<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Almanya&#039;nın bölünmüş siyasi iklimi: Doğu ve Batı arasında derin uçurumlar</title>
                <category>DOSYA&gt;Avrupa&#039;nın Seçimi</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/almanyanin-bolunmus-siyasi-iklimi-dogu-ve-bati-arasinda-derin-ucurumlar-6412</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/almanyanin-bolunmus-siyasi-iklimi-dogu-ve-bati-arasinda-derin-ucurumlar-6412</guid>
                <description><![CDATA[Almanya'nın bölünmüş siyasi iklimi: Doğu ve Batı arasında derin uçurumlar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Almanya, harita üzerinde tek bir ülke olarak görünse de seçim sonuçları batının demokrasi ve merkez siyaset yanlısı tutumunda ısrarlı olduğunu, doğuda ise neofaşist parti Almanya için Alternatif'in (AfD) politik hegemonyasının daha da güçlendiğini ortaya koydu. Berlin Duvarı'nın yerinde artık aşılması daha yüksek ve daha zor bir mental duvarın inşa edildiği açık şekilde görüldü. Demokrasi yanlısı batı ve faşizm isteklisi doğu... AfD'nin doğuda sandıklarda elde edeceği sonuçların tetikleyeceği şok dalgalarının, batıyı da etki altına alacağına dair endişeler giderek büyüyor.</strong></span>

Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri, doğu ve batı Almanya'nın hâlâ birleşemediğini göstermesi açısından oldukça anlamlıydı. Almanya, harita üzerinde tek bir ülke olarak görünse de seçim sonuçları batının demokrasi ve merkez siyaset yanlısı tutumunda ısrarlı olduğunu, doğuda ise neofaşist parti Almanya için Alternatif'in (AfD) politik hegemonyasının daha da güçlendiğini ortaya koydu. Berlin Duvarı'nın yerinde artık aşılması daha yüksek ve daha zor bir mental duvarın inşa edildiği açık şekilde görüldü. Demokrasi yanlısı batı ve faşizm isteklisi doğu...

Almanya'da herkes Saksonya, Brandenburg ve Thüringen gibi doğu eyaletlerinde Eylül ayında yapılacak seçimleri konuşuyor. Bu konu üzerine devam eden tartışmalar; biraz korku, bolca endişe kokuyor. Çünkü anketler, neofaşist AfD'nin bazı eyaletlerde yüzde 30'un üzerinde oy alabileceğini gösteriyor. Bu sonbaharın, Alman siyasi paradigmalarında geri dönüşü pek mümkün olmayacak kırılmalara sahne olacağı anlaşılıyor. AfD'nin doğuda sandıklarda elde edeceği sonuçların tetikleyeceği şok dalgalarının, batıyı da etki altına alacağına dair endişeler giderek büyüyor.

Bu bağlamda, ülkede "alışılmadık koalisyonlar dönemi" başlayabilir. Bunun ilk işaretleri muhafazakârlardan geldi. Hristiyan Birlik'in (CDU) lideri Friederich Merz, geçenlerde yaptığı bir açıklamada, eyaletlerde parti yöneticilerini koalisyon olasılıkları üzerine serbest bıraktıklarını söyledi ancak AfD hariç her partiyle anlaşılabileceğini ekledi. Tabii olarak bu "her parti" parantezine Sol Parti'den (Die Linke) ayrılarak yeni bir parti kuran Sahra Wagenknecht de giriyor. Wagenknecht'in partisi BSW, doğu Almanya'da oldukça güçlü. Anketlere göre, oy oranı yüzde 15 ile yüzde 20 arasında değişiyor. Örneğin, Thüringen'de AfD ve CDU'nun ardından yüzde 20 civarında oy alacağı öngörülüyor. Bu oldukça önemli bir oran. Doğu Almanya'da sol siyasetin (sosyal demokratlar, Sol Parti ve Yeşiller) neredeyse yok olduğu bir süreçte Wagenknecht'in öne çıkması, CDU'nun, "Sol Parti ve benzerleriyle asla bir araya gelmeyiz" anlayışını bir kez daha gözden geçirmek zorunda kaldığını gösteriyor. Bu çerçevede, Thüringen'de BSW/CDU koalisyonu olasılık dışı değil. Diğer bir ihtimal azınlık hükümetleri... Azınlık hükümetleri kurulması da sürpriz olmaz. İşte bunlar "alışılmadık hükümet modelleri" Almanya için. Tüm bu seçenekler, neofaşist AfD'yi eyaletlerde iktidardan uzak tutmak için düşünülüyor.

Bununla birlikte, asıl soru "İş bu noktalara gelene kadar neden harekete geçilmedi" olmalı tabii ama bunu sormak için artık çok geç kanımca. İç istihbarat tarafından "aşırı sağcı" olduğu gerekçesiyle takibe alınan, milletvekillerinin üzerinde "Rusya'ya ve Çin'e casusluk", "Rusya ve Çin'den rüşvet almak", "neonazilik" gibi yüz kızartıcı suçlamalar bulunan kötülük odağı bir faşist parti, ülkede iktidara yürüyor maalesef.
<blockquote><strong><em>Neofaşist parti, Doğu Almanya'da son yıllarda önemli aşamalar kaydetti. Özellikle anketlere göre, Saksonya'da yüzde 32'lik bir oy oranıyla önde gitmesi, AfD'nin hem bölgedeki hem de ülke genelindeki güçlü varlığına işaret ediyor. Parti, yegâne politik malzemesi olan "göç ve göçmenler" meselesini olabilecek en aşağılık şekilde yağmalamaya devam ediyor.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>FAŞİST PARTİ BÜYÜYOR</strong></h2>
Görünen o ki, bu yıl doğu eyaletlerinde Eylül ayında yapılması planlanan parlamento seçimleri, Almanya'nın siyasi geleceğinde dönüm noktası olacak. Saksonya, Brandenburg ve Thüringen gibi eyaletlerde yapılacak bu seçimler, ülkenin genel siyasi dengelerini ve yerel politikaları etkileme potansiyeline sahip. Bu nedenle, bu seçim perspektifinde dikkate alınması gereken başlıklar, "AfD'nin yükselişi", "yeni siyasi partiler", "CDU'nun stratejileri" ve "genç seçmenin rolü" olmalı bana göre.

Neofaşist parti, Doğu Almanya'da son yıllarda önemli aşamalar kaydetti. Özellikle anketlere göre, Saksonya'da yüzde 32'lik bir oy oranıyla önde gitmesi, AfD'nin hem bölgedeki hem de ülke genelindeki güçlü varlığına işaret ediyor. Parti, yegâne politik malzemesi olan "göç ve göçmenler" meselesini olabilecek en aşağılık şekilde yağmalamaya devam ediyor. "Ülkede kötü olan ne varsa sebebi göçmenler" algısı yaratılıyor ve bu algı güçlü sosyal medya kaynakları üzerinden topluma pompalanıyor. Bu durum öyle bir hâl aldı ki sanki Almanlar hiç suç işlemiyor, ülkede işlenen suçların neredeyse tamamının sorumlusu göçmenler ve yine göçmenlerin tamamı kesinlikle "kriminal"... Geçenlerde Berlin metrosunda yaşanan bir olay çok ilginçti bu bağlamda. İnsanların metronun otomatik kapılarına sürekli müdahale etmesi nedeniyle bir türlü perondan ayrılamayan Alman makinistin yaptığı "Kriminal göçmenler, kapıları rahat bırakın" anonsu meseleyi özetlemesi açısından çok anlamlıydı. Zekâ seviyesi herhangi bir faşistin ortalaması kadar olan ve faşist aptallar korosuna dahil olduğu anlaşılan bu makinistin, aslında ekmek parasını kazandığı o demir yollarını döşeyen, o teknolojiyi yaratan şirketlerde binlerce göçmen mühendisin çalıştığını bilmemesine imkân var mı? Yok tabii ki ama o faşist beyninin kendisine verdiği "yok et", "aşağıla" komutlarının bağımlısı olmuş belli ki. Almanya'da bu türden insanların sayısı gün geçtikçe artıyor maalesef.

Bununla birlikte AfD meselesinde asıl belirleyici olan, muhafazakârların (CDU) tavrı olacaktır. Şu ana kadar olanları değerlendirmek gerekirse, CDU'nun özellikle mülteciler meselesinde neofaşist parti AfD'nin dümen suyuna girdiği görülüyor. Faşistlerin, vatandaşları göçmenlerle korkutma çabalarına CDU da katılıyor. CDU'nun aşırı sağcı yancısı lideri Merz, AfD'ye, "Klinikler tıka basa mültecilerle dolu. Artık Almanlar kliniklerde randevu bulamıyor" sözleriyle destek veriyor örneğin. ABD'li Siyaset Bilimci James Bovard, bu durumu, "Herkesi yönetebilmek için yeteri kadar insanı korkutmak gerekir. Demokratik sistemde işler böyle yürür. Hakların yok edilmesi için toplumun korkması yeterli gerekçedir" sözleriyle özetliyor. Merkez sağın göç meselesindeki rol çalma çabaları nedeniyle kamusal alana yerleşen göçmen karşıtı söylemin, neofaşistlere devasa büyüklükte bir politik alan açtığı tartışılmaz bir gerçek.
<blockquote><em><strong>Avrupa ve Almanya solunun önde gelen isimlerinden Gregor Gysi’nin bir gazetecinin, “Almanya’da Sol Parti’nin oyu neden artmıyor” şeklindeki sorusunu yanıtlarken kullandığı, “Çünkü biz bir zamanlar seçmenler için caziptik, ‘protesto partisi’ydik ve kimsenin söylemediklerini cesaretle dile getiriyorduk. Artık eyaletlerde hükümetlere giriyoruz ve bu bizim ‘protesto partisi’ olma özelliğimizi kaybetmemize neden oldu” ifadeleri bu bağlamda çok önemli.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>TARTIŞMALAR...</strong></h2>
Öte yandan, AfD'nin Doğu Almanya eyaletlerinde yakaladığı başarıya ilişkin tartışmalar iki ana eksen etrafında yürütülüyor. Bu eksenler, “hangi şart altında olursa olsun faşist parti ile ortaklık yapılmaması” ve “faşist partinin daha fazla görmezden gelinmesinin onun yükselmesini sağlamaktan başka bir işe yaramadığı, oysa iktidara konuşlanmış bir AfD’nin ‘protesto partisi’ olma özelliğini yitireceği ve büyüsünün bozulacağı” savunuları etrafında kategorize oluyor. Esasında, bu faşistlerin ne olursa olsun ülkenin herhangi bir eyaletinde yönetime gelmelerinin uygun olmadığı açık bir şekilde ortada. Zira dünyanın tüm faşistlerinde olduğu gibi Alman faşistleri de cehaletten, hurafelerden ve mitlerden besleniyor. Bu nedenle topluma “nefret” ve “ötekileştirmeden” başka verebilecekleri bir şey yok ancak Avrupa ve Almanya solunun önde gelen isimlerinden Gregor Gysi’nin bir süre önce bu konuya ilişkin yaptığı açıklamaya değinmekte fayda var. Gysi’nin, bir gazetecinin, “Almanya’da Sol Parti’nin oyu neden artmıyor” şeklindeki sorusunu yanıtlarken kullandığı, “Çünkü biz bir zamanlar seçmenler için caziptik, ‘protesto partisi’ydik ve kimsenin söylemediklerini cesaretle dile getiriyorduk. Artık eyaletlerde hükümetlere giriyoruz ve bu bizim ‘protesto partisi’ olma özelliğimizi kaybetmemize neden oldu” ifadeleri bu bağlamda çok önemli. Gysi’nin resmettiği bu tablodan yola çıkarak, yukarıda sözünü ettiğimiz tartışmada ikinci kısımda yer alanların mantık açısından haklı olduklarını söyleyebiliriz. Bununla beraber, hep vurguladığım üzere Almanya’da merkez partilerin neofaşist AfD ile hangi yöntemlerle mücadele edileceğine dair kararsızlığının da devam ettiği görülüyor.

Sonuç olarak, Doğu Almanya'daki eyalet parlamentosu seçimleri, Almanya'nın siyasi geleceğinde kritik bir rol oynayacak. Vurguladığımız üzere AfD'nin yükselişi, yeni siyasi partilerin çıkışı, CDU'nun stratejileri ve genç seçmenlerin tercihleri, seçimlerin sonuçlarını ve bölgedeki politik dinamikleri şekillendirecek. Bu seçimler, Almanya'nın genel siyasi dengesini de etkileyerek, ülke genelinde yeni politik ittifakların ve stratejilerin doğmasına neden olabilir. Aşırı sağ, merkez siyaset partileri pes ettiği için kazanıyor. Merkez siyaset partileri, ırkçılığın yükselmesini önleyemediler. "Neofaşist jargon"u kullanarak, neofaşist partileri eritebileceklerini düşündüler ama bu jargonun toplumsal kabulüne aracı oldular. Muhafazakâr ve sosyal demokrat partilerin devasa örgütleri ve mali kaynakları var ama neofaşizme karşı politika üretmekte çekingen ve korkak davranıyorlar maalesef. Hâl böyle olunca da geriye sadece her seçimin ardından faşistlerin sevinç gösterilerini izlemek kalıyor.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 18 Jul 2024 04:30:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/almanya-secim.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fransa seçimleri: Almanya&#039;da sol ittifak mümkün mü?</title>
                <category>DOSYA&gt;Avrupa&#039;nın Seçimi</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/fransa-secimleri-almanyada-sol-ittifak-mumkun-mu-6211</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/fransa-secimleri-almanyada-sol-ittifak-mumkun-mu-6211</guid>
                <description><![CDATA[Fransa seçimleri: Almanya'da sol ittifak mümkün mü?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Fransa'daki seçim sonucu sizleri yanıltmasın. Le Pen, ilk bakışta seçimi kaybetmiş gibi görünüyor ancak sonuçları gelecek seçimlere yansıyacak güçlü başarılar elde etti. Örneğin, sol ve merkez sağ çok partili ittifaklardan oluşurken, RN tek ve sağlam bir blok olarak seçime girdi. Dikkate değer yanı şu ki RN, ittifaka girmeksizin, tek başına en çok sandalye kazanan ve seçmenin üçte birinin oyunu alan tek parti oldu.</strong> </span>

Fransa'daki erken seçimin ikinci turunda sandıktan çıkan "sürpriz" sonuç, demokrasi yanlısı vatandaşların, kendilerini -şimdilik- güvende hissetmelerini sağladı. Çünkü seçimin birinci turunun ardından ortaya çıkan tablo, derin bir endişeye neden olmuştu. Önce Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde birinci olan neofaşist Marine Le Pen'in partisi Ulusal Birlik (RN), daha sonra erken genel seçimin ilk turunu da önde tamamladı ancak ülkedeki sol partilerin alelacele bir araya gelip oluşturduğu ittifak, ikinci turda ipi göğüsleyen taraf oldu. Birçok politik mahfilde sevinç yaratan bu sonuç, "Aşırı sağı hallettik. Bu büyük bir zafer" düşüncesi eşliğinde pazarlanmaya başlandı. Peki öyle mi gerçekten?

