12-1.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Esnekliğin felsefesi</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/esnekligin-felsefesi-5632</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/esnekligin-felsefesi-5632</guid>
                <description><![CDATA[Esnekliğin felsefesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Lao Tzu’nun sözleriyle </strong><strong>"İnsan doğduğunda yumuşak ve esnektir, öldüğünde ise sert ve katıdır. Bitkiler filizlendiğinde yumuşak ve esnektir, öldüğünde ise kuru ve kırılgandır. Dolayısıyla, sertlik ve katılık ölümün yoldaşıdır; yumuşaklık ve esneklik yaşamın yoldaşıdır."</strong>

Uzakdoğu filozoflarından Lao Tzu, taoizm temellerini oluştururken sertlik ve esneklik kavramları üzerinde durur: Taoist düşüncede yaşam esnek ölüm ise serttir. Lao Tzu’nun sözleriyle "İnsan doğduğunda yumuşak ve esnektir, öldüğünde ise sert ve katıdır. Bitkiler filizlendiğinde yumuşak ve esnektir, öldüğünde ise kuru ve kırılgandır. Dolayısıyla, sertlik ve katılık ölümün yoldaşıdır; yumuşaklık ve esneklik yaşamın yoldaşıdır."

Bir bebeği düşünün doğduğunda bedeni yumuşacıktır. Kemikleri her yöne eğilir ve bükülür. Katılığın zerresi yoktur o küçücük bedeninde. Sık sık düşerler ama o yumuşak kemiklerinden dolayı kırılmaya karşı dirençlidirler. Esnek olduklarından kavrandıkları avuçlarda kolaylıkla uyumlanıp kolay şekil alırlar ve bu yüzden kendilerini her halde güvende hissedebilirler. Ve bebeklerin kemikleri yumuşak olduğundan hızlıca büyürler. Usta yönetmen Tarkovksi’nin <em>İzci</em> adlı filminde kahramanın ağzından şu cümleler dökülür: Onların çocuklar gibi çaresiz kalmasına izin ver çünkü zayıflık harika bir şeydir. Ve güç hiçbir şey değildir. Bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir öldüğü zamansa kaskatı ve duygusuzdur.
<blockquote><strong><em>Bizim sözlüğümüzde sertlik güçlülük ile, esneklik ise zayıflıkla eşdeğerdir. Hedeflerimiz yolunda zorluklarla mücadele ederken katı ve inatçı olmanın yani sert olmanın işe yarayacağını düşünürüz. Esnemeden kararlı bir şekilde ilerlersek kazanabiliriz. Esnek olmak sanki bir tür başı boşluk gibi bizi bir yer götürmez, her şeyi dağıtır diye korkarız. Oysa gerçek güç tam tersidir, uyumdan, esnemeden, yumuşaklıktan geçer.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>GERÇEK GÜÇ ESNEMEDEN, YUMUŞAKLIKTAN GEÇER</strong></h2>
Ölüm, sert ve katıdır. Ölümden kısa bir süre önce beden kasları sertleşir, hareket kabiliyeti kaybolur. Ölümün sert ve katı olması sadece fiziksel olarak değil düşünsel anlamda da insanın ölümü acı bir gerçeklik olarak görmesinden kaynaklanır. Bir ağaç büyürken körpe ve yumuşakken, sert ve kuru hale geldiğinde ölüp gider. Sertlik ve güç ölümün arkadaşları, esneklik ve zayıflık ise varoluşun tazeliğinin ifadesidir. Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı beceremez. Suyu düşünün.  Lao Tzu’nun dediği gibi sudan yumuşak ve esnek bir şey yoktur. Su, zayıf gözükebilir ama kaya gibi sert bir yapının içinden sürekli eylemleri ile deler geçer, suya hiçbir şey karşı koyamaz.

Bizim sözlüğümüzde sertlik güçlülük ile, esneklik ise zayıflıkla eşdeğerdir. Hedeflerimiz yolunda zorluklarla mücadele ederken katı ve inatçı olmanın yani sert olmanın işe yarayacağını düşünürüz. Esnemeden kararlı bir şekilde ilerlersek kazanabiliriz. Esnek olmak sanki bir tür başı boşluk gibi bizi bir yer götürmez, her şeyi dağıtır diye korkarız. Oysa gerçek güç tam tersidir, uyumdan, esnemeden, yumuşaklıktan geçer.
<blockquote><em><strong>Belirli bir konudaki fikrimizi ve bakış açımızı değiştirmeyi göze aldığımızda, esnediğimizde yeni bilgi ve deneyimlere açık oluruz. Asıl güçlü olma hali budur, büyümenin devam ettiği hal!</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ESNEDİĞİMİZDE YENİ DENEYİMLERE AÇIK OLURUZ</strong></h2>
Bir ağacın fırtınalara dayanması için sert olması gerekir. Bunun için köklerini en derine salmalıdır; yaşamda kalabilmesi için bu elzemdir. Öte yandan eğer esnek olmazsa kırılabilir. Doğada esneklik ve sertlik arasında ince bir çizgi vardır: Bir ot naif haline rağmen bir ağaçtan daha güçlüdür. Rüzgar yüzeyini yalarken sadece ona uyum salar. İnatla durmadığından, rüzgarla dans ettiğinden, fırtınada kökünden kazınan ağaçlardan çok daha güçlüdür.

Esneklik sadece görünüşte olan değildir, zihinde de olması gerekir. Yaşlandıkça düşüncelerimiz ve fikirlerimiz bozulmaz ve değişmez bir alana girer. Yaşam boyu tecrübe ettiklerimiz sonunda edindiğimiz düşüncelere sıkıca sarılırız. Oysa ancak esnek düşüncelerle ilerlediğimizde zihinsel katılığımızı esnettiğimizde önyargılarımızdan arınırız. Belirli bir konudaki fikrimizi ve bakış açımızı değiştirmeyi göze aldığımızda, esnediğimizde yeni bilgi ve deneyimlere açık oluruz. Asıl güçlü olma hali budur, büyümenin devam ettiği hal! Sertlik ölüme eş, bitişin simgesidir ve yaşamın tam tersidir. Esneklik ise hayatta kalabilmenin gizli bir formülüdür. Esnekliği yücelttiğimizden sertliğin pabucunu dama atmamak lazım tabii. Böyle taraflı düşünürsek dengenin kurulmasını zorlaştırırız. Yaşamda sertlik ve yumuşaklık, yin yang gibi birbirinin yerine geçen, birbirini izleyen bir denge içinde olmalıdır ki usta olmanın yolunda ilerlenebilsin!]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 16 Jun 2024 04:25:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/WhatsApp-Image-2024-06-14-at-23.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağ popülist siyaset ne?</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sag-populist-siyaset-ne-5496</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sag-populist-siyaset-ne-5496</guid>
                <description><![CDATA[Sağ popülist siyaset ne?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Sağ popülist siyasetin enerjisi ve hareket yeteneği duygulardan geldiğinden, yatırım analize değil, duygu yaratmaya yönelir. Kayıplar, insan psikolojisinde kazançlara oranla daha yüksek bir etki yaptığından, sağ popülistlerin daha çok yatırım yapmaya değer bulduğu seçenek sevgi değil nefrettir.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Dünyayı kavramaktan çok onu duygusal ve bedensel bir deneyimleme olarak ele almayı seven popülist sağ düşünce, her şeyi bir duygu olarak söylemleştirir. Nesnelerin, olguların, varlıkların ne olduklarına değil, hangi duyguları yaratma potansiyelinde olduklarına odaklanır. Fakat bu işlemi de tersinden yapmayı tercih eder: varlıklardan yola çıkarak duygulara erişmek yerine, önce çeşitli duygular geliştirir ve ardından bunları varlıklarla eşleştirir. En güçlü iki duygu olarak da </span><i><span style="font-weight: 400;">sevgi</span></i><span style="font-weight: 400;"> ile </span><i><span style="font-weight: 400;">nefret </span></i><span style="font-weight: 400;">hislerinden yararlanır. Siyasetini bu iki uç nokta arasına seren popülist sağ, önce </span><i><span style="font-weight: 400;">sevgi</span></i><span style="font-weight: 400;"> duygusundan yola çıkarak </span><i><span style="font-weight: 400;">dostlarını </span></i><span style="font-weight: 400;">belirler. Ardından </span><i><span style="font-weight: 400;">nefret</span></i><span style="font-weight: 400;"> duygusundan yola çıkarak </span><i><span style="font-weight: 400;">düşmanlarını </span></i><span style="font-weight: 400;">saptar.</span>

<span style="font-weight: 400;">Sağ popülist siyaseti bu iki uç duygu arasındaki duygusal alana herhangi bir yatırım yapmaz. Bir varlığı, nesneyi veya olguyu ya </span><i><span style="font-weight: 400;">dost</span></i><span style="font-weight: 400;">, ya da </span><i><span style="font-weight: 400;">düşman</span></i><span style="font-weight: 400;"> olarak görür, başka seçenekleri kabul etmez. Varlıklardan yola çıkmayıp, duygulardan hareket ettiği için, sağ popülist söylemde, muhaliflerle herhangi bir uzlaşı söz konusu olamaz. Çünkü düşmanla bir uzlaşı mümkün değildir, muhalifler tüm savlarıyla bir sağ popülist olmadıkça, ufak fikir ayrılıkları barındırdıkları versiyonlarda dahi düşmandırlar. Sağ popülizme göre düşman tüm hücrelerine kadar yok edilmesi gereken bir zararlıdır. Bu yaklaşımın söyleminde dünyanın barış içerisinde hareket etmesine, sağ popülistlerin ve dostlarının huzurla yaşamalarına engel görülen tüm geri kalanlar bozguncu, çapulcu, terörist, kafir, yalancı ve haindirler.</span>
<blockquote><em><b>Parazitlerin hak ettikleri tek bir şey vardır: yok edilmek. Sağ popülizm, kendinden olmayanlara bir böcek ilacı gibi yaklaşır ve kendi dışındaki her şeyi zararlı haşareler olarak görür.</b></em></blockquote>
<span style="font-weight: 400;">Sağ popülist siyasetin enerjisi ve hareket yeteneği duygulardan geldiğinden, yatırım analize değil, duygu yaratmaya yönelir. Kayıplar, insan psikolojisinde kazançlara oranla daha yüksek bir etki yaptığından, sağ popülistlerin daha çok yatırım yapmaya değer bulduğu seçenek sevgi değil nefrettir. Nefret, sağ popülistlerin, hitap ettiği kitleyi, tüm kayıplarının sorumlusu olarak gösterdiği kitlelere, varlıklara, nesnelere ve olgulara yöneltilir. Bu yüzden grubu tetikleyen ve bir arada tutan duygu, birbirlerine karşı duydukları sevgiden çok, kendilerine karşı geldiğini düşündüklerine duyulan nefrettir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Nefret ise, bu duyguyla eyleme geçenlerde yeni duygular üretir. Bunların başlıcaları öfke ve merhametsizliktir. Öfke, eylem sırasında rasyonaliteyi askıya alırken, merhametsizlik de, kendinden olmayanlara her türlü şiddetin gösterilebilmesine yol açar. Bu yüzden sağ popülizm kendinden olmayanlara karşı hep nefret, öfke ve merhametsizlik hisleriyle yaklaşarak, onları olabilecek en kötücül, en şeytani, en rezil şeyler olarak algılar. Bu düşmanlar dünyaya yakışmazlar, birer parazittirler ve doğaları değiştirilemeyeceği için onlarla diplomasi yürütülmez, onlarla uzlaşılmaz. Parazitlerin hak ettikleri tek bir şey vardır: yok edilmek. Sağ popülizm, kendinden olmayanlara bir böcek ilacı gibi yaklaşır ve kendi dışındaki her şeyi zararlı haşareler olarak görür.</span>
<blockquote><em><b>Sağ popülizmin bir ileri versiyonu, sokaklarda sivil toplum örgütü ya da sivil halk olarak nitelendirilen bir takım devlet görevlisi olmayan silahlı kişilerin ve grupların, paramiliter örgütler halinde sağ popülist olmayanları fiziksel olarak yaralaması ya da öldürmesinin de gündeme geldiği faşizmdir.</b></em></blockquote>
<span style="font-weight: 400;">Böcekler birer insan olarak algılanmadıklarından, onlara hukuki, siyasi, ekonomik, sosyal haklar vermek saçmadır. Kişi nasıl olur da düşmanlarına haklar tanıyabilir? Sağ popülist siyaset için evrensel temel hak ve özgürlükler diye bir şey olamaz. Temel hak ve özgürlükler “iyiler” yani sağ popülistler içindir. Düşmanlar içinse hukuk dahil her şey birer yok etme aracıdır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Sağ popülizmin bir ileri versiyonu, sokaklarda sivil toplum örgütü ya da sivil halk olarak nitelendirilen bir takım devlet görevlisi olmayan silahlı kişilerin ve grupların, paramiliter örgütler halinde sağ popülist olmayanları fiziksel olarak yaralaması ya da öldürmesinin de gündeme geldiği faşizmdir. Bu iki siyasetin neticeleri arasında ciddi bir fark vardır fakat ikili arasındaki çizgi incedir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Nefretin, kolluk kuvvetleri ve ordu dışındaki sivil toplum üyeleri tarafından silahlı şiddet şeklinde sağ popülist olmayanların üzerine boşaltılması İkinci Dünya Savaş döneminin en büyük sorunlarından birisiydi. Seksen küsur yıl sonra yeniden saatin oraya doğru ilerliyor olması, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu durumun yeniden yaşanmaması için gerçekleştirilen düzenlemelerin ne olduğuna tekrar bakmamız gerektiğine işaret ediyor. Zira etkilerinin geçerliliğinin sonlarına gelmiş görünüyoruz.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Jun 2024 04:45:27 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Sag-populist-siyaset.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kendisinin en iyi versiyonu olan insan</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kendisinin-en-iyi-versiyonu-olan-insan-5369</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kendisinin-en-iyi-versiyonu-olan-insan-5369</guid>
                <description><![CDATA[Kendisinin en iyi versiyonu olan insan]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>“Kendisinin en iyi versiyonu olmak” söylemi, beraberinde birçok sorunu da getirmeye gebedir. Felsefi olarak ulaşılamaz bir idealin peşinde koşmak, psikolojik olarak sürekli bir yetersizlik hissi ve stres yaratmak, sosyolojik olarak ise bireyi toplumsal normlara ve iktidar yapılarına bağımlı kılmak, bu söylemin olumsuz yanlarını ortaya koyar.</strong>

Uzun zamandır hayatla iyi bir ilişki kurduğunu anlatmak isteyen kişilerden duyduğum bir cümle var:

<strong>“Ben kimseyle yarışmıyorum. Ben, sadece kendimin en iyi versiyonu olmaya çalışıyorum.”</strong>

Bunu söylerken kişilerin, kimseyle rekabet içerisinde olmadıklarını vurgulamaya çalıştıklarını anlıyorum fakat kendileriyle girdikleri sonu gelmez bir rekabetin neden bundan daha iyi bir opsiyon olduğunu düşündüklerini anlamıyorum.

Çünkü aslında hayatta bir sürü kavram “var”dır, ama bir o kadarı da “yok”tur.

Örneğin bence<em>“en iyi” </em>doğası gereği <strong>yoktur.</strong> “En iyi”nin var olması, “daha iyi” tarafından mümkünsüz kılınmıştır.

Bana kalırsa insanın “en iyi” versiyonu da olamaz. Çünkü arzu nesnesi değişmek zorundadır. Ulaşılan hiçbir şey, arzu nesnesi olmaya devam edemez. Dolayısıyla insanın kendine belirlediği “en iyi”, ulaşıldığı an değişmek zorunda kalacaktır.

İnsana bir teknolojik cihaz gibi devamlı güncelleme de gelemez üstelik. Kendisinin bir üst versiyonuna dakikalar içerisinde bir tuşa tıklayarak geçemez. Bunu bazen teknolojik cihaz dahi yapamaz aslında. “Yeterli kapasite” uyarısı beliriverir ekranda. Cihazda yeterli kapasite yoksa, bir üst versiyonu yüklemenize izin vermez. Her şeyi mekanik olan o “şey” bile, insana artık bir yerde durması, ilerlemek istiyorsa önce şartları uygun hale getirmesi gerektiğini söyler.
<blockquote><strong><em>Ancak bütün bu gerçekliklerin yanında, kendisinin en iyi versiyonu olmak isteyen insan, mutluluk, tatmin, doyum gibi duyguları da farkında olmadan uzaklara bir yere konumlandırır. Kendisiyle mutluluğu arasındaki mesafeyi durmadan açar.  </em> </strong></blockquote>
<h2><strong>MUTLULUK, DOYUM GİBİ DUYGULARI UZAKLARA KOYMAK</strong></h2>
Ancak insan, bu cihaz kadar sistematik, bu kadar mekanik olamaz. İnsan <u>her daim</u> ve <u>hemen o an</u> gerekli olan o noktaya sıçrayamaz, zihninde ya da duygusunda o kapasiteyi hemencecik açamaz.

Ancak bütün bu gerçekliklerin yanında, kendisinin en iyi versiyonu olmak isteyen insan, mutluluk, tatmin, doyum gibi duyguları da farkında olmadan uzaklara bir yere konumlandırır. Kendisiyle mutluluğu arasındaki mesafeyi durmadan açar.

Mutluluk çoğu zaman, sahip olduklarımızla arzu ettiklerimiz arasındaki mesafede bir yerlerdedir.

Mesafe açıldıkça mutsuzluk artar. Mesafe açıldıkça insan, sahip olduklarının “az”lığını suçlar. Ama bu mesafeyi açan şeylerden bir diğerinin de arzu ettikleri olduğunu göz ardı eder.

Mutluluğu, bu ikisi arasında gerçekçi bir denge kurabilen insan hissedebilir.

Peki “en” noktasını arzulayanlar? Onlar ne zaman mutlu olacaklar?