"Büyük zafer" diye anlatılan bu "başarı hikâyesi"nin arka planında yer alan gerçekleri konuşmayacak mıyız? Elbette konuşmak gerekiyor. Sol ittifak, yani "Yeni Halk Cephesi", irili ufaklı birkaç partinin bir araya gelmesiyle oluşturulan seçim koalisyonu. Karşısındaki neofaşist parti seçime tek başına girdi. Peki kazanılan milletvekili sayısı nedir? Sol ittifak 182, Ulusal Cephe 143 sandalye kazanmış parlamentoda. Buna ek olarak, bir kısmı Le Pen'i destekleyen merkez sağdaki Cumhuriyetçiler Partisi de 60 milletvekili çıkardı. Aslında milletvekili sayısı neredeyse aynı. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, Cumhuriyet İçin Hep Birlikte El Ele İttifakı da 168 milletvekilliği kazanmış. Neofaşist yancısı Macron'un henüz nerede duracağına dair bir sinyal vermemesi nedeniyle onu denkleme dahil etmek şu aşamada doğru olamayabilir. Bu nedenle sol ittifakın zaferi "büyük ya da kesin" değil, aksine oldukça "kırılgan"...

Bu bağlamda, Fransa'daki seçim sonucu sizleri yanıltmasın. Le Pen, ilk bakışta seçimi kaybetmiş gibi görünüyor ancak sonuçları gelecek seçimlere yansıyacak güçlü başarılar elde etti. Örneğin, sol ve merkez sağ çok partili ittifaklardan oluşurken, RN tek ve sağlam bir blok olarak seçime girdi. Dikkate değer yanı şu ki RN, ittifaka girmeksizin, tek başına en çok sandalye kazanan ve seçmenin üçte birinin oyunu alan tek parti oldu. Bu ona, sonraki seçimlere hazırlanmak için önemli miktarda yeni maddi kaynaklar elde etme imkanı sağlayacak. Hiçbir ittifakın tek başına hükümet kuracak çoğunluğu elde edemediği parlamento aritmetiği nedeniyle uzun bir siyasi durgunluk dönemine girilir ve ekonomi buradan hasar alırsa şüphesiz bu durum Le Pen'in işine yaracaktır. O nedenle seçim sonuçlarını bir zaferden ziyade alt metninde çok sayıda tehlikeyi ve riskleri barındıran "kırılgan bir durum" olarak değerlendirmek sanki daha doğru bir bakış açısı. Bu tespitten hareketle artık sevinmeyi bırakıp, elde edilen avantajın heba edilmemesine yönelik stratejiler üzerine konuşulması gerekiyor. Zira zaman çok hızlı geçiyor.
<h2>FRANSA'DAKİ SEÇİMİN ALMANYA'DAKİ YANKILARI</h2>
Bu arada, Fransa'da sol ittifakın seçimi önde bitirmesi Almanya kamuoyunda da geniş yankı buldu. Alman medyası seçim sonucunu, "Fransa'nın siyasi dinamiklerinde önemli bir değişim" olarak değerlendirdi. Gazeteler, sayfalarında aşırı sağın yükselişine karşı sol ittifakın başarısına geniş yer ayırdı. Sol ittifakın, Fransa'da daha geniş bir demokratik cephe oluşturulması çabasının önemli bir parçası olduğu vurgulandı. Ayrıca, Fransa'daki sol ittifakın bu başarısının, Avrupa'daki benzer hareketlere ilham olabileceği ve Avrupa Birliği'nin demokratik değerlerini savunma çabalarına katkı sağlayacağı görüşü ifade edildi. Bazı siyaset yorumcuları ise sol ittifakın başarısını, Emmanuel Macron'un merkezci politikalarına bir tepki olarak değerlendirdi. Seçim sonucunun Fransa'nın AB içindeki rolünü de etkileyebileceği ve Almanya-Fransa ilişkilerinde yeni bir dönemi başlatabileceği yorumları da yapıldı.

Bunların yanı sıra Almanya Başbakanı Olaf Scholz, Fransa'daki seçimin sonuçlarını değerlendirirken, Macron'un sağ ile işbirliği yapmak zorunda kalmasının önlendiğini ve bunun Avrupa'nın istikrarı için olumlu bir adım olduğunu vurguladı. Scholz ayrıca, Almanya ve Fransa'nın Avrupa'nın başarısı için birlikte çalışmasının önemine vurgu yaptı. Sol Parti (Die Linke) lideri Martin Schirdewan ise Fransa'daki sol ittifakın zaferini bir "umut işareti" olarak nitelendirdi. Schirdewan, bu zaferin Avrupa genelinde sol siyasetin güçlenmesi için bir ilham kaynağı olacağını ifade etti ve Macron'un stratejisinin başarısız olduğunu öne sürdü.

Bununla birlikte seçim sonuçlarına ilişkin negatif içerikli değerlendirmeler de yapıldı. Örneğin Tagesspiegel gazetesinde yer alan bir analiz yazısında, "Sevinmek için çok erken. Melenchon baştan aşağı Alman karşıtı" ifadesi kullanıldı. Aynı gazeteye açıklama yapan bir hükümet yetkilisi de "Konuşmak için beklemeliyiz. Çünkü Fransa'da sağ ve soldaki popülistler her zamankinden daha güçlü" dedi. Almanya'da, Fransız solcuların seçim galibiyetine ilişkin bir kafa karışıklığı yaşandığı anlaşılıyor. Zannediyorum, Alman diplomasisi, Fransa'da gelişen politik duruma ilişkin olarak her zamanki gibi temkinli davranıp, "bekle, gör, harekete geç" politikasını uygulayacak.
<blockquote><em><strong>Almanya'da partiler arasında bir seçim ittifakı kurulmasının hayli zor olduğunu görüyoruz. Bu nedenle demokrasi cephesindeki partilere oy veren seçmen, tabir yerindeyse eli böğründe seçimleri bekliyor. İçerisinde bulunduğumuz zaman diliminde iki büyük sorun Avrupa demokratik düzenini zorluyor.</strong></em></blockquote>
<h2>ALMANYA'DA SOL İTTİFAK MÜMKÜN MÜ?</h2>
Almanya ve Fransa, Avrupa Birliği'nin (AB) iki lider ülkesi ve aynı zamanda aşırı sağcı tehdidin en yoğun hissedildiği ülkeler. Fransa, bir süreliğine de olsa bu tehdidi savuşturmuş görünüyor ama Almanya hızla karanlık sulara doğru sürükleniyor. Alman neonazilerin partisi Almanya için Alternatif (AfD), üzerindeki rüşvet, casusluk, ırkçılık vb. onlarca çirkin, ahlâkdışı suçlamaya rağmen bir türlü istenilen oy bandına inmiyor. Özellikle Almanya'nın doğusundaki eyaletlerde insanların kaderlerini AfD'li neonazilerle bağladığı anlaşılıyor. Araştırmalar, "doğu eyaletlerinde birçok vatandaşın demokrasiyi lüks olarak gördüğünü ve ülkenin faşist bir diktatörlüğe ihtiyacı olduğunu düşündüğünü" ortaya koyuyor. Ülkenin doğusu, batısını adeta paçalarından çeke çeke faşizm bataklığına sürüklüyor. Eylül ayında bu eyaletlerde yapılacak parlamento seçimlerine yönelik yapılan anketler bir felaketi haber veriyor. Birçok yerde AfD, rakiplerine çift haneli farklar atıyor. Bu eyaletlerde seçim ittifakları yapılmasının zorunluluğu beliriyor ancak Almanya'da örneğin sol partilerin bir araya gelip bir ittifak kurmaları mümkün olabilir mi?

Almanya'da partilerin seçim ittifakı kurmaları pek rastlanan bir durum değil. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, partiler arasındaki ideolojik farklılıklar. Örneğin, SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) merkez-sol bir politika hattında yer alırken, Die Linke (Sol Parti) daha radikal sol görüşlere sahip. Yeşiller ise çevre ve bazı ekonomik, sosyal konularda diğer sol partilerden farklı politik görüşleri savunuyor. İkincisi, tabii olarak her parti kendi politik kimliğini ve tabanını korumak istiyor. Oluşturulacak bir ittifak, partilerin bazı politikalarından taviz vermesini gerektirebilir. Bu da partilerin taban seçmenlerinde rahatsızlığa neden olabilir. Üçüncüsü, koalisyon hükümetlerinde edinilen kötü tecrübeler. Bu tecrübelerin, partiler arasındaki güveni sarstığı anlaşılıyor. Dördüncü olarak "stratejik hesaplar"dan bahsedebiliriz. Nedir bu? Bir parti tek başına seçime girdiğinde ittifak dahilinde alacağı oyun üzerine çıkacağına inanıyorsa diğer partilerle birlikte hareket etmek istemeyebilir. Sonuncusu ve bana göre en önemlisi, Almanya'daki seçim sistemi. Seçim sistemi, partilerin bağımsız olarak yarışmalarını teşvik ediyor. Nispi temsil sistemi, küçük partilerin de meclise girmesine olanak tanıyor. Bu da partilerin ittifak kurmadan kendi başlarına başarılı olma şansını artırıyor.

Sonuç olarak, tüm bu nedenlerde ötürü Almanya'da partiler arasında bir seçim ittifakı kurulmasının hayli zor olduğunu görüyoruz. Bu nedenle demokrasi cephesindeki partilere oy veren seçmen, tabir yerindeyse eli böğründe seçimleri bekliyor. İçerisinde bulunduğumuz zaman diliminde iki büyük sorun Avrupa demokratik düzenini zorluyor. Radikal İslam ve faşist renkleri baskın otoriter kapitalist rejimler... Almanya özelinde de yaşanan bu aslında. Hilafet talep eden selefi gruplar ve neonaziler arasında demokrasisini ayakta tutmaya çalışan bir ülke görüntüsü var. Fransa'daki seçimler, şimdilik "daha sağcı Avrupa" görüntüsünü geçiştirilmesine yardımcı oldu ama tehlike yukarıda da belirttiğimiz gibi henüz azalmadı aksine artarak devam ediyor. Avrupa'da demokratların, demokrasi için birleşmekten başka çarelerinin kalmadığı bir süreç başladı. Bu, hemen her ülke için geçerli. Birleşerek kazanmak zayıflık değil aksine dayanışma, umudu güçlü kılıyor. Kötülere karşı nasıl olursa olsun kazanmak iyidir.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 11 Jul 2024 04:40:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Fransa-1.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupa&#039;da demokrasi: Şeytan aldı götürdü...</title>
                <category>DOSYA&gt;Avrupa&#039;nın Seçimi</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupada-demokrasi-seytan-aldi-goturdu-6014</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupada-demokrasi-seytan-aldi-goturdu-6014</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa'da demokrasi: Şeytan aldı götürdü...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Sonuç olarak, aşırı sağın yükselişi geleneksel merkez siyasetin gerilemesiyle doğru orantılı bir şekilde devam ediyor. Demokrasilerde seçmenin oy verme davranışlarında artık yeni dinamikler etkili. Bu dinamiklerin başında "sosyal medya" geliyor. Almanya'da neofaşist parti Almanya için Alternatif (AfD), AP seçimlerinde genç seçmenin en fazla oy verdiği parti oldu. Bunun için yatıp kalkıp TikTok'a dua ediyor olmalı Alman faşistler.</strong>

26 Mayıs 2014 sabahı... Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin vatandaşları, Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin ardından aslında içinde bulunduğumuz zamanların habercisi olan yeni bir güne endişe içinde uyandılar. Çünkü bu seçimde aşırı sağ, kendisinden beklenmeyecek ölçüde önemli bir başarıya imza atarak, "Avrupa siyasetinde ben de varım" dedi. O "endişe" hiç sönümlenmeden, giderek büyüyerek 10 yıl sonrasına taşındı ve o günlerde sadece "biz de varız" demekle yetinen aşırı sağcılar artık "Avrupa bana ait" diyor. Son AP seçimlerinde neofaşistler lehine ortaya çıkan tablo, bu söylemde çok da haksız olmadıklarını gösteriyor.

Mayıs 2014'teki seçimin ardından dönemin AP Başkanı Alman kökenli sosyal demokrat politikacı Martin Schulz, "Avrupa Birliği için kötü bir gün" demişti. Bugün bir başka Alman kökenli Hristiyan demokrat politikacı AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, partisinin (CDU) Almanya'daki galibiyetini kutlayıp, koltuğu için neofaşistlerle pazarlığa tutuşuyor. Bu görüntü, Avrupa'da siyasi psikolojinin uğradığı değişim konusunda fikir sahibi olmamıza yardımcı oluyor aynı zamanda.

Buralara nasıl gelindi peki? Merkez siyasetteki sol ve sağ partilerin "benzeşme sorunu" perspektifinde komformist ve soluk politik alanlara hapsolmaları neofaşistlere zirve yolunu açtı. Sol partilerin kıtada gelişen yeni sosyo-ekonomik koşulları anlayamaması ve beraberinde bu koşullara uyum sağlayamaması, giderek kamplara ayrışan Avrupa toplumlarını bir araya toplama yeteneklerini kaybetmelerine neden oldu. Hatta sol partiler, bu süreçte doğal tabanları olarak görülen emekçi sınıfını örgütleyemez hale geldiler. İşte neofaşistler tam bu noktada devreye girdi. Ekonomide yaşanan dönüşümler ve bu dönüşümlerden muzdarip olup işsiz kalan sol seçmene, emekçilere seslenmeye başladılar. Bugün yaşanan umutsuzluk sarmalının başrolünde yer alan merkez sağ partiler, oy kaybettikçe aşırı sağcı argümanlara sarıldılar. Popülist/ırkçı söylemlerin kendilerini kurtaracağını düşündüler. Örneğin, Fransa'da güya merkez sağın adayı Nicolas Sarkozy, 2012 seçimlerinde neredeyse Marine Le Pen'in kampanyasını taklit etti. Hatta Le Pen'in Sarkozy'e, "Ayıp olmuyor mu Nicolas? Başkası olma kendin ol diye" sitem ettiği dahi rivayet olunur. Şaka bir yana kısacası merkez sağ vaziyeti kurtarmak için neofaşist diskura sarıldıkça daha da dibi gördü.

İşte böyle gelindi özetle içinde bulunduğumuz zaman dilimine. Örneğin, Almanya'da, "Korkmayın ya şu AfD'den. Sadece doğudan oy alıyor" denilirken, AfD'nin mikro-milliyetçi bir siyasi yapı olmadığı aksine ülke genelinde ciddi bir oy potansiyeli olduğu AP seçiminde görüldü.
<blockquote><em><strong>Açık olan şu ki neofaşistler, AP'nin sağladığı olanakları insanların beyinlerini iğfal etmek için kullanıyorlar. Son seçimin ardından görüldü ki neofaşistler artık demokrasiye düzenledikleri sözlü saldırıların yanı sıra AB içerisindeki güçlü pozisyonlara da talip olacaklar. Nitekim, İtalya'nın Mussolini hayranı Başbakanı faşist Giorgia Meloni'nin güçlü koltuklara doğru yaptığı ısrarlı hamleleri konuşuyor Avrupa kamuoyu günlerdir.</strong></em></blockquote>
Bugünden bakıldığında neofaşist fraksiyonların, AP'de oluşturacağı tehlikenin büyüklüğü hakkında net yargılara varmak pek mümkün değil. Bu fraksiyonlar, son AP seçimlerinde sandalye sayılarını önemli miktarlarda artırdılar. Siyaset Bilimci Jan Rettig, neofaşistlerin sandalye sayılarını artırmalarının parlamentoda yapacakları konuşmalarda alacakları süreyi de uzatacağına dikkati çekiyor. Rettig, faşist milletvekillerinin söz haklarını, salt ideolojilerinin propagandasını yapmak için kullandıklarını anımsatarak, "Sağcı milletvekilleri, demokrasi karşıtı pozisyonlarını anlatmak için kendilerine ayrılan konuşma süresini geniş ölçüde kullanıyorlar ancak gerçekten politik katkı gerektiren işlerde kendilerini pek göremiyoruz" diyor. Göremezsiniz çünkü bu katkıyı sunacak bir entelektüel alt yapıları bulunmuyor. Ağızlarını her açtıklarında dışarıya "öteki"ye karşı besledikleri ırkçı nefret taşıyor, o kadar...