“En” noktası, her zaman sönmeye mahkumdur. “En” noktası, her zaman değişmeye mahkumdur. “En” ulaşıl(a)mamak üzere vardır.
<blockquote><em><strong>Sosyolojik perspektiften ele alındığında, “en iyi versiyon” söylemi, neoliberal ekonomik sistemin birey üzerindeki baskısını yansıtır. Modern toplumda bireyler, sürekli olarak daha üretken, daha verimli ve daha başarılı olmaları yönünde teşvik edilirler.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>NEOLİBERAL SİSTEMİN BİREY ÜZERİNDEKİ BASKISI</strong></h2>
Diğer yandan, “kendisinin en iyi versiyonu olmak” söylemi, oldukça politiktir. Sosyolojik perspektiften ele alındığında, “en iyi versiyon” söylemi, neoliberal ekonomik sistemin birey üzerindeki baskısını yansıtır. Modern toplumda bireyler, sürekli olarak daha üretken, daha verimli ve daha başarılı olmaları yönünde teşvik edilirler. Bu, bireyin kendini sürekli olarak geliştirmesi ve mükemmelliğe ulaşması gerektiği yönünde bir baskı yaratır. Foucault’nun biyopolitika kavramı, bu durumu açıklamada yardımcı olabilir; bireyler, toplumsal normlar ve iktidar yapıları tarafından sürekli olarak kontrol edilir ve yönlendirilirler. “En iyi versiyon” söylemi, bireyi bu iktidar yapılarına uyum sağlamaya zorlar ve bireyin özgün benliğini ve gerçek potansiyelini keşfetmesini engelleyebilir.

Yani, “kendisinin en iyi versiyonu olmak” söylemi, beraberinde birçok sorunu da getirmeye gebedir. Felsefi olarak ulaşılamaz bir idealin peşinde koşmak, psikolojik olarak sürekli bir yetersizlik hissi ve stres yaratmak, sosyolojik olarak ise bireyi toplumsal normlara ve iktidar yapılarına bağımlı kılmak, bu söylemin olumsuz yanlarını ortaya koyar. Bu nedenle, bireylerin kendilerini sürekli olarak “en iyi” olmaya zorlamak yerine, kendi değerlerini, arzularını ve sınırlarını kabul ederek, içsel tatmini aramaları daha sağlıklı bir yaklaşım olabilir. Kendini keşfetme ve anın değerini bilme, insanın gerçek potansiyelini ortaya çıkarma yolunda daha anlamlı ve sürdürülebilir bir yol sunabilir.

Emerson’un da dediği gibi, hayat varılacak bir yer değil, yolculuğun ta kendisidir.]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Jun 2024 04:25:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Adsiz-tasarim-47.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ölüm ve tekinsiz hazları</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/olum-ve-tekinsiz-hazlari-5286</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/olum-ve-tekinsiz-hazlari-5286</guid>
                <description><![CDATA[Ölüm ve tekinsiz hazları]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Ölüm bize bütün absürtlüğüyle gelir, ona bir anlam biçemeyiz. Kendimizi, geride kalanları avutmak için yalanlara sığınırız.… Ve hazır yalanlara başlamışken, kendi türümüzün tekinsizliklerini de kapatacak birkaç yalanı ölüme sıkıştırırız. Kendimizi ölümsüz, öleni yitirmiş sayarız…</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Kayıplarımızın ardından haykırdığımız “seni hiç unutmayacağız” feryadındaki gizli yanılgı, yitirileni bir an dahi aklımızdan çıkarmayacağımıza ilişkin naif sanımız değil, kendimizin de bir ölümlü olduğumuzu bilincimizden sürmüş olmamızdır. Yaşamını yitirenin dünyada kalan sevenleri olarak, örtük şekilde, kendimize sonsuz bir yaşam sunulmuş, ölenin ise bir sıradışılık, nadiren görülen bir şanssızlık kurbanı olarak yaşamdan ayrılmış gibi davranırız.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yitirilen kişinin bize olan yakınlık seviyesi, kayıpla birlikte bedenimizde meydana gelen duygularımızda ve zihnimizde oluşan hislerimizde (duygu ve his farklı deneyimlerdir) çeşitlilik üretir. Onun ölmemesi için kendi canımızı düşünmeksizin vereceğimiz kişiler, kaybımız sonunda ani ve derin bir üzüntü duyduğumuz ancak yaşamımıza kaldığımız yerden devam edeceğimiz tanıdıklar, yitirdiğimizde pek az sancı duyacağımız uzak tanışıklıklar. Ölmemesi için canımızı düşünmeksizin vereceğimiz kişileri yazı dışında bırakarak devam edeceğim.</span>
<blockquote><em><b>Tabuların kırılmasından alınan bu acı dolu memnuniyet, bazen kadere, bazen Tanrı’nın arzusuna, bazen de yaşamın saçmalığına ve anlamsızlığına gizlenir. Bizleri iyi giden her şeyi sabote etmeye çağıran o tekinsiz güdü, ölümde de yanı başımızda pusuda bekler.</b></em></blockquote>
<span style="font-weight: 400;">İnsanı çaresiz bırakan ölüm karşısında, belli bir yaşın altındaki kişiler kendilerini dünyada yarışa devam eden dokunulmazlar, yaşamını yitirenleri ise yarışı kaybetmiş kişiler olarak da algılarlar. Ölümü kendisine böylesine uzak gören, yanılgı içerisindeki ruhlar, çok yakın çevrelerinden olmadıkları sürece ölen karşısında bir zafer de elde etmiş gibi hissederler. Yaşamın ağırlığını, zorluğunu, güçlüğünü kaldıramamış olan ötekisinin elenmesine karşın, kendisi tüm başarısızlıklarına rağmen yaşamdadır, kaybetmemiştir. Ölen herkes onun gerisinde kalmıştır. İnsan toplumsal ahlakın yasakladığı pek çok şeyi içten içe arzuladığı gibi, tıpkı kendi başına gelen felaketlerden aldığı gibi, kendisini üzüntülere savuran ölümlerden ince ve bilince sorulduğunda hastalıklı görünen bir haz da alır. Yapmanın, inşa etmenin, yaratmanın verdiği haz gibi, yıkmanın, yıkılmanın, ölmenin de verdiği reddedilmiş bir haz vardır. Mahvolmanın hazzında, başka acıları ertelemenin, ötelemenin, küçültmenin, başkalarını hiç değilse mahvolma konusunda geçmenin irrasyonel bir taşkınlığı vardır. Tabuların kırılmasından alınan bu acı dolu memnuniyet, bazen kadere, bazen Tanrı’nın arzusuna, bazen de yaşamın saçmalığına ve anlamsızlığına gizlenir. Bizleri iyi giden her şeyi sabote etmeye çağıran o tekinsiz güdü, ölümde de yanı başımızda pusuda bekler.</span>

<span style="font-weight: 400;">Başkasının yıkılışında, “o yıkıldı, ben yıkılmadım”dan, “o yıkılınca ben de yıkıldım” skalasına değin açılan bir ahlak(sız/lı)lık çemberinde her yer mutsuzlukla sıvanır görünürken, bu tekinsiz haz tanecikleri o sıvanın içerisine gömülürler. Salt başkalarını üzmek için kendi yaşamımıza darbe vurduğumuz ve bundan bilinç için hastalıklı görünen minik hazlar aldığımız anlarda olduğu gibi, tanıdığımız birinin ölümü karşısında da, o ölümü başkasıyla paylaştığımız anlarda da hem biz sanki ölümsüzmüşüz hem de ölen yüzünden başka hiç kimsenin çekmediği acılarla karşılaşmamızın bizi özel kıldığı yanılgılarıyla karmakarışık, tekinsiz, bilinç için tiksinç, ahlaksız, aşağılık birisi olup çıkarız.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ölüm bize bütün absürtlüğüyle gelir, ona bir anlam biçemeyiz. Kendimizi, geride kalanları avutmak için yalanlara sığınırız. Güçsüz ruhlar ve bedenler olarak, bunu yapmak zorundayız, yoksa yaşayamayız. Ve hazır yalanlara başlamışken, kendi türümüzün tekinsizliklerini de kapatacak birkaç yalanı ölüme sıkıştırırız. Kendimizi ölümsüz, öleni yitirmiş sayarız…</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 04 Jun 2024 04:45:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Olum-ve-tekinsiz-hazlari.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Oikeiosis öğretisi- Kendini sev</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/oikeiosis-ogretisi-kendini-sev-5174</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/oikeiosis-ogretisi-kendini-sev-5174</guid>
                <description><![CDATA[Oikeiosis öğretisi- Kendini sev]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Oikeisois kelimesi Türkçeye “kendini sevme” olarak çevrilebilir. Bu kavram yaşama içgüdüsünün farklı bir ifadesidir. İlk önce yapılması gereken kendi doğamıza uygun olanları yaşamımıza almak sonra muhafaza etmektir. Formül bu kadar basit ama modern insan için çözülmesi zor bir problem.</strong>

Hepimiz varlığımızı sürdürmek ve korumak istiyoruz. Ölümün soğuk yüzünü değil yaşamın canlı ve hareketli tarafında yer almayı seçiyoruz. Bu yaşama şahit olacak ruh ve bedene sahip olduğumuzu anladığımız andan itibaren, kendilik bilincimiz yaşamamızı sürekli kılmaya yönelik iş başında. Bu duygu hiç eksilmedi. Yarattığımız mit ve efsanelerde yaşama içgüdüsünün ne denli önemli olduğunu anlatılır.

Yunan yaratılış mitosunda kaos kendinden Eros’u yaratır. Biz Eros’u okunu kalplere saplayan tombul tanrı olarak bilsek de o evrendeki yaşamın ve yaratılışın oluşumundaki en temel kaynaktır. Eros, içimizdeki yaşama içgüdüsüdür. Aslında insanın birincil hedefi haz değildir, yaşamda kalabilmektir. Freud, yaşama içgüdüsü ya da Eros’u insanları yaşamda kalmaya, büyümeye ve üremeye neden olan temel enerji olarak ele aldı. Yumurtalarını canı pahasına koruyan hayvanları düşünün, türünün devamlılığı için gerekirse ölürler. Hepsi yaşamın sürekliliği içindir. Peki biz yaşam için çırpınırken bunu nasıl sağlıklı ve mutlu bir hala getirebiliriz? Stoacılar bunu Oikeiosis öğretisiyle açıklıyorlar.

Oikeisois kelimesi Türkçeye “kendini sevme” olarak çevrilebilir. Bu kavram yaşama içgüdüsünün farklı bir ifadesidir. İlk önce yapılması gereken kendi doğamıza uygun olanları yaşamımıza almak sonra muhafaza etmektir. Formül bu kadar basit ama modern insan için çözülmesi zor bir problem. Kendimize zararlı her şeyi kapı içeri buyur ediyoruz, hatta onun evimizden gitmemesi konusunda ısrarcı davranıyoruz. Faydalı olanlardan uzağız. Her gün bizi daha da öldüren sevmediğimiz işe gidiyoruz. İçimizin almadığı arkadaşlarla sohbet edip tatmin olmuyormuş gibi yapıyoruz, kendi doğamızın ne arzuladığıyla bağlantıyı kesip kendimizle samimi bir şekilde ilgilenmiyoruz. Kendimizi gerçekten sevmiyoruz. Oysa tam da Spinoza’nın anlattığı gibi varlığımızı destekleyeni biz bu hayatta daha neşeli olanı seçebilmektedir marifet.
<blockquote><em><strong>Oikeiosis kelime anlamı itibariyle, “eve/hâneye ya da kendine ait olan” manasına gelen “ (Yunanca: οἰκείωσις/oikeíōsis)” kelimesinden<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> türediğini ekleyelim. Evinde olan kişi iyi olmanın sadece kendi iyiliğiyle ilgili olmadığını bilir. İyilik diğerlerinin iyiliğini istemesi ve buna yönelik hareketiyle pekişir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>İYİLİK, DİĞERLERİNİN İYİLİĞİNİ İSTEMESİYLE PEKİŞİR</strong></h2>
Akıllı varlık olarak kendimizi diğer canlılardan üstün tutmaya görelim, aslında enformasyon ağı olan her canlı bilinçlidir ve zihne sahiptir. Bitkiler görür, duyar ve hatta seçim yapar: Gövdesini istediği yere uzatır, köklerini kendine yarayacak şekilde salar toprağa. Yaşamda kalmanın peşindedir. Kendine yararlı olanı alır bünyesine. Bir hayvansa içgüdülerinin sesini duyar ve doğayla uyum içinde yaşayabilmeyi başarır. Hayvanlar tüm korkularından ve arzularından arınmış şekilde hareket ederler: Hem varoluşlarını devam ettirirler hem de türün devamlılığı için gereğini yaparlar. Her arı kendi varlık sebebini kovanda, her karınca kolonisinde bulur. Onlar yaşamda kalabilmek için kendilerine yararlı geleni yaparak türün varoluşunu da destekler, yaşamlarına zarar verecekten şeylerden kaçınırlar. Biz mi üstünüz? Onların bilgeliğinin bir damlasına erişmiş değiliz.

Bu yüzden Oikeiosis öğretisini duymak ve özümsemek faydalı olabilir; önemli olan kişinin kendini sevmesi, kendi varlığını korumaya çalışmasıdır. Eğer kendi faydam için kararlar alıp uygulayabiliyorsam, kendi canlılığımın sürdürmeye çalışıyorum demektir. Yine Oikeiosis kelime anlamı itibariyle, “eve/hâneye ya da kendine ait olan” manasına gelen “ (Yunanca: οἰκείωσις/oikeíōsis)” kelimesinden<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> türediğini ekleyelim. Evinde olan kişi iyi olmanın sadece kendi iyiliğiyle ilgili olmadığını bilir. İyilik diğerlerinin iyiliğini istemesi ve buna yönelik hareketiyle pekişir. O zaman soruyorum kendi evimize dönmenin ve kendimizi gerçekten sevmenin zamanı gelmedi mi?

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Çağlar, Ahmet Faruk, Stoacı </em><em>Oikeiosis Öğretisi Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Medeniyetler Üniversitesi, 2015</em>

<a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> <em>Çağlar, Ahmet Faruk, Stoacı </em><em>Oikeiosis Öğretisi Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Medeniyetler Üniversitesi, 2015</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 02 Jun 2024 04:30:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Adsiz-tasarim-36.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uketamo</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/uketamo-4770</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/uketamo-4770</guid>
                <description><![CDATA[Uketamo]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Hayatımızda kontrol dışı olaylar gelişirken, sanki ona akan bir nehir gibi bakabilmeyi becerebilseydik ve onun daha büyük bir kaynağa akabildiğini görebilseydik zihnimiz bu kadar bulanmazdı. Büyük resmi göremediğimizden kayboluyoruz. O yüzden uketemo. (Kabul edin). Kabulden sonra kökleşmiş değer yargılarınızdan kurtulduğunuzda, olaya bakışı açınızı değiştirdiğinizde irade kullanma biçiminiz de değişir. Olan ne iyidir ne kötü</strong>

İşten çıkarıldınız. Yıllarca emek verdiğiniz evliliğiniz bitiverdi. Çok sevdiğiniz canınızı kaybettiniz. Her zaman bu kadar şiddetlisi de başa gelmez tabii. Mesela güzel geçen bir gün biterken aracınızla gecenin bir yarısı otoyolda kalıverirsiniz. Keyifli geçen zamanları örtecek bir şey çıkar karşımıza elbet. En zor şeylerden biri olmuş olanı kabul etmektir!

Japon felsefesinin temellerinden <em>uketamo</em>, kabulü teşvik eden bir öğretidir. Uketamo, "almak" veya "kabul etmek" şeklinde çevrilebilir. Japonya’nın kuzeyinde Yamabushi dağında keşişlerin eğitim verdiği bu yerde bin yıllardır bu felsefe öğretilir; öğretiye göre sadece sevinç, neşe, mutluluk değil acı, üzüntü ve yaranın her türlüsü de kabul edilebilir. Uzak Doğu felsefesi değişim ve geçiciliği ön kabul olarak temel alır. Zor zamanların da geçiceğini bilmek ve hayatın bu sert geçişlerini zerafet ve nezaketle karşılamak derin bir bilgelik ister. Kötü dediğimiz olaylar başımıza geldiğinde "bu olması gerekendir" anlayışında olmak çoğu şeyi değiştirir.

Kabullenmenin insan için zor olmasının nedenlerinden biri ataları gibi en iyi yaptığı şeyin kontrol olmasıdır. İnsan, toprağı kontrol ederek tarım yapar ve bereketli topraklarda medeniyetlerin temelini atar. Doğayı kontrol ederek öngörülerde bulunur. Kendi için neyin iyi olduğunu bildiği konusunda kuşkusu yoktur. Eğer kontrol edebilirse hayatını özgürce, arzu ettiği gibi yaşayabilir. Ama öyle olmaz, hayat planlamadığı şeyleri, olayları, kişileri başına getirir. İşler istediği gibi gitmediğinde yine aynı şeyi düşünür, kontrol etmeyi. Kafasında benim için en iyi olanı bu saplantısıyla eskiye tutunur. Peki şimdi soruyorum: Başına her ne geldiyse nezaketle kabul etmeye izin verir misin? Gururundan, güç kompleksinden, beklentilerinden, ideal yaşam sanrından, kontrol ihtiyacından ve duygusal karmaşaların bataklığından kurtularak olanı olduğu gibi kabul edebilir misin?
<blockquote><em><strong>Yorumunuzu, kanaatinizi, yargınızı, olayı değerlendirme biçiminizi değiştirdiğinizde ağdalı duygular sizde yapışacak yer bulamaz. Bunun için de öncelikle kriz zamanlarında beliren kaotik duyguların gelip gitmesine izin vermek gerekir. Acıya yapışmış bizler, kabulle acıdan özgürleşebiliriz. Stoacılara göre asıl korkunç olan acıdan korku duymaktır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>STOACILARA GÖRE ASIL KORKUNÇ OLAN ACIDAN KORKU DUYMAKTIR</strong></h2>
Stoacılar olayları iki ayrı sınıflandırma içerisinde inceler: Biri irademize tabi olan diğeriyse irademiz dışında olan olaylardır. Epiktetos, değiştirme gücü elimizde olmayan olaylar için yaşanan stres ve kaygı kişinin kendi kendine vermiş olduğu gereksiz bir acıdan ibaret olduğunu söyler. Kader diyebileceğimiz olumsuz her türlü olay, değiştirme gücümüzün dışındadır. Bunlar neden benim başıma geldi, neden ben diye hayıflanıp duracağına tüm olanlara nasıl tepki vereceğine seçmeye ne dersin? Eğer bunu yapabilirsen artık ikinci soruya geçebilirsin. "Peki şimdi ne yapacağım?" Çünkü kontrol edebileceğiniz tek şey kendinizdir.