Açık olan şu ki neofaşistler, AP'nin sağladığı olanakları insanların beyinlerini iğfal etmek için kullanıyorlar. Son seçimin ardından görüldü ki neofaşistler artık demokrasiye düzenledikleri sözlü saldırıların yanı sıra AB içerisindeki güçlü pozisyonlara da talip olacaklar. Nitekim, İtalya'nın Mussolini hayranı Başbakanı faşist Giorgia Meloni'nin güçlü koltuklara doğru yaptığı ısrarlı hamleleri konuşuyor Avrupa kamuoyu günlerdir.

Bu bağlamda Fransa'da, ilk turu geçtiğimiz hafta sonu düzenlenen erken seçime de değinmek gerekiyor. Bu seçime ilişkin olarak en çok dile getirilen cümle, "Macron ayağına sıktı" oluyor. Ülkeyi erken seçime götüren Macron'un ittifakı ilk turda çöktü. Bir önceki seçimi sol oylarla kazanan ve hemen ardından ülkeye aşırı sağcı politikalar dayatan Macron, seçim öncesinde adeta "Ne olur aşırı sağcılara oy vermeyin" diye yalvardı seçmene ama aşırı sağın bu derece öne çıkmasının belki de birincil nedeni hep belirttiğimiz gibi "merkez sağ" ne yazık ki. Neofaşistlere yönelen seçmeni daha da faşistleşerek geri almaya çalışan muhafazakârlar ve liberaller, Avrupa'daki siyasi paradigmada telafisi çok zor olacak bir kırılmaya neden oldular. Şöyle ki göçmenlere yönelik ırkçı söylemleri sık sık yineleyerek, bu söylemlerin normalleşmesine katkı sunarak siyasetin merkezini bu söylemlerin gerçek sahibi olan neofaşistlere teslim etmiş oldular.

Bununla birlikte erken seçimin birinci turunu önde tamamlayan Ulusal Birlik'in (RN) lideri Marine Le Pen'in, "Vatansever partiler, halklarına özgürlüklerini geri vermek istiyor" söylemi elbette gelişigüzel sarf edilmiş değil. Bu cümlede, Avrupa Birliği'nin de "birlik" olarak yoluna devam edip edemeyeceğinin ipuçları gizli aslında. Zira neofaşistlerin, "AB'yi ülkelere pranga vuran bir sistematik" olarak algıladıkları sır değil. Muhafazakârların sırtına binerek siyasetin merkezine taşınan neofaşistler, artık başrolde. Bu nedenle neofaşist partileri "protesto oylarının yöneldiği yapılar" olarak değerlendirme çabasından vazgeçilmesi gerekiyor. Bu partilerin varlıkları bir siyasi kaza ya da güncel politik durumla ilgili değil. Onlar artık Avrupa siyaset sahnesinin en gerçek karakterleri. Bu bağlamda, demokratik cephede yer alan sağdan ya da soldan her partinin bundan sonraki en önemli görevi, neofaşist partilerin ve onları besleyen ideolojilerin neden olacağı tahribata ilişkin vatandaşları bilgilendirmek olmalı. Zira, Avrupalıların 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yaşadıkları travmaları unuttukları görülüyor.
<blockquote><em><strong>Almanya'da neofaşist parti Almanya için Alternatif (AfD), AP seçimlerinde genç seçmenin en fazla oy verdiği parti oldu. Bunun için yatıp kalkıp TikTok'a dua ediyor olmalı Alman faşistler. Diğer yandan, AB'den bir beklentisi kalmamış, kitlesel göçlerin şokunu yemiş Avrupalıların aşırı sağ partilere yönelmesi yadırganmamalı.</strong></em></blockquote>
Öte yandan, evet Fransa'daki parlamento seçimlerinin ilk turunda Macron'un ittifakı ağır bir yenilgiye uğradı. Peki şimdi ne olacak? Şu olacak, Macron yeniden sol ile flört etmeye başlayacak ama bu kez güçlü olan taraf sol ittifak. Çünkü Le Pen'in ardından ilk turu epeyce yüksek bir oy oranıyla ikinci tamamladılar. Macron'un solculara artık "benim etrafımda birleşelim" deme şansı yok bana göre. Bir de önceki seçimde ikinci turda sol seçmenin oyu ile seçilip aşırı sağa dümen kırmasının unutulduğunu sanmıyorum. Bu kez sandıkta birleşme solun şartlarının kabulü ile mümkün olacaktır diye düşünüyorum. Fransa siyaseti uzmanı, Siyaset Bilimci Ronja Kempin, aşırı sağa karşı birleşme sürecine ilişkin olarak, "Seçim akşamından bu yana ülkede büyük bir hareketlilik var. Cumhurbaşkanı'nın itifakı ve sol ittifak Yeni Halk Cephesi arasında RN'ye karşı birleşme girişimleri görüyoruz. Fransızlar buna 'Cumhuriyetçi Birlik Cephesi' diyorlar. Dolayısıyla RN'nin ikinci turda kaç sandalye kazanacağı henüz belli değil" yorumunu yapıyor.

Kempin ayrıca, ülkede birçok Fransız'ın Macron'u, "merkez siyasete zarar vermekle" suçladığına dikkati çekerek, "merkez sağ siyasetin toplumsal bölünmede ne kadar sorumluluğu var" sorusunu yöneltiyor. Doğru bir soru. Bu soru, Almanya için de geçerli. Yukarıda da belirttiğim gibi çok fazla sorumluluğu var. Bu noktada, insanların şimdi gidip, "demokrasiyi kurtarsın" diye merkez sağ partilere oy vermesinin anlamsızlığı yakıcı bir sorun olarak beliriyor.

Sonuç olarak, aşırı sağın yükselişi geleneksel merkez siyasetin gerilemesiyle doğru orantılı bir şekilde devam ediyor. Demokrasilerde seçmenin oy verme davranışlarında artık yeni dinamikler etkili. Bu dinamiklerin başında "sosyal medya" geliyor. Almanya'da neofaşist parti Almanya için Alternatif (AfD), AP seçimlerinde genç seçmenin en fazla oy verdiği parti oldu. Bunun için yatıp kalkıp TikTok'a dua ediyor olmalı Alman faşistler. Diğer yandan, AB'den bir beklentisi kalmamış, kitlesel göçlerin şokunu yemiş Avrupalıların aşırı sağ partilere yönelmesi yadırganmamalı.

Aşırı sağa oy verilmesini artık ideolojik bir siyasal davranış olarak kabul etmek gerekiyor. Bu nedenle, aşırı sağcı seçmenin oy verme tutumunun süreklilik arz edeceğini ve bu partilerle seçmeni arasındaki bağın kısa vadede zayıflamayacağını görmek lazım. Merkez siyasete ait partilerin artık "şikayet siyaseti"ni bırakıp, Avrupalıların neofaşist tehlikeye karşı gerçek anlamda uyarılmasına yönelik politikalar üzerinde çalışmaları önem arz ediyor. Aksi halde tünelin ucundaki ışık giderek zayıflıyor.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 04 Jul 2024 04:40:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/almanya.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AP seçimlerinde Yeşiller&#039;in güç kaybı: Nedenler ve sonuçlar</title>
                <category>DOSYA&gt;Avrupa&#039;nın Seçimi</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ap-secimlerinde-yesillerin-guc-kaybi-nedenler-ve-sonuclar-5835</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ap-secimlerinde-yesillerin-guc-kaybi-nedenler-ve-sonuclar-5835</guid>
                <description><![CDATA[AP seçimlerinde Yeşiller'in güç kaybı: Nedenler ve sonuçlar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong><span class="s2">AP seçimleri Yeşiller açısından kıta ölçeğinde bir bütün olarak değerlendirildiğinde, </span><span class="s2">Yeşiller'in</span><span class="s2"> seçim kampanyalarında iklim değişikliğine atfen sık sık ve ısrarla kullandıkları "kıyamet </span><span class="s2">retoriği"nin</span><span class="s2"> de seçmenlerde eski etkiyi yaratmadığı anlaşılıyor. Sürekli korkutucu senaryolar dinleyen seçmen, bu tür söylemlere karşı hızla duyarsızlaştı. Gençlerin, "Almanya'dan göçmenleri gönderip, size daha güzel bir gelecek kuracağız" diyen </span><span class="s2">neofaşist</span> <span class="s2">AfD'ye</span></strong><span class="s2"><strong> yönelmesini bu durumu somutlayan bir gelişme olarak değerlendiriyorum.</strong> </span></span>

<span class="s3">Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin ardından sonuçları değerlendirirken genellikle kazananları konuştuk. "</span><span class="s3">Neofaşistler</span><span class="s3"> oylarını artırmaya devam ediyor", "Muhafazakârlar birinci oldu" vs... Peki ya kaybedenler? Örneğin; bir önceki seçimin yıldızı Yeşiller... Avrupa antifaşist cephesinin önemli bileşenlerinden olan Yeşiller, bir önceki seçime göre büyük oranlarda oy kaybederek tabir yerindeyse "çakıldı".    </span>

<span class="s3">AP seçimlerinde, </span><span class="s3">Yeşiller'in</span><span class="s3"> kıta genelinde büyük güç kaybına uğramasının sonuçları olacaktır elbette. Öncelikli olarak bu </span><span class="s3">durum,</span><span class="s3"> hem Avrupa siyasetinde hem de çevre politikalarında önemli değişimlerin habercisi olabilir. Bu bağlamda, demokrasinin selameti açısından, </span><span class="s3">Yeşiller'deki</span><span class="s3"> bu düşüşün altında yatan sebepler ile bu durumun sonuçları ve etkilerinin oluşumuna katkıda bulunabileceği olası senaryolar üzerine kapsamlı bir analiz yapmak oldukça önemli.</span>

<span class="s3">Bununla birlikte, AP seçimleri Yeşiller açısından kıta ölçeğinde bir bütün olarak değerlendirildiğinde, </span><span class="s3">Yeşiller'in</span><span class="s3">seçim kampanyalarında iklim değişikliğine atfen sık sık ve ısrarla kullandıkları "kıyamet </span><span class="s3">retoriği"nin</span><span class="s3"> de seçmenlerde eski etkiyi yaratmadığı anlaşılıyor. İklim değişikliğinin </span><span class="s3">aciliyetine</span><span class="s3">dikkat çekmek için kullanılan sert diskurun seçmenin oy tercihi üzerinde olumsuz bir etki yarattığını düşünüyorum. Sürekli korkutucu senaryolar dinleyen seçmen, bu tür söylemlere karşı hızla duyarsızlaştı ve partinin "olası </span><span class="s3">kıyamet"e</span><span class="s3"> ilişkin sunduğu çözümleri yetersiz bulmaya başladı. Özellikle genç seçmen, daha yapıcı ve umut verici söylemler dinlemek istiyor. Gençlerin, "Almanya'dan göçmenleri gönderip, size daha güzel bir gelecek kuracağız" diyen </span><span class="s3">neofaşist</span> <span class="s3">AfD'ye</span><span class="s3"> yönelmesini bu durumu somutlayan bir gelişme olarak değerlendiriyorum. </span>

<span class="s3">Almanya ve İsviçre, </span><span class="s3">Yeşiller'in</span><span class="s3"> en güçlü olduğu ülkeler. Ancak, son seçimlerde Yeşiller bu iki ülkede de ciddi oy kayıpları yaşadı. Almanya'da Ekonomi Bakanı Robert </span><span class="s3">Habeck'in</span><span class="s3"> seçim kampanyasında kullandığı sert dil, seçmen üzerinde beklenen etkiyi yaratmadı. İsviçre'de ise yine Yeşiller Partisi Başkanı Lisa </span><span class="s3">Mazzone</span><span class="s3"> ve Genel Sekreter </span><span class="s3">Rahel</span><span class="s3">Estermann'ın</span><span class="s3"> iklim değişikliğine ilişkin söylemleri, seçmenlerin partiden uzaklaşmasına neden oldu. Seçmen, oy vermeyerek, </span><span class="s3">Yeşiller'in</span><span class="s3"> resmettiği olası felaket senaryolarına yönelik sundukları çözümlerin, pek de çözüm olmadığını ifade etmiş oldu. </span><span class="s3">Yeşiller'in</span><span class="s3"> iklim değişikliği meselesini "olası bir kıyamet" tablosu eşliğinde anlatırken, bu kıyamete ilişkin sağlam olmayan, basit çözüm önerileriyle gelmeleri seçmende, "Çok abartıyorlar. Öyle olmasa konuyu daha fazla ciddiye alırlar ve daha gerçekçi önerilerle gelirlerdi" duygusunun belirmesine neden oldu.  </span>
<blockquote>
<p class="s4"><em><strong><span class="s2">AP seçimlerinde, </span><span class="s2">Yeşiller'in</span><span class="s2"> yaşadığı güç kaybı, birçok faktörün birleşiminin bir sonucu olarak görülmeli. Kıyamet söylemleriyle desteklenen "panik retoriği", nükleer enerji </span><span class="s2">konusundaki tutum, parti içi çatışmalar ve muhafazakâr seçmenin tepkisini, partinin yaşadığı "çakılma" halinin bileşenleri olarak değerlendirmek gerekiyor.</span></strong></em></p>
</blockquote>
<h2><span class="s2">KIYAMET RETORİĞİNİN OLUMSUZ YANSIMASI </span></h2>
<span class="s3">Diğer yandan, </span><span class="s3">Yeşiller'in</span><span class="s3"> kıyamet retoriği ve nükleer enerjiye karşı sert tutumu, özellikle "muhafazakâr </span><span class="s3">seçmen"in</span><span class="s3"> partiden uzaklaşmasına neden oldu. Bu seçmen grubu, iklim değişikliği ile mücadelede daha pragmatik bir yaklaşım benimseyen partilere yöneldi. Almanya'da Hristiyan Demokratlar (CDU), bu grubu kendisine çekmeyi başardı. Muhafazakâr seçmen, </span><span class="s3">Yeşiller'in</span><span class="s3"> sunduğu radikal çözümler yerine, sanayi ve ekonomik büyümeyi de göz önünde bulunduran çevre politikalarını tercih etti.</span>

<span class="s3">Bu bağlamda, AP seçimlerinde, </span><span class="s3">Yeşiller'in</span><span class="s3"> yaşadığı güç kaybı, birçok faktörün birleşiminin bir sonucu olarak görülmeli. Kıyamet söylemleriyle desteklenen "panik retoriği", nükleer enerji konusundaki tutum, parti içi çatışmalar ve muhafazakâr seçmenin tepkisini, partinin yaşadığı "çakılma" halinin bileşenleri olarak değerlendirmek gerekiyor. </span>

<span class="s3">Avrupa'nın geneline ilişkin bir değerlendirme yapacaksak olursak; Belçika, Fransa, Almanya ve İtalya, liberallerin ve Yeşillerin en ağır yenilgileri yaşadığı anahtar ülkeler arasında yer alıyor. İnsan onuruna yakışır konutlara erişim eksikliği, yüksek enflasyon oranları ve Ukrayna'daki savaşa verilen ulusal tepkiler ile birlikte aşırı sağın bu rüzgârı arkasına almasının Yeşillerin gerilemesinde elbette payı bulunuyor. </span>

<span class="s3">Öte yandan, Avrupa genelinde, geleneksel partiler yerini yeni ve farklı siyasi hareketlere bırakıyor. Burada son AP seçimlerinde büyük bir çıkış yakalayan Avrupa yanlısı sol/liberal parti "Volt" örnek olarak gösterilebilir. Bu durum, Yeşillerin seçmen tabanını genişletmekte zorlanmasına neden oluyor. Ayrıca, sağ merkez partilerin ve aşırı sağın artan popülaritesi, Yeşillerin oylarını bölerek güç kaybetmesine yol açtı. </span>