Yorumunuzu, kanaatinizi, yargınızı, olayı değerlendirme biçiminizi değiştirdiğinizde ağdalı duygular sizde yapışacak yer bulamaz. Bunun için de öncelikle kriz zamanlarında beliren kaotik duyguların gelip gitmesine izin vermek gerekir. Acıya yapışmış bizler, kabulle acıdan özgürleşebiliriz. Stoacılara göre asıl korkunç olan acıdan korku duymaktır.

Hayatımızda kontrol dışı olaylar gelişirken, sanki ona akan bir nehir gibi bakabilmeyi becerebilseydik ve onun daha büyük bir kaynağa akabildiğini görebilseydik zihnimiz bu kadar bulanmazdı. Büyük resmi göremediğimizden kayboluyoruz. O yüzden uketemo. (Kabul edin). Kabulden sonra kökleşmiş değer yargılarınızdan kurtulduğunuzda, olaya bakışı açınızı değiştirdiğinizde irade kullanma biçiminiz de değişir. Olan ne iyidir ne kötü. Olmuş olan geçmiş ve bitmiştir, tıpkı olacaklar ve gelip geçecekler gibi.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 May 2024 21:30:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Adsiz-tasarim-6.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hayata fırlatılmak</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hayata-firlatilmak-4542</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hayata-firlatilmak-4542</guid>
                <description><![CDATA[Hayata fırlatılmak]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><span style="font-size: 18px;"><span class="s2">Soru işaretleriyle dolu cümleleri </span><span class="s2">belirginleştirecek</span><span class="s2"> olan ancak yaşama karşı düzenli bir duruş olabilir. Gençken kişi hayata ültimatomlar verirken bu sefer düzen yazar yapılacakları. Ve unutur insan hayata kendini fırlatmayı. </span></span></strong></p>
<span class="s3">Gençlik heyecan doludur, dünya sanki üzerine ilk kez ayak basılan bir yer gibi merakla araştırılır. Yapılan her türlü çılgınlık da hiç garip gelmez, </span><span class="s3">delikan</span><span class="s3"> akar ne de olsa. Kendini tanımak için deneyimden deneyime koşan genç insan, hayat ona çarparken ve o hayata değerken </span><span class="s3">kendine uyanır. </span><span class="s3">Ama bir gün c</span><span class="s3">anlılık düşmanı</span><span class="s3">,</span> <span class="s3">sistemin sırası gelir. G</span><span class="s3">elecek günlerin kaygısıyla, bir aile bir araba bir ev sahibi olmakla işe başlanır. Soru işaretleriyle dolu cümleleri </span><span class="s3">belirgenleştirecek</span><span class="s3"> olan ancak yaşama karşı düzenli bir duruş olabilir. Gençken kişi hayata ültimatomlar verirken bu sefer düzen yazar yapılacakları</span><span class="s3">. Ve unutur insan hayata kendini</span><span class="s3"> fırlatmayı. </span>

<span class="s3">Hegel’in</span><span class="s3"> zor anlaşılan lisanında tam da bu satırlara karşılık gelecek düşünceler var. İdealist filozof insanı doğal olandan farklı bir yere yerleştirir. İnsan farklıdır çünkü doğanın içinde</span><span class="s3">n</span><span class="s3">çıkmış olsa da onun yasalarına uygun olmadan yaşayabilir. Bu, iradesinin gücünden doğar. Hayatını ve </span><span class="s3">özgürlüğünü,</span><span class="s3">iradesini kullanarak verdiği karar ve eylemlerle şekillendirebilir, kendi ‘</span><span class="s3">ben’ini</span><span class="s3"> yaratır. Doğanın kısmen bir parçası da olsa ondan </span><span class="s3">bağımsız kendini yaratabilendir insan.</span>
<blockquote>
<p class="s4"><em><strong><span class="s2">Merdivenin basamaklarını çıkarken ya karamsarlıkla olduğumuz basamak da kalıyoruz ya da aklımızı kullanarak bilincimizi bir üst noktaya taşımakla kendi yasalarımızı yazıyoruz. Tabii </span><span class="s2">Hegel’in</span><span class="s2"> ifade ettiği gibi kendi irademizle kendimizi sınırlamaya da karar verebiliriz.</span></strong></em></p>
</blockquote>
<h2><span class="s2">HEGEL’İN İFADE ETTİĞİ GİBİ KENDİMİZİ SINIRLAMAYA DA KARAR VEREBİLİRİZ</span></h2>
<span class="s3">Çoğumuzun derdi, potansiyelimizi ortaya koyabilmek ve kendimizi gerçekleştirmek. Popüler özlü sözlü bilgiler bu uğurda pek işe yaramıyor. Yer gök bilgi dolu ama bunu alıp hayata uyarlamak ve kendine bir adım atmak pek kolay değil. Başlangıç noktamız eksik ve kusurlu olduğumuz. Merdivenin basamaklarını çıkarken ya karamsarlıkla olduğumuz basamak da kalıyoruz ya da aklımızı kullanarak bilincimizi bir üst noktaya taşımakla kendi yasalarımızı yazıyoruz. Tabii </span><span class="s3">Hegel’in</span><span class="s3"> ifade ettiği gibi kendi irademizle kendimizi sınırlamaya </span><span class="s3">da </span><span class="s3">karar verebiliriz. Örneğin aileye kurmaya karar verdiğinizde bir hapishane girmiş olsanız da orada başka güzellikler yaratırsınız. </span>

<span class="s3">Her an kendimizi yeniden yaratabiliriz. </span><span class="s3">Aça aça hayatı yaş alabiliriz. Tuzak, yaş aldıkça </span><span class="s3">elini ayağını yaşamdan </span><span class="s3">çekmiş insanın oyuna katılmaması. Artık kendini bir gözlemci olarak dışarıya koyması, </span><span class="s3">hatta </span><span class="s3">kitaplara gömülmesi. Gençken cesaret ettiklerinizi bugün yapamıyor olmamız aslınd</span><span class="s3">a ruhumuzu yaşlandıran. Oyun </span><span class="s3">yazmayı unuttuk, sonra onu oynamayı. Ezberlerden sıyrılıp hayata kendini fırlatmak için  biraz merak biraz istek biraz da cesarete ihtiyacın var. O yüzden Nietz</span><span class="s3">s</span><span class="s3">che’nin sözleriyle soruyorum: Y</span><span class="s3">a</span><span class="s3">şamaya cesaretin var mı?</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 May 2024 21:30:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/IMG_2739.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nietzsche Ağladığında veya amor fati (yazgını sev)</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/nietzsche-agladiginda-veya-amor-fati-yazgini-sev-4451</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/nietzsche-agladiginda-veya-amor-fati-yazgini-sev-4451</guid>
                <description><![CDATA[Nietzsche Ağladığında veya amor fati (yazgını sev)]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yalom kitabın argüman dengesini öyle ustalıkla kurgulamış ki metnin herhangi bir yerinde okuyucu durup da kitabın sonunu tahmin edemez. Çoğu tartışmada hem Nietzsche hem de Breuer öyle kuvvetle kendi argümanlarını savunuyor ki ilkinin ümitsizlik içindeki "özgürlüğünün peşinden git, kendin ol, önce kendini kurtar" feryadının mı, yoksa ikincisinin "önce zorunlu olanı istemek, sonra da istenileni sevmek" formülünün mü tartışmayı kazanacağını tahmin etmek çok zor.</strong>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fikir kitaplarına, akademik metinlere veya kültürel eserlere alışmış okuyucular için edebi eserler, okunması zor ve çekinilen, bazen hakir görülen, bazen vakit kaybı olarak bakılan kitaplar olur çoğunlukla. Bilhassa şiir ve romanlar, akademisyenlerin de bu tür kültürel kitap okumaya alışkın okuyucuların da uzak durmaya çalıştığı türlerin başında gelir. Hâlbuki örneğin sosyoloji, felsefe, siyaset bilimi, tarih veya uluslararası ilişkiler çalışanlar için bilhassa romanlar, çok zengin bir malzeme ve dönem anlatısı sunar [elbette bu tür metinleri karşılaştırmalı okuyup, doğru bir şekilde "süzmek" koşuluyla].&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla edebi eserleri her sahadan okuyucunun dikkatli takip etmesinin dil kullanımı ve edebi zevkin incelip daha rafine hale gelmesine yapacağı katkının yanında, düşünce dünyasını da zenginleştireceği kanaatindeyim ve bu hususu vurgulamakta büyük fayda görüyorum.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her iki alanı da –akademik metinleri ve edebi eserleri- yakından takip etmeye çalışan bir okur olarak, bilhassa romanlara özel bir ilgim var. Bunun farklı toplumları tanıma ve zaman zaman çalıştığım akademik alandaki bakış açıma derinlemesine katkı yaptığını da belirtmeliyim. Örneğin Hitler Almanya’sını incelerken Hans Fallada romanlarının; Rus toplumunu tanıma çabasında Tolstoy ve Dostoyevski başta olmak üzere Gogol, Çehov, Turgenyev, Gonçarov, Puşkin gibi yazarların; XX. yüzyıl İran toplumunu çalışırken Sâdık Çûbek, Sîmîn Dânişver, Mahmud Devletâbâdî, Sâdık Hidâyet, Gulam-Hüseyin Sâidî gibi edebiyatçıların eserlerinin hem toplumu yansıtma hem de kültürü daha yakından tanıma adına büyük faydasını gördüm. Ancak romanlar arasında bir tür var ki ondan genellikle uzak durur gerçek roman okuyucusu bile: Psikolojik romanlar, bir başka deyişle derinlemesine ruhsal durum tasvirleri. Bilerek uzak dururuz bundan biraz da, zira psikiyatriste veya psikoterapiye gitmek istememekle benzer bir noktadan başlar bu tür metinleri okumaya yanaşmama tavrımız. Korkarız, tedirgin oluruz, ruhumuzun derinliklerindeki saklı kalmış mağaralara girmekten çekiniriz, başkalarının görmesine tahammül edemediğimiz zaaflarımızı kendi gündemimize dahi almamaya çalışırız. Romanlarda da toplumsal ve tarihi romana veya ütopyalara, bilim-kurguya, polisiye/gerilim metinlerine sığınırız, velhasıl kendimizi değil de kendimiz dışındaki dünyayı merak ederiz bu şekilde davranarak.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir şeylerden kaçma hali bu aslında, kendinle yüzleşmekten, kendini tanımaktan, tanımaya çalışmaktan, sertçe eleştirmekten, hasıraltı edilen şeyleri görmekten… Çünkü bu tür yüzleşmeler soğuktur, risklidir, ruhumuza meydan okumalar barındırır, sert ve acımasızdır, zira bu yüzleşmeler bir süre sonra ruhu kemire kemire bazı şeyleri düzeltmeye zorlayacaktır insanı. O sorgulamaları yaptıktan sonra düşüncelerimizde, inançlarımızda, dünyayı ve toplumu algılayışımızda, kendi bireysel hayatımızda bazı taşlar yerinden oynayacaktır, oynamak zorundadır, değişmek ve dönüşmek zorundadır. O sorgulamalar basit ve sıradan bir zihin jimnastiği değil, bilakis hayatın belirli bir döneminde/dönemlerinde "rotayı yeniden oluşturmak" için ortaya çıkan bir nevi pusula rolündedir. Dolayısıyla popüler deyimle ve basite indirgenmiş slogan haliyle, salt bir "kendini tanı, içine doğru yolculuk yap" ucuzluğunun çok ötesinde bir meydan okuma bu aslında.Ancak buna girişmek de bir o kadar zor, zahmetli ve maliyetli.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Psikanalizin doğum sancılarının görüldüğü XIX. yüzyılın bu netameli döneminde, Yalom’un psikiyatri/psikanaliz ihtisası, Nietzsche-Freud-Breuer üçgeninde bu sahanın ortaya çıkış dönemini yakından görebilmek açısından da ustaca işlenmiş bir tarihsel-kurgu ortaya çıkarmış.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NIETZSCHE AĞLADIĞINDA NE OLUR?</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu satırları, geçtiğimiz günlerde okuduğum <em>Nietzsche Ağladığında</em> kitabının üzerimde yarattığı iklimde yazıyorum. Nietzsche’nin fikirlerinden ve kişisel hayatındaki istikrarsız duygu durumundan hareketle kaleme alınan bu roman, ünlü psikoterapist Amerikalı Prof. Irvin Yalom’un (d. 1931) kült eseri. Ailesi Belarus Yahudi cemaatine mensup olup, I. Dünya Savaşı sonrası ABD’ye yerleşen Yalom da tıpkı Amerikan sosyolojisinin gelişimine önemli katkılar sunan Pitirim Sorokin ve ABD’deki sanat, bilim ve edebiyat dünyasının önde gelen isimlerinden Vasili Leontief, Ayn Rand, Isaac Asimov, Chuck Palahniuk, Sergey Rahmaninof gibi eski Rus Çarlığı kökenli. Yalom’un dini kökeni, kitapta Sigmund Freud ve Josef Breuerile ailesinin Yahudi kökenlerini vurgularken pek çok detayı ustalıkla işlemesini de kuşkusuz kolaylaştırıyor. 1882’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun başkenti Viyana’daki Yahudi cemaati içerisinde geçen bu yarı-kurgusal öykü, Yahudilere karşı bu dönemdeki toplumsal baskı ortamını gözlemleme noktasında da genel bir çerçeve sunuyor. Psikanalizin doğum sancılarının görüldüğü XIX. yüzyılın bu netameli döneminde, Yalom’un psikiyatri/psikanaliz ihtisası, Nietzsche-Freud-Breuer üçgeninde bu sahanın ortaya çıkış dönemini yakından görebilmek açısından da ustaca işlenmiş bir tarihsel-kurgu ortaya çıkarmış. Çevirisi ve editoryal kontrolü iyi olmakla birlikte, okuması zor bir kitap bu. Üç nedenle zor. Öncelikle psikolojik roman okumanın verdiği zorluk ki bilhassa toplumsal ve tarihi roman okurlarının alışık olmayabileceği bir tarzı var kitabın. İkinci olarak bazı yerlerde derinlemesine bir felsefi analiz var ki felsefeyle aşina olmayan okurların metni ve argümanları takibini zorlayıp kitaptan uzaklaştırabilecek bir unsur bu. Ancak asıl zorluk, kitabın son beşte birlik bölümündeki sert ve agresif tarzdaki sorgulamaların insan ruhuna getirdiği ağır yük. Yukarıda da değindiğim gibi, kişiyi kendi nefis muhasebesi veya kişisel sorgulamasıyla baş başa bırakan zorlayıcı bir bölüm burası. Belki biraz da bu yüzden bu kitaba başlayıp da yarıda bırakanların sayısı da az değil.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Sonunda Nietzsche’nin gözyaşları içinde kendi serüvenini itiraf ederek ondan kurtulmak ve Lou Salome’ye kendi zihninde atfettiği değeri yine kendi elleriyle parçalamak zorunda bırakılması, aslında bir argümanın diğerini yenmesinden ziyade, "sınırsız özgürlük ve düzeni bırakıp kaçma" fikrinin ehlileştirilmesi ve daha sürdürülebilir bir formata sokulması gibi de okunabilir. Yani özetle amor fati, yani yazgını sev, ondan kaçma, onunla barış ve onu severek, ona alışarak onunla yaşa.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAZGINI SEV, ONUNLA BARIŞ VE ONU SEVEREK ONUNLA YAŞA</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalom kitabın argüman dengesini öyle ustalıkla kurgulamış ki metnin herhangi bir yerinde okuyucu durup da kitabın sonunu tahmin edemez. Çoğu tartışmada hem Nietzsche hem de Breuer öyle kuvvetle kendi argümanlarını savunuyor ki ilkinin ümitsizlik içindeki “özgürlüğünün peşinden git, kendin ol, önce kendini kurtar” feryadının mı, yoksa ikincisinin “önce zorunlu olanı istemek, sonra da istenileni sevmek” formülünün mü tartışmayı kazanacağını tahmin etmek çok zor. Metindeki Breuer’in Max’la satranç müsabakaları gibi bir taktik mücadele var bu münazaralarda hep Ancak Yalom, modern çağın insanının özgürlüğe düşkün yanına da rahatına ve düzene alışkın tarafına da çiçek atmayı ihmal etmiyor kitabın finalinde. “Ümitsizliğin Mehdi’si” Nietzsche’ye bile sonunda diz çöktürüyor. Bunu da Freud’un Breuer’e yaptığı hipnozterapisinin ardından tam bir kendinden eminlik hali içinde kendisini ziyaret eden Breauer’in argümanlarını Nietzsche’ye de kabul ve tasdik ettirerek, kendi kişisel serüvenini de itiraf ettirerek yapıyor. Sonunda Nietzsche’nin gözyaşları içinde kendi serüvenini itiraf ederek ondan kurtulmak ve Lou Salome’ye kendi zihninde atfettiği değeri yine kendi elleriyle parçalamak zorunda bırakılması, aslında bir argümanın diğerini yenmesinden ziyade, “sınırsız özgürlük ve düzeni bırakıp kaçma” fikrinin ehlileştirilmesi ve daha sürdürülebilir bir formata sokulması gibi de okunabilir. Yani özetle <em>amor fati</em>, yani yazgını sev, ondan kaçma, onunla barış ve onu severek, ona alışarak onunla yaşa. Ancak sonuçta “bedeviler ve yersiz-yurtsuzlar” değil “hadârîler ve düzen sahibi yerleşik hayat” bu mücadeleyi kazanıyor. Biraz muhafazakâr bir çözüm bu Yalom için, ama diğer türlü bir final kaosun kazanması olacaktı ki bunun tercih edilmediği görülüyor açıkça. Öyle ki meşhur Freud bile mutlu oluyor Breuer’in ulaştığı bu çözümden. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*** </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bu kadar önemli ve sarsıcı bir kitabı öncelikle kimler okumalı ve insan bunu hangi yaşta okumalı? Kitabı öncelikle kendini tanıma çabası, arayışı ve buna ihtiyacı olan kadın ve erkek tüm okuyuculara öneririm. Okuması zor ama bittiğinde alınan hazza değeceğini düşünüyorum. Kitabın son beşte birlik bölümüne geldiğimde, bunu sadece 40’ını geçmiş insanların okuması gerektiği kanaati bende hâsıl olmuştu. Zira hem olgunluğun hem de kendini sorgulamanın başlangıcı kabul edilir bu yaş aşağı yukarı. Ancak o son kısmı okuyunca fikrim değişti; bu kitabı mümkünse gençlerin de okumasında büyük fayda var, zira o yaşlarda dahi seçimler yaparken ve tercihlerde bulunurken bu büyük tecrübenin ve yönlendirmenin insanın hatırında bulunması bilhassa önemli.&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazıyı bitirirken Yalom’un bu kült eserinin sadece Türkçede ve Mayıs 2024 itibariyle tam 127 baskı yapmış olduğunu ekleyeyim. Çeviri bir eser, hele böylesi ağır bir metin için muazzam bir rakam bu. Her birinin iki binerlik baskılar olduğu düşünülürse, şimdiye kadar 250 bin kopya civarında basıldığı söylenebilir ki, çok büyük bir teveccüh bu ve kitap bu teveccühü fazlasıyla hak ediyor. <em>Amor fati</em>, yazgını sev.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 May 2024 21:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/amor-fati-1.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gelip geçicilik üzerine</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gelip-gecicilik-uzerine-4323</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gelip-gecicilik-uzerine-4323</guid>
                <description><![CDATA[Gelip geçicilik üzerine]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Eğer dün çektiğin acılar olmasaydı bu kadar özgürleşemezdin. Ölen sevdiğin senin içindeki bir parçayı öldürse de yeni bir şeylerin doğmasına neden olmadı mı? Yeni bir şeyin olabilmesi için eski şeyin ölmesi şarttır. Ama özde ölen de yoktur. Belki daha derin bir iç görüye ihtiyacımız var. Kaçmak yerine yüzleşmeye, gerçeğin ve değişimin acı reçetesini kabul etmeye ihtiyacımız var.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Doğanın bilgeliği ve öğreticiliğinden her an ilham ve ders almak mümkün. Kendinizi yapay dış uyaranlardan tv, radyo, telefon, bilgisayar gibi özellikle teknolojik olanlardan uzak tuttuğunuzda doğanın sesini ve görüntüsünü yüzeysel olarak duymak ve görmekten ziyade gerçekten duyup görmeye başladığınızda sizde bir şeyler değişmeye başlar.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu his Kyoto’da yaklaşık iki kilometrelik, iki yanı sakuralar, kiraz ağaçlarıyla donatılmış filozoflar yolunu yürüdüğümde içime kadar işledi ki. Filozoflar yolu denmesinin sebebi Japon filozof Nishida Kitaro’nun her gün Kyoto Üniversitesi’ne giderken bu yolda yürüyüş meditasyonu yapması. Doğanın güzelliği ile ayakların ileri hareketi zihinde yeni alanlar açıyor. Bir tül gibi ince dallara tutunmuş kalın gövdeli ağaçlar arasından geçerken kalp atışlarım hızlandı ve tekrar aynı deneyimi yaşamak için ertesi gün ikinci kez bu yolu yürüdüm. Ve gördüm ki sakuralar yapraklarını dökmüş. Baharın sevinci kısa sürmüş yaşamdan ölüme hızlı geçiş ile doğanın hatırlattığı: Her şey geçici.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu fikri bir her gün hatırlamak nasıl olurdu? Her şey geçicidirin düşüncesi biz insanlar için inanılmaz yıkıcı. Maddede, hayvan da bitki de bu geçiciliği gözlemlesek de kendimiz bu hallerden muaf tutulmak istiyoruz. Yaşlanmayalım mesela; kırışıklıklar öleceğimizin göstergesi öyleyse onlara savaş açalım. Sevdiğimiz ölerek veya bizi bırakarak gitse de onu asla bırakmayalım. Hastalanmayalım hep sağlıklı kalalım. Doğanın oluşuna aykırı. İnsan kendine bir makine gibi davranıp kendini doğadan soyutladığında bu düşüncelere yapışması son derece olağan. Yeni bir düşünce formu belki sizi bu ızdıraptan kurtarabilir. Izdırap diyorum çünkü insanın eski hallere tutunması ve değişime direnmesi acı ve ızdıraptan başka ne getirebilir?</span>
<blockquote><em><b>Hepimiz geçiciliğin tabii ki farkındayız. Su kaynayınca buhar oluyor, sonra yok oluyor. Gözümüzün önünde faz değiştiriyor. Yağmur olan su toprağa karışıyor. Varken yok oluyor. Ama özde su aynı su. Sadece form ve faz değiştiriyor.</b></em></blockquote>
<h2><b>HEPİMİZ GEÇİCİLİĞİN FARKINDAYIZ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Hepimiz geçiciliğin tabii ki farkındayız. Su kaynayınca buhar oluyor, sonra yok oluyor. Gözümüzün önünde faz değiştiriyor. Yağmur olan su toprağa karışıyor. Varken yok oluyor. Ama özde su aynı su. Sadece form ve faz değiştiriyor. Onun bir yere gittiği yok. Thich NhatHanh’ın ifade ettiği gibi şeyler fenomen olarak değişse de özde aynı. O zaman gerçekten dalganın coşup dinmesine üzülmeyiz, değişimden acı çekmeyiz. Zen öğreticilerinden D.T. Suzuki’nin sözü geliyor aklıma: Ölüm, yatağa gitmek, kalkmak ve yemek yemek gibidir. Mevyenin olabilmesi için ağacın çiçeklerinin toprağa düşmesi gerekir. Sonra o meyvenin toprağa gübre olmasına gelir sıra. Doğanın öğreticiliği karşısında saygıyla ve minnetle eğiliyorum bu döngüyü gördüğümde. O zaman tutmaktan ziyade bırakmak geliyor içimden. Geçiciliği kavradıkça ne yaşam ne de ölümü dert edinir insan? Senden çok daha büyük bir döngünün bir parçasıyken giden gitmez, ölen ölmez. </span>