<span class="s3">Yukarıda da belirttiğim gibi rakip partilerin stratejilerinin de Yeşillerin başarısızlığında payı var. Özellikle merkez sağ ve sol partiler, "çevre" ve "sosyal adalet" konularında daha </span><span class="s3">proaktif</span><span class="s3"> politikalar benimseyerek, Yeşillerin oy tabanını kendilerine çekmeyi başardılar. </span>

<span class="s3">Alman </span><span class="s3">Yeşiller'den</span><span class="s3"> politikacı Terry </span><span class="s3">Reintke</span><span class="s3">, AP seçimlerinin ardından yaptığı açıklamada, AP'deki anti-demokratik güçlerin yükselişine dikkati çekti. AP'de istikrarlı demokratik çoğunluğa ihtiyaç olduğunu vurgulayan </span><span class="s3">Reintke</span><span class="s3">, </span><span class="s3">Yeşiller'in</span><span class="s3">zayıf seçim performansında Korona salgı, Rusya-Ukrayna savaşı ve enflasyonun etkilerinin etkili olduğunu söyledi. </span>

<span class="s3">Görünen o ki bir zamanlar Yeşil siyaset için potansiyel olarak erişilebilir olan seçmen grupları bu kez büyük ölçüde </span><span class="s3">demobilize</span><span class="s3"> oldu. Yakın geçmişte Yeşilleri "siyasi alternatif" olarak tercih eden çok sayıda seçmenin, Yeşillere sırtını döndüğünü ya da sandığa gitmediğini görüyoruz. Bu </span><span class="s3">demobilizasyonun</span><span class="s3"> kalıcı olmaması için Avrupa seçimlerindeki kampanyanın eleştirel bir incelemesinin yardımcı olabileceğini düşünüyorum. </span>

<span class="s3">Peki </span><span class="s3">Yeşiller'in</span><span class="s3"> toparlanma şansı var mı? Bu, nasıl bir özeleştiri süreci işletecekleriyle ilgili. Öncelikle, politikalarını seçmenlerin ekonomik ve güvenlik endişelerini göz önünde bulundurarak yeniden şekillendirmeleri gerekiyor. Ayrıca, yerel düzeyde daha etkili kampanyalar yürüterek ve seçmenlere somut çözümler sunarak güven tazelemeleri iyi olur. </span>

<span class="s3">Sonuç olarak, Yeşiller, Avrupa Parlamentosu'ndaki diğer partilerle </span><span class="s3">işbirliği</span><span class="s3"> yaparak ve politikalarını daha geniş bir seçmen kitlesine hitap edecek şekilde revize ederek yeniden güç kazanabilirler. </span>
<blockquote><span style="font-size: 16px;"><em><strong><span class="s2">Almanya'da birçok insan tabiri caizse doğu eyaletlerde yapılacak seçimleri "korku dolu gözler" ile bekliyor. Burada, kendisi ile -çok zor olsa da- çalışmayı kabul edecek bir parti bulursa faşist partinin eyalet hükümetleri kurma riskinden bahsediyoruz.</span></strong></em></span></blockquote>
<h2><span class="s2">DOĞU ALMANYA'DA SEÇİM KORKUSU  </span></h2>
<span class="s3">Yukarıda değindiklerimiz perspektifinde Almanya'nın doğusundaki eyaletlerde Eylül ayında yapılması planlanan seçimlere de değinmek istiyorum. Doğu eyaletleri için söylenecek ilk şey sanırım aşırı sağcı parti Almanya için </span><span class="s3">Alternatif'in</span><span class="s3"> (</span><span class="s3">AfD</span><span class="s3">) kalesi olmaları. AP seçimlerinde faşist parti doğuyu silip süpürdü adeta. Bunun birçok nedeni var ama yazının bu kısmında faşist partinin bölgede güçlü olmasının yarattığı tedirginlikten bahsetmek istiyorum.</span>

<span class="s3">Berlin Hür Üniversitesi </span><span class="s3">Otto-Suhr</span><span class="s3"> Siyasi Bilimler Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. </span><span class="s3">Thorsten</span> <span class="s3">Faas</span><span class="s3">, bu konuyu değerlendirirken, "Doğu Almanya'da seçmenlerle partiler arasındaki bağlar çok daha gevşek. Bu da yerleşik partilerin orada başarılı olmasını gerçekten çok daha zor hale getiriyor. Hükümetten memnuniyetsizlik de orada çok daha fazla. Bu yüzden 'tepki partilerine' daha sık oy veriliyor" diyor. </span>

<span class="s3">AfD’nin</span><span class="s3"> Almanya’nın doğusundaki başarısına ilişkin olarak, buradaki faktörün </span><span class="s3">AfD</span><span class="s3"> içindeki kişiler olmadığını ifade ederek, "</span><span class="s3">AfD</span><span class="s3">, Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş ve göç konularına ilişkin diğer partilerden farklı pozisyonları savunuyor. Bu, Doğu Almanya'da geniş destek buluyor ve hükümete yönelik memnuniyetsizlik de özellikle Doğu Almanya'da çok yüksek” dedi. </span><span class="s3">Faas</span><span class="s3">, </span><span class="s3">AfD’nin</span><span class="s3"> bunu sistematik olarak kullanmaya çalıştığını ve başarılı olduğunu belirtiyor. </span>

<span class="s3">Özetle, Almanya'da birçok insan tabiri caizse doğu eyaletlerde yapılacak seçimleri "korku dolu gözler" ile bekliyor. Burada, kendisi ile -çok zor olsa da- çalışmayı kabul edecek bir parti bulursa faşist partinin eyalet hükümetleri kurma riskinden bahsediyoruz. Doğuda bazı küçük belediyeleri ele geçiren </span><span class="s3">AfD'lilerin</span><span class="s3"> ilk icraatı, Nazi rejiminin Yahudi soykırımı yapmakta kullandığı toplama </span><span class="s3">kapmlarına</span><span class="s3"> öğrencilerin yaptığı ziyaretleri kısıtlamak oldu. Aslında "soykırım diye bir şey olmadığını" öne süren </span><span class="s3">neofaşistlerin</span><span class="s3"> ilk icraatlarının bu olması pek yadırganacak bir hâl değil. </span>

<span class="s3">Almanya'yı Eylül ayında yoğun bir gündem bekliyor. Bu sadece seçimle ilgili değil. Alman demokrasisinin direkt kendisiyle ilgili. Diğer yandan, hükümet için zor bir dönem. Koalisyonu oluşturan tüm partiler AP seçimlerinde büyük miktarlarda oy kaybetti ancak erken seçim Almanya'da pek rastlanan bir durum değil. Karışık bir dönem, karışık bir Almanya... </span>

<span class="s3">Herkese kolay gelsin.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 27 Jun 2024 04:48:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/IMG_0031.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupalı muhafazakârlar aşırı sağa direnebilir mi?</title>
                <category>DOSYA&gt;Avrupa&#039;nın Seçimi</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupali-muhafazakarlar-asiri-saga-direnebilir-mi-5695</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupali-muhafazakarlar-asiri-saga-direnebilir-mi-5695</guid>
                <description><![CDATA[Avrupalı muhafazakârlar aşırı sağa direnebilir mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Avrupa demokrasisi ve merkez siyasetin direnç kapasitesini belirleyecek olan kriter, muhafazakârların aşırı sağcılar ile kuracakları ilişkinin tonu olacak. Yani aşırı sağcılar mı merkeze kayacak yoksa muhafazakârlar mı daha sağa yönelecek? Bu denklemde, ideolojik kurgu açısından daha zayıf olan ve aşırı sağcı diskura eğilimi olan muhafazakârların zehirlenen taraf olacağına inanıyorum. Bu da merkez siyasetin artık iç kaleyi de teslim etmesi anlamına geliyor.</strong>

Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin ardından ortaya çıkan sıkıntılı tablo, kıtada aşırı sağcılar yükselirken siyasetin merkezinin varoluş mücadelesi içerisinde olduğunu gösterdi. Avrupa'da siyasetin merkezinin aşırı sağcılara bırakılması elbette Avrupa Birliği'nin (AB) bazı temel sorunlarla mücadele azmini de yaralayacaktır. Örneğin, AB'nin Rusya'dan gelen tehditlerden tutun da iklim değişikliğine kadar uzanan krizlerle baş etme kabiliyeti hızlı bir şekilde gerileyebilir.

AP seçimlerinin ardından hemen hemen her ülkede farklı yoğunluk derecelerinde olmak üzere aşırı sağcı siyasi yapıların güçlendiğini gördük. Ülkelerde Avrupa yanlısı politikacıların seçim değerlendirmelerine bakıldığında panik ve şok içerisinde oldukları anlaşılıyor. Neredeyse tümü ağız birliği etmişçesine "aşırı sağa karşı birlikte mücadele etmeliyiz" mesajını veriyor ama nasıl? Öncelikle bu mücadelenin hatlarını belirleyecek yöntem ve bir plan üzerinde anlaşılması lazım ancak bunun için artık paniklemeyi bırakıp masaya oturmak gerekiyor. Her ne koşulda olursa olsun Avrupa'nın yaşadığı hiçbir büyük kriz neofaşist partilerle aşılamaz. Çünkü neofaşist partiler, yukarıda da belirttiğim gibi Rusya ile yaşanan kriz olsun, iklim değişikliğiyle mücadele, göç meselesi, Çin ve ABD eksenli ticaret savaşları ya da AB'deki iç dayanışma sorunsalı; hiçbir şekilde bu problemli alanlarda çözüme ortak olmaya yanaşmıyorlar. Faşistlerin meselelere bakış açısı kendi ülkeleriyle sınırlı.

Görünen o ki AP seçimleriyle birlikte merkez siyaset, bir çöküş yaşasa da yıkılmamak için direniyor. Sağ ve sol merkez siyasetin söylem üstünlüğünü aşırı sağcılara kaptırmış olması sıkıntılı bir gelişme ama diğer yandan AP'de çoğunluğunu muhafaza etmesi de oldukça önemli. Kale düşmüş ama iç kaleye çekilmiş ve son savunma hattını burada kurmaya çalışan bir merkez siyaset görüntüsü hâkim.

Diğer yandan, aşırı sağın normalleşmesinin ve bu seçimde kazandığı başarının sorumlularından biri şüphesiz muhafazakârlar. Aşırı sağcılarla flört etmeye bayılan muhafazakârlar, aşırı sağcı söylemi belki de onlardan daha sert ve sık kullanıyorlar. Sonuç ortada. Muhafazakârlar sayesinde aşırı sağcı söylemin normalleştiği, toplumsal kabul gördüğü bir süreç başladı. Bu nedenle, muhafazakârların yapış yapış sevinç gösterileri eşliğinde AP seçimlerinde elde ettikleri zaferi kutlamayı bırakıp biraz utanmaları lazım ama ara ki bulasın. Avrupalı muhafazakârların artık tarihin hangi tarafında durmak istediklerine karar vermeleri ve renklerini belli etmeleri gerekiyor. Uzun uzun düşünüp, nazlanmak için zaman kalmadı. Demokrasi mi, aşırı sağcı vahşilik mi? Soru bu kadar basit.

AB perspektifinden bakınca, tabii ki aşırı sağın tam bir hakimiyetinden henüz söz etmek mümkün değil. Demokrasi cephesi, Avrupa'yı şekillendirme cesaretini gösterebilir ve AB'yi uluslararası bir güç olarak küresel politik sahaya entegre etmeyi başarabilirse aşırı sağ tehlikesi savuşturulabilir.

Öte yandan, aşırı sağcılar, bu seçim zaferinin işin en kolay kısmı olduğunu yakında anlayacaktır. Zira AB’nin dümenini kırmak, rotasını değiştirmek niyetini taşıyorlarsa çekirdek kadro İtalyanların neofaşisti Giorgia Meloni ve Fransızların neofaşisti Marine Le Pen'in, Brüksel'e ve onun temsil ettiği her şeye cepheden saldırmaları gerekecek. Aslında bu hedeflerini bir süredir çekinmeden dile getiriyorlar. Örneğin, Meloni, Madrid’de düzenlenen bir konferansta, "AB’nin bütünleşmesine son vermek ve yetkileri ulusal parlamentolara iade etmek istediklerini" ifade etmişti. AB'nin yeni ikilisinin önüne koyduğu büyük hedef bu. Meşum ikilinin Almanya gibi devasa bir ekonomik gücün desteği olmaksızın söylemlerini gerçeğe dönüştürüp dönüştüremeyeceklerini zaman gösterecek elbette.
<blockquote><em><strong>Öncelikle Fransa ve Almanya'nın bir zamanlar temsil ettiklerinin tam tersi olan yeni bir tür Avrupa ekseni oluşturmadan, bu ikilinin seçmenin oyunu alabilmek adına yarattıkları sahte kimlikleriyle yüzleşmeleri gerekecek. Her ikisi de son yıllarda merkez seçmenin oyunu almak için partilerindeki aşırı unsurları ve Avrupa karşıtlığını yumuşattı. Bu bağlamda, seçimde elde ettikleri rüzgârı arkalarına alıp, "hadi bakalım şu AB'yi biraz gevşetelim, herkes artık kendi işine baksın" demeleri kısa vadede pek mümkün görünmüyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>YUMUŞAMA ŞOVUNUN SONUNA GELİNDİ ARTIK </strong></h2>
Bunun yanı sıra, AP seçimlerinde ortaya çıkan sonucun ardından parlamentoda parti grupları arasında bir dizi manevra izleyeceğiz. Le Pen ve Meloni, diğer sağcı güçleri AB konusunda işbirliği yapmaya ikna etmeye çalışacaklar. Amaçları, merkez sağ hegemonyasına meydan okuyabilecek aşırı sağcı bir blok oluşturmak olacak. Öncelikle Fransa ve Almanya'nın bir zamanlar temsil ettiklerinin tam tersi olan yeni bir tür Avrupa ekseni oluşturmadan, bu ikilinin seçmenin oyunu alabilmek adına yarattıkları sahte kimlikleriyle yüzleşmeleri gerekecek. Her ikisi de son yıllarda merkez seçmenin oyunu almak için partilerindeki aşırı unsurları ve Avrupa karşıtlığını yumuşattı. Bu bağlamda, seçimde elde ettikleri rüzgârı arkalarına alıp, "hadi bakalım şu AB'yi biraz gevşetelim, herkes artık kendi işine baksın" demeleri kısa vadede pek mümkün görünmüyor.

Bununla birlikte, Avrupa'da sosyal demokrasiye, sosyalist sola ve Yeşiller'e desteğin azalması ne sosyal demokrasinin çok soluk ve konformist ne de sosyalist solun çok keskin olmasından kaynaklanıyor esasında. Bunlar da önemli etkenler ama Avrupa solu uzun bir zamandır politik gerçeklikten soyutlanmış, kimlikçi politikalara sıkışmış bir durumda. Gözlerinin önünde süregiden krizlere yönelik politika üretemiyorlar hatta sol doğal tabanı olan emekçileri dahi örgütleyemiyor. Önce kendilerine olan güveni ve devamında halkın güvenini kaybetmeleri bu görüntüye neden oldu. Oysa ki şu içinden geçilen süreçte yaşanan krizleri aşacak reçeteleri üretecek entelektüel donanım sadece sol partilerde var ama meydan maalesef her türden olumsuzluğun sorumlusu olarak salt göçmenleri işaret eden, kaba saba tavırlı faşistlere kaldı.
<blockquote><em><strong>Görülmesi gereken şu ki sorun, insanların "eşitlik" ve "toplumsal adalet" talep etmemeleri değil aksine insanlar bağıra bağıra bunları talep ediyor. Sorun, bu hedeflere ulaşma konusunda sol partilere güvenmemeleri. Sol partilerin bazılarının ideolojik tutumlarında sertleşmeleri, bazılarının da sisteme fazlaca bağımlı hale gelmesi halk ile aralarında yaşanan ayrışmayı körüklüyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SOL PARTİLERİN GÜVEN SORUNU</strong></h2>
Bu nedenle solun, insanlara bir şeyler vadetmeden önce program yenileme oyalanmalarını bir kenara bırakıp güvenilirliğini yeniden tesis etmesi gerekiyor. Görülmesi gereken şu ki sorun, insanların "eşitlik" ve "toplumsal adalet" talep etmemeleri değil aksine insanlar bağıra bağıra bunları talep ediyor. Sorun, bu hedeflere ulaşma konusunda sol partilere güvenmemeleri. Sol partilerin bazılarının ideolojik tutumlarında sertleşmeleri, bazılarının da sisteme fazlaca bağımlı hale gelmesi halk ile aralarında yaşanan ayrışmayı körüklüyor.