<span style="font-weight: 400;">Bir ufak alıştırmada yardımcı olabilir sana. Dikkatli bakmaya ne dersin?  Biz keskin değişim evrelerini fark ederiz. Örneğin çocuğumuz büyümüştür, ergen olmuştur. Bu ayrım netken onun nasıl bir anda büyüdüğünü anlamayız. İnsan zihni küçük değişimlere algılamada yeterli olabilecek bir potansiyele sahip olsa da korku ve kaygılarından dolayı ince değişimleri gözden kaçırır. Endişeleri doruğa ulaştığında midesine olur olmaz her şeyi doldur. Gözüyle de işine yaramayacak besinler tüketir. Mesela bir diziye kendini kaptırır. Leblebi gibi arka arkaya izlenen diziler ile kendini uyuşturur. Yaşamın geçiciliğine dair bilgi tam ortada apaçık dururken gerçeği kaçırır. Sonra yürüyen cesetlerle dolar ortalık. Herkes ölüdür ama kimse bilmez öldüğünü.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yaralayan oklar kendime ve size bir hatırlatma. Değişen ben, seni değiştirir, değişen sen de diğerini. Birbirimize görünmez bağlar ile bağlıyken değişimin nasıl bir kolektif uyanışa gidebileceğini görmek ne güzel. Eğer dün çektiğin acılar olmasaydı bu kadar özgürleşemezdin. Ölen sevdiğin senin içindeki bir parçayı öldürse de yeni bir şeylerin doğmasına neden olmadı mı? Yeni bir şeyin olabilmesi için eski şeyin ölmesi şarttır. Ama özde ölen de yoktur. </span>

<span style="font-weight: 400;">Belki daha derin bir içgörüye ihtiyacımız var. Kaçmak yerine yüzleşmeye, gerçeğin ve değişimin acı reçetesini kabul etmeye ihtiyacımız var. Yoksa hızlı yaşamlar bekliyor bizi. Şeker gibi tüketilen, bedene ve doğanın kendisine zarar veren yaşamlar...</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 04 May 2024 21:30:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Gelip-gecicilik-uzerine.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Size gerçekten nazar değmiş olabilir mi?</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/size-gercekten-nazar-degmis-olabilir-mi-4116</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/size-gercekten-nazar-degmis-olabilir-mi-4116</guid>
                <description><![CDATA[Size gerçekten nazar değmiş olabilir mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Kendisiyle barışık olanın ne nazar etme ne de nazar edilme anlayışı olabilir. Önemli olan anlamlı bir yaşam sürdürebilme becerisidir. Kendinden hoşnut minnetle hayat yaşayanların nazar gibi bir derdi olamaz. Nazar ötekinin olgusu gibi görülse de bizzat kişinin kendi dünya tasarımına ait bir tasavvurdur.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Aman nazar değmesin! Bana hep nazar değiyor, söylersem şimdi nazar değer. Üzerimde nazar var. Bu cümlelere aşinayız. Birileri bakışlarıyla zararlı güçlerini üzerimize salıyor. Bu sadece kötülükler iş başında olduğunda değil, bir şeyi aşırı sevdiğimizde de oluyor inancımıza göre. Çok beğendiğimiz bir vazo kendi nazarımızdan kırılıyor. Nazar’ın psikolojisine baksak tüm bu olup bitenin altından ne çıkar sizce?</span>
<blockquote><em><b>Nazar, Arapça bir kelime 'nzr' fiil kökünden türemiş; bakmak ve bakış anlamına geliyor. Nazar söz konusu olduğunda gözü diğer organlardan ayıran güç ön plana çıkıyor. Nazar varsa 'göze geliyoruz' demektir.</b></em></blockquote>
<h2><b>NAZAR, ARAPÇA 'NZR' FİİL KÖKÜNDEN TÜREMİŞ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Nazar, Arapça bir kelime 'nzr' fiil kökünden türemiş; </span><i><span style="font-weight: 400;">bakmak</span></i><span style="font-weight: 400;"> ve </span><i><span style="font-weight: 400;">bakış</span></i><span style="font-weight: 400;"> anlamına geliyor. Nazar söz konusu olduğunda gözü diğer organlardan ayıran güç ön plana çıkıyor. Nazar varsa 'göze geliyoruz' demektir. Antik Yunan’da gözden çıkan ışınların zarar verdiği düşünülmüş. Hatta Antik Mısırlılar Horus’un gözünü koruyucu bir tılsım olarak kullanmış. En ilkel toplumlardan beri bu inanç hep korunmuş; insan, nazarın kötü etkilerinden korunmak için muskalar takmış, büyüler yaparak tedbirler almış.</span>

<span style="font-weight: 400;">Eskiden beri genel kanı, nazara kıskançlığın neden olduğu hatta bir tık ötede haset duygusu durmakta. Ancak bizi kıskanan, haset eden, bizi çekmeyenler bize nazar değdirebilir. Nazarın temel duygusunun kıskançlıktan öte haset duygusu olduğunu söyleyebiliriz. Haset kelimesinin ingilizce karşılığı </span><i><span style="font-weight: 400;">envy</span></i><span style="font-weight: 400;">’dır. Bu kelime de latince </span><i><span style="font-weight: 400;">videre</span></i><span style="font-weight: 400;"> yani görmek kökünden gelir. Haset duygusu, birinin kendisini diğeriyle mukayese edip ondan kendini düşük gördüğünde ortaya çıkan bir duygu. İmrenmeyi aşan bu duyguda ben de yok onda da olmasın arzusuyla kötü niyetler gözler aracılığıyla diğerine nazar ederek onun hayatını olumsuz yönde etkiliyor yine inanca göre.  </span>
<blockquote><em><b>Nazar iki kavramı ortaya çıkarır: Görme ve görülme. Nazar edilen tüm güzelliğini, varlığını, zevkini, tatminlerini ortaya koyarken ve bunları göstermek için fazlasıyla arzu duyarken bir yandan da bundan utanç duyar.</b></em></blockquote>
<h2><b>NAZAR İKİ KAVRAMI ORTAYA ÇIKARIR: GÖRME VE GÖRÜLME</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Nazar iki kavramı ortaya çıkarır: Görme ve görülme. Nazar edilen tüm güzelliğini, varlığını, zevkini, tatminlerini ortaya koyarken ve bunları göstermek için fazlasıyla arzu duyarken bir yandan da bundan utanç duyar. Bu yüzden gösterme isteği ve cezalandırılacağına dair inanç arasında kalır. Kendini gerçekleştiren kehanet gibi, beklediği başına gelir. Güzel olduğunu, keyif aldığını düşündüğüyle cezalandırılır. Çok iyi giden iş bir anda dip aşağı gider, güzel geçen bir tatil sosyal medya paylaşımlarından dolayı değen nazar neticesinde bir sürü aksilikle karşılaşır. Evet, net olan bir şey kem gözler iş başındadır.</span>

<span style="font-weight: 400;">Karşıdan beklediğimiz hasedin kendimizde olan olduğunu anladığımızda nasıl da yıkılır insan. Karşıdan geleceğini düşündüğün kötülük kendi kötülüğündür. Sen iyiysen tabii ki kötü olan öteki olacaktır. Seni gözleriyle kemirmeye çalışanlar aşağılık duygusuyla dolu, kötü niyetli insanlardır pek tabii. Şu bir gerçektir ki ağzından salyaları akan bir sürü insan da birikir çevrende. Çünkü onlar da yokluk, boşluk ve eksiklik duygularıyla baş başa kalırlar gördükleri karşısında. Onlar da kıyas edip hayranlık ve suçluluk duyguları arasında salınırlar.</span>
<blockquote><em><b>Nazarın alt yapısında üstünlük ve aşağılık kompleksi durur. Olaylara ego eşlik edince nazar gerçek olur. Ben öyle biriyim ki bana nazar değmeyecek de kime değecek? anlayışı da içeride saklıdır.</b></em></blockquote>
<h2><b>NAZARIN ALT YAPISINDA ÜSTÜNLÜK VE AŞAĞILIK KOMPLEKSİ DURUR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Nazarın alt yapısında üstünlük ve aşağılık kompleksi durur. Olaylara ego eşlik edince nazar gerçek olur. Ben öyle biriyim ki bana nazar değmeyecek de kime değecek? anlayışı da içeride saklıdır. O yüzden nazar edildiğine inanana sözüm şudur: Ödülünü aldığından mı cezanı bekliyorsun? Bu inancın gerisinde gurur ve kibrini görebiliyor musun? Nazar ettiğini düşünene de şudur kelimelerim: Haset veya daha da yumuşatalım imrenme duyguları yerine minnetarlık, takdir ve şefkat duygusunu geliştirmeye ne dersin? </span>

<span style="font-weight: 400;">Kendisiyle barışık olanın ne nazar etme ne de nazar edilme anlayışı olabilir. Önemli olan anlamlı bir yaşam sürdürebilme becerisidir. Kendinden hoşnut minnetle hayat yaşayanların nazar gibi bir derdi olamaz. Nazar ötekinin olgusu gibi görülse de bizzat kişinin kendi dünya tasarımına ait bir tasavvurdur. Annemizin gözünde sevilebilir olmak, iyi olmak değerli olmak için çırpınan bebekten sonraki bizde ne değişti? Annemizi dünyaya yansıttığımızda, onun kızgınlığı bu sefer başkalarının gözlerinden gelen şiddetli oklar gibi olur ve pek tabii ki cezalandırabilir. O yüzden şimdi yeniden soruyorum size: Size gerçekten nazar değmiş olabilir mi?</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 27 Apr 2024 21:30:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/Nazar-Boncugu.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Merak ve yargı</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/merak-ve-yargi-3906</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/merak-ve-yargi-3906</guid>
                <description><![CDATA[Merak ve yargı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Yargılarımız yarı örtük bilinçli çoğu zamanda bilinçsizce çalışır. Yargının antitezi meraktır. Netleştiğinizde daha fazla sorgulamazsınız, karar verilmiştir. Her yargının veya peşin hükmün içinde ne kadar merak edecek yer kalır? Neredeyse hiç kalmaz.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Hayat sürekli olarak bizi seçimlerle karşı karşıya bırakır: Kararlarımız bazen akşam ne yemek yiyeceğimiz kadar basit bazen de yaşamımızda dönüm noktası yaratacak cinstendir. Ve çoğu zaman önemli kararlar için fazla zamanımız yoktur. Hızlı hareket edip bir yön belirlememiz gerekir. Eğer bir bilgisayar olsaydık kararlarımızın rasyonel olmasını sağlayabilirdik ama irrasyonel bir varlık olarak insan bazen sağduyusuna bazen sezgilerine bazen tecrübelerine bazen duygularına bazen de mantığına göre karar verir. Neyi baz alırsa alsın arka planda insanın duyguları, ihtiyaçları, varoluşunu sürdürme çabası, dürtüleri, biricik olma isteği vs.iş başındadır. İnsan bu kadar karmaşık bir yaradılıştayken kendisi için doğru kararları nasıl alabilir?</span>
<blockquote><em><strong>Karar mekanizmamız kısa yolları kullanır. Hızlı kısa yollardan biri önyargıdır. Önyargılarımız hazır paketlerdir. Gelin örnek bir pakete bakalım: "Tanıdık olan güvenilirdir, yabancı olan tehlikelidir." önyargısı. Büyük ihtimalle bu bilgi atalarımızın tecrübelerinden edinilmiş bir düşüncedir. Gelgelelim yaşamda kullanılmaya başlanınca, önceden belirlenmiş, üzerine düşünülmemiş bir yargıya dönüşür.</strong></em></blockquote>
<h2><b>KARAR MEKANİZMAMIZ KISA YOLLARI KULLANIR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Karar mekanizmamız kısa yolları kullanır. Hızlı kısayollardan biri önyargıdır. Önyargılarımız hazır paketlerdir. Gelin örnek bir pakete bakalım: "Tanıdık olan güvenilirdir, yabancı olan tehlikelidir." önyargısı. Büyük ihtimalle bu bilgi atalarımızın tecrübelerinden edinilmiş bir düşüncedir. Gelgelelim yaşamda kullanılmaya başlanınca, önceden belirlenmiş, üzerine düşünülmemiş bir yargıya dönüşür. Yeniyi seçmekten korkan, hep aynı şeyi yaparak  güvenli alan içinde kalan kişi kendine ket vurur. Böylece yargılar birer hapishaneye dönüşür. Acaba tüm yargılarımızdan arındırılmış olanı seçebilseydik, olanı olduğu haliyle görebilseydik seçimlerimiz, sonuç olarak da hayatımız nasıl olurdu?</span>

<span style="font-weight: 400;">Yargılarımız yarı örtük bilinçli çoğu zamanda bilinçsizce çalışır. Yargının antitezi meraktır. Netleştiğinizde daha fazla sorgulamazsınız, karar verilmiştir. Her yargının veya peşin hükmün içinde ne kadar merak edecek yer kalır? Neredeyse hiç kalmaz. "Ne kadar karamsar insan, çok da cimri, gördün mü bak nasıl bencil" dediğimizde de aynı şeyi yaparız. Artık o insanı araştırmaktan, merak etmekten vazgeçeriz. Hesabı keseriz. Bundan sonra tüm eylemlerimiz bu kesin hükümlere göre şekillenir. Ve kader dediğimiz şey yargıların (çoğunlukla önyargıların) taşlarıyla örülür. Yargıda değil merakta kalsak nasıl olurdu? Yargılamaya  değil de algılamaya açsak tüm duyularımızı. </span>
<blockquote><em><b>Kişilik tipimiz de bu noktada nasıl hareket edeceğimizi anlatır: Myers-Briggs tip ölçeğinde bir parametrede algılayan ve yargılayan bulunur. Dış dünya ile başa çıkabilmek için bu ikisinden birini seçerek davranırız. Yargılayan kişilik kontrolcüdür, sürekli plan yapar. Hayat planına uygun yol almadığında bu durumdan hiç hoşlanmaz. Diğer tip algılayandır. Bu kişiler ise süreç odaklıdır. Kesin kararlara göre hareket etmekten hoşlanmazlar.</b></em></blockquote>
<h2><b>MYERS-BRİGGS TİP ÖLÇEĞİNDE PARAMETREDE ALGILAYAN VE YARGILAYAN TİPLER</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Kişilik tipimiz de bu noktada nasıl hareket edeceğimizi anlatır: Myers-Briggs tip ölçeğinde bir parametrede algılayan ve yargılayan bulunur. Dış dünya ile başa çıkabilmek için bu ikisinden birini seçerek davranırız. Yargılayan kişilik kontrolcüdür, sürekli plan yapar. Hayat planına uygun yol almadığında bu durumdan hiç hoşlanmaz. Son derece metodik bu kişilikler sonuç odaklıdır. Diğer tip algılayandır. Bu kişiler ise süreç odaklıdır. Kesin kararlara göre hareket etmekten hoşlanmazlar. Eğer bir şeyin sınırları çizilirse tüm keyifleri kaçar. Yargılayan ne kadar kontrolcüyse algılayan bir o kadar değildir. Hayatı daha gelişine yaşamak isteyen, sonuçtan ziyade süreçle ilgilenen, değişime açık, yeni durumlara çabuk adapte olan tiplerdir. İkisi birbirinin gölgesi olarak karşımızda durur, yargılayan 'an'ları kaçırırken algılayan sonuca bir türlü erişemez. Hangi tarafa yakın olduğumuzu bilmek bile bizi özgürleştirebilir. Doğru değerlendirme için uyanık kalmak, yargıdan algıya, algıdan yargıya geçişlerin bilincinde olmak gerekir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Psikolojik görüşe göre kimlik bütünlüğü oluşturamamış bireyler gerçekçi bir dünya algısı yerine, önyargılardan oluşmuş bir düşünce sistemi geliştirirler. Onlar için bir olay ya da bir kişi bir nesne, ya iyidir ya da kötü. Dünya ya siyahtır ya da beyaz. Hal böyle olunca önyargılı olmak demek kişilik bütünlüğümüzü derinden sarsar. Stresli ve sıkıntılı zamanlarda bu çember içinde daha fazla hareket etmeye eğilim gösteririz. Bilmeye yönelik tutumlarımız kesilir, anlayışımız sığlaşır zihnimiz bulanıklaşır yargıların tuzağına düşünce. Gerçek bir dünya ve kendilik algısı mı oluşturmak istiyorsunuz: Çıkın çevresi yargı çeperiyle çevrilmiş hapishanenizden, bilgi ağacının meyvesinden yiyin bolca. Sonuca gidin ama bırakın süreç de esnetsin sizi. Yolda öğrenin öğrendikçe değerlendirin. Kararlarınızda sağduyunuzun, sezginizin, bilginizin, tecrübenizin çeşnisi olsun olmasına ama gözünüz de her an açık olsun. Olsun ki şu an be an değişen çehresiyle yaşam sizi daha da özgürleştirsin!</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Apr 2024 21:30:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/yol-ayrimi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bırak kırık kalsın: Kintsugi</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/birak-kirik-kalsin-kintsugi-3716</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/birak-kirik-kalsin-kintsugi-3716</guid>
                <description><![CDATA[Bırak kırık kalsın: Kintsugi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Olaylar başımıza gelip geçtikten sonra kırıklarımızla ne yapacağız? Japon kültüründe bir anlayış var: Kintsugi. Zen budizm felsefesinden alınmış ve sanata uyarlanmış bir anlayış ‘kintsugi’. Kintsugi, kırık çömlekleri onarmanın yolunun onları eski haline döndürerek değil kırılmış yerlerini ortaya çıkararak, göstererek onu daha güzel kılınabileceğini anlatıyor.</strong>

Hayat sizi de bir yerlerde bir şekilde kırmıştır, boynunuzu eğip sizi paramparça etmesine belki siz razı oldunuz ve büyümek için kırılmaya ihtiyacınız vardı. Olaylar başımıza gelip geçtikten sonra kırıklarımızla ne yapacağız? Japon kültüründe bir anlayış var: Kintsugi. Zen budizm felsefesinden alınmış ve sanata uyarlanmış bir anlayış ‘kintsugi’.

Kintsugi’nin kelime anlamı ‘altın doğrama’. Zamanında Japon imparatoru en sevdiği kırılan kasesinin onarılmasını istemiş ama kase öyle kötü geri gelmiş ki yeni bir yöntem geliştirilmek zorunda kalınmış ve kırılan yerler altın ile doldurulmuş. Kintsugi, kırık çömlekleri onarmanın yolunun onları eski haline döndürerek değil kırılmış yerlerini ortaya çıkararak, göstererek onu daha güzel kılınabileceğini anlatıyor. Kintsugi sadece bir sanat biçimi değil aynı zamanda bir yaşam felsefesi.

Gelin bu bakış açısını yaşama uyarlayalım. Acılar yaşama içkin ve çoğu zaman paçalarımıza dolanıyor. Def etmeye çalışanın da sonu iyi değil, çünkü kırmadan kırılmadan büyümüyor insan. Kırıldıktan sonra bir şeyleri eskisi gibi yapmaya çalışmak da  nafile. Çünkü insan kırıklarıyla, kusurlarıyla güzel. Nietzsche şöyle der: Yaralanmamış bir insan, yaralı bir insandan daha aşağıdır. Ona göre güçlü insanlar yaralarından ders çıkarırlar ve öğrenirler. Zayıf insanlar ise yaşamın sorumluluğunu almaktan ziyade suçu başkalarına atarlar. Yaraları eksiklik olarak görüp onları yok saymak kendini kandırmak değil de nedir? Kusurlarına rağmen yokmuş gibi davranmanın kırık kaselerin ilk günkü hallerine dönme hülyalarından ne farkı var?

Yaralarımızı kabul edip onları üzerimize birer madalyon olarak takmak nasıl olurdu? Acıların kaçınılmaz olduğu bu hayatta yaralarımızın bizi daha dirençli ve güçlü yaptığını bilerek yola devam etme fikridir bu. Başarılı insanların çoğunun güçlü yaraları olduğunu görürsünüz. Kırıkları onları hayata karşı daha güçlü ve dirençli yapar. Travmalarımız ve yaralarımız bize kim olduğumuz söylemez, onların varlığını kabul edersek bize kim olabileceğimizi söyler; kanayan yerleri önce kabul edip ancak sonrasında iyileştirebiliriz.
<blockquote><em><strong>Bir şeyin değerli olup olması ne kadar hasar aldığı ile ilgili değildir, bilhassa kırıkları değerini arttırır çünkü yaşanmışlıkları gösterir. Deneyimleriyle karanlık bir tünelden geçse de insan, aniden başını yarsa da, o kazadan kalan yara hatırlatır ona kim olduğunu. Birleştirince tüm kırılmış yerlerini daha dik durur ve daha esnek.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>KIRIKLAR, YAŞANMIŞLIKLARI GÖSTERİR</strong></h2>
Japon kültüründe bir başka benzer görüş de Wabi-sabi’dir. Wabi-sabi de Zen ve taoizm öğretilerinden esinlenerek oluşturulmuş bir anlayıştır. Bu estetik anlayış, kusurları kabul etmek ve takdir etmek üzerine kurulmuştur. Wabi kusurlu ve parçalanmış, dağılmış güzelliği tanımlayan bir estetik terimdir. Sabi ise dikkat edildiğinde dinginliğe bir cevap gibi hissedilen melankoliyi tanımlayan Japon estetiği ile ilgili bir terimdir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>

Özetle nesnedeki asimetri ve hata wabi, zamanla estetik duyumları oluşturması ise sabidir. Tezat gibi gözüken durum aslında bir denge. Hataların olduğu haliyle dinginliğe, bilgeliğe, güzelliğe açılması.

Bir şeyin değerli olup olması ne kadar hasar aldığı ile ilgili değildir, bilhassa kırıkları değerini arttırır çünkü yaşanmışlıkları gösterir. Deneyimleriyle karanlık bir tünelden geçse de insan, aniden başını yarsa da, o kazadan kalan yara hatırlatır ona kim olduğunu. Birleştirince tüm kırılmış yerlerini daha dik durur ve daha esnek. Dik durur çünkü öğrenmiştir, aracını nasıl manevralar yaparak kullanacağını bilir. Esnektir çünkü yaşamın öyle dümdüz bir yol olmadığını bilir. Dönerken virajlarda hızını keser. Acılı tecrübeler onun gizleyeceği bir şeyi değildir. Geçmişin yıkık anıları sadece geçmişinin bir parçasıdır, geleceğinin değil!

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Wabi-Sabi Estetiğinin İç Mekan Özelinde Ölçütlerinin Belirlenmesi, Güzel Sanatlar Dergisi, Aralık’21 Cilt:14 Sayı:28, s.924</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 13 Apr 2024 21:30:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/Kintsugi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Neşenin felsefesi</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/nesenin-felsefesi-3549</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/nesenin-felsefesi-3549</guid>
                <description><![CDATA[Neşenin felsefesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Spinoza, varlığımızı sürdürme çabamızı conatus olarak adlandırdı. Marifet conatusumuzu güçlendirmek için yaşamda bizi daha canlı ve neşeli olanı seçebilmekti. İnsan doğasına ne kadar uygun davranırsa o kadar neşe hisseder diyordu Spinoza.</strong>

Varoluşçu filozof Kierkegaard <em>Kahkaha Benden Yana</em> adlı kitabında şöyle yazar: Az önce insanların neşesine neşe kattığım bir partiden geldim; dudaklarımdan nükteler döküldü, herkes güldü ve bana hayran kaldı -fakat ben ayrıldım- bu çizgi dünyanın yörüngesi kadar uzun olmalı --------------ve kendimi vurmak istedim.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> O, çelişki içindeydi; bir an neşe ve kahkaha içinde kalsa da eninde sonunda varoluşsal bir sıkıntıya doğru sürükleniyordu.

Neşe bir varoluş hali olabilir mi? Hayat, bizi oramızdan buramızdan çekiştirirken sıkıntı bir anda çökünce, o kıpır kıpır biraz da haylaz neşeli çocuk olarak kalmak mümkün mü? Neşe deyince aklıma çocuklar geliyor heyecanlı meraklı, gülümseyen yüzleri ile. Korkuları anlık, sevinçleri baki sanki. Ağladıklarıyla gülmeleri bir oluyor. Ama zamanla her çocuk değişiyor, yetişkinlik kaçınılmaz kader. Atlas’ın sırtına vurulan yük insanın da sırtında: İçine girilen şablonlar ve artık çocuk olmadığımızı hatırlatanlar...Büyümek zorunda kalınca sanki neşe de ölmek zorunda. Ciddi adamlar ve kadınlar öyle çok gülmezler değil mi? Büyü de gel çocuk diyen şarkı fonda çalarken neşe yitip gitmeye başlar.
<blockquote><em><strong>Kendi cemaatinden daha yirmilerinde kovulan Spinoza, kendi insanlarınca sürgün edildi. Beş parasızdı. Henüz 44 yaşındayken muhtemelen mercek işlemekten dolayı akciğer yetmezliğinden öldü. Onu tanıyanların söyledikleri tek şey: Mutlu Spinoza idi. Spinoza yaşamdaki en büyük kusursuzluğun neşe olduğunu söylüyordu.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SPİNOZA EN BÜYÜK KUSURSUZLUĞUN NEYE OLDUĞUNU SÖYLÜYORDU</strong></h2>
Kendi cemaatinden daha yirmilerinde kovulan Spinoza, kendi insanlarınca sürgün edildi. Üstüne üstlük beş parasızdı. Düşüncelerini özgürce ifade etmek için üniversitedeki profesörlük teklifini reddetti. Gözlük camı yaparak yaşamını kazanıyordu ama düşünmeyi ve yazmayı hiç aksatmadı. Henüz 44 yaşındayken muhtemelen mercek işlemekten dolayı akciğer yetmezliğinden öldü. Yatağı, elbisesi ancak cenaze masraflarını karşılıyordu. Onu tanıyanların söyledikleri tek şey: Mutlu Spinoza idi. Spinoza yaşamdaki en büyük kusursuzluğun neşe olduğunu söylüyordu: Neşe sonsuz mutluluğun kapısını aralayan şeydi. İnsan neşeyi kazandığında olduğundan daha büyük bir şey oluyordu.

Spinoza, varlığımızı sürdürme çabamızı <em>conatus</em> olarak adlandırdı. Marifet conatusumuzu güçlendirmek için yaşamda bizi daha canlı ve neşeli olanı seçebilmekti.  Eğer bir kişi conatus’unu başarılı bir şekilde gerçekleştirebilirse neşe de peşi sıra gelirdi. İnsan doğasına ne kadar uygun davranırsa o kadar neşe hisseder diyordu Spinoza.
<blockquote><strong><em>Şu anda şu satırları okuyorsanız, var olma çabanızı sürdürmektesiniz demektir. Ama tek başına bu da yetmiyor. Bilincin gelişmesine yönelik çabanın da hakkını vermek zorundayız ki o neşeli hali yakalayabilelim.</em>
</strong></blockquote>
<h2><strong>BİLİNCİN GELİŞMESİNE YÖNELİK ÇABANIN HAKKINI VERMELİYİZ</strong></h2>
Şu anda şu satırları okuyorsanız, var olma çabanızı sürdürmektesiniz demektir. Ama tek başına bu da yetmiyor. Bilincin gelişmesine yönelik çabanın da hakkını vermek zorundayız ki o neşeli hali yakalayabilelim. Spinoza, her şeyin gücü oranında varlığını sürdürdüğünü anlatır. Peki gücümüzü nasıl arttıracağız? <em>Ethika</em> adlı kitabında gücü arttırmak için aklın kullanımı şart koşar panteist Spinoza. Akıl, insanın bitmek bilmeyen tutkularına tek ket vuracak olandır. Akılsız insan arzularına teslim, neşeyi kaybetmeye hazırdır. Gücü arttırmak için erdemleri baş tacı etmeli! Adil ol, dürüst ol ve cesaretli ol. Spinoza neşeye giden kaldırım taşlarını erdemlerle donatır. Sokrates’ten Platon ve Aristoteles’e filozoflar erdemli olmanın önemine işaret ettiler. Ölçülü olmak, kötüyü iyiden ayırt etmeyi bilmek gerekirdi erdem için.

Özetle sadece nefes almak değildir varolma çabası, üzerine etkinleştirilen edimlerle güçleniriz. Conatus arttıkça neşe de artar. Arkasından özerklik ve bağımsızlık gelir. Tüm bunlardan önceyse nefes alışverişlerimizi duyabilmek, hislerimizle bağlantımızı yitirmemek ve bedenimize yabancılaşmamak gerekiyor. Farkında kalarak adım adım neşeye...Yaşasın conatusumuz!