Tüm bunların yanı sıra Avrupa merkez siyasetinin aşırı sağcı baskıya direnme kabiliyetini artırması bir arada durabilmelerine bağlı. Burada zincirin zayıf halkası muhafazakârlar. Muhafazakârların, aşırı sağcılara karşı kalplerinde yaşadıkları "gizli aşka" daha fazla direnemeyeceklerini düşünüyorum. Örneğin, Alman muhafazakârlar (CDU), Eylül ayında doğu Almanya'da yapılacak eyalet parlamentosu seçimlerinden de zaferle çıkması beklenen neofaşist AfD için potansiyel ortak konumunda. AfD yetkilileri şimdiden, "CDU'ya sesleniyoruz, kazandığımız eyaletlerde bizimle çalışmazsanız oraların yönetilemez hale gelmesinden siz sorumlu olursunuz" şeklinde açıklamalar yapıyorlar. AfD'nin dile getirdiği bu söylemden hareket edecek muhafazakârların, "Ne yapalım yani, eyaletler parlamentosuz, başbakansız mı kalsın?" diyerek faşist koalisyonlara girebileceklerini düşünüyorum. Bu koalisyonlar belki de ileride ülke yönetiminde birlikte geçirilecek yıllar için prova niteliğinde olacaktır. Kimse, "Yok canım, bu kadarı da olmaz" demesin. Almanya'da, son 10 yılda "bu kadarı da olmaz" denilip de olan şeylerin listesine bakmalarını öneririm onlara o zaman. Unutulmasın ki bu ülke doğrudan parlamentoya yönelik bir neonazi darbe girişimi atlattı. Darbe planlayıcıları arasında eski bir AfD milletvekili ve yargıçlık yapan bir neonazi de vardı. Bu kadarı da oldu. Daha ne olsun?

Sonuç olarak, Avrupa demokrasisi ve merkez siyasetin direnç kapasitesini belirleyecek olan kriter, muhafazakârların aşırı sağcılar ile kuracakları ilişkinin tonu olacak. Yani aşırı sağcılar mı merkeze kayacak yoksa muhafazakârlar mı daha sağa yönelecek? Bu denklemde, ideolojik kurgu açısından daha zayıf olan ve aşırı sağcı diskura eğilimi olan muhafazakârların zehirlenen taraf olacağına inanıyorum. Bu da merkez siyasetin artık iç kaleyi de teslim etmesi anlamına geliyor. Kötü olan, Avrupa merkez siyasetinin en zayıf halkasının "acaba ne zaman aşırı sağa teslim olacaklar" diye korku dolu gözlerle takip edilen ve koltuk sayısı bakımından AP'de en güçlü grup olan muhafazakârlar olması. Bu bağlamda, muhafazakârlardaki yalpalamaların Avrupa demokrasisi için ağır bedelleri olacaktır.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Jun 2024 04:35:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/avrupa-parlamentosu-genel-kurul-oturumu-aa-1854721.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupa Parlamentosu seçimleri ve yarışan Avrupa tahayyülleri</title>
                <category>DOSYA&gt;Avrupa&#039;nın Seçimi</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupa-parlamentosu-secimleri-ve-yarisan-avrupa-tahayyulleri-5614</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupa-parlamentosu-secimleri-ve-yarisan-avrupa-tahayyulleri-5614</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa Parlamentosu seçimleri ve yarışan Avrupa tahayyülleri]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>AB’nin jeopolitik önemdeki adımlarından genişleme hamlesi de bu süreçten yara alabilir. İçlerinde Türkiye’nin de olduğu 9 aday ülkenin ve bir potansiyel aday ülkenin içinde olduğu genişleme sürecine hazırlık olarak öngörülen AB’nin kurumsal reformu aşırı sağın güçlendiği bir AB’de oldukça zorlu bir sürece dönüşebilir.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">2024 dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi AB için de önemli bir seçim yılı. Avrupa Parlamentosu’nun (AP) üyelerini seçmek üzere yapılan seçimler bu sene 10’uncu kez yapıldı. 6-9 Haziran tarihlerinde 27 AB üyesi ülkede yapılan ve Avrupa seçimleri olarak adlandırılan bu seçimler ile türünün tek örneği olan, çok uluslu AP’nin 720 üyesi belirleniyor. 27 AB üyesi devlette yapılan seçimler ile her ülke nüfusu ile doğru orantılı sayıda vekili AP’ye göndermiş oluyor. Ancak bu vekiller seçildikten sonra AP’de ulusal temsil temelinde değil, siyasi grup temelinde görev yapıyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Seçime giren ulusal partilerin mensubu oldukları çokuluslu parti grupları AP’deki siyasi dağılımı belirliyor. Örneğin bir Alman seçmen oyunu Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) Partisine verdiğinde, seçtiği vekil AP’de CDU’nun üyesi bulunduğu Avrupa Halklar Partisi bünyesinde görev yapıyor. Ulusal bir parti henüz herhangi bir parti grubunun üyesi değilse veya Almanya siyasetinin radikal sağ partisi olan Almanya için Alternatif (AfD) Partisi’nin durumunda olduğu gibi mensubu olduğu parti grubundan atılmışsa veya aday bağımsız olarak seçime girmiş ve seçilmişse bağımsız üye olarak da görev yapabiliyor. Yeni bir parti grubu oluşturmak da mümkün ancak bunun için en az yedi farklı ülkeden 23 AP üyesinin bir araya gelmesi gerekiyor. </span>
<blockquote><em><b>Siyaset bilimciler Karlheinz Reif ve Hermann Schmitt’e atıfla, Avrupa seçimleri genellikle ulusal hükümetlere yönelik tepki veya güven oylamasına dönüşen “ikinci sırada gelen” seçimler olarak adlandırılır. AP’nin AB kurumsal sistemi içinde ve karar alma sürecindeki artan önemine rağmen ulusal veya yerel seçimler kadar önem verilmez ve rağbet görmez. Bunun yanı sıra genellikle oy vermeye gidenler tepkilerini ve kızgınlıklarını veya huzursuzluklarını yansıtmak ve hükümetlerine ve siyasetçilerine bir mesaj vermek için seçimleri bir araç olarak kullanırlar. Bu açıdan aşırı sağa giden oyları yadırgamamak gerekir. </b></em></blockquote>
<h2><b>AP SEÇİM SONUÇLARINA BAKIŞ: AŞIRI SAĞIN KONUMU</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Seçimler öncesinde aşırı sağ olarak nitelendirilen aşırı milliyetçi, yerlici ve Avrupa şüphecisi partilerin yükselişi endişe kaynağı olmuştu. Seçim sonuçlarına baktığımızda merkez sağ ve solda yer alan üç parti grubunun toplamda 400 sandalye kazanarak AP çoğunluğuna sahip olduğunu görüyoruz. Merkez sağ ulusal partilerin oluşturduğu çokuluslu parti gruplarından Avrupa Halklar Partisi (EPP) 186 sandalye ile birinci parti olurken, Sosyalist ve Demokratlar Grubu 135 sandalye ile ikinci sırada geldi. Üçüncü sırada ise liberal sağ olarak adlandırabileceğimiz Avrupa’yı Yenile parti grubu geliyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Parti grupları arasında en fazla oy kaybedenleri 23 sandalyelik kayıp ile Avrupa’yı Yenile adlı liberal grup ve 18 sandalye kayıp ile Yeşiller oluşturuyor. Aşır sağ partilerden oluşan iki Grup olan ‘Avrupa Muhafazakar ve Reformcuları’ ile ‘Kimlik ve Demokrasi’ Grupları ise toplamda 13 sandalye kazanmış oldu. Aşır sağ kendi içinde çok parçalı ve çok başlı bir yapıya sahip ve tek bir blok halinde hareket edemiyor. Ayrıca Ukrayna’ya verilen destek, AB politikalarına yaklaşımlar, kültürel kimlik gibi konularda aralarında önemli ayrışmalar bulunuyor. Almanya’daki seçimlerde Hıristiyan Demokratların arkasından ikinci sırada gelen aşırı sağ ‘Almanya için Alternatif’ (AfD) Partisi ise şu anda hiçbir siyasi gruba ait değil. Ancak 15 sandalye ile AP’de temsil edilecek. AfD üyesi bulunduğu Kimlik ve Demokrasi Grubundan, partinin önde gelen adaylarından Maximilian Krah’ın Nazi SS’lerin aslında suçlu olmadıkları ile ilgili yaptığı açıklama üzerine atılmıştı. Parti, Kimlik ve Demokrasi Grubu’na tekrar dönmek amacıyla Krah’ı AP’ye göndermeme kararı aldı. 15.2 31.5</span>

<span style="font-weight: 400;">AP seçimlerinin en ilgi çekici sonuçlarından biri ise ulusal siyaset üzerinde doğurduğu sarsıcı etki oldu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron seçimleri aşırı sağ Ulusal Birlik Partisi’nin oyların % 31,5’ini alarak ilk sırada tamamlaması ve kendi partisi olan Rönesans’ın % 15,2 ile ancak yarısı kadar oy alabilmesi sonrasında Parlamentoyu feshetme ve erken seçime gitme kararı aldı. Belçika’da da Başbakan Alexander De Croo aynı şekilde aşırı sağ Vlaams Belang’ın başarısı üzerinde istifa edeceğini açıkladı. Almanya’da ise koalisyon hükümetinin lideri Olaf Scholz’un Partisi Sosyal Demokratların oyların % 14’ünü alarak CDU ve AfD’nin ardından üçüncü sırada gelmesi ve iki koltuk kaybetmesi ile koalisyon ortağı Yeşillerin % 11 oyla dördüncü sırada gelmesi  ve dokuz koltuk kaybetmesi sebebiyle istifa çağrıları yapılsa da bu gerçekleşmedi. Aşırı sağın iktidarda olduğu İtalya’da Başbakan Giorgia Meloni’nin Partisi İtalya’nın Biraderleri oyların % 29’unu alarak seçimleri ilk sırada tamamladı. Avusturya’da da skandallarla gündeme gelen aşırı sağ Özgürlük Partisi (FPÖ) oyların % 25’ini alarak seçimleri ilk sırada tamamladı. </span>

<span style="font-weight: 400;">AP’de merkez sağ EPP Grubunun üyesi olan ancak otoriterlik yanlısı siyaseti sebebiyle aşırı sağ olarak nitelendirilebilen Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın Partisi Fidesz de seçimlerden birinci parti olarak çıkarken, Fidesz’den ayrılarak yeni bir oluşuma giden Peter Magyar’ın Partisi Saygı ve Özgürlük ise ikinci oldu. İlk defa AP’de temsil edilecek olan Saygı ve Özgürlük Partisi merkez sağ EPP lideri Manfred Weber’den davet alırken, Orban  Meloni’nin Partisi olan İtalya’nın Biraderlerinin olduğu aşırı sağ partileri bünyesinde barındıran Avrupa Muhafazakar ve Reformcuları Grubuna göz kırpıyor. Polonya’da ise Fidesz gibi otoriterlik yanlısı politikaları ile dikkat çeken Hukuk ve Adalet Partisi, iktidarı kaybettiği Sivil Koalisyonun az bir farla arkasından ikinciliği aldı. Öte yandan, İsveç, Finlandiya ve Danimarka gibi bazı ülkelerde sosyal demokrat ve yeşil partiler seçimi ilk sırada tamamladı ve Hollanda’da da ulusal seçimlerden birinci olarak çıkan Avrupa seçimlerinde Yeşil sol ve İşçi Partisi ittifakının ardından, Wilders’in Özgürlük Partisi (PVV) ikinci olabildi. Yani aşırı sağ sadece belirli ülkelerde başarı kazanmış oldu. </span>

<span style="font-weight: 400;">Siyaset bilimciler Karlheinz Reif ve Hermann Schmitt’e atıfla, Avrupa seçimleri genellikle ulusal hükümetlere yönelik tepki veya güven oylamasına dönüşen “ikinci sırada gelen” seçimler olarak adlandırılır. Oy verme oranları da genellikle % 50 civarında hatta daha da altındadır. AP’nin AB kurumsal sistemi içinde ve karar alma sürecindeki artan önemine rağmen ulusal veya yerel seçimler kadar önem verilmez ve rağbet görmez. Bunun yanı sıra genellikle oy vermeye gidenler tepkilerini ve kızgınlıklarını veya huzursuzluklarını yansıtmak ve hükümetlerine ve siyasetçilerine bir mesaj vermek için seçimleri bir araç olarak kullanırlar. Bu açıdan aşırı sağa giden oyları yadırgamamak gerekir. </span>
<blockquote><em><b>Aşırı sağ partilerin göç konusundaki dışlayıcı politikaları Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu nitelikli iş gücünün gelişini mümkün kılacak resmi göç politikalarını da zorlaştıracak ve var olan göçmen kökenlilerin hüsnü kabul görme halini ve entegrasyonunu tehlikeye sokacaktır.</b></em></blockquote>
<h2><b>AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ VE AVRUPA’YA BAKIŞI</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Fransa’daki Ulusal Birlik (RN), Almanya’daki Almanya için Alternatif (AfD), Avusturya’daki Özgürlük Partisi (FPÖ), İtalya’daki İtalya’nın Biraderleri Partisi, Hollanda’daki Özgürlük Partisi (PVV), Belçika’daki Flaman Çıkarı (VB) Partisi gibi farklı örnekleri olan Yeni Sağın yükselişi aslında yeni bir olgu değil. Soğuk Savaşın bitimi ve SSCB’nin dağılması sonrasında sosyal demokrasinin de bir krize girmesi ve liberalizmin küresel yükselişi ile birlikte tepki oyları aşırı uçlara yönelmiş ve popülist partiler bu oyları kendilerine yöneltmek için halkın günlük sorunları ve endişelerini kullanan söylemler ve stratejiler benimsemeye başlamıştı. Özellikle 2008-10 küresel mali krizi ve arkasından gelen mülteci krizi, pandemi ve Ukrayna Savaşı ile birlikte artan jeopolitik belirsizlikler, ekonomik sorunlar ve göç ile ilgili kaygılar aşırı sağın oylarını artırmasına yol açtı. Merkez partilerin bu krizlere çözüm bulmakta zorlanması, krizleri öngöremeyen kısa vadeli politikaları ve bütçe kısıtlamaları sebebiyle aşınan sosyal devlet imkan ve hizmetleri, siyasi yelpazede aşırı sağın ve popülist hareketlerin kullanabileceği bir boşluk doğmasına yol açtı. </span>

<span style="font-weight: 400;">Günümüzde aşırı sağın yükselişi ile ilgili endişe verici olan olgu İtalya’da gördüğümüz gibi artık bu kökenden gelen parti ve liderlerin karar alma pozisyonunda olmaları ve merkezi ele geçirmeleri olgusu olarak nitelendirilebilir. Özellikle Fransa ve Almanya gibi AB’nin merkez ülkelerinde güç kazanmaları AB’nin geleceği açısından endişe kaynağı oluşturuyor. Fransa’da yapılacak olan erken seçimlerde Ulusal Birlik Partisi’nin kazanması ve gençler arasında çok popüler olan lideri Jordan Bardella’nın Başbakan olması İtalya’dan sonra ilk kez büyük bir AB üyesi ülkede aşırı sağın önemli bir yürütme kademesine yükselmesi sonucunu doğurabilir. Meloni örneğinde merkeze oldukça yaklaşan ve normalleşen bir aşırı sağ hareket söz konusuyken, her ne kadar son dönemde söylemlerini yumuşatmış olsalar da başta Ulusal Birlik’in eski lideri ve Cumhurbaşkanı adayı Marine Le Pen olmak üzere Avrupa entegrasyonuna oldukça şüpheyle yaklaştıkları ve Rusya’ya yakın durdukları görülüyor. Ayrıca Eric Zemmour’un “Yeniden Fetih” Partisi ve sol popülist olarak adlandırılan   Jean-LucMélenchon’un  “Boyun Eğmeyen Fransa” hareketi gibi partiler de Fransa siyasetindeki merkezden uzaklaşma ve radikalleşme eğilimlerini ortaya koyuyor. Almanya gibi Nazi geçmişine sahip olan bir ülkede göçmenlere karşı radikal politikalar öngören AfD gibi bir partinin gücünü artırması da oldukça endişe verici. Bugüne kadar diğer partiler bu parti ile herhangi bir koalisyon kurmayı reddettiler. Ancak artan oyları ve giderek daha fazla kabul gören aşırı söylemleri ile bu partinin ve benzerlerinin Avrupa siyasetinin görmezden gelinemeyen bir unsuru haline geldiğini de tespit etmek gerekiyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">Aşırı sağın güç kazanması ve siyasette karar alıcı konumlara gelmesinin AB’nin geleceği açısından çeşitli sonuçları olabilir. Öncelikle bu partilerin korumacı, yerlici ve ulusalcı çizgide olmaları, ulusal sınırların kalkması, tek para birimi, sınırsız ticaret ve dolaşım alanı ve tüm bu uygulamaları mümkün kılan egemenlik paylaşımı ve yetki devri ilkelerini öngören bütünleşik Avrupa tahayyülü yerine uluslar Avrupası tahayyülünü getirmeyi hedefler. AB’nin uluslarüstü nitelikleri yerine hükümetler arası işbirliği modelini yeğleyen bu partiler ulusal hükümetlerin sürücü koltuğunda olduğu ve AB’nin supranasyonel kurumlarının arka koltukta seyahat ettiği bir Avrupa’yı gerçekleşmek isteyecektir. Böyle bir Avrupa ise bütünleşik ve federal Avrupa tahayyülüne doğru yol almayı zorlaştıracak ve engel olacaktır. </span>
<blockquote><strong><em>AB’nin jeopolitik önemdeki adımlarından genişleme hamlesi de bu süreçten yara alabilir. İçlerinde Türkiye’nin de olduğu 9 aday ülkenin ve bir potansiyel aday ülkenin içinde olduğu genişleme sürecine hazırlık olarak öngörülen AB’nin kurumsal reformu aşırı sağın güçlendiği bir AB’de oldukça zorlu bir sürece dönüşebilir.</em></strong></blockquote>
<h2>AB'NİN GENİŞLEMESİ YARA ALABİLİR</h2>
<span style="font-weight: 400;">Aşırı sağ partilerin göç konusundaki dışlayıcı politikaları Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu nitelikli iş gücünün gelişini mümkün kılacak resmi göç politikalarını da zorlaştıracak ve var olan göçmen kökenlilerin hüsnü kabul görme halini ve entegrasyonunu tehlikeye sokacaktır. AB’nin zaten giderek katılaşan ve sıkılaşan göç politikası AB değerleri ile giderek daha fazla tezat oluşturacaktır. AB’nin amiral politikaları olan Avrupa Yeşil Mutabakatı gibi ilerici alanlarda ilerlemeyi yavaşlatan ya da alınan önlemlere istisnalar getirerek sulandıran ve orta sınıf üzerindeki yükü hafifletmek söylemiyle yeşil dönüşümün etkisini azaltan politikalara imza atmak isteyeceklerdir.</span>

<span style="font-weight: 400;">AB’nin jeopolitik önemdeki adımlarından genişleme hamlesi de bu süreçten yara alabilir. İçlerinde Türkiye’nin de olduğu 9 aday ülkenin ve bir potansiyel aday ülkenin içinde olduğu genişleme sürecine hazırlık olarak öngörülen AB’nin kurumsal reformu aşırı sağın güçlendiği bir AB’de oldukça zorlu bir sürece dönüşebilir. 2005 yılında Anayasal Antlaşmanın reddedilmesine yol açan Fransa ve Hollanda’daki referandumlar ve Brexit sürecinde yaşanan AB karşıtı söylemde olduğu gibi genişleme süreci popülist bir geri tepmeye feda edilebilir. AfD, FPÖ, FN gibi aşırı sağ partilerin Rusya’ya yakın duruşları dikkate alındığında AB’nin Ukrayna’nın yanında, Rusya’ya karşı oluşturduğu ortak cephenin devamlılığı da zora girecektir. Ancak bu partilerin siyasetlerinde yumuşamaya gitmeleri ve/veya onlara karşı oluşturulacak merkez sağ veya sol koalisyonların etkili olması suretiyle bu olumsuz ihtimallerin gerçekleşmesi de önlenebilir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Her durumda, giderek daha fazla yetkiyi elinde toplayan AB’nin toplumsal muhalefet ile karşı karşıya kalması, Avrupa halklarını ikna etmekte ve Avrupa siyasetine katılımlarını sağlamakta zorlanması, vatandaşların yaşadıkları zorlukların sebebi olarak popülist siyasetçiler tarafından günah keçisi olarak ilan edilmesi önümüzdeki süreçte de devam edecek olgular olacaktır.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 15 Jun 2024 04:59:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Avrupa-Parlamentosu-AP-Avrupa-Birlig-AB.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupa özüne dönerken</title>
                <category>DOSYA&gt;Avrupa&#039;nın Seçimi</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupa-ozune-donerken-5498</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupa-ozune-donerken-5498</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa özüne dönerken]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>İnsanlık bir kez daha zaman kaybetme sürecine girdi. Çoktan girmişti de bu sonuçlar ile birlikte kayıp hızlanacak. Eğer Avrupalı seçmen bundan sonraki kendi ülkelerindeki ilk yerel seçimlerde aynı hatayı yaparsa kendi sonunu hazırlama yolunda bir taş daha döşeyecek. Faşizmin yeniden "resmen" iktidar olması olasılığı hiç de uzak bir ihtimal değil. Geniş çaplı savaşların yaşanması da. </b></span>

<span style="font-weight: 400;">Avrupa çapında 370 milyon seçmenin yaklaşık yarısı oy kullandı. Sağ mutlak zaferini ilan etti. </span>

<span style="font-weight: 400;">Sonuçlar şaşırtıcı mı? Ukrayna süreci patlak verdiğinden bu yana gösterilen reflekse bakıldığında hayır. / Ekim sürecinde gösterilen reflekse bakıldığında ise az bile!</span>

<span style="font-weight: 400;">Kabus görmemiz için daha ne olması lazım? Almanya’da AfD oylarını yaklaşık %5 arttırdı, Fransa’da Marine Le Pen’in partisi şampiyonluğunu ilan etti.</span>

<span style="font-weight: 400;">Almanya’da Scholz, Fransa’da (Marine Le Pen'den sadece görünüşte ayrılan Macron) nal topladılar. Neyse ki en azından utanma duygusu devam ediyor bazı yerlerde. Macron Meclis’i feshetti ve erken seçime gidecek, Belçika’da ise başbakan istifa etti.</span>

<span style="font-weight: 400;">AfD Neo Nazi bir parti ve bunu saklamıyorlar. Başbakan Olaf Scholz'un Sosyal Demokratlar Partisi ise seçimi ikinci sırada tamamlayan AfD’nin ardından üçüncü sırada bitirdi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Fransa'da durum daha da acı: Le Pen’in aşırı sağcı Ulusal Birlik Partisi yüzde 31'den fazla oy alarak açık ara farkla birinci oldu. Macron'un partisi Rönesans ise yarısı kadar oy alabildi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Meloni de oylarını arttırdı ve İtalya’da birinci sıraya yerleşti.</span>

<span style="font-weight: 400;">İspanya'da da durum farklı değil. Ana muhalefetteki merkez sağ Halk Partisi seçimi ilk sırada tamamladı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Avusturya'da da aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi ilk sırada yer aldı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Türkiye’de pek tanınmış Geert Wilders'in Özgürlük Partisi ise Hollanda’da parlamentodaki sandalye sayısını 1'den 7'ye çıkardı.</span>
<blockquote><em><b>ABD ve İngiltere kendi çıkarlarını düşünüyor ama bunun bir işlevi daha var: Ukrayna ve Filistin, göçmen sorunu gibi süreçler sertleştikçe daha fazla asker, daha fazla silah, daha fazla duvara sarılan basiretsiz Avrupalı yöneticilerin içindeki vizyonsuzluk ve canavar da ortaya çıkıyor.</b></em></blockquote>
<h2><b>AVRUPALI YÖNETİCİLERİN VİZYONSUZLUĞU ORTAYA ÇIKIYOR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Bu örneklere karşın solun da elbette bir oyu var ancak yeterli değil ve hali hazırdaki sonuçlar gelecek için yeterince endişelenmemiz için net işaretler taşıyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Avrupa’nın başı ABD ve İngiltere’nin kılavuzluğunda dertten kurtulamayacak. </span>

<span style="font-weight: 400;">ABD ve İngiltere kendi çıkarlarını düşünüyor ama bunun bir işlevi daha var: Ukrayna ve Filistin, göçmen sorunu gibi süreçler sertleştikçe daha fazla asker, daha fazla silah, daha fazla duvara sarılan basiretsiz Avrupalı yöneticilerin içindeki vizyonsuzluk ve canavar da ortaya çıkıyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Sorunları barış, daha fazla demokrasi ve uluslararası ilişkilerde hakkaniyet üzerinden çözülmesi gerektiğini düşünenlerin sesi bastırılıyor ve anlaşılan o ki sağın anlattıkları oy verenleri daha çok cezbediyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">İnsanlık bir kez daha zaman kaybetme sürecine girdi. Çoktan girmişti de bu sonuçlar ile birlikte kayıp hızlanacak.</span>

<span style="font-weight: 400;">Eğer Avrupalı seçmen bundan sonraki kendi ülkelerindeki ilk yerel seçimlerde aynı hatayı yaparsa kendi sonunu hazırlama yolunda bir taş daha döşeyecek. </span>

<span style="font-weight: 400;">Faşizmin yeniden "resmen" iktidar olması olasılığı hiç de uzak bir ihtimal değil. Geniş çaplı savaşların yaşanması da.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Jun 2024 04:40:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Avrupa-Birligi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünya sağa mı yatıyor dersiniz?</title>
                <category>DOSYA&gt;Avrupa&#039;nın Seçimi</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dunya-saga-mi-yatiyor-dersiniz-5494</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dunya-saga-mi-yatiyor-dersiniz-5494</guid>
                <description><![CDATA[Dünya sağa mı yatıyor dersiniz?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Avrupa Birliği’ni oluşturan ulus-devletlerin siyasi alanlarında milliyetçi ve hatta ırkçı partilerin desteklerini arttırmış olduklarını ve üstelik bu desteklerinin daha çok gençlerden geldiğini düşünürsek Avrupa’da bir şeyler olduğunu daha net görebiliriz.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Nasıl bir zamanlar imparatorluklar yıkılmış yerlerini ulus-devletler almışsa, tıpkı onun gibi, bugün de ulus-devletler içinde benzer bir yıkımı düşündüren olaylar yaşanıyor. Bu yeni süreçte, eskiden olduğu gibi sınırlar değişmeyecek belki ama önemli değişikliklerin olacağı çok açık.</span>

<span style="font-weight: 400;">Son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde sağcı partilerin başarılı sonuçlar alması bu çerçevede oldukça düşündürücü. Fransa’da aşırı sağcı parti (Ulusal Birlik) 2019’a göre oylarını yüzde 10 arttırarak yüzde 31.5 oy aldı. Almanya’da muhafazakar parti (CDU/CSU) yüzde 30, aşırı sağcı AfD yüzde 16 oy aldı. Bu çerçevede ilginç sonuçlardan biri ise 30 yaşın altındaki seçmenlerin Yeşiller’e desteği 18 puan azalırken AfD’ye destekleri 5 yıl öncesine göre yüzde 10 artmış olması. İtalya’da sağ siyaset zaten iktidarda. İtalya’nın Kardeşleri Partisi (FdI) oy oranını yüzde 6.4’den yüzde 26-30’e çıkardı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Avrupa’nın diğer ülkelerinde de bu durumun aşağı yukarı aynı olduğunu, Avrupa Birliği’ni oluşturan ulus-devletlerin siyasi alanlarında milliyetçi ve hatta ırkçı partilerin desteklerini arttırmış olduklarını ve üstelik bu desteklerinin daha çok gençlerden geldiğini düşünürsek Avrupa’da bir şeyler olduğunu daha net görebiliriz.</span>
<blockquote><em><b>Bugün dünyanın birçok ulus-devletinde benzer biçimde milliyetçi partiler yükselişte. Peki böyle bir dünya nereye doğru gidiyor dersiniz? Neler oluyor? Yazının başında söylediğim gibi ulus-devletler içinde bir zamanlar İmparatorlukların yıkılışına benzer bir yıkımı mı olacak önümüzde?</b></em></blockquote>
<h2><b>NELER OLUYOR?</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Oysa bu gelişmelerin Avrupa Birliği’nin kuruluş ruhuna aykırı olduğu çok açık. Artan ulus-devlet milliyetçiliğinin iki dünya savaşı çıkarttığı bu topraklarda Avrupa Birliği’nin kurucu babalarının bu birliğin amacının savaşların bir daha olmayacağı bir bölge yaratmak hayali değil miydi?</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu durum sadece Avrupa’da da değil üstelik. Bugün dünyanın birçok ulus-devletinde benzer biçimde milliyetçi partiler yükselişte. Peki böyle bir dünya nereye doğru gidiyor dersiniz? Neler oluyor? Yazının başında söylediğim gibi ulus-devletler içinde bir zamanlar İmparatorlukların yıkılışına benzer bir yıkımı mı olacak önümüzde? </span>

<span style="font-weight: 400;">Doğrusu zor bir soru ama ben aklım erdiğince bir cevap bulmaya çalışacağım.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bir kere günümüzde ulus-devletlerde olanların üç kaynağı var bence. Bunlardan biri göçler! Göçler, ulus-devlet içinde, ulus-devlet olurken var olan ekonomik, siyasi ve kültürel dengeleri bozuyor. Bu durum özellikle Batı’daki homojen topluluklar üzerinden kurulmuş ulus-devletlerde görülen bir durum. Örneğin, Fransa, İngiltere, Almanya vs.</span>