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Kahkaha Benden Yana, Ayrıntı Yayınevi, 2000, s.32</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 06 Apr 2024 21:30:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/nese.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yolculuk değiştirir</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yolculuk-degistirir-3344</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yolculuk-degistirir-3344</guid>
                <description><![CDATA[Yolculuk değiştirir]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Yaşama yeniden sarılma fırsatıdır yolculuk. Yaşamla birlikte kendine açılan kocaman kollardır. Hayatın absürtlüğünü yeniden fark etmek ve deneyimlerden yola çıkarak beyne yeni kodlar işlemektir yeni anlamlar çıkarmak için.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Çıkmaya gönülsüz olduğunuz şeydir çoğu zaman yolculuk. Çünkü döndüğünüzde kesinlikle aynı olmazsınız. İnsan garip bir varlık hem değişip dönüşmek ister fakat ne kendinden ne de onu sıcak tutan koltuğundan bir adım öteye gitmek istemez. Bu tıpkı annesinin dibinden ayrılmak isteyen ama gözü dışarıdaki dünyada olan bir çocuğun davranışıdır. Hem oyuna katılmak ister hem de annesinden uzak ıssız topraklardan korkar.</span>
<blockquote><em><b>Sartre’ın Bulantı adlı romanında kahraman şöyle der: Bir yolculuğa çıkabilseydim, döndüğümde ne kadar değiştiğimi anlamak için yola koyulmadan önce, kişiliğimin en ince ayrıntılarını not ederdim. Homeros’un Odysseus’un hikayesini anlattığı destanında, Troya savaşından dönmeye çalışan kahraman Odysseus zorlu bir yolculuktan geçer.</b></em></blockquote>
<h2><b>SARTRE VE HOMEROS’TA YOLCULUK</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Sartre’ın </span><i><span style="font-weight: 400;">Bulantı</span></i><span style="font-weight: 400;"> adlı romanında kahraman şöyle der: Bir yolculuğa çıkabilseydim, döndüğümde ne kadar değiştiğimi anlamak için yola koyulmadan önce, kişiliğimin en ince ayrıntılarını not ederdim. Bazı gezginlerin, yolculuktan döndükten sonra yakınları tarafından tanınmayacak kadar, hem ruhen hem de bedenen değiştiklerini okumuştum. Homeros’un Odysseus’un hikayesini anlattığı destanında, Troya savaşından evine dönmeye çalışan kahraman Odysseus zorlu bir yolculuktan geçer. Sabır ve dayanıklılığını test eden olaylarla karşılaşır. Zekasını daha da parlatmak zorunda kalır, cesareti katmerlenir. Ama her yolcu gibi o da evine döner. Döndüğünde eski Odysseus değildir. Fiziken geri bir dönüş değildir onunkisi karakteri de derin dönüşüm ve başkalaşıma maruz kalır. Kim aynı döner gerçekten çıktığı yolculuktan?</span>

<span style="font-weight: 400;">En iyi okuldur yolculuk. Okudukların güdük kalır deneyimlemeyince. Bir felsefenin içinde kaybolup düşünsel bir yolculuk yapmak yetmez, birebir gerçeğine değmek gerekir. Varoluşçu filozofların sık sık hatırlattıkları </span><i><span style="font-weight: 400;">dünyaya fırlatıldık </span></i><span style="font-weight: 400;">kavramını hayata geçirmek gerekir. Dilini konuşamadığın, topraklarına hiç ayak basmadığın bir yere kimsesiz gitmeyi göze almalı insan. Nasıl büyür ki kişi, annesi saydığı vatanından kopmayı başaramadan. Dünyaya fırlatılmış gibiyiz durduğumuz yerde bile. O fırlatılmışlık haline alışıyoruz zaman sonra. Aynı tarz düşünceler aynı yere bakışlarla sanki kısır dünyanın avucuna doğuyoruz. </span>
<blockquote><em><b>Yeni bir dil öğrenmek, ilk defa bir enstrüman çalmayı denemek gibidir yolculuk. Çok boyutlu bir denklemdir yolculuk.  Budha varlık ve rahatlık içinde yaşarken çıktı yolculuğa. Bilinmeyene doğru yol alırken keşişlerle tanıştı. Yolculuk içe ve dışa hiç bitmez.</b></em></blockquote>
<h2><b>YOLCULUK HİÇ BİTMEZ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Yeni bir dil öğrenmek, ilk defa bir enstrüman çalmayı denemek gibidir yolculuk. Yeni bilgiler işlenmeye başlayınca beyinde yeni nöral ağlar oluşur. Çok boyutlu bir denklemdir yolculuk. Budha varlık ve rahatlık içinde yaşarken çıktı yolculuğa. Bilinmeyene doğru yol alırken keşişlerle tanıştı. Ama bu da yetmedi, aydınlanma öğretisi kendine doğru bir seyahatte karşısına çıktı. Yolculuk içe ve dışa hiç bitmez.</span>

<span style="font-weight: 400;">Sahildeki bir adet kum tanesinden farklı olmadığını bilir insan ama parmak izinden dolayı kendisini ayrıştırmayı nasıl da becerir. Egonun kölesi insan bu sanrıya ne kolay kapılır. Fakat yolculuklarda hiç de biricik olmadığını anlar insan. Evindeki köşe başındaki insanların aynısını farklı duraklarda görmek, karınca gibi binlerce insan. Hep aynı koşturma hep aynı sıranlıkta dönüp duran karınca sürüleri. Bütünsel bir bakışla egonun zırhı delinir yolda olunca. Kibrin yerine yerinde bir güven gelir. Temas edince insanlara insan olduğunu hatırlar insan. Her zaman seçme özgürlüğümüz olduğunu bilip unutmuş bizler için yeniden hatırlama deneyimidir yolculuk.</span>

<span style="font-weight: 400;">Süslü giysilerinizi, pahalı parfümlerinizi, gösteriş kisvesini bırakınca geriye başka hallerde olmak nasıl olurdu onu düşlemek kalıyor. O durumlar için biriktirmek, hazırlanmak. Hazırlanırken öğrenmek. Yaşama yeniden sarılma fırsatıdır yolculuk. Yaşamla birlikte kendine açılan kocaman kollardır. Hayatın absürtlüğünü yeniden fark etmek ve deneyimlerden yola çıkarak beyne yeni kodlar işlemektir yeni anlamlar çıkarmak için. Ve tüm bunları vatanına dönüp bir ağaç altında bir kitap okumak için yaşarsın...</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 30 Mar 2024 21:35:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/yolculuk.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Stoa Felsefesi’nden Modern Psikoterapi’ye</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/stoa-felsefesinden-modern-psikoterapiye-3275</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/stoa-felsefesinden-modern-psikoterapiye-3275</guid>
                <description><![CDATA[Stoa Felsefesi’nden Modern Psikoterapi’ye]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Stoacıların mutluluk üzerine çok karmaşık formülleri yoktur: Hayatta kontrol edebileceğin ve kontrol edemeyeceğin şeyler vardır. Kontrol edemeyeceğin şeyleri kontrol etmeye çalışmak, kontrol edemeyeceğin şeyler gerçekleştiğinde bununla ilgili hayıflanmak, akılcı değildir.</strong>

Felsefe, bilindiği gibi bütün bilimlerin annesidir. Ve onun en genç çocuklarından birisi de psikolojidir.

Bugün psikoloji kuramlarında ve psikoterapi ekollerinin birçoğunda felsefenin izlerine rastlamamız mümkün. Günümüzde tüm dünyada oldukça yaygın şekilde kullanılan psikoterapi ekollerinden olan bilişsel davranışçı terapilerde de felsefenin, özellikle de stoa felsefesinin öğretilerini görebiliyoruz. Bu yazıda, Seneca, Epiktetos ve Aurelius gibi stoa filozoflarının binlerce yıl öncesinden gelen ve bugün modern psikoterapi içerisinde kendisine yer bulmuş bazı düşüncelerini bulacaksınız.
<ol>
 <li><em>“Okçu, elinden gelen en iyi şekliyle okunu doğrultup yayını gerer, ancak ok serbest kaldığında artık yapabileceği tek şey, durup okunun hedefi vurup vurmadığını görmektir. Beklenmedik bir rüzgar, oku rotasıdan saptırabilir veya hedefi hareket ettirebilir. Oku harekete geçirme niyeti okçunun kontrolü altındadır; ancak sonuç onun doğrudan etki alanının dışındadır ve harici değişkenlerin elindedir.”</em></li>
</ol>
Hem felsefe, hem de psikoloji mutlu ve tatminkar bir hayatın nasıl yaşanacağı üzerinde fazlaca durur. Gerçek mutluluk nedir? Bizi neler hasta eder? İçimizdeki boşluğu doldurmanın bir yolu var mı? Anlam, bulunan mı, yoksa yaratılan bir şey midir?

Stoacıların mutluluk üzerine çok karmaşık formülleri yoktur: Hayatta kontrol edebileceğin ve kontrol edemeyeceğin şeyler vardır. Kontrol edemeyeceğin şeyleri kontrol etmeye çalışmak, kontrol edemeyeceğin şeyler gerçekleştiğinde bununla ilgili hayıflanmak, akılcı değildir. İnsan, istediği kadar uğraşsın, olabileceği en iyi şey, hedefini vurmayı niyet eden bir okçu olmaktır. Oku fırlattıktan sonra olacak şeyleri kontrol etmesi mümkün değildir.

Seneca, bilge kişi için şunları söyler: “Bilge kişi, planının gerçekleşmesini engelleyecek bir şeylerin olabileceğini öngördüğü için onun beklentilerinin aksine bir şeyin gerçekleşmesi olanaksızdır.”

Psikoterapide de sıklıkla görürüz ki, her an her şeyi kontrol etmeye çalışan kişi, bununla ilgili süreğen bir sıkıntı içerisindedir. Mutluluğunu, aslında elinde olmayan bir değişkene bağlamıştır. Ve bunu fark edip değiştirmesi gerekir.
<blockquote><em><strong>Stoacılar, kısa süreli hazların insanlara uzun süreli mutluluk ve tatmin getirmeyeceği üzerinde dururlar. Modern dünyada bunun pek çok örneğini görebiliriz. Örneğin, sağlıksız olduğunu bile bile sadece kısa süreli haz sağlamak için tüketilen bazı maddeler, uzun vadede kişiye hem ruhsal hem de bedensel bedeller ödetebilir.</strong></em><strong>
</strong></blockquote>
<ol start="2">
 <li><em>“Izdırap, hazza aşırı derecede değer vererek acıdan kaçınmaktan kaynaklanır. İnsanlar kısa vadeli hazların cazibesi yüzünden uzun vadeli mutlulukları irrasyonel bir şekilde feda edebilirler.”</em></li>
</ol>
Stoacılar, kısa süreli hazların insanlara uzun süreli mutluluk ve tatmin getirmeyeceği üzerinde dururlar. Modern dünyada bunun pek çok örneğini görebiliriz. Örneğin, sağlıksız olduğunu bile bile sadece kısa süreli haz sağlamak için tüketilen bazı maddeler, uzun vadede kişiye hem ruhsal hem de bedensel bedeller ödetebilir. Stoacılara göre, uyandırdığı merakın ya da verdiği hazzın zamanla azalmayacağı kadar güçlü ya da muhteşem hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla insan, bunu düşünerek uzun vadeli mutlulukları ve hayattaki asıl değerleri için daha fazla çaba göstermelidir.
<ol start="3">
 <li><em>“İnsanlar şeyler yüzünden değil, şeylerle ilgili düşünceleri yüzünden acı çekerler (Epiktetos).”</em></li>
</ol>
Bugün, bilişsel terapilerin sıklıkla vurguladığı şeylerden birisi de, olaylar, durumlar ya da başımıza gelenlerle bizim aramızda algı kapılarının var olduğudur. Bu algı kapıları, dışarıdaki şeylerin içeride neye dönüşeceğine büyük ölçüde etki eder. ‘Şey’ler hakkındaki zihinsel yorumlamalarımız, onları büyütebilir, küçültebilir, kısa süreli ya da kalıcı birer misafire dönüştürebilir, onunla ilgili duygularımızı ve eylemlerimizi şekillendirebilir. Yani kişilerin, iyilik hallerini korumak için yaşadıkları olayların zihinlerindeki yansımaları üzerine çalışmaları oldukça önemlidir.
<ol start="4">
 <li><em>“Hata yapmamızın nedeni hayatın belli kısımlarını göz önüne alıp büyük resme yani tüm hayata bakamamamızdır (Seneca).”</em></li>
</ol>
Bilişsel davranışçı terapinin kurucularından biri olan Aaron Beck, kişilerin çıkarımlarda bulunarak ya da gözlemlerine dayanarak bilgi işlemelerinin işlevsiz düşünceler geliştirmesine ve bilişsel çarpıtmalara yol açtığını ileri sürmüştür. Seneca’nın yukarıdaki söylemi, bir bilişsel bir çarpıtma olan “seçici soyutlama”yla oldukça benzeşir: Olayları ya da durumları bir bütün olmaktan çıkarıp bin parçaya böldüğümüzde, ve bu bin parçadan bize kötü gelecek birkaç parçayı da ayıklayıp bunları bütünün tamamına mâl ettiğimizde, bu bizi hakikatten uzaklaştıracak ve hayatla, kendimizle ya da başkalarıyla ilgili hatalı çıkarsamalar yapmamıza neden olacaktır. Bilgi işlemleme sürecinde devamlı olarak aynı hataları yapmaksa, bizi hayatımızla ilgili olumsuz bir kısır döngünün içine sokacaktır. Bunun için terapide yaptığımız şeylerden biri, aslında neyi nasıl yaptığımıza, nasıl düşündüğümüze ve nasıl hissettiğimize dair bir keşfe çıkmaktır.

Seneca’nın da dediği gibi: <em>“</em><em>Bilgelik olmadan zihin hastadır.”</em>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 26 Mar 2024 21:36:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/mutluluk.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Acıyorsa geçecek</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/aciyorsa-gececek-3186</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/aciyorsa-gececek-3186</guid>
                <description><![CDATA[Acıyorsa geçecek]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Acı çeken yerini gör onunla temasta kal. Ama yeterince sonra onunla vedalaşmayı da bil. Güç acıdan geçer diyen Nietzsche’yi hatırla. Acı zamanla ortadan kalktığında bir tüy kadar hafif olmayı, varoluş coşkusunun arttığını göreceksin.</strong>

İnsan çok zayıf bir varlık. Doğaya karşı onu koruyacak büyük pençeleri yok, kasları bir çok hayvandan daha güçsüz. Güvenli evlerimizde oturup kendimizi sıcak tutarak iyi beslenerek hastalıklardan korunmaya çalışıp acıdan kaçınsak da her an ruhsal acı kapımızı çalabilir. Acı ansızın nahoş bir gürültüyle zihnimizi darmaduman eder. Başınıza gelenler sizi güçsüz bırakabilir, üzüntüyle birlikte hissedilen acıdır. O an dayanıksız, güvensiz, çaresiz hissederken asıl soru bu acıyla ne yapacağınızdır.

Ruhun acı ile yoğrulması bedenin acımasına benzemez. Kolunuz kırılsa er geç iyileşir ama canınız yandığında iyileşmesi çok zaman alabilir. Doğadaki hiçbir şeyin bize acı çektirmek gibi bir derdi yoktur aslında. Biz acının yakasını bırakmayız çoğu zaman öyle ki acı zevke dönüşür bazıları için. Üzüntüler elbet yaşanacak acılar dolu dolu çekilecektir buna kim itiraz edebilir. Günümüz insanı acıyı hissetmemek için türlü türlü kaçış yolları bulmuş: Terkeden sevgilinin verdiği acıdan kaçınmak için hiç beklemeden kendini yenisinin kollarına atan da var acıdan kaçınmak için kendini işe veren de. Aksine acısına sıkıca yapışmış olan hiç az değil. Gözyaşları bir türlü akmayanın ruhu da kurumuştur. Peki duygularıyla fazla haşır neşir olup göz yaşı pınarlarını kurutanlara ne demeli? Sınırlarını bilmeyen insanın problemidir bu: Durmayı bilmemek. Aklıma <em>Stalker</em> filmindeki kahramanlardan birinin bir cümlesi geliyor: Renksiz ve sıkıcı bir hayattansa acılı mutsuzluğu seçtim. Gerçekten neyi seçtiğimize bir bakmak lazım.
<blockquote><em><strong>Nietzsche, acı ve ıstırabın her insanın kaderi olduğunu anlatır. Onun bahsettiği acı sadece fiziksel acı değildir, ruhsal ve zihinsel acıyı da içerir. Önemli olan acıyı nasıl karşılayacağımızdır. Ona göre ya acıya boyun eğeriz ya da onu aşarız.</strong><strong> </strong></em></blockquote>
<h2><strong>NIETZSCHE’YE GÖRE ACI HER İNSANIN KADERİDİR</strong></h2>
Nietzsche, acı ve ıstırabın her insanın kaderi olduğunu anlatır. Onun bahsettiği acı sadece fiziksel acı değildir, ruhsal ve zihinsel acıyı da içerir. Önemli olan acıyı nasıl karşılayacağımızdır. Ona göre ya acıya boyun eğeriz ya da onu aşarız. Boyun eğmek kendini uyuşturan insandır, acıyı inkar eder böyleleri ve daha başından pes edenlerdir bunlar. Acıyı dönüştüremediklerinden daha da öfkeli olurlar, kızarlar dünyaya aslında kendilerine. Maalesef sonları çöküştür acıyı soğuramayanların.

Oysa acı bizim gelişmemiz için bir fırsattır. İlk yapılması gereken başınıza her ne geldiyse onun size getirdiği acıyı kabul etmektir. Sonrasında yaşadığımız acıdan anlam çıkarmak gerekir. Ben ne yaşadım ve bu acı veren deneyimden ne öğrendim? Acıyı dönüştürmek için onun içinde kalmaya dayanmak gerekir. Çünkü her şey gibi o da geçecektir. Eğer içinde kalmayı başarabilirseniz o acı size ilham bile olabilir. Belki bir resim olur belki bir şiir belki bir hayal. Ama mutlaka dönüşür.
<blockquote><strong><em>Seneca öyle güzel anlatmış ki ona kulak verelim: Kuşlar ıssız yuvalarının çevresinde keskin çığlıklarla dört döner daha sonra olacağa boyun eğip kaygısızca yeniden havalanırlar, hiçbir hayvan yavrularına uzun süre acımaz. </em> </strong></blockquote>
<h2><strong>SENECA: HİÇBİR HAYVAN YAVRULARINA UZUN SÜRE ACIMAZ</strong></h2>
Acı ile bağ kurma şeklimiz hayvanlardan çok farklı. Biz genellikle acıya tutunmayı severiz. Hayvanlar ise acıları ne kadar şiddetli olursa olsun acıları dindiğinde onu bırakırlar, acıları tükendiğinde geriye daha önce yaptıkları neyse o kalır. Seneca öyle güzel anlatmış ki ona kulak verelim: Kısrakların delice ve düzensiz koşmaları çok sürmez. Vahşi hayvanlar yavrularının izleri üzerinde koşturarak ormanlarda dolaşıp da çok kez yıkılmış inlerine döndüklerinde, öfkeleri bir anda düşer; kuşlar ıssız yuvalarının çevresinde keskin çığlıklarla dört döner daha sonra olacağa boyun eğip kaygısızca yeniden havalanırlar, hiçbir hayvan yavrularına uzun süre acımaz.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>

Güçlü olmak mı istiyorsun acı da kal. Ama iyice demlenince de çık oradan daha yüksek bir varoluşa doğru. Acıyı tohum halinde bırakma, bırak filizlensin biraz sonra kök salsın. Acı çeken yerini gör onunla temasta kal. Ama yeterince sonra onunla vedalaşmayı da bil. Güç acıdan geçer diyen Nietzsche’yi hatırla. Acı zamanla ortadan kalktığında bir tüy kadar hafif olmayı, varoluş coşkusunun arttığını göreceksin. O, bir yılan gibi içini oyup geçecek. Deldiği yerlerde yumuşak bir doku bırakacak. Kötü varsaydığın acı aslında senin duygu ve akıl sentezinin birleştiği yer. Ancak acıyı kabul edip dolu dolu yaşadığında onu boğarak öldürebilirsin.