<span style="font-weight: 400;">İkincisi, küreselleşmenin yarattığı belirsizliklerin yoğun olduğu bir dünyada var olabilmek için herhangi bir ulus-devlet içinde benzer özellikleri olan insanların belirli kimlikler etrafında yaşamak istemelerinin sonucu oluşan farklılıkların (kimliklerin) yarattığı yeni bir siyaset alanının oluşması. Bu durum bütün ulus-devletlerde gözlemlenebilir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Üçüncüsü ise kuruluştan beri farklı kimlikler üzerinden oluşmuş bulunan ulus-devletlerde yine küreselleşmenin etkileriyle bu farklı kimliklerin ulus-devlet çatısı altında yaşamak istememelerinin, ya da kendi kimliklerinin de ulus-devlet tarafından tanınmasına ilişkin yeni bir talebin ortaya çıkmasının yarattığı durum. Örneğin Türkiye, Filipinler vs.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ulus-devletlerin içinde oluşan bu yapısal değişimler ya da değişim talepleri ulus-devletin bildik fonksiyonlarını etkisizleştirdi. Ortaya çıkan bu kaotik duruma ilişkin ilk cevap da kendini ulus-devletin sorumlusu (sahibi?) gibi gören egemen kimliğin (ya da kimliklerin)ulus-devlete sahip çıkan, onun iç dengelerini yeniden oluşturarak ulus-devletin varlığını sürdürmesini sağlayacak, niteliği “milliyetçi” olan bir siyaseti besliyor. Son zamanlarda neredeyse bütün dünyada gözlenen “milliyetçi” siyasetlerin yükselişlerinin ardındaki mekanizma bence bu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Peki ulus-devlet içindeki kavga neden? Çünkü ulus-devletler içindeki egemen kimliklerin kendi kimliklerini öne çıkarmaları, kendilerini o kimliğin parçası olarak görmeyen diğer kimliklerin taleplerinin baskılanmasına neden oluyor da ondan!  Böylelikle siyaset, ulus-devlet içinde, ulus-devletin kendilerine ait olduğunu düşünenlerle, ulus-devletin herkesin olması gerektiğini düşünenler arasında oluşmaya başlıyor. Kavga görüntüsünün ardında da bence var olan da bu. </span>

<span style="font-weight: 400;">Gelelim Türkiye’ye!</span>

<span style="font-weight: 400;">Türkiye, yukarıdaki ayrımlar içinde üçüncü olan duruma denk düşüyor. Türkiye, kuruluştan itibaren çok kimlikli bir yapıya sahip. Gerek inanç ve gerekse etnik köken, kültür ve dil bakımından Osmanlı bakiyesi olan bu toplum yüz yıl önce Cumhuriyete dönüştürüldü. Kurucu babaların gayesi bu çok-kimlikli toplumdan bir ulus yaratmaktı. Bunu da kısmi olarak başardılar da. Ama ne var ki herkesin kendini içinde hissedeceği bir “biz” duygusu üretemediler.</span>
<blockquote><em><b>Önümüzdeki yıllarda ulus-devletlerin “milliyetçileri” güçlenirlerken, ulus-devletlerin “ötekilerinin” de demokrasi talepleri yükselecektir. Bu mücadele sonuçta nasıl bir ulus-devlet üretecektir hep beraber göreceğiz. Olasılıklar ise bir ucu faşizm diğer ucu katılımcı bir demokrasi olan yeni bir siyaset olacaktır. </b></em></blockquote>
<h2><b>BİR UCU FAŞİZM, DİĞER UCU KATILIMCI DEMOKRASİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Cumhuriyetin 100’üncü yılına gelirken bu yapı daha bir görünür oldu. Siyasal İslam, sekülerler, Türk milliyetçileri, Kürtler, Aleviler, Sünniler, Araplar, Süryaniler, Ermeniler, Çerkesler velhasıl Osmanlı topraklarında yaşayan “yedi düvel” kendi kimliksel taleplerini dile getirmeye başladı. Sonuçta toplumda, ulus-devletin kendilerine ait olduğunu düşünen Erdoğan ve arkadaşlarının AKP’si ile Cumhuriyeti kurmuş, kurmuş olduğundan dolayı da ulus-devletin kendilerine ait olması gerektiğini düşünen seküler kesimin partisi CHP büyük siyaseti belirlerken, daha küçük kimlikler Kürtler, Aleviler, Süryaniler de hız kesmeyip kendi taleplerini dile getiriyorlar. Böylelikle Türkiye siyaseti de ulus-devletin kendilerine ait olduğunu düşünenlerle, ulus-devletin herkesin olması gerektiğini düşünenler arasında oluşmakta.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu süreç nasıl gelişir? </span>

<span style="font-weight: 400;">Doğrusu bunu kestirmek zor. Ama şunu söyleyebiliriz. Önümüzdeki yıllarda ulus-devletlerin “milliyetçileri” güçlenirlerken, ulus-devletlerin “ötekilerinin” de demokrasi talepleri yükselecektir. Bu mücadele sonuçta nasıl bir ulus-devlet üretecektir hep beraber göreceğiz. Olasılıklar ise bir ucu faşizm diğer ucu katılımcı bir demokrasi olan yeni bir siyaset olacaktır. Tabii bizim bu iki uç arasında nasıl bir yerde kendimizi bulacağımız büyük ölçüde bizim hangi tarafta yer alacağımıza bağlı.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Jun 2024 04:40:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/avrupa-parlamentosu-secimleri.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AP seçimleri: Daha sağcı Avrupa ve daha zayıf Berlin-Paris ekseni  </title>
                <category>DOSYA&gt;Avrupa&#039;nın Seçimi</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ap-secimleri-daha-sagci-avrupa-ve-daha-zayif-berlin-paris-ekseni-5493</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ap-secimleri-daha-sagci-avrupa-ve-daha-zayif-berlin-paris-ekseni-5493</guid>
                <description><![CDATA[AP seçimleri: Daha sağcı Avrupa ve daha zayıf Berlin-Paris ekseni  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Seçime ilişkin yapılacak en kritik okumanın, Fransa ve Almanya'nın AB'nin ayakta kalması ve güçlendirilmesine yönelik katkılarının azalması riskinin belirmesi olduğunu düşünüyorum.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri tamamlandı. Resmi sonuçlar henüz açıklanmamasına rağmen tablo yavaş yavaş beliriyor. Genel manzara şöyle: Muhafazakâr EPP ile aşırı sağcı ECR ve ID grupları sandalye sayılarını artırırken, yeşiller ve liberaller çift haneli sayılarda sandalye kaybetti. Sol/sosyal demokrat kanat için "pozisyonlarını korudular" diyebiliriz. </span>

<span style="font-weight: 400;">Seçimin, sonuçları itibariyle Avrupa politik tarihinde kendisine sağlam bir yer edineceği anlaşılıyor. Aşırı sağcıların birçok ülkede oylarını artırması "yeni bir dönemin habercisi" olarak değerlendiriliyor. "Yeni dönem" ifadesi ile daha sağcı, "özgürlük", "eşitlik", "güçlü demokrasi" gibi kurucu ilkelerine daha soğuk yaklaşan bir Avrupa kastediliyor kanımca. Aksi halde aşırı sağcıların güçlü olduğu bir AP'den demokrasiyi güçlendirmesini ya da özgürlükçü yaklaşımlar benimsemesini elbette beklemiyoruz.</span>

<span style="font-weight: 400;">Fransa ve Almanya'daki durum çok önemli. Bu iki ülke AB'nin lokomotifi ve başkentlerinde şu sıralar bir panik havası hakim. Her iki ülkede aşırı sağcılar AP seçimlerinde büyük zaferler elde etti. Fransa'da Marine Le Pen'in partisi Ulusal Birlik (RN) sandıkları süpürdü adeta. Cumhurbaşkanı Macron, seçimde aldığı ağır yenilginin ardından Meclis'i feshederek ülkeyi erken seçime götürmeye karar verdi. Almanya'da ise aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD), doğu eyaletlerin neredeyse tümünde birinci parti oldu. En yakın takipçisine 20 puan fark attığı yerler var. Bu bağlamda, seçime ilişkin yapılacak en kritik okumanın, Fransa ve Almanya'nın AB'nin ayakta kalması ve güçlendirilmesine yönelik katkılarının azalması riskinin belirmesi olduğunu düşünüyorum. Aşırı sağcı partilerin bazı milletvekillerinin Rusya ile para bağlantılarının ortaya çıkması, yine parti üyelerinin Çin için casusluk yaptıklarının ortaya çıkması seçmeni hiç etkilememiş. Almanya ve Fransa'da seçmen neofaşitlere oy yağdırdı adeta. Örneğin, "Kremlin ile açık bir şekilde finansal bağlara sahip olduğu" öne sürülen, Avrupa karşıtı bir siyasi yapının Paris gibi önemli başkentlerden birinde kolaylıkla iktidarı ele geçirmesi an meselesi. </span>
<blockquote><em><b>Seçime ilişkin kampanya sürecinde gündemi aşırı sağcı partiler belirledi. "Göç ve mülteci" meselesi dışında pek bir şey konuşulduğunu hatırlamıyorum. Avrupalı merkez partiler, büyük bir seçim öncesinde, tek tartışmanın "göçmenleri sınır dışı etme" ve "sığınma hakkına yönelik kısıtlamalar" olmasına izin verdiler.</b></em></blockquote>
<h2><b>"GÖÇ VE MÜLTECİ" MESELESİ DIŞINDA PEK BİR ŞEY KONUŞULMADI</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Şöyle ki 2024 AP seçimlerinden AB yanlısı partilerin çoğunluğu koruyarak çıktığı görülüyor ancak aşırı sağcı partilerin de oldukça güçlendiklerini göz ardı etmemek gerekiyor. Başka türlü bir sonuç beklemek en hafif tabirle saflık olurdu. Seçime ilişkin kampanya sürecinde gündemi aşırı sağcı partiler belirledi. "Göç ve mülteci" meselesi dışında pek bir şey konuşulduğunu hatırlamıyorum. Avrupalı merkez partiler, büyük bir seçim öncesinde, tek tartışmanın "göçmenleri sınır dışı etme" ve "sığınma hakkına yönelik kısıtlamalar" olmasına izin verdiler. Bu tartışma ekseninde oy tercihleri belirlendi. Kendisini merkez siyaset tarafından terk edilmiş hisseden, kafası karışık ve yabancılara karşı öfke, kaygı hisseden Avrupalılar için bu duygudan kurtulmanın en net reçetesini aşırı sağcılar sundu. Mülteciler için "izolasyon", "sınır dışı etme" sözleri verdiler. Merkez partilerin, "Biz de yaparız bunları" demesi insanlarda aşırı sağcıların tezlerinin sağlam olduğu kanısını uyandırdı ve aslı varken kimse taklitlerine yönelmedi. Buna aşırı sağcıların söylemlerini yumuşatarak merkez siyasete yerleşme çabası da eklenince bu sonuç çıktı ortaya.  </span>

<span style="font-weight: 400;">Öte yandan, seçimden önce anketleri değerlendirirken, koltuğunu kaybetme korkusuyla "aşırı sağı çalışmalardan dışlamamak gerektiğini" belirten AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, seçimin ardından yaptığı ilk açıklamada, "Sosyal demokratlar ve liberaller ile çalışacağını" söylemesi oldukça ilginçti. Aşırı sağcıların daha güçlü olduğu bir AP'de Leyen'in AB yanlısı partilere oldukça ihtiyacı olacağı anlaşılıyor ancak bu çalışma ortamının sağlanması için Leyen'in de neofaşist gruplardan uzak durması gerekiyor. </span>
<blockquote><em><b>Avrupa entegrasyonunu dışlayan, AB’yi ise ulus devletlerin egemenlik haklarını gasp eden bir yapı olarak niteleyen neofaşistlerin elde ettikleri başarıyı küçümsememek gerekiyor. AB’nin, ancak kuruluştaki "barış" ve "demokrasi" hedeflerini koruduğu sürece anlamlı bir yapı olacağını belirtmek gerekiyor.</b></em></blockquote>
<h2><b>NEOFAŞİSTLERİN KAZANDIĞI BAŞARI KÜÇÜMSENMEMELİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Bununla birlikte merkez siyaset ve sol partilerin, aşırı sağcıların zaferle çıktığı her seçimin ardından, "seçmen bizi uyardı" romantik avuntusunu bırakıp, gerçekçi çözümler ve politikalar üzerinde çalışmaları gerekiyor. Yeni dönemde muhtemelen güçlü aşırı sağ kanadın etkisiyle "göç" meselesinde daha sert tavırlar takınan bir Avrupa göreceğiz. Bunun sinyalleri son çıkarılan göç yasasıyla verilmişti zaten. AB'nin yeni yüzüne ilişkin uzun uzun tespitlerde bulunmak için henüz çok erken. Bu noktada, "Süreç içerisinde aşırı sağcılar mı merkeze kayacak yoksa muhafazakârlar mı aşırı sağa yaslanacak" sorusunun yanıtının belirleyici olduğunu düşünüyorum. AP seçimlerinin ardından oluşan tablo, zamanla AB’nin "devletler topluluğu" yapısını geleceğe taşıyıp taşıyamayacağı sorusunun da yanıtı olacak.</span>

<span style="font-weight: 400;">Sonuç olarak, bu seçim tam da merkez siyaset partilerin erimeye yüz tuttuğu, bir bölümü gerçek anlamda faşist sayılabilecek aşırı sağcı partilerin ise yükselmeye başladığı bir döneme denk geldi. Zira, Avrupa entegrasyonunu dışlayan, AB’yi ise ulus devletlerin egemenlik haklarını gasp eden bir yapı olarak niteleyen neofaşistlerin elde ettikleri başarıyı küçümsememek gerekiyor. AB’nin, ancak kuruluştaki "barış" ve "demokrasi" hedeflerini koruduğu sürece anlamlı bir yapı olacağını belirtmek gerekiyor. Aşırı sağ partilerin hoşgörü ve demokrasiyi dışlayan, ötekileştirici bir milliyetçiliğe dönmek amacıyla AB’yi dağıtmak istedikleri bir sır değil. Artık "uyarı", "alarm" yerine "tehlike", "mücadele" kelimesini kullanmak gerekiyor. Aşırı sağın söylemlerin taklit etmek, vaatlerini kopyalamaya çalışmak yerine onunla mücadele etmek gerekiyor. Çünkü bu son seçim gösterdi ki demokrasi için geri sayım başladı.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Jun 2024 04:45:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/scholz-ve-macron.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupa Parlamentosu seçimleri ve Avrupa’nın geleceği</title>
                <category>DOSYA&gt;Avrupa&#039;nın Seçimi</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupa-parlamentosu-secimleri-ve-avrupanin-gelecegi-5464</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupa-parlamentosu-secimleri-ve-avrupanin-gelecegi-5464</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa Parlamentosu seçimleri ve Avrupa’nın geleceği]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Avrupa’nın geleceği için çok önemli olan bu seçimlerde popülist partilerin Avrupa Halk Partisi veya Sosyal Demokratlar’dan daha az sandalye alacağı beklenmekteydi. Fakat, Parlamento içinde daha fazla görünür olmaları dahi Birliğin geleceği için çok hayati bir sorundur. Güvenlik odaklı politikalar çerçevesinde illiberal demokrasilerin kabul görmesi ve insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi temel normlardan uzaklaşılması AB’nin geleceğini derinden etkileyecek bir tehdit olarak önümüzde durmaktadır.</strong>

6 – 9 Haziran arasında 4 güne yayılan Avrupa Parlamentosu seçimleri Avrupa’nın geleceğini şekillendirecek sonuçları ortaya koyması sebebiyle önemli bir seçim olarak tarihe geçti. Seçimler öncesi yapılmış kamuoyu yoklamaları sonuçları ve tahminler sağ ve popülist partilerin hem oylarını hem etkilerini artıracağı yönündeydi. Bu yazının yazıldığı saatlerde sandıkların kapanması sonrası açıklanan çıkış anketlerinde de bu tahminlere benzer bir şekilde sağın genelde daha başarılı olduğu görülmektedir.

Bu seçimlerde de Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ilk günden bu yana en büyük sorunlardan biri olarak görülen seçime katılım oranlarının düşüklüğü gözlemlenmiştir. 720 parlamenterin seçildiği bu seçimlerde Belçika, Yunanistan (bazı istisnalar hariç), Bulgaristan ve Lüksemburg’da oy vermek zorunlu iken diğer ülkelerde böyle bir zorunluluk bulunmamaktadır. Halkın seçimlere olan ilgisi Avrupa Parlamentosu’nun meşruiyetini sağlamlaştırması için önemli bir faktördür.

Her bir üye ülkeden seçilen parlamenter sayılarının da farklı olduğu seçimlerde 96 sandalye ile en fazla Almanya’dan, 6 sandalye ile en az parlamenter Malta’dan seçilmektedir. 5 senede bir yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde 6 Haziran’da Hollanda’da, 7 Haziran’da İrlanda’da, 8 Haziran’da Malta, Slovakya ve Letonya’da, 7-8 Haziran’da Çekya’da seçimler gerçekleşti. İtalya’da seçimler 8-9 Haziran’a yayılırken, 2 gün önce Başbakan Frederiksen’e saldırının gerçekleştiği Danimarka da dahil olmak üzere çoğu AB üye ülkesinde seçimler 9 Haziran Pazar günü yapıldı.
<blockquote><em><strong>Avrupa’nın geleceğini yakından ilgilendiren Avrupa Parlamentosu seçimlerinde seçimlere katılım oranları kadar, sadece Avrupa Birliği ile ilgili meseleler çerçevesinde oy vermemeleri de önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Seçmenlerin kendi ulus devletlerinde yaşadıkları sorunlar ve hükümetlerine verdikleri pozitif veya negatif tepkiler Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki oy verme paternlerini etkilemektedir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SONUÇLAR AVRUPA’NIN GELECEĞİNİ YAKINDAN İLGİLENDİRİYOR</strong></h2>
Avrupa’nın geleceğini yakından ilgilendiren Avrupa Parlamentosu seçimlerinde seçimlere katılım oranları kadar, seçmenlerin sadece Avrupa Birliği ile ilgili meseleler çerçevesinde oy vermemeleri de önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Seçmenlerin kendi ülkelerinde yaşadıkları sorunlar ve hükümetlerine verdikleri pozitif veya negatif tepkiler Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki oy verme paternlerini etkilemektedir. Dün geceki AP seçimleri sonrasında Fransa’da erken seçime gidileceği haberleri de bu ilişkinin en güncel örneği olmuştur. İrlanda, Belçika ve Güney Kıbrıs gibi üye devletlerde ise yerel seçimler ile AP seçimleri aynı güne denk gelirken Avrupa Parlamentosu seçimlerinin ulusal ve yerel politikanın gölgesinde gerçekleşmesi kaçınılmazdır.

Bu seçim maratonunda ilk gün oyların kullanıldığı Hollanda’da, 2023 yılında genel seçimler yapılmış ve bu seçimlerde popülist lider Wilders’in partisi en çok oyu alan parti olmuştu ve sonrasında kurulan koalisyonun şimdiye kadar görülen en sağ politikalar yürüten hükümet olması, göç konusunda çok daha sıkı politikalar uygularken AB’ye de her politika alanında uyum gösterilmeyeceği <a href="https://www.lemonde.fr/en/international/article/2024/05/16/new-dutch-coalition-government-announces-strictest-ever-asylum-policy_6671630_4.html">beklenmekte</a>dir. Bu sonuçlar ışığında, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de Wilders’in partisi PVV’nin başarı göstermesi sürpriz olarak görülmemekteydi. AP seçimleri sonrası çıkış anketlerinde ise İşçi Partisi ve Yeşiller’den oluşan sol partiler, her ne kadar sonuçlar kesinleşmemiş olsa da 1 sandalye farkla PVV’nin önünde seçimleri <a href="https://www.aljazeera.com/news/2024/6/7/left-leaning-parties-lead-as-far-right-surges-in-netherlands-eu-elections">bitirdiler</a>. 2019 AP seçimlerinde PVV’nin hiç sandalye kazanamadığını hatırlayacak olursak, bu sonuç PVV için çok büyük bir zaferdir.

Popülist partilerin AB üye ülkelerde 2019 seçimlerine göre daha başarılı oldukları bu seçimde Fransa, Almanya ve Avusturya’daki başarıları özellikle dikkat çekmektedir. Fransa’da Le Pen seçimlerden galip çıkarken, Avusturya’da FPÖ’nün diğer partilerden daha fazla oy alarak ilk sırada, Almanya’da ise CDU’nun arkasından AfD’nin ikinci sırada olduğunu görmekteyiz. Bu seçimler sonrasında birçok üye ülkede ise aşırı-sağ parlamenterlerin ilk defa Avrupa Parlamentosu’na girebildiklerini görmekteyiz.
<blockquote><em><strong>2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması sonucu artan güvenlik endişeleri güvenlik/özgürlük ikilemini bir kez daha gözler önüne sermişken, bu ikilemde güvenliğin ağır basması, insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü gibi temel ilkelerden uzaklaşmak anlamına da gelecektir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>GÜVENLİK/ÖZGÜRLÜK İKİLEMİ</strong></h2>
Bir yandan popülist ve Avrupa entegrasyonu karşıtı partilerin oylarının artması endişe yaratırken, bir o kadar (hatta daha da fazla) endişe yaratması gereken konu bu partilerin söylemlerinin diğer partiler tarafından da benimsenmesi olmalıdır. Avrupa Halk Partisi’nin Komisyon Başkanı adayı Ursula von der Leyen, seçimi kazanması halinde önceliklerinin ne olacağını sıralarken savunmaya yatırım, rekabetçi piyasa, dış müdahalelerden korunma gibi meselelerin ön planda olacağını net bir şekilde defaatle belirtti.

Bu önceliklere bakıldığında Avrupa değerlerinden, AB’nin normatif etkisinden ziyade güvenliğin ön plana çıktığı çok açıktır. Zaten son 10 yılda özellikle göç tartışmaları çerçevesinde değerlerinden uzaklaşan bir Avrupa imajı kuvvetlenmişken, AB’nin bu çerçevede politikalar gütmesi Avrupa normlarının 3. ülkeler tarafından hiç ciddiye alınmadığı bir ortam yaratma potansiyeline sahiptir. 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması sonucu artan güvenlik endişeleri güvenlik/özgürlük ikilemini bir kez daha gözler önüne sermişken, bu ikilemde güvenliğin ağır basması, insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü gibi temel ilkelerden uzaklaşmak anlamına da gelecektir.

Aynı zamanda, bu seçimlerde AB karşıtı, popülist ve aşırı sağ partilerin oylarını artırması ve söylemlerinin Avrupa genelinde daha çok kabul görmesi, AB’nin Ukrayna’ya desteği ve Rusya ile ilişkilerini de doğrudan etkileyecektir. AB, Şubat 2022 sonrasında, kendisinden beklenmeyecek bir hızda Rusya’ya cevap verdiğinde Avrupa yanlılarının takdirine mazhar olmuştu. Fakat savaş uzadıkça, maliyetler arttıkça ve seçimlerde Rusya’ya yakınlığı ile bilinen siyasetçilerin ön plana çıkmasıyla savaşın ilk aylarında gösterilen uyumun yavaş yavaş bozulmaya başladığını gözlemliyoruz. Örneğin, Slovakya’da Nisan 2024’te yapılan seçimlerde Cumhurbaşkanlığını kazanan Pellegrini ile 2023 yılında Başbakan olan Fico, Rusya yanlısı görüşleri ile bilinmekteler ve Ukrayna’ya yapılan yardımların azaltılması/kesilmesinden <a href="https://www.bbc.com/news/world-europe-68754112">yanalar</a>. Bu tip örneklerin çoğalması ve AB kurumlarında da bu görüşlerin yer bulması AB’nin Rusya karşısında elinin zayıflamasına sebep olabilir.

Avrupa’nın geleceği için çok önemli olan bu seçimlerde popülist partilerin Avrupa Halk Partisi veya Sosyal Demokratlar’dan daha az sandalye alacağı beklenmekteydi. Fakat, Parlamento içinde daha fazla görünür olmaları dahi Birliğin geleceği için çok hayati bir sorundur. Güvenlik odaklı politikalar çerçevesinde illiberal demokrasilerin kabul görmesi ve insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi temel normlardan uzaklaşılması AB’nin geleceğini derinden etkileyecek bir tehdit olarak önümüzde durmaktadır.

<strong>Çiğdem Üstün, Prof. Dr., İstanbul Nişantaşı Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü &amp; EDAM Genel Sekreteri</strong>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 10 Jun 2024 04:59:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/ap-secimleri-1.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupa’nın uzak seçimleri</title>
                <category>DOSYA&gt;Avrupa&#039;nın Seçimi</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupanin-uzak-secimleri-5442</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupanin-uzak-secimleri-5442</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa’nın uzak seçimleri]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>“Avrupa’da olan Avrupa’da kalmayacağı” için; Türkiye de, “çarpmayı en yakından” hissedecek taraf olarak muhakkak etkilenecektir: Önemli olan, şimdiden ders almak. </strong>

Avrupa Parlamentosu seçimleri, Türkiye’den çok uzak bir gelişme olarak geldi geçiyor. Avrupa Birliği üyelik süreci her ne kadar Türkiye için, geçmişten bir yaprak gibi gözükse de; hala Gümrük Birliği’nden gibi, başta ekonomik konular olmak üzere, hayatımızı etkiliyor Avrupa… Buna karşılık, AB’nin seçimleri, nasıl yönetildiği, AB’nin yasama süreçlerinin ne şekilde işlediği pek de gündem olamıyor Türkiye’de…

Üstelik de, sonuçlar; AB’de aşırı sağı iyice “normalleştirebilecekken”.

Evet; malum 27 AB üye ülkesinin vatandaşları, 6-9 Haziran’da kullandıkları oylarla, Avrupa Parlamentosu’nun yeni üyeleri ve AB’nin yeni yönetimini belirlerken, aşırı sağ önemli kazanımlar elde edecek gibi gözüküyor. Mesele de, aşırı sağın Avrupa Parlamentosu’nun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturur hale gelmesi değil sadece. AB üyeleri genelinde 27 üyeden 6’sında; Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Macaristan, İtalya, Slovakya ve Finlandiya’da aşırı sağ ve/veya milliyetçi muhafazakârlığın en sağına kaymış partiler hükümette. Ayrıca, İsveç’te sağ iktidar, aşırı sağın desteğiyle iktidarda kalıyor. Malum, Hollanda’da da “olmaz denilen oldu” ve aşırı sağcı Geert Wilders’ın partisi birinci geldi ve hükümeti kurmak yolunda anlaşmaya vardı.

İşte konu tam da bu; aşırı sağın, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yükselmekle kalmayıp aynı zamanda “normalleşip”, merkeze yerleşmesi… Bu durum da, yasama süreçlerinin; diğer bir deyişle, Avrupa’yı yöneten yasaların şekillenmesinin anahtarını aşırı sağa vermek demek.

Bu tabloya bir de, Kasım 2024’teki ABD seçimlerinde Donald Trump’ın olası zaferini de ekleyebiliriz.

Avrupa’nın ve ötesinde Batı’nın “sağın sağına çekmesi”, Türkiye’yi de etkileyecek bir tablo olacaktır: hem siyasi, hem de ekonomik bakımdan…
<blockquote><em><strong>Aşırı sağ üzerine araştırmalar yapan Amsterdam Üniversitesi’nden siyaset bilimci</strong> <strong>Matthijs Rooduijn, “aşırı sağın” büyümesini, “kartopu etkisine” bağlıyor: “Bir çok ana akım iktidar partisi, oyları geri kazanmak için aşırı sağ fikirleri kendi politikalarına dahil ederek ‘uyumlu’ bir strateji benimsedi…</strong></em></blockquote>
<h2><strong>AŞIRI SAĞIN BAŞARISI NEDEN KAYNAKLANIYOR? </strong></h2>
Aşırı sağın başarısı, bu siyasi hareketlerin partilerin 1990’lardan bu yana daha “ılımlı” hale gelmesinden mi kaynaklanıyor?

Yoksa, seçmenler mi giderek radikalleşiyorlar?

Aşırı sağın “başarısı”,  ikisinden de kaynaklanmıyor.

Aşırı sağ, merkez partileri kendine çektiği ve benzettiği; bunun için de ortalama siyaseti, “kendilerine benzettikleri” için kazanıyor. Böylece, başta sağ ama aynı zamanda sol merkez, giderek aşırı sağın “ağına” takılıp kalıyor: aşırı sağın söylemlerini ve politikalarını “içselleştirerek” hareket ediyor. Bunun sonucunda da, “aradaki sınırların muğlaklaşması”; seçmenlerin aşırı sağa “neden olmasın” diye bakmasına yol açıyor.

Türkiye’de de, siyasette “normalleşme” tartışmalarının gündemde olduğu bugünlerde, ilkeler ve “kırmızı çizgilerden” zamanında ödün vermemenin de ne kadar önemli olduğunu anımsatıyor Avrupa’da aşırı sağın “merkezleşmesi”.

Aşırı sağ üzerine araştırmalar yapan Amsterdam Üniversitesi’nden siyaset bilimci Matthijs Rooduijn, “aşırı sağın” büyümesini, “kartopu etkisine” bağlıyor:

“Bir çok ana akım iktidar partisi, oyları geri kazanmak için aşırı sağ fikirleri kendi politikalarına dahil ederek ‘uyumlu’ bir strateji benimsedi…

İşe yaradı mı?

Hayır.

Çalışmalar, bu stratejinin aşırı sağa daha fazla oy kazandırdığını gösteriyor. Neden? Çünkü ana akım partiler, fikirlerinden bazılarını kopyalayarak aşırı sağı meşrulaştırdılar. Aşırı sağ partilerin fikirleri normalleştikten sonra, onlarla aynı fikirde olanlar neden taklitçilere oy versin?

Jean-Marie Le Pen'in yaklaşık 50 yıl önce ilan ettiği gibi, ‘insanlar kopyadan ziyade orijinali tercih ediyor’.”
<blockquote><em><strong>Avrupa Parlamentosu içinde, Hıristiyan demokratlar, muhafazakârlar ve radikal sağ milletvekillerinden oluşan “sağ ama popülist sağ koalisyon” ilk kez çoğunluk elde edebilir.</strong></em></blockquote>
<strong>EĞER Kİ… </strong>

Türkiye’de de, “normalleşme” eğer ki, “kanıksama” anlamına gelirse, “alışkanlık” da normalleşir. Sürekli aynı söylemlere, geleneksel ve sosyal medya üzerinden maruz kalan toplum; “seçeneksizlikle” sadece “aynıya” kulak ve “göz” verir hale gelir. Böylelikle de, “aşırı” olan; gayet “normal” hale gelir, normalleşir.

Avrupa Parlamentosu içinde, Hıristiyan demokratlar, muhafazakârlar ve radikal sağ milletvekillerinden oluşan “sağ ama popülist sağ koalisyon” ilk kez çoğunluk elde edebilir.

“Avrupa’da olan Avrupa’da kalmayacağı” için; Türkiye de, “çarpmayı en yakından” hissedecek taraf olarak muhakkak etkilenecektir: Önemli olan, şimdiden ders almak.

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 09 Jun 2024 04:52:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/99991-1479513520.jpg"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