<hr />

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Teselliler, Seneca, Fol Yayınları, s.37.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 23 Mar 2024 21:25:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/Aciyorsa-gececek.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sıradan mükemmeldir</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siradan-mukemmeldir-2738</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siradan-mukemmeldir-2738</guid>
                <description><![CDATA[Sıradan mükemmeldir]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Rilke "Tekrar etmek ölümdür" der ama tekrar yaşamdır da. Nefesinizi tekrar ve tekrar içinize çekerken hala yaşamdasınızdır. En güzeli sınırları </strong><strong>belli fasit daire i</strong><strong>çinde dönmeden, genişleye genişleye hareket etmektir. </strong>

Sıradanlıktan ne kadar da dert yanarız: Her gün aynı şeyi yapmak, aynı yere gitmek, aynı eve geri dönmek, aynı davranışları sergileyip durmak. Böyle bir hayat son derece renksiz gözükür. Ölümlü bir varlık olarak insan bu sarmalda bir aşağı bir yukarı gidip gelirken yaşamın aynılığından şikayet eder. Sartre, <em>Bulantı</em> adlı romanında tekrarların nasıl bir varoluş problemine döndüğünü şu satırlarda anlatır: Yaşarken başımızdan hiçbir şey geçmez. Dekorlar değişir, kişiler girer çıkar, hepsi bu. Başlangıçlar da yoktur. Günler anlamsızca birbirine eklenir durur; sonu gelmez tekdüze ekleniştir bu.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Bir girdapta dönüyor muyuz gerçekten gün yüzü görmeden?

Alışkanlıklarımızla örülü sıradan dünyamız değişmez yasalara göre işliyor. Son otobüs her gün aynı saatte kalkıyor, su yüz derecede kaynıyor. Oysa sıradan dünya alışkanlıklarına sıkı sıkıya yapışmışken her gün bir diğerinden farklıdır. Sıradan dünyamızı ve her günkü alışkanlıklarımızı yaşama karşı görmekle önemli bir noktayı ıskalarız. Sorular zihnimde dönüp durduğunda filozoflar imdadıma yetişir. Aristoteles erdemli olabilmemiz için alışkanlıklarımıza tutunmamız gerektiğini söyler. Ona göre erdemlerin sürdürülebilmesi için bilginin teoriden pratiğe dökülmesi ve alışkanlık haline gelmesi gerekir. "Tekrar tekrar yaptıklarımız kim olduğumuzu belirler. Bu yüzden mükemmel olmak için eyleme değil, alışkanlığa ihtiyaç vardır." der Aristoteles. Tabii bu alışkanlığı hangi yönde geliştirdiğiniz de önemli. Aristoteles için iyi bir karaktere sahip olmak için iyi alışkanlıklara sahip olmalıyız. Bir kez eylemek yetmez düzenli eylemek gerekir.

Asıl zor olan bu tekrarlardır aslında. Her gün ilmek ilmek örürsünüz alışkanlıklarınızı. İlk gün taş dolu epey ağır bir çuval taşıdığınızı düşünün ama öyle ki her gün o çuvaldan bir taş eksiliyor ve zaman geliyor ki hiç zorlanmıyorsunuz çuvalı taşımakta. İçeride ve dışarıda ne olursa olsun bir kale gibi aynı şekilde durabilmeyi başarmanın zaferidir alışkanlık. Zaman içinde alışkanlıklarımız bizi tanımlayan kelimelere dönüşür. Kim olduğumuzu anlatır. Konfüçyüs bizi birbirimizden ayıran şeyin alışkanlıklarımız olduğunu söyler. Bizi ayıran sıradanlıklarımız, tekdüzeliklerimizdir.
<blockquote><em><strong>Yazmak mesela bir alışkanlık haline geldiğ</strong><strong>inde, art</strong><strong>ık kitaplar kendiliğinden yazılır. Önemli olan her gün o bilgisayar başına geçebilmektir.</strong></em><strong>
</strong></blockquote>
Yazmak mesela bir alışkanlık haline geldiğinde, artık kitaplar kendiliğinden yazılır. Önemli olan her gün o bilgisayar başına geçebilmektir. Ama insan doyum alacağını düşündüğü hatta doyum aldığı ve ihtiyacı olan bir şeyi düzenli yapmak konusunda direnç gösterir. Mutlaka bir kaç sayfa olsa da okuyup yatmak insanı erdemli yapacak ne güzel bir alışkanlık olur. Bunun için yatağın ucuna bir kitap koyun; bir uyarıcı o alışkanlığı kazanmanızda oldukça yardımcı olacaktır. Alışkanlıkları bir parçamız haline getirense iradenizdir.

Stoacı filozof kral Marcus Aurelius şöyle der: Alışık olduğun düşünceler ne ise zihninin karakteri de odur". Sinsi sinsi içinizde kök salan davranışlarınıza dikkat edin. Daha başını küçücük çıkaran bir filiz deyip geçmeyin bir bakarsınız sizin umarsamadığınız, azılı bir canavar olmuş. Eski alışkanlıkların yerini yenisinin alması zaman alır, o bitkiyi söküp atmak zorlaşır.

Rilke ‘"Tekrar etmek ölümdür" der ama tekrar yaşamdır da. Nefesinizi tekrar ve tekrar içinize çekerken hala yaşamdasınızdır. En güzeli sınırları belli fasit daire içinde dönmeden, genişleye genişleye hareket etmektir. Her seferinde bir önceki halkayı içine alan ama onun dışına taşan, aynı form ve ritmde gözüken alışkanlıklarınızla yaşamı deneyimlemek nasıl olurdu?

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Bulantı, Jean Paul Sartre, Can Yayınları, 2023, s. 66]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 Mar 2024 21:30:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/WhatsApp-Image-2024-03-09-at-13.51.17.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Amor Fati - Kaderini Sev</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/amor-fati-kaderini-sev-2304</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/amor-fati-kaderini-sev-2304</guid>
                <description><![CDATA[Amor Fati - Kaderini Sev]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>“Bana böyle yaptılar, gördün mü başıma neler geldi, nasıl da acınası bir durum değil mi?” diyerek acıya tutunanlar bu döngüselliğe izin vermezler. Bir karede duran aynı ekrana bakarak filmi seyretmemeyi yeğlerler. İşte bu noktada ‘amor fati’ demeli insan. Kaderini sev! Nietzche’nin üst insanı, yeniden bir şans verilecek olsa yine aynı şeyleri yaşamayı seçebilecek kadar büyük bir kabul verir hayata.</strong>

Doğa bakın der Nietzsche, yasaları son derece barizdir. Ne buyuran vardır ne buyruğa uyan ne de yasaları çiğneyen. Ve ekler; ölümün yaşama karşı olduğunu söylemekten kaçınalım. Yaşayan, olsa olsa, ölünün bir türüdür.

Yaşam dediğimiz şey sürekli bir devinimden ibaret değil mi?  İlkbaharda çiçekler açar, bahar gelir ama o mis gibi kokan çiçekler, kaçınılmaz son olan ölümü er geç tadar. Bir bitki çiçeklenirken veya yapraklarını dökerken buna direnç gösterir mi? Herakleitos’un söylediği gibi değişimin olabilmesi için onun tam tersi olmalıdır. Kaygı içinde yaşayan bizler sükuneti ölümün kollarında bulacağımızı düşünürken içten içten o hâli isterken, belirlenmiş hÂlin dinginliğini ararken, bitişlerden nasıl da korkarız.

Başımıza gelen her olaya katlanmak değil onu sevmek ve olduğu gibi kabul etmek mümkün müdür? Kötü olarak sınıflandırdığımız bir olay yaşadığımızda bunun neden bizim başımıza geldiğini sorarız; üzüntü, sıkıntı, pişmanlık gibi bazı duygulanımlar içine girebiliriz. Ve zorlarız kötü sandığımızı değiştirmek için. Oysa o sonuca neden olan başka bir neden vardır. Her şey bir sonuç ve neden ürünüdür. Bununla yüzleşip olanı olduğu gibi kabul edip yola devam etmekle ancak bu can sıkıcı döngüyü kırabiliriz. Bu determinist bir kaderci anlayış değildir. Bir yerde saplanıp kalmayarak oluşa izin vermektir. Olmak için saplanan duygulardan özgürleşmek gerekir.

“Bana böyle yaptılar, gördün mü başıma neler geldi, nasıl da acınası bir durum değil mi?” diyerek acıya tutunanlar bu döngüselliğe izin vermezler. Bir karede duran aynı ekrana bakarak filmi seyretmemeyi yeğlerler. İşte bu noktada ‘amor fati’ demeli insan. Kaderini sev!

Nietzche’nin üst insanı, yeniden bir şans verilecek olsa yine aynı şeyleri yaşamayı seçebilecek kadar büyük bir kabul verir hayata. Ona göre kişi kendisine bir sanat eseri gibi davranırsa resmindeki en ufak bir fırça darbesini değiştirmek istemez. Anlamsız gibi gözüken bir rengin, dokunun dokunuşun o tablo için ne kadar elzem olduğunu bilir. Çirkin gibi gözüken şeyin bütününde varoluşunu desteklediğini bildiği gibi.
<blockquote><strong>Kaderini sev ama dikkat et çünkü bilinçdışının tuzaklarına her an düşebilirsin. Aklıma Tarkovski’nin <em>İzci</em> adlı filmi geliyor. Son sahnede izci, insanları gerçekten istedikleri şeyin gerçekleşebileceği kapıya getirince, oraya bin bir zorlukla gelenler kapıdan girmek istemez.</strong></blockquote>
Değişim öze aittir. Bana değişmeyen bir şey gösterin şu habitatta. Evrimleşen canlılar, değişen duygular, sonu görmeyen bir nesne, bir canlı yoktur. Bir masa elbet bir gün çürür. Bir ilişki elbet bir gün biter, bir başarı erişildiği an artık başka bir şeydir. O öyle olsaydı bu böyle olurdu deyip dururken şu çam ağacında cıvıldayan kuşun sesini duymadığını görmüyor musun?

Yaşamı geldiği gibi eyle, eylediğinin başka sonuçları olacaktır. Nereye gittiğini bilmeyen çılgın ve serseri bu doğa, hızını alamayıp şekilden şekle girerken bunda senin de rolün var. Küçümseme! Baş ile sonun öpüştüğü yerde yeniden başlayacak her şey. Dün eyledin bugün oldu. Bugün böyle davranacaksın yarın başka olacak.

Kaderini sev ama dikkat et çünkü bilinçdışının tuzaklarına her an düşebilirsin. Aklıma Tarkovski’nin <em>İzci</em> adlı filmi geliyor. Son sahnede izci, insanları gerçekten istedikleri şeyin gerçekleşebileceği kapıya getirince, oraya bin bir zorlukla gelenler kapıdan girmek istemez. Kaderleri derinlerde yatan isteklerinde saklıdır. Ateist olan bile  eşiği geçemez. Ağzınızın söylediği gerçekte istediğiniz olmayabilir. Amor fati demek için her an gözünü dört açmak gerekir. İnsanın kendisinin ve seçimlerinin sorumluluğunu alması ancak böyle mümkün olur.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 24 Feb 2024 21:45:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/railroad-163518_1280.jpeg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Vazgeçmenin gücü</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/vazgecmenin-gucu-583</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/vazgecmenin-gucu-583</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Vazgeçerek sürekli yenilenir insan. Hangi kapıdan gireceğimizi seçerken diğer yollardan vazgeçeriz. İnsan vazgeçerek kendini yaratır. Kaybetmekten korkmadan gerektiği zaman vazgeçebilmeyi bilmek gerekir. Hayatta doğru zamandaki vazgeçişler kazandırır. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaybetmek pek sevdiğimiz bir kelime değil. Hal böyle olunca ne vazgeçmek ne de vazgeçilmek istiyoruz. Kahramanlık efsaneleri vazgeçmeyenlerle dolu. Yolunda istikrarla yürüyenleri, önündeki engelleri büyük bir sabır ve dirayetle göğüsleyip isteklerinde ısrarcı olanları seviyoruz. Vazgeçersek kaybederiz ve bize göre başarı öykülerini kazananlar yazar, kaybedenler değil!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2002 yılında Nobel ödülü alan Daniel Kahneman’ın Amos Tversky ile birlikte geliştirdiği <em>kayıp teorisi</em> insanların kayıplardan nasıl kaçındıklarını anlatıyor. Teoriye göre kayıpların insana yaşattığı üzüntü kazançların hissettirdiğinden çok fazla. Günümüz dünyasından bir örnek verelim; Farzımisal sosyal medya platformlarının birinde 200 takipçiniz olsun, eğer 3 takipçi eksilirse yaşadığınız üzüntü, 10 takipçi kazandığınız mutluluktan çok dafa fazla olacaktır. Çünkü bizi duygusal anlamda sarsan şey kaybetmektir. Ekonomik kulvarda önemli bir rol oynayan teoriye başka bir örnek verelim; bir kişi borsada hisseleri düşmekteyken bir türlü hisselerini satmayı bilemez. Kaybetme korkusu yüzünden hisseleri elinde tutar ve kaybını telafi edeceği zamanı bekler. Genellikle sonunda daha çok kayıp yaşar. Bu teori yakın romantik ilişkilerde de geçerlidir. Derin mutsuzluk içinde süregelen ilişkimizi bu yüzden bitiremeyiz. Çünkü mevcut olanı korumak isteriz. Özellikle güvenli bağlanma biçimine sahip olmayan kişiler kaybetme korkularından dolayı tatminsiz oldukları ilişkiyi sonlandıramazlar.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Buda’ya göre bırakmak ve vazgeçmek acıdan kurtulmanın bir yoludur. Beklentiler ve isteklerden özgürleşme böyle mümkündür. Bağımlılıklardan, alışkanlıklardan, sarmala girmiş düşünce modellerinde vazgeçmek ruhsal aydınlanmaya doğru giden bir yoldur.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BUDA’YA GÖRE VAZGEÇMEK ACIDAN KURTULMANIN BİR YOLUDUR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vazgeçmeyenleri severiz, çünkü onların güvenilir olduğuna inanırız. Onların istikrarlı bir yapıya sahip olduğunu varsayarız, azimle ve kararlılıkla yolundan yürüyenleri seçeriz. Vazgeçmeyenlerin genellikle empatileri kuvvetlidir. Kaçanları sevmeyiz biz. Biraz derinlere baktığımızda altta yatan başka kırıntılar vardır oysa. Kaybı sevmeyen ve vazgeçmeyen tip gizli bir narsist olabilir. Kendi duygularını gözardı edip kendini feda ederken onaylanma ihtiyacı içinde yapıyordur eylemlerini. Aslında kendisi vazgeçilmez olmaya çalışıyor olabilir vazgeçmezken. Oysa vazgeçmenin gücü tartışılmaz: Seçimler arasında kaldığımızda vazgeçmekle yepyeni bir hikaye yaratırız. Vazgeçerek sürekli yenilenir insan. Hangi kapıdan gireceğimizi seçerken diğer yollardan vazgeçeriz. İnsan vazgeçerek kendini yaratır. Kaybetmekten korkmadan gerektiği zaman vazgeçebilmeyi bilmek gerekir. Hayatta doğru zamandaki vazgeçişler kazandırır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vazgeçmemek yanında bir beklentiyi de getirir. Buda’ya göre bırakmak ve vazgeçmek acıdan kurtulmanın bir yoludur. Beklentiler ve isteklerden özgürleşme böyle mümkündür. Bağımlılıklardan, alışkanlıklardan, sarmala girmiş düşünce modellerinde vazgeçmek ruhsal aydınlanmaya doğru giden bir yoldur. Duygusal yüklerinden vazgeçebilir misin? Korkularını bir kenara bırakıp kayıplarını kabul edebilir misin? Kaybı kabul ederek vazgeçmek, belirsizliği içselleştirme sürecinde olduğunu anlatır. Kazanacağım diye her bırakışı bir başarısızlık olarak yaftaladığında tabii ki vazgeçmezsin. Anı yaşamak, ancak vazgeçenlerin kazanacağı bir deneyimdir. Her an bırakışta olun. İlişkinizi o mükemmel sandığınız halini korumaktan vazgeçin mesela. Bırakın şaşırtsın sizi yaşam. Duygusal yüklerinizden ancak böyle arınabilirsiniz. Sonunda tek varacağınız gerçek yaşamın döngüselliğidir; bugünün kaybı sandığınız şey yarının kazancı olacaktır emin olun!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 29 Sep 2024 04:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/vazgecmenin-gucu-1727365505.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Vicdanı yeniden diriltebilir miyiz?</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/vicdani-yeniden-diriltebilir-miyiz-580</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/vicdani-yeniden-diriltebilir-miyiz-580</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsanlara aldırmamayı öğretmek suretiyle derin bir vicdansızlık, hukuksuzluk, acımasızlık ve vahşet hali oluşturulmaktadır. Aldırmazlığın popülizm, milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik, dinbazlık ve fanatizm olarak dayatıldığı günümüzde vicdanı yeniden diriltmenin yolu, aklı, aldırmayı ve ahlakı yeniden diriltmekten geçmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın kendini bulma, arama, anlama, açıklama ve sorgulama sorununun olmadığı kurak, kısır ve katı bir kültürle çepeçevre kuşatılmış bulunuyoruz. Çepeçevre kuşatıldığımız kültürün siyasal, sosyal, teolojik, tarihsel ve eğitimsel kodları, insanın sahici anlamda bir hukuk, felsefe, bilim, sanat, edebiyat, müzik geliştirmesine izin vermemektedir. Çocukların öldürüldüğü, kadınların her gün şiddete maruz kaldığı, ormanların talan edildiği, hayvanların öldürüldüğü, küçük çocuklarrın tacize ve istismara maruz kaldığı, suçluların kendilerine dokunulmayacağı özgüveniyle güvenlik görevlisi kadınları öldürdüğü, bir vahşet girdabı içindeyiz. İnsanın kendini aramadığı, anlamadığı, açıklamadığı ve sorgulamadığı yerde, vicdan yeşermez, gelişmez ve kökleşmez. Vicdan, barışın, özgürlüğün, hukukun, bilimin, felsefenin ve sanatın emelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vicdan, insanın kendini araması, bulması, geliştirmesi, çeşitlendirmesi ve diriltmesidir. Vicdan, içimizdeki gerçek bendir. Kendini gerçekleştirme olarak ifade edilen yaşama amacı ve anlamı, aslında vicdanın, içimizdeki benin yaratılması, bulunması, diriltilmesi ve yaşatılmasıdır. İnsan, vicdanla yaşar. Vicdanlı bir hayat için insanın düşle, düşünceyle ve duyarlılıkla hayatı tecrübe etmesi gerekmektedir. Köhne siyasal tarafgirliklerle, dini ve ırkçı fanatizmlerle, yıkıcı cinsiyetçilikle, despotizme ve güce tapmakla, hayatın vicdani ve insani bir şekilde yaşanması mümkün değildir. Despotizm, gericilik, fanatizm, vahşet, cehalet ve akılsızlık, vicdanı öldürerek insanlığa dair hukuk, barış ve özgürlük değerlerini tamamen ortadan kaldırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın kendini gerçekleştirmesi, hayatını felsefeyle, bilimle, sanatla, müzikle, kitapla, emekle, aşkla, umutlla, tutkuyla, akılla, besleyerek ve büyüterek kendini sürekli olarak yeniden yaratması demektir. Devlet, aile, kültür, milliyet, inanç, gelenek adı altında kutsallaştırılan kurgular, insanın kendini gerçekleştirmesine ve hayatını dolu dolu yaşamasına izin vermemektedir. Aile, milliyet, devlet gibi kutsallaştırılan bütün kurgular ve kurumlar, insanı yaşatmamakta, insanı cüceleştirmekte, küçültmekte, sindirmekte, silikleştirmekte ve nihayetinde silmektedir. İnsanı silen bütün güç kurumları, bütün hukuksuzluklarını, karanlıklarını ve kirliliklerini vicdanı öldürerek yapmaktadırlar.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hasta güruhlar, içlerinden en cahil, yobaz, ayırımcı, cinsiyetçi, acımasız, nefretle dolu olan karanlık tiplerin peşinden giderler, onların despotluklarıyla mutlu olurlar. Hasta güruhları yöneten despotlar, hukuktan, demokrasiden, barıştan, özgürlükten, ahlaktan ve maneviyattan nefret ederler.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>HASTA GÜRUHLAR, KARANLIK TİPLERİN PEŞİNDEN GİDERLER</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayatlarını yaşayamayan ve vicdanları öldürülen bireylerden oluşan kişilerin meydana getirdiği kitleler, hasta güruhlardır. Hasta güruhlar, içlerinden en cahil, yobaz, ayırımcı, cinsiyetçi, acımasız, nefretle dolu olan karanlık tiplerin peşinden giderler, onların despotluklarıyla mutlu olurlar. Hasta güruhları yöneten despotlar, hukuktan, demokrasiden, barıştan, özgürlükten, ahlaktan ve maneviyattan nefret ederler. Despotizm, bazı insanları kullanarak bütün insanları akılsızlaştırmakta, ahlaksızlaştırmakta ve vahşileştirmektedir. Güçten başka hiçbir değeri ve dini olmayan despotlar, yönettikleri güruhların cehaletini derinleştirmek için&nbsp; eğitimi, dini ve maneviyatı araç olarak kullanırlar. Cehaleti din, milliyet ve maneviyat olarak dayatan despotizm, insanların bir vicdan ve hayat uyanışı yaşamalarına engel olmayı ister. İnsandaki vicdanı uyuttuktan sonra, insanı uyuşuk bir nesneye dönüştürmek ve hayatın bizzat kendisini uyuşturmak çok kolay olmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Despotizmin sistematik sosyal cehalet mühendisliğinin amacı, kişilerin insana, doğaya ve hayata, hukuka, barışa, özgürlüğe, demokrasiye kayıtsız kalmasıdır ve aldırmamasıdır. Din ve maneviyat haline getirilen cehalet, insanın kalbini, duyularını, duygularını ve düşüncelerini mühürlemektedir. “Aldırma gönül aldırma” arabeskiyle ruhları ve beyinleri zehirlenen kitleler, insana ve doğaya karşı tam bir akli ve ahlaki kayıtsızlık içindedirler. Akıl ve ahlak açısından siyasete, kültüre, sanata, kitaba, edebiyata, felsefeye, hukuka, hayata kayıtsızlığın olduğu bir yerde her türlü yolsuzluk, yozlaşma, yasakçılık, çürüme, yabancılaşma ve yabanilik meydana gelebilmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vicdan, aldırmaktır, akıllanmaktır, ahlaklanmaktır. Vicdan, buda geçer dememektir. Aldırmak, büyük insanlığın ortak insanlığımız olduğu gerçeğinin farkında olarak insana ve doğaya dair her şeyle aktif bir şekilde ilgilenmek ve ilişkilenmektir. Varoluşsal özümüz olan vicdanı, yeniden akılla, insanla ve doğayla ilişkilenerek bulabiliriz. Hayata, doğaya ve insana aldırış gösteren kişiler, vicdanlı, akıllı ve ahlaklı olabilirler. Aldıranlar, hukuku, barışı, demokrasiyi ve özgürlüğü doğrultmak, düzeltmek ve diriltmek isterler. İnsanlara aldırmamayı öğretmek suretiyle derin bir vicdansızlık, hukuksuzluk, acımasızlık ve vahşet hali oluşturulmaktadır. Aldırmazlığın popülizm, milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik, dinbazlık ve fanatizm olarak dayatıldığı günümüzde vicdanı yeniden diriltmenin yolu, aklı, aldırmayı ve ahlakı yeniden diriltmekten geçmektedir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Sep 2024 04:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/vicdani-yeniden-diriltebilir-miyiz-1727361548.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Toplum Bireyi Kurar</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/toplum-bireyi-kurar-579</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/toplum-bireyi-kurar-579</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumsal ilişki ağları maddi ve manevi her dönüşümle farklı şekillerde yeniden dengeye geldiklerinden yani sabit olmadıklarından, toplum her aşamada yeni bir sözleşme çerçevesinde bireyler üretir. Yani toplum da, kendisine gösterilen dirençlerden ve onu yeniden örgütlenmelere zorlayan maddi manevi değişimlerden etkilenir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan, bir topluluk içerisinde doğmadığında ölür. Bütünüyle savunmasız, bedenini kullanmayı bilmeyen, aşırı güçsüz, hiçbir eylem şansı bulunmayan <span style="color:black">insan bebek</span>, yaklaşık on dört yaşına kadar tek başına yaşamda kalabilme yetilerini geliştiremez. İnsan, varolabilmek için bir topluluk içerisinde doğmalı ve belli bir yaşa kadar gereksinimleri ve korunması topluluk tarafından üstlenilmelidir. Aksi takdirde ölüm kaçınılmazdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşım, sıkça savunulan bir ezberi, bireylerin toplumu oluşturduğu varsayımının karşısında bir konum alır: bireyler toplumu değil, toplum bireyleri oluşturur. Toplum, bireyi yaşamda tutarken, ona gelişkin bir model sunar. Bu modelde temel görev, içine doğduğu toplumla nasıl entegre olacağıdır. Entegrasyon düşünsel, inançsal, töresel, ahlaksal, ekonomik, siyasi ve dilseldir. Bebek, genetik özellikleri ve içgüdüsel tepileri çerçevesinde bir benlik üretmeye yönelmez, içine doğduğu toplumla uyum sağlamak için her aşamada kendi genetik özelliklerinden ve içgüdülerinden taviz verir. Toplumun kuralları çerçevesinde kendi bedenini, toplumla pazarlık bağlamında geriye alır. Kıyafetler giyer, cinselliğini kamusal alanda geri çeker, siyasi geleneğe uyum sağlar, hiyerarşik yapılar, bürokratik tasarımlar, ekonomik donanımlar, ahlaki kuşatımlar, dilsel ifadeler bağlamında toplumun genel kabullerini içselleştirir. Bireyliği ve toplumsallığı arasında bir alana yerleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu alana yerleşmesinin ardından, uyumlu bir <span style="color:black">toplum bireyi </span>olarak, toplumun her alandaki kalıtlarının birer uygulayıcısı, denetçisi, öğreticisi ve yayıcısı haline gelir. Toplumsal varsayımlar, bireyin her aşamasında onun birer özdenetimcisine dönüşür. Bu özdenetimin dışına çıkıldığında ise birey, toplum tarafından ayıplanır, utandırılır, dışlanır, cezalandırılır, küçümsenir, görmezden gelinir, aşağılanır. Birey ile toplum arasındaki ilişkide, kurucu öğe birey değil, toplumdur. Bireyin, toplumun olmadığı bir dünyaya doğmuşluğu ancak ölümle sonuçlandığı için yoktur. Birey, ancak toplum dolayımında vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat toplumun kendi yapısı da geçmişten pek çok kalıt almakla birlikte, o topluluğun gelecek planlarına, topluluğu bir arada tutan ideolojik, stratejik, ekonomik, sosyal, siyasi, ahlaki, dini ve sanatsal pek çok farklı ilişki ağına dolanmış aşırı komplike ilişkiler ve karşılıklı tepkimelerle donatılmıştır. Bu ilişki ağlarının ve tepkimelerin sabit olmaması ve tüm bu bileşenlerdeki her türlü minik değişime dahi duyarlı olması, sürekli değişen bir toplum yapısı ortaya koyar. Bu yüzden aynı coğrafya ve aynı siyasi haritaya doğsalar dahi her nesil benlik inşasını farklı bir ilişkiler ve tepkimeler ağı içerisine kurar. Dışarıda her şey benzer görünse dahi, farklı nesiller, aynı anda aynı mekânda farklı <span style="color:black">ilişkiler ve tepkimeler ağlarına </span>dahildir. Donanım aynı olsa da işletim sistemleri farklılaşmıştır. Çünkü kurucu öğe birey değil, toplumdur. Geniş nüfuslarda, herkes kendisine özgü farklı bir topluluk içerisinde hareket eder. Böylelikle kapsayıcı bir şemsiye toplumun altında pek çok alt topluluk var olur ve kişiler, içerisinde yaşadıkları alt topluluklara da uyum sağlarlar. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bireyin, toplum karşısında etkin olmaktan çok edilgin olması ve toplum karşısında pek az müdahale şansının bulunması bireysel açıdan heves kırıcıdır. Bu yüzden bireyler, kendilerini mahkûm hissettirecek bu yaklaşımı olabildiğince bilinçlerinden süpürmek isterler.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik sınıflar, ideolojik kabuller, yaş aralıkları, sayısalcılık-sözelcilik, dinsel inançlar, eğitimsel farklılıklar, coğrafi farklılıklar gibi pek çok alt bileşen, toplumun her bir bireyini yeniden farklı alt topluluklar içerisinde konumlar. Her birey, <span style="color:black">farklı toplumsal alt topluluklar kesişimlerine dağıtılır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Böylece İstanbul’da Kadıköy’de büyümüş, lisans ve yüksek lisans okumuş, yüksek gelir grubuna dahil, pek çok kez yurt dışına çıkmış, </span>ahlaken flörtleşmesi yasaklanmamış, kıyafetlerine karışılmamış, eğitilirken dayak yememiş, bir ya da birden çok yabancı dil öğrenmiş, hızlı internet altyapısına sahip, harcama yaparken, harcadığı son birkaç liranın ölüm kalım meselesi olmadığı bir gençle, Muş’ta büyümüş, ilkokulu zor bitirmiş, çok düşük gelir grubuna dahil olan, ahlaken flörtleşmesi yasaklanmış, eğitimi sıkça dayakla özdeşleştirilmiş, internet ve yabancı dil olanakları düşük olan bir gencin birbirlerinden çok farklı kişiler olmaları onların kişisel muktedirliklerinden kaynaklanmaz. <span style="color:black">İçlerine doğdukları toplumların onları ne şekilde kişiler olmaya yönlendirmesinden kaynaklanır</span>. Bununla birlikte kuramsal olarak toplumlar arasında geçişkenlik mümkündür. Bir bireyin doğduğu ve bir süre içerisinde vakit geçirdiği bir topluluktan, başka bir topluluğa asimile olması her zaman olasılık dahilindedir. Fakat genellikle sonradan gelenlere, önceden gelmişler tarafından kabul kapıları pek kolay açılmaz. Sonradan gelenlere sıklıkla “sonradan görme”, “dönme”, “eski İslamcı/komünist/Kemalist/liberal” gibi lakaplar yaftalanır. Fakat yine de topluluklar arası geçişkenlik, özellikle moderniteden itibaren mümkündür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bireyin, toplum karşısında etkin olmaktan çok edilgin olması ve toplum karşısında pek az müdahale şansının bulunması bireysel açıdan heves kırıcıdır. Bu yüzden bireyler, kendilerini mahkûm hissettirecek bu yaklaşımı olabildiğince bilinçlerinden süpürmek isterler. Bireye mahkûm değil, özgür olduğunu, muktedir olduğunu, toplumun bireyi değil, bireyin toplumları kurduğunu fısıldayanları izlerler. Oysa birey toplumu tarafından yetiştirilirken, o toplumun varlığı için gerekli olan tüm varsayımlar ve önkabullerle donatılarak büyütülmüştür. Bu, birey, toplumun dışına çıkamaz anlamına gelmez. Birey toplumun dışına çıkabilir. Fakat bunun bedelleri olur: toplum bu kişileri ya kapatır (hapishane, tımarhane, kadınlara ev hapsi) ya da ekonomik, sosyal, sevgi bağlamlarında dışlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal ilişki ağları maddi ve manevi her dönüşümle farklı şekillerde yeniden dengeye geldiklerinden yani sabit olmadıklarından, toplum her aşamada yeni bir sözleşme çerçevesinde bireyler üretir. Yani toplum da, kendisine gösterilen dirençlerden ve onu yeniden örgütlenmelere zorlayan maddi manevi değişimlerden etkilenir. Böylece şartların toplumu, toplumun bireyleri, bireylerin az da olsa şartları ve toplumu etkiledikleri, asimetrik de olsa entropik bir dönüşüm sürekli olarak yenilenir gider. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir insanın varoluşunda, kişi bireyci dahi olsa, zorunlu olarak toplum, bireyi önceler. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 26 Sep 2024 08:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/toplum-bireyi-kurar-1727290860.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yozlaşma ve çürüme</title>
                <category>FELSEFE</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yozlasma-ve-curume-533</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yozlasma-ve-curume-533</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yozlaşma ile ilgili yapılan istatistiksel araştırmalar şu sonuçları veriyor: Kişisel ve sosyal gelişimi desteklemeyen ve buna yatırım yapmayan ülkelerin yozlaşma potansiyeli daha yüksek. Bir klişe de olsa eğitimin çürümedeki payı göz ardı edilemez. Ayrıca yozlaşma şehirden uzaklaştıkça artıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her geçen gün daha da yozlaşan çürümeye yüz tutmuş bir toplumun üyesi olduğumuzu kanıksıyoruz. Ne zamandır yere çakılmaya doğru yön değiştirdik, hep böyle miydi? Geleneklerimiz göreneklerimiz bile saflığını yitirdi. Hal böyle olunca yozlaşma hızlandı. Yozlaşma, bir şeyin saflığını kaybetmesi ve ilk halinden sapması anlamına geliyor. Bir madde de yozlaşabilir bir insan da: Zaman içinde ilk halinden oldukça farklı bir hale bürünen madde nasıl yozlaşıyor ve bozuluyorsa, insan da ahlaki açıdan bozulup çürüyebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yozlaşma ile ilgili yapılan istatistiksel araştırmalar şu sonuçları veriyor: Kişisel ve sosyal gelişimi desteklemeyen ve buna yatırım yapmayan ülkelerin yozlaşma potansiyeli daha yüksek. Bir klişe de olsa eğitimin çürümedeki payı göz ardı edilemez. Ayrıca yozlaşma şehirden uzaklaştıkça artıyor. Kırsalın gelenek ve göreneklerine bağlı olduğunu düşünüp orijinal hallerine sadık kalacağını düşünsek de durum tam tersi. Buna neden olarak kırsal nüfusun bürokrasi hakkında daha az bilgiye sahip olması gösteriliyor. Cinsiyet rollerine dair farkında yaptığımız atamalar da bir başka unsur: Kadınların iş hayatına atılması yozlaşmayı azaltan unsurlardan. Bazı görüşler kadının iş gücüne katılmasıyla geleneksel aile yapısının bozulacağını bundan ötürü de ahlaki değerlerin zayıflayacağını düşünebilirler ama durum farklı: Yozlaşmanın çok fazla ayağı var, ekonomik, siyasi, kültürel vs. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kapitalistin nerede duracağını bilmeyen doymak bilmez iştahı, sınırsızlığı, güce tapması, paranın kral olduğu sisteminde ahlaken doğru eylem dediklerimizin pek bir anlamı kalmıyor.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KAPİTALİSTİN NEREDE DURACAĞINI BİLMEYEN İŞTAHI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kapitalist düzende paranın eşit dağılmaması ve gücün bazı ellerde toplanması küresel ölçekte yozlaşmanın pimini çekmiş durumda. Kapitalistin nerede duracağını bilmeyen doymak bilmez iştahı, sınırsızlığı, güce tapması, paranın kral olduğu sisteminde ahlaken doğru eylem dediklerimizin pek bir anlamı kalmıyor. Paranın güç ile eşdeğer görüldüğü, her yol mübahtır anlayışıyla etik kuralların hiç edildiği ülkelerde ahlaki kurallar alt üst edilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal çürümeye karşı bireysel olarak yapabileceklerimiz var: Etik bir duruş. Ahlaklı olanın ne olduğı fizoloflarca düşünce tarihi boyunca tartışmış: Sokrates ahlakın ancak bigi ile elde edinebileceğini söylerken, Aristoteles için iyi bir ahlak için iyi bir karekterle mümkündü. Nietzche ahlak kurallarının sahteliğinden ve riyakarlığından bahsetti ve insanın herhangi bir inanç çerçevesinde olmadan kendi ahlaki değerlerini yaratması gerektiğini söylüyordu. Eninde sonunda insan doğru ve yanlış, iyi ve kötü dediği seçimler içinde kalıyor. Doğruyu mu yoksa yalan mı söyleyeceksin? Yozlaşacak mısın yoksa ahlaki değerleri koruyacak mı? Karar senin!&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Sep 2024 07:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/yozlasma-ve-curume-1726841717.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
